Çerkes Ethem’in hayatını sinema filmine çekecek olan dünyaca ünlü Çerkes asıllı yönetmen Muhitin Kandur, ’Amacımız tarihi yeniden yazmak değil. Ancak Ethem olmasaydı Türkiye Cumhuriyeti olmayabilirdi’ diyor.

Türk seyircisi onu tek kanallı yılların efsane dizisi ‘Bonanza’ ile tanısa da, ünlü yönetmen Muhittin Kandur bugünlerde ‘Çerkes’ filmi ve şu anda üzerinde çalıştığı ‘Çerkes Ethem’ filmi nedeniyle yakından takip ediyor.

Kafkasya’dan sürülen Kabardey bir aileye mensup olan Kandur’un ataları o dönem Osmanlı toprağı olan Ürdün’e yerleşmiş.

Çocukluğunda Ürdün’de sürgün hayatı yaşayan Çerkes Ethem’in hayatına dair pek çok hikaye dinleyen Kandur, Çerkes Ethem'in, Ürdün'de ev hapsinde bulunduğu dönemde babasının da Ürdün'ün Genelkurmay Başkanı olduğunu söyledi. Kandur: 'Babam, Ürdün'ün Genelkurmay Başkanı iken Tuğuj Emin isimli Çerkes asıllı yaverini, dil problemi yaşamaması için ev hapsinde bulunan Çerkes Ethem'in yanına görevli olarak vermiş. Tam 1,5 yıl Ethem'in başından geçen her şeyi öğrenmiş, not almış. Ben de daha sonra Rusya'ya kaçan Tuğuj Emin ile 15 gün görüşerek bu 1,5 yıl içerisinde öğrendiği herşeyi anlatmasını istedim. Anlattıklarını ses kaydına aldım. Bu notları da kitaplaştırdım.' diyor.

Muhittin Kandur, ‘Çerkes Ethem’ projesi ile ‘Çerkes’ filminin yarattığı tartışmalar ve daha bir çok konuda Focushaber’e çok özel açıklamalarda bulundu...

-Çerkes filminin hikayesinden bahseder misiniz? Neden Çerkes?
Açık söylemek gerekirse, bu filmi yapabileceğimize ben de pek inanmıyordum. Neden diyecek olursanız, henüz böyle bir filme hazır değildik. Ancak Ürdün’de ulusal sinemayı geliştirmek için kurulan Royal Film Academi diye bir kurum oluşturuldu. Bu kurum birkaç film denemesi yaptıysa da başarılı olamamıştı. Kurumun başkanlığını ise Prens Ali yapıyordu. Beni Ürdün’e davet etti ve Ürdün sinemasını dünyaya duyuracak bir film yapmamı rica etti.

Bu tekliften çok memnun oldum ama ‘tek bir şartım var’ dedim. Temayı kendim seçersem böyle bir film yapabileceğimi söyledim. Prens Ali, tema konusundaki tercihimi sorduğunda,“Çerkesler Ürdün’e neden ve nasıl geldiler, bugün Ürdün’de yaşayan bir çok Çerkes bile bunu bilmiyor. Gökyüzünden düşmedi ya bu halk. Bunu anlatmak isterim” dedim. Arapların ve Çerkeslerin hikayelerinin anlatıldığı bir film olmasını önerdim ve Prens Ali bu fikri çok beğendi.

Ancak filmin isminin ‘Çerkes’ olması konusunda tereddütleri oldu. Bu bir Ürdün hikayesiydi aslına baktığımızda. Ancak filmin adı Çerkes olduğu zaman, dünyaya bu filmi izletebilir ve Çerkesler hakkında bilgi sahibi olmalarını sağlayabilirdik. Uluslararası festivallere bu isimle katılmak, Çerkes halkının tanınması açısından çok faydalı olabilirdi. Dünyanın büyük bir bölümü, bugüne kadar adlarını duymadığı, dillerini duymadığı Çerkeslerin dilini ve kültürünü tanıma fırsatı da bulmuş olurdu.  Az da olsa bu konuda bir katkım olmasını istedim. Ancak tabi ki bazı küçük zorluklarla karşılaştık.

-Ne gibi zorluklar bunlar. Filmin yapım süreciyle ilgili mi?
Evet filmin yapım aşamasında. Ürdün’de Çerkesce konuşacak oyuncular bulmak mümkün olmadı. Nalçik tiyatrosundan 9 oyuncu getirdim film için. Filmde kullanılan bir çok aksesuar ve teknik cihazları ve teknik ekipten bazı kişileri Moskova’dan getirdik. Filmi bu şekilde tamamladık. Beğenen de çok oldu beğenmeyen de oldu.

-Bir sanat eserinin, özellikle bir sinema filminin beğeneni kadar beğenmeyeni de olacaktır tabi..
Kesinlikle. Beğenmeyen Çerkesler ise büyük çoğunlukla, bu filmde bir soykırım hikayesi görmek isteyenler . Böyle düşüneler de var. Ancak benim anlatacağım hikaye bu değildi.

-Özellikle filmin gösterime girdiği Kayseri’de bu türlü pek çok eleştiri olduğunu öğrendik. Türkiye’de de yakın tarihle ilgili yapılan filmlerde bu tür tartışmalar sıklıkla yaşanıyor. 
Evet. Bir film yapıyorsanız, bu tür tartışmaların olmaması kaçınılmazdır.

-Film nerelerde gösterime girdi?
Çerkes Film, Monaco film Festivali’nde 7 ödül aldı.  Amerika Birleşik Devletleri’nde gösterime girdi. Cleveland Film Festivalinde gösterime girdi ve yaklaşık 8 bin kişi filmi izledi. Bir kez gösterileceği halde, yoğun istek üzerine 3 kez filmin gösterimi yapıldı. Bugüne kadar hiç duymadıkları bir dil, farkında olmadıkları bir kültürle karşılaşmış olmaları karşısında büyük bir hayret yaşadılar. Söylersem belki güleceksiniz ama, filmimizi Hindistan, Malezya, Avustralya gibi ülkeler satın aldı. Bu ülkelerde şimdiye kadar Çerkeslerin kim oldukları aslında hiç bilinmiyordu.
Filmin Almanya , Fransa ve İspanya gibi ülkelerdeki festivallere katılması için görüşmelerimiz sürüyor. Avrupa’da bazı festivallerde gösterilecek ve o ülkelerde gösterime girecek. BBC filmimizi istiyor. Filmimiz dünyada yolunu buldu ve ilerliyor. Artık bu film için bir ajans kurmamız zorunlu hale geldi. Kanada’dan filmi istiyorlar, Avustralya’ya filmin satışını internet üzerinden gerçekleştirdik. Filme olan bu ilgi, doğrusu beni cesaretlendiriyor. Bu bir Hollywood prodüksiyonu değil ancak hikayesi ve anlatımı ile ilgi gören sıcak bir film oldu. Bunun bir nedeni de, filmdeki oyuncuların başarılı performansları. Gerek Çerkes oyuncular, gerekse Arap oyuncular performansları ile çok büyük beğeni topluyorlar. Tarihi bir hikaye olması da ilgiyi arttırıyor. Filmin geçtiği mekanları ve dekorları yeniden canlandırmamız da ilgiyi arttırıyor.

Ürdün’de yaşayan Çerkeslerin filme ilgisi nasıl oldu?
Ürdün’de yaşayan Çerkesler arasında da filmi eleştirenler oldu. “Çerkesleri nasıl böyle gösterirsin?” diye şikayetler aldım. Onlar, pırıl pırıl Çerkeskaların içinde, parıldayan kamaları ile Çerkesleri resmetmemi istiyorlardı. Aylarca aç susuz yol giden muhacirleri bu şekilde göstersek ne kadar inandırıcı olurdu ki? O dönemde yazılanları büyük bir dikkatle inceledik. Sürgün sırasında yemek temin edebilmek için kamalarını satan insanlar vardı. Böyle bir gerçeği göstermemek gerçeğe ihanet etmek olurdu.

-Türkiye’de de sinema ve televizyon sektöründe de Çerkes kökenli bir çok isim var. Yönetmen, aktör ve senaryo yazarı. Ancak bu kişiler, tam da bu sizin bahsettiğiniz nedenlerle olsa gerek, Çerkeslerin hikayelerini anlatmaktan imtina ediyorlar. Örneğin Çerkes filminde anlatılan Çerkes genci ve Arap kızı arasındaki aşk hikayesi, Türkiye’ye uyarlandığında yine tepkiye neden olabilir. 
O hikaye aslında filmin içinde çok da önemli değil. Böyle bir hikayeyi kullanmamdaki neden, Çerkes gelenekleri ve Arap gelenekleri arasındaki uyuşmazlığı gösterebilmekti. Bu tema sinemanın da edebiyatın da vazgeçemediği evrensel bir tema aynı zamanda. Ürdünde de bir çok Arap genç kızı bu temaya tepki gösterdi. “Neden bir Arap kızını bir Çerkes genci ile evlendirdin?” diye tepki gösterdiler. Ürdün’de de Arap kızları genellikle Arap gençleri ile evliliği tercih ediyorlar çünkü. Açıkçası ben yine de bu kadar tepki çekeceğini tahmin etmemiştim.

Söylediğim gibi, tek amacım iki kültür arasındaki çatışmayı göstermekti.

"ETHEM OLMASAYDI, BELKİ TÜRKİYE CUMHURİYETİ DE OLMAYACAKTI"

-Peki Çerkes Ethem filmine gelecek olursak, o filmde böyle bir aşk hikayesi olacak mı?
Bu tür bir hikaye değil ama, Çerkes Ethem’in hayatında çok önemli yeri olan iki kadının öyküsü bu filmde yer alacak. Ethem’in aşık olduğu iki kadın. Biri Bandırma’da gençliğinde açık olduğu bir Çerkes kızı. O kadının çocukları da hala hayatta. Ethem o kadınla evlenemedi ve başka birisiyle evlendi o Çerkes kızı. Bununla ilgili başka bir iddia daha var. Evli bir kadının Çerkes Ethem’e aşık olması anlatılıyor. Ethem’in o kadının kocasını idam ettirdiği de iddia ediliyor. İdamın nedenin bu olduğu ne kadar doğru, bunu tabii ki kesin olarak bilmemiz mümkün değil. Ancak bu tür rivayetler söz konusu ve filmimizde de bu iki kadında yer alacak. Tabi ki senaryo şu anda tamamlanmış değil. Ethem’in karakteri çok kompleks bir karakter. Kişiliğinde sürekli iyinin ve kötünün çatışması söz konusu. Bu sadece Ethem’e mahsus bir durum da değil. İnsan yapısının vazgeçilmez bir unsurudur da aynı zamanda. Ancak Ethem , tam bir Çerkes karakteridir. O döneme baktığımızda, Türkiye çok olağanüstü bir dönemden geçiyordu. Büyük bir badire ile, bir işgalle karşı karşıya idi.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda başrol oynayan 3 ismin hikayesi anlatılacak bu filmde: Mustafa Kemal, İsmet İnönü ve Çerkes Ethem. Bir lider, bir politikacı ve bir savaşçı. Bu süreçte Atatürk ve İnönü’nün rolü bilinmesine rağmen, Çerkes Ethem’in rolü pek bilinmiyor. Oysa Ethem olmasaydı, bugün Türkiye Cumhuriyeti belki de bu sınırlar içinde ve bu haliyle olmayacaktı.

-O dönem Kurtuluş Savaşı içinde yer alan diğer Çerkes kökenli liderler de yer alacak mı filmde?
Türk Kurtuluş Savaşı’nda sadece Ethem yoktu. Pek çok Çarkes vardı. Bunu tarih de yazıyor. Ancak Cumhuriyetin kuruluşunun ardından bir ulus-millet yaratmak için o dönem diğer etnik gruplar görmezden gelindi. Çerkeslerin hak ettiklerini almaması biraz da bundandır. Ancak gerçekler sonsuza kadar saklanamaz. Şimdi o vakit geldi.

-Anzavur da olacak mı filmde?
Evet. Anzavur da olacak tabi. Eğrisiyle doğrusuyla, Ethem de dönemin önemli aktörleri de bu filmde yer alacak. Hiç kimse, mutlak iyi veya mutlak kötü değildir. Bunu sadece tarih bu şekilde yazar. Biz insan hikayelerini anlatacağız. Doğrunun ve yanlışın ne olduğunu kim, nasıl belirliyor?

-Tabi ki tarihi yazanlar…
Aynen öyle.

-Türkiye’de son zamanlarda Kurtuluş Savaşı dönemi, Atatürk, İnönü ve diğer dönem aktörlerinin rolleri yeniden tartışmaya açıldı. Yakın tarih, yeniden tartışılmaya başlandı. Filmin böyle bir tartışmaya da yol açacağını düşünüyor musunuz?
Biz bu tür tartışmaların tarafı olmak istemiyoruz. Sadece Ethem’in ve Çerkeslerin bugüne kadar pek bilinmeyen rolünüe sinemanın diliyle dikkat çekeceğiz. Amacaımız tarihi yeniden yazmak değil.

-Böyle bir filmi Türkiye’de gösterime sokmakta zorlanacağınızı düşündünüz mü?
Kültür Bakanlığı’ndan onay aldıktan sonra filme başlayacağız. Gerekli bütün yasal izinler alınacak. Ayrıca filmde kimseyi de karalamayacağız. Mustafa Kemal’i kötü gösteren bir film olmayacak filmimiz. Zaten ben Atatürk’ün büyük bir lider olduğuna ve güçlü bir kurduğuna inanıyorum. Burada Ethem’e ve Çerkeslere kötülük yapan İnönü olmuştur. O da kendi kişisel ikbali için. İkinci Adam olmak için, Ethem’le bir rekabet içindeydi ve Çerkes Ethem o dönem daha çok sevilen bir liderdi. Ancak İnönü, Etehem’in Atatürk’ü devireceğini ve onun yerine geçeceği yalanına Atatürk’ü de inandırmayı başardı. Bu senaryoya Atatürk’ü inandırmak için çok zekice planlanmış olması gerekiyordu. İsmet İnönü de zeki bir politikacıydı. Ethem ise politikadan anlamıyordu. İşte bu yüzden kaybetti.

Bana göre Ethem’e en büyük zararı da ağabeyi Reşit Bey verdi. Reşit, tez canlı, delidolu ve pek düşünmeden konuşan biriydi. Ethem’i dolduran da reşit oldu. Çerkeslerde büyüğün sözünün geçerli olması gelenektir. Ancak o günkü koşullarda, sözü geçen küçük kardeş Ethem’di. Reşit de, bu yüzden kompleksli davranıyordu. Bu durumu ancak biz Çerkesler anlayabiliriz. Filmde bu çelişkiler de yer alacak.

-Çerkes Ethem Ürdün’de iken kardeşleri ile hiç irtibat kurdu mu?
Reşit, Ürdün’e Ethem’i ziyarete geldi. İki kardeşin Ürdün’de beraber çektirdikleri bir fotoğraf da var bende.

-Peki Çerkes Ethem ile Mustafa Kemal arasındaki bu yakın ilişki nasıl bozuldu?
Ethem’in hain ilan edilmesi aslında büyük bir komplo ile sağlandı. Mustafa Kemal ve İnönü Kütahya’da bir araya geldi. Ethem’in de o toplantıya katılması gerekiyordu. Ancak, Ethem’e o toplantıya giderse öldürüleceği, kendisine tuzak kurulduğu istihbaratı gönderildi. Bu haber büyük bir infiale neden oldu. 2 bin asker İnönü’nün kuvvetlerine saldırmak için Ethem’den bir emir bekliyordu. Eğer Ethem izin verseydi, büyük bir iç savaş çıkardı. Bu da en çok işgal güçlerinin işine yarardı. Ama Ethem buna izin vermedi. Kendisnin ülkeyi terk etmesi durumunda bir kardeş kavgasının önüne geçeceğini düşündü. Zaten uzun süredir mide rahatsızlığı çekiyordu. Amacı Almanya’da gidip tedavi olmaktı. Bunu için kardeşini Yunan kuvvetlerine gönderdi. Burada Yunanlılarla bir protokol yapıldığı iddia ediliyor. Ama bugüne kadar böyle bir protokolün belgesi hiç yayınlanmadı. Çünkü ortada yazılı bir protokol yoktu. Reşit gitti ve “Kardeşim hasta, Almanya’ya güvenli bir şekilde geçmesi için izin istiyoruz” dedi.

Ancak daha önce de söylediğim gibi, Reşit Bey düşünmeden konuşan, patavatsız biri olduğu için Yunanlılara “Kardeşim artık Türkler için savaşmak istemiyor. Türkler de artık Ethem’i istemiyorlar” diyor. İzmir’de bulunan İngiliz işgal kuvvetleri müfettişi, “Sakın Ethem’in geçmesine izin vermeyin” dedi. Ethem’in direnişi bırakmasından çok memnun olan Yunanlılar ise bu duruma bir anlam veremediler. Onlara göre Ethem’den kurtulmak, savaşı kazanmak anlamına geliyordu.. Ancak İngilizler Ethem’in Anadolu’da kalması durumunda İsmet İnönü’ye bağlı birliklerle Ethem’in birlikleri arasında bir çatışmanın kaçınılmaz olduğunu görüyorlar ve bunun kendileri için daha faydalı olacağını öngörüyorlardı. Ancak Yunanlılar “Ethem belasından” kurtulabilmek için geçişine izin verdiler. İşte bunlar yazılmıyor. Biz filmimizde bunları anlatacağız.

-Yani Nazım Hikmet’in Kuvay-ı Milliye Destanı’nda anlattığı gibi atlarıyla, askerleri ve silahlarıyla Yunanlılara geçiş söz konusu değil” diyorsunuz..
O yazılanalr ve söylenenler tamamen propaganda. Yabancı kaynakların bir çoğu da bu konuda Türk kaynaklarını çoğaltmak dışında pek bir şey yapmadı.

-Yunan arşivlerinde Ethem’le ilgili belgelere ulaşabildiniz mi?
Pek çok belge ve rapor var tabi ki. Bunlar arşivler incelendiğinde görülecektir.

-Bazı Çerkes Sivil Toplum Örgütleri son dönemde, anadil ve kültürel haklar gibi taleplerini dile getirdiler. Türkiye’de birçok kesim “Çerkesler de nereden çıktı” şeklinde tepki gösterdi. Bu tür taleplerin genellikle Kürtlerden gelmesine alışkın olan entelektüel kesimler bile bu tepkiyi gösterdi. Sizin filminizin Türkiye’de yaşanan etnik temelli gerilim veya son yıllarda eklenen Kemalist-Muhafazakar çatışması ekseninde konuölandırılıp etiketlenmesi gibi bir kaygınız yok mu?
Ben filmimizin herhangi bir kesim için “anti” olmasını istemem kesinlikle. Türkiye’de sistemin de, toplumun belli kesimlerinin de anlamadığı gerçek şu; Türkiye’yi güzelleştiren bu etnik mozaik yapısı. Dışarıdna Türkiye’ye baktığımızda , bunu ne kadar büyük bir güzellik olduğunu görüyoruz. Onlarca dil, onlarca kültür bir arada aynı coğrafyada yaşıyor. Çerkesler de bu mozaiğin bir rengi. Biz bunun anlaşılmasını bekleyebiliriz ne fazla. Ancak her konuda karşıt düşünceler olabilir. Facebook’ta Çerkes filmine karşı da bir grup da kuruldu. Hem de Çerkesler kurdu bu grubu. Ben bunu da faydalı buluyorum aslında. “Bu insanlar neye karşı?” diye düşünenlerin, bu konudaki merakını arttıracaktır en azından.

-"Sürgün" filmine ne zaman başlamayı düşünüyorsunuz?
Önceliğimiz Çerkes Ethem filmi. Çünkü bu filmin prodüksiyonu bizim için daha kolay olacak. Türkiye’de Kültür Bakanlığı’nın ve Avrupa Birliği’ndeki ilgili kurumların bu filme desek olmasını bekliyoruz. Ayrıca atv’nin de bu projede yer alması söz konusu. Diğer proje için ise böyle bir ortak yapım çok zor. Zaten Çerkes filmini de, tamamen kendi kaynaklarımla yaptım. Ancak “Sürgün” filmi çok daha büyük bir proje ve benim tek başıma finanse etmem mümkün değil. Sürgün filmi için, dünyada yatırım yapacak yapımcı bulmak da çok güç. O yüzden o filmi bizim, yani Çerkeslerin yapması gerekiyor. Filmi illa benim yönetmem de gerekmiyor. Zaten ben senaryolarımla meşgul olmayı daha çok tercih ederim.

-Yazmayı, yönetmekten daha mı çok seviyorsunuz?
Aslında yazmayı da yönetmeyi de seviyorum. Amca iki yıldır Çerkes filminin yoğunluğu nedeniyle  tek bir harf bile yazamadım. Lube de (eşi) bu duruma kızıyor. Yazmayı unutacaksın diyor. Ama o filmi de yapacağız. Senaryoyu yazmaya başlıyorum. Aslında benim en büyük hayalim, Çerkes film endüstrisini oluşturmak. Bunun da yapılacağı yer Türkiye. Bizim Ürdün’de de, Kafkasya’da da başka bir yerde de oluşturmamız mümkün değil . Çünkü bütün Kafkasya’da yaşayan Çerkesler’den daha fazla nüfus İstanbul’da yaşıyor. Türkiye’de sinema endüstrisi içinde Çerkes kökenli çok fazla kişi de var.

-Türkiye’nin en çok izlenen ve tartışılan dizilerinden biri olan “Muhteşem Yüzyıl” dizisinin senaristi Meral Okay da Çerkes kökenli. Ama bugüne kadar hiç Çerkes hikayesi yazmadı. 
Evet, böyle bir çok isim var Türkiye’de.

-Sanırsam sizin de Çerkes filmi ile anlattığınız gibi, Çerkes hikayelerini anlatmanın zorluğundan da kaynaklanıyor bu durum. 
Bir Çerkes şarkısı der ki; Çerkes olmak zordur.  Bu sadece Çerkeslere mahsus bir durum da değil. Ancak gelişen iletişim çağında, bu hikayelerin daha kolay anlatılbileceği koşullar oluşuyor.

-Peki Türk sinemasını takip ediyor musunuz? Bildiğiniz ve takip ettiğiniz Türk yönetmenler var mı?
Türkiye’de çok başarılı sinemacılar var. Yurt dışında da, takdir edilen filmler çekiliyor. Ama açıkçası ben özel olarak çok da takip edemiyorum. Mehmet Aslantuğ ve Ezel Akay’la tanışma fırsatım oldu. İkisi de çok başarılı sinema insanları. Ancak Türk sinemasında benim gözlemlediğim kadarıyla temel bir sorun var. Hangi konu olursa olsun, genellikle yerel temalar işleniyor, evrensel temlar, evrensel mesajlar çok fazla işlenmiyor. Örneğin Çerkes filminde aslında anlatılan tema ‘barış’tı. Bu nedenle Monaco’da, da, Hindistan’da da, dünyanın başka ülkelerinde de izlenen ve beğenilen bir film oldu. Filmin başarısının tek nedeni tek başına, Çerkesleri anlatması değildi. Bu evrensel temayı da işliyor olmasıydı.

Türk sinemacılarında hikayelerinde evrensel temalara yönelmesi gerekiyor. Günümüzde artık, Hint filmleri Amerika’ya satılıyor. Çünkü bu evrensel temalara yöneldiler.

-Aslında Türk sineması için Çerkesler ve hikayeleri, bakir bir konu. Bugüne kadar pek bilinmeyen ve anlatılmayan pek çok hikaye var. 
Türkiye’debir Çerkes film endüstrisi oluştuğunda eminim bu konular da senaryolar ve filmler üretilmeye başlanacaktır.

-Çerkes Ethem’in çekimlerine ne zaman başlayacaksınız?
Senaryo tamamlanmak üzere, bu yaz çekimlere başlamayı planlıyoruz.

-Bütün çekimler Türkiye’de mi yapılacak?
Yunanistan ve Ürdün ayağı da olacak tabi. Ethem’in Ürdün yılları da olacak çünkü filmde.

-Türkiye’de bazı Çerkesler arasında şöyle bir söylem var. “Ethem hainlik yapmışsa, Çerkeslere hainlik yaptı. Onca Çerkesi öldürdü, idam etti” deniliyor. Siz de “Ethem Çerkeslere hainlik etti” diyebilir misiniz?
Hayır, Kesinlikle! Ethem için olsa olsa vatansever diyebiliriz. Çerkes Ethem bağımsız bir Türkiye için canını feda etmeye hazırdı. Bu uğurda Çerkeslerin canını feda etmekten de çekinmedi. Ethem’in bütün bu olaylardan sonra Ürdün günlerinde söylediği bir söz vardır.“Yaptığım hiçbir şeyden pişmanlık duymuyorum. Pişmanlık duyduğum tek şey, annemin cenazesine gidememiş olmam." Ethem Türkler için de Çerkesler için de hain değildir. Ama o günkü koşullarda, bazen cezalandırma konusunda sert davranmış olabilir. Bu da sadece Ethem’e mahsus bir uygulama değildi. İstiklal Mahkemelerinde yapılan uygulamalar da, Ethem’in yöntemlerinden çok da farklı değildi. Ethem özellikle Çerkes-Türk diye bri ayrım yapmadı. Kurtuluş Savaşı’na katılmayanları Türk-Çerkes demeden cezalandırdı. Bence Ethem çok tipik bir Çerkes karakteridir. Ethem demek, Çerkes demektir zaten.

KUZENİM BİLE 'BU FİLMİ YAPMA' DEDİ

-Ürdün, Kafkasya, ABD, Türkiye ve diğer birçok ülkede yaşayan Çerkesleri tanıma fırsatınız oldu. Buralarda yaşayan Çerkesler arasında, asimilasyona en az uğrayanlar hangileri sizce?
Bana göre Türkiye, Çerkeslerin en büyük vatanı. Kayseri ise bu vatanın başkenti, İstanbul ve Ankara’da yaşayanlar ise diaspora. (Gülüyor)  Kayseri’de gördüğüm Çerkesler, Kafkasya dışındaki bütün Çerkesler arasında dilini, kültürünü ve geleneğini en iyi koruyanlar. Doğruyu söylemek gerekirse, Ürdün’de her zaman değer gördük ve bizlere güvendiler. Çünkü Çerkeler genetik olarak güvenilir bir milletir. Hainlik yapmazlar, hırsızlık yapmazlar ve kandırmazlar. Bu dünyanın neresinde olursa olsun Çerkeslerin ortak özelliklerindendir.

Ancak Ürdün’de tüm bunlara rağmen asimilasyon daha yoğun yaşandı. Çerkes filmini yapacağım zaman “Lütfen bu filmi yapma, içlerinde yaşadığımız halkı üzebilirsin” dediler. Öz kuzenim, bana “Muhittin bu filmi yapma” dedi. “Tamam yapmayacağım” dedim ve filmi çekmeye gittim.

Evet Ürdün’de özgürlüklerimiz vardı doğru. Ama dil eğitimi tam anlamıyla yapılamadı. Bunun pek çok nedenleri var ama, en önemli neden alfabenin farklı olması.  Dünyada bütün Çerkeslerin kullanabileceği bir alfabeye geçilmesi, dil eğitiminin önündeki en büyük engeli kaldıracaktır. Önümüzdeki günlerde Ankara’da yapılacak sempozyumda tüm bu konuları tartışacağız.

Bu psikoloji bizim Çerkeslerde her zaman vardı. Tarihe baktığımızda da, her zaman başka milletlere hizmet etmekte istekli olduğumuz görülür. Bin yıl geriye gittiğimizde, Tatar Hanlarına hizmet etmişiz. Ama bir Çerkes lider ortaya çıktığında onu alaşağı etmişiz.

Ben bu anlamda Abhazlara gıpta ediyorum ve onları çok takdir ediyorum. Bir önderin etrafında birleştiler ve bağımsızlıklarını kazandılar.

 

Röportaj: Atakan Sönmez/FOCUSHABER

Kaynak: focushaber.com

Gazeteci-Yazar Mehmet Bican… O, Türk siyasi tarihimizin en saygın ismi… Son iki yılda yakın siyasi tarihimize ilişkin “28 Şubat’ta Devrilmek” ve “Terörle Sınanmak” adlı kitaplarıyla kamuoyunda en çok konuşulan kişi haline geldi. Çünkü yazdığı kitaplarla eski başbakanlarımızdan Tansu Çiller dönemindeki Türkiye’nin en önemli sorunlarını, “terör” ve “darbe” konularını başbakanlık basın müşaviri olarak bizzat yaşayarak, okuyucuya yalnızca gerçekleri cesur kalemiyle anlattı.

Duayen gazeteci Mehmet Bican ile Truva Yayınları’ndan bu hafta piyasalara çıkan “Çerkes Enişte” adlı anı-romanı üzerine çok özel bir röportaj gerçekleştirdik. Bu yıl Kafkas Göçü’nün 150. yılı sebebiyle gündeme gelen Çerkes Ethem ile ilgili Bican “Çerkes Ethem ve çevresindekiler hain değil, birer kahramandır.” diyor.

Metin Soylu: “28 Şubat’ta Devrilmek” ve “Terörle Sınanmak” adlı kitaplarınız tarihe ışık tutacak özellikte kapalı kapılar ardında gerçekleşen olaylarla ilgiliydi. Şimdiyse, “Çerkes Enişte” adlı bir romanla okuyucu karşısındasınız. Bu romanın sizce önemi nedir?

Mehmet Bican: “Çerkes Enişte”ye ben, sadece roman değil, “anı-roman” diyorum. Bu eserimdeki olayların tamamı gerçektir, yaşanmıştır. Burada, daha önceki 2 kitabımda olduğu gibi gerçekleri yazarken, bir yaraya da parmak bastığımı söyleyebilirim. O yara, Çerkes Ethem yarasıdır.

M.S: Yani bu romanda bizim bildiğimiz Çerkes Ethem olayı mı anlatılıyor?

MBİ: Hayır… Romanda Çerkes Ethem var ama asıl kahraman Çerkes Ethem’le birlikte Yunanistan’a iltica eden Refik adlı bir Çerkes’dir. Tabu sayıldığı için 90 küsur yıldır yeterince tartışılmayan ve bu nedenle kafalarda hep soru işaretleri halinde kalan Çerkes Ethem olayı, değişik bir pencereden, Çerkes Refik’in penceresinden anlatılmaktadır. “Eserimi Tarihi Gerçeklerle Bütünleştirdim”

cerkes-enisteM.S: Nasıl? Özetler misiniz? Ya da, romanın kısa bir özetini yapar mısınız bize?

MBİ: Açıkçası bu eserimi tarihi gerçeklerle bütünleştirdim. Romanın kahramanı Refik, Biga postanesinde telgrafçı olarak görev yaparken, Ankara’dan Miralay İsmet Bey’in çağrısı üzerine makine başına gelen Çerkes Ethem’le tanışır. Yıl, 1920. O günleri hatırlayalım… Yurdun büyük bölümü işgal atındadır. İzmir’e çıkan Yunan kuvvetleri hızla Ege içlerinde Ankara’ya doğru ilerlemektedir. Büyük kurtarıcı Atatürk, Ankara’da yurdu düşman istilasından kurtarmak için çalışmakta. Ege’de ve Anadolu’nun kimi yörelerinde Kuvây-ı Milliye henüz oluşmamış. Ancak halk, baltası, küreği; bulabildiyse tüfeğiyle düşmanı durdurmaya çalışıyor. Özellikle Ege’de Efeler Yunan kuvvetlerine düzenledikleri baskınlarda büyük başarı sağlıyorlar. Kuvâ-yı Seyyare, yani seyyar kuvvetler o tarihte faaliyete geçiyor. Başında da, Osmanlı’nın bir subayı, Balkan Harbi’nde yaralanıp Bandırma’daki köyüne çekilen Çerkes Ethem var. İşte Biga postanesinin genç telgrafçısı kahramanımız Refik, Çerkes Ethem’le tanıştığının ertesi günü Yunan İşgal Kuvvetleri’yle çarpışan Kuvây-ı Seyyare’nin bir neferi olarak silah kuşanacaktır. Refik, Ankara’dan, başta Mustafa Kemal Paşa ve Miralay İsmet Bey’den, garp cephesindeki komutanlardan telgraf makinesine düşen mesajların şifrelerini çözen, Ethem’in telgraf-telefon haberleşmesini sağlayan usta bir yardımcısıdır artık. Refik, İzmir’den Ege içlerini yakıp yıkarak işgal eden düşmanı durdurabilmek, bu arada İngilizlerin parasal yardımı ve İstanbul Hükümeti’nin emriyle örgütlenen Anzavur kuvvetlerinin Ankara’ya yürümelerini önlemek, başta Yozgat İsyanı olmak üzere Ege ve Anadolu’daki bazı isyanların bastırılması amacıyla çalışan Çerkes Ethem’in yanından hiç ayrılmayacak, onunla birlikte Yunanistan’a iltica edecektir.

M.S: Neden?

MBİ: Çerkes Ethem’in neden Türkiye’den ayrıldığı, tarihimizin önemli sayfalarından biridir. Mustafa Kemal Atatürk de, Nutuk’ta bu olaya geniş yer vermiştir. Olay kısaca şudur: Ethem’in Atatürk’le arası, Yozgat İsyanı’nın Kuvây-ı Seyyare tarafından bastırılmasından sonra bozulur. Kütahya dolaylarındaki Ethem kuvvetleriyle Kuvây-ı Milliye fırkaları arasında silahlı çatışma yaşanır. İlk meclis, Çerkes Ethem’i hain ilan eder. Ethem, meclisin bu kararı üzerine biri milletvekili olan iki kardeşiyle birlikte Yunan İşgal Kuvvetleri’ne teslim olurken, Refik de aynı yolu izler. Refik, Yunanistan’daki hayatına Gümülcine’nin Şapçı kasabasında artık Kemal Paşa’nın neferlerine silah sıkan bir “hain” olarak devam edecek, eski hayatını herkesten gizleyecek ancak hiçbir şekilde unutmayacaktır.

M.S: Çerkes Refik’i Yunanistan’da ne gibi olaylar beklemektedir?

MBİ: Herkesten sakladığı, Türk askerlerine karşı Çerkes Ethem’in yanında savaşması, Türkiye’den kaçıp Yunan askerlerine sığınması; Refik’in, Yunanistan ve 1955’ten sonra Türkiye’deki hayatı boyunca hep “korku”su olmuştur. Romanda bu korku masalımsı bir şekilde anlatılmaktadır…

M.S: Nasıl? Ne demek masalımsı?

MBİ: Meselâ şöyle: “Eskiden kurtlar koyunlarla yürür, aslanlar kaplanlar kimseye saldırmazlarmış. Kuşlar yırtıcı, yılanlar zehirli değilmiş, insan elinden beslenirlermiş hep. Kimse kimseden, tüm mahlûkat hiçbir mahlûktan korkmazmış. Bilcümle yaratığın hiç düşmanı yokmuş. Sonra, sevdiği kadın uğruna Dünya’ya düşen Âdem’in kusmuğundan zehir ağacı bitince… O ağacın kokusu, çiçekleri, yaprakları, dalları, meyveleri tüm Âdemoğullarıyla mahlûkata ve de nebatata düşmanlık hissi vermişmiş. İşte o gün… Hayvanların insanları, insanların hayvanları yok etmeye başladığı gün; güneşin, rüzgârın, denizin, akarsuyun, gece karanlığının, gündüz aydınlığının, tüm renklerin ve de kokuların katledildiği; çiçeğin boynundan koparıldığı gün gelmiş… Korku oturmuş tüm mahlûkatın içine…”

M.S: Gerçekten masal gibi… Peki, tarihi bir romanın içinde böylesine masalımsı anlatımlara gerek var mıydı?

MBİ: Vardı! Çünkü ailemizin Çerkes Eniştesi Refik Bey korkusu yüzünden aklını yitirmişti. Korkusuz bir kahraman olan bu adamı korkak, pısırık yapan ve de akıl hastanesine gönderen sebepleri anlatırken, böyle bir yol izlemem benim için çok önemliydi. Bunu başardığımı sanıyorum. Yani, gerçek ama masalımsı bir roman…

M.S: Refik Bey romanda tek başına değil herhalde…

MBİ: Hayır. Refik Bey, tarihin bir dönemine ışık tutan yaşanmışlıklarının yanı sıra pişmanlıkları, içsel hesaplaşmaları ve de acılarıyla yaşarken çok sevdiği eşi, çocukları da yanında. Ben de yanındayım.

M.S: Gerçekten mi?

MBİ: Evet. Ailede Çerkes Enişte diye anılan Refik Bey, halamın eşidir. Yunanistan’dan Türkiye’ye göç edince tanıdım onu. Zaten o günkü anılarım zorladı beni, bu romanı yazmaya…

M.S: Başka kim var romanda?

MBİ: Çerkes Enişte’nin yanı sıra Mutaf Âmed adlı kahramanın, özellikle eşi Hanfe Gadi ve yakınlarının yaşam öyküleri de öne çıkıyor. Meselâ, Mutaf Âmed babam, Hanfe Gadi de annem…

M.S: Bu kahramanların romandaki konumu ne?

MBİ: Mutaf Âmed eşi ve çocuklarıyla, İkinci Dünya Savaşı günlerinde Şapçı’yı işgal eden Bulgar askerlerinin zulmünden kaçarak, Türkiye’ye göç eder. Özlemle koştukları Türkiye’de savaş yıllarında yaşadıkları yoksulluk ve sefalet, Hanfe Gadi’yi dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye düşmanlık beslemesine neden olur. Aynı şekilde, eniştesi Refik Bey de, Yunan İşgali sırasında yaşadıklarından dolayı İsmet Paşa’dan nefret etmektedir. Şapçı’dan sonra yolları İstanbul’da kesişen Hanfe Gadi ile Çerkes Enişte, Türkiye’de cehennemi yaşadıklarını, cennetin Yunanistan’ın Şapçı kasabasında kaldığını haykırmaktadırlar.

M.S: Çerkes Enişte romanında dönemin başkaca olaylarında da söz ediyor musunuz?

MBİ: Evet. Mutaf Âmed ve Çerkes Enişte ailelerinin yaşam öyküleri anlatılırken, 1920–1965 aralığında Yunanistan ve Türkiye’deki gelişmeler de söz konusu… Özellikle Türkiye’de o dönemde yaşanan bazı olaylara gönderme yapıyorum. İkinci Dünya Savaşı günleri, Kore Savaşı, 6–7 Eylül olayları, 22 Şubat ve 21 Mayıs ihtilal girişimleri, Başbakan İsmet İnönü’ye suikast olayları da var. Bu olayların anlatımı dolayısıyla roman bir belgesel özelliğe de bürünmektedir.

Tam 35 yıl sonra…

M.S: Çerkes Enişte Yunanistan’dan Türkiye’ye göçüyor… Yıllar sonra…

MBİ: Evet, 35 yıl sonra…

M.S: 35 yıl sonra Yunan vatandaşı olarak Türkiye’ye göç ediyor. Mutaf Âmed ve ailesi de Yunanistan’dan göçüyor. Bu kurgusu dolayısıyla romana bir göç öyküsü diyebilir miyiz?
MBİ: Aynen öyle… Zaten bu romanımı, yaşanan göçlerin acılarını, terk edilen toprakların yangınını, vatan hasretini son nefesine kadar yüreğinde taşıyanların cennet bildikleri yere varmak yolundaki çabalarının nasıl bir ağır bedele dönüştüğünü; kısaca göçlerin, muhacirliğin ne demek olduğunun altını çizmek için yazdım.

M.S: Ama sanıyorum, Çerkes Ethem gerçeğini de tartışmaya açıyorsunuz… Hemen soruyorum: Çerkes Ethem bir hain miydi, yoksa bir vatansever mi?

MBİ: Ben de hemen cevap veriyorum: Romanım tarihi bir gerçeğin aynasıdır. Çerkes Ethem ve çevresindekiler hain değil, birer kahraman, vatanseverdi! Dilerim “Çerkes Enişte” romanı bu konuyu yeniden gündeme taşır ve gereğince tartışılmasını sağlar.

M.S: Teşekkürler… Yeni kitabınız hayırlı olsun!

Kaynak: internethaber.com

M. Kemal ve Albay İsmet Beyle yıldızının barışmadığı açıkça anlaşılan Çerkez Ethem Hadisesi, birkaç hafta boyunca Meclis'in ve ülkenin en önemli meselesi haline getirildi.

1920 yılı sonu ile 1921 yılı başlarında yaşanan bu hazin gaile, Çerkez Ethem'in vatanını terk etmesi ve hudut haricine gitmesiyle neticelendi. 

Ethem Bey, gitmeden evvel kendi komutasındaki Kuvvâ–i Seyyâre birliklerinin Millî Kuvvetlerle çatışmamasını tembihledi, hatta gidip onlara iltihak etmesini istedi. 

Bu da, aslında Ethem Beyin ne kadar vatanperver, milletperver olduğunu gösteriyor. Buna rağmen, ne yazık ki, ona "vatan haini" damgasını vurmaktan çekinmeyen kimseler var. 

Yakın tarihimizde yaşanan bu çekişmenin asıl sebebi hâlâ bilinemiyor. Zira, resmî tarihin anlattıklarının çoğu yalan ve düzmece bilgilerden ibarettir. Serbest tarihçiliğin yolu ise, maalesef henüz açık değil. 

Bununla beraber, o döneme ait sürpriz mahiyetteki bazı gelişmeleri nazar–ı itibara alarak, sağlıklı ve istikametli bir fikir yürütmek yine de mümkün. 

Bilinmelidir ki, birinci ve en büyük zıtlaşma hadisesi, Çerkez Ethem ile İsmet Bey arasında cereyan etti. Ethem Beyin "Çerkezliği"ni özellikle İsmet Bey ilân ve ifşa etti. Ethem Bey, şimdi "Türk, Kürt, Çerkez" gibi lâkapları bırakalım da, Müslümanlık ve Osmanlılık ruhuyla hep birlikte mücadele edelim diyordu. Ancak, onu kendine rakip gören İsmet Bey, adım adım Ethem Beyi köşeye sıkıştırmaya çalışıyordu. 

Ethem Bey, Millî Mücadele saflarına daha önce katılmasına, İsmet Bey ise daha sonraları geldiği halde, rütbe ve makan itibariyle en ön safa geçmesine rağmen, ilk başlarda ortada yine de bir zıtlaşma görünmüyordu. 

Ne var ki, iç isyanların, özellikle Yozgat'taki isyanların bastırılmasından sonra Ethem Beyin gerek Meclis'te ve gerekse bütün Anadolu sathında "Millî Kahraman" olarak yâdedilmesiyle, İsmet Bey ve onunla aynı zihniyeti paylaşanların kıskançlık damarını depreştirmeye başladı. 

Bir süre sonra, ordu içinde—asker neferatının çok sevdiği—Ethem Bey aleyhinde dedikodular üretilmeye ve kast–ı mahsuslar yayılmaya başlandı. 

Ethem Bey, askerdi ve sadece askerlik mesleğini düşünüyordu; dedikodulardan şiddetli rahatsızlık duydu. Bu rahatsızlığını Eskişehir'de İsmet Beye iletti. Görünürde hiçbir problem yokmuş gibiydi. Ancak, asıl çekişme alttan alttan kaynıyordu. 

Ethem Beyin rakipleri ise, sadece asker değil, aynı zamanda siyasetçiydiler. Onun gölgesinde kalmaktan endişe ediyorlardı. Savaşın bitmesiyle birlikte, Ethem Beyin "Millî Kahraman" olarak tescil edileceği muhakkaktı. 

Ne var ki, Anadolu'nun içlerine doğru taarruza geçen Yunan birliklerine karşı yapılan mücadelenin en nazik zamanında, Çerkez Ethem meselesi büyütüldükçe büyütüldü ve bu büyük insan hem orduyla, hem de Meclis'le karşı karşıya getildi. Yani, bir nev'î oyuna getirilmiş oldu. 

* * * 

Ethem Beye yeni rütbe, yeni makam–mevki verilmez iken, onun muarızı olan İsmet Bey ise, başdöndürücü bir hızla makamdan makama, mevkiden mevkiye atlıyordu. 

İşte, bu tarihî gerçekliğin kısa bir çetelesi... 

* İsmet Bey, henüz Albay iken, İstanbul'dan Ankara'ya ilk kez 8 Ocak 1920'de geldi. M. Kemal'e en yakın kişi görünerek, bir müddet birlikte çalıştılar. 

* İstanbul hükümetinde Harbiye Nazırı olarak çalışan Fevzi Paşanın dâveti üzerine, Şubat ayı sonlarında İstanbul'a gitti. 

* M. Kemal'in dâveti üzerine, 9 Nisan'da tekrar Ankara'ya döndü ve İstanbul'la bağlarını kopardı. 

* 23 Nisan'da, paraşütle (seçimsiz) Edirne milletvekili oldu, Meclis'te kendine yer edindi. 

* İki hafta sonra, yani 3 Mayıs'ta Bakanlar Kuruluna girdi ve Genelkurmay Başkanı Sıfatıyla, orada en gözde mevkiye oturdu. Dikkat! Rütbece hâlâ albaydır. Albay iken, birden Serâsker oluvermiştir. 

* Aynı yılın 10 Kasım'ında 10 Kasım milletvekilliği ve bakanlık görevi saklı kalmak üzere, ayrıca Garp Cephesi Komutanlığına getirilen albay İsmet Bey, rütbe ve tecrübe itibariyle kendinden çok daha üstün olan Ali Fuat Paşa'nın makamını da elinden almış oldu. Ali Fuat Paşa, Moskova'ya elçi olarak gönderildi. 

* Ocak 1921'deki I. İnönü Muharebesinden sonra Mirliva (Tuğgeneral) rütbesine yükseltilen İsmet Bey, Mart'ta cereyan eden II. İnönü Savaşından sonra ise, basamakları hızla tırmanarak paşa oldu ve M. Kemal'den sonra "İkinci Adam" makamına oturmuş bulundu. 

* Görüldüğü gibi, İsmet Beyin yıldızı başdöndürücü bir hızla parlatılırken, aynı hızla Ethem Beyin yıldızı söndürülmeye çalışıldı. 

Peki, en kritik bir zamanda yaşanan bunca çekişme ve ayak oyunlarının arka planında yatan asıl sebep neydi? 

İşte, tarih bu sorunun tatminkâr bir cevabını hâlâ bulabilmiş değil.

M. Latif SALİHOĞLU - 29.12.2008

145 yıl önce Kuzey Kafkasya'dan sürgün edilen Çerkesler, hâlâ kendilerini Türkiye'ye ait hissedemiyor. Ve oluşturdukları sivil inisiyatifle Çerkes kimliği ve kültürü önündeki engellerin kaldırılmasını istiyor. En başta da kendi soyadlarını ve geldikleri topraklara verdikleri adlarını.

Bugün Kafkas Dernekleri Federasyonu'nun Genel Kurul'u var. Genel Kurul'a Abhazya Devlet Başkanı, Adıgey Cumhurbaşkanı, Kabardey Balkar Cumhurbaşkanı, Dünya Abhaz Abazin Birliği Başkanı ile "diğer diasporaların bulunduğu Ürdün, Suriye, İsrail, Avrupa ve ABD'deki derneklerin başkanları" da davetli. Kafkas kökenli Türkiye vatandaşları, Kürt açılımı başladığından beri kendi gazetelerinde ve özellikle internet ortamında harıl harıl tartışıyor. Bu tartışmada Tanrının Çorbasını İçmiştik adlı, Büyük Çerkez Sürgünü'nü anlatan biyografik romanın da etkisi var. Yani 1864 Büyük Çerkes Sürgünü'yle Anadolu topraklarına yerleştirilen ve 145 yıldır Türkiye'de yaşayan Kuzey Kafkasyalılar artık yüksek sesle 'Biz Türk değiliz,' diyor. Ve yemekleriyle, danslarıy-la, fiziksel özellikleriyle 'sevimli' bulunan bu kültürün mensupları, artık 'sevimli' olmaktan çıkıp 'reel' olmak istediklerini söylüyor. Bu önemli konuda konuşmak üzere İthaki Yayınları'ndan çıkan Tanrının Çorbasını İçmiştik kitabının yazarı Recep Genel ve Demokrasi İçin Çerkes Girişimi'nin sözcüsü mimar Yalçın Karadaş'la buluştuk.

ADIMIZI VE SOYADIMIZI GERİ İSTİYORUZ
Resmi adı Yalçın Karadaş, ama o kendisini Anzor Keref olarak tanıtıyor ayrıca. Çünkü her Çerkesin kendi dilinde de bir adı ve soyadı var. Hatta sürgünle gelen büyük dedesinin adı Dıqoe, babasının adı Hate. Uzunyayla'da babasını kimse Rıfat Karadaş olarak tanımıyor.

- Aileniz Uzunyayla'ya ne zaman yerleşmiş?
- 1864 büyük sürgününden sonra, önce Üsküdar'a geliyorlar, oradan da Uzunyayla'ya geçiyorlar. Ailemiz üçe bölünüyor: Bir bölümü Adigey bölgesine geçerek savaşa devam ediyor, bir kısmı Suriye'ye yerleşiyor, diğer kısmı da biziz.

- Ailenizin diğer kollarıyla iletişiminiz var mı?
- Tabii ki, bizim avantajımız binlerce yıllık soyadlarımız, o yüzden nerede olsa bulabiliyoruz birbirimizi. Devletten isteklerimizin bir tanesi de tarihsel soyadlarımızı alabilmek. Benim soyadım Karadaş falan değil, bu soyadı Türkleştirme ideolojisinin bir parçası.

- Peki, hemen aklımdaki diğer soruları sormak istiyorum. Çerkesler Türk müdür?
- Hayır, asla. Babam Adıge, annem Abaza.

- Bir de 'anavatan' ve 'atavatan' kavramları var sizde...
- Biz bir kesim Çerkes burada kendimizi hâlâ misafir gibi hissediyoruz. Evet, bence Kuzey Kafkasya anavatandır, Türkiye ise vatan. Bazılarımıza göre ise, Kafkasya Atavatan, Türkiye Anavatan'dır.

- Sovyetlerin ne tür etkileri olmuş?
- Ekim Devrimi olmasaydı, Çerkesler özellikle Adıge ve Abazalar bitmişti. Çünkü 3 milyonluk bir halk 50-60 bin kişi kalmıştı.

- Çerkesler Osmanlı topraklarına geldikten sonra neyle karşılaştı?
- B. Brecht'in şiirindeki gibi, biz buralara keyfi olarak gelmedik, sürgün edildik. İnsanlarımız geldikleri topraklarda, o zamanın kötü şartlarına göre Anadolu insanları tarafından gayet iyi karşılandılar. İnsanların insanlarla sorunları olmadı ama politikaların politikalarla sorunları oldu.

- Önyargıyla karşılaştılar mı?
- Türkleştirme siyasetinin içinde, Çerkesler Türk olmayı kabul etmedikleri için, bir süre sonra 'Moskof uşağı' diye nitelenmeye başlandılar. Uzunyayla'da Avşarlarla; Muş, Erzurum, Mardin'de Kürtlerle arazi ve kültür çatışmaları yaşadılar.

- Şimdi yeni bir örgütlenmenin arifesindesiniz, ama örgütlenme adına geçmişte de epey şeyler yapılmış galiba...
- Çerkesler örgütlenme anlamında Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiye'sinde bazı ilklere imza atmıştır. Mesela Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün asıl adı, Bereketıko Jimnastik Kulübü'dür. Bir Çerkes ailesi olan Bereket ailesinin gençlerinin spor yapma bahanesiyle işgal kuvvetlerine direnmenin bir yolu olarak kurdukları bir kulüptür.

- Bugüne gelelim, Demokrasi İçin Çerkes Girişimi nasıl oluştu?
- Bu bir sivil inisiyatif ve gruptaki arkadaşların tamamı farklı dünya görüşlerinden insanlar. Hepimiz Çerkesiz. Türkiye ve Çerkes kamuoyuna bir çağrı yaptık. Tarihimizle yüzleşmek ve kendimizle barışmak için, kendimizi anlatmak ve diğerlerini anlamak için, yaşadığımız demokratik yeniden yapılanma sürecine dahil olmak istiyoruz. Bu nedenle Demokrasi İçin Çerkes Girişimi adlı bir sivil inisiyatif oluşturduk.

- Peki ne istiyorsunuz?
- Bizi bir dinleyin istiyoruz. İkincisi, bu harekette sadece bir etnik grup üzerinden giderseniz, bu ciddi ırkçı noktalara gelir diyoruz. Bu işin yeniden ülkenin insanlarının birbirine yaklaştığı, birbirinden kuşku duymadığı bir ortama getirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Biz aslında öncelikle Çerkes halkına sesleniyoruz, demokratikleşmeden insanca yaşanmaz diyoruz. Önemli olan kimliğimin reddedilmemesi. Ben Türkiye'yi kuran insanlardan birinin çocuğuyum ama Türk değilim, bana Türklük dayatılmasın.

- Gitme şansınız olsa Kafkasya'ya gitmek ister misiniz?
- Kendi anavatanına gitmek isteyenlerin gidişi de bu devletin ve Rusya'nın politikalarına bağlı. Bizim isteklerimizden biri de, "Anavatanıma dönmek istiyorum, kendi topraklarımda yaşamak istiyorum" diyenlerin yolunun açılması.

- Çerkeslerin birçok derneği, vakfı var. Haklarınızı bugüne kadar niye istemediniz de, şimdi istiyorsunuz?
- Aslına bakarsanız birçok Çerkes kraldan çok kralcıdır, bunu itiraf etmek lazım. Statükoyu sürdürme konusunda devletin politikalarını savunurlar.

- Ne kadar Türkleşti Çerkesler?
- Bizim köylerimizi Cumhuriyet döneminde sürdüler, Moskof uşağı yakıştırmasını Cumhuriyet döneminde yaptılar, Osmanlı döneminde kimse bize hakaret etmedi. Üzerimizde açık-gizli inanılmaz bir terör estirdiler, köylerimize 'vatandaş Türkçe konuş' tabelaları astılar. Çerkesler ciddi oranda Türkleşti, Kürtlerden çok daha fazla Türkleşti.

Çerkesler Kurtuluş Savaşı'nda tasfiye edildi...

Çerkeslerin Kurtuluş Savaşı'nda da önemli yararlılıkları olmuş:"
Amasya Tamimi'ni yayınlayanların Atatürk hariç tamamı Çerkes. Sivas Kongresi'nin yüzde 70'i Çerkes. Sivas Kongresi'nin yapılabilmesinin nedeni bir Çerkes olan Emir Marşan Paşa ve Uzunyayla Çerkesleridir. Onlar önlem alıyor ve kuş uçurtmuyorlar. 1920'ye kadar hiçbir evrakta Türk kelimesi geçmezken, Çerkeslerin tasfiyesiyle her şey birden Türkleşmeye başlıyor. Ve Çerkesler 1946'ya kadar seslerini çıkaramıyorlar. Çünkü sürgün Çerkeslerin hep kaderi oldu, bunu kimse bilmez ama 1920'lerde bile Manyas çevresinden birçok Çerkes köyü Bingöl'e sürüldü. O dönemde müthiş bir Çerkes antipatisi oluşturuluyor ve bu antipati Çerkeslere yönelik bir asimilasyona dönüşüyor. Çerkes Ethem o dönemde bir ihanet sembolü haline getiriliyor."

Ne Türkiye'ye ait olabildik ne de Kafkasya'ya...

Recep Genel İthaki Yayınları'ndan çıkan Tanrının Çorbasını İçmiştik adlı ikinci romanında, kendi ailesinin de içinde olduğu, 1864'te Kafksaya'dan Anadolu'ya sürülen Çerkesleri anlatıyor. Ve aslında Çerkeslerden yola çıkarak, Türkiye'de varlığı hiçbir zaman kabul edilmemiş bütün itilmişleri anlattığını söylüyor. Büyükbabası Mahirbiy'in de romanın kahramanlarından olduğu kitapta ayrıca Çerkeslere yönelik asimilasyona, 'Türkçe konuş' kampanyalarına, 1915 olaylarına, Kürt sürgünlerine de değiniyor. Ve bir Çerkes olarak ne istiyorsunuz sorusunu şöyle yanıtlıyor: "Türkiye'de yaşayan Çerkeslerin tek bir iradesi yok. Bir Ahmet Türk'e sahip değiliz ki, karşımızda bir Onur Öymen'imiz olsun."

- Kitabı yazmaya hangi ruh haliyle yazmaya karar verdiniz?
- Hep içimdeydi. 2004'te sekiz ay Kayseri'de kalmıştım ve çocukluğumda Çerkeslerin yaşadıkları ne varsa, hiçbir şeyin değişmediğini fark ettim. Daha fazla asimile olmuşlardı, dillerini daha fazla unutmuşlardı.

- Romanınıza 'Çerkes romanı' diyebilir miyiz?
- Bana sorarsanız sadece Çerkesleri yazdığımı hiç düşünmedim. Bu 1930'lu yıllardaki Türkiye'nin romanıdır. Türkiye'de varlığı hiçbir zaman kabul edilmemiş bütün itilmiş, kakılmışları bir araya toplamaya çalıştım: Ermenileri, Rumları, Yahudileri, komünistleri, Çerkesleri, Kürtleri.

- Dedeniz romanın önemli karakterlerinden biri, romandaki gibi de adı Mahirbiy değil mi?
- 5-6 yaşına kadar dedemi hatırlıyorum, hakkında bir sürü efsane anlatılırdı. Uzunyayla'da 16 yaşında askere alınmış, Yemen'de savaşmış, ardından Ürdün'de savaşmış, bu savaşın kaç yıl sürdüğüne dair kimsenin bir fikri de yok. 1. Dünya Savaşı boyunca her cephede savaştığı tahmin ediliyor.

- Hikâyeleri kimden dinlediniz?
- Hikâyelerin sadece köşe taşları vardı, anlattığım kadarından fazlasını dedem hiçbir zaman konuşmadı.

- Dedenizin diğer çocuklarıyla buradaki aile ne zaman tanıştı?
- 1952'den sonra hacca gidiyor, dönüşte Ürdün'deki bütün aileyi getirip buradaki ailesiyle tanıştırıyor. Sonraki yıllarda düzenli şekilde bu ziyaretler sürdü. Hatta onlar kasabaya geldiğinde, bu turistler size niye gelir derlerdi bize.

- Çerkeslerin nasıl yaşadığını anlatmak için mi yazdınız, bir iç döküş müydü?
- Aslında yazarken Türkiye'de herkesin biraz göçmen, herkesin biraz yurtsuz, vatansız olduğunu kayda geçirmek istedim. Benim en çok ilgilendiğim taraf sürgün hikâyesiydi. Türkiye'ye ait değiliz Çerkesler olarak.

- Hâlâ mı?
- Ait olmak, öncelikle kabul edilmekle ilgili bir meseledir. Eğer dahil değilseniz, ait de değilsiniz. Ortalama insanların aklında, Çerkes dendiğinde kalpak, güzel kız, kama, at, belki biraz orman dışında hiçbir şey yoktur.

- Hiç var sayılmadık mı diyorsunuz?
- Düne kadar Çerkes de yoktu, Kafkas Türkleri diye bir şey vardı. Türkiye'deki yalanlar tarihinin bir parçası olarak örülmüş, başka bir yalandı. Çoğu insan bugün bile Çerkesce diye bir dilden habersizdir.

- Her Çerkesin bir Çerkesçe adı da varmış, sizin var mı?
- Benim yok, ama her Çerkesin bir Çerkesçe adı vardır. Benim olmaması annemin gördüğü bir rüyayla ilgili. Ama her Çerkes ailesinin bir soyadı vardır, bizim soyadımız Qenet'ti.

YALÇIN KARADAŞ: BÜYÜK ÇERKES SÜRGÜNÜ NİYE YAŞANDI?
"Çarlık Rusyası'yla uzun yıllar süren bir eşitsiz savaşın sonucudur sürgün. Dedelerimiz 1864'in 21 Mayıs'ında, 2014 Kış Olimpiyatları'nın yapılacağı Kbadaa yaylasındaki son savaşla yenilmişler, Çarlık Rusyası toprakları terk etmelerini istemiş. 3 milyon nüfusu olan Adigelerin yüzde 90'ı, Ubıh boyunun yüzde 100'ü, Abazaların yüzde 90'ı sürgün edildi. Osmanlı topraklarında da önce Balkanlara yerleştiriliyorlar, çünkü Türkler savaşmaktan yorgun düşmüş, ama Çerkesler Ruslara karşı büyük düşmanlıkları nedeniyle Slavik harekete önemli darbeler indiriyorlar. Balkanlar dışında Samsun-Trabzon limanlarına iniyorlar; Kefken'e savruluyorlar. Buralardan bir hat şeklinde Ürdün'e kadar gidiyorlar. Balkanlara yerleştirilenler ise 1878 Berlin Anlaşması'na onlar için konulan özel bir maddeyle tekrar sürülüyorlar. Önce Serez'e, sonra sefil bir sürgünle Lübnan'a, oradan bir kısmı Golan'a, bir kısmı da Hatay Reyhanlı'ya geçiyorlar. Bolu, Düzce, Adapazarı, Balıkesir, Manisa, Uşak, Ödemiş, Eskişehir, Kahramanmaraş, Saimbeyli, Tufanbeyli, Çukurova ve Uzunyayla'ya da.

AZINLIK MIYIZ, DEĞİL MİYİZ, BİLMİYORUZ..
Recep Genel, 'Vatanınız Türkiye mi Kafkasya mı?' sorumuzu şöyle yanıtlıyor ve devam ediyor:
"Tarihin sorusu gibi bir şey bu. Bugün azınlık olup olmadığımız sorusunun yanıtını Çerkesler de tartışıyor. Rusya düşman olduğu, sürgünlüğümüzün nedenleri ortadan kalkmadığı sürece bu böyle olacak. Biz azınlık haklarını alması gereken 3 milyonluk bir topluluk muyuz, yoksa çadırını alıp vatanına dönecek bir kalabalık mı? Kürtler 'biz bu toprakların bir parçasıyız, bunların hepsi bizim hakkımız,' derken, Çerkesler bu kavramları ikircikli ve tereddütlü kullanıyor. Çünkü kendimizi nerede tarif edeceğimizi bilmiyoruz. Kurtuluş Savaşı'na kadar hep beraber at sürdük, Antep'te minareden selvi dalından kurşun atanları da, Hasan Tahsin'i de unutmadık. Ama şunu unuttuk: Antep'te minareden selvi dalından kurşun atanlar Türk değildi, Hasan Tahsin de bir Çerkesti. Hainler icat ederken bizim için Çerkes Ethem'i yarattılar, Kürtler için Şeyh Sait'i. Bu yüzden Cumhuriyet'ten geriye sadece Çerkes tavuğu kaldı."

ÇERKESLER NE İSTİYOR?
Recep Genel, Çerkeslerin taleplerine ilişkin ise şunları söylüyor: "Türkiye'de yaşayan Çerkeslerin tek bir iradesi yok. Bir Ahmet Türk'e sahip değiliz ki, karşımızda bir Onur Öymen'imiz olsun. Ben kendi adımı, aile adımı, köyümün adını geri istiyorum. Kafkasya'dan cebimize koyup getirdiğimiz tek şey bu isimlerdi. Uzunyayla'nın nehirlerine, dağlarına, tepelerine biz isim verdik. Tabii ki, 'anadil konuşmak ana sütü kadar helaldir' diye bir cümle kuranlar şunu bilmeliler ki, anadilde konuşmak için anadilde eğitimin de ana sütü kadar helal olması lazım. Bazı kavramları iğdiş ederek konuşuyoruz. Sanki sadece Kürtlerin varlığını tanımak zorundayız, bunu kabul edersek diğerlerinin isteklerine göz yumsak da olur gibi bir şey çıkıyor. Sözlükler ve tarih kitapları yalanlarla dolu. Bu ülkede 'kart kurt Kürtleri' ve 'Kafkas Türkleri' diye tamamı yalan bilimsel tezler yazıldı. 77 milyonun yaşadığı bir apartmandaydık ve apartmanın girişinde 'burada Türkçe konuşmak zorundasınız, başka bir dilde konuşamazsınız,' yazıyordu, binadakilerin büyük bir kısmı da bu yanılsamayı ezberlemiş ve 'evet burada bizden başka kimse yaşamıyor' diye bir inkâra ortak olmuştu."

Çerkes kimliği

Yalçın Karadaş'ın Çerkes kültürüne, diline ve sosyolojisine ilişkin anlattıkları da hayli ilginç: "Çerkesler konuştukları dil, etnik kökenleri ve kültürlerini yarattıkları coğrafya itibariyle tarihin bildiği dönemlerden beri Kafkasya'da otokton (yani o topraklardan yeşermiş) bir halk. Çerkeslerin yüzde 90'ını oluşturan Adıge-Abaza-Ubıh grubu 19. yüzyılda sürgün edilince geldikleri diaspora yaşamında, onlara Adıge ve Abaza olmayan diğer kitleler de katıldığı için - örneğin Çeçenler, Osetler (Alanlar), Lezgiler, Avarlar- Çerkes kavramı bir üst kimlik haline geldi. Ama biz hiçbir zaman Çerkeslik adı altında Abaza kimliğini reddetmeyiz, yok saymayız. Türkiye'de sürgünle gelen bütün Kuzey Kafkas halkları Çerkes kimliğinin bir parçası. Yani Adıgeler, Abhazlar, Ubıhlar, Karaçay Balkarlar, Osetler, Çeçen-İnguşlar ve Dağıstan halkları. Büyük çoğunluğu Kafkas dil grubu içinde otokton dil konuşur. İki tanesi farklıdır, Karaçay Balkarlar ile Osetler. Osetler Hint-Avrupa dili, Karaçay Balkarlar ise Ural-Altay dil grubunda Kıpçak lehçesi konuşur. Kafkas kültürü bir etnik grubun varlığı olamayacak kadar zengin ve değişik bir kültür. Bu bile ırkçılığın ne kadar büyük bir aptallık olduğunu gösteriyor. Çerkes ırkı diye bir şey yok, Çerkes halkı, kültürü diye bir şey var. Kuzey Kafkas halkları dini farklılıkları son derece doğal sayar. Bir ailenin yarısı Müslüman yarısı Hıristiyan olabilir Çerkeslerde. Osetlerin ve Abazaların çoğunluğu Hıristiyandır. Ancak doğuya gittikçe, İslamiyetin etkisi artar. Bizim için din başat bir kavram değil. Kutsal olan doğadır, insandır ve saygıdır."

Dünyada nerelerde yaşıyorlar?

KUZEY KAFKASYA: Adıgey, Karaçay-Çerkes, Kabardey-Balkar cumhuriyetlerinin toplam nüfusu 750 bin. Abhazya, Güney Osetya, Kuzey Osetya, Çeçen-İnguş ve Dağıstan cumhuriyetlerinin toplam nüfusu 5 milyonu aşıyor.

İSRAİL: 1870'te Tiberial bölgesinde Kfar-Kama ve Reyhaniye köylerini kurdular. Sınırda bulunan köylerde yaklaşık 3500 Çerkes yaşıyor.

ÜRDÜN: Amman çevresindeki altı köyde yerleşik durumdalar. Bu köyler: Vadi-es-Sir, Suveylih, Ceraş, Naur, Zarka ve Suhna. Bugün Ürdün'de 45 bin civarında Çerkes yaşıyor.

SURİYE: 75 bin civarında Çerkes nüfus yaşıyor ve bunların tamamı Kafkasya'da eğitim görme hakkına sahip. Suriye'den Kafkasya'ya dönen Çerkes sayısı da hayli fazla.

MISIR-TUNUS-LİBYA: Mısır'da dedelerinin Çerkes olduğunu bilen Araplaşmış binlerce insan yaşıyor. Aynı durum Libya ve Tunus için de geçerli. Libya'da Çerkes sayısının 135 bin olduğu tahmin ediliyor.

Kaynak: sabah

İngilizlerin desteğini arkasına alan, Padişahın Halifelik sıfatından ve şeyhülislâm fetvasından yararlanan İstanbul yönetimi, M. Kemal Paşa'nın Ankara'da Birinci TBMM'si açma çabalarını engelleme gayreti içine girer. Adapazarı, Düzce, Bolu ve Gerede’yi içine alarak Kızılcahamam civarına, bir taraftan da Taraklı, Mudurnu, Göynük, Beypazarı üzerinden Ayaş çevresine kadar yaygınlaşan isyanlar, Millet meclisini çepeçevre kuşatmıştı ve olaylar Ankara’da büyük endişe kaynağı olmuştu.

Ortaya çıkan bu ayaklanmalarda İngilizlerin ve İstanbul hükümetinin tertipleri ve kışkırtmaları etkili olmuştu. İngiliz uçaklarından Şeyhülislam mühürlü “Bolşevikler geliyor!” yazılı broşürler atılıyordu. Kışkırtılan halk Kuvay-ı Milliye'ye karşı silahlı eylemlere başlamıştı.

Buna paralel olarak, Düzce'de de 13 Nisan 1920'de Saray yanlısı bir ayaklanma başlamıştı. Ayaklanmanın lideri, Sefer Berzeg’ti. Sefer Berzeg henüz on dokuz yaşında iken, Süvari Birliği Komutanlığı yapan Babası Mehmet Talustan Bey ile gönüllü olarak Balkan Savaşı'na katılmış ve babası Mehmet Talustan Bey, Sefer Beyin gözleri önünde Çatalca’da atının üzerinde Bulgarlara karşı savaşırken başından vurularak şehit düşmüştü.

Sefer Berzeg, kişisel nüfuzu ile yörenin ileri gelen kişilerini bir araya getirerek Düzce'de geçici bir yönetim kurar. Sefer Berzeg/Kaymakam, Maan Ali/Jandarma Komutanı, Koç Bey de Belediye Başkanı olur.

Sefer Berzeg

Mustafa Kemal Paşa ile Samsun’a çıkarak Kurtuluş Savaşı’nı başlatanlar arasında yer alan ve Paşanın yakın çalışma arkadaşı olan, Kurmay Binbaşı Hüsrev Bey de isyancılara Milli Mücadelenin önemini anlatmak için yirmi atlıyla Gerede’ye gelir. Fakat öfkeli halk “Ahali ve Padişah nerede ise biz de oradayız” diyerek onu taşlayıp, atından indirir ve yüzüne tükürüp, dövmeye başlar.

Binbaşı Hüsrev Bey ve arkadaşı Trabzon Milletvekili Osman Bey, boyunlarına zincir takılıp, elleri de kelepçelenerek, önce Gerede, daha sonra da Düzce hapishanesine götürülür. Sefer Berzeg, Binbaşı Hüsrev Bey ve Osman Beyin idamını önler. Onlara eniştesi olan Çilimlili Mehmet Ağa vasıtası ile yiyecek, içecek, temizlik malzemeleri ve kendi giysilerinden gönderir. Daha sonra da Albay Refet Beyin Mudurnu’daki Karargâhına yani milli kuvvetlere teslim eder.

Ayaklanmayı bastırmak için Ethem Bey kuvvetleri de 26 Mayıs’ta Düzce’ye girmek üzere Mudurnu'ya gelmiştir. Kan dökülmesini istemeyen Sefer Berzeg ve arkadaşları, Ankara hükümetince Mudurnu’ya gönderilen Albay Refet Bey ve Kuvay-ı Milliye Komutanı Ethem Bey ile de anlaşırlar. 4000 süvari ile Kuvay-ı Milliye'ye katılacaklarını bildirirler.

Ankara Hükümeti bu antlaşmayı onaylar. Mudurnu cephesinde yapılan bu Anlaşmadan sonra Refet Bey, Sefer Beye Ethem Bey'e güvenip Düzce’ye gitmemesini tavsiye eder. Fakat buna rağmen Sefer Bey, üzerine bir çakı dahi almadan Düzce’ye gider. Çünkü M. Kemal Paşanın da kabul ettiği bir anlaşma yapılmıştır. Yapılan anlaşma üzerine, Ethem Bey hiçbir çatışma olmadan 26 Mayıs günü kuvvetleriyle Düzce’ye girer. Sabah yapılan anlaşmaya rağmen, Sefer Bey ve arkadaşlarını akşamüzeri tutuklatır.

Bu durumdan haberdar olan, M. Kemal Paşa, 26 Mayıs akşamı Ethem Beye acele bir telgraf çekerek hiç kimsenin idam edilmemesini ister. Postane memuru Tahsin Bey, telgrafın, M. Kemal Paşadan geldiğini bildiği için yalınayak ve koşa koşa doğru Gürcü Osman Beyin evindeki karargâha götürür. Fakat Ethem Beyin hamamda olduğunu söylerler. Hemen hamama gider. Ethem Bey, belinde bir peştamal sarılı olduğu halde hamamdan çıkar. Adamlarına telgrafı okutur. Telgrafın içeriğinden haberdar olan Ethem Bey postacıya telgrafı yarın karargâha getirirsin der.

Ethem 27 Mayıs 1920’de sabaha karşı Sefer Berzeg, Maan Koç Bey, Kesebiy Abdulvahhap Bey’le birlikte onbeş kişiyi çınar ağaçlarına, bir kişiyi de hanın kapı girişine astırır.

Kendisi de Sefer Beyin idamını izler. Sefer Bey idam edildiğinde 28’yaşındadır ve kırk günlük bir bebeği vardır.

Görgü tanıklarından o zamanlar 15 yaşında olan ve Düzce'nin Arap çiftliği köyünden, Turkav Celal Esen’in 92 yaşında iken anlattığına göre: Ethem Bey‘in dayı tarafından akrabası olan Hamt-ı Kazbek " bu deli çocuk yanlış bir şey yapmasın” diye sabahın erken vaktinde Hatip Köyünden şehre gelir. Ama olan olmuş, ağaçlarda asılmış insanlar sallanmaktadır. Dehşetle irkilir. Hamt-ı Kazbek, Asabi, gözü kara bir kişidir. Yeğeni olan Ethem Beyin yanına çıkar; Sen milletine ne yaptın? ( Wi tlepkhım sıd yapş’ağer?) utanmadın mı Allah’tan korkmadın mı der.

Ayrıca Sefer Beyin yeğeni Jale Hanımın anlattığına göre; yine Düzceli olan bir imamın asılış olayı da şöyle gerçekleşmiştir.

Jale Kuyumcu anlatıyor

Kuvay-ı Milliye'nin adamları, sabah vakti yaşlı bir imamın evine giderler ve hemen giyinip dışarı çıkmasını isterler. Yaşlı imam korkudan ve aceleden mestlerini ters giyer. Mahallenin çocukları da imamın mestlerini ters giydiği için, yürümekte güçlük çektiğini görüp, gülüşerek grubu takip ederler. Bir de bakarlar ki imamın boynuna ip geçirilmiş hanın kapı girişine asılıyor.

Halk arasındaki yaygın bir söylentiye göre ikisi de Çerkes asıllı olan, Ethem Pşave ve Sefer Berzeg arasında delikanlılık dönemlerinden kalma bir kırgınlık vardır. M. Kemal Paşanın bile tasvip etmediği halde gerçekleşen idamlar da siyasi olmayıp, bu kırgınlığa dayandırılmaktadır.

Sefer Bey'in eşi Nuriye Burak (Brakiy) ve oğlu Mücahit

Geçmişteki bu meselenin perde arkasını bilen, Maksut Şanda Düzce’nin Köprübaşı Köyünde Melen Çayının kıyısında, Mehmet Ağa çiftliğinde yaşıyor. Şimdiye kadar gizli kalmış bu olayın aslını Sefer Beyin öz yeğeni olan Maksut Şanda Bey den dinleyelim: Sefer Beyin kız kardeşi Nuriye Hanımın Beyi Çilimlili Mehmet Ağa benim babamdır. O zamanlar, M. Kemal Paşanın Bolşevik olduğu, Müslümanlığın yasaklanacağı gibi şeyhülislam imzalı mühürlü ve hatta Albay İsmet’in kırmızı renk bant bulunan Bolşevik şapkası giydiğine varıncaya kadar yazılı broşürler uçaklardan atılıyor ve elden ele dolaştırılıyordu. Maalesef insanlar iki arada bir derede kalmışlardı. M. Kemal Paşanın bile; " Kuvay-ı Milliye'ye inanmayanlar da, inananlar kadar haklıydılar" sözünü unutmamak gerekir. Onun için bu mesele hakkında pek konuşmak istemiyorum. Yalnız şunları da söylemeden geçemeyeceğim. Annem anlatırdı; dayım Sefer Bey, Düzce hapishanesinde tutuklu bulunan Binbaşı Hüsrev ve Osman beyin hayatını kurtarmış hatta onların gömleklerini bile anneme kolalattırmıştı.

Maksut Şanda anlatıyor

Sefer Beyin hanımı Nuriye Hanım Eskişehirli Abaza/Brakiy asıllı, Loh sülalesinden bir ailenin kızıydı. Kendisini Burak olarak ifade ederdi. Ünlü karikatürist Ersin ve Sezgin Burak kardeşlerin akrabasıydı.

Ethem Beyin yengemi genç kızlığında çok istediği, fakat yengemin ve ailesinin bu evliliğe razı olmadığı da doğrudur. O zamanlar İstanbul’a giden Sefer Bey, Sirkeci'de, Vakıf Han'ın altındaki, Borsa Kıraathanesi'nde otururdu.

Sefer Berzeg ve Ethem Bey bu konu hakkında, tartışırlar. Ethem Bey, Sefer Beye Beni ötede beride çekiştiriyormuşsun, diyerek sataşır ve adı geçen Kıraathanenin içinde, herkesin gözü önünde kavga ederler.

Ethem Beyin, ardı ardına yargısız idamlar yaptığı herkesçe bilinmektedir. Oldubitti ile Düzce de yaptığı infazlar da bu kavga olayından kaynaklanmıştır. Hatta bu sebepten yengem Nuriye Hanım hayatı boyunca Sefer Beyin idamından hep kendisini sorumlu tutmuştur.

Bu konular unutulacak gibi değildir. Sefer Bey sanki dün asılmış gibi, acısı hala içimizde saklıdır. Sefer Bey idam edildikten sonra bu husus evde tabu idi ve hiç konuşulmazdı. Babam kendi adamlarından olan Esat Beyin kardeşi Hüseyin'i Yunanistan’a Ethem’i vurması için göndermişti. Ancak Hüseyin buna muvaffak olamadı.

O günlerde Ankara'da yayınlanan Hâkimiyeti Milliye Gazetesi'nde, Düzce İsyanı haberi

 

Sefer Beyin kız kardeşinin yani annemin adı da Nuriye idi. Ethem atının üzerinde bizim evin önünden geçerken, Annem yumrukları ile evin camına vurarak “Katil herif!” diye avazı çıktığı kadar bağırdı. Bileğinin bir damarı ve sinirleri kesildi. Bu yüzden annem sağ elinin parmaklarını hiçbir zaman tam olarak kullanamadı.

Çerkes Ethem 1919–1920 tarihleri arasında Anadolu'da tek önemli vurucu güç olan Gezici Kuvvetler (Kuvayi Seyyare) Komutanı

Sefer Beyi asılı olduğu ipten kim alırsa onu da asacağız dediler. Fakat asarlarsa assınlar diyen Seyis, Mustafa ağabey ve Esat Amca cesedi almak için gittiklerinde, Sefer Beyin çok kıymetli olan yüzüğünün, parmağının derisi yüzülerek çalındığını gördüler. Cenazesi eski Düzce mezarlığına gömüldü, orası otopark yapılınca da kemikleri şehir mezarlığındaki annesinin mezarına nakledildi.

Albay Refet Bele Sefer Bey'e, Düzce’ye gitmemesini tavsiye etti

Çerkes Ethem "Anılarım" adlı kitabında, Sefer Beyin idam edilmesi konusunda şöyle demektedir: İdam hükmü benim yaşadığım zamanların zorunlu önlemlerindendi. Bununla beraber ben ikinci, üçüncü derecedeki suçluların idam edilmesine asla taraftar olmazdım. Daha çok ıslah edilmeleri gereğine önem verirdim. Düzce ihtilali heyeti üyelerinden Sefer Bey için bazı şefaatçiler bana gelmişlerdi. Kendilerine yanıtım; "Hüküm ve af keyfiyeti, vicdanından başka şey tanımayan Divan-ı harbe aittir." Olmuş ve divan-ı harbin adli olan idam hükmünü imzaladım.

Nahit Serbes (Tletseruk) 01/06/ 2008

Kaynak: circassian.us

Kaynakça
Adıvar, Halide Edip, Türk’ün Ateşle İmtihanı, Atlas Kitabevi, İstanbul,1995.
Önal, Sami, Hüsrev Gerede'nin Anıları, Literatür Yayınları, İstanbul, 2003.
http://www.paukaf.com/viewtopic.php?f=126&t=2378 01/06/ 2008 Saat,15,00
Şanda, Maksut, Köprübaşı Köyü, Mehmet Ağa Çiftliği, Düzce, 2008
Jale Kuyumcu, Eski Düzce Belediye Başkanı Merhum Süleyman Kuyumcu'nun Eşi
Sabahattin Özel, Atatürk ve Atatürkçülük, Derin Yayınları, İstanbul 2006. s.105
Çerkes Ethem, Anılarım, Derfin Yayınları, İstanbul, 2005. s.37
Dilek Burak (LOH) - İnşaat Mühendisi AKYAZI

Page 1 of 4

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
RT @gilahsteney: Bu hikayeyi daha önce de duymuştum bir dadeden çok araştırdım doğruluğunu Şorten Askerbiy'in Kazanokue Jabağı kitabında da…
BBC News Türkçe - Kafkasya'nın incisi Abhazya'da seçim zamanı: Ülke küçük, yarış büyük - Fehim Taştekin https://t.co/bjR7eWQ8gt
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı