Sayın Ahmet Ketav öncelikle kendinizi tanıtır mısınız?

Ahmet KETAV: Tam adım Ahmet Hüseyin Ali İsmail Ketav. 13 Mayıs 1960’ta Kerkük’te doğdum. Bağdat Üniversitesi Veterinerlik Bölümünden mezunum. Ancak kendi işimi yapmıyorum. İş adamıyım ve aynı zamanda da Merkezi Kerkük’te bulunan Irak Çerkesleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği’nin başkanlığını yürütüyorum.

Saddam Dönemi ve sonrasında Irak vatandaşı Kuzey Kafkasyalıların Saddam dönemi ve ABD İşgali sonrası durumları hakkında neler söyleyebilirsiniz? ABD’nin Irak’ı işgali sonrası Kuzey Kafkasyalılar adına değişiklikler oldu mu? Varsa bu değişimleri açıklayabilir misiniz? Kuzey Kafkasyalıların Irak’taki temel sıkıntıları nelerdir?

Ahmet KETAV: Irak’ta Dağıstanlılar, Çeçenler ve Adigelerden oluşan Kuzey Kafkasyalılar “Çerkes” ortak adı ile bilinirler. Çerkeslerin maddi durumu genel olarak orta veya iyi düzeydedir. Ancak, güvenlik açısından özellikle de Şii milisleri tarafından tehdide maruz kalmaktadır. Örneğin, Diyala bölgesinde bir Çerkes köyü tamamen yakılmış ve yaklaşık 25 aile sürgün edilmiştir. Bağdat’ta iki generalimiz de suikast sonucu hayatlarını kaybetmiştir. Ancak, Irak’ın diğer etnik ve dini kesimleriyle, özellikle de Kerkük’te, iyi ilişkileri bulunmaktadır. Nitekim, çoğu etnik kesimlerle evlilikler gibi kuvvetli bağlara sahiptirler. Günümüzde durum böyledir. Ancak, Saddam döneminde Çerkesler askeri meslekleri tercih etmekle biliniyorlardı. Nitekim, Irak ordusunda çok sayıda üst düzey general vardı. Bunların arasında korgeneral, tümgeneral ve çok sayıda tuğgeneral ile subaylar bulunuyordu. Ancak, bunlar Saddam döneminde despot rejimden çekindiklerinden dolayı gerçek lakapları ile Çerkes kökenli olduklarını açıklayamıyorlardı. Sadece bazıları “Dağıstanlı” soyadı taşıyorlardı. Bununla birlikte sivil yaşam içinde de önemli yere sahipler. Çok sayıda yargıç ve genel müdürler de bulunmaktadır. Ancak, Çerkes veya Kuzey Kafkasyalılar olarak dernek kurma, örgüt oluşturma ve bayram gibi özel günlerde toplanma ve örgütlenme gibi birlikte çalışmaktan men edilmişlerdi. ABD İşgalinden sonra büyük değişiklikler oldu. Ülkenin güvenliği sarsıldığı için Çerkes köyleri de bu sarsıntıdan nasibini aldı. Çok sayıda baskınlar, suikastlar ve tutuklamalar yaşandı. Bunun yanı sıra yönetim Şii, Arap ve Kürt partilerinin kontrolü altına alındığından dolayı biz Çerkesler azınlık olarak tüm haklarımızdan yoksun kaldık. Örneğin, devlet bünyesinde çalışamıyoruz, çünkü bu bağlamdaki tayinler tamamen partiler arası paylaşıma bağlıdır. Biz de azınlık olarak tam anlamıyla dışlanmış durumdayız, sesimizi dinleyen kimse yok. Böyle bir durum içinde Çerkes azınlık olarak Irak içinde etnik kimliğimizi muhafaza etmek ve varlığımızı devam ettirmeye çalışmaktayız.

Bir Irak vatandaşı Kuzey Kafkasyalı gözüyle Irak’ı ve Ortadoğu’yu nasıl tanımlıyorsunuz? Sizin için Irak ve Ortadoğu ne anlam ifade ediyor?

Ahmet KETAV: Irak’ı vasıf edersek, uzun yıllar süren savaşlar ve Saddam’ın yaptığı büyük yanlışlıklar neticesinde dış dünyaya kıyaslanmayacak biçimde ve oldukça geri kalmış bir ülke olduğunu söylemek mümkündür. Bu savaşlar büyük oranda dul ve yetim olmasına neden olmasının yanı sıra insanların psikolojisi bozulmuştur. Çerkesler olarak uzun yıllar Irak yaşamamıza rağmen, Osmanlı Devleti idaresiyle birlikte geldiğimiz ilk günden bu yana bize Osmanlılar ile Ortadoğu’ya gelen paralı askerler gözüyle bakıyorlardı. Batı Iraklılar tarafından “kendi göğüslerine saplanmaya hazır olan Osmanlıların hançerleri” şeklinde algılanıyoruz. Dağıstanlı Mehmet Fazıl Paşa ile Kazım Paşa dönemlerinde Çerkesler Felluce kentini kurmuşlar. Felluce o tarihe kadar bazı Arap aşiretleri dışında yerleşim yeri değildi. Çerkesler Kazım Paşa’nın emri doğrultusunda bir askeri bölge kurmuşlar ve bazı Çeçenleri getirerek onları Felluce’ye yerleştirmişler. Daha sonra burası bir şehre dönüşmüş. Orada yaşayan Araplar bugüne kadar Çerkeslerden nefret ediyorlar ve halen onları “lanet olası Türkler” olarak adlandırıyorlar. Ortadoğu veya Irak’ta yaşadığımızdan dolayı hiçbir zaman memnun olmadık ve kendi vatanımızda yaşadığımızı hissetmedik. Zira sürekli olarak ikinci sınıf vatandaş, belki de daha kötü muamele gördük. Çünkü, bize Türk ordusunun kalıntıları ve Türk casusları gözüyle bakılıyor. Bu vatan uğruna çok sayıda şehit vermemize rağmen kendilerine bağlı olmamakla ve sadakatsizlikle suçlanıyoruz. Başka bir ifade ile resmi kimliğini taşıdığımız ve vatandaşı olduğumuz Irak’ta yabancıyız.

Irak Çerkesleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği hakkında bilgi verebilir misiniz? Ne zaman ve nasıl kurulmuştur? Neden böyle bir dernek kurmaya ihtiyaç duyuldu? Üyelerinizin çoğunluğu hangi bölgedendir? Üye profilinizdeki kadın ve genç sayısı ne kadardır? Bu kişilerin eğitim durumları hangi düzeydedir? Derneğinizin hangi bölgelerde bürosu veya şubesi bulunmaktadır?

Ahmet KETAV: 2004 yılında Irak’ta yaşayan Çeçen, Dağıstan ve Adige aşiretleri ile birlikte El Tadamun Derneğini kurduk. “Tadamun” kelimesi “sıkı tutunma” ve Irak’ta yaşayan Kafkas aşiretlerinin akrabalık bağları anlamına geliyor. Merkezimiz Kerkük’tedir; ancak Bağdat, Musul, Tikrit, Diyala ve Anbar gibi illerde de temsilcilerimiz bulunmaktadır. Üyelerimizin büyük kısmı Kerkük ile Bağdat’tandır. Üyelerimiz içinde kadınların oranı yaklaşık yüzde 30 ve gençlerin oranı yaklaşık yüzde 40 civarındadırlar. Şu an derneğimizde 400 üye bulunmaktadır. Üyelerimizin çoğu lisans ile ön lisans mezunlarından oluşmaktadır. Bunların yanı sıra lise mezunları, devlet dairelerinde çalışan memurlar, doktor, mühendis, öğretmen, tüccar ve serbest meslek erbabı olan üyelerimiz var. Az önce dediğim gibi Kerkük hariç diğer illerde bürolarımız yoktur. Fakat, derneğimizin maddi durumundan dolayı para karşılığında değil diğer illerde gönüllü olarak çalışan temsilcilerimiz var.

Yaptığınız faaliyetler hakkında detaylı bilgi verebilir misiniz? Nerede, hangi zamanda, hangi faaliyeti yaptınız? Yaptığınız faaliyetlerdeki finans kaynağınız nedir? Irak’ta yakın olduğunuz, ilişki kurduğunuz, ortak faaliyet yaptığınız, işbirliği içerisinde olduğunuz farklı etnik ve dini gruplara ait sivil toplum kuruluşu, siyasi parti, devlet kuruluşu var mı? Varsa hangileri ve hangi faaliyetleri yaptınız?

Ahmet KETAV: Derneğimizin kuruluşundan bu yana yedi senelik zaman diliminde bazı sınırlı faaliyetlerde bulunmuştur. Çünkü, Irak’ın içinde bulunduğu güvenlik durumunun kötü olması nedeniyle korkuyorduk. Bunlardan bir kısmını aşağıda sıralayabilirim:

- Rusya Federasyonu’nda bulunan Adige Cumhuriyeti’nin başkenti Maykop’a bir ziyarette bulunduk ve orada eğitimini tamamlamak isteyen evlatlarımız için belli sayıda kontenjan ayarladık. Bunların giderlerini kendimiz karşılayacağız. Zaten 4 öğrencimiz kendi imkanlarımızla orada eğitim görüyor.

- Kerkük’te ikinci kurultayı gerçekleştirdik. Kurultayda idari kadromuzu seçmenin yanı sıra katılımcılarımıza Kafkasya’nın etnik kimliğini tanıttık, yeni ve çağdaş tarihlerini de ele aldık. Kurultayımıza diğer etnik ve dini kesimlerden çok sayıda misafir katılmıştır. Bunlar Çerkeslerle ve şanlı tarihlerine hayran olduklarını söylemişlerdi.

Dernek üyelerinin gelişmesi ve donatılması için eğitim kursları düzenleme ve onlara ana dilleri, tarihleri ve gelenek göreneklerini öğretme ve bilgilendirme faaliyetlerinde bulunduk. Adigelerin milli gelenekleri olan Habze kültürü öğretilmeye çalışılmıştır.

-Üç sene boyunca Ramazan aylarında gıda dağıtımı yaptık. Kerkük’te yaşayan Çerkes ve diğer etnik ve dini kesimlerden yoksul ailelere gıda ile birlikte nakit yardımda bulunuyoruz.

-İki sene boyunca bazı okullarda yetim çocuklara çanta ile kırtasiye malzemeleri dağıttık.

-Kerkük’ün bazı okullarında yetim ve yoksul çocuklara kışlık montlar ile eşofmanlar dağıtılmıştır. Bu faaliyet üç sefere mahsus yapıldı. Doktor Ahmet Ketav’ın himayesinde 2010 Kurban Bayramında gerçekleşmiş ve Türkmeneli uydu kanalı tarafından medyaya yansıtılmıştır.

-Tanıtım gezileri düzenleme ve katılma faaliyetlerimiz oldu. Ürdün’de Çerkes Hayır Derneği ile Suriye’deki Çerkes Hayır Derneğine ziyarette bulunmanın yanı sıra Türkiye’de İstanbul, Ankara, Kayseri ve Düzce’deki Kuzey Kafkasya dernek ve federasyonlarına ziyarette bulunuldu. Oralarda derneğimizi tanıttık ve İstanbul ile Ankara’da gerçekleşen bazı toplantı veya konferanslara katıldık. Bu konferansların büyük çoğunluğuna kendim şahsen katıldım ve giderleri kendi bütçemden karşıladım.

Adige dilini öğretmek için Kerkük’te kurslar açmayı düşünüyoruz; fakat Irak’ın güvenlik durumundan dolayı kurslar düzenleyemiyor ve eğitim kurumu açamıyoruz. Bunların yanı sıra çok sayıda faaliyet yapıyoruz. Arap, Türkmen, Kürt ve Hıristiyanlar Iraklı aşiretlerle karşılıklı ziyaretlerde bulunuyoruz. Burada aşiretlerarası ilişkileri güçlendirme ile Iraklılar arasında barışçıl yaşamı teşvik etmeye çalışıyoruz. İlişkilerimiz oldukça sınırlıdır. Zira tüm sivil dernekler ülkede etkili olan partilere bağlıdır. Ancak, tüm etnik kesimlerin aşiretleri ile ilişkilerimiz oldukça iyidir. Faaliyetlerimizi üyelerimizin aidatları ve kendi imkanlarımızla gerçekleştirmeye çalışıyoruz.

Irak’ta hükümetin ya da yerel yöneticilerin derneğinize ve Kuzey Kafkasyalılara yaklaşımı nasıldır? Çalışmalarınızda destek alabiliyor musunuz? Destek alıyorsanız kimlerden ve nasıl destek alıyorsunuz? Eğer devlet size destek vermiyorsa bunun sebepleri neler olabilir?

Ahmet KETAV: Derneğimize bir bilgisayar ile bir printer almak için Türkmeneli Partisi’nin 2008 yılında 1000 dolar bağışı dışında şimdiye kadar Irak hükümeti, yerel hükümet veya Türkiye herhangi bir taraftan maddi destek veya yardım almadık. Onlar, aylık dergimizi yayınlama giderlerini karşılamak için 400 dolar bağışta da bulundular. Derneğimizle birlikte Türkmen Adalet Partisi de Kerkük’ün Havice ilçesine bağlı Çeçeniye köyüne gıda yardımında bulunmuştur. Bunların dışında hiçbir taraftan herhangi bir maddi veya manevi destek almadık. Irak hükümetinin bize destek vermemesinin sebebi ise hükümet içindeki partilere bağlı olmadığımızdan kaynaklanmaktadır. Çünkü, biz hiçbir partiye mensup değiliz ve Çerkes kimliğimizi korumak için kendimizi bunlarla çalışmaktan uzak tutmaya çalıştık. Zira hiç kimseye bağlı olmak istemiyoruz. Bu durum da büyük kısmı etnik veya mezhep esasında ayrımcılık yapan ve aşırı milliyetçi partiler tarafından yönetilen hükümetin çıkarlarına hizmet etmiyor.

Irak hükümetinden ve başta Türkiye olmak üzere beklentiniz nedir? Hem Irak hem de Irak’ta yaşayan Kuzey Kafkasyalılar için nasıl bir gelecek bekliyorsunuz?

Ahmet KETAV: Irak’tan beklentilerimiz, Sabiler, Şebek, Yezidi ve Kakailer gibi Irak’ta yaşayan diğer azınlıklar gibi bir etnik azınlık olarak bizi tanımak ve parlamentoda belli oranda temsil edilmek istiyoruz. Ancak, bunun gerçekleşmesini imkânsız buluyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nden beklentilerimiz ise sıkıntılarımızı, kendilerinin bir parçası oluğumuzu anlamalarını ve Irak’ta bir Çerkes Topluluğu oluşturma yönündeki hedefimizde bize destek vermelerini istiyoruz. Bu topluluğun hedefleri arasında Çerkesler olarak Irak’ta tanınmamızı, etnik kimliğimiz koruma ve kendimiz ile evlatlarımızın beklentilerini gerçekleştirebilmek için Irak’ın siyasi hayatında aktif olmayı hedefliyoruz. Irak’ta Kuzey Kafkaslıların şimdiki durumu devam ederse onlardan geriye sadece isim kalır. Çünkü, onlar birlikte yaşadıkları diğer etnik kesimler arasında asimile oluyorlar.

* Bu röportaj ORSAM tarafından internet kanalıyla Mart 2012 tarihinde yapılmıştır.

Çerkesler'de Savaş

Aralık 26, 2018

Savaş ve Kuzey Kafkasya... Bu iki kavram asırlardan beri ayrılmadı... Dünya tarihinde hoş görülemez bir suç(!) olan ‘ulusların kendi ülkesinde bağımsız yaşama hakkı’ Kuzey Kafkasyalılara da tanınmadı. Yüzlerce yıldır savaş içersinde olan Çerkeslerin gelenekleri de bu çerçevede şekillendi. ‘Savaş’ adeta bir yaşam biçimi oldu... 


İçinde bulundukları ülkenin coğrafi ve ekolojik konumu yüzünden saldırılar, yağmalar, sürgünler ve katliamlarla karşı karşıya bırakılmışlardır ve ne acıdır ki 21. Yüzyıl dedikleri, kardeş halklar masallarının okunduğu ‘global ve medeni’(!) dünyada Kafkasyalılar hala bunlarla iç içe yaşamak zorundalar. 

Doğdukları andan itibaren ‘özgür’ yetiştirilen Kafkasyalılar da asırlarca süren bağımsızlık savaşları meydana gelmiştir. Kimi çıkarcı devletler Kafkasya’yı kendi malıymış gibi birbirlerine peşkeş çekse de Kuzey Kafkasya bunu asla kabul etmemiştir. Bir Rus Generali Şapsığ beyine “Osmanlı hanedanı topraklarınızı Çarımıza bahşetti bundan sonra Kafkasya bizimdir!” der. Şapsığ beyi gülümseyerek şöyle yanıt verir “General şu havadaki kuşu görüyor musun?....O kuşu sana verdim git onu al!” 

Çerkeslerin ne derece bağımsızlık şuuruna sahip oldukları İmam Mansur’un şu sözlerinden anlaşılmaktadır... “Bizim için en kötü durum, tüfeklerimizin barut ve kurşun ihtiyacından dolayı neredeyse tamamen kullanılmaz hale gelmeleridir. Fakat elimizde onlara sallayabileceğimiz kılıçlar oldukça gavura asla teslim olmayacağız. Eğer tüm dünya tarafından terk edilir ve gücümüzün son safhasına sürülürsek, işte o zaman Çerkeslerin neler yapabileceklerini tüm dünya görecektir. Karılarımızı ve çocuklarımızı, Rusların ellerine geçmemeleri için bizzat kendimiz öldürecek ve en son adamımıza kadar onların intikamını almak için öleceğiz....” 

Çerkeslerin tarihte düzenli orduları olmamasına rağmen gerektiğinde süratle toplanabiliyor ve Xabzelerin öngördüğü şekilde liderlerini seçebiliyorlardı. Lider vasfında ki kişinin savaş yeteneğinin diğerlerinden fazla ve toplum içersinde sayılan bir kişi olması gerekiyordu. Osmanlı ve diğer devletlerde olduğu gibi savaşlarda liderler uzak bir yerden savaşı izleyerek emir yağdırmaz, savaşa giderken en önde, düşmanla ilk çatışmaya girenler arasında yerlerini alır, dönüşte ise arkadan gelebilecek tehlikelere karşı koymak için en arkadan kafileyi takip ederlerdi. 

Tarihin bilinen dönemlerinden beri sürekli saldırıya maruz kalan Çerkeslerin kıyafetlerinde savaş unsuru etkili olmuştur. Her bir Çerkes her an bir savaş olacakmışçasına hazır bulunur, tüm silahlarını kıyafetleri ile beraber taşırlardı. Kafkasya’da evler son derece sade ve gösterişiz yapılırdı. Her hangi bir saldırı durumunda düşmanın eline geçmemesi için gerekli eşyalar alındıktan sonra ateşe verilirdi. Evlerin sade olmasına rağmen silah ve at takımları altın, gümüş gibi kıymetli eşyalarla donatılırdı. Bununla beraber yanlarına gereksiz eşyalar almaz yalnızca yetecek kadar yiyecek bulundururlardı. (Çerkeslerin doğuştan az yiyerek yetişmelerinden dolayı bu yiyecekler zaten ağırlık teşkil etmezdi.) Akınlarda at arabası, hayvan ve top mermisi gibi ağır silahları bulundurmayan -ne acıdır ki bu silahlar zaten Çerkeslerde bulunmazdı- bir Çerkes için düşmanın elinden kurtulmak zor bir iş değildi. 

Genellikle savaş anlamına gelen kırık ok düşmana gönderilirdi. Geleneklere göre elçinin can güvenliği ve şahsi dokunulmazlığına riayet edilirdi. Efsanelerde, Çerkeslerin gündüz savaştıkları düşmanlarını gece ziyaret etmeleri ya da onları davet ederek ağırladıkları ve savaşın onuruna şenlikler düzenlendiğini, hiçbir art niyeti olmayan görüşmelerin yapıldığı anlatılmaktadır. Çerkeslerde düşmanlarla olan münasebetlerde de Xabze söz konusudur. Esirlere acımasızca davranmak uygun görülmeyen bir davranıştır. Bu kurallara düşmanın evini ve tarlasını yakma yasağı da eklenmiştir. Sadece başkaları tarafından kaçırılan kişinin eşi kaçıran kimsenin yaşadığı evi ve köyünü yakma hakkına sahiptir. Aynı zamanda Çerkes gelenekleri ev içerisinde insan öldürülmemesini emreder. Ölen düşmanlarının naaşlarının ailelerine iadesinin olanaksız olduğu durumlarda, tüm gerekli koşullar yerine getirilerek toprağa verilmesi gelenekler gereğidir. Ayrıca savaşta elde edilen bayan esirlerde sadece at üstünde taşınmıştır. Üç yıl Kafkasya’da yaşamış olan bir Polonyalı subay: “Adiğeler yapıları itibariyle cesur, kararlıdırlar ancak yersiz yere kan dökmeyi hunharlığı sevmezler cesetlerin sakatlanması, uzuvların kesilmesi, silahsızların öldürülmesi, kadınlara yönelik hakaretler ve benzerleri görülmemektedir” der. 

Çerkesler düşmanlarına bu derece insani davransalar da Ruslar katliamlarından asla vazgeçmemiştir. Bir Rus subayının da şu sözleri bu iddiayı kanıtlar niteliktedir: “Dağlılar yalnız savaş alanlarında değil, halkın eylemlerinde de katı bir direniş gösteriyorlardı. Bir tek kişi kalsa bile koca bir orduya teslim olmuyordu. Birkaç kez uygulanan yıkım ve yağmadan sonra bile avlularından ayrılmıyor, yurdunda inatla, ısrarla direniyorlardı. 

...Dağlılar teslim olmuyor diye başladığımız işten cayacak değildik Çerkeslerin silahlarını almak için Dağlıların yarısını kırmak gerekiyordu...Katliama giriştiğimizde kadın ve çocukların birçoğu ormana sığınıyordu. Bunların çoğu gezici birliklerimiz tarafından bulunuyor, genelliklede öldürülüyorlardı. 

...Bu kanlı kırımda, çoğu zaman analar elimize düşmemesi için çocuklarını kendi elleriyle öldürüyorlardı. Birçok dağlı kabile tamamen yok edildiler. Yeryüzünden silindiler. 

...Dehşet verici savaş bitip, Kafkasya’daki egemenliğimiz yerleştiği için biz bugün, vatanı ve özgürlüğü son nefesine, son kanına kadar savunan yiğit ama yenik düşmanımızın bu olağanüstü kahramanlığına duyduğumuz hayranlığımızı da belirtmeden geçemeyeceğim.....” 

Çerkeslerde, düşmanın eline diri olarak ele geçmek son derece utanç verici bir durumdur. Bir Çerkes çaresiz kaldığında teslim olmadan evvel mutlaka olabildiğince direnir, genellikle de canını vermeden önce birkaç Rus’un da canını alırdı. Onursuz bir şekilde ölmek kabul edilemez bir olgudur Kafkasya’da... Onursuzluk olarak kabul edilen başka bir olayda silah ya da atın düşmanın eline geçmesidir. “Atlının savaşta ölmesi evinde ağlayıştır, silahının kaybedilmesi köyünde ağlayıştır” der bir Çerkes atasözü...Savaşta şehit olanların arkadaşları, onun silahlarının korumak zorundadır. Ölenin naaşına olan saygı çok ileri derecededir. Bu sebepten naaşın düşmanın elinden alınması için arkadaşları ne pahasına olursa olsun saldırıya geçerlerdi. Ne acıdır ki bu gelenek kimi savaşlarda gücün bölünmesi nedeniyle Çerkeslere büyük zararlar vermiştir. Çerkeslerin savaş taktiği genellikle gerilla şeklinde olmuştur. Ufak gruplara ayrılıp düşmana ağır kayıplar vermişlerdir. Bu taktiği bir Rus subayı şöyle yorumlar... “Bizimle doğrudan doğruya savaş alanında karşılaşın. İşte o zaman, sayınız ne kadar fazla olursa olsun sizi yeneriz. Fakat şimdi bir arı sürüsü gibi çevremizde uçuşarak bizi taciz ediyorsunuz ve biz de, karşılık vermek üzere etrafımıza baktığımızda kimseyi göremiyoruz” ve ardından bir avuç barutu havaya saçarak, “ işte otlardaki bu taneler kadar bulunmaz oluyorsunuz” der... 

Çerkesler savaşı bir şenlik havasında görürlerdi. Çatışmalarda zengin at koşumları ve silahları ile en iyi giysilerini giyerlerdi. Anlatılan eski bir gelenek; “ceguako” denen müzisyenler savaşlarda yerlerini alır, çatışmaları yükseklerden seyrederek kişilerin yaptıklarını adlarıyla zikrederek beste yaparlarmış. Böyle bir şarkı da bir kimsenin adının korkak olarak geçmesi yüzyılların getirdiği olmazsa olmaz bir zorunluluk olan ‘savaşçılık’ karakterini taşıması gereken bir Çerkes için ölüm demektir. Toplumda korkak damgası yemiş bir kimse insanlar arasında ne saygı ne de arkadaş bulabilir. Böyle birisi kadınlarda dahil herkesin ayıpladığı bir kişi olur, kendisiyle evlenecek bir kız dahi bulamaz. 

Her savaşçı sadece kahramanlığı değil ayni zamanda onurlu ölümü de düşünür. Bu yüzden kimin elinde öldüğü önemli değildir. Yeter ki bu kişi kendisi gibi cesur ve buna layık bir savaşçı olsun. 

Çerkesler tarihte hiç bir zaman başkalarının emrine itaat etmemişlerdir. Kendi iradeleri dışında kimse onları savaşa gönderemez, onlar kendilerini tehlikeye karşı koyarlar, dövüşürler ve gönüllü ölürler! Yaralanmaları en büyük ödüldür. Öldürülürler, ailelerini kimse hor görmez. Herşey ‘cesur’ denmeleri içindir. İşte budur onlar için gerçek ödül! Bu tek kelime için ölüme giderler’ Diğer halklarda ise böyle değildir, onlar emir alırlar, iradeleri dışında savaşa giderler, ödülleri ise o kadar büyüktür ki, en korkak olanı bile bir anlık cesur olur. 

Gelişmiş silahlardan yoksun Çerkeslerin Rusya’ya karşı bunca yıl direnebilmelerinin en büyük nedenlerinden birisi, herkesi sosyal görevini yerine getirmeye zorlayan toplum duygusu ve buna bağlı olarak yaptırım gücü bulunan adetler, diğeri de kişiler arasındaki kahramanlık yarışmasıdır. Bu kahramanlık yarışması yalnızca Rus ordusunu seyrekleştirmek ve kendilerinden korkmaya zorunlu kılmakla kalmıyor, aynı zamanda Kuzey Kafkasya’ya seçkin kahramanların vatanı olmak onuru da kazandırıyordu. 

Bir çatışmada şehit olan birisinin ailesi için böyle bir olay büyük bir şerefti. Analar evlatlarını kaybetmenin acısının yanında bunun hakli gurur ve sevincini de taşırlardı. Bu kahramanların adları yıllarca anılır, onurlarına ağıtlar yakılır, yiğitlikleri neşredilirdi. Ruslarla yıllarca çarpıştıktan sonra şehit düşen Bjeduğ Prensi Pşıkuy’un adına yakılan aşağıdaki ağıtta ‘kahramanlığa’ verilen değeri göstermektedir. 


PŞIKUY BEY’IN AGITI 

Ne kadar cesur bir kalbe sahip!
Oysa ne kadar da genç,
VE de cesur olduğu kadar da cömert;
Kendi evi değildi savaştığı,
Korumak için uğruna can verdiği!
Ay-a-ri-ra

Dinle General Zass’ın davulunun sesini!
Gör, bak nereden geliyor Kazaklar;
Korkusuz Pşikuy, onların arasına dalıyor
Davula yöneltiyor kılıcını
Ay-a-ri-ra

Evi sonsuza kadar çökmüş bulunuyor,
Yıkılmış çünkü direği!
Kız kardeşi ağlıyor; ne evi var,
Ne de kaçacak yeri o günden.
Ay-a-ri-ra

Yırtıyor, parçalıyor kuzgunu saçlarını,
Leipsic ipeğinden daha siyah ve parlak,
Göğsünü yumrukluyor, çünkü
Evinin direği, cesur Pşıkuy yok artık.
Ay-a-ri-ra

Doğruca General Zass’ın üzerine sürdü atını
Canını kurtarmak için açtı Zass;
Ama O da, atını getirdi zafer içinde,
Atını ve süslü koşumlarını!
Ay-a-ri-ra

O ölüm kalım gününde
İki at yordu, değiştirdi;
Fakat kendi ruhu yorulmadı,
O kadar güçlüydü ki yüreği!
Ay-a-ri-ra

Bir aşık olarak gittiği o ülkeden tabutun içinde döndü!
Tuzlu gözyaşları döken annesi,
Islattı cansız yüzünü Pşıkuy’un.
Ay-a-ri-ra

“Allah’a şükürler olsun!” dedi, kadın ağlarken,
“Bir yağmacı değildi, O:
Fakat elde kılıç öldü,
Allah ve Adiğe için!”
Ay-a-ri-ra

Köyün diğer bütün kadınları da,
Göğüslerini parçaladılar, ağladılar,
Eyvah ey gün! Eyvah ey zaman!
Öldü artık bizim koruyucumuz.
Ay-a-ri-ra

Köyün diğer bütün kadınları acılı yaşlar döktüler,
İçleri yandı, koruyucularının gitmesine;
Çok iyi biliyorlardı ki, kendileri ve çocukları
Kurtulmuşlardı, Pşikuy kılıcını çektiği zaman
Ay-a-ri-ra

O hayatını kaybetti, fakat
Tabutunu hala süslüyor silahları;
Orada duruyor siyah tüfeği de,
Patladığı zaman Rusları korkuyla çökerten.
Ay-a-ri-ra

O gün giydiği kan kırmızısı elbisesi
Bütün gün parladı, durdu,
En koyu yıldırım bulutları içinde yer alan
Bir güneş gibi.
Ay-a-ri-ra

Kara atı, bir şahin gibi dönerken
Pşikuy onu savaş alanına sürdü;
Elbisesinin kolları sallanıp durdu
Kılıcını savurmasından çıkan rüzgardan.
Ay-a-ri-ra

“Atımı alı n kız kardeşime götürün!”
Dedi, can verirken Pşikuy,
“Onun gözlerinden kanlar dökülmeli,
Diğer gözler sadece su akarken”.
Ay-a-ri-ra

Ve bir şehid bu şekilde düşerken
Açıldı bütün cennet kapıları
Karşılamak için Kahraman!,
Erenlerle sonsuza kadar kalması için.
Ay-a-ri-ra


Kuzey Kafkasyalılar, kendi topraklarına el uzatılmadığı, vatanlarının ve özgürlüklerinin ellerinden alınmaya çalışılmaması halinde tüm dünyayla kardeş olarak yaşamayı tercih etmişlerdir. Yüzyıllardır çok şey değişti...medeniyetler, milletler, anlayışlar... Fakat Kafkasya tarihi adına değişmeyen iki şey var; birisi Rusların barbarlığı, saldırganlığı ve yalanları, diğeri de Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlık aşkı. Bu gün Çeçenistan’da asırlardan süre gelen ‘Kafkasyalı’ mantalitesi devam ediyor. Kahramanlıklarını Ruslar da dahil tüm dünya kabul ediyor... ama ne acıdır ki böyle bir millete bağımsız yaşama hakkı çok geliyor dünya için ‘dengeler adına’... kahramanlık da yetmiyor, zafer de ‘bağımsızlığa’... 

Alper Mangır

Türk hükümeti Kuzey Kafkasya göçmenlerini karşılamak üzere şu limanlan açmıştı: Trabzon, Samsun, Sinop, Akçakoca, Mudanya, Çanakkale, Gelibolu, Selanik, Köstence, Varna ve İstanbul. İstanbul limanı, sadece transit geçiş noktası olarak görev yapıyordu, çünkü 1865 yılında Türk hükümeti Çerkeslerin başkente girişini yasaklamıştı. Çerkes muhacirlerin buraya gelişlerinde, mutlaka, İstanbul'da ikamet edecekleri süreyi belirten bir özel izin belgesine sahip olmaları gerekiyordu.

Trabzon çevresinde büyük bir muhacir kampı oluşturulmuştu. Nisan 1864'te buraya 18 bin Çerkes taşıyan 34 tekne yanaştı. Zaten o sırada limanda 20 bin muhacir bulunuyordu. Bu durum üzerine Vali Emin Paşa, sadece 6 bin Çerkes'e kıyıya inme izni verince izdiham yaşanmış ve 100 kadar insan ezilerek ölmüştü. Buna rağmen, yeni gelen teknelerin çoğunda belirlenen sınırın iki misli yolcu vardı. Bu yüzden yolda yer darlığından havasız kalarak ya da ezilerek 134 kişi ölmüştü.1864 Mayıs ayında 27 bin kişi daha Trabzon'a geldi.

Sürgün edilenlerin yabancı topraklarda düştüğü zor duruma değinen Vsemirnuy Puteşesntvennik Gazetesi 1871 yılında şunları yazıyor.”Bir yıl içinde göçmenlerin üçte ikisi öldü. Batum yakınlarına yerleşen 22.000 göçmenden sadece 7.000 kişi kaldı.Samsun civarına yerleşen 30.000 kişiden 1.800 kişi kaldı.Binlerce insan ölüyor, çocuklara gelince bu zavallılar mal gibi satılıyorlar.Gençler hizmet için orduya giriyor.”

Çarlığın propogandacılarından Y. Drozdov da şöyle yazıyor:”Yolda gözümüzün önünde arz eden sarsıcı manzara şöyleydi:Oraya buraya dağılmış ve köpekler tarafından parçalanmış, yarı yenmiş çocuk, kadın ve yaşlı cesetleri…Açlıktan ve hastalıktan tükenmiş, zayıflıktan bacaklarını zor kaldıran, bitkinlikten düşen ve aç köpeklere canlı canlı yem olan göçmenler

Bu ölçülerde ve böyle sefalete insanlık nadiren şahit olmuştur.Ama bu savaşı vahşiler üzerinde etkili olmak onları ulaşılmaz dağlık kovuklarından çıkarmak ancak dehşet salmakla mümkündü”.

Bu sırada ortaya çıkan tifo ve suçiçeği nedeniyle muhacirler arasında ölüm oranı çok yükselmişti. Trabzon'daki Rus konsolosu, 1864 yılında gönderdiği raporda, sürgünün başında Trabzon ve civarına 247 bin canın ulaştığını, ancak 19 bininin öldüğünü, günde ortalama 180–250 kişinin ölmekte olduğunu, şimdilerde ise 63 bin 290 kişinin kaldığını bildiriyordu. Trabzon'a ulaşabilenler kara yoluyla Samsun ya da Erzincan'a yönlendiriliyorlardı.

Aşağıda verilen sayılar göç eden dağlıların ölüm oranını yansıtan sayısız göstergeyi ispatlayan örneklerdir: 1864 yılında Trabzon'a gelen bir gemideki 600 yolcudan sadece 370 kişi canlıydı. Trabzon’dakinden sonra göçmenlerin toplandığı ikinci büyük kamp olan Samsun'da (10 bin kişilik) tifo salgını sırasında ölüm vakası günde 200 kişiye kadar yükselmişti. Alman gazetesi Allgemeine Zeitung'te şunlar yazılıyordu: "Ölümler, sadece Çerkesler arasında değil, yerli halk arasında da duyulmamış boyutlardaydı ve 50 000'e yakın ceset gömülmüştü."1864 yılında Kıbrıs'a yanaşan gemide, "2 700 kişiden sadece l344'ü karaya inmişti, kalanı ise ya ölmüştü ya da geminin içinde ölmek üzereydi... Her gün, kırk elli yolcu ölüyordu; karaya çıkışların dördüncü gününde bile bu böyleydi.

Adolf Berje de şunları yazıyor: "... 1864 yılında Transkafkasya'dan, İstanbul üzerinden Yunanistan'a, oradan da İtalya'ya gittim. Batı Kafkasya'da savaş yeni sona ermişti ve Dağlıların Türkiye'ye göç ettiği en yoğun dönemdi. Anadolu kıyılarını izlerken onlara çoğunlukla açık denizde rastladım. Batum'da ve Trabzon'da acıklı durumlarına tanık oldum. Aynı yılın kasım ayında Avrupa'dan dönüş yolunda onları Rusçuk'ta ve Silistre'de öncekiyle karşılaştırılamayacak derecede kötü durumda buldum. Fakat Novorossiysk koyunda Dağlıların bende bıraktığı izlenimi hiçbir zaman unutmayacağım. Burada, kıyıda yaklaşık 17 bin kişi toplanmıştı. Yılın bu geç, havanın bozuk ve soğuk zamanında yaşamlarını sürdürecek temel ihtiyaç maddelerinden bile mahrum olmaları, yayılan tifo ve çiçek salgını durumlarını iyice umutsuz kılıyordu. Gerçekten şu manzarayla kimin yüreği parçalanmaz ki; açık havada, ıslak toprakta iki yavrusuyla paçavralar içinde yatan genç bir Çerkes kadını... Yavrularından biri ölüm öncesi titremelerle yaşamla mücadele ediyor, diğeri de artık son nefesini vermiş annesinin katılaşmış göğsünde açlığını gidermeye çalışıyor. Böyle sahnelere sık rastlanıyordu. Bütün bunlar dini fanatizmin ve Dağlıların, Osmanlı ajanlarının parlak renklerle tasvir ettikleri, onları Türkiye'de bekleyen geleceğe sarsılmaz inançlarının kaçınılmaz sonuçlarıydı..."

Çerkesler, varış limanlarındaki kamplarda bir süre tutulduktan sonra yerleştirilmek üzere iç vilayetlere yönlendiriliyorlardı. Daha önce üzerinde durulduğu gibi, padişah hükümeti, yerleştirilecekleri yerlerin seçiminde stratejik düşüncelerle hareket ediyordu. Hıristiyanların yaşadığı vilayetlerde, Müslüman öğenin güçlendirilmesi ve çoğaltılması; savaşkan Çerkeslerin, egemenlik altındaki ulusların, öncelikle de Hıristiyan olanların, kurtuluş hareketlerinin bastırılmasında kullanılması ve merkezî iradenin güçsüz ve padişah hükmü ancak temsili kaldığı için doğuştan yerli Müslüman halkın sürekli ihtilaf içinde olduğu yerlere Çerkeslerin yerleştirilmesi amaçlanıyordu. Avrupa'daki topraklar (Balkanlar), Ermeni vilayetleri Mezopotamya ve Ortadoğu'nun bir kısmı böylesi bölgelerden sayılıyordu. Bununla birlikte, Çerkeslerin Anadolu'da iskânı sırasında Türk hükümetinin bir başka duruma daha hâkim olması gerekiyordu:

Muhacirleri sık bir hat içinde ve yoğun olarak yerleştirmemek.

Bu, Çerkeslerin kendi aralarında dayanışma sağlayarak bir dirence yol açabilirdi. Bu nedenle Çerkesler adeta serpiştirilerek yerleştirildi.

Kafkas dağlılarının Osmanlı İmparatorluğu'na göçürtülmesiyle birlikte, Türk hükümetinin karşısına, imparatorluğun ağır malî şartları içinde bir de muhacirlerin geçimlerini temin etme sorunu çıkmış oldu. Bu sorun, daha 1852 yılında İstanbul'a gelen 47 dağlının, Türk hükümetine kendilerine parasal yardım yapılması için müracaat ettikleri sırada Babıâli'nin görüşme gündeminde yer almıştı.28 Ekim 1852 yılında (14 Muharrem 1269) Babıâli'den çıkan kararda, özellikle, "Bize gelen Çerkes muhacirler parasal yardım dileğinde bulunmaktalar. Ancak, gelmekte olan başka muhacirler için örnek teşkil eden bu yöntem hazine için ağır bir külfet getirecektir. Böyle bir tasarruftan kaçınmak şarttır. Bu nedenle gelenlere devlet mülkü (miri arazi)den boş toprak tahsis ederek, evlerini inşa etmelerine ve menkul mallar edinmelerine, meselâ 4–5 yıllığına kendilerini her türlü vergiden muaf tutarak yardımcı olmalı. Böylece hem onların maddî ihtiyaçları karşılanacak hem de boş topraklar ihya edilecektir" denmekteydi. Babıâli’nin aldığı bu karar, Çerkes muhacirlerin iskânında temel alınan siyaset oldu. Babıâli’nin kararı uyarınca Çerkes muhacirler, on yıl süreyle askerî yükümlülük ve vergiden muaf sayıldılar; kendilerine ev ya da inşaatının bedeli, aile başına da iki öküz verildi. Ayrıca, göçmenlerin Hıristiyan köylerinde meskûn kişilerin evlerine yerleştirildikleri, yanlarına yerleştirildikleri ailelerin ise muhacirlerle meşgul olmaya, evlerini bedava inşa etmeye, ailelerinin bakımını ve taşınmalarını kendi ceplerinden sağlamaya zorlandıkları sık sık görülmekteydi.

Türk hükümeti, Çerkes iskânını düzenlemek üzere üç komisyon kurdu: Balkanlar, Küçük Asya ve Ortadoğu ülkeleri iskân komisyonları.

Kafkasyalı muhacirlerin Balkanlara yerleştirilmesi işiyle Çerkes kökenli Nusret Paşa'nın öncülüğündeki bir komisyon ilgileniyordu. Onun çabaları ve becerikli yönetimi sayesinde Çerkeslerin Balkanlara yerleştirilmesi çok kısa süre içinde ve önemli bir kayıp olmaksızın gerçekleştirildi. Çerkesler Trabzon'dan Bulgaristan'daki limanlara ulaşıyor (özellikle de Varna'ya), buradan da yerleşmeleri gereken yerlere gidiyorlardı. Varna'ya 1864 Aralık ayı başında 7 bin, Aralık sonunda da 7 bin 400 Çerkes daha geldi. Göçleri sırasında herhangi bir ölüm vakası tespit edilmedi.

Kuzey Kafkasya Müslümanları, Balkanlarda Dobruca bölgesinin kuzeyine ve merkezine, Tulca, Babadağ, Boğazköy (Çernavoda), Köstence şehirlerinin civarıyla Varna yakınlarına, Tuna, Rusçuk, Nikopolis, Vidin, Silistre, Kolarovgrad şehirleriyle, Sofya ve Niş çevresine yerleştirilmişlerdi. Çerkesler, Makedonya ve Trakya'daki Selanik, Larissa ve Serez'e yerleştirildiler. Bunların dışında, Çerkesler ayrıca Kosova ve Filibe ovalarına da yerleştirilmişlerdi.

Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'daki vilayetlerine yerleştirilen Kuzey Kafkasyalılar, Kemal Karpat'a göre, genel olarak 12 bin aile, İzzet Aydemir'e göre ise, 200 ile 400 bin kişilik 50 bin aileydi. Osmanlı’nın resmî istatistik kayıtlarında ise, Bulgaristan ve Sırbistan sınırına yerleştirilenlerin, 200 bin kişiden oluşan 70 bin aile olduğu belirtilmektedir.

Kafkas göçmenlerinin büyük bir bölümü Küçük Asya, Anadolu'nun batısı ve ortasına yerleştirilmişti. Mc Carthy'nin de teyit ettiği gibi, aslında Çerkesler Anadolu'nun her tarafına yerleştirilmişlerdi. Hâlbuki 1877–78 Rus-Türk Savaşı öncesinde Osmanlı makamları, Rus hükümeti ile yapılan anlaşma gereğince, Çerkesleri Rus sınırı yakınlarına ve Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelere iskân etmiyordu. Tek istisna, 1866–67 yıllarında Osetlerin (15 aile–350 kişi) Sarıkamış'a ve önemsiz sayıda Çeçen'in Kars ve Erzurum'a yerleştirilmesiydi. Türk yazarı A. Saydam’ın da vurguladığı gibi, "Elimizde bulunan dönemin belge ve gazetelerinden edindiğimiz kanaat göçmenlerin gönderilmediği tek bir vilayet kalmadığıdır. Bir tek Kudüs, Basra, İşkodra, Hersek, Yemen ve Hicaz'a gönderildikleri söylenemez. Bu vilayetlerin dışında kalan yerlere değişik sayıda muhacir gönderilmişti".

Çerkesler Anadolu'da Erzurum, Sivas, Çorum, Çankırı, Adapazarı ve Bursa'ya gönderilmişlerdi. Kafkasya'nın farklı Müslüman halklarının Osmanlı İmparatorluğu'nda yerleştirilişleri etnik açıdan ele alındığında ortaya çıkan tablo şöyledir:

Abazalar
Samsun, Tokat, Sinop, Balıkesir
Şapsuglar
Samsun, Balıkesir, Bolu, Aydın, Sakarya
Ubıhlar
Balıkesir, Bolu, Sakarya, Samsun
Biceduhlar
Çanakkale (Biga)
Natuhaylar
Kayseri
Temirgoyevler
Bolu (Düzce)
Kabardinler
Kayseri, Tokat, Sivas
Beslenevler
Çorum, Amasya
Mahoşevler
Samsun (Alaçam)

1866 yılında Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden 4 bin 989 Çeçen aileden bin 200'ü Res-ul Ayn'a gönderilmiş, geriye kalanı ise aşağıda gösterildiği gibi yerleştirilmişlerdi

Sivas çevresine(Şarkışla, Aziziye, Elbistan bölgelerine), 47 aile
Amasya bölgesine, 25 aile
Halep, Çardak (Habur) bölgelerine, 90 aile
Adana bölgesine, 46 aile
Erzurum ve Muş bölgelerine, 14 aile
Hınıs bölgesine, 24 aile
Kars bölgesine, 47 aile

Çerkeslerin bir kısmı da Diyarbakır, Mardin, Halep ve Şam vilayetlerine ve 1868'de ilk Çerkes grubunun geldiği Ürdün’e yerleştirilmişlerdi. Göçmenlerin en kalabalık kısmı Şapsuglar, Kabartaylar, Abazalar ve Biceduhlardan oluşuyordu. Göçmenler, Ürdün'e Beyrut üzerinden deniz yoluyla ya da Halep ve Şam üzerinden kara yoluyla ulaşıyorlar, Amman'a 50 km uzaklıkta olan Ceraş haricinde, Amman'ın 12–15 km yakınlarındaki her yere yerleşiyorlardı. Çerkeslerin Ürdün'de kavimlerine göre yerleştirilmeleri şöyleydi:

Amman
Şapsuglar, Kabardinler, Abazalar
Bade Şehir
Şapsuglar, Biceduhlar, Abazalar
Sveley
Kabardinler
Ceraş
Kabardinler
Ruseyfa
Kabardinler
Zagra
Kabardinler (1902–05 göçünde)
Naur
Abazalar, Biceduhlar

Çerkeslerin Ürdün ve Suriye'ye yerleştirilmelerinin özel nedeni, padişah hükümetinin muhacirleri Bedevi kavimlerine karşı kullanmaya eğilimli olmasıydı. Çerkeslerin, resmen hazineye ait görünen ama aslında Bedevilerin olan topraklara yerleştirilmeleri, iki halk arasında düşmanlığın anında kıvılcımlanmasına neden olmuştu. Çerkeslerin, padişah toprağını göçebe Bedevilerin akınlarından korumaları için kentlerin etrafında halka oluşturacak biçimde iskân edilmelerinin nedeni buydu. Aynı amaçla, sonraları Şam-Hicaz demiryolu boyunca da Çerkes yerleşimleri ortaya çıktı.

1867'den itibaren bir Kuzey Kafkas kavmi daha Türkiye'ye göçe koyuldu: Abazalar. Nisan 1867'de Türk hükümeti 4 bin Abaza ailesinin göç etmesine izin verdi. Abazalar Trabzon, Sinop, Samsun limanlarına getiriliyor, oradan da İzmit, Mudanya, İzmir, Mersin, Samsun, Silifke ve İskenderun üzerinden Kocaeli, Viranşehir, Karahisar, Kütahya, Manisa, Denizli, Niğde, Maraş, Kayseri, Erzincan, Maden, Konya, Burdur ve Urfa'ya doğru yönlendiriliyorlardı. Abazalar’ın bir bölümü, bin 32 kişi, Bulgaristan'da iskâna tâbi tutulmuşlardı.1867 yılında göç etmiş Abazaların sayısı genel olarak 10 bin 865 kişidir. Abazaların, Türklerin kışkırtması ile başlattıkları ancak başarısız olan isyanlarından sonra topluca (200 bin kişi) Türkiye'ye sürülmeleri ise 1878'de olmuştur. Ş.D. İnal-İpa'nın da belirttiği gibi, "muhacirlerin sürülmesinin ardından, bir tek Megreli sınırında Samurzakan Abazaları ile biraz Abzuy ve Bzıb kalmıştı".

Böylece, 1857–66 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden Çerkeslerden 200 ile 400 bini Balkanlara, l milyonu Anadolu'ya, 25 bini Suriye ve Ürdün'e, 10 bin kadarı da (aslında Cihetler, biraz da Ubıh) Kıbrıs'a yerleştirilmişlerdi.

Türk hükümetinin Kuzey Kafkasyalıları iskân planları Hıristiyan tebaa arasında kuşkuyla karşılanıyordu. Rusya'nın Edirne konsolosunun 12 Aralık 1860'taki raporunda, vilayete Kafkas muhacirlerin gelmesinin "yerli Hıristiyanlar arasında çok olumsuz bir izlenim yarattığını" belirtmesi buna bir örnektir. Konsolos, "Akıl mantık kalmadı" diye yazıyor, "iş geldi Rusya’ya karşı mesnetsiz, kötü niyetli suçlamalara dayandı: Bir yandan, ülkede sönmekte olan Müslüman halk yerleşimini desteklemek ve Türkiye'yi taze bir orduyla donatmak, diğer yandan da Bulgarlara Rusya'ya göçmeleri için davet çıkarırcasına dalkavukluk ederek Hıristiyanlığı zayıflatmak".

Yunanistan'ın Epir bölgesine bin Çerkes ailesinin iskân edilmesinin olumsuz sonuçlarına yöredeki Rus konsolosu şöyle işaret ediyordu: "Epir'de tamamen Hıristiyan nüfus meskûndur. Buradaki dağlıların arasına çok sayıda Müslümanın sokulması çok kötü bir etki uyandıracak ve akıllara durgunluk verecek sonuçları olacaktır."

Endişe artıyordu; çünkü gelen muhacirler silahlıydı, yerel Türk makamlarının göz yummasıyla da, Hıristiyanların diledikleri saldırı nesnesi olduklarını farkediyor, çapulculuk ve yağmalamaya girişiyorlardı. Varna'daki Rus konsolosu, bir grup muhacirin yerine ulaştığını bildirirken, "En kaygı verici olan gelen Çerkeslerin tutumu. Salınmış oldukları her yerden yağma ve zorbalık öyküleri duyuluyor. Gerçi Hıristiyanlar adet olduğu üzere Türklerden daha çok çekiyor ama onlara da aman vermiyorlar" diyordu. Trabzon’daki Rus konsolosu, yerel makamların muhacirler karşısındaki iradesizliğini, "Çerkeslerin üzerinde hiçbir yaptırım yok ve yerel makamlar onlardan korkuyor" cümlesiyle ifade ediyordu. Bölgeye ulaşan çok sayıda silahlı Çerkes'in, iskânlarına ayrılan yerin garnizonunun yetkisine tecavüz ettiği, Lamaka'daki gibi olaylar da oluyordu.

Kuzey Kafkasyalıların Osmanlı İmparatorluğu'na göç öyküsünde 1877–78 Türk-Rus Savaşı'nın ve ardından gelen 1878'deki Berlin Konferansı'nın anlamı büyüktür. Bu konferansta padişah hükümeti, Rusya'nın baskısıyla, daha önce Balkanlara yerleştirdiği Çerkeslerin yerini değiştirmek ve imparatorluğun iç bölgelerine, Anadolu'ya ve Yakın Doğu'ya çekmek zorunda kalmıştı. Çerkesler de, bir kitlesel içgöç dönemi olarak tanımlanabilecek olan 1879'u "Göç Yılı" olarak kabul etmektedirler.

1876'da Bulgaristan'da Türklere karşı, Türk orduları tarafından, oraya yerleştirilen Çerkeslerin de etkin desteğiyle, anında bastırılan bir isyan patlamıştı. Çerkesler, Dranov yakınlarında, Hariton isyanının başını çeken büyükçe bir Bulgar birliğini yok etmişlerdi. Tüm Hıristiyanlara karşı düşmanlıkla dolu Çerkesler, koca koca köyleri kılıçtan geçirerek başkaldırı odaklarını acımasızca eziyorlardı. "Filibe sancağında Çerkesler ve başıbozuklar (Türkiye'nin düzensiz sipahi orduları) tarafından birkaç gün içinde 15 000 kişi kılıçtan geçirilmişti; öldürmelere eziyetler ve her türde kirletme eşlik ediyordu."

Babıâli'nin, savaşkan ve kapalı bir topluluk olarak yaşayan Kuzey Kafkasyalılarla Balkanların demografik yapısını değiştirerek, Slav halklarının kurtuluş hareketlerini ezmek üzere tıkır tıkır işleyen bir düzenek kurma girişiminden zaten rahatsızdan Rus hükümeti, Çerkeslerin Balkanlar'dan uzaklaştırılması için bir bahane arıyordu. Filibe katliamı bu fırsatı yarattı. 18 Aralık 1876'da, İstanbul Konferansı'nın beşinci oturumunda Osmanlı imparatorluğu nezdindeki Rus sefiri Çerkeslerin Balkanlardan uzaklaştırılmasını resmen talep etti. İstanbul Konferansı tavsiye kararlarının dördüncü maddesinde, "Çerkeslerin Bulgaristan'da ikamet etmeleri men edilmektedir, daha önce yerleştirilen Çerkesler de Asya'daki vilayetlere gönderilmelidir" deniyordu.

1877–78 Türk-Rus Savaşı'nda yenilgiye uğrayan Osmanlı İmparatorluğu muzaffer tarafın şartlarını kabul etmek ve Kuzey Kafkasyalıların Balkanlardan çekilmesi konusundaki isteğini yerine getirmek zorundaydı.

Berlin Antlaşması’nın imzalanmasının hemen ardından Çerkesler Balkanlardan sürülmeye başlandı. Sultan II. Abdülhamit, anılarında Çerkeslerin Balkanlardan sürülmesi hakkında şunları yazıyordu: "Ben dindaşımız olan bu muhacirlerin iskânı ve müdafaası için elimden gelen herşeyi yaptım. İstanbul'dan Halep'e muhacir yerleşimleri kurdum. Onların yerleştirilmeleri için yapılan masrafların çoğunu feragatle kendi cebimden ödedim."

Balkanlardan sürülen Çerkesler Edirne, Selanik ve Kosova vilayetine geliyorlardı. Edirne sürülenlerin toplama merkezine dönüşürken, Selanik limanından Anadolu limanlarına ve Suriye'ye gönderiliyorlardı. 1879 yılı Mayıs ayında Edirne'de 41 bin 38 kişi birikmişti. Bunlardan 176'sı Romanya'dan, 4 bin 352'si Bulgaristan'dan, 26 bin 613 kişi de Batı Rumeli'den geliyordu.

18 Nisan 1879'da Babıâli, imparatorluğun Asya vilayetlerinin valilerine, Çerkeslerin Balkanlara geri dönmesine engel olunmasını yazılı olarak bildirdi ve bir nota ile bu uygulamasını büyük devletlere duyurdu.

Balkanlardan nakledilen Çerkeslerin sayısı genel olarak 300 bin kişiydi. Bunlar aşağıdaki vilayetlere ve bölgelere yerleştirilmişlerdi

Aile Sayısı İnsan Sayısı Yerleşim Yeri
10000 50000 Halep, Deyr-Zor
5000 25000 Şam Vilayeti
5000 25000 Adana Vilayeti
2000 10000 Konya Vilayeti
2000 10000 Kıbrıs
1000 5000 Kastamonu
1000 5000 Ankara Vilayeti
900 4500 Samsun ve Amasya
100 500 Cezayir

Balkanlardan göçen Çerkesler, bu yerlerin dışında ayrıca Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelere yerleştirilmişlerdi. Berlin Antlaşması'nın 61’nci maddesi uyarınca padişah hükümetinin Ermenileri Çerkes ve Kürt saldırılarından koruma yükümlülüğü olmasına rağmen, Ermeni vilayetlerindeki Çerkes sayısını arttıran bu son uygulama, Ermeni nüfus ve Patrikhanenin şiddetli protestosuna yol açmıştı. Bunun üzerine, 1879 Ocak ayında 40 bin Çerkes Diyarbakır üzerinden Res-ul Ayn'a gönderildi. Bu ailelerden 4 bin ile 5 bini Türk hükümeti tarafından Diyarbakır vilayetine yerleştirilmişti. Bu nedenle, Diyarbakır Ermeni Piskoposu İngiliz konsolosu ile buluştu ve ondan bu kararın geri alınması için uğraşmasını rica etti. Adapazarı’ndaki Ermeni ve Rum cemaatlerinin temsilcileri, kente 40 bin Çerkes'in yerleştirilmesinin önünün alınması için, Haziran 1879'da İstanbul'daki İngiliz Elçisi Layard'a müracaat etmişlerdi. Gene o sıralarda Muş'a 4 bin Kuzey Kafkasyalının yerleştirilmesini protesto etmek için Ermeni Patriği Nerses de Layard'a başvurmuştu.

Balkanlardan Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelere nakledilen Çerkeslerden Oset ve Çeçen olanlar Hınıs ovasına ve Varto kazasına, Çerkesler ise Malazgirt, Bulanık, Ahlat ve (Van'a bağlı) Adilcevaz kazalarına ve Bitlis'e bağlı Genç'e yerleştirilmişlerdi. Daha sonraki yıllarda Kuzey Kafkasya'dan gruplar halinde gelen yeni muhacirlerin hemen hemen hepsi Ermenilerin yaşadığı vilayetlere, öncelikle de Muş'a ve Muş sancağına yerleştirilmişti. Erzurum’daki Rus konsolosunun verdiği bilgiye göre: "Bütün Kafkasya kökenlilerin Erzurum vilayetinden gönderilmeleri konusundaki ısrarlı taleplerime hazırcevapla ve vaatle karşılık veriliyor ancak herhangi bir önlem alınmıyor; hatta valilerin onların bu bölgeye taşınmasına vesayet ettiklerini bile söyleyebilirim."

Aşağıda 1857–66 ve 1879 yılındaki göçlerinden sonra Kuzey Kafkasyalıların Küçük Asya'da yerleştirilmelerine ilişkin tablo verilmektedir

Bölge Sayı
Kars 500
Ankara 60000
Bitlis 2500
Konya 12000
Muş 2500
Bolu 32000
Erzurum 3000
Antakya 1500
Mardin 1000
Afyon 5000
Gümüşhane 1000
Eskişehir 14000
Gaziantep 17000
Sakarya 35000
Sivas 49000
Kütahya 3000
Samsun 60000
Bilecik 1000
Amasya 6000
Kocaeli 15000
Tokat 33000
Burdur 10000
Hatay 1500
İstanbu l100 000
Adana 13000
Denizli 1500
Kayseri 35000
Balıkesir 35000
Sinop 10000
Manisa 2000
Çorum 16000
Aydın 9000
Yozgat 7000
Çanakkale10000
Mersin 1000
İzmir 30000
Kırşehir 2000
Kastamonu50000

Karadeniz kıyılarına yerleştirilen Çerkeslerin sayısının Osmanlı İmparatorluğu verilerinde Lazlar ve Müslümanlaşmış Mingreller (Gürcüler) de dahil edildiği için abartılı olması sık karşılaşılan bir durumdu. Bu iki halkın yaşam tarzı birbirine benzediği için Karadeniz'in Anadolu sahiline yerleştirilen Çerkeslerin bir kısmı Lazlarla karıştırılmıştı. 1881'de Lazların sayısı 200 bin kişiydi. Lazların esas bölümü, nüfusun yüzde 11’ini oluşturdukları Trabzon vilayetinde yaşamaktaydı.

Kafkas dağlılarının Osmanlı İmparatorluğu'na göçü sonraki yıllarda da sürdü ve 1917'ye dek devam etti. Kuzey Kafkasya Müslümanları fazla büyük olmayan gruplar halinde ya da 20–30 evlik küçük partiler halinde Türkiye'ye geçiş yapıyorlardı. Türkiye'nin görevlendirdiği kişilerin yaptığı propaganda, 1880–1917 arasındaki göçte önemli rol oynadı. Buna karşın Rus hükümetinin aldığı tavır nedeniyle, artık bir daha dağlıların yığınsal olarak göç ettiği görülmedi. XIX. yüzyılın ikinci yarısında, 60'lı yıllarda dağlıların Anadolu'ya göç etmeleri konusunda Çar hükümetinin takındığı tavır esaslı değişiklik geçirdi. Kuzey Kafkasya'da koca bölgelerin bütünüyle insansızlaşmasının ileride yaratacağı tehlikelere karşın, etrafı büyük bir Rus kitlesiyle çevrilen ve dağıtılan dağlıların artık eskisi gibi tehdit oluşturmaması bu siyasetin nedenini açıklamaktadır. 1867'de Kafkasya Genel Valisi Büyük Prens Mihail, Kuban bölgesindeki bir turunu, "Türkiye'ye göçün artık tamamen son bulması gerektiğini dağlılara şahsen bildirerek" noktaladı. Bundan sonra köylerin (avul) tamamının Türkiye'ye göçmek üzere izin talepleri Kafkasya makamlarınca kabul görmedi. Göç iznini ancak dağlı küçük gruplar koparabiliyordu. Bunun dışında, bazı Çerkesler kendi başlarına Türkiye'ye gitmeyi başarıyorlardı. Böylece 1873 sonbaharında Kuban bölgesinden 420 aile (3 bin 400 kişi) Türkiye'ye gitmek üzere sınır dışına çıktı.15 Ocak 1890'da Trabzon'daki Rus konsolosu, "Batum yöresinden büyük partiler halinde göçmenlerin gelmekte olduğunu ve birkaç geminin bunları taşımakta olduğunu" bildirdi. Mart 1895'te sadece Tersk yöresinden 2 bin 108 aile (toplam olarak 16 bin 708 kişi) göç etmek için dilekçe verdi. Yine 1895 yılında Kuban yöresinden Karamurza, Urup, Konokov, Kuronov avulları (647 ev–2 bin 59 kişi) Türkiye'ye göç izni alabildiler. Türk hükümeti bunları Boğazan'a iskân etti. Bir bölümü de Bayburt'a yerleştirilmişti.

Türkiye'ye göç etme taleplerinin artması Rus hükümetini telâşa düşürdü. 1899 yılı başında İçişleri Bakanlığı bünyesinde, göçü zorlaştırmaya yönelik bir önlemler paketi üzerinde çalışacak olağanüstü bir danışma kurulu toplandı. Hazırlanmış olan ve Çar II. Nikola'nın 1901'de onayından geçen önerilere uygun olarak, göçmek isteyenler, Türk hükümetinin kendilerini sınırlarına ve Türk tebaasına kabul ettiğini gösteren bir belge sunmalıydılar. Muhacirler ancak böyle bir belge edindikten sonra, yerel valilik makamlarına dilekçe verip onay almak, Rus uyruğundan çıkmak ve gitmeden önce arkalarında kalabilecek bütün borç ve vergilerini temizlemek durumundaydılar. Üstelik bütün taşınma masraflarını da kendi ceplerinden karşılamaları gerekiyordu.
Danışma Konseyi'nin aldığı kararla sınır dışına çıkma sürecinin zorlaştırılması bile göçe engel olamıyordu. 1900–1902 yılları arasında, Nalçik dolaylarından 4 bin 392 Kabartay Türkiye'ye göçmüştü.1901'de Konya'ya 242 Çerkes, Çeçen, Dağıstanlı, İnguş ve Kabartay ailesi (bin 210 kişi) geldi. Bu muhacirlerden 20 aile Sivas'ta, biri Biga'da (Gelibolu), 12'si Beyşehir'de (Konya'nın bir ilçesi), 19 aile de Niğde'de iskân edildi. Diğerleri Konya'da kaldı. II. Abdülhamit’in talimatıyla Konya'da kalan Çerkesler (Konya'dan başlayan) Bağdat demiryolu boyunca yerleştirildiler.

25 Haziran 1901'de 2 bin Çeçen daha Rus hükümetinin verdiği sürekli ikamet izniyle Türkiye'ye gitti.

1900 yılında Çerkes göçmenler Türkiye'ye vardıkları andan itibaren Şam'a yöneliyorlar, oradan da ya Şam vilayeti civarında ya da Amman çevresinde yerleştiriliyorlardı. Kafkasyalıların Türkiye'ye böylesi kitlesel göçü ilk Rus burjuva devrimi yıllarında (1905–7) da görülmüştü. Çar hükümeti, 1905 Mayıs ayında 260 Kabartay ailesine Türkiye'ye gidiş izni vermişti. Bu ailelerin tümü Şam vilayetinde iskân edildiler.1905 yılının Haziran-Ağustos aylarında İstanbul'a yasal olmayan yollardan bin 517 kişi (81 aile) daha ulaştı. Kafkas yönetimi onları istenmeyen kişi ilân edince, İstanbul'daki Rus konsolosunun çabalarıyla Türk makamları bu Çerkeslere Anadolu'da yerleşme izni çıkardı.

1906 yılında Kafkasya'dan 200 Müslüman aile Bitlis vilayetinde iskân edilmişti.

Kafkasya'da görülen sürekli göç süreci bu bölgenin gelişmesine büyük bir darbe vurdu. Buna karşın Türk propagandasının etkisinde kalarak göç eden Çerkesler, çok az istisnayla, çok çabuk düş kırıklığına uğradılar ve umduklarını bulamadılar. Osmanlı İmparatorluğu'na göç sorunu, gerek Avrupa'da gerekse Osmanlı imparatorluğu'nda yayımlanan (1908 Jön Türk darbesinden sonra) Çerkes gazetelerinin sayfalarında ve Çerkes yayınlarında durmadan işlendi. Paris'te yayımlanan Mousoulma-nine gazetesinin bir sayısında yer alan "Acı Soru" başlıklı makalede şöyle deniyordu: "Dağlı Müslümanların öz vatanlarında ekonomik durumlarını düzeltmelerini, eğitimi, kültürü ve herşeyi etkileyen başlı başına engel, geçen yüzyılın 60'lı yıllarından başlayarak düzenli olarak sürekli körüklenen Türkiye'ye göç sorunudur."

Osmanlı İmparatorluğu'nda önemli mevki sahibi Kuzey Kafkas cemaatinden pek çok kişinin söylemleri, yurttaşlarının olmadık umutlara bel bağlamamaları ve göç etmemeleri konusunda uyarıcıydı. Bunlardan Muhammed Eceruh şöyle yazıyordu: "Benim birçok akrabam ve tanıdığım artık yeni hükümette mümtaz mevkiler tutmuş bulunuyor. Ancak buna hep dediğim ve durmadan yinelediğim gibi; sevgili din kardeşlerim, Türkiye'ye göç etmekten sakının: Pek az bir istisna dışında sizleri orada bekleyen tek şey soğuk bir mezardır. Yeni bir hayatın göçmenlerle hiçbir alâkası yoktur... Olayların etkisi altında kalarak, belki de en temiz emellerle bize koşanlar, şimdi Boğaziçi sahillerine ayak bastıkları o güne lanet yağdırıyorlar.

Ancak, tüm uyarılara karşın, dağlıların Türkiye'ye göçü, önemsenmeyecek sayılarda da olsa 1910'dan sonra da devam edecekti.

Kafkas muhacirlerinin Türkiye'de meşguliyet alanları üzerinde kısaca durmak gerekir. Muhacirler, göçten hemen sonra, Kafkasya'da sürdürmüş oldukları yaşam tarzını, yeni vatanlarında tutturmaya yöneldiler. Çerkes yerleşimleri bu nedenle içine kapanıklıklarıyla göze çarpıyordu. Kuzey Kafkasya'da edindikleri âdetler, yaşlılara saygı vb. bu kapalı çevrelerde uzun yıllar boyunca aynen korundu. Köyde tüm sorunların çözümlenmesi için bir ihtiyar meclisleri vardı, Çerkesler, bu konuda zaten pek istekli olmayan yerel resmî makamların kendi topluluklarının iç işlerine karışmalarını sınırlamaya çalışıyordu. Dolayısıyla Çerkes köyleri kendine özgü bir iç özerklikten yararlandı.

Çerkesler temelde devlet görevlerinde yer aldılar, özellikle de ordu, polis ve jandarmada. Osmanlı yönetimi onları bu tür işlere faal bir biçimde yöneltiyordu. 1867'de Varna'daki Rus konsolosunun raporunda, "Türk ordusunun saflarına katılmış olanlar bir yana, Çerkeslerden çoğu yerli Türk konaklarında koruma görevlisi olarak çalışmaktalar"deniyordu.

Çerkesler, tarım dışında hayvancılıkla (at yetiştirme) da uğraşıyorlardı. Bu konuda, en çok da Çerkes atı ile yerli türleri melezleştirerek iki hara kurmuş olan Adana vilayetindeki muhacirler başarı kazanmışlardı

Kafkas muhacirler Osmanlı İmparatorluğu'nda daha çok gözü pek eşkıya ve at hırsızı olarak bilinirlerdi. Rus Genelkurmay Albayı V.N. Filipov'un edindiği izlenim şöyleydi: "Dağlılar yerleşik bir yaşam tarzı sürdürmekteler ve buğday ekimi ile meşguller; ancak herşeye rağmen hırsızlık önde gelen uğraşları, özellikle de, sistemleştirilmiş at hırsızlığı. Bu öylesine görkemli bir organizasyona dönüşmüş ki, örneğin Sivas'ta çalınan bir at, bir hafta sonra 400 verst (l verst=l,06 km) uzaklıktaki Ankara'da ortaya çıkıyor".1904 yılında Adana vilayetinde bulunmuş olan Rus Genelkurmayından bir başka subay, Yarbay Tomilov da, "Dağlıların hırsızlık ve talana olan eğilimleri nedeniyle yerli nüfus tarafından sevilmediklerini" belirtiyordu.

Son olarak, Osmanlı İmparatorluğu'nda nüfus kayıtları dinî aidiyet kıstası gözetilerek tutulduğu için Çerkeslerin sayısı konusundaki bilgilerin de Osmanlı İmparatorluğu'ndaki diğer Müslüman halklarınki gibi nispi olduğunu dikkate almak şartıyla, buralara gelmiş olan Avrupalı gezgin ve konsolosların verilerinden yararlanarak, Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde ve Kilikya'daki Çerkeslerin genel nüfusu üzerinde durmak yerinde olacaktır.

1912 yılında Averyanov ve Filipov'un verdikleri bilgilere göre Anadolu'daki Çerkeslerin toplam sayısı 400 bin kişiydi. Ancak bu sayı oldukça az gösterilmiştir. Yarbay Tomilov'un kaydettiği verilere göre, Adana vilayetinde 13 bin 200 Çerkes yaşıyordu ki bu genel nüfusun yüzde 3,2'siydi.Aynı kaynağa göre, Çerkesler Kuzey Suriye'de genel nüfusun yüzde 2'sini oluşturuyorlardı. Çerkesler Habura semtinde, Çeçenler ise Resul Ayn'da yaşıyorlardı."Ayrıca", diye yazıyor Tomilov, "onlara birçok başka kentte de rastlanabilir: Çerkeslerin çoğu ordularda subay ve de jandarma (zaptiye) olarak hizmet vermektedir".

Çerkesler, Halep vilayetinde aşağıdaki kazalarda yerleştirilmişlerdi

Kaza İnsan Sayısı
Kilis 1500
Antakya 3000
Harim 3000
Membic 1500
Toplam 90000

Çerkesler, Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde, Erzurum, Sivas, Diyarbakır, Van, Bitlis ve Muş'a yerleştirildiler, Muş ovasındakiler 1894 ve 1904 Ermeni isyanlarından sonra Sasun'a iskân edildiler.

İstanbul'daki Ermeni Patrikhanesinin verilerine göre, 1912–13 yıllarında Ermeni vilayetlerinde yaşayan Çerkeslerin sayısı 62 bindi.

Avrupalı yazarların ve konsolosların açıklamış olduğu çeşitli bilgi ve verilere dayanarak Rusya İmparatorluğu Dışişleri Bakanlığı, 1913'te Çerkeslerin, Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde nereye, ne kadar yerleştirildiklerine dair bir tablo hazırlamıştı.

1913'te Çerkeslerin, Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde nereye, ne kadar yerleştirildiklerine dair bir tablo

Rus İmparatorluğu’nun Kafkasya’yı istilası ve bolşevik yönetimin kurulması arasında Kuzey Kafkasyalılar mecburi askerlik hizmetine tabi olmamasına rağmen, savaş süresince cepheye Kafkasya’dan gönüllü birlikler gönderildi. Kafkasyalılar 1905 Japon-Rus savaşında bir alay ve I. Dünya Savaşı’nda ise her Kafkas unsurunun bir alay düzeyinde katıldığı bir tümen oluşturmuşlardı. Dağıstan, Kabardey, Çeçen, Çerkes, İnguş ve Tatarların teşkil ettiği altı alaydan meydana gelen bu kuvvet "Kafkas Süvari Tümeni" olarak adlandırıldı. Tümenin komutası, General Bagration atanıncaya kadar, Çarın kardeşi Mikhail Alexandroviç’de idi. Son komutan ise General Polovtsev olacaktı. 

1917 devrimi sonrasında Bolşevik ajanlar müttefiklerine ihanet anlamına gelen Almanlar ile münferit bir barış imzalama düşüncesiyle savaş yorgunu askerleri de kışkırtarak Rus ordusunu dağıtmaya başladı. Ancak Kafkas Süvari Tümeni devrim öncesinde sahip olduğu disiplini korumayı başardı. Bolşeviklerin çevirdiği entrikalarla ordunun önemli bölümünün disiplini tamamen yok oldu ise de; eski gelenekleri çerçevesinde emir komuta zincirine ve disipline bağlı Kuzey Kafkasyalılar üzerinde amaçlarına ulaşamadılar. 

General Krimov’un kolordularına bağlı Kafkas Süvari Tümeni (geçici hükümetin talimatıyla) cepheden çağrılarak düzeni yeniden sağlamak üzere Petrograd’a gönderildi. Kuvvetler Petrograd’a yaklaştıkça şehre girişi engellemek için Bolşevik tahriki artırmıştı. Tümenin ilerlememesi için trenlere lokomotif verilmesi engellendi, raylar sökülüp vagonlar bombalandıysa da yaya olarak yola devam edildi. Kuvvetler Dno ve Vyritsa kasabalarının yakınında kamp kurarak Geçici Hükümetin Petrograd’a giriş için vereceği son talimatı bekliyordu. Ancak hiçbir talimat verilmedi. Bir süre sonra da Kuzey Kafkasya temsilcileri ve Rusya Müslümanları Komitesi’nin üyeleri, Geçici Hükümetin tümeni Kafkasya’ya göndermeye karar verdiğini bildirdi. 

1917 Ağustosunda tüm alaylar kendi yurtlarına geri gönderildi. Çerkes Alayı da soydaşlarının düzenlediği zafer kutlamalarıyla Yekaterinodar’a ulaştı. Alayın kurmayları ve I. Süvari Taburu şehirde kalırken, diğer kuvvetler kendi bölgelerine gönderildi. O dönemde Rusya’dan ayrıldığını ilan eden Kuban, Çerkeslerin ve Kazakların yerel temsilcileri tarafından idare ediliyordu. En üst yönetim organı Kuban Yasama Radası idi ve üyelerinden Kuban Hükümeti teşkil edilmişti. Hükümet başkanlığı Kuban askeri atamanı tarafından yürütülüyordu. O dönemde bu görev General Filimonov’a aitti. 

Kuban Yasama Radası temsilcileri arasında Kasbolat Ulugay, Kuşuk Natırboff, Sultan Şahin Giray, Aytek Namitok, Murat Hatağogu, Şimgokh ve Seferbi Siyukh da bulunuyordu. Bunlar arasından Kuşuk Natırboff Kuban Hükümeti’ne seçildi. 

O dönem Kuban’ında yaşam, örnek gösterilebilecek bir idari demokrasiye sahipti. Kimse yaklaşan felaketin tedirginliğini hissetmedi. Fakat sonunda bolşevik kışkırtıcılar, genellikle aralarında daha rahat çalışma ortamı buldukları toprak sahibi olmayan yabancı unsurların yaşadığı alanlardan bölgeye sızdı. Yekaterinodar’da özellikle Poluyan kardeşler ve çocukları faaliyet halindeydi. Caddeler her gün anarşi ve hükümetin düşürülmesi için bağrışan kalabalık gösterici gruplarıyla doluyordu. 

Şehirde asayişi sağlama görevi, mümkün olduğunca düzeni koruyabilen bir Çerkes Süvari Taburu ve Kuban Muhafız Tümeni’nin iki müfrezesi tarafından yürütülüyordu. Çok geçmeden başlarında subayları bulunmaksızın Türk cephesinden geri çekilen 39. Piyade Tümeni’nin cepheden kaçarak canlarını kurtaran askerlerinin, şehirdeki 2.000 subaydan intikam almak üzere gelmekte olduklarına dair söylentiler duyulmaya başladı. Bu subayların hepsi gelecek için tasalanmadan, akşamları eğlence yerlerini doldurarak, kaygısız bir yaşam sürüyordu. Ancak onları harekete geçiren bir adam ortaya çıkarak hayatlarını kurtardı. Bu onları bir araya getirerek yaklaşan tehlikeyi anlatan ve düşmanı elde silah hazır şekilde karşılamak üzere kendisine katılmaya ikna eden Kaptan Pokrovsky’den başkası değildi. Çerkeslere ait kuvvetler de Pokrovsky’ye katıldı. 

Bu arada askeri düzenle alakası kalmayan bolşevik kuvvetler Novarossisk’den ayrılarak Yekaterinodar’a yaklaşıyordu. Bunlar yağmacı çeteler halinde, karşılarına çıkan herkesi soyuyor ve öldürüyordu. Bolşevik kuvvetlerin şehre ulaşmasına yakın Pokrovsky’nin talimatıyla başlarında iki subay olmak üzere iki Çerkes müfrezesi alelacele saldırıya karşı donatıldı. Bu kuvvetler güneşin doğuşundan hemen önce, iki münferit yağmacı dalgasının önünü keserek silahlarına el koydu. Başarılı operasyon sayesinde Pokrovsky tüm mühimmatı ile beraber 1.500 tüfeğe sahip oldu ve neticede yalnızca kendisine katılan kuvvetleri donatmakla kalmayıp Albay Galaev ve Lisevitsky’nin kuvvetleri için de yeterli silah temin etti. Bolşevik kuvvetlerin başına gelen akibet, kendilerini takip eden yoldaşları tarafından öğrenildi. Bunun üzerine bulundukları trenleri terk ederek hesaplaşmak üzere Yekaterinodar’a ilerlemeye başladılar. Pokrovsky ve Gamlaev yaklaşan yağmacıların önünü kesmek için harekete geçti. Çatışma bir sabah erken saatlerde Ene’de başladı. Birkaç bin kişiden oluşan Kızıl ordu kuvvetleri, bu saldırıda öldürülen Galaev’e bağlı küçük birlik tarafından ele geçirildi. Pokrovsky, Çerkesler ve kendi küçük birliğiyle beraber kızılları kuşatarak arkalarından saldırıya geçti. Beyazların da kayda değer kayıplar vermesine rağmen, düşman tamamen yok edildi ve çok azı kaçmayı başarabildi. Ertesi gün Pokrovsky, kızılların ilk işgal teşebbüsünden şehri kurtaran kişi sıfatıyla coşkuyla karşılanarak Yekaterinodar’a döndü. Elbette herkes bunun geçici olduğunu biliyordu ama yine de özgürlük ortamı içinde, yaşamlarından endişe etmeden bir süre daha ayakta kalacakları için mutluydular.

Çok geçmeden, birliklerine çeki düzen veren kızıllar her taraftan Yekaterinodar’a saldırıya giriştiler. Kuban Atamanı Filimonov, Pokrovsky’yi generalliğe yükselterek şehri savunan kuvvetlerin komutanlığına atadı. İşgale uğrayan kasabalarından kitleler halinde kaçışan sivil Çerkeslerin bulunduğu Tikhoretsk yönünden gelen kızıl saldırıları Çerkes birlikleri tarafından durduruldu. Bolşeviklerin bir kasabayı işgal ettikten sonra, silahsız sivil halkı soyup öldürdüğünü söyleyen mülteciler beyazların safında savaşmak için Pokrovsky’den silah istediler. General Pokrovsky ve küçük birlikleri hiçbir takviye olmaksızın, büyük kayıplar vererek yaklaşık iki ay boyunca Yekaterinodar’ı savundu. 

Pokrovsky en sonunda küçük ordusuyla Don-Kuban yolunu zorladığı söylenen General Kornilov’a katılma düşüncesiyle şehri terk etmeye karar verdi. Yaralıların arabalarla düzenli şekilde Tuhtemkuay ve Şinci kasabalarına çekilmeleri sağlandı. Çerkesler, gönüllülerin bu yaralıları bolşevik teröründen koruma çabalarını görmekten mutluluk duyuyordu. Yüzlerce Çerkes, kızıllara karşı savaşmak üzere Yekaterinodar’dan, yaklaşık 2.000 kişinin bir araya geldiği Vochepshchi kasabasına yönelirken, Pokrovsky ve birliği Kaluzhenskaya yönünde ilerledi. Bunların yarısına yakını ateşli silahlardan yoksundu, yaşlıların elinde ise eski çakmaklı tüfekler vardı. Albay Sultan Krımgirey Çerkeslerin dağılmasını önlemek üzere Vochepshchi’ye geldiğinde beyaz kuvvetler henüz kızıllara karşı koyacak yeterli güce sahip değildi ve çok geçmeden geri çekilmeleri kaçınılmazdı. Akabinde de kızıllar Çerkesleri bir saldırıda tamamen yok edeceklerdi. Sultan Krımgirey’in anlattıklarının Çerkesler üzerinde hiçbir etkisi olmadı. Albay sözlerinin dikkate alınmamasına içerleyerek Çerkesleri bırakıp üç kardeşiyle beraber Türkiye’ye gitmeye karar verdi. Fakat kızıllar Goryachy Klyuch yakınlarında ele geçirdikleri Sultan Krımgirey’in kardeşlerini ağaçlara bağlayarak diri diri yaktı.

Vochepshchi civarındaki Çerkesler, iyi donanımlı kuvvetlere karşı büyük zorlukla karşılaşmış ve birkaç gün süren çatışmalarda çok ağır zayiat vermişti. Çerkeslerden oluşan bir kuvvetle rakiplerinin ortasına yönelen süvari yüzbaşısı Kashnitsky kızıllara ait bir piyade taburuna saldırı düzenledi ama, bütünüyle yok edildi. Pokrovsky, Çerkeslere Kaluzhenskaya’yı savunamayacağını bildirdi ve bunu kendisiyle birlikte daha geri hatlara çekilmeyi arzu edenlere iletti. Etrafı kızıllarla kuşatılmış olmasına rağmen bin kadar iyi donanımlı Çerkes de Pokrovsky’ye katıldı. 

Aynı dönemde General Sultan Kılıç Girey Maykop bölgesinden emrindeki birkaç yüz Çerkes ile Pokrovsky’ye ulaşmayı başardı ve altı ay süren Kuban kış seferberliğine katılan gönüllü ordusuyla beraber 1.500 süvariden oluşan Çerkes alayının komutanlığını üstlendi. Pokrovsky’nin etrafındaki çember günden güne daralıyordu ve kurtarılmak için çok az bir umut kalmış gibi görünüyordu. Bu kritik zamanda kızılların arkasından silah sesleri duyuldu ve herkes General Kornilov ile ordusunun çok uzakta olmadığını anladı. Bir anda moraller yükselmişti. Son güçlerini toplayan Çerkesler her cepheden saldırıya geçerek ilk kez General Kornilov’un öncü birlikleriyle buluştu. Pokrovsky’in kuvvetleri Kornilov ile buluşmak için Shendzi’ye gitti. Ertesi gün Kornilov, Pokrovsky ve General Markov’un sorumluluğu altındaki Novodmitrievskaya’daki Kuban hükümeti ile bir görüşme ayarlandı. Markov ve subayları kışın ortasında bellerine kadar suyun içinde nehrin karşı kıyısına geçtiler. Birçok kızılı etkisiz hale getirerek yollarına devam ettiler. Ancak birçok Kızıl Ordu mensubu kasabada gizlenmişti. Ertesi gün Ataman Filimonov başkanlığındaki Kuban Hükümeti üyeleri, Pokrovsky ve Çerkes Alayından bir kuvvetle beraber Kornilov’un karargahının bulunduğu Novodmitrievskaya’ya ulaştılar. Toplantının ortasında kasabada gizlenen kızıllar ortaya çıktıysa da Çerkesler ve bazı subaylar saldırıyı bastırdı. Bu toplantı sırasında Pokrovsky Kuban ordusunun idaresini kendi elinde tutma arzusunu belirtmesine rağmen, General Kornilov iki ordunun da kendi komutası altında birleştirilmesinde ısrar etti. İki ordu birleştirildikten sonra mevcut, yaralı dolu iki bin arabayla beraber beş binin üzerine çıkmıştı.

Kornilov danışmanlarının itirazına rağmen Yekaterinodar’ı geri almaya karar verdi. Çerkesler, gönüllü ordunun geçişinin güvence altına alınması için kızılların bölgesini temizlemek ve Elizeventskaya’ya giden bir yolu zorlamak üzere emir aldılar. Çerkesler görevlerini çok güzel bir örnek teşkil edecek şekilde yerine getirdiler ve Yekaterinodar’ı geri alacak kuvvetlere katılmak üzere ordu karşı kıyıya geçirildi. Şehrin yarısından çoğu beyazların eline geçmişken, çatışmanın kaderi General Kornilov’un kaldığı çiftliğe isabet edip onun ölümüne sebep olan bir top mermisi ile belirlendi. Kornilov’un ölümünden sonra gönüllü ordunun idaresini General Denikin üstlendi ve kuvvetlerini şehirden geri çekti. Akşama doğru gönüllü ordunun düzensiz birlikleri öldürülen Generallerinin cesediyle beraber, cenazeyi toprağa verdikleri Alman kolonisine çekildiler. Mezar yerinin sır olduğu söylenmesine rağmen, Bolşevikler beyazlar bölgeden ayrıldıktan hemen sonra Kornilov’un cesedini mezardan çıkartarak sarhoş kalabalığın aşağılayarak eğlence malzemesi yapacakları Yekaterinodar’a götürdüler. 

Gönüllü Ordu oldukça kritik durumdaydı. Yaralılar Elizavetinskaya ve çok kısa süre sonra Bolşevikler tarafından ele geçirilen Alman kolonisinde bırakıldı. Tamamen kuşatılmış durumdaki bakiye kuvvetler Lise Don’a doğru hareketlendiler ama, kızıllar bunu engellemek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Beyazlar özellikle kızıllara ait zırhlı trenlerle kollanan birkaç demiryolu hattını geçmekte oldukça zorlandılar. Gönüllüler Mechetinskaya’yı ele geçirirken, büyük zorlukların üstesinden gelen ve ağır zayiatlar veren Çerkes Alayı Don’a ulaştı ve Egorlykskaya’yı aldı. O dönemde Almanların Rostov’u ele geçirmesi sayesinde beyazlar kurtuldular ve bunun sonucunda aylardan beri ilk defa cephe gerisi bir hatta sahip oldular. Almanlar beyazlara yardım teklif etmelerine rağmen, yüksek komuta kademesi bunu onlarla savaşan müttefiklere karşı ihanet olabileceğini düşünerek geri çevirdiler. 

Gönüllü birimler Don üzerinde yeniden oluşturuldu ve silah sayısının kısıtlı olmasına karşılık mevcutları arttırıldı. Bu sebeple Çerkesler, kızılların silah stoklarının bulunduğu Sosyka kavşağını ele geçirmekle görevlendirildiler. Sosyka en az iki piyade alayı ve birkaç sıra siperle çevriliydi ama, Çerkesler şehri göbekten bir saldırıyla ele geçirerek çok sayıda tüfek, makinalı ve mühimmat elde ettiler. Bir sonraki gün elde ettikleriyle beraber, savaş alanında tek bir yaralı veya ölü bırakmadan Egorlykskaya’ya geri döndüler. Kuban bölgesinden kaçan Kazaklar, bölgeye ilişkin olarak kızıl terör ve Kazaklar’ı Kuzey Kafkasyalıların ayaklanması hakkında bilgiler verdiler. Yeniden düzenlenen gönüllü ordu Kuban’a dönmeye karar verdi. Birbiri ardına meydana gelen büyük çatışmalardan sonra Çerkes Alayı da geri döndü. Çerkesler General Sultan Kılıç Girey, Kuban Kazak Alayı ise General Naumenko’nun komutası altındaydılar. Gecelemek için, kızıllar tarafından kuşatıldıkları Novopokrovskaya’da durdular. Zhloba, Marusya ve diğer Bolşevik müfrezeleri bu alayları Novopokrovskaya’da kuşatma ve imha etme talimatı almışlardı. Kuşatmada başarılıydılar, ancak kesin bir mağlubiyete uğradılar. Çatışma bütün bir gün boyunca devam etti. Beyazların tüm cephanelerini kullandıktan sonra süvari saldırısı yapmaktan başka bir seçenekleri kalmamıştı. Kızılların ancak çok az bir kısmı yaklaşan gecenin sayesinde buğday tarlalarının içinde saklanarak kaçmayı başarabildi. 

Fakat bu zaferin bedeli ucuz değildi. Birçok Çerkes öldürülmüş, subayların tümü de yaralanmıştı. Kızıllar Yekaterinodar’a kadar, özellikle Tikhoretsk, Korenovskya ve Timashevskaya’da çok büyük direnç sergilediler. Çerkes Alayı Kazaklar’la beraber üç gün süren savaştan sonra, kesin başarıyı bir gece süvari saldırısı ile kazanarak Timashevskaya’yı aldılar. Daha sonra fazla direnişle karşılaşmadan kızıllar tarafından kuşatılmış olan Yekaterinodar’a yaklaştılar. 2 Ağustos günü şehire giren Çerkes alayı halk tarafından coşkuyla karşılandı. Civar kasabalardan gelen Çerkesler onlara kızılların birçok kasabayı ortadan kaldıran toplu kıyım, yağma ve aleni ırza geçmelerde bulunduklarını bildirdiler. 28 Şubat - 2 Ağustos arasındaki seferberliği içinde yer alan Çerkes Alayı çok ağır kayıplar verdi. Harekat sonunda 1.500 yetişmiş süvariden geriye sadece 350 kişi kaldı. Diğerleri ya öldürüldü, ya da yaralandı. 

Yekaterinodar’ın düşünden sonra Çerkes Alayı kızılları durmaksızın Tuapse’ye kadar geri çekilmeye zorladı. Bu şehrin de düşmesini takiben alayın Yekaterinodar yakınındaki Pashkovskaya’ya gönderilmesine izin verildi. Çok geçmeden General Sultan Kılıç Girey’e beş alay ve altıncı yedek alaydan bir Çerkes tümeni oluşturması talimatı verildi. Birinci Çerkes Alayı Kuşuk Ulugay komutası altında Kelermesskaya’da oluşturuldu. İkincisi Albay Adrianov komutasında Giaginskaya’da, üçüncüsü Albay Kadir Sultan Girey komutası altında Battalpaşa’da, dört ve beşincisi Albay Tambiev ve Krımşamhalov komutasında yine Battalpaşa’da oluşturuldu. Yedek alay ise, Albay Buchkiev komutasında Armavir’de üslendi. Bütün Çerkesler gönüllü olarak bu alaylara kendilerini kaydettirdiler, en iyi kıyafetlerini giyerek kendi atlarıyla bu alaylara katıldılar.

Oluşum için verilen sürenin dolmasından önce tümen acilen Rusların kayda değer faaliyetler içinde oldukları Battalpaşa ve Vorovskolesskaya bölgelerindeki cepheye çağırıldı. Çerkesler bu güçlü düşmana karşı mücadeleye gitmek zorunda bırakıldığında, kışın ortasında, üzerlerinde vücutlarını ısıtacak kışlık giysileri olmaksızın trenlere bindirildiler. Kızıllar yaklaşık bir hafta kadar yerlerinde tutunabilmiş; daha sonra Kabardey, İnguşya ve Çeçenya üzerinden Terek’e, Prokhladnaya’ya, Mineralnye Vody’ye ve sonra da Grozni’ye doğru çekilmeye başlamıştı. 

Çerkes Tümeni yakın takipte kalarak kızılları her duruşlarında yenilgiye uğrattı. Kabardey’i geçtikten sonra İnguş sınırındaki Akhlov kasabasında durdular. Alınan bilgiye göre, çok sayıda kızıl asker İnguş kasabalarına gizlenmişti. Bu yüzden Çerkeslerin iki birliğine Keskem, Sagoshi ve Psedakh’ı ele geçirmekleri talimatı verildi. Çerkesler kar fırtınası içinde kasabalara üç verst mesafe yaklaştıklarında her yönden İnguşların saldırısına uğradılar. Üslerine dönmeyi başarabilen çok az sayıda askerin dışındakiler rehin alındı. Çerkeslerden on, İnguşlardan ise beş kişi öldü. Ertesi gün olayların hatadan kaynaklandığını belirterek özer dileyen bir İnguş heyeti Akhlov’daki tümeni ziyaret etti. İnguşlar Kazakların saldırısına uğradıklarını düşünmüşlerdi. Sultan Kılıç Girey üstlerinden Çerkeslerin İnguş kardeşlerine karşı savaştırılmamasını istedi ve tümen başka bir cepheye gönderildi. Çerkesler Sleptso yolunu zorladılar. Kızıllar büyük direnişlerine rağmen kasabadan püskürtüldüler. 

Bu dönemde hem Kızıl hem de Beyaz Ordu saflarında tifo salgını baş göstermişti. Salgın, Çerkes tümeninin büyük bir kısmının ölümüne sebep oldu. Her alayda yaklaşık yüz süvari kaldı. Sonuç olarak bütün tümen tek bir alay bünyesinde birleştirilerek Svyatoi Krest’e gönderildi. Çerkesler bu bölgede kızıllara yönelik askeri operasyonlar düzenledikten sonra son kalıntılarının da imha edildiği Maniç’e gönderildiler. Sonunda Çerkes tümeninin tamamı yok oldu. Bu durumda yeni kadroların oluşturulması gerekiyordu. İkinci bir tümen daha oluşturulmasına rağmen, gönüllü ordu çok büyük sıkıntılar çekti. İlk önce Don’a, daha sonra 1919 sonunda Kuban’a kadar genel bir geri çekilme başlattı. 

O dönemde Çerkes Tümeni Stavropol cephesinde savaşıyordu ve ortaya çıkan manzara karşısında Armavir’in tahliyesine himaye etmek için bu şehre kadar geri çekildi. Bu savaş sırasında bütün Çerkesler tarafından sevilen Kanamet Şumanuko öldürüldü ve üçüncü Çerkes Alayının komutanı Albay Kadir Girey ağır şekilde yaralandı. Gönüllü kuvvetler buharlı gemilere binerek Kırım’a geçtikleri yer olan Novorossisk’e çekildiler. Kuban Ordusu ve Çerkes Tümeni Karadeniz sahillerine geriledi. Yolda köylerini terk ederek kaçan birçok Çerkes tümene katıldı. Birçoğu kendilerini Belorechensk’e kadar püskürten bir Bolşevik süvari tümeninin ani saldırısı sırasında Giaginskaya yakınlarında öldürüldü. 

Kuban Ordusu ve Çerkesler, Don kolordusu ile beraber Karadeniz’e ulaşarak kendilerini kabul edeceklerini umdukları Gürcistan’a doğru çekildi. Ancak bolşeviklerin misillemesinden çekinen Gürcüler geçişe izin vermediler. O günlerde Kırım’dan iki adet buharlı gemi gelmişti. Don ve Kuban grupları alelacele gemilere doluştular. 100 bin kişilik ordu ne yapacağını bilmeden öylece sahilde kalakalmıştı. 

Durumun ümitsizliğini kavrayan son Kuban Atamanı General Bukretov, General Morozov’u kızıllarla teslim görüşmeleri yapmak üzere görevlendirdi. Morozov ve harp akademisi yıllarından tanıdığı çarın eski albayı arasında görüşmeler yapıldı. Kızıllar kimsenin ordudan ayrılmaması gerektiğini, aksi takdirde teslimatın kabul edilmeyeceği şartını koştular. Ayrıca bütün talimatlarına uyulduğu takdirde genel af ilan edileceği sözünü verdiler. Bu arada Çerkes Tümeninde moraller gittikçe tükenmekteydi. İçlerinde ne yapılabileceğini bilen kimse yoktu. Kızılların affına inanmadıkları için teslim olmaya çekiniyorlardı ama başka bir çıkış yolu yoktu. 

Sonuçta Çerkes Tümeni de Kuban ordusuyla birlikte teslim olmaya karar verdi. Bunların içinden ancak birkaç yüz kişi zorlukla Gürcistan’a girmeyi ve Batum yoluyla, General Vrangel’in ordusuna katıldıkları yer olan Kırım’a geçmeyi başardı. Bir görgü tanığının ifadesine göre, kızıllar silahlarından arındırılan Çerkesleri yürüterek Kuban’a sevk etmişti. Subaylar ise tutuklanarak Rusya’nın içlerinde bir yerlere götürüldü ama görünürde hiçbir infaz gerçekleşmemişti. Bir süre sonra yalnızca Beyaz ordu askerleri değil, hayatlarında orduya katılmamış insanlar bile tutuklanıp infaz edilmeye başlandı.

Beyaz ordu Novorossisk’e, Kuban ordusu Karadeniz kıyılarına çekildiğinde birçok Çerkes kızıllardan kaçabileceğini ümit ederek Yekaterinodar civarında kalmıştı. Bunlar kendilerini Kırım’a geçebilme umuduyla Novorossisk’e götüren General Ulugay’ın idaresi altında bulunuyordu. 2.000 Çerkes ile beraber Novorossisk’e ulaşan Ulugay’a sadece subayların gemiye alınabileceği, askerler için yeterli yer olmadığı söylenmişti. 

Ulugay bunu kabul etmedi ve rehin alınmış olmasından tereddüt ettiği Çerkes Tümeni ile buluşmayı umarak müfrezesi ile beraber Karadeniz kıyısı boyunca ilerledi. Karadeniz kıyısı üzerindeki Gelencik yakınında silahlarına el koymak isteyen çok sayıda kızıl tarafından yolları kesildi. Çerkesler yolu açmak için saldırıya geçtiler ancak yolun dar olması süvarilere büyük zorluk çıkarttı. Günler boyu süren çarpışmaların ardından Çerkesler ne yapacaklarını bilemedikleri çok sayıda yaralıyla kalakaldılar. Şans eseri bir İngiliz savaş gemisi kıyıya yanaşarak beklenmedik şekilde bütün yaralıları gemiye aldı. Ulugay yolu açmak için sarf edilecek herhangi bir çabanın faydasız olacağını gördüğü için müfrezesini uzun süre kızıllardan saklayabileceği ormanlara girdi. 

Sonuç olarak Ulugay’a bağlı Çerkeslerin çoğu evlerine dağıldılar. Ulugay ancak birkaç yüz kişi ile beraber dağlarda faaliyet gösteren General Khvostikov’un müfrezesine katıldı. General Khvostikov’un müfrezesi Kırım’dan Karadeniz kıyılarına gelen buharlılarla Kırım’a çekildi. Değişik zamanlarda yaklaşık 500 Çerkes Kırım’da General Vrangel’in ordusuna katıldı. Bunların çoğu Feodosia’da üslenen Kaptan Konoplev’in komutası altına girmiş; diğerleri ise değişik yerlere dağılmıştı. Konoplev’in safındaki iki Çerkes birimi Kuban’da hayli ağır kayıp verilen başarısız bir saldırıya katıldılar. Bu taarruzdan dönebilen Çerkesler General Vrangel’in ordusu tasfiye edilene kadar Kırım’da savaşmaya devam ettiler. Kırım’ın tasfiyesi sırasında Çerkesler “Vladimir” buharlısıyla Lemnos adasına taşındılar. Birkaç ay sonra büyük bir çoğunluk topraklarına dönmeden önceki durakları olan Türkiye’ye geçtiler. Aradan yirmi beş yıl geçtikten sonra II. Dünya Savaşında Almanların Kafkaslardan çekilmesi sırasında 1.500 Çerkes Almanlara katıldı. Bu insanlar komünist rejimden ebediyen kaçmak ve özgür insanlar arasında yeni bir hayata başlamak için vatanlarını terk ediyorlardı. Ancak bunların büyük çoğunluğu maalesef müttefikler tarafından zorla geri gönderilmiş ve bolşeviklerin elinde ölüme terk edilmişlerdi. 

Gazeteler kızıllara karşı inançlı bir savaşçı olan General Sultan Kılıç Girey’in Moskova’da asıldığını duyurmuştu. Komünistlerin onunla beraber Sovyetler Birliği’ne gönderilen arkadaşlarına da farklı davranmadıklarına pek şüphe yoktur. Bu zoraki teslim sürecinde yaklaşık 300 Çerkes kaçmayı başararak Amerika Birleşik Devletlerine iltica etmiştir.

Çeviri: Cem Kumuk

Yazar Hakkında: İslam Natırboff: Kuzey Kafkasyalı asker ve cemiyet adamı. 1897 yılında Kuzey Kafkasya’da doğdu. Çocuk denilebilecek yaşlarda “Kafkas Süvari Tümeni” saflarına katıldı. I. Dünya Savaşı’nda bu tümenle çeşitli cephelerde bulundu. 1917’deki bolşevik ihtilalini takip eden dönemde Beyaz Ordu saflarında bolşeviklere karşı savaştı. 1919 sonunda albay rütbesini aldı. Beyaz Ordu’daki Çerkes subaylar arasında bu rütbeye en genç yaşta yükselen subay oldu. 1920 yıllarda önce Türkiye’ye, ardından da ABD’ne iltica etti. Buradaki yaşamında, bir yandan Kuzey Kafkasyalı mültecilerin sorunları ile ilgilenirken, öte yandan ülkenin bağımsızlığına yönelik faaliyet gösteren “Kafkasya Dağlıları Halk Partisi” (KDHP) ile paralel çalıştı. KDHP’nin neşrettiği bazı süreli yayınlarda ABD’deki Kuzey Kafkasya kolonisine ilişkin yazıları yayımlandı. ABD'de 19 Haziran 1952’de faaliyete geçen ve sonradan “Circassian Benevolent Association” (New York) unvanını alan derneğin kurucuları arasında yer aldı, 1953-1954 döneminde bu derneğin başkanlığını yaptı. ABD’de vefat etti.

Adigeler ve tüm Kuzey Kafkasyalılar, 19.yüzyıl başlarına kadar ulusal bir bayrakları ve bir devlet anlayışları olmadan yaşamlarını sürdürdüler. Ancak, eski zamanlardan beri bayrak niteliği taşımamakla birlikte her kabile ve aile çeşitli renk ve biçimlerde bezden yapılmış değişik flamalara yaşamlarında yer veriyorlardı. 

Özellikle düğünlerde ve at yarışlarında derece alan delikanlılara, genç kızlar ödül olarak kendi hazırladıkları bu flamaları armağan ediyorlardı. Büyük yarışmalarda ise, bu ödüllere ek olarak, derece alan gençlere, her kabile başkanı o kabileyi temsilen kendi sembolleri olan flamayı veriyordu. 

"Çerkes bayrağı taşıma" suçu 
Sürgün sonrası Anadolu'ya yerleşen pek çok Çerkes ailesinin kızları, o günlerin anısına dikilmiş flamaları yıllar boyu sandıklarında sakladı ve 1920'li yıllardan sonra, gizledikleri bu flamalar yüzünden "Çerkes Bayrağı taşımak, Çerkeslik yapmak" suçlamalarıyla çeşitli baskılar gördüler. 

Adigelerin ilk bayraklarına ilişkin somut ve yazılı hiçbir belgeye rastlanamıyor. Bu konuda 19.yüzyıl başlarından beri Avrupalıların, genellikle, İngilizlerin ortaya koydukları bazı yazılı belgelerden bilgi ediniyoruz. Diplomat, tüccar, yazar, gezgin ve hatta ajan olarak Kafkasya'ya gönderilen kişilerin Çerkeslere ilişkin yazdıkları yapıtlarda, Adige bayrağı hakkında da bilgilere rastlıyoruz. 

Bazı kitapların kapaklarında yer alan Adıge bayrağının önceleri 7 yıldızlı, daha sonraları da 9 yıldızlı olanlarına rastlanıyor. Bayrakların ortak özelliği ise renklerinin yeşil ve üzerlerine serpiştirilen yıldızların da sarı renkli olması. Ancak bu bayrakların hangi kabileyi ya da kabileleri temsil ettiği ve de hangi tarihte kullanıldığı belirtilmemiş. 

1830'lu yıllardan sonradır ki, Adige bayrağının doğuşuna ilişkin detaylı bilgilere erişebiliyoruz. İngiliz politikacılarından, o dönemde küçük bir devlet memuru olan David Urquhart; İngiltere Hükümeti'nin de yardım ve desteğiyle 1834 yılının Haziran ayında Kafkasya'ya gelir. Amacı Çerkesleri tanımak, gerekirse ve olabildiği oranda Çerkeslerin Ruslara karşı sürdürdüğü özgürlük savaşımında onlara politik ve somut askeri yardımları sağlamada yardımcı olmaktır. 

12 kabile, 12 kişilik hükümet 
Adigeler, Tsemez'de (Novorossisk) karaya çıkan, oradan da Anapa'ya giden Urquhart'ı büyük bir ilgi ve sevgi gösterisiyle karşılar. Anapa'da onuruna düzenlenen bir kurultayda -ki bu kurultay Aguy ovasında düzenlenmiştir- tüm Çerkeslere seslenerek, Ruslara karşı başarılı olmak için Çerkes birliğinin kurulmasını önerir. Urquhart bayrağın rengi, amblemi hakkında Çerkeslere bilgi aktardığını, sonradan yazdığı anılarında dile getirir. Bu arada o dönemde Adigelerin lideri durumunda olan Zaniko Sefer Bey'in de onayı ile 12 kabileyi temsilen 12 kişilik geçici bir hükümet kurulur. 

Adige ulusal bayrağının kabulü 
Urquhart'ın Kafkasya'dan ayrılmasından 3 yıl sonra 6 Mayıs 1837'de bu kez, yine İngiliz S.James Bell ve gözlemci Longworth'un hazır bulunduğu ünlü Adhanekum (Adakum, Atakum, Atakhum diye de geçer) kurultayda, ipekten yeşil renkli, siyah iki ok ve üzerinde 10 kabileyi temsil eden 10 adet sarı yıldızın yer aldığı Adige Bayrağı dalgalanmaktadır. 

Havidko Mensur'un (Havdiko, Havudukue diye de geçer) liderliğinde ve bütün Adige kabilelerinin temsil edildiği, bin delegenin katıldığı bu Adige tarihinin büyük kurultayında bilinen ilk resmi bayrak kullanılmıştır. Bundan bir yıl sonra ise 1838 yılında, Batı Kafkasya'daki 12 kabile, 3 liderin başkanlığında birleşir ve yeşil yüzey üzerinde 3 siyah ok ve 12 yıldızlı tarihsel Adige bayrağını ulusal bayrak olarak kabul ederler. İşte bugün Adige Cumhuriyeti'nin Maykop'taki Parlamento binasında dalgalanan bayrak budur. 

Renklerin, yıldızların ve okların anlamı 
Adıge bayrağında yer alan renkler, yıldızlar ve oklara gelince: İpek kumaşın yeşil rengi Kafkasya'nın dağ ve ovalarını; siyah 3 ok dönemin en yetenekli ve ünlü üç ailesini (Zaniko, Aytekçiko, Boleteko aileleri), siyah renk ise düşmana ölümü, sarı yıldızlar da bütün yaşamları açık havada, kır ve dağlarda geçen ve gökyüzündeki yıldızlara bakarak uyuyan kahramanların yer aldığı 12 bölgeyi temsil ediyordu. Bu 12 bölge; Natukhay(Nathkoç), Şapsuğ, Abedzah, Ubıh, Bjedugh, Temirgoy, Abhaz, Hatukay, Mahoş, Besleney, Brakiy, Karaçay ve Kabardey'den oluşur. 

Bu 12 bölgeden Abedzah, Mahoş ve Bjedughlar Ruslarla barış antlaşması imzalamış olduklarından, Kabardey ve Abhazya da Rus işgalinde bulunduğundan, birliğe ancak o bölgelerden, diğer Adige kabileleri arasına sığınanların temsilcileri ile birlik antlaşmasına katılmışlardır. Kabardey'in temsilcisi Besleniyko Aslan, Abhazya'nın ise Rustem Pe idiler. Her bölgenin genel kurulları sonucu seçilen delegeleri Zaniko Sefer'in yanında yer alıyor, bunlar arasından da askeri komutanlar, elçiler ve hakimler seçilerek işbaşına getiriliyorlardı. Zaniko Sefer hem genel başkan, hem de dışişleri ile diplomatik çalışmaları yürütüyordu.

Page 1 of 3

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
RT @gilahsteney: Bu hikayeyi daha önce de duymuştum bir dadeden çok araştırdım doğruluğunu Şorten Askerbiy'in Kazanokue Jabağı kitabında da…
BBC News Türkçe - Kafkasya'nın incisi Abhazya'da seçim zamanı: Ülke küçük, yarış büyük - Fehim Taştekin https://t.co/bjR7eWQ8gt
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı