Büyük Sürgün'ün yıldönümü yaklaşırken Jineps Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yaşar Güven, Çerkesler'in karşılaşmış oldukları asimilasyon politikalarını ve soykırımı Emek Dünyası'na anlattı.

21 Mayıs 1864 tarihi bir çokları için sadece tarih derslerini hatırlatan sıradan bir günken dünyanın farklı ülkelerine ve kentlerine yayılmış olan Çerkesler için 21 Mayıs 1864 yas günü. Çünkü, tam da o tarihte Kaf Dağı'nın (Kafkas) kadim halkları Rus'ların soy kırımı ile yok edildi. Yaklaşık 1.5 milyon insan vatanını terk etti. 500 bin civarında insan sürgün yolculuğunda ve ilk yerleştikleri bölgelerde yaşamını yitirirken sadece Trabzon'da 53 bin insan öldü. O günden beri de yaşadıkları soykırımı unutmuyor ve Çerkes soykırımının yıl dönümlerini bir anmadan çıkarıp kendilerinin deyimi ile diriliş gününe çeviriyorlar. Jineps Gazetesi Genel  Yayın Yönetmeni Yaşar Güven, Çerkesler'in karşılaşmış oldukları asimilasyon politikaları ve soykırımı Emek Dünyası'na anlattı: "Çarlık Rusyasının canakıyarak imha politikası, Anadolu'da asimilasyonla imha politikası ile yer değiştirdi. Soykırım gününü diriliş gününe çevireceğiz"

Türkiye'deki Çerkeslerin bir asimilasyon politikası ile karşı karşıya kaldığını düşünüyor musunuz?

Tabi, tarihsel olarak olarak anlatayım. 1908 yılında II. Meşrutiyetin ilanından sonraki kısmi özgürlük ortamında Çerkesler örgütlenmeye başladı.

Çerkes İttihad ve Teavun Cemiyeti (Çerkes Birleşme ve Yardımlaşma Derneği), 1908 yılı Ağustosunda, meşrutiyetin ilanından sonra İstanbul'da kuruldu ve çeşitli yerlerde şubeleri açıldı. Kurucuları arasında yazar Ahmet Midhat Efendi de vardır. Derneğin kurucuları tarafından daha sonra 'Şimali Kafkasya Cemiyeti' de kurulmuş, bu oluşum siyasi çalışmalar yapmıştır. Diyasporada ilk kez Adığe ve Abaza dilleri alfabeleri düzenlendi, 'Guaze' (Kılavuz-Rehber) adıyla (1911-14) yılları arasında dünyada ilk kez Adığece gazete yayınlandı. Adığece ve Abazaca kitaplar bastırıldı. Latin ve Arap harfleri ile Adığece bastırılan çeşitli kitaplar Kafkasya'daki okullarda ders kitabı olarak okutuldu. Derneğin kadrosunda yer alan kişilerden ana vatana öğretmenler gönderildi.Şimali Kafkasya Cemiyeti, I.Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan Osmanlı Devleti'nin imzaladığı Mondros Anlaşması ile İstanbul'a giren İngiliz işgal kuvvetleri tarafından, Çerkes Teavun Cemiyeti ise 1923 yılına yani Cumhuriyet Döneminde kapatıldı.

CUMHURİYET TARİHİNİN İLK SÜRGÜNÜ OLMALI

Peki sürgünler yaşandı mı o dönemde?

1918 yılında İstanbul'da kurulan Çerkes Kadınları Teavun Cemiyeti(Çerkes Kadınları Yardımlaşma Derneği), İstanbul'da örnek bir özel okul açtı ve 'Diyane' -Annemiz- adıyla Türkçe-Adığece bir dergi yayınladı. Örnek okul İngiliz işgalinde, dernek 1923 yılında kapatılmıştır. Çerkes Ethem'in hain ilan edilmesinden sonra, çeşitli iddialar gündeme getirilerek 1922 Aralık ayından1923 Mayıs ayına kadar Manyas ve Gönen çevresindeki 14 Çerkes Köyü sürgüne tabi tutuldu. Orta ve Doğu Anadolu'ya sürgünler gerçekleşti. Daha sonra ilan olunan kafile geridönüşleri mümkün olabildi.

Cumhuriyet döneminde hepimizin bildiği gibi 'Yurttaş Türkçe konuş' vb. sloganlarla ulus-devlet oluşturma çabasına uygun politikalar izlendi. Çerkes halkları kendi ana dilleri ile konuştukları için para cezası ödemek durumunda kaldı. Çerkes dilleri ile anılan köy isimleri, coğrafi isimler değiştirildi. Soyadı kanunu ile kendi sülale isimlerini kullanamaz oldu Çerkesler.

Kendi kimliklerine yönelik baskılar sürerken Çerkesler ne yaptı?

1950'lere kadar belli bir baskının sonucu sessizlik dönemi yaşandı. Cumhuriyet Dönemi ilk dernekler 1950 lerdekuruldu. Onlar da Kafkas dernekleri olarak kurulabildi, Çerkes adını alamadılar.

Özetlenen bütün bu gelişmeler, kimlik politikasını da özetlemiş oldu sanırım. Çarlık Rusyasının canakıyarak imha politikası, Anadolu'da asimilasyonla imha politikası ile yer değiştirdi.

Vubıhlar'ın dilini konuşabilen insan kalmadı. Anadolu bir dile mezar oldu. Fransız araştırmacı George Dumezil (ve öğrencisi Charachidze), 'Son Vubıh' olarak anılan Tevfik Esençile, O' nun ölümüne dek çalışarak Vubıh dilinin alfabesini oluşturdu. 'Son Vubıh', bir sürgünün sonucudur, insanı ürperten bir tanımlamadır. Vubıhlarbütün olanlara inat yaşama sıkıca tutunuyor ve kimliklerini geleceğe taşımaya çalışıyor.

Geleceğe taşıma sürecinde yeni anayasadan beklentiler nelerdir?

Öncelikle değerli bulduğum bir çalışmayı söylemek isterim. Bu ülkenin renklerini oluşturan birçok halktan insanlar bir araya geldik, birini unuturum diye korkarım ama söylemem de gerek; Laz, Pomak, Rum, Gürcü, Çeçen, Adıge, Ermeni, Abaza, Oset, Hemşinli, Süryani, Alevi ..birçok halk. 'Halkların Anayasası' dedik ve ortaklaştığımız konuları Meslis Anayasa Uzlaşma Komisyonu'na gönderdik. Özetle;

"Bizler, ülkemizin farklılıklarıyla yan yana, eşit, özgür, kardeşçe ve barış içinde yaşamak isteyen, bugüne kadar verili anayasalar ve resmi ideoloji tarafından yok sayılan, asimilasyon, aşağılama (tahkir), inkâr veimhaya uğrayan halklarından insanlarız.

Onurumuzu, dilimizi, kimliğimizi, kültürümüzü, inançlarımızı özgürce geliştirebileceğimiz koşulları yaratmak, halklar arası kardeşlik ve dostluğu bugünden topraklarımıza egemen kılmak, gelecek nesillere tarihi ve kültürüyle barışık bir ülke bırakmak sorumluluğuyla, 'topraklarımızdaki tüm kültür, kimlik, dil, din ve inançların varlığını kabul eden, halkların demokratik ve kültürel haklarınıanayasal güvence altına alan, insan odaklı, özgürlükçü, eşitlikçi, demokratik bir anayasa' dan yana olduğumuzu ve taleplerimizin takipçisi olacağımızı beyan ederiz. Vatandaşlık tanımı olmamalı ya da soydaşlık temelinden arındırılmalı, hiçbir etnik kimliğe dayandırılmamalı, ülkemizdeki tüm kültür, kimlik, dil, din ve inançların varlığını kabul eden, halkların demokratik, siyasal ve kültürel haklarını güvence altına alan, insan odaklı, özgürlükçü, eşitlikçi, demokratik bir anayasa inşa edilmelidir. Anayasada içinde ırkçılık barındıran ya da çağrışım yapan hiçbir ifade olmamalıdır.

'ANADİLLERE YÖNELİK ÇEKİNCELER KALDIRILMALI'

Her halkın kendi özelinde talepleri vardır diye düşünüyorum..

Tabi ki her halkın kendi özelinde farklı talepleri de söz konusu. Çerkesler açısından bakıldığında kimliğin yaşaması, geleceğe taşıması. Arşivlerden (Genelkurmay arşivleri dahil) deşifre edilmesi gereken taleplerimiz var: -Osmanlı-Çarlık Rusyası arasında, Çerkeslere / Kafkasya'ya dair anlaşmalar, Özellikle Çerkeslerin Osmanlı topraklarına yerleştirilmesine dair anlaşmalar, Çerkeslerin yerleşimleri, kimlerin nereye yerleştiği bilgileri. Kültürle ilgili sosyal kültürel araştırmalar yapılmalı, üniversitelerde Kafkas Tarihi, Dil ve Kültürüne yönelik birimler oluşturulmalı, dil ve edebiyat enstitüleri kurulmalı. Gerçek demografik yapıyı ortaya koyacak araştırmalar yapılmalı. Ülke genelinde dil envanteri oluşturulmalı. Çocuk Hakları Sözleşmesine konan, anadillerine yönelik çekinceler kaldırılmalı. İtham edici resmi tarih tezleri yerine (Çerkeslwr açısından özelde Çerkes Ethem ve 150’likler konusu) bilimsel, sivil ve objektif bir perspektifle tarih yeniden yazılmalı.

Ya Kafkasya'ya yönelik talepler?

-Anavatan Kafkasya'daki soydaşlar ile kültürel, ekonomik ve sosyal ilişkiler geliştirebilmek için devletler arası ilişkilerde gerekli adımlar atılmalı. Çifte vatandaşlık için gereken yapılmalı. 1864 Sürgünü'nünÇerkesler açısından yarattığı tarihsel travmanın hatırlanmasını sağlayacak resmi bir adımın atılması -örneğin özel gündemli bir meclis oturumu ve neticesinde bir bildiri ve sembolik bir anıt. Abhazya'ya doğrudan deniz ulaşımının sağlanması, Abhazya ve Güney Osetya'nın bağımsızlıklarının tanınması, sıralanabilir.

Son olarak ne yönde mesaj iletmek istersiniz?

Tarihin en pahalı Olimpiyat projesi üzerinden Çerkes Soykırımı'nı, 150. yılında, Soçi'de tarihin kara deliğine yollama hayali kuran Rusya'ya, tam da karşısında dikilerek haykıracak gücü kendimizde buluyoruz: "21 Mayıs direnişin ve dirilişin günüdür. Unutmadık, unutmayacak ve unutturmayacağız" Yaşadığımız dünya ülkelerinin her birinde, soykırım mirasını devralan Rusya Federasyonu'na, ülke ve dünya kamuoyuna sesleniyoruz:  " Çerkes Soykırımı tanıyın!"

PAZAR GÜNÜ SOKAKTALAR

20 Mayıs Pazar günü, Dünyanın farklı ülkelerindeki çok sayıdaki Çerkes,  Rus konsoloslukları önünde tepkilerini ifade edecek.

İstanbul: Türkiye'deki Çerkesler ise tüm derneklerin ortak katılımıyla,  21 Mayıs "direnişimizin ve dirilişimizin günüdür" diyerek 20 Mayıs Pazar günü 13.00'da Taksim Tramvay durağında buluşarak Rusya Konsolosluğu'na yürüyecek.

Berlin'deki eylem bilgileri de şöyle:
Tarıh : 20 Mayıs 2012 (Pazar)
Saat : 11.00-13.30.. 11.00: Brandenburg Tor (Parizer Platz) önü.. 12.00: Parizer Platz´dan Rusya Konsolosluğu'na yürüyüş...
12.15 ile 13:30 arası Rusya Büyükelçiliği önü.
Yer: Rusya Büyükelçiliği karşısı: Ont Unter den Linden 63-65 Berlin-ALMANYA

Fikri Tuna. Eski Kahramanmaraş Müftüsü, Uzun yıllar Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki önde gelen fikir adamları ile birlikte düşünce hareketleri içerisinde aktif rol oynadı, Özellikle 90'lı yılların başından itibaren Kafkasya ile de yakından ilgilendi, Kafkasya'nın önemli siyaset ve düşünce adamlarıyla görüştü, çeşitli konferanslar verdi. Fikri Tuna ile geçmişten günümüze Kafkasya'nın ve Kafkasyalıların kaderini ve konuştuk. Memlukler, Kafkas-Rus savaşları öncesinde Kafkasya, Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından orada gördükleri, dönüş düşüncesi, Xabze, İslam, Kölelik ve daha birçok konuya değindik.

90'ların başında Kafkasya'ya bir seyahatte bulundunuz ve özel bir amacı vardı bu seyahatin. O döneme gidersek, Sovyetler Birliğinin çöküşünün ardından nasıl bir Kafkasya ile karşılaştınız?

1992'de gittim ben Kafkasya'ya. Niyetim buradan bazılarının yaptığı gibi sülalemi görmek değildi. Bütün Kafkasya'yı dolaşmak istedim. Bunun da sebebi komünist sistem çöktükten sonra oradaki durumu görmekti. Komünist dönem idaresinde Kafkasyalılar ne şekilde yaşadılar? Komünizmden ne şekilde istifade ettiler veya zarar gördüler? Yani komünizm onlara ne verdi?  Tabi burada komünizm deyince ideoloji ile idareyi birbirinden ayırıyorum. İdeolojiyi bilen kişileri çok az gördüm. Komünizmin felsefesini bilen çok azdı. Marks kimdir? Marksizm nedir? Komünizm denir? Bunları cevap verebilecek kişiler parmakla gösterilebilecek kadar azdı. Sanmıyorum ki buradan giden çokları bu melese üzerinde durdular, bu iki şeyi birbirinden ayırdılar.

İlk olarak Nalçik'teki Xase’ye gittim. Kendimi tanıttım, sonra neden Kafkasya'ya geldiğimi anlattım. “Gürcistan'dan başladım Mahaçkale'ye kadar gideceğim, arzum Kafkasya’yı tanımak, komünizmin Kafkasyalılar üzerindeki tesirini görmek. Eski yaşantılarına göre ne gibi farklar oluştu, eskiye nazaran ne kaybettiler, ne kazandılar. Bunu incelemek için geldim” dedim. O zaman oranın salahiyet sahibi isimlerinde Lide adlı bir hanım dedi ki; “Fikri, bize şimdiye kadar Suriye'den, Türkiye'den, Almanya'dan, çeşitli yerlerden Çerkesler geldi. Şimdiye kadar kimse sizin temas ettiğiniz noktalara değinmedi. Görüşlerini bir konferans serisi halinde buradakilerle paylaşmanı rica ediyorum. Ben, Cumhurbaşkanı dahil Nalçik'in bütün elit tabakasını getirmeye söz veriyorum.” Çok iyi olur dedim, yalnız bana biraz daha zaman ver, çünkü bütün Kafkasya'yı dolaşmam lazım. Böylece anlaştık, ben seyahatime devam ederken Lide de konferansların hazırlıklarına başladı. Çeçenistan'a, Osetya'ya oradan da Mahaçkale'ye gittim.

Nelerle karşılaştınız, ilk gözlemleriniz neler oldu?

Uygulamada kolhoz sistemi Çerkes ailelerine çok zarar verdi. Daha doğrusu komünizmin sistemine hazırlıksız yakalandılar. Alışılagelmiş hayat sistemlerinde, yani pederşahi bir ailede kendi disiplinleri, xabzeleriyle, binlerce seneden gelen kendilerine has dayanışma, sevgi, saygı kuralları içinde yaşıyorken hiç bu gibi şeylere kıymet vermeyen, meseleye sadece materyal şeklinde bakan, hatta felsefesi bakımında bunlara karşı çıkan bir sistemle karşılaştılar. 

Mesela sevgi meselesi, vicdan meselesi, din… Bunlara Marksizm kıymet vermez. Çünkü materyalist bir felsefeyle bakıyor, öyle bakınca bu şeyler tali meseleler de değil inkar edilecek şeyler olarak kabul ediliyor. Mesela bunların arasında aile mefhumu. Fakat komünist rejimde aile mefhumu yoktu diyenlere karşıyım. Bu mesele tüm dünyada, İslam dünyasında, özellikle de Türkiye'de istismar edildi. Hele sağ cenah, Kabaklı gibi Necip Fazıl gibi… Öyle yazılar okudum ki, öyle propagandalar yapılırdı ki; şapka örneği verirlerdi mesela: Akşam bir kimse tarladan evine döner, kapıda şapka asılıysa orada başka bir erkek karısıyla beraberdir, o zaman o adam evine giremez. Aile mefhumunun yıkılması meselesi Marks’la başlamıyor, Darwin olsun daha başka birtakım sosyologlar dile getirdi bunu. Bilhassa Darwinizme göre insan tabiatın bir parçasıdır, başkaca bir özelliği yoktur, tabiatta ne oluyorsa insan toplumunda da o olmalıdır. O zihniyet 18. asırda başladı ama 19. yüzyılda da o bakış yıkılmaya başladı. Bir takım nazariyeler o bakışı da Darwinzmi de çürüttüler.

İslam yazarlarından biri Vahidüddün Han, İslam meydan okuyor adlı eseri var, İkbal’in önemli katkıları var,  Ferid Vecdi’nin, -Vecdi, çok iyi tanıdığım Mısırlı Kabardey bir ailedendir- Mahmud Abbas Akkad’ın... Hem İslam dünyası hem Batı dünyası maddeci akıma muhalefet etti. Sonra dinin önemi, ruhaniyetin önemi anlaşılmaya başladı. Rusya'da da denildiği gibi aile mefhumu yıkılmadı. Ama kadını baskıdan, erkeğin egemenliğinden kurtarmak, kadına hürriyetini vermek için alınan bir takım tedbirler, teşvikler, ideolojinin etkisi dolayısıyla bir takım değişik tatbik şekilleri olarak gelişti.

Neticede oradaki durumu inceledim. Aile yapısının ne kadar bozulduğunu gördüm. Fuhuş, alkol, boşanmalar korkunç seviyelere ulaşmıştı. Dediğim gibi Çerkesler hazırlıksız yakalandı komunizm sistemine.

Bizdeki saygı, büyüğe hürmet belki dünyanın hiçbir yerinde yoktu, bunun istismar edilmemesi gerekirdi, ama maalesef edildi kendi toplumuz tarafından. Hele bizi hiç anlamayan bir toplumla karşı karşıya gelince… Ne Ruslar anladı bizi, ne Türkler ne de Araplar. Anlmadılar. Hala anlamıyorlar. Düğünlerimizi anlamadılar. Düşünmeler bu insanlar neden bu kadar serbest bir şekilde yaşıyorlar, bu güven bu nereden kaynaklanıyor diye düşünmüyorlar, öyle bir alışkanlıkları da yok. Ruslar gene biraz daha iyiler. Meşhur bir şairleri terbiyeyi Kafkasyalılardan öğrenin diyor. Hiçbir Türk bunu dememiştir. Bunlar medeni olsalar, bu milletin güzel özellikleri var, bu özelliklerini biz de alalım derler. Kültürlerini korumalarına yardım edelim diyecekleri yerde,  asimile etme derdindeler. Çerkeslerin bir şanssızlığı da içine düştükleri halkların gayri medeni oluşu. Dinin bu halklar arasından yobazca yorumlanması nedeniyle öyle bir duruma geldi ki, kızlar erkekler dans ediyorlar, bunu yapan dinsizdir, bu zinadır diye vaaz verdiriyorlar. Hadi halk anlamıyor da elit tabaka niçin bilmiyor? Onlar da bilmiyor. Araplar da öyledir.

Din konusuna gelmişken, burada bir parantez açalım. Çerkeslerin İslam'ı algılayış ve yaşayış biçiminde diasporada birlikte yaşadıkları Müslüman toplumlardan bir hayli farklılıklar göze çarpıyor. Çerkeslerin din ile ilişkisi bugüne kadar nasıl şekillendi?

Bu bizi çok şeylere götürür. Benim en fazla şikayet ettiğim noktalardan biri de bu. İslam beynelmilel bir dindir. Beynelmilel bir din demek? Okul sistemini ele aldığımız zaman ilk okul, orta okul, üniversite, gittikçe tekamül eder. Eğitim sistemi, müfredat ona göre gider ve insanın aklı tedricen, yavaş yavaş kemale ulaştırılır. Allahın dini gönderirken uygulamak istediği siyaset budur. İnsanlık bir takım aşamalardan geçti, gerek din düşüncesinde gerekse uygarlık bakımından. Şimdi Mezopotamya'daki, Mısır'daki, Hindistan'daki, Atina'daki, Roma'daki, Yemen'deki medeniyetler, insanın birçok şeyler elde ettiğini gösteriyor. Topyekun gelişme, yani İbni Haldun'un ortaya koyduğu Umran. İslam son din olunca ve bütün beşeriyetin hem maddi hem manevi ihtiyacına cevap vermeye geldiğini söyleyince ve meydan okuyunca, o dinin çok yüksek düzeyde olması gerekir.

Şimdi bu dini, böyle yüksek düzeyde bir uygarlığı temsil eden bir dini, bizim oradaki Kızılcık, Karlıkavak, Avşarlar gibi köylerden çıkan bir çocuk imam hatip'te okur, sonra hoca olup topluma bu dini anlatır. İşte mesele buradan doğuyor, o çocuk ne o dini bilir ne toplumun geleneklerini göreneklerini anlar.

Ama xabzenin içeriğine girdiğin zaman, gerek insanlık anlayışı, gerek felsefi görüşü, tanrı anlayışı, bilhassa insanlar arasındaki ilişkiler... Bunlara bakınca o zaman o toplumun yüksekliği ortaya çıkıyor.

Ferah Ali Paşa, Çerkeslerin arasına gelince bir Çerkes kızıyla evleniyor. Daha sonra kızın anası kızını görmeye geliyor. Bakıyor kız namaz kılıyor, Hz. Muhammed’den bahsediyor, yani bilmedikleri bir takım şeylerden bahsediyor. Sonra kızını çağırıyor, diyor ki: “sen de bu şeyleri yeni öğrendin daha pek iyi bilmiyorsundur. Biz tanrıya inanıyoruz ama senin Muhammed dediğini tanımıyoruz. Bu kıldığın şeyi de bilmiyoruz. Paşa'ya söyle de gelsin bize dini güzelce anlatsın”. İşte Türk tipi din anlayışı burada kendini gösteriyor. “Benim kaynanam benim için namahrem değil ama ötekiler hep namahremdir, onlarla görüşemem” diye cevap veriyor. Buna da çok canı sıkılıyor kaynanasının, onlar bizim de çocuğumuz sayılır diye geldiler, Paşa nasıl böyle söyler diye kızıyor. Kız da gidiyor anasının niçin kızdığını anlatıyor. Yanlış yaptığını anlayınca paşa gidiyor özür diliyor ve kaynanasına İslam’ı anlatıyor güzel bir şekilde. Kaynanası o şekilde anlattıktan sonra diyor ki; “Bu din tam bize uygundur. Senden bir ricam var, bunu bizim için İstanbul'a yaz da oradan büyük efendiler gelsin, çünkü biz bu dini sahtekar Tatar mollalardan almak istemiyoruz.” Kadının yaklaşım tarzına bakın! Mesele uygarlık meselesi. Yani İslamiyet, Çerkesler gibi, cenaze, evlilik, düğün gibi sosyal müesseselerinde bu kadar mükemmel bir seviye yakalayan bir toplumla karşılaşınca işte o zaman yerini buluyor.

Abbasi Devletinin kurucusu Aba Muslim Horosani Kafkasya’ya gidince kayanın üstüne oturup ağlıyor, eyvah diyor, “Demek ki İslam bu millet için gelmiş”. Gerek şecaat, gerek dürüstlük, doğruluk... Mesela Çerkeslerdeki sığınma meselesi. Birisi gelip size iltica etse ne sebeple olursa olsun onu sonuna kadar savunur ve teslim etmezsiniz. Bu anlayış her millette yok, hatta bugün Uluslararası kuruluşların koymak istediği kurallar bile bu seviyede değil.

Ne diyor Peygamber: “Ben yüksek ahlakı tamamlamak için gönderildim”. Demek ki bir takım şeyler var, her şey yeni koyulmuyor, akıl var. Çerkes toplumunda da kendi varlıkları akılları, tecrübeleri yoluyla bir takım güzel yaşantı tarzını yakalamışlar. Çerkeslerin dindarlığının, geniş, müsamahakar oluşu ve insancıl yönünün büyük oluşu bu yüzden.

Kafkasya seyatiniz sonrasına dönelim. Bir Konferans verecektiniz?

Evet, Nalçik'e döndüğümde hazırlıklar tamamlandı ve konferans günü geldi. Lide her şeyi ayarlamıştı. Başbakan vardı, Cumhurbaşkanı'nın yardımcısı vardı, kendisi Moskova'da olduğu için gelememişti. Bakanlar, gazeteciler, şehrin önde gelen birçok ismi katılmıştı. Konferans sonrasında yüzlerce telefon aldım. Lide ve Nalo Zaur Kabardey-Balkar'ın her yerinde konferanslar düzenlemeyi teklif ettiler, ancak vaktim olmadığı için kabul etmedim. Yemen'de çalışıyordum, dönmek zorunda kalmıştım. 

Nelerden bahsettiniz o konferansta?

Konferansta şunu savundum; Kafkasyalıların tamamen yok olmamaları, varlıklarını koruyabilmeleri üç esasa bağlıdır: dil, aidiyet ve din.

Bir milleti yok edeceksen, bu gayet basit ve vecih bir şey: dilini yok et. Zaten dili yok olursa yaşantısı ve geleneği de yok olur. Bütün bu şeyler, Çerkes kimliği dille irtibatlıdır. Dil meselesi o kadar önemli ki! Ama dil meselesine verilen şey taşıdığı önemin bir milyonda biri değildir. Nerde o mücadele? Hemen hemen yüz sene oluyor, Çerkeslik için bu kadar cemiyetler kuruldu. Elle tutabilecek ne var somut olarak? Hiçbir şey. Dava sahibi sensin. Sen mücadele etmezsen ve ciddi şekilde, hatta ölüm pahasına, ölmezsen dilin uğrunda Kürtlerin öldüğü gibi bir şey kazanamazsın.

İkincisi toprak, aidiyet. Bu toprak sizin değil diyor şimdi Ruslar. Toprağın bize ait olduğunu dünyaya delillerle isbatlamak gerekli. Bu mevzularda çalışacak bir enstitümüz neden yok? Malesef yaşadıkları yerlerde güçlü olmaları bile kendilerini kurtarmalarına yetmedi Çerkeslerin. Kafkasya'ya yardım edebilecek durumdayken bile. Kahire'de Çerkesçe okutmayı men eden ne vardı? Demek ki buna kıymet vermediler.

Üçüncüsü din. Ben dine biraz namaz biraz oruç şeklinde değil, sosyal bir müessese olarak yaklaşıyorum. Kafkasya'nın tarihi hemen hemen bin seneden beri İslam dünyası ile bitişik bir tarihtir. Sonra Kafkaslıların çok büyük çoğunluğu Müslüman’dır. Dolayısıyla Kafkasyalı yaşayışını, adetlerini anlamak için İslam'ı iyi anlayacaksın, bunu anlamadığın takdirde bu işler olmaz. Ancak burada şunu söylemek lazım, Kafkasya'nın geleceği mevzubahis olunca dinsizle dindarın bir araya gelmesi gerekir, bu ayrı bir şey. Türkiye'deki tuhaf sağ-sol zihniyeti bize de intikal etti. Çünkü ne solculuk anlaşıldı bu memlekette ne sağcılık. Ben bu işin çok iyi içindeyim. İlk defa bir müftü olarak solculukla itham edilen kişiyim. Şimdi bizdeki solcuların, dine karşı Türkiye'deki bu genel durumdan kaynaklanan tuhaf bir yaklaşımı var. Oysaki Çerkeslik mevzuunda dayandıkları kültür mirasının hemen hemen yüzde sekseni din adamları tarafından yazıldı. Aytek Namitok, General İzzet, İsmail Berkok, Meretıko... hangisini alırsan al hepsi medreselerde okudular, çünkü medrese haricinde bir eğitim yok. Şimdi bu gerçeği bilmeyenler solculuk saikiyle acayip laflar ediyorlar. Halbuki kendi tarihinin, kültürünün kimler tarafından yazıldığını bir öğrenmen lazım önce. Mesela Jabağı dediğin adam kimdir? Bir din adamıdır. Medresede tahsil görmüş bir adam başka bir şey değil ki.

Sovyetlerin dağılmasından sonra dönüş fikri ortaya çıktı. Hala da tartışılan bir konu. O dönemde siz bu meseleye nasıl yaklaşıyordunuz, şimdi nasıl yorumluyorsunuz?

Bu mesele sadece duygusal bir şekilde ele alınmamalı, bizde yapıldığı gibi. Birçokları gittiler bir sene kalmadan geri döndüler. Bu kadar dönüş propagandası sonunda kaç kişi gitti? Kafkasya’dan göç de bu şekilde ele alındı, muhakeme yapılmadan, neticeleri değerlendirmeyerek... Ne göçü teşvik eden devlet ne de bilfiil göçe maruz kalan Çerkeslerin elit tabakası bunu düşünebildi. Rusya'nın arzu ettiği şey Çerkeslerin yaşadığı toprakları elde etmekti, Osmanlının aradığı da taze bir kan. Çerkesler kullanıldılar ve her yere dağıtıldılar. Tabi tüm bu kayıplardan sonra, asimilasyondan sonra, komünizm çökünce bir hareket başladı: karşı göç. Diasporadaki Çerkeslerin anavatana dönmesi meselesi. Ama bu basit, duygusal yaklaşımlarla olabilecek bir şey değil. Oraya göçecek adam nasıl yaşayacak? İstikbali, çocuklarının istikbali ne olacak? Nitekim ilk zamanlarda bazı Suriyeli aileler orada çok zor durumlarda kaldılar. Pencereleri kırıldı, evleri yağmalandı, oradaki propagandalar neticesinde bir düşmanlık yaratıldı. Türkiye’den gelenler için için bunlar kapitalisttir ve saire dediler.

Bazı yetkililerle görüştüm bu konu ile ilgili. Maykop'ta Cumhurbaşkanının yardımcısı Gazi adlı biriyle görüştüm. O adam bana şunu dedi: “Suriyeliler sürekli mektup gönderiyorlar Yeltsin'e, biz anavatanımıza dönmek istiyoruz diye. O da bize havale ediyor. Burada bir masa açtık bu iş için gelen mektuplara cevap veriyoruz sadece. Gereksiz baş ağrısı.” Meseleye böyle yaklaşıyorlardı. Buradakiler de aynı şekilde gayri ciddi yaklaşıyorlardı.

Suriye’de yaşayan Çerkes'le Türkiye'de yaşayan Çerkes'le Kafkasya'dakinin kaynaşması, beraber yaşamaya alışabilmeleri için hayli zaman gerekir. Bunun için heyetler teşekkül edecek, bu heyetler çok güzel bir şekilde, nizam ve sistem içerisinde çalışacak. Bu iş büyük paralar gerektirir. Bu sadece göç etmek isteyenle göç almak isteyenler arasında bir şey de değildir. Bunların bağlı oldukları devletler var. Bu devletlerin haberi olmalı bu devletler tarafından yardım edilmeli, Dünya'nın yardımı olmalı. Çünkü Kafkasyalılar zulme uğramıştır, ezilmişlerdir. Dünya'ya bu zulmü dünyaya anlatmak ve kendi vatanlarına dönerken bu zulmü gidermek için Dünya'nın yardımını istemek gerekir. Bunlar için büyük hazırlıklar gerekir.

Öncelikle soykırımın dünyaya tanıtılması gerekiyor diyorsunuz?

Evet, dünyaya tanıtılması gerekiyor. Bunlar ciddi şekilde uğraş istiyor. Bugün Çerkeslerin durumu buna müsait değil. Gerekli ciddiyet ve fedakarlık yok. Birtakım şeyler oluyorsa, bazı haklar elde edilmişse, bunlar da Kürtler sayesinde elde edilmiştir. Kendi çabamız, kendi fedakarlığımızla elde ettiğimiz hiçbir şey yoktur. Maalesef durum böyledir. Her şeyden önce bir şeyi kabul etmeli: Çerkeslerin kendi tarihlerine ciddi bir özeleştiri ile yaklaşma zamanı gelmiştir. Hala tarih yazarken ne kadar hain varsa onları yükseltirler. Kafkasya'dakiler Marksizm felsefesinden eğer istifade etselerdi bugün hala orada Pşı’ları savunacak fertler karşımıza çıkmazdı. Hala sınıf sistemini savunan bir sürü Kafkasyalı ile karşılaştım ben.

 

devam edecek...

Ajanskafkas

Kazım Berzeg, Türkiye’de Liberal düşüncenin mimarlarından, Liberal Düşünce Topluluğu’nun kurucu başkanı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden en çok karar alan Türk avukatı. Türkiye Kazım Berzeg’i kısaca böyle tanıyor. Ama O, aynı zamanda Çerkeslerin Türkiye’deki en önemli düşünce ve sivil toplum adamlarından biri. Söyleşimizin ilk bölümünde Kazım Berzeg ile dünü, bugünü ve yarınıyla Çerkes meselesini konuştuk.

Dilerseniz en temel meseleden, Kafkasya halklarının varlıklarını sürdürebilme mücadelesinden başlayalım.

Kazım Berzeg: Ben yeryüzündeki bütün kültürlerin varlıklarını sürdürmeleri, bunun içinde tüm insanlığın gayret sarf etmesi gerektiğini düşünüyorum. Çerkesler varlıklarını sürdürebilmeleri de bu ‘ortak gayret’e bağlı. Ama şu var; dünyada beş bin dil konuşulduğu söyleniyor, belki daha fazla belki daha noksan,  beş binse şayet, Çerkesler beş bin dili konuşanlardan herhangi birisi değil veya beş bin kültür grubundan herhangi birisi değil. Ancak maalesef kendilerini, dünyaya tanıtma hususunda herhangi bir gayret gösteremediler. Dışarıdan Çerkesleri biraz araştıranların vardıkları ortak kanaat: Çerkes dilleri de Çerkes toplumsal yapısı da Çerkes kültürü de özel önem taşıyan dillerden, önemli kültürlerden birisidir ve varlığını devam ettirmesi tüm insanlık için daha büyük önem taşır.

‘Çerkes dilleri’ diyorsunuz, bu da tartışmalı konuların başında geliyor.

Çerkesler Kafkasya’da da Türkiye’de de diğer yerlerde de maalesef çok azaldılar. Onun için, Abaza, Oset, Çeçen gibi ayrı ayrı gruplar olduklarını, ayrı ayrı halklar veya hatta kültürler olduklarını ifade etmeleri yanlış. Bu evvela az oldukları için yanlış. Daha da önemlisi; Çerkesler ancak evvela en yakın olan Türk toplumundan, ikinci kademede İslam toplumundan, üçüncü safhada tüm insanlıktan destek temin etmek suretiyle varlıklarını koruyabilirler. Yani bundan yüz sene sonra Çerkes gruplarından herhangi birisinin varlığından bahsedilecekse şayet, bu Türkiye’nin, İslam aleminin, Avrupa’nın ve tüm insanlığın desteği sayesinde olacak. Kendi güçleri maalesef buna yetmez, realist olmak lazım. Dünyanın desteğini en yakın çevreden itibaren temin etmeleri gerekir, buna hakları var. Dünyanın bugünkü anlayışı, bugünkü gidişatı bunu ifade etmelerine ve bu desteği temin etmelerine de ortam hazırlar mahiyette. Onun için, dünyaya kendilerini daha iyi tanıtmaları lazım. Daha iyi tanıtma bakımından da Çerkes adı çok önemli. Yani Türkiye’de de, İslam aleminde de, Avrupa’da da Amerika’da da Kuzey Kafkasyalıların hepsi Çerkes adıyla anılıyor. Adıge’yi, Karaçay’ı, Abaza’yı, Oset’i hiç kimse bilmiyor ama Çerkes denilince iyi tanıyorlar ve Çerkeslerin herhangi bir dil grubu herhangi bir kültür grubu olmadığını, insanlık camiasında ve tarihinde önemeli bir yeri olduğunu biliyorlar. Bunu bildikleri için de “aman yardım, edin Çerkes varlığının devamına imkan hazırlayın” demek daha kolay ve o yardımı temin etmek de çok daha kolay.  Size kendi tecrübelerimden örnek vereyim. Helsinki Yurttaşlar Meclisinin 1993’de Ankara’da yapılan milletler arası toplantısına Türkiye’den çağrılan 250 katılımcıdan biri bendim. Çerkes olduğum için değil, İnsan hakları savunucusu olduğum düşüncesiyle. Abhazya harbi vardı Çeçenistan meselesi vardı, önemli hadiselerin olduğu bir yıldı. Ben asıl konumu bıraktım, elimden geldiği kadar Kafkasya meselelerini anlatmaya çalışıyorum. Abaza diyorum, Adıge diyorum işte Osetya diyorum Çeçen diyorum… İlgisiz dinliyorlar. Duymadıkları bir şey dinliyorlar, lütfen dinliyorlar. Yanımda oturan bir İtalyan ben bir miktar konuştuktan sonra “Sen Çerkeslerden mi bahsediyorsun?” dedi, “Evet” dedim,  “Çerkesleri çok iyi biliyoruz ama bahsettiklerini hiç bilmiyoruz.” diye cevap verdi. Sonra, literatürde de Çerkes olarak geçiyor.

Diasporadaki Çerkeslere düşen görevler nelerdir?

Ben ‘diaspora’ lafını sevmiyorum, çünkü Türkiye’ye yabancılaştırıyor. Osmanlılardaki sadece 1453’ten 16. asrın sonuna kadarki 150 yıl boyunca 48 sadrazamdan kırk tanesi balkanlı, dört tanesi Türk, dört tanesi de Çerkes. 1570 Don-Volga kanal seferinin başındaki Kasım Paşa Çerkes. Osmanlının daha ödemde Kafkasya’daki Çerkeslerle irtibatı var. İslam alemine 250 sene liderlik eden Memlukler var... O zaman Çerkesler niye yabancı olsun ki?

Ama bugün bu topraklarda Çerkes kimliği ile var olamıyorlar. Türkiye Cumhuriyeti Çerkes kimliğini kabul etmiyor.

İşte bunu Türkiye Cumhuriyetine kabul ettirmek,  diaspora demeden kabul ettirmek lazım.

Nasıl?

Evvela düşmanlık ilan etmek suretiyle olmaz. Türkleri dost kabul edip -ki dostturlar da hakikaten-  Onları imkan nisbetinde ikna etmeye çalışmak. Evvela şunu söyleyeyim ben Kafkasya’ya dönüş düşüncesini benimseyenlerdenim. Ama bu mümkün mü Türkiye’deki Çerkesler için? Değil.  Çünkü dünyadaki örnekleri biliyorum. Sürüldüğü için gitmek zorunda olanla, Türkiye’de ikamet etmekteyken buraya alışmışken, iyi kötü bir geçim yolu varken gitmek farklıdır. Mesela Sovyetler Birliği’nden İsrail’e Yahudilerin göçü. 1980’lerin başında 5 milyar dolar kendisi tahsis etti, 5 milyar dolar da milletler arası alandan temin edildi. O günkü 10 milyar dolar bugünkü 30 milyar dolardır. Gidenin de hepsi birkaç yüz bin kişi. Gidecek insan orada yeniden eğitilecek, rehabilitasyonu var, iş imkanı var, şu var bu var. Yani değişik bir hayata intibak edecek. Gitmek zor. Onun için hayal kurmamak, Çerkeslerin yaşadıkları yerlerde varlıklarını sürdürebilmelerini düşünmek gerek. Ama dönüş için milletler arası camian nasıl ki İsraillilere 5 milyon dolar tahsis etti, Çerkeslere de böyle bir imkan tanınabilir, tabi Rusya’yla Türkiye’nin de anlaşması suretiyle, Rusya’yı da anlaşmaya mecbur etmek suretiyle…  O imkanlar da araştırılsın, ama henüz ortada böyle bir imkan yok. Olmadığı için Türkiye’deki Çerkeslerin varlıklarını burada devam ettirmeleri şimdilik peşine düşülecek hedef olur. ‘Biz burada emaneten duruyoruz, diasporadayız ve döneceğiz’ dediğiniz zaman Türkiye’de ne siyasi ağırlığınız olur, ne de ekonomik ilişkilerde güven telkin edebilirsiniz. Kendinizi gereksiz yere yabancılaştırmış olursunuz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin de üzerine düşen bir şeyler olmalı?

Helsinki nihai senedi bütün batılı devletler gibi Türkiye’ye de son 30-35 yıldır kendi içerisindeki bütün farklı unsurları, kültürleri devam ettirme mükellefiyeti veriyor. Hem milletler arası camiaya hem de devletlere veriyor bu mükellefiyeti. Türkiye Cumhuriyeti devleti katıldığı anlaşmalar uyarınca Türkiye’deki Çerkes varlığını devam ettirmek için maddi imkan tahsis etmek, her türlü gayreti göstermek mükellefiyetindedir. Türkiye Cumhuriyeti devletine bu mükellefiyetini dostça hatırlatmak, vatandaş olarak hatırlatmak, Türkiye’nin insanı olarak hatırlatmak gerekiyor. Olması gereken bence budur. Ve bakmayın siz Bardakçı’ya, Türklerin çoğunluğu, doğru dürüst anlatılırsa ‘Çerkesler yok olmasın varlıklarını sürdürsünler’ der. Mesele Türklere bunu dedirtmektir.

Doğru dürüst anlatılmadığı için mi etkili sonuç alınamadı bugüne kadar?

Ben Sovyetler Birliğini inceleyen yazılar da yazdım. Sovyetler birliğinin durumu şuydu; bütün dünyada son derece etkili propaganda mekanizmaları kurdular. Sovyet rejimine karşı olan herhangi birine sorduğun zaman ‘Sovyetler her ne kadar demokrasi değilse de ekonomide çok büyük başarılar sağladılar’ derdi. Dünyada insanları bu şekilde düşünür hale propagandayla getirdiler. Oysa dağıldıktan sonra görüldü ki -doğru araştıranlar daha önce de farkındaydı zaten- Sovyetlerin asıl başarısızlığı ekonomide. Bunu kurdukları propaganda düzenine örnek olarak ifade ediyorum. Rodina dedikleri devlet kuruluşları vasıtasıyla Rusya’yla irtibatı olan, Rus olur, Gürcü olur, Çerkes olur, Yahudi olur… Bunların hepsi içerisinde propaganda yapmayı planladılar ve Ankara derneği vasıtasıyla Türkiye’de bunu uyguladılar. Bu arada dönüş fikriyle ve saire ile amaç Türkiye’de Sovyetler birliği sempatizanı bir Çerkes kitlesi yaratmaktı. Tabi yalnız Çerkes kitlesi değil, Öğretmen kitlesi, Gürcü kitlesi vs.

Bahsettiğiniz bu Rus propagandası Türkiye’de nasıl işliyordu?

Bir grup vardı 1970-71 den itibaren. Bunlar Türkiye’de bir şeyler yapar görünüp Türkiye’den dışarıya Çerkes sesi çıkarmama planını uyguluyorlardı. Bir başkasının da Türkiye’de Çerkesler yaşıyor diye dışarıya ses vermesini engellemek için de ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı. Yani bunların içindeydim. Bunu siyasi sebeplerle söylüyor değilim, bilerek söylüyorum. Benim mesleğim avukatlık. 1987’de önce Avrupa insan hakları komisyonu, 1990’dan itibaren de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Türkiye ilişkisini kurduktan sonra işlerimi tedricen o alana yönelttim. Şu anda AİHM’den en çok karar almış olan Türk avukatı benim. Bazı konularda da Türkiye’nin taraf olduğu ilk kararları alan avukat benim. Bir ölçüde tanırlığım sebebiyle Helsinki Yurttaşlar Meclisi’nin 1993’te Ankara’da yapılan toplantısına davet edildim. Toplantıdan bir buçuk ay evvel katılımcıların hepsine toplantı programları gönderiliyor. O vesileyle öğrendim ki toplantının ağırlıklı konuları arasında Abhazya ve Çeçenistan var. Bunu öğrenince Ankara derneğine Abhaz kriz komitesine, Ankara’daki konseye, o zaman mevcut olan bütün derneklere programları gönderdim. ‘Ankara’da toplantı yapılacak, bütün dünya NGO’su gelecek, dünya basını gelecek, mutlaka katılın’ diye. Israr etmeme rağmen hiç birisi katılmadı.

Neden katılmadılar sizce?

Katılmamalarının iki sebebi olabilir. Birisi; kendilerinde acz hissettikleri için olabilir. Katılmaları için dil bilmeleri gerekliydi ve saire… Ki pek sanmıyorum, telafi edilebilecek eksiklerdi neticede.  Doğrusu; birileri ‘katılmayın’ şeklinde talimat verdiği için katılmadılar. Dünya basını üç dört gün müddetle burada, Kafkasya meselesi konuşuluyor, dernekler yoklar. Ondan sonra da bütün derneklerden istifa ettim. Tavır bana ihanet gibi geldi. İhanetti de hakikaten. Hele orda meselesi olan toplumların aktivitelerini görünce…  Orada gördüm ki; Kafkasya Diyalogu grubu için 14 kişi gelmişler 4 kişi de içlerinde Abhazya temsilcisi diye getirmişler. Hepsiyle kavga ediyorum. Orada Abhazya aleyhine bir deklarasyon çıkmasını da kavgayla engelledim. Ben varım, eşim var, kızım var bir de Çerkes avukat stajyerim var. Orada bir Hollandalı, adını hatırlamıyorum, kiliseler birliği gibi bir NGO temsilcisi yaşlı bir adam bana dedi ki; “Türkiye’deki Çerkesler Kafkasya’da Çerkes olsun istemiyorlar herhalde.” Bundan sonra da ben derneklerle ilişkimi kestim. Aynı şey 1999’da AGİT toplantısında oldu. Ankara derneği katılımı engellemek için elinden geleni yaptı. Baştan itibaren dünyayla irtibat kurun diyorum. Türkiye dışına gidemiyorsanız Ankara ve İstanbul’da dünyanın büyük basın ajanslarının temsilcilikleri var, onlarla irtibat kurun diyorum. Bir gün Ankara derneğinden bir dostumuz enteresan bir cevap verdi, “Biz Türkiye dışıyla ilgilenmiyoruz” dedi. Yani Türkiye Çerkesleri dernekler marifetiyle iyi imtihan vermediler. Bu başımdan geçenleri söylediğim zaman ‘çok acı konuşuyorsun’ diyorlar.  Ben acı konuşmak için söylemiyorum, gerçek bu. Şimdi artık mecburen, ilişkiye girmek zorunda oldukları için birtakım irtibatlar kurdular Avrupa ile. Bu plan nerden yönetiliyordu, onu çözemedim. Ama program şuydu; ‘Siz Türkiye’de Çerkesler için bir şeyler yaptığınızı gösteririn, başka birisinin karışmasını engelleyin ve sakın Türkiye dışına da ses vermeyin.’

‘Bugüne kadar dernekler marifetiyle iyi imtihan verilemedi’ diyorsunuz, bundan sonra ne yapmak gerekiyor?

Türkiye’deki varlığını Türkiye’de sürdürecek, Kafkasya’dakinin de Kafkasya’da sürdürmesine elinden geldiğince yardım edecek. Keza Suriye’deki de, Ürdün’deki de…  Sovyetler Birliği 1987’den itibaren dağılma yoluna girmişti. Ankara’daki benim bürom Türkiye’deki Çerkeslerin uğradığı bir yerdi o zamanlar. Mesela Amerika’dan 1987 veya 1988’de Suriye’den gitme Yahya Kazan, Amerikan doğumlu genç bir Çerkesle yazıhaneme geldiler. Dediler ki; Çerkes meselesi için İsviçre’de bir merkez yapalım da orada Avrupa’ya tanıtalım. O zaman ben milletler arası NGO’larla irtibata başlamıştım AİHM konusunda yayın yoktu, bilgi yoktu. Bilgi temin etmek için Türkiye dışıyla irtibata geçmiştim, biraz tanıyordum. Dünyada eski bildiğimiz ulus devlet artık ortadan kalktı. Bir mahallileşme var bir de milletler arası otoriteler var. Türkiye de Rusya da Avrupa Konseyinin, Avrupa Birliğinin genel politikasına ters tavır içerisine giremez. Sivil toplum kuruluşları günden güne ehemmiyet ve etkinlik kazanıyorlar, onların yarattığı hava dışında da hareket edemez. Dedim ki; İsviçre’de bir şey kurmaya gerek yok. Çalışma sistemlerini biliyorum bu milletler arası kuruluşların. Doğru dürüst anlatmak kaydıyla, mesela milletler arası “Pen” kulübüyle, hukukçuklar komisyonuyla –bunların dışında bir süre örgüt daha var- irtibat kurabilirsek, bunu organize edebilirsek meselemizi bütün dünyaya yayarız. Bunun için de paraya gerek yok. Yani gidip gelmek, şahsi ilişki kurmak için ne kadar lazımsa o kadar lazım. Yolunu yöntemini belirleyeceksin. Bu organizasyonların beşte birini kendi meselene çekebilirsen bütün dünyaya bir ay içinde meseleni intikal ettirirsin. Bunu yaparken de herhangi bir halka, herhangi bir topluma, herhangi bir devlete husumet ilan etmenin gereği yok. Rusya’da da son derece samimi organizasyonlar var. Kafkasya’daki Çerkeslerin hakkını Rusya’daki Ruslara takip ettirmek de mümkün.

Peki, ilke olarak neleri dikkate almak gerekli?

Türkiye’nin solu ve sağı, dünyadan bakılınca çok ciddi bir sol veya sağ değildir. Hele solcu veya sağcı olmak Çerkesler gibi bir halkın, bir kültürün geleceğini garantiye alma meselesinin yanında çok küçük bir meseledir. Türkiye’de solculuk-sağcılık bugün vardır yarın geçer. Sovyetler birliği de vardı dağıldı. Sovyetler Birliği’ni yeniden kuralım diyen -Rusya’da bir takım fanatikler vardır belki ama- yok.  Yani bunlar geçici. Ama Çerkes varlığı meselesi ya da herhangi halkın meselesi çok daha ciddi bir konu. Türkiye’de bu konularla ilgileniyor görünenleri, Türkiye’nin siyasi kamplaşmasının dışına çıkarmak. Herkesin ideolojisi, bağlı olduğu doktrini olacak, o ayrı rey sandığında veya siyasi parti çatısında. Ama Çerkes meselesini buna masa yapmasınlar. İkincisi; dostlukla yürütmek. Rusların Çerkeslere yaptığı soykırımdır. Ama sen benim hakkımı yedin, ‘senin yediğin hakkımı senden istemem sana düşmanlık değildir’ diye başlayıp ‘hakkımı ver, ben sana düşman değilim’ biçiminde bir üslupla sürdürmek. Rusları hakkaniyet yoluna getirmenin yolu da dışarıdan tazyik yaptırmaktır. Rusya’ya silah atmak, atom bombası atmak falan değil. Dünya NGO’ları seni kabul ederlerse o baskı Rusları yola getirir.

Devam edecek…

Ebubekir Kızık - Yusuf Altunok
Kaynak: Ajans Kafkas-12.04.2011

Suriye Çerkesleri

Aralık 23, 2018

Çerkes Memlukları döneminde Mısır’ın hakimiyeti altında bulunan Suriye’deki garnizonlarda önemli sayıda Çerkes bulunuyordu; varlıklarını Osmanlı döneminde de sürdürdüler. Ancak Suriye’de bugün Çerkes diasporasını oluşturanlar 19. yüzyılda, büyük sürgünde buraya gelenlerin torunlarıdır.

Suriye olarak anılan topraklar o dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun Suriye (Şam), Halep ve Beyrut vilayetlerinden, Musul vilayetinin bir kısmından, Kudüs ve Lübnan sancaklarından oluşuyordu. Suriye (Şam) vilayetine bugünkü Suriye ve Lübnan’ın bir kısmı ile Ürdün dahildi. Halep vilayeti bugünkü Suriye’nin kuzeyi ile şimdi Türkiye sınırları içinde bulunan Urfa sancağı, Antep ve İskenderun kazalarından oluşuyordu. Musul vilayetine bağlı Deyr-ez-Zor mutasarrıflığına bugünkü Suriye’nin doğusu dahildi. Kudüs sancağı Filistin’in güneyini, Lübnan sancağı da bugünkü Lübnan’ın iç dağlık bölgelerini kapsıyordu. 

Çerkeslerin Suriye’ye yerleşmesi Kafkasya’dan doğrudan ve Balkanlar’dan olmak üzere iki aşamada gerçekleşti. 1860 ortalarında Kafkasya’dan gelen ilk gruplardan biri Suriye’nin kuzeyine, Maraş sancağına yerleştirildi ve bunlara Ermenilerin yaşadığı Zeytun bölgesini ‘gözetme’ görevi verildi. 1881’de Maraş sancağında 6 köyde 800 Çerkes aile yaşıyordu[1].

1865-1866 yıllarında Suriye’nin doğusundaki Rasul-Ayn bölgesine ve Diyarbakır sancağı sınırına, yakınlarındaki Bedevilerin ve Kürtlerin baskınlarını durdurmaları için küçük gruplar halinde 13.648 Çeçen yerleştirildi. Birçoğu yerel çatışmalarda ve çeşitli hastalıklar yüzünden öldü, bir kısmı da başka bölgelere göç etti. 1880’de Rasul-Ayn çevresinde yaklaşık 5 bin Çeçen kalmıştı.[2]

1872 yılında Hama ve Humus şehirleri yakınına ve Havran sancağında bulunan Golan Tepeleri’ne yaklaşık 1000 Çerkes yerleştirildi. Yaşlıların aktardığına göre, önce gemiyle Samsun’a, oradan Uzunyayla’ya gelmişler, daha sonra da Suriye’ye geçmişlerdi.

Çerkeslerin Suriye’ye esas yerleşimi, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında ve sonrasında Osmanlı’nın Balkan topraklarından oldu. Osmanlı Hükümeti, Berlin Antlaşması’na göre Balkanlar’dan çıkarılan Çerkesleri Anadolu’ya, Suriye’ye ve Filistin’e yerleştirdi.

Çerkes göçmenlerin bir kısmı Bulgaristan ve Romanya’nın Karadeniz limanlarından gemiye binerek boğazları geçiyor, bir kısmı da karayoluyla Yunanistan’ın Ege kıyılarına ulaşıyor, oradan gemilere binerek Akdeniz’in doğu limanlarına iniyordu. Sonra da karayoluyla Suriye’nin iç kesimlerine geliyorlardı.

1878 ilkbahar başlarında Suriye kıyılarına göçmenleri taşıyan gemiler gelmeye başladı. Fransa konsolosunun bildirdiğine göre Mart başında Beyrut limanına 1000 Çerkes indi.[3] Halep’teki Rusya konsolosundan İstanbul’daki elçiliğe gönderilen bilgilere göre Mart 1878’de İskenderun’a Kafkasya ve Kırım’dan gelen 20 bin göçmen indirilmiş, üçte biri hastalıklardan ve yokluktan ölmüş, kalanlar da ya İstanbul’a dönmüş ya da ne olduklarından haber alınamadan çöllerde kalmışlardı.[4] Bu göçmenlerin içinde Çerkesleri, daha önce Bulgaristan’ın Adliye kazasında yaşayan Abzehler oluşturuyordu.[5] Onları Halep vilayetine yerleştirdiler. Aynı sıralarda yine Balkanlardan gelen bir grup Havran sancağında Golan tepelerine yerleştirildi. 1878 Eylülünde Suriye’nin değişik limanlarına çıkan Çerkeslerin sayısı 45 bine ulaşmıştı. Onların ve Selanik’ten gelmesi beklenenlerin Nablus çevresine yerleştirilmesi planlanıyordu.[6] Şam ve Halep şehir merkezlerine de az sayıda Çerkes yerleşmişti. 1878’de Bulgaristan’dan gelenler tarafından Şam’da küçük bir mahalle kurulmuştu.

Çerkesler Suriye’de en yoğun olarak, askeri hat şeklinde Golan tepelerine yerleştirildiler. Hat Dürzi bölgelerinin karşısında uzanıyor ve Bedevi kabileleriyle bir tür sınır oluşturuyordu. 13 köy 4 ila 17 km. arayla idare merkezi Kuneytra çevresine yerleştirilmişti.

1877-78 savaşından sonra Rusya’ya geçen Batum ve Kars bölgelerinden de buralara küçük Çerkes grupları gönderildi. Kafkasya’dan doğrudan gelen göçmenler de oluyordu. Çerkes göçünün temposu 1880’lerin başında düşmeye başladı.

1878-1880 yıllarında Suriye’ye yerleşenlerin tam sayısını tespit etmek zordur. Yönetim tarafından kayıtları tutulmadığı gibi büyük bir nüfus da göç sırasında ve yerleştikten sonra ölmüştür. Rusya konsoloslarının verilerine göre, anılan dönemde 45.000’den fazla Çerkes göç etmiştir. Daha önce gelenlerle birlikte Suriye’deki Çerkeslerin sayısı 70.000’e kadar çıkmıştır.

1880’lerin sonunda göç azalsa da hala devam ediyordu. Hem çevrelerindeki aşiretlerle çatışmalar hem de toprakların verimsiz oluşu nedeniyle göçmenler daha toparlanamamıştı. 1888’de 10 yıllık vergi ve askerlik muafiyeti sona erdi ve bu hala yerleşemeyen göçmenler için ağır bir darbe oldu; ayaklanmaya kadar varan karışıklıklar çıktı. İstanbul Muhacir Komitesi Suriye’deki makamlara Çerkeslerin yerleştirilmesi için gerekli masrafları komite hesabından karşılama yetkisi vermişti. Fakat göçmenlerin yerleşimini düzenlemek, para, tahıl, hayvan, iş aleti sağlamak ve konut yapımında yardımcı olmak için Şam’da bir yardım komitesi hükümetin emriyle ancak 1902 yılında kurulabildi. Fakat verilen paranın ve yardımın azlığı, çorak topraklara yerleştirilmeleri gibi nedenlerle komitenin varlığı da Çerkeslerin sorununu çözemedi.

1904 Şubatında Şam valisi Nazım Paşa vergi toplayabilmek için Havran’da sayım yaptırmak istedi. Çerkesler bunu kabul etmedikleri gibi kendilerine Maan bölgesinde tarıma uygun toprak verilmesini istediler. Nazım Paşa itaat etmeyen Çerkeslerin Kafkasya geri gönderilmesi için Rusya konsolosluğuna başvurdu, fakat iki devlet arasında göçmenlerin dönüşünü yasaklayan bir anlaşma olduğu için bundan vazgeçmek zorunda kaldı. Eylül 1905’te görüşmeler için görevlendirilen Çerkes asıllı Hüsrev Paşa uzun ve sert tartışmalardan sonra soydaşlarını itaatsizlikten vazgeçmeleri ve bir süre daha yerlerinde kalmaları için ikna etti[7].

Suriye’ye göç 1920’lere kadar sürdü. Son grup Çerkes göçmeni İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra geldi. Bunlar çoğunlukla Almanlara esir düşen ve savaştan sonra Kafkasya’ya dönmeyen Kızılordu’nun eski askerleri ile 1942’de Kuzey Kafkasya’nın Nazi Almanyası tarafından işgalinde Alman ordusuna alınan gençlerdi.

Komşu aşiretlerle çatışmalar, toprağın verimsizliği gibi nedenlerle 1920’lere kadar Çerkes nüfusun yer değiştirmesi devam etti. Bazı gruplar Suriye dışına göç ettiği gibi daha elverişli topraklar arayan bazıları da Suriye içinde yer değiştirdi; küçük yerleşimler büyüklerle birleşti. Örneğin, Şam’da bulaşıcı hastalıkların kurbanı olanlar Kuneytra’daki soydaşlarının yanına yerleştiler. Nüfusun bu hareketliliği ve yüksek ölüm oranı nedeniyle sayı tam olarak tespit edilemese de Çerkes nüfusunun o yıllarda belirgin şekilde azaldığı görülmektedir.

Şam’daki Rusya konsolosu danışmanı Zuyev’in verdiği bilgilere göre, 1904 Şubatında Suriye vilayetinde 36.690 kişiden oluşan 6065 Çerkes aile yaşıyordu[8]. 30 ve 40 bin sayılarını veren kaynaklar da vardır. Ancak en doğru veriler Suriye’de 1920’de Fransız manda rejiminin kurulmasından sonra elde edilenlerdir. Fransız araştırmacı de Pru, 1930’ların ortasında Suriye topraklarında 25 bin civarında Çerkesin yaşadığını düşünüyor[9]. 1935 yılında Fransız manda yönetiminin yaptığı Çerkes nüfus sayımının sonuçları aşağıdaki tabloda yer almaktadır. (Bir ailede 5-8 kişi üzerinden yapılan hesapla, o dönemde Suriye’de yaklaşık 25 bin Çerkes olduğu sonucuna varılabilir):

Osmanlı makamları Çerkesleri idari görevlere ve başta inzibat gücü olmak üzere askeri hizmete almaya başladılar. Önce Amman çevresinden, başında Kumuk Mirza Vasfi’nin bulunduğu 300 kişilik bir süvari bölüğü kuruldu. Kuneytra, Halep, Ceraş ve Kerake’de de aynı şekilde birlikler oluşturuldu. Suriye’nin doğusuna ve Diyarbakır vilayetine yerleştirilen Çeçenlerden kurulan, başında Şamhalbek Tsug’un bulunduğu 1000 kişilik süvari alayı Diyarbakır şehrine yerleştirildi. Görevleri halktan vergi toplamak, yolları korumak ve hükümete itaatsizlik eden aşiretleri gözetim altında tutmaktı.

Çerkes atlı birlikleri asi Bedevi aşiretlerine karşı ve Dürzi isyanlarının bastırılmasında kullanıldı. 1893 ve 1910 yıllarında Kerake şehrinde çıkan isyanın bastırılmasında etkili oldular. Kendilerine düşmanca davranan farklı etnik topluluklar içinde küçük gruplar halinde yerleştirilmiş Çerkesler için Osmanlı askeri gücünde yer almak bir tür zorunluluktu.

1920’lerde, Suriye’nin Fransa mandası altında bulunduğu dönemde Çerkesler bu kez iç düzeni sağlayan süvari birlikleri olarak Fransız yönetiminin hizmetindeydiler. Bu dönemde Çerkes aydınları Emin Semguğ önderliğinde kültürü canlandırma çalışmalarına başladılar. Çoğu Kuneytra bölgesinde bulunan 40 kadar okul açıldı. 1928’de Arapça, Fransızca ve Latin harfleriyle Çerkesçe olarak yayınlanan haftalık "Marc" gazetesi çıkmaya başladı. Fakat 1936’da Fransız manda yönetimi sona erince Suriye hükümeti okulları, gazeteyi ve açılan yardımlaşma derneğini kapattı.

Fransızlar gittikten sonra Çerkesler için durum daha kritik hale geldi. Arap milliyetçiler Çerkesleri Fransız işgalcilerle işbirliği ile suçlayarak Çerkes karşıtı bir kampanya başlattılar. Fransız birliklerinde görev yapanlar ve kültür adamları Suriye’yi terk etmek zorunda kaldılar.

Kasım 1947’de Filistin iki devlete bölününce Suriye ve İsrail birlikleri arasında çatışmalar başladı. Çerkesler, daha sonra Ürdün hava kuvvetleri komutanı olan İhsan Şurdum liderliğinde gönüllü birlikler oluşturarak Filistin’de savaşa katıldılar. 1948-49 yıllarında Arap-İsrail savaşına Çerkeslerin gönüllü ve etkili katılımı Araplar ile Çerkesler arasındaki ilişkilerin düzelmesini sağladı.

Savaştan sonra Suriye’de art arda meydana gelen askeri darbelerde savaş yeteneği ve disiplini yüksek Çerkes birlikleri etkin rol oynadılar.

1960’ta Suriye Çerkeslerinin nüfusu 38 bine düşmüştü.

1967 Haziran’da başlayan Arap-İsrail savaşı Suriye Çerkes toplumunun sosyo-ekonomik ve siyasi durumunda büyük değişikliklere yol açtı. İsrail’in Suriye’ye ilk ve en büyük darbesi Çerkeslerin çoğunun yaşadığı Golan tepelerinden geldi. O sırada Kuneytra’da ve çevresindeki köylerde 16.000 Çerkes yaşıyordu[12]. Kuneytra ayrıca Suriyeli Çerkeslerin kültürel merkezi sayılıyordu. Uçak ve tankların desteğinde ilerleyen İsrail birlikleri karşısında büyük kayıplar veren Suriye ordusu geri çekilirken Çerkesler umutsuzca direndiler. İsrail birlikleri 9 Haziran’da Kuneytra’yı aldılar; şehri ve çevresindeki Çerkes köylerini tamamen yaktılar. Golan’ı terk etmek zorunda kalan Çerkesler, Suriye Çerkes Yardımlaşma Derneği tarafından Şam’da geçici olarak okullara ve hastanelere yerleştirildiler. Bu dönemde gençlerden bir grup Kafkasya’ya dönmek için kampanya başlattı. 3000 kişi adına SSCB elçiliğine başvuruda bulunuldu, fakat Sovyetler Birliği’nin Çerkesleri hemen kabul etme imkânının olmadığı ve isteklerinin daha sonra değerlendirileceği cevabı verildi.

Çerkes mültecilerin durumuyla ABD hükümeti ilgilendi. Golan’daki topraklarından vazgeçmeleri karşılığında isteyenlerin ABD’ye, çoğu İkinci Dünya Savaşı mültecisi olan Kuzey Kafkasyalıların yaşadığı New Jersey - Paterson şehrine yerleşmesi teklif edildi. İlk grupta ABD’ye bin kişi yerleşti. Suriyeli Çerkeslerin ABD’ye peyderpey göçü o zamandan beri devam ediyor. Mültecilerin bir kısmı Ürdün’e, diğer Arap ülkelerine veya batı Avrupa ülkelerine göç etti. Suriye’de kalanlar ise Şam ve civarına yerleşti.

Suriye’de bugün 30 bin civarında Kafkas göçmeni bulunuyor. Çoğunluk Şam ve çevresinde, bir kısmı Suriye’nin kuzeyindeki Halep ve Minbec şehirlerinde ve çevresindeki köylerde, bir kısmı da Humus, Hama ve yakındaki 8 köyde yaşıyor.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Suriye ve Sovyetler Birliği arasında gelişen iyi ilişkiler sayesinde Suriyeli Çerkesler Kafkasya’da yaşayan soydaşlarıyla ilişkilerini geliştirme imkanı buldular. Özellikle 1960’lar parlak dönemdi. Kafkasya’dan çok sayıda kitap, gazete, dergi, kaset vb. getirildi. Suriyeli Çerkesler genel olarak kültürlerini ve kimliklerini korusalar da az ve dağınık nüfusları, Suriye hükümetinin kültürel haklar konusunda cimri olması gibi nedenlerle son yıllarda dil ve kültürlerini kaybetme tehlikesini daha fazla hissediyorlar.

Kaynak: Anzor Kuşhabiyev; Çerkesı v Sirii (Suriye’deki Çerkesler). Nalçik 1993.

[1] AVPR. F. İstanbul Elçiliği. Op. 517 (2). D. 1127. L. 53.
[2] AVPR. F. İstanbul Elçiliği. Op. 517 (2). D. 804. L. 18
[3] İzzet Aydemir; Göç. Kuzey Kafkasyalıların Göç Tarihi. Ankara 1988. S. 150.
[4] AVPR. F. İstanbul’daki Rusya Elçiliği. Op. 517 (2). D. 1125. L. 20.
[5] Aynı yerde.
[6] Aynı yerde. L. 34, 70.
[7] AVPR. F. Politarhiv. Op. 482. D. 762. L. 52.
[8] AVPR. F. Politarhiv. Op. 482. D. 760. L. 18.
[9] de Proux. Les Tcherkesses. // La France Méditerranéene et Africaine. Paris, 1938. Fasc. 4. P. 46.
[10] Hamidiya 1903 yılında Kabardey Çerkesleri tarafından kuruldu. Zamanla terk edildi ve Araplar yerleşti.
[11] Sandaniya Çeçenler tarafından kuruldu, fakat sonradan Araplar yerleşti.
[12] Zakariya Ahmed Vasfi. Ar-rif as-Suri. Şam 1957. s. 480-484. (Suriyeli coğrafyacı Zakariya Ahmed’in verilerine göre 1950’lerin ortasında Kuneytra şehrinde ve çevresindeki 12 köyde 14.161 Çerkes yaşıyordu.)


Murat Papşu 
kafkasfederasyonu.org

Diasporadaki Çerkesler

Aralık 21, 2018

Azak Denizi ve Karadeniz’in doğu kıyıları ile Terek nehrine kadar uzanan topraklarda yaşayan Çerkesler, bu coğrafyada önemli uygarlıklar yarattılar. Çerkes ülkesi, bugünkü Gürcüstan’ın kuzeyinden Don nehrine kadar uzanıyordu. Tarihsel Çerkes yurdu olan bu coğrafyada Çerkesler, antik Kuban ve Maykop kültürlerini oluşturmuşlardır. Ulusal mitolojinin arkeoloji aynasından yansıması gibi dünya kültürlerinde ender görülen özelliklere sahip olan Antik Kuban Kültürüne ve sonrasındaki Maykop Kültürüne bugün tüm dünya büyük ilgi duymaktadır.

Çerkesler, 1400’lü hatta 1500’lü yıllara kadar ilkel komünal toplum yapısına sahiptiler. Bunun sebebi; Çerkeslerin yaşadıkları coğrafyanın jeopolitik önemi dolayısıyla sürekli saldırılara maruz kalmaları, savunma amacıyla derin vadilere sıkışarak üretim araçlarını geliştirememiş olmalarıdır. Üretim araçlarının gelişmemesi ve üretim fazlasının oluşmaması sınıfsız toplum yapısının devamını sağlıyordu.

17. yüzyılda Kafkasya’da sınıflı toplumsal yapı oluştu. 18. ve 19. yüzyıllarda feodalite Çerkeslerde güçlendi. Çerkeslerde feodal yapı başlıca dört sınıftan oluşuyordu: Pşı (prens), Workh (soylu), Fekotl (özgür köylü), Pşıtlı ve Wuneut (köle). Toplumun %80’ini özgür köylüler oluşturmaktaydı. Feodalite, Çerkes emekçi halkı üzerinde yoğun bir baskı oluşturdu. Feodaller, halkın sırtından geçinen bu asalak ve fırsatçı tabaka, halkı tarlalarda çalıştırarak sömürüyor, köleleştirerek satıyordu. Feodal sistemde Çerkes halkı on iki ana boydan oluşmaktaydı. Çerkesler boylara ayrılmış olmalarına rağmen kabileler federasyonu biçiminde örgütlendiklerinden ortak bir kültür ve aşağı yukarı ortak politik gelişim çizgisi gösteriyorlardı.

İşgal Bölgesi Kafkasya
Feodalitenin oluştuğu dönemde, önceleri Kırım Hanlığı yoluyla, sonraları direkt olarak Osmanlı Devleti’nin yayılma girişimleri söz konusudur. Aynı dönemde, Çarlık Rusya’sının Çerkesya üzerindeki yayılmacı politikalarına başladığı görülmektedir. Çerkes emekçi halkı, gerek Çarizmin işgal politikalarına gerekse Osmanlı’nın kolonyalist baskılarına karşı, maruz kaldığı feodal baskıların da etkisiyle ulusal intihara varan bir direniş ile yanıt vermiştir.

Çar Petro’dan beri sıcak denizlere inme hedefinde olan Rus Çarlığı ve Orta Asya Türkleriyle birleşme amacındaki Osmanlı Devleti’nin politikaları Kuzey Kafkasya’da çakışmıştır. Bu coğrafya, yüzyıllar boyunca bahsi geçen iki devletin çekişme alanı olmuştur.

Çerkesya’nın güneyinde yer alan Gürcüstan 1801 yılında kendi isteğiyle Rusya’ya ilhak edilmişti ve böylece Çerkesya güneyden de kuşatılmış oluyordu. Gürcüstan, Çerkesya’nın işgalinde önemli bir basamak olmuştur. Kafkas-Rus Savaşları 21 Mayıs 1864’te Çerkeslerin yenilgisiyle sonuçlanmıştır. Bilimsel sosyalizmin kurucusu Karl Marx, Çerkes Ulusal Kurtuluş Savaşı hakkında 7 Temmuz 1864’te şöyle bir yorum yapmıştı: “Rusya’nın Kuzey Kafkasyalılara uyguladığı aşırı önlemleri Avrupa’nın aptalca bir umursamazlıkla karşılaması kendileri için daha kolay oluyor. Polonya’nın özgürlükçü ayaklanmasının sindirilmesi ve Kafkasya’nın işgali olaylarını 1815 yılından bu yana Avrupa’nın en ciddi olayı olarak değerlendiriyorum.”

Rusya, Kafkasya’yı işgal etmekle yetinmemiş, sürgün politikalarıyla Çerkesya’yı yerli halktan arındırmış, Çerkesya’yı %85’lere varan oranlarda boşaltmıştır. Çerkes Sürgünü, çarizmin işgal politikaları, Osmanlı’nın kolonyalist hile ve aldatmacaları ile feodallerin ihaneti sonucu eyleme geçirilmiştir. Çerkes Sürgünü bir kolonyalist paylaşımdır.

Çerkesler Sürgün Yollarında
Çerkes Sürgünü, boyutları ve niteliği itibariyle aynı zamanda bir soykırımdır. Kafkasya’nın Karadeniz sahillerinden iki milyondan fazla bir nüfusla gemilere doldurulan Çerkesler, Osmanlı kıyılarına üçte bir oranında kayıp vererek ulaşmışlardır. Osmanlı kıyılarındaki yığılma nedeniyle salgın hastalıklar, açlık ve ölümler baş göstermiştir. Halkın bu kötü durumundan faydalanmak isteyen Osmanlı köle tacirleri, İngiliz ajan ve feodaller, Çerkes çocuklarını köleleştirmişler, Çerkes kadınlarını saraylarına cariye yapmışlardır. Çerkes halkı, sürgün olarak geldiği Osmanlı ülkesinde, Osmanlı iskan siyaseti doğrultusunda dağıtılarak yerleştirilmiştir. Çerkes halkı, sınırlarda ve sorunlu iç bölgelerde tampon jandarma olarak kullanılmıştır. Balkanlara yerleştirilmiş olan Çerkesler Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından 1877’de Rusya’nın isteği üzerine Osmanlı Devleti tarafından ikinci bir sürgüne tabi tutulmuşlardır. Dört yüz bin nüfusa sahip bu halk kitlesi Anadolu ve Ortadoğu’ya sürülmüştür. 21 Mayıs 1864’te yaşanan sürgün, Çerkes halkı açısından tam anlamıyla bir kültür ve kimlik şoku olarak tarihin sayfalarına kaydedilmiştir. 

Kafkas Kartalı Abrekler
Tarihte, Çerkes Soykırımı ve Çerkes Sürgünü olarak bilinen iki olay; Çarlık Rusya’sı, Osmanlı Devleti, İngiltere ve Fransa’nın birinci derecede sorumlu oldukları olaylardır. Çarlık Rusya’sı Çerkesya’yı işgal etmek amacıyla amansız bir vahşet uygulamıştı. Rus askeri arşivlerinde Kafkas Savaşı’nın bir yok etme savaşı olduğu savını destekleyen birçok tarihsel belge vardır. Örnek vermek gerekirse: 1807-1810 yılları arasında Rus birliklerinin Kuban ötesinde yaptıkları askeri operasyonlarda iki yüz kadar Çerkes köyü yok edilmişti. 1822’de general Vlasov’un emriyle on yedi büyük ve yüz on dokuz küçük köy yeryüzünden silindi.
Cesur Çerkes gerillaları (Abrekler) iki yüz yılı aşkın bir süre, halk savaşını sürdürdüler. Çerkes Ulusal Kurtuluş Savaşı’na olan hayranlığını Karl Marx şu şekilde dile getiriyordu: “Ey dünya, ey insanlık! Özgürlüğün anlamını Kafkas dağlılarından öğrenin. Özgür yaşamak isteyenlerin neler başarabileceğini görün. Uluslar onlardan ders alsın!” Karl Marx ve Friedrich Engels, Çerkes Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı “halkın kendisinin bizzat katıldığı haklı bir özgürlük savaşı” olarak nitelemişlerdir.

Diaspora Nedir?

Aralık 21, 2018

Diaspora terimi, çeşitli nedenlerle anavatanı dışında yaşayan, içinde yaşadığı toplumdan farklı özelliklerini koruyan ve kendini anavatanı üzerinden tanımlayan topluluklar için kullanılmaktadır. Bugün dünyadaki yaklaşık 7,5-8 milyonluk Çerkes nüfusunun %60' ından fazlası anavatanı Kafkasya'nın dışında yaşamaktadır.

Bu nüfus başta Türkiye olmak üzere Suriye'de, Ürdün'de, İsrail'de ve daha sonra yerleştikleri diğer ülkelerde Çerkes Diasporaları'nı oluşturmaktadır. Günümüzde Kafkas veya Çerkes Diasporası olarak adlandırılan büyük nüfusun varlığı; 1700'lerin sonunda başlayıp 21 Mayıs 1864'te Kafkasya'nın Ruslar tarafından işgaliyle sona eren kanlı savaş sırasında ve sonrasında sürgün edilen yaklaşık 1.400.000 Kafkasyalı ve öncekilerden oluşmaktadır.

Çerkeslerin, Osmanlı iskan politikasına bağlı olarak yerleştirildikleri iki ana hat şöyledir.

1- Sinop, Samsun, Çorum, Amasya, Tokat, Sivas, Yozgat, Kayseri, Kahramanmaraş çizgisini izleyen ilk yerleşim bölgesi, Hatay'da Türkiye Cumhuriyeti topraklarından çıkarak, bugünkü Suriye ve Ürdün topraklarında devam etmektedir. Bu hattın çevresindeki Muş, Kars, Adana vb. illerde de Kafkas kökenli yerleşim yerleri bulunmaktadır.

2- İkinci bir hat ise yine kabaca, Güney Marmara yöresindeki Çanakkale, Balıkesir, Bursa, Eskişehir, Bilecik, Kocaeli, Düzce illeri boyunca uzanmaktadır. Ayrıca Kütahya, Afyon, Konya, Aydın vb. ilerde de yer yer küçük Kafkas göçmen köylerine rastlanmaktadır.

Çerkes Dünyası

Nisan 25, 2008

144 yıllık büyük hüzün
Yüz yıllarca savaşlara ve saldırılara maruz kalan Kafkas halkı, 144 yıl önce topraklarını terk ederek Osmanlı’ya sığındı. Onlar şimdi Türkiye’de mutlu ama, yine de “Ah vatanım” diyor.

TERCÜMAN, sürgün ve soykırımlarla büyük acılar çekmiş insanların vatanı olan “Kafkasya” dosyasını açıyor. Türkiye’de Kafkasya ile ilgili etnik adlandırmalar hala tam olarak yerine oturmuş değil. Kafkasya ile ilgili adlandırma sorununun çözümü için uzmanlar, “Dil sorunu olmaktan öte, bir tanımlama sorunu olan terminolojinin tartışılması ve ortak bir fikrin oluşması gerekir” görüşünde birleşiyor.

Büyük sürgün
Kaf Dağı, insanlık tarihinin en eski, en köklü, en bilinen coğrafyası, hemen tüm dünya dillerinde, tüm dünya masallarında, destanlarında yer alan bu coğrafya, Çerkes halklarının anayurdudur. Bu topraklar bundan 144 yıl önce tarihte eşi benzeri görülmemiş bir sürgüne mecbur bırakıldılar. Bu büyük sürgünün üzerinden yüzyıllar geçmesine rağmen, Çerkeslerin gözü de gönlü de hala Kaf Dağı’nın ardındadır. Anavatandan ayrılmalar 1856 yılından itibaren başladı Çerkesler için... 21 Mayıs 1865 tarihinden sonra ise daha da şiddetlendi. Kafkaslarda 1860’lı yıllarda 4 milyon olan Kafkaslı nüfusu, tarih 1897’yi gösterdiğinde 1 milyon 660 bine kadar inmişti... Anayurtlarından kopmaya zorlanan Çerkesler, Çarlık Rusya’nın uyguladığı sömürgeleştirme ve sürgün politikalarına çok fazla direnemediler. Kafkas-Rus Savaşı sonrasında, Çar tarafından Çerkeslerin yüzde 80’i sürgüne tabi tutuldu ve anayurtlarını terk etmek zorunda bırakıldı.

Osmanlı kucak açtı
Büyük sürgün döneminde Çerkeslere kapılarını açan ise Osmanlı Devleti oldu. 1859-1866 yılları arasında Kafkaslardan anayurtlarını terk etmeye zorlanan yaklaşık 1 milyon 400 bin insan Osmanlı Devleti’ne yerleşti. O tarihlerde Çerkes nüfusunun Osmanlı nüfusu içerisindeki payının yüzde 9 düzeyinde olduğu ileri sürülüyor. Göç sırasında büyük kayıplar veren Çerkeslerin bugün Türkiye nüfusu içerisindeki oranının da yüzde 7’lerde olduğu tahmin ediliyor. Osmanlı topraklarına yerleşen Çerkesler, o dönemlerde yasal olarak askerlik görevinden muaf tutuluyorlardı. Çerkesler buna rağmen, anayurtlarını Rus bağımlılığından kurtarmak için Osmanlı-Rus harbinde kendi atları ve silahlarıyla gönüllü olarak akın akın Anadolu ve Rumeli’deki cephelere koştular. O dönemdeki Süvari güçlerinin neredeyse tamamını Kafkaslı göçmenler oluşturdu.

Türkiye’deki göçmenler
Büyük sürgün sonrasında Kafkaslardan Anadolu’ya göçen 1 milyon 400 bin Çerkes, Osmanlı iskan politikasına bağlı olarak iki ana hat üzerine yerleştirildiler. Sinop, Samsun, Çorum, Amasya, Tokat, Sivas, Yozgat, Kayseri, Kahramanmaraş çizgisini izleyen ilk yerleşim bölgesi Hatay’da Türkiye Cumhuriyeti topraklarından çıkarak bugünkü Suriye ve Ürdün topraklarına kadar devam ediyor. İkinci hat ise, Güney Marmara bölgesindeki Çanakkale, Balıkesir, Bursa, Eskişehir, Bilecek, Kocaeli, Düzce illeri boyunca uzanıyor. Ayrıca Kütahya, Afyon, Konya, Aydın ve benzeri illerde de yer yer küçük Kafkas göçmen köylerine rastlanır.

Kimlere Çerkes denir?
Çerkes kavramı, Kafkasya’da yaşayan halklardan herhangi birinin doğrudan ismi değildir. Osmanlı’dan günümüze kadar, göçler ve sürgünler sonucunda Kafkasya’dan gelen tüm göçmenlere bir üst kimlik olarak Çerkes denilmiştir. Oysa Kafkaslarda her bir halk, kendi tahini adıyla yaşar ve kendi adıyla bir cumhuriyete sahiptir.

Hapishanesi olmayan halk
Çerkes halklarının sürgüne maruz kaldıkları yıllara kadar hiçbir zaman suçluların barınacağı bir hapishanesi olmadı. Çünkü, eğitim, yaşam ve cezalandırma sistemi insanların hapsedilmesine gerek bırakmazdı. Bir insanın kendi toplumu tarafından dışlanması, onurunu her şeyin üstünde tutan bir Çerkes için hapsedilmekten çok daha ağır bir cezaydı.
Aşkları, bağımsızlık...
Çerkesler yaşamları boyunca kültürel değerlerini ön plana almışlardır. Çerkesler ve kültürleri üzerinde tarih boyunca baskılar hep var oldu. Bu baskılara karşın kendi kültürlerini geliştirmeye devam eden Çerkesler, aynı zamanda da bu baskılara karşı hiçbir zaman boyun eğmedi. “Kendi kültürünü geliştirmek, başkalarının kültürlerini yok saymamaktan ve küçümsememekten geçer” düşüncesiyle hareket eden Çerkesler, hiçbir kültürü küçümsememiş, aksine tüm farklı kültürlere saygı duymuştur. Çerkesleri farklı kılan bir başka unsur ise, hürriyet ve bağımsızlık aşkıdır.

Umutsuzluğa yer yok
Çerkeslerin geleneklerinde yardımlaşma büyük bir yer tutar. Düğünde, cenazede, savaşta beraber olmak Çerkeslerde bir gelenektir. Değiş tokuş yapmak ve hediye vermek ise arkadaşlık ve hatırlanmanın sembolüdür. Gösteriş, kibir ve bencillik hiç hoş görülmeyen davranışlardır. Çerkesler, çevreyi, yurdu ve halklarını çok iyi tanır, olayları bilir ve takip eder. Sabırsızlık, tahammülsüzlük ve yaşamın getirdiği çeşitli acı ve zorlukları göğüsleye?memek uygun görülmez hatta ayıplanır. Umutsuzluk ise hiç hoş görülmez ve Kafkas hayat felsefesinde yeri yoktur. Çerkes kültüründe terbiye, saygı, onur gibi değerler çok kıymetlidir.

Abhazya’da özgürlük ateşi
KAFKASYA’DA gözler, Kosova’nın bağımsızlığını kazanmasının ardından benzer durumdaki Abhazya’ya çevrildi. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Gürcistan Abhazya’yı istila etti; ancak ummadıkları bir dirençle karşılaştılar. Kuzey Kafkasya’da ve Türkiye’de yaşayan kardeşlerinin de desteğini alan Abhaz halkı, Gürcü kuvvetlerini yenerek, de-facto bağımsızlığını ilan etti. 1993 yılından bugüne kadar Gürcü politikacılarının tavrı ve ambargo uygulamaları, uzlaşma zeminini yok etti. Kosova’nın bağımsızlığının tanınmasıyla Abhazya’da da yeni bir döneme girildi. Kosova’nın bağımsızlığının birçok devlet tarafından tanınmasının Abhazya açısından da emsal oluşturduğunu ileri sürüldü.

Kafkasya, Türkiye’de çok karıştırılan ve çok az sayıda kişinin tam olarak bildiği bir coğrafya... Kafkasya’nın hangi coğrafyayı ve cumhuriyetleri kapsadığı, yazı dizimizin anlaşılması açısından da önem taşıyor. Kafkasya olarak adlandırılan coğrafya ve bu coğrafyanın içinde bulunan cumhuriyetler en basit şekliyle şöyle özetlenebilir: Kafkasya, Kuzey Kafkasya, Güney Kafkasya ve Çerkesya...

KUZEY KAFKASYA
Kafkas sıradağlarının kuzeyinde kalan ve batısında Azak ile Karadeniz, kuzeyinde Maniç çukuru, doğuda Hazar Denizi ve güneyde de dağlardan inip Karadeniz’e ulaşan İngur ırmağı ile çevrile alan Kuzey Kafkasya olarak adlandırılır. Abhazya ve Kuzey Osetya toprakları, kısmen dağ yamaçlarında ve kısmen güneyde kalıyorsa da kültür dokusu ve köken ortaklığı bakımından kuzeye dahil ediliyor.

GÜNEY KAFKASYA
Kafkas sıradağlarının güneyinde kalan ve günümüzde Gürcistan, Azerbaycan, Ermenistan, Dağlık Karabağ ve Nahçıvan’ı kapsayan bölge Güney Kafkasya olarak adlandırılıyor. Tarihi ve kültürel bağ yerine, coğrafi veya Kafkas sıradağları esas alındığı takdirde, Abhazya ve Güney Osetya da bu bölgeye dahil edilebilir.

ÇERKESYA
Birçok tarihçi ve haritacı Çerkeslerin yurdu anlamında sadece Adıge boylarının, Abhaz-Abazin boylarının ve Ubıh halkının topraklarını kapsayan orta ve kuzeybatı Kafkasya için bu kavramı kullanıyor. Kafkas halklarının tümünü “Çerkes” üst kimliği kapsamında değerlendiren tarihçiler ve kuruluşlar, tüm Kuzey Kafkasya’yı Çerkesya olarak adlandırıyor.

KAFKASYA
Azak Denizi, Maniç çukurlukları, Hazar Denizi ve Karadeniz arasında kalan Apşeron Yarımadası’ndan başlayarak, kuzeybatı istikametinde ünlü Kafkas sıradağlarının hem kuzeyini, hem güneyini içine alan geniş coğrafi bölgeye genel bir ifadeyle Kafkasya deniliyor. Oysa Türkiye’de bu kavram daha çok Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, Dağlık Karabağ ve Nahçıvan’ı içine alan, Güney Kafkasya anlamında yanlış bir şekilde kullanılıyor.

Sonraki Yazı: Abhazya’nın bağımsızlık özlemi
Tercüman Gazetesi 12.04.2008

Abhazlar’ın bağımsızlık özlemi: Kosova’daki durumla birlikte Abhazya’nın bağımsızlığı mücadelesi yeni bir ivme kazandı. Kafkas Dernekleri Federasyonu Başkanı Candemir, “Yeni dönemde tüm büyük devletlere düşen görev, adaletli olmaktır” dedi

TÜRKİYE’DE Kuzey Kafkas kökenli vatandaşların kurduğu 56 dernek, oluşturdukları üst kuruluşları Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAFFED) çatısı altında faaliyet gösteriyor. Tüm dünyadaki Çerkes nüfusunun en kalabalık bölümünü barındıran Türkiye’deki Çerkesleri temsil eden Federasyon’un Başkanlığını ise Cihan Candemir yapıyor. Osmanlı topraklarına sürülen Çerkeslerin, Anadolu’da çöken bir imparatorluğu korumak, yeni vatanlarını da kaybetmemek için savaştıklarını aktaran Candemir, bu uğurda çok sayıda Çerkes’in de şehit düştüğünü söyledi. Osmanlı için savaşan Çerkeslerin torunları olarak Türkiye’deki yaşamlarına devam ettiklerini belirten Candemir, “Dileğimiz, vatandaşı olduğumuz Türkiye Cumhuriyeti’ndeki tüm halkların birbirleriyle barışık, huzur içinde, birlikte yaşamalarıdır” diyor.
Kafkasya-Türkiye ilişkileri.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından, geride bıraktıkları akrabalarına kavuşma imkânı bulan Çerkesler, bugün atalarının yaşadığı topraklara gidip gelebiliyor, orada kalan akraba ve soydaşlarıyla rahatlıkla görüşebiliyorlar. Bu durumu Türkiye ve kendileri açısından büyük bir zenginlik olarak gören Çerkesler, aynı zamanda her iki tarafa da önemli ekonomik ve siyasi olanaklar sunuyor. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Rusya Federasyonu’nda Türk işadamlarına, başta inşaat sektörü olmak üzere büyük imkânlar doğdu. Karşılıklı imzalanan doğalgaz anlaşmalarıyla soğuk savaş döneminde 1 milyar dolar olan ticaret hacmi, önce 3 milyar dolara, ardından ise 10 milyar dolara kadar çıktı. Bu rakam 2007 yılı sonu itibariyle 20 milyar dolara yaklaştı.
Türkiye Kafkasya’yı keşfediyor

KAFFED Başkanı Candemir ise, yeni dönemin getirdiği açılımın Kuzey Kafkasya bölgesine yansımalarını şöyle özetliyor: “Türkiye’de yaşayan Çerkesler, açılan kapıların ardında akrabaları ile kavuşma olanağını buldular. Yüzlerce yıllık ayrılıklardan ve yasaklardan sonra kültürel ilişkilerin kurulması, turistik gidiş gelişlerin artması, bazı arkadaşlarımızın Kafkasya’da yerleşerek işlerini kurmaları, olumlu gelişmeler olarak her iki tarafa da yansıdı. Ancak, Türkiye ile Rusya Federasyonu arasındaki ticari gelişmelerin, Kafkasya bölgesine yeterince yansımadığını ifade etmek zorundayız. Önce bölgedeki Gürcistan-Abhazya savaşı, ardından Rusya-Çeçenistan savaşları, bölgedeki istikrar ve güven ortamını yok etmiştir. Bu olaylar Osetya’ya ve Kabardey-Balkar Cumhuriyetleri’ne taşınmış ve bölgenin ekonomik gelişmesinin önünde olumsuz nedenler oluşturmuştur. Hatta bizim Kafkasya bölgesine gidiş gelişlerimiz bile etkilenmiştir. Şimdi Kafkasya bölgesinin ekonomik potansiyeli yeniden keşfediliyor. Kafkasya’da yeni bir dönem açılıyor. Adıgey Cumhuriyeti ve Kabartay-Balkar Cumhuriyeti’nin başında halkın sevdiği, iş yapmasını bilen, değerli insanlarımız Cumhurbaşkanı olarak görev yapıyorlar. Diaspora ile dayanışmanın, bölgenin ekonomik gelişmesinin ve barış içinde yaşamanın önemini herkes daha iyi kavramış durumda.”

Gürcistan’a kafa tuttular
Kafkasya’da gözler, Kosova’nın bağımsızlığını kazanmasının ardından benzer durumdaki Abhazya’ya çevrildi. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Gürcistan Abhazya’yı istila etti; ancak ummadıkları bir dirençle karşılaştılar. Kuzey Kafkasya’da ve Türkiye’de yaşayan kardeşlerinin de desteğini alan Abhaz halkı, Gürcü kuvvetlerini yenerek, de-facto bağımsızlığını ilan etti. 1993 yılından bugüne kadar Gürcü politikacılarının tavrı ve ambargo uygulamaları, uzlaşma zeminini yok etti. Kosova’nın bağımsızlığının tanınmasıyla Abhazya’da da yeni bir döneme girildi. Kosova’nın bağımsızlığının birçok devlet tarafından tanınmasının Abhazya açısından da emsal oluşturduğunu ileri süren Kafkas Dernekleri Federasyonu Başkanı Cihan Candemir, şunları söyledi:
Bağımsız devlet olabilme kriteri

“Kosova örnek alındığında, Abhazya’nın ve de Güney Osetya’nın, bağımsız olmak için çok daha fazla tarihi ve uluslararası hukuklardan kaynaklı nedenlere sahip olduğu görülecektir. Bu konuda Abhazya’dan yapılan açıklamalara, Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitemizin bildirilerine dikkat çekmek istiyorum. Merak edenler, bu belgeleri okuduklarında ne demek istediğimizi daha iyi anlayacaklardır. Burada Türkiye Cumhuriyeti hükümeti de dahil olmak üzere, tüm büyük devletlere düşen görev, adaletli olmaktır. Çifte standartlı olmamaktır. Artık Kosova örneği ile dünyada yeni bir, “bağımsız devlet olabilme” kriterleri oluşmuştur. Kendi destekledikleri ülkeler için bu kriterleri kabul edip, desteklemedikleri ülkeler için kabul etmemek çifte standardı, olsa olsa sorunların çözülmesini engeller. Daha fazla kan ve gözyaşı dökülmemesi için, tüm devlet yöneticilerinin tarihi iyi bilmeleri, okumaları, öğrenmeleri ve somut kriterlere göre tutarlı ve adil davranmaları gerekiyor. Gürcistan yöneticilerinin de aklıselim ile olaya yaklaşarak, bölgede yeni gerilimlere yol açmamasını diliyorum. Dünyada barış ve huzurun çaresini burada görüyorum. Abhazya söz konusu olunca, şu güzel Abhaz duası tüm sözlerin sonu oluyor: Tanrı, tüm halkları özgür ve mutlu kılsın, fakat Abhazları da unutmasın!”

Sonraki yazı: Abhazya gerçeği Gürcü-Abhaz ilişkileri
Tercüman Gazetesi 13-04-2008

 

Rusya’dan kritik karar:
Kosova´nın bağımsızlığına tepki gösteren Rusya, BDT tarafından 12 yıldır Abhazya´ya uygulanan ambargoyu kaldırdığını duyurdu. Abhazlar bu jestin tanınma sürecini önünü açacağını düşünüyor.

30 EYLÜL 1993´de sona eren Abhaz-Gürcü savaşları özellikle Abhazya üzerinde büyük tahribatlar yarattı. 10 milyar doları bulan maddi kaybın yanında Abhazya´nın tarihi, kültürü ve ekolojisi büyük ölçüde yok oldu. Savaş sonrasında Abhazya ile Gürcistan arasında, Birleşmiş Milletler, AGİT ve Rusya´nın gözetiminde hızlı bir diplomasi maratonu başladı. 2001 yılının ortalarına kadar Abhazya-Gürcistan anlaşmazlığı ile ilgili 350´den fazla toplantı yapıldı ve 400´e yakın belge imzalandı. Görüşmelerde, sorunun siyasi çözümüne ilişkin somut bir ilerleme sağlanamadı.

1995´te Gürcistan´ın talebi üzerine, Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) Abhazya´ya ağır yaptırımlar içeren ambargo uygulamaya başladı. Bugün bile devam eden bu ambargo ile Abhazya, ekonomik ve siyasi olarak dünyadan tecrit edildi. BM, AGİT ve Rusya´nın diplomasi trafiği ile barış süreci 1998 sonlarında yeniden başlatıldı. Atina, İstanbul ve Yalta´da belirli aralıklarla görüşmeler yapıldı. Bu görüşmelerde saldırmazlık anlaşmaları yenilendi ve iki taraf arasında ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi, mültecilerin dönüşü, sınır güvenliğinin artırılması gibi konular ele alındı.

Kim ne istiyor?

Bugüne kadar, Gürcistan-Abhazya arasındaki anlaşmazlığın siyasi çözümü konusunda tarafların uzlaşabileceği bir sonuç çıkmadı. Abhazya, 1997´de sunduğu federatif çözüm önerisinin yanıtsız bırakılması üzerine bağımsızlığa yöneldi. 3 Ekim 1999´da Abhazya´da yapılan referandumda halkın yüzde 98´i bağımsızlıktan yana oy kullandı. Gürcistan´ın siyasi çözüm önerisi ise Abhazya´ya "otonom" vermekten ileri gitmedi. Taraflar arasındaki ikinci önemli anlaşmazlık konusu ise savaş nedeniyle Abhazya´yı terk eden Gürcü-Megrel-Svan mültecilerinin durumudur. Abhazya, yapılan anlaşmalar gereği, yaklaşık 220 bin olan bu mültecilerden anlaşma şartlarına uyan ve dönmek isteyen mültecilerin geri dönüşünü, kademeli olarak sağlıyor. 65 binden fazla mültecinin Abhazya´ya dönüşü sağlandı. Gürcistan ise tüm mültecilerin bir anda geri alınmasını istiyor.

Rusya´dan kritik adım

Kosova´nın bağımsızlığına tepki gösteren Rusya, bu süreçte kritik bir karara imza attı. Rusya, Abhaz-Gürcü savaşı sonrası, Bağımsız Devletler Topluluğu tarafından 1996´dan beri Abhazya´ya uygulanan ambargoyu kaldırdığını duyurdu. 1996 tarihinde Abhazya resmi makamları ve Abhazya´daki bütün tüzel ve gerçek kişilerle ekonomik ve sosyal ilişkilere, seyahat özgürlüğünün kısıtlanması ve benzeri bir çok hürriyetin yasaklanması ve yaptırımların uygulanmasına başlandı. 12 yıldır uygulanan ambargo Rusya´nın bu adımıyla son bulmuş oldu. Abhazların bundan sonraki talepleri ise, Sohum Havalimanı ile Sohum, Ocamcıra ve Pitsunda limanlarından sorunsuzca seyahat edilebilmesi. 17 Şubat 2008 tarihinde Kosova´nın bağımsızlığını ilan etmesinin akabinde Rusya tarafından Abhazya´ya yapılan böyle bir jest, Abhazya´nın bağımsızlığının tanınması sürecinin de önünü açacağı şeklinde yorumlandı.

Bağımsızlık umutları yeşerdi

Kısa bir süre önce Kosova´nın bağımsızlığını ilan etmesi ve ardından Rusya´nın kritik adım atarak ambargoyu kaldırması ile sonuçlanan süreç Abhazya´yı da harekete geçirdi. Abhazların, Devlet Başkanı olarak gördüğü Sergey Bagapş, diasporada yaşayan Abhazlar için bir mesaj yayınladı. Bagapş şunları söyledi:
"Bu süreç, bağımsızlığımızın uluslararası camia tarafından tanınmasının uzun zaman almayacağı konusunda umutlarımızı daha da güçlendiriyor. Esasen dünyadaki politik dengeler hangi yönde değişirse değişsin halkımızın hedefinden en küçük bir sapma göstermeyeceği muhakkaktır. Ancak Kosova´nın tanınması da Abhazya açısından göz ardı edilemeyecek bir emsal teşkil etmiş ve bu konudaki çalışmalarımızda güçlü bir dayanak noktası olmuştur. Bizim temel hedefimiz devletimizin tanınmasını sağlamak, ülkemizi ve ulusumuzu Gürcistan´ın neden olduğu tehditlerinden koruyabilmektir. Bu amaçla Abhazya yönetimi olarak tüm gücümüzle ve her alanda tam bir seferberlik ilan etmiş durumdayız.

Bu yüzden her zamankinden daha çok güçlü olmamız, dayanışmamız ve ulusumuzun geleceği için omuz omuza vermemiz gereken çok özel bir dönemden geçmekteyiz. Tarihin bizlere sunduğu bu şansın önemini kavrayarak halkımızın yaşadığı her noktadaki tüm kuruluşlarımız, Abhazya´nın tanınma mücadelesinden yüz akıyla çıkabilmesi için kesin bir beraberlik içinde olmalıdırlar."

Türkiye’deki Çerkes örgütlenmesi
Yaşanan büyük sürgün sonucu Osmanlı topraklarına göçen Çerkesler, uzun süre vatanlarına tekrar dönmenin hayaliyle yaşadı ve bunun için mücadele etti. İlk yıllarda kendilerini Osmanlı topraklarında kalıcı olarak görmedikleri için evleri dahil her şeyi emanet yapan Çerkesler, ne zaman ki artık geri dönüşün mümkün olmadığını gördüler, ondan sonra kalıcı evlerini ve örgütlerini kurmaya başladılar. Çerkeslerin Türkiye´deki örgütlenmeleriyle ilgili bilgi veren Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAF-FED) Genel Koordinatörü Cumhur Bal, ilk Çerkes örgütlenmesinin II. Meşrutiyet´in getirmiş olduğu nisbi özgürlük ortamında gerçekleştiğini söyledi.

Örgütlenme süreci
Cumhuriyetin ilk yıllarından başlamak suretiyle, 1950 yılına kadar kültürel bir aktivite ya da organizasyona izin verilmediğini hatırlatan Cumhur Bal, şu bilgeleri verdi:
"1952 ve 1961 yıllarında iki ayrı Kafkas Kültür derneği kuruldu. Bu süreci takiben diğer il ve ilçelerde de Kafkas dernekleri kurulmaya başladı. 1975-76 yıllarında başlatılan tüm Kafkas kültür derneklerinin bir çatı altında toplanması çalışmaları 1980 darbesi sonucu sekteye uğradı. 1987 yılından itibaren ikinci kez derneklerin merkezi örgütlenme çalışmaları tekrar yapılmaya başladı. Bu çalışmaların sonucu olarak 1993 tarihinde Kafkas Derneği Genel Merkezi Ankara´da kuruldu.10 yıl faaliyet gösteren Kafkas Derneği Genel Merkezi (KAF-DER) Türkiye genelinde 33 şubeye ulaşmıştır. 2002 yılında derneklerin federasyonlaşmasına izin veren yasanın çıkması ile birlikte KAF-DER 2003 tarihinde federasyonlaşmanın önünü açmak için tüm şubelerini feshetti. 18 aylık bir hazırlık süreci sonucunda 2003 tarihinde, 21 derneğin katılımı ile Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAF-FED) resmen Ankara´da kuruldu. Bugün için üye dernek sayısı 56´dur.

DÇB´nin kurucu üyesi Türkiye

1991 yılında Kafkasya´da kurulan ve şu anda merkezi Nalçik´te bulunan Dünya Çerkes Birliği´nin (DÇB) Türkiye kurucu üyesidir. Dünya Çerkes Birliği´ne Türkiye dışında ABD, Avrupa, Ürdün, Suriye, İsrail, Kafkasya ve Rusya´da kurulu dernek ve federasyonlar da üyedir. Kafkas Dernekleri Federasyonu çatı örgüt olması nedeni ile faaliyetlerini bölgesel, ulusal ve devletlerarası düzeyde yürütmektedir. Sürgününün yıl dönümleri bir etkinlikleri haftasına dönüştürülerek konferans, seminer, sempozyum gibi aktivitelerle anılmaktadır. Kuzey Kafkasya´dan müzik, tiyatro ve folklor grupları Türkiye´ye davet edilerek toplumun kendi kültüründen eserleri izlemesi sağlanmaktadır. Her yıl Adigey ve Kaberdey- Balkar Cumhuriyetleri´nde düzenlenen yaz kamplarına çocuklar göndermektedir. Yine her yıl Kaberdey-Balkar Cumhuriyeti Devlet Üniversitesi´nde okumak üzere burslu öğrenci gönderilmektedir."

Sonraki Yazı: Dünyanın gözü ABHAZYA’da
Tercüman Gazetesi 14.04.2008

 

Dünyanın gözü Abhazya’da
Kosova’nın bağımsızlığının uluslararası sistemde köklü bir değişiklik yarattığını söyleyen Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi Başkanı Argun, “Tüm dünyanın gözü, demokratik ve modern bir devlet olma yolunda önemli adımlar atan Abhazya’da” dedi

GÜRCİSTAN’IN Abhazya’ya saldırması ve işgali ile başlayan savaş, yaşanan olağanüstü durum ve bölgeye insani yardım amacıyla Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi kuruldu. Gürcistan-Abhazya savaşı öncesinde ve sonrasında önemli faaliyetlerin altına imza atan Komite’nin Başkanı olan İrfan Argun, hedeflerinin, bağımsız ve demokratik Abhazya’nın tanınmasını sağlamak olduğunu söyledi. 1999 yılında Abhazya’da yapılan referandumda, Abhaz halkının yüzde 97,7’sinin Abhazya’nın bağımsız, demokratik ve hukuki bir devlet olması yönünde oy kullanarak bağımsızlığı perçinlediğini aktaran İrfan Argun, Kosova’nın bağımsızlığını ilan etmesinin ardından Abhazya’nın uluslararası platformda tanınması ile ilgili yeni bir sürece girildiğini belirtti.

Milyonların anavatan özlemi
“Abhazya, 15 yıldır bağımsız, demokratik ve uluslararası standartlara göre yapılan seçimlerle belirlenen bir Parlamentosu ve Devlet Başkanı, hükümeti, yargı organları, özgür basın, sivil toplum örgütleri ve ifade özgürlüğü gibi temel özgürlük hakların olduğu, bağımsız fakat tanınmamış bir devlettir” diyen Argun, şunları söyledi:

“Günümüzde dünyanın en büyük diasporalarından biri kabul edilen Türkiye’deki Çerkes diasporası, 1864’de biten Kafkas-Rus Savaşları sonrası sürgün edildi. Savaş sırasında ve sonrasında Abhaz, Adiğe ve Ubıhlar başta olmak üzere tüm Kuzey Kafkas halkları nüfusunun yarıdan fazlası ülkelerini terk etmek zorunda bırakıldı. Bu dönemlerde yaklaşık 2.5 milyon insan Osmanlı topraklarına, oradan da dünyanın birçok ülkesine dağıldı. Halen en büyük Abhaz ve Kuzey Kafkas halk diasporasının bulunduğu Türkiye’nin yanı sıra Mısır, Suriye, Ürdün, İsrail, Yugoslavya, Yunanistan, Avrupa ülkeleri, ABD, Rusya ve pek çok ülkede 10 milyonu aşkın Abhaz ve diğer Kuzey Kafkas halkları anavatanlarından uzakta yaşamaktadır.”

Gözler Abhazya’da
Komitenin Abhazya ile diaspora arasında köprü vazifesi gören, resmi kurum ve makamlar arasında koordinasyon ve bilgi akışını sağlayan, savaşın bitiminden bugüne kadar da bu görevi eksiksiz biçimde devam ettiren en üst örgütlenme olduğuna dikkat çeken Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi Başkanı İrfan Argun, Abhaz-Gürcü sorunu ile ilgili olarak şu değerlendirmelerde bulundu:

“Başta ABD ve AB olmak üzere, Batı dünyasının desteğiyle, Kosova’nın 17 Şubat 2008 tarihinde, tek taraflı bağımsızlık ilan etmesi, bundan sonra yaratacağı sonuçlar bağlamında, tersi iddia edilse dahi, uluslararası sistemin geleneksel yapısında köklü bir değişiklik anlamına gelmektedir. Tüm dünyanın gözü, daha önce bağımsızlığını ilan eden demokratik, çoğulcu ve modern bir devlet olma yolunda önemli adımlar atan Abhazya’dadır artık. Kosova’nın bağımsızlık sürecinin, kendine has, başka yapılara örnek teşkil etmeyecek bir süreç olduğunu iddia etmek ve bu çerçevede politikalar yürütmek, geleneksel çifte standartlara uyarlı, fikri istikrarsızlık ve iki yüzlülükten başka bir anlama gelmemektedir. Tarihsel gerçekler, siyasal ve ekonomik süreçler Abhazya için gayet açık olarak ortadadır. Gerek Abhazya’da gerekse diasporada yaşamlarını sürdüren Abhazlar için tarihi günler yaşanmaya devam etmektedir. Bunun sonucunun uluslararası düzeyde tanınması gereken tam bağımsız Abhazya Devleti olduğuna ve olacağına kimsenin kuşkusu olmamalıdır.

Abhaz ulusu, kökleri çok eskilere dayanan bağımsız bir yaşam geleneğine sahiptir. Abhazya, var oluşundan bu yana Kafkasya’nın siyasi ve ekonomik hayatında önemli rol oynamıştır. O tarihten günümüze, Abhazya’nın ve Abhazların yürüttükleri zorlu mücadeleler, hem Kafkasya’nın hem de bugünkü Abhazya’nın tarihidir. Verilen mücadelelerin, bir ulusun var olma mücadelesi olduğu ve halkımızın zaman zaman tarih sahnesinden silinen birçok milletler gibi yok olma tehlikesiyle karşı kaldığı hiçbir zaman unutulmamalıdır. Bu mücadelenin aynı zamanda, bugünkü Abhaz halkının kimliğinin, örf ve adetlerinin şekillenmesindeki önemi ve yeri de göz ardı edilmemelidir.”

“Abhazya dünya gerçeğidir”
“Abhazya, bugünkü dünyamızda bir gerçekliktir, vardır ve yaşayacaktır” diyen Argun, işgallerin Abhazların ulusal bilinçlerini, dil ve kültürleri ile tarihlerini unutmalarına yol açmadığını belirtti. Argun, Abhazya’nın BM tarafından kabul edilen, bağımsız, egemen bir devletin sahip olması gereken bütün organlara sahip olduğunu ifade etti. Demokrasinin Abhazya’da yerleştiğini söyleyen Argun, “Gelişmiş sivil toplum kuruluşları, bağımsız ve özgür bir basın, meşru muhalefet ve etkili bir hukuk sistemi bulunmaktadır. Savaş sonrası yaklaşık on beş yıllık dönem, bağımsızlığı henüz tanınmamış Abhazya Cumhuriyeti Devleti’nin yaşama kabiliyetini teyit etmiştir. Artık istenen ve beklenen, tüm dünyanın BM Teşkilatı Yasası’na uygun olarak Abhazya’nın egemenlik ve bağımsızlığını kabul etmesidir. Abhazya da bu hakkı talep etmektedir. Diaspora bu kararın arkasındadır ve elinden geldiğince sonuna kadar Abhazya’nın bağımsızlık mücadelesini destekleyecektir. Abhazların ve Abhazya’nın tüm dünyadan beklentisi, Abhazya gerçeğini görmeleri, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olarak, Abhazya’ya saygı göstermeleridir” diye konuştu.

Abhaz tarihine bakış
Abask, Aspil, Sanig ve Misimyan halklarının birleşiminden doğan ve 5 bin yıllık kültüre sahip olan Abhazlar, 19. yüzyılın başlarında diğer Kuzey Kafkas halklarıyla birlikte Rusya’ya karşı savaşa girdi. 1864’te biten bu savaş, Abhazya’nın nüfus dengesini altüst etti. Abhaz halkının yüzde 70’ten fazlası Abhazya’dan sürgün edildi ve boşaltılan topraklara Ruslar, Kazaklar ve Gürcüler yerleştirilmeye başlandı. 1917’de Rusya’da gerçekleşen Sovyet ihtilali, Kafkasya’yı da etkisi altına aldı ve Abhazya’ya yeniden egemen devlet olma şansı getirdi. 1921’de Abhazya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu. 1922’de ise Abhazya ile Gürcistan, iki ayrı egemen devlet olarak “Anlaşmalı Sosyalist Federal Cumhuriyet” oluşturdular. 1931’de SSCB’nin başına Stalin’in geçmesi ile birlikte Abhazya’nın 10 yıllık “Cumhuriyet” statüsü, “Özerk Cumhuriyet” statüsüne dönüşerek Gürcistan’a bağlandı. SSCB tarihinde siyasi statüsü düşürülen tek ülke Abhazya’dır. Bu tarihten itibaren Abhazya’da sistemli olarak soykırım, asimilasyon, suni olarak Gürcü nüfusunun arttırımı ve Gürcüleştirme politikasını başlatıldı.

Gürcü-Abhaz savaşı
Gürcistan’da 1989’da Ziviad Gamsakhurdiya’nın yönetime gelmesi ve Abhazya’nın Gürcü toprağı olduğunu ilan etmesi, ilişkileri iyice gerginleştirdi. Tiflis’ten yönlendirilen silahlı Gürcü, Abhazlara saldırdı. Abhazlar bu saldırılarda ciddi kayıplar verdi. 1989 ve 1990’da Gürcistan iktidar organları, 1921 ile 1988 tarihleri arasındaki tüm hukuki kararları yürürlükten kaldırdı. Böylece Gürcistan ile Abhazya ilişkilerini düzenleyen hukuki kararlar da geçersiz sayıldı. Bunun üzerine Abhazya Yönetimi, Gürcistan’a çağrı yaparak yeni dönemde Gürcistan-Abhazya ilişkilerinin nasıl olacağının görüşülmesini istedi. Çağrıların yanıtsız kalması üzerine Abhazya Parlamentosu, 25 Ağustos 1990’da egemenlik deklarasyonunu yayınladı. 1992’de Gürcistan silahlı birlikleri Abhazya’ya saldırdı. Abhazlar direniş gösterdi. Bir yılı aşkın devam eden savaşta Abhazya’ya Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri ve Türkiye’den büyük destek geldi. Bugüne kadar Gürcistan-Abhazya arasındaki anlaşmazlığın siyasi çözümü konusunda tarafların uzlaşabileceği bir sonuç alınamadı. Abhazya, 1997’de sunduğu federatif çözüm önerisinin yanıtsız bırakılması üzerine bağımsızlığına yöneldi. 3 Ekim 1999’da Abhazya’da yapılan referandumda halkın yüzde 98’i bağımsızlıktan yana oy kullandı.

Yeryüzü cenneti Abhazya...

Coğrafi Konumu:
Batıda Psou Nehri, (R.F. Krasnodar Eyaleti), Doğuda İngur Nehri (Gürcistan), Kuzeyde Kafkas Dağları (Karaçay- Çerkesk Cumhuriyeti), Güneyde Karadeniz ile sınırlıdır.

Yüzölçümü:
8 bin 600 kilometrekare

Nüfusu:
1992’deki savaş öncesinde 550 bin, savaş sonrasında ise 350 bin.

Etnik Bileşim:
Abhaz, Gürcü, Rus, Megrel, Ermeni, Türk, Musevi, Svan

Resmi Dil:
Abhazca, Rusça

Başlıca Kentleri:
Suhum(Başkent), Gagra, Gudauta, Oçamçira, Tkvarçal, Gal

Büyük sürgün...
1859 yılından itibaren başlayan anavatanından ayrılmalar, 21 Mayıs 1864’den sonra daha da şiddetlendi. 1860 yılında 4 milyon olan Kafkaslı nüfusu, 1897’de 1 milyon 660 bine düştü. Adıge-Abaza-Ubıh grubundan oluşan Kuzeybatı Kafkasyalılar yüzde 85’ler düzeyinde; Oset, Çeçen ve Dağıstanlı yüzde 10-15’ler düzeyinde anavatanlarından sürüldüler. İşte bu nedenle, 21 Mayıs günü Çerkeslerin yas günüdür.

21 MAYIS ANDI
Biz, insanlık tarihinin en acımasız sürgün ve soykırımını yaşamış Çerkesler olarak...
nerede yaşıyor olursak olalım yaşadığımız soykırımı unutmayacağımıza, gelecek nesillere de
unutturmayacağımıza...
her türlü baskıya asimilasyona karşı koyarak var olacağımıza...
21 Mayıs’ı ulusal-kültürel dirilişimizin günü yapacağımıza...
yaşadığımız tüm ülkelerde anavatanımız Kafkasya’da ve tüm dünyada barışı savunacağımıza...
Atalarımızın manevi huzurunda and içeriz...

Sonraki Yazı: Diasporanın haykırışı
Tercüman Gazetesi 15-04-2008

 

PKK ağzıyla konuşanlar var

“Ergenekon’un içinde Çerkesler var” iddiasına tepki veren Kafkasya Uzmanı Hasan Kanbolat, Türkiye’de bazı çevrelerin terör örgütü PKK’yı korumak adına Kafkasya kökenlileri hedef haline getirmeye çalıştıklarını söyledi.

SON günlerde bazı gazetecilerin ortaya attığı, Ergenekon’un içinde Çerkes ve Abhaz kökenlilerin yoğunlukta olduğu yönündeki iddialar büyük tepki topladı. Kafkasya Uzmanı Hasan Kanbolat, “Bazı çevreler, Türk milliyetçiliğine hedef olarak PKK terör örgütünü değil, Kafkasya kökenlileri göstermek arzusunda” diyerek basında yer alan iddiaların masumane olmadığını savundu. Çerkesler başta olmak üzere Kafkasya kökenlilerin hedef gösterildiğini belirten Kanbolat, Türkiye üzerinde oynanan yeni oyunlara dikkat çekti. Kanbolat, “Bazı gazetecilerin demeçlerini, Kafkasya kökenli Türk vatandaşlarını hedef haline getirmenin bir parçası olarak değerlendiriyorum. Bu yönde verilen röportajın da tesadüfü olmadığını düşünüyorum. Türkiye üzerinde yeni bir oyun oynanıyor ve bazıları bu oyuna alet oluyor. Dikkatli ve uyanık olmak lazım” dedi.

Çerkezler asli unsurdur

Kanbolat, Türkiye’nin kuruluşunda Balkan göçmenleriyle Kafkasya göçmenlerinin ağırlıklarının ve emeklerinin büyük olduğunu belirtirken, “Bu unsurlar Türkiye Cumhuriyeti’nin ana betonunu oluşturuyorlar. Amaç, bu betonu parçalayarak Türkiye Cumhuriyeti’nin parçalanmasını sağlayabilmektir. Bunun için Kafkasya kökenliler hedef haline getiriliyor. Kafkasya kökenlilerden sonra sırada Balkan kökenliler var” iddiasında bulundu. Kanbolat, gazetecilerin Çerkesleri hedef gösteren demeçlerini, Türkiye’yi bölmeye yönelik bir politikanın kilometre taşı olarak değerlendirdi. Çerkesleri hedef gösteren yayınları terör örgütü PKK’nın yayın organlarında da görmenin mümkün olduğunu aktaran Kanbolat, şunları söyledi:

“PKK terör örgütü, kendisini Türk milliyetçiliğinin hedefinden çıkartıp, Kuzey Kafkasyalıları hedef yapmak istiyor.

“İç savaş isteyenler var!”

Gazetelerde yer alan bu yöndeki yayınları, böyle bir arayışın sonucu olarak değerlendiriyorum. Türkiye’de bazı grupların bu yönde stratejisi var. Bir taşla bir kaç kuş vurmak istiyorlar. Hem PKK’nın zarar görmesi önlenecek, hem de Türkiye’nin ana betonunu oluşturan Balkan ve Kafkasya unsuru bertaraf edilecek. Böylece de Türkiye’nin parçalanma süreci başlayacak. Bu, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı oynanan yeni bir oyundur. Bu oyunun farkında olan da var olmayan da var. Önemli olan böyle bir oyunun oynandığını görmek, bu oyuna karşı ne yapmamız gerektiğini düşünmek. Bu oyunun hedefi Kafkasya kökenliler değil, Türkiye Cumhuriyeti’dir. Türkiye’yi iç savaşa ve parçalanmaya götürmeye çalışıyorlar.”

Gürcistan NATO üyesi olursa

Gürcistan’ın NATO üyeliğini de değerlendiren Kafkasya Uzmanı Hasan Kanbolat, bunun önündeki en büyük engel olarak, fiilen Gürcistan’dan bağımsız olan Abhazya ve Güney Osetya’yı gösterdi. “Bükreş Zirvesi’nde Gürcistan için NATO’nun kapılarının aralanmayarak ertelenmesi Rusya Federasyonu’nun Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlık kararlarını şimdilik tanımamasını sağlamıştır” diyen Kanbolat, şöyle konuştu:

“NATO ülkeleri devlet ve hükümet başkanları, 2-4 Nisan 2008 tarihleri arasında NATO Bükreş Zirvesi için bir araya geldi. Bükreş Zirvesi’nde Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’nun kapılarını aralayan MAP’e (Üyelik Eylem Planı) dahil edilmesi bekleniyordu. Böylece NATO, Bükreş Zirvesi’nde Güney Kafkasya’yı da kapsayacak şekilde doğuya doğru genişlemeye devam etmek istiyordu. Ancak, Almanya ile Fransa’nın karşı çıkmaları ve süreci erken bulmaları, Moskova’nın NATO’nun doğuya doğru genişlemesinden kaygı duyması Ukrayna ve Gürcistan’ın MAP’e dahil edilmesini şimdilik önledi. George Bush’un kendi ifadesiyle ‘özgürlük çemberi’nin, Ukrayna ile Gürcistan’ın da aralarında bulunduğu yeni NATO üyelerini kapsayacak şekilde genişlemesi gerçekleşmedi. İttifakın bu konuda karar alması için oy birliği gerektiğinden, Ukrayna ve Gürcistan’ın bu aşamada MAP’e dahil edilmeleri zaten zor görünüyordu. Böylece NATO, Avrupa’nın doğusunda sınırlı genişleyecek. Karadeniz’e ve Kafkasya’ya doğru genişleme stratejisi ise bir başka bahara kaldı. Gürcistan için NATO’nun kapıları açılırsa Rusya Federasyonu’nun Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlık kararlarını tanıma olasılığı artabilir. Bu durum, Gürcistan’ı sıcak çatışmaya çekebilir.”

Eskişehirli gençler, savaşa gitti

Büyük Çerkes sürgününden sonra bir grup Kuzey Kafkasyalı da Eskişehir yöresine yerleşti. Osmanlı’nın son dönemleri ve Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Çanakkale’de Yemen’de Trablusgarp’ta ve Balkanlar’da şehit veren Çerkesler, özelikle Kurtuluş Savaşı’nın örgütlenmesi ve daha sonraki dönemde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında aktif görevler üstlendi.

En tehlikeli yerler

1990’larda SSCB’nin yıkılmasından sonra Kafkasya’daki siyasi gelişmeler, Türkiye’deki bütün Çerkeslerin olduğu gibi Eskişehir Çerkeslerinin de dikkatini senelerdir irtibat kuramadıkları anavatanlarına ve akrabalarına çekti.

Eskişehir Kuzey Kafkas Kültür ve Dayanışma Derneği Abhazya topraklarını Gürcistan birliklerinin işgal etmesi üzerine Türkiye Kafkas diasproasının yaşadığı diğer bölge ve illerle iletişime geçti ve Kafkasya’daki kardeşlerinin yanında olduğunu gösterdi. Eskişehir Kuzey Kafkas Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Muharrem Tambova, bu dönemde Abhazya’daki kardeşlerinin yardımına koşan diaspora gönüllülerinin içinde yerlerini alan Eskişehirli gençlerin, savaş esnasında diğer arkadaşlarıyla birlikte en tehlikeli bölgelerde gönüllü olarak görev yaptıklarını söyledi.

Barış istiyoruz

“Abhazya savaşının ardından kanuni hakkı olan bağımsızlığını ilan eden Çeçen İçkerya Cumhuriyeti’ne karşı Rusya’nın başlattığı savaş Eskişehirli Çerkeslerin anavatanları için tekrar birlik olmalarını sağlamıştır” diyen Tambova, “250 bin masum Çeçen’in Rusya tarafından katledilmesine yaklaşık 400 bin Çeçen’in vatanlarından uzaklarda mülteci konumuna düşmesine sebeb olan Rus mezalimi ne yazık ki günümüzde de devam etmektedir” şeklinde konuştu. Tambova şunları söyledi:

“Özellikle SSCB’nin yıkılmasından sonra Kafkasya’daki hemşehrileriyle kucaklaşma imkanı bulan Eskişehir Çerkesleri, tüm Türkiye Kafkas diasporasında olduğu gibi anavatanlarının barış ve huzur içerisinde olmasını dilemektedir. Ancak tarih boyunca hiç kimsenin toprağında gözü olmayan Kafkasyalıların kaderi emperyal güçlerin saldrılarıyla kabusa dönüşmüştür. Çeçenistan işgalinden kaçarak Türkiye’ye sığınan ve sayıları 2 bini geçmeyen Çeçen kardeşimize halen mülteci statüsü dahi verilmemiş olması, Abhazya’nın bağımsızlık talebinin görmezden gelinmesi Çerkesleri derinden yaralamaktadır.”

Sonraki Yazı: Kafkasya’dan Türkiye’ye bakış
Tercüman Gazetesi 16.04.2008

 

Gürcistan’ın NATO üyeliği tanınmanın önünü açar...

Gürcistan NATO’ya girse de girmese de komşumuz olarak kalacak. Gürcü politikacılar, NATO’ya girmeleri durumunda, Abhazya’yı alacaklarını ileri sürüyor...

ABHAZYA Parlamentosu’ndan bir heyet, Abhazya’nın bağımsızlığının Birleşmiş Milletler ve dünya devletleri tarafından tanınması çalışmaları çerçevesinde Türkiye’ye geldi. Abhazya Parlamentosu eski Başkanı Sokrat Cincolia, Abhazya Parlamentosu Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Guram Gumba ve Abhazya Ekonomik İlişkiler Komisyonu Başkan Yardımcısı Talih Özcan’dan oluşan heyet, sivil toplum kuruluşları, kanaat önderleri ve Abhaz-Kafkas diasporası ile çeşitli temaslarda bulundu. Gürcistan’ın NATO üyeliğinden Rusya’nın tutumuna, dönüş teorisinden KKTC ile ilişkilere kadar birçok konuda Tercüman’a değerlendirmelerde bulunan Abhazya heyeti, Türkiye’den destek talep etti.

2014 Soçi Kış Olimpiyatları bir şans

· Türkiye’den beklentileriniz nelerdir?

Türkiye bizim komşumuz. Bizim canlarımız burada yaşıyor. Bugün Türkiye’de yaşayan Abhazların kökeni Abhazya’dır. Onlar savaş zamanında bizlere yardımcı oldular, gelip savaştılar. Türkiye’ye gelme nedenimiz, burada yaşayan insanlarımıza en taze bilgileri vermektir. Abhazya’dan gelen insanların buradaki insanlarla temas etmesinde her zaman yarar vardır. Dünyanın çeşitli yerlerinden insanlar, gazeteciler Abhazya’ya gelip bilgi alıyor ama Türkiye’den kimse gelmiyor. Biz, Türkiye kamuoyunu da bilgilendirmek istiyoruz. Bağımsızlıkla ilgili haklılığımızı ve tanınmayla ilgili her türlü talebimizi anlatmaya çalışıyoruz.

· Büyük sürgün sonrasında çok sayıda insan vatanından uzaklaştırıldı. Bugün bazı kesimler dönüş teorisinden söz ediyor. Dönüş teorisyenlerinin görüşlerine katılıyor musunuz?

Abhazya, diasporada yaşayan insanlarımızın evleridir. Evlerine dönmek isteyenlere kapımız sonuna kadar açıktır. Her bir Abhaz’ın, nerede yaşıyorsa yaşasın geri dönmeye hakkı vardır.

· 2014 yılında yanı başınızdaki Soçi’de Kış Olimpiyatları düzenlenecek. Olimpiyatların Soçi’de yapılması Abhazya’yı nasıl etkileyecek?
Olimpiyat organizasyonunda Abhazya’dan ne bekleniyorsa biz yapmaya hazırız. Olimpiyatlar ekonomik anlamda Abhazya’ya fayda sağlayacaktır. Olimpiyatların Soçi’de yapılacak olması, Abhazya’nın korku ve kargaşanın hakim olduğu yönündeki iddiaları da çürütüyor.

“KKTC’de ofis açılacak”

· Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile ilişkileriniz nasıl?
KKTC ile benzer sorunlarımız, problemlerimiz var. İki halk da birbirine benziyor. Ortak hareket etmek için nelerin yapılabileceği üzerinde duruyoruz. Dışişleri Bakan Yardımcısı KKTC’ye gidip geliyor. Bazı formüller var ve onlar üzerinde çalışıyoruz. KKTC’de bir ofis kurmak gibi planlarımız var. Şimdilik sadece karşılıklı görüşmeler yapılıyor.

· Kosova’nın bağımsızlığını ilan etmesinin ardından yeni bir sürece girildi. Kosova’nın bağımsızlığının Abhazya’ya örnek teşkil ettiğini düşünüyor musunuz?
Yapılan yorumlar Kosova ve Abhazya’nın durumlarının birbirine benzediği yönünde. Benzeyen yönlerimiz de var benzemeyen yönlerimiz de... Abhazya’nın çok eski bir tarihi var. Abhazya geçmişten beri ayrı bir devlettir. Biz o şekilde bakıyoruz.

· Peki Rusya’nın bu süreçteki tutumunu nasıl yorumluyorsunuz?
Rusya henüz bize olumlu ya da olumsuz bir cevap vermiş değil. Bu konudaki yaklaşımları olumlu ve samimi... Ne kadar samimi olduklarını ise zaman gösterecek. Abhaz Parlamentosu Kosova’nın bağımsızlığının kabul edilmesinden sonra çok daha çok çalışmaya başladı. 7 Mart tarihinde bağımsızlık bildirisi yayınladı. Rusya Parlamentosu Abhazya’nın bağımsızlığının kabulü yönünde görüş bildirdi.

Gürcistan’ın NATO üyeliği lehimize...

· Gürcistan’ın NATO üyeliği Bükreş Zirvesi’nde gerçekleşmedi. Gürcistan’ın NATO’ya üye olması Abhazya’nın tanınma çabalarını nasıl etkiler?
Geçmişte, Gürcistan ile Abhazya arasında savaş yaşandı. Bu savaşın etkileri hâlâ devam ediyor. Onların NATO’ya girip girmemesi bizi çok fazla ilgilendirmiyor. Geçici olarak NATO üyelikleri durduruldu ama sonuçta bir şekilde NATO’ya gireceklerdir. Gürcistan NATO’ya girse de girmese de bizim komşumuz olarak kalacaktır. Gürcü politikacılar, NATO’ya girmeleri durumunda Abhazya’yı alacaklarını ileri sürüyor. Gürcistan bundan önce Rusya’yı yanına alarak bir takım girişimlerde bulunmuştu, şimdi de NATO’yu arkalarına alarak Abhazya’ya baskıyı artırmayı, saldırı yapmayı hedefliyor. Abhazya üzerindeki emellerini NATO desteği ile gerçekleştirmek istiyorlar. Gürcistan’ın komşusu olan Abhazya ile sorunları var. NATO’ya girecek bir ülkenin komşularıyla problemi olmamalıdır. Bunu, Almanya Başbakanı Angela Merkel de söylüyor. Aynı şekilde Rusya’da Gürcistan’ın NATO’ya girmesini istemiyor; çünkü kendi aralarında bir çekişme var.

· Yaşanan bu süreç Abhazya’nın dünya devletleri tarafından, en azından Rusya tarafından tanınmasını kolaylaştırmaz mı?
Gürcistan NATO’ya girerse Abhazya’nın lehine her şey olur. Abhazya’da yaşayan aşağı yukarı herkesin aynı zamanda Rus pasaportu var. Rusya bundan dolayı Abhazya’da yaşayan herkesin can ve mal güvenliğini koruyacak, toprak bütünlüğü mücadelesinde yanlarında olacaktır. Gürcistan’ın nereye üye olduğu Abhazya’yı çok da ilgilendirmez. Çünkü Abhazya onlarla beraber yürümeyecektir. Abhazya bağımsızdır ve öyle de kalacaktır.

Abhazya’nın bağımsızlığı başkalarının elinde değil

· Abhazya’nın bir “B Planı” var mı?
Uluslararası hangi gelişmeler olursa olsun biz bağımsızlık yolunda mücadelemize sonuna kadar devam edeceğiz. Rusya’nın veya başka bir ülkenin tutumuna karşı bizlerin B,C ve D planları hazır. Bağımsızlığımız bir yere veya birilerinin atacağı adımlara bağlı değil. Biz bu yolda yapılması gereken her şeyi yapacağız. Gürcistan’dan ayrıldığımızı çok defa ilan ettik. Gürcistan, hiçbir zaman bağımsız olamazsınız diyordu. Gürcistan SSCB’den ayrıldı, biz de Gürcistan’dan ayrıldık. Bugün itibariyle onlar ayrı, biz ayrı bir devletiz. Abhaz-Gürcü savaşının gerekçesi de budur. “Gürcistan galip gelir” diyorlardı ama görüldüğü gibi hem yasal yönden hem de savaş yönünden biz galip geldik. Bize, “devlet kuramaz, içerde biterler” diyorlardı. Halbuki biz tam bir devlet olduk. Bir devletin oluşmasında gerekli olan tüm unsurlara sahibiz. Bugün eskisinden çok daha güçlüyüz. Şimdi kimse bize bir şey yapamaz.

· Batı ülkeleriyle ilişkileriniz hangi boyutta?
Almanya’da, Fransa’da ve birçok Avrupa ülkesinde insanlarımız yaşıyor. Bizim insanlarımız dünyanın her yerinde Abhazya için çalışıyor. Herkes elinden geleni yaparak Abhazya’ya katkı sağlamaya çalışıyor.

Sonraki Yazı: İstanbul’daki Abhazya’lılar acılarını anlatıyor...
Tercüman Gazetesi 17.04.2008

 

Türkiye bizim de vatanımız
Atatürk ve silah arkadaşları ile omuz omuza çarpışan Abhazalar, kendilerine kucak açan Türkiye için her zaman göreve hazır olduklarını söylüyorlar...
Rusya’nın Osmanlı İmparatorluğu ile karşı karşıya geldiği Kırım Savaşı’nı kaybetmesinden en çok zararı kuşkusuz Çerkesler gördüler. Onlarca yıl Osmanlı yönetiminde yaşayan Çerkesler, ve dizimizin şu anki konusu olan Abhazalar, Ruslar’ın bitmek bilmeyen hırsları karşısında bir anda ne yapacağın bilemeyen, çaresiz insanlar olarak ortada kaldılar. Rusya’nın bu yayılımcı politikası Abhazaları evlerinden, yurtlarından etti. Tabi ki burada en net ve güvenli adres ise Osmanlığı İmparatorluğu’nun kurulduğu topraklar olan Anadolu’ydu. 19. Yüzyıl’da, özellikle de 1864 yılında başlayan Büyük Çerkes Göçleri ile tahmini rakamlara göre 1 milyondan fazla Çerkes, Anadolu’yu kaçtı. Türkiye’ye yönelik göçler, küçük gruplar halinde yapılırken, Çerkesler, Trabzon’dan Düzce’ye; İstanbul’dan Diyarbakır’a kadar Anadolu’nun dört bir tarafına yerleştiler ve artık içimizden biri oldular. Çerkesler Anadolu’yu öyle benimsedi ki, İstiklal Savaşı sırasında kurulan ve görevi üzerindeki bombalar ile düşmanın üzerine koşarak kendisini feda edip düşmanı yok etmek olan fedailer grubuna gönülle seçilenler arasında Çerkesler’in sayıca fazlalığı dikkat çekiyor.

Biz kardeşiz
Kafkasya-Abhazya Dayanışma Komitesi yöneticilerinden İhman Kıymet’e göre, Çerkesler’in kendilerine kucak açan Anadolu’da sergiledikleri fedakarlığın, “Kardeşin kardeş için canını vermesinden” hiçbir farkı yok. Çerkesler’in halen avukatlıktan gazeteciliğe; doktorluktan subaylığa kadar tüm mesleklerde çalıştıklarını belirten Kıymet, “Ama sokakta bir insanın Abhaza olduğunu anlayamazsınız. Çünkü toplum içinde iken Abhazaca’yı kullanmayız. Kesinlikle Türkçe konuşuruz. Bizim Abhaza olduğumuzu anlamanız mümkün olmazı” dedi.

Türkiye’den şehidimiz var
Abhazya’nın bağımsızlığını ilan ettikten sonra, daha önce bağlı bulunduğu Gürcistan ile derin sıkıntılar yaşamaya başladığına dikkat çeken Kıymet, “Gürcüler’e karşı bağımsızlık savaşımıza, inanır mısınız, kazma ve kürekle başladık. Daha sonra çığ gibi büyüdük. Türkiye’den bile birçok Abhaza’nın yanısıra Türk kardeşlerimiz bile gönüllü olarak savaşa katıldılar. Onlarca şehidimiz bile var” diye konuştu. Abhazya’nın gözünde Türkiye’nin ağabey pozisyonunda bir ülke olduğunu belirten Kıymet, “Biz asla, ‘Sizin için şöyle yaptık, böyle yaptık’ demiyoruz. Sadece Türkiye’nin, kardeş ülke Abhazya’yı tanımasını istiyoruz” dedi.

“Yaşasın Türkiye, yaşasın Abhazya”
Abhazya-Gürcistan savaşı sırasında bölgede görev yapan, Abhazalar’a karşı uygulanan aşırı şiddete gözleriyle tanık olun, kendisine de işkence yapılan Abhaza Gazeteci Vilademir Ayüzba ise Abhazya Devlet Başkanı Sergey Bagapş’ın 17-24 Ekim 2008 tarihleri arasında yapmayı planladığı, fakat ertelenen Türkiye gezisinin hayal kırıklığı yarattığını söyledi. Bu ziyareti Gürcü lobisinin engellediğini belirten Ayuzba, “Herşeye rağmen Türkiye bizi mutlaka tanıyacak. Yaşasın Türkiye, yaşasın Abhazya” dedi.

Dişli’den, “Söz”ü bekliyorlar
Bu arada sözü alan komite yöneticisi İlhan Kıymet, ziyaretin ertelenmesiyle ilgili olarak, bir etkinliklerine katılan AKP Sakarya Milletvekili Şaban Dişli’nin, “Terslikler oldu. Bu ziyaret “engellendi değil de ertelendi” derseniz, memnun olurum. Duyulan rahatsızlığı başta Cumhurbaşkanı olmak üzere bütün yetkililere ileteceğim. Konunun takipçisi olacağıma söz veriyorum” şeklindeki konuşmasını hatırlattı.

Gürcü askerleri ticareti engelliyor
Türk şirketlerinin Abhazya’da giderek artan faaliyetlerinin, Gürcistan’da rahatsızlık yarattığını belirten Gazeteci Ayüzba, “Bu rahatsızlık, Gürcistan medyasına yansıyor. Abhazya’daki lokantaların yüzde 40’ını Türkler işletiyor. Gürcü basına göre, Türk kargo gemileri, yasa dışı bir biçimde Abazya’ya giriyorlar. Türk gemilerin, kereste, metaller ve narenjiye taşıdıklarını, Türkiye’den Abhazya’dan en çok Marlboro ve Viceroy sigaraları kaçak olarak sokulduğunu yazıyorlar. Gazeteler, ‘Türk işadamları, Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü göz ardı ediyor ve Abhazya’da yasa dışı ticari faaliyetlerde bulunuyor’ diye yazıyorlar” dedi. Gürcü sahil güvenlik botlarının 1997 yılından bu yana Türk gemilerini bloke etmeye çalıştıklarına da dikkat çeken Ayüzba, ancak bu önlemlerin büyük ölçüde yetersiz olduğunu söyledi.

Dedelerim Osmanlı için şehit düştü
Sohbetimize katılan Hakkı Özdemir ise, dedesinin 4 kardeş olduğunu ve Abhazya’dan göç ettiklerini anlatıyor. Dedelerinin Osmanlı İmparatorluğu’nu toprak bütünlüğü için şehit olduğunu belirten Özdemir, şunları anlattı: “Dedelerimin ikisi bir daha dönmüyor. Şam’da 15 yıl askerlik yapıyorlar. Gazi olan dedelerim, savaş bitince Düzce’ye kadar yürüyerek geliyorlar”

Ruslar’ın tanıması da önemli
Yıllarca SEKA’da çalıştıktan sonra emekli olan Kadir Ural ise, bağımsız Abhazya’yı Ruslar’ın da tanımasının çok önemli olduğunu dile getiriyor. Rusya’nın Abhazya’nı tanıma ihtimalinin oldukça yüksek olduğunu belirten Ural, bu ülkenin halen Abazya’nın bağımsızlığını tanımadğını, ancak bölgeye siyasi ve ekonomik destek verdiğini söyledi.

Çerkesler bu yazarı okuyor
Sohbetimize katılan isimlerden birisi ise Tarihçi, Araştırmacı Yazar ve Şair Zafer Süren. Abhazalar’ın yaşadığı sıkıntıları, sürgünleri ve acıları cümlelere döken Süren, “Yaşananlar binlerce kitapla bile anlatılamayacak çok” diyor. Çerkesler şu an Süren’in, “Tam’a Bahar Gelmeyecek” adlı şiir kitabını okuyorlar. Kitabın arka kapak yazısı, aslında bütün Abhazalar’ın düşüncesini anlatıyor: “Bu, gerçek ve acımasız bir savaştı. Yüzlerce Çerkes köyü ateşe verilmişti, onların ekinleri ve bahçeleri imha edilerek atlara çiğnetiliyor, harabeye çevriliyordu. Teslim olup boyun eğenler ise ovalara sürgün edilerek özel pristavların emrine veriliyordu. Bir kısım ise Osmanlı topraklarına göçürülmek üzere deniz kıyısına gönderiliyordu’

Kitaptan bir şiir
Ölüm var önümüzde
Ne varsa miras kalıp gelen gerilerden.
Adımız kuma yazılıp silinmesin
Güneşe yazalım
Her gün yeniden doğalım.
Bir halk isek biz de
Geleceğe miras kalalım.

Sonraki Yazı: Çerkezler ne yiyorlar, kültürleri nasıl?
Tercüman Gazetesi 18.04.2008

 

Abhazalar’ın en sevdiği yemek kesinlikle Haluj. Mantıya benzeyen bu yemeği tadabilmek için özel geceler bile düzenleniyor

Haluj´suz asla olmaz
ABHAZALARI anlattığımız, “Çerkesler” yazı dizisinin bu bölümü ağzınızı sulandıracak. Onlarca acıya maruz kalarak, evlerinden, yurtlarından olan Abhazalar, bu kadar sıkıntıya rağmen kültürlerinden asla vazgeçmemişler. Türkiye’ye göç eden Abhazalar da hem dillerini hem folklorlerini özenle koruyorlar. Abhazalar’a , “Çerkez yemekleri” dediğiniz anda gözleri parlıyor. Çünkü onbinlerce Abhaz’ın sık sık biraraya gelmesinin bahanesi aslında yemekleri. Birçok milletette olduğu gibi, Abhazalar’ın da kendine özel bir yemek zevki var. Abhaza yemekleri dendiği anda ise akla ilk gelen Haluj. Haluj mantıya benzeyen yapısı ve içine katılan özel otu ile adeta bir tat abidesi. Abhazalar için Haluj o kadar önemli ki, yoğun işlerinin arasında bile haftada en az iki, üç kere bu yemek için vakit ayırıyorlar ve mutlaka Haluj Gecesi düzenliyorlar. Şu aralar ise Kadıköy’de Balık Pazarı’nün üst sokağında açılan ve adını Abhazya’daki Ritza Gölü’nden alan Ritza Restaurant Abhazalar arasında çok meşhur. Abhazalar’ın en çok sevdiği bir diğer yemek ise Şipsi, yani bildiğimiz Çerkes Tavuğu. Diğer yemeklerinden bazıları ise şöyle: Stir (Çorba), Leğejağ (Kuru et), ekmek (pasta),

Sofra, nezaket imtihanı
Araştırmacı-Yazar Hulusi Üstün göre, sofra, Çerkesler’de insanların nezaket imtihanından geçtiği bir yer olarak kabul ediliyor. Yemeği ağır yemek, lokmaları orta büyüklükte bulundurmak, kibarca almak, başı sofra üzerine çok eğmemek, lokma ağza yanaşmadan ağzı açmamak, bir lokmayı çiğneyip mideye indirmeden diğer lokmayı almamak, sofra üzerine aksırmamak, ekmek ve börek gibi şeyleri ısırmamak, lokmayı el ile koparmak, az yemek, fakat kibarlık edeceğim diye aç kalmamak gibi özellikler Abhazalar’ın sofradaki karakterlerini yansıtıyor. Abhazalar’ın bir önemli özelliği ise, eğer evlerine bir misafir gelmişse yemeğe başlamadan önce ev sahibi olarak mutlaka güzel bir konuşma yaparak konuklara iltifat etmek. Aynı şekilde yemekten sonra da misafir bir teşekkür konuşması yapıyor.

Dans hayatı anlatıyor
Hulusi Üstün, dünya kültür haritasında büyük özgünlük sergileyen Kuzey Kafkasya’da halk danslarının da gerek ritim, gerek müzik, gerek figür olarak farklı etnik grupların karakterlerini, geçmişlerini, ve sosyal dinamiklerini yansıttığını söyledi. Kafkasya’da dansın, hem duyguların, hem beşeri ilişkilerin ifadesi olarak neşede, hüzünde, barışta, savaşta insanların yaşam karşısındaki duruşunun önemli bir ifadesi olduğunu belirten Üstün, “Yaşanılan sürgün ve soykırımlara rağmen bölge halkının dipdiri bir şekilde varlığını sürdürmesinin önemli dinamiklerinden birisi de danstır. Dünyanın her yanına dağıtılmış sürgün nesiller hala yaşadıkları her yerde aynı müzik eşliğinde aynı dansları yaparak kültürel kimliklerini yaşatmaktadır. Bir Ürdünlü Çerkesin, bir Kosovalı Çerkes ile, bir Türkiyeli ile birlikte dans edebilmesi ulusal kültürün tarih boyunca hiçbir sürgün halkın beceremediği kadar korunduğunu göstermesi açısından enteresandır” diye konuştu. Abhaz dansının özgün Kafkas motifleriyle Karadeniz figürlerinin belirgin olduğu danslardan olduğunu belirten Abhaz, bunun da Apsuwa adıyla anıldığını söyledi. Üstün şunları anlattı: “Bölgenin her yerinde olduğu gibi bir kadın bir erkek olarak oynanır. Kadın ve erkek aynı ayak figürlerini aynı hız ve ritimle yapar. Çiftlerin uyumu son derece önemlidir. Danslar, bir buçuk vuruşluk tempoyla (kalp ritmi) yapılır. Diğer gençler tahtalara vurup vokal yaparak müziğe eşlik ederler. Oyunlar ya Atgara (düğün) adı verilen büyük eğlencelerde ya da Açare adı verilen küçük eğlentilerde sergilenir. Türkiye’de Adapazarı, Düzce, Eskişehir çevresinde yaygındır.

Gürcü birlikleri Yukarı Kodori’den çekilsin
GÜRCİSTAN’DAN bağımsızlığını ilan eden Abhazya’nın lideri Sergey Bağapş, Yukarı Kodori bölgesinden Gürcü askeri birliklerinin çekilmesini istedi.
Bağapş, Sohum’da BM gözlemcileriyle görüşmesinde yaptığı açıklamada, Tiflis’in Abhaz toprakları içinde kalan ancak Gürcistan’ın denetiminde olan Yukarı Kodori’ye ve Abhaz sınırlarına askeri birliklerini yerleştirdiğini belirterek, “Bu, birlikler kısa sürede geri çekilmezse biz de buna karşılık gerekli önlemimizi alacağız” dedi.
Abhazya’nın BM kararlarına uygun hareket ettiğini söyleyen Bağapş, Yukarı Kodori’deki Gürcü birliklerinin geri çekilmesi konusunda BM’nin de gerekli adımları atmasını istediklerini ifade etti. Açıklamasında ayrıca Bağapş, “Gürcistan-Abhazya sınırındaki İnguri köprüsüne Gürcü askeri birliğinin hangi amaçla getirildiğini bilmek istediklerini belirterek, bu konunun bir an önce açıklığa kavuşmaması halinde Abhaz güçlerinin de Gali ve Kodori yönünde hareket edeceğini” kaydetti.

Sonraki Yazı: Güney Osetyalılar anlatıyor
Tercüman Gazetesi 19.04.2008

 

Osetler bağımsızlık mücadelesi veriyor

Tarihi köklerinin bir hayli geçmişe dayandığını belirten Alan Vakfı Başkanı Yıldırım, "Kral Arthur'un bile Oset olduğu iddia edilir. Bağımsızlık mücadelesinden hiç yılmadık" diye konuştu

ÇERKESLERİN önemli bir bölümünü oluşturan Osetler, yıllardır bağımsızlık mücadelesi veriyor. Güney Osetya-Gürcistan arasındaki çatışmada ise şu an dingin gibi görünse de soğuk olarak nitelendirilebilecek önemli esintiler var. 10 Kasım 1989'da Güney Osetya Özerk Bölgesi Halk Temsilciler Meclisi, bölgesel özerkliğin "Özerk Cumhuriyete" çevrilmesi talebiyle Gürcistan SSC Yüksek Sovyeti'ne başvurdu. Ancak başvuru, 16 Kasım 1989'da reddedildi. 23 Kasım 1989'da aşırı milliyetçi güçler, Güney Osetya'nın başkenti Tsihinvali'ye saldırıp kuşatma altına aldılar. 1990 Eylül'ünde Güney Osetya Demokratik Sovyet Cumhuriyeti ilan edildi. 20 Kasım 1990'da bağımsızlığını ilan eden Gürcistan, Güney Osetya Cumhuriyeti'nin özerkliğini kaldırdı ve bölgeyi Tiflis yönetimine bağladığını açıkladı. Ocak 1991'de Gamsahurdiye yanlısı Gürcü milisler, Tsihinval'i işgal ederek silahlı saldırı başlattı. Tsihihvali ve çevre köylerindeki Gürcüler, yaşadıkları yerleri terk ederek kaçtılar. İşgal ve saldırılar sürerken Güney Osetya Temsilciler Meclisi, 4 Mayıs 1991'de toplanarak Gürcistan'dan ayrıldığını ilan ederek Rusya Federasyonu sınırları içinde kalan Kuzey Osetya ile birleşmek istediğini duyurdu.

Enkaz Oset köyleri

6 Ocak 1992'de Gürcistan'da askeri darbe sonucunda işbaşına gelen yeni yönetim, Güney Osetya'ya ağır silahlarla saldırarak birçok Oset köyünü enkaz haline getirdi. 1991 yılında kurulan Rusya Federasyonu, Güney Osetya'nın Rusya'ya katılma taleplerini reddetti ancak birliklerini, Kuzey Osetya sınırına yığdı. 1992 Haziran ayında savaş helikopterleri ve tanklarla birlikte Gürcü Ulusal Muhafız birliklerine karşı Tsihinvali civarında savaşa girdiler. Gürcistan Cumhurbaşkanı Şevernadze, bunu Moskova'nın Güney Osetya'yı zorla ilhak etmek iç in emperyalist bir girişim olarak nitelendirdi ve Gürcü Ulusal Muhafız Birlikleri, Güney Osetya'ya karşı ağır bir bombardıman harekatı başlattılar. 2 Haziran 1992'de Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Boris Yeltsin tarafları, Ukrayna'nın Dagomis kentinde görüşmelere davet etti. Burada Rusya, Gürcistan, Kuzey ve Güney Osetya birliklerinin katılımıyla oluşturulacak bir barış gücünün gözetiminde ateşkes antlaşmasına varıldı. Gürcistan-Güney Osetya sınırında ve Tsihinvali çevresinde güvenlik koridoru oluşturuldu. 4 Temmuz 1992'den itibaren bu bölgeye barışgücü konuşlandırıldı. 1992'de Güney Osetya'da yapılan referandumla yüzde 99 oyla bağımsızlık ve Kuzey Osetya ile birleşme kararı alındı.

2 bin insan öldü

Güney Osetya-Gürcistan savaşında taraflardan 2 bine yakın insan öldü, bin civarında insan yaralandı. Gerek Osetler'den gerekse Gürcüler'den onbinlerce kişi, sığınmacı durumuna düştü. Savaşa rağmen anlaşmazlık çözülemedi. Güney Osetya'nın statüsü konusunda çözüm sağlanamadı. Mayıs 1996'da ekonomik ilişkilerin yeniden kurulması ve barış görüşmelerinin yeniden başlatılması için Moskova'da bir memorandum imzalandı. Günümüze kadar yapılan bütün görüşmelerden bir sonuç çıkmadı. Yapılan bütün görüşmelerde Gürcistan tarafı ya görüşmelerden çekiliyor veya kabul edilemeyecek şartlar ileri sürüyor. 12 Kasım 2006 tarihinde ikinci kez yapılan referandumda yine bağımsızlık kararı alındı. Bugün Güney Osetya'nın tıpkı Abhazya gibi de facto durumu devam etmektedir.

Osetler bugün mutlu

İstanbul'da faaliyet gösteren Alan Kültür ve Yardımlaşma Vakfı'nın Başkanı Remzi Yıldırım, bugün Osetlerin bağımsızlık mücadelesi verdiğini ama mutlu yaşadığını belirtti. Oset olmaktan dolayı gurur duyduğunu söyleyen Başkan Yıldırım, 56 yaşında. Aynı zamanda Mali Müşavirlik yapıyor. Soyağacını biliyor. Sık sık köklerinin dayandığı bölgeye gittiğini belirten Yıldırım, Osetlerin kendi içinde denetimli ama modern bir yaşantı sürdürdüğünü vurguladı.

Sonraki Yazı: Vakıf Başkanı Yıldırım'dan Osetler...
Tercüman Gazetesi 20.04.2008

 

Bizde esas olan saygıdır
Alan Vakfı Başkanı Yıldırım, Çerkeslerin bir kolunu oluşturan Osetler’de saygının önemli olduğunu dile getirerek “Aile birliği bizim için çok önemlidir. Bu, kültürümüzün özünü oluşturur” dedi

“ÇERKES Dünyası” başlıklı yazı dizimizin bugünkü bölümünde Çerkeslerin önemli bir bölümünü oluşturan Osetler ile devam ediyoruz. Yakın tarihinde büyük bir bağımsızlık mücadelesi veren Osetler’in asıl bölgesi, Kuzey ve Güney Osetya. Kuzey Osetya, Rusya Federasyonu üyesi ülke. Doğusunda Çeçen-İnguş, batısında Kabardey-Balkar, güneyinde ise Gürcistan’a bağlı olan Güney Osetya bulunuyor. 632 bin nüfuslu Kuzey Osetya’da yaşayanlar, tarih boyunca Ruslar’la hep sıcak ilişki içinde oldular. Tarihte Ruslar önce bu bölgeye yerleşmiş, doğu ve batı Kafkasya’yı birbirinden ayırdıktan sonra ancak işgal edebilmiştir. Osetya eskiden beri diğer Kafkas halklarına soğuk durmakta, Kafkas halklarının geliştirdiği organizasyonlarda hiçbir zaman aktif görevler almamakta.

Son Çeçen-Rus savaşında Osetya’nın başşehri Vladikavkas’ın, Çeçenistan’a yapılan hava akınlarında ve ordu ikmalinde merkez üs konumunda bulunması, Çeçenler’in şimşeklerini Osetler üzerine çekti. Osetler’le İnguşlar arasında meydana gelen yeni bir çatışmada, Çeçenler de Osetler’e karşı savaşa girebilirler. Ayrıca Güney Osetya’nın Kuzey Osetya’yla birleşme çabaları sebebiyle, Gürcistan’la Kuzey Osetya arasında da soğukluk bulunuyor.

Gürcülerle sert çatışmalar

Güney Osetya da Rusya Federasyonu üyesi. Gürcistan’a bağlı özerk bölge konumundaki Güney Osetya’nın 100 bin nüfusunun yüzde 66’sını Osetler oluşturuyor. Bölgede 28 bin Gürcü ve 6 bin de diğer halklardan insanlar yaşıyor. Gürcistan’daki Osetler, 13-14’üncü Yüzyılda Moğol ordularının Kafkasya’yı işgali esnasında Kafkas Dağları’nı aşarak Gürcistan’a gelmişler. Sovyet döneminde de Güney Osetya Cumhuriyeti oluşturulmuştur. Güney Osetya Halk Cephesi, 1989 yılında Gürcistan’dan ayrılıp, Kuzey Osetya ile birleşerek, Birlik Cumhuriyetleri’ne dahil olmak istediklerini açıkladı. Bu Gürcüler’in şiddetli tepkisini çekti. 1989 yılı yazında Osetler’le Gürcüler arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. 1989 Eylül’ünde Gürcü ordusu Osetya’ya girdi. Çatışmalar aralıklı olarak beş ay sürdü. 1990 sonunda Zviad Gamsakhurdia Hükümeti, Güney Osetya’nın özerkliğini kaldırdı.

Dil, kültür için temel şart

Kuşaktan kuşağa anadillerini korumaya çalıştıklarını belirten Alan Kültür ve Yardımlaşma Vakfı Başkanı Remzi Yıldırım, “Ben de çocuklarıma Osetçe’yi öğrettim. Kültürün sürdürülebilmesi için dil önkoşul” diye konuştu. Ailede saygının çok önemli olduğunu söyleyen Yıldırım, “Mesela büyüklerin yanında bacak bacak üstüne atmak, bizde büyük saygısızlık sayılır” diye konuştu. Kültürlerinin dışa açık olduğunu özellikle vurgulayan Başkan Yıldırım, “Bizde evlenme çağına gelmiş bir genç kız, kendi eşini kendisi seçer.” bilgisini verdi. Yıldırım, ayrıca Türkiye’deki ünlü Osetler içinde Ünlü Sinema Oyuncusu Fikret Kuşkan, Mizah Yazarı Kandemir Konduk ve Diyet Uzmanı Dr. Muzaffer Kuşhan olduğunu belirtti.

İşte Ünlü Osetler

TÜRKİYE’DEKİ ünlü Osetler’den biri, Türk sinemasının son yıllardaki en güçlü oyuncularından Fikret Kuşkan. 1965 İstanbul doğumlu oyuncuyu gişe rekorları kıran filmler, “Babam ve Oğlum”, “Anlat İstanbul” ve “Mustafa Hakkında Her Şey”den tanıyoruz. Bugüne kadar 38 filmde ve birçok televizyon yapımında rol alan Kuşkan, Türk Sineması’nın en yetenekli oyuncularından biri olarak gösteriliyor. Fikret Kuşkan, 23. Antalya Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülünü Ekrem Bora’yla paylaştı. 19. Ankara Film Festivali’nde ise en iyi erkek oyuncu seçildi. Yine ünlü Osetler’den biri de ülkemizin tanınmış tiyatro ve mizah yazarı Kandemir Konduk. Yazarın ilk oyunu Yüzsüz Zühtü, 1971 yılında Altan Erbulak-Metin Serezli Çevre Tiyatrosuínda sergilendi. Bugüne kadar 17 oyunu sahnelenen Konduk’un 14 öykü, oyun ve şiir kitabı vardır. Konduk, televizyon izleyicisinin yakından bildiği Perihan Abla, Ana, Mahallenin Muhtarları gibi pek çok dizinin de yazarıdır. Türkiye’nin yetiştirdiği bir diğer Oset isim ise Diyet Uzmanı Operatör Dr. Muzaffer Kuşhan. 1969 yılında İstanbul Tıp Fakültesi’ni bitiren Kuşhan, Federal Almanya Cumhuriyeti’nde 6 yıllık genel cerrahi ihtisasını tamamlayarak uzman oldu. Bu zaman içerisinde ince bağırsağın kısaltılması, mideye balon koyma, çenenin bağlanması gibi zayıflama yöntemlerini uygulayan ekipte yer aldı. Arkasından 2 yıllık kaza cerrahisi üst ihtisasını tamamladı. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde sağlıklı yaşam kliniklerinde incelemelerde bulundu.

Sonraki Yazı:Çeçenler anlatıyor...
Tercüman Gazetesi 21.04.2008

 

Ölürler ama asla boyun eğmezler
Tarihe mücadeleleriyle adını yazdıran Çeçenler, vatanperverlikleriyle tanınırlar. Bu amaçla kurulan Kafkas Çeçen Kültür Derneği de Türkiye’deki Çeçenleri kültürel dayanışma çatısı altında topluyor.

ÇERKESLERİN bir bölümünü oluşturan Çeçenler, 1859 yılında İmam Şamil’in Rusya’ ya esir düşmesinden sonra muhacir olarak ülkelerini terk edip diğer Kafkas halklarının da göçtüğü Anadolu’ ya yerleştiler. Türkiye’ nin değişik bölgelerine gelen bu ilk dalganın güneye inen kolu Kahramanmaraş’ ta Çardak kasabasını kurdu. Çeçen kültürünün tanıtılması çabalarına öncülük eden Çardaklılar, 1989 yılına gelindiğinde bu faaliyetleri bir dernek çatısı altında toparlama kararı alarak Çeçen kültür ve folklorünün tanıtılması ve Anadolu’ da varlığını sürdürmesi amacıyla Çardak Kültür Derneği’ ni kurdular. 90’lı yıllarda Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecinde Çeçenya ve Çeçen toplumunun Türkiye ve dünya kamuoyuna gerektiği gibi tanıtılmasında bu dernek büyük görevler üstlendi. 1995 yılından başlayarak artan sayıda Çeçen’ in Türkiye’ ye göçetmesi ile doğan barınma, Türk toplumuna uyum, eğitim ve öğretim gibi sorunların üstesinden gelebilmek için faaliyetlerin daha sistematik ve kurumsal gerçekleşmesi ihtiyacı ileri seviyede bir çalışmayı kaçınılmaz kıldı ve Çardak Kültür Derneği’ nin bir adım ötesine geçilerek 2001 yılında Kafkas Kültür Derneği projesi hayata geçirildi.

Amaç, dostluğu pekiştirmek
Kafkas Çeçen Kültür Derneği, savaş şartlarının kuşatması altındaki Çeçen kültürü, tarihi, edebiyatı, folklorü, toplumsal yaşamı, mimarisi, sanatı ve doğal güzelliklerinin ne yazık ki böylesine olumsuz ve baskın atmosferde neredeyse bir detay haline geldiğinin farkında olarak, savaşın toz bulutu altında gözlerden ve dikkatlerden kaçan bu çok önemli detayı, Çeçen toplumunun kültürünü ve toplumsal varoluşun tüm tezahürlerini Türkiye ve dünya kamuoyu duyarlılığının ilgisine sunmayı amaçlamakta.

Derneğin temel amacı; tarihi, sosyal, kültürel ve akrabalık bağları bulunan Çeçenya halkı ile Türk halkı arasındaki dostluk ilişkilerinin geliştirilmesini ve ekonomik, kültürel ve sosyal dayanışmayı sağlamaktır. Dernek, kültürel değerlerin ortaya çıkarılması ve mevcut olanların korunmasına yönelik çalışmalar gerçekleştirmeyi önüne hedef olarak koydu. Savaş, doğal afet, hastalık veya ekonumik güçlükler nedeniyle yardıma ihtiyaç duyan insanlarımıza ayni ve nakdi yardımlar yapmak, sağlık problemlerinin çözümüne katkıda bulunmak derneğin amaçları arasında yer almakta.

Ciddiyet ve terbiye esas
Çeçenlerin milli karakteri üzerine çok şey söylenir. Bütün dağ halklarında olduğu gibi onların yapısında da coğrafi muhitin, sert iklimin tesirinden söz edilir. Çeçenler psikolojik açıdan melankolik sınıfa dahil edilirler. Bu sayılarının az, topraklarının küçük olmasından; asırlar boyunca yabancıların işgaline karşı mücadele etmelerinden, büyük devletler kuramayışlarından kaynaklanır. Melankolik olmalarının ikinci sebebi ise, Çeçen milli karakterinin bir özelliği olan “Ciddiyet”tir. Çeçenler hiçbir zaman yüksek sesle konuşmaz, yerli yersiz gülmezler. Laubali ve bayağı davranışlardan uzaktırlar. Çeçenler çok terbiyeli bir millettir. Konuşurken yabancıların, özellikle başka bir milletten olanın gözünün içine bakmazlar. Cevapları ve soruları kısa ve açıktır. Şartları nasıl olursa olsun muhtaçlara ve düşkünlere yardım elini uzatırlar. Doğru sözlü ve dürüsttürler. Yalan konuşmak onlar için ölümden de beterdir. Verdikleri sözü mutlaka yerine getirirler. Vefa ve sadakat duyguları son derece gelişmiştir. Aynı zamanda temiz kalpli ve saftırlar.

Hileyi asla bağışlamazlar
AZERBAYCAN’IN başkenti Bakü’de yayınlanan Hak gazetesinin 1996 yılında yayımlanan bir sayısında Çeçenlerin şu karakteristik özellikleri üzerinde durulmuştur: Kolaylıkla yalan ve hile tuzağına düşebilirler. Ancak kandırıldıklarını anlayınca deliye dönerler. Hileyi bağışlamazlar. Her konuda kin tutmazlar ama aynı zamanda öçlerinden korkmak gerekir. Misafirperverlikleri dillere destandır. Evlerinde misafir olan bir kimsenin bir şeyi beğendiğini hissederlerse değeri ne olursa olsun onu misafire bağışlarlar. Çeçenler’in yiğitliği, mertliği hakkında konuşmak ise yersizdir. Onları mahvetmek mümkündür, ancak itaat altına almak, asla! Kısacası Çeçenler karakter itibarıyla çok seçkin bir millettir. Korkup çekinmenin, riya ve hilenin ne olduğunu bilmezler. Vatanperverlikleri ise dillere destandır. Dünya buna şahittir.

Sonraki Yazı: Çeçenlerin gelecekten beklentileri..
Tercüman Gazetesi 22.04.2008

 

Kurtuluşun yılmaz kahramanı Çeçenler
Kafkas Çeçen Kültür Derneği Başkanı İsmail Erdoğan, dedesi Milis Mülazım Mirza Bey´in Maraş´ın Kurtuluşu´nda büyük başarılara imza attığını belirterek "Dedem, birçok madalya kazandı" dedi

İSMAİL Erdoğan, 1976 Kahramanmaraş Çardak Kasabası doğumlu. İstanbul´da beden eğitimi öğretmeni olarak görev yapıyor. Aynı zamanda son bir yıldır Kafkas Çeçen Kültür Derneği´nin başkanlığını üstleniyor. İsmail Öğretmenin kapısını tıklattığımızda ilk dikkatimi çeken misafirperver tavrı oldu. Röportaj sırasında ise Çeçen halkının sorunlarını ve tarihi mücadelesini anlatırken ise cesurca sözcük kullanımı. Erdoğan, Çeçenlerin ne zor şartlar altında yaşadığını belirtiyor sonunda da "Ümidimiz hala tükenmedi" diyordu. Anneannesinin dedesi Milis Mülazım Mirza Bey´in Kurtuluş Savaşı´nda nasıl cansiperane savaştığını dile getiren Erdoğan ile söyleşimize geçiyoruz.

-Atalarınız Türkiye´ye nasıl yerleşti?
Öncelikle ben Kahramanmaraş´ın Çardak kasabasında doğdum. 1855-1865 yılları arasında gelen kafile arasında dedem Türkiye´ye geldi. Çeçenlerin mücadelesini bilmeyen kalmadı. 1840´lı yıllarda Çeçenistan´daki savaş artık bitmiş, Şeyh Şamil teslim olmuştu. Çeçenlerin varolan nüfusları yarıya inmişti. Lider konumundakileri de Sibirya´ya sürmüşlerdir. Halk, ya ölecek ya da ´hünkar´ dedikleri Osmanlı´ya göç edeceklerdi. Bölgede kalma olasılıkları yoktu. Çünkü orada kaldıklarında kültürleri yok olacaktı. 1855´li yıllarda Rusya ile Osmanlı Devleti arasında yapılan bir anlaşma sonucu, Türkiye´ye gruplar halinde göç ettiler. Osmanlı, Çeçen halkına son derece nazik davranmıştır ve istedikleri yerde yaşayabilme hakkı tanıdı. Atamarımız da İstanbul, Balıkesir, Kars, Kahramanmaraş, Sivas, Muş, Van, Mardin gibi illere yerleştiler. Ancak çok büyük nüfus kaybına uğradılar. Göç eden 5 bin kişilik kafileden ancak bin kişi sağ kaldı. Hastalıktan, yoksulluktan halk öldü.

-Dedeniz size hangi anıları anlattı peki?
Göç sırasında Kahramanmaraş´ta kafiledeki bir Çeçen kadın, doğumdan ötürü çok rahatsızlanıyor. Doğumdan sonra daha da kötüleşiyor. Diğerleri, "Biraz daha bekleyelim" diyor. O sırada kış geliyor. Koşullar zorlaşıyor. Orada konaklamak zorunda geliyor. İlkbaharı da gördüklerinde Kafkasları anımsattığı için bölgeye yerleşiyor. Ağaçlardan dolayı da ´Çardak´ diyorlar. Tüm dünyada en büyük Çeçen köyü olarak Çardak kasabası geçiyor.

-Nüfusu nedir kasabanın?
Tabii ki, daha sonraları özellikle eğitim dolayısıyla kasabadan göçler gerçekleşmiş. Şu anda Çardak´ın nüfusu 5 binin üzerinde. Çeçenler, Türkiye Cumhuriyeti´nin kuruluşunda bile çok aktif rol oynamışlar. Özellikle Kahramanmaraş ve Gaziantep´in kurtuluşlarında yer almışlardır. Hatta Anneannemin dedesi Milis Mülazım Mirza Bey, Kurtuluş Savaşı´nda önemli başarılara imza atmıştır. Çardak´ta yaşayan bir aile büyüğümüze Kahramanmaraş´ın kurtuluşunda yeraldığı için Mustafa Kemal Atatürk, bizzat madalya ile ödüllendirmiştir. Çeçenistan´daki savaştan dolayı bölgeden Türkiye´ye mülteci olarak gelen ailelerle birlikte İstanbul´da Çeçen nüfusu son yıllarda artmıştır. İstanbul´da bilinen üç yerde-Kadıköy / Fenerbahçe, Ümraniye, Beykoz- toplu mülteci kampları var.

Barış güvercini bekliyorlar
İNGUŞ Halk Kongresi, İnguşistan Cumhuriyeti adında ayrı bir devlet kurulması ve Rusya Federasyonu içinde kalınması doğrultusunda bir karar aldı. Ve İnguş Cumhuriyeti kuruldu. Yeni kurulan bir devlette görülebilecek olağan farklılaşmalar dışında Çeçenistan´da önemli kutuplaşma görülmedi. Muhalefet ile yönetim arasında çatışmalar görülmüyordu. 1994 başlarında iki önemli olay, daha sonraki gelişmeleri etkiledi. Çeçenistan Devlet Başkanı Cohar Dudayev, değişik vesilelerle Rusya ile aralarındaki ilişkilere politik bir çözüm bulunması için görüşmalar yapılmasını, petrol boru hatlarının ve demiryolunun ortak işletilmesini önerdi. Bu doğrultuda bazı görüşmeler yapıldı. Fakat Çeçenistan´ın Rusya´nın anayasal bir parçası olması ve Rusya-Tataristan arasındaki antlaşmanın görüşmelere temel alınması yönündeki taleplar yüzünden bu görüşmelerden bir sonuç alınamadı.

Sonraki Yazı: Türkiye´deki ünlü Çeçenler kim?
Tercüman Gazetesi 23.04.2008

 

Çeçenler kültürlerini doyasıya yaşayamadı
Çeçenlerin çok zor günlerden geçtiğini söyleyen Kafkas Çeçen Derneği Başkanı Erdoğan, “Kültürümüzü doya doya yaşayamadık. Çeçenlerin hayatı savaş ve vahşet dolu. Gerçekten çok trajik” diye konuştu.

SIK sık biraraya geldiklerini belirten Kafkas Çeçen Kültür Derneği Başkanı İsmail Erdoğan, buna rağmen özellikle Türkiye’de mülteci kamplarında yaşayan hemşerilerin kültürlerini devam ettirmekte zorlandıklarını belirtti. Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihin her döneminde kendilerini kucakladığını ve samimi ilişkiler içinde bulunduğunu söyleyen Erdoğan, “Bu özveriye Çeçenler de asla ihanet etmemiştir” açıklamasını yaptı. Erdoğan ile söyleşimizin ikinci ve son bölümüne geçiyoruz.

Derneğinizin faaliyetleri neler?
İstanbul’da, iki derneğimiz mevcut. Biri, Kafkas Çeçen Dayanışma ve Kültür Derneği. Savaş sırasında kurulmuş, mülteci konumundaki, zulüm görmüş insanlara yardım amaçlı kurulmuş bir dernektir. Şu anda çok faal olmasa da çalışmalarını sürdürüyor. Bizim derneğimizin kuruluş amacı ise şöyle: 1984 yılında bir hemşerimiz İstanbul’da vefat etti. Bölesi bir durumda bile Çeçenler, biraraya gelmiyor. Diyorlar ki: Biz burada o kadar kalabalığımız ancak biraraya gelemiyoruz. Dernek kuralım. Aşamalar böyle gelişti. Derneğimizde dil kursu açtık. Aylık kahvaltılarımız oluyor. Herkesle sıcak ilişkiler içinde olmak temel inancımız. Geçen hafta da geleneksel olarak bir etkinlik düzenledik. Bize özgü Galnış (Cirdingiş) yemeğini Çeçen hemşerilerimizle yedik.

Galnış (Cirgindiş) yemeğinin hazırlanışını alalım sizden öyleyse.
Tabii ki. Hamur yoğrulup küçük parçalar halinde kesilir. İçleri bastırılıp geriye doğru çekilir. İçi boş hale gelir. Kenarda bekletilir. Tavuk eti kaynatılır. Et suyuyla bu hamur haşlanır. Bol sarımsaklı sos yapılır. Büyük bir sininin içine haşlanan hamurlar yerleştirilir. Etler de üzerine yerleştirilir. Zor ama leziz bir yemektir.

Çeçen kültürü motifleri neler?
Çeçenler, kültürlerini hiçbir zaman doya doya yaşayamadı! Kafkasya’daki bağımsızlık ateşini yakanlar da, savaşanlar da Çeçenlerdir. Nüfus, 1990’da bir milyon oldu. Bir milyonuncu bebek için kitap yazılıp, şarkılar bestelendi. Bir savaş çıktı. 300 bin ölü. Bunların 18 bini çocuk. Bugün 17 bin kayıp insanımız var. Nerede oldukları belli değil. 40 bin Çeçen mülteci konumunda. Çoğu engelli olarak yaşamını sürdürüyor. Barakalarda yaşayan mülteciler, kültürlerini nasıl yaşatsınlar? Bir dönem Çeçenler, Rusları haltettiği zaman herkes Çeçenleri kucaklıyordu. Bugün çok zor bir durum mevcut. Türkiye Cumhuriyeti, bize tarih boyunca her zaman, her anlamda kucak açtı. Bugün belki pek yanımızda olmayabilir ama yarın belki olurlar. Çeçenler de kucaklaşmaya asla ihanet etmemişlerdir.

İşte ünlü Çeçenler
SİYASET dünyasının önde gelen isimlerinden Abdüllatif Şener’in Çeçen olduğu bilinir. AKP’nin kurucu üyesi olan Şener, 1954 yılında Yıldızeli’nde doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Gazi Üniversitesi’nde doktora yaptı. 59. Hükümet (Erdoğan Hükümeti) ve 58. Hükümet (Gül Hükümeti) Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı, öncesinde 54. Hükümet (Erbakan-Çiller Hükümeti) Maliye Bakanı, TBMM 19. Dönem ve 20. Dönem Refah Partisi, 21. Dönem Fazilet Partisi, 22. Dönem AKP Sivas milletvekilliği görevinde bulundu. Ayrıca 21. Genelkurmay Başkanımız Doğan Güreş de Çeçen asıllıdır. 1926’da Adana’da dünyaya gelen Güreş, 1973 yılında Tuğgeneral, 1977 yılında Tümgeneral, 1981 yılında Korgeneral, 1985 yılında Orgeneralliğe yükseldi. Orgeneral rütbesinde Harp Akademileri Komutanlığı ve 1. Ordu Komutanlığı yaptı. 23 Ağustos 1989 tarihinde Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na, 4 Aralık 1990 tarihinde Genelkurmay Başanlığı görevine atandı. 30 Ağustos 1994 tarihinde emekliye ayrıldı. Yine tiyatro sanatçısı Cem Özer de Çeçen’dir. 1959 yılında doğan sanatçı, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni yarım bırakıp Dostlar Tiyatrosu gibi topluluklarda çalıştı. Televizyonda ‘Laf Lafı Açıyor’ adlı programın sunuculuğuyla tanındı. Sanatçı Nurgül Yeşilçay’la evli.

Sonraki Yazı: Son söz yine Çerkeslerde...
Tercüman Gazetesi 24.04.2008

 

Özgür Dağıstanlılar kimlikleri için çabalıyor
Ruslarla 30 yıldan fazla süren savaşları, Dağıstanlılar için en zorlu dönemi oluşturdu. Türkiye’ye dağınık halde göç eden Dağıstanlılar, bugün özkültürlerini korumak için yoğun mücadele veriyor

‘ÇERKESLERİN Dünyası’ başlıklı yazı dizimizin son bölümünde, Kafkasya’da önemli bir nüfusa sahip Dağıstanlıları yorumlayacağız. Öncelikle ‘Dağıstan’ denince tüm Doğu Kafkasya akla gelmekle birlikte Avar, Lezgi, Gazi-Kumuk ve Dargin gibi yerli halklar daha çok dağlık bölgelerde toplanmışlardır. Siyasi ve askeri yönden bütün dağlı kavimler gibi Dağıstanlılar da savaşçı, aktif ve hürriyetlerine düşkündürler. Bu nedenle bu bölgede ovalık kesim, dağlık kesime tabi olmuştur. Şeyh Şamil’in Dağıstan’da en fazla dayandığı kabileler dağlı kabilelerdirler. Bilhassa Lezgiler ve daha az olmakla beraber Avarlar bu çerçevede örnek olarak verilebilir. Ahmet Cevdet Paşa, Dağıstan’ın nüfusunu 1878 yılında 270 bin hane olarak tesbit ediyor. Allen-Muratoff ise “Mürid Savaşları” sırasında Doğu Kafkasya kabilelerinin nüfusunu tahminen 500 bin olarak veriyor.

Bireysel göç yoğun
Dağıstanlılar savaşların en sonuncusunu ve en çetinini Ruslara karşı verdiler. Ruslarla 30 yıldan fazla süren savaş, 1859 yılında Şeyh Şamil’in tutuklanması ve sürgüne gönderilmesiyle sona erdi. Bundan sonraki mücadele de sık sık gerçekleştirilen ayaklanmalarla sürdü. Bu yoğun saldırılar Dağıstanlıların da yurtlarını terk etmesine neden oldu. Ve ilk göç diyarı tabiî ki onlar için de Anadolu toprakları oldu. Dağıstan’dan göçler küçük gruplar halinde başladı ve hiçbir zaman büyük dalgalar haline dönüşmedi. En yoğun göçler 1859’da Şeyh Şamil’in silah bırakmasının ve 1877-1878 ayaklanmasının ardından yaşandı. Rusya’da, çarlığın bolşevikler tarafından devrilip, bağımsız Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin yıkılmasından sonra, 1920-1928 yılları arasında da göçler küçük gruplar halinde süregeldi, ikinci Dünya Savaşı’yla ve 1945’teki bireysel göçlerle sona erdi. Dağıstan’dan gelenlerin büyük çoğunluğu karayolunu tercih etti. Osmanlı topraklanna Erzurum Vilayeti’ne bağh olan Kars, Doğu Beyazıt vb yerlerden giriyorlardı. Pek azı ise Kafkasya limanlanna inerek, oradan istanbul, Trabzon ve Karadeniz iskelelerine naklediliyorlardı. Dağıstanlı topluluklar Türkiye’de hemen hemen 100 yerleşim biriminde yaşamaktadır. Yaklaşık sayılan ise 200 binin üzerindedir. Ancak anadili kullanım oranı tahmini olarak yüzde 10 civarındadır. Dağıstanlıların yerleşmiş bulundukları iller, büyük şehirlere ek olarak Yalova, Balıkesir, Bursa, Çanakkale, Denizli, Adana, Aksaray, Kahramanmaraş, Kars, Muş, Erzurum, Sivas, Tokat, Samsun, Hatay, Kayseri, Diyarbakır, Artvin, Trabzon’dur.

Kafkas Kartalı...
Şeyh Şamil, Kafkas halklannm direniş tarihinde çok önemli bir isim. Kafkas halkları için bir XIX. yüzyıl destanı. Avar kökenli olan Şeyh Şamil, 1830’lu yıllarda Ruslara karşı direniş hareketinin önderlerinden olan Molla Muhammed’in yarında yetişti. Onun siyasal ve dinsel görüşlerinden etkilendi. Molla Muhammed’in dinî vaazlarının etkisinde ka?lan Şamil, Kafkasya’yı Rus tahakkümünden kurtarmanın tek yolunun, ülke Müslümanlarıni parçalayan kan davası, dil ve mezhep ayrılığı gibi unsurlardan temizleyecek, tamamiyle şeriat hükümlerine uygun bir yönetimin kurulmasında görüyordu. Bu dinsel yaklaşım bütün Kafkas halkları tarafindan benimsenmedi. Bunun üzerine Molla Muhammed, Avarlann merkezi olan Hünzak Kalesi’ni Şeyh Şamille bir?likte ele geçirmeyi denedi. Ancak Hacı Murat kuvvetlerine yenildi ve geri çekilmek zorunda kaldı.

En fazla Çerkes Türkiye’de
TÜRKİYE’NİN tüm dünyada en fazla Çerkes nüfusun yaşadığı ülke olduğunu belirten Bursa Kafkas Derneği Üyesi Aydın Demirtaş, “Bu nüfusun 50 bin kadarı da Bursa’da yaşıyor. Bursa ve civarında yaşayan Çerkeslerin büyük çoğunluğu Osmanlı zamanında Batı Çerkezistan olarak adlandırılan bölgeden gelenlerden oluşuyor. Bu bölgeye en yoğun göç, daha önce Kafkasya’dan Balkanlara sürgün edilen nüfusun 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonucu Rusların galibiyeti ile Balkanlardan ikinci kez sürgüne uğramasıyla gerçekleşmiş. Abhazlar Bozüyük ve İnegöl civarında yoğunlaşırken Adigeler Kemalpaşa, Karacabey, Balıkesir, Bandırma, Gönen, Susurluk, Biga, Yalova civarına serpiştirilmiş. Adı geçen yerlerin hepsinde birer Kafkas Derneği mevcut” diye konuştu. 43 yıl önce kurulmuş bulunan Bursa Kafkas Derneği bütün bu derneklerin koordinasyon merkezi olmayı üstlenmiş olduğunu söyleyen Demirtaş, tüm Çerkeslerde olduğu gibi bu bölgede yaşayan Çerkeslerin de en büyük sıkıntısının kültür mirasını yeni kuşaklara aktaramamak olduğunu açıkladı. Gençlerin bir çoğu da anadilleri Çerkesceyi bilmiyor olmaktan, binlerce yıl konuşulmuş ve anne-babalarına kadar ulaşmış dillerinin kendilerinde bitiyor olmasından büyük üzüntü duydiklarını vurgulayan Demirtaş, Akraba dil Ubıhça’nın en son konuşulduğu bölge de burası. Manyasın Hacı Osman köyünde yaşayan Tevfik Esenç 1992 yılında 84 yaşında öldüğünde Ubıhça da en son konuşanını kaybetmiş. Ubıhça sesleri duyabileceğiniz tek yer Fransız dilbilimcilerin arşivleri artık” açıklamasında bulundu. Bölge Çerkeslerinin her yıl bir iki kez salon kiralayarak Haluj (Bir Çerkes Yemeği) Gecesi denilen buluşma etkinliğini gerçekleştirdiklerine değinen Demirtaş, her yıl bu bağlamda birçok kültürel etkinlik gerçekleştirdiklerini ifade etti.

Son
Tercüman Gazetesi 25.04.2008

Sürgün Yurdu Anadolu

Mayıs 24, 2004

Anadolu"ya son 300 yılda Balkanlar ve Kafkaslar"dan milyonlarca Müslüman göç etti. Bunların çoğu katliam yüzünden gönüllü gerçekleşen sürgündü

Osmanlı ve Türkiye, hiçbir zaman dindaş ve soydaşlarına kapıları kapatmadı. Çerkesler bu yıl 21 Mayıs 1864 büyük sürgününün 140"ıncı yıldönümünü andılar.

"Gemide küçük bir oğlan çocuğu dışında kimsesi kalmamış dul bir kadın vardı. Bebek hastaydı ve annesinin kendisini sımsıkı saran kolları arasında can vermişti. Çevresindekiler çocuğun öldüğünü anlamış, ancak annesini üzmemek için susmayı uygun bulmuşlardı. Günler geçmiş, bebeğin ölüsü iyice kokmaya başlamıştı. Gemiciler bu kokunun kaynağını araştırırken zavallı kadınla karşılaştılar. Hiç beklemeden annesinin kucağından söküp aldıkları ölü bebeği denize fırlattılar. Kadın bir an bebeğinin ardından baktı, sonra izleyenlerin şaşkın bakışları arasında kendini denize attı." Yazar Bagrat Şinkuba"nın "Son Ubıh" kitabında aktardığı bu anekdot, 1864 yılında başlayan büyük Çerkes sürgününde yaşanan trajediyi ifade eden küçük ayrıntılardan sadece biri. Bir buçuk milyon insanın canını kurtarmak için Karadeniz"e açıldığı bu sürgünde Adıge Çerkeslerinin 12 boyundan biri tamamen yok oldu. Nesiller boyu yaşadıkları topraklardan zorla kovulan bu insanlar bilmedikleri limanlara demir attı. Açlık, kıtlık ve hastalıktan kırıldılar.


Göç, belki de insanlık tarihinin yaşadığı en sıkıntılı olayların başında geliyor. Kimi göçler, bu eylemi gerçekleştiren topluluklar için yeni bir umut demek. Ya da tasarlanan hayallere ulaşabilmek için altın bir vesile. İklim değişikliği, kıtlık ve hastalık sebebiyle meydana gelenlerde olduğu gibi... Kimi göçler ise her yönüyle dram, trajedi, acı, ezilmişlik ve çaresizlik demek. Zaten bu tür göçlerin adı göç değil; sürgün. Arka planında vahşet, katliam, hüzün ve zorlama var. Bazıları da, her ne kadar içinde kendine göre çok ciddi sıkıntılar barındırsa da, bu iki türe göre daha farklı ve insanlık onurunu fazla zedelemiyor. Anlaşmalar sonucunda yapılan nüfus mübadeleleri bu kategoriye giriyor.

Bir zamanlar dünyanın tek süper gücü olan Osmanlı Devleti, gerilemeye ve toprak kaybetmeye başladığından bu yana göç olgusuyla karşı karşıya kaldı. Bu durum, kurulan Türkiye Cumhuriyeti"nde de yakın tarihe kadar devam etti. Anadolu"ya bir daha hiç göç hareketi olmayacağını garanti etmek ise hayli zor.

Önce Osmanlı"da sonra da Türkiye Cumhuriyeti"nde son 300 yıldır cereyan eden göç dalgaları, sebep-sonuç ilişkileri dikkate alındığında her iki devleti de derinden etkiledi. Bu göçler ekonomik, siyasi, kültürel ve sosyal alanlardaki etkileriyle demografik yapıda müthiş rol oynadı. Bunların bazıları bir mânâda tersine göçtü. Çünkü Osmanlı fetih politikası gereği, sınırlara katılan topraklara, Anadolu"nun değişik yörelerinden planlı olarak nüfus yerleştirilmişti. Bu politika özellikle Balkanlar"da başarıyla uygulandı. Şu anda hâlâ Doğu Makedonya"daki dağ köylerinde yaşayan ve Anadolu"dan yüzyıllar önce o bölgelere yerleştirilen Yörükler, özelliklerinden en ufak bir şey kaybetmeden hayatlarını devam ettiriyor. Bugün Akdeniz"deki Yörükler gibi konuşuyorlar ve yaşıyorlar. Kafkasya kaynaklı göçler ise önceden kestirilmesi ihtimal dışı bir sürprizdi.

Geleceği planlamak için tarihi iyi okumak gerektiği ortada. Balkanlar"daki milyonlarca insan önce en yakın vatan toprağına, sonra da bugünkü Türkiye sınırlarına göç etti. Bir o kadarı da, Kafkasya"dan gelerek ana vatanları olmasa bile Osmanlı"ya sığındı.

Bu konuda sorulması gereken birçok soru var. Bu göç dalgaları Osmanlı"yı ve Türkiye Cumhuriyeti"ni nasıl etkiledi? İnsanlar hangi sebeplerle göç etmişti? Göçler ne zaman oldu? Gelenler Türkiye coğrafyasında nasıl rol oynadı? Bugün Türkiye"de yaşayan nüfusun ne kadarı göç kaynaklı? Balkan göçleri ile Kafkas göçleri arasındaki farklar neler?

İlk göç hareketi Balkanlar'da başladı...

Osmanlı Devleti"nin merkezine doğru Rumeli göçleri 1687"de başladı. İkinci Viyana kuşatması da başarısızlıkla sonuçlanınca, Avusturya ordusu ile savaşan Osmanlı ordusu tarihinde ilk defa geri çekildi. Avusturyalılar, Osmanlı"nın İstanbul"dan çok önce, 1389"da, fethettiği Üsküp"e kadar gelerek şehri yaktı. Üsküp, Saraybosna ve Selanik ile birlikte Balkanlar"daki en önemli üç merkezden biri. 1687"deki bu olay sonrası Üsküp"ten İstanbul"a gelen göçmenler Unkapanı civarında bir mahalle kurdu.

Üsküp göçünden sonra da bir kısım göçler var ama önemsenebilecek hareket 1806 tarihindeki Sırp ve Karadağ isyanlarıyla ortaya çıktı. 1829"da Yunanistan"ın bağımsızlığını kazanmasıyla Mora"daki Türkler göçe zorlandı. Bu arada 20 bin Türk katledildi. 1774 Kırım göçleri de Balkanlar üzerinden gerçekleşti. Balkanlar"da göçe yol açan büyük çaplı olaylardan biri, 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı. Osmanlı"nın kaybettiği bu savaş sonrası Sırbistan, Karadağ, Romanya ilk defa bağımsız olurken, Bulgaristan özerk prenslik haline dönüştü. Rus birliklerinin Yeşilköy"e kadar yaklaştıkları savaş sonrasında 1 buçuk milyon insan göç etti. Bunların bir kısmı Balkanlar"daki kaybedilmemiş topraklara yerleştirildi. Anadolu"da Osmaniye, Reşadiye ve İhsaniye gibi isimlerle çok sayıda yeni köy kuruldu. Bundan sonraki en yoğun göç dalgası 1912 Balkan Savaşı"nda patlak verdi. Stratejik bir hatayla ordu terhis edilince 4 küçük Balkan devletçiği Osmanlı"yı dize getirdi. Koskoca Osmanlı, asırlar boyu idaresinde kalan unsurlara karşı sadece İşkodra, Yanya ve Edirne"de direniş gösterebildi.

Eski Zağra Müftüsü, Balkanlar"da kaybedilen savaşların neticesini hatıralarında "Hüda göstermesin âsâr-ı izmihlal bir yerde / Hüda bir yerde çöküntü eserleri göstermesin" diyerek özetler. Müslüman teba, savaş boyunca sürekli, irili ufaklı katliama uğradı. Başlangıcından günümüze Balkanlar"daki göç hareketlerini kitaplaştıran Rumeli Türkleri Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği Arşiv-Kültür Müdürü Araştırmacı-Yazar H. Yıldırım Ağanoğlu"nun katliamlar ve göçün sebeplerine ilişkin Aksiyon"a yaptığı tespitleri belgesel içinde ayrı bir bölüm olarak vermekteyiz.

Kafkas göçleri...

Balkanlar bir geçiş noktası ve insanlık tarihi boyunca savaşlara sahne olmuş. Kritik bölgedeki iktidarlar sürekli değişmiş. Ancak Osmanlı"nın göç aldığı coğrafya sadece Balkanlar"dan ibaret değil. Bu bölge kadar jeopolitik ve stratejik özelliği olan Kafkasya"dan göçler de yoğun olarak 19"uncu yüzyılda gerçekleşti. Gerek Balkan, gerekse Kafkas göçlerinin ardındaki en önemli sebep ise Osmanlı-Rus savaşları.

1828-29 Osmanlı Rus savaşı akabinde imzalanan Edirne Antlaşması"yla Çerkesler, Rus hakimiyeti altına girdi. Ruslar, bir antlaşmayla ellerine geçirdikleri Kafkasya topraklarının, her şeyiyle kendilerine ait olmasını istiyorlardı. Çerkeslere yönelik baskılar arttı, katliamlar baş gösterdi. Kafkas halklarının efsane liderlerinden Şeyh Şamil"in öncülüğünde özellikle Kuzey Doğu Kafkasya"da direniş hareketi başlatıldı. 1859"da Şeyh Şamil esir düşünce kontrol tamamen Ruslara geçti.

Ruslar, Kuzey Batı Kafkasya"da da 25 Mart 1864 tarihinde Soçi"yi ele geçirerek Çerkesler üzerinde tam hakimiyet kurdu ve Kont Yevdokimov planı devreye girdi. Plan gereği, Çerkeslere, "Ya bozkır ve bataklık alanlara gidin ya da Kafkasya"yı tümden terk edin. Aksi takdirde esir muamelesi göreceksiniz" ültimatomu verildi. Ruslar, 21 Mayıs 1864 tarihinde zafer törenleri yaptı.

Kafkas göçleri deyince akla gelen etnik yapının adı, Çerkesler. Çerkes, aslında Kuzey Kafkasya halkları için dışarıdan yapılan bir tanımlama. Bugün Çerkes diye adlandırdığımız insanlar temelde Adıge-Abhaz ile Çeçen ve Dağıstan kollarına ayrılıyor. Dağıstan"ın da Avar, Lezgi, Lak ve Gazi Kumuk gibi alt kolları var. Bugün Türkiye"deki Çerkeslerin büyük çoğunluğu Adıge ve Abhaz kökenli. Çerkesler, 21 Mayıs tarihinde Rus ültimatomuyla başlayan büyük sürgünün bu yıl 140"ıncı yıldönümünü andılar.

1864"teki büyük sürgüne Kuzey Batı Kafkasya"daki Çerkesler konu oldu. 1862 ile 1863"te de Osmanlı topraklarına gelenler var ama asıl hareket Rus ültimatomundan sonra Çerkes heyetlerinin Osmanlı"dan sığınma talebinde bulunmasıyla hız kazandı. Harekete geçen insan sayısının en az 1 buçuk milyon civarında olduğu ifade ediliyor. Ancak hastalık ve açlık gibi sebeplerle bunların ancak 600 bini Anadolu topraklarına ulaşabildi. Buldukları gemi ve takalarla yola çıkan ahali Trabzon"dan Şile"ye kadar 32 değişik noktada karaya ulaştı. Bunların yanı sıra Varna, Rusçuk ve Köstence limanlarına çıkan gruplar da var. Rumeli"de 14 yıl kadar yaşayan 70-80 bin Çerkes, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşından sonra yeniden göçe tabi tutuldu. Balkanlar"ı terk ederek akın akın İstanbul"a doğru yola çıkan Çerkesleri, Osmanlı, bugünkü Çerkezköy"de durdurdu. Çerkezköy"ün ismi buradan geliyor. Tekirdağ limanından gemilere bindirilen Çerkesler Suriye, Ürdün ve hatta İsrail"e gönderildi. Günümüzde İsrail"de 3 bin civarında Çerkes yaşıyor.

Göç ile birlikte Çerkesler Anadolu coğrafyasının hemen hemen her yanına gönderildi. Özellikle, Samsun-Hatay hattında o zamanki nüfus yapısı onlarla dengelendi. İstanbul, Düzce, Adapazarı, Hendek, Samsun (Çarşamba) Çorum, Tokat, Amasya, Kayseri (Pınarbaşı), Sivas, Kahramanmaraş (Göksun), Osmaniye, Adana, Mersin, Balıkesir (Gönen, Manyas, Bandırma), Çanakkale, Van (Ahlat) ve Bingöl yoğun oldukları yerler. Osmanlı, Çerkeslerin Adıge koluna ait boyları ise özelliklerine göre farklı farklı yerlere yerleştirmiş. Saray ile akrabalık ilişkileri olan boylar genellikle İstanbul"a yakın bölgelere konuşlandırılmış. Milli Mücadele zamanında Düzce, Adapazarı ve Hendek"teki isyanların, buralara yerleştirilen Çerkes boylarının padişaha ve hilafete bağlılıklarından kaynaklandığı ifade ediliyor. Buralarda isyan çıkartan Çerkesler, Amasya, Sivas ve Kayseri"de Atatürk"ü misafir etmiş. Çerkez Ethem vakası ise Türkiye"ye göçen Çerkeslerin hikayesinden tamamen farklı ve başlı başına bir araştırma konusu.

Güven telkin ediyorlar...

Çerkesler itaatkâr, cesur, gözüpek ve uyumlu yapıları sayesinde Osmanlı"nın güvenini kazandı. Daha önceleri Hırvat, Boşnak ve Arnavut halklarından devşirme alan Osmanlı, 18"inci asırdan itibaren Kafkasya halklarına yöneldi. Çerkesler ve Gürcülerden birçok paşa ve bürokrat çıktı. Nitekim Milli İstihbarat Teşkilatı"nın (MİT) temeli olan Teşkilat-ı Mahsusa"yı Çerkesler kurdu. Teşkilatta bugün de önemli ölçüde Çerkes ağırlığı olduğu söyleniyor.

Eski başbakanlardan Rauf Orbay ile ilk dışişleri bakanı Bekir Sami Bey Çerkes asıllı. Ayrıca Türk Silahlı Kuvvetleri"nde de (TSK) komuta kademelerinde görev alan çok sayıda Çerkes var. AKP"li Abdüllatif Şener, Beşiktaş onursal Başkanı Süleyman Seba, Asmalı Konak dizisinin senaristi Meral Okay, gazeteci yazar Taha Akyol, Önder Sav, Edip Başer ile Çetin Doğan paşa da bu kökenden gelen tanınmış simalardan sadece birkaçı. Meclis"te yaklaşık 20 Çerkes vekil bulunuyor.

Türkiye'de ne kadar Çerkes var?

Kafkas Vakfı Başkanı Mehdi Nüzhet Çetinbaş, devletin resmi kaynaklarının Türkiye"de bugün 5 milyon civarında Kuzey Kafkas kökenli kişinin yaşadığını kabul ettiğini söylüyor. Bunların 700-800 bini yerel dilini biliyor ve yine 700 bin kadarı İstanbul"da ikamet ediyor. 19. yüzyılın sonunda 150 bin Abhaza da Anadolu"ya yerleşmiş. Türkiye"de halen 400-500 bin civarında Abhaza olduğu tahmin ediliyor.

Çerkeslerce kurulan 112 adet dernek ve vakıf faaliyet gösteriyor. Ankara"da iki tane federasyon var. Üçüncüsü de yakında İstanbul"da kurulacak. Ancak en etkin Çerkes sivil toplum kuruluşu, merkezi İstanbul Bulgurlu"da olan Kafkas Vakfı.

Türkiye"de 5 milyon Çerkes nüfustan söz edilirken, özvatanları Kafkasya"da durum bir hayli farklı. Adıgey Cumhuriyeti"ndeki Çerkes sayısı sadece 123 bin. Kabardey-Balkar"da 363 bin Çerkes yaşıyor. Kafkasya"da ortalama 700 bin Çerkes ikamet ederken, bölgedeki toplam Müslüman nüfusu da 4 buçuk milyon civarında. Sözü edilen toplam nüfus, göç öncesinde 7 milyon civarındaydı. Verdiğimiz rakamlar, bölgedeki insan kaybını gözler önüne seriyor. Ruslar dahil bugünkü Kafkasya"nın nüfusu ise yaklaşık 10 milyon.

Çerkeslerde zaman zaman geriye göç fikri ortaya atılmış ama bu fiiliyata geçememiş. Sovyetler Birliği henüz dağılmamışken komünist görüşlü Çerkesler ideolojik anlamda geriye dönüşü seslendirmiş. Günümüzde ise önceki vatanlarına işadamı olarak ve yatırımda bulunmak amacıyla gitmek istiyorlar. Kafkas Vakfı Başkanı Çetinbaş, "Dönen arkadaşlarımızı oradaki yönetimler birtakım komplolarla apar topar sınır dışı ediyor. Gideceksiniz Kafkasya"ya ağzınızı açmayacaksınız, oturacaksınız, her şeye itaat edeceksiniz. Öyle şey olur mu? Bu konuda Türkiye hükümetine işler düşüyor. Hükümet en azından Kafkasya ve o bölgelerdeki yatırımları garanti altına alabilir. Böyle olursa Kafkasya"ya işadamlarımızla gideriz. Nitekim Saray fabrikalarının sahibi Hakkı Kurben, Adıgey"de bir çuval fabrikası açtı. 300 kişiye iş verdi. "

Türkiye"de Adıge ve Abhaza kolları haricinde, az miktarda da olsa Dağıstan ve Çeçen asıllı Çerkesler de yaşamakta.

Gürcüler...

Kafkasya"dan Türkiye"ye göçen topluluklardan bir diğer önemlisi de Gürcüler. Güney Kafkasya halkının göç macerası 1878-79 Osmanlı-Rus Savaşı"nı izleyen yıllarda netlik kazandı. Berlin Kongresi kararlarıyla, daha önce Osmanlı İmparatorluğu egemenliğinde yaşamayan Müslüman nüfusa, Rus uyruğuna geçme ya da Osmanlı topraklarına göç etme konusunda tercih hakkı tanındı. Osmanlı ile Rusya arasında 27 Ocak 1789 yılında İstanbul"da imzalanan anlaşmayla, 3 Şubat 1879-3 Şubat 1882 arası muhacirlik süresi olarak belirlendi. Bu süre 1884"e uzatıldı. Fakat Gürcü göçü aralıklarla 1921 yılına kadar devam etti. Neticede Osmanlı, 40 yılda yaklaşık bir milyon Gürcüyü topraklarına kabul etti. Bugün Türkiye"nin birçok yerinde yaşasalar da Trabzon, Giresun, Samsun, Ordu"nun Fatsa ve Ünye ilçeleri, Sinop, Zonguldak, İzmit, İznik, İzmir, Kütahya, Balıkesir, Adana, Konya, Eskişehir, Adapazarı, Bolu, Çorum, Amasya, Tokat, Bursa, İnegöl, Düzce, Gölcük, Yalova, Gemlik, Esenköy, Merzifon, Gönen, Çumra, Gölbaşı, İstanbul ve Ankara"da daha yoğunlar. Günümüzde 1 buçuk ila 2 milyon arasında Gürcü asıllı kişinin Türkiye"de ikamet ettiği ifade ediliyor. Türkiye"de yaşayan Gürcüler de Çerkesler gibi Müslüman. Ayrıca kendi dil ve kültürlerini gelecek kuşaklara aktarmada titiz davranıyorlar. 5 buçuk milyonluk Gürcistan"daki Müslüman nüfusun oranı yüzde 21 dolaylarında.

Göçlerin etkileri...

Balkan ve Kafkas göçlerinin Osmanlı"ya yaptığı sosyo-ekonomik etkileri araştıran Doç. Dr. Gülfettin Çelik, "19"uncu yüzyılda zirai üretimde emek problemi çok açık ortadadır. Ancak, o problemi aşmaya yeni bir imkan olmuştur göçler. Bir yönüyle bir felaket gibi olan bir gelişme, bu dönemde ekonomiyi yeniden organize etme, ekonomiyi canlandırma noktasında da Osmanlı için bir avantaj olmuştur" diyor.

1855 ile 1914 yılları arasında milyonlarca kişi Balkanlar"dan ve Kafkasya"dan Anadolu"ya göç etti. 12 milyon olan nüfus, 1914"te 16 milyona yükselmişti. Bu, bir devlet için normal şartlarda son derece olağanüstü ve altından kalkılması zor bir durumdu. Ancak Osmanlı, göçü, hem topraklarında yaşayan gayrimüslim nüfusu dengelemek hem de çöken tarım ekonomisini canlandırmak için kullanmayı bildi. Başlarda yerleştirmede bazı arızalar çıksa da, sonraki göçlerde daha planlı ve isabetli davranıldı.

Osmanlı ekonomisi baştan sona tarım ekonomisi niteliğine sahipti. Üretim için gereken doğal kaynak-emek-müteşebbis üçlüsünde Osmanlı sıkıntıyı emekte çekmekteydi. Tarım yapılabilecek arazi alabildiğine bol olsa da işleyecek insan sayısı çok azdı. Bu dengesizlik tımarlı sipahilerin esas olduğu tımar sistemiyle çözümlenmeye çalışılmıştı. Sistem uzun bir süre başarıyla uygulandı. Ancak içerideki ve dışarıdaki bazı gelişmeler yüzünden tımar sistemi işlemez hâle geldi. Dünyada siyasal coğrafya değişmiş, kara ticaretinden deniz ticaretine dönülmüş, teknolojideki gelişmelere paralel günün modern silahlarıyla donatılan düzenli ordular kurulmuştu. Osmanlı"da da tımarlı sipahiden, kapıkuluna, yani merkezi orduya geçiş süreci yaşandı. Bu arada isyanlar çıktı, araziler boşaldı. Şehir merkezlerinde nüfus yoğunlaştı. İstanbul metropolünün gelişigüzel nüfus alması aslında Cumhuriyet"ten çok önceki zaman diliminde başlıyor. Bir diğer gerçek de, göçlerin bastırmasıyla iskana açılan Anadolu"daki gayrimüslim nüfusun ağırlığı. Özellikle Ege, Marmara ve İstanbul"daki durum Osmanlı bürokratlarını endişeye sevk etmekte ve konu hakkında Saray"ın dikkatini çekmeye zorlamaktaydı. Nüfus dengesini yeniden kurmak isteyen Osmanlı, gelen muhacirleri hem tarım arazilerindeki boşalma, hem de gayrimüslim nüfus gerçeklerine göre iskan etti.

Göçün malî faturası kabarık...

Göçle gelen nüfus Osmanlı için tarımı canlandırma ve demografik yapıyı dengelemede fırsat oldu ancak olayın bir de mali faturası var. Doç. Dr. Gülfettin Çelik, faturaya ilişkin şu bilgileri aktarıyor: "1877-78 Harbinden 1914"e kadarki dönemde muhacirlere yapılan masraf toplam olarak 215 milyon kuruş. Bu rakam, Osmanlı devletinin dışarıdan nakit olarak alabildiği borç miktarına hemen hemen yakın. Göç, Osmanlı devletinde böylesine büyük bir maliyete yol açtı. Bir de vakıfların ve sivil toplumun katkısını düşünürseniz, çok büyük bir dönüşüm aslında. Osmanlı"nın mali anlamda zaafa düşmesinde ve Düyûn-ı Umumiye"nin kurulmasında bu olayların da etkileri var. Ama buna rağmen Osmanlı o dönemde gelen insanları hiçbir zaman dışlamadı. Almak istemezlik yapmadı. Mantalite çok farklıydı. Her şeyiyle onlar kendi insanlarıydı. Sahiplendi onları."

Göçler Anadolu'yu Müslümanlaştırdı...

Araştırmacı-Yazar Yıldırım Ağanoğlu da, göçlerin Anadolu"nun Müslümanlaşmasında çok önemli bir rol oynadığına işaret ediyor. Hatta "Mukabele-i Bil Nüfus" düşüncesi 1914"te İttihat ve Terakki döneminde ortaya atılmıştı. Tarihte ilk defa Anadolu"dan gayrimüslim nüfus göç ettirildi. 1923 mübadelesinin temelleri bu yıl atıldı. Ağanoğlu bu konuda şunları söylüyor: "Anadolu"nun Türkleşmesinde ve Müslümanlaşmasında göçlerin çok büyük bir rolü var. Çünkü ciddi miktarda gayrimüslim nüfus var. Keza Kafkaslar"dan da Müslüman nüfus geliyor. Gerek Cumhuriyet döneminde, gerekse Osmanlı döneminde göçmenlerde yüzde yüz Türk ırkından olma şartı aranmıyor. Kendini Türk kabul eden, "Ben Türküm" diyen herkes göç edebilir politikası güdülmüş. Türkiye Cumhuriyeti"ni kuran nesillere baktığımızda devlet adamlarının, İstiklal Harbi"ni gerçekleştiren generallerin, subayların yüzde 60"ının Rumeli kökenli olduğunu görüyoruz. Anadolu"dan sonra gidecek bir yer kalmadı artık."

Ağanoğlu, 1923 Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi"ni de aynı bakış açısıyla değerlendiriyor: "Olaya insani açıdan bakıyorum, üzülüyorum. Ama siyasi açıdan baktığımda mübadelenin her iki devlete de yararlı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir nüfus istatistiğine göre, Anadolu"daki 1914 nüfus dağılımı esas alınırsa, şu anki Türkiye"de 15 milyon civarında Rum ve Ermeni olacaktı. Yaşlı bir Rum mübadil diyor ki: Atatürk ve Venizelos iyi yaptı. Yoksa Bosna Savaşı gibi bir yerden patlak verirdi."

Cumhuriyet dönemi göçleri...

Cumhuriyet döneminde Anadolu"ya yapılan ilk büyük çaplı göç 1923 Mübadelesi ile oldu. Bu, diğer göçlerden farklı; adı üstünde mübadele. Diğerlerine göçmen, muhacir gibi sıfatlar eklerken, onlara mübadil diyoruz. Mübadele 1918"den sonra gelenleri de kapsıyor. Bu göç olayında Anadolu"ya 500 bin civarında Müslüman geldi. Gelenler, Rumların boşalttıkları yerlere yerleştirildi.

Yunanistan"dan mübadele haricinde 1952-1969 yılları arasında 25 bin kişi geldi. 1995"e kadar Cumhuriyet Türkiye"sine yapılan göçlerin yüzde 25"i Yunanistan kaynaklı.

Cumhuriyet tarihinde en büyük göç dalgası Bulgaristan"dan yola çıktı. Cumhuriyet göçlerinin yüzde 48"ine tekabül eden Bulgar göçü 1989"a kadar sürdü. Şimdiye kadar yaklaşık 800 bin kişi Bulgaristan"dan Türkiye"ye göç etti. İlk Bulgar göçünde 1925-1949 arası 220 bin kişi geldi. 1950-52 arası gelen insan sayısı 155 bin dolayında. 1968-79 arası 115"bini aşkın kişi Türkiye"ye ulaştı. 1989 yılında Türkiye 2. Dünya Savaşı"ndan sonra Avrupa"da görülen en yoğun ve zorunlu göç akımıyla yüz yüze kaldı. 230 bine yakın Bulgar vatandaşı soydaşımız Türkiye"ye göç ettirildi. Dönemin Bulgar yöneticileri Türklere son derece baskıcı davrandı. Kamplarda çile çektirilen Türklerin dramı TRT tarafından dizileştirilmişti. Belene Kampı tabiri hafızalarımızdaki tazeliğini hâlâ koruyor.

Yugoslav topraklarından Türkiye"ye göçen toplam kişi sayısı ise 305 bin dolayında. Romanya"dan da Cumhuriyet döneminde 120 bini aşkın kişi Türkiye"ye gelerek yerleşti. Yugoslav göçmenleriyle, Bulgaristan göçmenlerinin Türkiye"ye geliş şartları birbirinden çok farklı. Yugoslavya"dan gelenler serbest göçmen statüsünde oldukları için Türkiye"de kendilerine ev ve iş yardımında bulunulmadı. Ancak Bulgar göçmenleri yardım aldı.

1992 yılında bağımsızlığını ilan etmesiyle Sırp katliamına sahne olan Bosna-Hersek"te yüz binlerce kişi ülkesini mecburen terk etti. Bunlardan 20 bin kadarı da Türkiye"ye getirildi. Bir bölümü İstanbul"un Pendik ve Bayrampaşa ilçelerinde ikamet eden akrabalarının yanına yerleşirken, önemli bir bölümü ise Kırklareli"ndeki göçmen kampında ikamet ettirildi.

Türkiye"ye son göç 1993 yılında gerçekleşti. 150 Ahıska Türk ailesi Rusya"dan Anadolu"ya getirilerek iskan ettirildi.

Bugün Türkiye nüfusunun yüzde 20"sinin muhacir kökenli olduğu tahmin ediliyor.

KULAĞINDA KÜPE OLSUN UNUTMA...(*)

Rumeli"nin dağı taşı ağlıyor
Kan içinde her şubaşı Ağlıyor
Parçalanmış gövdelerin yanında
Can çekişen arkadaşı ağlıyor...

Bak şu yurda tek bir ocak tütmüyor
Issız kalmış bülbülleri ötmüyor
O sevimli ovaları kurd almış
Bir çobancık davarları gütmüyor

Kara toprak kandan olmuş kırmızı
Doğrandıkça Türk kadını Türk kızı
Can evine canavarca saldırmış
Sürü sürü ırz ve namus hırsızı

Mihraplara haç asılmış, ezanlar
Susturulmuş güm güm ötüyor çanlar
Camilerin minberleri yakılmış
Çizme ile çiğneniyor Kur"anlar

Ey Müslüman kendini hiç avutma
Yüreğini öç almadan soğutma
İnim inim inleyişi yurdunun
Kulağında küpe olsun unutma...

(*): 14 Ağustos 1913 tarihinde Tahirü"l Mevlevi tarafından yazılan bu şiir, Rumeli Muhacirîn-i İslâmiye Cemiyeti tarafından "Bulgar Mezalimi İntikam Levhası" halinde bastırılarak, muhacirlere gelir sağlamak amacıyla 20 paradan satışa çıkarılmış.

H.YILDIRIM AĞANOĞLU (ARAŞTIRMACI-YAZAR):

GÖÇLERİN EN ÖNEMLİ SEBEBİ KATLİAMLAR

Balkan Savaşı"nda Bulgarlar Çatalca"ya kadar ilerliyor. Çok büyük katliamlar meydana geliyor. En ciddi katliamlar 1829 Yunan bağımsızlığında başlıyor. İlk olarak Mora"da 20 bin insan öldürülüyor. Akabinde 1878"de Rus ordusunun arkasından gelen Bulgar eşkıya ve çeteleri Türk köylerini basıyor. O kadar çok katliam belgesi var ki arşivde...

Bu katliam ile ilgili küçük bir hikayeyi anlatayım. Bir Alman demiryolu memurunun anılarında geçiyor. O zaman demiryolu Avrupalıların tekelinde. 1878 savaşındaki anılarını anlatırken, "Yolda dört yüz tane cesede rastladım, üst üste yığılmıştı ve çıplaktı" diyor. "Kadın, erkek, çoluk çocuk. Karda önce çıplak bırakılmış, sonra öldürülmüşler. Bunların içinden iki yaşında bir çocuğu ben kurtardım" diyor. Sağ kalan tek çocuk. Bu hikaye dengemi bozdu, çok etkilendim. Bunlar korkunç hadiseler. Katliamlar göçün en büyük sebebidir. Yoksa kimse keyfinden göç etmez. Diğer bir sebep yabancı devlet boyunduruğunda yaşamak istenmemesi.

1821-1911 yılları arasındaGirit"teki Müslüman ve Hıristiyan nüfus hareketi çok şeyler anlatıyor: 1821"de 160 bin Müslümana karşılık 129 bin Hıristiyan yaşıyor. 1911"de durum anormal derecede tersine dönüyor. Hıristiyan nüfus 307 bine çıkarken, Müslüman nüfus 28 bine geriliyor.

1878"de Bulgarların yaptığı Harmanlı katliamı diye bir şey var. 20 bin insanın aynı anda öldürüldüğü söyleniyor. Rakamları çok kolay söylüyoruz. Sadece Harmanlı"da olan katliam bu. Göç arabaları kafileler halinde birikiyor orada, Rus ordusu geçiyor, Bulgarlar arkadan gelip bunları temizliyor.

Bu olaylar olurken Osmanlı, 1912"de savaş çıkmadan önce bile bölgede hükümet konağı, okul, köprü, çeşme yaptırıyordu. Vatan olarak gördüğü için.

Benim tespitim, Balkan harbindeki göçte de katliam ve hastalık gibi sebeplerle 600 bin kişi hayatını kaybetti. Bu kayıpların tahminen 200 bini Bulgar katliamı yüzündendir.

Bu döneme ait, Amerikalı bir profesörün çalışması var. Profesör J. Mc. Charty 1829 ile 1923 yılları arasında 5 milyon sivil nüfusun eridiğini söylüyor. Profesör, "Araştırmaya başladığımda hep Batı"da Ermeni ve Rum katliamı olduğundan söz edilirdi. Ama 5 milyon Türk ve Müslüman Balkanlar"da ölmüştür, öldürülmüştür" diyor.

Göçün en önemli dört sebebi şöyle sıralanabilir: Ekonomik sebepler, dini sebepler, milli sebepler, en önemlisi de katliamlar.

MEHDİ NÜZHET ÇETİNBAŞ (KAFKAS VAKFI BAŞKANI):
"ÇERKESLERİN TELEVİZYON AÇMASINI DEVLET İSTİYOR..."

Avrupa Birliği"ne entegrasyon çerçevesinde ana dilinde yayın ve okuma hakkı tanınmasında Kuzey Kafkasyalıların direkt talebi olmadı. Bu yasa basında genellikle Kürtçeye özgürlük temasıyla işlendi. Halbuki yasada Kürt adı geçmiyor. Kürt söyleminden rahatsız olan devlet, Kürtçeye alternatif olarak veya Kürtçe ile birlikte Avrupa"ya şirin gözükme noktasında başka dilleri de hemen devreye sokmaya çalışıyor. Burada en harekete geçirebilecek dinamik dil de Çerkesçe. Türkiye"de Kürtlerin dışında göstermelik olarak Avrupa"ya görüntü çizebilecek televizyon yayını kim yapabilir ya da eğitimi kim verebilir? Çerkezler. Kürtlerle beraber bunları da harekete geçirelim tarzında bir zorlama. Talep Çerkeslerden gibi gözüküyor ama Kürtlere karşı dengeleme politikası. Derneklerimizde 15-20 senedir Çerkesçe okuma yazma kursları zaten açıyoruz.

Devlet içinde Çerkesçe okuma yazma kursu açmanın bir sıkıntısı yok. Olay sadece Kürtçe ile sınırlı kalsa orada da belki bir problem çıkmayacak. Arkasında sürekli olarak bir politik, siyasi amaç gördüğünden devlet Kürtçeye karşı hep mesafeli yaklaşıyor. Çerkesçe Kafkasya"da Kiril harfleriyle yazıya geçirilmiş. Türkiye"de Latin sistemiyle bir alfabe oluşturalım dedik ama son derece zor.

BAZI ÜNLÜ GÜRCÜLER

Zülfü Livaneli (Sanatçı-yazar), Nihat Gökyiğit (İşadamı), İsmet Acar (İşadamı), Nurettin Çarmıklı (İşadamı), Refaiddin Şahin (Eski Devlet Bakanı), Fehmi Yılmaz (İşadamı) Erol Aksoy (İşadamı), Hayati Asılyazıcı (Yazar), Saadettin Tantan (Eski İçişleri Bakanı), Prof. Dr. Süleyman Uludağ, İsmail Kara (Yazar), Prof. Dr. İsmet Dindar, Prof. Dr. Bilal Dindar, Prof. Dr. Türkkaya Ataöv, Sami Karaören (Gazeteci), Bayar Şahin (Sanatçı), Şükriye Tutkun (Sanatçı), Ümit Tokcan (Sanatçı), Hasan Fehmi Güneş (Eski İçişleri Bakanı), Kamil Sönmez (Sanatçı), Kadir Topbaş (İstanbul Belediye Başkanı), Sefa Sirmen (CHP Milletvekili), Aziz Yıldırım (Fenerbahçe Başkanı), Hayati Yazıcı (İstanbul Milletvekili).

BAZI TANINMIŞ ÇERKESLER

İrfan Atan (Güreşçi), Haydar Zafer (Güreşçi), Yaşar Doğu (Güreşçi), Adil Atan (Güreşçi), Hamit Kaplan (Güreşçi), Mahmut Atalay (Güreşçi), Ömer Seyfettin (Yazar), Ahmet Mithat Efendi (Yazar), Mizancı Murat (Yazar) Lemi Atlı (Bestekâr), Ömer Naci (Yazar), Mümtaz Göztepe (Yazar), Neveser Kökteş (Bestekâr), Muhlis Sebahattin (Bestekâr), İsmail Habib (Yazar), Prens Sebahattin (Yazar), Sebahattin Selek (Yazar), Rauf Orbay (Başbakan-TBMM Başkanı), Cemil Cahit Toydemir (General- İstiklal Savaşı Komutanı), Recep Peker (Başbakan), Bekir Sami (Dışişleri Bakanı), Yusuf İzzet Paşa (General-İstiklal Savaşı Komutanı), Eşref Kuşçubaşı (Teşkilat-ı Mahsusa Başkanı), İsmail Canpolat (Politikacı), Fuat Carım (Büyükelçi), Emir Marşan Paşa (Asker, politikacı), Hakkı Behiç (İlk Maliye Bakanı), Ali Sait Akbaytugan (General, İstiklal Savaşı Komutanı), Abdulah Zühdü (Gazeteci), Ahmet Hamdi Bey (Şair), Ahmet Vasfi Zekerya (Yazar), Ahmet Saib (Yazar), Ahmet Şevki (Yazar), Ali Nazım (Eğitimci), Taha Akyol (Gazeteci), Aysel Alpsal (Hikayeci), Mevlüt Atalay (Hikayeci), Yaşar Bağ (Şair), Cafer Barlas, İsmail Hakkı Berkuk (Asker), Hikmet Birand (Ünlü botanikçi), Kamuran Birand, Orhan Boran (Sanatçı, spiker), Ratip Tahir Burak (Ressam), Sezgin Burak (Ressam), Ömer Büyüka (Dilci-şair), Şansal Büyüka (Spor yorumcusu), Ali Carım, Mehmet Fuat Carım (Eski vekil), Renan Demirkan (Tiyatrocu), Hayri Domaniç (AP Genel Başkan Yardımcısı), Adnan Hunca (Hunca Şampuanlarının kurucusu), Şaban Karataş (TRT eski Genel Müdürü), Kandemir Konduk (Mizah Yazarı), Kazım Köylü, Hüseyin Nail Kubalı, Ayla Kutlu (Ressam), Halit Kıvanç ( Sunucu, spiker), Ali Nihat Tarlan (Edebiyat Tarihçisi), Fuat Uluç (Hıncal Uluç"un babası), Hıncal Uluç (Yazar-yorumcu), Aytunç Altundal (Teorisyen), Nazım Ekren, Ahmet Tezcan (Başbakan Danışmanı), Canset (Oyuncu), Deniz Akkaya (Manken), Türkan Şoray (Sanatçı), Senemis Candemir (Oyuncu), Mehmet Aslantuğ (Sinema oyuncusu), Ediz Hun (Sinema oyuncusu-siyasetçi), Erkan Özerman (Organizatör), Tayfur Havutçu (Milli oyuncu-BJK futbolcusu), Süleyman Seba (Beşiktaş Spor Kulübü eski Başkanı).

DOÇ. DR. GÜLFETTİN ÇELİK (MARMARA ÜNİVERSİTESİ İ.İ.B.F.):
MUHACİRLER OSMANLI"YI SANAYİYE YÖNELTTİ...

Osmanlı tımar sistemini, çifthane üretim biçimi ve işletme modelini 19. yüzyılın sonunda da uyguluyor. Bu model nüfusun istihdamını kolaylaştırdı. Araziler boştu, muhacirler üretici olarak aktarılabilirdi. 1858"deki arazi kanunnamesiyle küçük işletmecilik öne çıkarıldı. Özellikle 1877-78 savaşı sonrası muhaceretlerde, insanların hangi bölgeden geldiği ve hangi mesleği icra ettiği dikkate alındı. Muhacirler birkaç yıl içinde üretime katılarak ekonomiye katkı sağladı. 1880"lerden 1914"e kadar Anadolu"daki üretime katılan arazide bir yükseliş oldu. Gelen nüfusun çok önemli bir bölümü tarım ekonomisini güçlendirecek şekilde iskana uğradı. Bozulan denge yeniden kuruldu. 1914"te artık sanayi hammaddesi olan tarım ürünlerine yöneliş var. Pamukçuluk, ipekböcekçiliği, tütün ve pancar üreticiliği gibi. Belirli bir mesleği olan insanlar da şehir ve kasabalara iskan edildi. Bu da Osmanlı"nın şehir zanaatlarına bir katkı. 1850"lerde Osmanlı"da gayrimüslim yatırımları artıyor. Osmanlı Avrupa"nın sanayisiyle bütünleştirilmeye çalışılıyor. Osmanlı hammaddeleri Batı ekonomisi için pazarlanmaya başlanıyor.

Avrupa"da sanayileşmenin en temel ihtiyacı emekti. Emeği güçlü olan Almanya ve Rusya gibi devletler sanayileşti. Osmanlı da 19. yüzyılın sonunda sahip olduğu yeni nüfus imkanlarıyla Batı tarzı kapitalist ilişkilerin olduğu bir sanayileşme modelini çok kolay seçebilirdi. Nüfusu sanayi bölgelerine, şehirlere yığıp, o bölgelerde fabrikalar açılabilirdi. Ama bunu bilinçli olarak seçmedi.

Çünkü Osmanlı, kendi klasik üretim mekanizmasının en iyi model olduğunu düşünüyordu. Osmanlı"yı bu tercihe bazı şartlar da zorladı. Özel teşebbüs çok gelişmemişti. Yerli üretimi ve üreticiyi garanti altına almadan bir model geliştirmeyi istemedi.

Yerleşimle alakalı bir problem de yaşandı. Haydarpaşa"dan Bağdat"a kadar uzanacak demiryolu inşa edilirken, özellikle Ankara-Eskişehir bölgesinde çok büyük yerleşim alanları mevcuttu. Almanlar B Planı projesi dahilinde Bağdat"a kadar uzanan bölgeyi kontrol altına almak için buralara Alman kolonileri yerleştirmek istedi. Sultan Abdülhamit buna izin vermedi. Demiryolu güzergahı hattına çok yoğun bir nüfus yerleştirdi.


Emin Akdağ-Haşim Söylemez
Aksiyon Dergisi Sayı: 494/ Tarih : 24-05-2004

Atlas Dergisi, yurtlarından sürülmelerinin 150. yıldönümü öncesinde Çerkeslerin hazin öyküsünü sayfalarına taşıdı.

Her yıl Mayıs’ın 21’nde Kafkasya ve Türkiye’deki Çerkesler büyük bir acıyı yeniden yaşıyorlar. Toptan sürgün edilmelerinin yıldönümünde bir araya geliyorlar ve bu günü bir soykırım günü olarak anıyorlar.

Gelecek yıl, Çerkesler ve diğer Kafkas halklarının yurtlarından zorla sökülüp atılmalarının 150. yıldönümü. Atlas Dergisi; şimdi Rusya Federasyonu’nun birer parçası olan Karaçay-Çerkes, Kabardey Balkar ve Adıgey cumhuriyetlerinde Çerkeslerin konuğu oldu. Çerkeslerin yeniden diriliş çabalarını izledi, sürgün ve soykırım anılarını derledi. Atlas Dergisinden Murat Papşu ve Kerem Yücel, Kuzey Kafkasya’da Çerkeslerin yaşadığı özerk cumhuriyetlerin tümünü dolaştılar. Hem Çerkesya’yı hiç terk etmeyen, hem de vatanlarına geri dönüp yerleşen Çerkeslerle görüştüler. 21 Mayıs törenlerini ve Çerkes yaşamının özgün yanlarını görüntülediler. Atlas Eylül 2013 sayısını büyük ölçüde Çerkes halkının öyküsüne ayırdı. Dergide ayrıca kadim Çerkes yaşamının, tarihinin ve mitolojisinin anlatıldığı 50X100 santimetre boyutlarında dev bir poster hazırlandı.

Çerkesler, 1763 yılında başlayan ve yüz yıldan fazla süren korkunç savaşlarla, kıtlık ve salgınlarla kırıldılar. Dağlardan, vadilerden, köylerden koparılıp düzlüklere, bataklık ovalara sürüldüler. Büyük bir direniş sergilediler ama Rus Çarlığı’nın muazzam gücü karşısında tutunamadılar. Savaş 1864’de Çerkes ve diğer Kafkas halklarının kesin yenilgisiyle sonuçlandığında yurtlarından atıldılar. Yüz binler, ölüm yolculuklarından geçerek Osmanlı ülkesine sığındılar. Yurtları Kafdağı’nın ardındaki bir masal ülkesine dönüştü.

Çerkesya’da ise yerli halk sürgün edilip, mülklerine el konularak yerlerine Rus nüfus yerleştirildi. En yoğun 1863-64 yıllarında olmak üzere, 1858’den itibaren yüzbinlerce Çerkes Osmanlı yönetimiyle anlaşmalı olarak Karadeniz kıyılarından gemilerle Anadolu ve Balkanlara taşındı. Kafkasya’dan Osmanlı topraklarına nüfus akışı 20. yüzyıl başlarına kadar devam etti. Toplumun geleneklerini çiğneyen ve dönüştürmeye zorlayan düzenlemeler, zorunlu yer değiştirme ve isyanlarla belirlenen savaş sonrası dönemdeKabardey’den, Osetya, Çeçenistan ve Dağıstan’dan kafileler Osmanlı topraklarına akmaya devam etti. Araştırmacılar 1milyon 200 bin ile 1 milyon 500 bin arasında bir nüfusun Osmanlı topraklarına göç etmek zorunda kaldığını gösteriyor. Gelen göçmenler Kuzey Kafkasya’nın etnik çeşitliliğini Osmanlı topraklarına taşıdılar. Bir milyonun üzerindeki göçmen nüfusun büyük çoğunluğunu Çerkesler oluşturuyordu. Abhazya’dan gelenlerin sayısı yaklaşık 100 bin, dağların kuzeyinden gelen Abazaların sayısı 50-60 bin kişiydi. Çarlık ordusunda general olan Musa Kunduh, 1865 yılında 23 bin Çeçen ve Oset’i Anadolu’ya getirdi. Karaçay ve Balkarların göçleri küçük gruplar halinde 1900’ların başında bile devam ediyordu. Dağıstanlıların 1859’da yoğunlaşan göçleri de genellikle küçük gruplar halinde oldu. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Türkiye, Suriye ve Ürdün’deki Çerkeslerin bir kısmı yurtlarına döndü.

Hürriyet

27 Temmuz 1864'te Kafkasya Genel Valisi Mihail, "1567 yılında Çar VI. İvan'ın başlatmış olduğu Kafkas-Rus savaşlarının bittiğini" belirten belgeyi imzaladı ama sürgünler devam etti.

Osmanlı kaynakları, 13. yüzyıldan beri Kafkasya halklarından Adigelere, 17. yüzyıldan itibaren de Abhazlar, Ubıhlar, Dağıstanlılar, Çeçenler, İnguşlar ve diğer Müslaman Kafkasyalılara 'Çerkes' der. Bugün ise Çerkes deyince sadece Adigeler anlaşılıyor. Kabardey, Abzekh, Bjedug, Şapsığ, Besleney, Hatukhoay, Cemguy gibi boylardan oluşan Adigelerin M.Ö. 6. yüzyıldan bu yana, Azak Denizi'ni Karadeniz'e bağlayan Kırım Boğazı'ndan Gürcistan'a kadar uzanan ve Kafkasya diye anılan bölgenin kıyı şeridinde yaşadıkları kabul edilir.

4. yüzyıldan sonra Hıristiyanlıkla tanışan Adigelerin bir bölümü, 8. yüzyılda Bizans'tan kaçan yaklaşık 20 bin Yahudinin Kafkasya'ya yerleşmesi ve Türk kökenli Musevi Hazar Kırallığı ile kurulan ilişkiler sonucu Museviliği seçmişti. Çerkesler ve Abazaların İslamiyet'le tanışması 18. yüzyıl gibi geç bir tarihte oldu. Çerkesler Hanefi mezhebine girerken, Dağıstan ve Çeçen-İnguş bölgesinde ise daha önceki yüzyıllardan itibaren Şafiilik yayılmaya başlamıştı.

Taman Yarımadası'ndan Soçi'ye kadar uzanan Çerkesya, 1479'dan 1810 Rus istilasına kadar görünüşte Osmanlı İmparatorluğu'nun nüfuz alanındaydı ama aslında her zaman hür olmayı başarmıştı. Yine de 1787-1792, 1806-1812 ve 1827-1829 Osmanlı-Rus savaşlarında Osmanlı'dan yana olan Çerkeslerin kaderi, sonuncu savaşı (da) Rusların kazanması üzerine radikal biçimde değişti. 1829 Edirne Antlaşması'yla Çerkesya Rusya'ya bırakılmıştı. Çar I. Nikola, Özel Kafkasya Kolordu Komutanı Kont Paskeviç'e, 'dağlılar' dediği bölge halkları için sadece iki seçenek olduğunu söylemişti: Bunlardan ilki 'Dağlı halkları ebediyen itaat altına almak', ikincisi 'itaat etmeyenleri yok etmek'ti.

1837-1839 arasında Kuban nehri ve kolları boyunca kale ve karakollar inşa edildikten sonra Batı Adigelerinin dış dünya ile irtibatı kesildi. Bu nedenle 1839 kıtlığında bölge halkları büyük zarar gördü. 1840'larda baltalı Rus askerleri dağlıların bütün bahçe ve bağlarını yok etti.

Çerkesler, 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında topraklarını kaptırmamak için Osmanlılardan ve İngilizlerden yardım almaya çalışınca Rusya'nın tepkisi iyice sertleşti. 1857 yılının kışında Adagum Rus birliği Natukhay avullarını yakıp yıktı, dağlıların mallarını ve hayvanlarını yağmaladı. Köyler harabeye çevrildi, binlerce 'dağlı' esir edildi.

ŞEYH ŞAMİL'İN ESİR DÜŞÜŞÜ
6 Eylül 1859'da Doğu Kafkasya'da (Dağıstan-Çeçen-İnguş bölgesinde) efsanevi siyasi ve dini lider Şeyh Şamil'in esir alınmasından sonra Rusya bütün dikkatini Adige, Abaza ve Ubıhlara çevirdi.(Moskova civarındaki Kaluga'ya sürülen Şeyh Şamil, Rusların izniyle 1870'te hacca giderken İstanbul'a uğrayacak, bir yıl sonra Arabistan'da vefat edecekti.)

İlk adım General Melikov'un 1860'da İstanbul'a gönderilmesiydi. Abdülmecid'le yapılan anlaşma sonucunda Müslüman Kafkasyalıların küçük grup ve partiler halinde Osmanlı topraklarına göç etmelerine ilişkin mutabakat belgesi imzalandı. Bu anlaşma, ileriki yıllarda, Çerkeslerin ülkelerinden Rusya'nın zorlamasıyla değil gönüllü olarak ayrıldıkları yönündeki Rus tezine dayanak yapılacaktı. (Kemal Karpat'a göre bu anlaşma sadece 40-50 bin kişiyi kapsıyordu. Halbuki çeşitli kaynaklara gore 1858'den 1866'ya kadar 500 bin ila 2 milyon arasında mülteci Osmanlı topraklarına sığınacaktı. Bunların üçte biri Kırım Hanlığından, üçte ikisi Kafkasya'dandı.)

1861'de ikinci adım atıldı. Çar II. Aleksander Çerkesya'ya geldi ve Çerkeslere iki seçenek sundu: Ya silahlarını bırakarak Kuban Nehri'nin sol kıyısındaki bataklık Don bölgesine yerleşeceklerdi ya da Osmanlı topraklarına sürgün edileceklerdi. Onlardan boşalan yerlere de Ruslar ve Kazaklar iskân edileceklerdi. Çar'ın Çerkes toplumsal sisteminde önemli yeri olan serfliği de kaldırmayı planladığını bilen Çerkeslerin buna cevabı bağımsız bir devlet kurduklarını ilan etmek oldu.

'ÇERKES MESELESİ HALLOLMUŞTUR'
1862-1864 arasındaki kanlı Rus-Çerkes savaşlarından sonra Rus ordularının Mzımta nehri civarında nihai zaferi kazandığı 21 Mayıs 1864 günü bu kanlı süreci sembolize eden tarih olarak Çerkeslerin yüreğine ve beynine nakşedildi. 27 Temmuz 1864'te de Kafkasya Genel Valisi Mihail, '1567 yılında Çar VI. İvan'ın başlatmış olduğu Kafkas-Rus savaşlarının bittiğini' belirten belgeyi imzaladı ama sürgünler iki yıl daha devam edecekti... Üstelik bu süreçte Rusların en büyük yardımcısı bazı Adige, Şapsığ, Abhaz komutanlar, toplum liderleri olacaktı... Üstelik Çerkeslerin yanında olan Kazaklar, Polonyalılar ve Ruslar da vardı...

RUSLARIN İNSANLIK DIŞI MUAMELESİ
Malvarlıklarının yükte ağır kısmını, asıl olarak da sürülerini yanlarında götürememeleri için, 'dağlılar'ın kara yoluyla göçü yasaklanmıştı. Dolayısıyla sürgünler Karadeniz kıyılarına yöneldiler. Aç ve çıplak yığınlar başta Taman, Tuapse, Anapa, Novorossiysk, Tsemez, Soçi, Adler, Sohum, Poti, Batum, limanları olmak üzere sayısız liman, iskele ve koyda kendilerini yeni yurtlarına götürecek tekneleri, gemileri bekliyorlardı. Bu bekleyiş bazen günler, bazen aylar bazen ise bir yıl sürecekti. Bu yüzden daha ilk aylardan itibaren kadınlar, çocuklar ve güçsüz olanlar, açlık, hastalık ve soğuktan kitlesel halde ölmeye başladılar. Rejimin Kafkasya politikalarına hak veren Adolf Berje adlı Çarlık bürokratı bile şöyle yazacaktı: "17 bin dağlının toplandığı Novorossiysk koyunda gördüklerimi unutmayacağım. Hıristiyan olsun, Müslüman olsun, ateist olsun onların durumlarını görenler mutlaka çöker ve perişan olurdu.

AKIL ALMAZ İŞKENCELER YAPILDI
Ruslar, Çerkeslere hayvanlara bile yapılmayacak şeyler yaptılar. Şu gördüğüm olayları kâğıda gözyaşım damlamadan nasıl yazacağım? Kışın soğuğunda, kar, yağmur altında, evsiz, yiyeceksiz ve elbisesiz bu insanları tifo ve çiçek hastalığı da durumlarını iyice kötüleştiriyordu. Anasız kalmış bebekler ağlaşıyor, aç bebekler ölmüş annelerinin göğüslerinden anne sütü arıyorlardı. Genç bir Çerkes kadını paçavralar içinde, açık havada, ıslak toprağın üzerinde iki yavrusu ile birlikte uzanmış, biri ölüm öncesi çırpınışlarla yaşamla mücadele veriyor, diğeri ise soğuktan kaskatı kesilmiş annenin göğsünden açlığını gidermeye çalıyor. Binlerce insan göz önünde ölüp tükeniyordu ve böyle manzaralara sık sık rastlanıyordu (...) Dinsel bağnazlık, Rusya'ya karşı nefret ve Osmanlı Cennetiyle ilgili vaatler milleti bu duruma getirmişti..."

NUSRED GEMİSİNDE YAŞANAN TRAJEDİ
Bir başka kaynaktan sürgünlerin zorlu yolculuğunu izleyelim: "Osmanlı gemicilerinin gözü doymuyordu. 50-60 kişilik yelkenlilere üç yüzden fazla sürgün Kafkasyalıyı balık istifi dolduruyorlardı. Biraz su ve azıktan başka yanlarına hiçbir şey alma özgürlükleri yoktu. 5-6 gün denizde kalındığında suları ve azıkları biten, salgın hastalıkların zayıflattığı sürgünlerin birçoğu yolda ölüyordu. 6 yüz kişiyle yola çıkan bir gemiden denizi aşıp sağ olarak karaya çıkabilenler yalnızca 370 kişiydi, Nusred Bahri gemisine Tsemez'den 470 kişi bindirildi. Fırtınaya yakalanıp kayalara vuran bu gemiden yalnızca 50 kişi kurtulabildi." Benzer hikâyelerin Rus gemiciler için de anlatıldığını tahmin edebiliriz.

RUSLARIN ÇERKES SÜRGÜNÜ
Gelelim madalyonun öteki yüzüne. Osmanlı İmparatorluğu, dinsel, politik ve askeri nedenlerle mülteci akınından memnun görünse de devletin en azından mali olanakları bu göçü kaldıracak durumda değildi. Daha 1860 göçlerinde İstanbul'da işler çığrından çıkmıştı. Bu yüzden daha sonraki yıllarda mültecilerin İstanbul'a sokulmaması, Anadolu'da tutulması kararlaştırılmıştı. Trabzon'daki Rusya Konsolosu Moşnin şöyle yazıyordu: "Sürgün başladığından beri Trabzon ve çevresine getirilen göçmen sayısı 247.000 kişiye varmıştır. Bunlardan 19.000'i yaşamını yitirmişti. Şu anda kamplarda 63.290 kişi kalmıştır. Burada günlük ortalama ölüm sayısı 180-250 kişidir. Tifo vahim boyutlardadır".

'50 BİN KİŞİ HAYATINI KAYBETTİ'
19 Eylül 1864 tarihli Allgemeine Zeitung'da Konstantinopel (İstanbul) muhabirinin şu anlatıları yer alıyordu: "Samsun'da bildirildiğine göre (...) ölüm oranı sadece göçmenler arasında değil yerliler arasında da duyulmamış ölçülere vardı. 50 bin kadar ölü gömüldü. 60 bin göçmen açık havada veya şehrin sokaklarında yatıp kalkıyor." Benzer raporların İmparatorluğun Karadeniz kıyısındaki Giresun, Fatsa, Ayancık, İnebolu, Akçaabat veya Varna, Burgaz Köstence limanlarından, hatta Kıbrıs'taki Larnaka limanından da geldiğini söyleyelim.

Yine bu raporlara göre sürgünler hayatta kalmaları için evlatlarını köle olarak satıyorlardı. Bu amaçla, Trabzon ve Samsun'da geçici köle pazarları kurulmuştu. Tahmini rakamlara göre sadece 1863- 1867 arasında 150 binden fazla Çerkes köle alınıp satılmıştı.

'TAMPON HALK GÖREVİ GÖRDÜLER'
Çerkeslerin dili de gelenekleri de Türklere benzemediği için entegrasyonları (daha doğrusu asimilasyonları) zor oldu. Çerkeslerin çoğu Bulgaristan, Sırbistan, Makedonya ve Kuzey Yunanistan'a yerleştirildiler. Amaç hem Rusya'ya karşı tampon olmaları hem de yerel liberal hareketlere karşı silahlı güç olarak kullanılmalarıydı. Nitekim Çerkes çeteleri 1867 ve 1868'de Bulgar çetelerine karşı savaştı. Bu göçmenler açısından da uygun bir amaçtı çünkü onlar da Rusya tarafından desteklenen bu ayrılıkçı hareketlere karşı savaşarak adeta Rusya'ya karşı savaşlarını devam ettirmiş oluyorlardı.

ÇERKESLERE YAPILAN RUS ZULMÜ
Ancak 1872'de İstanbul'daki Rusya Konsolosu İgnatyev'e verilen bir dilekçedeki şu satırlar, Çerkes mültecilerin kısıldıkları kapana dair önemli ipuçları içeriyordu: "8 yıldır beylerimiz eziyetler çektirerek bizi akıl almaz bir esaret altında tutuyorlar (...) Yapılan hataların ağırlığını itiraf ederek, 8.500 aile adına aşağıda imzası bulunan bizler (...) Çar II. Aleksandr'ın yüksek himayesinden yararlanmak için vatanımıza geri dönmemize izin verilmesini rica ediyoruz. Bunun için her türlü fedakârlığa hazırız." Çarın bu dilekçeye cevabı kısa ve net oldu: "Geri dönüş söz konusu bile edilemez."

ANADOLU'DA ÇERKES GETTOLARI
Halkın '93 Harbi' dediği 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında merkez, Çerkesleri Balkanlar'dan çekmek zorunda kaldı. 1877'de Kars'ın Rusların eline geçmesi üzerine buradaki Çerkesler de şehri terk etmek zorunda kaldı. 1878'de Çukurova bölgesinde 48 köy Kafkasya ve Bulgaristan'dan getirilen Çerkeslerce iskan edilmişti.

Çerkesler, görece homojen gruplar olarak yerleştirildikleri Batı Anadolu ve Orta Anadolu'da fazla sorun yaşamadılar ama Sivas'ta ve Adana'da Avşarlar gibi Türkmen aşiretlerinin yaz-kış göçleri sırasında maddi zararlara uğradılar. Ayrıca Akdeniz'in sıcak iklimi de Çerkesleri çok zorladı. Batı Karadeniz bölgesinde Gürcülerle, Çerkesler ve Abazalar arasında çatışmalar yaşandı Karadeniz bölgesinde Gürcü ve Çerkes kılığına giren Müslümanların eşkıyalık faaliyetleri ile Ermenilerin siyasi amaçlı çetecilik faaliyetlerinin faturası da ağırdı.

Daha sonra Çerkeslerin bir bölümü (Şapsığlar, Kabardaylar, Abhazlar, Bjeduğlar) Suriye, Filistin ve Ürdün'e kaydırıldı. Bu yeni göçler, genel olarak Çerkeslerin ekonomik, sosyal durumunu kötüleştirdi.

DEVLETİN VURUCU GÜCÜ OLDULAR
Çerkesler egemen etnik grup olan Türklerle iyi geçiniyordu ama diğer gruplarla ilişkileri ya Türklerin çizdiği şekilde ilerliyordu ya da güçler dengesine göre şekilleniyordu. Örneğin 1880'lerde Rumların yoğun bulunduğu Ordu-Samsun hattında Gürcülerle birlikte Rumlara karşı konulandırıldılar. Buralarda hatta Erzurum, Sivas gibi bölgelerde Gürcü kıyafetiyle eylem yapan Abazalar vardı. Maraş bölgesindeki kadim Ermeni yerleşimi Zeytun, merkezi devletin yönlendirdiği Çerkes gruplarca sarmalanmaya çalışıldı. Yine önemli bir Ermeni nüfusu barındıran Doğu Anadolu'da, Kürtlerle birlikte Ermenileri taciz ettiler. Ürdün ve Lübnan'da, merkeze boyun eğmeyen Dürziler ve Bedeviler gibi grupları ezmek için Çerkesler kullanıldı. Bu görevleri öyle iyi yerine getirdiler ki, ileriki yıllarda Ürdün'de yönetici sınıflara dahil olmayı başardılar.

'DEVLETİN PİS İŞLERİNDE KULLANILDILAR'
Bunlar olurken, bir yandan Çerkesler yerli halk tarafından asimile edilmeye karşı koymaya çalışıyordu, hem de kendi alt gruplarını (örneğin Adigeler Ubıhları) asimile ediyordu. Çerkeslerin izole yaşantıları onların sosyal ve kültürel açıdan muhafazakar olmalarına neden oldu. Aslında pek çok Çerkes, sivil ve askeri bürokraside önemli görevler aldı ama entelektüel gelişim bununla uyumlu olmadı. Çünkü içinde hareket ettikleri siyasal ortam II. Abdülhamit'in baskıcı yönetimi idi. Çerkes elitlerinin alfabe geliştirme, edebiyat eserleri veya gazete yayımlama girişimleri Abdülhamit'in sansür yönetimine takılıyordu. Durum Meşrutiyet'in ikinci kez ilan edildiği 1908'den itibaren değişmeye başladı. Çünkü İttihatçıların Balkanlar'dan Altaylara uzanan Turan ülküsü, Rusya'ya karşı Kafkas halklarına, bu bağlamda Çerkes mültecilere önemli roller yüklemeye müsaitti. Yine de 1908'de kurulan Çerkes Teavün Cemiyeti'nin nizamnamesinden anlaşıldığı üzere bu yıllarda hala Çerkesler için anavatana dönmek çok güçlü bir hedefti.

Buna rağmen Çerkesler, Osmanlı Devleti'nin pis işlerinde görev almaya da devam ettiler. 1915'te Çerkes çeteleri ve Çerkes askeri elitleri önemli görevler üstlendiler. Örneğin İTC'nin yeraltı örgütü Teşkilat-ı Mahsusa'nın ünlü tetikçisi Yakup Cemil Çerkes'ti. Kuşçubaşı Eşref Teşkilat-ı Mahsusa'nın liderlerindendi. 1915 Haziranında Ermeni Milletvekili Avukat Krikor Zohrap'ın başını taşla ezerek öldüren Binbaşı Çerkes Ahmet'ti.

Bu durum, bir çeşit rehine psikolojinin ürünü mü yoksa, Çerkeslerin İttihatçıların Türkçülük fikriyatına duydukları sempatinin bir ürünü mü diye sorarsanız her ikisi de olabilir derim. Bunlara (yine ayrı bir yazı konusu olan) Harem'deki Çerkes kızlarının bir çeşit akrabalık hissi uyandırmış olmasını, merkezin 'hamiyetperverlik' söylemi ile Çerkesleri manevi kıskaca almış olmasını da ekleyebiliriz. Ama asıl neden 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren bölgeye hâkim olan milliyetçi gerilim, çatışma ve savaş atmosferiydi. Böylesi bir ortamda, egemen grupların (bizim olayımızda Osmanlı, Rus ve İngiliz hükümetlerinin), azınlıkta olan etnik gruplar arasındaki gerilimleri kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeleri çok kolaydı. Hele de bu gruplar Çerkesler gibi otoktan (yerli) halklardan değillerse, yani kendi siyasi projelerini gerçekleştirecekleri bir coğrafyadan yoksunlarsa....

ÇERKES SOYKIRIMI'NIN 150. YILI
Bu açıdan bakılınca, önümüzdeki yıl 'Çerkes Soykırımı'nın 150. Yılı' dolayısıyla Rusya Federasyonu, iki yıl sonra da 'Ermeni Soykırımı'nın 100. Yılı' dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti epey sıkıntılı günler yaşayacak. Umalım ki iki devlet de bu gerilimleri eski tip inkar politikaları ile değil, çağdaş normlara uygun yüzleşme ve onarıcı adalet politikalarla geride bırakmayı seçerler...

Ayşe Hür

Kaynak radikal.com.tr

Page 1 of 7

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @dergi_mizage: As we all know you are a bit busy these days, we want to remind you that Russia condemns the USA for Native American Gen…
Avusturya, Drau anıtı: ''Burada 28 Mayıs 1945’te yedi bin Kuzey Kafkasyalı, kadın ve çocukları ile birlikte Sovyet… https://t.co/yZtTG7dfDs
RT @Cerkesya: #21Mayıs #Circassiangenocide #ÇerkesSoykırımı https://t.co/ADgbR91klj
#21Mayıs1864 #21may1864 #genocide1864 #CircassianGenocide #circassianexile #CerkesSoykırımı #unutma #unutturma https://t.co/AOEiRG08aK
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery