Hukukçu yazar Hulusi Üstün, mimar yazar Yalçın Karadaş, Prof. Ayhan Kaya, Doç. Dr. Şamil Erdoğan’dan sonra bu haftaki misafirimiz`` Radikal Gazetesi yazarı Fehim Taştekin`` idi.Fehim Bey’in ailesi(eşi, çocukları ve eşinin kardeşleri ile) de bu programda kendisine eşlik etti.

‘’Bir Gazeteci Gözüyle Çerkesler’’ adlı söyleşiye, TRT TURK kanalındaki canlı yayından sonra katılan Fehim Taştekin ilk olarak ; Çerkes kamuoyunca kendisinin de ‘’Çerkes’’ olarak tanındığını, aslen Çerkes olmadığını, eşinin Çerkes (Adiğe-Şapsığ) olduğunu ifade etti. Kendisini Çerkeslerle iç içe gören ve çocuklarının da ‘’Çerkes gelenekleri’’ ile yetiştirilmesine önem verdiğini söyleyen Taştekin; Çerkesliğin ve Çerkes kültürünün yerinin çok farklı, avantajlı olduğunu da vurguladı.

 Sayın Taştekin,

 derneğimizin söyleşi-seminer salonunu dolduran üyelerimize;

‘’Bu yılki Çerkes Soykırımı’nı anma etkinlikleri, 2014 Soçi Olimpiyatları, Suriye’deki Çerkesler, Türkiye’deki Çerkeslerin genel durumu ve Çerkes kalma mücadeleleri, Rusya’nın Çerkes diasporası ve Kafkasya’daki Çerkesler hakkındaki politikası, Türkiye’nin Kafkasya politikası’’ bir çok konuda  bilgilerini aktardı ve bu durumları  bir gazeteci gözüyle yorumladı.

Söyleşi ve devamındaki soru cevap kısmında sayın Taştekin;

1)    Gürcistan’ın son çıkışının(Çerkes soykırımını tanıma girişiminin) temelinde; Gürcistan tarafından Güney Osetya’nın  işgal girişimin Rusya tarafından anında ve şiddetlice engellenmesinin, hatta Rus ordusunun Tiflis’e kadar ilerlemesinin ‘’intikamını almak’’ ve Rusya’yı uluslar arası arenada ‘’Çerkes Soykırımı’’ ile köşeye sıkıştırma planın olduğunu,

2)    Yine, Gürcistan’ın son çıkışının (Çerkes soykırımını tanıma girişiminin) temelinde; Abazalar ile Çerkesler (Adiğeler) arasında bu yolla ayrılık ortaya çıkarmak ve Abhazya’nın Gürcistan’a ilhakını bu yolla hızlandırmak olduğunu,

3)    Olurda, 2014 Soçi Olimpiyatları Gürcistan’ın girişimleriyle zor bir döneme girerse ve hatta bu olimpiyatlar bu yüzden yapılamaz ise Rusya’nın Gürcistan karşısında savaş açabilecek kadar sertleşebileceğini,

4)    Rus istihbarat birimlerinin ortaya koyduğu verilerin, Abhazya’da ortaya çıkarılan büyük bir cephaneliğin ve buna benzer söylemlerin 2014 Soçi Olimpiyatları esnasında ‘’Kafkasya Emirliği’’ adındaki örgütün Rusya karşısında ‘’altın vuruş’’ niteliğinde bir hazırlık içinde olduğunun izleniminin ortaya çıktığını,

5)    2014 Soçi Olimpiyatları konusunda Çerkes diasporasının ve Kafkasya’daki devletlerin çok farklı düşünceler içinde olduğunu, hatta Abhazya’nın ekonomik çıkarlar ve Rusya etkisi yüzünden olimpiyatları açık açık desteklediğini,

6)    Çerkes diasporasından bazı kurum, grup ve kişilerin Gürcistan ile ‘’Çerkes Soykırımının tanınmasından’’ dolayı yakınlaşmasının Abazalar ve Adiğeler arasında ilişkileri zedelemeye başladığını,

7)    Suriye’deki karmaşadan önce oradaki Çerkeslerden bazılarının Kafkasya’ya dönme girişiminin ve şuan Suriye’deki durumun çok belirsiz olduğunu, Çerkeslerin durumunun Suriye’de daha zora gittiğini,

8)    Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki askeri ve siyasi gerilimlerin ‘’kontrollü’’ birer çatışma olduğunu, Rusya’nın bu ülkeler arasında daha ciddi bir bölgesel krize izin vermeyeceğini, Ermenistan’ın Rusya’nın koruyuculuğunda olduğunu, ‘’Kafkasya Baharının’’ başladığına dair bir yorum yapmanın şuan doğru olmayacağını,

9)    Türkiye’nin Kafkasya politikasının ‘’o bölgede yaşayan ve Türkiye’deki Çerkesler ile akraba olan’’ halkların es geçilerek, bölgesel çıkarlara göre bir dış politika izlenildiğinin, hatta oradaki Çerkeslerin (özellikle Abhazya’nın) Rusya ve Gürcistan’ı kızdırmamak adına yok sayıldığını,

10) Türkiye’deki Çerkeslerin hak arama taleplerinin gerekli ama az düzeyde olduğunu, Çerkeslerin de hak talebinde bulunması doğrultusunda genel bir beklentinin var olduğunu,

vurguladı.

Bu söyleşi esnasında sayın Fehim Taştekin ile birlikte;hemşerilerimiz  Uz. Dn. Psikolog ve Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu, Yüzleşme  Psikolojik Danışmanlık Merkezi koordinatörü Sefer Kayaoğlu da derneğimizde misafirimiz oldu, söyleşimizi dinledi.

Söyleşi ve soru cevap kısmından sonra sayın Fehim Taştekin’e, İstanbul Çerkes Derneği ve yönetim kurulu adına başkan yardımcısı Kobli Fahrettin Canlı tarafından teşekkür edildi, çiçek hediye takdimi yapıldı.

Gece 23.30’a kadar Hace’ş bölümümüzdeki konuşmalarında sayın Fehim Taştekin ve ailesi; derneği yerini, dizaynını ve üyelerin sıcacık ilgisini beğendiklerini, çocuklarıyla beraber sık sık derneğimize geleceklerini vurguladılar.

İstanbul Çerkes Derneği olarak; önce söyleşimizi gerçekleştiren Fehim Taştekin’e ve değerli ailesine, her etkinliğimizde bizlerle olan thametelerimize ve üyelerimize, söyleşimize katılmak isteyip de katılamayan ve gönlü bizlerle olan herkese teşekkür ediyoruz.Derneğimizin; Çerkes toplumuna hizmetleri dokunan aydın-yazar-sanatçı-gazetecileri üyelerimizle buluşturma programları hiç durmaksızın devam edecektir.sevgiler, saygılar.

(Haberi derleyen; İÇD etkinlikler sorumlusu ve yön. Kur. Üyesi Tsey Murat Yalçın)

Kaynak: istanbulcerkesdernegi.org

Fikri Tuna, Eski Kahramanmaraş Müftüsü, Uzun yıllar Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki önde gelen fikir adamları ile birlikte düşünce hareketleri içerisinde aktif rol oynadı, Özellikle 90'lı yılların başından itibaren Kafkasya ile de yakından ilgilendi, Kafkasya'nın önemli siyaset ve düşünce adamlarıyla görüştü, çeşitli konferanslar verdi. Fikri Tuna ile geçmişten günümüze Kafkasya'nın ve Kafkasyalıların kaderini ve konuştuk. Memlukler, Kafkas-Rus savaşları öncesinde Kafkasya, Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından orada gördükleri, dönüş düşüncesi, Xabze, İslam, Kölelik ve daha birçok konuya değindik.

İkinci bölüme Memluklerle başlayalım dilerseniz. İslam tarihi içinde Memlukleri diğer devletlerden ayıran özellikler neler? Ve tabi Çerkes tarihi açısından bu dönemin önemi nereden kaynaklanıyor?

Mısır'da Osmanlı diye tanıtılan büyük Çerkes aileleri vardır. Vecdi ailesi gibi Demirtaş ailesi gibi... Demirtaş ailesinden bir kadın Kevseri (Mehmed Zahid Kevseri, Düzceli Çerkes bir aileye mensup tanınmış islam alimi, 1879-1951) ile yazışıyor, Çerkes tarihini yazmak için kaynak istiyor. Bu yazışmalar bende var, özel olarak Suriye'ye gittim bunlar için. Kevseri 80 tane kaynak ismi veriyor kadına. Bunlardan bir tanesi çok önemli. Memlukleri ikiye ayırırlar, buna göre bahriler Türk, burciler Çerkesti. Kevseri'nin kaynak gösterdiği kitap onu kabul etmiyor, Memluklerin hepsinin Çerkes olduğunu söylüyor.

İlk dönemdekilerin Türkçe konuştukları söyleniyor? Çerkes derken Türk dilleri konuşan Kafkasyalıları mı kastediyorsunuz?

Türkçe konuşma ve Türkçe isim takma meselesine gelince, o zaman moda oydu diyor Kevseri. Arap tarihçileri Çerkes'le Türk'ü pek ayırmadılar. Hatta Memluklerin ilk dönemi için “bunlar Çerkes'ti” diyen kitap sonra Çerkeslerin Türk olduğunu savunuyor. Mesela İbni Haldun da öyle diyor. Fakat Türklerin beyaz kısmındandır diyor. Sonra buna, Araplar da ikiye ayrılır diye misal veriyor. Kevseri o kadına yazdığı bir mektupta buna cevap veriyor: “Haldun o coğrafyayı bilmiyordu.” Gerek Kürtler gerek Çerkesler, Selçuklu döneminde geldiler. Türkçe yaygın dildi. Kürtlerin de (Eyyubiler) kullandığı atabey gibi unvanlar Türkçe idi. Tarihçilerin hatası orada, birinci dönem Türk'tür, ikinci dönem Çerkes'tir denilmesinin sebebi o. Yine o kitapta geçen, yazarın “Benim yanında çalıştığım sultanım Çerkestir” dediği Sultanın adı Tatar. Tatar Çerkesçe değil, ama Türk ismi kullanmak yaygın.

Memluklerin Mısır'a gelişi ile ilgili olarak, köle olarak getirildikleri tezinin yanında, Moğol istilası zamanında yenilgiye uğrayan Müslüman Kafkasyalıların, İslamın o zamanki merkezi olan Mısıra göç ettikleri yönünde bir tez daha var. Çerkesler nasıl geldiler o coğrafyaya?

Çerkeslerin Arap dünyasına girmeleri, doğudaki gibi olmadı. Azerbaycan ve Dağıstan'a Ömer zamanında girildi. Ama Çerkesler Osmanlı zamanında Müslümanlaştı. Dağıstan'dan Kafkasya'ya giren İslamiyet'in Allah inancının batıya da ulaşmış olması muhtemel. Belki önceden de vardı. Yahudilerden, Hristiyanlardan ya da İranlılardan gelmiş olabilir. Orada Allah inancı vardı fakat İslamiyetin tatbikat şekli yoktu diyebiliriz.

Kafkasya'dan, Türkistan'dan, Gürcistan'dan paralı asker alma uygulaması Abbasiler döneminde başladı. Mutasım'ın annesi Türktü. Türktü derken belki de Çerkesti, Arap tarihçiler ayıramadıkları için bilemiyoruz. Mesela bütün Mısırlı yazarlar -Mahmud Abbas Akkad gibi- Stalin için Çerkes Stalin ifadesini kullanıyorlar. Çerkes-Gürcü ayırımı da yok. Onu bilmiyenler karıştıyor. Kevserinin İbni Haldun o coğrafyayı bilmiyordu demesi gibi.

Mutasım, İranlılara karşı Dehlevi Türkleri kullanmak istedi. Onlara bir şehir kurdu. Gittikçe çeşitli yerlerden, Afganistan, Gürcistan, Kafkasya'dan asker almaya başladı ve 12 bin kişilik bir kuvvet oluştu. Hatta islamın yakın döneminde hicaz valisi bir Çerkesti deniliyor. Çerkeslerin islam dünyasına ilk ayak basmaları o şekilde oldu. Fakat Mısır'a gelen Çerkesleri, yüzdeye vurursak yüzde 70-80'ini Selahaddinin torunlarından birisi ve Eyyubilerin son sultanı olan Necmeddin Salih getirdi.

Peki neden Necmeddin Salih tarafından, Kürtler tarafından getirildi Çerkesler? Kürtlerin önayak olmasına sebep şu; birbirlerini tanıyorlar, Kürtler, Çerkeslerin güvenilir ve savaşçı olduklarını biliyorlar. Ayakta kalmak için güç lazımdı. Bu gücü nereden arayacaklar? Araplar olmaz, Türkler zaten hasımları. O zaman işte çok iyi tanıdıkları Çerkesleri düşündüler. Kendileri gibi azınlık oldukları için, güçbirliği yapmak için Çerkesleri çoğalttılar, ve bu köle ticareti kanalıyla olmadı. Heyetler gönderildi, Kafkasya'yı tanıyan kimseler gitti. Oradan gönüllü olmak isteyen gençler seçildi. Ve çok küçük değillerdi, kendilerine makam vadedildi ve gönüllüler seçildi.

İbn Haldun çok enteresan bir biçimde anlatıyor: O gelen gençler için İskenderiye'ye, üzerlerinde Çerkes koşum takımları olarak Çerkes atları götürülür. Gemilerden inen gençler bu atlara bindirilir Kahire'ye gelirlerdi. Orada kendilerine ayrılan konaklara yerleştirilir, özel eğitim için medreselere verilirlerdi. Şimdi bunun kölelikle ne alakası var?

O halde Memlük (köle) isimlendirmesinin sebebi ne?

İslam dünyasında Muaviye ile başlayan bir krallık dönemi devam ediyor. Memlukler de bu islam dünyasının göbeğinde oluşmuş bir devlet. Azınlık olarak geldikleri bir yerde güçlü bir askeri kuvvet kurdular, dayanıştılar, iktidarı kazandılar ve tamamen meriyette olan geleneğe aykırı olan bir idare kurdular. Babadan oğula intikal eden yönetim yok. Peki ne var? Kırk kişilik bir şey meclis var ve bütün kararlar bu mecliste alınıyor. Bütün dünya krallık sistemine dayanırken Çerkesler tamamen aykırı bir sistemle geldiler. Böyle olunca, koskoca İslam dünyasında nasıl olur da bunlar geleneğe muhalif bir biçimde iktidar olurlar diye çekemedikleri için, hasedlerinden bu tabiri, köle tabirini kullandılar. Sultan demediler, halbuki Selahaddin Eyyubi'den beri sultan unvanı kullanılırdı.

Geçtiğimiz aylarda Libya'da olaylar patlak verdiğinde Libya Çerkesleri gündeme geldi. Siz muhtemelen orada Çerkeslerin yaşadığını biliyordunuz. Libya'daki Çerkeslerin hikayesi nedir?

Libya Çerkesleri deyince, hiç unutmam seneler önce Bingazi de bir terzi dükkanına girdim. Terzi tanıdığım bir Türk'tü. Sonra içeri sarışın bir genç girdi, terzinin patronuymuş. Dedim ki Arap mısın? Hayır dedi. Türk müsün, Giritli misin, Berberi misin? Hep hayır. Sonra Çerkesim dedi. Öyle değince Libya da Çerkes var mı dedim. Bingazi de iki bin aile oluyoruz. Misrata başka yerlerde de çok var dedi. Şimdi ben merak ettim o meseleyi. Bunlar nerden gelmiş? Memlukler desem uzak. Balkanlardan gelenler mi? Kafkasya'dan doğrudan gelenler mi derken arşivlerde çalışırken bir belge geçti elime, Suriye'ye giden Çerkeslerden bahsediyor. Bingaziye üç bin aile gitti diyor. Peki ne oldu? Yani Misratadakilerle görüştüm Çerkesiz diyorlar ama herşeyleriyle Araplaşmışlar.

Peki ama sürgün zamanında geldilerse Suriye'deki, Ürdün'dekiler kadar kimliklerini muhafaza etmiş olmaları beklenemez mi? Bu süre içinde bu kadar hızlı bir asimilasyon nasıl olmuş olabilir?

Suriye'deki Çerkesler, Bedevilerin hucumunu bertaraf etmek için yerleştirildi, aynen Anadolu ve Balkanlarda benzer amaçlarla yerleştirilmemiz gibi. Ama Libyadakiler o mıntıkada belki büyuk bir köy ya da küçük bir şehir olarak iskan edildi. Siirta ve Misrata. İkisi de kısa sürede büyük birer şehir oldular. Böylece ikinci nesilden itibaren hızla eridiler ve kayboldular.

Sizin sık kullandığınız bir kavram var: “sömürüye elverişlilik durumu.” Dilerseniz buna da kısaca temas edelim.

Hiçbir sömürü, elverişlilik durumu olmadan tahakkuk etmez. Bu nazariyeyi en fazla savunan Cezayirli büyük mütefekkir Malik bin Nebi'dir. “Müşkületü's-Sakafe” (Kültür Problemi) adlı kitap serisinde bu konuları en güzel şekilde ele alır. Malik bin Nebi Batıyı en iyi tanıyan İslam düşünürlerinden biridir. Batıyı tanıyan çok azdır İslam dünyasında. Bir İkbal, iki Hamidullah, üç Prens Halim Paşa. Cemil Meriç, Paşa için Batıyı en iyi tanıyan Türk aydını der. Bunlara ben Malik bin Nebi'yi ve Tunuslu Hayreddin Paşayı ekliyorum. Nalçik'te Nalo Zaur televizyon programında şöyle bir soru sormuştu: “Çerkeslerin dünya medeniyetine pek katkısı olmadığı söylenir, ne dersiniz?” Bu soruyu cevaplarken bahsettiğim iki isimden biri Hayreddin Paşa, diğeri de Kevseri idi. Hayrettin Paşa Batıyı çok iyi tanıdığı için, ıslahatların nasıl olması gerektiğini en iyi şekilde planlayabileceği için Abdülhamid zamanında sadrazam yapıldı. Kevseri ise sadece bir din alimi değil büyük bir islam müterfekkiri. İslam kültürünün safiyetiyle yeniden ortaya çıkarması bakımından kültürler arası çatışmada islam kültürünün önemini ortaya koyuyor.

Peki bu özellikleri Kevseri'nin ya da Tunuslu Hayreddin Paşa'nın Çerkes olmalarıyla mı alakalı? Yahut kişileri bir taraf bırakırsak, Çerkeslerin ne gibi katkısı oldu dünya medeniyetine?

Burada iki önemli nokta var. İslamdan önce ve sonra kurulan devleterde, İran'da, Avrupa'da hele hele Orta Doğu'da krallıktan başka bir şey yoktu. İslamın ilk zuhurunda gerçekleştirdiği şura ve meşverete dayalı sistem Muaviye'nin Emevi hanedanına dayanan bir devlet kurmasıyla son buldu. Babadan oğula intikal eden bu idare sistemini, Emevi, Abbasi ve diğer hanedanlarla devam eden bu alışkanlığı yok eden Mısır Çerkesleri olmuştur. 40 kişilik bir meclisleri vardı. Ehliyete, liyakata dayalı bir sistem kurdular. Hanedana mensubiyet ön planda değildi. İslam devletlerinde ilk olarak Çerkeslerin Mısırda zuhuru ile kurulan ve 300 senen devam eden, -Memluklerin iki dönemi de Çerkestir- hatta M. Ali Paşa'nın meşhur katliamı tahakkuk edene kadar diyebiliriz, çünkü Osmanlılar ancak bir sen kendi kanunlarını tatbik edebildiler Mısır'da, sonra idareyi yine Çerkeslere bıraktılar. Yani 600 senelik iktidarları boyunca Çerkesler, Mısır'da hanedan mensubiyetine bağlı olmayan bir yönetim uyguladılar. Birinci nokta budur. Fransızlar geldiğinde biz buna krallık diyemeyiz, bu olsa olsa Cumhuriyettir dediler. Bunu söyleyen meşhur Mısırlı tarihçi Ceberdi. Bunun önemi ne? Şu: batı nasıl krallıktan kurtulup demokrasiyi ortaya çıkardıysa, Çerkeslerin sistemi de devam ettirilip geliştirilebilse idi aynı şey İslam dünyasında da tebellür edebilirdi.

Peki neden Çerkesler böyle bir sistem kurudular, bu anlayış nasıl ortaya çıktı?

Bu sistemi seçmelerinin sebebi sanıyorum, Emevi ve Abbasilerde hanedanlar arasındaki çekişmeyi görmüş olmaları. Bununla birlikte, devlet hiyerarşisini bilmemeleri, hür kabileler ararsında yetiştikleri ve hür düşünceleri disiplin mekanizmasını tanımadığı için böyle bir sistem seçmiş olabilirler diye düşünüyorum.

İki önemli nokta var demiştiniz. Birincisi şura ve meşverete dayalı sistem, ikincisi?

Şimdi gelelim ikinci noktaya. Mesela Türkleri ele aldığımız zaman, İslamdan önce Türkler çeşitli dinlerin, mezheplerin etkisi altında kalmışlardı. Şamanistler, Budistler, Hind, İran... O karışık kültür hareketi aynen Anadoluya geldi. Hem Türkler'de hem Araplar'da bir sürü mezhepler var. Sürekli boğuşuyorlar, işte Yemen'de Suriye'de. Ayrı ayrı mezheplere bölünmeyen, hepsi aynı mezhepte olan ve mezhepte aşırılağa gitmeyen tek millet Çerkeslerdir. Bilakis 4 mezhebi gayet mükemmel şekilde hem Mısır'da hem Suriye'de uygulayan topluluk Çerkeslerdir. Baybars zamanında da Kanşawe Gur zamanında da, her zaman 4 kadı var: Hanefi, Şafi, Maliki, Hanbeli. Başka hiç bir dönemde 4 kadı yok. Bu ne demek? Mezhep taassubunu yok etti. Halbuki mezhep taassubu başlamıştı. Baybars zamanında kadılık da yapan Necmeddin Tarsusi, kendisi hanefi mezhebinin mutaassıbı, bütün mücadelesi hanefiliğin resmi mezhep olması. Çerkeslere bunu kabul ettirmeye çalışıyor. Mısırlılarda sayı olarak Şafilik çok, birinci kadıyı Şafi yaptılar o yüzden, halbuki Çerkeslerin kendileri Hanefi.

Çerkeslerin ana vatanlarındaki devlet tecrübesine bakarsak, tam bir devlet mekanizmasına sahip olmamalarını nasıl yorumluyorsunuz? Bir başarısızlık, geri kalmışlık mı, yoksa kültürlerinin, sosyal yapılarının, yaşama tarzlarının getirdiği bir şey mi? Bunu şu yüzden soruyorum, güvenlik ve ortak bir hukuk sistemi gibi temel devlet fonksiyonlarının toplum tarafından işletildiği bir bölgede devlet zorunluluk olmaktan çıkar şeklinde bir görüş var ve Rus işgali öncesinde Çerkesya'nın bu özellikleri taşıdığı söyleniyor.

Devlete lüzum yoktu görüşüne katılmıyorum. Orada kabile sistemi söz konusu oluyor. Haldun'un bir tabiri var: Umran. Genel bir kalkınma, insan aklının geliştirdiği ne varsa; hukuk, mimari, kıyafet, askeri kalkınma vs. bunların tümünü ifade ediyor. Çerkeslerin Mısır'daki hakimiyeti çok önemlidir. Ele alınması gereken, tartışılması, tanınması gereken bir dönemdir. Firavunlardan sonra en parlak kültür dönemi Memluk dönemidir. İdare tarzlarından dolayı Fransızlar geldiğinde biz buna kralık diyemeyiz bu olsa olsa cumhuriyettir dediler. Kafkasya'daki küçük idari sistemler ise kabile hayatına dayanıyor. Herkes tarafından boğun eğilen çok bağlayıcı bir xabze var. Kabile liderlerinin (Pşı) de büyük yetkileri yok xabze karşısında. Kabile fertleri aynı hürriyete sahip. Devlete gerek yoktu diyenlerin işaret etmek isteği nokta sanıyorum budur. Bu konuda İsmail Berkok, insanın köleleştirilmemesi için bu hürriyet bu şahsiyet önemlidir ama disiplinize edilmediği taktirde baş belası olur diyor, ben de bu görüşe katılıyorum.

Nasıl baş belası oluyor? Biraz açabilir miyiz bunu?

Bizde xabze var. Xabze öyle bir duruma geldi ki Çin'de olduğu gibi, Japonlarda olduğu gibi en büyük otorite vasfına sahip olan şey oldu. Pşı da olsa werk de olsa herkes buna tabidir. Devlete gerek yoktu görüşünün işaret etmek istediği nokta orasıdır. Ama aşırı ferdiyetçilik ve kabile taassubu işin içine girince sömürü düzenine elverişlilik başlıyor. Bazı Pşılar kendi menfaatları için gidiyor Rusya'yla anlaşıyor, Osmanlıyla anlaşıyor. İşte Çerkeslerin söyleyemedikleri şeyler bunlar. Kendi ailesi için kabilesini yok eden pşılar çıkmışıtr. Xabzeye werk xabze adını verenler, yani werkler, o toplumu, yani halkı bertaraf etmek istediler. Halbuki xabzeyi yaşayan halk.

Ne şekilde bertaraf etmek istediler?

Kölelik meselesi! Maykoplu yazar Meretıko aynen şu tabiri kullanır; Kabardeylerin tasnifi ne dine ne akla ne insanlığa sığmıyor. Hiçbir werk neden werk olduğunu, hiçbir pşı altındaki kölelerin neden köle olduğunu bilmiyor. Çünkü köleliğin de şartları var. Ecdadının üçüncü batından beri fiilen köle olarak gelmesi şartını koşuyor İslam hukuku. Tiflis köle pazarından al! Bunu bizzat yapanlar da werklerdir. Aldığın insan köle mi değil mi bilmiyorsun. Yine İslama göre meşru savaş olmadan esir alamazsın. 3. asırdan beri Gürcülerle savaş yapmadı Osmanlılar, Kafkasya'ya ise hiç hakim olmadılar. Oysa ki sarayda bir sürü Gürcü, Çerkes kadınları var. Peki bunlar nasıl köle oldu? Esir tüccarlarıyla geldi diyor Meretıko, “şehzadeler istedikleri gibi aldırıyordu. Bütün şehzadeler piçtir, çünkü hiçbiri meşruiyet çerçevesinde köle olarak getirilmedi.” Hür insanlar alınmış köle edilmiştir. Neden Türkiyede'ki, Osmanlıdaki İslam alimleri bu durumu açıklamıyorlar? Çünkü korkuyorlar. Malesef kaçırdıkları hür insanları Tiflis'te, Fergana'da köle pazarlarında satanlar da pşılardı, werklerdi. Kırım Tatarları köle istediği zaman pşılar kendi çocuklarını verecek değillerdi herhalde, gidip halktan alıyorlardı. Bizim tarihimizn tamamı iftihar edilecek şeylerle dolu değil. Bunlarla yüzleşmeliyiz. “Ben razıyım ne olursa olsun, bana dokunsun, aileme dokunsun, sülaleme dokunsun ama gerçekle yüzleşelim.” Bunu demiyen adam tam manasıyla Çerkes değildir. Çerkes tarihi şahsi menfaatlar üzerine kuruludur. Bunu kabul etmediğimiz takdirde hala falan alile şöyle, filan aile böyle muhabetti gider.

O halde sizden daha geniş bir Kafkasya tarihi yorumu alabilir miyiz?

Boyların, kabilelerin yani ayrı ayrı var oluşların büyük okyanusa intikal etmesi ve bir millet olarak ortaya çıkması. Bunun en güzel misallerinden biri Araplardır. Ruslar da öyleydi, ta ne zamana kadar çeşitli barbar boyları olarak yaşıyorlardı. Bir slav virliğinin kurulması çok eski değildir. Ancak birlik olduktan sonra geliştiler, büyüdüler ve Kafkasya'yı da o şekilde yuttular. Bütün milletler için geçerlidir. Bu olmadığı takdirde, kartalların leş bekledikleri gibi güçlü devletler bu gibi küçük boylara ayrılmış milletlerin zaafını istismar eder, varlığına göz diker, istila eder. Sömürü düzeni budur. Sömürüye en elverişli durumdur o parçalanmışlık. Mevcut düzene sızmalara yol açan bir şeydir.

Osmanlının emrine riayet etmeyen, dolayısıyla azledilen Kırım Hanı Muhammed bir rüya görüyor. Rüyasını Evliya Çelebi'ye anlatıyor: Osmanlı Padişahı beni öldürecekti, seni ancak Dağıstan kralı kurtarabilir dediler, ben de Dağıstan'a sığındım. Çelebi de diyor ki; evet ancak Dağıstan'a sığınırsan kurtulursun. Sonra gidiyorlar beraber. Tabi oraya giderken bütün Kafkasya halklarınn arasından geçiyor ve seyahatnamesinde de anlatıyor gördüklerini. Şimdi bunu söylememin sebebi şu; geçtiği yerlerdeki boyların askeri güçlerini sayıyor. Şapsığların askeri gücü ne kadar, diğer halkların ne kadar? Mesela Şapsığların on bin, falanların şu kadar... Dağıstanlıların diyor, 80 bin kişi. Bunun tahlilini yapan birisi, kimdi hatırlamıyorum, İlk zamanlarda Rusların Kafkasya'ya indirdiği güç hiç bir zaman 60 bini bulmadı diyor. Halbuki Evliya sadece Dağıstan'ın 80 kişiye sahip olduğunu yazıyor. Buna muhtemelen Çeçenler de dahil. Ama neticede bunlar birleşince nererdeyse 200-250 bin kişilik cengaver bir ordu ortaya çıkıyor. O orduyla neler yapılmazdı! Birleşik bir Kafkasya kurulabilseydi. Gerek coğrafi durumun genişliği, toprağın münbitliği, bazı zananatların gelişmişliği hem Dağıstanda hem de Çerkesler de. Diğer taraftan bir rus subayı anlatıyor: en güzel bahçeleri yaparladı. Türklere ağacın kıymetini kafksayalılar öğretti. Bir birleşebilselerdi! Bu bir temennidir ama, işte bazı temenniler gerçekleşebilirdi. Akılcı, geniş düşünceli, ileriyi çok iyi görebilen, kültür seviyesi yüksek bir millet olsaydı. Belki bugün Rusya'nın da kimsenin de yutamayacağı 40-50 milyonluk gayet büyük güçlü bir devlet meydana gelirdi.

Bir; kabile taassubu. Kabilecilikte ancak kendisini düşünme vardır, hatta daha da sıkışınca sadece kendi ailesini. Bu anlayış başkalarıyla ilişki kurmayı düşünmez. Dolayısıyla uzağı görmez olur, sonra yakını bile göremez duruma gelir. Kafi kültür seviyesi olmadığı için bunun zararlı olup olmadığını da anlamaz. Bu sosyal yapı inanç haline dönüşür. Bu düzen belirli bir zümrenin lehine ama halkın aleyhine işleyen bir şeydir. O savaşlarda hiç çekinmeden bir pşı kendi menfaati için Ruslarla bir diğeri Osmanlılarla, başkası Tatarlarla anlaşır.

Esas itibariyle bizim yüzleşemediğimiz tarih budur. Bu korkunç tarih, bu lekeli, bu gayri insani, bu gayri dini tarihle yüzleşebilecek bir nesil orataya çıkmazsa, dün olmadığı gibi bugün de Çerkeslerin istikbali olmayacak.

Bizim Çerkeslerin adetidir; biri meşhur oldu mu o Çerkestir diye övünürler. Bunlar şahsiyetsizlikten, kültürel şahsiyetin tekemmül etmeyişinden doğuyor bence. Sayıyorlar falan paşa Çerkes, İnönü'nün arkadaşı. İnönünün arkadaşı olmak iftihar meselesi değil zillete müncer bir durum. Halbuki saydığın adamlar İnönü'den daha şahsiyetli.

Şamil Vakfı'nda bir gazetecinin konferansı vardı. Biri bir sordu teşkilatı mahsusanın yüzde sekseni neden Çerkesti diye. Ben de dedim ki bunun sebebi yiğitlik ne şu ne bu. İki şey: gösteriş budalalığı ve hedefsizlik. Kültürel kişilikleri teşekkül etmediğinden büyük fırsatları kaçırdılar. Zaten kişiliği olan bir kimse ajan olmaz. Makam ve mansıbın peşinde koştular.

Kabile taassubu birleşmeyi düşünürmez. Şunu düşünemiyorlar, bundan kurtulalım bir araya gelelim, etrafımızda bize göz dikenler var. Biz küçüğüz Kafkasya gibi bir cenneti bize bırakmazlar. Daha güçlü olmanın yolu herşeyden önce birleşme. O zaman millet mefkuresine yönelmemiz gerekir. Türkler yaptı bunu, Ruslar yaptı.

Devletleşme mefkuresi olmayınca, köy durumunu aşma da gerçeklemiyor. Burada İbni Haldun “bedavet” ve “hadar” kavramlarını kullanır. Hadara dediği medeniyet, Uygarlık; Bedavet ise göçebe hayatı. Bir Arap bedevi için herkes ötekidir. Kaynaşamıyor o derece kaynaşamıyor ki zekatı kabul etmiyor. Ben niye kureyşe vergi vereceğim diye düşünüyor. Anlayışa bak! İlk dönemlerde Arapların 3'te 2'si irtidat etti. Kureyşten peygamber geldi bize niye gelmedi diye sahte peygamberler çıkarıyorlar.

Şimdi şuraya geliyorum insan doğuştan medenidir, şehirlidir. Şehre elverişliliği ihtiyaçtan doğar. İhtiyaçlar genişledikçe şehirleşme gerçekleşir. Çerkesler ellerinde olandan daha fazlasına ihtiyaç duymuyorsa bu kültür olmadığı için. Kültür, yükselme fikri de iki şekilde kazanılır: kitaplar ve seyahat. İkisi de yok Çerkeslerde.

Son olarak, bugün için ayrıca ne söyleyebilirsiniz?

Hazreti Peygamberin bir hadisi var: mümin bir delikten iki defa ısırılmaz. Milletler mücadeleri ile yaşıyor. Peygamber mücadelesini, elçisini Habeşistan'a göndererek, Medine'ye hicret ederek, elden gelen gizli aleni her türlü çalışma ile yaptı. Demin dedim ya, sömürüye çok elverişli bir milletiz, çünkü imkanlarımız çok kısıtlı. Türkiye'de hem maddeten hem fikren en zayıf milletiz belki. Fedakar değiliz, yapabileceğimizden çok aşağısını yapıyoruz. Başkalarından yardım beklemekle hiç bir şey kazanamayız. Tehlike çanları kapımızı önünde. Bu çok fazla sürmez. Elli, belki yüz sene. Bunu idrak ederek kadınıyla erkeğiyle, var olan bütün imkanları kullanarak Çerkes varlığını kurtarma çabası göstermekten başka çare göreniyorum.

Ajanskafkas

McMaster Üniversitesi profesörü John Colarusso dünyada Adıge dilleri üzerinde uzmanlaşan birkaç dilbilimcilerden birisidir. Adıgeler ayrıca Çerkesler olarak adlandırılmakta azınlığı tarihi anavatanında Batı Kafkasya’da ve çoğunluğu – göçmenler olarak Yakın Asya’nın ülkelerinde, Amerika’da ve Avrupa’da yaşamaktalar. 

John Colarusso, dünya bilim çevrelerinde bir de, İngilizce’ye tercüme edilmiş tek çalışma olan antik Kafkas “Nartlar” destanlarını yazarı olarak ta tanınmaktadır.  Profesör Colarusso’nun benzersiz başarılardan bir tanesi de yok olmuş sayılan Ubıh dilini bilmesidir. 19. yüzyılda  Rusya’nın Kafkasya’yı kolinize etmesinin sonucunda, Soçi başkenti olarak Kafkasya’nın Karadeniz kıyısında yaşayan Ubıhlar bir Adıge etnik grubu olarak yok oldular.

John Colarusso “Amerika’nın Sesi” Servisinin Rusça bölümüne verdiği demeçte, Harvard Üniversitesi ile Massachusetts Teknoloji Enstitüsünün (MIT), ve de McMaster Üniversitesinin bir birinden bağımsız yaptıkları araştırmaların sonucunda, genetikte gerçekleşmiş keşifler hakkında bilgi verdi. Profesör Colarusso ile konuşmayı Fatima Tlisova yaptı.

Fatima Tlisova: Profesör Colarusso, hangi keşiflerden bahsedildiğini lütfen açıklayabilir misiniz?

John Colarusso: İki araştırmadan söz ediliyor. Bir birinden bağımsız, ama aynı alanların üzerinde yapıldı: Kuzey Hindistan’da, Merkez Asya’da, İslav bölgelerinde ve Avrupa’da. Araştırmaların bir tanesi McMaster Üniversitesinde yapıldı. Bu araştırma sonucunda genetikçiler, Hint-Avrupa dillerinde konuşan insanlara özgü Y-kromozomun (sadece erkek hattı üzerinden geçen bir gendir)  olağan üstü yüksek yoğunlaşmasını Kuzey-Batı Kafkasya’da Adıgelerde keşfettiler.

İkinci keşfi ise Harvard Üniversitesi ile Massachusetts Teknoloji Enstitüsü beraber yaptılar, son birkaç yılda mitokondriyal DNA (sadece kadın hattı üzerinden geçen bir gendir) araştırmaların üzerinde çalıştılar. Harvard’în ve MIT’in bilim adamları da beklenmedik bir sonuca vardılar - Hint-Avrupa geninin olağan üstü yüksek yoğunlaşmasını Adıgelerde buldular.

Böylece, her iki olayda, iki farklı kromozomun - Y-kromozomun ve mitokondriyal kromozomun bir birinden bağımsız olan ve bir birine bağlı olmayan iki genetik araştırmada, bilim adamları aynı sonuca vardılar: Hint-Avrupa geninin en yüksek yoğunlaşması Adıgelerde bulunmakta. Ama ortaya dilbilim ile bir çakışma çıktı, çünkü Abaza-Adıge dili Hint-Avrupa dilleri grubuna dahil değil.

Belirtmem gerek ki, genetik araştırmalardan çok daha önce bir hükme varmıştım, prehistorik döneminde Hint-Avrupalıların ana dili Rusların, Slavların, İngilizlerin, Yunanlıların, İtalyanların ve diğerlerin bugün Adıgelerin, Ubıhların, Abazaların konuştukları dille identik sayılmasa bile ama çok yakındı.  Bazı Hint-Avrupa bilim adamları benim hükümlerimi inandırıcı buldular, onların içinde dünya biliminde otorite sahibi insanlar bulunmakta Harvard’da Sanskrit profesörü, Chicago Üniversitesinde dilbilim profesörü. Diğerleri teorimi tamamen reddetti, bu da dilbilim keşifleri için gayet normaldir. Hint-Avrupa dalı ile uğraşanlar çok tutucular, yeni iddiaları çok ağır ve yavaş kabul etmekteler.

Yinede, benim teorim genetik bir doğrulamayı buldu. Hint-Avrupalıların bir şekilde Kuzey-Batı Kafkasya ile bir bağlantıları olduğu sonucuna çok daha önce Sovyet arkeologları varmıştı. Böylece elimizde, ortak bir sonuca varan, tamamen birbirinden bağımsız üç tane araştırma yönü bulunmakta dilbilimi, Sovyet arkeolojisi ve iki tane genetik araştırması ABD’de ve Kanada’da. Avrasya’nın prehistorik dönemine daha derin bir şekilde bakabilmemiz için gerçek bir şansımız oldu. Bence bu haber dünyanın haber ajanslarının birinci sayfalarında olması gerekiyordu.

F.T.: Bilimin dışında, genetik araştırmaların potansiyel olarak milliyetçi iddiaları kışkırtabileceğinden çok tehlikeli olduğuna dair toplumun içinde oldukça yaygınlaşmış bir düşünce bulunmakta. Buna da tarihte örnekler bulunmakta. Yalnız sözlerinizden ortaya çıkıyor ki tüm insanlar kardeştir. Sizce ney daha iyi: genetik hakkında konuşulsun mu yoksa susulsun mu?

J.C.: Bu soruyu bana sorduğunuza çok sevindim. Hint-Avrupa araştırmaları 18-19. yüzyıllarında başladı. Araştırmaların başlaması, ulus iddiası ve ulusal devletlerin ortaya çıkış zamanı ile aynı oldu. Ve bu araştırmalar, ulusal devletleri desteklemek için kullanıldı. Bu araştırmaların açık ana mesajı tüm insanlar birbirine derin kökler ile bağlı olmalarına rağmen, halkları bölmek için kullanıldı. Bu süreç asıl çılgınlığa, Nazi rejiminde, Hitler’in Almanyasında ulaştı, aryalar ile ilgili sloganlarla ve şeytani planlarıyla. Genetikte, sadece bir güneş tutulmasıyla kıyaslanabilecek, alçakça bir istismardı. İnsanların artık bu konular hakkında konuşma isteği kalmamıştı, genetik bir şeytan silahı gibi algılanmaya başlandı.

Ancak, benim öğretmenlik tecrübemde karşılaştığım şey, bugünkü gençlerin genetiği tamamen farklı bir şekilde algıladıkları, çünkü gençler artık farklı bir çağda yaşamakta. Onların artık İnternet’i, Facebook’u ,Twitter’i var. Onların düşünme şekli, bağlı oldukları ulusla veya devletle sınırlı değil. Onlar dünyanın insanları. İleride belki bunun politik bir etkiside olabilir, çünkü hükümetler bu yeni gerçeklere göre devlet yapısını değiştirme zorunluluğu ile karşı karşıya kalacaklar, mesela bu yeni insanlara hangi yönetim formu uygulanabilir?

Bu yeni çağ için genetik, artık bir bölücü değil, tam tersi birleştirici bir faktördür. Ve bugünün mesajının içeriği bir ulus kibir iddiası veya bir ulusun başka bir ulus ile tartışması değil. Ve dünyanın genetik ve dilbilim haritasına baktığımız zaman, antik insanların Kafkasya’dan tüm dünyaya yayıldıklarının açık tablosunu görüyoruz. Birileri tabi ki diyebilir bu bir yanılsamadır, ama ben bu tablodan eminim.

Bu, prehistorik dönemin sırlarının üzerindeki perdeyi kaldırma fırsatıdır ve daha önce hiç hayal bile edemediğimiz kadar hepimizin birbirimize çok daha açık kültürel ve kan bağlığımızın olduğunun bilincine varmaktır. 

F.T.: Nasıl olabilir ki, koca medeniyetler yok olurken  prehistorik zamanlarından küçük bir halk varlığını koruyabildi?

J.C.: Adıgeler tarihi ve coğrafi öyle bir pozisyonda olmuşlar ki, içlerine neredeyse her imparatorluk, her sürü girip geçti. Binlerce senevarlığını sürdürmek için, kimliğini, dilini ve kültürünü korumak için savaşmak zorunda kaldılar.

En yakın komşularına baksak bile - Ruslara, Çerkesçe’den geçen bir sürü kelime var. Mesela, “tamada” Çerkesce’nin “Thamade” kelimesinden çıktı, anlamı başkan veya önde gelen. “Uzkiy” kelimesi ve Çerkesce “uz” aynı anlamı taşımaktalar. Ve böyle kelimelerin sayısı çok. Bu da demektir ki, Rus ulusu ulusal devletinin, imparatorluğunu kurma ihtiyacı olmadığı ana kadar, bu iki halk arasında çok yakın, akrabalık bağları vardı. Yeni Rusya’nın imparatorluk politikası, Çerkesler için dev bir faciaya dönüştü, ben eminim ki, bu Rusya içinde de korkunç bir faciaydı. Özellikle Çerkesler (Adıgeler) için bu çok hüzünlüydü, neredeyse tamamen yok edildiklerinden.

F.T.: Belirttiğiniz gibi, çok az Çerkes kaldı. Bu genetikteki ve dilbilimdeki yeni keşifler Çerkesler için bir şey anlamına geliyor mu, bu halkın geleceği nasıl oluşacak?

J.C.: Ümit ediyorum ki, bu keşifler büyük halkların bu küçük halka olan tavırlarını değiştirecek, ümit ediyorum ki büyük halklar Adıgelerin korunmasına özen gösterirler , en azından bu insanların dünya uluslarının oluşumunda, dilbiliminde ve kültürlerinde oynadıkları rolü için. Bunun örneği -  kayaya zincirlenen Prometeus. Bu imge, eski Yunan mitolojisine hiç şüphesiz Çerkes (Abaza-Adıge) mitlerden gelmiştir. Biraz daha geç tarihten bahsedersek, Venedik ile Çerkesya arasında olan yoğun ticaret ilişkilerin sonucunda, 1200 sene önce İtalya’nın kuzey-batısında tam Çerkes yerleşim yerleri oluştu. 

Veya Hint-Avrupa araştırmalarında kabullenen “arya” terimi bir inceleyelim. Dilbilim araştırmaları bunun Adıgelerin öz adı ile ilişkisi olduğunu açığa çıkarttı. Orijinal ismin seslenişi “ariyhe” olarak geçiyor. Bu terim Hint-Avrupa dillerinde hiçbir anlamı yok, ama proto-batı-kafkasya (Abaza-Adıge dillerin bilimin işaretlemesi ) diline başvurursak “arya” kelimesinin anlamını buluyoruz basitçe “insanlar” olarak tercüme ediliyor. Eğer sizde metni varsa ve nasıl okunacağını biliyorsanız, her şey apaçık oluyor. Söz ettiğimiz metinlerin yaşı da 6000–7000 yıllıktır. 

F.T.:  Şuanda Rusya’da Çerkesler ile ilgili çok zor süreçler sürmektedir, Çerkeslerin 19. yüzyıldaki olayları Soykırım olarak tanınması için taleplerinden ve Rusya devletinin bu talepleri ele almayı  reddettiğinden dolayı. Düşünceniz nedir, taraflar için bu durumdan uygar bir çıkışı yolu var mıdır?

J.C.: Eğer bu son keşiflerin pozisyondan geriye bakılırsa, açığa çıkacaktır ki – Çerkesler (Adıgeler) ve Ruslar (Slavlar) basit bir dille anlatsak – kardeşler.

Tabi ki, yaklaşan Soçi’deki 2014 Olimpik Oyunları Çerkeslerin duygularını şiddetlendirdi, etnik temizliğin ve soykırımın tanınması için talepleri, bu da Rusya devleti ile ilişkilerini daha da zorlaştırdı. Tabi ki, Çerkes ve Rus halkı negatif bir yola koyulabilir ve farklı iki tarihi ve farklı iki mirası konuşabilir. Ama onların alternatif bir yolu da var –pozitif bir fırsat gibi bunu görebilirler. 

Ruslar gene de, Kafkasya’da kalan küçük bir Çerkes grubuna dilini ve kültürünü koruma imkanı verdi. Diasporadaki Çerkesler, hayatlarını kurdukları devletlerin sadık vatandaşı olmalı. Ama bununla beraber kültürlerini kaybediyorlar. Rusya onlara kültürlerini korumaya yardım edebilirdi, tabi bu halkın korkunç trajedisinden dolayı resmi bir özür yapılacağının şartıyla.

Öbür yandan Çerkes diasporasına baktığımız zaman çoğunlukla politikada ve işte çok başarılı, yüksek eğitimli ve zengin insanlardır. Kafkasya’ya yatırımların gelmesine yardımcı olabilirler. Ayrıca Moskova’ya da yardım edebilirler, Kafkasya’da ki Çerkeslerle birlikte çok zor yönetim ve bağımlılık soruların çözümünde. Bence, anlayış ve ödün – karşılıklı bir zorunluluktur. Ve akıllı bir politik iradenin ortada olmasıyla, bu süreç eski ilişkilerin canlanmasına neden olabilir ve iki halka yeni bir ilişki çağına girmesini sağlayabilir, Rusların üzerinde gizli affedilmemiş bir suç hissinin yükü olmadığı ve Çerkeslerin de yok olma korkusu olmadığı bir yeniçağa.

Olayların başka bir gelişimi cepheleşme ve yeni korkunç bir trajedi getirebilir. Çok ümit ediyorum ki sağduyu ve politik iradesi, süreci pozitif çözümlerin arayışına götürecektir.

 

Fatıma Tlisova
Kaynak: Voanews.com
04 Nisan 2011
Çeviri: Cherkessia.net

Ajans Kafkas’ın düşünce turunun bu seferki konuğu kendisi bir mimar olsa da daha çok Çerkes diasporasında gerek yazıları gerek konuşmalarıyla kültür emekçisi olarak öne çıkan Yalçın Karadaş. 

Son zamanlarda kurumlar arası arama konferansı çağrısıyla bir diyalog inşa etme çabasıyla öne çıkan Karadaş’ın düşünce sepetinde herkesin nasibine düşen eleştiriler var. Hüseyin Tok’un sorularıyla işte Yalçın Karadaş: 

Sizi kendi ağzınızdan tanıyabilir miyiz? 

Uzunyayla’nın Büyük Kabaktepe köyündenim. Baba tarafım Kabardey, K’eref ailesinden, anne tarafım Abaza, Kuşba ailesinden. Jineps gazetesi yayın kurulu üyesi ve yazarıyım. Zaman zaman Cumhuriyet, Radikal, Birgün, Taraf gazeteleri ile Kafkasya Araştırma Analiz, Yapı Dergisi gibi dergilere mesleki ve siyasal, toplumsal yazılar yazıyorum. Uzunyayla.com, euroxase.com, abreg.net ve birkaf.net gibi sanal gruplarda da yazılarım yayınlanıyor. Uzunyayla.com okurları beni 2007 yılının köşe yazarı olarak onurlandırdı. Köyde doğdum, üç yaşıma kadar köyde kaldım. Üç yaşımdan sonra, önce Kayseri’ye, sonra İstanbul’a geldim. Boğaz’da, Anadolu Hisarı’na yerleştik. Ve İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden mezun oldum. 25 yıllık mimarım. İki üç sene önce de hukuki olarak emekli olmuş bir emekli vatandaşım. 1977 yılından başlayarak da Çerkes ulusal sorunuyla ilgili kafamı yoruyorum.

Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? 

Ben kendimi her zaman “Annem Abaza, babam Kabardey ben bir Çerkes’im” diye tanıtırım.

‘Çerkes’i Kafkasyalılar anlamında kullanıyorsunuz?

Tabii şimdi ona gelecek olursak… Benim Çerkes kavramım maalesef çok bilimsel olduğunu düşünerek Çerkes eşittir Adige diyenlerle bir değil. Diasporada yaşayan, burada doğmuş, büyümüş, yetişmiş bir insan olarak ben Çerkesliği Kuzey Kafkas halklarının tamamına yayıyorum. Birçok insana bu bilimsel görünmüyor. Ancak bilimsel çalışmalar yapıldıkça bunun ortaya çıkacağına inanıyorum. Etnisite, milliyet, ulus gibi kavramlar her zaman ideolojik yaklaşılan kavramlardır. Kafkasya’ya sonradan gelmiş veya otokton, dini İslam olmuş veya Hıristiyan, fark gözetmeden, Kafkasyalı kimliğine sahip herkesi, diasporada yaşayan bir insan olarak Çerkes olarak görüyorum. Ama bugün, çok sık gittiğim Rusya Federasyonu’nda böyle bir şey söz konusu değil. Çerkes kavramı benim için bir üst kimliktir. Ben böyle kabul ediyorum. Bütün yazılarımda ve konuşmalarımda bunu vurguluyorum. Ve okuyup yazdıkça, yaşım kemale erdikçe de bunun haklı olduğunu görüyorum. Gerek pratik yaşamımda, gerek farklı konularda, etnisite, kültür, milliyet, din, dil gibi konularda farklı yerli-yabancı yayınlarda bunu söylemeye hakkım olduğuna inanıyorum.

Türkiye’de bir kitle var. Ve “Biz” diyoruz. Ama bu “biz” herkes için aynı kitle değil. Burada bir karışıklık var. Sizce Kafkasyalılar kimliklerini ne üzerine inşa etmeli? Hangi somut esaslar üzerine oturtulmalı bu “biz”?

Bence Kafkasyalıların ana motifi, aynı kaderi paylaşmak ve yüzlerce yıldır iyi-kötü günde bir arada olmak. Yani kader birliği ve sürgün bir halk olmak. Aslında ben ‘Kafkasyalılık’a bir adım daha ötede bakıyorum birçok insana göre. Daha sivri bir düşüncem var. Ben Gürcüleri de bu Kafkasyalıların içine koyan biriyim. Gürcülerin bizden farklılıkları mutlaka var. Her kabile arasında da farklılıklar var. Dünyanın tüm uluslarını oluşturan halklar arasında da farklılıklar var, öne çıkarmak isterseniz. Bana göre bizim, rahmetli Dr. Yahya Kanbolat’ın deyimiyle “Ortak bir harsımız” var. Bu ortak harsı (kültürü) paylaşan insanlar, aynı dinden ya da dilden olmak zorunda değiller, aynı şeylerden etkilenen, zevk alan, aynı şeyleri kafasına takmış, Kafkasyalı halkların tamamına aynı görüşle bakan insanlar, bu hars birliğini ön plana çıkarıyorlar. Küçük motif ayrılıkları bir tarafa bırakılırsa, Kafkasyalı kimliği, bir adım ötede bence Gürcü halklarını da kapsayan bir kimlik olmalıdır. Aksi takdirde ben Kafkasya’da bir barış, demokrasi ve özgürlük ortamı olabileceğine inanmıyorum.

Buna bir yazınızda siz de değinmiştiniz, bu kimliği bir gerilim politikasıyla diri tutmaya çalışan bir yaklaşım da var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok tehlikeli. Aslında kendimi tanımlarken özellikle eklemek istediğim iki şeyi bu vesileyle belirteyim: Irkçılıktan ve kapitalizmden nefret ediyorum. Akıllı insan ırkçı olamaz. Bunlar ırkçı hezeyanlar. Bunlar kabileci ve toplumların asla ilerlemesine olanak vermeyecek yaklaşımlar. En fazla şu anda elektrikli olduğumuz Kafkas halkı Gürcülerle bile aramızdaki bu elektriğin çok abartıldığını düşünüyorum. Ama bunun ana sorumlusunun da Gürcü aydınları ve devleti olduğunu düşünüyorum. Bu bile yanlış, hele hele Kuzey Kafkasya’da. Ki ben oraya Kafkasya diyorum, Güneye de Güney Kafkasya diyorum. Kuzeyliler bence Kafkasyalı. Kafkas Dağları’nın iki yakasından başlayan ve Kuban’ın öte yakasına kadar uzanan bölge aslında Kafkasya. Yanlış olarak Kafkas Ötesi’ne Kafkasya deniyor dünya konjonktüründe. Ona karşıyım.

Bu bir yanlış mı yoksa saptırma mı?

Çoğu insan için yanlış, bilmiyorlar çünkü. Ama bir takım devletler ve güçler için apaçık bir saptırma. Kafkasyalılar, Gürcüler ve Kuzeydeki insanlardır.

Bu saptırmada amaçlanan nedir?

Çok moda veya karmaşık terimler kullanmak istemiyorum. Ama burada amaç, sömürgeci devletlerin kendi çıkarlarıdır. Örneğin bugün Gürcistan üzerinde oyun oynanıyor ve Kuzey Kafkasya, Rusya’ya bırakılmış görünüyor; Gürcistan da Batı’nın kucağına terk edilmiş. Onlar bize “Rus uşağı” diye suçlamalar yapıyor, yazılarında okuyorum; ama kendileri de geçmişte Rus uşaklığı da yaptılar, bu terim çirkin bir terim ama, bugün de Batı’nın uşaklığını yapıyorlar. Çünkü kendi iradeleri ile hareket etmiyorlar. Sürekli gaz verilerek çalışan toplumlar Kafkasyalılar. Kendi politikalarını oluşturmaları için gerilim politikalarını bırakmaları lazım. Karşısında binlerce yıldır beraber yaşadığı insanlar olduğunu ve kültürlerinin birbirine çok yakın olduğunu fark etmeli.

Bir de bu gerginlik politikalarını Türkiye’de, Çerkeslerin farklılıklarının ortaya çıkması, bu sayede bilincin yükselmesi için arzulayanlar var. Yahudilerin yaptığı gibi… Bu gözleme katılıyor musunuz? 

Biz bu kadar zeki değiliz. Ne yazık ki Kafkasyalıların temel özelliği gazla çalışmak, kaba bir değim ama; biz bu kadar zeki değiliz. Kendi politikalarımızı kendimiz belirlemiyoruz. Bugün Türkiye’deki ve Kafkasya’daki demokratik sivil toplum örgütlerinin bile birçoğu hep birilerinin güdümünde ve onların talimatlarıyla çalışıyor. Gerginlik politikasının bize hiçbir faydası olmaz; Türkiye’de de, Rusya’da da.

Peki toplumumuzun en önemli ve hayati sorunlarına bakarsak ve kurumlarımızın uğraştığı şeyleri karşılaştırırsak… Bunlar örtüşüyor mu sizce?

Ben kimlik konusundaki bir yazımda net olarak belirttim: Biz 1864 ve biraz öncesinden başlayarak sürekli kullanılan bir toplum olduk. Ama bu 1864’ten sonra ayyuka çıktı. Kendi beynimizle ürettiğimiz politikaların peşinde değiliz. Türkiye’deki ve Rusya’daki kurumlarımız da maalesef böyle. Çoğu iyi niyetli olduğuna inandığım kurumlar ve çalışan insanların tamamına emeklerinden dolayı saygım olmasına rağmen, ben, kurumlarımızın özgür, kendi halkının çıkarlarına yönelik, barışçı, demokratik, ulusal taleplerini kendilerinin belirlediği plan dahilinde çalıştıklarına inanmıyorum. Hep birilerinin dayatmaları, sınırlamaları, boş bırakmalarıyla hareket eder Kafkas kurum ve aydınları belirli sürelerde. Bazen de hiçbir şey yapmazlar, hepsi “kültür”ün peşine takılmışlardır; bu kültürün ne olduğunu da tarif etmez çoğu. Fakat bir halk yok olduğunda, halkın geleceği olmadığında o kültürün yaşamayacağı, yaşasa da Anadolu’da veya dünyanın çeşitli noktalarında yok olmuş kültürler ve dillerin gördüğü ilgiden çok az bir ilgi göreceğine inanıyorum. Yani önce halkı, Kafkasya halklarını yaşatmak gerekiyor. Kültür olmazsa olmaz, çok önemli bir şey ama biz kültür diye dans etmeyi anlıyoruz. Ve ne yazık ki ve çok şükür ki –neden böyle söylediğimi anlayacaksınız- iyi ki danslarımız varmış, yoksa biz çoktan asimile olmuştuk. İnanın Kafkas dansları ve müzikleri olmasaydı, bizim nesle geldiğinde, Çerkeslik veya Kafkasyalılık mefhumu Anadolu’da bitmiş olabilirdi. Buna gönülden inanıyorum. Bu çok önemli bir şey. Bazı aydınlarımız bu danslarımızı, müziklerimizi çok aşağılıyorlar; bu bana çok kırıcı ve zavallıca bir düşünce gibi geliyor. Bu insanlarımızı ayakta tutan çok önemli bir motif ve binlerce yıllık ciddi bir kültür birikimi bu danslar ve müzikler.

Kronikleşmiş bazı sorunlarımız var. Devamlı dile getiriyoruz ama hiçbir aşama kat edilemiyor. Bunları yapamamanın nedeni bazı kültürel kodlarımız olabilir mi? Mesela bu folklorik öğelerin de böyle bir yan etkisi olabilir mi? Yani insanlara, bu folklorik öğelerle uğraşınca bir yandan bir tatmin hissi yaşatıp, diğer yapılacak şeyleri önemsizleştirme gibi…

Kesinlikle var böyle bir şey, bir çeşit kendimizi kandırma… Danslar, müzik veya herhangi bir güzel motif toplumun lehine olduğu gibi aleyhine de olabiliyor. Aleyhine kullanıldı ve kullanılıyor. Sadece dans ve müzik de değil; thamadelik kavramı, xabze kavramı da bizim toplumumuzu pasifize etmekte kullanılmıştır. Burada görev aydınlara düşüyor. 

Kültür dediğiniz şey siyasetten ayrı düşünülemez. Halkların bugünü, yarını ve geçmişi siyasetten ayrı düşünülemez. Bir açılım yapan bir kesime hemen bir yafta yapıştırmayı severiz. Yani bizim gibi düşünmüyorsa bilgisizdir, cahildir, dünyadan haberi yoktur, ajandır. Ve bu tür depolitizasyona karşı herhangi hareket olduğu zaman bu kavramlar önünüze çıkar. Xabze derler, sus derler, yemuk derler… Ya da hadi bırak bir cegu yapalım derler. Xabze kültürümüzün özü ve bizi biz yapan en önemli kavramdır. Ama içini boşalttığınız her şey sizin aleyhinize çalışır ve başınıza geçer çuval gibi.

Her kültürün kendi içinde bir ahengi var ve bunun motifleri o ahenk içinde anlam buluyor. Ama bizim toplumumuz radikal değişimler yaşadı, bu kültür de kendi doğal, hayat bulduğu şartlarını kaybetti. Belki yetmişlere kadar çeşitli coğrafyalarda az çok bu ahengini koruyabildi ama bugün hızlı bir şehirleşme sürecindeyiz, modern hayatın başka gerçekleri var ve kültürümüz hayat bulduğu ve anlam kazandığı şartlardan mahrum. Bu da bir ikilik getiriyor bireylere. Bir tarafta modern gündelik hayatımız, onun yanı başında geleneksel kültürümüz… Geçmişte toplum için kanat olan şeyler bugün bir sırtımızda bir yük gibi durabiliyor. Bu ikiliğin üstesinden gelmek için Çerkes aydını ve kurumlar ne yapmalıdır?

Özünden arındırılmış ve içi boşaltılmış hiçbir kavram, toplumun geleceği için yararlı olamaz. Biraz önce de söylediğimiz gibi bir takım insanlar kendi kişisel veya kurumsal çıkarları gereği suskun kalınması gereken yerde başkaları konuşmaya başladığında “Yahu siyaset yapmayın”, “Bu xabzeye uygun değildir, yemuktur”, “Bu bizim kültürümüze aykırıdır” dediklerinde, biz, geçmişten aldığımız ve bir türlü tüketemediğimiz, gerçekten çok zengin ve güçlü kültür mirasını bu sefer kötü kullanmaya başlıyoruz. Bir kavram yüz yıl önceki haliyle bir tutulamaz. Çünkü dünya değişti. Bizim insanlarımız bu eski kavramları yeni hayat içinde, insanın parçalanmışlığını, kendi iç parçalanmışlığını engelleyecek şekilde bir araya getirecek aydınlarını yetiştireceğine, farklı fikirler öne süren, kafasını biraz farklı yormaya çalışan, bir şeylere şüpheyle yaklaşan insanlara hemen yaftalar yapıştırıyorlar. Bunları etkisizleştiriyorlar. Bunun için yapılacak şey şu: Hangi dünya görüşünden olursa olsun, aklı başında insanlarımızın, aydınlarımızın bir araya gelip birbirlerini dinleme kültürlerini geliştirmeleri, birbirlerinden bir şeyler öğrenmeleri, eleştiriye katlanabilmeyi öğrenmeleri ve halklarımızın geleceğine bir yol çizmeleri lazım. Aksi takdirde dernekçilikle bizim ulusal sorunlarımız çözülemez… Sanki dünyada dernekçilikle ulusal sorun çözmüş bir örnek varmış gibi… Siz biliyor musunuz öyle bir örnek? Öyle bir örnek yok. Hele hele bu çeşit dernekçilik ve örgütlenmelerle… Yani birilerinin izin verdiği ölçüde konuşup yaparak hiçbir şey çözemezsiniz. Kendi halkınıza ve kendi aydınınıza dayanmak zorundasınız. Kendi halkına ve aydınına dayanmayan, başka güçlerin etkileriyle tepki gösteren toplumlar yok olmaya mahkumdur.

Siz daha önce de ‘Arama Konferansı’ çağrısı yapmıştınız. Kurumlarımızdan buna nasıl bir cevap geldi ya da cevap geldi mi?

Ben 25 yıllık meslek hayatımda son 10 yılımı üst düzey yönetici olarak geçirdim ve arama konferanslarının bir şirket için ne kadar önemli olduğunu biliyorum. Bizim halklarımız bir şirket kadar önemli değil mi ki sorunlarını bir araya gelip konuşmuyoruz? Bu konuda hiçbir kurumdan bana, “Haklısın arkadaş, biz böyle bir şey yapıyoruz, neresinden tutabilirsin bu işin” denmedi. Bir tek kişinin adını anmak istiyorum burada, Birleşik Kafkas Dernekleri Federasyonu’ndan, hiç yüzünü görmedim, emekli albay Sönmez Can, Uzunyayla.com’da, benim bir yazım üzerine, “Bu insan haklı” dedi. Bir tek bu. Bizde şöyle bir psikoloji var: biz varken Yalçın kim oluyor ki, ben varken sen kim oluyorsun ki, benim ailem varken senin ailen ne ki, benim kabilem varken senin kabilen ne ki… Benzeri son derece zavallı bir anlayış var. Bu ve benzeri yol gösterici, pozitif bir takım önerileri dışardan bir insan söylese göklere çıkarırlar ama bizim içimizden bir insan olduğunda enteresan rahatsızlık doğuruyor. En ağır hakaret de yok saymaktır. Hiç muhatap almazlar. Çünkü siz onların genel politikalarına boyun eğecek biri değilsiniz, sizi biliyorlar. Bu fikrin, kurumlarımızdan birinden çıkması gerekiyordu, önemsenmesi için. Ama bu kurumların sürekli içinde olmuş ancak bağımsız ve başka dünya görüşünden insanların fikirlerine saygı gösteren, kavrayıcı bir anlayışla bakan, bir Yalçın Karadaş benzeri insan, bu olmalıdır dediği zaman enteresan bir rahatsızlık doğuyor. Bu bizim, kabileci, zavallı anlayışımızın bir ürünü.

Peki bu iç diyalog eksikliği nasıl giderilebilir?

Bizde eksik olan şey şu: Bizim kültürel kodlarımızın bu yaşama yansıttığı kişilikler, bir takım kompleksleri barındırıyorlar, ben dahil. Örneğin ben bu konularda, bir takım kurumların yöneticileriyle konuştum, aldığım sonucu size söylüyorum: Tamamen kişisel karşılıklı kompleks ve zıtlaşmalar. Tamamen kişisel. Özellikle 80 öncesinin kaos ortamında, arayış ortamında, bir kısım insan sağcı olmuş, bir kısım insan solcu olmuş, bir kısım dinci olmuş, bir kısmı liberal veya değişik dünya görüşlerinden olmuş insanlar, 30 yıl önceki çocukluklarına geri dönüyorlar; karşısındaki insanla muhatap olmuyorlar. Bunu toplumları için bir kenara bırakabilecek olgunlukta değiller ne yazık ki. Ama onu gençler yapacak.

Azıcık farklı şey söyleyen hemen yaftalanıyor. Bu entelektüel dünyayı felç eden bir şey değil mi?

Bu bizim zavallılığımız. Bu sadece bize özgü bir şey de değil ne yazık ki. Özellikle az gelişmiş ve gelişmemiş ülkelerin yarı aydınlarının bir hastalığı bu.

Nedir bunun kaynağı, hain çokluğu mu, fazla paranoya mı?

Hayır bu hain çokluğu veya paranoyadan değil, bu gelişmişlik düzeyinin düşüklüğünden. Bizim bir takım aydınlarımız, kendi çapıyla toplumun çapını bir tutuyor. Diyor ki ben yapamadığıma göre, toplum nasıl yapsın! Bu insanlara biz aydın diyoruz, bu insanlara maalesef thamate diyoruz. Thamatelik yaşla, parayla, mevki ile olacak şey değil, olmaması gerekir. İçi boşaltılmış, çok kritik bir kavram bu. Bunun paranoyayla falan alakası yok, bu kendi çıkarları veya kendi beyninin alabildiği kapasitenin dışındakileri reddetmektir.

Diyalogun önündeki engellerden biri de korku olabilir mi? Sonuçta diyalog farklı olanla kurulan bir şey ama diyaloga gireceği kişiyle aynılaşacağı korkusu olabilir mi?

Kesinlikle olabilir. Bunun birinci nedeni bu kişilerin yeteri kadar aydın olmaması. İkincisi kendi kişisel inatçılıkları ve kompleksleri. Üçüncü ve en önemli şey de, toplumun hak etmeden kendilerine verdiği itibarın yok olabileceği korkusu. Küçük olsun, benim olsun! Budur. Ayrıca bu tür insanların kendi iradeleriyle hareket ettiklerine inanmıyorum. Gerek Türkiye, gerek Rusya’da kurumlarımızın genel yapısı, devletin izin verdiği kadarıyla sınırlıdır. Zaman zaman gevşek bırakırlar; ama ağzından onların istemediği bir şey kaçtığı zaman cezalandırma yöntemleri devreye girebilir. Kendi iradesiyle hareket eden insan da kendi halkına dayanmak durumundadır.

Kendimizden bahsederken sık sık “Yok oluşun eşiğindeki toplumlar”, “Yok oluşun eşiğindeki diller” diye bahsediyoruz. Bu söylemin kendisi zaten yok oluşa ivme kazandıran bir etken değil midir? Hastanın başında durup “Ölüyor” demek gibi. Bu söylem üzerine neler söyleyeceksiniz?

Aydın zannettiğimiz insanların çoğu, bir yerlerde bir şeyler okurlar, hemen ona inanırlar; bir söylemi hemen taklit ederler. Kendi iradesi ve birikimiyle söylenmiş olmadıkları için bu lafların ne tür anlamlara gelebileceğini de düşünmüyorlar. Kendine güvenmiyorlar.

Reel politika eğilimi görülüyor. İyi niyetlerle bir şeyler yapılıyor ama Rusya’nın güdümüne giriyormuşuz gibi bir görüntü var. Bu gözleme katılıyor musunuz?

Size şunu söyleyeyim. Adıge-Abhaz-Ubıhların 1864’te Kafkasya’dan sürgün edilmesinden sonra emperyal Rusya’nın iki tane tehlikesi kaldı. Bu Kafkasya’da Çeçenlerdi, diasporada da Adıge-Abhazlardı. Çeçenleri provoke ettiler, bir şekilde bu savaşı yaptırdılar insanlara ve Çeçen halkının köklerini kurutma noktasına geldiler. Yani Çeçen tehlikesini yok ettiler kendilerine göre. Ama Çeçen tehlikesinden büyük tehlike, anavatandaki Adıge ve Abazalar. Bunu nasıl yok edebilirler? Kendi sınırları dışına yerleşmiş milyonlarca nüfuslu bir toplum. Bunun yollarından bir tanesi de bu insanları kabileci milliyetçiliğin içine sürüklemektir. Bu şekilde de bu insanlardan kurtulurlar. Bu günlere geldiğimizde, internet veya basın üzerinden yaptığımız tartışmalarda bunu gayet net görebiliyorsunuz ki, ciddi bir kabileciliği halkın kurtuluşu olarak öne süren bir kesim var. Bunun kaynağı maalesef ve maalesef kendileri değil. Yani diasporadaki Çerkeslerin pasifize edilmesi iki şeye yarar; Birincisi Rusya Federasyonu politikalarının devamına, ikincisi Türkiye Cumhuriyeti içinde de anti-demokratik yapının sürmesine.

Bir tarafta diasporanın Kafkasya ile ilişkilerini arttırmak var, öte yandan kimlik ve yaslandığı temeller var. Ticaret veya başka şekillerde anavatanla ilişkiye giren kişilerin bağımsız hareket etme şansları azalıyor; öte yandan kimlik de nihayetinde sembollere dayanan şeyleri Rusya hedef alıyor. Sanki bu ikisi arasında bir tercih söz konusu. En son 450. yıl kutlamalarında bunu yaşadık. Bu iki nokta arasında bir denge tutturulamaz mı?

Anavatandan halkımızın sürüldüğü ilk günlerden beri, ‘kaderimiz’, ‘diasporik’ dediğimiz aşağılayıcı yaşamın, Osmanlı Devleti ile Rusya ve İngiltere tarafından planlandığını düşünüyorum. Yani emperyal politikalarla biz buralara geldik. Ve aynı emperyal politikalar bugün şekil değiştirmiş olarak sürüyor. Yani Kafkasyalıların kimliğine sahip olmaları ve onurlarıyla ayakta durmaları eğer Türkiye Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu’nun işine geliyorsa, buna kimse ses çıkarmaz. İşine gelmiyorsa, bu kimliği örselemek, asimile etmek için, bu kimliği kendinden utandırmak için her türlü girişimi yapacaklardır. Ama biz nasıl davranmalıyız? Bir kere ana eksenimiz şu olmalı: İnsanı, insan haklarını baz almalıyız. Bizim Türk halkıyla veya Rus halkıyla veya dünyanın her hangi bir halkıyla sorunumuz olmamalı. Sorunumuz yönetimlerle. Yazdığımız şeylerin çoğu Rus düşmanlığı, Türk düşmanlığı olarak algılanabilir ama bizim hiçbir halkla sorunumuz yok. Yani bu kimlik örselenmesi, kimlik sorununun yolu, bizim bu devletlere kendimizi kabul ettirmek ve bizim barışçı, demokratik, eşitlikçi bir hayat istediğimiz, yok olmak istemediğimizi çok net ortaya koymak zorunluluğumuz var. Onu da bu devletlere ve halklarına anlatmalıyız. Kavgacı-dövüşçü, savaş kışkırtıcısı, ırkçı-şoven, başkalarını aşağılayan veya bizi aşağılatan hiçbir şeye taviz verme lüksümüz yok, bu son derece yanlış olur.

Kimlik üzerinden siyasete nasıl bakıyorsunuz?

Son seçimlerde Demokratik Çerkes Platformu ile birlikte Çerkes kimliğini ön plana çıkararak bir takım kişileri desteklediğimizi deklare ettik. Ve tahmin ettiğimiz bazı kesimler de bize çok ağır eleştiriler yöneltti. Etnik milliyetçi anlayışlarla siyaset yapılmasına karşıyız. Ancak, Türkiye’de ciddi bir nüfus oluşturan Kafkasyalılar yok sayılarak, “Nasılsa bunlar devletçidir, nasılsa bunlar Türkleşmiştir” diye bizi oyuncuların içinde saymama anlayışı var. Yani biz bu topraklarda yaşamıyoruz, yaşıyorsak da Türk olarak yaşıyoruz. Çerkes kimliği veya Kafkasyalı kimliğimizle yaşamıyoruz onlara göre. Biz bunun yanlış olduğunu ve Türkiye’de yürütülen asimilasyoncu politikaların, gelişen Türk ırkçılığı ve onun yarattığı Kürt ırkçılığının toplumumuza zarar vereceği bilinciyle buna ‘dur’ diyen, diyebileceğini düşündüğümüz, Baskın Oran gibi, çok saygı duyduğumuz insanları destekleyerek yola çıktık. Ben hala doğru yaptığımızı düşünüyorum. Bu arada kendi gibi düşünmeyen herkesi genelleyerek komünistler, Kürtçüler ya da bölücüler diye yaftalayan insanları gördük. Ama bence atılması gereken bir adımdı.

Türkiye’deki Çerkeslerin en önemli kırılma noktalarının tamamen buranın kendine has sorunlarından kaynaklandığını görüyoruz. Mesela 13 Ekim Nalçik ayaklanmasını dinci-laik tartışmalarının argümanlarıyla okumaya çalışanlar oldu. Halbuki oranın kendine has bir durumu var. Yani etnik kimlikle siyasete girmenin Kafkasya bağlamında bize ait olmayan ayrışmaları derinleştirici bir etkisi olur mu?

Hiç sanmıyorum. Etnik kimlikler üzerinden siyaset yapılması yanlış. Ama bu etnik kimlikleri yok sayan ırkçı, tek dilci, tek etnikçi anlayış elli kat daha yanlış. Bir kere bu anlayışın değişmesi için mücadele eden bir cephe oluşturma zorunluluğu var. Böyle bir cephenin Kafkasya’daki cumhuriyetlere ve Rusya Federasyonu’ndaki halklara ve halklarımıza fayda sağlayacağını düşünüyorum. Ama sadece Çerkes etnik grubunu ön plana çıkararak, milliyetçi Türklerin veya yükselişteki Kürtlerin yaptığı gibi, bir şeylerin arkasına milliyetçiliği gizleyerek ortaya çıktığımızda, bunun bize hiçbir fayda sağlamayacağını düşünüyorum. Bu, Kafkasya’da yaşayan insanlarımıza da zarar verir. Bir arada eşitçe yaşamı savunan cepheleşmeler yarar sağlar. Çünkü Türkiye’de artık sol ve sağ, eski sol ve sağ değil. Bizim artık yolumuz, insan odaklı kitlelerle iş birliği yapmaktan geçiyor. HT/FT

Ajans Kafkas Hüseyin Tok

Ülkelerinden sürüldüler. Osmanlı' ya sığınanların bir kısmı Balkanlar' a yerleştirildi. Kıyım ve sürgün burada da onları izledi. Geride kalanlar bir azınlık bile oluşturamayacak kadar az oldukları için yok sayıldılar. Bir daha onları hatırlayan olmadı. Kosova' nın Çerkesleri, yalnızlığın egemen olduğu "tatsız, tuzsuz bir hayat" sürdürüyor.

Rusya Federasyonu' na bağlı özerk Adigey Cumhuriyeti' nin Devlet Başkanı Aslan Carım' a 1998 baharında bir mektup ulaştı. Acil yardım çağrısı içeren mektup Kosova' dan geliyordu. Mektupta kendilerini Çerkes olarak tanımlayan bir grup insan "kapılarına dayanan savaş ve soykırıdan kurtarılmaları nı, tarihi vatanları Adigey' e geri dönüşlerinin sağlanmasını" istiyordu. O sırada Kosova' da yoğun bir etnik temizlik süreci başlamıştı ve bu etnik temizliğin hedefi asıl olarak Arnavutlarsa da, ülkede yaşayan tüm müslümanlar büyük tehdit altındaydı. O ana dek Kosova' da yaşadıkları bile bilinmeyen bu küçük topluluğun, anavatanla kurduğu bu temas 134 yıl önce yaşanmış, insanlık tarihinin en büyük trajedilerinden birinin, Çerkeslerin toptan yurtlarından sürülmesinin hatıralarını canlandırdı. Aslan Carım, derhal Moskova ile irtibata geçti. Moskova' nın yardımım gecikmedi ve Kosova Çerkeslerinin birinci kafilesi 1999 yaz sonlarında Adigey' e ulaştı.

Bu tarihi buluşma anına tanıklık eden Jache'mikho Aminet adlı bir Çerkes yazarın, Kafkas Dernekleri Federasyonu' nun internet sitesinde de yayımlanan yazısında şöyle deniyordu: "Kosovalı soydaşlarımız ata topraklarına ilk adımlarını atmışlardı. Maykop' a geldiklerinde onları karşılayışımız, sevinç ve gözyaşı içinde insanların kucaklaşmaları bugün gibi hala gözlerimizin önünde... Uzun yoldan geldikleri için kendilerine dinlenmek isteyip istemedikleri sorulduğunda, grubun en yaşlısı ve aynı zamanda thamadesi olan Jew Şahibe, önündeki çocuğa baktı ve: 'Bunlar için daha yapılacak birşey yok. Yaşamlarını ata topraklarında sürdürmelerini istiyoruz.' demişti. Şahibe dedenin Carım Aslan' a sarıldığı anı hala unutamıyorum." Onlar için Maykop yakınlarında kurulan köye Çerkesçe' de "mübarek, mutlu ve aydınlık" anlamına gelen Mefehable adı verilmişti.

Kosova' nın kayıp Çerkesleriydi onlar. Ülkelerinden sürülüp atılan bir halkın unutulmuş çocukları. O meşhur 1864 sürgününden sonra Osmanlı topraklarına sığınan Çerkeslerin bir kısmının Balkanlara yerleştirildiğ ini biliyordum. Burada Türklerle özdeşleştiklerini, 93 Harbi' nde (1877-78) ve Balkan Savaşları' nda aynı acı kaderi paylaştıklarını, kıyım ve sürgünden paylarına düşeni aldıklarını da. Kıyımdan kurtulanların çok büyük bir kısmı Anadolu' ya gelmişti. Balkanlar' da şuraya buraya savrulmuş halde çok azı kalmıştı geride; bir azınlık bile oluşturamayacak az oldukları için de yok sayıldılar. Bir daha ne tarih kitaplarında anıldılar, ne de etnik meselelere odaklanmış 20.yüzyıl siyasetinde.

Kosova' ya geldiğimde o geride kalanlar hakkında hiçbir şey bilmiyordum; orada yaşamaya devam ettiklerini bile. Noel Malcolm' un Kosova adlı kitabı yanımdaydı ve zaman zaman karıştırıyordum. Kosova' nın kültürel zenginliğine, etnik ve dinsel çeşitliliğine sevinç ve şaşkınlıkla tanık olduktan sonra kitabın "Kosova' daki Diğer Azınlıklar" başlıklı bölümünü yeniden okudum. Çerkeslere ayrılmış iki sayfalık kısımın sonunda "Priştine ile Vuçitern arasındaki Donje Stanovça ve yakınındaki Miloşevo Köyü' nde" 600-700 kadar "mavi gözlü Kafkasyalı" nın yaşadığı "tahmin ediliyordu." Kitabın yazıldığı tarihle benim orada bulunduğum tarih arasına Kosova' yı yerle bir eden etnik temizliğe dayalı kanlı bir savaş girmişti. Hala orada, o köyde olabilirler miydi? Köyün adını bildiğimize göre bulmak zor olmayacaktı.

Ertesi gün, bana Kosova' yı adım adım dolaştıran Nafiz Lokviça' yla yola düştük. Priştine' den sonra yol boyunca birkaç kez sorduk. Miloşevo' yu bulduk ama çok dağınık bir köydü ve kimsenin Çerkeslerden haberi yoktu. Nafiz aradığını bulmadan dönecek birisi değildi, Arnavut inadı ona da bulaşmış. Evlere girip çıktı. Sonunda bizi bir eve yönlendirdiler. Nafiz bahçe kapısının zilini çalarken, "Tarih öğretmeniymiş, o bilirmiş" dedi. Kapıyı Esat Berişa açtı; Kosova' da karşılaştığım her Arnavut' ta karşılaştığım kısa bir tedirginliğin ardından, Türkiye' den geldiğimi öğrenince bizi içeri davet etti. "Karım Türk" dedi, "konuşacaklarını z vardır". Şimdi, evin girişindeki masa etrafında dört kişiyiz; üç Türk, bir Arnavut ya da üç Kosovalı bir Türkiyeli. Esat Berişa, "Bizim evde Türkler ilk kez çoğunlukta" dedi gülerek. O Arnavutça konuşuyor, karısı İfaket Hanım Türkçe' ye çeviriyordu. Uzun bir sohbetin ardından Çerkesleri sordum. Esat Bey onları iyi tanıyordu; pek çoğunun öğretmenliğini yapmıştı. Kırk beş yıl önce bir öğrenciyken öğretmenlerinden birinin Çerkes olduğunu da söyledi. "Osmanlı döneminden kalma bir söz vardı" diye ekledi, "Çerkes kızı alan askere gitmezmiş!", Çerkesleri "çok iyi insanlar, zeki, çalışkan ve dindarlar" diye tanımladı. Eskiden sayıları daha çokmuş ama artık onlarla daha az karşılaşıyormuş. "Ne kadar Çerkes yaşıyor" diye sordum "Gidelim, onlar anlatsın" dedi.

Çerkes mahallesi, Esat Berişa' nın evinin çok yakınındaydı. Bahçe duvarlarıyla çevrili beyaz badanalı evlerin arasından ilerledik. Sırplar köyün bu kısmına dokunmamıştı. Bu belliydi ama sokaklarda kimse yok, evlerden çıt çıkmıyordu. Nihayet bahçe kapılarından biri açıldı, elli yaşlarında bir adam Kafkas gülüşüyle ortaya çıktı. Adı Selim Abhazi idi; Esat Bey' i ve biz konuklarını sorgusuz sualsiz evine aldı. Kosova adetidir; konukluğunuzun sebebi söylemeden önce ağırlanmanız gerekir. Sedirde uyuyan 14 yaşlarındaki kızı uyandırdı, kahve yapması için mutfağa gönderdi. Arkasından gözleri dolu dolu, "Anası öldü" dedi, akrabalar vatana göçtü, oğlum da orada. Bu kız yetim ve yalnız kaldı". Odanın duvarlarında Çerkes bayrağı, armaları ve Çerkesya haritası asılıydı. "Çerkes bayrağı ister misin?" diye sordu. Sonra bir kitap getirip gösterdi, Kiril alfabesiyle yazılmıştı, "Çerkes tarihi" dedi, "Kur' an gibi saklıyorum".

O kitaptan öğrendiğine göre Çerkesler, Kosova' ya 1864 sürgününden sonra gelmişlerdi. Rusların, Kafkas halklarını (Çerkes, Abhaz, Oset, Çeçen) toptan yurtlarından sürdüğü o yıllarda yüzbinlerce insan Osmanlı' ya sığınmış, Balkanlar' dan Filistin' e Osmanlı topraklarına yerleştirilmiş di. Mileşevo' nun da bulunduğu bölgede 50 kadar Çerkes köyü kurulduğunu söyledi Selim Abhazi: "Bu bölgenin yerlileriyiz, biz ilk gelenlerdeniz. Arnavutlardan, Sırplardan önce biz vardık. Onlar bu köylere, Çerkesler Anadolu' ya göçünce yerleşti" dedikten sonra bu kez bana sordu: "Türkiye' de ne kadar Çerkes yaşadığını biliyor musun?", "İki üç milyon kadardır herhalde" dedim. Gülerek, "Sayımızı azaltma, dört beş milyon Çerkes var" diye karşılık verdi.

Esat Berişa şaşırdı; o kadar çok olacağına ihtimal vermedi. Bunu anlamak için Çerkes göçünün boyutlarını bilmek gerekiyordu. 19. yüzyılda sürgün sonucu çok büyük çoğunluğu Çerkes olan Kafkasyalıları n toplam sayısı bilinmiyor. Genellikle bir milyondan fazla olduğu kabul ediliyor. Ancak tarihçi Kemal Karpat, "Ruslar tarafından atalarının Karadeniz ve Hazar arasındaki toprakları terketmeye zorlanan ve topluca Çerkes olarak adlandırılan 3 milyondan fazla Kafkas kökenli insan, 19. yüzyılda Osmanlı topraklarına yerleşerek nüfusun şişmesine neden olmuştu; bu süreç 1862 yılında başlamış ve 20. yüzyılın ilk on yılında da sürmüştü" diyor. Kemal Karpat, göçlerin kitleler halinde devam ettiği 1867 yılında Selahaddin Bey' in Osmanlı topraklarına gelen Çerkes nüfusun miktarını teleffuz eden ilk kişi olduğunu söylüyor: Bir milyon sekiz bin kişi. Karpat, henüz göç sona ermeden önce ifade edilen bu rakamların, sonraki göçlerle daha da büyüdüğünü, buna karşılık "Avrupalı istatistikçilerin göçmen sayısını en fazla 200 bin olarak tahmin" ederek göçün boyutları hakkında ne kadar bilgisiz olduklarını belirtiyor. Yine Selahaddin Bey' in iddiasına göre bunların 595 bini imparatorluğun Avrupa topraklarına, 413 bini de Asya topraklarına yerleştirildi.

Kemal Karpat, Osmanlı Nüfusu adlı eşsiz eserinde Çerkes göçünün 1850' li yıllardan itibaren başladığını dile getiriyor. Kırım Savaşı sırasında göçün kitleselleştiğ ini, 1862-1865 arasında doruk noktasına çıktığını, 1877-1878 ve 1890-1908 yılları arasında yoğunluk kazanarak devam ettiğini ve ancak 1920' lerde durulduğunu yazıyor. Karpat' a göre, "Kayda değer bütün etkenler göz önüne alındığında, 1859 1879 yılları arasında çoğu Çerkes olmak üzere yaklaşık 2 milyon Kafkas" yurtlarından sürüldü. "Bunlardan hayatta kalan1 milyon 500 bini Osmanlı topraklarına yerleşebildi". 1881-1914 yılları arasında "yaklaşık yarım milyon Çerkes" daha göç etmişti. Gelenlerin çoğu imparatorluğun Asya topraklarına, 400-600 bin kadarı Balkanlar' a yerleştirilmiş ti: Kuzey ve Orta Dobruca, Tulça, Babadağ, Köstence, Varna, Niş, Sofya, Rusçuk, Nicopolis, Vidin, Silistre, Şumu; Makedonya' da Selanik, Serez, Larissa çevreleri ve Kosova ovası...

Osmanlı ordusu için yeni bir asker kaynağı olan Çerkesler aynı zamanda Balkanlar' ın nüfus dengesini de Müslümanların lehine ciddi bir şekilde etkiledi. Bu yüzdendir di 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı' nda Rusların ve Bulgarlar' ın yürüttüğü etnik temizliğin hedefi Türklerle birlikte Çerkesler oldu. Bulgaristan' a kalan topraklardaki Çerkeslerin (200 binden fazla) bir kısmı Anadolu' ya, bir kısmı da Makedonya eyaletlerine dağıldı. Yeni gelenlerle birlikte Kosova' da 40-50 haneli 30 kadar Çerkes köyü oluşturuldu. Toplam nüfusları 12-15 bin kadardı. Çiftçiliğe alışkın değilllerdi, daha çok "metal işçiliği ve at yetiştiriciliğ i" yapıyorlardı. Noel Malcolm, Çerkeslerin at eti yediğini gören Arnavutlar ve Sırpların "şok" geçirdiğini aktarıyor.

Kosova Çerkeslerinin eli silah tutanları 1876 Bulgar ayaklanması ve Osmanlı-Rus Savaşı' nda Osmanlı kuvvetleri içerisinde yer almışlardı. O sıralarda Sırplar tarafından sürülen ve Anadolu yollarına düşen Niş yöresi Çerkeslerine Kosova Çerkeslerinin bir kısmı da katıldı. 1908 ve 1910 yıllarında baş gösteren Arnavut ayaklanmaları , onların komşularıyla olan ilişkilerini zedeledi. Zira ilk ayaklanmayı bastırmak üzere gelen Osmanlı birliklerinin komutanı Cavit Paşa bir Çerkes' ti ve Arnavutlara karşı çok sert davranmıştı. Sonraki ayaklanmayı bastıran Şevket Turgut Paşa da Çerkes' ti. Tüm bunlar Kosova Çerkeslerinin büyük Arnavut çoğunluğu içerisinde iyice yalnızlaşmaları na ve içe kapanmalarına yol açtı. Ama onların kaderi asıl 1912' de çizildi. Sırpların Kosova' yı işgali ile Çerkeslerin neredeyse tamamı Türklerle birlikte bölgeyi terk ederek Anadolu' ya geçti. Tamamen kaybedilen Balkanlar' daki diğer Çerkesler de aynı yazgıyı paylaşmıştı. Gene de Bulgaristan ve Yunanistan' da Türk nüfusu içinde sayısı az olmakla beraber bazı Çerkes aileler kalmıştı. Kosova' da da nasılsa iki Çerkes köyü kalmıştı, 600-700 kadar insan yerleştikleri topraklara sıkı sıkıya tutunmuştu.

Selim Abhazi ve ağabeyi Mehmet Abhazi işte o kayıp ve tutunmuş insanlardan. Besni kabilesinden olduklarını söylüyorlar. Selim Abhazi, Sovyetler döneminde Çerkesya' da 8 yıl kaldığını, 1998 yılında anavatana dönenlerin arasında olduğunu söylüyor. Ama savaştan sonra oğlunu orada bırakıp kızıyla birlikte geri dönmüş. Mehmet Abhazi ise köyünü hiç terk etmemiş. "Nato bombardımanı başladığında Sırplar biz geride kalanları toplayıp sınıra götürdüler. Orada başka köylerden gelen Arnavutlar da vardı. Bizi sınırdışı edeceklerini sandık. Üç gün sonra tekrar evimize getirdiler. Televizyon izlerken kendimizi gördük. Meğer propogandaymış . Bombardımandan kaçtığımız, Sırpların bizi kurtarıp köyümüze getirdiği anlatılıyordu." Çerkesya' ya dönmeyi düşünüyorlar ama günlerin ne getireceğini de bilmiyorlar. Ya Türkiye? Türkiye' ye gelmek akıllarından geçmiyor mu? Üstelik Türkiye' de akrabaları da var ve onlarla irtibatı koparmamışlar. Ama zor, "göç etmek için artık zengin olmalısın" diyor Mehmet Abhazi, "bizim kımıldayacak durumumuz yok".

Şimdi 300-350 kadar Çerkes var Kosova' da. Arnavut nüfus içerisinde hızla eriyorlar. Çerkesçeyi bilenlerin sayısı giderek azalıyor. Mehmet Abhazi, "Otuz kırk yıl içinde tam asimilasyona uğrarız. Bizimle birlikte dil de ortadan kalkacak" diyor. Geleneklerine Çerkesler kadar bağlı halklar azdır. Kosova Çerkeslerinin yaşlıları bu bağlılığı sürdürmek için çırpınıyor ama uygulama alanları giderek daralıyor. Eğlenceye, hazza, şatafata, zenginliğe dayalı renkli Çerkes hayatının yerini, sessizliğin ve içe kapalılığın hüküm sürdüğü, Kosova Çerkeslerinin deyimi ile "tatsız tuzsuz bir hayat alıyor".

Çerkesler bir azınlık oluşturamayacak kadar az oldukları için Kosova' nın azıklıklarına tanınan haklara sahip değiller. Çocuklarına kendi dillerinde eğitim veremiyorlar. Arnavutça eğitim alan çocuklar Çerkesçeyi bilmiyor. Eski Çerkes yaşayışı ve gelenekleri de yerini hızla Arnavut alışkanlıklarına bırakıyor.

Kemal Tayfur

Page 1 of 4

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @profdrhalukkoc: Rusya Fed.Ank B.elçisi Aleksey Yerhov;1820-1870 yıllarında her türlü eziyet,baskı ve zorla topraklarından sürdükleri Ka…
https://t.co/z2AVKFGjVf
Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı