Hulusi Üstün, Türk öykücülüğünün önemli temsilcilerinden ve Türk edebiyatında Kafkasya denilince ilk akla gelen isim. Ayrıca, Demokrasi İçin Çerkes Girişimi’nin sözcülerinden biri. ‘Gurbetten Çerkes Hikayeleri’, ‘Burası Çeçen Komitesi’, ‘Canlar’, ‘Şaheser’, ‘Türkü Öyküleri’, ‘Kanatlı Süvarinin Hatıraları’ adlı kitapları, makaleleri ve aktivistliği ile tanınan Hulusi Üstün ile Diçeg’i, Çerkes Hakları İnisiyatifini, Çerkes kimliğini ve Kafkasya’yı konuştuk.

Kafkasya’da savaş hiç bitmiyor. Geçmişten bugüne Kafkasya’daki savaşın yarattığı tahribat üzerinde yeterince durulduğunu düşünüyor musunuz?

İşte bir tragedya! Yeryüzünde savaşla boşaltılmış coğrafyalar, Endülüs, Kolomb öncesi Amerika… Bunların trajedisinden dünya haberdar. Kafkasya’dan ise dünya tarihinin haberi yok. Kaybedilenler hep istatistikî veriler olarak düşünüldü bugüne kadar. 10 milyon insan öldü, 5 milyon İnsan öldü, 2 milyon insan öldü… Bunlarının her birinin bir hayatı vardı, bu insanlarının her birinin akrabaları vardı, bu insanların her biri bu halkın kültürünün belli nüvelerini taşıyorlardı. O insanlarla beraber o kültür öldü. O insanlarla beraber birçok hatıra öldü, o dilin birçok kelimesi öldü. Dolayısıyla Türkiye’deki Çerkeslerin Kafkasya’ya ait hatıraları kalmadı. En çok acı veren de bu. Bırakınız kaybettiklerimizin telafi edilmesini, çetelesini bile tutamıyoruz. Dünyanın elinde böyle bir envanter yok.

Süregelen çatışmaların yarattığı tahribat, sebepleri, önüne geçilebilmesi için yapılabilecekler… ?

Kafkasya, halkı savaşla bir güç olmaktan çıkarılmış bir yer dedik. Hal böyleyken bugün dünyanın muhtelif yerlerinde bazı insanlar Kafkasya’daki dindaşlarımıza destek verelim, onları vuruşturalım diyerek belli lojistik yardımlar yapıyorlar, para yardımları yapıyorlar. Bu para yardımlarını alan, samimiyetten başka hiçbir şeyi olmayan, kullanıldığının farkında olmayacak kadar kör olan, Kafkasyalı olduğu için de fevri olan insanlar ne kadar kolay yönlendiriliyorlar. Kendi soydaşlarını, adı Ahmet, Muhammed, Pşimaho olan Kabardey polisleri vuruyorlar ve cihat yaptıklarını zannediyorlar. Sonra aynı İslami kuruluşlar yeni organizasyonlar düzenliyorlar ve diyorlar ki; “Kabardey-Blakar’daki  şehit çocuklarını, yetim çocukları okutup onların ihtiyaçlarını karşılamak için yardım edin” Bu nasıl bir körlük… Bu cinayetin katili de, azmettiricisi de, maktulü de, zarar göreni de Müslüman…

Biz de burada ‘gelişmeleri endişe ile izlemekle’ kalıyoruz.

Aynen öyle. Nalçik olaylarında yüzün üzerinde Kabardey-Balkar’lı delikanlı öldü. Nüfusu dört yüz beş yüz bin kişi olan bir halk için yüz tane yetişmiş delikanlının ölmesi ne demektir biliyor musunuz? Türkiye’ye vurduğunuz zaman yüz bin, iki yüz bin insanın ölmesi demektir oransal olarak… Korkunç bir kayıp! O çocuklar eğitimli çocuklardı. O çocuklar İslam tarihinde benzeri olmayan bir saikle vuruştular; Camiler kapalı olduğu için. İslam dünyası denilen -var mı yok mu bilmiyoruz bu dünyayı ama- o dünya duymadı bile. Yeryüzünde birileri ‘benim şehrimde camiler kapalı’ diye polis vuruyor. Bunun kritiğini yapma ihtiyacı duymadı İslam dünyası. O yüzden Kafkasya, İslam dünyası için potansiyel fedailerin, intihar bombacılarının, potansiyel serdengeçtilerin bulunduğu bir kaos coğrafyası. Yani o cihatçılar için Kafkasya’daki kültürün, tarihi mirasın, dillerin, insani değerlerin hiç birinin kıymeti yok. Adıgece var olmayacakmış, 300 bin Çeçen ölmüş, bilmem kaç tane çocuk yetim kalmış hiç önemli değil. Önemli olan ne biliyor musun? Kaç tane Sibiryalı zavallı, dünya haritasında köyünü gösteremeyecek, şehrini gösteremeyecek, Çeçenya’yı gösteremeyecek kaç tane Rus delikanlısı öldü. Cihadın boyutlarını bununla ifade eden insanlar.

Fakat başka türlü bir İslam’ı öğrenilebilmelerinin önü kapalı, şiddetli baskı görüyorlar, çıkış yolu bulamıyorlar. Çare?

Bunun yolu Türkiye’deki Çerkeslerin varlığını sürdürmesidir işte. Zaten bu noktada öncelikli olarak arzu ediyoruz bunu.  Buradan oraya veri desteği yapılsın, burası oranın beyni olsun. Buranın demokrasi tecrübesi, buranın savaş, acı, trajedi, dram tecrübesinden kaynaklanan bilgi birikimi Kafkasya’yı etkilesin istiyoruz. Fakat burada yazılmış çizilmiş eserler Kafkasya’daki insanların anlayabileceği dillere çevrilmez ne hikmetse. Oysa Kafkasya için yapılacak en temel çalışmalardan biri, diasporada üretilmiş Kafkas kültürüne ilişkin verilerin onların anlayacağı dillere, Rusçaya çevrilmesidir. Kimse akıl etmemiştir bunu, oysa en temel şeylerden birisidir. Çünkü burada da Kafkasya var burada da Kafkasyalılar var. Bunlar Kafkas kültürünü işliyorlar, yazıyorlar, ama Türkçe yazıyorlar. Kafkasya’da yaşayan insanlar tarihleri, Kültürlerinin ayrıcalıkları, dillerinin değeri konusunda kafi bilgiye sahip değiller. Komünist dönem boyunca onlara ‘siz iptidai bir kültürün sürdürücülerisiniz’ muamelesi yapılmış. Oysaki onlar sürgünde buraya gelirken çok şerefli, çok mümtaz insanlar olarak el üstünde tutuldular.

Çerkes soykırımı konusu ve Çerkesya söylemi Soçi Olimpiyatları ile birlikte belirli bir gündem oluşturuyor. Ne düşünüyorsunuz?

Türkiye’deki veriler derli toplu bir şekilde Rusçaya çevrilmediği sürece Çerkes Soykırımını dünyaya anlatmazsınız. Çerkesya söylemine gelince o söylemin iki tarafı var. Eğer bu söylem Kafkasya’nın kuzey batısını da bir savaş alanı haline getirmeye yönelik ise bu çok sakıncalı. Orada savaşacak hiçbir güç yok, savaşın bu halka sağlayabileceği hiçbir şey de yok.

Kabardey-Balkar, Karaçay-Çerkes ve Adıgey yerine tarihi Çerkesya içerisinde, buralarda yaşayan halkların bir arada yaşayacağı bir idari birim istemek meşru bir hak talebi değil mi?

Katiyen meşru bir haktır. O sınırlar yapay sınırlar. Özellikle Adıgey bir toplama kampı bölgesi, adeta Kızılderili rezervasyonu. Kabardey-Balkar’dakiler de Karaçay-Çerkes’dekiler de tarihi toprakları üzerinde yaşamıyor. Çok daha geniş topraklar üzerinde yaşıyorlardı Çerkesler. Dolayısıyla sonradan çizilmiş bu uyduruk sınırlar tabi ki beni bağlamıyor. Çerkeslerin tarihi sınırı Taman yarım adasından başlıyor Svanetya’ya kadar, doğuda İnguşetya’ya kadar, Mezdog’a kadar uzanan bölge. Buranın tarihi adının Çerkesya olduğunun hatırlatılması, buradaki halklarda yeniden tekrar o sınırlar içerisinde beraber yaşama şuurunun uyandırılması, kültürel ortaklıkların ihya edilmeye çalışılması saygıdeğer bir çaba. Ama bu gayret militarist bir tavırla sergilenmemeli.

Milliyetçilik dozu da biraz yüksek sanki?

O topraklarda milliyetçilik yapmak reel olmaz. O topraklarda ne Adıge milliyetçiliğinin reel temeli vardır ne de Karaçay milliyetçiliğinin.

Buradan Kafkasya’ya doğru mesajlar iletmek, orayı olumlu anlamda etkilemek mümkündü de diaspora bunu başaramadı mı?

Evet öyle… Onların en büyük meselelerinin varlıklarını sürdürmeleri olduğunu anlatamadık. Onlara ‘ne kadar ölürseniz, ne kadar öldürürseniz o kadar anlamlısınız’ mesajı verdi İslam dünyası. Farklı odaklar da verdi bu mesajı. Yeri geldi Amerika verdi yeri geldi Suud verdi, yeri geldi Türkiye’deki bazı menfaat grupları verdi. Sen ne kadar ölür ne kadar öldürürsen o kadar anlamlısın denildi bu adamlara. Oysa burada bir veri merkezi olsa idi, sürekli tarihsel, dinsel, dilsel dökümanla o insanlar aydınlatılsa idi böyle mi olurdu durum.

Çerkes kimliğine gelelim isterseniz. ‘Çerkes’ lafzı başlı başına bir tartışma konusu

O konuda bir yazı yazdım. Yakından ilgilenenler görmüştür zaten. Özetle, sen ne kadar Abazayım dersen de tarih seni Çerkes olarak yazmış, başkaları sana Çerkes diyecek… Neredeyse dünyanın son günlerine geldik, Çerkesler daha ulusal adlarını koyamıyor. Var mı böyle bir komedi… Bahsettiğimiz kompleksin tezahürü bu da. Kendisini tanımlamak için öncelikle ötekinden ayırmak, muhalif durmak, başkalarını dışlamak. Ergenlik çağındaki çocukların psikolojisi… Bu adamların dedeleri kendilerini Çerkes olarak vasıflandırıyordu. Ne oldu da birden bire klan ölçeğinde adlandırmaları tercih eder hale geldiler. Çerkesliğin bir kültürel tarifi vardır, Çerkeslik bir kültürün adıdır. Bu kültür nerede yaşar? Kuzey Kafkasya’nın tamamında yaşar. Çerkeslik bir halk adıysa şayet, Abazaları, Adigeleri ve Ubıkhları kapsar. Gerçek tanımı budur Çerkesliğin. Kafkasya’da herkes kendisine başka bir şey der, komşusu başka bir şey der, dış dünya onu başka bir şekilde tanımlar. Yani bu tanımları mikronize etmekteki maksat nedir? Kafkasya’da farklı diller konuşan aynı halktan insanlar vardır. Bu insanlar aynı halktandırlar. Yani aynı sülalenin hem Abazalarda hem Adigelerde hem Kabardeylerde hem Çeçenler de hem de Avarlarda olmasını nasıl tarif edebilirsiniz?

‘Aynı halk’ tezini biraz daha açabilir miyiz?

Uluslaşma sürecinin tamamlanmamasının doğal sonucu bunlar aslında. Çerkesler açısından sorunun iki görünümü var. Birincisi; uluslaşma süreci tamamlanmadığı için parçalanış bir hal arzetmek. İkincisi; parçalanış halden de daha geriye giden, daha ilkel reaksiyonlar vermeye başlamak. Mesela Türkiye’ye gelen Kafkasyalılar sürgünden sonra uluslaşamamış olmanın sıkıntısını yaşıyorlardı, ulus değillerdi bu adamlar. Ama birbirlerine sahip çıkıyorlardı. Biliyorlardı ki ortak kültürden geliyoruz, ortak bir trajedi yaşadık, aynı dili konuşmuyor olsak da kati surette kardeşiz. Bu, dünyada bir başka numunesi olmayan özel bir durum… Milleti oluşturan unsurlardan birisi dildir, birisi ortak kültürdür, ortak inanç ve birlikte yaşama azmidir. Fakat Kafkasyalılarda sadece dil farklı. Bu insanların kültürleri, geçmişleri, birlikte yaşama azimleri, şunları bunları düne kadar vardı. Sadece dil farklıydı. Dil farkından dolayı şimdi mikronize olmaya başladılar. Dün dedelerimiz Kafkasyalı olmak, o sürgünü yaşamış olmak, nasıl davranılacağını biliyor olmak temeliyle birbirine sahip çıkıyorlardı. Fakat şimdi daha geriye gitmeye başladılar birbirlerine sahip çıkmayıp birbirlerini dışlar tarzda bir tavır geliştiriyorlar. Buna sosyal bir irtica da denebilir.

Ben farklıyım, farklı bir halkın mensubuyum diyenler neye dayanıyor peki?

Ergenlik çağı bunalımına… Bu insanlar o kadar kültürel değerlerini kaybetmiş, kültürlerinin içi o kadar boşalmıştır ki kendilerini tanımlamak için öncelikle kendilerinin en yakın oldukları adamlardan uzakta tutuyorlar. Ben senden ayrı bir şeyim. Yani Abaza’ya bir Adige’den ayrı bir kimliğe sahip olmak onur veriyor. Veya bir Adige’ye Abaza’nın bulunduğu çatıya ait olmamak onur veriyor. Bu kabile mantığı, klan mantığı. Modern dünyada böyle bir şeyin yeri olamaz. Bu çağda sırf konuştuğumuz dil ayrı veyahut diyalekt ayrı diyerek tarihi bağını, etnik bağını, kültürel bağını yok sayarak bir şey elde edemezsiniz.

Son yıllarda Kafkasya’da ve diasporada kültürel alanda bir hareketlilik gözlüyor musunuz? Özellikle müzik ve dans’ta daha otantik çalışmalar yapılıyor gibi geliyor. Çerkes kimliğine bir katkı olarak görüyor musunuz?

Kesinlikle bir hareketlilik var. Ama bu hareketlilik Çerkesliği folklorik bir kitle haline getirmek yolunda… Bu çabaların hepsi Çerkes kimliğini folklorik bir kimliğe indirgeme sonucunu doğuracak. Tabi ki bilinçli olarak bu amaca matuf çalışmalar değil bunlar. Anadil dediğiniz zaman 3 bin kişi toplanmıyor ama Marmara Çerkesleri folkloru dediğiniz zaman 10 bin kişi toplanabilir. Çingeneler de folklorik bir topluluktur mesela. Bunların geçmişleri, halk hafızaları, ulusal hafızaları falan yoktur. Fakat Çingene folkloru vardır. Çingene denilince akla dans gelir. Çerkes değince de sadece güzel dans eden renkli bir folklorun akla gelmesi sonuçlarını doğuracak şeyler bunlar. O folklorun içini mutlaka tarihi çalışmalarla, geleceğe yönelik projelerle, edebiyatla, sanatla doldurmak lazım. Yoksa o folklorle temsil edilen kültür içi boş bir kültür haline gelir. Sahnede dimdik, bıçak gibi dans eden delikanlı Kafkasya’nın nerede olduğunu bilmez, anadil kaygısı olmaz. Orda fevkalade bir Çerkes kızı gibi dans eden kız sahneden çıktıktan sonra o kültürün sunmadığı bir profil olarak topluma katılır. Yani bunlar, Çerkes folklorunun gelişmesi, dünyada daha fazla tanınır olması amacına matuf olmakla birlikte Çerkes kimliğini yaşatmaya yetecek gayretler değildir.

Nelerdir Çerkes kimliğini yaşatacak gayretler?

Onu sağlamak için Çerkes folklorunun yanında Çerkes edebiyatını koymak lazım. Ama her şeyden önce edebiyatını. Çünkü bu halk kahramanlarını kaybetti. Mitolojik kahramanlarını,  bağımsızlık savaşı verirken ortaya çıkan o isimsiz, o son derece saygıdeğer kahramanlarını kaybettiler. Şimdi elde sadece akordeon kaldı. Eğer kahramanlarını yeniden tanımlayabilip bulacak olursa bu halk silkinebilir. Çünkü İmparatorluğu oluşturan bir sürü unsurdan birisi olan Türk halkı, Türk kimliği edebiyatla ayağa kalkmıştır. Öyküleriyle ayağa kalkmıştır.

Çerkes kimliği denilince xabze akla geliyor. Xabze dediğimiz zaman da nostaljik bir alana geçiş yapılıyormuş gibi algılanıyor kimi zaman. Oysa ister ‘gelenek’ deyin ister ‘örf’ deyin, isterseniz başka bir şey deyin Çerkesler için son derece önemli bir sosyolojik mefhumdan bahsediyoruz aslında. Nedir xabze?

Sürekli savaşların yaşandığı bir coğrafyada insanların birbirinden emin olmalarını sağlamak için konmuş kurallar bütünüdür. Kodifike edilmiş bir hukuk sistemidir. Temelinde insana saygı, başkaları için yaşamak, diğerkamlık, tevazu, cesaret, ihsan ve lütuf gibi insani erdemler bulunan bir öğretidir. Hala Çerkes karakterini belirleyen ana unsurdur xabze. Geçmişte Kafkasya’nın verdiği savaşın temel dinamiği, bugün yok oluş batağında tutunduğumuz köktür… Sürgünden sonra asli yaşam ve gelişim alanından çıkmış, geliştirilememiş, işlenememiş ve işlevsizleştirilmiştir. Günümüzde bölgeye göre değişen ritüellere ve yaşça büyükler sultasına dönüşmüştür ama. Bir Çerkes akademisyen, kendisinden birkaç yaş büyük olduğu için bir çobanın yanında sigara içmiyor, rahat oturamıyor, fazla konuşamıyor. “Sen benim toplumumun eğitimli adamısın senin benden iki yaş küçük olman beş yaş küçük olman senin susmanı gerektirmez. Bana saygı gösterdiğini anlıyorum, bu saygıya mukabele etmem gerektiğini anlıyorum” bu mesaj verildikten sonra başka ıstıraba gerek yok. Gereksiz şövalyelikler bunlar.  Her hukuk kuralı belli bir zaman dilimi içerisinde geçerlidir. Eğer bir hukuk kuralını farklı bir zaman dilimi içerisinde uygulamaya kalkarsanız o zaman ciddi sorunlar ortaya çıkar. Roma Hukuku borcunu ödemeyen borçlunun alacaklıya kölelik etmesini buyuruyordu. Artık geçerli olmayan bir hukuk kuralıdır bu.

Xabze, tıpkı İngiliz Hukuku gibi yazılı olmayan bir hukuk sistemidir ve geçmişte son derece işlektir. Hayatın her alanına yönelik düzenlemeleri vardır, fakat çağ o çağ değil, coğrafya o coğrafya değil. “ mey aynı mey, ama meyhane başka, saki başka, saz başka…”

Peki, tam olarak hukuk mudur? Sadece hukuk mudur ya da?

Daha geniş anlamda yaşama usulü diyelim. Hukuku da barındıran bir şey… belli bir insan modeli ortaya çıkarmaya, toplumsal güveni tesis etmeye matuf bir sistem. Bu sistemin temel düsturları tevazu, başkalarını öncelemek, insana saygı, özelde büyüğe ve kadına saygı. Sonra iffet… Kapitalizm ve zamanın devinimi bu dinamiklerin tanımını değiştirdi. Tevazu, beceriksizlik olarak görülüyor. Çünkü herkes hiçbir özelliği olmadığı halde kendisini satmaya çalışıyor. Kapitalizmin temel düsturu pazardır. Ama bizde pazar yok. Ortaçağ Kafkasya’sında geliştirilmiş o usulü buraya getirip bu zamanda yaşadığımızda xabze’nin temel dinamiği olan tevazu, beceriksizlik olarak ortaya çıkıyor. Cesaret ise enayilik… hani şu Tüfek icad olduktan sonra bozulan cinsten… İffet ise kime göre… İçinde yaşadığımız toplum kaçgöç uygulamayan Çerkeslerin iffet anlayışını kabul etmiş midir?

Bu sebepten Xabze de diğer Çerkes değerleri gibi asli fonksiyonunu büyük ölçüde yitirmiş, bugün modern hayata uyum sağlamaya çalışan Çerkes tarafından ayak bağı olarak görülen bir kavram. Eğer toplum yaşayabilse, xabze işlenir olsa topluma neler katacağını düşünemiyorum. Ne muhteşem bir disiplin ortaya çıkardı. Fakat işte ana sorun… yaşamıyorsan yaşatamıyorsun. Xabze’de değerli olan ne varsa bu kapitalist hayatın içerisinde, bu ahir zaman ortamının içerisinde değersizdir. Sorun şu ki; bizim ortaçağda şekillendirdiğimiz bu yaşam usulü Ruslarla karşılaşmamız neticesinde verdiğimiz savaş ve dünyanın muhtelif yerlerine dağılmamız neticesinde inkıtaa uğradı. Aslına bakacak olursanız biz memleketimizde kalmış olsaydık şu anda sahip olduğumuz bölük pörçük kabile yapısına sahip olmayacaktık. Kuzey Kafkasya’da belki iki üç ulus olacaktı, güçlü uluslar olacaktı bunlar, en azından Gürcü ulusu gibi büyük ölçüde yekparelik arzeden bir unsur ortaya çıkacaktı. Ama biz savrulduk. Savrulduğumuz yerlerde sahip olduğumuz şeylere ulusal değerler olarak sahip çıktık ve onları olduğu gibi muhafaza ettiğimiz ölçüde ulusal değerlerimizi koruduğumuzu zannettik. Halbuki eğer halk yerinde kalsaydı, ulus olsaydı, xabze mutlak surette gelişecekti ve belki dünya için çok büyük bir katkı olacaktı. Dünya kültürüne ancak dinle mukayese edilebilecek bir katkı olacaktı.

Kapitalim çağında başka hiçbir şekil yaşama biçimi mümkün değil mi?

Başka yaşam tarzları mümkün ama zor… Zor olduğu için de son derece değerli. İnsana ayrıcalık katan, özellik katan biçimler bunlar. Herkesin pazarda olduğu bir ortamda siz köşkünüzdesiniz… zaman içerisinde bence bu tarz farklılıklar  daha büyük anlamlar kazanacaktır. Bu tarz farklılıkları olan insanlar ve cemaatler daha fazla saygı görecektir. Çünkü herkes gittikçe daha fazla birbirine benziyor. Aynı diziden tarih öğrenen herkes aynı şekilde düşünüyor, aynı şarkıcıyı dinleyenler aynı sesi çıkarıyor. Dünyanın ne kadar tatsız tuzsuz bir ortama gittiğini düşünebiliyor musunuz?

Xabzenin içerisinde tutunabilecek bir şeyler, biz öz yok mu?

Mutlaka var. toplum bir aşamadan sonra o noktaya geliyor. Kapitalizm eleştirmenleri zaten bunları söylüyorlar; “Kapitalizm şiiri bitirdi, sanatı bitiriyor, akrabalık ilişkilerini, insani erdemleri bitiriyor” diyorlar. Sadece biyolojik ihtiyaçlarına ve tüketmeye odaklanmış bir insanlık içerisinde farklı olan kendini belli ediyor. Bu halk için, bu kültür için öncelikle bu halkın aydınlarının, kanaat önderlerinin sorumluluk sahibi olarak koordine bir şekilde hareket edip çalışması lazım. Sorunlar hiyerarşisi kurulması lazım. Değerlerin muhafaza edilmesi lazım. Çünkü önümüzdeki süreçte, o farklı değerler anlam ifade edecekler. Herkeslerin birbirine benzediği, herkesin biyolojik ihtiyaçlarına odaklandığı bir hayat tarzını benimsediği bir çağda, sen Çerkes duruşunla farklılık arzedeceksin ve kıymetli olacaksın. Siyasi sınırları belli olan, bayrağı olan, başkenti olan, askeri gücü olan bir devlet olmak nihai hedef değildir. Nihai hedef, bir halkın var olmasıdır. O siyasi sınırlar o bayraklar 20. yüzyılda ifade ettiği anlamı ifade etmiyor artık.

 

Yusuf Altunok

Kaynak: Ajans Kafkas 

Demokratik açılım, yıllarca asimilasyona uğradıklarına inanan Çerkesleri umutlandırdı. Geçen hafta İçişleri Bakanı ile biraraya gelen KAFFED Başkanı Cihan Candemir, "Birçok insan, evlatlarından okullarından geri kalmasınlar diye Çerkes kimliğini saklamak zorunda kaldı. Yıllarca ben Çerkesim bile diyemedik" şeklinde konuştu.

Başlangıçta açılımın etnik bir kimliğe dayandırılmasıyla yanlış yapıldığını belirten Candemir, yaşanan tıkanıklıkları ise açılımın toplum, Meclis ve hükümetten oluşan 3 ayağının sağlam oturtulmamasına bağladı. Candemir, "Bizim bölünme gibi bir talebimiz yok. Sadece haklarımızı eşitçe kullanmak istiyoruz, ben umutluyum" dedi.

Demokratik açılım çalışmalarında Kürt kökenli vatandaşlar kadar ön planda olamayan Çerkeslerin temsilcisi Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAFFED) Genel Başkanı Cihan Candemir, geçtiğimiz hafta İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile görüştü ve Çerkeslerin taleplerini iletti. Yeni Şafak'a Çerkes toplumunun taleplerini anlatan Candemir, Türkiye'de demokrasinin son yıllarda büyük gelişme kat ettiğini söyleyerek, "Eskiden 'Çerkezim' bile diyemiyorduk. Biz demokratik açılımın Barış Projesi haline gelmesini bekliyoruz. Açılımın tam göbeğindeyiz, örnek olabiliriz" dedi. İşte Çerkeslerin demokratik açılımdan beklentileri:

YILLARCA ÇERKES KİMLİĞİ SAKLANDI

KAFFED'in faaliyetleri neler?

Faaliyetlerimiz ağırlıklı olarak kültürel kimliğimizi korumakla alakalı. Kültürümüzün çok önemli bir parçası olan dilimiz hızla yok oluyor. Yazılı bütün kültürel değerlerimiz, atasözlerimiz, masallarımız, hikayelerimiz, 'kabze' dediğimiz yaşam normlarımızın hepsi kendi dilimizle ifade edilen şeyler. Dolayısıyla dilimizin korunması kültürümüzün korunmasıyla eşdeğer. Bunu yapabilmek için bir Çerkes kimliğinin oluşması lazım. Türkiye'deki zor koşullar içinde; hatta daha önceki dönemlerde ailelerin baskılar nedeniyle 'aman çocuklarım aman okulda geri kalmasın' veya 'bir askeri okula ya da devlet memurluğuna girişi engellenmesin' diye birçok insan çocuklarından Çerkes kimliğini dahi sakladı. Bugün sanat ve edebiyat çevresinde çok önemli kişilerin Çerkes kimliği taşıdığını yeni yeni görüyoruz. Böyle insanların saklama ihtiyacını hissettikleri, korktukları, baskı altında oldukları bir dönem geçmiş. Şimdi bu insanlara gelişen demokratik ortam içinde kimliklerini hatırlatmak, tanıtmak çok daha önemli hale geliyor.

BARIŞ PROJESİ OLMASINI İSTİYORUZ

Çerkesler, demokratik açılımdan ne bekliyor?

Bizim Türkiye'den herhangi bir ayrılma talebimiz yok. Yani Türkiye'nin birliği, bütünlüğü içinde herkese tanınacak kültürel haklar çerçevesinde haklarımızı talep ediyoruz. Demokratik açılımın Türkiye için bir 'Barış Projesi' haline gelmesini bekliyoruz. Çünkü bugün Türkiye'de etnik veya dinsel kimliklerin birbirlerine karşı önyargıları var. Süryani vatandaşlarımızı bu ülkeden kaçırdık. Bir dönem Kürt vatandaşlarımızın varlığını dahi kabul etmedik. 'İşte Kürtler, karda yürürken Kart-Kurt sesi çıkaran dağlı Türklerdir' dedi birtakım büyüklerimiz. Yani görmezlikten gelindi. Bu kimliklerin içinde biz hiçbir etnik grupla çatışması olmayan ve her etnik grupla rahatlıkla bağdaşabilen bir yapı içinde çok önemli bir rol oynayacağımızı düşünüyoruz. Bizim bir fanatizmimiz yok. Bunun örnek olması gerektiğini düşünüyoruz.

ÇERKESCE SEÇMELİ DERS OLABİLİR

Demokratik açılımı yürüten İçişleri Bakanı Beşir Atalay, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik ve CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen ile görüştünüz. Beklediğiniz ilgiyi gördünüz mü?

Evet, taleplerimizin haklı ve doğru olduğu konusunda hiçbir olumsuz tepkiyle karşılaşmadık.

Hükümetten talepleriniz neler peki?

Tarih ve din kitaplarında belirli kimlikleri aşağılayan, yok sayan veyahut onları baskı altına alacak her türlü terminolojinin çıkartılması gerektiğine inanıyoruz. İkincisi dilini kullanmak ve yaşatmak isteyen grupların da bunu rahatlıkla öğretebilecekleri imkanların sağlanması gerektiğine inanıyoruz. Tabii bugün Türkiye'nin resmi dili Türkçe, bunu kat'iyyen değişecek bir şey olarak görmüyoruz. Ama bunun yanında diğer etnik ve kültürel dillerin de yaşatılması 'seçmeli ders' yoluyla olabilir. Devlet desteği olmadan da bu dillerin yaşamayacağını düşünüyoruz.

ELİ YÜZÜ DÜZGÜN PROGRAM ŞART

Dolayısıyla devletin bunları yaşatmak için kol kanat germesi, televizyon kanalları yoluyla destek olması gerekir. Dil öğrenimi önündeki engelleri kaldırarak, öğrenim için olanaklar sağlayarak, örneğin üniversitede kürsülerin açılması, hocaların sağlanması... Bugün dil öğretmek için mevzuatta bir sürü tıkanıklar var, bu tıkanıklıkların aşılması suretiyle bu insanlara özgürlük sağlanmalı. Zaten bu özgürlük sağlandıktan sonra insanlar ister kullanır, ister kullanmaz. Örneğin TRT-Şeş açıldı, yer yerinden yıkılmadı. Boşnakça, Arapça, Çerkesce, Gürcüce, Lazca yayınların yapılmamasını da büyük bir eksiklik olarak addediyorum. Bugün yarım saatlik suyuna tirit, abuk sabuk bir Çerkesce program var. Halbuki içerikli günde bir saat program yapılsa bütün Kafkasya'daki Adige, Abhaz nüfusu bu yayınları izleyecek. Gerçek anlamda bir açılım Türkiye'ye güç katacak; ama mevcut şekliyle değil.

DIŞLANMIŞLIK HİSSİ YAŞADIK

Talepleriniz doğrultusunda somut adımların atılacağı yönünde bir izlenim edindiniz mi?

İyi niyetin olduğuna inanıyoruz. Burada siyasi gerilimin tırmanmış olması önemli bir handikap. DTP'nin kapatılması, yeni partinin kurulması, seçim mahalline girilmesi, partiler arasındaki sert söylemler, diyaloglar, açılımı biraz geri plana itti.

Demokratik açılım çalışmaları yapılırken Çerkesler belki de akla en son gelen topluluk oldu. Sizce bunun nedeni nedir?

Akla geldi mi gelmedi mi, bilmiyoruz. Bunun da sebebini açıkçası çok bilemiyoruz. Bizim çok bağıran, çağıran bir toplum olmayışımızdan kaynaklanmış olabilir.

Açılımın ortak yararında buluşabilmeli

Açılıma önce "Kürt açılımı" denilmişti. Çalışmalar yürütülürken Çerkesler adına dışlanmışlık hissi yaşadınız mı?

Oldu tabii. Türkiye'deki bütün toplumların bu açılımdan beklentileri var. Bunu sadece bir etnik grubun adıyla, ona yönelik olarak sunduğunuz zaman ciddi karşı tepkiler doğurdu. TBMM'de karşı tepkilerin oluşmasının ana nedeni de bu oldu. Başlangıç son derece yanlıştı. Bu ülkenin vatandaşıysak birbirimizi seveceğiz, ortak asgari paydada bir kere birleşeceğiz. Açılımın 3 ayağı var. Birincisi açılımdan faydalanacak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları. Bunun ortak yararlarına olduğuna inanmaları lazım. Bununla beraber birbirlerinin kültürlerini tanıyacakları, birbirlerine saygı gösterecekleri ve hiçbirisinin dışlanmayacağı bir ortamın, bir atmosferin yaratılacağına, bir Türkiye'nin oluşacağına herkesin inanması lazım ki, toplum ayağı bu desteğini versin. İkincisi hayata geçebilmesi için parlamentoda konsensusun sağlanması lazım. Üçüncü ayağı ise hem toplumu hem parlamentoyu bu ortak anlayışa getirecek hükümettir.

AÇILIMIN GÖBEĞİNDEYİZ

Bugün kadın hakları bakımından, kadının ikinci sınıf vatandaş sayılıp söz hakkı olmadığı, zorla evlendirildiği, töre cinayetlerine kurban edildiği bir ülkede yaşıyoruz. Çerkes toplumu olarak hiçbir zaman böyle bir sorunumuz olmadı. Kadınlar her zaman için toplumumuzun eşit ve saygın bireyleriydiler. Bu konuda örf ve geleneklerimizin de güzel bir örnek teşkil ettiğini düşünüyoruz. Yani biz açılımın tam göbeğindeyiz. Açılımı sadece etnik, kültürel boyutuyla almıyoruz. Tüm insanların gerek etnik kimliklerini gerek dini inançlarını eşit şekilde yaşayabilecekleri ortamı savunuyoruz.

KİMLİĞİNİ SÖYLEMEK BÖLÜCÜLÜK SAYILIRDI

Çerkes derneklerinin biraraya gelip birleşik bir yapı oluşturmaları fikri 1979'larda başladı. Ama o dönem tam terörün, sağ-sol çatışmalarının yoğun olduğu bir dönemdi. 80 İhtilali'nde birçok dernek kapandı. O dönem hakikaten dernek çatısı altında baskıyı her zaman hisseden, kendisini suçlu gibi, takip ediliyormuş gibi hisseden bir yapı içinde çalıştık. Çok yaşadık bunu. Çerkesim dediğin zaman 'Vay sen de mi bölücülük yapıyorsun?' deniyordu. 'Çerkesim' demek, kimliğini söylemek bölücülük olarak anlaşılıyordu. AB'ye katılım süreciyle beraber derneklerimiz birlikteliği gündeme getirdi, 2002 yılında federasyona dönüştük. Şu anda Türkiye'nin değişik yerlerindeki 57 dernek, federasyonumuza üyedir.

'Hain Çerkes' sözü kalksın

Kurtuluş Savaşı'nda yaşanan "Çerkes Ethem olayı", toplumu psikolojik açıdan olumsuz etkiledi mi sizce?

Tabii, olumsuz etkiledi. Siyaseten birçok insanda kimlik bunalımı, bir travma yarattı. Hepimiz tarih derslerinde çok rahatsız olduk. "Hain Çerkes Ethem", sen de bir Çerkessin ve bir Çerkes hain diye tanımlanıyor. Türkiye tarihinde bir tane Hain Çerkes var, Hain Türk yok, Hain Laz yok; ama bir sürü hain var, hiçbirisi bu kimlikle anılmıyor. Resmi tarih itibariyle Çerkes Ethem hain ilan edilmiş. Türkiye'nin Cumhuriyet tarihinde bir sürü hainler oldu, bunların hiçbirisi etnik kimlikleriyle anılmadı. Bir sürü kahraman Çerkes de oldu. Sporcu, sanatçı Çerkesler çıktı; ama hiçbirisi Çerkes sanatçı, Çerkes güreşçi diye anılmadı. Bunun bir baskı aracı olarak kullanılışını yaşadık. Birçok insan o korku yüzünden hala kendi kimliklerini ifade ederken çekiniyor.

Tarih dersi kitaplarındaki bu ifadenin çıkarılması için bir girişimde bulundunuz mu?

Bunların çıkartılması gerekiyor tabii. Biz bunun mücadelesini verdik. Çerkes Ethem'in Kurtuluş Savaşı'ndaki yararları, zararları, terazinin kefesine koyduğunuzda tartışılmalıdır. Bazıları için bir kahramandır. Bize göre Çerkes Ethem'in başarıları olmasaydı, Kurtuluş Savaşı'nın başarıya ulaşması da mümkün olmazdı. Daha başta boğulur giderdi, ayaklanmalar yüzünden. Tabii sonraki dönemde onu dışlayan, yurtdışına kaçmasını getiren bir süreç yaşandı. Tarih kitaplarında yazılanların çoğu doğru değil.

Türkiye'de 5-6 milyon Çerkes nüfus yaşıyor

Türkiye'deki Çerkesler'in sayısıyla ilgili olarak sağlıklı bir bilgi var mı acaba?

Etnik bazda sağlıklı bir nüfus sayımı yapılmadı, bugüne kadar. 1917 yıllarında Osmanlı'da yapılmış bir nüfus sayımı var. 17 milyonluk bir Türkiye'de 1.7 milyonluk bir Çerkes kaydına rastlıyoruz, yani yüzde 10 oranında. Onu bugüne getirdiğimizde tabii yüzde 10'u muhafaza etmek zor. Çünkü bizim Çerkes insanımız geç evlenir, az çocuk yapar. Bu çerçevede oran yüzde 5'e düşmüşse bile 3.5 milyon Çerkes'in olması gerektiğini düşünüyoruz. Tabii bunun yanında karma evlilikler sonucu kendisini Çerkes olarak tanımlayan insanlar da var. Yani 5-6 milyona kadar çıkan genetik bir Çerkes nüfusunun olduğunu düşünüyoruz. Ama bunun 3-3.5 milyonu köylerde veya kentlerde yaşayan, 1 milyona yakını da dilini hala konuşabilen bir nüfus.

Çerkesler hangi bölgelerde yoğun?

Çerkes diasporanın en büyük yoğunluğu Türkiye'de. Ayrıca Ürdün, Suriye, İsrail, Avrupa ve ABD'de. Türkiye'deki Çerkesler, Karadeniz Bölgesi'nden başlarsak Samsun, Sinop, Tokat, Çorum, Amasya. Güneye doğru inersek Kayseri, Sivas, Kahramanmaraş'ı kapsayan ve Reyhanlı'dan çıkıp Suriye üzerinden Amman'a kadar uzanan bir hatta daha yoğun. Bu bahsettiğim 1. doğu hattı. İkinci yoğun olarak, insanlarımızın bulunduğu hat yine, Sakarya-Düzce bölgesinden başlayan güneye doğru inen İnegöl ve Eskişehir'i de kapsayan, ondan sonra Bursa, Balıkesir, Edremit'e dönen bir havza var. Biraz Ege Bölgesi ile de ilintili, Aydın, İzmir, Söke civarında yerleşmiş hemşehrilerimiz var. Bunun dışında çok daha az sayıda Çeçen ve Asetinler'in yerleştiği Mardin civarındaki Kızıltepe-Çardak bölgesi var. Sarıkamış bölgesinde lokal olarak yerleşmiş Asetinler var. Antalya Elmalık Köyü, Ankara Hacı Muratlı, İkizce köyleri gibi münferit yerlerde de var. Aslında araştırdığınızda Ankara civarında bayağı yerleşmiş bir Çerkes nüfusu olduğunu ve bunların da asimile olduğunu görüyorsunuz.

Genç nesle kültürümüzü unutturdular

"Türkiye'deki Çerkeslerin asimile oldukları" iddialarına katılıyor musunuz? Çerkesler kimliklerin, kültürlerini koruyabildiler mi?

Dil ve kültür ne kadar yok olduysa, asimilasyon da o kadar çok olmuştur. Bugün Çerkes sayısını dahi net olarak bilmiyoruz. Ama dilini bilmeyen, pratikte yaşamamış, farklı ortamlardaki insanları görüyoruz. Sayısı milyonlarla ölçülebiliyor. Örneğin ben dili köyde öğrendim. Köyde nüfus kalmadı, insanlar şehre gitti. Şehirdeki çocukların, genç neslin hiçbirisi Çerkesce'yi, kendi dillerini yani bilmiyor. Bunun adı asimilasyondur. Hem de çok yoğun bir asimilasyon.

Demokratik açılımla kazanılan haklar, asimilasyonun önünü keser mi?

Tabii ki, faydası olur. Bizim hayal ettiğimiz bir şekilde devletin de bu konuya sahip çıkması, "bu kültürleri yaşatmak" konusunda gayret etmesi halinde, bu asimilasyon da yavaşlayacaktır. Ondan sonra gönüllü, doğal asimilasyona dönüşür. Almanya'ya gitmiş bir sürü Türk vatandaşı var. Bunların çocukları tamamen Almanlaşmış, Almanca'dan başka dil bilmeyen yeni bir nesil yetişmiş. Bunların Türkiye'ye sahip çıkanı var. Demokratik ortamda olduğu zaman, bu gönüllü asimilasyona kimsenin de diyeceği bir şey yok. Çünkü kişinin özgür iradesiyle seçtiği bir şey. Türkiye'de çok önemli bir Kafkas dili "Ubıh" dili yok oldu. Yok olmasının nedeni asimilasyoncu, zorlamacı politikalardır. Ama bu politikalar bizi hiçbir zaman tek ulus toplumuna götürmedi, bilakis Türkiye'yi bölünme noktasına getirdi. Uygulamalarda yanlışlar yapıldı, bunu herkes kabul ediyor.

Tıkanıklıklar deneyimdir

Açılımın sonuçlanacağından umutlu musunuz?

Evet, şu anda bir tıkanıklık olduğunu herkes kabul ediyor. Açılım bana göre bahsettiğim 3 ayağın sağlam oluşturulamaması nedeniyle tıkanmıştır. Ayrıca seçim mahalline girildi, siyasi atmosfer son derece gergin. İnsanlar bugün Ergenekon'la, seçime yönelik mesajlar, kavgalarla tartışır hale geldi. Cumhurbaşkanının görev süresi, Anayasa'daki eksiklikler tartışılıyor. Başladığımız yerde dernek kuramazken, bugün daha kültürel açılımları rahatça tartıştığımız bir ortama geldik. 1981'de İstanbul'da dernek yöneticisiydim. Bir arkadaşım 'Çerkes Ulusal Sorunu' diye bir kitap yazınca 1 yıl hapis yattı. Bugün biz onları televizyonda rahat rahat tartışıyoruz. O günlerde çok iyi hatırlıyorum, hiçbir gazete 'Kürt' sözcüğünü kullanamazdı. Bu, bölücülük yapmak demekti, hapse girmek için yeterli sebepti. Bugün TRT-Şeş'te Kürtçe yayın yapılıyor. Türkiye'de son 20-25 yıl içinde çok önemli gelişmeler, değişimler oldu. Ben umutluyum. Bugünkü tıkanıklik da bir deneyimdir.

ASLIHAN ALTAY KARATAŞ 02.03.2010

 

 

Kaynak: Yeni Şafak

145 yıl önce Kuzey Kafkasya'dan sürgün edilen Çerkesler, hâlâ kendilerini Türkiye'ye ait hissedemiyor. Ve oluşturdukları sivil inisiyatifle Çerkes kimliği ve kültürü önündeki engellerin kaldırılmasını istiyor. En başta da kendi soyadlarını ve geldikleri topraklara verdikleri adlarını.

Bugün Kafkas Dernekleri Federasyonu'nun Genel Kurul'u var. Genel Kurul'a Abhazya Devlet Başkanı, Adıgey Cumhurbaşkanı, Kabardey Balkar Cumhurbaşkanı, Dünya Abhaz Abazin Birliği Başkanı ile "diğer diasporaların bulunduğu Ürdün, Suriye, İsrail, Avrupa ve ABD'deki derneklerin başkanları" da davetli. Kafkas kökenli Türkiye vatandaşları, Kürt açılımı başladığından beri kendi gazetelerinde ve özellikle internet ortamında harıl harıl tartışıyor. Bu tartışmada Tanrının Çorbasını İçmiştik adlı, Büyük Çerkez Sürgünü'nü anlatan biyografik romanın da etkisi var. Yani 1864 Büyük Çerkes Sürgünü'yle Anadolu topraklarına yerleştirilen ve 145 yıldır Türkiye'de yaşayan Kuzey Kafkasyalılar artık yüksek sesle 'Biz Türk değiliz,' diyor. Ve yemekleriyle, danslarıy-la, fiziksel özellikleriyle 'sevimli' bulunan bu kültürün mensupları, artık 'sevimli' olmaktan çıkıp 'reel' olmak istediklerini söylüyor. Bu önemli konuda konuşmak üzere İthaki Yayınları'ndan çıkan Tanrının Çorbasını İçmiştik kitabının yazarı Recep Genel ve Demokrasi İçin Çerkes Girişimi'nin sözcüsü mimar Yalçın Karadaş'la buluştuk.

ADIMIZI VE SOYADIMIZI GERİ İSTİYORUZ
Resmi adı Yalçın Karadaş, ama o kendisini Anzor Keref olarak tanıtıyor ayrıca. Çünkü her Çerkesin kendi dilinde de bir adı ve soyadı var. Hatta sürgünle gelen büyük dedesinin adı Dıqoe, babasının adı Hate. Uzunyayla'da babasını kimse Rıfat Karadaş olarak tanımıyor.

- Aileniz Uzunyayla'ya ne zaman yerleşmiş?
- 1864 büyük sürgününden sonra, önce Üsküdar'a geliyorlar, oradan da Uzunyayla'ya geçiyorlar. Ailemiz üçe bölünüyor: Bir bölümü Adigey bölgesine geçerek savaşa devam ediyor, bir kısmı Suriye'ye yerleşiyor, diğer kısmı da biziz.

- Ailenizin diğer kollarıyla iletişiminiz var mı?
- Tabii ki, bizim avantajımız binlerce yıllık soyadlarımız, o yüzden nerede olsa bulabiliyoruz birbirimizi. Devletten isteklerimizin bir tanesi de tarihsel soyadlarımızı alabilmek. Benim soyadım Karadaş falan değil, bu soyadı Türkleştirme ideolojisinin bir parçası.

- Peki, hemen aklımdaki diğer soruları sormak istiyorum. Çerkesler Türk müdür?
- Hayır, asla. Babam Adıge, annem Abaza.

- Bir de 'anavatan' ve 'atavatan' kavramları var sizde...
- Biz bir kesim Çerkes burada kendimizi hâlâ misafir gibi hissediyoruz. Evet, bence Kuzey Kafkasya anavatandır, Türkiye ise vatan. Bazılarımıza göre ise, Kafkasya Atavatan, Türkiye Anavatan'dır.

- Sovyetlerin ne tür etkileri olmuş?
- Ekim Devrimi olmasaydı, Çerkesler özellikle Adıge ve Abazalar bitmişti. Çünkü 3 milyonluk bir halk 50-60 bin kişi kalmıştı.

- Çerkesler Osmanlı topraklarına geldikten sonra neyle karşılaştı?
- B. Brecht'in şiirindeki gibi, biz buralara keyfi olarak gelmedik, sürgün edildik. İnsanlarımız geldikleri topraklarda, o zamanın kötü şartlarına göre Anadolu insanları tarafından gayet iyi karşılandılar. İnsanların insanlarla sorunları olmadı ama politikaların politikalarla sorunları oldu.

- Önyargıyla karşılaştılar mı?
- Türkleştirme siyasetinin içinde, Çerkesler Türk olmayı kabul etmedikleri için, bir süre sonra 'Moskof uşağı' diye nitelenmeye başlandılar. Uzunyayla'da Avşarlarla; Muş, Erzurum, Mardin'de Kürtlerle arazi ve kültür çatışmaları yaşadılar.

- Şimdi yeni bir örgütlenmenin arifesindesiniz, ama örgütlenme adına geçmişte de epey şeyler yapılmış galiba...
- Çerkesler örgütlenme anlamında Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiye'sinde bazı ilklere imza atmıştır. Mesela Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün asıl adı, Bereketıko Jimnastik Kulübü'dür. Bir Çerkes ailesi olan Bereket ailesinin gençlerinin spor yapma bahanesiyle işgal kuvvetlerine direnmenin bir yolu olarak kurdukları bir kulüptür.

- Bugüne gelelim, Demokrasi İçin Çerkes Girişimi nasıl oluştu?
- Bu bir sivil inisiyatif ve gruptaki arkadaşların tamamı farklı dünya görüşlerinden insanlar. Hepimiz Çerkesiz. Türkiye ve Çerkes kamuoyuna bir çağrı yaptık. Tarihimizle yüzleşmek ve kendimizle barışmak için, kendimizi anlatmak ve diğerlerini anlamak için, yaşadığımız demokratik yeniden yapılanma sürecine dahil olmak istiyoruz. Bu nedenle Demokrasi İçin Çerkes Girişimi adlı bir sivil inisiyatif oluşturduk.

- Peki ne istiyorsunuz?
- Bizi bir dinleyin istiyoruz. İkincisi, bu harekette sadece bir etnik grup üzerinden giderseniz, bu ciddi ırkçı noktalara gelir diyoruz. Bu işin yeniden ülkenin insanlarının birbirine yaklaştığı, birbirinden kuşku duymadığı bir ortama getirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Biz aslında öncelikle Çerkes halkına sesleniyoruz, demokratikleşmeden insanca yaşanmaz diyoruz. Önemli olan kimliğimin reddedilmemesi. Ben Türkiye'yi kuran insanlardan birinin çocuğuyum ama Türk değilim, bana Türklük dayatılmasın.

- Gitme şansınız olsa Kafkasya'ya gitmek ister misiniz?
- Kendi anavatanına gitmek isteyenlerin gidişi de bu devletin ve Rusya'nın politikalarına bağlı. Bizim isteklerimizden biri de, "Anavatanıma dönmek istiyorum, kendi topraklarımda yaşamak istiyorum" diyenlerin yolunun açılması.

- Çerkeslerin birçok derneği, vakfı var. Haklarınızı bugüne kadar niye istemediniz de, şimdi istiyorsunuz?
- Aslına bakarsanız birçok Çerkes kraldan çok kralcıdır, bunu itiraf etmek lazım. Statükoyu sürdürme konusunda devletin politikalarını savunurlar.

- Ne kadar Türkleşti Çerkesler?
- Bizim köylerimizi Cumhuriyet döneminde sürdüler, Moskof uşağı yakıştırmasını Cumhuriyet döneminde yaptılar, Osmanlı döneminde kimse bize hakaret etmedi. Üzerimizde açık-gizli inanılmaz bir terör estirdiler, köylerimize 'vatandaş Türkçe konuş' tabelaları astılar. Çerkesler ciddi oranda Türkleşti, Kürtlerden çok daha fazla Türkleşti.

Çerkesler Kurtuluş Savaşı'nda tasfiye edildi...

Çerkeslerin Kurtuluş Savaşı'nda da önemli yararlılıkları olmuş:"
Amasya Tamimi'ni yayınlayanların Atatürk hariç tamamı Çerkes. Sivas Kongresi'nin yüzde 70'i Çerkes. Sivas Kongresi'nin yapılabilmesinin nedeni bir Çerkes olan Emir Marşan Paşa ve Uzunyayla Çerkesleridir. Onlar önlem alıyor ve kuş uçurtmuyorlar. 1920'ye kadar hiçbir evrakta Türk kelimesi geçmezken, Çerkeslerin tasfiyesiyle her şey birden Türkleşmeye başlıyor. Ve Çerkesler 1946'ya kadar seslerini çıkaramıyorlar. Çünkü sürgün Çerkeslerin hep kaderi oldu, bunu kimse bilmez ama 1920'lerde bile Manyas çevresinden birçok Çerkes köyü Bingöl'e sürüldü. O dönemde müthiş bir Çerkes antipatisi oluşturuluyor ve bu antipati Çerkeslere yönelik bir asimilasyona dönüşüyor. Çerkes Ethem o dönemde bir ihanet sembolü haline getiriliyor."

Ne Türkiye'ye ait olabildik ne de Kafkasya'ya...

Recep Genel İthaki Yayınları'ndan çıkan Tanrının Çorbasını İçmiştik adlı ikinci romanında, kendi ailesinin de içinde olduğu, 1864'te Kafksaya'dan Anadolu'ya sürülen Çerkesleri anlatıyor. Ve aslında Çerkeslerden yola çıkarak, Türkiye'de varlığı hiçbir zaman kabul edilmemiş bütün itilmişleri anlattığını söylüyor. Büyükbabası Mahirbiy'in de romanın kahramanlarından olduğu kitapta ayrıca Çerkeslere yönelik asimilasyona, 'Türkçe konuş' kampanyalarına, 1915 olaylarına, Kürt sürgünlerine de değiniyor. Ve bir Çerkes olarak ne istiyorsunuz sorusunu şöyle yanıtlıyor: "Türkiye'de yaşayan Çerkeslerin tek bir iradesi yok. Bir Ahmet Türk'e sahip değiliz ki, karşımızda bir Onur Öymen'imiz olsun."

- Kitabı yazmaya hangi ruh haliyle yazmaya karar verdiniz?
- Hep içimdeydi. 2004'te sekiz ay Kayseri'de kalmıştım ve çocukluğumda Çerkeslerin yaşadıkları ne varsa, hiçbir şeyin değişmediğini fark ettim. Daha fazla asimile olmuşlardı, dillerini daha fazla unutmuşlardı.

- Romanınıza 'Çerkes romanı' diyebilir miyiz?
- Bana sorarsanız sadece Çerkesleri yazdığımı hiç düşünmedim. Bu 1930'lu yıllardaki Türkiye'nin romanıdır. Türkiye'de varlığı hiçbir zaman kabul edilmemiş bütün itilmiş, kakılmışları bir araya toplamaya çalıştım: Ermenileri, Rumları, Yahudileri, komünistleri, Çerkesleri, Kürtleri.

- Dedeniz romanın önemli karakterlerinden biri, romandaki gibi de adı Mahirbiy değil mi?
- 5-6 yaşına kadar dedemi hatırlıyorum, hakkında bir sürü efsane anlatılırdı. Uzunyayla'da 16 yaşında askere alınmış, Yemen'de savaşmış, ardından Ürdün'de savaşmış, bu savaşın kaç yıl sürdüğüne dair kimsenin bir fikri de yok. 1. Dünya Savaşı boyunca her cephede savaştığı tahmin ediliyor.

- Hikâyeleri kimden dinlediniz?
- Hikâyelerin sadece köşe taşları vardı, anlattığım kadarından fazlasını dedem hiçbir zaman konuşmadı.

- Dedenizin diğer çocuklarıyla buradaki aile ne zaman tanıştı?
- 1952'den sonra hacca gidiyor, dönüşte Ürdün'deki bütün aileyi getirip buradaki ailesiyle tanıştırıyor. Sonraki yıllarda düzenli şekilde bu ziyaretler sürdü. Hatta onlar kasabaya geldiğinde, bu turistler size niye gelir derlerdi bize.

- Çerkeslerin nasıl yaşadığını anlatmak için mi yazdınız, bir iç döküş müydü?
- Aslında yazarken Türkiye'de herkesin biraz göçmen, herkesin biraz yurtsuz, vatansız olduğunu kayda geçirmek istedim. Benim en çok ilgilendiğim taraf sürgün hikâyesiydi. Türkiye'ye ait değiliz Çerkesler olarak.

- Hâlâ mı?
- Ait olmak, öncelikle kabul edilmekle ilgili bir meseledir. Eğer dahil değilseniz, ait de değilsiniz. Ortalama insanların aklında, Çerkes dendiğinde kalpak, güzel kız, kama, at, belki biraz orman dışında hiçbir şey yoktur.

- Hiç var sayılmadık mı diyorsunuz?
- Düne kadar Çerkes de yoktu, Kafkas Türkleri diye bir şey vardı. Türkiye'deki yalanlar tarihinin bir parçası olarak örülmüş, başka bir yalandı. Çoğu insan bugün bile Çerkesce diye bir dilden habersizdir.

- Her Çerkesin bir Çerkesçe adı da varmış, sizin var mı?
- Benim yok, ama her Çerkesin bir Çerkesçe adı vardır. Benim olmaması annemin gördüğü bir rüyayla ilgili. Ama her Çerkes ailesinin bir soyadı vardır, bizim soyadımız Qenet'ti.

YALÇIN KARADAŞ: BÜYÜK ÇERKES SÜRGÜNÜ NİYE YAŞANDI?
"Çarlık Rusyası'yla uzun yıllar süren bir eşitsiz savaşın sonucudur sürgün. Dedelerimiz 1864'in 21 Mayıs'ında, 2014 Kış Olimpiyatları'nın yapılacağı Kbadaa yaylasındaki son savaşla yenilmişler, Çarlık Rusyası toprakları terk etmelerini istemiş. 3 milyon nüfusu olan Adigelerin yüzde 90'ı, Ubıh boyunun yüzde 100'ü, Abazaların yüzde 90'ı sürgün edildi. Osmanlı topraklarında da önce Balkanlara yerleştiriliyorlar, çünkü Türkler savaşmaktan yorgun düşmüş, ama Çerkesler Ruslara karşı büyük düşmanlıkları nedeniyle Slavik harekete önemli darbeler indiriyorlar. Balkanlar dışında Samsun-Trabzon limanlarına iniyorlar; Kefken'e savruluyorlar. Buralardan bir hat şeklinde Ürdün'e kadar gidiyorlar. Balkanlara yerleştirilenler ise 1878 Berlin Anlaşması'na onlar için konulan özel bir maddeyle tekrar sürülüyorlar. Önce Serez'e, sonra sefil bir sürgünle Lübnan'a, oradan bir kısmı Golan'a, bir kısmı da Hatay Reyhanlı'ya geçiyorlar. Bolu, Düzce, Adapazarı, Balıkesir, Manisa, Uşak, Ödemiş, Eskişehir, Kahramanmaraş, Saimbeyli, Tufanbeyli, Çukurova ve Uzunyayla'ya da.

AZINLIK MIYIZ, DEĞİL MİYİZ, BİLMİYORUZ..
Recep Genel, 'Vatanınız Türkiye mi Kafkasya mı?' sorumuzu şöyle yanıtlıyor ve devam ediyor:
"Tarihin sorusu gibi bir şey bu. Bugün azınlık olup olmadığımız sorusunun yanıtını Çerkesler de tartışıyor. Rusya düşman olduğu, sürgünlüğümüzün nedenleri ortadan kalkmadığı sürece bu böyle olacak. Biz azınlık haklarını alması gereken 3 milyonluk bir topluluk muyuz, yoksa çadırını alıp vatanına dönecek bir kalabalık mı? Kürtler 'biz bu toprakların bir parçasıyız, bunların hepsi bizim hakkımız,' derken, Çerkesler bu kavramları ikircikli ve tereddütlü kullanıyor. Çünkü kendimizi nerede tarif edeceğimizi bilmiyoruz. Kurtuluş Savaşı'na kadar hep beraber at sürdük, Antep'te minareden selvi dalından kurşun atanları da, Hasan Tahsin'i de unutmadık. Ama şunu unuttuk: Antep'te minareden selvi dalından kurşun atanlar Türk değildi, Hasan Tahsin de bir Çerkesti. Hainler icat ederken bizim için Çerkes Ethem'i yarattılar, Kürtler için Şeyh Sait'i. Bu yüzden Cumhuriyet'ten geriye sadece Çerkes tavuğu kaldı."

ÇERKESLER NE İSTİYOR?
Recep Genel, Çerkeslerin taleplerine ilişkin ise şunları söylüyor: "Türkiye'de yaşayan Çerkeslerin tek bir iradesi yok. Bir Ahmet Türk'e sahip değiliz ki, karşımızda bir Onur Öymen'imiz olsun. Ben kendi adımı, aile adımı, köyümün adını geri istiyorum. Kafkasya'dan cebimize koyup getirdiğimiz tek şey bu isimlerdi. Uzunyayla'nın nehirlerine, dağlarına, tepelerine biz isim verdik. Tabii ki, 'anadil konuşmak ana sütü kadar helaldir' diye bir cümle kuranlar şunu bilmeliler ki, anadilde konuşmak için anadilde eğitimin de ana sütü kadar helal olması lazım. Bazı kavramları iğdiş ederek konuşuyoruz. Sanki sadece Kürtlerin varlığını tanımak zorundayız, bunu kabul edersek diğerlerinin isteklerine göz yumsak da olur gibi bir şey çıkıyor. Sözlükler ve tarih kitapları yalanlarla dolu. Bu ülkede 'kart kurt Kürtleri' ve 'Kafkas Türkleri' diye tamamı yalan bilimsel tezler yazıldı. 77 milyonun yaşadığı bir apartmandaydık ve apartmanın girişinde 'burada Türkçe konuşmak zorundasınız, başka bir dilde konuşamazsınız,' yazıyordu, binadakilerin büyük bir kısmı da bu yanılsamayı ezberlemiş ve 'evet burada bizden başka kimse yaşamıyor' diye bir inkâra ortak olmuştu."

Çerkes kimliği

Yalçın Karadaş'ın Çerkes kültürüne, diline ve sosyolojisine ilişkin anlattıkları da hayli ilginç: "Çerkesler konuştukları dil, etnik kökenleri ve kültürlerini yarattıkları coğrafya itibariyle tarihin bildiği dönemlerden beri Kafkasya'da otokton (yani o topraklardan yeşermiş) bir halk. Çerkeslerin yüzde 90'ını oluşturan Adıge-Abaza-Ubıh grubu 19. yüzyılda sürgün edilince geldikleri diaspora yaşamında, onlara Adıge ve Abaza olmayan diğer kitleler de katıldığı için - örneğin Çeçenler, Osetler (Alanlar), Lezgiler, Avarlar- Çerkes kavramı bir üst kimlik haline geldi. Ama biz hiçbir zaman Çerkeslik adı altında Abaza kimliğini reddetmeyiz, yok saymayız. Türkiye'de sürgünle gelen bütün Kuzey Kafkas halkları Çerkes kimliğinin bir parçası. Yani Adıgeler, Abhazlar, Ubıhlar, Karaçay Balkarlar, Osetler, Çeçen-İnguşlar ve Dağıstan halkları. Büyük çoğunluğu Kafkas dil grubu içinde otokton dil konuşur. İki tanesi farklıdır, Karaçay Balkarlar ile Osetler. Osetler Hint-Avrupa dili, Karaçay Balkarlar ise Ural-Altay dil grubunda Kıpçak lehçesi konuşur. Kafkas kültürü bir etnik grubun varlığı olamayacak kadar zengin ve değişik bir kültür. Bu bile ırkçılığın ne kadar büyük bir aptallık olduğunu gösteriyor. Çerkes ırkı diye bir şey yok, Çerkes halkı, kültürü diye bir şey var. Kuzey Kafkas halkları dini farklılıkları son derece doğal sayar. Bir ailenin yarısı Müslüman yarısı Hıristiyan olabilir Çerkeslerde. Osetlerin ve Abazaların çoğunluğu Hıristiyandır. Ancak doğuya gittikçe, İslamiyetin etkisi artar. Bizim için din başat bir kavram değil. Kutsal olan doğadır, insandır ve saygıdır."

Dünyada nerelerde yaşıyorlar?

KUZEY KAFKASYA: Adıgey, Karaçay-Çerkes, Kabardey-Balkar cumhuriyetlerinin toplam nüfusu 750 bin. Abhazya, Güney Osetya, Kuzey Osetya, Çeçen-İnguş ve Dağıstan cumhuriyetlerinin toplam nüfusu 5 milyonu aşıyor.

İSRAİL: 1870'te Tiberial bölgesinde Kfar-Kama ve Reyhaniye köylerini kurdular. Sınırda bulunan köylerde yaklaşık 3500 Çerkes yaşıyor.

ÜRDÜN: Amman çevresindeki altı köyde yerleşik durumdalar. Bu köyler: Vadi-es-Sir, Suveylih, Ceraş, Naur, Zarka ve Suhna. Bugün Ürdün'de 45 bin civarında Çerkes yaşıyor.

SURİYE: 75 bin civarında Çerkes nüfus yaşıyor ve bunların tamamı Kafkasya'da eğitim görme hakkına sahip. Suriye'den Kafkasya'ya dönen Çerkes sayısı da hayli fazla.

MISIR-TUNUS-LİBYA: Mısır'da dedelerinin Çerkes olduğunu bilen Araplaşmış binlerce insan yaşıyor. Aynı durum Libya ve Tunus için de geçerli. Libya'da Çerkes sayısının 135 bin olduğu tahmin ediliyor.

Kaynak: sabah

Çerkes Tarihi

Kasım 30, 2018

Çerkes TarihiÜlkemizdeki halklar ve kültürler mozaiğinin renkli bir taşını oluşturan Çerkes halkı, daha yakından incelendiğinde kendi bünyesinde de aynı rengin farklı tonları olarak niteleyebileceğimiz yeni bir mozaik görüntüsü verir.

Çerkes Kimliği Türkiye’nin Sorunları"İngiliz emperyalizminin çıkar ve yönlendirmesi ile hareket eden, dünyanın en gerici sistemlerinden Çarlık Otokrasisi ile Osmanlı Devleti arasında "sosyal kaderi" belirlenen Çerkes halkı örsle çekiç arasında kalarak ulusal, sosyal ve evrensel kurtuluş yolunda çok büyük travmalar, dram ve trajediler yaşamış bir halktır.

Eskişehir Kuzey Kafkas Kültür ve Dayanışma Derneği, Araştırmacı ve Şair Yazar Melih Özel Ubıh'ı konuk etti.

Diasporada Çerkes Kimliğinin Dönüşümü:
Değişen siyasal konjonktür karşısında yeniden tanımlanan etnik sınırlar


Doç. Dr. Ayhan Kaya

İstanbul Bilgi Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü


Etnik, kültürel, dinsel, diasporik ve bireysel kimliklerimizin iddia edildiği kadar köklerimizle, geleneklerimizle, özümüzle ilgili olmadığını ve zaman içinde değişen siyasal, toplumsal ve çevresel faktörlerden etkilenmeksizin kalamayacağını söylemek çok iddialı bir sav olmayacaktır. Son yıllarda bu sav ışığında pek çok bilimsel çalışma yapılmıştır (Barth, 1969; 1994; Nagel, 1994; ve Hall, 1991). Etnik kimlikler de tarihsel
süreç içinde değişmeksizin varlığını sürdüren primordial1 edinimler olmaktan uzaktırlar.

Bu çalışmanın amacı, Türkiye’de yaşayan Çerkes diasporası örneğinden yola çıkarak, etnik kimliğin içinde yaşanılan siyasal yapıdan, yasal yapıdan, resmi devlet söylemlerinden ve pratiklerinden, dış siyaseten ve uluslararası konjonktürden ne şekilde etkilendiğini anlamaya çalışmaktır. Daha belirgin bir şekilde ifade etmek gerekirse, Türk dış siyasetinin yapım sürecinde devlet ile Çerkes sivil toplum örgütlerinin ne tür bir etkileşim sürecine girdiğini betimlemek suretiyle bu sürecin Çerkes kimliği üzerinde ne tür etkiler yarattığını anlamaktır.

XVII. yüzyıldan buyana ‘Çerkes’ sözcüğü, etnik köken ayrımı gözetmeksizin Karaçay, Balkar, Dağıstan, Adigey, Kabartey veya Abhaz olsun Kafkasya’da yaşayan müslümanların tamamına verilen adı ifade etmekteydi. Kurtuluş Savaşının başlangıç yıllarında Çerkes komutanları ve askerlerinin gerek Batı Cephesi, gerek Doğu Cephesi ve gerekse Kilikya Cephesinde çok önemli bir varlık gösterdiği ve Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919 tarihinde özellikle Samsun ve Havza dolaylarında yaşayan Çerkesleri örgütlemek ve onların desteğini almak için yolculuğuna bu bölgedenbaşladığı bilinse de, Çerkesler daha sonraki yıllarda Cumhuriyetçi siyasal elit tarafından “hain”, “gerici” ve “Cumhuriyet karşıtı” olarak nitelendirilmişlerdir. Popüler anlamda Çerkes sözcüğünün kullanımı Kurtuluş Savaşı yıllarına değin olumlu bir içerik taşımış olsa da, Cumhuriyetin kurulması ile birlikte uluslaşma ve homojenleşme süreci içerisinde ‘Çerkes’ sözcüğünün resmi söylemde kullanımasından imtina edilmiştir. Kullanıldığı zaman da pek olumlu bir anlam ifade etmediğini burada hatırlatmak gerekir. Bir örnek vermek gerekirse, Kurtuluş Savaşı yıllarında 1920 yılında Balıkesir ve Çanakkale dolaylarında Kuva-i Milliye kuvvetlerine karşı ayaklanan ve yine bir Çerkes olan Ethem Bey tarafından bastırılan Ahmet Anzavur Ayaklanmalarına dahil olan Saltanat yanlısı Çerkesler, yeni ulus-devletin oluşum sürecinde Çerkeslere daha şüpheyle bakılması gerektiği yönünde bir anlayışın oluşmasına neden olmuştur.2 Kaldı ki, ayaklanmaları bastıran ve çok sayıda Çerkes büyüğünün öldürülmesine neden olan Ethem Bey’in daha sonraki yıllarda Mustafa Kemal ve İsmet İnönü ile ihtilafa düşmesinin ardından “hain” olarak nitelendirilmesi sonucunda bu kez “Çerkes Ethem” şeklinde tanımlandığını ve bu vesileyle aslında Çerkeslerin ve Çerkesliğin bir anlamda Ankara hükümeti ve yeni siyasal elit tarafından “ötekilendiği” bilinmektedir (Şener, 1986).

Söz konusu “ötekilenme” sürecinin aynı şekilde Kurtuluş Savaşının hemen ardından gündeme gelen “Türkleştirme” siyaseti3 karşısında Rauf Orbay ve Ali Fuad Cebesoy gibi Çerkes aydınlarının yeni Türkiye’nin “Türklük” değil “İslam” üst kimliği çevresinde oluşturulması gerektiği düşüncesiyle Halifelik Makamının kaldırılmasına karşı muhalefetleriyle devam ettiğini söylemek mümkündür (Üstel, 1997; Avagyan, 2004). Bazı Çerkes aydınlarının Halifeliğin kaldırılmasına yönelik getirdikleri eleştiriler nedeniyle, Çerkeslerin daha sonraki dönemde “gerici” ve “cumhuriyet karşıtı” damgasını
yediklerini anımsatmak gerekir.

Gerek Çerkes sözcüğüne yukarıda dile getirilen olaylardan ötürü Cumhuriyet’in ilk yıllarında olumsuz bir anlam yüklenmesi ve gerekse dine dayalı Osmanlı “millet” sisteminin yeniden üretildiği bir proje olan yeni ulsu-devlet projesinde Kürt, Çerkes, Laz ve Türk şeklinde etnik içerikli tanımlamaların kullanılmadığı dikkate alınırsa, Çerkes sözcüğünün Cumhuriyetin ilk yıllarında bugünkünden farklı bir anlam ifade ettiğini söylemek mümkündür. Etnik farklılıkların ötesinde bir proje olan cumhuriyetçi ulus- devlet inşa süreci, ‘Çerkes’ sözcüğü yerine Türkiye’de yaşayan Kafkas halklarını tanımlamak için “Kafkas” veya “Kuzey Kafkas” gibi adların kullanımını kamusal alanda zorunlu kılmıştır. Bu nedenledir ki, uzun yıllar Türkiye’de yaşayan Kuzey Kafkasya halkları, farklı etnik kökenlerden geliyor olmalarına rağmen, dernek kurma çalışmaları sürecinde birlikte hareket etmişler ve dernek adlarında ‘Kafkas’ sözcüğünü kullanmak durumunda kalmışlardır. Kırım Türkleri, Dağıstan Türkleri, Karaçay Türkleri, Balkar Türkleri, Adigey Çerkesleri, Kabartey Çerkesleri, Abhazlar, Çeçenler ve benzeri gruplar özellikle 1960’lı yılların demokratik ortamında örgütlenirken ‘Kafkas’ üst kimliği altında hareket etmişlerdir. Çerkes üst kimliği içindeki ayurışmaların ve sınırların 1980’li yıllarda ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Aşağıda daha ayrıntılarıyla anlatılacağı üzere, 80’li yılların egemen Türk milliyetçiliği karşısında bazı Adigey, Abhaz ve Çeçen grupların Çerkes kimliğini ön plana çıkardıklarını ve yine buna paralel olarak Karaçay, Balkar, Dağıstan ve benzeri Türk kökenli diasporik grupların formal Türk milliyetçiliğine angaje bir şekilde Çerkes üst kimliğinden kendilerini sıyırma eğilimine girdikleri iddia edilebilir. 1990’lı yıllarda ise yaşanan Abhaz-Gürcü ve Çeçen-Rus savaşları sürecinde yine Çerkes kimliğinin kapsamına ilişkin önemli farklılıkları beaberinde getirmiştir. Bu süreçte etkili olan temel unsur, sadece savaşın kendisi değil, aynı zamanda savaşa ilişkin Türkiye Cumhuriyeti’nin takındığı tavır, ürettiği dış siyaset ve bu siyasete Çerkes diasporasının nasıl yaklaştığı şeklindeki unsurlardır.

Çerkes Diyasporası: Tarihsel Arkaplan

Çerkes sözcüğünün etimolojisi hakkında günümüzce pek çok farklı görüş ileri sürülmektedir. Bunların tümüne değinmek bu çalışmanın temel sorunsalı olmadığından sadece anlamlı bulduğum iki görüşü hatırlatmakla yetineceğim. Çerkes sözcüğü, kimilerince antik Yunanca bir sözcük olan ve Kuzeybatı Karadeniz kısyısında yaşayan halkları tanımlamak için kullanılan Kerket (Kercetai) sözcüğünün günümüze değin değişerek gelmiş halidir. Bir diğer görüş ise, Çerkes sözcüğünün kökeninin antik Yunanca olmadığını, Tatarca olduğunu savunur. Göçebe özellikler taşıyan Tatarların Kırım’ı XIII. Yüzyıldan itibaren yurt edinmeleriyle birlikte Kuzey Kafkasya’da yaşayan, toprağa bağlı yerleşik bir hayat tarzı süren ve Zihler olarak bilinen halkları “Jarkaz” olarak tanımlamaya başlamışlardır. “Jar” veya “çer” toprak, “kaz” veya “kes” sözcükleri ise Tatar dilinde kazmak, kesmek, bellemek veya işlemek anlamına gelmektedir. Toprağı işleyen anlamına gelen “Jarkaz” sözcüğünün zaman içinde Türkçe dilinde “Çerkez” veya “Çerkes” haline dönüşmesi de anlamlı görülmektedir (Avagyan, 2004). Bu noktada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir detay var. XVII yüzyıl itibarıyla bütün Kuzey Kafkasya halkları “Çerkes” sözcüğü kapsamında değerlendirilmişlerdir. Adigeler, Kabarteyler, Karaçay Türkleri, Balkar Türkleri, Abhazlar, Çeçenler, Dağıstanlılar ve Avarların yanı sıra Güney Ukraynalıların bir kısmı ile Kazaklar “Çerkes” olarak adlandırılmışlardır.


Türkler tarih boyunca asla Çerkes topraklarının tamamına doğrudan nüfuz etmemişlerdir. Türkler ile Çerkesler arasınki ilişkiler, 1060’lı yıllarda Melikşah döneminde Selçukluların Dağıstan’a yerleşmeleriyle başlar. Bölge daha sonraki yüzyıllarda önce İran ile Osmanlı ve daha sonra ise Ruslar ile Osmanlılar arasında nüfuz mücadelesine sahne olmuştur. İranlıların ve dolayısıyla Şii İslamın özellikle Çeçenya’yı içinde bulunduran Güney ve Kuzeydoğu Kafkasya’daki etkileri XI. Yüzyıla kadar uzanır.
XVI. Yüzyılın son çeyreğinde Kanuni Sultan Süleyman’ın İran seferi sırasında Gürcistan, Azerbaycan ve Dağıstan Osmanlı egemenliği altına girmiştir (Kunt, 1989). Kuzey Kafkasya’da İslam dininin yaygınlık kazanması da bu döneme rastlar. Osmanlı İmparatorluğu Kuzey Kafkasya üzerinde uzun süre doğrudan etkili olmamıştır. Dinsel açıdan ve Hilafet makamının İstanbul’da bulunmasından ötürü Çerkesler üzerinde bir tür kontrol sağlanmıştır. Ancak şunu unutmamak gerekir ki, Osmanlı Çerkeslere ilişkin asıl kontrolünü 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasına değin Kırım Hanlığı üzerinden sağlamıştır. Fatih Sultan Mehmet’in Kırım’ı Osmanlı topraklarına katmasıyla birlikte Osmanlılar’ın Çerkesler zerindeki kontrollerinin de arttığına tanık olmaktayız. Artan bu kontrolün en önemli nedeninin Kırım Hanları ile Çerkesler arasındaki bir tür geleneksel ‘besleme ve dayelik’ ilişkisinden kaynaklandığı iddia edilmektedir. Bu geleneksel ilişki gereği Kırım Hanları erkek çocuklarını savaş sanatlarını öğrenmeleri ve güçlü birer savaşçı olmalarını sağlamak için genç yaşta komşu Çerkes boylarına teslim ederlermiş. Onbeş yaşına gelen çocuklar Kırım’a geri gönderilirlerdi ve çocuklara eşlik eden Çerkesler Kırım Hanı tarafından çeşitli hediye ve bahşişle ödüllendirilirlerdi (Gökçe, 1979: 40).

1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nun Kırım üzerindeki egemenliği sona erer ve Kırım Rusya’nın kontrolüne girer. Küçük Kaynarca Antlaşmasını müteakiben Kırım’ın yitirilmesiyle birlikte Osmanlı aynı zamanda Kuzey Kafkasyanın ve dolayısıyla Çerkes topraklarının da kontrolünü yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır (Berkok, 1958: 361-416). O güne değin Kırım Hanlığı üzerinden kısmi kontrole tabi olan ve Kuban Nehrinin güneyinde kalan Anapa, Soğucak ve Gelincik gibi kıyı bölgelerinin de Rus kontrolüne girme ihtimali belirmiştir. Kaldı ki, 1864 yılında Çerkesleri akın akın kendi anavatanlarını terketmek zorunda bırakan Rusların bölge üzerinde başlattıkları saldırıların da başlangıcı bu döneme rastlar. Kırımın kaybedilmesi üzerine Bab-ı Âli Çerkes illeri üzerinde doğrudan kontrol sahibi olabilmek için Ferah Ali Paşa komutasında küçük bir donanmayı Çerkes limanlarına göndermeye karar verir. 1781 yılında yanındaki askerlerle birlikte Soğucak Kal’asına varan Ferah Ali Paşa daha kuzeyde bulunan Anapa liman kendini inşa etmekle görevlendirilmiştir. Ancak, Çerkes toplumsal ve kültürel yaşantısını tam olarak bilmeyen Bab-ı Âli’nin bu beklentisi çok kolay gerçekleşmez. Daha önce de belirtildiği üzere Osmanlı ile doğrudan bir bağlantı kurmamış olan ve savaşçı niteliğe sahip Çerkesler Ferah Ali Paşa ile birlikte tüm Osmanlı askerlerine karşı düşmanca bir tavır sergilemişler ve Osmanlı donanmasının ve askerlerinin bulunduğu noktalara yer yer baskınlar düzenlemişlerdir.

Bunun üzerine bir taraftan Sinop’tan getirdiği malzemelerle Anapa Kal’asını inşa ettiren Ferah Ali Paşa öte yandan Çerkes toplumunu antropolojik bir takım gözlemlerde bulunmak suretiyle içeriden tanımanın yollarını arar. Kabile geleneklerini, ritüellerini ve değerlerini öğrenmekle işe başlayan Ali Paşa yakın zamanda Çerkesler ile İstanbul arasında karşılıklı güvenin tahsis edilmesini sağlamakla birlikte aynı zamanda bölgede İslam dininin yaygınlaşmasında da etkili olmuştur (Gökçe, 1989). Ali Paşa’nın bu başarısının ardında yatan bir diğer önemli neden ise Şapsığ kabilesinin Liderinin kızıyla evlenmek ve Osmanlı ile Çerkezler arasında kız ‘alıp-vermek’ suretiyle daha dostane ilişkilerin kurulmasını sağlamak olmuştur.

Osmanlılar’ın Çerkes toprakları üzerinde sağladığı hükümranlığın sınırları hem Kuzey hem de Güney Kafkasya’da 1787 ve 1828-29 yıllarında yaşanan Osmanlı-Rus savaşlarının ardından giderek daralmıştır. 1787 yılı itibarıyla Rus yayılmacılığı karşısında Kırım Türklerinin yerlerinden edilmesiyle başlayan Müslümanların Anadolu, Balkanlar ve Ortadoğu’ya yönelik göçleri XIX. Yüzyıl boyunca durmaksızın devam etmiştir. Önce Kırım Tatarları ve ardından Nogaylar vatanlarını terketmişler ve bu süreci daha sonra Kuban nehrinin güneyinde ve doğusunda kalan Adigeyler, Kabarteyler, Çeçenler ve Abhazlar izlemişlerdir. Yoğunluklu olarak 1850’li yıllarda başlayan ve 1917 Rus Devrimine değin dalgalar halinde kara ve deniz yoluyla Osmanlı topraklarına gelen Çerkesler, Bab-ı Âli tarafından Anadolu topraklarına, Balkanlara ve bugünkü Suriye, Ürdün ve İsrail topraklarına yerleştirilmiştir. Rus yayılmacılığı sonucunda anavatanlarını terketmek zorunda kalan Çerkeslerin ‘Sürgün’ şeklinde nitelendirdikleri bu göçlerle Osmanlı’ya sığınan Çerkes nüfusunun 1 milyon üzerinde olduğu sanılıyor. Osmanlı’ya göç etmeye zorlananların sayısının Rus verileri dikkate alınarak yapılan akademik yazınında 500 bin ila 1 milyon arasında olduğu görülür (Avagyan, 2004: 56). Göçmen sayısının Türkiye kaynaklı çalışmalarda ise genellikle 1 milyon ile 2 milyon arasında olduğu iddia edilir (Karpat, 1985; Berkok, 1958; Saydam, 1997; Dündar, 2001; Şener, 1997; Aydemir, 1988). Ayrıca meşakkatli yolculuk sırasında pek çok insanın da hayatını kaybettiğini eklemek gerekiyor. Ölümlerin önemli bir kısmı yolculuk sırasında karşılaşılan zorluklar veya tifo, suçiçeği ve benzeri hastalıklardan kaynaklanmıştır. Öyleki dönemin Trabzon ve Samsun limanlarında onbinlerce insanın salgın hastalık nedeniyle öldüğü kayıtlara geçmiştir (Karpat, 1985; Avagyan, 2004). Göç sırasında hayatlarını kaybedenlerin oranının toplam göç öden nüfusun yaklaşık % 25’ini teşkil ettiği iddia edilir (Karpat, 1985; Avagyan, 2004: 58). Öte yandan XIX. Yüzyıl sonu itibarıyla Kuzey Kafkasya’da kalan ve göç etmeyen Çerkeslerin sayısının ise 150 – 200 bin dolaylarında olduğu ifade edilmektedir (Jaimoukha, 2001: 69).

Zorunlu göçe tabi tutulan Çerkesler klasik bir diaspora özelliği taşırlar. Klasik diasporaların en belirgin özelliği ise anavatana yönelik özlemin ve geri dönüş eğiliminin daimi olarak devam etmesidir. Çerkesler Anadolu topraklarına geldiklerinde, İstanbul Hükümeti tarafından on yıl süreyle askeri yükümlülük ve vergiden muaf sayıldılar; ev yapımı için gerekli olan bedel kendilerine hükümet tarafından verilirken aile başına ayrıca iki adet öküz verildi. Göçmenlerin Ermeni, Rum ve benzeri Hristiyan köylerinde meskun kişilerin evlerine yerleştirildikleri de bilinir (Avagyan, 2004). Göçmenler zorunlu bir iskân politikasına tabi tutulmuşlardır. Özellikle 1860’lı yıllardan itibaren yoğun olarak Osmanlı topraklarına akın eden Çerkesler, merkezkaç kuvvet olma özelliğine sahip unsurların bulunduğu yerlerde iskân edilmişlerdir. Balkan milliyetçiliğinin yaşandığı Balkanlar, Arap milliyetçiliğinin yaşandığı Ortadoğu, Rum ve Ermeni milliyetçiliğinin yaşadığı Anadolu toprakları Çerkeslerin yoğun olarak yerleştirildikleri bölgeler olmuştur. Akın akın ülkeye gelen Çerkesler ile Osmanlı, Müslüman ahalinin gittikçe çoğaltılmasını sağlamış, Hristiyan vilayetlerini müslümanlaştırmış, savaşçı özelliklere sahip bu yeni unsurlar sayesinde orduyu güçlendirmiş, milliyetçi merkezkaç gayri müslim unsurlara karşı bir denge sağlamaya çalışmış ve panislamizm konusunda önemli ilerlemeler kaydetmiştir.

Öte yandan, 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı öncesinde Bab-ı Ali’nin Rusya ile yaptığı anlaşma gereği Çerkeslerin Osmanlı-Rus sınırına ve Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları yerleşim birimlerine yerleştirilmeyeceğine karar verilmiştir. Ancak daha sonra 1877-78 Osmanlı-Rus savaşının ardından Balkanlardan sürülen Çerkeslerin yoğun olarak yaşadıkları Orta Anadolu ve Doğu Anadolu vilayetlerine yerleştirildikleri görülür. Kuzeyde Samsun’dan başlayan ve güneyde Hatay Reyhanlı’ya kadar uzanan şerit üzerine yerleştirilen ve ayrıca yer yer Batı Anadolu’da Adapazarı, İzmit, Biga, Çanakkale, Bursa ve Güneydoğu Anadolu’da bazı bölgelere ikamet etmeleri istenen Çerkeslerin bugünkü sayıları konusunda farklı rakamlar mevcuttur. Bu konuda kesin rakamlar olmamakla birlikte 1 milyon ile 7 milyon arasında çok farklı rakamlar söylenmektedir. Ancak yine de 1970’li yıllarda Peter Andrews’ın 900 kadar Çerkes köyünün olduğuna dair yaptığı saptamadan ve düşük doğum oranlarından yola çıkarsak kabaca bir tahminle 2,5 milyon dolaylarında Çerkes nüfusunun bulunduğunu söylemek abartılı olmaz sanıyorum. Bu sayının bugünkü Kuzey Kafkasya’da yaşayan yaklaşık 1 milyonluk Çerkes nüfusuna oranı düşünüldüğünde hiç de azımsanmayacak bir nüfus olduğu görülecektir.

Çerkes Diyasporası ve Siyasal Katılım Stratejileri: Kurumsal Yönlendirme Zorunlu göçün başlangıcından buyana Çerkesler anavatanlarından uzakta kendileri için yeni diyasporik vatanlar yaratma arayışında olmuşlardır. Terkedilen coğrafyaya benzer coğrafyaların bulunması, akordeonla çalınan folklorik müziğin, tahtalara vurularak elde edilen ritim üzerine yapılan dansların, gençler arasında yapılan Zekes isimli sohbetli gecelerin, sürgün (göç) sırasında yakılan İstanbulako adlı ağıtların günümüzde sürekli yinelenmesinin, kadın erkek arasındaki katılımcı toplumsal ilişkilerin, yine kadın ve erkek arasında ‘kaç-göç’ ilişkisinin olmamasının, Kafkasya’da varolan ‘Thamate’ (Yaşlıların saygınlığı ve halk meclisini yöneten kimse) geleneğinin, hijyene verilen önemin, batılı anlamdaki kamusal ve özel alan ayrımının, bireyler arası saygı kurumunun, toplumsal ayıp (haynape) kurumunun ve belki de en önemlisi misafirperverlik geleneğinin devamı anavatandan uzakta yeni vatanların oluşumunu büyük ölçüde sembolik düzeyde de olsa mümkün kılmıştır.

Türkiye toplumsal yaşantısına daha çok saraya verilen ‘alımlı’ Çerkes kadınlarıyla, Milli Mücadele yıllarında Biga’da gerçekleşen Aznavur Ayaklanması ve yine bu ayaklanmayı bastırmak amacıyla gönderilen Kuva-i Milliye temsilcilerinden Ethem Bey ile geçen, son yıllarda yaşanan Abhazya ve Çeçenya olaylarıyla gündemi zaman zaman işgal eden Çerkes diyasporasının özellikle son yıllarda kentsel alanda farklı bir kimliklenme sürecine girdiği gözlemlenmektedir. Geleneklerin yeniden inşa edildiği, geri dönüş yapanların sayıca arttığı, etnik örgütlenmenin ivme kazandığı, dil kurslarının düzenlendiği, anavatana yapılan turistik ziyaretlerin sayıca arttığı, Kafkasya ile yapılan ticaret hacminin yükseldiği günümüzde diyasporik kimlikler daha farklı bir düzlemde oluşturulmaktadır. Oluşturulan bu diyasporik kimliklerin tasarımını etkileyen farklı nedenler bulunmaktadır. Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle birlikte Kuzey Kafkasya ile Türkiye arasındaki siyasi, iktisadî ve kültürel ilişkilerin yoğunlaşması; son yıllarda Abhazya ve Çeçenistan’da yaşanan siyasal ve toplumsal gerilimler; dünyanın pek çok yerinde son yıllarda yaşanan etnik ve kültürel farklılıkların ön plana çıkarılması gibi etnik siyaset girişimleri ve yükselen kültürelizm söylemi; Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB)’ne giriş sürecinin fiili olarak başladığı son yıllarda AB’nin Kopenhag Kriterleri çerçevesinde ‘etnik azınlıklara’ ‘kültürel çeşitlilik temelinde’ imtiyazlı haklar tanınması gerektiği yönündeki telkinleri; ve demokratikleşme sürecinin bizleri çok-sesli bir Türkiye’nin oluşumuna yöneltmesi gibi önemli etmenler, Çerkes toplumu içerisinde etnik-kültürel örgütlenmenin ivme kazanmasına ve anavatan ile temasın artmasına neden olmuştur.

Özellikle Soğuk Savaş döneminde egemen olan ideolojik konfrontasyon sürecinde Türkiye’de yaşayan Çerkes diyasporası ile Kuzey Kafkasya arasındaki ilişkiler son derece sınırlı olmuş; Türkiye’de yaygın olan Sovyet karşıtı propaganda nedeniyle Çerkes diyasporası güçlü bir Sovyetler Birliği aleyhtarlığı ile beslenmiştir. Anavatan ile iletişim ve ulaşım kanallarının sınırlı olduğu bu dönemde Çerkes diyasporası, sadece

Kafkasya’dan Çerkes dilinde yayın yapan Sovyet radyolarından anavatanlarına dair haberleri alabilmişlerdir. Sovyetler Birliği’nin 1990’lı yılların başlangıcında yaşadığı çözülme ile birlikte Kuzey Kafkasya’nın dış dünya ile ulaşım ve iletişim kanalları açısından bağlantılarının zenginleştiğini görüyoruz. Bugün Trabzon ve Samsun limanları ile Soçi ve Sohum limanları arasında sürekli feribot seferleri ile birlikte İstanbul’dan Maykop ve Krasnodar havaalanları arasında düzenli uçak seferleri düzenlenmektedir. Anavatan ile diyaspora arasında artan bu bağlar sadece ulaşım ve iletişim düzeyinde kalmamakta, yukarıda da dile getirildiği gibi, kültür, eğitim ve ticaret alanlarında da görülmektedir. Günümüzde, Türkiye’de yaşayan Çerkes diyasporası için zaman ve mekân kurguları Soğuk Savaş döneminde olduğundan farklı bir şekilde tezahür etmektedir. Kuzey Kafkasya artık yakın zamana değin olduğu gibi ideolojik angajmanlar gereği Türkiye’deki Çerkes diyasporası tarafından ötekileştirilen ve sadece geride bırakılan o hayali vatan şeklinde algılanan ülke değil, aksine zaman zaman ziyaret edilen, geride bırakılan yakın akrabaların aranıp bulunduğu, iktisadi ve kültürel bağların kurulduğu gerçek bir coğrafya olarak algılanmaktadır.


Genel hatlarıyla betimlediğim bu yapısal ve konjonktürel arka plan üzerine şimdi, Çerkeslerin özellikle 1970’li yılların başlangıcından bu yana Türkiye’deki kurumsal mekanizmaların el verdiği ölçüde geliştirdikleri farklı siyasal katılım stratejilerine kısaca değinmek istiyorum. Bu değerlendirmeyi yaparken İngiliz araştırmacı Patrick R. Ireland’ın geliştirdiği ‘kurumsal yönlendirme teorisini’ kullanacağım. Ireland, göçmen topluluklarının göç sürecinde oluşturdukları siyasal katılım stratejilerini değerlendirirken, göç alan ülkenin yasal ve siyasal yapısına özel bir önem verir. Ireland, bazı göçmen topluluklarının, içinde yaşadıkları ülkelerin kendilerine yönelik sistematik bir şekilde uyguladıkları kurumsal kayıtsızlık ve dışlama nedeniyle, siyasal katılım yönünde pek istekli olmadıklarını belirtir (Ireland, 1994). Ireland, göçmenlerin siyasal katılım stratejilerini anlayabilmek için, bugüne değin sıkça başvurulan ve sınıf ile etnisite kavramlarını hareket noktası olarak alan teorik yaklaşımların ötesine gidilmesi gerektiğini düşünür. Bu nedenle, kendisi ‘kurumsal yönlendirme teorisi’ (institutional channeling theory) denilen bir yaklaşımı alternatif olarak önerir. Bu yaklaşıma göre, siyasal katılım stratejileri geliştiren etnik azınlıklar, içinde bulundukları yapının niteliği nedeniyle etnisiteyi birincil araç olarak kullanma eğilimi gösterirler. Bu eğilimin ardında yatan neden, öncelikli olarak ‘evsahibi’ toplumun azınlıklara ilişkin uyguladığı yasal ve siyasal düzenlemelerdir. Sözgelimi, eğer egemen anlayış merkezi siyasal iktidar tarafından uygulanan çokkültürlülük ideolojisi ise, etnik gruplar büyük ihtimalle etnisite ve kültür söylemlerini yücelterek örgütlenme yoluna gidecekler ve iktidarın kendilerine çokkültürlülük projesi çerçevesinde ayırdığı kaynaklardan yararlanabilmek için de iktidarla klientalist bir ilişkiye gireceklerdir. Bu teorik çerçeveden bakıldığında, Türkiye’de yaşayan Çerkes toplumunun, bugüne değin öncelikli olarak neden etnisite çizgisinde örgütlendiğini anlamak mümkün olabilir. Etnik azınlıkları siyasal katılımdan uzak tutan ve onları dışlayan bir yasal düzlemde, Çerkeslerin kendi içlerine dönük etnik örgütlenmelere yönelmeleri, bu teori dikkate alındığında, kaçınılmaz olarak görülür.

Bu yaklaşımdan hareket edilecek olursa diyasporada yaşayan Çerkeslerin farklı ülkelerde farklı siyasal katılım stratejileri geliştirme eğilimi gösterdikleri saptaması yapılabilir. Sözgelimi, Antropolog Seteney Shami’nin çalışmalarından da algılanacağı üzere Ürdün kabileler ölçeğinde örgütlenen bir siyasal yapıya sahip olduğundan, bu ülkede yaşayan Çerkesler bir kabile şeklinde örgütlenme gereğini görmüşlerdir. Bu amaçla 1980 yılında kurulan Çerkes-Çeçen Kabile Konseyi diğer kabile konseyleri gibi siyasal iktidar tarafından tanınmış ve ülkedeki kaynakların paylaşım sürecinde kendi üyelerini temsil etme hakkına sahip olmuştur (Shami, 1998).

Türkiye’de ise ulus-devlet projesinin uygulamaya konduğu ilk yıllardan itibaren yaygınlaştırılan formal çoğunluk milliyetçiliği söylemine paralel olarak Çerkesler de varlıklarını sürdürebilmek için var olan ulusal homojenleştirme projesine angaje olmayı tercih etmişler ve bu nedenle etnik kimliklerini kamusal alanda dışa vurmamaya özen göstermişlerdir. Daha sonra 1970’li yılların ideolojik kutuplaşma sürecinde siyasal yapının değişimiyle birlikte Çerkeslerin de ‘devrimci’ ve ‘dönüşçü’ kutuplaşması içinde örgütlendiklerini gözlüyoruz. Her iki grupta çoğunlukla sol eğilimli insanlardan oluşmakla beraber, ‘devrimciler’ Çerkes toplumunun haklarının Türkiye’de gerçekleştirilecek bir sosyalist devrim sonucunda oluşacak federatif bir yapı içinde tanınacağı yönünde bir söylem kullanmışlar; ‘dönüşçüler’ ise öncelikli sorumluluklarının Kafkasya’ya yani anavatana yönelik olduğunu söylemişler, bu nedenle geri dönüş tezini savunmuşlardır. ‘Dönüşçüler’ kendilerini sola ait olarak tanımlasalar da Çerkes milliyetçiliği çizgisinde olduklarını söylemek pekala mümkündür ve bir grup Çerkes 1989 sonrasında anavatana dönüşü gerçekleştirebilmiştir.

1980’li yıllar yaşanan askeri darbe, Çerkes diyasporasında örgütlenme konusunda bir sessizliğin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Metafizik ve teolojik bir niteliğe sahip olan ve Türk-İslam sentezini söylemleştiren 1982 Anayasasının damgasını vurduğu 1980’li yıllarda Çerkesler yine iki farklı kolda örgütlenmelerini devam ettirdiler. Bunlardan bir tanesi egemen ideolojiyle örtüşen bir çizgide ‘Çerkes-Türkü’ kimliğini benimseyen ve Türk-İslam sentezine yakın olanlardır. Diğer yandan, Türk milliyetçisi bu anlayışa karşıt olarak Çerkesliklerini ön plana çıkaran gruplar da bu dönemde varlık göstermişlerdir. Ancak her iki oluşumda daha çok popüler düzeyde sergilenmiş, dernek ve vakıf düzeyindeki örgütlenme 1990’lı yıllarda yoğun olarak yaşanmıştır.
Öte yandan, etnik siyasetin yaygınlaştığı 1990’lı yılların Türkiye’sinde ise Çerkes diyasporasının, azınlık söylemine dayalı bir siyasal katılım stratejisi geliştirme eğilimi içine girdiği söylenebilir. Dönemin küreselleşen etnik siyasetinin belirlediği Çerkes diyasporası içindeki azınlık söyleminin yine 2000’li yılların başlangıcında hızlı bir değişim sürecine girdiği düşünülebilir (Kaya, 2004). Özellikle son yıllarda Avrupa Birliği düzleminde yer alan etnik grupların tabi oldukları ulus-devletlerin yer yer baskıcı hegemonyalarından kendilerini kurtarabilmek için Avrupa Birliği’nin kendilerine sunduğu ulus-ötesi mekanizmaları kullanma eğiliminde olduklarını görüyoruz. Bask, Korsika ve Katalan gibi otokton halkların yanı sıra Türkiye’deki Çerkes diyasporası da bu eğilimi sergilemektedir. Özellikle son dönemde Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyeliği yönündeki çalışmalara paralel olarak çıkarılan Katılım Ortaklığı Bildirgesinde Avrupa Birliği Komisyonun ‘azınlık’ kavramını kullanmaktan özenle kaçınması, hem Batı’nın kendi yapısal sorunları hem de Türkiye’nin içinde bulunduğu yapısal ve konjonktürel nedenlerden dolayı oldukça anlamlıdır. Çok yakın zamana değin Avrupa ülkeleri, kendileri ve dış dünya için ‘azınlık’ söylemini kullanmakta çekince görmemekle birlikte son dönemde Avrupa Birliği içindeki uyumun bozulabileceği ihtimalini göz önünde bulundurarak ‘azınlık’ kavramı yerine daha uyumlu bir kavram olduğunu düşündükleri ‘kültürel çoğulculuk’ kavramını kullanmaya başlamışlardır. Bu nedenle ulus-ötesi düzlemde hakların arayışına giren kültürel gruplar da bu söylemsel farklılaşmaya uyum sağlayarak azınlık söyleminden kısmen uzaklaşmaya başlamışlardır.

Türkiye’deki Çerkes dernek ve vakıflarında da benzer bir eğilimden söz edilebilir. Birazdan daha ayrıntılı bir şekilde aktarılacak olan Demokratik Çerkes Platformu ve Kaf- Der gibi oluşumlar bu eğilimi sergilemektedirler.

Avrupa Birliği’ne entegrasyon sürecinde gerek içsel ve gerek dışsal faktörlerle Türkiye’de derinleşerek süregiden demokratikleşme sürecinin etnik, kültürel ve dinsel azınlıklar ile devlet arasındaki ilişkilerin yeniden tanımlanması sürecinde çok belirleyici olduğunu belirtmek gerekiyor. Neredeyse Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından buyana her türlü azınlık talebini, kendi ulusal güvenliğine tehdit olarak algılayan devlet kurum ve kuruluşlarının, uyum paketlerinde de dile getirildiği gibi bu talepleri bundan böyle eşitlik ve adaletin sağlanması yönünde dile getirilen talepler olarak değerlendirme eğilimine girdiği söylenebilir.4 Bu eğilimin ortaya çıkmasıyla birlikte yürülülüğe giren anadilde yayın ve eğitim ile birlikte azınlık vakıflarının hukuksal niteliğine ilişkin düzenlemeler, Türkiye’nin demokratikleşme alanında katettiği mesafeyi ifade etmesi açısında çok anlamlıdır.

Çerkes Sivil Toplum Örgütleri ve Çerkes Kimliği Azınlık ve/veya diasporik gruplar tarafından kurulan etnik ve kültürel nitelikli dernek, vakıf ve benzeri sivil toplum örgütlerinin her ne kadar Dernekler Yasasınca tanımlandığı kadarıyla siyasete katılmaları mümkün olmasa da, bu tür oluşumları bulundukları ülkenin iç ve dış siyasetine etkide bulunan, siyaset üreten ve temsil ettikleri kitlelerin siyasi kararlarını önemli ölçüde etkileyen kurumlar olarak değerlendirmek gerekir. 1960’lı ve 70’li yıllarda Daniel Bell (1965)’in Amerika Birleşik Devletleri ve Batı Avrupa bağlamında kültürel nitelikli olarak tanımladıkları etnik hareketler, ırkçılık karşıtı hareketler ve kimlik talepleri MacIntyre (1971) tarafından siyasal nitelikli olarak tanımlanmıştır. Ona göre iki farklı siyaset yapma şekli mümkündür: merkezdekilerin yaptığı siyaset ve dışarda bırakılanların yaptığı siyaset. İktidarı elinde bulunduran veya iktidardan pay alanlar parlamento, siyasal partiler ve sendikalar gibi meşru siyasal kurumlar üzerinden siyaset üretmeyi tercih ederken, iktidarın dışında kalan/bırakılan her türlü azınlık kimlik, etnisite, din ve gelenek gibi kültürel sermaye üzerinden siyaset üretmeyi tercih etmek zorunda kalmışlardır. Diğer bir deyişle MacIntyre, kültürel olanı, özel alana hapsetmek isteyen asimilasyoncu ve modernleşmeci yaklaşımların tersine alternatif bir siyaset üretme şekli olarak tanımlamıştır. Böylelikle, sona erdiği düşünülen ideolojik ve siyasal olanın farklı şekillerde varlığını sürdürdüğü saptamasında bulunur MacIntyre. Buradan hareketle, etnik, kültürel ve kimlik nitelikli örgütlenmelerin de Türkiye bağlamında siyasal örgütlenmeler olduğu saptamasında bulunmak çok iddialı olmayacaktır. Bu nedenle, ilk bakışta kültürel bir etkinlik ssegiledikleri düşünülen etnik bazlı dernek ve vakıfların aslında birer sivil toplum örgütü oldukları ve bir tür siyaset gerçekleştirdikleri ileri sürülebilir.

Kentsel alanda Çerkes kimliğinin yeniden üretilmesi sürecinde Kafkas yardımlaşma derneklerinin ve bu dernekler içerisinde yer alan seçkinlerin oldukça önemli bir rolü vardır. İlk kez 1946 yılında kurulan ve Azerileri de içinde barındıran Dost Eli Yardımlaşma Derneği ile serüvenine başlayan Çerkes dernekleri Soğuk Savaş döneminde Anti-Sovyet bir nitelik kazanmışlar ve farklılaşmaya doğru yönelmişlerdir. 1950’li yıllar itibarıyla Türk unsurundan kendini ayırma eğilimi içine giren bu derneklerden Kuzey Kafkasya Kültür Derneği (Ankara, 1964) sahip olduğu kültürelist söylemle diyasporadaki Çerkes kültürünün korunması (reification) konusunda folklorik çalışmalar yapmıştır.

Öte yandan 1993 yılında Ankara’da kurulan ve bugün Türkiye’nin değişik illerinde 40 kadar şubesi bulunan Kafkas Derneği (Kaf-Der) en önemli ve en yaygın dernek ağını teşkil etmektedir. İki ayda bir yayınladığı Nart adlı düşün ve sanat dergisi ve toplumsal, kültürel, tarihsel, siyasal ve iktisadi yanlarıyla Çerkes diasporasını ve anavatanını ele alan bilimsel yayınlarıyla Çerkes kimliğinin Türkiye’de yaygınlaşması sürecinde Kaf-Der etkili bir rol oynamıştır. Sadece kültürelist bir söyleme sahip olmayan bu dernek aynı zamanda Çerkes diasporasının kentsel yaşama uyum, modernleşme ve siyasal temsil konularında çalışmalar da yapmaktadır. Avrupa Birliği Helsinki Zirvesinden sonra özellikle AB Ankara Temsilciliği nezdinden girişimlerde bulunan Kaf- Der Türkiye’de çok kültürlülük anlayışının geliştirilmesi, anadilde eğitim ve yayın gibi konularda aktif bir rol oynamıştır. Kaf-Der ayrıca anavatanda kurulan ve merkezi Maykop’ta bulunan DAR (Dom Adaptatia Repatriant) adlı dernekle bağlantı içinde çalışarak geri dönüş yapanların anavatana yeniden uyum sağlamaları sürecinde etkili rol oynamaktadır. Kaf-Der ayrıca, Maykop ve Nalçik kentlerinde bulunan üniversitelerde eğitim görmek üzere Türkiye’den öğrenci gönderilmesi konusunda da çalışmalarda bulunmaktadır. Kaf-Der’in etkili olduğu diğer bir alan ise son yıllarda Kuzey Kafkasya ile Türkiye arasında/ötesinde ortaya çıkan ve kültürel, siyasal, toplumsal ve iktisadi niteliklere sahip ulusaşırı (transnational) alandır.5 Bu çerçevede dernek sadece anavatan ile diaspora arasında eğitim gibi toplumsal ve kültürel etkinliklerde bulunmuyor, aynı zamanda iki coğrafya arasında gittikçe zenginleşen ticari ağların da örülmesinde etkili bir rol oynamaktadır. Kaf-Der ayrıca, diasporada ve anavatanda bulunan Çerkesleri uluslararası bir platformda biraraya getiren Dünya Çerkes Birliğinin (DÇB) aktif üyesidir.6

Çerkes kimliğini ön plana çıkaran ve liberal-milliyetçi bir söyleme sahip Kaf-Der’den farklı olarak 1995 yılında İstanbul’da kurulan Kafkas Vakfı ve Birleşik Kafkasya Derneği adlı kuruluşlar İslami eğilimi temsil etmekte ve Kuzey Kafkasya’da bir İslami konfederasyonun oluşumu için çaba harcamaktadırlar. Bu iki dernek özellikle son yıllarda ortaya çıkan Çeçen mücadelesine angaje olmuşlardır. Kafkas Vakfının Bursa, Çorum, Kayseri ve Kahramanmaraş’ta şubeleri vardır. Merkezi Fatih’te bulunan Birleşik Kafkasya Derneği ise konfederalist bir eğilimi temsil eder. Derneğin ayrıca Bursa ve Samsun’da iki şubesi mevcuttur. Birbirinden farklı eğilimler içinde olan bu derneklerin dışında Türkiye’de seksen kadar irili ufaklı pek çok Çerkes derneğinin olduğunu söylemek mümkün.7

Öte yandan, 14 Ağustos 1992 yılında başlayan Abhazya-Gürcistan savaşının hemen ardından, Türkiye’de bulunan bütün Çerkes ve Abhaz derneklerinin temsilcileri biraraya gelerek, Kafkas – Abhazya Dayanışma Komitesini kurdular.8 Merkezi

İstanbul’da bulunan Komitenin Ankara’da bir şubesi mevcuttur. Söz konusu komite, Türkiye’nin savaşa ilişkin yaklaşımının oluşumu sürecinde etkili olmuştur. Yukarıda sıralanan dernek ve vakıfların dışında kalan ve kendini doğrudan bir sivil toplum kuruluşu olarak tanımlayan Demokratik Çerkes Platformu (DÇP, İstanbul), Türkiye’ye resmi aday üye olma hakkını tanıyan 1999 AB Helsinki zirvesinin ardından bir grup Çerkes aydınının bir araya gelerek gerçekleştirdikleri bir gevşek örgütlenme modeline sahiptir. Seküler bir söyleme sahip olan DÇP, Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde kendince aktif rol oynayan, azınlıkların kendi ana dillerinde eğitim ve yayın yapma haklarının Türkiye’de yaşayan tüm farklı nitelikteki etnik azınlıklara verilmesi gerektiğini savunan bir kuruluştur. DÇP ayrıca, diasporada kültürel olanın yeniden üretilmesi sürecinde varlık göstermeyeceğini vurgularken doğrudan adalet, eşitlik ve benzeri siyasal konulara ilişkin araştırma, konferans ve resmi görüşme gerçekleştirme misyonunu üstlenmiştir.

Geliştirdikleri ulusaşırı siyasal, sosyal, kültürel ve ticari bağlarla Kuzey Kafkasya (Rusya Federasyonu), Ürdün, İsrail ve Suriye ile Türkiye arasında belli ölçülerde bir tür köprü oluşturan Çerkes diasporası, ülke içinde gerçekleştirdiği sivil toplum kuruluşları şeklindeki örgütlenmelerle de ülke iç ve dış siyasetini kendi ölçüsünde şekillendirmektedir. Özellikle kentsel alanda sayıları son yıllarda hızla artan bu tür örgütlenmeler, Çerkes diasporası içinde önemli toplumsal, siyasal ve kültürel değişimlere de kaynaklık etmişlerdir. Bu tür örgütler, dergi ve kitap benzeri yayınlarıyla, kapsamlı web sayfalarıyla, düzenledikleri kültürel faaliyetler, konferanslar, sergiler, geziler ve şenlikler ile bir taraftan Diane Crane’in “görünmez kolejler” (invisible colleges) olarak adlandırdığı enformal eğitim kurumları gibi işlev görmekteyken, diğer taraftan Appadurai (1997)’nin Max Weber’e göndermeyle “ortak hissiyatlar cemaati” (community of sentiments) olarak tanımladığı cemaatlerin ortaya çıkmasına da olanak tanır. Kaldı ki, video filimleri, televizyon, dergi, internet gibi kitle iletişim araçlarının son yıllarda diasporik Çerkes kimliğinin Türkiye’de yaygınlık kazanması sürecinde önemli bir etkisi olduğu bilinmektedir (Kaya, 2004; Kaya, Yayında). Ancak, diasporik kültürel ve etnik kimliklerin sınırlarının ve niteliklerinin belirlenmesi sürecinde sadece kitle iletişim araçları ve etnik örgütler etkili değillerdir. Bu süreçte etkili olan bir diğer unsur ise diaspora gruplarının bulunduğu ülkenin söz konusu grupların anavatanlarına ilişkin siyasetin değişen niteliğidir.

Yakın Dönem Türk Dış Politikası ve Çerkesler: Abhaz ve Çeçen Savaşları Tarihsel açıdan Rus, Osmanlı ve Pers imparatorluklarının nüfuz alanları içerisinde bulunan Çerkesler, modern zamanlarda da bu imparatorlukların mirasçıları olan Rusya, Türkiye, İran ve hatta Gürcistan arasında gerçekleşen iktidar mücadelelerinin olumsuz etkilerine maruz kalmaktadırlar. XVI. Yüzyılın sonlarında gerçekleşen Osmanlı-Iran Savaşı sonrasında Osmanlı’nın hükümranlığı altına giren Güney Kafkasya, XIX. Yüzyılın sonlarında yaşanan Osmanlı-Rus Savaşları sonunda Rus kontrolüne geçen Kuzey Kafkasya ve Osmanlı topraklarına doğru yaşanan kitlesel göç, ve son yirmi yıldır tanık olduğumuz Gürcü-Abhaz savaşı (1992-...) ile Rus-Çeçen savaşı (1991-....) ile birlikte yaşanan bölgesel istikrarsızlık, kitlesel göç ve hepsinden önemlisi yüzbinleri bulan insan kaybı Kafkasların yazgısı haline gelmiştir adeta. Bölgeyi ilgilendiren gerilimler sadece uluslararası aktörlerin nüfuz mücadelelerinden kaynaklanmamakta, aynı zamanda Kuzey Kafkasya bölgesinde bulunan Adigey Cumhuriyeti, Karaçay-Çerkesk Cumhuriyeti ve Kabartey-Balkar Cumhuriyetinin Çerkes, Rus ve Türki kökenli halkları arasında var olan ve birer saatli bomba özelliğine sahip etnik mücadelelerden de
kaynaklanmaktadır.10

Siyasal ve etnik sınırların bu denli belirgin bir şekilde yeniden üretildiği Kuzey Kafkasya’nın bu parçalanmışlığının bölgenin kaderi olup olmadığı sorusu bu çalışmanın ana konusunu teşkil etmemektedir. Ancak, Zbigniew Brzesinski (1997)’nin Avrasya Balkanları şeklindeki nitelendirmesi ile literatürde yeniden tanımlanan Kuzey ve Güney Kafkasya, hiç şüphesiz, daha uzun yıllar sürekli değişen nitelikte farklı ittifaklara, dostluklara ve düşmanlıklara sahne olacak gibidir. Gerek Kafkas petrol rezervlerinin % 50’ne sahip olan ve gerekse Bakü-Novorossik betrol boru hattının üzerindeki coğrafi konumuyla Rusya için stratejik bir önem arzeden Grozni şehrinin Çeçenler ve Ruslar için ifade ettiği anlamı anlamak çok zor olmasa gerek. Böylesine bir gerçekliği içinde barındıran bir kentin sadece “terörist topluluk”, “radikal islamcı cemaat” veya “islamcı mücahitlerin davası” şeklindeki tanımlamalarla değerlendirilemeyecek denli siyasal ve ekonomik açıdan stratejik bir öneme sahip olduğunu anlamak o denli zor olmasa gerek. Bu nedenledir ki, Çeçen Lider Aslan Mashadov’un 1996 yılında Abhaz-Gürcü savaşı devam ederken Abhaz din kardeşlerine karşı Gürcistan ile yaptığı dostluk anlaşmasının tamamıyla pratik çıkarlardan kaynaklandığını ve bu anlaşmanın ardındaki temel motivin Çeçenlerin Gürcistan üzerinden Karadeniz’e ulaşma istekleri olduğunu anlamak o denli zor olmasa gerek. Aynı şekilde, 1998’de iktidara gelen radikal İslam eğilimli Şamil Basayev’in Dağıstan ile imzaladığı dostluk anlaşmasının ardında yatan temel motivin bir dinsel ittifak oluşturmak olmadığı, aksine Çeçenlerin yine pratik nedenlerden ötürü Hazar Denizine açılma yönündeki isteklerinin olduğu görülmelidir.

Türkiye’de yaşayan Çerkeslerin, Kuzey Kafkasya’ya yönelik Türk dış politikalarının oluşum sürecinde kurumsal düzeyde çok etkili olduğunu söylemek abartılı olacaktır. Bu etki gnellikle kişisel düzeyde gerçekleşmiştir. Sözgelimi, Kurtuluş Savaşı sürecinde General İsmail Berkok gibi bazı isimler ile birlikte bir grup askerin Mustafa Kemal’in bilgisi dahilinde Kuzey Kafkasya’ya propaganda çalışmaları yürütmek ve milli mücadele için dstek bulabilmek amacıyla bölgeye gönderildikleri bilinmektedir. Wilson ilkeleri ışığında Kuzey Kafkas halklarının bağımsızlık hareketleri temelinde örgütlenmeleri, Savaşın ardından işgal edilen Türkiye’nin karşı karşıya olduğu durumun aktarılması ve Kuzey Kafkas halklarıyla Anadolu’da yaşayan Müslüman halk arasında birlik beraberliğin sağlanması yönünde propaganda yapmayı amaçlayan bu grup büyük ölçüde Çerkes kökenli insanlardan oluşmaktaydı (Butbay, 1990). Bu dönemde kurulmuş olan Şimali Kafkas Cemiyeti ve Şimali Kafkas Göçmenleri Komitesi de bu tür propaganda çalışmalarında yer almakla birlikte, daha çok Kafkas göçmenlerin sorunlarının çözümüyle ilgilenmekteydiler (Ünal, 2000: 74). Modern zamanlarda, kurumsal düzeyde Çerkes derneklerinin Türkiye’nin bölgeye ilişkin dış politikasını sınırlı ölçüde de olsa belirlemeye başlaması, Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle ortaya çıkar. Abhazya – Gürcistan savaşının başlamasıyla birlikte kurulan Kafkas – Abhazya Dayanışma Komitesi, basın bildirileri, gzete ilanları ve Türk Dışişleri Bakanlığı ile gerçekleştirdiği birebir görüşmelerle Türk dış politikasının oluşum sürecini kurumsal olarak etkilemeye çaba göstermiştir. 1994 yılında Yeltsin araclığıyla Moskova’da gerçekleştirilen Abhazya – Gürcistan görüşmelerinde Komite’den de temsilciler katılmıştır. Bugün hâlâ Abhazya veya Gürcistan konusunda gerek Komite üyeleri veya gerekse Kaf-Der üyeleri gerektiğinde Dışişleri Bakanlığı tarafından düşüncelerine başvurulmak üzere Ankara’ya davet edilirler. Topluluk içinden bazı kaynakların bildirdiğine göre, Mayıs 2004 tarihinde Türkiye’yi ziyaret eden Gürcistan Devlet Başkanı Saakaşvili’nin üst düzeyde o denli çok sıcak ilgi görmemesinin nedeninin ziyaret öncesinde Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı ile temasta bulunan Çerkes derneklerinin telkinlerinden kaynaklanmıştır.11 Ayrıca, Komite ve Kaf-Der’in son dönemde Başbakan Tayyip Erdoğan ile daha yakın temasta oldukları ve Türkiye’nin Kafkasya’da siyasal, kültürel ve askeri anlamda daha fazla söz sahibi olması geektiği yönünde telkinlerde bulunduğu söyelenmektedir. Tayyip Erdoğan’ın Ağustos 2004 tarihinde Gürcistan’a gerçekleştirdiği resmi gezinin öncesinde Kafkas – Abhazya Dayanışma Komitesinin Başbakanlık nezdinde görüşmelerde bulunduğu ve Başbakanı Abhazya konusunda etkiledikleri bilinmektedir.12

Gerek Abhaz Savaşı ve gerekse Çeçen Savaşı hiç şüphe yok ki, Türkiye’de yaşayan ve genel olarak Çerkes olarak tanımlanan Kuzey Kafkas halklarının geliştirdikleri kimlik siyasetlerinin oluşum süreçlerinde önemli bir rol oynamıştır. Bu etkileri bir kaç farklı şekilde ele almak mümkün: a) Abhaz ve Çeçenlerin birbirleriyle olan ilişkileri; b) Adigey ve Abhaz yerli Kafkas halklarının savaş karşısındaki tutumları; ve c) Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Abhaz ve Çeçen savaşları karşısında takındığı resmi tutum. Bu dört unsurun tek tek değerlendirilmesi yapıldığında anavatanda yaşanan siyasi ve benzeri gelişmeler ile Türkiye’de, diğer bir deyişle diasporada, yaşanan gelişmelerin Çerkes diasporasındaki kimlik oluşum süreçlerini ne şekilde belirlediği yakından görülebilir.

Simdi sırasıyla, son yıllarda Türkiye’de yaşayan Çerkes diasporasında farklılıklar gösteren Çerkes kimliğinin değişim sürecinde etkili olan siyasal unsurları sıralamakta fayda var. Aslan Mashadov tarafından verilen kararla Çeçenler ile Gürcistan arasında imzalanan dostlu anlaşması uyarınca Çeçenler, kendi din kardeşleri olan ve kendileri gibi Çerkes üst kimliği altında yer edinmiş Abhazları savaş sırasında desteklememe kararı alıyorlardı. Bu kararın ardında yatan temel düşüncenin, Çeçenlerin Karadeniz’e açılma isteği olduğu söylenebilir. Öte yandan yukarıda da değinildiği gibi Şamil Basayev’in diğer Çerkes haklarından öte Dağıstan ile kurduğu İslami temelli yakınlaşmanın da asıl nedeninin Çeçenlerin Hazar Denizine açılma yönünde sergilediği isteklilik olduğu düşünülebilir. Abhaz-Gürcü ve Çeçen-Rus Savaşları sırasında başlangıçta beliren Müslüman Kuzey Kafkas halkların birlikteliği zaman geçtikçe yerini din dışı reel politik kaygılara bırakıyordu. Bu savaşlar bir yandan Abhaz ve Çeçen halkların can kaybı vermelerine neden olurken, öte yandan Müslüman Kuzey Kafkas halklarının Çeçen- Dağıstan halkları bir tarafta ve Adigey-Abhaz halkları öte tarafta olmak kaydıyla ayrışmasına zemin hazırlıyordu. Anavatanda yaşanan bu gelişmeler özellikle Türkiye’de yaşayan Adigeleri ve Abhazları rahtasız etmiştir. Çeçenlerin özellikle Abhaz-Gürcü Savaşı sırasında Gürcistan ile kurduğu yakınlık karşısında diasporada yaşayan Adige ve Abhaz halkları Çeçen davası karşısındaki hassasiyetlerini yitirmeye başlamışlardır. Bu hassasiyetin yitirilmesi, Türkiye’de yaşayan Çeçenler ile diğer Çerkeslerin (Abhaz ve Adige) arasına etnik sınırların inşa edilmesi gerekli olan zemini büyük ölçüde hazırlamıştır. Öte yandan, unutmamak gerekir ki, Abhazya – Gürcistan savaşı sırasında Rusya’nın Abhazlardan yana tavır koyması, Adigey ve Abhazların Rus – Çeçen savaşında en azından belli ölçüde sessiz kalmaları için gerekli olan zemini hazırlamıştır. Diasporada yaşayan Çeçenler ile Çerkesler arasında ortaya çıkan bu etnik sınırı belirleyen bir diğer önemli etken ise, özellikle 1991 yılında Rusya Federasyonu karşısında Cahar Dudayev liderliğinde bağımsızlığını ilan eden Çeçen-İnguş Cumhuriyetinin varlığı karşısında Türkiye’de yaşayan Çeçenlerin ulusal-etnik kimliklerini daha da güçlü bir şekilde dile getirmeye başlamalarıdır. Dudayev ile birlikte ulusal ve etnik özgüvenlerini büyük ölçüde kazanmış Çeçen diasporasının kendilerini 1990’lı yılların başlangıcından buyana Çerkeslerden belli ölçüde ayırmaya başladığını söylemek mümkün. Bu nedenlerledir ki, Çerkes diasporası Gürcü-Abhaz savaşında Abhazlara verdiği sürekli desteği, Rus-Çeçen savaşında Çeçenlere sürekli verecek denli cömert davranmamıştır. Yeniden hatırlatmak gerekirse, XX. Yüzyılın başında nerdeyse Müslüman kökenli tüm Kuzey Kafkas halklarını kapsayan Çerkes üst kimliğini, 1980’li yıllarda öncelikle Türk kökenli Karaçay, Balkar, Kırım ve Dağıstan halklarının ve 1990’lı yıllarda da Çeçenlerin bıraktıklarını görebiliriz.

Daha önceki yıllarda kendilerine diasporik Çerkes üst kimliği içinde yer bulan Adigey, Abhaz ve Çeçenlerin son yıllarda etnik kimliklerinde önemli dönüşümler yaşadıklarını biliyoruz. Bu dönüşümün nedenlerinden biri yukarıda da ifade edildiği gibi Abhaz ve Çeçen savaşları sırasında yaşanan gruplar arası siyasal gelişmelerdir. Bir diğer önemli neden ise, yine bu savaşlar sırasında Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin takındığı farklı siyasal tutumların Türkiye sınırları içinde yaşayan farklı Çerkes grupları arasında bulduğu farklı yankılardır. Abhaz ve Çeçen savaşlarının başladığı 1991-1992 yılları itibarıyla iktidarda bulunan DYP-SHP koalisyon hükümeti “Adriyatik’ten Çin Seddine Türk Dünyası” şeklindeki egemen Türk-İslam söyleminin etkisi altında Kuzey Kafkasya’da özgürlük mücadeleleri sergileyen Abhaz ve Çeçen halklarını destekleme eğilimindeydi. Siyasal iktidarın bu eğiliminden destek alan Çerkes vakıf ve dernekleri her iki savaşta ‘kahramanlık’ sergileyen akraba topluluklarını destekliyorlar ve hatta savaşmak üzere insan gücü dahi gönderiyorlardı. Bu dönem, aslında Türkiye Cumhuriyeti ile Rusya’nın Kuzey Kafkasya üzerinde egemenlik kurma konusunda rekabete girdikleri bir dönemdir. Bu nedenledir ki, Çeçenlere arka çıkabilen, Abhazları kayırabilen ve hatta Gürcistan ile dengeli bir siyaset yürütebilen bir Türkiye vardır karşımızda. Avrasya Feribotunun Trabzon – Soçi seferini yaparken Çeçen militanlarca kaçırılması (1996) ve yine Swiss Otel’de onlarca kişinin Çeçen militanlarca rehin alınması (2000) gibi olaylar Abhaz ve Çeçenlere yönelik olumlu resmi havanın hakim olduğu döneme rastlar.

1999 yılında kurulan yeni Koalisyon hükümeti ile Kuzey Kafkasya siyaseti konusunda önemli bazı değişikliklerin yaşandığı farkedilebilir. DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümeti özellikle ANAP merkezli ve Rusya yanlısı reel politik yönelimleriyle Kuzey Kafkasya konusunda Türkiye’yi daha farklı bir yöne doğru götürdükleri rahatlıkla söylenebilir. Hazar ve Kafkas petrollerinin Batı pazarlarına doğru taşınması konusunda büyük pazarlıkların yapıldığı bu dönemde özellikle ABD, Rusya, İngiltere, Fransa, Türkiye ve İran’ın ortak çıkarların korunması konusunda oldukça hassas davrandıkları ve bu çıkarları tehdit edecek diğer dışsal faktörlere pek de izin vermeyecekleri belirginlik kazanmıştı. Bakü-Ceyhan petrol boru hattı ihalesini alma planlarını yapan Türkiye’nin Çeçen Savaşı konusundaki hassasiyetini kaybettiğini görürüz. Bu hassasiyetin kaybı ve Rusya ile yaşanan yakınlaşma süreci, o güne değin resmi çevrelerle sıcak bir temas içinde bulunan Türkiyeli Çeçen halkın devlete karşı daha mesafeli bir konuma geçtiklerini söylemek mümkün. Öyle ki, savaş sırasında Türkiye’ye sığınan Çeçen sığınmacıların Rusya ile gelişen olumlu ilişkileri zedelememek için gayri resmi bir şekilde sığınma kamplarında hiç bir yasal işlem yapılmaksızın zor koşullar altında alı konuldukları bilinmektedir. Ümraniye ve Fenerbahçe’de bulunan kamplarda tutulan bu yoksul insanların yaşadıkları dramın kamusal alanda bilinmemesi için yetkililerin özel bir çaba harcadıklarını da belirtmekte fayda var. Akrabalarının ve soydaşlarının yaşadıkları bu zorluklar karşısında bir zamanlar kendilerine sığınak olan Türkiye gibi bir ülkenin bu kez Ruslardan yana tavır takınması Çeçen diasporası ile Türkiye arasında daha mesafeli bir ilişkinin doğmasını beraberinde getirirken aynı zamanda sınırları daha belirgin bir diasporik Çeçen kimliğinin ortaya çıkmasına da neden olmuştur.


Öte yandan geçtiğimiz son on yıl yoğun bir örgütlenme süreci yaşayan Adigey ve Abhazların bu dış politika tercihi karşısında sergilediği tutumun temel parametreleri şu şekilde dile getirilebilir. Vakıf ve dernek düzeyinde örgütlenen Adigey ve Abhazlar Türkiye Cumhuriyeti kurumlarıyla girdikleri bu klientalist ilişkiler sürecinde, Çeçenlere ilişkin daha farklı bir yaklaşım sergilemişlerdir. Bu dönemde Kaf-Der ve Demokratik Çerkes Platformu ile birlikte bu kuruluşların ülke çapındaki diğer yaygın örgütlenmeleri, gerek radikal İslamcı bir çizgiye doğru yönelen Çeçenlerden farklarını koymak, gerek siyasal İslam tartışmalarının yoğunlaştığı Türkiye’de daha seküler bir çizgide olduklarını göstermek ve gerekse Çeçenlere yüz çeviren Türk hükümeti ile ters düşmemek için Çeçenlere yönelik daha eleştiriel bir çizgiyi benimseme eğilimine girmişlerdir. Hiç şüphesiz, Eylül 2004 tarihinde Şamil Basayev’in örgütlediği Beslan (Kuzey Osetya) kentindeki okul baskınınının ardından, Çerkeslerin Çeçenler ile aralarındaki etnik sınırları daha da vurguladıkları gözlenmektedir.

Bu dönemde yukarıda da ifade edildiği gibi özellikle Çeçen Savaşı sırasında Türk hükümeti ile birlikte daha seküler bir yaklaşım sergileyen Çerkes sivil toplum kuruluşları, Kaf-Der ve Demokratik Çerkes Platformu olmuşlardır. Öte yandan, Kafkas Vakfı ve Birleşik Kafkasya Derneği gibi kurumlar ise ülkedeki milliyetçi ve İslamcı çevrelerle birlikte Çeçen savaşçıların yanında yeralmışlardır. Laik ve seküler bir çizgide bulunan Kaf-Der, siyasetteki Türk-İslam sentezini temsil eden Turgut Özal’ı izleyen dönemde

Parlamento ve devlet kurumlarıyla daha yakın bir ilişki kurabilmiştir. Kafkas Vakfı ve Birleşik Kafkas Derneği ise Çeçenya konusundaki İslamcı konfederalist tavrı nedeniyle son yıllarda devletin kurumlarıyla yeterince sıkı ilişkiler geliştirememektedir.

Sonuç

Bu çalışmada, XIX. yüzyıl sonlarından buyana Çerkes kimliğinin Anadolu’da ne tür bir dönüşüm geçirdiği ve bu dönüşümün ardındaki nedenlerin niteliği dile getirilmiştir. Çerkesler gibi diasporik bir grubun kimliğinin oluşumu ve bu kimliğin sınırlarının tanımlanması sürecinde özellikle evsahibi ülkenin siyasal, toplumsal ve hukuksal yapısının belirleyici olduğunu hatırlatmak gerekir. Hele sözkonusu evsahibi ülke, diasporik grubun anavatanı üzerinde tarihsel anlamda bir hegemonya kurma arayışı içindeyse ve yüzyıllardır söz konusu topraklarla askeri, siyasal, kültürel, dinsel ve iktisadi bağlar geliştirmişse, anavatana yönelik olarak oluşturulan dış siyasetin diasporik kimliğin değişimi sürecinde çok etkili olduğunu vurgulamak gerekir. Bu bağlamda Türkiye’de yaşayan Çerkesler, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin özellikle son yıllarda Çeçenya ve Abhazya konularında ürettiği dış politikanın değişimine bağlı olarak kendi kimliklerini ve Çerkesliklerini yeniden tanımlama gereği duymuşlardır. Kimliği yeniden üretilmesi sürecinde etnik ve kültürel nitelikli dernek ve vakıfların önemli bir yeri vardır. Bu tür dernek ve vakıfların, Türkiye Dernekler Yasası uyarınca siyaset yapmasına izin verilmese de aslında kültür, din ve kimlik üzerinden bir tür sivil toplum kuruluşu haline geldikleri ve bu anlamda siyaset yaptıkları sonucuna varmak pekâlâ mümkündür.

Çerkeslerin diğer diaspora örneklerinde de olduğu gibi (Kaya, 2000) tarihsel süreç içerisinde, içinde bulundukları ülkenin, bu ister Türkiye, ister Suriye, ister Ürdün veya İsrail olsun, egemen siyasal ve yasal yapısından etkilenmek suretiyle siyasal katılım stratejileri ürettikleri sonucuna varmak mümkün. Bu siyasal katılım stratejisi yeri geldiğinde ‘devrimci’, yeri geldiğinde ‘dönüşçü’, yeri geldiğinde “Türk-İslam sentezcisi”, yeri geldiğinde “azınlıkçı”, yeri geldiğinde “diasporik” ve yeri geldiğinde ise “Avrupa Birliği yanlısı” bir niteliğe sahip olabilmektedir. Diğer bir deyişle, söz konusu siyasal katılım stratejisinin dönemin hakim ideolojisiyle bir bağının olduğunu görmek gerekir.

Bugüne değin görünen o ki, Çerkes dernek ve vakıflarının Türkiye’nin Kuzey Kafkasya siyasetinden oldukça fazla etkilenmişler ve kendi söylemlerini büyük ölçüde söz konusu egemen resmi ideoloji bağlamında şekillendirmişlerdir. Ancak, bunun tersini söylemek, Çerkes dernek ve vakıflarının Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Kuzey Kafkasya siyasetini belirleme sürecinde yakın zamana değin etkili olduğunu iddia etmek ne yazık ki mümkün değildir. Her ne kadar, Kafkas – Abhazya Dayanışma Komitesi, Kaf-Der ve Demokratik Çerkes Platformu nezdinde bu tür çabaların olduğu bilinse de, henüz bu çabaların özellikle Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı düzeyinde yeterince muhattap bulmadığını hatırlatmak gerekir. Ancak yine de unutmamak gerekir ki, son yıllarda özellikle gerek Kuzey Kafkasya ile ticaret hacmini geliştiren yatırımcılar ve gerekse Kaf-Der gibi oluşumların sadece kültürel düzlemde faaliyetler yürütmek yerine daha siyasi ve ticari düzeyde faaliyetlerde bulunmaya başlamasıyla birilikte, en azından Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarına nüfuz etme ve kendi çıkarlarını dile getirme fırsatı bulmuşlardır. Buna olanak tanıyan tek unsurun, bir kitle partisi şeklinde oy arayışında bulunan AKP’nin bu tür grupların taleplerine cevap verme yönündeki hassasiyetinin olduğunu söylemek abartılı olacaktır. Bu çerçevedeki en önemli unsurun, hiç şüphesiz geçtiğimiz on yıllık süre içerisinde Türkiye’de yaşanan görece demokratikleşme özgürlüğü sonucunda Çerkes dernekleri ve vakıfları gibi oluşumların sadece kültürel söylemler üretmekten uzaklaşıp siyasal söylemler de üretmeye başlamaları olduğu düşünülebilir.

1990’lı yılların başlangıcından buyana Türkiye ile Kuzey Kafkasya arasında yaşanan siyasal, toplumsal, kültürel ve ticari ilişkiler, bu iki coğrafya arasında/ötesinde bir ulusaşırı alanın yaratılmasını beraberinde getirmiştir. İki bölge arasında sürekli gerçekleştirilen düzenli tarifeli ve charter uçak seferleri, feribot taşımacılığı, modern iletişim ağları Çerkesler açısından diasporayı anavatana yakınlaştırırken, Türkiye açısından da bölgeyi ulaşılır kılmıştır. Özellikle Çerkes kökenli Türkiye yurttaşlarının önemli bir bölümünün sürekli olarak gidip geldiği, ticaret yaptığı, yatırımlar gerçekleştirdiği ve kültürel açıdan etkilediği/etkilendiği bir bölge olmasına rağmen, Türk Devletinin Kuzey Kafkasya’ya henüz gereken siyasal ve diplomatik önemi vermediği bilinmektedir. Kuzey Kafkasya’da 2002 yılında gerçekleştirdiğim alan çalışması sırasında edindiğim bazı izlenimleri kısaca aktarmanın, bölgenin Türkiye açısından kültürel anlamda ne denli kolay ulaşılabilir olduğunu sergilemek açısından anlamlı olduğunu düşünüyorum. Bir taraftan, bölge halkı için Türkiye’nin “Batı’yı” temsil eden, gelişmiş ve ulaşılmak istenen bir adres olarak gösterilmesi, diğer taraftan Türkçe dilinin hemen her yerde konuşulabiliyor olması ve “dönüşçü” veya iki coğrafya arasında ticaret yapan Çerkeslerin Türkiye açısından önemli bir ticari güç teşkil etmesi, bölgenin Türkiye açısından son yıllarda sahip oduğu ticari ve kültürel önemi vurgular niteliktedir. İki coğrafya arasında pek çok alanda ortaya çıkan bu yakınlık, Türkiye ile Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri arasında daha yakın siyasal ve diplomatik ilişkilerin kurulması gerektiğini gösterir. Hiç şüphe yok ki, bu noktada Çerkes dernek ve vakıflarının bilgi ve becerilerinden yararlanmak her zaman Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlık açısından mümkün olabilir. Son dönemde, gerek dernek ve vakıf niteliğindeki sivil toplum örgütleri ve gerekse Kuzey Kafkasya’da gittikçe artan ölçüde üretim ve ticaret yapan işadamlarının da, Türkiye ve Kuzey Kafkasya arasındaki coğrafi, siyasal ve kültürel sınırların belli ölçüde kaldırılması sürecinde, yukarıda ifade edildiği üzere, doğrudan Türk dış politikasının oluşumuna etkide bulunmaya başladıkları düşünülebilir. Kuzey Kafkasya ile Türkiye arasında son yirmi yılda ortaya çıkan ve iktisadi, kültürel ve siyasal nitelikleri olan ulusaşırı alanın genişlemesiyle birlikte, Çerkeslerin Türk dış politikasının oluşturulması sürecinde daha etkin bir rol oynamaları beklenebilir.

Dipnot:
1 Primordial: Başlangıçta mevcut olan, ilk; esasi (Redhouse İngilizce-Türkçe Sözlüğü, 1997).
2 Milli mücadele döneminde Rauf Orbay, Ali Fuad Cebesoy, Bekir Sami Bey, Ethem Bey, Kılıç Ali ve daha pek çok Çerkes Kemalist hükümet ile birlikte hareket ederken padişah hükümeti de, aynı şekilde Çerkesleri Kemalistlere karşı kullanma kararı aldı. Padişah hükümeti bu amaçla Kuvva-i Muhammediye adı altında bir Halifelik Ordusu kurdu ve başına bir Çerkes ve aynı zamanda Damat Ferid’in yakın arkadaşı olan Ahmet Anzavur’u getirmiştir. Ahmet Anzavur, dönemin padişahı tarafından paşalıkla onurlandırılmış ve halife adına ayaklanmalara liderlik etmiştir. Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz., İğdemir (1989) ve Tunçay ve diğerleri, der., (1989): 27-84.
3 Türkleştirme siyaseti konusunda daha ayrıntılı bilgi için bkz. Üstel (1997), Aktar (2000), ve Yıldız (2001).
4 Will Kymlicka (2002), azınlık taleplerine ilişkin genel bir değerlendirme yaparken Batı Avrupa demokrasileri ile Doğu Avrupa demokrasileri arasındaki önemli bir farka değinir. Kymlicka’ya göre, bu tür talepler Doğu demokrasilerinde ulusal güvenliği tehdit eden unsurlar olarak değerlendirilirken, Batı demokrasilerinde benzeri taleplerin hak ve adalet talepleri olarak değerlendirilebilmektedir. Bu çerçevede bakıldığında Türkiye’nin Batı tarzı demokrasilere doğru bir geçiş süreci içinde olduğu idia edilebilir.
5 Ulusaşırı alan konusunda daha ayrıntılı tartışmalar için bkz., Kaya ve Özdoğan, 2003; ve Faist, 2003.
6 Dünya Çerkes Birliği (DÇB), 1991 yılında Nalçik (Kabartey-Balkar Cumhuriyeti’nin başkenti)’te kuruldu. UÇB, 1998 yılından buyana yılda iki kez Rusça, İngilizce ve Türkçe dillerinde Çerkes Dünyası adlı bir dergi yayınlamaktadır. Kaf-Der hakkında ayrıntılı bilgi için bkz., www.kafder.org.tr.
7 Kafkas dernekleri konusunda ayrıntılı bilgi için bkz., Toumarkine (2001) ve Taymaz (2001). Diğer derneklerden bir kaçını kısaca sıralamak gerekirse, Kafkas Kültür Derneği (Bağlarbaşı), Kuzey Kafkas Kültür Derneği (Gaziosmanpaşa), Abhaz Kültür Derneği (Selimiye) ve Şamil Vakfı (Kadıköy) gibi dernekler örnek olarak verilebilir. Birleşik Kafkasya Derneği hakında ayrıntılı bilgi için bkz., www.bkd.org.tr.
8 Kafkas – Abhazya Dayanışma Komitesi hakkında ayrıntılı bilgi için bkz., www.abhazya.com
10 Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Tavkul (2002).
11 Aktaran, Murat Papşu, kişisel mülakat (16 Eylül 2004).
12 Bu konuda daha ayrıntılı bilgi www.abhazya.org/basbakan.htm adresinden edinilebilir. Ayrıca son dönemde basında sıkça dile getirilen ve Başbakan Tayyip Erdoğan ile Çerkesler arasındaki bağı başka bir yönüyle betimleyen bir noktayı da aktarmakta fayda var. Çerkeslerin, Ürdün Kraliyet Ailesini korumakla görevli Muhafız Bölüğünün temel unsuru olduğu pek çok kez dile getirilmiştir. Aynı şekilde, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın korumalığını yapan yedi koruma görevlisinden dördünün Çerkes olduğu bilinmektedir (www.sabah.com.tr/2004/07/13/ siy102.htm).


Kaynakça
Aktar, A. (2000) Varlık Vergisi ve ´Türkleştirme´ Politikaları. Istanbul: İletişim Yayınları.
Appadurai, A. (1997). Modernity at Large: Cultural Dimensions of Globalization (Minnesota: University of Minnesota Press)
Avagyan, A. (2004). Osmanlı İmparatorluğu ve Kemalist Türkiye’nin Devlet-İktidar Sisteminde Çerkesler. Çev., Ludmilla Denisenko. İstanbul: Belge Yayınları.
Aydemir, İ. (1988), Kuzey Kafkasyalıların Göç Tarihi. Ankara.
Barth, F., ed. (1969). Ethnic Groups and Boundaries: The Social Organisation of Cultural Difference. London: Allen & Unwin.
Bell, D. (1965). The End of Ideology: On the Exhaustion of Political Ideas in the 1950s. New York: Free Press.
Berkok, İ. (1958). Tarihte Kafkasya. İstanbul: İstanbul Matbaassı
Brzezinski, Zbigniew (1997). “The Eurasian Balkans,” in The Grand Chessboard. New York Basic Books.
Butbay, M. (1990), Kafkasya Hatıraları. Hazırlayan Ahmet C. Canbulat. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.
Crane, D. (1972). Invisible Colleges. Chicago: University of Chicago Press.
Dündar, F. (2001), İttihat Terakki’nin Müslümanları İskan Politikasi. İstanbul: İletişim Yayınları.
Gökçe, C. (1979). Kafkasya ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Kafkasya Siyaseti. İstanbul: Şamil Vakfı Yayınları.
Faist, T. (2003). Uluslararası Göç ve Ulusaşırı Toplumsal Alanlar. Çev. A. Gündoğan ve Can Nacar. İstanbul: Bağlam Yayınları.
Hall, S. (1991b). “Old and New Identities, Old and New Ethnicities,” in Anthony D. King (ed.), Culture, Globalization and the World-System (London: Macmillan Press).
Ireland, P. R. (1994). The Policy Challenge of Ethnic Diversity: Immigrant Politics in France and Switzerland. Cambridge: Harvard University Press.
İğdemir, U. (1989). Biga Ayaklanması ve Anzavur Olayları. Ankara : Türk Tarih Kurumu Basımevi.
Jaimoukha, A. (2001). The Circassians. Surrey: Curzon Press.
Karpat, K. (1985), Ottoman Population 1830-1914: Demographic and Social Characteristics. Madison: The University of Wisconsin Press.
Kaya, A. (2000). Berlin’deki Küçük İstanbul: Diasporada Kimliğin Oluşumu. İstanbul: Büke Yayınları.
Kaya, A. ve G. G. Özdoğan (2003). Uluslararası İlişkilerde Sınır Tanımayan Sorunlar. İstanbul: Bağlam Yayınları.
Kaya, A. (2004). “Political Participation Strategies of the Circassian Diaspora in Turkey,” Mediterranean Politics, Vol. 9, No.2 (Summer).
Kaya, A. (2005). “Cultural Reification in Circassian Diaspora: Stereotypes, Prejudices and Ethnic Relations,” Journal of Ethnic and Migration Studies, Vol. 31, No. 1 (January).
Kunt, M. “Siyasal Tarih, 1300-1600,” Sina Akşin (der.), Türkiye Tarihi 2: Osmanlı Devleti 1300-1600. Istanbul: Cem Yayınevi.
Kymlicka, W. and M. Opalski (2002). Can Liberal Pluralism be Exported? Oxford: Oxford University Press.
MacIntyre, A. (1971). Against the Self-Images of the Age. London: Duckworth.
Nagel, J. (1994). “Constructing Ethnicity: Creating and Recreating Ethnic Identity and Culture,” Social Problems 41, No.1 (February): 152-176.
Saydam, A. (1997), Kırım ve Kafkas Göçleri 1856-1876. Ankara: Türk Tarih Kurumu. Shami, S. (1998). “Circassian Encounters: The Self as Other and the Production of the
Homeland in the North Caucasus,” Development and Change, Vol.29, No. 4.
Şener, C. (1986). Çerkes Ethem Olayı. İstanbul: Okan Yayınları.
Tavkul, U. (2002). Etnik Çatışmaların Gölgesinde Kafkasya. İstanbul: Ötüken Yayınları. Taymaz, E. (2001). “Kuzey Kafkas Dernekleri,” Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik. İstanbul: İletişim Yayınları.
Toumarkine, A. (2001). “Kafkas ve Balkan Göçmen Dernekleri: Sivil Toplum ve Milliyetçilik,” Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik, İstanbul: İletişim Yayınları.
Tunçay, M. ve diğerleri, der., (1989). Türkiye Tarihi 4: Çağdaş Türkiye 1908 – 1980. İstanbul: Cem Yayınları.
Ünal, M. (2000). Kurtuluş Savaşında Çerkeslerin Rolü. Ankara : Kaf-Der Yayınları. Üstel, F. (1997). İmparatorluktan Ulus-Devlete Türk Milliyetçiliği: Türk Ocakları (1912-1931). İstanbul : İletişim Yayınları.
Yıldız, A. (2001) Ne mutlu Türküm diyebilene: Türk ulusal kimliğinin etmo-seküler sınırları (1919-1938). Istanbul: Iletişim Yayınları.

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @dergi_mizage: As we all know you are a bit busy these days, we want to remind you that Russia condemns the USA for Native American Gen…
Avusturya, Drau anıtı: ''Burada 28 Mayıs 1945’te yedi bin Kuzey Kafkasyalı, kadın ve çocukları ile birlikte Sovyet… https://t.co/yZtTG7dfDs
RT @Cerkesya: #21Mayıs #Circassiangenocide #ÇerkesSoykırımı https://t.co/ADgbR91klj
#21Mayıs1864 #21may1864 #genocide1864 #CircassianGenocide #circassianexile #CerkesSoykırımı #unutma #unutturma https://t.co/AOEiRG08aK
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery