Hukukçu yazar Hulusi Üstün, mimar yazar Yalçın Karadaş, Prof. Ayhan Kaya, Doç. Dr. Şamil Erdoğan’dan sonra bu haftaki misafirimiz`` Radikal Gazetesi yazarı Fehim Taştekin`` idi.Fehim Bey’in ailesi(eşi, çocukları ve eşinin kardeşleri ile) de bu programda kendisine eşlik etti.

‘’Bir Gazeteci Gözüyle Çerkesler’’ adlı söyleşiye, TRT TURK kanalındaki canlı yayından sonra katılan Fehim Taştekin ilk olarak ; Çerkes kamuoyunca kendisinin de ‘’Çerkes’’ olarak tanındığını, aslen Çerkes olmadığını, eşinin Çerkes (Adiğe-Şapsığ) olduğunu ifade etti. Kendisini Çerkeslerle iç içe gören ve çocuklarının da ‘’Çerkes gelenekleri’’ ile yetiştirilmesine önem verdiğini söyleyen Taştekin; Çerkesliğin ve Çerkes kültürünün yerinin çok farklı, avantajlı olduğunu da vurguladı.

 Sayın Taştekin,

 derneğimizin söyleşi-seminer salonunu dolduran üyelerimize;

‘’Bu yılki Çerkes Soykırımı’nı anma etkinlikleri, 2014 Soçi Olimpiyatları, Suriye’deki Çerkesler, Türkiye’deki Çerkeslerin genel durumu ve Çerkes kalma mücadeleleri, Rusya’nın Çerkes diasporası ve Kafkasya’daki Çerkesler hakkındaki politikası, Türkiye’nin Kafkasya politikası’’ bir çok konuda  bilgilerini aktardı ve bu durumları  bir gazeteci gözüyle yorumladı.

Söyleşi ve devamındaki soru cevap kısmında sayın Taştekin;

1)    Gürcistan’ın son çıkışının(Çerkes soykırımını tanıma girişiminin) temelinde; Gürcistan tarafından Güney Osetya’nın  işgal girişimin Rusya tarafından anında ve şiddetlice engellenmesinin, hatta Rus ordusunun Tiflis’e kadar ilerlemesinin ‘’intikamını almak’’ ve Rusya’yı uluslar arası arenada ‘’Çerkes Soykırımı’’ ile köşeye sıkıştırma planın olduğunu,

2)    Yine, Gürcistan’ın son çıkışının (Çerkes soykırımını tanıma girişiminin) temelinde; Abazalar ile Çerkesler (Adiğeler) arasında bu yolla ayrılık ortaya çıkarmak ve Abhazya’nın Gürcistan’a ilhakını bu yolla hızlandırmak olduğunu,

3)    Olurda, 2014 Soçi Olimpiyatları Gürcistan’ın girişimleriyle zor bir döneme girerse ve hatta bu olimpiyatlar bu yüzden yapılamaz ise Rusya’nın Gürcistan karşısında savaş açabilecek kadar sertleşebileceğini,

4)    Rus istihbarat birimlerinin ortaya koyduğu verilerin, Abhazya’da ortaya çıkarılan büyük bir cephaneliğin ve buna benzer söylemlerin 2014 Soçi Olimpiyatları esnasında ‘’Kafkasya Emirliği’’ adındaki örgütün Rusya karşısında ‘’altın vuruş’’ niteliğinde bir hazırlık içinde olduğunun izleniminin ortaya çıktığını,

5)    2014 Soçi Olimpiyatları konusunda Çerkes diasporasının ve Kafkasya’daki devletlerin çok farklı düşünceler içinde olduğunu, hatta Abhazya’nın ekonomik çıkarlar ve Rusya etkisi yüzünden olimpiyatları açık açık desteklediğini,

6)    Çerkes diasporasından bazı kurum, grup ve kişilerin Gürcistan ile ‘’Çerkes Soykırımının tanınmasından’’ dolayı yakınlaşmasının Abazalar ve Adiğeler arasında ilişkileri zedelemeye başladığını,

7)    Suriye’deki karmaşadan önce oradaki Çerkeslerden bazılarının Kafkasya’ya dönme girişiminin ve şuan Suriye’deki durumun çok belirsiz olduğunu, Çerkeslerin durumunun Suriye’de daha zora gittiğini,

8)    Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki askeri ve siyasi gerilimlerin ‘’kontrollü’’ birer çatışma olduğunu, Rusya’nın bu ülkeler arasında daha ciddi bir bölgesel krize izin vermeyeceğini, Ermenistan’ın Rusya’nın koruyuculuğunda olduğunu, ‘’Kafkasya Baharının’’ başladığına dair bir yorum yapmanın şuan doğru olmayacağını,

9)    Türkiye’nin Kafkasya politikasının ‘’o bölgede yaşayan ve Türkiye’deki Çerkesler ile akraba olan’’ halkların es geçilerek, bölgesel çıkarlara göre bir dış politika izlenildiğinin, hatta oradaki Çerkeslerin (özellikle Abhazya’nın) Rusya ve Gürcistan’ı kızdırmamak adına yok sayıldığını,

10) Türkiye’deki Çerkeslerin hak arama taleplerinin gerekli ama az düzeyde olduğunu, Çerkeslerin de hak talebinde bulunması doğrultusunda genel bir beklentinin var olduğunu,

vurguladı.

Bu söyleşi esnasında sayın Fehim Taştekin ile birlikte;hemşerilerimiz  Uz. Dn. Psikolog ve Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu, Yüzleşme  Psikolojik Danışmanlık Merkezi koordinatörü Sefer Kayaoğlu da derneğimizde misafirimiz oldu, söyleşimizi dinledi.

Söyleşi ve soru cevap kısmından sonra sayın Fehim Taştekin’e, İstanbul Çerkes Derneği ve yönetim kurulu adına başkan yardımcısı Kobli Fahrettin Canlı tarafından teşekkür edildi, çiçek hediye takdimi yapıldı.

Gece 23.30’a kadar Hace’ş bölümümüzdeki konuşmalarında sayın Fehim Taştekin ve ailesi; derneği yerini, dizaynını ve üyelerin sıcacık ilgisini beğendiklerini, çocuklarıyla beraber sık sık derneğimize geleceklerini vurguladılar.

İstanbul Çerkes Derneği olarak; önce söyleşimizi gerçekleştiren Fehim Taştekin’e ve değerli ailesine, her etkinliğimizde bizlerle olan thametelerimize ve üyelerimize, söyleşimize katılmak isteyip de katılamayan ve gönlü bizlerle olan herkese teşekkür ediyoruz.Derneğimizin; Çerkes toplumuna hizmetleri dokunan aydın-yazar-sanatçı-gazetecileri üyelerimizle buluşturma programları hiç durmaksızın devam edecektir.sevgiler, saygılar.

(Haberi derleyen; İÇD etkinlikler sorumlusu ve yön. Kur. Üyesi Tsey Murat Yalçın)

Kaynak: istanbulcerkesdernegi.org

Lisans eğitimini 1987‟de Arizona Devlet Üniversitesi‟nde Rus dili üzerine yapan Dr. Walter Richmond, 1994 yılında Güney Kaliforniya Üniversitesi‟nde Slav dilleri ve edebiyatları konusunda doktorasını bitirdi. 1995 yılından beri Occidental College‟de Rusça, edebiyat ve sanat konuları başta olmak üzere petrol siyaseti ve dağılan Sovyetler Birliği‟nin Müslüman halkları üzerine ders veriyor.

Circassian World: Akademik bir çalışma konusu olarak Çerkesleri seçmeniz nasıl gerçekleşti? Bu kararı vermenizde etkisi olan kişi, kitap ve olaylardan biraz bahsedebilir misiniz?.

Richmond: Benim Kafkasya çalışmalarına ilgim edebi konularla başladı. 1997‟de Mihail Lermontov‟un “Zamanımızın Kahramanı” adlı romanında Rusların Çerkeslere bakış açısını analiz ediyordum. Araştırmamın odağını tarih konusuna çevirdikten sonra The Journal of Genocide Research‟tan (Soykırım Araştırmaları Dergisi) “Karaçay Sürgünü” konusunda bir makale yazma teklifi aldım. Neticede bir değil iki makalelik malzeme toplamıştım. Daha sonra Kuzeybatı Kafkasya üzerine bir kitap yazmaya karar verdim, zira Kuzeydoğu Kafkasya ile karşılaştırıldığında bu konuda çok az çalışma olduğunu gördüm. Kitabın hazırlık aşamasında, geçmişe gittikçe doğal olarak Çerkesler daha büyük rol oynamaya başladı.

Çerkesler üzerine yaptığım çalışmalarda Prof. John Colarusso büyük ilham kaynağı oldu. Onun heyecanı ve Çerkeslere yardımcı olmaktaki kararlılığı benim kendi kararlılığım üzerinde büyük etki yarattı. Çerkesler üzerine yazmamasına rağmen, Otto Pohl‟ün baskıya uğramış tüm halkları yorulmadan ve taviz vermeden savunması bana her zaman ilham kaynağı oldu. Bugüne kadar Kafkasya üzerine yazılmış birçok güzel kitap okudum, fakat aralarında en çarpıcı olanı Yakov Gordin‟in “Kafkasya: Toprak ve Kan” (Kavkaz: Zemlya i krov) adlı kitabıdır. Bu çalışma Rusya hükümetinin, Kafkasya sorunuyla başa çıkmak için kapsamlı hiçbir planının olmadığını ve Petersburg ile sahadaki ordu komutanları arasındaki iletişim kopukluğunu ana hatlarıyla özetlemektedir. Gordin ayrıca bu kitabında, Rusların Çerkeslerin örf ve adetleri, davranışları ve toplumsal yapıları hakkındaki bilgisizliğini ve bu bilgisizliğin hiç yaşanmaması gereken bu savaşın şiddetinin artmasındaki önemini vurgular.

Circassian World: ABD‟de Çerkeslere yönelik akademik ve siyasi ilgi düzeyi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Richmond: Böyle bir ilginin neredeyse hiç olmadığını söyleyebilirim! Çerkesler hakkında yaptığım her konuşma öncesinde dinleyicilere onları (Çerkesleri) tanıyıp tanımadıklarını sorarım ve genellikle bu bilgiye sahip olanların oranı sadece yüzde birdir. Bu azınlık da genellikle Çerkesler hakkında çok yüzeysel bilgiye sahiptir. Bana göre, Çeçen sorunu siyasi çevrelerde Kuzeybatı Kafkas halkları üzerindeki bütün ilgiyi Çeçenya üzerine yönlendirmiştir.

Circassian World: Avrupa ve ABD‟nin Kuzeybatı Kafkasya‟ya ne tür bir ilgisi var? Bu ilgi sadece güvenlik konusuyla mı sınırlı?

Richmond: Avrupa‟nın ilgisi hakkında yorum yapamam, fakat ABD‟nin ilgisi Orta Asya ve Bakü‟den gelen petrol boru hattını korumakla ve özellikle de Rusya‟yı mümkün olabildiğince olayın dışında tutmakla sınırlıdır. Ayrıca ABD, güvenlik sorunlarına karşı ileriyi göremeyen bir yaklaşım sergiler ve sadece durum gerçekten kritik noktaya geldiğinde olaya ilgi gösterir. Kuzeybatı Kafkasya‟daki güvenlik sorunu petrol sevkiyatını etkilemediği sürece ABD orada olup bitenlere hiç ilgi göstermeyecek.

Circassian World: Sizce ABD‟nin Çerkeslere ve Kuzey Kafkasya‟da meydana gelen son gelişmelere dair en doğru yaklaşımı ne olabilir?

Richmond: Uygulanabilecek en iyi politika, Rusya Fedarasyonu ile güçlü ekonomik bağlar kurmak ve NATO‟nun genişlemesini durdurmaktır. Haklı olup olmadığı tartışılır, ancak Rusya hükümeti ABD‟nin petrol sevkiyatını Rusya topraklarını bypass ederek sağlamaya çalışmasını ve NATO‟nun genişlemesini kendisi için bir tehdit olarak algılıyor. Bu yüzden Rusya siyasetinde ABD‟ye karşı katı ve sert bir tutum giderek güçleniyor. Bu durum ABD‟in Rusya‟nın demokratikleşme ve azınlık hakları konusundaki uygulamaları üzerinde etki sahibi olma şansını neredeyse tamamen ortadan kaldırıyor. Kademeli olarak ekonomik işbirliğine ve dayanışmaya yönelme, Rusya‟daki tüm ilgili tarafların daha demokratik ve etnik azınlıkların haklarına daha duyarlı olacağı bir ortamı yaratabilir.

Circassian World: Batı dünyasında ne Abhazlar ne de Çerkesler iyi tanınmasına rağmen, yorumcular genellikle Çerkes davasına sempatiyle bakarken Abhaz mücadelesine antipatiyle yaklaşıyorlar. Bu konu hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Richmond: Öncelikle ABD‟deki birçok yorumcu ABD‟nin Gürcistan‟da Saakaşvili rejimine yönelik tutumunu destekliyor ve bu nedenle Abhazya için olumsuz bir imaj çiziyorlar. Bunun ötesinde üç farklı sorun olduğunu düşünüyorum. Bunlardan ilki, Çerkesya‟dan çok daha büyük olması nedeniyle Rusya genellikle saldırgan devlet olarak görülüyor ve bu durum Çerkeslere sempati duyulmasına neden oluyor. Öte yandan Gürcülerin göreceli olarak daha az nüfusa sahip olmalarından ve kendilerinden daha büyük komşuları tarafından işgallere uğrayıp olağanüstü zorluklar yaşamış olmalarından dolayı onları saldırgan taraf olarak görmek daha da zor. İkincisi, insanların çoğu sadece yakın tarihe bakarak Abhazları bölgede bir azınlık olarak görüyor ve onlara neden özerklik verilmiş olduğunu anlamıyor. Abhazların neden kendi topraklarında azınlık olarak yaşadıklarına dair tarihsel nedenleri sorgulamıyorlar ya da basit bir biçimde bu tarihsel nedenlerin konuyla ilişkisi olmadığını düşünüyorlar. Üçüncü ve son olarak da, Gürcüler Abhazya‟nın askeri zaferlerini “etnik temizlik” olarak göstermekte oldukça başarılılar. 

Circassian World: Rusya Federasyonu içerisindeki etno-federal konumlarını korumak ve geliştirmek için Çerkesler hangi fırsatları yakalamalılar?

Richmond: Nihai olarak birleşik bir Çerkesya‟nın olması gerekiyor, fakat bu uzun bir mücadele gerektirir. Rusya‟nın federal yapısının baştan aşağıya reforme edilmesi gerekiyor ve ancak bu şekilde Çerkesler amaçlarına ulaşabilirler. Fakat şu anda içinde bulunduğumuz süreçte Çerkeslerin, Adıgey‟in statüsünün korunması mücadelesinde olduğu gibi, savunmacı bir pozisyon alarak bugün sahip oldukları hakları korumaya çalışması gerekiyor. Bunu yaparken de diğer etnik azınlıklarla işbirliği yaparak federal yapının reforme edilmesine uğraşmaları lazım. Aynı zamanda Adığe Hase türü yapılar daha bugünden “birleşik Çerkesya” için planlama yapmalı ve geçen aralık ayında olduğu gibi fırsat bulduğu her zaman bu projeyi anlatmaya çalışmalı. Değişim bazen hiç beklenmedik zamanda ve şekilde gelir ve uygulamaya hazır bir plana sahip olmak her zaman avantajlıdır. 

Circassian World: Çerkesçe yaşamaya devam edecek mi? Bu dilin yaşamasını sağlamanın en doğru yolu nedir?

Richmond: Bence Yahudilerin ne pahasına olursa olsun kendi dil ve kültürlerini korumakta gösterdikleri direnç ve kararlığa Çerkesler de aynı düzeyde sahipler. Bunu sağlamanın en sağlam yolu, doğal olarak, birleşik Çerkesya‟yı kurmaktır. Ancak yukarıda da söylediğim gibi bu amaca ulaşmak zor ve uzun bir süreç olacak.

Circassian World: Sizce Çerkesler, özellikle de diaspora Çerkesleri, Ruslara yönelik olarak yanlış ya da duygusal yaklaşımlar içerisinde mi? Eğer öyleyse bu tip algılamalar başlı başına yeni sorunların kaynağı olabilir mi?

Richmond: Diaspora Çerkeslerinin yaklaşımları üzerine bu konuda yorum yapacak kadar bilgi sahibi değilim. Ancak Sovyetler döneminde muhacir olan başka grupları biliyorum ve bütün samimiyet ve iyi niyetlerine rağmen onların arasında siyasi sorunların çözümüne katkı sağlamayacak, gerçekçi olmayan yaklaşımları gördüm. Sanırım vatanından çok uzun süre uzakta kalanların ülkeleri hakkında romantik yaklaşımlarda bulunmaları doğal bir şey. Circassian World: Rusya‟nın Çerkeslere yönelik siyasetinde gördüğünüz pozitif yönler var mı? Richmond: Adıgey Cumhuriyeti hala varlığını koruyor, ki bu benim 2006 yılında kitabımın son bölümünü yazarken hiç beklemediğim bir şeydi.

Circassian World: Rusya‟nın Abhazya‟nın bağımsızlığını tanımasının kısa, orta ve uzun vadede Rus-Çerkes ilişkileri üzerinde nasıl bir etkisi olacağını düşünüyorsunuz?

Richmond: Rusya‟nın Abhazya‟yı tanıması ABD ile oynadığı jeopolitik oyunun bir parçasıydı ve Rusya Federasyonu açısından bu kararda Çerkeslerin bir yeri yok. Rusya‟nın Abhazya‟yı tanıması birçok Çerkes tarafından,kendi özerkliklerini genişletme hatta bağımsızlıklarını elde etme çabaları açısından iyiye işaret olarak alınarak bir umut ışığı oldu, fakat korkarım ki Çerkesler hayal kırıklığına uğrayacaklar.

Circassian World: Çerkesler özelinde Kuzey Kafkasyalı halklar arası ilişkileri nasıl değerlendiriyorsunuz? Örneğin Çerkes-Oset ya da Çerkes-Çeçen ilişkileri gibi...

Richmond: Kuzey Kafkasya‟daki bütün etnik gruplar kendi tarihleri ve kültürleriyle gurur duyuyorlar. Fakat korkarım ki bu durum karşılıklı işbirliğine engel oluyor. “Kuzey Kafkasya Ekonomik Bölgesi” türü bir oluşum çok daha önce yapılanmalıydı, fakat herkes kendi kültürünü keşfetme ve özellikle de geçmişte kendilerine yapılan haksızlıkları sergileme konusunda o kadar heyecanlıydı ki, tarihlerinin ortak yönlerini paylaşmayı unuttular. Dağıstan‟dan Çerkesya‟ya yüzlerce yıllık geçmişe dayanan ekonomik bağlar vardır ve bu bağlar orada yaşayan tüm halkların ekonomilerine yardımcı olacak bağlardır.

Circassian World: Kuzeydoğu ile karşılaştırıldığında İslamın Kuzeybatı Kafkasya‟da etkisinin daha zayıf olmasının nedeni nedir? Tabii, siz de bu görüşe katılıyorsanız!

Richmond: Birçok neden sayabiliriz. Bu nedenlerin ilki, Cohar Dudayev‟in Çeçen ulusal kurtuluş mücadelesini uluslararası destek almak için cihat olarak yeniden adlandırması ve bununla beraber Körfez ülkelerinden radikal askeri liderlerin gelmesidir. Oldukça eski bir İslami geleneğe sahip olan Dağıstan da elbette burada rol oynamıştır.

Circassian World: Kafkasya ve diasporadaki Çerkesler arasında daha yakın ilişkilerin kurulabilmesi potansiyeli hakkında ne düşünüyorsunuz?

Richmond: Şu anda internette var olan sanal Çerkesya‟nın gelecekteki birleşik Çerkesya devletinin yeniden oluşmasında bir basamak olduğunu söyleyebilirim.

Circassian World: Çerkesler ve Kuzeybatı Kafkasya üzerine şu anda üzerinde çalıştığınız ya da gelecekte yapmayı planladığınız ne tür projeler var?

Richmond: Bu günlerde 19. yüzyıl başlarında yaşamış olan çeşitli Çerkes kabilelerinin yerleşim alanları, sosyal yapıları ve ekonomilerini irdeleyen bir makale üzerinde çalışıyorum. Bunun yanısıra, Rus hakimiyetini kabul ederek Kuban‟ın kuzeyine taşınıncaya kadar Çerkesçenin kendine özgü bir lehçesini konuşan ve aslen Ermeni olan Çerkesohaylar üzerine bir makale yazabilmek için yeterince materyal bulmayı umut ediyorum. Ayrıca Rusya‟nın Abhazya‟daki planları ve Çerkeslerin ulusal birliklerini yeniden kurma yönündeki çabalarıyla olan ilişkisine objektif bir bakış açısıyla yaklaşan bir makale yazmaya hazırlanıyorum.

Circassian World: Sizce uluslararası akademik ve siyasi çevreler Çerkesler üzerine yapılan çalışmalardan ne gibi dersler çıkartabilir?

Richmond: Açıkçası ben bazı siyasi çevrelerin herhangi bir şey öğrenme becerisi hatta arzusu olduğu konusunda çok şüpheliyim. Kuzeybatı Kafkasya‟nın tarihi üzerine yaptığım çalışmaların bana öğrettiği şey, hükümetlerin her zaman kısa vadeli ulusal çıkarlar çerçevesinde hareket ettikleri ve kendi uluslarına ait olmayanların haklarını ve hatta insanlıklarını hiçe saydıklarıdır. Çerkesler Ruslar, Osmanlılar ve Britanyalılar tarafından harcanabilir unsurlar olarak görüldüler ve bunun sonucunda da Çerkes medeniyeti neredeyse tamamen yok oldu. Çok yaygınlaştığı için „etnik temizlik‟ uygulamalarının neredeyse haber değeri bile taşımadığı günümüzde, güçlü devletlerin yakın gelecekte tavırlarını değiştireceklerine inanmak için bir neden olduğunu düşünmüyorum. Bana göre akademisyenlerin sorumluluğu, bugün yaşananları gerçeğe en yakın haliyle kayıt altına almak ve böylece gelecek nesillerin dünya devletlerinin bugünkü eylemlerini analiz ederek bir yargıya varmalarına olanak sağlamaktır. Çerkes Sürgünü‟nün modern zamanlardaki ilk soykırım ve etnik temizlik olduğuna inandığım için bence akademisyenlerin alması gereken en önemli ders, insanlık tarihini yazarken nüfusu ne olursa olsun hiçbir halkın gözardı edilmemesi gerekliliğidir.

 

Metin Sönmez
Çev: Şule Koca-Besleney
Bu söyleşi Haziran 2009’da Metin Sönmez tarafından İngilizce olarak yapılmış ve kendisinin editörü olduğu, 23 Mart 2011 itibarıyla partnerimiz olan Circassian World sitesinde yayınlanmıştır. Söyleşinin İngilizce orijinaline http://www.circassianworld.com/new/interview/1365-interview-wrichmond-june-2009.html adresinden ulaşabilirsiniz.

Kazım Berzeg: Türkiye’de Liberal düşüncenin mimarlarından, Liberal Düşünce Topluluğu’nun kurucu başkanı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden en çok karar alan Türk avukatı. Türkiye Kazım Berzeg’i kısaca böyle tanıyor. Ama O, aynı zamanda Çerkeslerin Türkiye’deki en önemli düşünce ve sivil toplum adamlarından biri. Söyleşimizin ikinci ve son bölümünde Kazım Berzeg ile Çerkes tarihinin yarına ışık tutabilecek sayfalarını ve Çerkes kültürünü konuştuk.

Memluklerin, yönetimi Çerkeslerden oluşan bir devlet olduğunu ve hilafetin koruyucusu olduğunu biliyoruz. Siz Memlukleri ‘İslam aleminde bir Çerkes liderliği dönemi’ olarak tanımlıyorsunuz. Memluk tarihi Çerkesler için neden ve ne kadar önemli?

Müslüman aleminde bir Çerkes liderliği dönemi var. Bu, şunun için çok önemli. Güneydoğu Anadolu’yu bile 250 sene Çerkeslerin idare ettiğinin bilinmesi lazım. ‘Çerkesler 1864’de Kafkasya’dan geldi’ değince ‘öyleyse gitsinler’ demek mümkün. Ama İslam aleminin liderliğini Osmanlılardan önce Mısır’da Çerkesler yaptılar dediğiniz zaman onu demeleri pek kolay değil. Memluklar, Hicazı, Kuzey Afrika’yı, Suriye’yi, Güney Anadolu’yu idare ediyorlar. Yani Karamanoğulları, Ramazaoğulları, zaman zaman Dulkadiroğulları hatta başlangıçta Osmanlılar kendilerini Memluklere bağlı kabul ediyorlar. 1517’de Yavuz Selim saldırıyor ve Mısırı işgal ediyor ama Osmanlı Mısır’ın idaresini yine Çerkeslere bırakıyor. Hatta sadrazamı Yavuz’a ‘Mısır’ı Çerkeslerden aldık yine Çerkeslere bıraktık’ dediğinde idam ettiriyor. 1798’e kadar Osmanlı adına yalnız Mısır’ı değil, Hicazı Kuzey Afrika’yı fiilen Çerkesler idare ediyorlar. 1798’de Napolyon Mısır’a saldırdı. Ve Napolyon’un Mısır seferinin gerekçesi şuydu:  “Ben Osmanlıya karşı değilim, Arapları Memluklerin hakimiyetinden kurtaracağım.” Ve Mısır’da Napolyon’la yapılan harp de aslında Fransız-Çerkes harbidir. Napolyon’a veya ihtilal Fransa’sına, İngiltere karşıydı. Hakimiyet kurmak istediği alana geçiş -her ne kadar Süveyş kanalı henüz açılmamış olsa bile oradan yine kısa yoldan Kızıldenize geçmek mümkündü- Fransa’nın eline geçsin istemediği için İngiltere, Amiral Nelson komutasındaki ordusunu Memluklere yardıma gönderdiler. Kafkasya’dan da Çerkesler yine Memluklere yardıma gittiler üç sene müddetle. İngilizlerle Memluk ve Kafkasyalı Çerkesler, Fransızlara karşı ortak harp ettiler. Tabi köyde oturan Çerkes değil, daha dünyadan haberdar olan Çerkesler gittiler. Bir şey daha, her toplumun değişik fonksiyonlar icra edenleri vardır. Şimdi bizim gençlerde bir Çerkesin bildiği, mutlaka köyde evinden çıkmamış Çerkesler tarafından da bilinen bir şey olmalı gibi bir yanılgı var. İngilizler Kafkasya’ya gittiğinde eski dost olan İngilizler diye karşılanıyorlar. Hatta o zaman, 1798’de Mısır’da Fransızlara karşı İngilizlerle harp eden Çerkeslerin bazıları sağ. Onun için İngilizler hiç de bilinmeyen İngilizler olarak, casuslar falan olarak gelmediler.

Çerkesler ile İngilizlerin ilk irtibatı Kafkasya’da değil diyorsunuz. Fakat bu İngilizlerin Çerkesleri etkilemiş olması ihtimalini ortadan kaldırıyor mu?

Öyle bile olsa, yani İngiliz casus da olsa Çerkes için makbul olması gerek. Çünkü Rusların anavatanları Kiev-Novgorod- Baltık arasındaki üçgendir. Kafkasya’dan 1000 – 1500 km uzaktadır. Ne arıyorlardı Kafkasya’da? Elbette Rus işgal için Kafkasya’ya gelince, Çerkes de herkesten yardım isteyecek, kendisine ‘yardım ederim’ diyen herkesin yardımını isteyecek.

Memluklere dönersek, Mısır’a devşirme olarak gittikleri söyleniyor ama sanıyorum farklı tezler de var?

Memlukler Mısır’a devşirme usulüyle götürülmüş değiller, bu mantığa aykırı. Niye mantığa aykırı?Devşirme usulüyle götürülmüş olan kendi memleketiyle irtibatı keser,  Arap’la evlenir bir iki nesil sonra Çerkes olmaktan çıkar.Bunlar öylesine Çerkes ki; Mısır’ın Osmanlı tarafından alınışından 25-30 yıl önce Mısırdaki Çerkesler aralarında anlaşamıyorlar sultan kim olsun diye. Sultan da seçimle oluyor tabi. Birinin dayısı, hayatında mısıra gelmemiş Kafkasya’daki bir Çerkes, onu sultan seçip Mısır’a getiriyorlar. Meselenin aslı şu: 1220’de Moğollar, Cengiz han ve onun devamı Kafkasya’yı işgal ediyor. İşgal ettiği zaman Çerkesler harp ediyorlar. En şiddetli harp de Kafkasya’da oluyor Moğollarla. Çerkesler yeniliyorlar. Yenilen Çerkeslerin huyları gereği, Hıristiyan olanlar Avrupa’ya, Müslüman olanlarda da toplu olarak Mısır’a geliyorlar. Bunu diyenler de var, devşirme diyenler de var, fakat batılı kaynakların hepsi Memluklerin Kafkasyalı olduğunu yazıyor. Çerkes ve Türk diyorlar. Türk dedikleri de muhtemelen Karaçay-Malkarlar.

Çerkesler Çarlık Rusya’sı tarafından soykırıma ve sürgüne maruz bırakıldılar. Özellikle sürgün konusunda Osmanlı Devletinin rolü ne idi?

Bu konuda evvela şunu bilmek lazım: Rus kaynakları son derece propaganda içeriklidir. Çünkü Sovyetler Birliği zamanında yazarların hepsi devlet memuruydu. Sistemin, Komünist Parti’nin beğenmediğini, Rusların beğenmediğini yazan aç bırakılırdı. Onun için Rusya’da yazılanlar siyasi maksatlıdır. Yazan Çerkes de olsa Rus rejiminin yazdırdıklarıdır. Tabi onların arşivinden de istifade temek gerekir ama en azından Osmanlı arşiviyle denetlenmek suretiyle doğruluğunun kabul edilmesi lazım. Çünkü Osmanlı da arşivci bir devlettir.

Akdes Nimet Kurat’ın ’Türkiye İdil Boyu’ diye bir kitabı var. Osmanlının 1570 Volga’yla Don nehri arasında bir kanal seferi var, onu anlatıyor. Tamamen belge üzerinden, hem Sovyet yayınlarını hem Osmanlı arşivini inceleyerek yapılmış bir çalışma. Önemli şeyler söylüyor; Osmanlı ordusu 1570’de Kafkasya’dan karaya çıkıyor, Volga’yla Don’un Nalçik’ten beş-altı yüz km. kuzeyde yakınlaştığı yere kadar gidiyor. Osmanlı ordusu bir ay boyunca yol alıyor ve Rus’a rastlamıyor. Orada da Rus’a rastladıkları için değil topografyanın müsait olmadığını gördükleri için vazgeçiyorlar. Oradan Astarhan’a geçiyorlar, orada Rusları görüyorlar. Bir de Çerkes tarihi yazanlar var. Yani bunların söylediklerinin Osmanlılarla Rusların mücadelesine ilişkin kısımların hepsi yalan. Şimdi oradan alınca, O Çerkes tarihi yazarının yazdığının Çerkes-Rus ilişkilerine ait kısmı da yalandır. Sonra bir Kabardey Prensinin kızının dördüncü İvan’la evlenmesi var, fakat aynı adamın diğer kızı da Nogay Hanı Ahmed Han’la evleniyor.

Bunu Çerkeslerin Rusya’ya gönüllü katılmasının tarihi olarak sunuyorlar…

O zaman niye Nogaylara bağlanmıyor da Ruslara bağlanıyor Çerkesler? Rusya’ya bağlanacağına Nogaylara bağlansaydı madem. Yani Rusların yazdıklarını da öğrenmek, ama bunların yüzde seksen ihtimalle doğru olmadığını bilerek öğrenmek lazım. Ve doğru olabileceği hususunda kanaat husulü için de o alanda Osmanlı arşivi ile mukayese temek lazım. O kitapta çok önemli bir şey daha var. O seferin komutanı Kasım Paşa Çerkes, daha önemlisi yedi tane Çerkes beyine, Osmanlı padişahı ordumuza yardım edin diye mektup gönderiyor. Mektupları arşivlerden alıp yayınlamış. Adamların adları da Müslüman adı bu arada. Hani Ferah Ali Paşa gittiydi de Müslüman yaptıydı değil. Yedinci asırda hazreti Ömer zamanında Dağıstan’dan girmiş Müslümanlık, tedricen batıya doğru gelmiş. Ama 16. yüzyılda Adigelerin tamamı Müslüman değil, bir kısmı Müslüman, bir kısmı Hıristiyan bir kısmı animist.

Öyleyse Osmanlı ile Çerkeslerin daha da yakın ilişki içinde olmaları gerekmez mi? Dolayısıyla bu Osmanlı’nın ve İngilizlerin ‘göç’ü tahrik etmiş olduğunu düşündürmez mi?

Hayır, şimdi siyaseten yanlış olan -zaten gerçeğe de aykırı- bir şey var. Rus propagandasını o hale getirenler var ki; sanki Ruslar Çerkeslere hiçbir şey yapmadılar, Osmanlılar, İngilizler Çerkesleri kandırdı. Liderleri de halkı taktı peşine geldi. Şimdi bunu söylediğin takdirde, dünyayı ‘Kafkasya’da benim hakkım var’ lafına inandıramazsın. ‘Sen kendin gitmişsin’ derler. Bu son derece sakıncalı bir laftır. Böyle olsa dahi bunu senin söylememen lazım.

Peki, neden gerçeğe aykırı?

Osmanlı 1700’lerin son çeyreğinden itibaren Rusya’ya fana halde yenilmeğe başladı. Özellikle Gürcistan’ın Rusya’ya ilhakından sonra hem doğudan hem batıdan tam bir muhasaraya alındılar. 1828-29’da doğudan Rus orduları Erzincan’ı aldı, Sivas’a kadar geldi. Batıdan İstanbul’a yanaştı. 1933-34, o senelerde Mısırlı Mehmet Ali Paşanın oğlu İbrahim Paşa Osmanlıya saldırdı, üç dört sene evvel Osmanlıyı işgal edecek olan Rusya Kütahya’ya kadar gelip Osmanlıya yardım edince, bu sefer İngilizler Fransızlar, Rusların çekilmesini temin ettiler. 1829-1833 Kırım harbi sırasında Osmanlı müttefikleri yendi ama Osmanlı ordusu Rusya’ya kaybetti. Karsı işgal ettiler, 1856’da Paris konferansı ile geri alındı. Osmanlı 1864’e kadar geçen süre içerisinde Rusya ne söylerse kabul etmek zorundaydı. Rusya, Osmanlıya 1829 Edirne anlaşmasına Kafkasya’da fiilen hakim olmadığı halde, Rusya’ya bıraktığına dair hüküm koydurdu. Ne demek bu? Burası bağımsız bir yer değildi, Osmanlıydı, Osmanlıdan aldık demek. Osmanlı bunu düşünemeyecek kadar ebleh değildi ama o hükmü koymak mecburiyetindeydi, çünkü anlaşma Edirne’de yapılıyor, Rus ordusu İstanbul sınırında.

O dönemde Osmanlı istese de Kafkasya’ya müdahale edemezdi diyorsunuz?

Bazı yayınlanmış belgelere rastladım. Rusya, Osmanlı’ya ‘bize düşmanlık yapıyorsun’ mealinde yazı gönderiyor, Osmanlı da diyor ki; ‘biz size o kadar dostuz ki Kafkasya’daki Çerkesler bizden sürekli yardım istedikleri halde dostluğumuzdan ötürü onlara yardım yapmıyoruz’  Bunları Osmanlı arşivinde bulabilirsiniz.

Nüfus politikası açısından bakarsak, iki tarafın çıkarları örtüşmüş olamaz mı?

General Musa Kundukov, 1864 öncesinde geliyor, Osmanlı ricaliyle görüşüyor, göç düşüncesini paylaşıyor. Kabul etmiyorlar, hiç olmazsa acele etmemesini istiyorlar. Osmanlı, Çerkesleri alalım, yerleştirelim de Müslüman nüfusumuz artsın diye göçü teşvik etmiş değil, fakat oradan sürülünce kabul etmek mecburiyetinde kalmışlar. O sebeple, ‘Osmanlı göçü tahrik etti, Çerkesler o yüzden geldi’ demek hem apolitik, -yani sen teşvikle gelmişsen, gönüllü gelmişsen artık Kafkasya’da hak iddia edemezsin- hem gerçek değil.

Söyleşimizin ilk bölümde Çerkes kültürünün dünya kültürleri arasında özel bir öneme sahip olduğunu söylediniz. Çerkes kültürünü özel kılan şeyler nelerdir?

Liberal Düşünce Topluluğu’nun benden sonraki başkanı Atilla Yayla halis Türk’tür, Çerkeslikle alakası yoktur. Mayıs 1995’te, benden habersiz, Yeni Forum dergisinde muhtemelen benim yazıhanemden aldığı bir yazıyı yayınladı. Ahmet Mithat Efendi’nin 1874 tarihli, Vasfi Güsar tarafından yeni lisana uydurulmuş bir yazısı. O yazıyı Atilla Yayla yeniden gözden geçirmiş, “Çerkesya’da hükümet şekli ve uygarlık düzeni” adıyla yayınlamış ve şöyle sunuyor: “Yazı siyaset teorisi açısından da hayli ilginçtir. Merkezi bir siyasi yönetim olmaksızın toplumsal düzenin olamayacağı yolundaki klasik tezi yalanlayan bir örnektir.” Çerkeslerin bu vasfı çok önemli. Çerkeslerin bildiğimiz biçimde devletleri yoktu. Devleti bilmedikleri için mi? Mısır’da devlet idare ediyorlar, daha sonra da Kafkasya’nın Mısırla çok iyi bağlantısı var, Fatih’ten itibaren Osmanlının sadrazamlığını yapıyorlar. İster Longworth olsun ister Bell olsun devletsiz Çerkes ülkesinde asayişin tam olduğunu, insanların mallarının ve canlarının tam güven içerisinde olduğunu söylüyorlar. Devleti kurduran sebeplerden birisi güvenliktir. Şunu diyenler var: “Çerkesler birleşselerdi Ruslara karşı daha başarılı olurlardı” ama Çerkesler o kadar başarı oldular ki; o koskoca Rusya’ya karşı herhangi bir devlet organizasyonuyla yüz seneden daha fazla direnemezlerdi. Mesela Osmanlı zaman zaman Kafkasya’ya asker gönderdi. Osmanlı askeri Rus’u görünce hepsi birden teslim oldular. Çerkeslerin başına bela oldular. Onları kurtarıp tekrar Türkiye’ye göndermek de Çerkeslere düştü. Yani dışa karşı savunmada Çerkes düzeni olabileceği kadar başarılı oldu. W.E.D. Allen İmam Şamil’i harp tarihinin en büyük gerilla lideri diye yazar. Paul Henze “Batıdakiler Şamil’i de aşıyorlardı” diyor. Demek ki Çerkesler, devlet düzeni olmadığı halde harp tarihinin en liderlerini yetiştirmişler.

Çerkes kültürünü sizce özel kılan diğer unsurlar nelerdir?

Ahmet Cevdet Paşa yazıyor, Kafkasya’ya gidecek tüccarlara tavsiyelerde bulunuyor: ‘Çerkesler sert görünür ama Çerkeslerden korkmayın insan öldürmezler’ diyor. Sonra, bir Çerkes size mesela ‘üç ay sonra şu kadar balmumu getireceğim’ dediği zaman ‘söz ver’ demeyin, ya da şu senedi imzala’ demeyin, o zaman güvenmiyorsun diye kızarlar diyor. Sonra, son derece ciddi yargılama usulleri var Çerkeslerin. İngilizler [Longworth ve Bell] o örnekleri de veriyor. Yani şaşırtacak kadar da çağdaş yargılama düzenine uygun. Çerkesler bu toplum düzenine çocukluktan itibaren alışkın. Mesela Çerkes çocukları mahkeme oyunu oynarlar. Devletten ne bekliyoruz biz? Dışa karşı savunma var, içerde güvenlik var, hukuk var. Toplumda bunlar varsa ve sen bunlar var olmasına rağmen devlet kuruyorsan, birtakım adamları devlet görevlisi diye sırtından besleyeceksin demektir. Memur yapacaksın maaş vereceksin. Longwort bir Çerkesle konuşurken Çerkes buna diyor ki; “Biz sizden daha ileriyiz; siz kendinizi idare edemediğiniz için başınızda kralınız var, biz kendi kendimizi idare ettiğimiz için krala ihtiyacımız yok”

Peki, Çerkesler dünya medeniyetine ne sundular, ne sunabilirler?

Batılılar genelde medeni olarak tanımlıyorlar Çerkesleri. Başka örnekleri de var ama bir tanesini söylersek mesela, harp tarihçisi Allen ‘Asya’nın belki de en medeni kültüre sahip kabilesi’ diyor. Ama kabile diyor derseniz hatırlatırım, o dönemde İrlanda’da da kabile düzeni vardı, Kuzey Almanya’da da kabile düzeni vardı. Almanya’da birlik 1860’dan sonra kuruldu. Çerkeslere niye medeni diyorlar Avrupalılar? Çerkeslerin Öklid’i, Pitagor’u, Sofokles’i falan yok. Apollo veya Afrodit heykelleri de yok. Köln Katedrali yok, Ayasofya’sı,  Süleymaniye’si yok. Yazısı yok. Avrupalıların Çerkeslere neden medeni dediği anlamak için Avrupa medeniyetinin temel unsurlarından birini bilmek lazım. Avrupa medeniyetinin temel unsurlarından birisi adabı muaşerettir. Yani xabzedir. Çerkes adabı muaşereti, Çerkes toplumsal düzeni sebebiyle medeni diyor ve Çerkeslerin tek büyük eseri odur, başka bir eserleri de yoktur Çerkeslerin. Bunu modernize edemezsin, modernize edeyim dediğin zaman sana medeni dedirten varlığını yok edersin. 20. Yüzyılın en büyük fikir adamlarından biri Ortega Y. Gasset, Kitlelerin Yükselişi’nde diyor ki; “Medeni denilebilecek bir insan kalabalığı mutlaka aristokratiktir.”  Bir kalabalık var, kitle var ama bu toplum değil. Bunun toplum olması için kendiliğinden bir düzeni, ‘xabze’si olması lazım diyor. Aristokrasiden kastı da bu. Yani Türkiye toplumu diyemezsin. Türkiye’de kalabalık vardır, Rusya’da da kalabalık vardır. Toplum olması için ‘kendine has’ bir şeyi olmalı.

 

Ebubekir Kızık - Yusuf Altunok
Kaynak: ajanskafkas

Kuzey Kafkasya’daki birlik hareketleri ve diaspora özellikle Doğu Avrupa’daki Kafkas kökenli hareketler üzerine çalışmalarıyla tanınan Aydın Turan, Ajans Kafkas'tan Hüseyin Tok ve Mevdudi Bayçora'nın sorularını yanıtladı. Turan'ın Çerkes kültürünü besleyen ve koruyan asıl kaynağın köy olduğu yönündeki yaygın kanaate ciddi itirazları var.

Turan, "Temel problem, kitlelerin “geleneksel toplum modeli”ni bir üst modele çevirememesinden, hala “köylülük” girdabında olmasından ve üstelik bunu bir fazilet gibi algılamasından kaynaklanıyor. İlerleyen teknoloji iki nokta arasındaki zaman faktörünü ortadan kaldırırken yeni ufukları beraberinde getiriyor. Bunların yarattığı fırsat alanları, ister “khabze” densin, ister “5000 yıllık kültür” densin, durağanlıklara kurban edilemez. Eğer “kurum” ve “kanaat önderleri” olarak kasaba veya kentlerde “köylülük platformu” rolünü yüklenen dernekler ile varlıklarına ulvilik izafe edilen “thamatemsi” yarı-kırsal tiplerden bahsediliyorsa, bunların mevcut dokusuyla “olumlu dönüşüm”lerin gerçekleştirilebilmesi hiç mümkün gözükmüyor. “Kültür”ü halkoyunları, “siyaset”i sırt sıvazlama, “eylem”i sokak gösterisi, “dayanışma”yı haluj partisi sanan kafaların yarattığı görüntüler Freddy kâbusları gibi" diyor. İşte Aydın Turan'la ufuk turu:

Çerkeslerde en temel sorun köylülük

Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?
Her insanda birçok yön bulunduğuna göre, bunların hepsiyle veya bazılarıyla kendilerini tanımlamaları mümkün. Ben durduğum noktadan kendimi satış-pazarlama alanında profesyonel yönetici, ekonomik ve sosyal gelişmelere ilgisini yüksek tutmaya çalışan dikkatli bir gözlemci, politika ve iktisat tarihine meraklı bir araştırmacı; Kuzey Kafkasya emigrasyonuna mensup bir birey olarak tanımlıyorum. 

Özellikle 20. yüzyılda hız kazanan Kuzey Kafkasya siyasal hareketleriyle yakından ilgileniyorsunuz. “Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti”, Avrupa’da merkezli “Kafkasya Dağlıları Birliği”, “Kafkasya Dağlıları Halk Partisi” ve Osmanlı dönemindeki “Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti” ile “Şimali Kafkas Cemiyeti” gibi oluşumlar ilgi alanınızda. Bu oluşumlar üzerinde yoğunlaşmanın özel bir sebebi var mı?
Doğru, bunlar yirmi yılı aşkın süredir ilgi alanımda duruyor. Her biri, gelecek perspektifleriyle, verili toplumsal-siyasal gerçekliklerin farklılaştırılmasına yönelik faaliyetleriyle dikkat çekiyor. Tanımladıkları milli çıkarlar, bu çıkarlar doğrultusunda kurgulanan projelerin ve tasarımların hayata taşınması önemli. Kuzey Kafkasya tarihinin bence en önemli “siyasal yapı”ları olarak tümü, sömürgeleştirilmiş Kuzey Kafkasya’nın “bağımsızlığını” politik ideal olarak benimsemiş; ırk, dil, din farkı gözetmeksizin Kuzey Kafkasyalıların “milletleşme” sürecine katkıda bulunmuştur. Dolayısıyla bu oluşumları “milletleşme”, “devletleşme” ve hele hele “bağımsız, birleşik Kuzey Kafkasya” mefhumlarından yalıtıp sadece “kültürel” eksende değerlendirmeye kalkmak büyük eksiklik ve çarpıtma olur. Gerçek şu ki, 20. yüzyıl başından itibaren, toplumsal değişimi yönlendirmeye çalışan, “planlı değişim projeleri” üretenlerin nihai hedefi vatanın bağımsızlığıdır. Bunların üzerinde yoğunlaşmamın sebebi, önemli siyasal birikime duyduğum sempati olsa gerek.

Bu oluşumları bugünkü diaspora hareketleriyle karşılaştırırsak gerek mantalite, gerek hedefler açısından farklar nelerdir? Geçmişle kıyasladığımızda bugün neredeyiz?
Devirleri kendi içlerinde değerlendirmek gerek. Ama tarih aynı zamanda farklı dönemlerden oluşan bir “süreç”. Diaspora denilen kesitte, ne yazık ki, siyasi literatürdeki şekliyle “hareket” olarak nitelendirilebilecek çoklu bir manzara gözükmüyor. Böylesi güce sahip olan, az önce bahsedilen yapıların vücuda getirdiği “bağımsız, birleşik Kuzey Kafkasya” çizgisi dışında bir “hareket” mevcut değildir. Gerisi hem “hareket” özelliği taşımadığından; hem vizyon, milli kök ve derinliğe sahip bulunmadığından, dönemsel karşılaştırmalara konu teşkil edilebilecek totaliteler değil. Beyaz Orducuların “kaderimiz Rusya’ya bağlıdır” söylemini veya üç-beş Bolşevik yardakçının “Rusya ile ilelebet” sloganını tekrarlayan, günümüzde de “Rusya’ya gönüllü katılışın 450. yılı” şaklabanlığı ile tarihsel haklılık zeminlerini Moskova’ya peşkeş çeken marjinaliteler siyasi-kültürel değerlendirmelerin değil, ancak psikolojik etütlerin konusu. Dolayısıyla, geçmiş-bugün hattında, nihai hedef ve “motto”su değişmeyen, büyük birikim ve tecrübeye sahip tek “hareket” vardır. Bu hareket de devraldığı mirası değişik koşullarda, farklı siyasal atmosferlerde geliştirerek “geleceğe” yürüyüşünü sürdürmektedir. 

Dünya değişiyor ve bunun Türkiye’ye etkileri söz konusu, Türkiye’deki Kuzey Kafkasyalı kitleler de hızlı bir şehirleşme sürecindeler. Geleneksel değerler ve kültür, oluştuğu şartları kaybediyor ve işlevsiz hale geliyor. Bu, dışardan, şartların dayattığı bir değişim mi?
Değişmek kötü mü? İnsanlık serüveni değişimlerin ta kendisi. Kitlelerin gündelik yaşamını etkileyen üç büyük dönüşüm yaşadı yeryüzü. Bunlardan ilki organize tarım, sonra sanayileşme ve nihayet şimdiki bilgi ekonomisi dönüşümleri. Türkiye’de köylerden şehirlere kitlesel akış, yani şehirleşme süreci, sanayileşme hamleleriyle başladı, 1940’lardan sonra hız kazandı. Cumhuriyetin kuruluşundan beri köylüye verilen destekler bile bunu yavaşlatmadı. Vergi vermeyen, verimlilik, rekabet, piyasa mefhumlarından uzak bu kesim, düşük faizli kredilerden, destekleme alımlarından, taban fiyat uygulamalarından, ucuz elektrik ve sudan, karşılıksız zırai mücadele ve veteriner hizmetlerinden, ucuz gübre ile tohum tahsisinden, küçük çiftçi muafiyetinden; işçi, memur, küçük esnaf ve müteşebbisin cebinden pompalanan başka birçok destekten yararlanmasına rağmen, köyler kendine yeterli birimler olmaktan çıktı ve sanayinin ihtiyaç duyduğu kol gücüne yataklık etti. Şehirler bedeli ağır olsa da, köylerden daha fazla gelir sunuyor. Sanayileşme sürecinde böylesi mobilite kaçınılmaz. Aslında sorunun içinde cevap var. Yani “geleneksel değerler ve kültür oluştuğu vasatları” yitirerek işlevsiz hale dönüştü. Bunun anlamı, o değerlerin ve kültürün yaratıcısı “geleneksel toplum modeli”nin miadını doldurup sahneden çekilmesidir. Bilinen tarihi faktörlerle, Kuzey Kafkasyalıların gelişim çizgisi hem Kuzey Kafkasya’da, hem diasporada “sanayi toplumu”na dönüşümden uzak kaldı. Sosyal yapısını dünyanın yönelimlerine göre içinden şekillendiremeyip başka orijinlere eklemlendi. Ama artık gündelik yaşama ağırlığını koyan “bilgi çağı”, klasik emek faktörünü de, “sanayi toplumu”nu da tasfiye ederek kendine özgü yapıları kuruyor. Dünyanın rotası bu ve “durdurun iniyoruz” demenin alemi yok. Durmayacak, kapı açılmayacak, inilemeyecek. Olgulara bakışta radikal değişikliğe gitmek, figüratif başlıklar yerine uygun kavramlar üzerinden konuşmak gerekli. “Değişim”in kendisini ve şehirleşmeyi “milli facia” halinde algılamaktan kurtulmak lazım. Facianın büyüğü genel trendleri kavrayamamak, kullanılabilecek enstrümanların varlığından habersiz kalmak ve geleneksel toplum yapısıyla var oluşun mümkün olabileceğini sanmaktır.

Bu süreçlerde, kültürel bakımdan köylerin şehirlere nazaran daha avantajlı olduğuna dair iddia ve inançlar için ne diyorsunuz? 
O çeşit iddialar halüsinasyondan kaynaklanabilir. Anakronik gözükse de, sosyolojik kategori olarak “köylülük”, hala sosyo-politik analizlerin anahtar kavramlarından biri. Önce bazı kritik soruları sormak lazım. Acaba, göreli kapalı sosyal birimler olarak “köy/köylülük” denilen alan nedir, ne boyutlara sahiptir? Değerlerin üretimine katkısı var mıdır? Buraların kognitif (aynı kökten gelen) yetenekleri ve sosyal organizasyon tarzıyla bu mümkün müdür? Bir model teşkil eder mi? Ya da herhangi bir kültürel, siyasi veya iktisadi hareket buraları merkez kabul ederek ivme kazanabilir mi? Bu bağlamdaki sorulara verilecek pozitif karşılıkların sorunlu olacağı düşüncesindeyim. Sosyal organizasyonu, zaman algıları, artı-değer üretimi, bilgi kaynakları ve bilgilenme metodu yetersiz, dünya ile asenkronize, ritmi düşük sosyal birimlere özel misyonlar yüklemeye kalkmak, oralarda “direniş destanı” yazıldığını sanmak abestir. (Oswald) Spengler, tarihteki mühim sosyal hareketlerin birer “kent hareketi” olduğunu söyler. Çünkü felsefe, fikir, ideoloji ve sanat akımları olsun, bilimsel ve teknolojik buluşlar olsun, hiçbiri köylerden çıkmış değil. Hem ampirik hem de tarihi olarak şurası son derece net, çığır açan tüm oluşumların başlangıç noktası kentler, bitiş noktası köylerdir. Bunu organizmacı metaforla açıklayıp, köyleri parmak uçlarına benzetenler var. Nasıl ki kan, en geç parmak uçlarına ulaşıyorsa, pozitif ve negatif yönlü sosyal değişmeler de en geç köylere ulaşıyor. Son sığınak arayanlar oraya koşabilir. Ama bu nostaljik atak, musalla taşına koşmaktan başka şey olmaz. Yok eğer bir “yaşayan toplum” kaygımız varsa, gecikmişliklerden kaynaklanan travmalardan kurtulmak için özel çaba gerekiyor ki, bunun ve “zihni uyanışın” doğal platformu kentlerdir. 

Bir olumlu “dönüşüm” projesinin gereğinden bahsediyorsunuz; ama Kuzey Kafkasya toplumu muhafazakâr yönüyle birlikte yapılması gerekenlerle ilgili birçok şeyden yakınıyor. Bunların bazılarının sebeplerini kültürel kodlarımızda aramalı mıyız? Bağlı olarak, olumlu dönüşüm projelerinin odağında neler yer alabilir ve kurumlar ile kanaat önderlerinin üstüne düşen nedir?
Doğrusu, Kuzey Kafkasya toplumuna “muhafazakarlık” atfetmek iddialı konumlandırma olur. “Muhafazakarlık” büyük siyasi doktrinlerden biri. Burada bahsedilen şey bir fikir disiplini olamaz. Kuzey Kafkasyalı kitleler de bu manada “muhafazakar” falan değil. Zaten toplum üzerine konuşurken “yekparelik”ten bahsetmek pek anlamlı gözükmüyor; zira “toplum” kategorize edilebilen, “puzzle” gibi birleştirilebilen, farklı özelliklerde parçalardan müteşekkil. Yakınanlara bakıp herkesin yakındığını veya yakınıyormuş pozundakilerin gerçekten yakındığını sanmak yanılgı. Dünyanın her yerinde olduğu gibi bu kategoriler mevcut, büyük kısmı da “zihinsel kapalılık” içinde reflekslerle hayatını sürdürüyor. Buna karşılık son derecede iyi donanımlı kesimler var. “Kültürel kodlar” yenilenebildiği, dünyanın gelişim çizgisine doğru toplumu taşıyabildiği sürece önemli. Fakat, zamanın ruhundan koptuğunda, yeni ve üstün formlar doğurabilme yeteneğini yitirdiğinde, potansiyel dinamizmi öldürücü atalete sürükleyerek toplumu antropolojik yığın haline çevirmeye başladığında, süratle tasfiyesi gereken kötü yazılım haline gelir. Temel problem, nerede olursa olsun Kuzey Kafkasyalı kitlelerin “geleneksel toplum modeli”ni bir üst modele çevirememesinden, hala “köylülük” girdabında olmasından ve üstelik bunu bir fazilet gibi algılamasından kaynaklanıyor. Transformasyon gerekli mi? Evet, hem de çok acil. Olağanüstü koşullar içinde olağanüstü duyarlılık göstermek, olağanüstü çözümler üretmek ve olağanüstü hızla davranmak durumundasınız. Toplumsal alanla ilişkili hiçbir şey “kutsal” ve “dokunulamaz” değil. Sadece maziye bakılarak bir yere varılabilir mi? Değişim süreçleri okunarak, “kritik rekabet alanları” takip edilerek, bir “gelecek algısı” üzerinden adaptasyonlar yapılmak zorunda. Fırsatlara veya tehditlere veya bunların bileşimlerine göre dönüşüm programları uygulanmak durumundadır. İlerleyen teknoloji ve gelişkin iletişim araçları iki nokta arasındaki zaman faktörünü ortadan kaldırırken, yüksek devinimler yeni ufukları beraberinde getiriyor. Bunların yarattığı fırsat alanları, ister “khabze” densin, ister “5000 yıllık kültür” densin, durağanlıklara kurban edilemez. Eğer “kurum” ve “kanaat önderleri” olarak kasaba veya kentlerde “köylülük platformu” rolünü yüklenen dernekler ile varlıklarına ulvilik izafe edilen “thamatemsi” yarı-kırsal tiplerden bahsediliyorsa, bunların mevcut dokusuyla “olumlu dönüşüm”lerin gerçekleştirilebilmesi hiç mümkün gözükmüyor. “De facto” bir “devlet başkanı”nı bir düşünce kuruluşuna veya birkaç kalburüstü yazarın masasına götürmektense, bilmem hangi köye sürükleyen kafa yapısının pozitif süreçlerle irtibatlanması mümkün mü? “Kültür”ü halkoyunları, “siyaset”i sırt sıvazlama, “eylem”i sokak gösterisi, “dayanışma”yı haluj partisi sanan kafaların yarattığı görüntüler Freddy kâbusları gibi. Lakin, yeni dünyalar kolay oluşmaz; dönüşümler de bilgi esaslı uzmanlıklara ve ilgilere yönelik formel veya informel organizasyonlarla ivme kazanacak.

O halde kültür ve ilişkili alanlara bakışta bir problem mi var?
Gerçekten fazlasıyla var. Hatta işin doğrusu bir “bakış” olduğunu da sanmıyorum. Tanımlamada başlayan problem zaten silsile takip ederek sorunlu modellemelere dek sürüyor. Bakıyorsunuz ki, son derece dinamik bir kavram “cemaatleşme” ve “gettolaşma” gibi düşük profilli sosyal eğilimlerin amentüsü haline dönüşmüş. İzahını yapamadıkları, tanımlayamadıkları bir kelimeye yaslanarak başlığında “kültürümüzle varız” sloganı bulunan birkaç sayfalık mecmua çıkarabilen insanlardaki “iyi niyet”, sadece “iyi niyet” olarak kalıyor. Oysa “iyi niyet”, “doğru” şeyler yapmak için başlı başına ne gereklilik, ne de yeterliliktir. Ciddi antolojilerde “kültür” üzerine 1600 farklı tanıma rastlanırken, bizim dar kalıba sıkıştırılmış bu kavrama vurulan zincirleri kırmamız gerekiyor. “Kültür”ü Şerif Mardin’in önerdiği gibi “sosyal yaşamın öğrenmeye dayanan bütün yönleri ile ilgili” şeklinde kullanmak daha açıklayıcı, daha elverişli. Bu konumlandırma “kültür”ü, “toplumsal değerler”i ve “normlar”ı arkeolojik malzeme olmaktan çıkarır, üzerilerine giydirilen “antik giysiler”den kurtarır, yanılgılardan sıyrılmaya yardımcı olur. “Üstünlük” vehimlerinin yerine, “göreli bütünlükler” algısı yerleşir. “Kültür”ün bir donukluktan ibaret olmadığı, kültürel sistemlerin sosyal ve iktisadi sistemlerle karşılıklı etkileşimlerle birbirini tetikledikleri tartışma platformlarında yer alır. Böylelikle, “Çerkes kültürünün muhteşemliği”nden dem vururken Kazanoko Cabağı’ya gönderme yapmayı ihmal etmeyen böbürlenmenin, ondaki reformcu bilge ruhu görememesine veya “adet uygun olandır”, “geçmiş ders alınması gereken, geri gelmeyecek eskimiş bir değerdir”, “soyluluk kanda değil, tavırdadır” sözlerini bilmemesine hayıflanmazsınız. Müziğin üniversal bir ses sistemi olduğundan habersiz nice insanın “kültürü muhafaza etme” adına gitar, org, saz ya da klarnet gibi aletlere burun kıvırıp, Avrupa’da geliştirilen Çin kökenli körüklüleri, Scandali, Weltmeister ve Hohner amblemli akordeonları “milli çalgı” kabullenişine acı acı tebessüm etmezsiniz. Şamil’i muharebe kahramanı halinde portreleyenlerin, onun aynı zamanda “nizam kurucu” derinliğinden bihaber oluşlarına sinirlenmesiniz. Kuzey Kafkasya ile ilgili egzotik tasvirli folklorik öğeleri yaşamın ve var oluşun kaynağı görenlerin dil hususunda sergilediği duyarsızlığa üzülmezsiniz. Kısacası, kültür ve ilişkili sahalara dair ciddi bakış geliştirilmesi, anlamsız debelenişlere yön vererek enerji kayıplarını minimize edecektir.

 

Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti Destandır

Ajans Kafkas'ın ufuk turuna konuk olan Aydın Turan, röportajın ikinci bölümünde geçen yüzyılın başında Kafkasya'daki siyasal birliğin yegâne örneği olan Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti'nin başarısız bir deneyim olduğu eleştirisine yanıt veriyor. Turan etnik temel, din ve dil farklılıklarına bakmaksızın Kafkasya'yı ortak bir siyasal geleceğe yönlendiren projenin henüz bitmemiş bir mücadele olduğunun altını çiziyor.


Kimi zaman Polonya direnişini örnek göstermenizin özel bir sebebi var mı?

Direnişin tek yolu, sadece öldürücü silahlar kuşanmak değil. Çok gerilerde kalmış olmasına rağmen, Polonya direnişinin özellikle “uçan üniversite” diye bilinen uygulamaları enteresan örnektir. Entellektüel ve moral gücü geliştirmeye yönelik informel eğitim sistemiyle Ruslaştırma çabalarına karşı muazzam bir direniş öyküsü yazıldı. Başta Madam Curie ve Frederic Chopin olmak üzere, birçok tanınmış sanatçı ve bilim adamı yetiştiren “uçan üniversite”lerde Polonya’nın istikbali şekillendi. Dönemler, koşullar, araçlar farklı olmasına rağmen, toplum vicdanında bir şuurun uyanmasına vesile olan, belki de en önemlisi insanın önce kendine karşı sorumlu olduğunu gösteren bu öykünün tekrar tekrar okunmasında yarar var. Nerede yaşarsa yaşasın her Kuzey Kafkasyalı, bu öyküden bazı toplumsal organizasyonların nasıl kurgulanabileceğine, insan iradesinin nelere muktedir olduğuna dair çıkarımlar yapabilecektir.

Tekrar tarihe dönecek olursak, bazı çevrelerin polemik konusu yaptığı Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, Birleşik Kafkasya’nın başarısızlık öyküsü müdür? 

Laf kalabalıkları kenara bırakıldığında, ciddi polemiklerin ortaya çıkarabileceği farklı ve ilginç perspektiflerin yararına inanıyorum. Ne var ki, bugüne dek sarf edilen birkaç tansiyon yükseltici söz, zihni şahikalardan sayılan “polemik” kategorisine giremediğinden, fayda doğuracak açılımları da beraberinde getiremedi. Belki, fikir hayatımızdaki kifayetsizliğin göstergelerindendir. Ama, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, hem kurucu aktörlerinin, hem üzerinde çalışanların vurguladığı gibi, tüm paradokslarıyla birlikte Birleşik Kafkasya hareketinin çok özel bir etabıdır. (Charles) Dickens’ın “İki Şehrin Hikâyesi”ndeki “zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü; aydınlığın mevsimiydi, karanlığın mevsimiydi; umudun baharıydı, umutsuzluğun kışıydı” tasviriyle örtüşen bir dönemde beliren bu yapı belki de en güzel öykülerimizdendir. Neden? Çünkü iki yüzyıl boyu sistematik katliama uğrayan, toprakları tarumar edilen, halkının büyük kısmı vatanında yaşama hakkından mahrum bırakılan bir coğrafyanın diriliş öyküsüdür. Neden? Çünkü fiziki parçalanma altında “milletleşme” süreci darbelenen bir ülkenin “ortak değerler ve geçmişi”ni ve en önemlisi “gelecek düşüncesi ve hayali”ni harmanlayarak yeni varoluş konsepti ortaya çıkardığı için. Neden? Çünkü kan, etnik temel, dil, din farklarına bakmaksızın Kuzey Kafkasya halklarının politik bir birlik oluşturduğunu; insanlarının “anayasal kontrat” çerçevesinde modern bir devletin vatandaşları olarak görülmeleri gerektiğini seslendirdiği için. Neden? Çünkü siyasi bağımsızlığını eline alamayan toplumların kendi geleceğini reel olarak dokuyamayacağını anımsattığı için. Neden? Çünkü birbirinden farklı toplumsal kesitlerin bir coğrafyaya ilişkin “ortak menfaat algısına”, “ortak aklına” dayandığı için. Neden? Çünkü devasa problemlerin risklerini paylaşanları “hür irade” ile bir ideal etrafında toplanmaya çağırdığı için… Hasılı Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, kendisine hayat veren düşünce sistematiği ile bizatihi bir destandır. Pratikte karşılaşılan konjonktürel dertler, siyasi kadro ve organizasyon sorunları, askeri kuvvet ve donanım meseleleri, kaynakların denetimine ilişkin problemler, uluslararası sistemdeki farklılaşmadan kaynaklanan yalıtılmışlıklar bir başarısızlık öyküsünü değil; tam tersine, tüm bunlara rağmen sergilenen direncin, kararlılığın ve iradenin öyküsünü anlatır. Azgın emperyalist sürüler karşısında kaybedilen bir savaş ne yenilgiye işaret eder, ne de başarısızlığa… Üstelik bu henüz bitmemiş bir mücadeledir.

Yine bu bağlamda, 11 Mayıs’ın diasporayla kopuk olduğu, Avar-Çeçen merkezli diskurla tabuya dönüştüğü, temsil sorunu yaşadığı, bağımsızlık taraflılarının Kuban meselesi, asimilasyon ve dönüş gibi aktüel sorunlara duyarsız kaldığı, Sovyet kazanımlarını görmezden geldiği şeklindeki eleştiriler bir gerçeği yansıtıyor mu?

Tarihin her “an”ına bakılır; en azından bazı analizler için lüzumludur. Ama alacakaranlık içindeyseniz ve üstelik durduğunuz yer görüş ufkunuzu alabildiğine daraltıyorsa, bu sınırlar kuşatıcı bakışa imkân tanımaz. Hatta birkaç adım sonra “zeka tutulması”na da yol açabilir. Mesela Sovyet tarihçiliğinin yaşadığı dram, böylesi atmosferin ürünü. En “doğru”yu, en “mükemmel”i kendisinin bildiğini iddia ve dikte eden bir tek parti, Marksizm’in farklı yorumlarına dahi tahammülsüzdü. İnsanı ve ortamı hem karanlığa, hem de ufuksuzluğa mahkûm bırakmıştı. Bazı batılı entellektüellerin ihtilalle kararan gözlerini açan, yine Sovyet sistemi oldu. Andre Gide kendisini “zekâ tutulması”ndan kurtaran SSCB gezisi sonrasında lafını esirgemeden Hitler Almanya’sının bile fikir özgürlüğü bakımından Sovyetlerden ileri olduğunu söyleyiverdi. Şimdi, bu aktardığınız şekilde kendini belli eden bir söylem, öncelikle ışığı doğru yerden alamaması dolayısıyla ciddi problematikleri bünyesinde taşır. Sayılanlar bir “gerçeği” yansıtır mı? Evet, sadece kendi “gerçeğini” yansıtır. Fakat “doğru” diye bir mefhumumuz olmayacak mı? Çünkü bu ifadeler birer “doğru”yu yansıtmıyor.

Yani bu eleştirilerin somut zemine dayanmadığını mı söylüyorsunuz?

Hiç kuşkusuz. Hem somut zeminden uzak, hem de doğru değil. Öncelikle 11 Mayıs 1918’de deklare edilen Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti anavatan ve diasporasıyla Kuzey Kafkasya dünyasının ileri bir adımıdır. Ortak çalışmanın ürünüdür. Hatta “Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti” kadrolarının formatlayarak, 1916’da Lozan’daki “III. Milliyetler Konferansı”nda açığa vurdukları projenin geliştirilmiş versiyonudur. Müşir Fuad’ın ve Muhammed Kamil’in diasporadaki kitleleri anavatana yerleştirme çabalarını nasıl görmezden gelebiliriz? Bu bakımdan diasporayla kopukluk iddiası son derece şaibelidir. Öte yandan, bırakınız sıradan insanları, o dönem kadrolarının kavramsal düzleminde bile olmayan, hatta dönemsel hiçbir geçerliliği bulunmayan terminoloji ve “kimlik”ler üzerinden bir diskurun merkezini belirlemeye kalkmak galiba “taşra siyasetçiliği”ne ve biraz da “toplumsal amigo”luğa giden yolun gereği olmalı. Ağustos 1908’de “Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti”nin kuruluşunun, kimilerinin şimdilerde cari kılmaya çalıştığı ayrıma denk tasnifle “bir Avar olan” İmam Şamil’in Koska’daki konağında yapıldığını unutabilir miyiz? Ülke tanımını Kuzey Kafkasya’nın “Rus imparatorluğuna dahil edildiği zaman sahip olduğu tarihsel sınırlar”la örtüştüren bir hareketin Kuban’ı nasıl konumlandırdığı açıkken, figüratif tartışmalar üstünden tersi çağrışımlar yaptırmaya yeltenen söylem bir “kasıt” değilse nedir? Slavlaştırma politikalarını göz önüne alarak “Kuban mevzuunda efkârı umûmiyeyi hazırlamak herkesten fazla bize düşer” sözü Said Şamil’in miydi, yoksa Brejnev’in ya da Valeri Kokov’un mu? Adıyaman büyüklüğündeki 7.600 km2’lik sahayı “vatan parçası” değil de “anavatan” sayan kafa yapısının hadi bırakalım Kuzey Kafkasya sorununu, “Kuban meselesi” diye bir problemi dert edip gündeme taşıdığını kim görmüş? 1918-1922 arasında yaşamını yitiren binlerce Kuzey Kafkasyalı, ülkeden ayrılmak zorunda bırakılan yüzlerce parlak dimağ, 1930’lu yıllardaki “kolektivizasyon”da açlıktan ölüme terk edilen büyük kitleler, sovyet askeri harcamalarını finanse etmek üzere müsadere edilen kişisel ve milli varlıklar, aralarında yerel KP yetkililerinin de bulunduğu binlerce kişinin “karşı-devrimcilik, pan-türkizm, pan-islamizm, ekonomik sabotaj” gibi aslı olmayan isnatlarla ortadan kaldırılması, 1943-1944’de olur olmaz suçlamalarla 1 milyon Kuzey Kafkasyalının Sibirya’ya sürgünü, ülkenin nükleer silah deposuna dönüştürülmesi, 1928’den itibaren dünyayla teması sıfırlayan demirperdenin indirilmesi Sovyet “kazanımlar”ı arasında sayılabilir mi? Böylesi büyük bedellere maruz kalmak bir “kazanım” ise, bugün Kuzey Kafkasya’nın her bölgesinde izlenen asgari geçim seviyesinin altındaki yaşam standardını da “kazanım” olarak zikredebilir miyiz? Örneğin Adigey’in %80’i asgari geçim düzeyinin altındayken “iyi ki %85 olmamış” demek gerekir mi? İnguşya için %99, Dağıstan için %60, Kuzey Osetya için %64 seviyesindeki oranlar, “bunlar nasıl olsa Adige ve Abhaz değil” diye içselleştirilmeli midir? “Aktüel sorun” tanımı ne zamandan beri tali başlıklar veya toplam sorunun parçacıkları üzerinden yapılmaktadır? Kuzey Kafkasyalılar açısından uzunca zamandan beri “aktüel sorun” “özgürlük ve bağımsızlık sorunu” iken, bu temel meseleye duyarsız kalanların ve görmezden gelenlerin “bilinç kayması ve bilinç kaydırmasını” acaba “iyi niyet” çerçevesinde görmek mümkün müdür? “Bilgi ve uzantısı durumundaki noktalara” dair yapısal yetersizlikleri bulunan, “bilgi felsefesi”ne ilişkin bir arkaplan göremediğim bu tarz ifadelerin, içerdiği “algılama(ma)/anlama(ma)/yorumlama(ma)” süreçleri dolayısıyla son derece sorunlu olduğu kanaatindeyim. Steril olmayan mutfaklardan sağlıklı yemeklerin çıkması olanaksız. Nihai sözüm; hiç kimse kendi yetersizliklerini ve zihinsel geri düşüşlerini 11 Mayıs üzerinden örtmeye kalkmamalıdır.

Sözleriniz diğer taraftan okunduğunda geri düşüşün sebeplerinden biri olarak “devlet” şeklinde organize olmamayı gösteriyor gibi. Eğer böyleyse, Kuzey Kafkasya’daki mevcut yapıları nasıl değerlendiriyorsunuz ve nasıl bir devlet tahayyülünüz var?

Elbette. Bunca geri düşüşün sebeplerinden biri bu. Değişik tanımlar yapılabilir ama, temelde “devlet” denilen aygıt toplumların kültürel ve siyasi olarak organize olabilme yeteneğini gösterir. Aynı ırk veya kökenden gelmek “devlet”lerin “olmazsa olmaz”ı olmadığı gibi, yeterli “olması gereken”i de değildir. Kültürel ve siyasi bakımdan organize olmak ortak coğrafyayı, hafızayı, ekonomiyi, siyasal erki gelecek odaklı örgütleyebilmek demek. Kuzey Kafkasya’daki yapılara gelirsek, bunların hepsi, rahmetli Bekir Sami Kundukh’un ifadesiyle “hayali cumhuriyet”. Hepsi, Kuzey Kafkasya’nın Kızıl Ordu tarafından istilasını takiben çizilmeye başlanan kötü karikatürler. “Şekillerin değeri şekil olmaktan öteye gitmez” deyişini haklı çıkarırcasına, Rus vassal sisteminin uzantıları olarak halen mevcutlar. Biliyorsunuz vassallar sadece efendilerine sadakatle hizmet eder. Hizmetkârlar için efendiler epey mana ifade etse de, efendileri onlara herhangi bir değer atfetmez. Hizmetkâr-efendi ilişkisinin mekaniğine dair bilgi sahibi olanlar da, Kuzey Kafkasya’daki yapıları birer “devlet” olarak hiç görmüyor. Zaten adı ne şekilde konulursa konulsun bunlar birer “nominalite” olmaktan öteye gitmiyor. “Nasıl bir devlet olmalı?” sorusuna verebileceğim cevap, liberal teorinin sınırlarıyla örtüşüyor. Meşruiyet zeminini, kolektif ihtiyaçların kolektif iradeyle ve kurumla karşılanmasından alacak devletin faaliyet alanı, son derece dar. Kuruluş sürecinin handikapları ve gereklilikleri bir yana bırakıldığında, olgunluk yolundaki devlet adalet, iç güvenlik ve savunma hizmetlerini hakkıyla yerine getirmeli; bireysel hürriyetlerin en geniş manada kullanılıp geliştirebileceği atmosferi tesis etmeli, bunun ötesinde ne iktisadi, ne de sosyal yaşamın düzenlenmesinde rol yüklenmemeli, yüklenmeye yönelik herhangi adım atmamalıdır. İdeal rejim ve sistem dizaynı ise bu temele uygun yapılmalıdır.

 

En büyük tehdit Avrasyacılıktır

Kafkasya’nın aydın yetiştirmedeki sıkıntılarına vurgu yapan Aydın Turan, Ajans Kafkas’a röportajının üçüncü bölümünde en büyük tehdidin ‘Ortodoks Rus aromalı’ Avrasyacılıktan geldiğini söylüyor. Turan Birleşik Kafkasya’yı da bir medeniyet projesi olarak niteliyor.

Peki diasporada etnik kimlik üzerinden siyaset yapılmasına nasıl bakıyorsunuz?

Kötü, emsal teşkil etmez. Etnik kimlik denilen amorfluk, kazanılmış aidiyet türü olmaması, verili durumdan öteye gitmemesi dolayısıyla en sığ aidiyet alanlarından biri. Özel formasyon ve bilinç içermiyor. Benim nazarımda “siyaset” yüksek bir faaliyet türüdür ve “hemşehricilik” oyununun adı değildir. Kuzey Kafkasya kavramını ve görüntüsünü flu hale getirecek, hele “kapalı toplum” tahkimatına yarayacak bir yaklaşım hiçbir zaman doğru olamaz. En azından “Kuzey Kafkasya” kaygısına sahip biri olarak, hem diasporada, hem de Kuzey Kafkasya’da etnik temelli siyaset şahsen hiç tasvip ettiğim husus değildir.

Entellektüel hayatımız üzerine neler söyleyeceksiniz? Entellektüel kimdir, ne yapar? Yeryüzünde halktan uzaklıkla, halkın içinde olmamakla suçlanan bu kesim bizde nasıl bir serüven izlemiştir? 

O hayat, dalgalar arasında farklı coğrafyalara yelken şişiren kâşiflerin ve takipçilerinin oluşturduğu özel bir vaha. Entellektüel, toplumun açtığı pozisyonları dolduran “görev adamı”, bürokrat, teknokrat, akademisyen, sanatçı, araştırmacı veya siyasetçi, hasılı “aydın” veya “elit” değil; o, bitmeyen meraklarla kendine sorumluluk yükleyerek faaliyetini yürüten bir varlık. Üstelik çoğunlukla, “topluma rağmen” yürüten bir mücadele adamı. Kim ne derse desin, tutarlı bir kavram veya sistem kurgulamaya yönelik zihni faaliyetlerin sürdürüldüğü bu saha tamamen “bireysel”. Zaten doğası kalabalıklara değil, yalnızlığa müsait. Entellektüel farklı kaynaklardan beslenme, kavramsallaştırma boyutu, düşünce sistematiği, değişik ifade biçimleri, retorik gibi ayırt edici vasıflarıyla tahliline konu olan “şeyler”i parçalayacak, ayrıştıracak, bütünleyecek, yorumlayacak, hükümlere ulaşacak, önermelerde bulunacak. Bu “bir şeyler”i hem içinden, hem de yüksekten izlemedir, “birilerine” tepeden bakma ve küçümseme değil. Doğru, bahsettiğiniz o çığlıklar kâh yükselir, kâh durulur; ama “halka yakın veya içinde olmak” da ne demek? Kime konuşur bu çileli yolculuğa katlananlar? Elbette kendisini dinleyebileceklere, sesinin en fazla duyulabileceği noktadan konuşur. Sokağın kelimeleri felsefi, ilmi, edebi, siyasi ve teknik lisanla örtüşmüyor ve böylesi davetler biraz çiğ popülizm kokuyor. Eğer bu çağrı “düz mantık” kullanımına, yaygın davranış kalıplarına veya 150-200 kelimelik ifade sığlığa çağrı ise, diyeceğim şu ki; insanlar zar atmayı, üç-beş akordeon tınısıyla günlerce oynamayı, kaşen muhabbetinin tadını, efsane kahramanlarının isimlerini hıfzetmeyi, “atları bile Çerkesçe konuşan” bir “topluluğun” mensubu olarak traktör kullanmayı öğrendikleri gibi, gerçekten ihtiyaç duyuyorsa, basamak tırmanmayı da öğrenmeli. Birkaç basamak tırmanmanın en azından kendilerine katkısı olacaktır. Entellektüelin popüler okuma-yazma yapmasını ummak ve istemek bir garabet. Popülerliğin kutsanması onun işi değil. Kalemi belki kalem, belki fırça, kimi zaman mikser, belki de bir silah olarak kullanacak bu kesit bizim dünyamızda birçok gecikmeli alan gibi yeni oluşuyor. Nümayişlerini sözcüklerle yapacak, kendi dinamikleriyle büyüyecek ve özgün geleneğini oluşturacak.

Bu entellektüel geleneğin olmadığı anlamına mı geliyor?

Evet. Ama “entelektüel faaliyet” olmadığı manasına gelmiyor. “Entellektüel gelenek” kavramı tarihi derinlikle ilgili ve mahiyeti dolayısıyla kırsal yaşamın dışında bir zemine ihtiyaç duyar. Yani kent hayatına, bu hayatın içindeki dinamiklere. Neden-sonuç ilişkileri üzerine ciddi bir analizin gerektiğine kuşku yok. Bununla birlikte, uygun gözükmeyen vasatlara rağmen, XIX. yüzyıl sonlarında düşünce akımlarıyla cılız biçimde tanışan kırılganlıkların bir çırpıda “entellektüel gelenek” yaratamayacağını kabullenmek gerek. Muhammed Hacetlaşe, Said Gabi, Yelbızdıko Britay, Pşimaho Kosok, Ahmet Tsalıkkatı gibi isimlerin çabaları dönemin hızlı deviniminde koşulların zorlamasıyla, siyasi faaliyetlerin girdabında kesintiye uğradı. Mehmet Fetgerey Şöenu’nun yanı sıra, hayli geç keşfettiğimiz Aytek Kundukh ve Balo Bilatti’yi geleneğin oluşumu için efor sarf eden önemli isimler arasında görüyorum. (Karl August) Wittfogel’in “asyatik despotizm” örneği olarak gösterdiği, dünyanın en büyük terör aygıtını kuran Sovyet rejiminin böylesi geleneğin oluşumuna geçit vermediği tartışma götürmeyecek mevzudur. Yıpratıcı atmosfere rağmen, Fazıl İskender ve Resul Hamzatov’u kullandıkları hiciv enstrümanıyla belki daireye sokmak mümkün. Günümüzde Ahmet Zakayev ile Stanislav Lakoba’yı entellektüel yaşamın mümtaz simaları olarak zikrediyorum.

Kuzey Kafkasya dünyasının bugün ve yakın gelecekte karşı karşıya bulunduğu en önemli tehdit veya tehlike sizce nedir?

Bana göre büyük resimdeki en büyük tehdit, birçok versiyonu bulunmakla birlikte, merkezinde Rusya’nın yer aldığı emperyal tasavvurları içeren “Avrasyacılık” akımı. Rus politikalarının belirleyicisi bu akım, zihni arkaplanları, perspektifleri, tasarımlarıyla Kuzey Kafkasya dünyasına yönelik en büyük tehdidi oluşturuyor. Huntington’un Ortodoks Rus versiyonu olan Aleksandre Dugin’in politik, dinsel, felsefi formasyonlarla süslediği; Kremlin’in reel hayatın duvarlarına asmaya çalıştığı tablo, üç dönemin (Çarlık, Sovyet, post-Sovyet) sürekliliğini kabullenen jeopolitik kurgulu bir “kıtasal imparatorluk” hareketidir. Rus halkına da mistik görevler biçen Moskova eksenli bu “gerçeklik” kendi kudretine doğrudan veya dolaylı destek sağlayan her şeyi makbul, buna engel teşkil edeni de kötü kabul ediyor. 

Peki, Avrasyacılık denilen olgu Kuzey Kafkasya’yı ne şekilde algılıyor, nereye oturtuyor? Ve bu algıları nasıl okumamız gerekiyor?

Kullanılan “siyasi lisan”a bakmak yeterli. Ortodoks Rus aromalı o dil, Rusya’nın felsefesinden pratik programına dek bütün süreçleri anlamaya yardımcı. Kuzey Kafkasya, kuruluşundan itibaren kâğıt üzerinde federasyon olan Rusya için sadece “arka bahçe” değil; aynı zamanda “başarılar”ı kutsanan bir “imparatorluğun mirası” ve Rus yayılmacılığın güzergâhıdır. “Gerçekperest”ler Rusya’nın siyasi, kültürel, askeri lisanının, “Kuzey Kafkasyalının bulunmadığı Kuzey Kafkasya” arzusu taşıyan sayısız kelimeyle dolu olduğunu, bu kelimelerle konuştuğunu görmek istemiyor. Bu isteksizlik, post-Sovyet dönemde nüfusun %83’nü Rusların teşkil ettiği sözüm ona federasyonun hızla “ulus-devlet” menzilinde ilerlediğini algılamaya da engel oluşturuyor. Hiç kuşku yok ki “Rus federalizmi” aldatan ve aldatılanların beraberliğinden ibarettir. Teknik düzeyde algılanan üniterleşme adımları (ki bunun açık göstergelerinden biri, fiktif “cumhuriyetler”in başkanlarının Rusya liderliğince belirlenip karikatür seçimlerle halka onaylatılmasıdır), mekanizmanın “uyumlulaşma”sından ibaret değil. Bu adımlar, başta Kuzey Kafkasyalılar olmak üzere, Rus olmayan halkları “homojenleştirme” işlevine de sahip. Rusya’nın ruhunu oluşturan Avrasyacılık, siyasal sınırları içinde tuttuğu halkları politik ve kültürel açılardan daha da ayrıştırarak, iç çelişkileri artırarak atomize etmek; yerli unsurlar arasındaki gerilimleri tırmandırmak için her şeyi yapmaya kararlı gözüküyor. Kabardey-Balkar, İnguş-Oset, Abhaz-Gürcü, Oset-Gürcü gerilimlerini maniple eden Moskova; orta ve uzun vadeli amaçlarına erişebilme noktasında, İran’la ittifakta zorlanmıyor, Türkiye’yi Kürt ayrılıkçılığı üzerinden kendisine çevirme gayretini hızlandırıyor. Kuzey Kafkasya’da artış gösteren Kürt ve Ermeni kolonileri bile Avrasyacı projeler kapsamındadır. Özetle, Rusya azgın bir iştah sahibi olarak dünyadaki rant kavgasının taraflarından biridir.

Modern bir siyasi proje olarak Birleşik Kafkasya’yı sizin “Kuzey Kafkasya dünyası” diye tanımladığınız alanda somut temeller üzerine oturtan şey nedir?

Günümüzde farklı birçok yorumu olabilir, fakat yüzyılı aşkın modern derinliği ve anlamıyla Birleşik Kafkasya önce bir “medeniyet projesi”dir. Sadece “siyasi” vasfıyla bu hareketi tanımlamaya kalkmak yetersiz yorumları beraberinde getirebilir. Tabiatıyla aydın hareketi şeklinde beliren Birleşik Kafkasya, sıkıntılı ve yorucu süreçlerde sistemleştirdiği taleplerini kitlelerin doğal talebi haline getirmeye çalışmış, Kuzey Kafkasya’nın kaderinde söz sahibi olma iddiasını da, belli konjonktürde başarmıştır. Birleşik Kafkasya, yeryüzünün birçok bölgesinde yaşayan “Kuzey Kafkasya dünyası”na yönelik, ortak tarihi mirası geliştirme, parçalanmışlığa son verme, geleceği esas alarak “milletleşme”, kendi gerçekliğini ortaya koyma, gasbedilen hak ve özgürlüklerine sahip çıkma, kendi kaderine belirleme, bağımsız ve egemen ülkeyi el birliğiyle oluşturma, demokrasi ve hukukun üstünlüğüne dayalı kamu düzeni kurma çağrısıdır. Yaralı, yetersizlikler içinde kıvranan, çağın gerektirdiği donanıma sahip olamayan, dertlerden muzdarip insanımıza kendine ait yeni bir dünya öneren konsepttir. Yakındığımız, üzülerek eleştirdirdiğimiz her şey istisnasız biçimde Birleşik Kafkasya’nın somut temellerini oluşturur. “Kuzey Kafkasya dünyası”nın son yüzyılda ağır bedeller ödeyerek yaşadığı tüm tecrübeler; politik, ekonomik, kültürel ve sosyolojik göstergelerin hepsi Birleşik Kafkasya’yı gerekli kılar. Benim düşümdeki Kuzey Kafkasya etnisite, dil veya din farklılıklarına bakılmaksızın anayasal düzeninde gelişmesini yapabilecek, iç huzura kavuşmuş, kendi ayakları üzerinde durabilecek, kendi dinamikleriyle kaynaklarını rasyonel biçimde kullanabilecek, yetenek ve kuvvetini “gelecek” denen henüz “yaşanmamış zaman”lara göre de ayarlayabilecek, üreten ve servetini değerlendiren bir refah ülkesidir. Zaman alıcı ve zahmetli olsa da, gücü ve saygınlığıyla dünyada kabul gören bir ülkeyi kuramazsak tarih sahnesinden silinmekten kurtulamayız. “Kuzey Kafkasya dünyası”, tüm trajik geçmişine, taşıdığı gerilimlere rağmen, kendi geleceğini belirleyebilme iradesine ve potansiyeline sahiptir. Zaten hâlihazırdaki tehdit ve tehlikeler de bu kader ortaklığını her zamankinden fazla gerekli kılmaktadır.
Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim. 

MB/HT/FT (Ajans Kafkas)

Giorgio İnteriano adındaki gezginin kitabı "La Vita et sito de Zichi, Chiamati Circassi, Historia Notable" (Çerkeslerin Örf, Adetleri ve Tarihleri) adını taşır. Bu eserinde yazar, yabancılar tarafından Çerkeslere Zikhi dendiğini, fakat onların kendilerine Adığe dediklerini belirtir. Ayrıca bir Adığe soylusunun cenaze törenine tanık olduğunu da nakleder: "...Adığe soylusu ölünce köy meydanında ağaçtan yüksek bir platform inşa edildi. Sonra iç organları çıkarılan ölünün naaşı en iyi giysileri içinde, çömelmiş olarak platformun üzerine yerleştirildi. Ölenin karısı da cesedin karşısına konan bir sandalye üzerine oturtuldu. Sabit bir durumda cesedin yüzüne bakmak zorunda olan kadının ağlaması yasaktı. Zira Adığe kadınlarının özellikle savaşta ölen kocalarına ağlamaları çok ayıp sayılırdı. Bu şekilde hazırlanan katafalk sekiz gün süreyle halkın ziyaretine açık tutuldu. Bu süre boyunca ölünün akraba, dost ve bağlıları, yanlarında getirdikleri çeşitli gümüş kapları, ok ve yayları, yelpaze ve daha başka armağanları ölünün yanına bırakarak ona bağlılıklarını ve saygılarını gösterirler.

Bu ziyaretler devam ederken, bir ağaç kesilerek tabut yapıldı. Tabut içine hem cesedi hem de eşyaları alacak büyüklükteydi. Sekiz günlük ziyaret süresi dolunca naaş ve armağan olarak getirilen eşyalar tabuta yerleştirildi ve cenaze, halkın katıldığı bir törenle gömüleceği yere götürüldü. Orada, toprak kazılmadan taştan örülmüş bir zemin üzerine kondu ve çevreden taşınan toprak tabutun üzerine yığılarak bir höyük oluşturuldu. Bu höyük mezarın yüksekliği ölenin önemine göre değişir." 

Hemen hemen bütün vahşi kavimlerde ölülere, gelişmiş ülkelerden çok daha fazla saygı duyulması son derece müstesna bir olaydır. Bizler, en saygı duyulan adamların anısına hakaret edilmesine ve ölülerin otopsi odalarında kesilip biçilmesine aldırmazken, bir cesedin parçalanacağı ya da bir mezarın yıkılacağı düşüncesi barbar insanların dehşete kapılmasına neden olmaktadır. Cezayir'deki Araplar ve Kabyllerin savaş alanında kalan ölülerini kurtarmak için en büyük fedakârlıkları yaparak her türlü tehlikeyi göze aldıkları bilinmektedir. Aynı şekilde Müslüman, Hıristiyan ve hatta din hakkında ancak çok az şey bilen Kafkas kavimleri arasında da bu davranış çok daha şiddetli bir şekilde hakimdir. Hatta bir kölenin ölüsü bile, Ubıhlar ve Cigetler tarafından düşmana bırakılmamaktadır. Eğer ölüyü kurtaramazlarsa, daha sonra fidye karşılığında Ruslardan geri alırlar. Bu Dağlıların nasıl bir yoksulluk içinde yaşadığını hatırlarsak, ölülerine onurlu bir şekilde davranmak için gösterdikleri bu büyük fedakârlık çok daha dokunaklı görünmektedir. Eğer bir vork (asilzade) veya ünlü kahramanlardan biri, özellikle bir pşı (prens) savaş sırasında ölecek olursa bu Dağlılar, ölülerini kurtarmak için deliler gibi savaşırlar ve diğer zamanlarda kendilerini dehşete düşüren el bombalarının ve güllelerin patlamasına hiç aldırmazlar. Tek bir ölüyü kurtarmak için yüzlerce savaşçının kendini feda ettiği çeşitli olaylarda anlatılmıştır.

Ubıhların en ünlü liderlerinden biri Hacı Degumuko adındaki yaşlı bir pşıdır. Eskiden soğuk çeliği kullanma konusunda eşsiz bir kahraman olan Hacı, yılların ve zorlukların etkisiyle artık yaşlanmıştı. Ruslara karşı intikam ve nefret duygularını ateşlemekten bir an bile geri durmayan bu yaşlı kahraman, gençlik yıllarında her sözüne itaat eden binlerce kişinin başında savaşmış ve büyük kılıcıyla inanılmaz kahramanlık örnekleri vermişti. Seçme birliklerin başında sık sık Kuban'ı geçerek baskına gider, genellikle Çernomorski Kazaklarının arasına deli bir cesaretle atılan ilk o olur ve düşmanlarının kırmızı mızrakları karşısında şaşkasının ağırlığını ölçerdi. Birçok düşmanı bizzat kendi elleriyle öldüren Hajı'nın adı, Kuban ötesine yapılan cesur baskınların anıldığı huaholarda , Kafkas Dağlarının en önde gelen kahramanları Güz Beg ve Janbulat ile birlikte anılmaktadır.

Yaşlı kahramanın fiziksel gücü artık tükenmişti. Fakat Rusların ata topraklarına karşı giriştiği seferi haber alınca akrabalarını, arkadaşlarını ve kölelerini toplayarak, vücudunda yüzlerce yara izi taşımasına rağmen yine savaş alanına atıldı. Rus avcı birlikleri, dik bir kayanın üzerinde, bu mücadeleye bütün köleleri ve adamlarıyla katılmış olan, savaşı izleyerek emirler veren ve çocuklarının, torunlarının kahramanca çarpışmasını gururla seyreden yaşlı ve muhterem lideri gördüler. Ubıh dağlarının batı tarafına bakan dik yamaçları kısmen muhteşem ormanlarla kaplıdır. Eski çağlardan kalma meşe ve kayın ağaçları, yeşillikleriyle süsledikleri gri renkli kayaların gövdeleri ve tepeleri boyunca yükselirler.

Tahtadan yapılmış çok eski haçların bu ağaçların gövdelerine tutturuldukları görülmektedir. Bu haçlar, çok eski çağlarda buralarda hakim olmuş bir dinin kalıntıları veya belki de, muzaffer ordularıyla Hıristiyanlığı Kafkasya'ya yaydığı söylenen Gürcü Kraliçesi Tamara'nın dindar gayretlerinin ürünleri olabilir. İngiliz gezgin Bell, Kafkasya'da yaptığı maceralı gezileri sırasında böyle birçok haçı en eski ağaçların gövdelerinde görmüştür. Naklettiğine göre bazı fanatik mollalar, yanlışlıkların ve batıl inançların kaynağı olarak gördükleri bu kalıntıların kaldırılmalarını istemiş, fakat Dağlıların büyük bir çoğunluğu bu haçları atalarının dininin saygıdeğer hatıraları olarak bağırlarına bastıklarından buna karşı çıkmışlardı. Yaşlı lider Hacı Degumuko'nun torunu olan Aliyiko, Hıristiyanlığın izlerini taşıyan böyle bir meşe ağacının yanında savaşçılarıyla birlikte mevzilenerek, burasını adım adım Ruslara karşı savundu.

Yer savunmaya uygundu. Bir tarafta ormanlık bölge, diğer tarafta ise bir uçurum vardı. Hafif piyadelerle birlikte ilerleyen dağ bataryalarının komutanı, Ubıhların yoğun olarak toplandıkları noktaya iki hovitzerle ateş açtırdı. Bir gülle, yaşlı ağacın içi boş gövdesinden geçti; etrafa ağaç parçaları dağıldı, ama eski haça bir şey olmadı. Ubıhların zafer narası her tarafta neşeli bir şekilde yankılanarak gökyüzüne yayıldı. Svan süvarileri aynı noktaya saldırmak istediler. Fakat arazi böyle bir harekete uygun değildi. En öndeki süvarinin atı yere düştü ve diğer ikisini de beraberinde götürdü. Atlar ve atlılar birlikte uçuruma yuvarlandılar. Abhaz ve İmer süvarileri bile, inanılmaz bir azimle savunulan bu mevziden geri çekildiler. En sonunda, bir avcı bölüğüne komuta eden Rus subayı, arkasında süngülerini ileride tutarak koşan askerleri olduğu halde hızla bu noktaya doğru atıldı. Askerler bir yaylım ateşiyle karşılaştılar ve subay yaralanarak yere düştü. Askerler durdular, silahlarını tekrar doldurdular ve düşmanın ateşine başka bir yaylım ateşiyle karşılık verdiler. Mücadele bundan sonra korkunç bir şekilde kayadan kayaya, çalılıktan çalılığa devam etti. Tüfek sesleri, her iki tarafta da aralıksız olarak devam ederken, sonuç daha çok soğuk çeliklerle alınmaya başladı. Rus askerleri takviye kuvvetleri aldılar ve düzenli bir şekilde ilerlemeye devam ettiler.

Fakat Aliyiko metanetle yaşlı meşe ağacının önünde yerini savunmaya devam etti. Sol eliyle ağacın gövdesine tutunan Aliyiko, sağ eliyle de şaşkasını sallıyor; gösterdiği bu cesaret ve sözleriyle savaşçılarını şevke getiriyordu. Bir Rus mermisi, genç kahramanın kalbini deldi. Ölüm anında bile, arkasındaki ağaca yaslanarak ayakta kalan ve cesediyle ağacı koruyan Aliyiko'nun ılık kanı yanındakilerin üzerine sıçradı.

Ubıhların ağıt sesleri yükselerek devam eden savaş fırtınasının üzerine çıktı ve yürüyüşün verdiği yorgunlukla bir kayanın üzerine oturarak dinlenmeye çalışan büyükbabanın kulaklarına erişti. Bu acılı haber yaşlı liderin kulaklarına eriştiği zaman duyduğu büyük keder, yılların getirdiği takatsizliğini yendi. Gücünün son kırıntılarını toplayan Hacı Degumuko, adamlarıyla birlikte torununun ölüsünü almak için Ruslarla çarpışan savaşçılarının yardımına koştu. Yaşlı adam çarpışmanın ortasına yaşlı bir aslan gibi daldı. Büyük kahramanın bu hareketi bütün Ubıhları kamçıladı. Teke tek, göğüs göğüse Ruslar’a Ubıhlar, o yaşlı ağacın önünde ölümüne bir savaşa tutuştular. Süngüler, kahraman Çerkeslerin göğüslerini yırtarken, keskin ve ağır şaşkalar da Moskoflar’ın kalın kafalarını parçalıyordu. Sonunda, çok pahalı bir bedel karşılığında zafer Ubıhlar’ın oldu ve genç liderin ölüsü kurtarıldı.

Aliyiko henüz on sekiz yaşındaydı. Zarif ama kahramanca bir görünüşü vardı. Geride on dört yaşında bir gelin bıraktı. Bir Çerkes prensi olan kızın babası da bütün adamlarıyla birlikte Ubıhlar’ın yardımına gelmişti. Yanındaki kadın akrabalarıyla birlikte yakınlardaki bir köyde babasını bekleyen genç kız, onunla birlikte Aliyiko’nun da dönmesini ümit ederken o korkunç ölüm haberini aldı.

Bir hafta sonra Soça'dan Ardler'e dönmekte olan Rus donanması yine bu kıyılar boyunca yelken açmıştı. Dağların bu taraftaki eteklerinde, sekiz gün önce o kanlı mücadelenin cereyan ettiği noktada çok sayıda yerlinin toplandığı görüldü. Bu savaşa katılmış olan bütün Çerkes, Ciget ve Ubıh liderleri, prensin yeğenine olan saygılarını sunmak üzere bir araya gelmişlerdi. Yaşlı büyükbaba kalabalığın ortasındaydı. Rus donanmasının gözü önünde, kanlı bir intikam almak için yaptıkları yemini tekrarladılar. Rahmetlinin büyükannesinin ve gelinin ağıtları ve gözyaşları, açık mezarının yanıbaşında söylenen ve onun kahramanlıklarını anlatan şairlerin şarkıları içine karışarak kayboldular. Genç savaşçı öldüğü zaman da vücuduyla koruduğu o ağacın altına gömüldü. 

Aydın O.ERKAN: Tarih Boyunca Kafkasya Sayfa:30 İstanbul,1999 Çiviyazıları 
Huaho: Çerkeslerin şölenlerde ve çeşitli toplantılarda, biri veya bir olay hakkında yaptıkları övgü konuşması
Moritz Wagner: Kafkas Rus Savaşı’nda Çerkesler-Çeçenler-Kazaklar ve Gürcüler Sayfa:30-34

 

Çeviren: Sedat ÖZDEN Kayıhan Yayınları İstanbul

Abhazların ve Çerkeslerin yaşadıkları bölge, Kuzey Kafkasya şeridinin kuzeyinde yer alır. XIX. yüzyılın başında yaşanan Rus işgalinden önce, bu iki halkın yaşadıkları alan bütün Karadeniz kıyıları boyunca Azak denizine (Adıgece Khı Mıvt’e) kadar uzanmaktaydı. Bu iki topluluğa, vaktiyle aynı bölgede yaşamış ve kavimsel, coğrafi ve dilbilimsel açılardan her ikisinin arasında yer alan, fakat günümüzde küçük birkaç grup halinde sadece Anadolu’da varlığını sürdürebilmekle birlikte Kafkaslarda eriyip gitmiş olan Ubıhları da eklemek gerekir. 

Bu üç halk (XV.yüzyılda başlayan bir sürecin sonucu olarak), XVIII.yüzyılda İslamı kabul etmiştir. İslam öncesi dinleri, dizgenin kökenini ortaya çıkartmaya yetmeyecek birkaç inanç kırıntısı dışında tamamen ve çabucak yok olmuştur.

Bütün diğer Kafkas halkları gibi (Gürcüler ve Osetler), bunların da günümüza adı dışında bir şey ulaşmamış olan bir üst tanrıya inandıkları anlaşılmaktadır.

Abhazların üst tanrısı Anka’dır. Anka’yı kelimesi kelimesine “onlar, onları” şeklinde tanımlamak, yani bütün evrene dağılmış olduğuna, fakat tek bir Vahdet’te birleştiğine inanılan küçük kutsal parçalar bütünü olarak anlamak gerekir. Bu vahdette çokluk, Gürcülerin üst tanrısı Morige hakkında bildiklerimizle uyuşmaktadır.

Ubıhlarda ve Çerkeslerde üst tanrının işlevi birbirinden ayrılmış ve iki bütünlüğe bölünmüştür. Biri insanın iyiliği için ortaya çıkarken, diğerinden korkulduğunu biliyoruz.

Ubıhlarda sadece özel isimdeki farklılık değil, bunun ötesinde biraz da anlayış farklılığı göze çarpar. Bunlar, kendisinden iyilikler elde etmek için çağrılan tanrıyı, sadece beddualarda ortaya çıkan tanrıdan ayırmaktadırlar. İyiliksever olan birincisinin adı Wa’dır. Bazı yerlerde Waba şeklinde geçmektedir. Burada muhtemelen, Çerkeslerde mevcut olan ve “gök” anlamına gelen We’yi görmek gerekir. O halde, tıpkı İslam öncesi Türklerde olduğu gibi, tanrının ilk önceki esas adı sadece “Gök” olmalıdır.

Waşha, kendinden korkulması ve çekinilmesi gereken tanrıdır; tıpkı kelimenin kökeninde olduğu gibi: ”Gök” anlamındaki wa ve “barut” anlamına gelen şha yani “gürleyen, şimşek çakan gök”. Şüphesiz fırtınayla bütünleştirilmiştir. Bu ikiye bölünme, bugün üst tanrıya verilen tek isim olan The ile sadece beddualar sırasında anılan Waşhe’yi eskiden birbirinden ayıran Çerkeslerde de mevcuttur.

1. Fırtına tanrıları

Çerkeslerin fırtına tanrısı, yıldırım kelimesiyle aynı olan Şible adını taşır; bu, sözcük olarak “yılan-at” demek olan hayal gücüyle yaratılmış bir kelimedir. Abhazlarda da tanrının adı, doğayı idare eden fenomenin adıyla karışır: Afi. Birçok duada adının anılmasının gösterdiği gibi, Afi de üst tanrı Anka tarzında, bazen çoğul, bazen de tekil olarak kabul edilir.

Her iki halkta da birkaç ayrıntı dışında kasırga tanrısına karşı yerine getirilen ibadetler aynıdır. Gürcistan ve Osetya’da insan olsun, hayvan olsun yıldırım çarpması sonucu meydana gelen ölümler kutsal bir kazanç, sevindirici bir işaret olarak kabul edilmektedir ve her ikisine de aynı rit yapılır. Köyün dışında, genellikle ormanda veya bir ağacın yakınında, temelde toprağa saplanmış dört büyük kızılağaç (ya da yaprakları dökülmüş yaş ağaç) dalından oluşan kaide üzerine, yakındaki kirişlerle tutturulmuş oldukça yüksek bir çeşit iskele kurulur. Üst tarafa, bir nevi sedir oluşturacak şekilde yapraklı kızılağaç dalları yerleştirilir. İnsana ya da hayvana ait ceset oraya bırakılır ve üzeri yapraklarla örtülür. Birçok kurban, tercihen da beyaz keçi bu iskelenin yanında kesilir ve başları hemen ayrılarak yere saplanmış kazıkların ucuna geçirilir. Danslar, şölenler ve şarkılar günlerce devam eder. Rit tamamlandıktan sonra da bütün tertibat en az üç gün (bazı bölgelerde yedi gün) boyunca yerinde kalır. Bu sürenin sonunda, şayet yıldırım çarpmasıyla ölen bir insan ise ceset toprağa indirilir ve gömülür. 

Yüzyılımızın başında bile hâlâ canlı olan bu gelenek, birçok Antikçağ kaynakları tarafından dile getirilen ve kuzey kısmı, Abhazların bugünkü sınırları içerisinde kalan bölgeye karşılık gelen Kolkhos ülkesinde yaşayanların ölü gömme törenlerini hatırlatmaktadır. 

XVII.yüzyılda Archangelo Lamberti, Abhazların “bir ağaç kütüğünü tabut şeklinde oyduklarını ve içerisine ölüyü koyarak bir ağacın tepesine bağ çubuklarıyla astıklarını” söylemektedir.

Hiç kuşkusuz ölünün kızılağaç dallarından yapılan iskelede geçici bir süre için sergilenmesi, geçmişte hemen hemen bütün ölülere ya da en azından bütün erkek ölülere uygulanmış olması gereken arkaik ölü gömme törenlerinin sınırlanmasını ve hafiflemesini gösterir.

2. Demirci tanrılar

Çerkeslerin ve Abhazların (Gürcülerin aksine) hiçbir zaman bir ruhban sınıfı olmamıştır. Rahibin işi ya kabilenin, sülalenin veya büyük ailenin yaşlısı tarafından ya da genellikle olduğu gibi demirci tarafından yerine getiriliyordu. Bu halklarda demirci tanrı seçkin bir yere sahipti ve görevleri sadece kendi zanaat sahasıyla sınırlı kalmayıp başka alanlara da sıçramaktaydı.

Çerkes tanrısı Tlepş de çıplak elleriyle çalışarak madeni eriten, “su verilmiş çelik”ten bir demircidir. Alnı yedi boynuzla süslenmiştir. Örsünde kıymetli ve sihirli güçlere sahip çeşitli eşyalar ve özellikle de silahlar yapar. Yalnız bunun için çalışmasını kimsenin görmemesi gerekir. Bu tanrı (özellikle de buna Kurdalgon adını veren Osetyalılarda), kahramanlar için efsanevi silahlar imal ederek ve yarı-tanrı madeni Batraz’a tam anlamıyla su vererek, Nart destanında da önemli bir rol üstlenir.

Her iki halkta da demirhane kutsaldır ve değişik ritlerin yapıldığı mekandır. Abhazlar burada en ağır yeminlerini ederler. Çerkesler ise havayı değiştirmek, genellikle de yağmur yağdırmak amacıyla ayinler yaparlar. Gerçekten demir tanrısı, ateşle olan bariz yakınlığı dolayısıyla, fırtınayla ve şimşek çaktıran melek Şible ile bağlantılıdır. O kadınların doğurganlığı, çocukların, özellikle de erkek çocukların doğumu ve eğitimi gibi konularda güç sahibidir. Mesela zor bir doğum gerçekleştiren kadına, kılıç yapımında kullanılmış sudan içirilir. Bebek, demirci dükkanında bir nevi vaftiz edilir: Demircinin döğmek için kızarttığı madenleri tekrar soğutmada kullandığı suyun içerisine batırılarak, bebeğe “su verilmiş” olunur. Abhazlarda yeni doğan çocuk, üzerinde her zaman demir ya da diğer araç-gereçlerin işlendiği demir ocağına, dahası (bereket versin sönüm olan) kömür yatağına bırakılır (Oset efsanesine göre, Oset demir tanrısının garip bir şekilde genç Batraz’a itaat ettiği uygulamaya bakılabilir).

Tanrının onuruna uzun ve karmaşık ayinler yapılır. Abhazlar bu işte sıradan bir demirhane değil, küçük bir yapı içerisine konmuş ve küçültülmüş formlar halinde demircinin bütün araç-gereçlerini ihtiva eden minyatür bir atölye kullanırlar. Üç gün süren esas törenin arefesinde, demirci, bütün ailesinin eşliğinde, gün batımında “tanrı evinde iken” kurban etmek üzere bir oğlağı oyuncak demir ocağına kadar sürükler. Buna ilaveten erkek için bir horoz, kadın için de bir tavuk adanır. Müteakip günler boyunca çok sayıda fişek çekilir, zira demirci-tanrı av tekniklerine ve avcıların başarılarına müdahale eder (av tanrıları ise gerçek anlamıyla avlanma faaliyetinden ziyade, av hayvanını himaye ederler). 

Demirci dükkanının muazzam dinsel ikilemine dikkat çekmek gerekir: Gerçek atölye, demircinin doğrudan mesleki faayetlerini kapsamayan bütün ritler için kutsal bir mekan oluşturur. Bu faaliyet gerçek bir ocakta değil de minyatür bir ocakta yapılan kültü doğurmuştur.

3. Ahin ve kurban edilen inek

Ahin  (akhin veya diğer bazı lehçelerde ahim), hayvancılığı kollayıp gözeten bir Çerkes tanrısıdır. Bu sıfatıyla hayvanın birinci derecede iktisadi rol oynadığı bu toplumların tanrı kültünden çok önemli bir yer tutmaktadır. Öyle ki bazı kaynaklar ondan Çerkeslerin baş tanrısı olarak söz ederler. O ayrıca, aşağıda özeti verilecek olan bir mitoloji parçasında yer alan tek Kuzey Kafkas tanrısıdır.

Çok eski zamanlarda, Karadeniz kıyısında, Tuapse yakınlarında yaşayan bir adamın eşsiz güzellikte bir kızı vardır. Adam kızını, bir dağdan öbürüne vadinin üzerinden tek hamlede geçmeyi başaracak birisiyle evlendirmeye karar verir. Yarışı sadece, kullanmayı bildiği bir gereç sayesinde Ahin adında uzun boylu bir delikanlı kazanır: Bir yamaçtan öbürüne geçmek için vadinin dibine diktiği yüz “sajen” uzunluğunda (226 metre) bir sırık kullanır. Bu tuhaf hareket babyı tedirgin etmekle beraber kızın hoşuna gider ve gençle evlenir.

Daha sonra Ahin kayınpederini ziyaret etmek istediğini bildirir. Bu yaklaşımdan tedirgin olan baba, bütün eşyalarını da alarak kaçar. Oysa Ahin, civardaki dağları kaplayacak kadar kalabalık olan sürüleriyle ihtiyatsızca yoluna devam etmektedir. Delikanlı, iki haftada bir hafta uyumaktadır. Bu uzun uykuyu fırsat bilen kayınpeder hiç tereddüt etmeksizin Ahin’in hareket etmek için kullandığı tahta bacakları birkaç yerinden testereyle keser. Uyandıktan sonra bir tepeden diğerine sıçramak istediği zaman kesilen tahta bacakları dağılır ve Ahin bir daha çıkarmamak üzere nehrin sularına gömülür. Kısa sürede o muazzam sürüsü de yok olur.

Denir ki, bu tarihten günümüze kadar bu olayı anmak ve Çerkeslerin yaptıkları bu hatayı bir kurban yoluyla ödemelerine imkan vermek üzere her yıl aynı tarihte bir inek, Ahin’in ineği ortaya çıkar. Ormanda belirir ve kutsal bir koruluğa yönelir. İnek nerede durması gerektiğini bilmektedir ve hiçbir şey ve hiçbir kimse onu yürüyüşünden alıkoyamaz. Herkes kendiliğinden duracağı yere kadar onu saygıyla izler ve o kendisini kurban edecek kimsenin bıçağının altına kendiliğinden gelir. Kendi seçtiği yerde kurban edilen inek, derisinin yüzüleceği ikinci bir yere taşınır. Buradan da kesilip parçalara ayrılacağı üçüncü, pişirileceği dördüncü bir yere götürülür ve beşinci bir yerde de eti yenir.

Mitolojinin, Çerkeslerin deyimiyle “kendiliğinden gelen inek” ile ilgili son kısmı yüzyılımızın başında yapılan birtakım ayinlerle iç içe girmiştir. Bu külte ve ayinlara bağlanan aynı inanç, Abhaz ve Mingrelilerde (Kolkhos’un eski sakinleri) de yaygındır.

Ahin’in kayınpederinin entrikası sonucu ölümü efsanesine gelince, bunun sadece Çerkeslerde değil komşu Ubıhlarda da birçok değişkesi mevcuttur. Ahin’in değneği, Çerkes kaynaklarına başvurmaksızın açıklama imkanı bulunmayan önemli simgesel olayları açıkladığı gibi, özellikle Abhazların Abrskil ve Gürcülerin Amirani efsanelerinde olmak üzere diğer Kafkas mitolojilerinde de yer alır.

4. Şevzeriş

Şevzeriş (ya da Sevseriş), Narta Sosryko (Çerkeslerde Savsırık, Osetlerde Soslan) destanının meşhur kahramanıyla kendi kültü arasında kurduğu benzerlikler açısından önemlidir.

Onun, üretimden muhafazasına kadar bütün aşamalarında tahıl ürünlerinin koruyucusu olduğu anlaşılıyor. Şevzeriş için ritler, taze çınar veya armut ağacından budaklı bir kütüğün üzerinde ya da aynı türden kesilmiş bir ağaçtan elde edilen bir direk hazır bulundurularak, bazılarına göre ilkbaharda, bazılarına göre ise hasat sonrasında ya da kış mevsiminde yapılır.

Ritten bir önceki akşam olan “Şevzeriş gecesi”nde, çınar tomruğu veya armut kütüğü dışarıya, kapı önüne uzatılır. Kutsal güçle bütünleşen bu tomruğa “Şevzeriş” adı verilir ve öyle hitap edilir. Ritin en önemli safhası, kütüğün “eve girdiği” andır. Bu adet Asya meşeli dinlerdeki “giren ağacı”, yani çamın Attis kültündeki rolünü hatırlatmaktadır (bkz.Frazer, Atys ve Osiris). Çerkesler, onun çok eskiden, özellikle dalgaların üzerinde yürümek gibi üstün güçlerle donanmış bir adam olduğunu, fakat tanrının sınırsız gurur ve kibri yüzünden bacaklarından mahrum bırakarak cezalandırdığını ifade ederler.

Kahraman Nart Soslan efsanesi hiç şüphesiz, bugün unutulmuş olan “Şevzeriş mitolojisi”nden izler taşır.

5. Av tanrıları

Kafkasya’da av, yakın zamanlara kadar hatta bugün bile birçok dağlık bölgede bağımsız bir iktisadi faaliyet olmaya devam eder ve pagan dinsel inançlar ve mitoloji üzerindeki etkisi buradan gelir.

Avcıların faaliyetlerini kollayan, aynı zamanda yasal sahipleri oldukları vahşi hayvanların “ekolojik” bir tarzda korunmasını sağlayan ve çoğunlukla da dişi “av hayvanlarının efendisi” olan tanrı, halen bütün Kafkas halkları tarafından bilinmektedir. Özetle gökkubbenin altındaki ormanların idaresine benzer bir biçimde, av tanrıları da av hayvanlarının hem yok olmasını teşvik eder, hem de ava bazı sınırlamalar getirir.

Osetya’da “av tanrısı”, “yabani hayvanların efendisi” genç bir erkek olan Aefsati’dir (aynı adı Apsat şekliyle Svanların av tanrılarından birinde görmekteyiz). Av hayvanına “Aefsati’nin hayvanı” (aefsatiyi fos) denir. Av tanrısı avdan önce çağrılır ve avın başarıya ulaşmasından sonra vurulan hayvanın eti yenmeden kendisine teşekkür edilir.

Çerkeslerin av tanrısı (Doğu Çerkesleri olan Kabartaylarda bu bir tanrıçadır) “ormanın tanrısı”, orman anlamındaki “mez” ve tanrı anlamındaki “the”den oluşan Mezithe’dir (Kabartaycada Mezith). Vücudu tamamen gümüşle süslü, tıpkı organik bir zırha benzer bir şekilde olup, boynuzları da gümüştendir. Bıyıkları altından alevler gibi, boyu fil boyunda, dağkeçisi postu giyinmiş, fındık ağacından yayı, kızılcık ağacından okları vardır. Kendi hizmetinde olan kızların (Abhaz inancına göre bunlar öz kızlarıdır) bakımını yaptığı ve otlattığı dişi geyikler (maral) ile orman geyiklerinin öncülüğünü yaptığı altın kılları olan bir yabandomuzuna biner ve özellikle avcıların kendisine kurban ettikleri hayvanların kanıyla beslenir.

Esasen bütün Kafkas halkları için avın kutsal bir faaliyet olduğu ve vurulan her hayvanın av tanrısına sunulan bir hediye değerinde görüldüğünün altını çizmek gerekir.

Çerkes avcıları kendi aralarında gizli bir dil, “orman dili” kullanırlar; “gizlilik” her açık hecenin sonuna eklenen anlamsız eklerle oluşturulur.

Yves BONNEFOY’un Mitolojiler Sözlüğü kitabından derlenmiştir

Tasvibi ve uygulama, aziz ve muhterem hemşerilerimin takdirlerine sunulur.

Hürriyet ve istiklal uğruna Kafkas kahramanı Şeyh Şamilin önderliğinde çar orduları ile eşine ender rastlanan kahramanlık ve cengaverlik sembolü 25 yıl mücadele verdikten sonra yine hür yaşamak için 1864 tarihinden sonra türkiyeye hicret eden ve anadoluda vatanı için birinci cihan harbi ve milli mücadele harekatına katılan Kafkas halkının özellik ve faziletleri ,tarihi ve sosyal eserlerin ışığında aşağıda ifade edilmiştir.

Bizler için büyük bir şeref ve değer ifade eden bu özelliklerin asırlardan beri uygulanan ve son çeyrek asırda politik , psikolojik ve ekonomik alanda artan bir tempo ile devam ede gelen kültür emperyalizminin tahribatından koruyarak ''fıtrat değişir sanma ,okan yine o kandır '' ve ''her şey aslına döner''prensibine göre muhafaza ve devam ettirmek geleceğimizin teminatı ve şerefimiz olacaktır.bu şeref ve teminatın devamı ancak bu özelliklere aile ,okul ve cemiyet hayatında iyilikleri söyleyiniz ve kötülükleri önleyiniz. esasına göre sahip çıkarak ve canımız gibi koruyarak mümkün olacaktır.

Namus mefhumu

1-namus konusu , Kafkas halkının en mukaddes değeri olup,ona ne can nede mal tercih edilir

2-namusa leke getirmek insanlıktan çıkmakla bir sayılır.

3-namus ve şerefi üzerine herkes titrer.

4-köylü,kentli,ovalı,dağlı bütün halk ,ırz ve namusları ile sözlerine ölesiye bağlıdırlar.

5-Kafkaslıyı değerli kılan milli terbiye ile örf ve adetlerimizin onda yarattığı,nefse hakimiyet,direnç''yah''haya,utanma''niç''ve namus anlayışı ile fedakarlık duygularıdır.(sende yah ve niç yokmu ?hitabına maruz kalan Kafkaslı yerin dibine girer bu hitaba maruz kalmamak için çok dikkat eder.)

Aile hayatı

1-Kafkas halkını aile hayatının temeli resmiyettir.

2-bu resmiyet aile hayatında büyük bir intizam ve disiplin sağlar.

3-aile hayatı milli ve manevi değerlere göre tanzim edilmiştir.

4-laubalilik ve nezaketsizlik ,saygısızlık olarak telakki edilir

5-aile hayatında karşılıklı saygı ve bağlılık esastır.

6-bu saygı ve bağlılık içinde büyüyen çocuklar için aile hayatı ,bir fazilet okulu olur.

Ailede babanın görevleri

1-Aile reisi aile efradına karşı vakur ve şefkatlidir.

2-Aile efradı da aile reisine karşı hürmetkardır.ona karşı tam bir bağlılık gösterilir ve istekleri itirazsız yapılır.

3-Aile reisinin aile üzerindeki otoritesi büyüktür.

Ailede annenin görevleri

1-Anne ikinci aile reisidir.aile reisi bulunmadığı zaman bu mesuliyeti taşır.

2-evin içişlerinde hak ve hukukuna riayet olunur.

3-çocuklara karşı baba gibi resmi vaziyet almayarak şefkat kucağını açar.

4-Aile reisinin maddi ve manevi yorgunluklarını paylaşır ve gidermeye özen gösteriri.

5-Ev işlerinde tüm yetki sahibi olan kadının ,ekonomik hayata katkısı vardır.

6-Misafir karşılamaya her zaman hazır bulunur ve temizliğe önem veriri.

7-Örtünmede ifrat yoktur fazilet esastır.

8-Kahramanlık ve cesarette erkekleri teşvik eder.

Çocuk eğitimi

1-Çocuk terbiyesinde anne ve babanın rolü büyüktür.bu terbiyede çocuklara karşı ölçülü olunur ve ciddiyet gösterilir.

2-Çocuk eğitiminde aile yuvası temel olarak kabul edilir.

3-Anne ve baba , çocuğun yaşına göre ahlak ve terbiyesine dikkat eder.karakterinin teşekkülüne yön verir.ona yiğitlik,mertlik,fazilet ve fedakarlık duygularını aşılar.

Cemiyet Hayatı

1-Kafkas halkı topluma değer kamuoyuna önem veriri.

2-Cemiyet hayatında diğerkamlık esastır,ırkçılığa yer verilmez.

3-Toplumda kimse hor ve hakir görülmez,kimsenin şerefi ile oynanmaz.

4-Bütün insanlar kendi ayarında eş,kadın ve kızları kardeş sayar.

5-Düşmana karşı insafsız, dosta karşı fedakardır.

6-Misafire karşı hizmet ve hürmet duygusu yüksektir.

7-Büyüklere karşı saygı büyüktür, küçükleri korumak esastır.

8-Kafkas halkı;üst,baş,beden ve mekan temizliği ile çevresine örnek teşkil eder.

9-Kafkaslı; iyi ve temiz, güzel ve doğru olan her şeye candan bağlıdır.

 

M.Mehdi SUNGUR

Çerkeslerin efsanevi yoldaşıydı at. Atcılık da binlerce yıllık geçmişten süzülerek gelen bir uğraş. Ancak, yüz yıldan fazla süren yıkıcı Kafkas - Rus Savaşı ve sürgün zamanlarında Çerkes at cinslerinin hemen tamamı kayboldu. Bu eşsiz atlardan geriye sadece tek bir cins kaldı.

Her Çerkes, ata özel bir bağıllık, sınırsız bir sevgi duyar. Onu kardeş sayar, özenle korur. Ata duydukları bu yakınlık ona verdikleri isme de yansır. Çerkesler, ata " şı " der; ki bu aynı zamanda erkek kardeş anlamındadır. Öyle ki Çerkesler, mahmuzu ilk gördüklerinde ne işe yaradığını anlamamışlar ve ata acı vereceği gerekçesiyle benimsememişler. Yine aynı nedenle Çerkes, yumuşak deri uçlu kamçısyıla atına nadiren vurur. Onlar kamçıyı sadece bir simge olarak taşır. Kamçı genç kızın sevgilisine verceceği güzel bir hediye veya atlı oyunlarda ödül olabilir ancak.

Nitekin atla ilgili gelenekler Çerkeslerin yaşamında önemli yer tutar. Örneğin, misafir olunan bir yerden ayrılırken at, başı eve doğru bakacak şekilde durdurulur ve öyle bilinir. Sağdan dönerek avludan çıkmak gerekir, keza at kesinlikle kamçılanmaz. Aksi şekilde davranmak ev sahibinin konukseverliğinden memnun kalınmadığını gösterir. Çerkes geleneklerine göre bir kadının veya yaşlının önünden atla geçmek büyük ayıptır. Atlı 30-40 metre kala atından iner, karşılaştığı kişi yürüyorsa saygılı bir şekilde durur ve sağ tarafından geçmesini bekler. Karşılaştığı kişi yerinde duruyorsa atının dizginlerinden tutarak yanından geçmesi gerekir. Atlının karşıdan gelen bir kadına veya yaşlı bir adama rastladığında atından inerek gideceği yere kadar ya da izin verilinceye kadar ona eşlik etmesi gerekir. Atlıya yaya karşılaştığında önce atlı selam verir. Atlı olarak bir yere gidilirken herkesin konumuna göre bulunması gereken yer belidir. Yaşça küçük olan, „thamade“ nın (yaşlı) solunda yerini alır. Thamadeye birden fazla atlı eşlik ediyorsa büyük olan solunda, daha genç olan sağında yer alır. Ölüm haberi getiren atlı atın ters tarafından, yani sağından iner. Bunun dışında atın sağından inmek uğursuzluk sayılır.

En ünlü Çerkes atı cinsleri Şoloh ve Beçkan´dı. Şoloh, Bestav´da ve Zelençuk vadilerinde, Beçkan ise Adigey topraklarında yaygındı. bu cinslerin Kirim pazarlarında yerli koşu atlarından 25 kat fazla fiyat verilirdi. Şoloh cinsi atların özelliği, toynakların bardak biçiminde olmasi ve arka tırnakların olmamasıydı; bunun için nala ihtiyaç duymuyorlardı. Beçkan, özellikleri açısından eşsiz bir binek atıydı. Çok sabırlı ve dayanıklı, Çerkeslerin yasamının ayrilmaz parçası olan biniciligin bütün gereklerine son derece uygundu. Gerektiğinde yemsiz 3-4 günlük yola dayanabiliyordu. Halk arasındaki tarifiyle Beçkan; „Boynu düzgün, sagrısı mantara benzer, geyiğinki gibi dik baldırları vardır. Kasığı dardır, genişliği üç parmağı geçmez. Bir kaburgası fazladır ve dolaysıyla gücü de fazladır “.

Kundeyt cinsi ise 7-9 yaşına kadar genellikle özelliklerini göztermez. Bu cinsin kısrağını iki yaşına kadar basit bir cinsten ayırmak zordur; cok tüylü ve gösterişsizdir. Ama iki yaşından sonra değişmeye başlar. Tüyleri düzelir, karnı toplanır, kulakları sivrilir, asıl görünümünü almaya başlar.

Bu cinslerden baska Zelençuk vadilerinde prenslerin adlariyala anilan Alheskir, Hağundoko, Hatohşoko cinsleri ve Yecebukay´da Yivuan cinsi atlar biliniyordu. Bu cinsler mükemmel binek atı nitelikleriyle ve prenslerin özel damgalarıyla tanınıyordu. Çerkesler atı sadece binmek için yetistirirler ve sadece aygırlara ve iğdiş edilmiş atlara binerlerdi. Kisrak süreleri sadece üreme amacıyla tutulurdu.

En varlıklı ve nüfuzlu at yetiştiricisi olan Çerkes prenslerinin süreleri hiçbir zaman 150-200 kısrağı geçmezdi. Kendi damgası olan her prens kendi at cinsine sahip olabiliyordu. Çerkesler ayrıca donlarına göre atların nitelikleri olduğuna inanırlardı. Tarihçi ve etnograf A. H. Zafes´in yazdığına göre tercihleri demir kırı ve doru idi, alacalı at hiç yetiştirmezlerdi.

Rus- Kafkas Savaşı ve sürgün zamanlarında Çerkes at cinslerinin hemen tamamı kayboldu. Kalan cinsler de Rusya´daki iç savaş yıllarında yok oldu. Son Şoloh cinsi atlar da Birinci Süvari Ordusu´nun birlikleri için dağlardaki otlaklarından indirildi ve kaybolup gittiler. Kafkasya´da Sovyet iktidarıyla birlikte Çerkes atcılığının da sonu geldi. Çerkeslere at sahibi olmaları yasaklandı. Zelençuk vadilerinde kalan cins atlar da ilk Sovyet haraları kurulunca diğer cinslerle karıştı. Böylece 25-35 Çerkes atı cinsinden bugüne sadece Şağdiy kalabildi. Kalan bu tek Çerkes atı cinsi, dünya atçılık literatüründe “ Kaberdey “ (Kabardian) cinsi olarak bilinir. En iyi dağ atlarından biri kabul edilir. Kaygan dağ patikalarında yürümek, nehir gecmek, derin karda ilerlemek konusunda inanilmaz yetenekleri vardır. Dik kayalık patikalarda dengesini çok iyi korur. Ani ısı değişikliğinde ve hava basıncına karşı dayanıklıdır. Ayrıca karanlıkta ve yoğun siste yollarını bulmalarını sağlayan şaşmaz yön duygularına sahiptir. Yüz elli kilogram yükle günde 100 kilometre yol kat edebilirler. 1935-36´da Kafkas Dağları´nda yapılan bir trialde Kaberdey atları üç bin kilometrelik mesafeye kötü hava ve arazi koşullarında 37 günde tamamladılar. Bu konudaki rekor “ Aza “ adında bir kısrağa ait: Dağ eyeriyle ve tam yüklü olarak 100 kilometreyi dört saat 25 dakikada kat etti.

Kaberdey atları genellikle cinslerini doğal olarak sürdürürler, yılkı halinde dolaşırlar. Rivayete göre soyu Cengiz Han´ ın en gözde aygırından gelmektedir. Son derece sakin ve itaatkâr huylu oldugu icin tercih edilir. Kaberdey atından çaprazlama sonucu dört yeni nesil elde edildi. Bunlardan İngiliz- Kaberdey atı, cins olarak 1966´da resmen kabul edildi.

En iyi Kaberdey atları Karaçay - Çerkes Cumhuriyeti´nde Malokaraçayev ve Malkin, Kaberdey- Balkar Cumhuriyeti´nde Guaran haralarında yetiştiriliyor. Bu haralarda atlar yazın yüksek yaylalarda, kışın dağ yamaçlarında tutuluyor. İki yaşına geldiklerinde koşu performansları deneniyor. Kaberdey atı diğer koşu atları kadar hızlı olmasa da diğer atçılık sporları icin son derece uygun özelliklere sahip.

Murat Papşu
Atlas Dergi Atlas Dergi / Çerkesler NO: 2003/03

Eskişehir, Anadolu topraklarında Kafkasya’dan en çok göç almış illerimizden birisidir.

19.yüzyıl ortalarından başlayarak 20. yüzyılın ilk yarısına kadar değişik zamanlarda, değişik sayıda Kafkasyalı göçmen Eskişehir ve yöresinde yerleşmişlerdir. Kafkasya’daki kültürel yaşam unsurlarını da beraberlerinde getiren bu göçmenler, zengin kültür unsurları ile çevre halkına da örnek olmuşlar, onları etkilemişlerdir. Özellikle altın, gümüş ve deri işlerinin bolca kullanıldığı, pahalı kumaşlarla yapılmış bol etekli giysiler ve zengin aksesuarlarla çok çeşitli giyim kültürüne sahip Kafkasyalılar, zengin giyim kültürlerini yakın zamanlara kadar da sürdürmüşlerdir. Son yıllarda yalnızca düğün ve benzeri törenlerde giyilen bu giysilerin unutulmaya ve kaybolmaya yüz tutmuş olduğunu görmek, bu değerli kültür ürünlerinin gün ışığına mutlaka çıkarılması gerekliliğini de beraberinde getirmektedir.

ESKİŞEHİR’DE GÖÇMEN YERLEŞİMİ:
19.Yüzyılın başlarından itibaren Kafkasya, Kırım ile Makedonya, Yugoslavya, Romanya ve Bulgaristan gibi Balkan ülkelerinden gelen göçmen grupları en çok Eskişehir ve Bursa civarına yerleştirilmişlerdir. Bu dönem Eskişehir yerleşim dönemlerinin içerisinde en hareketli dönem olup göçmen grupların daha çok İnönü, Alpu, Seyitgazi ve Çifteler ovalarına yerleştirildikleri görülür (Harita 1).harita-1

Harita2: Türkiye ve Kafkasya

İkinci Dünya Savaşı sonrası ve özellikle son 30 yıldan bu yana Yugoslavya ve Bulgaristan’dan gelen göçmenler ise Merkez ilçe ve çevresine yerleştirilmiştir. Eskişehir’deki bu hızlı ve yoğun yerleşme sonucunda Merkez ilçe ve ova bölgelere yerleşenler kentsel kültürden çok fazla etkilenmelerine karşın, dağ ve ormanlık bölgelere yerleşenler bir ölçüde de olsa geleneksel kültür değerlerini koruyabilmişlerdir.

ESKİŞEHİR’DE KAFKAS GÖÇMENLERİ:
Kafkasya’dan değişik zamanlarda ve çeşitli nedenlerle Anadolu, Balkanlar ve Orta Doğu topraklarına göç etmiş olan Kafkas halkları Türkiye’de Kars – Sarıkamış, Bingöl, Kahramanmaraş – Göksun, Hatay - Kırıkhan, Adana – Ceyhan, Uzunyayla (Sivas, Kayseri), Çorum, Düzce, Adapazarı, İzmit, Balıkesir, Eskişehir, Afyon, Konya, Ankara, Samsun illeri ve çevresine yerleşmişlerdir. 19. Yüzyılın ortaları ile 20. yüzyıl başlarında yaşanan bu göç olayları sırasında Osmanlı hükümetleri de özel bir yerleştirme politikası izlemişlerdir (HABİÇOĞLU, 1993, s.27) Yerleştikleri köylerde geleneklerini, birbirleri ile de etkileşerek, koruyup yaşatmış ve bazı değişikliklerle günümüze kadar sürdürmüşlerdir.

Eskişehir, Kafkasya’dan en çok göç alan illerimizden birisidir. Kafkas halklarından Adige, Abhaz ve Karaçaylılar Eskişehir ili ve çevresinde yaklaşık 39 köye, 1864 -1904 yılları arasında Osmanlı Devleti tarafından bu bölgeye yerleştirilmişlerdir (ANDREWS, 1992, s. 237).

Adige ve Abhaz köyleri 1864 ve 1878 yılları arasında, Karaçaylı köyleri ise 1905 yılında kurulmuştur. Kafkas göçmenlerinin köylerinin tamamına yakını Yerli (Manav) ya da Yörük-Türkmen köylerinin aralarına onlarla karıştırılmaksızın yerleştirilmek suretiyle kurulmuştur. Yerli (Manav), Yörük-Türkmen karışık köylerin sayısı pek azdır.

Fotoğraf 4: Türkiye’de Kafkasyalılar. sivrihisar - Ertuğrul Köyü -1905.

Eskişehir yöresinde ve ilçelerine bağlı köyler şunlardır:

Adige Köyleri: Başara, Ağlarca, Oklubalı, Gökçekısık, Uluçayır, Rahmiye, Poyra, Çukurhisar, Akpınar, Karaağaç, Alibeydüz.
Abhaz Köyleri: Ağapınar, Taşköprü, Karaçayır, Musaözü, Tandır, Ahiler, Nemli, Alınca, Sarnıç, Bektaşpınarı, Yeniköy, Karalan, Kartal, Kovalca, Kireç, Çengiş, Kızılcaören, Karacaören, Rüştiye, Hasandere, Elmalı, Mezit.
Karaçay Köyleri: Yazılıkaya, Gökçeyayla (Kilise), Akhisar, Belpınar, Yakapınar (Ertuğrul)
Eskişehir bölgesinde tahmini verilere göre yaklaşık 30–35 bin Kafkasyalı göçmen yaşamaktadır

(BEYAZ, 2000, s.60).

KUZEY KAFKASYALILARIN GELENEKSEL GİYİM – KUŞAM VE SÜSLENMESİ
Tarih boyunca iki unsur toplumların giyim seçimlerinde önemli rol oynamıştır. Bunlardan ilki “iklim”dir. Dünyanın başlangıcından bu yana insanoğlu kendisini örtmek için yeni fikirler üretmeye çabalamıştır. İlk insan doğa koşullarına göre vücudunu korumak gereğini duymuş, soğuğa karşı kalın, sağlam ve koyu renk malzeme kullanırken sıcağa karşı ince ve açık renkleri yeğlemiştir. Kullandığı ilk malzemeler öldürdüğü vahşi hayvanların derileriydi. Bu çağlarda giysilerin birbirlerinden pek farkı yoktu. Bulunabilen ilk malzeme kullanılıyordu. Zamanla sınıfsal farklılıkların da ortaya çıkması giysilerde de doğal olarak büyük farklılık oluşturmaya başladı. (KOÇKAR, 1987, s.215)

İkinci önemli unsur ise dindir. Geleneksel giyimde dinsel örtünmenin önemli bir rolü bulunmaktadır. Özellikle orta çağda efendilerine giysi dikmekle görevli kişiler, ortak ve toptan malzeme de kullandıklarından ulusal giysilerin belirlenmesinde büyük rol oynamışlardır (KOÇKAR, 1987, s.215).

Bu dönemde giysilerde güzellik ve biçim çeşitliliğinin ön plana çıktığı, süsleme ve takıların zenginleştiği görülmektedir. Bu etkilenmede bir önceki toplumun ve komşu toplumların kültürel açıdan büyük katkıları vardır.

Kafkasya’da halk giyim sanatının Kuban ve Elbrus bölgelerindeki arkeolojik kazılar sırasında elde edilen bulgularda ortaya çıkarılan taş kabartma ve oymalarda, duvar resimlerinde çizilmiş erkek ve kadın giysilerinde, mezarlarda ve kurganlarda yapılan incelemeler sonucu ilk biçimini İ.Ö. V. yüzyılda almaya başladığı ve bu oluşumunu İ. S. XIX yüzyıl ortalarında tamamladığı görülmektedir (KOÇKAR, 1987, 215).

Kuzey Kafkasyalıların Giyim, Kuşam ve Süslenme geleneklerinin günümüzdeki formlarının oluşumu 18. yüzyılın başlarında başlamıştır. Arkeolojik buluntulardaki figürlerde kadın ve erkek giyiminde kullanılan detayların yerli halka ait olduğu görülmektedir. Kafkasya halklarının geleneksel giyimi çok uzun bir sürece dayanmaktadır. Ancak giyim biçimleri ile ilgili ayrıntılı bilgilerin elde edilebildiği 18. yüzyılın sonlarında, organik gelişmesini tamamlamış olduğu söylenebilir.

18.yüzyılda, giyimde daha önceki dönemlere bir çizgi çekilmiş gibi değişiklikler bulunmaktadır. Çarlık Rusya’sının Kuban nehrinin sağ kıyılarına kadar inmesi Ruslarla Kafkas halklarının birbirleri ile iletişim kurmasını ve yakınlaşmasını sağlamıştır. Fakat bu sıralarda Kuzey Kafkasya’da ortamın sakin olmadığı görülmektedir. Rusya ile Osmanlı İmparatorluğunun Kafkasya üzerinde hâkimiyet kurma rekabeti sonucunda zafer Rusya lehine olmuştur. 1774 yılında imzalanan Küçük Kaynarca anlaşması ve 1783 yılında Kırım’ın Rusya topraklarına katılması ile Kuban nehri Osmanlı imparatorluğu ile Rusya sınırını oluşturmuştur. Böylece Kuzey Batı Kafkasya, Rusya sınırları içerisine alınmıştır (STUDENETSKAYA, 1989, s.5).

Bu sıralarda yerli Kafkas halkları hayvancılık ve çiftçilik ile geçimlerini sağlamaktaydı. Dağlı halklar (Adige, Kabartay, Nogay, Abazin, Karaçay, Balkar, Çeçen ve İnguşlar) daha çok hayvancılıkla geçinirler, Kuban nehri kıyıları ile Karadeniz kıyılarındaki halklar ise (Şapsığlar, Abhazlar) daha çok toprakla uğraşır bahçe tarımı yaparlardı. Bu halklar için avcılık ta çok büyük önem taşırdı. Böylelikle giysileri için temel malzemelerini sağlarlardı. Evlerde yapmış oldukları kumaşlarla Keten bezi deri giyim eşyaları, Keçe (Kiyiz) ve Yamçı gibi giysilerini kendileri yaparlardı.

Aynı zamanda birçok hazır giyim ve malzeme ticari değiş – tokuş sayesinde Kuzey Kafkasya’ya ulaşmaktaydı. Rusya’dan sanayi malzemeleri; değişik kumaş türleri (Keten, Amerikan Bezi, Basma, Çuha Kumaşı v.b.), İran’dan lüks malzemeler (İpek, Atlas, Kadife Kumaşlar), özel günler için giyilmek üzere ayakkabılık maroken deri, değerli taşlar, Kırım’dan maroken ve ipek, Türkiye ve Batı Avrupa’dan keten, pamuklu kumaş, ipek, tül kumaşlar getirilirdi.

Kafkasya’da 18. yüzyıl yerli halklarının sosyal ilişkileri feodalizme dayanıyordu. Bu feodal yapı, değişik halklarda değişik formlar alıyordu. Örneğin Kabartaylar toprakla uğraşırdı ve kölelerle soylular arasında belirgin bir farklılık vardı. Bu farklılık giyim biçimlerine de açık bir biçimde yansımıştır. Bu güçlü farklılık Asetin, Karaçay, Balkar ve Abazinlerde de görülmektedir.

Çeçenler ve İnguşlarda bu feodal farklılık çok belirgin değildi. Ancak bir kısım Çeçenlerin (Akkinler) giyim biçimlerinde bu farklılık görülebilirdi. Kuzey batı Kafkasya’nın bir kısım Adige grupları olan Şapsıhlar, Natuhaylar ve Abadzehler feodalizm karşıtı olarak görülmekteydiler. Sosyal yapıları diğer Kafkasya halklarına göre daha demokratik yapıdaydı. Buna rağmen Beylik düzenindeki ilişkilerde kölelerle olan farklılıklar açıkça göze çarpmaktaydı.

16.yüzyıldan 19 yüzyıl başlarına kadar Kuzey Kafkasya’daki kurganlardan bu dönem giyim biçimleri ile ilgili oldukça zengin bilgiler elde edilebilmektedir. Bu mezarlıklarda giyimlerin sağlam oldukları görülmektedir. Bunlara bakarak kumaş türleri, takılar, dikim teknikleri ve giysi parçaları, insanların sosyal statüleri gibi giysilerle ilgili tüm ayrıntılı bilgileri elde etmek mümkün olmaktadır. Ancak bu kurganlar soyguna uğramadan önce çok fazla araştırma yapılmamıştır. Arkeologların bu konu ile ilgilenmemelerinin nedeni onlar için daha yeni zamanlar oluşudur. Etnograflar ise bu kurganların araştırılması işi arkeologların işi olmalıdır diyerek ilgi göstermemişlerdir. Sonuçta bu çok önemli bilgi kaynakları neredeyse kaybolmak üzere iken konunun önemi akıllarına gelebilmiştir. Örneğin Karaçay – Balkar bölgelerindeki kurganlar 20. Yüzyılın başlarında soyguncular tarafından talan edilmişlerdir. Değerli arkeolog L. P. SEMENOV’a Osetya, İnguşetya, Çeçenya’daki kurganlarda 1920’li yıllarda yaptığı ayrıntılı döküm çalışması ve araştırmaları nedeniyle minnettarlık duyulmalıdır. Ancak burada elde ettiği giyim koleksiyonu günümüze kadar kalmamıştır. Bu nedenle yazıya geçirmiş olduğu bilgiler çok değerlidir (STUDENETSKAYA, 1989, s.3).

1925 – 1926 yılları arasında arkeolog ve etnolog B. A. KUFTİN, Oset kurganlarından elde edilen giyim koleksiyonunu Moskova Merkez Müzesi’ne getirmiştir (1930 yılında adı SSCB Halk Müzesi ”Muzey Narodov SSSR” olarak değiştirilmiştir). 1948 yılında bu koleksiyon Devlet SSCB Halkları Etnografya Müzesi’ne devredilmiştir.

Alan imparatorluğu döneminden kalan heykeller ve Oset Kurganları çok sayıda bilim adamı tarafından araştırılmıştır. Örneğin V. H. TMENOV, Dargavs yakınlarında “Ölüler Şehri” adlı bölgede çalışmıştı. Ancak bu dönemde kurganlarda yapılan yağmalar nedeniyle çalışmak çok zordu. Giysiler parçalanmış olduğundan ancak kumaş parçaları elde edilebilmişti.

1960’lı yıllarda Karaçay – Balkar bölgesinde 14. ve 18. yüzyıllara ait kurganlarda Arkeolog G. İ. İONE, H. H. BİCİEV, İ. MİZİEV ile etnograf İ. M. ŞAMANOV çalışmalara başladılar. İnguş ve Çeçen bölgelerinde Vaynah’ların tarihi ile ilgili çalışmaları da E. İ. KRUPNOV, V. İ. MARKOVİNA ve M. B. MUJUHOEVA yürüttü (STUDENETSKAYA, 1989, s.7).

B. VİNOGRADOV, Ortaçağların daha geç zamanlarında Vaynahlara (Çeçen, İnguşlar) ait giyim biçimleri ile ilgili ayrıntılı çalışma yapılması gerektiğini bildirmiştir. Kültürleri birbirlerine çok benzeyen bu halklar arasında giyim biçimleri açısından birtakım farklılıklar bulunmaktaydı.

Birçok halk için örneğin Zakafkasya (İng: Transkafkasya, Arap: Maverai Kavkazia) halkları için araştırmalar sonucu bulunan freskler, minyatürler, tablolarda bulunan resimler ayrıntılı bilgi vermesine rağmen Kuzey Kafkasya’da bu tür bilgiler bulunmamaktadır.

Kuzey Kafkasya halklarının giyimleri ile ilgili yazılı ve resim materyalleri 18. ve 19. yüzyıllarda biraz da 17. yüzyılda bulunmaktadır. Bu döneme ait resimlere bu bölgede dolaşmış gezginlerin gravürlerinde rastlanmaktadır. Bu materyaller oldukça önemlidir. Ancak bu bilgilerde de birtakım eksiklikler bulunmaktadır. Böylece bu bilgiler bütün halklarla ilgili eşit olarak verilmemiştir.

Giyim kültürü ile ilgili en çok bilgiler Adigeler (Çerkesler) hakkında bulunmaktadır. Bu bilgiler 13. yüzyıldan 19. yüzyıl ortalarına kadardır. İkinci sırada Asetinler bulunmaktadır. Bu bölgede araştırma yapan gezginler 14. – 19. yüzyıllar arasında Asetinlerle ilgili ayrıntılı bilgiler vermişlerdir, Üçüncü sırada Çeçen ve İnguşlarla ilgili bilgiler yer almaktadır. Karaçay – Balkarlar ve diğer halklarla ilgili 19. yüzyıla kadar neredeyse hiç bilgi yoktur.

Ancak, yalnızca tanımlamalarda değil, insanlara bakarak yapılan resimlerde dahi yanlışlıklar bulunmaktadır. Örneğin resimde Çerkes ya da Asetin diye yazmalarına rağmen bu resmin hangi sosyal gruba ait olduğunu ya da resmin ne zaman yapıldığı yazılmamaktadır. Bazı durumlarda resimler kopya ya da ressamın kendi hayal gücü ile yaptığı çalışma olabilmektedir. Bu resimlerdeki giysiler daha çok üst tabakadaki kimselere aitti.

Dağ eteklerinde oturan, yaşamlarını dağlarda sürdüren “dağlı” Kafkasyalıların, giysilerinin en önemli özelliği erkek giysilerinin sade ve kullanışlı, kadın giysilerinin ise oldukça süslü olduğu gözlenmektedir. Bakıldığında giysilerde hiçbir fazlalık göze çarpmamaktadır. Giysilerdeki bu fonksiyonel ciddilik, vücudu düzgün göstermekte, hareketlere doğallık ve özgürlük kazandırmaktadır. Bu nedenle 19. yüzyılda Rusya’da Kazak kökenli süvarilere çar tarafından asker üniforması olarak giydirilmiştir (Fotoğraf: 7, 8, 9, 10)

KADIN GİYSİLERİ
Kadın giyiminde oluşturulan mükemmel kompozisyon, vücudun üst kısmını saran, bele takılan kemerin aşağısında önden açık ve yere kadar uzun dikilen bu giysiyi oldukça zarif ve bol işlemeli bir başlıkla tamamlar. Renkler genellikle yumuşak ve koyu tonlardadır. Yeşil, mavi, lacivert, bordo, kırmızı, siyah benzeri renkler kadın giyiminin ana renkleri olmasına rağmen, krem, beyaz, bal sarısı, açık mavi gibi açık tonlardaki renkler de genç kızlar tarafından kullanılabilir (Fotoğraf: 11, 12,13, 14).

Kafkasyalı kadınların giysileri sosyal yaşantılarının bir parçası olan terzilik mesleğinin birer ürünüdür. Üstün beceri isteyen dikiş tekniği, göz nuru süsleme sanatı, altın, gümüş işlemeciliği bu giysilerde görülür (KOÇKAR, 1987, s.218)

Kumaş üzerine yapılan işlemeler bazen altın ve gümüş tellerle yapılır, bazen de savatlı gümüş işlemeli parçalar giysilerin üzerine yerleştirilir. Kadın giysilerinin parçaları şunlardır:

Kaftan: Kadın dış giyimi olarak kullanılan kaftanın üzerinde omuzdan ya da kemer altından başlayarak etek uçlarına kadar uzanan altın, gümüş madeni düğmeler, sim sırma şeritlerle bezenmiş motifler bulunur (Fotoğraf 5, 11, 12, 13, 14). Kol yenleri çok çeşitli biçimlerde yapılır (Resim 11, 12, 18, 19, 20). Üzerlerinde altın, gümüş, sim sırma işler bulunur.

Kaftan’ın belden aşağı kısmının geniş ve yere kadar, kollarının da geniş ve uzun oluşu rahatlığı, zenginliği ve soyluluğu temsil eder. Göğüs kısmındaki açıklıktan içliğe dikilmiş parmak görünümündeki altın veya gümüş düğmeler (hazırlar) görünür (Fotoğraf 15, 16, 17)

 

İçlik: Kaftanın içine giyilir. Uzun kollu, yarım ya da kolsuz olabilir. Yaka modeli yuvarlak veya hâkim yakadır. Göğüs kısmında dıştaki kaftanın açık bölümünden görünecek şekilde metal düğmelerle işlenmiştir. Bir ya da iki parçalı olabilir. Tek parçalı olanı kaftana benzer ancak önü kapalıdır. İki parça olanı ise bluz – etek biçimindedir. Her iki biçimde de Kaftanın altından görünen kısmı gümüş ya da altın sim sırma işlemelidir (Fotoğraf 12, 13). İçlik renkleri genellikle kaftanın renklerinden farklıdır. Kaftana uyumlu ve tamamlayıcı nitelikte renkler ve parlak kumaşlar seçilir. İpek veya atlas türü hafif kumaşlardan yapılır.

İçlik Altı (Korse): Kafkasyalı kadınlar giyinmeye çok özen göstermekteydi. Günümüzde artık terkedilmiş bazı geleneklerle vücutlarını da değişik yollarla korumaya çalışırlardı. Küçük yaşlarda “Çuba” denen özel bir korse takarlar ve korseyi evleninceye kadar çıkarmazlardı (Resim 13). Çuba, yandan ya da arkadan “Tuhtüy” denen altın veya gümüş sim sırma tellerden örülmüş onlarca düğmeyle ya da ipek bağcıklarla tutturulur. Ancak evlendikleri gece bu çok düğmeli ya da çok bağcıklı korseyi eşlerinin çıkarmasına izin verirlerdi. Bazıları yaşlandıkları halde korse giyme alışkanlıklarını sürdürürler, böylece ince bel, dik ve orantılı bir vücuda sahip olurlardı.

Başlık (Kep): Çok çeşitli biçimleri vardır. Üzeri altın, gümüş şeritler, taş ve inci işlemelerle süslenir. Kep yükseklikleri 8 – 10 cm.den başlayarak 20 – 30 cm. ye kadar yüksek olanları vardır (Fotoğraf 15, 16). Tepe kısmı düz olduğu gibi konik biçimde olanları da vardır. Başlık başa dik olarak giyilir. Geriye doğru yatık giyilmesi saygısızlık ve bilgisizlik olarak görülür. Üzerine bir ya da bazen birkaç başörtüsü takılır.

Baş Örtüsü: Kadın giysilerinin en önemli parçaları başlık, başörtüsü, şal ve son yıllarda zamanlarda kullanılan atkılardır. Başlıkta bazen birkaç başörtüsü birden kullanılabilir. Şallar büyükçe yapılır ve kışın palto yerine de kullanılırdı. Bazen yaşlı kadınlar başörtülerini kemer yerine bellerine bağlarlardı (LAVROV, 1978, s.161). Başörtüsü gelinin evlendiği erkeğe hediye olarak götürdüğü malzemeler arasında en önemli parçalardan birisiydi. Başörtülerinin de çok çeşitleri vardır (Resim: 16, Fotoğraf: 17, 18). Başörtüsü gelinin evlendiği erkeğe hediye olarak götürdüğü malzemeler arasında en önemli parçalardan birisidir.

Ayakkabı: Kafkasyalı kadınlar ev içerisinde günümüzde de kullanılan mest benzeri, deriden yapılmış hafif, alçak topuklu, tabanı sahtiyan deriden, yarım konçlu bir tür ayakkabı giyerler. Zengin ve soylu ailelerin genç kızları konukların önüne yüksek, gümüş ve sedef işlemeli takunyalar giyerdi (Resim…).

Kemer: Kadın kemerleri Kafkasya gümüş ve altın işlemecilik sanatının en güzel örnekleridir (Fotoğraf 19, 20, 21, 22, 23, 24) Tek parçadan yapılmış tokalı modelleri olduğu gibi, parça parça deri veya kumaş üzerine tutturulmuş veya birbirine geçmiş baklaların eklenmesiyle oluşturulmuş modelleri de vardır. Kemer işlemeciliği Kafkasya’da daha çok Dağıstanlı kuyum ustaları tarafından yapılır.

ERKEK GİYİMİ
Çerkeska: Kafkasya geleneksel giyiminin sembolü haline gelmiş olan Çerkeska bir dış giysidir. Kaptal (Kar-Bal.), Govtal (Çeç-İng.) ya da Kaptan (Ad.) da denir. Vücudu bele kadar sarar. Belin aşağısından itibaren hareketleri kısıtlamayacak biçimde etek gibi yapılmıştır ve diz altına kadar iner. Göğüs kısmı kadın giysilerinde olduğu gibi önden açıktır. Önden kaytan ipliğinden yapılmış düğmelerle iliklenir. Çerkeska, genellikle lacivert, mavi, gri, siyah, bordo gibi koyu tonlarda çuha ya da kabardin kumaşlardan yapılır (Resim 17, 18)

Avcılıkla geçinen Kafkasyalılar XVIII. Yüzyıldan itibaren göğüs kısımlarında silahlarına doldurmak için barutluk kullanmaya başlamışlardır. Daha önceki yıllarda bele takılan boynuzdan yapılmış barutluklar kullanan Kafkasyalılar, kullanış zorluğu nedeniyle bu yöntemi terk ederek göğüslük kullanmaya başlamışlardır. Böylece Çerkeska’nın da oluşumu tamamlanmıştır.

XIX yüzyılın sonlarında artık son şeklini alan Çerkeska’nın da “hazır”ları içi bir atımlık barut ya da sonraları bir tüfek mermisi alabilecek kadar boş olarak, sert ve dayanıklı ağaçlardan yapılır. Üzeri de altın, gümüş ya da kemik kapaklarla kapatılır (Resim 19).Bu da Çerkeska’ya özel bir form kazandırmaktadır.

Kalpak: Bugünkü oluşumunun XVIII. yüzyıl ortalarında başladığı sanılmaktadır. Bilinen ilk biçimiyle kenarları çeşitli yaban hayvanlarının kürkleriyle kaplı, yarı çember biçimindeki bu baş giysisi özelliğini günümüzde de korumaktadır. Kalpaklar evlerde kadınlar tarafından dikilir ve çok özenle korunurlardı. Başa giyilen kalpak uzaktan bile giyen insanın hangi Kafkas halkından olduğunu belli ederdi. Çeçen, İnguş ve Dağıstanlılarda geniş, uzun tüylü ve yüksek biçimleri (Resim 20), batıdaki Adige ve Abhazlarda son yüzyıl içerisinde tüm Kafkasya’ya yayılan ve “Kubanka” adıyla anılan kalpak biçimi giyilirdi (KOÇKAR, 1978, s.216).

Keçe Şapka: Bahar ve yaz aylarında güneşten korunmak amacıyla giyilir. Yünün dövülerek keçe haline getirilmesiyle yapılır. Çeşitli şekilleri vardır (Fotoğraf 25).

Başlık: Özellikle kış aylarında fırtınalardan ve yağışlardan, yaz aylarında da güneşten ve rüzgârdan korunmak amacıyla kullanılan bir baş giyimidir. Ev tezgâhlarında yün ipliklerden sıkı dokuma teknikleri ile dokunan beyaz, krem ya da siyah renkte el dokuması kumaşlardan yapılır. Tepesi külah biçimindedir. (Resim21) Başa giyildiğinde uçları 15 cm genişliğinde iki şerit halin başın iki yanından iner. Başa çeşitli biçimlerde giyilebilir. Başa giyilmediğinde omuza atkı biçiminde atılır. Ucunda ipek ipliklerden yapılmış püskül bulunmaktadır (Fotoğraf 9).

Gömlek: Gömlek uzun kolludur. Yakası dik, kolları kaytandan yapılmış düğmelerle iliklenir. Aynı kaytan düğmelerden gömleği önden ve yaka kısmından iliklemek için de kullanılır. Genellikle beyaz, krem ya da siyah renkte pamuklu veya ipekli kumaşlardan yapılır. Üzerinde işlemeleri sadedir. Yalnızca yaka kısmında ve kol ağızlarında görülür. (Resim 22).

Pantolon: Bel Kısmı bir uçkur bağı ile bağlanır. Paçaları uzundur. Genellikle koyu renkli (siyah, kahverengi) çuha kumaştan yapılır. (Resim 23)

Ton: Koyun ya da keçi derisinden yapılır. Omuzlardan ayak topuklarına kadar uzanan veya dizlere kadar kısa biçimde yapılmış uzun kollu kışlık bir giysidir. Yakalarına kişinin varlık durumuna göre Tavşan, Kurt, Samur, ya da Kuzu derisinden kürk konur. Kış günlerinde soğuktan, kardan ve yağmurdan korur (Fotoğraf 27 ) (Resim 24,25).

Yamçı: Çiftçilik ve hayvancılıkla geçinen Kafkasyalıların özellikle at sırtındayken giydikleri soğuktan, rüzgârdan, kar ve tipiden korunma giysisidir. Anadolu “kepenek” denen keçeden yapılmış benzerleri kullanılmaktadır. Daha çok siyah ya da beyaz keçi kılından veya koyun yününden karışık olarak yapılır. Kıllar dış kısmında bırakılırken iç kısmındaki yünler dövülerek düzleştirilir. Ön kısmı boydan boya açıktır. Boyun kısmından gümüş bir toka yardımı ile birbirine tutturulur. (Resim 26) (Fotoğraf 28,29).

Kemer: Beli sıkıca saracak biçimde bağlanır ve üzerinde savatlı gümüş işlemeler bulunur. Bazen zorunluluktan, bazen de inançlar gereği kemere bazı parçalar eklenmiştir. Bu parçalar daha sonraları gümüş süslemelere çevrilmiştir. Kemere takılan bazı toka ve çengellere barutluk, kılıç ve yağdanlık asılırdı. (Resim 27,28,29) ( Fotoğraf 30,31).

Kama: Kafkasya geleneksel giyim bütünlüğünü tamamlayan en önemli aksesuardır. Bele özel biçimde takılır. Kemer tokasının tam ortasından, kının en uç kısmına bağlanır. Kama her iki tarafı keskin biçimde yapılmıştır. Her kamanın üzerinde yapanın adı ve yapım tarihi mutlaka yazılır (Fotoğraf 30,31,32). Kama, iyi su verilmiş çelikten iki tarafı keskin olacak biçimde yapılır. Kını üzerine yapan ustanın el becerisine göre savatlı gümüş, altın işlemeler yapılır. Deriden yapılmış kın üzerinde eğer yalnızca ucunda ve sapa yakın kısmında işleme varsa “Kara kama“ denir (Fotoğraf 33,34). Özellikle Dağıstan’ın Kubaçi köyü gümüş işleme sanatçıları Kama yapımında çok ustalaşmışlardır.

Çizme: Ayağa giyilen çizme yumuşak keçi, dağ keçisi, koyun ya da geyik derisinden yapılır. Taban kısmında ham deri kullanılır. Çorap gibi giyilir. Uzunluğu diz kapağının üzerine kadar gelen biçimleri olduğu gibi mest biçiminde yapılarak üzerine deriden ya da keçeden yapılmış tozluk giyilen biçimleri de vardır (Resim:30,31,32,33) ).

 

KAYNAKLAR

ANDREWS, P. Alford. Türkiye’de Etnik gruplar, Çev: Mustafa KÜPÜŞOĞLU, İstanbul, 1992
BEYAZ, Barış. Eskişehir Yöresinde Kafkas Göçmenleri, Bitirme Tezi, Pamukkale Üniversitesi, Fen-Edebiyat
Fakültesi, Tarih Bölümü, Danışman: Doç. Dr. Selahittin ÖZÇELİK, Denizli, 2000. HABİÇOĞLU, Bedri. Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler ve İskânları, Nart Yayıncılık, İstanbul, 1993.
KOÇKAR, M. Tekin. Kafkas Halk Dansları, Öğretim Yöntem ve Teknikleri, Şamil Eğitim ve Kültür Vakfı Yayını, No:2, İstanbul, 1987.
KOÇKAR, M. Tekin. Eskişehir Halkbilim Ürünleri, Anadolu Üniversitesi, ESBAV Yayını, Yayın No:146, Eskişehir, 1999.
KUZNETSOVA, Anna Yakovlevna. Narodnoe İskusstvo Karachaevtsevi Balkartsev, İzdatelstvo “Elbrus”, Nalçik, 1982.
LAVROV, L. İ. Karaçayevtsı İstoriko–Etnografiçeskiy Oçerk, Stavropolskogo Knijnogo İsdatelsva, Çerkessk, 1978.
STUDENETSKAYA, Yevgeniya Nikolayevna. Odejda Narodov Severnogo Kavkaza XVIII–XX. vv. İzdatelstvo ”Nauka

Öğr. Gör. M. Tekin KOÇKAR
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, Halkbilim Araştırma ve Uygulama Merkezi (HAMER), Merkez Müdürü.

Önsöz: Çerkeslerde toplantı yapmak için çok neden vardır. Bir köyden diğer bir köye gidildiğinde ya da o köye dışarıdan bir konuk gelmişse gençler hemen bir araya gelirler.

Bir düğünün bitiminde gençler toplanarak böyle bir ortamın oluşmasına neden olabilirler. Yine kendi aralarında böyle toplantıları önceden planlayabilirler. Muhabbet toplantıları fonksiyonel açıdan bir çok amacı gerçekleştirmektedir. Bu tür toplantılarda bir çok Çerkes genci birbirleri ile tanışma olanağını bulur. Aynı sülaleden olan kişilerde birbirini tanımış olur. Aynı yaş grubundan toplanıp tanışan bu kişiler böylece eğlenme şansını yakalar. Birbirlerini tanıyan genç kız ve erkekler aradıkları özellikleri taşıyan kişilerle kaşen olarak daha sonra evlenebilme olanağını bulurlar. 

Toplantı Düzeni 

Toplantıda insanlar dağınık bir şekilde oturamazlar. Herkes konumuna göre oturması gereken yerde oturmak durumundadır. Oturma sisteminde kızlar ve erkekler ayrıdır. Karışık oturmazlar. Toplantıda hiyerarşik yapılanmanın getirdiği farklı statü ve rollerin olması bireyleri istediği gibi davranmaktan alıkoyar. Herkes örf ve adetlere göre oturma düzeni alır. Thamatenin sağında ve solunda birer yardımcı bulunur. Bu kişiler ev sahibi olmaması koşulu ile gelen konuklardan birisi olabilir. Bunlar en az thamate kadar topluma etki edecek konumdadırlar. Eğer bu grup düğün, nişan türü bir grupsa thamatenin sol tarafına yaş sırasına göre erkekler, sağ tarafına yaş sırasına göre bayanlar oturur. Bayanların thamatesi de grup thamatesinin sağ yanında oturur. Yaş sırasına göre de diğer bayanlar da sağ tarafta yer alırlar. Diğer toplantılarda ise sağında ve solunda erkekler oturmaktadır. 

Gösterilen her davranışın belirli kuralları vardır. Ancak buna karşın bu tip toplantılar çok eğlenceli ve yararlı olur. Bu tür toplantılar yeni katılmaya başlayan gençler açısından da eğitim merkezi sayılır. Burada “habze”nin yani örf ve adetlerin uygulamalı olarak öğretilmesi sağlanır. İnsanlar birbirine kaynaşır. Kızlar ve erkekler arasında arkadaşlık kurulur. Bu tip toplantılar belirli yaş gruplarına ayrılmıştır. Kızlar ve erkekler kendi yaş gruplarının toplantılarına katılırlar. Her yaş grubunun toplantısı ayrı olmaktadır. 

Eğlenerek Tanışma 

Bütün toplantılar başlarken tanışma bölümü vardır. Gruptaki kişileri tanıştırma görevini thamatenin isteği üzerine pşerah yerine getirir. Grup kalabalık ise herkesi tek tek tanıştırmak yerine değişik bir ortam hazırlanarak herkesin birbiriyle tanışması sağlanır. Bu daha çok zaman geçirici oyunlarla olur. Bu oyunlar gruptaki insanların birbirleri ile tanışmasına ve iletişim kurmasına aracı olur. Oyunu pşerah başlatır. Örneğin “çapşı” denilen bir oyun vardır. Pşerah gruptaki kişilerin herhangi birisini kaldırır. Kaldırdığı kişinin eline vurur. Eline vururken de kendi adını, kabile adını ve boy adını söyler. Yine o kişi de aynı şekilde başkasını kaldırır. Bu biçimde oyun süresince bir tanışma olur. Ancak grupta Çerkez olmayan bir kişi varsa o kişi yalnız bulunduğu konum itibariyle tanıştırılır. 

Habzenin Kesin Kuralları 

Muhabbet geceleri habzenin kesin kurallarına göre şekillenir. Bu kurallara uyulmadığı taktirde thamate araya girer ve kuralların uygulanmasını sağlar. Kurallara uygun hareket etmeyen kişiler ise diğer kişiler tarafından uyarılır. Bu nedenle bu toplantıda sergilenen her davranış kurallara uygun olmak durumundadır. O gecede hiç kimse keyfi olarak odadan dışarı çıkamaz. Dışarı çıkmak istediğinde thamateden izin alır. Thamate izin vermişse dışarıya çıkabilir. Birisi herhangi bir durumda dışarı çıkıyorsa orada bulunan herkes çıkarken ayağa kalkar. Aynı şekilde dışarıdan içeriye gelindiğinde de aynı şey geçerlidir. Bu durum Çerkes kültüründeki saygı unsurunun etkinlik göstergesidir. 

Bir Kompliman Geleneği Pseluh 

Çerkeslerin her vesile ile yaptığı toplantılar, gençlerin kendilerini göstermesi ve yeteneklerini sergilemesi için birer fırsattır. Böyle eğlencelerde birbirinden hoşlanan genç kız ve erkekler sanki evleneceklermiş gibi birbirlerine iltifat ve ilanı aşk ederler. Çeşitli şakalar yaparlar. Bazen aynı kıza bir kaç genç birlikte iltifat ederek eğlenceyi artırır. Kızlar da gençlerin bu iltifatlarına uygun şakalar yaparlar. İltifatlarla birlikte yapılan tüm şakalaşmalara “pseluh” denmektedir. Pseluh işin gayri ciddi boyutudur. O grupla sınırlıdır. Pseluk zahiren gayri ciddi gibi görünse de bu kanaat yanıltıcıdır. Bütün eğlence ve şakalar birtakım yaptırımlara haiz olan habzenin kesin kuralları ile sınırlıdır. Gelişigüzel bir biçimde pseluk yapılmaz. Saygısızlık yapmak karşısındaki kişiyi en ufak bir şekilde rencide etmek yasaktır. Pseluk ile başlayıp daha sonra da devam eden kaşenlik iki kısma ayrılmaktadır. Bunlardan birisi şaka diğeri ise ciddi kaşenliktir.

Şaka kaşenliğine “semerko” denmektedir. Bu durumda kişiler ciddi olmasalar bile yalnız o geceye ya da bir kaç geceye mahsus olarak kaşen olabilirler. Burada amaç eğlenmek, birbirlerini tanımak bunu yaparken de hoş zaman geçirmektir. Şaka kaşenliğinde kız ve erkek birbirlerine sanki evleneceklermiş gibi övücü sözler söyler. 

Konukların Durumu 

Bu toplantılarda konuk olan kişiler, çok önemli bir gerekçeleri olmadıkça diğer kişiler topluluğu terk etmeden o ortamı terkedemezler. Toplantı bitene kadar o ortamda bulunmak durumundadırlar. Çünkü diğer kişiler daha çok o gece onlar için toplanmıştır. Bu nedenle onların toplantıyı terkedip gitmeleri saygısızlık sayılır. Aynı kural konuk ve ev sahibi dışında ev sahibinin arkadaşları için de geçerlidir. Bunların toplantıyı terkedip gitmesi de konuklara karşı bir saygısızlık olarak nitelendirilir. 

Oyunlar 

Çerkes gençlerinin düğün gibi toplumsal aktiviteler aracılığıyla düzenlediği toplantılarda çeşitli oyunlar oynanır. Oyunlar hem toplantıdaki insanların birbirleri ile tanışmasını sağar hem de toplantının eğlenceli geçmesine neden olur. Bu oyunlar folklorik ve dans türü oyunlar değildir. 

Eğlenceye yönelik olan ve herkesin katıldığı oyunlardır. Oyunu pşerah başlatır. Oynanan oyunların bazıları şunlardır. 

Çapşı: Bu oyun birbirinin eline vurarak tanışmayı sağlayan oyundur. 

Aykan: Pişerah kalkar. Başka birini de kaldırır. İkisi de eliyle birbirinden habersiz olarak bir, üç ya da beşi göstermek durumundadır. Oyunun kurallarına göre üç biri, beş üçü, bir de beşi yenmektedir. Bu durumda yenen sayılan eliyle gösteren kişi diğer kişinin eline hızlı ya da yavaş olarak vurmaktadır.

Eş Seçme: Oyunun başında herkes ikişerli olarak eşleştirilir. Daha sonra pşerah kalkar, sırayla herkese “eşinden memnun musun” diyerek sorar. Eğer memnunsa, memnun olduğu için eline havluyla vurulur. Memnun değilse eline vurulmaz ve eş olarak kimi istediği sorulur. O da orada bulunan herhangi bir kişiyi eş olarak seçer. Bu durumda seçtiği kişinin eşine “eşini veriyor musun?” diye sorulur. Eğer verirse eline vurulmaktan kurtulur. Eşini vermeyi kabul etmezse eşini isteyen kişinin söylediğii sayı kadar (daha önceden bir limit belirlenir) hızlı ya da yavaş şekilde eline vurulur. 

Yüzük Oyunu: Bu oyunda bir yüzük saklanır. Bir kişi kaldırılır ve kaldırılan kişiden yüzüğü bulması istenir. Bunu da diğer kişilerin tanımları ile yapar. Yüzüğü arayan kişi diğer kişilerin verdiği ipuçlarına göre yüzüğün kimde olduğunu bulur. 

Bu oyunların yanısıra daha farklı oyunlarda oynanmaktadır. Bu oyunlar kişilerin hem birbirleriyle tanışmasını hem de etkileşim ve iletişim kurmasını sağlar. Kişiler çapşı denilen oyunla çok kısa bir süre içinde birbirleri ile tanışma olanağı bulur. Aykan denilen oyunda bunun hemen ardından gelir. Bu oyunda da en fazla bir-iki dakika kadar bir sürede birbirleriyle konuşma olanağı sağlanmış olur. Onlar da eğer iletişim kurmak isterlerse bu fırsatı değerlendirmeye çalışırlar. Eş seçme oyununda ise eşini vermemenin cezası vardır. Kişiler eğer eşlerine bağlı iseler eşlerini vermezler. Bağlı değillerse eşlerini değiştirirler. Eşine ne kadar bağlı ise o kadar cezaya katlanır. Bu bağlılığı hem karşısındaki kişiye hem de topluma yansıtmış olur. Bunun gibi diğer oyunların oynanmasında da bir takım incelikler ve yararlar vardır. Bu tip oyunların yanı sıra toplantılarda maniler, güzel sözler, şarkılar vs. söylenir. Bir çok değişik konular konuşulur.

Page 1 of 4

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @dergi_mizage: As we all know you are a bit busy these days, we want to remind you that Russia condemns the USA for Native American Gen…
Avusturya, Drau anıtı: ''Burada 28 Mayıs 1945’te yedi bin Kuzey Kafkasyalı, kadın ve çocukları ile birlikte Sovyet… https://t.co/yZtTG7dfDs
RT @Cerkesya: #21Mayıs #Circassiangenocide #ÇerkesSoykırımı https://t.co/ADgbR91klj
#21Mayıs1864 #21may1864 #genocide1864 #CircassianGenocide #circassianexile #CerkesSoykırımı #unutma #unutturma https://t.co/AOEiRG08aK
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery