Kuzey Kafkasya’daki birlik hareketleri ve diaspora özellikle Doğu Avrupa’daki Kafkas kökenli hareketler üzerine çalışmalarıyla tanınan Aydın Turan, Ajans Kafkas'tan Hüseyin Tok ve Mevdudi Bayçora'nın sorularını yanıtladı. Turan'ın Çerkes kültürünü besleyen ve koruyan asıl kaynağın köy olduğu yönündeki yaygın kanaate ciddi itirazları var.

Turan, "Temel problem, kitlelerin “geleneksel toplum modeli”ni bir üst modele çevirememesinden, hala “köylülük” girdabında olmasından ve üstelik bunu bir fazilet gibi algılamasından kaynaklanıyor. İlerleyen teknoloji iki nokta arasındaki zaman faktörünü ortadan kaldırırken yeni ufukları beraberinde getiriyor. Bunların yarattığı fırsat alanları, ister “khabze” densin, ister “5000 yıllık kültür” densin, durağanlıklara kurban edilemez. Eğer “kurum” ve “kanaat önderleri” olarak kasaba veya kentlerde “köylülük platformu” rolünü yüklenen dernekler ile varlıklarına ulvilik izafe edilen “thamatemsi” yarı-kırsal tiplerden bahsediliyorsa, bunların mevcut dokusuyla “olumlu dönüşüm”lerin gerçekleştirilebilmesi hiç mümkün gözükmüyor. “Kültür”ü halkoyunları, “siyaset”i sırt sıvazlama, “eylem”i sokak gösterisi, “dayanışma”yı haluj partisi sanan kafaların yarattığı görüntüler Freddy kâbusları gibi" diyor. İşte Aydın Turan'la ufuk turu:

Çerkeslerde en temel sorun köylülük

Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?
Her insanda birçok yön bulunduğuna göre, bunların hepsiyle veya bazılarıyla kendilerini tanımlamaları mümkün. Ben durduğum noktadan kendimi satış-pazarlama alanında profesyonel yönetici, ekonomik ve sosyal gelişmelere ilgisini yüksek tutmaya çalışan dikkatli bir gözlemci, politika ve iktisat tarihine meraklı bir araştırmacı; Kuzey Kafkasya emigrasyonuna mensup bir birey olarak tanımlıyorum. 

Özellikle 20. yüzyılda hız kazanan Kuzey Kafkasya siyasal hareketleriyle yakından ilgileniyorsunuz. “Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti”, Avrupa’da merkezli “Kafkasya Dağlıları Birliği”, “Kafkasya Dağlıları Halk Partisi” ve Osmanlı dönemindeki “Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti” ile “Şimali Kafkas Cemiyeti” gibi oluşumlar ilgi alanınızda. Bu oluşumlar üzerinde yoğunlaşmanın özel bir sebebi var mı?
Doğru, bunlar yirmi yılı aşkın süredir ilgi alanımda duruyor. Her biri, gelecek perspektifleriyle, verili toplumsal-siyasal gerçekliklerin farklılaştırılmasına yönelik faaliyetleriyle dikkat çekiyor. Tanımladıkları milli çıkarlar, bu çıkarlar doğrultusunda kurgulanan projelerin ve tasarımların hayata taşınması önemli. Kuzey Kafkasya tarihinin bence en önemli “siyasal yapı”ları olarak tümü, sömürgeleştirilmiş Kuzey Kafkasya’nın “bağımsızlığını” politik ideal olarak benimsemiş; ırk, dil, din farkı gözetmeksizin Kuzey Kafkasyalıların “milletleşme” sürecine katkıda bulunmuştur. Dolayısıyla bu oluşumları “milletleşme”, “devletleşme” ve hele hele “bağımsız, birleşik Kuzey Kafkasya” mefhumlarından yalıtıp sadece “kültürel” eksende değerlendirmeye kalkmak büyük eksiklik ve çarpıtma olur. Gerçek şu ki, 20. yüzyıl başından itibaren, toplumsal değişimi yönlendirmeye çalışan, “planlı değişim projeleri” üretenlerin nihai hedefi vatanın bağımsızlığıdır. Bunların üzerinde yoğunlaşmamın sebebi, önemli siyasal birikime duyduğum sempati olsa gerek.

Bu oluşumları bugünkü diaspora hareketleriyle karşılaştırırsak gerek mantalite, gerek hedefler açısından farklar nelerdir? Geçmişle kıyasladığımızda bugün neredeyiz?
Devirleri kendi içlerinde değerlendirmek gerek. Ama tarih aynı zamanda farklı dönemlerden oluşan bir “süreç”. Diaspora denilen kesitte, ne yazık ki, siyasi literatürdeki şekliyle “hareket” olarak nitelendirilebilecek çoklu bir manzara gözükmüyor. Böylesi güce sahip olan, az önce bahsedilen yapıların vücuda getirdiği “bağımsız, birleşik Kuzey Kafkasya” çizgisi dışında bir “hareket” mevcut değildir. Gerisi hem “hareket” özelliği taşımadığından; hem vizyon, milli kök ve derinliğe sahip bulunmadığından, dönemsel karşılaştırmalara konu teşkil edilebilecek totaliteler değil. Beyaz Orducuların “kaderimiz Rusya’ya bağlıdır” söylemini veya üç-beş Bolşevik yardakçının “Rusya ile ilelebet” sloganını tekrarlayan, günümüzde de “Rusya’ya gönüllü katılışın 450. yılı” şaklabanlığı ile tarihsel haklılık zeminlerini Moskova’ya peşkeş çeken marjinaliteler siyasi-kültürel değerlendirmelerin değil, ancak psikolojik etütlerin konusu. Dolayısıyla, geçmiş-bugün hattında, nihai hedef ve “motto”su değişmeyen, büyük birikim ve tecrübeye sahip tek “hareket” vardır. Bu hareket de devraldığı mirası değişik koşullarda, farklı siyasal atmosferlerde geliştirerek “geleceğe” yürüyüşünü sürdürmektedir. 

Dünya değişiyor ve bunun Türkiye’ye etkileri söz konusu, Türkiye’deki Kuzey Kafkasyalı kitleler de hızlı bir şehirleşme sürecindeler. Geleneksel değerler ve kültür, oluştuğu şartları kaybediyor ve işlevsiz hale geliyor. Bu, dışardan, şartların dayattığı bir değişim mi?
Değişmek kötü mü? İnsanlık serüveni değişimlerin ta kendisi. Kitlelerin gündelik yaşamını etkileyen üç büyük dönüşüm yaşadı yeryüzü. Bunlardan ilki organize tarım, sonra sanayileşme ve nihayet şimdiki bilgi ekonomisi dönüşümleri. Türkiye’de köylerden şehirlere kitlesel akış, yani şehirleşme süreci, sanayileşme hamleleriyle başladı, 1940’lardan sonra hız kazandı. Cumhuriyetin kuruluşundan beri köylüye verilen destekler bile bunu yavaşlatmadı. Vergi vermeyen, verimlilik, rekabet, piyasa mefhumlarından uzak bu kesim, düşük faizli kredilerden, destekleme alımlarından, taban fiyat uygulamalarından, ucuz elektrik ve sudan, karşılıksız zırai mücadele ve veteriner hizmetlerinden, ucuz gübre ile tohum tahsisinden, küçük çiftçi muafiyetinden; işçi, memur, küçük esnaf ve müteşebbisin cebinden pompalanan başka birçok destekten yararlanmasına rağmen, köyler kendine yeterli birimler olmaktan çıktı ve sanayinin ihtiyaç duyduğu kol gücüne yataklık etti. Şehirler bedeli ağır olsa da, köylerden daha fazla gelir sunuyor. Sanayileşme sürecinde böylesi mobilite kaçınılmaz. Aslında sorunun içinde cevap var. Yani “geleneksel değerler ve kültür oluştuğu vasatları” yitirerek işlevsiz hale dönüştü. Bunun anlamı, o değerlerin ve kültürün yaratıcısı “geleneksel toplum modeli”nin miadını doldurup sahneden çekilmesidir. Bilinen tarihi faktörlerle, Kuzey Kafkasyalıların gelişim çizgisi hem Kuzey Kafkasya’da, hem diasporada “sanayi toplumu”na dönüşümden uzak kaldı. Sosyal yapısını dünyanın yönelimlerine göre içinden şekillendiremeyip başka orijinlere eklemlendi. Ama artık gündelik yaşama ağırlığını koyan “bilgi çağı”, klasik emek faktörünü de, “sanayi toplumu”nu da tasfiye ederek kendine özgü yapıları kuruyor. Dünyanın rotası bu ve “durdurun iniyoruz” demenin alemi yok. Durmayacak, kapı açılmayacak, inilemeyecek. Olgulara bakışta radikal değişikliğe gitmek, figüratif başlıklar yerine uygun kavramlar üzerinden konuşmak gerekli. “Değişim”in kendisini ve şehirleşmeyi “milli facia” halinde algılamaktan kurtulmak lazım. Facianın büyüğü genel trendleri kavrayamamak, kullanılabilecek enstrümanların varlığından habersiz kalmak ve geleneksel toplum yapısıyla var oluşun mümkün olabileceğini sanmaktır.

Bu süreçlerde, kültürel bakımdan köylerin şehirlere nazaran daha avantajlı olduğuna dair iddia ve inançlar için ne diyorsunuz? 
O çeşit iddialar halüsinasyondan kaynaklanabilir. Anakronik gözükse de, sosyolojik kategori olarak “köylülük”, hala sosyo-politik analizlerin anahtar kavramlarından biri. Önce bazı kritik soruları sormak lazım. Acaba, göreli kapalı sosyal birimler olarak “köy/köylülük” denilen alan nedir, ne boyutlara sahiptir? Değerlerin üretimine katkısı var mıdır? Buraların kognitif (aynı kökten gelen) yetenekleri ve sosyal organizasyon tarzıyla bu mümkün müdür? Bir model teşkil eder mi? Ya da herhangi bir kültürel, siyasi veya iktisadi hareket buraları merkez kabul ederek ivme kazanabilir mi? Bu bağlamdaki sorulara verilecek pozitif karşılıkların sorunlu olacağı düşüncesindeyim. Sosyal organizasyonu, zaman algıları, artı-değer üretimi, bilgi kaynakları ve bilgilenme metodu yetersiz, dünya ile asenkronize, ritmi düşük sosyal birimlere özel misyonlar yüklemeye kalkmak, oralarda “direniş destanı” yazıldığını sanmak abestir. (Oswald) Spengler, tarihteki mühim sosyal hareketlerin birer “kent hareketi” olduğunu söyler. Çünkü felsefe, fikir, ideoloji ve sanat akımları olsun, bilimsel ve teknolojik buluşlar olsun, hiçbiri köylerden çıkmış değil. Hem ampirik hem de tarihi olarak şurası son derece net, çığır açan tüm oluşumların başlangıç noktası kentler, bitiş noktası köylerdir. Bunu organizmacı metaforla açıklayıp, köyleri parmak uçlarına benzetenler var. Nasıl ki kan, en geç parmak uçlarına ulaşıyorsa, pozitif ve negatif yönlü sosyal değişmeler de en geç köylere ulaşıyor. Son sığınak arayanlar oraya koşabilir. Ama bu nostaljik atak, musalla taşına koşmaktan başka şey olmaz. Yok eğer bir “yaşayan toplum” kaygımız varsa, gecikmişliklerden kaynaklanan travmalardan kurtulmak için özel çaba gerekiyor ki, bunun ve “zihni uyanışın” doğal platformu kentlerdir. 

Bir olumlu “dönüşüm” projesinin gereğinden bahsediyorsunuz; ama Kuzey Kafkasya toplumu muhafazakâr yönüyle birlikte yapılması gerekenlerle ilgili birçok şeyden yakınıyor. Bunların bazılarının sebeplerini kültürel kodlarımızda aramalı mıyız? Bağlı olarak, olumlu dönüşüm projelerinin odağında neler yer alabilir ve kurumlar ile kanaat önderlerinin üstüne düşen nedir?
Doğrusu, Kuzey Kafkasya toplumuna “muhafazakarlık” atfetmek iddialı konumlandırma olur. “Muhafazakarlık” büyük siyasi doktrinlerden biri. Burada bahsedilen şey bir fikir disiplini olamaz. Kuzey Kafkasyalı kitleler de bu manada “muhafazakar” falan değil. Zaten toplum üzerine konuşurken “yekparelik”ten bahsetmek pek anlamlı gözükmüyor; zira “toplum” kategorize edilebilen, “puzzle” gibi birleştirilebilen, farklı özelliklerde parçalardan müteşekkil. Yakınanlara bakıp herkesin yakındığını veya yakınıyormuş pozundakilerin gerçekten yakındığını sanmak yanılgı. Dünyanın her yerinde olduğu gibi bu kategoriler mevcut, büyük kısmı da “zihinsel kapalılık” içinde reflekslerle hayatını sürdürüyor. Buna karşılık son derecede iyi donanımlı kesimler var. “Kültürel kodlar” yenilenebildiği, dünyanın gelişim çizgisine doğru toplumu taşıyabildiği sürece önemli. Fakat, zamanın ruhundan koptuğunda, yeni ve üstün formlar doğurabilme yeteneğini yitirdiğinde, potansiyel dinamizmi öldürücü atalete sürükleyerek toplumu antropolojik yığın haline çevirmeye başladığında, süratle tasfiyesi gereken kötü yazılım haline gelir. Temel problem, nerede olursa olsun Kuzey Kafkasyalı kitlelerin “geleneksel toplum modeli”ni bir üst modele çevirememesinden, hala “köylülük” girdabında olmasından ve üstelik bunu bir fazilet gibi algılamasından kaynaklanıyor. Transformasyon gerekli mi? Evet, hem de çok acil. Olağanüstü koşullar içinde olağanüstü duyarlılık göstermek, olağanüstü çözümler üretmek ve olağanüstü hızla davranmak durumundasınız. Toplumsal alanla ilişkili hiçbir şey “kutsal” ve “dokunulamaz” değil. Sadece maziye bakılarak bir yere varılabilir mi? Değişim süreçleri okunarak, “kritik rekabet alanları” takip edilerek, bir “gelecek algısı” üzerinden adaptasyonlar yapılmak zorunda. Fırsatlara veya tehditlere veya bunların bileşimlerine göre dönüşüm programları uygulanmak durumundadır. İlerleyen teknoloji ve gelişkin iletişim araçları iki nokta arasındaki zaman faktörünü ortadan kaldırırken, yüksek devinimler yeni ufukları beraberinde getiriyor. Bunların yarattığı fırsat alanları, ister “khabze” densin, ister “5000 yıllık kültür” densin, durağanlıklara kurban edilemez. Eğer “kurum” ve “kanaat önderleri” olarak kasaba veya kentlerde “köylülük platformu” rolünü yüklenen dernekler ile varlıklarına ulvilik izafe edilen “thamatemsi” yarı-kırsal tiplerden bahsediliyorsa, bunların mevcut dokusuyla “olumlu dönüşüm”lerin gerçekleştirilebilmesi hiç mümkün gözükmüyor. “De facto” bir “devlet başkanı”nı bir düşünce kuruluşuna veya birkaç kalburüstü yazarın masasına götürmektense, bilmem hangi köye sürükleyen kafa yapısının pozitif süreçlerle irtibatlanması mümkün mü? “Kültür”ü halkoyunları, “siyaset”i sırt sıvazlama, “eylem”i sokak gösterisi, “dayanışma”yı haluj partisi sanan kafaların yarattığı görüntüler Freddy kâbusları gibi. Lakin, yeni dünyalar kolay oluşmaz; dönüşümler de bilgi esaslı uzmanlıklara ve ilgilere yönelik formel veya informel organizasyonlarla ivme kazanacak.

O halde kültür ve ilişkili alanlara bakışta bir problem mi var?
Gerçekten fazlasıyla var. Hatta işin doğrusu bir “bakış” olduğunu da sanmıyorum. Tanımlamada başlayan problem zaten silsile takip ederek sorunlu modellemelere dek sürüyor. Bakıyorsunuz ki, son derece dinamik bir kavram “cemaatleşme” ve “gettolaşma” gibi düşük profilli sosyal eğilimlerin amentüsü haline dönüşmüş. İzahını yapamadıkları, tanımlayamadıkları bir kelimeye yaslanarak başlığında “kültürümüzle varız” sloganı bulunan birkaç sayfalık mecmua çıkarabilen insanlardaki “iyi niyet”, sadece “iyi niyet” olarak kalıyor. Oysa “iyi niyet”, “doğru” şeyler yapmak için başlı başına ne gereklilik, ne de yeterliliktir. Ciddi antolojilerde “kültür” üzerine 1600 farklı tanıma rastlanırken, bizim dar kalıba sıkıştırılmış bu kavrama vurulan zincirleri kırmamız gerekiyor. “Kültür”ü Şerif Mardin’in önerdiği gibi “sosyal yaşamın öğrenmeye dayanan bütün yönleri ile ilgili” şeklinde kullanmak daha açıklayıcı, daha elverişli. Bu konumlandırma “kültür”ü, “toplumsal değerler”i ve “normlar”ı arkeolojik malzeme olmaktan çıkarır, üzerilerine giydirilen “antik giysiler”den kurtarır, yanılgılardan sıyrılmaya yardımcı olur. “Üstünlük” vehimlerinin yerine, “göreli bütünlükler” algısı yerleşir. “Kültür”ün bir donukluktan ibaret olmadığı, kültürel sistemlerin sosyal ve iktisadi sistemlerle karşılıklı etkileşimlerle birbirini tetikledikleri tartışma platformlarında yer alır. Böylelikle, “Çerkes kültürünün muhteşemliği”nden dem vururken Kazanoko Cabağı’ya gönderme yapmayı ihmal etmeyen böbürlenmenin, ondaki reformcu bilge ruhu görememesine veya “adet uygun olandır”, “geçmiş ders alınması gereken, geri gelmeyecek eskimiş bir değerdir”, “soyluluk kanda değil, tavırdadır” sözlerini bilmemesine hayıflanmazsınız. Müziğin üniversal bir ses sistemi olduğundan habersiz nice insanın “kültürü muhafaza etme” adına gitar, org, saz ya da klarnet gibi aletlere burun kıvırıp, Avrupa’da geliştirilen Çin kökenli körüklüleri, Scandali, Weltmeister ve Hohner amblemli akordeonları “milli çalgı” kabullenişine acı acı tebessüm etmezsiniz. Şamil’i muharebe kahramanı halinde portreleyenlerin, onun aynı zamanda “nizam kurucu” derinliğinden bihaber oluşlarına sinirlenmesiniz. Kuzey Kafkasya ile ilgili egzotik tasvirli folklorik öğeleri yaşamın ve var oluşun kaynağı görenlerin dil hususunda sergilediği duyarsızlığa üzülmezsiniz. Kısacası, kültür ve ilişkili sahalara dair ciddi bakış geliştirilmesi, anlamsız debelenişlere yön vererek enerji kayıplarını minimize edecektir.

 

Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti Destandır

Ajans Kafkas'ın ufuk turuna konuk olan Aydın Turan, röportajın ikinci bölümünde geçen yüzyılın başında Kafkasya'daki siyasal birliğin yegâne örneği olan Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti'nin başarısız bir deneyim olduğu eleştirisine yanıt veriyor. Turan etnik temel, din ve dil farklılıklarına bakmaksızın Kafkasya'yı ortak bir siyasal geleceğe yönlendiren projenin henüz bitmemiş bir mücadele olduğunun altını çiziyor.


Kimi zaman Polonya direnişini örnek göstermenizin özel bir sebebi var mı?

Direnişin tek yolu, sadece öldürücü silahlar kuşanmak değil. Çok gerilerde kalmış olmasına rağmen, Polonya direnişinin özellikle “uçan üniversite” diye bilinen uygulamaları enteresan örnektir. Entellektüel ve moral gücü geliştirmeye yönelik informel eğitim sistemiyle Ruslaştırma çabalarına karşı muazzam bir direniş öyküsü yazıldı. Başta Madam Curie ve Frederic Chopin olmak üzere, birçok tanınmış sanatçı ve bilim adamı yetiştiren “uçan üniversite”lerde Polonya’nın istikbali şekillendi. Dönemler, koşullar, araçlar farklı olmasına rağmen, toplum vicdanında bir şuurun uyanmasına vesile olan, belki de en önemlisi insanın önce kendine karşı sorumlu olduğunu gösteren bu öykünün tekrar tekrar okunmasında yarar var. Nerede yaşarsa yaşasın her Kuzey Kafkasyalı, bu öyküden bazı toplumsal organizasyonların nasıl kurgulanabileceğine, insan iradesinin nelere muktedir olduğuna dair çıkarımlar yapabilecektir.

Tekrar tarihe dönecek olursak, bazı çevrelerin polemik konusu yaptığı Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, Birleşik Kafkasya’nın başarısızlık öyküsü müdür? 

Laf kalabalıkları kenara bırakıldığında, ciddi polemiklerin ortaya çıkarabileceği farklı ve ilginç perspektiflerin yararına inanıyorum. Ne var ki, bugüne dek sarf edilen birkaç tansiyon yükseltici söz, zihni şahikalardan sayılan “polemik” kategorisine giremediğinden, fayda doğuracak açılımları da beraberinde getiremedi. Belki, fikir hayatımızdaki kifayetsizliğin göstergelerindendir. Ama, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, hem kurucu aktörlerinin, hem üzerinde çalışanların vurguladığı gibi, tüm paradokslarıyla birlikte Birleşik Kafkasya hareketinin çok özel bir etabıdır. (Charles) Dickens’ın “İki Şehrin Hikâyesi”ndeki “zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü; aydınlığın mevsimiydi, karanlığın mevsimiydi; umudun baharıydı, umutsuzluğun kışıydı” tasviriyle örtüşen bir dönemde beliren bu yapı belki de en güzel öykülerimizdendir. Neden? Çünkü iki yüzyıl boyu sistematik katliama uğrayan, toprakları tarumar edilen, halkının büyük kısmı vatanında yaşama hakkından mahrum bırakılan bir coğrafyanın diriliş öyküsüdür. Neden? Çünkü fiziki parçalanma altında “milletleşme” süreci darbelenen bir ülkenin “ortak değerler ve geçmişi”ni ve en önemlisi “gelecek düşüncesi ve hayali”ni harmanlayarak yeni varoluş konsepti ortaya çıkardığı için. Neden? Çünkü kan, etnik temel, dil, din farklarına bakmaksızın Kuzey Kafkasya halklarının politik bir birlik oluşturduğunu; insanlarının “anayasal kontrat” çerçevesinde modern bir devletin vatandaşları olarak görülmeleri gerektiğini seslendirdiği için. Neden? Çünkü siyasi bağımsızlığını eline alamayan toplumların kendi geleceğini reel olarak dokuyamayacağını anımsattığı için. Neden? Çünkü birbirinden farklı toplumsal kesitlerin bir coğrafyaya ilişkin “ortak menfaat algısına”, “ortak aklına” dayandığı için. Neden? Çünkü devasa problemlerin risklerini paylaşanları “hür irade” ile bir ideal etrafında toplanmaya çağırdığı için… Hasılı Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, kendisine hayat veren düşünce sistematiği ile bizatihi bir destandır. Pratikte karşılaşılan konjonktürel dertler, siyasi kadro ve organizasyon sorunları, askeri kuvvet ve donanım meseleleri, kaynakların denetimine ilişkin problemler, uluslararası sistemdeki farklılaşmadan kaynaklanan yalıtılmışlıklar bir başarısızlık öyküsünü değil; tam tersine, tüm bunlara rağmen sergilenen direncin, kararlılığın ve iradenin öyküsünü anlatır. Azgın emperyalist sürüler karşısında kaybedilen bir savaş ne yenilgiye işaret eder, ne de başarısızlığa… Üstelik bu henüz bitmemiş bir mücadeledir.

Yine bu bağlamda, 11 Mayıs’ın diasporayla kopuk olduğu, Avar-Çeçen merkezli diskurla tabuya dönüştüğü, temsil sorunu yaşadığı, bağımsızlık taraflılarının Kuban meselesi, asimilasyon ve dönüş gibi aktüel sorunlara duyarsız kaldığı, Sovyet kazanımlarını görmezden geldiği şeklindeki eleştiriler bir gerçeği yansıtıyor mu?

Tarihin her “an”ına bakılır; en azından bazı analizler için lüzumludur. Ama alacakaranlık içindeyseniz ve üstelik durduğunuz yer görüş ufkunuzu alabildiğine daraltıyorsa, bu sınırlar kuşatıcı bakışa imkân tanımaz. Hatta birkaç adım sonra “zeka tutulması”na da yol açabilir. Mesela Sovyet tarihçiliğinin yaşadığı dram, böylesi atmosferin ürünü. En “doğru”yu, en “mükemmel”i kendisinin bildiğini iddia ve dikte eden bir tek parti, Marksizm’in farklı yorumlarına dahi tahammülsüzdü. İnsanı ve ortamı hem karanlığa, hem de ufuksuzluğa mahkûm bırakmıştı. Bazı batılı entellektüellerin ihtilalle kararan gözlerini açan, yine Sovyet sistemi oldu. Andre Gide kendisini “zekâ tutulması”ndan kurtaran SSCB gezisi sonrasında lafını esirgemeden Hitler Almanya’sının bile fikir özgürlüğü bakımından Sovyetlerden ileri olduğunu söyleyiverdi. Şimdi, bu aktardığınız şekilde kendini belli eden bir söylem, öncelikle ışığı doğru yerden alamaması dolayısıyla ciddi problematikleri bünyesinde taşır. Sayılanlar bir “gerçeği” yansıtır mı? Evet, sadece kendi “gerçeğini” yansıtır. Fakat “doğru” diye bir mefhumumuz olmayacak mı? Çünkü bu ifadeler birer “doğru”yu yansıtmıyor.

Yani bu eleştirilerin somut zemine dayanmadığını mı söylüyorsunuz?

Hiç kuşkusuz. Hem somut zeminden uzak, hem de doğru değil. Öncelikle 11 Mayıs 1918’de deklare edilen Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti anavatan ve diasporasıyla Kuzey Kafkasya dünyasının ileri bir adımıdır. Ortak çalışmanın ürünüdür. Hatta “Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti” kadrolarının formatlayarak, 1916’da Lozan’daki “III. Milliyetler Konferansı”nda açığa vurdukları projenin geliştirilmiş versiyonudur. Müşir Fuad’ın ve Muhammed Kamil’in diasporadaki kitleleri anavatana yerleştirme çabalarını nasıl görmezden gelebiliriz? Bu bakımdan diasporayla kopukluk iddiası son derece şaibelidir. Öte yandan, bırakınız sıradan insanları, o dönem kadrolarının kavramsal düzleminde bile olmayan, hatta dönemsel hiçbir geçerliliği bulunmayan terminoloji ve “kimlik”ler üzerinden bir diskurun merkezini belirlemeye kalkmak galiba “taşra siyasetçiliği”ne ve biraz da “toplumsal amigo”luğa giden yolun gereği olmalı. Ağustos 1908’de “Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti”nin kuruluşunun, kimilerinin şimdilerde cari kılmaya çalıştığı ayrıma denk tasnifle “bir Avar olan” İmam Şamil’in Koska’daki konağında yapıldığını unutabilir miyiz? Ülke tanımını Kuzey Kafkasya’nın “Rus imparatorluğuna dahil edildiği zaman sahip olduğu tarihsel sınırlar”la örtüştüren bir hareketin Kuban’ı nasıl konumlandırdığı açıkken, figüratif tartışmalar üstünden tersi çağrışımlar yaptırmaya yeltenen söylem bir “kasıt” değilse nedir? Slavlaştırma politikalarını göz önüne alarak “Kuban mevzuunda efkârı umûmiyeyi hazırlamak herkesten fazla bize düşer” sözü Said Şamil’in miydi, yoksa Brejnev’in ya da Valeri Kokov’un mu? Adıyaman büyüklüğündeki 7.600 km2’lik sahayı “vatan parçası” değil de “anavatan” sayan kafa yapısının hadi bırakalım Kuzey Kafkasya sorununu, “Kuban meselesi” diye bir problemi dert edip gündeme taşıdığını kim görmüş? 1918-1922 arasında yaşamını yitiren binlerce Kuzey Kafkasyalı, ülkeden ayrılmak zorunda bırakılan yüzlerce parlak dimağ, 1930’lu yıllardaki “kolektivizasyon”da açlıktan ölüme terk edilen büyük kitleler, sovyet askeri harcamalarını finanse etmek üzere müsadere edilen kişisel ve milli varlıklar, aralarında yerel KP yetkililerinin de bulunduğu binlerce kişinin “karşı-devrimcilik, pan-türkizm, pan-islamizm, ekonomik sabotaj” gibi aslı olmayan isnatlarla ortadan kaldırılması, 1943-1944’de olur olmaz suçlamalarla 1 milyon Kuzey Kafkasyalının Sibirya’ya sürgünü, ülkenin nükleer silah deposuna dönüştürülmesi, 1928’den itibaren dünyayla teması sıfırlayan demirperdenin indirilmesi Sovyet “kazanımlar”ı arasında sayılabilir mi? Böylesi büyük bedellere maruz kalmak bir “kazanım” ise, bugün Kuzey Kafkasya’nın her bölgesinde izlenen asgari geçim seviyesinin altındaki yaşam standardını da “kazanım” olarak zikredebilir miyiz? Örneğin Adigey’in %80’i asgari geçim düzeyinin altındayken “iyi ki %85 olmamış” demek gerekir mi? İnguşya için %99, Dağıstan için %60, Kuzey Osetya için %64 seviyesindeki oranlar, “bunlar nasıl olsa Adige ve Abhaz değil” diye içselleştirilmeli midir? “Aktüel sorun” tanımı ne zamandan beri tali başlıklar veya toplam sorunun parçacıkları üzerinden yapılmaktadır? Kuzey Kafkasyalılar açısından uzunca zamandan beri “aktüel sorun” “özgürlük ve bağımsızlık sorunu” iken, bu temel meseleye duyarsız kalanların ve görmezden gelenlerin “bilinç kayması ve bilinç kaydırmasını” acaba “iyi niyet” çerçevesinde görmek mümkün müdür? “Bilgi ve uzantısı durumundaki noktalara” dair yapısal yetersizlikleri bulunan, “bilgi felsefesi”ne ilişkin bir arkaplan göremediğim bu tarz ifadelerin, içerdiği “algılama(ma)/anlama(ma)/yorumlama(ma)” süreçleri dolayısıyla son derece sorunlu olduğu kanaatindeyim. Steril olmayan mutfaklardan sağlıklı yemeklerin çıkması olanaksız. Nihai sözüm; hiç kimse kendi yetersizliklerini ve zihinsel geri düşüşlerini 11 Mayıs üzerinden örtmeye kalkmamalıdır.

Sözleriniz diğer taraftan okunduğunda geri düşüşün sebeplerinden biri olarak “devlet” şeklinde organize olmamayı gösteriyor gibi. Eğer böyleyse, Kuzey Kafkasya’daki mevcut yapıları nasıl değerlendiriyorsunuz ve nasıl bir devlet tahayyülünüz var?

Elbette. Bunca geri düşüşün sebeplerinden biri bu. Değişik tanımlar yapılabilir ama, temelde “devlet” denilen aygıt toplumların kültürel ve siyasi olarak organize olabilme yeteneğini gösterir. Aynı ırk veya kökenden gelmek “devlet”lerin “olmazsa olmaz”ı olmadığı gibi, yeterli “olması gereken”i de değildir. Kültürel ve siyasi bakımdan organize olmak ortak coğrafyayı, hafızayı, ekonomiyi, siyasal erki gelecek odaklı örgütleyebilmek demek. Kuzey Kafkasya’daki yapılara gelirsek, bunların hepsi, rahmetli Bekir Sami Kundukh’un ifadesiyle “hayali cumhuriyet”. Hepsi, Kuzey Kafkasya’nın Kızıl Ordu tarafından istilasını takiben çizilmeye başlanan kötü karikatürler. “Şekillerin değeri şekil olmaktan öteye gitmez” deyişini haklı çıkarırcasına, Rus vassal sisteminin uzantıları olarak halen mevcutlar. Biliyorsunuz vassallar sadece efendilerine sadakatle hizmet eder. Hizmetkârlar için efendiler epey mana ifade etse de, efendileri onlara herhangi bir değer atfetmez. Hizmetkâr-efendi ilişkisinin mekaniğine dair bilgi sahibi olanlar da, Kuzey Kafkasya’daki yapıları birer “devlet” olarak hiç görmüyor. Zaten adı ne şekilde konulursa konulsun bunlar birer “nominalite” olmaktan öteye gitmiyor. “Nasıl bir devlet olmalı?” sorusuna verebileceğim cevap, liberal teorinin sınırlarıyla örtüşüyor. Meşruiyet zeminini, kolektif ihtiyaçların kolektif iradeyle ve kurumla karşılanmasından alacak devletin faaliyet alanı, son derece dar. Kuruluş sürecinin handikapları ve gereklilikleri bir yana bırakıldığında, olgunluk yolundaki devlet adalet, iç güvenlik ve savunma hizmetlerini hakkıyla yerine getirmeli; bireysel hürriyetlerin en geniş manada kullanılıp geliştirebileceği atmosferi tesis etmeli, bunun ötesinde ne iktisadi, ne de sosyal yaşamın düzenlenmesinde rol yüklenmemeli, yüklenmeye yönelik herhangi adım atmamalıdır. İdeal rejim ve sistem dizaynı ise bu temele uygun yapılmalıdır.

 

En büyük tehdit Avrasyacılıktır

Kafkasya’nın aydın yetiştirmedeki sıkıntılarına vurgu yapan Aydın Turan, Ajans Kafkas’a röportajının üçüncü bölümünde en büyük tehdidin ‘Ortodoks Rus aromalı’ Avrasyacılıktan geldiğini söylüyor. Turan Birleşik Kafkasya’yı da bir medeniyet projesi olarak niteliyor.

Peki diasporada etnik kimlik üzerinden siyaset yapılmasına nasıl bakıyorsunuz?

Kötü, emsal teşkil etmez. Etnik kimlik denilen amorfluk, kazanılmış aidiyet türü olmaması, verili durumdan öteye gitmemesi dolayısıyla en sığ aidiyet alanlarından biri. Özel formasyon ve bilinç içermiyor. Benim nazarımda “siyaset” yüksek bir faaliyet türüdür ve “hemşehricilik” oyununun adı değildir. Kuzey Kafkasya kavramını ve görüntüsünü flu hale getirecek, hele “kapalı toplum” tahkimatına yarayacak bir yaklaşım hiçbir zaman doğru olamaz. En azından “Kuzey Kafkasya” kaygısına sahip biri olarak, hem diasporada, hem de Kuzey Kafkasya’da etnik temelli siyaset şahsen hiç tasvip ettiğim husus değildir.

Entellektüel hayatımız üzerine neler söyleyeceksiniz? Entellektüel kimdir, ne yapar? Yeryüzünde halktan uzaklıkla, halkın içinde olmamakla suçlanan bu kesim bizde nasıl bir serüven izlemiştir? 

O hayat, dalgalar arasında farklı coğrafyalara yelken şişiren kâşiflerin ve takipçilerinin oluşturduğu özel bir vaha. Entellektüel, toplumun açtığı pozisyonları dolduran “görev adamı”, bürokrat, teknokrat, akademisyen, sanatçı, araştırmacı veya siyasetçi, hasılı “aydın” veya “elit” değil; o, bitmeyen meraklarla kendine sorumluluk yükleyerek faaliyetini yürüten bir varlık. Üstelik çoğunlukla, “topluma rağmen” yürüten bir mücadele adamı. Kim ne derse desin, tutarlı bir kavram veya sistem kurgulamaya yönelik zihni faaliyetlerin sürdürüldüğü bu saha tamamen “bireysel”. Zaten doğası kalabalıklara değil, yalnızlığa müsait. Entellektüel farklı kaynaklardan beslenme, kavramsallaştırma boyutu, düşünce sistematiği, değişik ifade biçimleri, retorik gibi ayırt edici vasıflarıyla tahliline konu olan “şeyler”i parçalayacak, ayrıştıracak, bütünleyecek, yorumlayacak, hükümlere ulaşacak, önermelerde bulunacak. Bu “bir şeyler”i hem içinden, hem de yüksekten izlemedir, “birilerine” tepeden bakma ve küçümseme değil. Doğru, bahsettiğiniz o çığlıklar kâh yükselir, kâh durulur; ama “halka yakın veya içinde olmak” da ne demek? Kime konuşur bu çileli yolculuğa katlananlar? Elbette kendisini dinleyebileceklere, sesinin en fazla duyulabileceği noktadan konuşur. Sokağın kelimeleri felsefi, ilmi, edebi, siyasi ve teknik lisanla örtüşmüyor ve böylesi davetler biraz çiğ popülizm kokuyor. Eğer bu çağrı “düz mantık” kullanımına, yaygın davranış kalıplarına veya 150-200 kelimelik ifade sığlığa çağrı ise, diyeceğim şu ki; insanlar zar atmayı, üç-beş akordeon tınısıyla günlerce oynamayı, kaşen muhabbetinin tadını, efsane kahramanlarının isimlerini hıfzetmeyi, “atları bile Çerkesçe konuşan” bir “topluluğun” mensubu olarak traktör kullanmayı öğrendikleri gibi, gerçekten ihtiyaç duyuyorsa, basamak tırmanmayı da öğrenmeli. Birkaç basamak tırmanmanın en azından kendilerine katkısı olacaktır. Entellektüelin popüler okuma-yazma yapmasını ummak ve istemek bir garabet. Popülerliğin kutsanması onun işi değil. Kalemi belki kalem, belki fırça, kimi zaman mikser, belki de bir silah olarak kullanacak bu kesit bizim dünyamızda birçok gecikmeli alan gibi yeni oluşuyor. Nümayişlerini sözcüklerle yapacak, kendi dinamikleriyle büyüyecek ve özgün geleneğini oluşturacak.

Bu entellektüel geleneğin olmadığı anlamına mı geliyor?

Evet. Ama “entelektüel faaliyet” olmadığı manasına gelmiyor. “Entellektüel gelenek” kavramı tarihi derinlikle ilgili ve mahiyeti dolayısıyla kırsal yaşamın dışında bir zemine ihtiyaç duyar. Yani kent hayatına, bu hayatın içindeki dinamiklere. Neden-sonuç ilişkileri üzerine ciddi bir analizin gerektiğine kuşku yok. Bununla birlikte, uygun gözükmeyen vasatlara rağmen, XIX. yüzyıl sonlarında düşünce akımlarıyla cılız biçimde tanışan kırılganlıkların bir çırpıda “entellektüel gelenek” yaratamayacağını kabullenmek gerek. Muhammed Hacetlaşe, Said Gabi, Yelbızdıko Britay, Pşimaho Kosok, Ahmet Tsalıkkatı gibi isimlerin çabaları dönemin hızlı deviniminde koşulların zorlamasıyla, siyasi faaliyetlerin girdabında kesintiye uğradı. Mehmet Fetgerey Şöenu’nun yanı sıra, hayli geç keşfettiğimiz Aytek Kundukh ve Balo Bilatti’yi geleneğin oluşumu için efor sarf eden önemli isimler arasında görüyorum. (Karl August) Wittfogel’in “asyatik despotizm” örneği olarak gösterdiği, dünyanın en büyük terör aygıtını kuran Sovyet rejiminin böylesi geleneğin oluşumuna geçit vermediği tartışma götürmeyecek mevzudur. Yıpratıcı atmosfere rağmen, Fazıl İskender ve Resul Hamzatov’u kullandıkları hiciv enstrümanıyla belki daireye sokmak mümkün. Günümüzde Ahmet Zakayev ile Stanislav Lakoba’yı entellektüel yaşamın mümtaz simaları olarak zikrediyorum.

Kuzey Kafkasya dünyasının bugün ve yakın gelecekte karşı karşıya bulunduğu en önemli tehdit veya tehlike sizce nedir?

Bana göre büyük resimdeki en büyük tehdit, birçok versiyonu bulunmakla birlikte, merkezinde Rusya’nın yer aldığı emperyal tasavvurları içeren “Avrasyacılık” akımı. Rus politikalarının belirleyicisi bu akım, zihni arkaplanları, perspektifleri, tasarımlarıyla Kuzey Kafkasya dünyasına yönelik en büyük tehdidi oluşturuyor. Huntington’un Ortodoks Rus versiyonu olan Aleksandre Dugin’in politik, dinsel, felsefi formasyonlarla süslediği; Kremlin’in reel hayatın duvarlarına asmaya çalıştığı tablo, üç dönemin (Çarlık, Sovyet, post-Sovyet) sürekliliğini kabullenen jeopolitik kurgulu bir “kıtasal imparatorluk” hareketidir. Rus halkına da mistik görevler biçen Moskova eksenli bu “gerçeklik” kendi kudretine doğrudan veya dolaylı destek sağlayan her şeyi makbul, buna engel teşkil edeni de kötü kabul ediyor. 

Peki, Avrasyacılık denilen olgu Kuzey Kafkasya’yı ne şekilde algılıyor, nereye oturtuyor? Ve bu algıları nasıl okumamız gerekiyor?

Kullanılan “siyasi lisan”a bakmak yeterli. Ortodoks Rus aromalı o dil, Rusya’nın felsefesinden pratik programına dek bütün süreçleri anlamaya yardımcı. Kuzey Kafkasya, kuruluşundan itibaren kâğıt üzerinde federasyon olan Rusya için sadece “arka bahçe” değil; aynı zamanda “başarılar”ı kutsanan bir “imparatorluğun mirası” ve Rus yayılmacılığın güzergâhıdır. “Gerçekperest”ler Rusya’nın siyasi, kültürel, askeri lisanının, “Kuzey Kafkasyalının bulunmadığı Kuzey Kafkasya” arzusu taşıyan sayısız kelimeyle dolu olduğunu, bu kelimelerle konuştuğunu görmek istemiyor. Bu isteksizlik, post-Sovyet dönemde nüfusun %83’nü Rusların teşkil ettiği sözüm ona federasyonun hızla “ulus-devlet” menzilinde ilerlediğini algılamaya da engel oluşturuyor. Hiç kuşku yok ki “Rus federalizmi” aldatan ve aldatılanların beraberliğinden ibarettir. Teknik düzeyde algılanan üniterleşme adımları (ki bunun açık göstergelerinden biri, fiktif “cumhuriyetler”in başkanlarının Rusya liderliğince belirlenip karikatür seçimlerle halka onaylatılmasıdır), mekanizmanın “uyumlulaşma”sından ibaret değil. Bu adımlar, başta Kuzey Kafkasyalılar olmak üzere, Rus olmayan halkları “homojenleştirme” işlevine de sahip. Rusya’nın ruhunu oluşturan Avrasyacılık, siyasal sınırları içinde tuttuğu halkları politik ve kültürel açılardan daha da ayrıştırarak, iç çelişkileri artırarak atomize etmek; yerli unsurlar arasındaki gerilimleri tırmandırmak için her şeyi yapmaya kararlı gözüküyor. Kabardey-Balkar, İnguş-Oset, Abhaz-Gürcü, Oset-Gürcü gerilimlerini maniple eden Moskova; orta ve uzun vadeli amaçlarına erişebilme noktasında, İran’la ittifakta zorlanmıyor, Türkiye’yi Kürt ayrılıkçılığı üzerinden kendisine çevirme gayretini hızlandırıyor. Kuzey Kafkasya’da artış gösteren Kürt ve Ermeni kolonileri bile Avrasyacı projeler kapsamındadır. Özetle, Rusya azgın bir iştah sahibi olarak dünyadaki rant kavgasının taraflarından biridir.

Modern bir siyasi proje olarak Birleşik Kafkasya’yı sizin “Kuzey Kafkasya dünyası” diye tanımladığınız alanda somut temeller üzerine oturtan şey nedir?

Günümüzde farklı birçok yorumu olabilir, fakat yüzyılı aşkın modern derinliği ve anlamıyla Birleşik Kafkasya önce bir “medeniyet projesi”dir. Sadece “siyasi” vasfıyla bu hareketi tanımlamaya kalkmak yetersiz yorumları beraberinde getirebilir. Tabiatıyla aydın hareketi şeklinde beliren Birleşik Kafkasya, sıkıntılı ve yorucu süreçlerde sistemleştirdiği taleplerini kitlelerin doğal talebi haline getirmeye çalışmış, Kuzey Kafkasya’nın kaderinde söz sahibi olma iddiasını da, belli konjonktürde başarmıştır. Birleşik Kafkasya, yeryüzünün birçok bölgesinde yaşayan “Kuzey Kafkasya dünyası”na yönelik, ortak tarihi mirası geliştirme, parçalanmışlığa son verme, geleceği esas alarak “milletleşme”, kendi gerçekliğini ortaya koyma, gasbedilen hak ve özgürlüklerine sahip çıkma, kendi kaderine belirleme, bağımsız ve egemen ülkeyi el birliğiyle oluşturma, demokrasi ve hukukun üstünlüğüne dayalı kamu düzeni kurma çağrısıdır. Yaralı, yetersizlikler içinde kıvranan, çağın gerektirdiği donanıma sahip olamayan, dertlerden muzdarip insanımıza kendine ait yeni bir dünya öneren konsepttir. Yakındığımız, üzülerek eleştirdirdiğimiz her şey istisnasız biçimde Birleşik Kafkasya’nın somut temellerini oluşturur. “Kuzey Kafkasya dünyası”nın son yüzyılda ağır bedeller ödeyerek yaşadığı tüm tecrübeler; politik, ekonomik, kültürel ve sosyolojik göstergelerin hepsi Birleşik Kafkasya’yı gerekli kılar. Benim düşümdeki Kuzey Kafkasya etnisite, dil veya din farklılıklarına bakılmaksızın anayasal düzeninde gelişmesini yapabilecek, iç huzura kavuşmuş, kendi ayakları üzerinde durabilecek, kendi dinamikleriyle kaynaklarını rasyonel biçimde kullanabilecek, yetenek ve kuvvetini “gelecek” denen henüz “yaşanmamış zaman”lara göre de ayarlayabilecek, üreten ve servetini değerlendiren bir refah ülkesidir. Zaman alıcı ve zahmetli olsa da, gücü ve saygınlığıyla dünyada kabul gören bir ülkeyi kuramazsak tarih sahnesinden silinmekten kurtulamayız. “Kuzey Kafkasya dünyası”, tüm trajik geçmişine, taşıdığı gerilimlere rağmen, kendi geleceğini belirleyebilme iradesine ve potansiyeline sahiptir. Zaten hâlihazırdaki tehdit ve tehlikeler de bu kader ortaklığını her zamankinden fazla gerekli kılmaktadır.
Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim. 

MB/HT/FT (Ajans Kafkas)

18 Kasım 1926'da Polonya'da kurulan Kafkasya Dağlıları Halk Partisi (Narodnaya Partiya Gortsev Kavkaza)(1) II. Dünya Savaşı'na dek faaliyetlerini sürdüren ilginç bir yapıdır. Genelde 1920-1921 döneminde ülkelerinden kopan Kuzey Kafkasyalı mültecilerin yer aldıkları bu organizasyon, "Sovyet Rusya mahkumu milletler bloğu" olarak tanımlanan Promethe hareketinin(2) aktörleri arasında yer almıştı. Kurucuları ve yöneticileri arasında Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti'nin bakan seviyesindeki isimlerinin bulunmadığı Kafkasya Dağlıları Halk Partisi – KDHP; en büyük politik ve maddi desteği, Rusya'yı "rejimi ne olursa olsun tarihi düşman" olarak gören Polonya önderi Jozef Klemensk Pilsudski’den (1867-1935) alıyordu(3).

Bir Gürcü mülteci olan Vano Kavtaradze’nin “sürgünde yıldızı parlayan politik bir örgüt”(4) halinde tanımladığı Kafkasya Dağlıları Halk Partisi, tüm yaşamı boyunca etkili bir propoganda ve yayın çalışmasını koordine etmişti. Genelde Kuzey Kafkasya'nın orta sınıflarından gelen iyi eğitimli, bir kaç yabancı dile hakim, politik bilinçleri gelişkin mensuplarıyla Kafkasya Dağlıları Halk Partisi, birbirini takip eden üç temel yayın organı çıkarmıştır: Volnıye Gortsı (1927-1928), Gortsı Kavkaza-Kafkasya Dağlıları (1928-1934) ve Severnıy Kavkaz-Şimali Kafkasya (1934-1939). KDHP bunların yanısıra, Aralık 1934'ten itibaren, konjonktürel sebeplerle farklı isimlere sahip bir dizi süreli yayını da devreye sokmuştur. Kuruluşu takip eden günlerde, KDHP yöneticileri, mülteci faaliyetlerinin bütününde ağırlığı her zaman hissedilen finansman açmazının nisbeten aşılmış olmasıyla, süreli bir yayının neşredilmesine ağırlık verebilmişlerdi. İlk yayın organı, “Hür Dağlılar" anlamına gelen Volnıye Gortsı, yaklaşık sekiz yıl önce, Denikin'in 1919 baharında Kuzey Kafkasya'ya yönelik saldırısından kaçarak Tiflis'e sığınan sosyal demokratların Eylül 1919'da çıkarmaya başladıkları haftalık gazetenin "devamı" olduğu da vurgulanıyordu(5). KDHP merkezi Varşova bulunmasına rağmen, yerinde bir kararla Volnıye Gortsı'nin Prag'da hazırlanıp basılması uygun görülmüştü. Zaten 1926-1928 devresinde hareketinin en güçlü olduğu yer de, parti üyelerinin bir çoğunun Soyuz Gortsev Kavkaza’dan (Kafkasya Dağlıları Birliği)(6) devşirilmesi; yanısıra, yayın konusunda hayli deneyimli Ahmet Tsalıkkatı(7) gibi ağırlığı tartışılmaz bir ismin varlığı dolayısıyla Çekoslovakya idi.

Takibeden göçmen yayınları için "yol gösterici" özelliğe sahip bulunduğu belirtilen ve sol üst köşedeki ibareye göre, "düzensiz aralıklarla" çıkan derginin(8) redaktörlüğü, halen kapsamlı bir biyografisi çıkarılamayan, ancak taşıdığı soyadı dolayısıyla tanınmış bir Oset ailesine mensup olduğu anlaşılan bir gence, Aytek Kundukh'a bırakılmıştı. “Geçici bir konaklama" zaruretiyle anavatan Kuzey Kafkasya'dan uzaklarda, “dost ve konuksever Çekoslovakya’da” neşredildiği belirtilen Volnıye Gortsı'nın ilk sayısı, merkezi “Prague, Vršovice, Tyršova ulice čislo 9” adresi gösterilerek 26 Mart 1927'de çıktı(9). İlk iki sayfasında KDHP'nin programına ilişkin hususların yer aldığı 23 Mart 1927 tarihli Rusça bildiri, başyazı halinde kaleme alınmıştı. Burada, KDHP’nin Kuzey Kafkasya için, “milli devlet” opsiyonunu benimseyerek, 1917 Andi Kurultayı’nda alınan kararlarla çelişmeyen “Bağımsız Kuzey Kafkasya Federatif Cumhuriyeti”nin yeniden kuruluşunu temel hedef ilan ettiği izleniyordu. Kafkasya Dağlıları Halk Partisi, aynı metinde ırk, cinsiyet ve inanç ayırımı yapılmaksızın herkese genel seçim hakkının tanınacağını, tüm özgürlüklerin temin edileceğini açıklarken, ekonomik alanda kimi liberal motiflere yer veriyordu. Devletçi yaklaşımın "yeraltı zenginliklerinin millileştirileceği" ifadesiyle sınırlı olduğu açıklamada, tüm toprakların halka devredileceği, doğal zenginliklerin işlenmesinde özel sermaye ve girişime kolaylık tanınacağı, ülkenin iktisadi gelişme sürecinde ticari ve endüstriyel faaliyetlere öncelik verileceği de deklere edilmişti(10).

Yayımlandığı sürece, kendisini hayli dar alana hapseden Rus dilini kullanan, ikinci sayısı 3 Mayıs 1927, üçüncü sayısı 28 Haziran 1927, altıncı sayısı ise 19 Ocak 1928 tarihinde yayımlanan(11) Volnıye Gortsı'nın yazı yükü Ahmet Tsalıkkatı'nın üzerine kalmış; bu deneyimli isim güç koşullara rağmen heyecanını kaybetmemiş, “Ahmet”, “A.Ts.”, ”Kurtatag” gibi muhtelif imzalarla okuyucu karşısına çıkmıştı. KDHP’nin bu ilk dergisi, büyük ihtimalle, 19 Ocak 1928 tarihli altıncı sayısı ile hayatını tamamlayacaktır.

KDHP’nin, Ocak 1928 - Kasım 1928 arasındaki dönemindeki serüvenine ilişkin bilgilerimizi hayli sınırlayan unsurların başında, kuşkusuz ki, süreli yayınlarda ortaya çıkan kopukluk devresi gelmektedir. Volnıye Gortsı'nın kapatıldığı tarihten sonraki bir yıla yakın devrede, organizasyonun çalışmaları ile ilgili malumatımız yok denecek düzeydedir. Ancak, muhtemelen ciddi bir hazırlık devresini takiben KDHP, Kasım 1928’de sesini kitlelere duyurmaya devam edecektir. Kuzey Kafkasya emigrasyonunun düşünsel beslenme kaynakları arasında belki de en dikkate değer şahsiyet durumundaki Ahmet Tsalıkkatı'nın 2 Eylül 1928'de ölümünü takiben devreye sokulan yeşil zemin üzerinde siyah puntolu Gortsı Kavkaza adlı derginin basıldığı yer Paris'ti. Kullanılan merkez ise, aynı zamanda Gürcü mülteci M. Georges Gwazawa yönetiminde çıkan Prométhée dergisinin bulunduğu “3, Rue du Sabot” adresi idi.

Kafkasya Dağlıları Halk Partisi, "5 frank" fiyatla piyasaya verilen Gortsı Kavkaza'nın redaksiyonunu Elmurza Bekoviç Çerkaski'ye bırakmıştı. Bugün gerek Kuzey Kafkasya, gerekse diaspora yazınında adı hemen hemen hiç zikredilmeyen Çerkaski, Çekoslovak hükümetinden sağlanan burslarla yüksek öğrenimini tamamlayan mülteci öğrencilerden biriydi(12). Prag Kraliyet Üniversitesi Tabii Bilimler Fakültesi’nde okuduğu yıllarda Prag'da faaliyet gösteren Soyuz Gortsev Kavkaza (Kafkasya Dağlıları Birliği) bünyesinde çalışıp, yöneticileri arasında yer alan Çerkaski(13), 1924-1925 döneminde bu teşekkülün organı olan Kavkazski Gorets'te (Prag) bazı çeviri ve yazılarını yayımlamıştı (14). Eğitimini tamamladıktan kısa süre sonra Paris'e yerleşen Çerkaski, mülteciler arasındaki güçlü polemikçilerden biri olarak dikkat çekiyordu. Gortsı Kavkaza'nın idaresini, büyük ihtimalle sağlık sorunları dolayısıyla, 1929 Eylül-Ekim aylarına ait 8-9. birleşik sayıdan sonra bırakan Elmurza Bekoviç Çerkaski 1934 yılında, hayli genç bir yaşta vefat edecektir.

Çerkaski sonrası kolektif yönetimle yayımlanmaya başlanan Gortsı Kavkaza, Aralık 1931'e ait 26. sayıdan itibaren, Çekoslovakya'dan Paris'e gelerek yayım faaliyetine katılan Barasbi Baytugan'ın (1899-1986) yönetimine verilmiştir. Sözkonusu sayıda, yazışmaların Baytugan’ın Varşova kullandığı “Morszyńska 39, Sadyba Warszawa-Czerniakŏv, Pologne" adresiyle yapılması duyurulmuş(15), Paris'teki merkez ise, yine Prométhée dergisiyle eşzamanlı olarak 27. sayıdan itibaren “4, Villa Malakof, Paris (16),” adresine nakledilmişti. Muhtemelen aynı dönemde basım yeri, Polonya'ya aktarılmıştır. KDHP'nin ikinci periyodiği Gortsı Kavkaza da yaklaşık beş yıl boyunca yayım dili olarak, öncülü Volnıye Gortsı gibi Rusça yayımlandı. Ancak 1933 Şubatındaki formatının da değiştiği 35-36. birleşik sayısında süpriz bir şekilde yayın diline Türkçeyi de ilave etti. Bu politikanın gerekçesi aynı sayıda yer alan bir yazıyla duyuruldu. KDHP, Gortsı Kavkaza'nın Türkçe-Rusça olarak neşrini “tekamül yolunda atılan adımlardan biri” olarak değerlendirerek okuyucu kitlesini genişletme arzusunu dile getiriyordu. Başyazıya göre, bu uygulamayla “Müslüman Şark’ın büyük bir ümitle baktığı bir memleket olarak yeniden doğan Türkiye’nin Kafkasya davasına eski sempatisini ihya etmek, an’ane haline gelmiş münasebeti takviye etmek” ve yanısıra “bütün Şark boyunca ikinci vatan diye yerleşen yüzbinlerce ırkdaşa” hitap edebilmek mümkün olacaktı(16). Anlaşılan, parti, iç ve dış faktörlerin etkisiyle mülteci çalışmalarına mesafeli duran, bu duruşuyla da onların beklentilerine cevap vermekten uzak Türkiye'ye bir zeytin dalı uzatmaya çabalıyordu. Böylelikle KDHP yayınları Şubat 1933'ten itibaren başladığı Türkçe-Rusça yayınını Nisan 1934'deki 50. ve son sayısına sürdürmüştür.

Gortsı Kavkaza'nın ilk Türkçe-Rusça sayısı, iki deniz arasında (Karadeniz-Hazar) yükselen dağlar, petrol kuyuları, Çeçen gözetleme kuleleri ("baw"lar), sahillerde seyreden gemiler ve yerleşim alanlarını temsil eden kapak resmiyle çıkmıştı. Ancak aynı sayıda, 1933 Mayısına kadar "mecmua müdürü"ne gönderilecek projelerden "kazanana 200 frank mükafat verileceği" açıklanan bir "kapak müsabakası"nın ilanına da yer verilmişti. Derginin abone bedeli "Avrupa'nın her memleketinde" 6 aylığı 0,5 dolar, yıllığı 1 dolar; "Yakın ve Uzak Şarkta, Afrika ve Amerika’da" ise 6 aylığı 1 dolar, yıllığı 1,5 dolar olarak belirlenmişti.

KDHP'nin üçüncü yayın organı, Gortsı Kavkaza'nın yayınını durdurduğu 1934 Nisanını takip eden Mayıs 1934'te çıktı. II. Dünya Savaşı'nın patlak vermesine dek Varşova'da basılarak yayınını sürdüren bu dergi Severnıy Kavkaz (Şimali Kafkasya) adını taşıyordu. Yönetim yine Barasbi Baytugan'daydı. Künyedeki kayıt, Baytugan'ın “Odynca 35 Varşova” bulunduğunu, merkezinin de Paris'te “1, Square Leon Gulliot, (15)” olduğunu gösteriyordu. KDHP bu defa abone bedellerini arttırmış ve dergi "Avrupa'nın her memleketinde" 6 aylığı 0,75, yıllığı 1,5 dolar; "Yakın ve Uzak Şarkta, Afrika ve Amerika’da" da 6 aylığı 1 dolar, yıllığı 2 dolardan satışa verilmişti. Derginin tek sayısı Fransız parası cinsinden ise 3 frank tutarındaydı. Severnıy Kavkaz'ın kapağında, Şubat 1933'e ait Gortsı Kavkaza'da dönemde duyurusu yapılan yarışmada birincilik alan grafiker ressam Stanislas Ostroy-Hrotovski ve Mahail Bılın’a ait, orijinali tahta üzerine yapılmış bir gravür bulunuyordu. Geleneksel Kafkas kıyafeti içinde siyah bir bayrakla dağların eteklerinde yol alan yedi atlı, Kuzey Kafkasya'nın XIX. yüzyıldaki direnişçilerini anımsatmaktaydı.

Yayın çizgisinde herhangi bir farklılık yapılmayan Severnıy Kavkaz, bir çok mülteci dergisi gibi, Türkiye'de tek parti döneminin yasakçı zihniyetine çok çabuk takılıverdi. Henüz ilk yayın dönemini tamamlamadan, 6 Kasım 1934'te "Türk-Sovyet ilişkileri aleyhine yayın yapmak"la itham edilerek Türkiye'ye sokulması yasaklandı. Mete Tunçay'ın "Türkiye'de Sol Akımlar - II (1925-1936)" kitabında da zikredilen kararda yer alan ifadeler(17), Türk yetkililerin aslında doğruluktan uzak bilgilere sahip olduğunu da gösteriyordu. İlgili Bakanlar Kurulu kararı Severnıy Kavkaz'ı "Paris'te yarısı Türkçe, yarısı Fransızca yayımlanan" bir yayın olarak tanımlıyordu. Oysa dergi, merkezi Fransa gözükmesine rağmen Paris'te değil, Varşova'da basılıyordu. Üstelik yayın dili de kararda yer aldığı gibi, "yarısı Türkçe, yarısı Fransızca" değil, "Türkçe ve Rusça" idi. Dergi çıktığı sürece sadece iki metin Fransızca olarak yayınlanmıştı ki, bunlar, 14 Temmuz 1934'te Brüksel'de Azerbaycan, Gürcistan ve Kuzey Kafkasya Milli Merkezlerince imzalanan "Kafkasya Konfederasyon Anlaşması"na ilişkin metinlerdir(18).

Bu yasaklama karşısında KDHP merkezi Severnıy Kavkaz'ın yayınını durdurmadı. Ancak basit bir yöntem uygulayarak okuyucuya ulaşmaya devam etti. İlk sayısı Aralık 1934’te çıkan ve sorumlu müdürlüğünü Canbek Havjoko'nun (Ahmet Canbek) yaptığı Put Svboda (Hürriyet Yolu) adlı dergiyle yasak duvarını aşmayı başardı. Ancak yasaklama kararı öylesine sinir bozucuydu ki, 1935 sonlarında Severnıy Kavkaz'a Ankara'dan postalandığı kaydedilen ve "Yeni Muhacir" imzalı enterasan bir yazıya yer verildi. Türkiye'nin ilk kez sert şekilde hedef alındığı yazıda, hem Türk hükümetinin "ulus-devlet" yaratma çabaları eleştiriliyor, hem de mevcut statükonun uzun süreli olamayacağı vurgulanarak köprüleri atmaktan imtina ediliyordu:

"Yakın Doğudaki mevcut sessizliğin kalıcı olduğuna zannederiz ki, kimse inanamaz ve kimse Rusya'nın emperyalist iştahının telkin ettiği güneye doğru yayılmaktan vazgeçtiğini iddia edemez (..) Er ya da geç Rus emperyalizmi ile yüzyüze gelecek herhangi bir Yakın Doğu devletinin, bu ortam içinde, Rusya ve Yakın Doğu arasında bağımsız Kafkasya devletinden ibaret bir yapı yaratmaya çalışan Kafkasya vatanseverlerine mani olmasına imkan yoktur. Bu ülkelerin, Kafkasyalı vatandaşlarını asimile edip, milli şuurlarından mahrum bırakmasında da bir anlam yoktur. Tam tersine, Yakın Doğu devletleri, Kafkasyalı vatandaşlarını kendileri Kafkasya vatanseverliği ile yetiştirmelidirler. Bu da, sadece Kafkasya kurtuluş hareketine objektif yardım için değil; aynı zamanda bulundukları memleketlerin medeni etkileriyle yetişecek yurttaşlarımızın anavatanlarına döndüklerinde, Kafkasya ile güney komşuları arasında kültürel yakınlık ve siyasi birlik oluşturabilmelerinde de gereklidir. Mesela Türkiye, Çerkes vatandaşlarını Türkleştirmek için emek sarfedeceğine, onları yeniden Kafkasya'da görürse çok yarar sağlamış olur. Muhacirlerimizin Kafkasya’ya dönüşü, yalnız Kafkasya’nın direnç yeteneğini arttırmakla kalmayacak, aynı zamanda geçmişten beri bizi Türkiye’ye bağlayan manevi bağları da destekleyecektir. Muhacirlerimizin bulunduğu Suriye ve başka ülkeler hakkında da aynı şeyleri söyleyebiliriz”(19).

Ne var ki, Sovyetler Birliği ile dostane ilişkilerini sürdürmekte kararlı Türkiye'nin politikasında bir esneme olmaması üzerine, KDHP hiçbirisi uzun bir yaşama sahip olmayan bir dizi dergiyi peşisıra yayına soktu. 1936 yılı içinde tam dört farklı isim taşıyan dergi çıkarıldı: Şubat 1936’da Canbek Havjoko'nun yönetiminde Borba (Savaş), Mayıs 1936’da Canbek Havjoko'nun sorumluluğunda Znamya Naroda (Millet Bayrağı), 1936 Haziranında yine Canbek Havjoko'nun idaresinde Naşa Tsel (Bizim Dilek) ve Ali Mirza'nın (?) redaktörlüğünde Ağustos-Eylül 1936’daki birleşik sayısıyla Buduşçeye (Gelecek). 1937 boyunca bu seriye dört dergi daha ilave oldu. Natsionalnaya Mısl (Milli Fikir) (Şubat 1937, sorumlu müdür: Canbek Havjoko), Vperyod (İleri) (Mayıs 1937, sorumlu müdür: Ali Mirza), Naş Kray (Ülkemiz) (Ekim-Kasım 1937'deki 1-2. birleşik sayı, sorumlu müdür: Kurguko Cad) ve Golos Rodini (Vatan Sesi) (1937?, sorumlu müdür: Barasbi Baytugan). Daha sonra KDHP merkezi, 1938 yazında, Mayıs-Haziran aylarına ait 1-2. birleşik sayısıyla Prizıv (Çağırış) adlı mecmuayı Balo Bilatti'nin yönetiminde çıkardı. Bunu Kasım-Aralık 1938 dönemine ilişkin 1-2. birleşik sayısıyla Sem Zvezd (Yedi Yıldız) isimli neşriyat takip etti. Yumuşak bir ifadeyle, varlıklarını tek parti dönemi Türkiyesine borçlu olan bu dergilerin hiç birinde "idarehane adresi" bulunmamakta, künyede sadece "müdürün adresi" yer almaktaydı(20).

KDHP'nin süreli yayınlarında, anlaşılabilecek bazı sebeplerle, yazarların hemen hepsi farklı isimler de kullanmışlardır. Bu, hem psikolojik mücadelenin bir uzantısı olarak güçlü görünebilme isteğini yansıtmakta, hem de kimi şahsiyetlerin bulundukları politik ortamlarda deşifre olmama arzusundan kaynaklanmaktadır. Şu var ki, periyodikler takip edildiğinde, 25-30 kişiden ibaret bir yazar gurubunun varlığı sözkonusudur. Her ne kadar “Azamat”, “Hacı Murat”, “Kuma”, “Arslan”, “Doğuj”, “Cavan”, “Totraz”, “Janhot” ve “Yeni Muhacir” gibi takma isimlerin ardındakileri bilememekteysek de, gerçek adlarını ve kullandıkları mahlasları tesbit edebildiğimiz yazı sahipleri, başta Ahmet Tsalıkkatı olmak üzere, Elmurza Bekoviç Çerkaski, Said Şamil, Barasbi Baytugan, Tausultan Şakman, Ahmet Canbek, Dzanbolat Dzantı, Cemaleddin Kanukati, Gazihan Bessolt, Bahaeddin Hurş, Balo Bilatti, Adil Bek Kulatti, Mirza Bek Kulatti, Mogamed Çukua, Kosta Zangi, Aytek Kundukh, İbrahim Çulik, Ahmet Ali Şurdum, Zübeydet Şhaplı, Blenav Batoko Harun, Tevfik Çiper, Kazım Gazi, Mikail Halil, Yusuf Umaş gibi şahsiyetlerdir (21).

Sınırlı bilgilerimiz, KDHP neşriyatının hangi özel koşullar içinde organize edildiğini de kapsamaktadır. Parti ve yayın çalışmalarında yer alan hiç bir isim, arzuladığımız arkaplanı sunmamıştır. Çok kısmi bir bilgi, II. Dünya Savaşı'nın patlak vermesi üzerine 1940 yılında Türkiye'ye yerleşen bir Çerkes mülteci olan Ahmet Canbek (1903-1978) tarafından yüzeysel biçimde aktarılmış ve muazzam denilebilecek hacimdeki süreli yayınların topu topu "4-5 kişilik bir grup tarafından" organize edildiği kaydedilmiştir(22). Büyük ölçüde Aytek Kundukh, Barasbi Baytugan, Ahmet Canbek, Balo Bilatti, Magomed (Mehmed) Çukua'dan müteşekkil olduğu anlaşılan bu dar kadrodan hiç birisi bugün hayatta değildir. İşin garip yanı, sözkonusu kişilerin özel yaşamlarına ilişkin detaylı bilgilerden de uzak oluşumuzdur.

Bahsi geçenlerden Canbek ve Baytugan'la ilgili biyografik malzeme, diğerlerine göre daha kapsamlıdır. Canbek 1920 yılında, çok genç bir yaşta ülkesinden ayrılarak 1922'de gittiği Bulgaristan'da liseyi bitirmiş (1925), daha sonra birbuçuk yıla yakın süre Çekoslovakya'da kalmış, KDHP'nin kuruluşunu takiben Polonya'ya geçerek hükümetin verdiği burslardan faydalanarak Varşova Ticaret Akademisi'nden mezun olmuştur. Kendi ifadesine göre, yayıncılık serüveninde Varşova Şark Enstitüsü (Instytutu Wschodniego w Warszawie) kütüphanesinde çalışmaktaydı(23). Yaşamı boyunca Kuzey Kafkasya mültecilerinin sergiledikleri politik çalışmaların içinde bulunan Oset kökenli Barasbi Baytugan ise, General Wrangel kuvvetleriyle 1920 Kasım'ında İstanbul'a gelmiş, 1922'de yerleştiği Brno'da Çekoslovak hükümetinin verdiği bursla yüksek öğrenimini tamamlayarak ziraat mühendisi olmuştu. Sık sık rakip grup tarafından hedef alınıp yıpratılmaya çalışıldıysa da hiç yılmayarak II. Dünya Savaşı'nın başlamasına dek Paris ve Varşova'da ikamet etmiş, KDHP periyodiklerinin sorumluluğunu yüklenmişti(24).

(1)Barasbi Baytugan - “Znamenatelnaya data”, Gortsı Kavkaza, Paris,1931,No:26, s:4.
(2)Harekete sovyet hegamonyası altında bulunan oniki bölgenin mülteci teşkilatları dahildi. Bunlar Azerbaycan, Don, Gürcistan, İdil, Ural, İngirya, Karelya, Komi, Kırım, Kuban, Kuzey Kafkasya, Türkistan ve Ukrayna örgütleriydi. Hiç bir mülteci Rus örgütü ve bunların yanısıra Ermeni göçmenler Promethe Birliği'ne katılmamıştı. Promethe hareketi konusunda, kimi küçük hataları içermekle birlikte, çok kıymetli bir çalışma için bkz: Etienne Copeaux - "Prometeci' Hareket", (Unutkan Tarih, (Haz: Semih Vaner), Metis Yay., İstanbul, 1997 içinde) s:17-52.
(3)KDHP ile ilgili tarafımızca gerçekleştirilen bir çalışma için bkz: M.Aydın Turan - "'Promethe Hareketi'nde Kuzey Kafkasya Mültecileri: Kafkasya Dağlıları Halk Partisi (1926-1940)", Tarih ve Toplum, İstanbul,1997, No:161,s:49-57 ve No:162, s:39-47.
(4)Vano Kavtaradze - “Kafkasya Konfederasyon Yolunda”, (çev:Musa Ramazan), Kuzey Kafkasya Kültür Dergisi, İstanbul, 1991, No:83-84, s:44.
(5)Kuzey Kafkasyalı sosyal demokratların sesi olarak Tiflis'te Ahmet Tsalıkkatı yönetiminde, muhtemelen 1919 Eylül'ünde "haftalık" yayınlanmaya başlayan ve bazı çevrelerin sert tenkitlerine de maruz kalan Volnıye Gortsı'nın, Gürcü hükümetinin sağladığı maddi olanaklarla neşredildiği ifade edilmiştir. Yazarları arasında Ahmet Tsalıkkatı, Haydar Bammat gibi Kuzey Kafkasyalıların yanısıra, Tiflis'e sığınan sabık Türkistan Milli Hükümeti Başkanı ve Dışişleri Bakanı Mustafa Çokay'ın da isimleri zikredilmektedir. Gazete 1921 yılının ilk haftalarına dek çıkmış olmalıdır. (Azeri - "Azerbaycan-Şimali Kafkasya Dostluğunun Kaydını Çekenlere", Kurtuluş, Berlin, 1935, No:10, s:284; Mustafa Butbay - Kafkasya Hatıraları, (çev: Ahmet Cevdet Canbulat), TTK Yay., Ankara, 1990, s: 85; Y.T. (Tahir Çağatay) - Türkistan Milli Hareketi ve Mustafa Çokay, İstanbul, 1950, s:33; Zoya Salagayeva - "Ahmet Tsalikov (Tsalıkkatı)", Naşh Dagestan, Mahaçkale, 1993, No:165-166, s:35).
(6)Bu örgüte ilişkin bkz: M.Aydın Turan - "Kuzey Kafkasya Mültecilerinin Batıdaki Çalışmalarından Bir Kesit: Kafkasya Dağlıları Birliği (Soyuz Gortsev Kavkaza)", Toplumsal Tarih, İstanbul, 1997, No:40, s:44-52.
(7)Yaşamına ilişkin olarak bkz: M.Aydın Turan - "Kuzey Kafkasya ve Rusya Müslümanlarının Öncü Aydınlarından Ahmet Tsalıkkatı", Tarih ve Toplum, İstanbul, 1996, No:153, s:48-57.
(8)"Severnıy Kavkaz"da "Volnıye Gortsı"nin "öncü" rolü vurgulanır. ("Çekoslavakya'da Kafkasya Hakkında", Severnıy Kavkaz, 1935, No:15, s:7).
(9)Volnıye Gortsı, 1927, No:1, s:1.
(10)Volnıye Gortsı, 1927, No:1, s:1-2.
(11)Aradaki dördüncü ve beşinci sayıları göremediğimizden tarihlerini kaydedememekteyiz.
(12)"Gortsı Kavkaza studentı uçaşçiyesya v Çehoslovakii", Kavkazski Gorets, 1924, No:1, s:71-72.
(13)KDB’nin 29 Nisan 1924 günü yapılan olağan genel kurulunda ve 8 Ağustos 1924 günü yapılan olağanüstü genel kurulunda Çerkaski “üye” sıfatıyla yönetim kurulunda yer almıştır ("Gortsı Kavkaza v Çehoslovakii", Kavkazski Gorets, 1924, No:1, s: 70 ve "Hronika soyuza", Kavkazski Gorets, 1925, No:2-3, s:135).
(14)Elmurza Bekoviç Çerkaski - "Polyeznıye rasteniya Kavkaza - I", Kavkazski Gorets, 1924, No:1, s:61-64; Elmurz(a Bekoviç Çerkaski) - "Oktrıtoe pismo N. A. Bigaevu", Kavkazski Gorets, 1925, No:2-3, s: 86-91 ve Elmurza Bekoviç Çerkaski - "Polyeznıye rasteniya Kavkaza- II", Kavkazski Gorets, 1925, No:2-3, s:128-131.
(15)Baytugan “Rakowiecka 35 m. 16” adresini de kullanmıştır.
(16)Gortsı Kavkaza, 1933, No:35-36, s:1-2.
(17)Mete Tunçay - Türkiye'de Sol Akımlar - II (1925-1936), BDS Yay., İstanbul, 1992, s:106-107.
(18)Bkz: "Pacte de la Confédération du Caucase" ve "Appel du Comité d'indépendance du Caucase ā tours les patriotes caucasiens" başlıklı metinler için bkz: Severnıy Kavkaz, 1934, No:3, s: 2-3. Aynı metinlerin İngilizcesi (s: 3-5), Almancası (s:5-7), Türkçesi (s:7-9) ve Rusçası da (s: 9-10) yayınlanmıştır.
(19)Yeni Muhacir - “Eski-Şimali Kafkasyalı Muhacirlerin Ortak Kafkasya Kurtuluş Hareketinde Rolü”, Severnıy Kavkaz,1935, No:20, s:3.
(20)Örneğin Canbek Havjoko (Ahmet Canbek) “ Czervonego Krzyża 9 m. 5 Warszawa (1) Pologne”, Ali Mirza “Sluzewska 3 m. 15 Warszawa (1) Pologne” ve “Al. Niepodleglośki 26 m. 6a, Warszawa (12) Pologne” adreslerini kullanmaktaydı.
(21)Ahmet Tsalıkkatı (“Ahmet”, “A.Ts.”,”Kurtatag”), Elmurza Bekoviç Çerkaski (“Elmurz”), Said Şamil (“S.”, “S.B.”), Barasbi Baytugan (“Baris-biy”), Tausultan Şakman (“Şakman”), Ahmet Canbek (“Canbek Havjoko”, “Havjoko”, “Adige”, “C.H.”), Cemaleddin Kanukati (“Cemal-eddin”), Gazihan Bessolt (“Gazi-han”), Bahaeddin Hurş (“Bahaeddin”, “Emir Hasan”, “Hurş”), Balo Bilatti (“Narton”), Adil Bek Kulatti (“Adil”, “A.K”), Mirza Bek Kulatti (“Murza Bek”), Mogamed Çukua (“M.Ç.”, “Ç.”), Kosta Zangi (“Kosta”), Aytek Kundukh (“Seyyah”), Ahmet Ali Şurdum (“Şurdumyiko Ali”), Yusuf Umaş ("Yusuf-Bek") gibi mahlaslar kullanmışlardır.
(22)Bkz: “Ahmet Canbek’le Bir Sohbet”, (Röp:İlhan Öztürk), Kuzey Kafkasya Kültür Dergisi, İstanbul, 1977, No:43, s:16.
(23)Biyografisi için bkz: Sefer E. Berzeg - Kafkas Diasporasında Edebiyatçılar ve Yazarlar Sözlüğü, Samsun, 1995, s:87-88; Tarık Cemal Kutlu - “Ahmet Canbek’i Yitirdik”, Kuzey Kafkasya Kültür Dergisi, İstanbul, 1978, No:49, s:25.
(24)Musa Ramazan - "Barasbi Baytugan", Kuzey Kafkasya Kültür Dergisi, İstanbul, 1986, No:62, s: 44-45.


M. Aydın Turan - Kafkasya Dağlıları Halk Partisi Periyodikleri - I

Yüz yıl süren bir savaşın sonunda önce nüfusunun yarısından fazlasını, sonra yurdunu kaybetmiş bir halkın hatıraları ile büyüdük. Biz doğduğumuzda sürgünün üzerinden yüzyıldan fazla zaman geçmiş olmakla birlikte, acı hatıraları aile büyüklerinin zihninde canlı bir şekilde

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

Değerli büyüğümüz Yismeyl Özdemir Özbay'a Allah'tan Rahmet ailesine ve camiamıza baş sağlığı dileriz. https://t.co/568Ue3bIPa
RT @profdrhalukkoc: Rusya Fed.Ank B.elçisi Aleksey Yerhov;1820-1870 yıllarında her türlü eziyet,baskı ve zorla topraklarından sürdükleri Ka…
https://t.co/z2AVKFGjVf
Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı