Ünlü Memluk Tarihçisi İbn İyâs’a göre Sultan Selim, Burcî-Çerkes hanedanlığı döneminde başa geçen Hoşkadem ve Timurbuğa’dan sonra Mısır’a hâkim olmuş üçüncü Rûmî’dir. İki Sünnî Müslüman devlet arasındaki savaşın kanlı olmasından üzüntü duyan İyas, Osmanlıların asırlık Memlûk mirasını barbarca imhasını eleştirmiştir. Kendi ülkelerinde âdil yöneticiler olarak ün yapmış Osmanlıların Mısır’daki vahşetlerine şaşırmış; onları barbar, edepten ve gelenekten yoksun kimseler olarak görmüştür. Soyluların, sanatçıların, meslek erbaplarının İstanbul’a sürülmesini lanetle anmış ve bunu Mısır için büyük bir kayıp olarak değerlendirmiştir. Ülkenin Osmanlılarca fethini, onu antik çağda harabeye çeviren Buhtunnasır’ın Mısır’ı almasıyla, 1258 yılında Moğolların Bağdat’ı istilâsı ve şehri yakıp yıkmasıyla kıyaslamıştır.

Osmanlının son dönemi Çerkes alimlerinden Düzceli Zahid Kevseri’de o dönemler Yavuz’un sürekli övülmesinden ve bazı ulema tarafından Türklük yapıldığı zannıyla rahatsızlık duymuş ve şunları söylemişti: “Tomanbay gibi bir kahramanı astırmış olan Yavuz Sultan Selim gibi bir yırtıcı kuş övülür mü?”

Son Çerkes Memluk sultanı Tomanbay (Çerkesce: Dumenbiy), 1516-1517 Osmanlı-Memlük Savaşı başlayınca Osmanlılar‘la çarpışmak için ordusunun başında Suriye‘ye giden amcası Çerkes Memluk Sultanı Kansu (Kanşaw) Gavri yerine Kahire‘de saltanat vekili olarak kaldı. Kansu Gavrinin Mercidabık Savaşı‘nda silah ve top bakımından güçlü Osmanlı ordusuna yenilmesi ve ölmesi (1516) üzerine Malik ül-eşref ünvanıyla Memluk hükümdarı ilan edildi. Bu savaşta Çerkes emirlerden Hayrbiy (Hayır Bey) Çerkes Memluk Tarihçisi İbn İyas’ın kaydettiğine göre memluk ordusunun sol kanadına kumanda ediyordu ve sağ kanat kumandanı Sıbay’ın ölümü üzerine askerlerinin dağıldığını görünce savaş meydanından çekilerek sol kanadın çökmesine neden olmuştu ve Şam’ın zaptından sonra Sultan Selim’in yanına giderek sancak beyi olarak görevlendirildiyse de(27 ağustos 1516) sonradan Mısır’a kaçtığı bilinmektedir.

Tomanbay’ı bekleyen çok büyük bir sorun vardı. Yavuz Sultan Selim büyük bir ihtimalle Suriye ve Filistin ile yetinmeyecek, Mısır kapılarına dayanacaktı. Böyle bir durumda Memluk Devleti’ni, dolayısı ile de Tomanbay’ı bir ölüm kalım mücadelesi bekliyordu.

Yavuz Sultan Selim ise Suriye ve Filistin bölgesinde tam olarak hâkimiyetini pekiştirmeye çalışıyor aynı zamanda da nihai hedefi Mısır için hazırlık yapıyordu. Mısır’a ulaşabilmesi için önünde geçmesi gereken zorlu bir engel olan Sina Çölü vardı. Sina Çölünü geçmek için Yavuz Sultan Selim en uygun dönemi hesaplatmış ve yağmur mevsimini bekliyordu. Bu arada Yavuz Sultan Selim Tomanbay’a kendisine tabi olması durumunda Mısır’a dokunmayacağı şeklinde bir teklifte bulundu.

Yavuz Sultan Selim’in bu teklifi reddedildi. Osmanlı ordusunun bu konuda kararlı olduğu anlaşılınca Tomanbay hızla hazırlıklara başladı. Mısır’ı savunmak için gerekli önlemleri almaya başlayan Tomanbay, 10.000 kişilik bir kuvveti Çerkes emirler Canberdi Gazali (Devşirme-Slovak) ve Hayrbey (Hayrbiy) komutasında Gazze üzerine gönderdi. Ancak, Memluk ordusunu Han Yunus’ta karşılayan Osmanlı Vezir-i azamı Hadım Sinan Paşa Memlüklüleri bozguna uğrattı (1517) ve bu yenilgiden sonra Çerkes emirler Osmanlı tebasına geçtiler.

Tomanbay teklifi reddederken iki şeyi hesaba katmıştı. Birincisi Yavuz Sultan Selim Sina Çölü’nü geçmeyi göze alamaz, alsa bile başaramazdı. İkincisi ise eğer ki Sina Çölü geçilse bile ordu çok yorgun ve bitkin olacak karşılarında dinamik iyi savaşçı Memluk ordusunu bulacaktı. Ancak bazı Memluk emirleri “Osmanoğlu’nu es-salihiye’de karşılayalım. Çölü geçtiklerinde dinlenme fırsatı bulamadan saldıralım” diyen Tomanbay’ı dinlemeyerek Ridaniye’ye hendek kazılması ve savunmaya geçilmesi gerektiğinde direttiler.

Bunun üzerine Kahire yakınlarındaki Ridaniye Köyü merkez olmak üzere bir savunma hattı kurulmaya çalışıldı. Hendekler ve siperler kazıldı. Savunma ve savaş planı oldukça iyi hazırlanmıştı. Memluk ordusunun hazırlıklarını öğrenen Yavuz Sultan Selim ne yapmak istediklerini anlamaya çalışarak savaş planını ona göre hazırladı. Osmanlı ordusu, Sina çölünü yağmur nedeniyle kolaylıkla geçti.

ARAPLARIN İHANETİ VE CEPHEDEN ÇEKİLMELERİ
İki ordu 22 Ocak 1517 tarihinde Ridaniye’de karşılaştı. Yavuz Sultan Selim komutanlarından bir kısmının emrindeki kuvvetler ile Tomanbay’ın beklediği yerden saldırı başlattı. Kendisi asıl kuvvetler ile Memluk ordusunun merkezine taarruz etmedi, onların tahmin etmediği bir yerden; El Mukaddam dağını dolaşarak yandan ve arkadan saldırdı. Çok şiddetli çarpışmalar oldu. Yavuz Selim Çerkeslerin komutasındaki bütün Arap kumandan ve askerlerini önceden Osmanlı tarafına çektiğinden Arapların cepheden toplu olarak çekilmesi üzerine, 100 bini aşkın kişilik Osmanlı gücü karşısındaTomanbay komutasındaki seçkin 8 bin Çerkes süvarisi kalmıştır. Bundan habersiz olan Memlükler süvari saldırısına geçtiler ve Osmanlının bir topçu kanadını yendiler. 7.000 kadar Memlük süvari savaşçısı bu savaşta öldü, ihanet anlaşılınca savaşı bırakıp geri kalanı Kahire’ye savunmaya geçti. Osmanlı ordusu kısa sürede Kahire’ye girdi. Fakat şehir tam manasıyla kontrol edilememiş ve en önemlisi Tomanbay yakalanamamıştı. Bu yüzden karargâh şehrin uzağına kuruldu.

Tomanbay hala ümidini kaybetmemişti. Bir baskın ile Osmanlı ordusunu şaşırtıp Sultan Selim’in bulunduğu karargaha saldırmak ve onu ortadan kaldırmayı planladı. Ancak planı önceden öğrenildiği için gerekli tedbirler alındığından Yavuz karargahtan kaçarak yerine veziri Sinan Paşa’yı bıraktı ve baskın sonucunda karargah ele geçirilerek Sinan Paşa öldürüldü.(Yavuz’un “Mısır’ı aldık, ama Sinan’ı kaybettik” sözü, Sinan Paşa’nın bu şekilde öldürülmüş olmasındandır.) Tomanbay birkaç gün sonra 10.000 kişilik bir ordu ile Kahire’ye bir baskın düzenleyerek şehri ele geçirdi ve şehirdeki Osmanlı askerlerini yok etti. Tomanbay’ın planı şehir savaşıydı. Hendekler ve barikatlar oluşturuldu. Şehir halkının desteği ile müthiş bir mücadele yaşandı ve her iki taraftan da yaklaşık 25.000 kişi hayatını kaybetti. Fakat bundan da sonuç alınamadı ve Tumanbay önce Mısır-ı Atik’e oradan da Said’e kaçtı.

ÇERKES BEYLERİNİN İHANETİ
Tomanbay ‘ın yeni hedefi Suriye’ye geçmekti. Ancak bu imkânsızdı. Çünkü kaçış yolları tamamen kontrol altındaydı. Üç bin adamı ile yarma harekâtına girişti. Yavuz Sultan Selim Rumeli Beylerbeyi Mustafa Paşa’yı, Şehsuvaroğlu Ali Bey, Tumanbay’a ihanet eden Çerkes komutanlardan Hayır Bey ve ilerde onun sayesinde affedilip Osmanlı safhına geçecek olan Canberdi Gazali’yi sultanı takip ile görevlendirdi. Amansız takip sonunda Nil kıyısında Tomanbay’a yetişildi. Burada büyük bir mücadele yaşandı.

Yakalanan Tomanbay Yavuz Sultan Selim’in huzuruna getirildi. O’nun gösterdiği cesaret ve mücadeleci tavrı Yavuz tarafından da takdir edildi. Tarihçilerden bazıları Yavuz ile Tomanbay arasında şöyle bir konuşma geçtiğinden bahsederler: Tomanbay Yavuz Sultan Selim’e başarısının kahramanlıkla alakalı olmadığını, kullandığı top ve tüfengin bu başarıyı getirdiğini ifade eder. Bunun üzerine Yavuz da ona kendisinin bir hükümdar olduğunu ve ülkesini neden modern silahlarla savunmadığını söyleyerek konu ile ilgili olan ‘’düşmana aynı silahlar ile karşı konulması ‘’mealinde ki ayet-i kerime ile cevap vermiştir.

Yavuz Sultan Selim arkasında güçlü bir düşman bırakmak istemiyordu. Tomanbay oldukça sevilen birisiydi. Ayrıca Memluk Devleti’nin tekrar canlandırılma ümitlerini söndürmek istiyordu. İşte bu düşünceler ile Tomanbay’ın idamına karar verildi. Bir kısım tarihçiler ise Tomanbay’ın idam kararında, ona ihanet ederek Osmanlı hizmetine girmiş olan bir kısım Memluk beylerinin onun sağ kalması durumunda ileride kendilerinden intikam almak isteyeceği düşüncesinin de etkili olduğunu belirtirler. Yani bu beyler belirtilen endişeleri nedeniyle Yavuz Sultan Selim’i Tomanbay’ın sağ kalması durumunda mutlaka saltanat iddiasında bulunacağı konusunda ikna etmişlerdir.Müneccimbaşı’na göre ise Yavuz Sultan selim’i bu karara iten neden Tomanbay’ın hal ve hareketlerinden bir hainlik sezmiş bazı kişilerin halkı tahrik etme çabalarının olmasıdır.

Tomanbay idam kararından sonra Şehsüvaroğlu Ali Bey’e teslim edildi. Şehsuvaroğlu Ali Bey’in babası Dulkadiroğlu Şehsuvar Bey 1472 yılında Osmanlılara sadakat göstermesinden dolayı Memluk sultanı tarafından idam ettirilmişti. Şehsuvaroğlu Ali Bey Tomanbay’ı vaktiyle babasının idam edildiği Kahire’de BabüzZüveyle kapısında asılarak idam ettirdi. (16 Nisan 1517) Böylece Memluk Devletinin son hükümdarı bir başka deyimle son Mısır Sultanı hayata veda etti.Şehri tamamen işgal eden Sultan Selim’in, çocuklar dahil tüm Çerkeslerin öldürülmesi, hamile kadınların dahi çocuklarının erkek olması ihtimaline karşı öldürülmesi yönünde ferman yayınlattığı dönemin tarihçisi İbn-ü İlyas’ın eserinin 3.cildinde yazılıdır.

CANBERDİ (JANBERD) GAZALİ İSYANI
Yavuz Sultan Selim fethedilen Memlük topraklarını yine eski Memlük beylerine, yani Çerkeslere bırakırken Canberdi Gazali Şam valisi(beylerbeyi), Khayır Bey’de Mısır valisi oldular. Canberdi Gazali Yavuz’un ölümü üzerine 1521 yılında isyan ederek Memlük Sultanlığı’nı yeniden kurmak amacıyla Arap, Çerkes, Kürt ve Türklerden oluşan yaklaşık on beş bin piyade ve atlı ile altı yüz tüfekçi ve birkaç toptan meydana gelen kendi güçlerini oluşturdu. Gazali, Çerkes Hayır Bey ve Safevi hükümdarı Şah İsmail’i de isyana çağırdıysa da sonuç alamadı ve Hayır Bey buna karşı çıkmakla kalmayıp isyanın bastırılmasında rol oynadı ve Gazali kendi adamlarından biri tarafından öldürüldü.

Hayrbey (Hayrabiy) ‘in ailesi hakkında: Künyesinde babasının adı Malbay (Çrk: Nalbiy) olarak geçer. Yetişkin çağa ulaşınca babası tarafından kardeşleri Kasbiy, Janbulat, Kanşaw ve Hızırbiy gibi Sultan Kayıtbay (Kaytbiy)’ın hizmetine verildi.

Fikri Tuna, Eski Kahramanmaraş Müftüsü, Uzun yıllar Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki önde gelen fikir adamları ile birlikte düşünce hareketleri içerisinde aktif rol oynadı, Özellikle 90'lı yılların başından itibaren Kafkasya ile de yakından ilgilendi, Kafkasya'nın önemli siyaset ve düşünce adamlarıyla görüştü, çeşitli konferanslar verdi. Fikri Tuna ile geçmişten günümüze Kafkasya'nın ve Kafkasyalıların kaderini ve konuştuk. Memlukler, Kafkas-Rus savaşları öncesinde Kafkasya, Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından orada gördükleri, dönüş düşüncesi, Xabze, İslam, Kölelik ve daha birçok konuya değindik.

İkinci bölüme Memluklerle başlayalım dilerseniz. İslam tarihi içinde Memlukleri diğer devletlerden ayıran özellikler neler? Ve tabi Çerkes tarihi açısından bu dönemin önemi nereden kaynaklanıyor?

Mısır'da Osmanlı diye tanıtılan büyük Çerkes aileleri vardır. Vecdi ailesi gibi Demirtaş ailesi gibi... Demirtaş ailesinden bir kadın Kevseri (Mehmed Zahid Kevseri, Düzceli Çerkes bir aileye mensup tanınmış islam alimi, 1879-1951) ile yazışıyor, Çerkes tarihini yazmak için kaynak istiyor. Bu yazışmalar bende var, özel olarak Suriye'ye gittim bunlar için. Kevseri 80 tane kaynak ismi veriyor kadına. Bunlardan bir tanesi çok önemli. Memlukleri ikiye ayırırlar, buna göre bahriler Türk, burciler Çerkesti. Kevseri'nin kaynak gösterdiği kitap onu kabul etmiyor, Memluklerin hepsinin Çerkes olduğunu söylüyor.

İlk dönemdekilerin Türkçe konuştukları söyleniyor? Çerkes derken Türk dilleri konuşan Kafkasyalıları mı kastediyorsunuz?

Türkçe konuşma ve Türkçe isim takma meselesine gelince, o zaman moda oydu diyor Kevseri. Arap tarihçileri Çerkes'le Türk'ü pek ayırmadılar. Hatta Memluklerin ilk dönemi için “bunlar Çerkes'ti” diyen kitap sonra Çerkeslerin Türk olduğunu savunuyor. Mesela İbni Haldun da öyle diyor. Fakat Türklerin beyaz kısmındandır diyor. Sonra buna, Araplar da ikiye ayrılır diye misal veriyor. Kevseri o kadına yazdığı bir mektupta buna cevap veriyor: “Haldun o coğrafyayı bilmiyordu.” Gerek Kürtler gerek Çerkesler, Selçuklu döneminde geldiler. Türkçe yaygın dildi. Kürtlerin de (Eyyubiler) kullandığı atabey gibi unvanlar Türkçe idi. Tarihçilerin hatası orada, birinci dönem Türk'tür, ikinci dönem Çerkes'tir denilmesinin sebebi o. Yine o kitapta geçen, yazarın “Benim yanında çalıştığım sultanım Çerkestir” dediği Sultanın adı Tatar. Tatar Çerkesçe değil, ama Türk ismi kullanmak yaygın.

Memluklerin Mısır'a gelişi ile ilgili olarak, köle olarak getirildikleri tezinin yanında, Moğol istilası zamanında yenilgiye uğrayan Müslüman Kafkasyalıların, İslamın o zamanki merkezi olan Mısıra göç ettikleri yönünde bir tez daha var. Çerkesler nasıl geldiler o coğrafyaya?

Çerkeslerin Arap dünyasına girmeleri, doğudaki gibi olmadı. Azerbaycan ve Dağıstan'a Ömer zamanında girildi. Ama Çerkesler Osmanlı zamanında Müslümanlaştı. Dağıstan'dan Kafkasya'ya giren İslamiyet'in Allah inancının batıya da ulaşmış olması muhtemel. Belki önceden de vardı. Yahudilerden, Hristiyanlardan ya da İranlılardan gelmiş olabilir. Orada Allah inancı vardı fakat İslamiyetin tatbikat şekli yoktu diyebiliriz.

Kafkasya'dan, Türkistan'dan, Gürcistan'dan paralı asker alma uygulaması Abbasiler döneminde başladı. Mutasım'ın annesi Türktü. Türktü derken belki de Çerkesti, Arap tarihçiler ayıramadıkları için bilemiyoruz. Mesela bütün Mısırlı yazarlar -Mahmud Abbas Akkad gibi- Stalin için Çerkes Stalin ifadesini kullanıyorlar. Çerkes-Gürcü ayırımı da yok. Onu bilmiyenler karıştıyor. Kevserinin İbni Haldun o coğrafyayı bilmiyordu demesi gibi.

Mutasım, İranlılara karşı Dehlevi Türkleri kullanmak istedi. Onlara bir şehir kurdu. Gittikçe çeşitli yerlerden, Afganistan, Gürcistan, Kafkasya'dan asker almaya başladı ve 12 bin kişilik bir kuvvet oluştu. Hatta islamın yakın döneminde hicaz valisi bir Çerkesti deniliyor. Çerkeslerin islam dünyasına ilk ayak basmaları o şekilde oldu. Fakat Mısır'a gelen Çerkesleri, yüzdeye vurursak yüzde 70-80'ini Selahaddinin torunlarından birisi ve Eyyubilerin son sultanı olan Necmeddin Salih getirdi.

Peki neden Necmeddin Salih tarafından, Kürtler tarafından getirildi Çerkesler? Kürtlerin önayak olmasına sebep şu; birbirlerini tanıyorlar, Kürtler, Çerkeslerin güvenilir ve savaşçı olduklarını biliyorlar. Ayakta kalmak için güç lazımdı. Bu gücü nereden arayacaklar? Araplar olmaz, Türkler zaten hasımları. O zaman işte çok iyi tanıdıkları Çerkesleri düşündüler. Kendileri gibi azınlık oldukları için, güçbirliği yapmak için Çerkesleri çoğalttılar, ve bu köle ticareti kanalıyla olmadı. Heyetler gönderildi, Kafkasya'yı tanıyan kimseler gitti. Oradan gönüllü olmak isteyen gençler seçildi. Ve çok küçük değillerdi, kendilerine makam vadedildi ve gönüllüler seçildi.

İbn Haldun çok enteresan bir biçimde anlatıyor: O gelen gençler için İskenderiye'ye, üzerlerinde Çerkes koşum takımları olarak Çerkes atları götürülür. Gemilerden inen gençler bu atlara bindirilir Kahire'ye gelirlerdi. Orada kendilerine ayrılan konaklara yerleştirilir, özel eğitim için medreselere verilirlerdi. Şimdi bunun kölelikle ne alakası var?

O halde Memlük (köle) isimlendirmesinin sebebi ne?

İslam dünyasında Muaviye ile başlayan bir krallık dönemi devam ediyor. Memlukler de bu islam dünyasının göbeğinde oluşmuş bir devlet. Azınlık olarak geldikleri bir yerde güçlü bir askeri kuvvet kurdular, dayanıştılar, iktidarı kazandılar ve tamamen meriyette olan geleneğe aykırı olan bir idare kurdular. Babadan oğula intikal eden yönetim yok. Peki ne var? Kırk kişilik bir şey meclis var ve bütün kararlar bu mecliste alınıyor. Bütün dünya krallık sistemine dayanırken Çerkesler tamamen aykırı bir sistemle geldiler. Böyle olunca, koskoca İslam dünyasında nasıl olur da bunlar geleneğe muhalif bir biçimde iktidar olurlar diye çekemedikleri için, hasedlerinden bu tabiri, köle tabirini kullandılar. Sultan demediler, halbuki Selahaddin Eyyubi'den beri sultan unvanı kullanılırdı.

Geçtiğimiz aylarda Libya'da olaylar patlak verdiğinde Libya Çerkesleri gündeme geldi. Siz muhtemelen orada Çerkeslerin yaşadığını biliyordunuz. Libya'daki Çerkeslerin hikayesi nedir?

Libya Çerkesleri deyince, hiç unutmam seneler önce Bingazi de bir terzi dükkanına girdim. Terzi tanıdığım bir Türk'tü. Sonra içeri sarışın bir genç girdi, terzinin patronuymuş. Dedim ki Arap mısın? Hayır dedi. Türk müsün, Giritli misin, Berberi misin? Hep hayır. Sonra Çerkesim dedi. Öyle değince Libya da Çerkes var mı dedim. Bingazi de iki bin aile oluyoruz. Misrata başka yerlerde de çok var dedi. Şimdi ben merak ettim o meseleyi. Bunlar nerden gelmiş? Memlukler desem uzak. Balkanlardan gelenler mi? Kafkasya'dan doğrudan gelenler mi derken arşivlerde çalışırken bir belge geçti elime, Suriye'ye giden Çerkeslerden bahsediyor. Bingaziye üç bin aile gitti diyor. Peki ne oldu? Yani Misratadakilerle görüştüm Çerkesiz diyorlar ama herşeyleriyle Araplaşmışlar.

Peki ama sürgün zamanında geldilerse Suriye'deki, Ürdün'dekiler kadar kimliklerini muhafaza etmiş olmaları beklenemez mi? Bu süre içinde bu kadar hızlı bir asimilasyon nasıl olmuş olabilir?

Suriye'deki Çerkesler, Bedevilerin hucumunu bertaraf etmek için yerleştirildi, aynen Anadolu ve Balkanlarda benzer amaçlarla yerleştirilmemiz gibi. Ama Libyadakiler o mıntıkada belki büyuk bir köy ya da küçük bir şehir olarak iskan edildi. Siirta ve Misrata. İkisi de kısa sürede büyük birer şehir oldular. Böylece ikinci nesilden itibaren hızla eridiler ve kayboldular.

Sizin sık kullandığınız bir kavram var: “sömürüye elverişlilik durumu.” Dilerseniz buna da kısaca temas edelim.

Hiçbir sömürü, elverişlilik durumu olmadan tahakkuk etmez. Bu nazariyeyi en fazla savunan Cezayirli büyük mütefekkir Malik bin Nebi'dir. “Müşkületü's-Sakafe” (Kültür Problemi) adlı kitap serisinde bu konuları en güzel şekilde ele alır. Malik bin Nebi Batıyı en iyi tanıyan İslam düşünürlerinden biridir. Batıyı tanıyan çok azdır İslam dünyasında. Bir İkbal, iki Hamidullah, üç Prens Halim Paşa. Cemil Meriç, Paşa için Batıyı en iyi tanıyan Türk aydını der. Bunlara ben Malik bin Nebi'yi ve Tunuslu Hayreddin Paşayı ekliyorum. Nalçik'te Nalo Zaur televizyon programında şöyle bir soru sormuştu: “Çerkeslerin dünya medeniyetine pek katkısı olmadığı söylenir, ne dersiniz?” Bu soruyu cevaplarken bahsettiğim iki isimden biri Hayreddin Paşa, diğeri de Kevseri idi. Hayrettin Paşa Batıyı çok iyi tanıdığı için, ıslahatların nasıl olması gerektiğini en iyi şekilde planlayabileceği için Abdülhamid zamanında sadrazam yapıldı. Kevseri ise sadece bir din alimi değil büyük bir islam müterfekkiri. İslam kültürünün safiyetiyle yeniden ortaya çıkarması bakımından kültürler arası çatışmada islam kültürünün önemini ortaya koyuyor.

Peki bu özellikleri Kevseri'nin ya da Tunuslu Hayreddin Paşa'nın Çerkes olmalarıyla mı alakalı? Yahut kişileri bir taraf bırakırsak, Çerkeslerin ne gibi katkısı oldu dünya medeniyetine?

Burada iki önemli nokta var. İslamdan önce ve sonra kurulan devleterde, İran'da, Avrupa'da hele hele Orta Doğu'da krallıktan başka bir şey yoktu. İslamın ilk zuhurunda gerçekleştirdiği şura ve meşverete dayalı sistem Muaviye'nin Emevi hanedanına dayanan bir devlet kurmasıyla son buldu. Babadan oğula intikal eden bu idare sistemini, Emevi, Abbasi ve diğer hanedanlarla devam eden bu alışkanlığı yok eden Mısır Çerkesleri olmuştur. 40 kişilik bir meclisleri vardı. Ehliyete, liyakata dayalı bir sistem kurdular. Hanedana mensubiyet ön planda değildi. İslam devletlerinde ilk olarak Çerkeslerin Mısırda zuhuru ile kurulan ve 300 senen devam eden, -Memluklerin iki dönemi de Çerkestir- hatta M. Ali Paşa'nın meşhur katliamı tahakkuk edene kadar diyebiliriz, çünkü Osmanlılar ancak bir sen kendi kanunlarını tatbik edebildiler Mısır'da, sonra idareyi yine Çerkeslere bıraktılar. Yani 600 senelik iktidarları boyunca Çerkesler, Mısır'da hanedan mensubiyetine bağlı olmayan bir yönetim uyguladılar. Birinci nokta budur. Fransızlar geldiğinde biz buna krallık diyemeyiz, bu olsa olsa Cumhuriyettir dediler. Bunu söyleyen meşhur Mısırlı tarihçi Ceberdi. Bunun önemi ne? Şu: batı nasıl krallıktan kurtulup demokrasiyi ortaya çıkardıysa, Çerkeslerin sistemi de devam ettirilip geliştirilebilse idi aynı şey İslam dünyasında da tebellür edebilirdi.

Peki neden Çerkesler böyle bir sistem kurudular, bu anlayış nasıl ortaya çıktı?

Bu sistemi seçmelerinin sebebi sanıyorum, Emevi ve Abbasilerde hanedanlar arasındaki çekişmeyi görmüş olmaları. Bununla birlikte, devlet hiyerarşisini bilmemeleri, hür kabileler ararsında yetiştikleri ve hür düşünceleri disiplin mekanizmasını tanımadığı için böyle bir sistem seçmiş olabilirler diye düşünüyorum.

İki önemli nokta var demiştiniz. Birincisi şura ve meşverete dayalı sistem, ikincisi?

Şimdi gelelim ikinci noktaya. Mesela Türkleri ele aldığımız zaman, İslamdan önce Türkler çeşitli dinlerin, mezheplerin etkisi altında kalmışlardı. Şamanistler, Budistler, Hind, İran... O karışık kültür hareketi aynen Anadoluya geldi. Hem Türkler'de hem Araplar'da bir sürü mezhepler var. Sürekli boğuşuyorlar, işte Yemen'de Suriye'de. Ayrı ayrı mezheplere bölünmeyen, hepsi aynı mezhepte olan ve mezhepte aşırılağa gitmeyen tek millet Çerkeslerdir. Bilakis 4 mezhebi gayet mükemmel şekilde hem Mısır'da hem Suriye'de uygulayan topluluk Çerkeslerdir. Baybars zamanında da Kanşawe Gur zamanında da, her zaman 4 kadı var: Hanefi, Şafi, Maliki, Hanbeli. Başka hiç bir dönemde 4 kadı yok. Bu ne demek? Mezhep taassubunu yok etti. Halbuki mezhep taassubu başlamıştı. Baybars zamanında kadılık da yapan Necmeddin Tarsusi, kendisi hanefi mezhebinin mutaassıbı, bütün mücadelesi hanefiliğin resmi mezhep olması. Çerkeslere bunu kabul ettirmeye çalışıyor. Mısırlılarda sayı olarak Şafilik çok, birinci kadıyı Şafi yaptılar o yüzden, halbuki Çerkeslerin kendileri Hanefi.

Çerkeslerin ana vatanlarındaki devlet tecrübesine bakarsak, tam bir devlet mekanizmasına sahip olmamalarını nasıl yorumluyorsunuz? Bir başarısızlık, geri kalmışlık mı, yoksa kültürlerinin, sosyal yapılarının, yaşama tarzlarının getirdiği bir şey mi? Bunu şu yüzden soruyorum, güvenlik ve ortak bir hukuk sistemi gibi temel devlet fonksiyonlarının toplum tarafından işletildiği bir bölgede devlet zorunluluk olmaktan çıkar şeklinde bir görüş var ve Rus işgali öncesinde Çerkesya'nın bu özellikleri taşıdığı söyleniyor.

Devlete lüzum yoktu görüşüne katılmıyorum. Orada kabile sistemi söz konusu oluyor. Haldun'un bir tabiri var: Umran. Genel bir kalkınma, insan aklının geliştirdiği ne varsa; hukuk, mimari, kıyafet, askeri kalkınma vs. bunların tümünü ifade ediyor. Çerkeslerin Mısır'daki hakimiyeti çok önemlidir. Ele alınması gereken, tartışılması, tanınması gereken bir dönemdir. Firavunlardan sonra en parlak kültür dönemi Memluk dönemidir. İdare tarzlarından dolayı Fransızlar geldiğinde biz buna kralık diyemeyiz bu olsa olsa cumhuriyettir dediler. Kafkasya'daki küçük idari sistemler ise kabile hayatına dayanıyor. Herkes tarafından boğun eğilen çok bağlayıcı bir xabze var. Kabile liderlerinin (Pşı) de büyük yetkileri yok xabze karşısında. Kabile fertleri aynı hürriyete sahip. Devlete gerek yoktu diyenlerin işaret etmek isteği nokta sanıyorum budur. Bu konuda İsmail Berkok, insanın köleleştirilmemesi için bu hürriyet bu şahsiyet önemlidir ama disiplinize edilmediği taktirde baş belası olur diyor, ben de bu görüşe katılıyorum.

Nasıl baş belası oluyor? Biraz açabilir miyiz bunu?

Bizde xabze var. Xabze öyle bir duruma geldi ki Çin'de olduğu gibi, Japonlarda olduğu gibi en büyük otorite vasfına sahip olan şey oldu. Pşı da olsa werk de olsa herkes buna tabidir. Devlete gerek yoktu görüşünün işaret etmek istediği nokta orasıdır. Ama aşırı ferdiyetçilik ve kabile taassubu işin içine girince sömürü düzenine elverişlilik başlıyor. Bazı Pşılar kendi menfaatları için gidiyor Rusya'yla anlaşıyor, Osmanlıyla anlaşıyor. İşte Çerkeslerin söyleyemedikleri şeyler bunlar. Kendi ailesi için kabilesini yok eden pşılar çıkmışıtr. Xabzeye werk xabze adını verenler, yani werkler, o toplumu, yani halkı bertaraf etmek istediler. Halbuki xabzeyi yaşayan halk.

Ne şekilde bertaraf etmek istediler?

Kölelik meselesi! Maykoplu yazar Meretıko aynen şu tabiri kullanır; Kabardeylerin tasnifi ne dine ne akla ne insanlığa sığmıyor. Hiçbir werk neden werk olduğunu, hiçbir pşı altındaki kölelerin neden köle olduğunu bilmiyor. Çünkü köleliğin de şartları var. Ecdadının üçüncü batından beri fiilen köle olarak gelmesi şartını koşuyor İslam hukuku. Tiflis köle pazarından al! Bunu bizzat yapanlar da werklerdir. Aldığın insan köle mi değil mi bilmiyorsun. Yine İslama göre meşru savaş olmadan esir alamazsın. 3. asırdan beri Gürcülerle savaş yapmadı Osmanlılar, Kafkasya'ya ise hiç hakim olmadılar. Oysa ki sarayda bir sürü Gürcü, Çerkes kadınları var. Peki bunlar nasıl köle oldu? Esir tüccarlarıyla geldi diyor Meretıko, “şehzadeler istedikleri gibi aldırıyordu. Bütün şehzadeler piçtir, çünkü hiçbiri meşruiyet çerçevesinde köle olarak getirilmedi.” Hür insanlar alınmış köle edilmiştir. Neden Türkiyede'ki, Osmanlıdaki İslam alimleri bu durumu açıklamıyorlar? Çünkü korkuyorlar. Malesef kaçırdıkları hür insanları Tiflis'te, Fergana'da köle pazarlarında satanlar da pşılardı, werklerdi. Kırım Tatarları köle istediği zaman pşılar kendi çocuklarını verecek değillerdi herhalde, gidip halktan alıyorlardı. Bizim tarihimizn tamamı iftihar edilecek şeylerle dolu değil. Bunlarla yüzleşmeliyiz. “Ben razıyım ne olursa olsun, bana dokunsun, aileme dokunsun, sülaleme dokunsun ama gerçekle yüzleşelim.” Bunu demiyen adam tam manasıyla Çerkes değildir. Çerkes tarihi şahsi menfaatlar üzerine kuruludur. Bunu kabul etmediğimiz takdirde hala falan alile şöyle, filan aile böyle muhabetti gider.

O halde sizden daha geniş bir Kafkasya tarihi yorumu alabilir miyiz?

Boyların, kabilelerin yani ayrı ayrı var oluşların büyük okyanusa intikal etmesi ve bir millet olarak ortaya çıkması. Bunun en güzel misallerinden biri Araplardır. Ruslar da öyleydi, ta ne zamana kadar çeşitli barbar boyları olarak yaşıyorlardı. Bir slav virliğinin kurulması çok eski değildir. Ancak birlik olduktan sonra geliştiler, büyüdüler ve Kafkasya'yı da o şekilde yuttular. Bütün milletler için geçerlidir. Bu olmadığı takdirde, kartalların leş bekledikleri gibi güçlü devletler bu gibi küçük boylara ayrılmış milletlerin zaafını istismar eder, varlığına göz diker, istila eder. Sömürü düzeni budur. Sömürüye en elverişli durumdur o parçalanmışlık. Mevcut düzene sızmalara yol açan bir şeydir.

Osmanlının emrine riayet etmeyen, dolayısıyla azledilen Kırım Hanı Muhammed bir rüya görüyor. Rüyasını Evliya Çelebi'ye anlatıyor: Osmanlı Padişahı beni öldürecekti, seni ancak Dağıstan kralı kurtarabilir dediler, ben de Dağıstan'a sığındım. Çelebi de diyor ki; evet ancak Dağıstan'a sığınırsan kurtulursun. Sonra gidiyorlar beraber. Tabi oraya giderken bütün Kafkasya halklarınn arasından geçiyor ve seyahatnamesinde de anlatıyor gördüklerini. Şimdi bunu söylememin sebebi şu; geçtiği yerlerdeki boyların askeri güçlerini sayıyor. Şapsığların askeri gücü ne kadar, diğer halkların ne kadar? Mesela Şapsığların on bin, falanların şu kadar... Dağıstanlıların diyor, 80 bin kişi. Bunun tahlilini yapan birisi, kimdi hatırlamıyorum, İlk zamanlarda Rusların Kafkasya'ya indirdiği güç hiç bir zaman 60 bini bulmadı diyor. Halbuki Evliya sadece Dağıstan'ın 80 kişiye sahip olduğunu yazıyor. Buna muhtemelen Çeçenler de dahil. Ama neticede bunlar birleşince nererdeyse 200-250 bin kişilik cengaver bir ordu ortaya çıkıyor. O orduyla neler yapılmazdı! Birleşik bir Kafkasya kurulabilseydi. Gerek coğrafi durumun genişliği, toprağın münbitliği, bazı zananatların gelişmişliği hem Dağıstanda hem de Çerkesler de. Diğer taraftan bir rus subayı anlatıyor: en güzel bahçeleri yaparladı. Türklere ağacın kıymetini kafksayalılar öğretti. Bir birleşebilselerdi! Bu bir temennidir ama, işte bazı temenniler gerçekleşebilirdi. Akılcı, geniş düşünceli, ileriyi çok iyi görebilen, kültür seviyesi yüksek bir millet olsaydı. Belki bugün Rusya'nın da kimsenin de yutamayacağı 40-50 milyonluk gayet büyük güçlü bir devlet meydana gelirdi.

Bir; kabile taassubu. Kabilecilikte ancak kendisini düşünme vardır, hatta daha da sıkışınca sadece kendi ailesini. Bu anlayış başkalarıyla ilişki kurmayı düşünmez. Dolayısıyla uzağı görmez olur, sonra yakını bile göremez duruma gelir. Kafi kültür seviyesi olmadığı için bunun zararlı olup olmadığını da anlamaz. Bu sosyal yapı inanç haline dönüşür. Bu düzen belirli bir zümrenin lehine ama halkın aleyhine işleyen bir şeydir. O savaşlarda hiç çekinmeden bir pşı kendi menfaati için Ruslarla bir diğeri Osmanlılarla, başkası Tatarlarla anlaşır.

Esas itibariyle bizim yüzleşemediğimiz tarih budur. Bu korkunç tarih, bu lekeli, bu gayri insani, bu gayri dini tarihle yüzleşebilecek bir nesil orataya çıkmazsa, dün olmadığı gibi bugün de Çerkeslerin istikbali olmayacak.

Bizim Çerkeslerin adetidir; biri meşhur oldu mu o Çerkestir diye övünürler. Bunlar şahsiyetsizlikten, kültürel şahsiyetin tekemmül etmeyişinden doğuyor bence. Sayıyorlar falan paşa Çerkes, İnönü'nün arkadaşı. İnönünün arkadaşı olmak iftihar meselesi değil zillete müncer bir durum. Halbuki saydığın adamlar İnönü'den daha şahsiyetli.

Şamil Vakfı'nda bir gazetecinin konferansı vardı. Biri bir sordu teşkilatı mahsusanın yüzde sekseni neden Çerkesti diye. Ben de dedim ki bunun sebebi yiğitlik ne şu ne bu. İki şey: gösteriş budalalığı ve hedefsizlik. Kültürel kişilikleri teşekkül etmediğinden büyük fırsatları kaçırdılar. Zaten kişiliği olan bir kimse ajan olmaz. Makam ve mansıbın peşinde koştular.

Kabile taassubu birleşmeyi düşünürmez. Şunu düşünemiyorlar, bundan kurtulalım bir araya gelelim, etrafımızda bize göz dikenler var. Biz küçüğüz Kafkasya gibi bir cenneti bize bırakmazlar. Daha güçlü olmanın yolu herşeyden önce birleşme. O zaman millet mefkuresine yönelmemiz gerekir. Türkler yaptı bunu, Ruslar yaptı.

Devletleşme mefkuresi olmayınca, köy durumunu aşma da gerçeklemiyor. Burada İbni Haldun “bedavet” ve “hadar” kavramlarını kullanır. Hadara dediği medeniyet, Uygarlık; Bedavet ise göçebe hayatı. Bir Arap bedevi için herkes ötekidir. Kaynaşamıyor o derece kaynaşamıyor ki zekatı kabul etmiyor. Ben niye kureyşe vergi vereceğim diye düşünüyor. Anlayışa bak! İlk dönemlerde Arapların 3'te 2'si irtidat etti. Kureyşten peygamber geldi bize niye gelmedi diye sahte peygamberler çıkarıyorlar.

Şimdi şuraya geliyorum insan doğuştan medenidir, şehirlidir. Şehre elverişliliği ihtiyaçtan doğar. İhtiyaçlar genişledikçe şehirleşme gerçekleşir. Çerkesler ellerinde olandan daha fazlasına ihtiyaç duymuyorsa bu kültür olmadığı için. Kültür, yükselme fikri de iki şekilde kazanılır: kitaplar ve seyahat. İkisi de yok Çerkeslerde.

Son olarak, bugün için ayrıca ne söyleyebilirsiniz?

Hazreti Peygamberin bir hadisi var: mümin bir delikten iki defa ısırılmaz. Milletler mücadeleri ile yaşıyor. Peygamber mücadelesini, elçisini Habeşistan'a göndererek, Medine'ye hicret ederek, elden gelen gizli aleni her türlü çalışma ile yaptı. Demin dedim ya, sömürüye çok elverişli bir milletiz, çünkü imkanlarımız çok kısıtlı. Türkiye'de hem maddeten hem fikren en zayıf milletiz belki. Fedakar değiliz, yapabileceğimizden çok aşağısını yapıyoruz. Başkalarından yardım beklemekle hiç bir şey kazanamayız. Tehlike çanları kapımızı önünde. Bu çok fazla sürmez. Elli, belki yüz sene. Bunu idrak ederek kadınıyla erkeğiyle, var olan bütün imkanları kullanarak Çerkes varlığını kurtarma çabası göstermekten başka çare göreniyorum.

Ajanskafkas

Kazım Berzeg: Türkiye’de Liberal düşüncenin mimarlarından, Liberal Düşünce Topluluğu’nun kurucu başkanı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden en çok karar alan Türk avukatı. Türkiye Kazım Berzeg’i kısaca böyle tanıyor. Ama O, aynı zamanda Çerkeslerin Türkiye’deki en önemli düşünce ve sivil toplum adamlarından biri. Söyleşimizin ikinci ve son bölümünde Kazım Berzeg ile Çerkes tarihinin yarına ışık tutabilecek sayfalarını ve Çerkes kültürünü konuştuk.

Memluklerin, yönetimi Çerkeslerden oluşan bir devlet olduğunu ve hilafetin koruyucusu olduğunu biliyoruz. Siz Memlukleri ‘İslam aleminde bir Çerkes liderliği dönemi’ olarak tanımlıyorsunuz. Memluk tarihi Çerkesler için neden ve ne kadar önemli?

Müslüman aleminde bir Çerkes liderliği dönemi var. Bu, şunun için çok önemli. Güneydoğu Anadolu’yu bile 250 sene Çerkeslerin idare ettiğinin bilinmesi lazım. ‘Çerkesler 1864’de Kafkasya’dan geldi’ değince ‘öyleyse gitsinler’ demek mümkün. Ama İslam aleminin liderliğini Osmanlılardan önce Mısır’da Çerkesler yaptılar dediğiniz zaman onu demeleri pek kolay değil. Memluklar, Hicazı, Kuzey Afrika’yı, Suriye’yi, Güney Anadolu’yu idare ediyorlar. Yani Karamanoğulları, Ramazaoğulları, zaman zaman Dulkadiroğulları hatta başlangıçta Osmanlılar kendilerini Memluklere bağlı kabul ediyorlar. 1517’de Yavuz Selim saldırıyor ve Mısırı işgal ediyor ama Osmanlı Mısır’ın idaresini yine Çerkeslere bırakıyor. Hatta sadrazamı Yavuz’a ‘Mısır’ı Çerkeslerden aldık yine Çerkeslere bıraktık’ dediğinde idam ettiriyor. 1798’e kadar Osmanlı adına yalnız Mısır’ı değil, Hicazı Kuzey Afrika’yı fiilen Çerkesler idare ediyorlar. 1798’de Napolyon Mısır’a saldırdı. Ve Napolyon’un Mısır seferinin gerekçesi şuydu:  “Ben Osmanlıya karşı değilim, Arapları Memluklerin hakimiyetinden kurtaracağım.” Ve Mısır’da Napolyon’la yapılan harp de aslında Fransız-Çerkes harbidir. Napolyon’a veya ihtilal Fransa’sına, İngiltere karşıydı. Hakimiyet kurmak istediği alana geçiş -her ne kadar Süveyş kanalı henüz açılmamış olsa bile oradan yine kısa yoldan Kızıldenize geçmek mümkündü- Fransa’nın eline geçsin istemediği için İngiltere, Amiral Nelson komutasındaki ordusunu Memluklere yardıma gönderdiler. Kafkasya’dan da Çerkesler yine Memluklere yardıma gittiler üç sene müddetle. İngilizlerle Memluk ve Kafkasyalı Çerkesler, Fransızlara karşı ortak harp ettiler. Tabi köyde oturan Çerkes değil, daha dünyadan haberdar olan Çerkesler gittiler. Bir şey daha, her toplumun değişik fonksiyonlar icra edenleri vardır. Şimdi bizim gençlerde bir Çerkesin bildiği, mutlaka köyde evinden çıkmamış Çerkesler tarafından da bilinen bir şey olmalı gibi bir yanılgı var. İngilizler Kafkasya’ya gittiğinde eski dost olan İngilizler diye karşılanıyorlar. Hatta o zaman, 1798’de Mısır’da Fransızlara karşı İngilizlerle harp eden Çerkeslerin bazıları sağ. Onun için İngilizler hiç de bilinmeyen İngilizler olarak, casuslar falan olarak gelmediler.

Çerkesler ile İngilizlerin ilk irtibatı Kafkasya’da değil diyorsunuz. Fakat bu İngilizlerin Çerkesleri etkilemiş olması ihtimalini ortadan kaldırıyor mu?

Öyle bile olsa, yani İngiliz casus da olsa Çerkes için makbul olması gerek. Çünkü Rusların anavatanları Kiev-Novgorod- Baltık arasındaki üçgendir. Kafkasya’dan 1000 – 1500 km uzaktadır. Ne arıyorlardı Kafkasya’da? Elbette Rus işgal için Kafkasya’ya gelince, Çerkes de herkesten yardım isteyecek, kendisine ‘yardım ederim’ diyen herkesin yardımını isteyecek.

Memluklere dönersek, Mısır’a devşirme olarak gittikleri söyleniyor ama sanıyorum farklı tezler de var?

Memlukler Mısır’a devşirme usulüyle götürülmüş değiller, bu mantığa aykırı. Niye mantığa aykırı?Devşirme usulüyle götürülmüş olan kendi memleketiyle irtibatı keser,  Arap’la evlenir bir iki nesil sonra Çerkes olmaktan çıkar.Bunlar öylesine Çerkes ki; Mısır’ın Osmanlı tarafından alınışından 25-30 yıl önce Mısırdaki Çerkesler aralarında anlaşamıyorlar sultan kim olsun diye. Sultan da seçimle oluyor tabi. Birinin dayısı, hayatında mısıra gelmemiş Kafkasya’daki bir Çerkes, onu sultan seçip Mısır’a getiriyorlar. Meselenin aslı şu: 1220’de Moğollar, Cengiz han ve onun devamı Kafkasya’yı işgal ediyor. İşgal ettiği zaman Çerkesler harp ediyorlar. En şiddetli harp de Kafkasya’da oluyor Moğollarla. Çerkesler yeniliyorlar. Yenilen Çerkeslerin huyları gereği, Hıristiyan olanlar Avrupa’ya, Müslüman olanlarda da toplu olarak Mısır’a geliyorlar. Bunu diyenler de var, devşirme diyenler de var, fakat batılı kaynakların hepsi Memluklerin Kafkasyalı olduğunu yazıyor. Çerkes ve Türk diyorlar. Türk dedikleri de muhtemelen Karaçay-Malkarlar.

Çerkesler Çarlık Rusya’sı tarafından soykırıma ve sürgüne maruz bırakıldılar. Özellikle sürgün konusunda Osmanlı Devletinin rolü ne idi?

Bu konuda evvela şunu bilmek lazım: Rus kaynakları son derece propaganda içeriklidir. Çünkü Sovyetler Birliği zamanında yazarların hepsi devlet memuruydu. Sistemin, Komünist Parti’nin beğenmediğini, Rusların beğenmediğini yazan aç bırakılırdı. Onun için Rusya’da yazılanlar siyasi maksatlıdır. Yazan Çerkes de olsa Rus rejiminin yazdırdıklarıdır. Tabi onların arşivinden de istifade temek gerekir ama en azından Osmanlı arşiviyle denetlenmek suretiyle doğruluğunun kabul edilmesi lazım. Çünkü Osmanlı da arşivci bir devlettir.

Akdes Nimet Kurat’ın ’Türkiye İdil Boyu’ diye bir kitabı var. Osmanlının 1570 Volga’yla Don nehri arasında bir kanal seferi var, onu anlatıyor. Tamamen belge üzerinden, hem Sovyet yayınlarını hem Osmanlı arşivini inceleyerek yapılmış bir çalışma. Önemli şeyler söylüyor; Osmanlı ordusu 1570’de Kafkasya’dan karaya çıkıyor, Volga’yla Don’un Nalçik’ten beş-altı yüz km. kuzeyde yakınlaştığı yere kadar gidiyor. Osmanlı ordusu bir ay boyunca yol alıyor ve Rus’a rastlamıyor. Orada da Rus’a rastladıkları için değil topografyanın müsait olmadığını gördükleri için vazgeçiyorlar. Oradan Astarhan’a geçiyorlar, orada Rusları görüyorlar. Bir de Çerkes tarihi yazanlar var. Yani bunların söylediklerinin Osmanlılarla Rusların mücadelesine ilişkin kısımların hepsi yalan. Şimdi oradan alınca, O Çerkes tarihi yazarının yazdığının Çerkes-Rus ilişkilerine ait kısmı da yalandır. Sonra bir Kabardey Prensinin kızının dördüncü İvan’la evlenmesi var, fakat aynı adamın diğer kızı da Nogay Hanı Ahmed Han’la evleniyor.

Bunu Çerkeslerin Rusya’ya gönüllü katılmasının tarihi olarak sunuyorlar…

O zaman niye Nogaylara bağlanmıyor da Ruslara bağlanıyor Çerkesler? Rusya’ya bağlanacağına Nogaylara bağlansaydı madem. Yani Rusların yazdıklarını da öğrenmek, ama bunların yüzde seksen ihtimalle doğru olmadığını bilerek öğrenmek lazım. Ve doğru olabileceği hususunda kanaat husulü için de o alanda Osmanlı arşivi ile mukayese temek lazım. O kitapta çok önemli bir şey daha var. O seferin komutanı Kasım Paşa Çerkes, daha önemlisi yedi tane Çerkes beyine, Osmanlı padişahı ordumuza yardım edin diye mektup gönderiyor. Mektupları arşivlerden alıp yayınlamış. Adamların adları da Müslüman adı bu arada. Hani Ferah Ali Paşa gittiydi de Müslüman yaptıydı değil. Yedinci asırda hazreti Ömer zamanında Dağıstan’dan girmiş Müslümanlık, tedricen batıya doğru gelmiş. Ama 16. yüzyılda Adigelerin tamamı Müslüman değil, bir kısmı Müslüman, bir kısmı Hıristiyan bir kısmı animist.

Öyleyse Osmanlı ile Çerkeslerin daha da yakın ilişki içinde olmaları gerekmez mi? Dolayısıyla bu Osmanlı’nın ve İngilizlerin ‘göç’ü tahrik etmiş olduğunu düşündürmez mi?

Hayır, şimdi siyaseten yanlış olan -zaten gerçeğe de aykırı- bir şey var. Rus propagandasını o hale getirenler var ki; sanki Ruslar Çerkeslere hiçbir şey yapmadılar, Osmanlılar, İngilizler Çerkesleri kandırdı. Liderleri de halkı taktı peşine geldi. Şimdi bunu söylediğin takdirde, dünyayı ‘Kafkasya’da benim hakkım var’ lafına inandıramazsın. ‘Sen kendin gitmişsin’ derler. Bu son derece sakıncalı bir laftır. Böyle olsa dahi bunu senin söylememen lazım.

Peki, neden gerçeğe aykırı?

Osmanlı 1700’lerin son çeyreğinden itibaren Rusya’ya fana halde yenilmeğe başladı. Özellikle Gürcistan’ın Rusya’ya ilhakından sonra hem doğudan hem batıdan tam bir muhasaraya alındılar. 1828-29’da doğudan Rus orduları Erzincan’ı aldı, Sivas’a kadar geldi. Batıdan İstanbul’a yanaştı. 1933-34, o senelerde Mısırlı Mehmet Ali Paşanın oğlu İbrahim Paşa Osmanlıya saldırdı, üç dört sene evvel Osmanlıyı işgal edecek olan Rusya Kütahya’ya kadar gelip Osmanlıya yardım edince, bu sefer İngilizler Fransızlar, Rusların çekilmesini temin ettiler. 1829-1833 Kırım harbi sırasında Osmanlı müttefikleri yendi ama Osmanlı ordusu Rusya’ya kaybetti. Karsı işgal ettiler, 1856’da Paris konferansı ile geri alındı. Osmanlı 1864’e kadar geçen süre içerisinde Rusya ne söylerse kabul etmek zorundaydı. Rusya, Osmanlıya 1829 Edirne anlaşmasına Kafkasya’da fiilen hakim olmadığı halde, Rusya’ya bıraktığına dair hüküm koydurdu. Ne demek bu? Burası bağımsız bir yer değildi, Osmanlıydı, Osmanlıdan aldık demek. Osmanlı bunu düşünemeyecek kadar ebleh değildi ama o hükmü koymak mecburiyetindeydi, çünkü anlaşma Edirne’de yapılıyor, Rus ordusu İstanbul sınırında.

O dönemde Osmanlı istese de Kafkasya’ya müdahale edemezdi diyorsunuz?

Bazı yayınlanmış belgelere rastladım. Rusya, Osmanlı’ya ‘bize düşmanlık yapıyorsun’ mealinde yazı gönderiyor, Osmanlı da diyor ki; ‘biz size o kadar dostuz ki Kafkasya’daki Çerkesler bizden sürekli yardım istedikleri halde dostluğumuzdan ötürü onlara yardım yapmıyoruz’  Bunları Osmanlı arşivinde bulabilirsiniz.

Nüfus politikası açısından bakarsak, iki tarafın çıkarları örtüşmüş olamaz mı?

General Musa Kundukov, 1864 öncesinde geliyor, Osmanlı ricaliyle görüşüyor, göç düşüncesini paylaşıyor. Kabul etmiyorlar, hiç olmazsa acele etmemesini istiyorlar. Osmanlı, Çerkesleri alalım, yerleştirelim de Müslüman nüfusumuz artsın diye göçü teşvik etmiş değil, fakat oradan sürülünce kabul etmek mecburiyetinde kalmışlar. O sebeple, ‘Osmanlı göçü tahrik etti, Çerkesler o yüzden geldi’ demek hem apolitik, -yani sen teşvikle gelmişsen, gönüllü gelmişsen artık Kafkasya’da hak iddia edemezsin- hem gerçek değil.

Söyleşimizin ilk bölümde Çerkes kültürünün dünya kültürleri arasında özel bir öneme sahip olduğunu söylediniz. Çerkes kültürünü özel kılan şeyler nelerdir?

Liberal Düşünce Topluluğu’nun benden sonraki başkanı Atilla Yayla halis Türk’tür, Çerkeslikle alakası yoktur. Mayıs 1995’te, benden habersiz, Yeni Forum dergisinde muhtemelen benim yazıhanemden aldığı bir yazıyı yayınladı. Ahmet Mithat Efendi’nin 1874 tarihli, Vasfi Güsar tarafından yeni lisana uydurulmuş bir yazısı. O yazıyı Atilla Yayla yeniden gözden geçirmiş, “Çerkesya’da hükümet şekli ve uygarlık düzeni” adıyla yayınlamış ve şöyle sunuyor: “Yazı siyaset teorisi açısından da hayli ilginçtir. Merkezi bir siyasi yönetim olmaksızın toplumsal düzenin olamayacağı yolundaki klasik tezi yalanlayan bir örnektir.” Çerkeslerin bu vasfı çok önemli. Çerkeslerin bildiğimiz biçimde devletleri yoktu. Devleti bilmedikleri için mi? Mısır’da devlet idare ediyorlar, daha sonra da Kafkasya’nın Mısırla çok iyi bağlantısı var, Fatih’ten itibaren Osmanlının sadrazamlığını yapıyorlar. İster Longworth olsun ister Bell olsun devletsiz Çerkes ülkesinde asayişin tam olduğunu, insanların mallarının ve canlarının tam güven içerisinde olduğunu söylüyorlar. Devleti kurduran sebeplerden birisi güvenliktir. Şunu diyenler var: “Çerkesler birleşselerdi Ruslara karşı daha başarılı olurlardı” ama Çerkesler o kadar başarı oldular ki; o koskoca Rusya’ya karşı herhangi bir devlet organizasyonuyla yüz seneden daha fazla direnemezlerdi. Mesela Osmanlı zaman zaman Kafkasya’ya asker gönderdi. Osmanlı askeri Rus’u görünce hepsi birden teslim oldular. Çerkeslerin başına bela oldular. Onları kurtarıp tekrar Türkiye’ye göndermek de Çerkeslere düştü. Yani dışa karşı savunmada Çerkes düzeni olabileceği kadar başarılı oldu. W.E.D. Allen İmam Şamil’i harp tarihinin en büyük gerilla lideri diye yazar. Paul Henze “Batıdakiler Şamil’i de aşıyorlardı” diyor. Demek ki Çerkesler, devlet düzeni olmadığı halde harp tarihinin en liderlerini yetiştirmişler.

Çerkes kültürünü sizce özel kılan diğer unsurlar nelerdir?

Ahmet Cevdet Paşa yazıyor, Kafkasya’ya gidecek tüccarlara tavsiyelerde bulunuyor: ‘Çerkesler sert görünür ama Çerkeslerden korkmayın insan öldürmezler’ diyor. Sonra, bir Çerkes size mesela ‘üç ay sonra şu kadar balmumu getireceğim’ dediği zaman ‘söz ver’ demeyin, ya da şu senedi imzala’ demeyin, o zaman güvenmiyorsun diye kızarlar diyor. Sonra, son derece ciddi yargılama usulleri var Çerkeslerin. İngilizler [Longworth ve Bell] o örnekleri de veriyor. Yani şaşırtacak kadar da çağdaş yargılama düzenine uygun. Çerkesler bu toplum düzenine çocukluktan itibaren alışkın. Mesela Çerkes çocukları mahkeme oyunu oynarlar. Devletten ne bekliyoruz biz? Dışa karşı savunma var, içerde güvenlik var, hukuk var. Toplumda bunlar varsa ve sen bunlar var olmasına rağmen devlet kuruyorsan, birtakım adamları devlet görevlisi diye sırtından besleyeceksin demektir. Memur yapacaksın maaş vereceksin. Longwort bir Çerkesle konuşurken Çerkes buna diyor ki; “Biz sizden daha ileriyiz; siz kendinizi idare edemediğiniz için başınızda kralınız var, biz kendi kendimizi idare ettiğimiz için krala ihtiyacımız yok”

Peki, Çerkesler dünya medeniyetine ne sundular, ne sunabilirler?

Batılılar genelde medeni olarak tanımlıyorlar Çerkesleri. Başka örnekleri de var ama bir tanesini söylersek mesela, harp tarihçisi Allen ‘Asya’nın belki de en medeni kültüre sahip kabilesi’ diyor. Ama kabile diyor derseniz hatırlatırım, o dönemde İrlanda’da da kabile düzeni vardı, Kuzey Almanya’da da kabile düzeni vardı. Almanya’da birlik 1860’dan sonra kuruldu. Çerkeslere niye medeni diyorlar Avrupalılar? Çerkeslerin Öklid’i, Pitagor’u, Sofokles’i falan yok. Apollo veya Afrodit heykelleri de yok. Köln Katedrali yok, Ayasofya’sı,  Süleymaniye’si yok. Yazısı yok. Avrupalıların Çerkeslere neden medeni dediği anlamak için Avrupa medeniyetinin temel unsurlarından birini bilmek lazım. Avrupa medeniyetinin temel unsurlarından birisi adabı muaşerettir. Yani xabzedir. Çerkes adabı muaşereti, Çerkes toplumsal düzeni sebebiyle medeni diyor ve Çerkeslerin tek büyük eseri odur, başka bir eserleri de yoktur Çerkeslerin. Bunu modernize edemezsin, modernize edeyim dediğin zaman sana medeni dedirten varlığını yok edersin. 20. Yüzyılın en büyük fikir adamlarından biri Ortega Y. Gasset, Kitlelerin Yükselişi’nde diyor ki; “Medeni denilebilecek bir insan kalabalığı mutlaka aristokratiktir.”  Bir kalabalık var, kitle var ama bu toplum değil. Bunun toplum olması için kendiliğinden bir düzeni, ‘xabze’si olması lazım diyor. Aristokrasiden kastı da bu. Yani Türkiye toplumu diyemezsin. Türkiye’de kalabalık vardır, Rusya’da da kalabalık vardır. Toplum olması için ‘kendine has’ bir şeyi olmalı.

 

Ebubekir Kızık - Yusuf Altunok
Kaynak: ajanskafkas

Mısır Devleti Yönetiminde Çerkesler
Çerkes tarihinin Orta Çağdaki en önemli olaylarından biri 1257-1517 yılları arasında Mısır ve Suriye’de Çerkes Devletinin kurulmasıdır.

O dönem kaynaklarında bu devlet, Çerkes sultanlığı olarakta adlandırılır.Sultanlık, 12-13. yüzyılda Yakın Doğu Asya ve Kuzey Afrikada’ki uzun süren savaşlar sonrası kurulmuştur. Arap Coğrafyacılarının kayıtlarına göre bölgenin iki önemli ülkesi olan Mısır ve Suriye, ekonomik açıdan en gelişmiş devletlerdi. Hindistan,İran ve diğer Asya ülkelerini Avrupa’ya bağlayan ana yollar bu ülkelerden geçiyordu.1099’dan itibaren Suriye ve Mısır,Batı Avrupa şövalyelerinin, haçlıların saldırısına maruz kaldı. Suriye’nin Akdeniz kıyısı,günümüz Lübnan’ı, İsrail ve Filistin, Ürdün’ün bir kısmı Normanlardan oluşan Haçlılar tarafından işgal edilmişti. Mısır hükümdarları-Fatimi Halifeleri ve Suriye hükümdarları-Selçuklu Sultanları Haçlı saldırılarından korunmak için Çerkes ve Türki kökenli asker kullanmaya başladı. Çerkesler ve Türkler bu ülkeleri emir ve atabey olarak yönetiyor ve Haçlıların saldırılarından koruyorlardı. Mısır ordusunun özelikle ağır süvari bölümlerini oluşturan Çerkes Askerlerinin sayısı Kahire Eyyubi Sultanları döneminde (1171-1249) daha da arttı.Bu Sultanlar Kürt kökenliydi ve ordusu esasen Kürt ve Çerkeslerden ibaretti.1187’de Sultan Selahattin’in yönettiği Mısır ordusu Hattın şehri yakınlarında Birleşik Haçlı ordusunu yenilgiye uğrattı. Bu büyük çatışmada Emir Fahrettin Çerkes başta olmakla Çerkes Süvarileri çok önemli rol oynadı.

Selahattin’in ölümünden sonra Emir Çerkes, Kahire ve Şam’da en önemli adam oldu. Tarihçi Raşidettin kaynaklı bilgilere göre 1199’da Fahrettin Çerkes Eyyubi Sultanı’nın yerine iktidara kendi adamını getirdi. 1230 larda Suriye Mısır Eyyubi Sultanlığı önce Harezm sonrada Moğol saldırısına uğradı. İslamın koruyucuları olarak Çerkesler’in rolü daha da arttı ve onlar yeni bir hamle ile Türkmen emiri Aybey’i iktidara getirdiler.1257’de ise onun iktidarını da devirdiler. Uzun bir süre için - 1517’ye kadar- ikitidara Çerkes Sultanları geldi. 1291’de Haçlıları tamamen Yakın Doğu’dan kovdular. 13. yüzyılın sonu-14 yüzyılın başında Moğollara karşı mücadele ettiler.1260 yılında Filistin’de Ayn Celud şehri yakınlarında Sultan Kotuz komutanlığında Çerkes ordusu Kitbugi Moğollarını ağır bir mağlubiyete uğrattı. Moğolların yeni saldırısı 1281’de Kalaun Sultan döneminde oldu.Moğol ordusu, büyük komutan Cengiz Han neslinden olan Mengu Timur tarafından yönetiliyordu. Kalaun’un koruma bölümünün komutanı yüzbaşı Özdemir Al Hac bu çatışmada Mengu Timur’u mağlup etti ve Çerkesler yine galip geldi.

1303’te Çerkesler Şam’ın güneyinde Sefer çölünde Moğol imparatoru Kazan Han’ın ordusunu bozguna uğrattılar.Bu savaştan sonra Moğollar bir daha Suriye’ye saldıramadı.

1382 yılında Kahire’de Malihuk (Çoban) lakaplı Emir Barkuk İbn Anas el Cerkası iktidara geldi. Önceki hükümdarlarla mukayese edildiğinde Barkuk bir milliyetçi idi. Onun iktidarda olduğu yıllarda sadece yüksek ve idari makamlar değil diğer tüm önemli görevlerde Çerkesler’e verildi. Barkuk’un bu politikası yerliler ve Çerkes olmayan askerler, Kürtler, Kıpçaklar, Türkmenler tarafından tepkiyle karşılandı.Fakat Barkuk bütün ayaklanmaları bastırabildi. Onun asıl düşmanı Timurlenk idi. Barkuk, Timur’un elçilerini öldürttü. Uzun süre Suriye’nin Kuzey Doğusunda Çerkesler ve Timur orduları arasında çatışmalar oldu. Timur Barkuk’tan nefret ederdi, fakat Kahire Hükümdarına karşı savaş açmadı.

15. yy Çerkes Sultanlığı tarihinde kültür açısından en gelişmiş dönemdir. Büyük bir kısmı günümüze kadar gelmiş olan mimari eserler yaratılmıştır. Bu dönemde Mısır Çerkesleri, askeri ve siyasi alanda hala etkinliklerini sürdürebiliyorlardı.1426 yılında Emir İnal komutanlığındaki donanma Kıbrıs Adası’nı işgal etti, Çerkes ordusu Kral Jean de Lousignan’ın son haçlılarına karşı galip geldi. 1485-1491 yıllarında Çerkesler üç kez Osmanlı ordularını Türkiye topraklarında yendiler. 1496 yılında Sultan Kaıt’ın (Kuat’ın) ölümünden sonra Mısır’da çeşitli Çerkes grupları arasında kanlı savaşlar başladı .Kısa aralıklarla bu savaşlar 1501’e kadar devam etti. Çerkes beyleri yönettikleri ülkeyi kaosa sürüklediler, ordu bir anarşi içine girdi. Sultan Kanşav el Gauri İbn Biberd iktidarında (1501-1516) durum biraz düzeldi. Çerkes Sultanlığı hala Avrupalı’lar ve Osmanlı’lar için güçlü bir devletti. Kanşav el Gauri döneminde Kahire’ye çeşitli ülkelerin çok sayıda elçileri geldi: Fransa, Ceneviz, Venedik, Osmanlı, İran, Gürcistan vb. fakat Çerkes Sultanlığı artık gücünü yitiriyordu. Çoğu Arap olan yerli halk Çerkeslerden bir işgalci olarak nefret ediyor, onlara’’kötü müslüman’’ diyordu. Araplar, Osmanlı saldırısını asırlık zulümden kurtuluş yolu olarak görüyorlardı.

1516-1517 yıllarında ikinci Çerkes-Osmanlı savaşında yalnız Çerkesler rejime sadık kaldı. Suriye Valileri Hairbey, Halep Valisi ve Şam Valisi Canberdi el Gazali’nin ihaneti yüzünden Kanşav el Gauri ordusu Dabik Çölü’nde (24 Ağustos 1516) Sultan Selim’e yenildi. Bu mağlubiyetin esas sebeblerinden bir tanesi, Çerkes ordusunda tüfek ve topların olmaması idi. Çerkes askerleri onları ‘’zayıflığın silahı’’ olarak görüyordu. Fath-i Mısır kitabının yazarı, olayların şahidi İbn Zunbul şöyle yazar: ‘’Çerkeslerden kimse kılıç veya mızrakla öldürülemedi, onların hepsi gülle ve mermilerden öldü.’’

Kanşav'ın yeğeni Tumanbey Sultan olduktan sonra (1516 sonbaharı)-1517’de Osmanlılarla birkaç kez savaştı, başarı elde edemedi ve 13 Nisan 1517’de Kahire’de idam edildi.

Fakat Çerkesler’in Mısır tarihi bununla bitmedi, Çerkes Emirleri İstanbul’a bağlı olarak bu ülkeyi 1811 yılına kadar yönetti.

Samir HATKO’nun makalesinden alınmıştır. Samir HATKO, Ortaçağ Çerkes Tarihi Uzmanı, Memluk Çerkesleri, Mısır ve Suriye Devletlerinde Çerkes Liderler adlı eserlerin yazarı, Çerkeslerin Ortaçaği’daki konumlarına ilişkin pek çok makalenin yazarıdır.

Mısır’da sürmüş olan Çerkes sultanları dönemi hakkında ne yazık ki Adige tarihinde pek bir bilgiye karşılaşılmıyor. Bu konuda elimizde bulunan en önemli bilgi Tsağo Nuri tarafından yazılmış bulunan “Müslüman Tarihi” adlı kitabın sonunda yer alan kısa değinmeleridir. Bu konuya Ortadoğu tarihinde ve Mısır’ın tarihi üzerine yazılmış kitaplarda çok ayrıntılı olarak karşılaşmaktayız. Ancak bu konu Mısır Tarihi adı ile ele alınıp, bizi ilgilendiren yönü ile pek fazla irdelenmemektedir. 

Batı Avrupalı yazarlardan Sör William’da (The Mameluke Of Slave Dynaste Of Egypt-London 1896) yapıtında Mısır’daki Çerkes sultanlarından uzun uzun sözeder. 

Met Çunatıko İzzet Paşa’nın “Kafkasya Tarihi” kitabını çeviren ve Kahire’nin en bilinen adlarından olan Xahustıko Abdülhamit, bu çevirisinde yer alan kendi ek yazısında şöyle der: “Ben ümit ediyorum ki Mısır’da ve diğer Müslüman  kavimlerinde çok büyük yararlıklar göstermiş, çok yüksek kademelerde bulunmuş Çerkeslerin hepsini içerisine alan ve bu gün bile hala varolan yapıtlarıyla bu insanları hakkıyla araştırıp inceleyerek ayrıntılı araştırmalar yapacak tarihçiler bir gün çıkacaktır. ”Elbette Mısır’da Çerkes sultanları dönemi aynı zamanda Çerkes tarihinin de bir parçasıdır. Mutlaka bu dönem gereği gibi ele alınıp ayrıntılı bir biçimde incelenerek Çerkes tarihindeki yerini almalıdır. Mısır’daki Çerkesler ve onların dönemleri tarihte Memluk (Çerkes Memluklar, Burcu Memluklar) adı altında yer alır.

Ayrıca yine Memluk adı altında Türk ve Türkmenlerin egemenlik sürdürdüğü bir dönem de vardır ve Arapça’da hizmetli, özgür olmayan anlamına gelen bu sözcük gerçek anlamı ile o dönemde kullanılmışsa da Çerkesler daha çok asker ve koruma olarak getirildikleri için bu tanım Çerkes Memlukları için pek geçerli sayılamaz. Memluklar, Mısır’da yönetimi ele almadan çok önceleri Müslüman ülkelerde söz ettiğimiz biçimde (köle ya da hizmetli) görülmüşler ve ilk ortaya çıkışları bu şekilde olmuştur. 

İlk olarak Abbasi halifesi Me-mun (813-833) döneminde görülmüşlerdir, daha sonra yine Abbasi halifesi Muhteşim (833-843) Türkmenlerden bir grubu ülkesine getirerek daha çok askeri işlerde görevlendirmiştir. Doktor Ali İbrahim Hasan “Türk Memlukların Tarihine Dair Bilgiler” adlı kitabında Memlukların ülkeye getirilmesinin ve görevlendirilmesinin Tulunilerden başlayıp Fatımilere dek uzanan oldukça uzun bir dönemi kapsadığını söyler. 

Memlukların Ortadoğu’da ilk ortaya çıkışı Tuluniler Krallığı’nın kuruluşu döneminde çok büyük sayılarda köle ve ücretli gönüllünün ülkeye getirilişi ile başlar.Yeni krallık ordusunu Türk ve Karadeniz kıyısındaki halklar ile Berberilerden oluşturur. Daha sonraları ise Fatımiler aynı yöntemlerle ordularını büyütüp egemenlik alanlarını geliştirmeye çalışmışlardır. Mısır toprakları Fatımilerden sonra Kürt kökenli Selahaddin Eyyubi’nin yönetimine geçmiş ve Eyyubi Devleti kurulmuştur. 

Çerkesleri İlk Olarak Mısır’a Getiren; Türk, Türkmen ve Berberilere Güvenemeyen Eyyubilerdir. 

“El Mazeratül el İslama el Asarül el Arabia” adlı kitabın 4. bölümünde bu konu için şöyle der: Eyyubiler köken olarak Tiflis yakınlarından ve Kafkasya çıkışlı olduklarına göre ve üst düzey komutanlarının çok büyük bölümü Abaza kökenli kişiler olduğuna göre Kafkas halklarının Mısır’a gelişinin bu döneme denk gelmesi rastlantı değildir. Daha sonraları Eyyubi Devleti’de yıkılarak Memluk Devleti kurulmuş ve Türk sultanları dönemi başlamıştır. Ancak Eyyubiler döneminde başlayan Kafkas halklarının Mısır’a gelişi daha sonraki dönemlerde de devam etmiştir.

Çerkesler, Memluk adı ile anılıyor olsalar da ve bir bölümü kendiliğinden, bir bölümü esir edilerek ya da köle olarak getirilmiş olsalar da hiç bir zaman sözcüğün anlattığı anlamda Mısır’da bulunmamışlardır. Savaşçı ve gözü pek özellikleri nedeni ile daha çok askeri görevlerde bulunmuşlar üst düzey görevlere yükselmişlerdir. Ayrıca o dönem Mısır ile Ortadoğu’daki varlık ve zenginlik nedeni ile gerek Türkmenlerden ve Çerkeslerden gerekse diğer halklardan pek çok insan da gönüllü kendiliğinden gelmiştir. Biz burada Türk Memluklar dönemine değinmeyeceğiz . 

Türklerde sultanlık babadan oğla geçtiği için en son tahta geçen sultan, Kalavun ailesinden Sultan Sabah’ın oğlu hacıdır. Seçildiği zaman daha 11 yaşında olan bu sultanın Atabek’i (vekil ve vezir) olarak Burcukale Çerkeslerinden Berkuk seçildi. Yönetim bu biçimde 1,5 yıl devam ettikten sonra ülkede durumun kötüye gitmesi ve bazı bölgelerin bağımsız hareket etmeye başlaması üzerine ileri gelenler, halife ve emirlerin isteği ile, sultanı tahttan indirilip yerine Berokue oğlu Seyfuddin Berkuk’u sultan olarak seçti. Böylece sultanlık Türk Memluklarda sona ermiş yönetim Çerkes Memluklara geçmiş oldu. 

Çerkesler de sultanlık hiç bir zaman babadan oğla geçmemiş, yönetim savaşlarda gösterilen başarı ve toplumda gördükleri saygı ile bu göreve değer olana geçmek biçiminde el değiştirmiştir. 

Mısır’da Çerkes sultanları dönemi 1390-1517 yılları arasında geçen dönemdir.

Bu dönemde tahta çıkan sultanların sayısı 23 kişi olarak geçmektedir ve bu dönemden Memluk yönetiminin en parlak dönemi olarak söz edilmektedir. Ömer İskender’in “Mısır Tarihi” kitabında belirttiğine göre Mısır’da bu gün bile bu dönemden kalma izler, camiler, yollar, okullar ve kervansaraylar vardır. 

Çerkeslerden yönetime gelen ilk sultan Seyfuddin Berkuk döneminde Kahire’de yapılan büyük medrese bu gün hala okul olarak kullanılmaktadır. Onun döneminde ülkedeki karışıklıklar bastırılmış düzen yeniden sağlanmıştır. Temerlan (Timur) ordusunun Suriye ve Mısır üzerine yürüyüşü durdurmuş ve orduları bozguna uğratılmıştır. Bu sultan, çeşitli biçimlerde esir ya da köle olarak Türk ülkelerine ve diğer Müslüman ülkelere götürülen Çerkesleri geri getirtmek ve özgürlüklerine kavuşturmak için çok büyük çaba göstermiştir.

İleri görüşlü sultan diye anılan sultan Berkuk ile başlayan Çerkes Memluklar dönemi aşağıdaki sıralama ile devam etmiştir. 

1) Sultan Seyfuddin Berkuk   1390
2) Berkuk’un oğlu Sultan Ferej   1398
3) El müçtehid el halife bilal 1412
4) Şeyh Mahmud  1412
5) Muayyed oğlu Sultan Ahmet 1221
6) Ebul Feth tatar 1421
7) Sultan Barasbiy 1422
8) Barasbiy oğlu Seyfuddin 1422
9) Barasbiy oğlu Yusuf 1438
10) Naue Çakmak 1438
11) Çakmak oğlu Osman 1453
12) Sultan İnal 1453
13) İnal oğlu Ahmet 1461
14) Sultan hoşkadem 1461
15) Sultan Balabay 1467
16) Temariğe 1467
17) Eşref Kaytbay 1467
18) Kaytbay oğlu Muhammet 1495
19) Kanşaue Eşref 1498
20) Eşref Janbulat 1499
21) Kanşaue Eşref oğlu Tumanbay  1500
22) Kanşaue Ğur  1500
23) Tumanbay 2. 1516 – 17

Hasan Ali İbrahim,  “Ortaçağda Mısır” Kitabından sayfa 231 

Mısır'da Çerkes Sultanları DönemiTarihçi İbn-ü İyas  dört ciltlik “Bedaiguzzuhur fi vekaidü-d duhur” adlı kitabında bu sultanların hepsinden kökenlerini de belirterek tek tek söz etmekte ve dönemlerini geniş bir biçimde anlatmaktadır. Onun anlatımına göre bu sultanlardan Hoşkadem ve Temariğe adlı ikisi Rum kökenli, diğerleri hepsi Çerkes ya da Çerkes kökenlidir diye sözeder. Kaytbay için Abaza ve babasının adı Balbay’dır diye ayrıntıyla sözeden, Rum sultanlarını Bizans kökenleri ile anlatan bu tarihçi herhalde diğerlerinin hepsi Çerkes’dir diyorsa bunu Adige olarak anlamak gerekir. Ancak bir başka tez  ise Çerkes adının tüm Kafkas kavimlerini kapsar biçimde kullanıldığı ve bu tanımdan, daha çok Gürcülerin anlaşılması gerektiği ileri sürmektedir. Ancak bu pek tutarlı değildir bence. Çünkü Kafkas kavimlerinin hepsinin Çerkes olarak adlandırıldığı dönem çok eskiye (Kartvel’den önce) dayanır. Oysa bu sözünü ettiğimiz dönem 1382 ile 1517 yılları arasında çok daha sonraki dönemdir. Zaten o döneme  kadar Ortadoğu ve batı tarihçilerinin Çerkes, Çeçen, Gürcü, Dağıstan kavimlerini tanımadığını ve ayırt edemediğini söylemekte pek mantıklı bir şey değildir.

Tarihlerde Memlukların Çerkes, Ermeni, Gürcü, Türkmenlerden oluştuğu, bu halkların adları verilerek söz ediliyor. Demek ki bu halklar o zaman biliniyormuş. Sovyet ansiklopedilerinde de bu yanlış yapılmış ve Memluk denildiğinde önce Gürcülerin daha sonra Türkmen ve Çerkeslerin anlaşılması gerektiği bunların sayılarının 9.000 ile 12.000 arasında olduğu biçiminde yanlış bilgiler verilmiştir. Oysa o dönem yalnız Türk ve Türkmen Memlukların sayısı  400.000’e ulaşmaktadır.

Yine bu sözünü ettiğimiz dönemlerde Kafkasya’da Adige halklar ile Kırım Tatarları arasında Türk sultanlarının da kışkırtmaları ve üstelik bizzat askeri destekleri ile bir kaç kez savaşlar çıkmış. Esir edilen pek çok Çerkes, Türk yurduna götürülerek köle olarak satılmışlardır. Mısır’daki Çerkes sultanları bu iş için görevlendirdikleri adamları aracılığıyla bu esirleri satın alıp Mısır’a getirerek özgürlüklerine kavuşturmuş, yetiştirip eğittikleri bu insanlara orduda ve pek çok kritik alanlarda görevler vermişlerdir. Bazı tarihçiler bunu Mısır sultanlarının köle ve hizmetkar satın almaları şeklinde yorumlasalar da Çerkesler için durum bu anlattığımız gibiydi. 

Bu dönemde gelen sultanlardan bazılarından kısaca söz edecek olursak kitaplarda şu biçimde geçer: Sultan Barasbi, 1426 yılında Nil’in çıkış noktasında Bulak kentinde kurduğu güçlü donanma ve tersane ile Kıbrıs’ı kendine bağlamış Venedik konsülünün araya girmesi ve istenen tazminatı vermesi ile ancak bu seferden vazgeçmiştir. Onun döneminde Mısır toprakları küçük Asya’ya Fırat ve Irak sınırlarına dek yayılmıştır. 

Sultan Kaytbay, 28 yıl yönetimde kalmış, döneminde ülkenin imarına yönelik çok büyük işler yapılmıştır. Üniversiteler, yollar, köprüler, imarethaneler ve benzer pek çok yapıt bırakmıştır. 

Kahire’nin Bin Yılı adlı kitapta onunla ilgili şöyle yazar: Onun dönemi ülkenin en huzurlu ve refah içinde olduğu, eğitime en çok önem verildiği adı, yabancı ülkelerde duyulacak  kadar önemli okulların kurulduğu sanata ve sanatçıya en çok değer verildiği dönemdir. 

1501 yılında yönetimde olan Kanşaue Ğur aynı Kaytbay gibi bilime ve imara büyük önem veren sanatı özelliklede müziği ve müzisyenleri sevip gözeten birisi olarak bilinir. Onun döneminde Mısır’da ilk kez yel değirmenleri kurulmuş, büyük parklar yapılmış, deniz bilimleri üzerine ilk okullar açılmış, kimsesiz çocuklar için yurtlar açılmış, yönetim yeniden ve disiplin içerisinde yapılandırılarak yönetim sağlam biçimde yeniden oluşturmuştur. Yoksullara ve düşkünlere karşı çok sevecen olarak bilinen ve zaman zaman halkın arasına girip kendi eliyle yardımlar dağıtan bu sultan aynı zamanda bilime çok önem verdiği, beş dil bildiği İbn-ü İyas’ın kitabında belirtilir. Ancak bu büyük sultan 1515 yılında Mısır üzerine yürüyen Türk ordusunu durdurmak üzere ordusunun başında Suriye’ye gelmiş burada Mercidabık Savaşı olarak anılan savaşta ölmüştür. Onun ölümü üzerine yerine Tumanbay sultan olarak seçilmiştir. 

Yeni sultan, Suriye üzerinden ilerleyen Sultan Selim’in ordusunu durdurmak üzere göreve gelir gelmez yeniden savaşa tutuşmuş ancak güçlü Osmanlı Ordusu karşısında tutunamayarak Kahire’ye çekilmek zorunda kalmıştır. Ancak ilerleyen Sultan Selim’in ordusu Kahire içlerine girmiş, kıran kırana sokak savaşlarından sonra kent teslim olmuş ve ordunun geriye kalan bölümü de  tümüyle dağılmıştır. Bu çatışmalarda esir düşen Sultan Tumanbay Kahire’de Züeyl Kapısı denilen yerde kafası kesilerek katledilmiştir (Nisan 1517). Kenti tümüyle işgal eden Sultan Selim’in, çocuklar dahil tüm Çerkeslerin öldürülmesi, hamile kadınların dahi çocukları erkek olması olasılığına karşı  öldürülmesi yönünde ferman yayınlattığı İbn-ü İyas’ın kitabının 3.cildinde yer alır. 

Mısır’daki Çerkes sultanları dönemi böyle acı bir şekilde sona ermiştir. 

Bu konuda folklorumuzda da çeşitli bilgiler var. Bu bilgiler ve çeşitli kaynaklarda bu konuya ilişkin diğer bilgilerden devamında sözedeceğiz.

Aslında bu konuyu Çerkeslerin Mısır’a gelişi, Mısır’da egemenlik sürdükleri dönem, Mısır Devleti ile Türk Devleti arasındaki ilişkiler, Mercidabık Savaşı, sonrası ve Mısır’ın Osmanlının eline geçtikten sonraki dönem olmak üzere birkaç bölüm halinde çok daha ayrıntılı bir biçimde ele alınıp incelenmesi gereken çok uzun ve geniş bir konudur. Burada çok kısa olarak değinmeye çalıştığımız Mısır’da Çerkes sultanları dönemi ile ilgili daha toparlanması gereken pek çok kaynakta pek çok bilgi vardır. Ancak kısaca dikkat çekmeye çalıştığımız bu konuyu, olayla ilgili folklorumuzda en çok göze çarpan iki ağıtı aşağıda vererek şimdilik bitireceğiz. 

Kahire’deki Savaş Müzesi müdürü Abdurrahman Zeki, “Kahire’nin Bin Yılı” adlı kitabının 98.sayfasında şöyle der: "Çerkes sultanlar döneminde, özelliklede Sultan Kaytbay döneminde mimari ve kentleşme konusunda pek çok yenilikler yapılmış büyük bir ilerleme sağlanmıştır. Büyük taş binaların yapımında yeni teknikler geliştirilmiş, bu yapılar yazıtlarla süslenmiştir. Özellikle bu dönemde yapılarda süsleme ve işlemecilik bir sanat haline gelmiş taş oymacılık yaygınlaşmıştır. 

Mısır’daki Çerkeslerin arasından o dönemde pek çok yazar, tarihçi, bilim adamı yetişmiştir. Yine bunlardan biri olan Bibres, 11 ciltlik Mısır tarihini inceleyen kitabında (Zubdetül Fikre Fi Tarihil Hicre) Çerkes sultanlar döneminden uzun uzun sözetmektedir (bu kitap hala Kahire Üniversite Kütüphanesi’nde bulunmaktadır). Yine Yusuf oğlu, Halil oğlu Abdülhamit Kuddusi de bunlardan birisidir. Aynı şekilde bu kişinin de Mısır’ın o dönemi üzerine kitapları vardır. “El Muhteşer Fi Tarihil Misra” adlı, Mısır sultanlarının kısa tarihçesini anlatan kitabında ayrıntılı olarak Çerkes sultanlarından sözetmektedir. Yine Emir Eşbek'in hicri 8756 yılında Kafkasya’ya gidişi ve Kafkas halkları arasında bulunması ve ilişkilerini anlatan bir başka bir kitabı vardır.

Çerkes tarihçilerinden Muhammet İyas'ın oğlu (hicri 908 yılında 84 yaşında ölmüştür) İbnü İyas’ın “Bedaihuzzur Fi Vekaidil Huşur” adlı kitabı bütün diğer saydıklarımızdan çok daha o döneme ilişkin ayrıntılı bilgiler içermektedir. Bu yapıtlarda sultanlardan Kanşaue Ğur’un müzisyen olduğu ve müzik ile çok yakından ilgilendiği ve bestelerinin o dönemde yayınlanmış olduğundan , yine Sultan Janbolet'in savaş bilimi ve askeri eğitim üzerine yazılmış kitapları olduğundan sözedilir. Bu bölümü Sör William'ın "Memlukların Tarihi" adlı kitabının 212. sayfasındaki sözleri ile bitirelim. “Onlar savaş ve politika okullarında eğitilmişler, bilim, felsefe ve sanatla iç içe yetişmişlerdi. İşte bu şekilde önderliğe, değer mevki ve mertebelere geldiler ve sultanlığa da haklarıyla geldiler, layığı ile yönettiler. Onların yapıtlarından pek çoğu Mısır’ın uğradığı bunca felaketlere karşın hala günümüze kadar ulaşabilmiştir.”

FOLKLORUMUZDA MISIR  SULTANLARI

Aşağıda orijinal Adige’ce text'ini göreceğiniz Adige paştıxhem ya thıausıhıe (Adige sultanların yakınmaları) adlı eski Adige türküsünde bu dönemden sözedilir. Ayrıca Kıanşaue Ğur ve Tomanbay'ın, Sultan Selim ile savaşmaları , yenilmeleri ve Çerkes egemenliğinin sona ermesi ile ilgili aşağıdaki ağıt , o döneme ve Çerkeslerin Mısır’a özgür savaşçılar olarak indiklerine ilişkin bilgiler içermektedir. (Yazarın notu: Bu ağıt Kafkasya’dan Osmanlıya sürgün edilmiş kardeşlerimizden Eski Gubakuey köyünden Askale Udjukh tarafından arkadaşı Harun efendiye yazılmış bir mektupta yer almaktadır. Bu mektup bana Hadeğalıe Aker tarafından ulaştırılmıştır ve hala korumam altındadır.)


Elbed Hasan
Gukhinej (hatıralar) adlı kitabından
Çeviri: Ergün Yıldız

Page 1 of 2

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @profdrhalukkoc: Rusya Fed.Ank B.elçisi Aleksey Yerhov;1820-1870 yıllarında her türlü eziyet,baskı ve zorla topraklarından sürdükleri Ka…
https://t.co/z2AVKFGjVf
Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı