Muhacerat, yani Kafkas halklarının büyük kısmının 19.y.y.da Osmanlı Devleti’ne ve yakındoğu’nun diğer ülkelerine göç hareketi yakın dönem Kafkasya Tarihi’nin en karmaşık ve trajik sayfalarından biridir.

Kafkas halklarının göç harekatı tarihin değişik dönemlerinde çok defa yaşanmış ve her biri belli sebeplerden kaynaklanmıştı.Fakat 19.y.y.’ın ikinci yarısında Dağlıların Halk Kurtuluş Mücadelesi’nin yenilgiyle bitiminden sonra yaşanan muhacerat, Kafkasya’da kendi medeniyetini ve özgün kültürünü yaratan bir halkın ülkesini terke zorlanması özelliğini taşıyordu...

Devrim öncesi Rus tarih yazımında Kafkas savaşlarının başlangıç tarihi 1799 olarak verilmektedir. Avrupa ve Türk tarih belgelerinde ise Kafkas savaşının başlama tarihi Ruslarınkinden epeyce farklıdır. Batılı kaynaklarda, temelde, Suvorov'un 1782'de Nogayları katletmesinin Kafkas savaşlarına giriş sayılabileceği görüşü hâkimdir Avrupa tarihçiliğinde, Şeyh Mansur İsyanı ve onun 1785'te Anapa'dan Kızlar'a dek "cihat" çağrısı, Kafkas savaşının asıl ilk adımı olarak görülür.

Aynı şekilde, Türk tarih yazımı da, Suvorov'un Nogayları yok etmesi olayının Kuzey Kafkaslar üzerindeki "önemli sonuçlarına" değinerek, Babıâli'nin Şeyh Mansur'u Ruslara karşı "kışkırtması"nı Kafkas savaşının başlangıcı olarak göstermektedir. Türk tarihçileri, Şeyh Mansur İsyanı'nın, ilk kez "tüm Kafkas boylarını birleştirmeye" yeltenerek "Kafkasya'nın kaderini değiştirdiği" olgusunu özellikle vurgulamaktadırlar.

Gerçekten de, Kuzey Kafkas halklarına karşı genel askerî harekât, Tümgeneral A.P. Ermolov'un Kafkas Ordusu Başkomutanlığı ve Kafkas Bölgesi Başyöneticiliğine tayin edildiği andan itibaren, yani 1816'da başlamıştı. Savaş, onun yönetiminde, sonradan Rus birliklerinin Kuzey Kafkas boylarının yerleşim bölgelerine akını ve köylerin yakılıp yıkılması şeklini alan, yumuşatılmış partizanca taktiklerle yapılırdı. Hasım tarafın bölgesini ele geçirmek ve zapt etmek gibi bir amaç güdülmezdi.

Kafkas savaşlarının seyrini üç döneme ayırmak mümkündür:

1) İlk dönem 1816–1846 yılları arasını kapsamaktadır. Bu, Rus birliklerinin bölgeyi işgal etmedikleri ve elde tutmaya çalışmadıkları, ancak tehlikeli kişileri tutuklamak üzere tenkil müfrezeleri yolladıkları; dağlıların Türkiye ile alışverişine ve Kafkasya'ya silah sokulmasına engel olmak üzere de Karadeniz kordon boyunu oluşturmaya başladıkları dönemdir.

2) İkinci dönemin (1846–1856) özelliği, Rus birliklerinin yavaş ilerleyişi ve ele geçirdiği toprakları zapt ederek Kazakları kordon boyuna göç ettirmesidir.

3) Üçüncü dönem (1856–1864), Kuzey Kafkasya'yı boyunduruk altına alma planının hazırlandığı ve uygulamaya konduğu dönemdir. Bu dönemde dağlılar yığınsal olarak sürgün edildiler, 'Ruslaştırılma"ya tâbi tutuldular ve ardından da dağlık topraklara Ruslar iskân edildiler.

Kuzey Kafkas halklarının yerlerinden sürülme planları, Kafkas ordusu komutanlıkları ve

Rusya İmparatorluğu Genelkurmayı tarafından ancak Kafkas savaşının üçüncü safhasında geliştirilmeye başlandı. Plan, bölgedeki Rus egemenliğinin sadece Kuzey Kafkasya'nın tümüyle fethi söz konusu olduğu sırada değil, gelecek yüzyıllar için de güçlendirilmesini amaçlıyordu. Ama ondan önce, 1840'ta Çar I. Nikola'nın emriyle, Rusya tarafına gönüllü olarak geçen dağlılar, Don Kazakları ordusundan sayılarak kordon boyuna yerleştirildiler. 1845'ten itibaren Rus tarafına katılan dağlıların sayısına ilişkin düzenli rapor ve istihbarat kayıtları tutulmaya başlandı. Buna göre, 1840'dan 1849'a dek Rusların tarafına yalnızca 120 kişi geçmişti. Mayıs 1855'e dek kayıtlara geçen insan sayısı 33 bin 200 idi (17 bin 187 erkek, 15 bin 900 kadın ve 113 çocuk).

Rus İmparatorluğu tarihinde, daha önce de, yerleşik halkın sürülerek yeni elde edilen toprakların "Ruslaştırıldığı" ve bu bölgelerin kendisine bağlandığı olmuştur. Ama bu sadece Müslüman halklara yönelik bir uygulamaydı. Rusya'daki Müslümanların yığınsal olarak Osmanlı İmparatorluğu'na ilk göçleri, 1837 yılında, 29 ailelik bir Kırımlı Tatar grubunun Kırım'dan Türkiye'ye göçme izni aldığı zaman başlamıştır.1856'da yer değiştirenlerin sayısı 200 bin kişiye ulaştı. Tatar muhacirlerin taşınması için, sultanın talimatıyla, Gezlev, Kerç ve Balaklava limanlarına 12 gemi ve 13 yelkenli gönderilmişti.

Ayrıca, Osmanlı hükümeti Kırımlı Müslümanların naklini Türk donanmasına ait gemilerle de gerçekleştiriyordu. Bu nedenle, Osmanlı donanmasının üçte ikisi Tatar muhacirlerin taşınması için kullanıldı. 1860'ta Türk hükümeti Kırımlı 300 Tatarın daha uyruğuna geçmesine izin verdi. Sadece 1860'ın Nisan-Ağustos ayları arasında Kırım'dan göç eden Tatarların sayısı 100 bindi. Rus yazar A. Andreyev'in yazdığına göre, "Ellilerin sonu ile altmışlı yılların başlarında (XIX. yy.- A.A.) Tatar sürgünü çok büyük boyutlara ulaştı: Tatarlar yığınlar halinde çelik çubuklarını bırakıp adeta Türklere koşuyorlardı. 1863 yılına doğru, sürgün bittiğinde, yarımadadan gidenlerin sayısı uzadıkça uzuyordu. Yerel bir istatistik komitesine göre, gidenler, her iki cinsiyetten 141 bin 667 kişiydi. Tatarların ilk göçünde yer alanların çoğu dağlıydı, ama bu kez sürülenlerin neredeyse tamamı düzlük yerlerdendi".Türk tarihçisi Abdullah Saydam, Kırım ve Kafkasya'dan Osmanlı İmparatorluğu'na yığınsal sürgünlere ilişkin araştırmasında, "Kırım savaşından 1860 yılına dek göç edenlerin sayısının en azından 141 bin 667 kişi olduğunu" belirtmektedir. "1862 yılına gelindiğinde muhacirlerin sayısı 369 bin 28'e ulaşmıştır. Bu sayıya sadece Kırım'dan gelenler dahildir."Türk tarihçi Kemal Karpat'ın verilerine göre, 1783–84 yıllarında Kırım'dan Osmanlı İmparatorluğu'na 80 bin civarında Tatar göç etmiş ve bunlar Besarabya, Dobruca ve Anadolu'da iskân edilmişlerdi.

1861–64 yıllarında Kırım'dan 227 bin 627 kişi daha göç etti (126 bin 2 erkek ve 101 bin 605 kadın).Kemal Karpat, 1783 ile 1922 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'na göç etmiş olan Kırım Tatarlarının toplam l milyon 800 bin kişi olduğu sonucuna ulaşmaktadır.

Kırım İstatistik Komisyonu'nun resmî verilerinde, sadece yasal yollarla göç etmiş olan Tatarların, yani pasaport almış olanların sayısı görünüyordu. Bunlardan bazıları daha sonra geri dönmek istemişti. Bunun üzerine, 7 Mayıs 1860 tarihinde, Dışişlerinden İstanbul'daki Rus Sefaretine geri dönmek isteyen Kırım Tatarlarına vize verilmesi talimatı gönderildi.

Kırım Tatarlarının ardından, Nogay ve Kuban steplerinden Nogaylar da, Gunib köyünün Ruslara geçmesi ve Şamil'in tutsak edilmesine sert tepki göstererek, Osmanlı İmparatorluğu'na göç ettiler. Nogaylar'ın toplu olarak Osmanlı İmparatorluğu topraklarına resmî göçü, 1860 yılında, hacca giderek Kâbe’yi tavaf etmek bahanesiyle yapılmıştır. Nogaylardan Galauz-Sablinlerin, Beştovokumların ve Galauz-Cem boylukların tamamı Türkiye'ye göç etmişlerdir. Çoğu Rusya'ya birkaç kez geri dönüp tekrar göç ettiklerinden, Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden Nogayların sayısını tam olarak tespit etmek zordur. Türk araştırmacı Kemal Karpat'ın verilerine göre, bunların sayısı 46 bin ile 50 bin arasındadır. Rus yazarı Tomilov'un verilerine göre ise, Kırım Savaşı'nın ardından 20 bin Nogay ailesi Rusya'yı terketmiş ve bunlar Adana ovasına yerleştirilmişlerdir. 1904 yılında Türkiye'de sadece 2 bin Nogay ailesi kalmıştır.

Çerkeslerin yığınsal göçlerinde, Kırımlı Tatarlar ve Nogayların Osmanlı İmparatorluğu'na gelmelerinin belirgin bir rolü olmuştur. Herşey bir yana, Kırımlı Tatarlar ve Nogaylar, Kuzey Kafkas Müslüman boylara öncü ve örnek olmuşlardır. Bazı Türk uyruklu Tatar ve Nogaylar, önce kendi kendilerine, sonraları ise Osmanlı hükümetinin teşvikiyle, kendi örneklerini izleyerek hak dininin halifesinin ülkesine göç etmeleri için, Kuzey Kafkas boyları arasında hararetli bir ajitasyon başlattılar. Bu propaganda amacına ulaştı ve dağlıların çoğu İslâm halifesinin ülkesinde mutlu bir yaşam rivayetine kandı. Meselâ, 1864 göçü sırasında pek çok mahrumiyete katlanan Çerkeslerin çoğu, kendilerini, "İslâm halifesinin ülkesinde hepimizi bir tas pirinç bekliyor" düşüncesiyle teselli ediyorlardı.

Çar hükümeti, Kırım Savaşı'nın ardından dağlıların sürülmelerine yönelik projeleri müzakere etmeye koyuldu. Bu projeler özellikle Doğu Kafkasya'nın tam anlamıyla teslim alındığı 1859–60 yıllarında gündeme geldi. Batı Kafkasya Ordugâh Kurmay Başkanı 20 Eylül 1860 tarihinde şöyle diyordu: "Dağ kavimlerinin deniz kıyısına sıkıştırılmaları, onları (aralarında hiçbir bağ olmasa da) bizim sunacağımız şartlara boyun eğmeye zorlayacak ve yaklaşan kış harekâtı sırasında birliklerimizi dağların tepelerine yığmamız Kafkasya'nın sağ cenahının yatıştırılması için çok yardımcı olacaktır."Başlangıçta dağlıların göçertilmelerine ilişkin tartışılan birkaç proje vardı. Bunlar dağlıların yalnızca Türkiye'ye değil, düzlüklere ve Rusya'nın iç bölgelerine de yollanmalarını öngörüyordu. Batı Kafkasya'nın fethine ilişkin tartışılan projelerde öne çıkan ortak özellik, hepsinin yerleşik halktan kurtulma gereği ve Rus ya da Hıristiyan öğe ile değişiminin kaçınılmazlığını temel almasıydı. Dağlıların sürgün edilmesinden başka alternatif öngörülmüyordu. Çar hükümeti ve Kafkasya yöneticileri bundan kaçınıyorlardı. General L. Fadeyev, Rusya İmparatorluğu'nun o zamanki yöneticilerinin düşüncesini, Kafkasya'dan Mektupları’nda şöyle ifade etmişti: "Doğu ve Batı Kafkasya arasında köklü bir fark vardı: Çerkesler, denize açık konumlarından dolayı, asla, hem ana yurtlarında kalmayı sürdürüp hem de Rusya'nın arkasında sağlam bir dayanak oluşturamazlardı. Karadeniz'de patlayacak ilk silahın onları yeniden ayaklandıracağını bile bile, bir dönemcik olsun barış için, Kuban ötesi halkını Rus yönetimine boyun eğdirmek için, sürekli, kanlı, olağanüstü pahalıya mal olacak bir savaşın sürdürülmesi gerekirdi. Halkı yeniden eğitmek asırlar sürecek bir işti. Oysa zaman, Kafkasya'nın dize getirilmesinde asıl önemli öğenin ta kendisiydi. Karadeniz'in batı kıyısını Rus toprağına dönüştürmemiz gerekiyordu. Bunun için de bütün sahili dağlılardan arındırmalıydık."

Böylelikle, Rus siyasî çevrelerinde, Kuzey Kafkasya'nın fethinin baş şartının, o bölgenin yerli halktan arındırılması olduğu kanaati oluştu. Bununla birlikte, generallerden bazıları, özellikle Kafkasya savaşına katılmış olanlar, böylesi bir önlemin dağlıların şiddetli tepkisine davet olduğu ve savaşı kanlı, uzlaşmasız bir mezbahaya çevireceği uyarısında bulundular. 1857'de Tuğgeneral Milyutin, Savunma Bakanına ilettiği "Rus Kazaklarının Kafkasya'da iskânı ve bazı yerli boyların yerlerinin değiştirilmesinde izlenecek yollar" hakkındaki notta, düşman kabilelerin topraklarının Kazaklara devredilmesini, buradaki yerli halkın da, Don birliklerinin topraklarına gönderilmesini ve oralarda dağlılar için "koloni benzeri özel yerleşim yerleri" kurulmasını tavsiye etmekteydi. Bu not, Milyutin'in teklif ettiği bu tedbirin dikkate alınması için, Kafkas ordusu birliklerine kumanda eden Çar Yaveri General Koçebu, Çar Yaveri General Homutov ve Tümgeneral Wolf'a yollanmıştı.

Tümgeneral Wolf'un verdiği cevapta, "Tuğgeneral Milyutin'in pusulasının, Kafkasya'yı tanımış olan bir insanı şaşırtmamasının imkansız olduğu; teklif edilen önlemlerin katı ve zorbaca olmasının yanısıra pratikte uygulanmasının kolay olmadığı", belirtiliyordu. "Dağlıyı bilen, onun, yurduna, dağlı değerlerine ve yaşam tarzına derin bağlılığını ve düzlüğe taşınacağına ölümü tercih edeceğini de bilirdi. Bir tekinin bile bu şartlara boyun eğmeyeceğini kesin olarak söylemek mümkündür. Gerçekte istenen (bu fikrin altında yatan ve bu arada açıklanmayan niyet) dağlıların tâbi olmaları değil, telef olmalarıdır."

Çar Yaveri General Koçebu da, cevabında, "Milyutin tarafından önerilen tedbir, yani bütünüyle bir boyun Don bölgesine nakledilmesi, Kafkasya'yı kazandırmakla noktalanacak yerde, Kafkasya çöle döndürülmedikçe sona ermeyecek ve her zamankinden daha şiddetli bir savaşa yol açacaktır. Dağlıların, üstelik sadece cemaatlerin değil, sahipsiz tek tek ailelerin bile bu şartlar karşısında boyun eğmeleri beklenemez... Kafkas boylarının Rusya'ya gönderilmesi teklifine kesin olarak itiraz ederek, Kafkasya'nın yatıştırılması görüntüsü altında bu önlemi tehlikeli bile bulmaktayım" diyordu.

Ancak bazı generallerin isteksizliği ve olumsuz yaklaşımları, hükümetin Kafkasya'nın batısındaki boyları anayurtlarından etme kararını değiştiremedi. Nitekim Kuban bölgesi ordu komutanı ve Kazak birliklerinin başı olarak atanan Graf Evdokimov, Kasım 1860'ta, bu yörede bir inceleme gezisi gerçekleştirerek Kafkas ordusu başkomutanına, bölgenin istilası yöntemine ilişkin kendi görüşlerini özetleyen bir rapor sundu. Evdokimov'a göre kesin çözüm, "Byelaya ve Laba nehirleri arasındaki alanın tamamı ile Karadeniz'in batı kıyısına Kazak köylerinin iskân edilmesi, dağlılara da düzlüğe inmelerinin ya da çekip Türkiye'ye gitmelerinin teklif edilmesi" idi. Evdokimov’un önerileri, Kafkas Ordusu Başkumandanı Baryatinski'nin taktirini kazandı. Doğu Kafkasya'da Lezgilere ve Çeçenlere boyun eğdirten bu general, Batı Kafkasya'da böylesi bir uygulamanın kaçınılmaz olduğunu varsayarak, "Batı Kafkasya'da savaşın nihai hedefi olarak, Çerkeslerin dağlardaki sığınaklarından kayıtsız şartsız kovalanmasını" istiyordu.1860 yılında; Rusya İmparatorluğu Dışişleri Bakanlığının Kafkasya Müslümanlarının Türkiye'ye göçertilmesi konusunda. Savunma bakanına gönderdiği yazılardan birinde, "Prens Baryatinski'nin, devletin yararını gözeterek, Kafkas sıradağlarının kuzey yamacındaki Müslüman boyların Türkiye'ye göç etmeleri için kesin ve açık olarak emir vermiş olduğunu ve bu arada dağlıların, Rusya'ya karşı dinî bir tahammülsüzlük ve düşmanca bir yaklaşımla doldukları Türkiye'den geri dönüşlerini de tehlikeli bulduğunu eklediğini" belirtti.

Temelde tartışılan sorun şuydu: Yerlerinden sürülenlere, Kuban, Don ya da Rusya'nın iç vilayetlerinde toprak mı verilmeliydi yoksa Türkiye'ye göç etme hakkı mı tanınmalıydı? Bu nedenle daha 1857'de İmparator II. Aleksandr döneminde Kafkasya Komitesi kurulmuştu. Bu komite bünyesinde kurulan bir alt birim (bazen ayrı bir komisyon olarak da tanımlanıyordu) Kuban ötesi bölgenin kolonizasyonuyla ilgiliydi. Kafkas Komitesi'nin çözümlemesi gereken sorunlardan biri de, Rusya İmparatorluğunun, sürülen dağlıların yeniden iskân edilmesine ayrılabilecek yeterli toprağı olup olmadığının araştırılmasıydı. Kafkas Komitesi bu konudaki düşüncelerini Bakanlar Kurulu'na sundu. Dağlıların göç ettirileceği yeter miktarda boş toprak sorununa Rusya İmparatorluğu Bakanlar Kurulu'nda 25 Temmuz 1861'de özel bir oturum ayrılmıştı. Sonuçta Bakanlar Kurulu'nun konuyu görüşmesinin ardından, "Sadece Ural ve Orenburg Kazak birliklerinin, büyük dağlı cemaatlerini, Rus yerleşimlerinin arasına yerleştirmeye yeterli olacak büyüklükte topraklarının olduğu", ortaya çıktı. Bakanlar Kurulu kararının II. Aleksandr tarafından onaylanmış olduğuna bakılmaksızın, koca dağ boylarının göçertilmesine ilişkin büyük mali giderler ve Sibirya'da bir Kafkasya yaratmak gibi bu kadar geniş çaplı bir planın gerçekleşmesinin büyük zorlukları göz önüne alınarak, her halükârda Baryatinski, Evdokimov vb.nin planları üzerinde durulması kararı alındı: Dağlılara Kuban'a taşınmak ya da Türkiye'ye göç etmeyi teklif etmek. Evdokimov bu konuda, "insanlığı önce kendi adamlarımıza; en son Rus'un menfaati tatmin olduktan sonra, geriye, dağlıların önüne kısmetlerine ne kalırsa koyma hakkını kendimde görüyorum" diyordu.

Batı Kafkasya'nın fethine ilişkin sunulan plana nihai onayı vermek ve durumu şahsen yerinde görmek için İmparator II. Aleksandr 1861 yılı Eylül ayında Kuzey Kafkasya'ya geldi. Daimi yerleşim yeri olan Memruk Ora'da, çarın huzuruna, Şapsuglar, Abazalar, Ubıhlar ve başka bazı Batı Kafkas boylarından bir delegasyon çıktı. Heyet, Rus yönetimine sadık kalacaklarına yeminle söz vererek, çardan onları doğdukları yerlerden sürgün etmemelerini istedi. Çarın verdiği cevap ise şuydu: "Size bir aylık bir süre tanıyorum. Abazalar, ebediyen hükümran olacakları, kendilerine millî düzenlerini ve mahkemelerini kuracakları toprakların verileceği Kuban'a göçmek isteyip istemediklerine karar versinler. Yoksa Türkiye'ye gitsinler."

Batı Kafkasya'nın fethi operasyonunun bitirilmesine hazırlık amacıyla ve Türkiye'ye gitmeleri için son formaliteleri tamamlamak üzere dağlıların Karadeniz kıyılarına gönderilmeleri örgütlenirken üç kol oluşturulmuştu: Adagumlar, Şapsuglar, Abazalar. Bu adlardan, hangi boyları kapsadıkları belli.

Dağlıların toplu olarak sürgün edilmeleri düşüncesini mümkün kılan nedenler ve şartlar üzerinde kısaca durulmasının tam yeridir.

Dağlıların toplu olarak gözden çıkarılmasının asıl nedeni, Rusya'nın rahat durmayan, savaşkan, cesur ve çenesine kadar silahlı dağ sakinlerinden kurtulma isteğidir. Bölge, insanlar boyun eğmek istemediği için, sürekli bir İstikrarsızlık ve dalgalanma odağı olarak ortaya çıkıyor, çar hükümetini Kuzey Kafkasya'da oldukça büyük bir ordu tutmak zorunda bırakıyordu. Bu da büyük masraflara yol açıyordu. Ayrıca, Rusya'nın hedefi, Osmanlı İmparatorcuğu’nun Kuzey Kafkas Müslüman halklarını akın akın iskân ederek topraklarındaki İslâm nüfusunu çoğaltmaya yönelik politikasına denk düşüyordu.

Kırım Savaşı, imparatorluk savunmasının en zayıf bölgelerinden birinin Karadeniz kıyıları olduğunu göstermişti. Rusya, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuzey Kafkasya'daki etkisi ve dağlılarla bağları göz önüne aldığında, yeni bir Türk-Rus savaşı çıktığı takdirde Türk çıkarma birliklerinin Karadeniz'in batı kıyısını işgal edeceklerini ve 1877–78 Türk-Rus Savaşı'nda Abhazya'da sık sık görüldüğü gibi Kuzey Kafkasya'da bir kez daha genel bir isyanı tahrik edeceğini hesaba katmadan edemezdi. Kuzey Kafkasya tepeleri, zor ulaşılan dağ köylerinin varlığı, dağlılara karşı koyma imkânı veriyordu. Bundan dolayı, Kafkas savaşı bittikten sonra bile, Kuzey Kafkas Müslüman halklarının Rus yönetimine karşı için için direniş politikalarını sürdürdüklerini ispatlayan bir başka olgu da, Çeçenistan ve Dağıstan'da, yiğitlik ve kahramanlık kisvesi altında Ruslar’a karşı savaş eğitimi veren tarikatların öğretilerinin müthiş yaygın olmasıdır. Bu şartlarda, Çar hükümeti egemenliğini sağlamlaştırmak için en sert önleme başvurmak zorunda kaldı: Kazak köylülerinin iskân edilmesi yoluyla Kuzey Kafkasya'nın Ruslaştırılması. Rusya İmparatorluk yasalarına göre her Kazak için 30 desyalin (l desyatin=l,09 hektar) toprak gerekiyordu. Oysa Rus Kazak birliği 6 bin kişiden oluşuyordu ve Kuzey Kafkasya'daki toprakların azlığı, sorunun dağlıların topraklarına el koymaktan başka bir şekilde çözülmesine izin vermiyordu.

Batı Kafkasya'nın jeostratejik konumunu ve denize çıkışının oluşunu dikkate alan Rus yönetimi, çabasını öncelikle Kafkasya'nın bu kısmında sağlam bir iktidar kurmaya yöneltmişti. Bu nedenle de dağlıların sürgün edilmesi ve Kafkasya'nın Ruslaştırılması politikası yoğun bir biçimde başlatıldı ve asıl olarak Batı Kafkasya'da sürdürüldü. Rus yönetimi 1865–66 yıllarında ise, (başta Çeçenya olmak üzere) Doğu Kafkasya'yı ele geçirdi.

Çar hükümeti Kuzey Kafkasya'nın batı bölümündeki dağlıların toplu olarak sürülmesine karar verdiğinde, kendini bir tercih yapma mecburiyetinde buldu: Bu boyları Kuban'a sürmek ya da onlara Türkiye'ye gitme hakkı tanımak. İkinci seçenek, göç edenlerin yerleştirilmesi için ek harcama yapılmasını ve onlara yetecek toprak, evlerin inşası için para ayrılmasını gerektirmeyeceği için, tercih nedeniydi. Bütün bu giderler Türk hükümetinin omuzlarına yükleniyordu. Etrafları Rus yerleşimleri ile çevrilse ve düzlüklere ayrı boylar halinde yerleştirilseler bile, dağlıların kendi aralarında yeni yeni kargaşaların ortaya çıkmayacağına dair Çar hükümetinin elinde hiçbir garanti yoktu. Tüm bu şartlar, Çar hükümetinin ikinci seçeneği tercih etmesinde belirleyici oldu.

Öte yandan, karşı tarafın, Kuzey Kafkas boyları ve halklarına sığınak sunacak hükümetin rızası olmadan dağlıların Türkiye'ye göçünün organize edilmesi imkansızdı. Bu göçün örgütlenmesinde Osmanlı İmparatorluğu’nun rolü Rusya'nınkinden az olmadığı gibi muhtemelen daha da fazladır. Bazı tarihçiler göç sırasında Rusya'nın rolüne değinirken, aslında göçe ilham verenin, amacı olabildiğince çok Çerkes'i kendine çekmek olan Türkiye olduğunu belirtirler. Osmanlı İmparatorluğu, asrı aşan bir süre boyunca alttan alta, dağlıları Rusya'ya karşı savaşa kışkırttı; para ve silah yardımında bulundu. Çerkes boyları, İstanbul ve Trabzon'da daimi temsilci bulunduruyorlardı. Dağlıların Osmanlı imparatorluğuyla ticari, dinî, siyasî ve askerî bağları, onların Türkler’in yardımına bağladıkları umudu arttırmıştı ve Çerkesler halifenin şahsında tüm Müslümanların hamisini görüyorlardı. Yaklaşık yarım yüzyıl süren bir savaş boyunca hezimete katlandıkları için, kalan tek umutları, Türkiye idi. Rus yazan N. Dubrovin, "Çerkesler Türkiye'nin, nüfusu ve sathı ile dünyanın en kudretli süper gücü olduğuna açık yürekle inanmışlardı" diye yazıyor ve şöyle devam ediyor: "Onlar sultanın tüm Avrupa devletlerine hükmettiğine ve son savaşı başlatıp Müslüman tebaayı rahatsız etmemek için Fransızlar’a ve İngilizler’e Rusları kovmalarını emretmiş olduğuna, inanırlardı."Türk tarihçi Abdullah Saydam, "Artık silahla karşı koyacak halleri kalmadığından, yakınlarının, tanıdıklarının yaşadığı ve hükümdarına da 'halife' olarak saygı gösterdikleri Osmanlı İmparatorluğu'na göç, bu halklar için tek kurtuluş çaresi sayılıyordu" diye yazmıştı. Paris’te yayımlanan Mousoul-man'me (Müslüman) adlı gazetenin başyazarı Mehmet Eceruh, bu duruma ilişkin gözlemini "Kafkas Dağlılarının Türkiye'deki Rolü" adlı makalesinde, "Osmanlı'nın temsilcisi olup, pratikte kıyı köylerinin amiri de sayılan Anapa Paşasının şahsında Türkiye ile ticari ve idarî anlamda sürekli ilişki içinde olan Çerkesler; Türkiye'yi, tehlike anında kendilerine destek çıkacak öz devletleri olarak görmeye alışmışlardı" diye yansıtmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuzey Kafkasyalıların kendi topraklarına akınından çıkarı, Çerkesleri kullanarak çözeceği aşağıdaki stratejik amaçlarla açıklanabilir:

1) Hıristiyan halkın yaşadığı yerlerde Müslüman varlığının arttırılması;

2) Çerkeslerin, egemenlik altındaki halkların millî kurtuluş hareketlerinin bastırılmasında askerî güç olarak kullanılmaları;

3) Türk ordusunun savaş yeteneğini arttırmak ve özellikle de, Rus Kazak birliklerine karşı koyabilecek sipahi birliklerinin yaratılması için Çerkeslerden yararlanmak.

Böylece, dağlıların Kafkas Savaşı sonrasında kitlesel sürgününde temel etken, Rusya ve Türkiye'nin izledikleri siyasetler ile bu konuda çıkarlarının çakışması olmuştur. Avrupalı güçlerin, dağlıların sürgün sorunu karşısında aldığı tavrın başlarda Türkiye'ninkiyle aynı olduğunu belirtmek ilginç olacaktır. İngiltere ve Fransa, Kafkasya'dan yerlilerin göçünü teşvik ediyorlardı. Bununla Rusya'yı zayıflatıp Türkiye'yi güçlendirmeyi amaçlıyorlardı. Ancak dağlıların göçü genel bir hal alıp ardından oraya Rus toplulukları yerleştirilince, yani Rusya'nın bu bölgeyi daha güçlü olarak kendi arkasına alabileceği tehdidi doğunca, Kırım koalisyonunun üyesi de olan Avrupalı güçlerin yaklaşımı değişti ve dağlıların Türkiye'ye gönderilmesi konusunda binbir engel çıkarmaya başladılar. 1864 Mayıs'ında Lord Stradford Redcliff İngiliz Parlamentosu'nda dağlıların göç ettirilmesi sorununu gündeme getirdi. Redcliff, İngiliz hükümetinden, "sürgün edilenlerin acılarını yatıştırmak amacıyla gerekli önlemleri alması" için Rusları uyarmasını talep etti. Buna rağmen, ne İngiliz, ne de Fransız hükümetleri bu konuda hiçbir etkin girişimde bulunmadı.

Dağlıların göçüne ilişkin Rusya ve Türkiye'nin izlediği resmî politikaların dışında, göçün çapının bu denli geniş olmasına yol açan başka etkenler de vardır. Bunlar:

1) Türk görevlilerinin dinî propaganda ve ajitasyonu;
2) Mekke'ye hacca gitme görüntüsü altında Türkiye'ye taşınma;
3) Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu ile şahsî ilişkileri (harem politikası ve akrabalık bağları);
4) Çerkeslerin sosyal yapısı;
5) Dağlılara, Türkiye'ye özel serbest geçiş hakkı tanınması;
6) Savaştan sonra çarlık memurlarının ve Kazakların Çerkeslere kötü muamelesi.

Bunlardan bazıları üzerinde durmak gerekir:

Din ortaklığı Türk sultanının bu konudaki eğilimini güçlendirdi: o aynı zamanda, İslâm dinine mensup Kafkas boylarının da halifesiydi. Öte yandan, "dağlıların padişahı, Müslümanların başı olarak kabul etmeleri, onun siyasî erkine boyun eğmeleri için yeterliydi".Bu durum (din ortaklığı ve halifelik), görevlileri yoluyla dağlıları "Müslüman kardeşliğine" çağırarak ve "sürgün halinde her türlü ihsan vaat eden" Türk hükümetlerinin işine yarıyordu. Türk hükümeti, göç sırasında bile hiç ara vermeksizin, dağlılar arasında mollalar ve ajanları aracılığıyla aşağıdaki iddialarla, ajitasyonu sürdürüyordu:

1) Kâfirlerin ülkesinde, onların egemenliği altında yaşamak imkânsız. Bu durumda ya savaşıp ölmek ya da Müslüman ülkelere göç etmek gerekir.
2) Göç etmek, alnımızın yazgısı. Allah'ın emri ile asla çelişmez; Muhammed, Mekke'den Medine'ye göç ederek, İslâm'da hicreti daha baştan kendi başlatmıştır;
3) Müslüman ülkelere hicret edin. Sonra geri gelip ana vatanınızı kurtaracaksınız;
4) Gâvur ülkesinde ölmek ve İslâmi ritüeller olmadan cenaze kaldırılması Müslümanlığa aykırıdır. Bu durumda, ölenlerin ruhu şad olmaz.

Kuzey Kafkas halklarının Türkiye'ye göçünde dinî propagandanın etkin bir rolü olmuştur. Rus tarih biliminin bazı temsilcileri, özellikle de Türk tarihçileri, Çerkeslerin kitlesel olarak Osmanlı İmparatorluğu'na göçmelerinde din faktörünün rolünü biraz fazla büyütmektedirler. Oysa Ahmet Çalikov'un isabetli tespitine göre, "dinî fanatizm ona yüklemeye çalıştıkları rolü oynasaydı, o takdirde, dağlıların göçü öncelikle dinciliğin daha derin kökler saldığı Dağıstan'da olurdu. Orada şeriat azatlığı yenmişti, oysa Çerkeslerde şeriat asla azatlığı kıramamıştı".

Göçü hazırlayan şartlara, Türk görevlilerinin, sadece dinî değil, daha iyi bir kader umudu aşılayan ve göçe açık çağrı olan sosyal amaçlı dinî propagandası da eklenebilir. Sürgün sırasında, l Haziran 1863 tarihinde, Türk görevli Muhammed Hasaret, Çerkeslere bir haber getirdi: "Ailelerinizi ve gerekli eşyalarınızı alın, çünkü hükümetimiz sizlere ev inşa etmeye uğraşıyor, tüm halkımız da bu işe katılıyor. Uzayan işleriniz sizleri bahara kadar buralarda tutsa da, bitirir bitirmez sizden öncekiler gibi hevesle taşınmak için acele edin."Yine o 1863 yılında Türk hükümeti Kafkasya'dan göç edecekler için bağış kampanyası ilân etti.

Dağlıların göçünün bir başka biçimi doğrudan dinî faktörle ilişkilidir: Mekke'ye giderek hac görevini yerine getirme görüntüsü altında Osmanlı İmparatorluğu'na göç. Başlarda bu gerekçeyle kitleler halinde ilk göçenler Nogaylar olmuştur. Sonraları Kafkas yönetimine Çerkeslerden de bu doğrultuda pek çok istek gelmeye başladı. Hacılar, altı aylık yurtdışı pasaportlarını elde eder etmez, Türkiye'ye yollanıyorlardı. Burada pasaportları zaman aşımına uğrayınca yetkililere teslim ediyor ve yerine "hamidiye"lerini alıyorlardı. Göç edecek olanlar haccı ileri sürerek yurt dışına çıkmaya daha yatkındılar: Altı ay süreyle Rus yurttaşı sayıldıkları için isterlerse vatanlarına dönebileceklerdi. Hâlbuki Türk yetkililer, genellikle daha geçerlilik süresi dolmadan bu pasaportları ellerinden alıyor, onları "muhacir" ilân ediyorlardı. Türk hükümeti, Kuzey Kafkasyalılar’ın yasal olmayan yollardan göçü konusunu açtığında, Çar II. Aleksandr'ın direktifine uyan İstanbul'daki Rus elçisi, Türk yönetimine resmen şu bilgiyi verdi: "Müslümanlarımız, kendilerine nakilhane yapmak üzere değil Kâbe’yi tavaf etmek için verilen izinle Türkiye'ye gelmekteler. Biz, dinî inancın gereği olan bu isteğin yerine getirilmesine karşı koymayı istemediğimiz gibi karşı çıkamayız da."Bunun yanı sıra Rus hükümeti, büyük bölümünün geri dönmediğini göz önüne alarak, hacıların hacca gitmeden önce tüm vergilerini ve borçlarını ödemesi gerektiğine dair bir kararname çıkardı. Tersi durumda her hacı, süresi içinde dönmediği takdirde, ardından borç ve mükellefiyetlerinin ödeneceğine dair cemaatinin kefaletini bırakmalıydı.

Göçe yol açan faktörlerden biri de, dağlıların Osmanlı İmparatorluğu ile asırlardır var olan ilişkisiydi. Birçok Çerkes, eskiden beri, daha XIX. yüzyıl öncesinde bile, Osmanlı İmparatorluğu'nda yüksek görevler edinmişti. 1584–85 yıllarında sadrazam mevkiinde bulunan kişi, ordusu iki kez (1578 ve 1585 yıllarında) Kafkas ötesine saldırıda bulunmuş ve hatta Tebriz'i ele geçirmiş olan Özdemiroğlu Çerkes Osman Paşa'ydı. Daha sonraları ise, Batı Karadeniz kıyılarında birkaç askerî harekâtını başını çeken Çeçenzade Hacı Hasan Paşa, Trabzon valisi olarak; atandı. XIX. yüzyılın ilk yarısında ordu ve devlet çarkındaki; pek çok yüksek görevi Çerkesler doldurmuştu. Hatta II. Mahmut'un ölümünden sonra, kısa bir süreyle ülke yönetimi Çerkes ordu komutanlarının eline geçti. Abdülmecit döneminin ünlü mareşallerinden ikisi, Çerkes Hafız Mehmet Paşa (ölümü 1866) ve Çerkes İsmail Paşa (Ölümü 1861) Kafkas kökenliydi. Osmanlı İmparatorluğu’nun XIX. yüzyılda ünlü siyasî kişiliği Hüsrev Mehmet Paşa, Abaza kökenli olup, esir olarak satın alınmış, Sultan III. Selim’in saltanatı sırasında (1789–1807) Osmanlı Donanması Başkomutanı düzeyine yükselmiş, II. Mahmut döneminde Osmanlı Ordusu Başkomutanlığına getirilmiş, Abdülmecit döneminde ise 1855’te ölümüne dek sadrazamlık yapmıştı.

Çerkeslerin Osmanlı sarayında sözlerinin o kadar geçmesinde etkili bir başka özel neden de, "harem politikası" olarak adlandırılan siyasetti. Kuzey Kafkasya, Mısır'da Memlukluların yönetiminde olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu'nda da, köle-halayık sağlayan başlıca ticarî kaynak olmayı sürdürmüştür. İkisi arasındaki fark, Memluklulara koruma görevi için genç erkekler sunulurken, sultan ve paşa haremleri için Osmanlı İmparatorluğu'na kız çocukları ve genç kızların ihraç edilmesiydi. A. Dubrovin, "Haremler, satın alınmaları temelde Anapa ve Suhumi kalelerindeki Türkler yoluyla daha da hareketlenen Çerkes kızları ile dolup taşıyordu. Türkiye'ye kadın nakli öyle büyük sayılara ulaşıyordu ki, bazıları Türk neslinin ıslahını Çerkes kadınların varlığına bağlar" diye yazmaktadır. Kuzey Kafkas kadınları yoluyla "Türk ırkının iyileştirilmesi" fikri Mehmet Eceruh'ta da yansımasını bulur: "Dağlılar ve Çerkesler Osmanlı tipini asilleştirerek, canlı bir damarı devlet yönetimine de sokmuşlardı." Çerkes kadınları, İttihat ve Terakki iktidarının haremlerin dağıtılmasına ilişkin emrine (1909) kadar, Osmanlı haremlerindeki üstün konumlarını korumuşlardır. Kafkas yönetiminin resmî verilerine göre, her yıl Çerkezistan'dan Türkiye'ye 4 bin kadın ve erkek köle gönderiliyordu.

Haremlerde Çerkes kızlarının çoğalması, III. Mustafa'dan (1757–1773) itibaren Osmanlı sultanlarının neredeyse tamamının Çerkes kadınlarıyla evlenmelerine yol açmıştı. III. Selim'in (1789–1807) annesi, II.Mahmut'un (1808–1839) karısı ve aynı zamanda Sultan Abdülmecit'in (1839–1861) annesi, Abdülaziz'in (1861–1876) annesi ve V. Murat'ın (1876) annesi olan Abdülmecit'in karısı ve II. Abdülhamit’in (1876–1909) karısı hep Çerkes'ti.

Osmanlı sultanlarının kendilerini Çerkeslerle çevrelemeleri, bazı tarihçilere göre, iktidarın belli bir istikrara kavuşmasına yol açmıştır. Çerkeslerin kana kan geleneğinin Osmanlı sarayında da benimsendiği dikkate alındığında durum daha iyi anlaşılır. XIX. yüzyılda sultanın zorla tahttan indirilme olayı sadece bir kez olmuştur (1876'da Abdülaziz). Buna karşın, komploya karışanların hepsi, Mithat Paşa'nın evinde toplantı yaptıkları bir sırada devrik sultanın akrabası olan Çerkes Hasan tarafından öldürüldüler. Çerkeslerde kan bağlarının güçlü olması, Türkiye'de saygın bir mevki sahibi olmayı başaran bir Çerkes'in akrabalarını etrafına toplayıp, onlara olabildiğince iyi bir yaşam düzeyi sağlamaya gayret etmesini gerektiriyordu. Yeni gelen akrabalar da, yaşam şartları düzelip sıra kendilerine geldiğinde, geride kalan akrabalarını yanlarına çekiyorlardı. Karadeniz kordon boyunda görevli bir komutanın kölelerin Türkiye'ye nakli konusundaki 6 Kasım 1843 tarihli raporunda belirttiği üzere: "Başlangıcı tarihin derinliklerine uzanan bu utanç verici ticaret, dağlılara, Türkiye'de sadece sıradan kişilerle değil Babıâli'nin ileri gelenleriyle de bağlantı kurma imkanı sağlamıştır. Dağlılar tarafından küçük bir bedel karşılığında satılan erkek çocuklarının yüksek makamlara yükselmeleri ve Osmanlı İmparatorluğu'nda yüksek düzeyde devlet adamı olmaları az rastlanan bir durum değildi. Anapa civarlarından bir Natuhay olan Hafız Paşa ve Gelencik berisinden bir Şapsug olan Halil Paşa buna örnektir."Kafkas Genel Valiliği tarafından Çerkezistan'da 1837'de hazırlanan bir raporda, "Türkiye'de önemli devlet görevlilerinin Çerkezistan'da eş durumundan akrabaları bulunduğu" önemle belirtiliyordu. Bu nedenle Kafkasya ile kaçak ticaret, Babıâli'nin koyduğu yasak fermanlarına rağmen, üst düzey yerel yöneticiler tarafından gizlenip, üzeri örtülerek kolaylık görmekteydi.

Kuşkusuz, damarlarındaki Çerkes kanı, Osmanlı sultanlarının dağlıların Türkiye'ye nakli karşısındaki tutumlarının oluşmasında kendisinden beklenen rolü yerine getirmiş; Çerkeslerin Osmanlı sarayında önemli makamları ele geçirmelerinde, devlet çarkında ve orduda göçe yaklaşılmasında en önemli faktörlerden biri olmuştur. Bu sübjektif yaklaşım, Türk tarih yazımında, dağlıların Osmanlı İmparatorluğu'na göçlerinin bir nedeni olarak işlenmektedir. Ancak, Türkiye'deki Kuzey Kafkas diasporasının bazı yayınlarında, dağlıların Türklerle yoğun bağlarının olması ve Türklerin göçü teşvik etmeleri, "Osmanlı yönetiminin göçe daveti" olarak değerlendirilmektedir."

Çerkeslerin göçünün yığınsallığının nedenlerinden biri olan Kuzey Kafkas boylarının sosyal yapıları üzerinde özellikle durmak kaçınılmaz olmaktadır. Bütün öteki Kuzey Kafkas boylarında olduğu gibi, Çerkes halkının da köylüler ve köleler üzerinde yükselen kendi aristokratları (Doğu Kafkasya'da prensler, uzdenler-saraylı sınıfı) vardı. Bu yapıya ilk darbe, çar yönetiminin köleliğin lağvı emriyle vurulmuştur. Son darbe ise, Çerkes soylularına kölelerini azad etmeleri konusunda verilen talimat oldu. Ancak Çerkes cemaatine asıl darbe, Rusya'daki feodal hakların iptali ve Çerkes prenslerinin ve uzdenlerinin köylülere özgürlüklerini iade etmek zorunda kalmaları olmuştur. Bu dönemde birçok Çerkes derebeyi, rızalarıyla köylülerini azad etmekten kaçınmak için, tebaalarıyla birlikte Türkiye'ye göç kararı almışlardır. Bir Çerkes prensinin, yetiştirilmesi için oğlunu yolladığı köylük yöre, geleneklere göre ona akrabalık bağlarıyla bağlı sayılırdı. Bundan dolayı prens ve uzden ile birlikte birkaç köyün bütünüyle göç ettiği görülmüştür. Kafkas savaşlarında yer almış olan General R. Fadeyev'in de kabul ettiği gibi: "Türkiye'ye göç eden dağlılara derebeyliklerinin mensuplarını da toplu olarak yanlarında götürmelerine izin vererek, aynı zamanda kendimizi, çalışkan, barışçıl ve asla tehlikeli olmayan insanlardan oluşan iş görebilir bir kitleden mahrum ediyorduk."Abaza Prensi Açba Türkiye'ye göç ettiğinde, onu bin "akraba" köylü izlemişti. 1864 yılında Kafkas iktidarında Abhazya'nın yöneticisi Mihail Şirvaşidze'nin, yanına 20 bin Abaza'yı alarak Osmanlı İmparatorluğu'na göçmeyi planladığına dair bir şüphe uyanmıştı.

Çerkes asillerinin buna benzer geçişleri, dağlıların gidişini çıkarına gören Kafkas iktidarının, Türkiye'ye kitlesel olarak geçiş girişiminde bulunmalarına engel çıkarmaması ile daha da kolaylaşıyordu. Hatta kruvazör tatbikatı sırasında, Türk kervansaraylarında mahsur kalan dağlıları götürecek olanlara geçiş izni verilmesi için Rus gemilerine talimat verilmişti."

Göçü elverişli kılan faktörlerden sonuncusu da, Kazak çavuşların ve yerli Rus polis yetkililerinin, özellikle Kafkas savaşı bittikten sonra işgal altındaki yerli halka yönelik davranışlarındaki zorbalıktır. Kazakların, basit suçlar yüzünden Çerkesleri öldürdüğü, ancak cezasız kalmış cinayet sayısının hiç de az olmadığı kayıtlardan anlaşılmaktadır. Çerkesler, kendilerini pek de dikkate almayan Rus makamlarına şikâyette bulunmaktan çekiniyorlardı. Savunmasız kalmışlık duygusu, Kafkas savaşı bittikten yıllar sonra bile, Kuzey Kafkasyalılar arasında Türkiye'ye göç etme isteğinin canlı kalmasına yol açmıştır. Halk içinde, savunmasız bir biçimde Rus komşularının zulmüne terkedilmiş oldukları kanaati kök salıyordu. Bu durumda tek kurtuluş Türkiye'ye göç olabilirdi. R. Fadeyev, "Çerkes nüfustan arta kalanları kovmak gerekseydi, hükümet, adalet duygusunu zedelemeden başka yöntemler de bulabilirdi" diye yazmıştı.

Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu'na kitlesel göçlerinin temel nedenleri ve bunu kolaylaştıran faktörler bunlardı.

Dağlıların zorunlu sürgün kararı alındıktan sonra, çar hükümeti bu uygulamanın diplomatik altyapısını oluşturmaya yöneldi. Bu hazırlığa, 1858'de, ilk gönüllü göçmen gruplarının Anadolu'ya geçişiyle birlikte girişildi."1859 Haziran'ında, Osmanlı İmparatorluğu Dışişleri Bakanı, İstanbul’daki Rus Elçisi Prens Lobanov Rostovski'yle yaptığı görüşmede, "Son zamanlarda olağanüstü ivme kazanan ve Babıâli'de sıkıntı yaratan", Müslümanların Rusya'dan Türkiye'ye göç serbestîsinin sınırlandırılması konusunda ricada bulunmuştu. Görüşme sırasında bakan, Rus hükümetinin, göç ve Rus Müslümanlarının Türk uyruğuna geçişleri konusundaki niyetini anlamak istemiş ve muhacirlerin ara vermeksizin hızlanan sel gibi akışı karşısında endişelerini belirterek, "bundan böyle göçün bir düzen dahilinde yapılmasını, her iki hükümetin önceden karşılıklı anlaşması olmaksızın gerçekleşmemesini" talep etmişti. Bu görüşmeyi Osmanlı İmparatorluğu Dışişleri Bakanlığı resmî notası izledi. Bu notayla Türk hükümeti, Rus tarafının, Kafkas Müslümanlarının göçü ve Türk uyruğuna kabul edilmeleri durumunda Rus vatandaşlık haklarını kaybedip etmeyecekleri konusunda görüşünü bildirmesini resmen istedi.

Çarlık hükümeti, bu notayı Türk tarafıyla Kuzey Kafkas Müslüman halklarının Türkiye'ye göçü hakkında anlaşma sağlayacak görüşmeler için uygun bir araç olarak değerlendirdi. Sorun İmparator II. Aleksandr ve Kafkas Ordusu Başkomutanlığının incelemesine sunuldu. Ardından 26 Ocak 1860'ta, Rusya'nın Osmanlı İmparatorluğu'ndaki temsilcisine, Türk hükümetinin notasına verilen yazılı cevap geldi. Elçiye hitaben yazılan önyazıda ayrıntılarıyla şunlar belirtiliyordu:

"Haşmetmeapları, aşağıdaki maddelerin cevap olarak kabul edilmesini buyururlar:

1) Biz hiçbir zaman, bizim dışımızdaki devletlerin, hükümetimizin izni olmaksızın bizden ayrılanları tebaalarına alma haklarını tartışmadık ve hâlâ da bu iddiada değiliz.

2) Bizim Müslümanlarımız, oraya yerleşmek üzere değil de, Kâbe’yi ziyaret etmek için Türkiye'ye çıkış izni talebinde bulunuyorlar. Biz, dinî inancın bir gereği olan bu isteğin yerine getirilmesine karşı duramayız, durmayı da istemeyiz.

3) Devletimizin hükümetinin onayı olmaksızın gidip herhangi bir devlete yerleşmek olmaz. Burada bunun uluslar arası hukuk ilişkileri kapsamında açığa kavuşturulması gereksizdir.

4) Göç izni, alışılmış yurtdışı pasaportu ile değil, daima yazılı özel bir belgeyle verilmektedir.

Göç daima süresiz bir zaman için gerçekleşmektedir.

Bir kişiye izin verilmiş olmasının anlamı, o kişinin kendiliğinden Rus tebaasından çıkmış olduğudur.

Bu kurallar ayrıca tasdik gerektirmez.

... Hükümdar İmparator'un yukarıda işaret ettiklerine bir ekleme daha yapmak uygun düşer:

Arzu ederiz ki, bizden ayrılanlar sınırlarımıza yakın yerlere yerleştirilmesin.

Babıâli ile olan dostluk ilişkilerimize dayanarak söz konusu girişimi önlemeye çalışınız. Türk hükümeti böyle bir şeye karar verirse, bizim de haklar konusunda telâşlanmamız gerekmeyecektir.

Lobanov Rostovski, bu yazıyı aldıktan sonra Türk hükümeti ile Çerkeslerin göçü konusunda görüşmelere başladı. 1863 baharında da Feld Mareşal Baryatinski, Karadeniz kordon boyunun sol yamacından 3 bin dağlı aileyi Osmanlı İmparatorluğu'na göndermeyi öngördü.

Türk hükümeti ile Kuzey Kafkas Müslüman halklarının ve boylarının göçüne ilişkin görüşmeleri hızlandırmakla özel olarak görevlendirilen Tuğgeneral M.T. Loris-Melikov İstanbul'a gönderildi. Ad. Berje'nin de tanıklık ettiği gibi, "Ona verilen görev, Babıâli göçmenleri kabul etmediği takdirde önümüze çıkabilecek zorlukların neler olabileceği konusunda Çar’ın temsilcisi Prens Lobanov Rostovski'yi aydınlatmaktı. Tuğgeneral M.T. Loris-Melikov bu görevi mükemmel bir biçimde yerine getirdi ve Prens Lobanov Rostovski'yle birlikte, Türkiye'nin sınırlarımızdan uzağa yerleştirmeyi taahhüt ettiği 3 bin aile için gerekli izni Babıâli'den kopardı. Bunun ardından, göç 1860, 1861 ve 1862 yıllarında da diplomatik yazışmaya gerek olmaksızın sürdü".

Türk hükümetinin başta 40 bin ile 50 bin dağlının göçüne, göçün aşamalı olarak cereyan etmesi şartıyla, onay verdiğini belirtmek gerekir.Ancak, Türkiye Göç Komisyonu'nun verilerine göre, sadece 1863 yazında Anadolu limanlarına ulaşan göçmen sayısı 80 bindir.

16 Ocak 1860 yılında Osmanlı hükümetinin girişimiyle özel bir göç komisyonu, Muhacir Komisyonu, kurulmuştu. Bu komisyonun başına Çerkes asıllı Trabzon Valisi Hafız Paşa getirildi. Muhacir Komisyonu, kurulduğu andan itibaren Ticaret Bakanlığı'nın yönetimine bağlandı. Ama Temmuz 1861'den itibaren buradan koparak, bağımsız çalışmaya başladı.Hafız Paşa'dan sonra komisyonun başına Trablus Valisi İzzet Paşa getirildi. Yönetim kuruluna ise birkaç Çerkes ağayla birlikte, aynı zamanda Edirne mutasarrıfı da olan Bidcan Paşa girdi. Komisyonun görevleri arasında, Karkas muhacirlerin geldiği tüm limanların kontrolü, göçmenlerin iaşe ve ibadeleri ve yerleştirilecekleri yerlerin tayini de vardı.19 Mart 1875 tarihinde komisyon lağvedildi ve İçişleri Bakanlığı bünyesinde bir müdüriyet oldu.

Dağlıların sürgünü konusunda diplomatik altyapı hazırlanırken, Rus hükümetinin önündeki başlıca sorunlardan biri de, göç sonrasında, muhacirlerin geriye dönüşünü engellemeye yönelik alınacak önlemlerin geliştirilmesi olmuştu. Kuban yöresi yöneticisi, göç etmiş şahısların Kuban bölgesine geri gelmelerinin, buradaki dağlı nüfusun zihnini bulandıracağını düşünüyordu. Rus hükümeti, Türk propagandası ve Rusya'ya karşı büyük düşmanlık aşılanmış olduğu ve bunun dağlılar arasında yeni çalkantılara neden olacağı düşüncesiyle, Türkiye'ye yerleşmiş olan Çerkeslerin geri dönmesinden sakınıyordu. Ancak muhacirler, Türk makamlarının vaatlerini yerine getirmediğini gördükleri için, göçten hemen sonra geri dönme isteğinde bulunmuşlardı. 6 Haziran 1861 tarihinde Kafkas Ordusu Komutanı Prens Orbeliani Savunma Bakanlığı'na sunduğu bir raporda şunları yazıyordu: "Türkiye'ye farklı zamanlarda ve hatırı sayılır kitleler halinde gönderilmiş olan Kuzey Kafkas sakinlerinden göçmenlerimizin büyük bölümü, beklenildiği üzere, Babıâli'nin himayesi altında çıkar ve rahatlıklar konusunda verilen vaatlerle aldatılmışlardır ve bu nedenle de son zamanlarda, ısrarla, yurtlarına dönmek için fırsat arayışı içindedirler." Hatta 1902 yılında, bir Çerkes topluluğu, Kafkasya'ya gönderilmeleri talebiyle Samsun'daki Rus Konsolosluğunu işgal etmişti.

Göçmenlerin gittikleri yerlerde düştükleri zor durum onları ana vatanlarına geri dönmeye sevk etti.1864 yazında 100 Şapşığ ailesi Kafkasya’ya geri dönmek isteğiyle İstanbul’daki Rus elçisine başvurdu.Onların ardından Samsun’da bulunan Natuhaylar’dan 100 başvuru daha geldi.Göçmenler değil Kuban topraklarında , Sibirya’da, Solomki’de bile yaşamaya razı olduklarını yazıyorlardı. Din değiştirme ve askerlik dışında bütün şartları kabul ediyorlardı.1872’de 8.500 Çerkes ailesi İstanbul’daki Rusya Konsolosu İgnatiyev’e bir dilekçe ile başvurdular. “Sekiz yıldır beylerimiz eziyetler çektirerek bizi akıl almaz bir esaret altında tutuyorlar.Yapılan hataların ağırlığını itiraf ederek, 8.500 aile adına aşağıda imzası bulunan bizler Onun (Çar’ın) yüksek himayesinden yararlanmak için geri dönmemize izin verilmesini rica ediyoruz. Bunun için her türlü fedakarlığa hazırız”[20]

Rusya'nın İstanbul Elçisi İgnatyef ve Trabzon Konsolosu Moşnov dağlıların geri dönme isteklerini rapor ediyorlardı. İgnatyef'in Çerkeslerin Kafkasya'ya geri dönme talepleri konusundaki bir raporu üzerine Çar, 18 Mart 1865 tarihinde bu işe bir nokta koydu: "Dağlıların geri dönüşü söz konusu bile edilemez." Bunun üzerine İgnatyef'e, konsoloslara dağlıların geriye göçünü reddetmeye yönelik, buna uygun önlemler alma emrini vermesi için talimat verildi.3 Nisan 1865'te İgnatyef, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Rus konsoloslara Çerkes muhacirlerin geri dönüşünü kesinlikle yasaklayan bir talimat gönderdi. İgnatyef'in talimatından sonra Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Rus konsoloslukları, Türk tebaasındaki Çerkeslerin pasaportlarına vize vermemeye başladılar. Çerkeslere Rusya İmparatorluğu topraklarında kısa süreli bulunma izni bile verilmedi. Bir Çerkes muhacirin böyle bir talebi üzerine İstanbul'daki Rusya Başkonsolosu konuya son noktayı koydu: "Reddedildi. Başkonsolosluk muhacirlerle hiçbir şekilde muhatap olmayacaktır."

1883 yılında İstanbul'daki Rusya Elçiliği konsoloslara yeni bir talimat gönderdi: "Rusya'ya gidecek olan Türk tebaalıların pasaportlarına vize verilirken, Türk vizesi edinen Kafkas çıkışlıların, bu konuda ilgili makamların bir ön pazarlığı olmaksızın, sınırlarımıza geri dönmemeleri için olağanüstü bir dikkat gösterilmesi...' 1861'den itibaren, Rusya İmparatorluğu Bakanlar Kurulu kararına uygun olarak, Türkiye'den yasadışı yollardan dönüş yapan dağlıların geri gönderilmelerine ya da, Ural'a veya Orenburg'a yerleştirilmelerine karar verilmişti. Bazı dağlılar kendi başlarına Kafkasya'ya dönüyorlardı. Kafkas Ordusu Başkomutanı Büyük Prens Mihail, bu tanıklığı abartılı saysa da, Kafkas ordusunun istihbarat birimlerinin verilerine göre, 1860–65 yılları arasında, bu yolla 200–300 kişi geri dönmüştür. 22 Eylül 1886 tarihinde, Kafkasya'daki Vatandaşlık Dairesi Başmüdürü General Prens Dondukov-Korsakov, "Kafkasya Yöresi Valileri, Bölge ve Çevre Yöneticilerine Gizli Genelge" yayımladı. Bu genelgede, "Temelli yerleşmek üzere göç etmiş olan Kafkasyalı Müslümanların Türkiye'den geri dönüşleri hakkında son yıllarda ulaşan istihbarı bilgiler göz önüne alınarak, Sayın Valilerden ve Çevre Yöneticilerinden, kendilerine bağlı yerel polis görevlilerine, sınırlarımız dahilinde ortaya çıkan herkesi sıkı bir biçimde gözetlemelerini önermelerini rica ederim. Amaç, daha önce geri gelmeme yükümlülüğü ile yurtdışına göç etmiş kişilerden geri dönenleri tespit etmek ve bunları derhal bölgeden uzaklaştırmaktır" deniyordu.

Burada, Rusya'nın Kafkas muhacirlerinin geriye göçü konusunda takındığı tavrın Türk tarafının tutumuyla çakıştığını belirtmek gerekir. Aynı şekilde, Türkiye de, dağlıların Kafkasya'ya dönüşlerinin engellenmesine yönelik önlemler alıyordu. Mülteciler arasında gelişmekte olan memnuniyetsizlik ve geriye dönme isteklerini ifade etmelerine had safhada olumsuz yaklaşıyordu. Meselâ, 1865 yılında, Ardahan bölgesine yerleştirilmiş olan 1.200 Çerkes Kuzey Kafkasya'ya geri dönme girişiminde bulunduğunda, Türk makamları bunların üzerine düzenli birlikler yolladı. Bundan öte, olabildiğince çok Müslümanı kendi topraklarına çekmekte çıkarı olan Türk makamları, usulüne uygun altı aylık pasaportlarla Türkiye'ye gelmiş olan diğer Rus Müslümanları bile pasaportlarına el koyarak muhacir ilân ediyorlardı.

Kuzey Kafkasyalıların Türkiye'ye göç ettirilmelerinin diplomatik hazırlık aşamasında, Türk ve Rus tarafları arasında şiddetli görüş ayrılığı ve tepki yaratan konu, Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu'nda yerleştirilecekleri yerlerdi. 1864–66 yıllarındaki Çeçen göçü sırasında özel bir güncellik kazanmış olan bu sorun, iki devlet arasındaki diplomatik yazışmanın ana konularından biri olmuştu.

Osmanlı hükümetinin, Çerkeslerin, Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelere ve Rus sınırı yakınlarına yerleştirilmesinden çıkarı vardı: Bir savaş durumunda, Rusya'ya karşı düşmanlık duyguları ile doldurulan Kafkasya dağlılarının savaş deneyiminden yararlanacaktı. Dağlıların imparatorluk sınırı yakınlarına yerleştirilmelerinin ardındaki tehlikeyi fark eden Rus hükümeti, bu uygulamaya olabildiğince karşı koydu. Rusya'nın sert ve olumsuz tepkisinin başlıca nedenlerden biri de, bütün Türk-Rus savaşlarında, Rus ordularının Asya savaş sahnesindeki başarılarını, Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelerin Hıristiyan sakinlerinin yardımına borçlu olduğunun bilincinde olmasıydı. Kafkas Müslümanlarının bu bölgelere yerleştirilmesi böylesine önemli bir stratejik dağılımı değiştirecek güçte bir tehditti. Rusya'nın diplomatik baskısı sayesinde, 1860–64 yıllarında, muhacirlerin önemli bir bölümünün Küçük Asya'nın iç taraflarına ve Balkanlara yönlendirilmesi sağlandı. Buna karşın, Türk hükümeti Kafkas makamlarına, 1864–66 yılları arasında göçecek olan 5 bin Çeçen ailesini, Erzurum ve Kars vilayetleri dahilinde Soğanlık sıradağlarından Van gölüne kadar uzanan alana yerleştireceğini bildirdi. Bu, Rus tarafının şiddetli tepkisine yol açtı. Kafkas Ordusu Karargâh Komutanı General Kartsev, 1864 yılı Kasım ayında Tersk yöresi yöneticisi ve Çeçen (Karabulaklar ve Nazranovlar) göçünün organizasyonunda başı çekenlerden biri olan General Loris Melikov'a, "Gelecek Çeçen göçmenlere Erzurum Paşalığının ötesine, Erzincan ve Diyarbakır sınırları dahilinde ve asla bizim sınırımıza komşu olmayan bir toprağın tahsisi için Türk hükümetinin fikrini değiştirmesi yönünde her türlü gayreti göstermesinin" İstanbul’a gönderilen Rus elçisine tembih edildiğini bildirdi. Ancak, Babıâli, Rus elçisinin ileri sürdüğü hiçbir gerekçeye aldırmadan bu talebi reddetti ve Çeçenlerle Osetlerin bir bölümünü Soğanlı sıradağlarının (Sarıkamış) civarına yerleştirdi. Bu bilgiyi alan Çar hükümeti Çeçenlerin göçünün bütünüyle durdurulması tehdidinde bulundu ve hatta bu konuda gerekli talimatları yayımladı. İstanbul'daki elçi İgnatyev'in de bildirdiği üzere: "Ali Paşa'ya, tekliflerim kabul edilmezse Kafkas Genel Yönetiminin tek bir Çeçen'i bile Türkiye’ye göndermeyeceğini bildirerek, son kozumu kullanmaya karar verdim. Bu bildirim beklenen etkiyi gösterdi. Türk bakan nihayet bana Babıâli’nin yukarıda anılan 5 bin Çeçen aileyi sınırlarımızdan uzağa, Halep civarına yerleştirmeyi kabul ettiğini haber verdi..."Varna viskonsülünün açıkladığına göre:Çerkeslerin Rusya'dan Türkiye'ye göçlerinin Çar Hazretlerince durdurulmasının ardından Türk hükümeti, Bulgaristan'a eskiden yerleştirilmiş olan Çerkesleri göndermeye başladı. Çeçenlerin Erzurum vilayetinden uzaklaştırılacakları ve bu arada muhacirlerin gönderilecekleri başka yerlerin bilgisi bu ilin valisi tarafından Rusya'nın Erzurum Konsolosu'na resmen iletilmiştir. İstanbul'dan aldığım talimatlarda görüldüğü üzere, bu göçmenlerin Viranşehir ve Konya civarlarına iskân edilmeleri için gerekli düzenlemeler yapılmıştır. Bu göçmenlerin yirmi gün önce Karahisar üzerinden Sivas'a gönderildiklerini size bildirmeyi dostluk görevi sayarım.

Çeçenlerin Sarıkamış'tan Resul Ayn'a naklinin ardından Dağıstanlılar ve Osetler Soğanlı sıradağları civarında kaldılar. Bunların oradan gönderilmesine yönelik diplomatik çabalar 1870 yılına dek sürdü. Erzurum'daki Rus konsolosunun bildirdiğine göre, Diyarbakır ve Sivas vilayetlerine gönderilen muhacirler, yerleşmek üzere bütün aile efratlarıyla Erzurum ve Kars'a geliyorlardı.Erzurum vilayet yetkilileri ise, Babıâli'nin, "Muhacirlere Erzurum vilayetinde yerleşmeyi yasaklayan ilgili anlaşmaların sadece Çeçen ve Lezgileri kapsadığı; Dağıstanlı boylara ve Kabartaylılara ise arzuladıkları yerlere yerleşme izni verilmesi" konusundaki direktiflerine dayanarak muhacirlere göz yumuyorlardı.Rus konsolosun raporunda belirttiği gibi, "Boylar arasında yapılan böyle bir ayrım, Türklere, hem Çeçenleri hem de Lezgileri, 'Dağıstanlı ve Kabartaylı adı altında' yerleştirme olanağı veriyordu.

Rus konsolosunun da dediği gibi, Türk makamları çıkarlarına uygun gördüklerinde, evrensel olarak kabul gören "Çerkes" terimini gözardı ediyor ve Kuzey Kafkas halkları arasında ayrım yapıyorlardı.

Sonuç olarak Rus hükümeti, dağlıların Türkiye'ye sürülmesinin diplomatik hazırlık aşamasında üç sorunu çözmüş oldu:

1) Dağlıların kabulü ve iskânı konusunda Türk tarafının onayını aldı,
2) Dağlıların geri dönüşünü engellemeye yönelik önlem aldı.
3) Sürgün edilen dağlıların Rus sınırı yakınlarına yerleştirilmemelerini ve hali hazırda Rus İmparatorluğu sınır boyundaki vilayetlere yerleştirilmiş bulunan Çerkeslerin Osmanlı imparatorcuğu’nun iç bölgelerine kaydırılmalarını sağladı.

Dağlıları Kafkasya'dan sürgün etme siyasetinde en önemli safha diplomatik hazırlıktı. Dağlıları sürgün etme siyasetine Kabartay'dan başlanmıştı. Daha 1780–1800 ve 1812–15 yıllarında, buradan 60 bin civarında Çerkes, küçük gruplar halinde Osmanlı İmparatorluğu'na göç etmişti.1837 yılında Kabartay'dan ve Çerkezistan'dan Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden 370 aile, Karadeniz kıyısına yerleştirildi. İ.V. Bentkovski'nin iddiasına göre, 1860'a dek, Kabartay ve Laba arasındaki neredeyse tüm dağlı ve Nogay nüfus Türkiye'ye göçertilmiştir. "Sorun böylece azalırken, iki mesele öne çıktı: Kalan dağlıların, Kuban nehrinin sol kıyısındaki zengin düzlüklere gönderilmesi ve Kafkasya'nın en önemli dağ dizisinin önünün, köyler dolusu Kazak'ın yerleştirilmesi suretiyle savaşkan Rus öğe tarafından iskânı.

1860 yılında Kabartay'dan Türkiye'ye 237 aile göç etti. Oysa göç etmeyi isteyenlerin sayısı bini aşıyordu. Kafkas yönetiminin resmî verilerine göre, 1860–61 yılları içinde Osmanlı İmparatorluğu'na, her iki cinsten 10 bin 343 kişiden oluşan 941 Kabartay ailesi göçmüştü.

1860 yılından itibaren muhacirlikte bir hareketlenme gözlenmektedir. Kafkasya Ordu Komutanlığı dağlıların Türkiye'ye gönderilmesi sürecini iki aşamada öngördü:

1) Türkiye'ye göç etme isteği gösteren ya da mecbur edilen Çerkeslerin dağ boğazlarından ve Kuzey Kafkas boylarının yoğun olarak yaşadığı Karadeniz kıyılarındaki yerleşim yerlerinden sürülmeleri;
2) Dağlıların deniz yoluyla Türkiye'ye götürülmeleri.

Mal varlıklarının bir kısmını, asıl olarak da sürülerini yanlarında götürememeleri için, dağlıların Kafkas dağlarını aşarak kara yoluyla göçü yasaklanmıştı.

Muhacir gruplarının yurtdışına çıkarılması için ayrılan limanlar, Suhumi, Soçi, Tuapse, Novorossiysk ve Anapa idi. Buralara Türk nakliye gemileri ve özel tekneler yanaşabiliyordu.1863 yılında Kafkas üst yönetimi gayri resmî yollardan göç edilmesine engel olunmaması yönünde emir verdi. Böylece, Türk kaçakçıları kıyıya yanaşma ve dağlıları götürme imkanı bulmuş oldu.

1860 yılında Kafkas ordusu Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu'na göçünün ilk aşamasını gerçekleştirmeye girişti ve onları dağlardan kıyılara sürdü. Bu amaçla ve eş zamanlı olarak Adagum, Şapsug, Abadze ve Dahovsk birliklerinin Çerkes köylerine baskınları başlatıldı. Yıllar süren savaşta güçleri tükenen Kazılbeygüler, Başılbeygüler, Tamovgiller ve Beslenlerin bir kısmı 1859 Şubat'ında boyun eğeceklerini ilân ettiler; 1859'da Biceduklar, Ağustos'ta Temirgoylar, Mahoşevler, Egeruklar, Beslenler, Şakirevgiller ve Kuban ötesinden Kabardinler;

Kasım’da Abazalar; 1860 Ocak ayında Natuhaylar ve Pshovlar tamamen teslim oldular. Bu boyların hepsi, nakledilmek üzere, Karadeniz kıyılarına sürüldüler. Beslengiller sürgün edilmeye inatla direndiler, ancak 20 Haziran 1860'ta aniden kuşatıldıklarında teslim olmak zorunda kaldılar ve 4 bin Beslen ailesi öteki dağlı sürgünlere katıldı.

Yukarıda adı geçen boyların sürülmesinden sonra, 1Temmuz 1861'de, Kafkas Ordusu Başkomutanı Büyük Prens. Mihail, Savunma Bakanı'na şu bilgileri veriyordu: Büyük, Küçük Zelencuk, Urupa, Laba ve Hodz nehirlerinin yukarılarında yaşayan ve sayıları çok fazla olmayan dağ boyları, adlarını tam vermek gerekirse, Kazı Ibeygüler, Başı Ibeygiller, Bagovfeiller, Şakirevgiller ve Tamovgiller, kendilerine Türkiye'ye taşınma izninin verilmesi talebiyle Kuban ve Tersk bölgesi ordu komutanlığına başvurmuşlardır. Bize düşmanlık besleyen ve yağmalama alışkanlığı olan bu boyların, dağlardaki bize ait Kazak yerleşimlerini sürekli endişe ve kaygı içinde bırakan üstünlükleri dikkate alınarak, ücra dağlık yerlerden düzlüklere sürülmeleri ancak silah gücü kullanarak mümkün oldu. Yukarıda anılan boylardan Türkiye'ye gitmeyi isteyecek olanlara yol vermesi için General Graff Evdokimov'a izni, onlara göç öncesinde Şebelda üzerinden Suhum-Kale'ye yol almaları iznini, insan ve zaman kaybı olduğunda sorulacağı açık olduğu için, ben verdim. Kendisine Kutais Genel Valiliği görevi verilen kişiye de, onların Türkiye sınırlarına geçirilmesine yönelik üzerine düşen bütün önlemleri alması için emir verdim.

1864 Mart'ına doğru Rus birlikleri Çerkeslerin Kafkas dağlarının kuzey yamacı ve Psezuapse'ye kadar olan kıyı bölgesinden sürülmesini tamamladı. Mayıs 1864’te Batı Kafkasya'nın bütün Çerkes boyları, artık kontrol altına alınmış, büyük çoğunluğu Karadeniz kıyılarına gönderilmiş ve Türkiye’ye götürülmeyi bekliyordu. Bunun ardından Çar hükümeti, ikinci aşama olan Çerkeslerin Türkiye'ye gönderilmesi safhasına el attı. Türkiye'ye göçmeyi tercih edenlerin dışında, Kuban'a yerleştirecek pek fazla kişi kalmamıştı. Kafkas makamlarının resmî verilerine göre, sadece 130 bin dağlı Kuban bölgesine gitmiş, diğerleri Osmanlı İmparatorluğu’na yerleşme isteği göstermişti. Öte yandan, Kuban'a yerleştirilmiş olanlardan bir bölümü de sonradan Türkiye'ye göç etme talebinde bulundu. 1864 yılında onlar da gittikten sonra, Kuban bölgesinde kalan dağlıların sayısı 100 bin ile 80 bin kişiye düşmüştü.1865 yılının verilerine göre ise, Kuban bölgesinde sadece 60 bin dağlı kalmıştı.

Dağlıların Türkiye'ye nakledilmesinde başlıca engel, taşımak için yeterince tekne bulunmamasıydı. Bu yüzden Çerkesler, aylar boyunca Karadeniz sahilinde açık havada beklemek zorunda kalıyorlardı. Bu da, birçok dağlıyı, özellikle de kadın ve çocukları telef eden salgın hastalıkların yayılmasına neden oldu. 1864 Mart'ında Büyük Prens Mihail Savunma Bakanı'na şu bilgiyi aktarıyordu: Kafile başkanlarından alınan istihbarata göre, taşınma, şimdilik Türk takaları ve Trabzon konsolosunun bize göndermiş olduğu tek bir Türk gemisi ile gerçekleştirilmekte. Söz konusu araçlar bu denli sınırlı olsa da, sadece Tuapse'den, geçtiğiniz ay 14 bin can yollanmıştır. Cuba nehri ağzında, Konstantinovsk, Anapa ve Taman'daki takviye ile nakliye ufak ufak da olsa, epeyce anlamlı boyutlarda sürmektedir.

4 Nisan 1864 tarihli telgrafta Prens Mihail, Çardan şu ricada bulunuyordu: Fetih işi, yurtdışına çıkarma işleminin kolaylaştırılmasına sıkı sıkıya bağlıdır. Kumpanya ve savaş gemilerinin bu işte kullanılması için ısrarla izninizi rica ederim.6 Nisan 1864 tarihinde, Savunma Bakanı General Milyutin, Prens Mihail'e Çarın cevabını iletiyordu: "Hükümdar İmparator'un, İmparatorluk Alteslerinin Karadeniz'in batı sahilinin asi yerleşimcilerden nihai olarak arındırılması konusundaki çağrınızı özel bir memnuniyetle okuduğunu, Cihanşümul Lütufkârın, Haşmetmeaplarımızın, göç eden dağlıların Türkiye'ye nakli için gereken harcamaların yapılmasına izin verilmesini buyurduğunu, bununla birlikte, masrafların olabildiğince kısıtlı tutulmasına özel bir ilgi atfedileceğinden bütünüyle müsterih olduğunu, bilgilerinize sunarım.

Bu amaçla Rus Gemicilik ve Ticaret Şirketi ile yapılan görüşmeler başta iyi gitti ve dağlıların nakli için üç büyük gemi ayrıldı: "Anapa", "Elbrus" ve "Redut-Kale". Ancak sonraları anlaşma bozuldu. Rus Gemicilik ve Ticaret Şirketi'nin bu işten vazgeçmesinden sonra, Kafkas yönetimi, Kuzey Kafkasyalıların Türkiye'ye nakli için donanmaya ait gemilerin kullanılmasına niyetlendi. Bunun için gemilere ticarî bandıra çekilecekti. Ancak bu konuda görüşü sorulan Amiral Glazenapa'nın, "Ticarî bandıra çekilmesi son derece zordur: Gemi evraklarının bağımsız özel bir kişi ya da kuruluş üzerine yapılması gerekir. Taşıma Türk gümrük muhafızlarının kontrolüne tâbi olacak ve onların devlet malı olduklarını gözden kaçırmak mümkün olmayacaktır" cevabı vermesi üzerine bu önlemden de vazgeçilmek zorunda kalındı.

Sonunda Kafkas yönetimi şu karara vardı: Dağlıların nakledilme işini Türk gemilerine teklif etmek ve özel tekneler kiralamak. 17 Nisan 1864'te Çar hükümeti, Kafkasya Genel Valisinin dağlıların nakli için Türk gemilerini kullanma önerisine, "silahlı olmamaları" şartıyla izin verdi. Özel teknelere gelince, 1862 yılında Kerç'te, buharlı gemiler kişi basma 4 ruble 40 kuruş, yelkenli gemiler ise kişi başına 4 ruble taşıma fiyatıyla kiralanmıştı.

Batı Kafkasya dağlılarının göçü tamamlandıktan sonra, Rus hükümeti Doğu Kafkasya'dan, özellikle de Çeçenistan’dan benzer bir sürgün başlatmaya niyetlendi. Bölgede, boyunduruk altında ancak tam anlamıyla barışçıllaşmamış ve Rus yönetimine sürekli huzursuzluk kaynağı olan müthiş kalabalık bir nüfus vardı. Çeçenler ve İnguşlar arasında ülkeden göçüp gitme hareketliliğini yaratan girişim Tersk bölgesi yöneticisi Tuğgeneral Loris Melikov'dan geldi. Eskiden Çar ordusunda hizmet etmiş bir subay olan ve Türkiye'de yaşayan General Musa Kunduhov bu işte ona yardımcı olmayı vaat etmiş, 3–4 bin, Çeçen ailesini Osmanlı İmparatorluğu'na göçmeye ikna edeceğine söz vermişti.

Kunduhov'un ajitasyonu, Çeçen nüfusun tam da Rus yönetimine daha tehlikeli görünen ve sürgün edilmek üzere mimlenmiş olan kesimi arasında başarılı olmuştu. Çalikov, "ustalıkla yerleştirilen ağa düştüler" diye yazar,

Loris Melikov ve Musa Kunduhov'un marifeti sonucunda 1865–66 yıllarında, her iki cinsten 23 bin 57 kişiden oluşan 4 bin 989 Çeçen ailesinin (Karabulaklar ve Nazranovlar) Türkiye'ye göçü başladı.

Ayın 22'sinde Daho Müfrezesi Tuapse nehri boyunca aşağıya doğru 13 verst ilerledi... Şapsığlar birliğe engel olmadıkları gibi yaşlı heyetleri çeşitli yönlerden karşılamaya çıkıyorlardı. Hepsi taleplerimizi derhal karşılamaya hazır olduklarını bildirdiler. O gün dağlardan kaçan birkaç Rus esir birliklerimize geldi... Yöredeki bütün Şapsığların şaşkın halde olduğunu anlattılar. Harekâtın ani olması ve hızı, gök gürültüsü gibi herkesi sersemletmişti. Büyük kısmı ailelerini ve eşyalarını çıkarmak için evlerine koşmuştu. Fakat Şapsığ yaşlıları ve halkın çoğu kayıtsız şartsız itaat ettiğini bildirirken, küçük Dağlı grupları yan taraflarda gizlice birliğe eşlik ediyor ve nasıl olursa olsun bize zarar verebilmek için fırsat kolluyorlardı. Bazen sağ bazen de sol taraftan silah sesleri geliyordu..."

"Birkaç Türk koçerması karaya çekilmiş, kıyıda duruyordu. Türkiye'ye giden Dağlılarla doluydular. Hemen yakında karıları, çocukları ve mallarıyla göçmenler büyük bir kamp kurmuştu. Burası tam Tuapse nehrinin ağzında, milden oluşan geniş bir alandı.

Aşağıda, koçermaların yanaştığı deniz kıyısında taştan derme çatma yapılmış bir dizi baraka vardı. Bu barakalarda eskiden Türkiye'den gelen tüccarlar kalıyordu. Şimdi ise burada göçmen aileleri kötü havadan korunuyordu... Daho Müfrezesi Tuapse ağzı yakınında 23 Şubat'tan 4 Mart'a kadar kaldı."

"Bu arada ele geçirilen bölge biraz temizlenmişti. Şapsığlara göç etmeleri için verilen süre dolmuş, onlar da verdikleri sözü yerine getirmişlerdi. Türk koçermalarının yanaştığı kıyıdaki kamp her gün büyüyordu ve müfrezenin ayrılma zamanı geldiğinde çok büyük ölçülere ulaşmıştı. En kısa süre Şapsığlara tanınmıştı, ama Dağlılar buna hazırdı. Daha sonbaharda, kuzey eğiminden onlara birkaç kez, yurtlarını önceden bırakmayanlardan birliklerin harekâtı sırasında hemen göç etmelerinin isteneceği bildirilmişti. Şapsığ toplulukları kıyıda toplanırken dağların kuzey tarafından da büyük Abzeh grupları geliyordu. Onlara sonbaharda verilen süre l Şubat'ta dolmuştu ve Pşeha Müfrezesi çoktan Psekups'un üst taraflarında harekâta başlamıştı. Gitmek için bekleyen göçmenlerin Tuapse'nin ağzından yukarıya doğru 2 verst ve yanlardan 2 verstlik arazide kalmalarına izin verildi. Yapabilenler ve zaman bulanlar kendilerine tahtalardan derme çatma barakalar yaptılar. Tam gemilere yükleme yapılan yerde her gün kalabalık bir pazar kuruluyordu... Fiyatlar inanılmayacak kadar düşmüştü. Sekiz pudluk iyi bir boğa bir gümüş rubleye, koç yirmi kapiğe veya bir çeyrekliğe satılıyordu... Atlar sudan ucuzdu. Büyükbaş hayvanlar ve koyunlar yiyecek olarak talep görüyordu, atlar ise yem olmadığı için sadece yük oluyordu... Ayrıca rublelik Dağlı atları pek sağlam değildi. Doğrusu dağlara iyi tırmanıyorlardı, ama pek zayıf ve güçsüzdüler. Düzgün bir at, eyeri ve koşumuyla birlikte dört beş rubleye alınıyordu. Bazen iyi cins atlar da düşüyordu. Onlara yirmi, otuz ve daha fazla fiyat biçiliyordu. Buna karşılık cins olmayan Dağlı atları çok kolay elde ediliyordu, fiyatları kapikle sayılıyordu... Asıl ticaret kalemi ise silahtı. Dağlılar Türkiye'de silah taşınmasına izin verilmediğini biliyorlardı. Zengin işlemeli değerli kılıçlar yok pahasına satılıyordu,

"Türkiye'ye göç etmeye karar veren Dağlılar ilkbaharda toprağı ekip biçebilmek için yeni yerlerine erken varmakta acele ediyorlardı... Yolculuk için farklı, bazen oldukça yüksek fiyatlar isteniyordu. Daha çok para kazanmak isteyen gemiciler çok büyük miktarda yolcu alıyorlardı. Ancak 30-40 kişi alabilecek gemiye 200-250, hatta 300 kişi dolduruyorlardı, hem de eşyalarıyla. Güvertede nasıl yerleşirlerse hep öyle kalmak zorundaydılar. Yatmak, uzanmak bir yana geçecek yer bile yoktu... Elbette insanı çileden çıkaran bu sahnelerin dikkat çekmemesi mümkün değildi. Birlikler deniz kıyısına gel¬dikten hemen sonra tedbirler alındı. Velyaminovski karakoluna göçün gidişatını düzenlemek üzere bir subay tayin edildi... Ne yazık ki, Tuapse'de alınan tedbirler çok etkili olmadı... Henüz birliklerimiz tarafından ele geçirilmeyen ve Ruslar gelmeden gitmekte acele edenlerin toplandığı yerlerde en kötü suiistimaller oluyordu.

... Sık sık rastlanan manzara şuydu: Koçerma bir yere yanaşıyor, daha karaya çekilmeye fırsat kalmadan çevredeki Dağlılar hücum ediyorlar ve neredeyse zor kullanarak kendilerini çabucak götürmesi için sıkıştırıyorlardı...

Son olarak, Osmanlı İmparatorluğu'na göç ettirilen Kuzey Kafkasyalıların niceliğine ilişkin verileri gözden geçirmek kaçınılmazdır. Çerkes halklarının tarihine "İstambılak İueşhue" (Büyük Göç) adı ile kazınmış olan 1857–1864 göçünden sonra Batı Kafkasya nüfusu yüzde 90 azalmıştır. O dönemin resmî belgeleri göçmenleri üç kategoriye ayırıyor:

1) Taman, Anapa, Novorossiysk ve Tuapse'den, Özel Komisyon denetiminde göç edenler. Bu kategoride olanlar parasal yardım alıyorlardı.
2) Batı Karadeniz'in farklı noktalarından Türk tekneleriyle Kafkasya'yı terk eden göçmenler. Bunların sayısının ancak bir kısmı tespit edilebilmiştir.
3) Resmî makamların denetimine tâbi olmaksızın Türk tekneleriyle Tu, Neçepsuho, Cuba ve Pşadı nehirleri yoluyla giden muhacirler.

Kafkasya Genel Valiliği'nin resmî verilerine göre, 1863–64 yıllarında Batı Kafkasya'dan Türkiye'ye 312 bin kişi götürülmüştü. Kuban bölgesinden (Büyük ve Küçük Kabarda ve Don Rostov'una kadar olan topraklardan) 1858–64 yıllarında götürülenlerin sayısı yaklaşık 398 bin kişi olarak kabul ediliyor.

Resmî verilere göre, 1858–64 yıllarında, Kuzey Kafkasyalıların göçüne ilişkin toplam harcama, önemli bölümü tekne sahiplerine ödenmiş olan 289 bin 678 ruble 17 kuruştu.

Böylece I.Nikola’nın “Her ne pahasına olursa olsun bütün dağ kavimlerinin pasifize edilmesi ve karşı koyan olursa vurulması” emri yerine getirilmiş oldu.

R. Fadeyev'in verilerine göre, 1864 yılında Türkiye’ye göçmüş olan dağlıların sayısı (gözden kaçan 15 bin göçmen dahil) 210 bin kişidir. Ona göre, 1865 yılında, 40 bin civarında insan sürgün edilmişti ve gidenlerin sayısı genel olarak 250 bin kişiye ulaşmaktaydı. Birleşik Kafkasya gazetesinin, 1964'teki birinci sayısında tercümesi yayımlanan, R. Fadeyev'in "Çarın Generali Kafkasya'da" adlı makalesinde, bu sayı l milyon kişiye çıkmıştı.

Ad. Berje, 1858–64 yılları arasında Türkiye'ye 493 bin 194 dağlının göçmüş olduğunu söylüyor. Ad. Berje'nin belirttiğine göre, 1864 yılında, "Gagra'dan Kuban nehri ağzına kadar Kafkasların başlıca dağ dizilerinin tüm sakinleri Osmanlı İmparatorluğu'na yollanmıştı...

Rus ve bu arada Sovyet tarih bilimi, göç eden Kuzey Kafkasyalıların ortalama sayısının tespiti için, Kafkasya Genel Valiliği'nin resmî istatistik verilerini temel alıyorlardı. 1864'ten sonra göç eden dağlıların sayısı, L.G. Lopatinski'ye göre 500 bin kişiyi aşmaktadır. A.H. Kasumov, 1858 ile 1867 arasında resmî kayıtlarda da 500 bin olarak gösterilen ve 470 bini Adige-Çerkes olan Türkiye'ye göç eden Kuzey Kafkasyalı dağlı sayısını şüpheli bulduğunu açıklayarak, XIX. yüzyıl ortalarına doğru Kuzey Batı Kafkasya'da bir milyondan fazla Adige'nin yaşadığına, "Kafkas Savaşı ve Türkiye'ye sürgün sona erdikten sonra ise bu halktan sadece 100 bin kişi kaldığına" işaret ediyor.Tarihçi ve etnograf D.E. Ercmecv, 1.8 milyona yakın dağlının Türkiye'ye göç ettiğini, ancak taşınma esnasında zor koşulların ve alışkın olmadıkları iklimin yarattığı hastalıklar nedeniyle önemli bir bölümü telef olduğu için, 1875–76 yıllarında l milyon civarında olduklarını hesaplamaktadır. Ancak başka bir araştırmacı, Alexandre Grigoriantz'a göre ise, 1863 yılında, birkaç ay içinde Türkiye'ye gönderilmek üzere 500 bin civarında Çerkes ve 120 bin Abaza toplanmıştı ve göçmenlerin toplam sayısı sadece 1864 yılında 750 bin kişiydi.Resmî verilere göre, 1883'te Kafkasya'da, sadece 56 bin 423 Çerkes ki bunlardan 16 bini Abaza'ydı, 12 bin Biceduh ve ancak 2 bin 500 Şapsug yaşıyordu.

Çağdaş Rus yazarı R.G. Landa, farklı kaynaklara dayanarak, göç eden Kuzey Kafkasyalıların sayısının l ile 3 milyon arasında gidip geldiğini söylemektedir. Aynı yazar, "Osmanlı İmparatorluğu'nda göçmenlerin, XIII. yüzyılda gitmiş olan Türkmenlerin, Kırım Tatarlarının iyi kötü, ama en çok da Çerkeslerin, millî bilinçlerini koruduklarını" da yazmaktadır.

Başka İki Rus yazarı, V.E. Davidoviç ile S.Y. Suşçiy, Güney Rusya'nın Kültür Oluşumunda Etnik ve Yöresel Faktörler adlı ortak araştırmalarında, birçok araştırmacıdan edindikleri verilere göre, farklı etnik topluluklara ait 350 bin ile 700 bin kişinin Rusya'yı terk ettiğini belirtmektedirler.

Bu suretle göçen dağlı sayısı, Rus ve Sovyet tarih yazımında 500 bin ile l milyon arasında görünmektedir.

Osmanlı hükümetinin Kuzey Kafkasya'dan gelen muhacirin, sayısına ilişkin resmî verileri Takvim-i Vekayi gazetesinin bir sayısında yayımlanmıştı. Gazetenin verdiği bilgiye göre, padişahın, 1870 yılında, Babıâli'ye ziyaretlerinden birinde, ülkenin genel gidişatı tartışıldığı sırada, ona Kafkas muhacirlerine ilişkin özel bir rapor sunulmuştu. Bu rapora göre, boylar halinde göçen ve 1272 (13.IX.1855–31.X.1856)'den 1280 (17.VI.1863)'e dek Osmanlı İmparatorluğu vilayetlerine yerleştirilenler toplam 311 bin 333 kişiydi.1280 (18.VI.1863- 18.VI. 1864)'de gelmiş olan muhacir sayısı 283 bindi. Böylece resmî Osmanlı verilerine göre, göçmenlerin sayısı 1864 Haziran'ına dek 595 bin kişiyi bulmuştu. Bu sayıya sadece yerleştirilmiş olanlar dahildir.

Hâlbuki o sırada, 1281 (6.VI.1864–26.V.1865) yılında Anadolu'ya 87 bin muhacir daha gelmişti.

Türk tarih yazımımda, (bu ülkede yaşayan Kuzey Kafkas cemaatinden araştırmacıların çalışmaları da dahil) Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden dağlıların sayısının l milyon ile 2 milyon kişi olduğu kabul edilmektedir. Türk tarihçi Ali Meram Kemal, "Sadece 1860 ile 65 yılları arasında Kafkasya ve Kırım'dan l milyon insanın sürgün edilmiş olduğunu ele alırsak, Balkanlara gönderilmiş olan 300 bin muhacir ile Suriye'ye ve Ürdün'e nakledilenler çıkarıldığında, sadece Anadolu'da 600 binden çok göçmenin yerleşmiş olduğu ortaya çıkar" demektedir. Kafkasya tarihi araştırmacısı General İsmail Berkok, bu sayıyı l milyon kişi olarak belirlemektedir. Bir başka Türk yazarı Erel Şerafettin de bu sayı için, l milyon kişi der. Araştırmacı Fuad Dündar'a göre, "1859–1879 yıllarında Kuzey Kafkasya'dan 2 milyon dağlı ayrılmış, bunlardan sadece 1,5 milyonu Osmanlı topraklarına ulaşabilmiştir".

Kemal Karpat'ın kanaatine göre, 1859'dan 1879 yılına dek olan dönemde, çoğunluğu Çerkes, 2 milyon insan Rusya'yı terketmiş, bunlardan ancak l milyon 500 bini hayatta kalabilmiş ve Osmanlı İmparatorluğu'nda yerleştirilmişti. 1881'den 1914'e kadar bir kez daha Rusya'dan, çoğu Kuzey Kafkasyalı olan, Kazanlı Tatarlar ve Ural Müslümanlarından 500 bin kişi ayrılmıştı.

Türk tarihçi Ahmet Hazer Hızal, Osmanlı İmparatorluğu'na l milyon 500 bin kişinin göçtüğünü kabul ederken, Ahmet Cevat Eren sadece 600 bin demektedir.1865–66 yıllarındaki Çeçen göçünün başını çekenlerden biri olan Musa Kunduhov'un anılarında da, 600 bin sayısı ile karşılaşılır.

Rumeli'den Türk Göçleri adlı kitabı hazırlayan Bilal Şimşir’e göre, Osmanlı İmparatorluğu'na l milyon 500 bin Çerkes göçmüştü. Kafkas kökenli Türk araştırmacı General Salih Polatken, "l 000 000 civarında insan yurdunu terk etmek zorunda kalmıştı" demektedir. Türk tarihçi Ahmet Cemal Şener, bazı kaynaklarda göçmenlerin sayısının 500 bin kişi, bazılarında ise 2 milyon kişi civarında verildiğini yazmakta.

Bir diğer Türk tarihçi olan Abdullah Saydam, Osmanlı hükümetinin istatistik verilerini temel alıp muhacirlerin yüzde 25-30’lara ulaşan ölüm oranını ve 1865 sonrasında gelenleri de ekleyerek, Osmanlı İmparatorluğu'na 1856–1876 yılları arasında Kırım ve Kafkasya'dan l milyon - l milyon 200 bin muhacirin geldiğini hesaplamaktadır.

Türkiye'de yayımlanan İslâm Ansiklopedisi ile Türk Ansiklopedisi'nde verilen sayıların oldukça farklı olması ilginç bir olgudur, İslâm Ansiklopedisi sayıyı 1 milyon 500 bin göçmen olarak verirken, Türk Ansiklopedisi'nde sadece 500 bin kişiden söz edilmektedir. Türk dergisi Nokta'da, "Büyük göç sırasında, Osmanlı İmparatorluğu'na 2 000 000 kişi göç etti" denmiştir.

Türkiye'de ve Ortadoğu'da yaşayan Çerkes yazarların açıkladıkları sayıları ayrıca ele almak gerekir. Önemli Çerkes tarihçilerinden, aynı zamanda Türkiye'deki Kafkas diasporasının faal bir öncüsü olan İzzet Aydemir, Göç /Kuzey Kafkasyalıların Göç Tarihi başlıklı araştırmasında sayıyı l milyon 500 bin kişi olarak verir. Kafli Kadircan, Anadolu'ya l milyon 616 bin Kuzey Kafkasyalının geçtiğini hesaplar. Psimaho Kosok (Ketsev), Kuzey Kafkasya'dan ancak l milyon Çerkes muhacirin ayrıldığını ve 200 bin kadar Oset ve Çeçen muhacir olduğunu tahmin etmektedir. Vassan Giray Cabagi, sayıyı, diğerlerinden biraz eksik, 780 bin kişi olarak veriyor. Çerkes Tarihi'nin yazarları Hayri Ersoy ve Aysun Kamacı, yaygın olan verilerin l milyon ile l milyon 500 bin göçmenden söz ettiğini belirtmektedirler.

İttihat ve Terakki döneminde İstanbul'da çıkan Çerkes gazetesi Guaze'nin yazdığına göre, l milyon 760 bin Çerkes, Osmanlı İmparatorluğu'nda ikinci bir anavatana kavuşmuştu.

Ürdün'de yaşayan Çerkes yazarı Mohammad Kheir Haghandoqa ise, 1858–78 yılları arasında Kuzey Kafkasya'dan l milyon 500 bin muhacirin ayrıldığını ve bunlardan 600 bininin Çerkes olduğunu tahmin etmektedir. Shaukat Mufti (Habjoko) sayıyı 500 bin olarak belirtse de, Hayati Bice'ye göre, 1859–79 yıllarında Anadolu'ya göç eden Kuzey Kafkasyalıların sayısı 2 milyondu. Bu sayı, Nihat Berzeg'in saptadığı sayıyı tutmaktadır.

Çerkes araştırmacı R. Traho'nun ilk kez 1959 yılında Münih'te yayımlanan Çerkesler adlı kitabında, 1859–1864 yılları arasındaki göçmenlerin l milyondan fazla olduğu belirtilmektedir.
Batı tarihçiliğinde, 1859–1864 yılları arasındaki Kafkas muhacirlerinin sayısının l milyon kişi olduğu görüşü hâkimdir. Peter Alford Andrews de, Türkiye Cumhuriyetinde Etnik Gruplar adlı çalışmasında, sayıyı l milyon göçmen olarak belirler, R. Konqvest ise, Kafkasya'dan 600 bin kişinin ayrılmış olduğunu hesap etmiştir. Alman yazarı Saks da aynı sayıyı vermektedir. Amerikalı yazar Justin Mc. Carthy'nin verdiği bilgiye göre, Rusya ve Balkanlardaki bütün muhacirlerin gitmesiyle birlikte Anadolu'nun Müslüman nüfusu 1878'den 1911'e dek yüzde 50 oranında artmıştı.

En düşük göçmen sayısı, 200 bin kişi, İran kaynaklarındadır. Böylece, ortaya farklı veriler koyup, birçok da kaynak incelendiğinde, yolda ve Karadeniz'in Anadolu kıyılarındaki geçici muhacir kamplarında telef olanlar da hesap edilince, 1857–1866 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’na yerleşmiş olan Kuzey Kafkasyalıların sayısının 1 ila 1,5 milyon kişi olduğu sonucuna ulaşılabilir.

Murat Paşpu: Vatanından Uzaklara Çerkesler Sayfa 35 Chivi yazıları İstanbul 2004
Murat Paşpu: Vatanından Uzaklara Çerkesler Sayfa 32-33 Chivi yazıları İstanbul 2004

Çerkesler Kimdir ya da Kimdi?

Ne zaman Çerkesler’e olan ilgimden söz etsem, bana genellikle bu soru sorulur. Kafkasya’daki uzmanlar dışında Batı dünyasında çok az insan (Ortadoğu’da ise daha çokları) Çerkesler’in kim olduğunu, nereden geldiklerini veya onlara ne olduğunu hatırlar. Neredeyse unutulmuş bir halktırlar. Hiçbir güncel haritada ‘Circassia’ (Çerkesya) diye bir yere rastlayamazsınız. Eğer Rusça’da Çerkes (Circassian) kelimesine karşılık olarak (Türkçe’den alıntı olan) Çerkess’in (Cherkess) kullanıldığını biliyorsanız, Rusya’nın güneyindeki Karaçay-Çerkes otonom bölgesinin bu halkla bağlantılı olduğu fikrine yaklaşabilirsiniz. Bu bölge aslında tarihi Çerkesya’nın kuzeyinde bulunur. Burası, anavatanları Çarlık tarafından fethedildikten sonra bazı Çerkesler’in yerleştirildiği bir yerdir. Ayrıca ismi de yanıltıcıdır, çünkü teorik olarak Türk Karaçay halkı ile paylaştıkları bu ismin ifade ettiği bölgenin yarım milyonluk nüfusunun ancak %10’unu oluştururlar.[1]

Belki siz de benim gibi eski haritaları incelemekten hoşlanıyorsunuzdur. O zaman 19. yüzyıl başlarındaki bir Rusya haritasına göz atın, göreceksiniz ki Kuzeybatı Kafkasya’da Çerkesya adında bir ülke var. Karadeniz’in kuzey-batı sahil şeridinden, Kuban nehrinin güneylerine kadar uzanan, o zamanki Rus İmparatorluğu’nun güney sınırını oluşturan bölgedir burası. Ayrıca 19. yüzyıl dönemi batılı gezginlerin kitaplarında Çerkesya’ya rastlayabilirisiniz. Fransız konsolosu Gamba (1826), İngiliz maceraperest James Bell (1841), Fransız de Hell çifti (1847), Amerikalı George Leighton Ditson (1850) ve Hollanda konsolosu de Marigni (1887). Ve eğer daha da geriye giderek 18. yüzyıl ortalarında çizilmiş bir haritayı incelerseniz, Kuban nehrinin her iki kıyısında, Azak denizinin doğusundaki vadide, Kuban ile Don nehirleri arasında, Osetya ve Çeçenya sınırlarına uzanan, Kafkas dağlarına yükselip, Karadeniz kıyısı boyunca Azak Denizi körfezinden Abhazya’ya kadar uzanan kalın harflerle yazılmış Çerkesya adını görürsünüz.[2] Çerkesya, Çar’ın fethinden önce 55.663 kilometre karelik bir bölgeydi –Danimarka’dan daha büyük bir alan- ve 2 milyonu aşan bir yerli nüfusa sahipti.[3]

Çerkesler’in kökleri M.Ö 8. yüzyıla Bosfor Krallığı’na ve hatta M.Ö 1500 yılında Azak denizi kıyısında bulunan Kimmer İmparatorluğu’na dek gider. Eski Yunanlılar’la, özellikle Atinalılar’la, yakın kültürel ve ticari bağları vardı. Hatta olimpiyatlara bile katılmışlardır. Tanrıları da Yunan tanrılarına benzer: Şi-bla, Şimşek Tanrısı, onların Zeus’udur. Tlepş (Demir ve Ateş Tanrısı) onların Hepaistos’udur.[4] Tarihin çoğu döneminde çiftçilik ile uğraşmış bir halktırlar. Feodal ve ataerkil toplum yapıları içinde, prensler, asiller, özgürler ve köleler vardı. Rivayetlere göre zamanla sayıları ve çeşitleri değişen kabilelerden oluştukları da söylenir. Bu kabilelerin çok yakın ilişkide olması; bunların etnik gruplar ya da alt-etnik gruplar olarak kabul edilmemesinin sebebidir. Çerkes kimliği, kişinin en yakın akrabasından başlayarak tüm Çerkes ulusuna (ya da tercih edilirse proto-ulusuna) kadar uzanan, seri halinde iç içe geçmiş akraba gruplarını bir bütün olarak ifade etmek için kullanılırdı.[5]

Çerkesya 5. ve 6. yy da Bizans etkisiyle Hıristiyanlaştırılmıştır. Kuzeydoğu Kafkasya’da Dağıstan 8. yy da İslamlaştığı halde Çerkesya uzun süre İslam ve Arap etkisine uzak kalmıştır.[6] 16. yy dan sonra Gürcistan’la ittifaka girdiler: Gürcüler ve Çerkesler kendilerini Müslüman denizinde tek Hıristiyan adanın hakimleri olarak gördüler ve birlikte Rusya’dan koruma talep ettiler. Çar Korkunç İvan’ın karısı Çerkes’ti. Çerkesler arasında İslam etkisine 17. yy.dan önce rastlanmaz ve ancak 18. yy.da Rus işgalinin tehdidi altındayken, Osmanlı Türkleri ve Kırım Tatar Hanlığı ile savunma ittifakı kurmak adına, İslam’ı kabul etmişlerdir.

Çerkesler 1763’ten 1864’e dek, 100 yıldan fazla süreyle (diğer Kafkas halklarından, hatta Çeçenler’den bile daha uzun süre) Rus işgaline karşı savaşmışlardır. 1860’lardaki son yenilgileri, katledilmelerine ve çoğunluğunun öldüğü Karadeniz yolculuğu ile Türkiye’ye zorla sürülmelerine yol açmıştır. Ayrıca birçok Çerkes’den, Osmanlılar tarafından, Balkanlar’daki asi Sırplar’ı bastırmak için yararlanılmış ama çoğu daha sonra tekrar Anadolu’nun iç taraflarına yerleştirilmişlerdir.

O zamandan bu yana Çerkes halkının çoğu -neredeyse % 90’ı- Türkiye’de, Ürdün’de ve Ortadoğu’nun diğer yerlerinde sürgünde yaşamaktadır. Kalanlar, bugün Rusya’da ve eski Sovyet coğrafyasında, toplam nüfusları sadece 300-400 bin civarında, izole edilmiş küçük gruplar halinde varlıklarını sürdürmektedirler. Boşaltılmış ve harap edilmiş olan Çerkes topraklarına Çar rejiminin son dönemlerinde Ruslar, Ukraynalılar, Ermeniler ve diğer sömürgeciler yerleştirildiler. Ardından Abhazya’ya çok sayıda Gürcü yerleşti. Yakın dönemde Abhaz-Gürcü savaşıyla sonuçlanan gerilimin nedeni de budur. Abhaz Gürcü savaşı da 19. yüzyılda yaşanan Çerkes travmasının türevlerinden biri olarak değerlendirilmelidir.

Katliam ve Sürgün

97 yıl süren savaşlar sonunda Çerkesler’e boyun eğdiremeyen Rus hükümeti, 1860 yılında, onları imparatorluğun başka bölgelerine veya Türkiye’ye kitlesel göçe zorlamaya karar verdi. Bu politikayı uygulama görevi General Yevdokimov’a verildi. General, Kazak süvariler ve piyadelerle Çerkesya’nın işgal edilmemiş bölgelerine kadar ilerledi. İlk girdiği kuzeydeki bölgelerde yaşayan Çerkesler ona boyun eğdi ve aynı yıl herhangi bir direniş göstermeden 4000 aile Kuban koyundan deniz yoluyla Türkiye’ye doğru yola çıktı. Ancak güney-doğuda yaşayan kabileler direnmek için hazırlandılar.[7] Günümüzde Karadeniz’in popüler tatil beldesi Soçi kentinin bulunduğu bölgede Abadzeh, Şapsığ ve Ubıhlar bir meclis oluşturarak
Osmanlı Devleti’nden ve İngiltere’den umutsuzca yardım istediler.

Eylül 1861’de, Çar II. Alexander bu olaylara en yakın Rus kasabası olan Yekaterinodar’a bizzat giderek Çerkes liderlerinden bir delegasyonla görüştü. Çerkes Liderleri, Rus bölükleri ve Kazaklar’ın Çerkes toprakları dışına çıkması yani Kuban ve Laba nehirlerinin ötesine geçmesi halinde Rus hükümdarlığını tanımaya hazır olduklarını bildirdiler. İstekleri reddedildi. Abadzehler kendilerine teklif edilen daha kuzeydeki topraklara (bugünkü Adigey Cumhuriyeti halkı onlardan gelir) geçmeyi kabul ederken diğer kabilelerin şefleri kabilelerinin yer değiştirmesini reddettiler.

1862 baharında yer değiştirmeyi reddeden bu kabilelere ardı ardına askeri operasyonlar düzenlenmeye başlandı.[8] Rus askerleri sistemli bir şekilde Çerkes köylerini yaktılar. Tüm Şapsığ köyleri istisnasız yakıldı, tarlalardaki ürünler Kazak atlarının toynaklarının altında talan edildi.[9] Çar’a itaat etmeyi kabul edenler Rus idarecilerin kontrolü altında kuzeydeki ovalara yerleştirilmek üzere yola çıkarken karşı çıkanlar sınır dışı edilerek Türkiye’ye gönderilmek üzere deniz kıyısına götürüldüler. Çok sayıda kadın, erkek ve çocuk da yakılan köylerinden kaçıp sığındıkları ormanlarda ve dağlarda açlıktan öldü.

Çerkes tarihçi Shakuet, Şapsığ ve Abadzeh bölgelerini işgal ettikten sonra General Babich’in birliklerinin sahil boyunca güneye doğru köyleri talan ederek ilerlediğini şöyle anlatır:

Ubıh toprakları sınırındaydılar. Goitkh geçidi tarafından bir başka birlik de onlara katıldı. Küçük Ubıhya, Çerkes özgürlüğünün son kalesi olmuştu. Ubıhlar mücadeleyi uzatmak için son bir hamle yaptı ama Ruslar halkayı iyice daraltmıştı. Rus birlikleri güneyden Ubıh topraklarının tam kalbine yerleşmişti. Kuzeyden ise, 3 birlik dağlardan ve deniz kıyısından ilerliyordu. Son direniş de kırılmıştı.[10]

Bir başka Çerkes tarihçi Trakho hikayeye şöyle devam eder:

Orada sadece küçük kıyı kabileleri kalmıştı: Pskhu, Akhçipsi, Aibga ve Ciget. Mayıs 1864’te bu kabileler neredeyse son erkeğine, kadınına ve çocuğuna kadar imha edildiler. Bu durumu gören ülkenin dört bir yanındaki Çerkesler çaresizlik içinde kendilerini Aibga vadisine attılar. 7-11 Mayıs tarihleri arasındaki dört günlük sürede Ruslar’a büyük kayıplar verdirilerek geri püskürtüldüler. Daha sonra ağır topçu saldırıları başladı, küçük vadiye ateş ve duman püskürtüldü. Savunmacıların hiçbiri canlı kalmadı. Bu küçük vadinin ele geçirilmesi, Çerkes halkının uzun trajedisinin dağlardaki en son eylemidir. 21 Mayıs’ta büyük prens Mikhail Nikolaevich birliklerini toplayarak şükranlarını ifade etmiştir.[11]

Bu son planlı kıyım savaşı hakkında Shauket şöyle der.

Son mücadele Maykop’a yakın Karadeniz kıyısındaki Akçip kasabası yanındaki Khodz vadisinde (Aibgo) olmuştur. Bu taşlık ve dağlık arazi Rus ilerlemesinden korunmak adına kadın ve çocukların yerleştiği son kaleydi. Kadınlar mücevherlerini göle attılar, anavatanlarını ve onurlarını korumak adına ölümü göze alarak erkeklerle omuz omuza savaşmak, mücadele etmek, sırf Ruslar’ın elinde esir olmamak için kollarını sıvadılar. İki taraf tarih boyunca benzeri görülmemiş bir katliamla sonuçlanan korkunç bir savaşta buldular kendilerini... Çerkesler için bu savaşın nesnesi zafer ya da başarı kazanmak değildi artık; bir umudu kalmamış onurlu bir yaşamı terk etmek ve onurlu bir şekilde ölmekti… Bu mücadelede kadınlar ve erkekler acımasızca katledilmişlerdir ve kandan nehirler akıyordu ki bu şöyle ifade edilmiştir: “Cesetler bir kan denizinde yüzüyordu.” Üstelik Ruslar hala yaptıklarından dolayı tatmin olmamıştı ve içgüdülerini doyurmak için hayatta kalan çocukları canlı hedef olarak kullandılar.[12]

28 Mayıs’ta Türkiye’ye sürgün başladı. Bu sürgün korkunç şartlar altında yapılıyordu. Rus tarihçi Berzhe, Çerkesler’in kıyıda sürgünü beklerken neler yaşadıklarına tanık olmuştur:

Novorossisk koyunda kıyıda toplanmış yaklaşık 17.000 dağlının üzerimde yarattığı bunaltıcı etkiyi asla unutmayacağım. Yılın en fırtınalı ve soğuk zamanı olması, her türlü imkandan yoksun olmaları, tifüs ve çiçek salgını onların şartlarını daha da umutsuzlaştırıyordu. Örneğin; açık havada nemli bir paçavrada uzanmış genç bir Çerkes kadının henüz sertleşmiş cesedi üzerinde iki küçük çocuğundan biri açlığını bastırmak için ölü annesinin memelerini emmeye çalışırken diğerinin can çekişiyor olmasını görmeye hangi yürek dayanabilir? Ve ben böyle sahneleri az görmedim.[13]

Bu kabustan sağ kurtulanlar, Rus askerleri tarafından, küçük Türk ve Yunan gemilerine ve mavnalarına, kapasitelerinin çok üzerinde sayılarda bindirildiler. Bunlardan çoğu battı ve yolcular açık denizde boğuldu. Hayatta kalanları Türkiye’ye vardıklarında bekleyen şartlar da daha iyi değildi. Türk hükümeti tarafından mültecilerin karşılanması ve yerleşimi için yapılan düzenlemeler hiç de iyi değildi. Moshnin (Trabzon Rus büyükelçisi) şöyle der:

Yaklaşık 6000 Çerkes Batum’a indi ve 4000 kadarı sınırdaki Çürüksu’ya gönderildi. Hepsi açlık ve hastalıktan kırılmak üzereydiler. Ölüm oranı ortalama günde 7 kişiydi. 240.000 kadar sürgünzede Trabzon ve çevresine vardı, bunların 19.000 kadarı öldü. Yani ölüm oranı günde 200 kişi. Bu sürgün zedelerin çoğunluğu Samsun’a gönderildi. 63.290’ı Trabzon’da kaldı. Giresun’da yaklaşık 15.000 var. Samsun ve çevresinde ise 110.000 den fazla kişi var... Ölüm oranı günde yaklaşık 200 kişi. Tifüs hızla yayılıyor.[14]

O halde kaç Çerkes cephede, katledilerek, boğularak, açlıktan ve hastalıktan ölmüştür? Rus işgali öncesinde Çerkesler (Abhazlar dahil) 2 milyon kadardılar. 1864’e dek Kuzey-batı Kafkasya’nın neredeyse tamamı yerli halkından arındırılmıştı. 120-150.000 kadar Çerkes, Rus hükümeti tarafından belirlenen imparatorluğun başka bölgelerine yerleştirilmişti. (1897 sayımlarına dek Rusya'da 217.000 Çerkes vardı.) Brooks’a göre 500.000 kadar Çerkes Türkiye’ye sürülmüştü.[15] Ayrıca 1858’de 30.000 aile (belki 200.000 kişi) sürgün öncesinde gönüllü olarak göç etmişti. Buna denizde ölenleri ve karaya çıktıklarında ölenleri eklesek bile asıl nüfusun yarısından çoğuna ne olduğu açıklanamamaktadır. 1860’lardaki Çerkes felaketinde ölenlerin sayısı bu nedenle 1 milyondan az olamayacağı gibi 1.5 milyon civarında olduğu düşünülebilir.[16]

Soykırım mıydı?

Rus işgali ve Çerkesler’in yurtlarından sürülmeleri bir halkın planlı olarak soykırımı mıydı yoksa ‘yalnızca’ insanların acı çekmesi canice bir umarsızlıkla yapılmış bir etnik temizlik miydi? Bu zor soruya benim yaklaşımım öncelikle Ruslar’ın esaret altına aldıkları insanlara nasıl davrandıklarını ya da davranmakta olduklarını incelemeyi içerir. Rus imparatorluğu Kafkasya dışında başka yerlerde daha önce soykırım yapmış mıydı, ya da o sırada yapmakta mıydı? İkinci olarak, ondokuzuncu yüzyıl Rus siyasi ve askeri seçkinlerinin Çerkesler’e karşı ne tavır içinde olduklarını göz önünde bulundururum. Çerkesler’in işgale karşı direnişinin yarattığı sorun üzerine soykırımın bir çözüm olabileceği düşünülmüş müydü? Ya da Norman Cohn’un ünlü deyimiyle, ‘soykırımın ruhsatı var mıydı?’[17] Üçüncü olarak, yerinden edilme kararı neden verilmişti? Bu kararı alan Çar ve danışmanlarının niyetleri neydi? Esas amaçları soykırım olabilir miydi?

Bu konuda, işgal edilmiş iki ayrı halkla Ruslar’ın ilişkileri konusunda iki önemli örneği incelemek yeterli olacaktır: onyedinci yüzyılda Sibirya’daki yerli halkların işgali ve on dokuzuncu yüzyılda Kazak göçerlerinin ilhak edilmesi.[18] Bu son hareket Kafkasya’nın işgal edilmesiyle aynı dönemde sonuçlandı. (1864)

Sibirya’nın yerli halkları, doğuya Pasifik Okyanusu’na doğru durmaksızın ilerleyen Ruslar’ı durdurabilmek için ne sayıca yeterliydiler, ne siyasi birlik oluşturabilmişlerdi, ne de askeri güçleri vardı. Gene de zaman zaman ekonomik olarak sömürülmeye karşı çıktılar. Örneğin, Ruslar’ın hayvan postu vergisi (yasak) toplamakta gösterdikleri acımasızlık, 1642’de Yakutlar ve Lena ırmağı boyunda yaşayan Tungus dilleri konuşan kabilelerin isyan etmelerine yol açmıştı. Ruslar’ın tepkisi inanılmaz bir terör uygulamak oldu: yerli köyleri yakıldı, insanlara işkence edildi, öldürüldü. 1642 ile 1682 yılları arasında sadece Yakut nüfusunun yüzde 70 azaldığı tahmin edilmekte. Ancak Moskova’daki hükümetin derdi yerli halkı yok etmek değil sömürmekti. Dolayısıyla, yüzyıl sonlarına doğru, azalan kürk sevkıyatını yeniden canlandırmak için koruyucu bazı tedbirler alındı: örneğin, Moskova’nın onayı olmadan kimse idam edilmeyecekti. 1697-99'da Kamçatka yarımadasının kumandan Vladimir Atlasov tarafından ele geçirilmesinin ardından da Moskova müdahale etti. Atlasov 100 kişilik kuvvetiyle 12 bin Çukçi ve sekizbin Koryak ve Kamçadal katletmişti. Bir intihar furyasının ardından yerel yöneticilerden yerli halkın kendisini öldürmesinin engellenmesi istenmişti.[19] Kısaca, topraklarının Ruslar tarafından işgali sonucu pek çok Sibiryalı yok olmuştu ama bunun nedeni, soykırımın bilinçli bir devlet politikası olmasından çok, ekonomik sömürü, başkaldırıların amansızca bastırılması ya da bazı komutanların kanlı gayretkeşliğiydi.

Göçebe Kazaklar’a karşı davranışlarından da benzer sonuçlar çıkarmak mümkündür. Daha onaltıncı yüzyılda Kazak steplerinin kuzey sınırlarında Rus karakolları kurulmuştu ama iç bölgelerin ilhak edilmesi ondokuzuncu yüzyılda, 1820’ler ile 1860’lar arasında gerçekleşti. Sibirya yerlileri gibi Kazaklar da kaçınılmaz olana boyun eğdiler ve Ruslar’ın ilerlemesi karşısında yaygın bir direniş göstermediler. Ancak, geleneksel meralara el konulması gibi nedenlerden ötürü, (1836-37’de olduğu gibi) bazı yerel başkaldırılar oldu. Ondokuzuncu yüzyıl boyunca Rus göçmenlere yer açmak için sürüleri ile birlikte stepte gittikçe daha dar alanlara sıkıştırılan Kazaklar, giderek yoksullaşmış soykırım seviyesinde olmasa da ciddi nüfus kayıplarına uğramışlardı.[20] Görülüyor ki, ister soykırım ile, ister ülkeyi terk etmeye zorlayarak bir halkın bütününden kurtulmaya çalışmak Ruslar’ın adeti değildi. Çerkesler’i göçe zorlama kararı yeni bir olguyu temsil ediyordu.

Ruslar’ın Çerkesler’i algılamalarının ilginç bir yankısını dönemin Kafkasya’daki Rus emellerine sempati duyan batılı gezginlerin kitaplarında buluyoruz. Tipik olarak Çerkesler ilkel savaşçı barbarlar ve vahşi haydutlar olarak sunulmakta. Bir Fransız diplomata göre: ‘Çerkesya ve Abhazya halkları’ ‘ezelden beri korsanlık ve eşkıyalık ile yaşadılar’… Öfke, intikam ve hırs en belirgin tutkuları. Bir Fransız turist çift ise okuyucularını Kislovodsk’taki kaplıcalara gitmekte olan Polonyalı hanımın Çerkesler tarafından kaçırılması öyküsü ile eğlendiriyor, Stavrapol’den Yekaterinodar’a doğru giderken Çerkes atlılarının eline düşmekten nasıl kurtulduklarını anlatıyordu.[21]

Bu tür düşmanca önyargılar soykırım için bir ruhsat oluşturuyor mu? Bazı yazarları okuyunca, evet dememek zor. Mesela, Kafkasya’yı ilk ziyaret eden Amerikalı olduğunu iddia eden ve kitabını Kafkasya’nın Rus valisi Prens Vorontsov’a ithaf etmiş olan George Ditson, Çerkesler ve Amerikan Kızılderilileri arasında doğrudan paralellik kuruyor, her iki halka da aynı dönemde boyun eğdirildiğini belirtiyor. Anlaşılan Ditson’a bu fikri veren Rus Prens Koçubey ki, ondan şu alıntıyı onaylayarak veriyor: ‘Bu Çerkesler aynen sizin Amerikan Kızılderilileri gibi- ehlileştirilemez ve uygarlıktan uzak... ve, enerjik doğalarından ötürü onları ancak yok ederek susturabilirsiniz.’ Ancak şu alternatifi de ekliyor: ‘vahşi ve savaşçıl özelliklerini başkalarına karşı kullanmak da mümkün.’[22]

Çarlık Rusyası tarihçileri, Çerkesler’in yerlerinden edilmeleri kararının altında serfliğin kaldırılmasının ardından Merkezi Rusya’dan göç eden topraksız köylülere yeni ve verimli araziler açmak ve mevcut Rus yerleşimlerine Çerkes baskınlarına bir son vermek isteklerinin yattığını belirtirler. Etkin bir kaynağa göre:

Ruslar, Çeçenya ve Dağıstan’da yerli halkın teslim olmasını yeterli görüyorlardı. Ancak Karadeniz kıyılarında geniş ve verimli Çerkes topraklarını ele geçirmek ve 1861’de serfliğin kaldırılmasıyla ortaya çıkan köylü göçü dalgasının bir bölümüne yer sağlamak istiyorlardı. Her yıl Kazaklar ve Orta Rusya’dan göç eden köylüler Kuban, Laba, Belaya ve Urup havzalarına biraz daha dalıyorlardı. Kabile topraklarına Ruslar’ın yerleşmesine kızan Çerkesler, bu köyleri ve stanitsileri (Kazak yerleşkeleri) sık sık basıyorlardı.[23]

Aynı yazarlar, Çerkes topraklarına yerleşmenin zaman zaman başarısız olduğuna dikkat çekiyorlar: ‘Kuban bölgesine büyük kalabalıklar yerleşmişti. Ancak Karadeniz kıyılarının nemli iklimine ve orman örtüsüne alışık olmayan Rus, Alman, Yunanlı ve Bulgarlar dayanamadılar ve bugün Çerkes meyvelikleri ve bahçeleri yaban hayat tarafından fethedildi.’[24]

Daha sonra dönemin belli başlı Rus memurlarının ve generallerinin yazılarını ayrıntılı olarak incelemiş olan Brooks alternatif bir görüş ortaya attı.[25] Ona göre Rusya’nın esas amacı Kafkasya’nın stratejik olarak önemli bir bölgesinde güvenilir politik ve askeri kontrol sağlamaktı. 1850’lerde Kırım savaşı ile, Karadeniz bölgesinde yabancı müdahale tehlikesi ve tedbir alma gereği ön plana çıkmış, bu amaç birden önem kazanmıştı. Oysa hemen hemen bir yüzyıl boyunca başarısız bir şekilde süren savaşlar, Rus siyaset adamlarını Çerkesler’e boyun eğdirmenin mümkün olmayacağına, onları ya yerlerinden etmek ya da yok etmek gerektiğine
inandırmıştı. Dolayısıyla, askeri kampanyanın yerleşme ihtiyacı ile ilgisi yoktu. Tam tersine generaller askeri başarının ardından zaferi pekiştirmek için bir an önce bölgeye yerleştirme yapılması için baskı yaptılar. Çarın emri Çerkesler’in yok edilmesi değil bölgeden çıkarılması yolundaydı ama, yukarda alıntısını verdiğimiz Koçubey’in sözlerinden de anlaşıldığı gibi, Rus yönetici ve askerleri açısından Çerkesler’in büyük bir bölümünü yok etme fikri hiç de ters değildi. ‘Diğer yarıyı silahlarını bırakmaya ikna etmek için Çerkesler’in yarısını yok etmek gerek,’ diye yazan General Fadeyev de bu fikri doğrulamakta.[26]

Öyleyse soykırım mıydı? Çerkesler’in yerlerinden sürülmeleri kuşkusuz bir ‘etnik temizlik’ örneği olarak tanımlanabilir ki, onları göçe zorlamak için katliamlara ve köylerin yakılmasına baş vurulmuştur. Henze, ‘bu büyük sürgün, modern zamanlarda dünyanın bu köşesinde yaşanan vahşi nüfus aktarmalarından ilkidir,’ demektedir.[27] Çerkesler’i tamamen silmek gibi bir amaç yoktu ama bir an önce onlardan kurtulmaya kararlıydılar ve bu süreçte büyük bir bölümünün yok olacağının bilincindeydiler. Kont Yevdokimov; ‘Kont Sumarokov’a yazdım, ‘neden her raporunda bize yolları kaplayan donmuş cesetlerden söz ediyor? Sanki Büyük Prens ve ben bunu bilmiyor muyuz? Ama bu felaketi kim durdurabilir ki?’ demektedir. [28] Bu yapmacık çaresizlik insana çarın bir askere verilen idam cezasını buna dayanamayacağını bile bile yüz kere kırbaçlanma cezasına çevirmesini hatırlatıyor.

Çerkesler’in Sonu mu?

1860’larda Çerkesler’in başına gelen felaket, onların gerek Rusya imparatorluğu içinde (daha sonra da Sovyetler Birliği’nde ve ardından gelen devletlerde) gerek de sürüldükleri yerlerde bir halk olarak varlıklarını sürdürmelerini tehlikeye attı. Yerlerinden edilmelerinin çeşitli Çerkes alt grupları üzerinde etkisi farklı oldu. En kötü etkilenenler batı ve orta kabileleriydi. Bunların bir bölümü, özellikle Ubıhlar, Kafkasya’dan tamamıyla silindi, diğerlerinin de sadece küçük kalıntıları kaldı.[29] Kafkasya’yı baştan sona dolduran yerli halktan geriye küçük parçalar kalmıştı. Bu küçük ‘adacıklar’ zamanla Slavlar ve diğer yerleşenler ‘denizi’ ile birbirinden kopmuştu. 1917’ye gelindiğinde, Rusya’da kalan Çerkesler birbirinden uzak yerlere dağılmış, bulundukları yerlerde genelde azınlıkta kalmışlardı. Çerkesler’in çoğunlukta olduğu tek bir şehir yoktu.[30]

Bu sürecin sonunda pan-Çerkes kimlik zayıflamış, alt kimlikler öne çıkmıştı. Abhazlar ve kuzey Çerkesleri arasında coğrafi olarak ve dil açısından bir köprü oluşturan Ubıhlar’ın ortadan kalkması, daha belirgin bir Abhaz kimliğinin oluşmasına yardımcı olmuştu. Aynı şekilde, Tuapse bölgesinde kalan Şapsığ köylerinde yaşayan Çerkesler arasında ayrı bir Şapsığ kimliği gelişmişti. Fetih, sürgün ve göçmen dalgaları sonucu oluşan yeni coğrafi- demografik koşullarda, kabileler ayrı etnik gruplar haline dönüşmüştü. Çerkeslik duygusu tamamen kaybolmamış, ancak eskiden kendilerini tek bir halk olarak gören insanlar, birbirleriyle yakın akraba ama farklı etnik gruplardan insanların oluşturduğu bir aile olarak algılanmaya başlamıştı.

Diğer yerli halklar üzerinde olduğu gibi, Çerkesler üzerinde de Sovyet döneminin etkileri karmaşık ve değişken olmuştur. 1920’lerde ve 1930’ların başında ‘yerlileştirme’ (korenizatsiya) politikaları Ruslaştırma baskılarına karşı Çerkes dilinin ve kültürünün korunmasına yardımcı olmuştu. Rusya Federasyonu içinde, farklı Çerkes grupları için dört ayrı etnik bölge belirlenmişti.[31] Ayrıca, Gürcistan Cumhuriyeti içindeki Abhazlar otonom bir yapıdaydılar, hatta bir dönem (1921-31) Gürcistan ile gevşek bağları olan kendi cumhuriyetlerini kurdular. Öte yandan, yerlileştirme politikasının bazı yönleri Çerkes kimliğinin daha da zayıflamasına ve parçalara bölünmesine yol açtı. 1927’de, o zamana kadar tek bir edebi dil sayılan Çerkesce iki ayrı edebi dile ayrıldı: Kabardey-Çerkes (Cherkess) ve Adige.[32] Ayrıca hem 1920’lerde hem de daha sonra Çerkes grupları, Türkçe konuşan Karaçay ve Balkarlar’la keyfi olarak bir araya getirilip karışık etnik bölgeler oluşturuldu.[33] Daha sonraki Sovyet döneminde Ruslaştırma politikalarına geri dönüldüğü görülmektedir -ya da hakları Stalin tarafından ellerinden alınan Abhazlar’da olduğu gibi Gürcüleştirme politikalarına.[34] 1960’lardan itibaren etnik bölgelerdeki okullarda Çerkesce sadece bir ders haline geldi, eğitim aracı olmaktan çıktı.

SSCB’nin çöküşüyle hareket ve iletişim üzerindeki kontrollerin kalkması, ortak Çerkes kimliğinin biraz da olsa canlanmasına yardımcı oldu. Bazı aileler arasında gizlice nesilden nesile aktarılan ve Kabardey, Adige, Çerkes (Cherkess), Abaza ve Abhazlar’ın ortak Çerkes köklerini vurgulayan ‘resmi olmayan etnik tarih’ artık açıkça yayınlanabilirdi.[35] Çerkes soyundan gelenlerle bağlantılar kurulmuş, ancak onları ‘vatana’ geri getirme çabaları pek az sonuç vermişti.

Ancak sürgünde yaşayan Çerkesler’in büyük çoğunluğu içinde, daha dar kimliklere karşı Çerkes kimliği daha iyi dayanmıştır. Türkiye ve Orta Doğu’dakilerin karşı karşıya olduğu tehlike daha farklıydı - ev sahibi toplumlarına gitgide asimile olmak. Zamanla sürgün edilmiş ‘Çerkesler’ ‘Çerkes kökenli Türkler’e’ (ya da Ürdünlüler’e, vb.) dönüşme eğilimindeydiler. Gene de, Türkiye'de bile genç nesil -bozuk ve ikinci dil olarak da olsa- Çerkesce konuşuyor ve Çerkes geçmişlerinden duygusal bir onur duyuyorlar.[36] Eski Osmanlı İmparatorluğu’nun parçası olan Ürdün, Filistin-İsrail, Suudi Arabistan ve diğer ülkelerde küçük fakat pekişmiş Çerkes toplulukları mevcut. Ürdün’de Çerkesler askeri yöneticiler ve iş adamları olarak önemli işlevlere sahip. Balkanlar’da, biri Kosova’da biri de Transilvanya’da olmak üzere iki köy var.

Yani Çerkesler halk olarak varlıklarını sürdürdüler. Özellikle etnik kimliğin korunması ve canlandırılması konusunda özen gösterilen günümüz dünyasında, öngörebildiğimiz gelecekte de sanırım varlıklarını sürdürecekler. Yok olmanın eşiğinde olduğu düşünülen Çerkes alt grupları bile varlıklarını sürdürebilir. Örneğin Ubıhça genellikle ölü bir dil olarak tanımlanır ve yaşayan son Ubıhça bilenin öldüğü bir çok kez duyurulmuştur. Oysa Çerkesler konusunda önemli bir uzman olan Kanadalı Profesör John Colarusso’dan[37] duyduğuma göre şu anda Türkiye’de dedelerinden, ninelerinden Ubıhça öğrenen ve Ubıh kimliğini yaşatmaya kararlı küçük bir grup genç var. Sonuç olarak Çerkesler, ve onların çektikleri tüm işkencelere rağmen işgalcilere karşı inatçı ve kahramanca direnişleri unutulmayacak. Oysa unutuluşun kıyısına gelmişlerdi. Eğer Türkiye’deki Ermeniler’in ve Avrupa’daki Yahudiler’in kaderleri bugün yaygın bir şekilde hatırlanıyorsa, bunun başka yerlerde yerleşme şansını yakalamış statü ve etkinlik sahibi Ermeni ve Yahudi toplulukları sayesinde olduğu belli değil mi? Çerkesler örneği ise, koşullar elvermediği zaman bir halkın soykırımının nasıl kolayca unutulup tarihsel hafızalardan silinebileceğini gösteriyor.

 

Notlar

1. “Bu değer, Karaçay-Çerkes Özerk Bölgesi nüfusunu 415.000 kişi olarak veren 1989 Sovyet nüfus sayımı sonuçlarından alınmıştır. (Goskomstat SSSR, Natsional’nyi sostav naseleniya SSSR po dannym vsesoyuznoi perepisi naseleniya 1989. (Moscow, 1991), 42. Eğer Çerkesler’e yakın bir halk olan Abazinler de sayılırsa oran yüzde 16’ya yükselmektedir. Nüfusun geri kalanının Karaçaylar, Ruslar, Nogaylar ve diğer etnik gruplar oluşturmaktadır. Çerkesler kendi dillerinde halklarına Adige demektedirler.
2. Abhazlar, Abazalar ve neredeyse yok olmuş Ubıhlar gibi, bazen Çerkes olarak bazen de değillermiş gibi sayılırlar. Çerkesler’le çok yakın halklar olduklarından ben onları Çerkesler’e dahil ediyorum.
3. Bu değerler Çerkes tarihçisi R. Trakho'nun, Cherkesy (Çerkesler-Kuzey Kafkasyalılar) (Munich, 1956), 113, eserinden alınmıştır. Tarih boyunca çeşitli zamanlarda Çerkesya daha kuzeye, Azak Denizi ardındaki topraklara kadar genişlemiştir.
4. Trakho’ya göre Çerkesler Yunan mitolojisini uyarlamışlardır. Başka bir Çerkes tarihçisi ise, tersine, Yunanlılar’ın Çerkesler’in efsanelerini aldıklarını söylemektedir! Şevket Mufti (Habjoka)’nın, Heroes and Emperors (Kahramanlar ve İmparatorlar) (Beirut, 1944) kitabına bakınız.
5. ‘Ulusların’ modern zamanlar öncesinde varoluşları ile ilgili olarak, benim katkıda bulunmayı düşünmediğim bir teorik tartışma mevcuttur. Olmadığını varsaysak bile, en eski zamanlardan beri tek bir politik birim altında toplanmış olmasalar da ortak bir köken, kültür ve kimliğe sahip olan bazı
grupların bulunduğu reddedilemez bir gerçektir. Bu gruplara ‘proto-uluslar’ diyebiliriz. Bunlardan biri de Çerkesler’dir.
6. Çerkesler’in Hıristiyanlığı ve Müslümanlığı benimsemeleri fırsatçı ve yüzeysel olmuştur. Örneğin, bir etnograf Abhazlar’ın dini inançlarını pagan, Hıristiyan ve İslimi öğelerin özgün bir karışımından oluştuğunu belirtmektedir. Sula Becet, Abazalar: Kafkasya’nın Uzun Ömürlü İnsanları (New York, 1974).
7. Türkiye’ye göç yoğun olarak 30 bin ailenin yerlerinden edildiği 1858 yılında başladı. Ancak mültecileri gittikleri yerde bekleyen kötü koşullanın haberi aynı yılın sonunda göçü neredeyse tamamıyla durdurdu.
8. Bu açıklama W.E.D. Allen Paul Muratoff, Kafkasya Savaş Tarlaları: Türk Kafkas Sınırındaki Savaşların Tarihi, 1828-1921 (Cambridge, 1953), 107-8, Willis Brooks, Rusya’nın Kafkasya’yı İşgali ve Pasifize Etmesi: Kırım Sonrası Dönemde Yeniden Yerleştirme Soykırım Oluyor: Nationalities Papers, 23, (1995):675-86, Trakho, Çerkesler, 32-56, Shauket, Kahramanlar ve İmparatorlar kaynaklarına dayanmaktadır.
9. Köylerin yakılması yeni bir uygulama değildi. Yalnızca Abadzehler’in ülkesinde 1857-1859 arasında binden fazla yerleşim yeri yakılmıştı. Shauket, Kahramanlar ve İmparatorlar, 237.
10. Shouket aynı zamanda Ubıhlar’ın 1859’da bir dizi doğal afet nedeniyle zayıfladığını da söyler. Bir çekirge sürüsü tarlalarına zarar vermiş, salgın hastalıklar hayvanlarını ve atlarını yok etmiş, insanların büyük bir kısmı koleraya benzeyen bir hastalık nedeniyle ölmüştü. Shouket, Kahramanlar ve İmparatorlar, 245.
11. Trakho, Çerkesler, 50-51.
12. Shouket, Kahramanlar ve İmparatorlar, 250.
13. Trakho, Çerkesler, 52-53.
14. Age, Moshnin’in verdiği sayılar Türkiye’ye gelenlerin ölüm oranını ayda %2, 5-5 oranında olduğunu gösteriyor.
15. Brooks, Rusya’nın İşgali, 681.
16. Bu çok kaba bir tahmindir ve çok daha detaylı bir araştırma gerektirmektedir. Türkiye’deki sürgün zedelerin soylarının devamından yola çıkarak geriye yönelik olarak kurtulanların sayısını tahmin etmek bir başka yöntem olabilir. Tartışılamaz yüksek doğum oranına rağmen ancak 20. yüzyılın ortalarında nüfusları iki milyona ulaşmıştır.
17. Norman Cohn, Warrant for Genocide: The Myth of the Jewish World Conspiracy and the Protocols of the Elders of Zion [Soykırımın Ruhsatı: Yahudi Dünyası Entrikalarılarının Efsanesi ve Zion Büyüklerinin Protokolleri] (New York, 1967).
18. ‘Kazak’ bu insanlar için Rusça adlandırmanın direkt tercümesidir. Kazakistan hükmeti Kazak dilinden direkt tercüme ile ‘Kazak’ adına çevirmiştir. Ben burada daha genel kullanımı tercih ediyorum.
19. John J. Stephan, The Russian Far East: A History [Rusya Uzak Doğusu Tarihi] (Stanford, 1994), kitabında özellikle 23-24. sayfalara bakınız. Yuri Slezkine, Arctic Mirrors; Russia and the Small Peoples of the North [Kutupsal Aynalar: Rusya ve Kuzeyin Küçük Halkları] (İthaka ve Londra, 1994) adlı kitapta yararlı olabilir.
20. Martha Brill Olcott, The Kazakhs [Kazaklar] (Stanford, 1987), adlı kiatpta özellikle 4. bölüme bakınız; ve Shirin Akiner; The Formation of Kazakh Identity: From Tribe to Nation-State [Kazak Kimliğinin Oluşumu: Kabileden Ulus-devlete] (London, 1995) kitabına da bakınız.
21. Le Chevalier Gamba (Tiflis Fransız Konsolosu), Voyage dans la Russie Méridionale et particuliérement dans les provinces situées au-dela du Caucase, fait depuis 1820 jusqu’en 1824 [Orta Rusya'ya ve Kafkasya’nın Ötesindeki Bölgelere Seyahat, 1820’den 1824’e] (Paris, 1826), Sayı 1, 78; Xavier Hommaire De Hell, Travels in the Steppes of the Caspian Sea: The Crimea, The Caucasus [Hazar Denizi Steplerinde Seyahat: Kırım, Kafkasya]. (Londra, 1847), 286, 301-3.
22. George Leighton Ditson Esq., Circassia; or A Tour to the Caucasus [Çerkesya; ya da Kafkasya’ya Tur] (New York ve Londra, 1850), x-xi; ve Paul B. Henze, Circassian Resistance to Russia [Çerkesler’in Rusya’ya Direnişi], Marie Benningsen Broxup'un editörlüğünü yaptığı, The North Caucasus Barrier; The Russian Advance towards the Muslim World [Kuzey Kafkas Bariyeri: Ruslar’ın Müslüman Dünyası’na Doğru Genişlemesi] (Londra, 1992), 80. Öte yanda Gamba, Voyage [Seyahat], 91-92, adlı kitabında Çerkesler’in bir kaç yıl düzenli bir hükümet ve zor bir çalışmayla uygarlaşabileceğini düşündü. Rus İmparatorluğu'nun genişlemesi aleyhindeki diğer Batı-Avrupa yazarları için ise, Çerkesler yüzyıllardır barbarlıklarıyla tanınan vahşi bir halktılar ama zalim bir aşağılıktansa onurludurlar, itibarlı bir konak (koruyucu) belirtebilen yabancı ziyaretçilere karşı arkadaş canlısı ve misafirperverdiler. Şövalya Taitbout de Marigny (Odesa’daki Hollanda Konsolosu)’nun Three Voyages in the Black sea to the Coast of Circassia: including descriptions of the ports, and the importance of their trade: with- sketches of the manners, customs, religion of the Circassians [Karadeniz’de Çerkes Kıyılarına Üç Seyahat] (Londra, 1887), 17 kitabına bakınız; ve Çerkesler’i eski Yunanlılar’dan geriye kalan saf ve zor karakterli bulan İngiliz James Stanislaus Bell, Journal of a Residence in Circassia During the Years 1837, 1838, 1839 [Çerkesya’daki 1837, 1838, 1839 Yıllarında Yerleşim Günlüğü] (Paris, 1841) adlı kitabına bakınız.
23. Allen ve Muratoff, Caucasian Battlefields, [Kafkas Savaş Alanları] 107-8. Rus hükümetine yüklenen bir iş Çerkes hinterlanti riskinde kalan yeni Karadeniz limanı Novorossisk’e girişin ve limanın kullanımının güvenlik altına alınmasıydı.
24. Aynı eser., 108.
25. Brooks, Russia’s conquest [Rusya'nın işgali].
26. Trakho’nun Çerkesler kitabının 51. sayfasındaki, General Fadeyev’in 1865 yılına ait Pis’ma s Kavkaza
(Kafkasya'dan mektuplar) eserinden alıntıdır.
27. Henze, Circassian Resistance [Çerkes Direnişi], 111 kitabına bakınız.
28. Trakho, Circassians [Çerkesler], 51.
29. Ronald Wixman, Language Aspects of Ethnic Patterns and Processes in the North Caucasus [Kuzey Kafkasya’daki Etnik Örüntü ve Süreçlerin Dil Yönü], (Şikago Üniversitesi, Tarih Bölümü, Araştırma Yazısı No. 191, 1980), 78-79.
30. Çerkesler’in Sovyet dönemindeki konumları için Rieks Smeets, ‘Circassia [Çerkesya],’ Central Asian Survey, 14, 1 (1995): 107-125 dergisine bakınız.
31. Bunlar: (1) Adige-Çerkes Otonom Bölgesi, 1922’de oluşturulmuş, 1936’da Adigey Otonom Bölgesi olarak yeniden adlandırılmıştır; (2) Çerkes Otonom Bölgesi, 1926; (3) Kabardey Otonom Bölgesi, 1921; ve (4) Şapsığ Milli Ülkesi, 1922.
32. Wixman, Language Aspect [Dil Yönü] 145'e bakınız.
33. Karaçay-Çerkes Otonom Bölgesi (1922-26 ve tekrar 1957’den sonra) ve Kabardey-Balkar Otonom Bölgesi ya da Cumhuriyeti (1922'den 1944'te Balkarlar’ın yerlerinden edilmelerine kadar ve sonra tekrar 1957’den itibaren).
34. Adigeler, Çerkesler ve Kabardeyler’in etnik yaşam alanlarına resmi olarak geri verilmiştir. Ancak, Şapsığlar yaşam alanlarını savaştan sonra kaybettiler ve eski statüsünün iade edilmesi yönündeki talepler yerel yönetimlerin ısrarlarıyla reddedilmiştir.
35. Paula Garb, ‘Ethnicity and Alliance Building in the Caucasus’ [Kafkasya'da Etnisite ve İttifak Oluşturma] (‘The International Spread and Management of Ethnic Conflict Konferansı’nda sunulan bildiri, Kaliforniya Üniversitesi, Davis, Mart 1995)'e bakınız. 1990 sonrasında Kafkas Dağlı Halklar Konfedarasyonu tarafından düzenlenen kültür festivalleri ve Gürcü-Abhaz savaşına Abhazlar’a destek vermek üzere Kuzey Kafkasya’dan Çerkes gönüllülerin katılması Çerkes kimliğinin tekrar canlanmasında etki eden diğer faktörlerdir.
36. Türkiye’deki Çerkes asimilasyonu ile ilgili çelişen değerlendirmeler için anlamlı bir Çerkes kimliğinin devam ettiğini iddia eden Henze'yi (Circassian Resistance [Çerkes Direnişi], 63), ve bu konuda şüpheci olan Smeets’i (Circassia [Çerkesya], 109 - 125), inceleyiniz.
37. McMaster Universitesi, Hamilton, Ontario’dan.

Stephen D. Shenfield tarafından yazılan bu makale Mark Levene and Penny Roberts’in editörlüğünü yaptığı ve Berghahn Books (www.berghahnbooks.com, Oxford and New York) tarafından yayımlanan ‘The Massacre in History’ adlı kitaptan alınmıştır.
Oxford ve New York. © 1999 + 2006 Stephen D. Shenfield ve Berghahn Books, Oxford.

Stephen D. Shenfield
(Rus ve Post-Sovyet konularında uzman araştırmacı, tercüman)
Çeviri: Jade Cemre Erciyes

Uluslararası Hukuk Belgelerine Göre Kafkas Halklarına Uygulanan Soykırımı ve İnsanlık Suçları

Bu makale, 21 Mayıs 2005 tarihinde İstanbul'da düzenlenen "Geçmişten Günümüze Kafkasların Tradejisi" Başlıklı Uluslararası Konferansta tebliğ olarak sunulmuştur.

Kafkasya, jeostratejik konumu ve doğal zenginlikleri ile tarihin bilinen bütün dönemlerinde emperyal güçlerin iştahını kabartmıştır.

Kafkasya, tarih boyunca en kötü günlerini Rusya’nın bu bölgeye yönelik işgal girişimleri ile birlikte yaşamıştır. O topraklar üzerinde binlerce yıllık geçmişi olan yerli halklar, uğradıkları saldırılar ve uygulanan gayri insani politikalar sonucu bugün yok oluşun eşiğine gelmiştir.

Bir zamanlar Moskova çevresinde dağınık vaziyette yaşayan küçük Rus hanlıklarının birleşerek Kazan'ı işgal ettikleri 1552 senesi Rusların bir devlet olarak tarih sahnesine çıktıkları yıldır aynı zamanda. Sonrasında kurulan Rus devletleri, takip eden 400 yıl zarfında hükmü altında bulundurdukları toprakları tam 36 kat genişletmiştir. O tarihten bu yana görev alan tüm Rus yönetimleri hep aynı istikamette çalışmış, Rusya topraklarını daha da büyütmeyi hedef seçmişlerdir; ki bunlara bugünkü yönetim de dahildir.

Rus yönetimleri bu süreçte işgal edilen toprakların sakinlerine telafisi mümkün olmayan zayiatlar verdirmiştir. Kafkas halkları da bundan payını almış, özellikle 19’uncu yüzyılın başlarından itibaren emsali görülmedik ağır saldırılara uğramıştır. Kadın, erkek, çocuk, yaşlı...ayırmadan tüm insanlar ile yaşam koşullarını ortadan kaldırmak maksadıyla yerleşim birimlerini hedef alan saldırılarda sivil halk katledilmiş, aşağıda hukuki boyutu ortaya konulduğunda görüleceği üzere soykırım suçu açık bir şekilde irtikap edilmiştir.

Saldırılardan yenilgiyle çıkan Kafkasyalıların hayatta kalanları da yurtlarından sürülerek ikinci bir soykırıma tabi tutulmuştur.

Hakikat bu iken, Kafkasyalılar’ın uğradıkları muamele uluslararası literatürde hala doğru bir şekilde isimlendirilmemiş, sürekli görmezlikten gelinmiştir. Kafkas halklarının geçmişte uğradıkları ve hala muhatap tutuldukları musibetin mer’i uluslararası hukuktaki adı “Soykırım” ve “İnsanlığa Karşı İşlenmiş Suç”tur.

Biz bu tebliğimizde, geçtiğimiz yüzyıllarda Kafkas halklarının tümüne karşı işlenen suçun uluslararası hukuktaki vasfının “soykırım suçu” “insanlığa karşı işlenmiş suç” olduğuna ve bu suçların bugün de en kaba şekliyle sürdürülüyor olmasına dikkat çekecek; kavramların doğru ve yerinde kullanılmasının önemine işaret edeceğiz.

Çünkü, yıllar geçmiş, soykırımının açtığı yaralar kabuk bağlamak yerine daha da derinleşmiştir. Anayurdumuzda buna bağlı olarak ortaya çıkan ve bugün artık patlama noktasına gelen ulusal sorunlar realist ve köklü çözümler beklemektedir. Bu yolda mesafe alabilmek için de özellikle terminolojiyi doğru oluşturmamız gerekiyor.

Bu kısa girişten sonra, önce “soykırımı”; sonra da “insanlık suçu” kavramlarını irdelemeye geçebiliriz.

1. SOYKIRIM
Yunanca’da kavim manasına gelen genos ve Latince’de öldürmek manasına gelen “Cid”(caedere) köklerinden türetilen genocide (:soykırım) teriminin etimolojik anlamı “kavim öldürmek”tir. Ruanda Uluslararası Mahkemesi Statüsü Savcısının deyimiyle soykırım “suçların suçu” dur.

Kavramı kristalize eden uluslararası sözleşmeler ve ceza mahkemelerinin statülerine baktığımızda, ilk kez 1930’lu yılların ortasında Prof. Raphael Lemkin tarafından kullanılan genocide tabirinin sadece öldürme fiillerini kapsamadığını görürüz. “Soykırım” kavramı uluslararası hukuk metinlerinde başlıca iki yerde tanımlanmış ve düzenlenmiştir.

1. Soykırımın Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme
2. Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü

Soykırımın bir devletler hukuku suçu olarak kabulünde, 2. Dünya Savaşı’nda Almanların işgal altında tuttukları ülkelerde giriştikleri eylemler ve Yahudilerle, Çingeneleri toplama kamplarına gönderip, bunların birçoğunu yok etmelerinin dünya kamuoyunda yarattığı tepkinin büyüklüğü rol oynamıştır. Bu tepkiler ilk meyvesini Nüremberg Ceza Mahkemesi’nde vermiş ve mahkeme statüsünde insanlığa karşı suçlar cezalandırılmıştır. Nüremberg mahkemelerinde spesifik olarak savaş suçlularının yargılanması ve cezalandırılması, bu tarihten önce yazılmış bir metne istinad etmediği için, suçların ve bilhassa cezaların kanuniliği ilkesinin ihlal edildiğine dair bazı itirazlara yol açmıştır.

Bu yargılamaların ardından, daha 1930’lu yıllarda bu konuyu kitabında işlemiş olan Prof. Raphael Lemkin’in de çabalarıyla “soykırım” kavramının içerik ve sınırlarının belirlenmesi konusu gündeme gelmiştir. Ve bütün bu çalışmalar 9 Aralık 1948 tarihinde uluslararası katılımlı “Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşmeyi” doğurmuştur. Sözleşme 12 Ocak 1951'de de yürürlüğe girmiştir. (EK-1)

1.A SOYKIRIMIN ÖNLENMESİ VE CEZALANDIRILMASINA İLİŞKİN SÖZLEŞME
Uluslararası bir hukuk metni haline gelen “Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme”, her şeyden önce soykırımı, B.M. ruhuna ve amaçlarına aykırı, ister savaş zamanında ister barış zamanında işlenmiş olsun bir devletler hukuku suçu olarak kabul etmiş ve bu suçu önlemeyi ve cezalandırmayı taahhüt etmiştir (md.1).

Bunun yanında, insanlığın böyle bir musibetten kurtulması için uluslararası bir işbirliğinin gerektiği konusunda da mutabakat olduğu bildirilmiştir.

Sözleşmenin 2. maddesinde soykırım sayılacak eylemler şu şekilde sıralanmıştır:

“ İşbu Sözleşmede jenosit, milli, etnik, ırki veya dini bir grubun, kısmen veya tamamen imha edilmesi maksadıyla, aşağıdaki fiillerden herhangi birinin irtikap olunması demektir:

a) Grup üyelerinin katli;
b) Grup üyelerinin bedeni ve akli melekelerine ciddi surette zarar verilmesi;
c) Grubun, bedeni varlığının kısmen veya tamamen imhası sonucunu doğuracak hayat şartlarına kasten tabi tutulması;
d) Grup içinde doğumları sekteye uğratacak tedbirler alınması;
e) Bir grup çocuklarının, diğer bir gruba zorla nakledilmesi”.

Sözleşmenin 3. maddesiyle ise cezalandırılacak fiiller sayılmıştır. Bunlar:

a) Jenosit;
b) Jenositi irtikap için anlaşma;
c) Jenositi irtikap için doğrudan doğruya ve alenen tahrik;
d) Jenosite teşebbüs;
e) Jenosit suçunda ortaklık.

Sözleşmenin 4. maddesinde ise faillere ilişkin düzenleme vardır. Buna göre, soykırım suçunda, faillerin, hükümet ricalinden olması, memur veya sivil olması ayırımı yapılmadan cezalandırılma yoluna gidilecektir.

Sözleşme 5. Maddesiyle taraf devletlere bir yükümlülük getirmektedir. Buna göre, taraf devletler, Sözleşme hükümlerinin uygulanmasını sağlamak üzere, kendi anayasalarına uygun olarak gerekli yasal tedbirleri almayı ve bilhassa soykırım ve 3. maddede ifadesini bulan fiilleri işlemekten suçlu bulunacak kişilere uygulanacak etkili cezai yaptırımları yasalaştırmayı taahhüt etmektedirler.

...

Soykırım suçunu tanımlayan ikinci uluslararası hukuki belge Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü’dür.

1.B ULUSLARARASI CEZA MAHKEMESİ STATÜSÜ
17 Temmuz 1998 tarihinde Roma’da kabul edilen Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü (U.C.M.S.)’nün 5. maddesiyle soykırım suçu mahkemenin yargı yetkisine dahil edilmiştir.

Statü’nün 6. maddesi soykırım suçunu düzenlemektedir. Buna göre:

“Soykırım, bir ulusal, etnik, ırksal, dinsel veya bunlara benzer bir grubu yok etmek amacıyla işlenen fiillerdir. Bu fiiller:

a) Grup üyelerinin öldürülmesi
b) Grup üyelerine bedenen veya manen ciddi şekilde zarar verilmesi
c) Grubun yaşam koşullarını kasten, onun kısmen veya tamamen fiziksel imhasına sebep olacak şekillerde zorlaştırma. (Ki 13-31 Mart 2000 ve 12-30 Haziran 2000 tarihlerinde New York’ta yapılan toplantılarda Statü’de yer alan suçların unsurlarını içeren bir metin hazırlanmıştır. Bu metinlerde “yaşam koşulları” ibaresinin, bununla sınırlı olmamak kaydıyla, yaşamak için zorunlu olan kaynaklardan, örneğin beslenme, tıbbi servislerden mahrum bırakılmak veya kişinin ya da kişilerin evlerinden kovulmalarını içerebileceği belirtilmektedir.)
d) Grup içinde doğumları önlemek için tedbirler almak
e) Bir grupta yer alan çocukların başka bir gruba nakli

Uluslararası Ceza Mahkemesi Statünün 25 (3) (b) maddesine göre soykırım suçu işleyen ya da işlemeye yeltenen birine bu suçun işlenmesini emreden, suça teşvik veya tahrik eden herkes soykırım suçlusudur.

Ayrıca 23 (3) (e) maddesi uyarınca da bir kimsenin doğrudan ve alenen diğerlerini soykırım suçu işlemeye kışkırtmasıda soykırım suçunu oluşturur.

Statünün 25 (3) (c ) maddesine göre bir başkasının soykırım suçu işlemesine veya işlemeyeteşebbüs etmesine yardım eden, cesaret verenherkes soykırım suçlusudur.

25 (3) (f) maddesi soykırım suçu işlemeye yeltenen herkesin soykırım suçlusu olduğunu belirtir.

2. İNSANLIĞA KARŞI İŞLENMİŞ SUÇLAR
“İnsanlığa karşı işlenen suç” kavramının ilk kez bir uluslararası metinde bütün unsurlarıyla yer almasına, yine 8 Ağustos 1945 tarihinde Londra Anlaşmasına taraf olan A.B.D., Fransa, İngiltere ve S.S.C.B. tarafından kurulan Nüremberg Uluslararası Askeri Mahkemesi Statüsü’nde rastlamaktayız. Nuremberg Statüsüne, “insanlığa karşı işlenen suçlar”ın eklenmesinde amaç, savaş suçlarına ilişkin geleneksel formulasyonun Naziler’in gerçekleştirdiği birçok eylemi cezasız bırakmasıydı.

Sonraki yıllarda Yugoslavya ve Ruanda’da kurulan ceza mahkemelerinde insanlığa karşı işlenen suçların vasfı daha da genişletilmiştir.

17 Temmuz 1998 tarihinde Roma’da kabul edilen Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü’nün 7. maddesi, insanlığa karşı işlenen suçun işlendiği zaman konusunda savaş zamanı-barış zamanı ayrımı yapmadan şöyle bir tanımlamaya gitmiştir:

“Bir sivil halka karşı genel veya sistematik bir biçimde girişilen saldırılara1 bağlı ve bu saldırıların bilincinde olarak işlenen aşağıdaki fiiller insanlık suçudur:

a) Adam öldürme
b) Toplu yok etme2
c) Köleleştirme3
d) Halkın sürülmesi veya zorla nakli4
e) Uluslararası hukukun temel ilkelerine aykırı olarak hapsetme veya fiziki özgürlükten başka şekillerde ağır bir biçimde yoksun bırakmak
f) İşkence5
g) Irza geçme, cinsel köleleştirme, fuhşa zorlama, hamileliğe zorlama, zorla kısırlaştırma veya benzer ağırlıkta diğer cinsel zorlamalar
h) Siyasi, ırkçı, ulusal, etnik, kültürel, dinsel ya da cinsel sebeplerle, ya da uluslararası hukukta kabul edilemez olarak benimsenen evrensel başka ölçütlere bağlı olarak herhangi bir gruba veya belirlenebilir bir topluluğa zulmetme6
i) Kişilerin zorla kaybettirilmesi7
j) Ayırımcılık suçu8
k) Fiziki bütünlüğe ya da fizik ya da ruh sağlığına ağır kayıplara ya da büyük acılara bilinçli olarak sebep olacak diğer insanlık dışı eylemler”

3. KAFKAS HALKLARINA YAPILANLAR?
Uluslararası hukuk metinlerinde yer alan bu tanımlamalara göz attıktan sonra her maddenin altına o günlerin şahitlerinin ağzından -ki çoğunluğu Rus’tur- aktarılan onlarca örnek yazabilir, üzerlerinde tek tek tek yorum yapabiliriz. Bu da yazımızı kitap hacmine çıkarmamızı gerektirir. Biz bu yola girmeden Kafkas halklarına reva görülen muamelelerden bazı örnekler vererek yukarıda sıraladığımız suçların hangileriyle örtüştüğünü bulmayı ise sizlere bırakacağız.

* 1848 yılında yayınlanan “Kavkaz” isimli Rusça gazetenin 23 sayılı nüshasında şunlar yazıyor: “Çar generalleri, dağlık arazilerde gerçekleştirdikleri ceza operasyonlarında, önüne gelen her şeyi imha ediyor, yakıyor, yıkıyor, yağma ediyorlardı. Hayvanlarına el koyuyor, sivil halkı esir ediyorlardı. Yerlilerden birinin hayvan çalması gibi her hangi bir küçük hırsızlık suçu yüzünden, hiçbir suçu olmayan köylerin tüm halkı imha ediliyordu.”
* Aynı ideallere hizmet eden ve 1812-1826 yılları arasında Karadeniz Bölgesi Birlikleri Komutanlığı’nı yapan General Volosof sadece 1822 yılında 17 büyük, 119 küçük Çerkes köyünü yeryüzünden silmiştir. Operasyonların hedefi, bölgeyi yerli halktan arındırmaktır. Nitekim bir Rus şovenisti olan P.P. Korolenko 1874’de yayınlanan “Çernomortsi” isimli kitabında Vlasov’u överken şunları yazmaktadır: “1825 yılı boyunca bizim müfrezeler Kuban ötesini ezip geçiyorlardı ve dağlıların köylerini yok ediyorlardı. Yangın ve baskınlarda binlerce Çerkes hayatını kaybettiği gibi, yiyecek ve yakacak rezervleri de imha edildiği için sağ kalanlar da açlık ve hastalıktan ölüyorlardı…”
* Rus Tarihçi Y.D. Felisin ise Kafkasyalılara yapılanları “Kubanskiy Sbornik” Dergisi (cilt 10, sayı 164)’nde şöyle tasvir ediyor: “Bu, gerçek ve acımasız bir savaştı. Yüzlerce Çerkes köyü ateşe verildi. Ekin ve bahçelerini imha için atlara çiğnettik, sonuçta bir harabeye dönüştü."
* Yine 16 Ekim 1833 tarihinde Kafkasya’da savaşan Baron Rozen’in, Harbiye Vekili A.İ.Çernişev’e yazdığı, ”Natuhaçlar, Şapsığlar ve Abzehler, bizimle ticaret yapmamaya yemin etmiş bulunuyorlar… Onlarla dostane ilişkiler kurmak imkansız bir şeydir… bu ırkı yok etmek zorundayız” sözleri pek yorum yapmaya gerek bırakmıyor.
* Tarihçi, yazar ve Kafkasya Uzmanı olan Platon Zubov, “1834 Kafkas Bölgesi ve Rusya’ya ait toprakların tanıtımı” adlı eserinde şöyle diyor: “Çeçenler, haydut, hırsız, hain, son derece cesur, korkusuz, kararlı, zalim, kibirli, alaycı, gururlu ve kontrol edilemez insanlardır. Bunlardan kurtulmanın tek yolu hepsini toptan imha etmektir”.
* Asker olarak Kafkasya’da bulunan ünlü yazar Kont Lev Tolstoy ise şunları yazıyor: “Köylere gece karanlığında dalıvermek adet haline gelmişti. Gece karanlığının örtüsü altında Rus askerlerinin, ikişer üçer evlere girmesini izleyen dehşet sahneleri öylesineydi ki, bunları hiçbir rapor görevlisi aktarmaya cesaret edemezdi...”
* Rus Tarihçi Zaharyan ise işledikleri soykırım suçunu açıkça itiraf etmektedir: “Çerkesler bizi sevmezler. Biz onları, özgür çayırlarından çıkardık. Köylerini yıktık. Bir çok kabile tümüyle yok edildi...”

Özellikle Sisianov, Bulgakof, Yermolov, Kosarev, Velyaminov, Emmanuel, Vlasov ve Zass gibi Çar generalleri yerli halka karşı işlenen soykırım suçunun o dönemdeki icracılarıdır ve zulümlerini devlet politikası olarak gerçekleştirmişlerdir.

*Çar döneminin şoven tarihçilerinden R. A. Fedayev “Kafkasya Mektupları” (1865) adlı kitabında açıkça şöyle yazmaktaydı. “Kuban ötesi dağlılarının toprakları devlete lazımdır, kendilerine ise hiç gerek yoktur. “
* Dağlılara karşı savaşan M.İ. Benyukov hatıralarında (Russkiy Arkhiv, S.Petersburg, Kitap, Sayı:1-2, sayfa 435) , “Batı Kafkasya’nın iskanı ile ilgili resmi projenin uygulanmasından sorumlu Kont Yevdomükov’un Kafkasya’daki savaşın bitiminin bütün dağlıların denizin karşı tarafına kovulmasıyla mümkün olacağın inandığını, boyun eğseler dahi zararlı ve tehlikeli olduklarını düşündüğünü, bu yüzden onların sayıca azaltılmaları ve yaşama şartlarından yoksun kalmaları için her yola başvurduğunu” yazmaktadır.
* Çar temsilcisi Grandük Mişel'in 1864 Ağustos'unda Batı Kafkasya'nın bütün halklarına yaptığı "Bir ay zarfında Kafkasya terk edilmediği takdirde bütün yerleşik halk harp esiri olarak Rusya'nın muhtelif bölgelerine sürülecektir" duyurusunun ardından Kafkas toplumları Karadeniz kıyılarına sürüldü. Bütün bu dönemde Rus şovenizmi tarafından vatanlarından atılan Kafkasyalıların sayısı 2 milyon civarındadır ve bu nüfusun çoğunluğunu Kuzeybatı Kafkasya'nın sakinleri oluşturmaktadır; yani Adigeler, Abazalar, Ubıhlar v.d.
* Yine bilinmektedir ki bu nüfusun en az yarısı elverişsiz şartlar sebebiyle ilk bir kaç yıl içinde yollarda veya vardıkları yerlerde ölmüştür.
* 1864 Mayısında, Trabzon'daki Rus konsolosunun yazdığına göre 30 bin kişi açlık ve hastalıktan kırıldı. Gemilerde hastalık alameti gösteren olursa derhal denize atılırdı... 1858-1865 yıllarında 493 bin 124 insanın gittiği Trabzon'da bir tek adamın 30-50 cariye birden aldığı oluyordu...'
* İngiltere’nin Trabzon Konsolosu Stevens ise, 24 Eylül 1864 tarihinde gönderdiği bir raporda Trabzon’dan karaya çıkan yaklaşık 220 bin kişiden 100 bin kadarının salgın ve hastalıklardan öldüğünü bildiriyordu. (Yani Trabzon Rus konsolosunun Mayıs ayında 30 bin kişi olarak bildirdiği ölü sayısı Eylül ayında 100 bine çıkmıştır.)
.* ..Ve nüfusundan arındırılmış Kafkasya'nın milli servetleri de emperyalist Ruslar tarafından hoyratça yağmalanmış, gasp edilen topraklara Kazak ve Rus kolonyolistler yerleştirilmiştir.

...

Yönetimler ve sistemler değişse de Rusya’nın Kafkasya'ya yönelik şövenist, soykırımcı politikaları hiç değişmemiştir.

Sovyetler döneminde tüm halkların aydınları ve milliyetperverleri gibi Kafkas halklarının aydınları ve milliyetperverleri de sudan sebeplerle yok edilmiş, soykırım cürümünün işlenmesi sürdürülmüştür.

* Yine 1943-1944 yıllarında Çeçen-İnguşlar, Karaçay-Balkarlar, Kırım ve Ahıska Türkleri topluca Orta Asya ve Sibirya steplerine sürülmüş, berbat yaşam şartlarında nüfuslarının büyük bir bölümünü kaybetmişlerdir.
...
* Yine, Federasyon döneminde, Çeçenistan'a 1994’ten buyana bütün acımasızlığıyla devam eden saldırılar günümüzün somut soykırım suçlarıdır.

Son dönemde Çeçenistan'a yönelik Rus saldırıları sonucu 42 bini daha ilkokul çağındaki çocuklar olmak üzere nüfusun dörtte birini oluşturan 250 bin sivil en barbarca yöntemlerle öldürülmüştür.

20 bin kişi Rus askerleri tarafından evlerinden alınıp götürülerek yargısız infaza tabi tutulmuştur.

Çeçenistan'daki 424 köyden Rusların yaşadığı 3 tanesi hariç 421'i havadan bombardımanla enkaz haline getirilmiştir.

400 bin insan komşu cumhuriyet ve bölgelere sığınmıştır.

...

19. yüzyılda, Orta Doğu’nun fethedilmesi, hristiyan koloniler oluşturulması ve müslümanların Avrupa’dan atılması hususları birçok Avrupalı tarafından tarihi bir zorunluluk olarak görülüyordu. Rusya, Kırım ve Kafkasya’da yaptığı katliamlar ve sınır dışı etmeleriyle özellikle 1862-1864 yılları arasında arzulanan “Etnik temizliği” sağlıyordu. Bu dönemde, Mikhail Katkov gibi Slav milliyetçileri, “üçüncü Roma” gibi imparatorluk hırsları ve “sıcak denizlere ulaşma isteği” gibi stratejik çıkarlara vurgu yapan “milli” mazaretler üretmiş, yönetimlere akıl hocalığı yaparken Rus Halkını da bu katliamlara hazırlamışlardır.

Günümüzde ise Putin’in yine aynı paraleldeki “Büyük Rusya” hayalleri bu eylemleri güdülemektedir.

4. SONUÇ
Yukarıda saydığımız bütün örnek olay ve ifadeler “Soykırımının Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme”nin 2’nci ve Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü’nün 6 ncı maddesinde “soykırımı sayılacak eylemler” olarak nitelendirilmiştir.

Yine Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü’nün 7. maddesinde bir sivil halka karşı genel veya sistematik bir biçimde girişilen saldırılara bağlı ve bu saldırıların bilincinde olarak işlenen fiiller” bölümünde sıralanan insanlık suçlarının tamamı Kafkasyalılara karşı icra edilmiş ve hala da edilmektedir.

Diğer belgeler bir tarafa, sadece Rus arşiv ve kütüphanelerinde bunların yüzlerce, binlerce belgesi vardır.

....

Peki, 1948 tarihli Soykırım Sözleşmesi'nin 150 yıl önceki olaylara da uygulanmasını savunmak bir çelişki sayılmaz mı?

Sayılmaz.

Bir kere 150-200 yıl önceki olaylar bu soykırım operasyonunun başlangıcı olup fasılalı olarak günümüze kadar devam ede gelmiştir ve Çeçenistan’da hala devam etmektedir. Soykırım sözleşmesinin giriş bölümünde “tarihin her döneminde soykırım insanlığa büyük kayıplar verdirmiştir” deniyor. Bu hükme dayanarak çok sayıda hukukçu, sözleşme kabul edilmeden önce de soykırımların vuku bulduğunu; sözleşmenin soykırım diye yeni bir suç ihdas etmediğini; sadece mevcut bir suçu, ismini koyarak, teyit ettiğini belirtiyor. Bu hukukçular bu nedenle sözleşmenin geriye dönük uygulanabileceğini ileri sürüyorlar.

Nitekim müttefikler, Nazilerin işledikleri suçun vahameti karşısında, daha önce uygulaması olmayan bir uluslararası mahkeme kurarak (Nuremberg Mahkemesi) sanıkları yargıladı. Bu bir tür geriye dönük uygulamaydı.

Mahkeme, Yahudileri yok edenleri 'insanlığa karşı suç' kavramına göre mahkûm etmesine rağmen, daha sonra sözleşmeyle tanımlanan soykırımdan esinlenerek 'Yahudi soykırımı' kavramı kabul edildi. Almanya da buna itiraz etmedi. Bu da geriye dönük bir uygulamaydı.

Soykırım Sözleşmesi'nde geriye dönük uygulama konusunda açık bir hüküm bulunmuyor.

Bu boşluğu doldurmak için 1968'de 'Savaş Suçları ve İnsanlığa Karşı Suçlara Zaman aşımı Uygulanmaması Konusunda Sözleşme' oluşturuldu. Bunun 1. maddesi 'işlenme tarihiyle ilişkisiz olmak üzere'... '1948 Sözleşmesi'nde tanımlandığı şekliyle soykırım suçuna zamanaşımı uygulanamaz' diyor.

Peki, Kafkasyalılara karşı işlenen soykırım ve insanlık suçunu gündeme taşıyarak ne yapmak istiyoruz?

Öncelikle belirtmeliyim ki, Birleşmiş Milletler Teşkilatı bugünkü tasarımıyla, adaleti sağlayan, insanlığa barış ve huzur getirmeye çalışan bir kuruluş hüviyetinde görünmüyor maalesef. Onun için fazla hayalperest olamayız. BM’de veto yetkisine sahip 5 ülkeden birinin Rusya olması sebebiyle BM’den soykırımla ilgili bir kararın çıkabileceğini düşünemeyiz. (BM’den böyle bir karar çıkabilmesi için öncelikle kuruluşundaki bu adaletsiz yapının revize edilmesi gerekir.)

Ancak Kuzey Kafkasya'da işlenmiş ve işlenmekte olan soykırım suçlarının üye ülkelerden birinin başvurusu ile(8.Madde) en azından BM gündemine taşınabilmesini;

Ayrıca Çeçenistan’da hala bu cürümü irtikap eden ve Çeçen halkının kökünü kurutmadan da vazgeçmeye niyetli gözükmeyen Rus yönetiminin bir an önce durdurulması için BM dışından uluslararası bir kamuoyu baskısı oluşturulması için çalışmalar yapılmasını istiyoruz.

Ermenilerle ilgili soykırım kararının Rusya Federasyonu Duması’nda kabul edildiğini göz önüne alırsak, bugünkü Rusya yönetiminin ‘başkalarınca işlendiğine inandığı’ soykırım suçları üzerinde çalışmak yerine, önce kendi kapısının önünü temizleyerek, Rus devletinin ve insanlarının işlediği suçlar ile siyasi mirasçısı olduğu geçmiş Rus yönetimlerinin işlediği soykırım suçlarının sorumluluğunu üstlenerek, bu politikaların açtığı yaraların kapatılması için çalışmasını/çalışmaya mecbur edilmesini istiyoruz.

Kafkasya’daki etnik cumhuriyetlerimizin düşürüldükleri nüfus zafiyetinin aleyhlerine kullanılmadan statülerinin güçlendirilmesini ve yasalarla güvence altına alınmasını/aldırılmasını istiyoruz.

Ayrıca, uyguladıkları soykırım politikalarıyla Kafkas halklarının varlığını sürdürebilmelerini kritik bir duruma düşürenlerin, milli varlık ve kültürümüzü koruyacak ve geliştirecek ciddi tedbirlere destek vermesini/verdirilmesini istiyoruz.

Özellikle Kafkasyalı tarihçi ve diğer akademisyenlerden de bütün ilgili bölge arşivlerini tarayarak, Kafkasyalılara karşı işlenen soykırım ve insanlık suçu belgelerinin tamamını toparlayarak uluslararası kamuoyunun gözü önüne sermesini istiyoruz.

Vatanından sökülüp atılan insanların torunları olarak anayurdumuzla bütünleşmemizin önündeki bütün hukuki ve fiili engellerin kaldırılmasını, vatana dönüşün teşvik ve finanse edilmesini istemeye hakkımız olduğuna inanıyor ve artık bu hakkı ne pahasına olursa olsun kullanmak istiyoruz.

Dip Notlar

1 Statü 7. 2 (a): Sivil halka yönelik saldırı şeklindeki insanlığa karşı işlenen suçların bir devletin veya bir organizasyonun siyasi amacını takip eden veya bunu daha da geliştirmek amacıyla yapılmalıdır.
2 Statü 7.2 (b): Toplu yok etme; sivil halkın yaşam koşullarını kasıtlı olarak zorlaştırmayı ve her halde sivil halkın bir bölümünün yaşam koşullarını ortadan kaldırmaya yönelik olarak yiyecek ve ilaç girişinin önlenmesini de kapsar.
3 Statü 7. 2 (c ): Köleleştirme; gücün kişiler üzerinde mülkiyet hakkı şeklinde kullanılmasını ve özellikle kadın ve çocukların ticaretini de içerir.
4 Statü 7. 2 (d): Halkın sürülmesi ve zorla nakli; kişilerin uluslararası hukukun gereklerine aykırı olarak yasal olarak bulundukları yerden sürülmesi veya herhangi başka zorlayıcı eylemleri kullanarak oradan uzaklaştırılmasıdır.
5 Statü 7. 2 (e): İşkenceden anlaşılması gereken yasal olarak verilen cezaların kişide yarattığı acının dışında, gözaltında ya da sanığın kontrolü altında bulunan kişilerin kasten fiziki ve manevi acılara, ıstıraplara sevk edilmesidir.
6 Statü 7. 2 (g): Eziyet, bir grubun veya topluluğun kimliği yüzünden temel haklarından uluslararası hukuka aykırı bir şekilde mahrum edilmesidir.
7 Statü 7. 2 (i): Kişilerin zorla kaybettirilmesi kişinin hukukun korumasından uzun bir süre uzak tutulması kastıyla devletin veya siyasi organizasyonun emriyle, desteğiyle veya göz yummasıyla yakalanması, alıkonması veya kaçırılması ve devamında bu özgürlüğün kısıtlandığının reddedilmesi veya bu kişilerin nerede olduğuna ya da akıbetlerine dair bir bilgi verilmemesidir.
8 Statü 7. 2 (h): Ayırımcılık suçundan anlaşılması gereken, insanlığa karşı suç olarak sayılan eylemlere benzer ağırlıkta olup örgütlenmiş sistematik bir baskı rejiminin sonucu olan eylemlerle, bir ırk grubunun diğer ırk grubu veya grupları üzerinde bu rejimin sürdürülmesi amacıyla yapılan eylemlerdir.

EK-1
BİRLEŞMİŞ MİLLETLER, SOYKIRIMI SUÇUNUN ÖNLENMESİ VE CEZALANDIRILMASINA İLİŞKİN SÖZLEŞME

Genel Kurulun 9 Aralık 1948 tarihli ve 260 A (III) sayılı Kararıyla kabul edilmiş ve imzaya ve onaya veya katılmaya sunulmuştur.

Yürürlüğe giriş: 12 Ocak 1951

BAŞLANGIÇ
Sözleşmeci Taraflar, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 11 Aralık 1946 tarihli ve 96(I) sayılı kararında soy kırımın, Birleşmiş Milletlerin ruhuna ve amaçlarına aykırı olan ve uygar dünya tarafından lanetlenen, uluslararası hukuka göre bir suç olarak beyan edilmesini dikkate alarak, tarihin her döneminde soy kırımın insanlık için büyük kayıplar meydana getirdiğini kabul ederek, insanlığı bu tür bir iğrenç musibetten kurtarmak için uluslararası işbirliğinin gerekli olduğuna kanaat getirerek, aşağıdaki hükümlerde anlaşmışlardır:

Madde 1
Önleme ve cezalandırma görevi

Sözleşmeci Devletler, ister barış zamanında isterse savaş zamanında işlensin, önlemeyi ve cezalandırmayı taahhüt ettikleri soy kırımın uluslararası hukuka göre bir suç olduğunu teyit eder.

Madde 2
Soy kırımı oluşturan eylemler

Bu Sözleşme bakımından, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden her hangi biri, soy kırım suçunu oluşturur.

Gruba mensup olanların öldürülmesi;

Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar verilmesi;

Grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak, yaşam şartlarını kasten değiştirmek;

Grup içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler almak;

Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek;

Madde 3
Cezalandırılacak eylemler

Aşağıdaki eylemler cezalandırılır:

a)Soy kırımda bulunmak;
b) Soy kırımda bulunulması için işbirliği yapmak;
c) Soy kırımda bulunulmasını doğrudan ve aleni surette kışkırtmak;
d) Soy kırımda bulunmaya teşebbüs etmek;
e) Soy kırıma iştirak etmek;

Madde 4
Kişilerin cezalandırılması

Soy kırım suçunu veya üçüncü maddede gösterilen fiillerden birini işleyenler, anayasaya göre yetkili yöneticiler veya kamu görevlileri veya özel kişiler de olsa cezalandırılır.

Madde 5
Uygulama mevzuatı

Sözleşmeci Devletler, bu Sözleşmenin hükümlerine etkililik kazındırmak, ve özellikle soy kırımdan veya üçüncü madde belirtilen fiillerden suçlu bulunan kimselere etkili cezalar verilmesini sağlamak için, kendi Anayasalarında öngörülen usule uygun olarak gerekli mevzuatı çıkarmayı taahhüt eder.

Madde 6
Soy kırım suçu ile suçlanan kişilerin yargılanması

Soy kırım fiilini veya Üçüncü maddede belirtilen fiillerden birini işlediğine dair hakkında suç isnadı bulunan kimseler, suçun işlendiği ülkedeki Devletin yetkili bir mahkemesi, veya yargılama yetkisini kabul etmiş olan Sözleşmeci Devletler bakımından yargılama yetkisine sahip bulunan uluslararası bir ceza mahkemesi tarafından yargılanır.

Madde 7
Suçluların iadesi

Soy kırım fiili ve Üçüncü maddede belirtilen diğer fiiller, suçluların iadesi bakımından siyasal suçlar olarak kabul edilmez.

Sözleşmeci Devletler bu tür olaylarda kendi yasalarına ve yürürlükteki sözleşmelere göre suçluları iade etmeyi üstlenir.

Madde 8
Birleşmiş Milletlerle işbirliği

Sözleşmeci Devletlerden her hangi biri, soy kırım fillerinin veya Üçüncü maddede belirtilen her hangi bir fiilin önlenmesi ve sona erdirilmesi için gerekli gördükleri takdirde, Birleşmiş Milletlerin yetkili organlarından, Birleşmiş Milletler Şartı’na göre harekete geçmesini isteyebilir.

Madde 9
Sözleşmenin yorumlanması ve uygulanması

Sözleşmeci Devletler arasında, bu Sözleşmenin yorumlanması, uygulanması veya yerine getirilmesi ve ayrıca soy kırım fillerinden veya Üçüncü maddede belirtilen fiillerin her hangi birinden bir Devletin sorumluluğu ile ilgili olarak çıkan uyuşmazlıklar, uyuşmazlığın taraflarından birinin talebi üzerine Uluslararası Adalet Divanı önüne götürülür.

Madde 10
Orijinal metinler

Bu Sözleşmenin eşit ölçüde geçerli olan Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca metinleri 9 Aralık 1948 tarihini taşır.

Kaynakça:
- Timuçin Köprülü, Arş.Gör, Soykırım, insanlığa karşı işlenen suçlar ve TCK tasarısı, http://www.law.ankara.edu.tr/yazi.php?yad=985
- Geriye dönük uygulanabilirlik (2), Gündüz Aktan, Radikal, 10 Mayıs 2005
- N.Luxemborg, Terc. Sedat Özden, Rusların Kafkasya’yı işgalinde İngiliz politikası ve İ.Şamil, Kayıhan yayınları, İstanbul, 1998.
- Ali Kasumov-Hasan Kasumov, Terc.Orhan Uravelli,Çerkes Soykırımı, Kaf-Der, Ankara,1995
- Gen.İsmail Berkok, Tarihte Kafkasya, İstanbul, 1958
- N.Berzeg, Çerkes Sürgünü, Ankara,1996
- Antero Leitzinger, Çerkes Soykırımı,

Erol Karayel
kaynak: kafkasevi.com

Sürgün/Exile

Aralık 03, 2018

Sürgün ExileSÜRGÜN / EXILE adıyla kafdav tarafından yayınlanan bu kitap, değerli araştırmacıların makalelerinden oluşmaktadır..

439 SAYFA İNGİLİZCE-TÜRKÇE

ÇERKES SÜRGÜN VE SOYKIRIMINI GÖRMEZDEN GELEN TARİHÇİLERE VE DİASPORA ÇERKESLERİNE

Çerkesler her 21 Mayıs ta sürgün edilmelerini anıyor.

Çerkeslerin 148 yıl önce soykırıma uğradığı Çerkesya'nın başkenti Soçi, modern Rus çarlarının onayı ve Dünya Olimpiyat Komitesi'nin akıl almaz aymazlığıyla, 2014 Kış Olimpiyatları'na ev sahibi ilan ediliverdi

Bundan 148 yıl önce, karınca belli Çerkes gençleri, çocukları, kadınları ve erkekleri ve yaşlıları, gümüş eğerli güzel atlarıyla Kbaada yaylasının yeşil çayırlarını kanlarıyla sularken, kutsal topraklarının gün gelip barış ve kardeşliği temsil eden olimpiyat oyunları için merkez yapılacağını hayal edebilirler miydi? Üstelik kan rengine dönüşen yeşil çayırın, adeta tarihe tanıklık etsin diye bizzat Rus devleti tarafından Krasnaya Polyana/Kızıl Çayırlık olarak ismi değiştirilmişken… 

Asırlar boyu en çok kendi halkına zulmeden Rus çarlarının 19. yüzyılın son çeyreğinde emperyal dünyada kendilerine sağlam bir yer açmak için yerli halklarını katlettiği, kalanları Osmanlı’ya sürgün ettiği Çerkesya’nın başkenti Soçi, modern Rus çarlarının onayı, Dünya Olimpiyat Komitesi’nin akıl almaz aymazlığı ve muhtemelen bilemediğimiz ilişkiler sonucu, 2014 Kış Olimpiyatları’na ev sahibi ilan ediliverdi. Rus çarlarının sadece orada yaşayan insanları değil, misliyle bitki ve hayvan çeşitliliğini de düşüncesizce katlettikleri topraklara, tam da Çerkeslerin yok oluşa sürüklenişinin 150. yıldönümünde, Putin yönetimi oligarklarının ve yerli-yabancı işbirlikçilerinin desteğiyle Kafkasya’nın kadim halkı Çerkesleri yok sayarak, eskiden savaş makinalarını yolladıkları topraklara bu kez de iş makinaları ile saldırıya geçtiler. Tarih ve doğa hızlı bir şekilde katledilmeye başlandı. Anlaşılan o ki, Çerkesya’yı Çerkeslerden tamamen arındırdıklarını, kalanları baskıyla sindirdiklerini düşünenler, dünyamızın en önemli ekolojik bölgelerinden biri olan Kafkas dağlarındaki bitki ve hayvan yaşamını kökten silme kararı almışlar. Olimpiyat bölgesinin UNESCO’nun ‘koruma alanı’ ilan ettiği bir yerde olması, suç ortaklığının alabildiğine genişlediğinin bir göstergesi değil mi? Dünyanın ekolojik olarak gelmiş olduğu hazin durumu bilen hangi aklı başında insan, buna tepkisiz kalabilir ki! 

Çerkes sporcular ne hisseder? 

Mafyatik Rusya devlet düzeni iktidarlarının unuttuğu şey, Çerkeslerin özellikle diyasporadaki artan etkileri ve gençliğinin kararlılığı idi. Her tür manipülasyona karşın doğa, insanlık ve dünya kültürü adına bu halklara destek verecek vicdanlar da vardı. Barışçı ancak kararlı eylemlerle Dünya Çerkesleri ve onların dostları her 21 Mayıs günü, Rusya Federasyonu temsilciliklerinin bulunduğu pek çok ülkede, başta en büyük nüfusu barındıran Türkiye ve İstanbul ’da olmak üzere gerçekleri haykırıyor. May 21 ve No Sochi 2014 örgütlenmeleri, dünya kamuoyuna ve insanlığa sesleniyor. Belli ki, bu ses daha da yükselecek ve 2014’e kadar alanını daha da genişletecek. 

1864 yılının 21 Mayıs’ında biten, özellikle son yüz yılında şiddetlenen Kafkas-Rus Savaşı sırasında yapılan, kayıtlara geçmiş katliamlar, modern dünyanın en büyük sürgün ve soykırımlarından biri olarak tanımlanıyor. Dünya Çerkesleri tarafından yapılan eylemler, Kafkasya’nın tarih boyunca en büyük nüfusu olan Çerkes halkın yüzde 90’ını topraklarından süren ve kalan yüzde 10’u sürekli aşağılayan bir sisteme karşı koymanın uluslararası boyutudur. İşin içine bitki ve hayvan katliamları da katılınca duyarlı tüm insanlığın haberdar edilmesi ayrıca zorunlu hale geliyor. 

Daha da ironik olan katledilen yerli halkın bakiyeleri ve Kafkasyalı akrabalarının Rusya Federasyonu Olimpiyat ve Dünya şampiyonalarında büyük başarılara imza atanlar olmaları. En küçük Kafkas halkı bile koca devletlerle boy ölçüşecek Dünya ve Olimpiyat şampiyonları yetiştirme konusunda ünlü. Bu şampiyonlar atalarını katleden, Soçi gerçeğini inkâr eden bir devletin bayrağını göndere yükseltmekten bıkmış usanmış olmalı. Hele hele atalarının kanlarıyla sulanmış ve adı Krasnaya Polyana - Kızıl Çayırlık olarak değiştirilmiş, Çerkeslerce kutsal Kbaada yaylasında yapılacak olimpiyatlarda bu sporcuların ve duyarlı takım arkadaşlarının psikolojisini düşünmek bile ayrı bir trajedi. 

Çerkesler ne istiyor? 

Tarihi boyunca yerleşik halkı olduğu Kafkasya’da her sığınana kucak açan Çerkesler, 148 yıldır dünyanın 50 ülkesindeki diyaspora yaşamlarından yoruldular. Yaşadıkları soykırım ve sürgünün, Rusya Federasyonu ve dünya kamuoyu nezdinde tanınmasını talep ediyor ve Çarlığın mirasçısı Rusya Federasyonu’ndan özür bekliyorlar. 

Tüm Avrupa ve özellikle ülkemizi, ellerindeki sonsuz enerji kaynaklarını kullanarak gizliden tehdit eden bir antidemokratik ülkeden bahsediyoruz. Nüfusunun önemli bir kesimi açlık çekerken, küçük bir azınlığın dünyanın en zenginlerinin başında geldiği bir ülkeden bahsediyoruz. Sınıfsal çıkarlarını korumak adına Rus ırkçılığını körükleyen, 20 yy. sonunda bile Çeçenya’da 50 bini çocuk 450 bin insanı dünyanın gözü önünde katleden, ülkeyi haritadan silen, yargısız infazları günlük yaşamın içine sokanların yönettiği Rusya’dan bahsediyoruz. Bu çağda bile bu ilkellikleri yapabilen, yönetimi iki kişinin arasında istedikleri gibi değiştiren ve demokrasinin abecesi okunmayan bir ülkeden söz ediyoruz. 

Çerkesler yaşadıklarına ve şu anda yaşadıklarına karşın “nefret değil adalet” diyor. 

Çerkesler, hem en büyük diyaspora nüfusu olarak yaşadıkları, kuruluşunda diğer halklar gibi kan ve emekleri olan Türkiye Cumhuriyeti hem de Rusya Federasyonu üyesi anavatanları Kafkasya’da eşit, özgür ve yalanlardan arınmış tarihleriyle barış içinde, olmazsa olmaz demokrasi içinde, ataları gibi doğayla ve tüm halklarla barışık yaşamak istiyorlar. 

Soçi 2014 tartışmasının Rusya ve Kafkas halklarının yeni ve temiz bir sayfa açmaları için fırsat oluşturması en büyük dileğimizdir. 

YAŞAR GÜVEN: Gemi İnşa ve Mak. Müh. 

YALÇIN KARADAŞ: Mimar

Kaynak: Radikal

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

Değerli büyüğümüz Yismeyl Özdemir Özbay'a Allah'tan Rahmet ailesine ve camiamıza baş sağlığı dileriz. https://t.co/568Ue3bIPa
RT @profdrhalukkoc: Rusya Fed.Ank B.elçisi Aleksey Yerhov;1820-1870 yıllarında her türlü eziyet,baskı ve zorla topraklarından sürdükleri Ka…
https://t.co/z2AVKFGjVf
Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı