Ajans Kafkas’ın düşünce turunun bu seferki konuğu kendisi bir mimar olsa da daha çok Çerkes diasporasında gerek yazıları gerek konuşmalarıyla kültür emekçisi olarak öne çıkan Yalçın Karadaş. 

Son zamanlarda kurumlar arası arama konferansı çağrısıyla bir diyalog inşa etme çabasıyla öne çıkan Karadaş’ın düşünce sepetinde herkesin nasibine düşen eleştiriler var. Hüseyin Tok’un sorularıyla işte Yalçın Karadaş: 

Sizi kendi ağzınızdan tanıyabilir miyiz? 

Uzunyayla’nın Büyük Kabaktepe köyündenim. Baba tarafım Kabardey, K’eref ailesinden, anne tarafım Abaza, Kuşba ailesinden. Jineps gazetesi yayın kurulu üyesi ve yazarıyım. Zaman zaman Cumhuriyet, Radikal, Birgün, Taraf gazeteleri ile Kafkasya Araştırma Analiz, Yapı Dergisi gibi dergilere mesleki ve siyasal, toplumsal yazılar yazıyorum. Uzunyayla.com, euroxase.com, abreg.net ve birkaf.net gibi sanal gruplarda da yazılarım yayınlanıyor. Uzunyayla.com okurları beni 2007 yılının köşe yazarı olarak onurlandırdı. Köyde doğdum, üç yaşıma kadar köyde kaldım. Üç yaşımdan sonra, önce Kayseri’ye, sonra İstanbul’a geldim. Boğaz’da, Anadolu Hisarı’na yerleştik. Ve İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden mezun oldum. 25 yıllık mimarım. İki üç sene önce de hukuki olarak emekli olmuş bir emekli vatandaşım. 1977 yılından başlayarak da Çerkes ulusal sorunuyla ilgili kafamı yoruyorum.

Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? 

Ben kendimi her zaman “Annem Abaza, babam Kabardey ben bir Çerkes’im” diye tanıtırım.

‘Çerkes’i Kafkasyalılar anlamında kullanıyorsunuz?

Tabii şimdi ona gelecek olursak… Benim Çerkes kavramım maalesef çok bilimsel olduğunu düşünerek Çerkes eşittir Adige diyenlerle bir değil. Diasporada yaşayan, burada doğmuş, büyümüş, yetişmiş bir insan olarak ben Çerkesliği Kuzey Kafkas halklarının tamamına yayıyorum. Birçok insana bu bilimsel görünmüyor. Ancak bilimsel çalışmalar yapıldıkça bunun ortaya çıkacağına inanıyorum. Etnisite, milliyet, ulus gibi kavramlar her zaman ideolojik yaklaşılan kavramlardır. Kafkasya’ya sonradan gelmiş veya otokton, dini İslam olmuş veya Hıristiyan, fark gözetmeden, Kafkasyalı kimliğine sahip herkesi, diasporada yaşayan bir insan olarak Çerkes olarak görüyorum. Ama bugün, çok sık gittiğim Rusya Federasyonu’nda böyle bir şey söz konusu değil. Çerkes kavramı benim için bir üst kimliktir. Ben böyle kabul ediyorum. Bütün yazılarımda ve konuşmalarımda bunu vurguluyorum. Ve okuyup yazdıkça, yaşım kemale erdikçe de bunun haklı olduğunu görüyorum. Gerek pratik yaşamımda, gerek farklı konularda, etnisite, kültür, milliyet, din, dil gibi konularda farklı yerli-yabancı yayınlarda bunu söylemeye hakkım olduğuna inanıyorum.

Türkiye’de bir kitle var. Ve “Biz” diyoruz. Ama bu “biz” herkes için aynı kitle değil. Burada bir karışıklık var. Sizce Kafkasyalılar kimliklerini ne üzerine inşa etmeli? Hangi somut esaslar üzerine oturtulmalı bu “biz”?

Bence Kafkasyalıların ana motifi, aynı kaderi paylaşmak ve yüzlerce yıldır iyi-kötü günde bir arada olmak. Yani kader birliği ve sürgün bir halk olmak. Aslında ben ‘Kafkasyalılık’a bir adım daha ötede bakıyorum birçok insana göre. Daha sivri bir düşüncem var. Ben Gürcüleri de bu Kafkasyalıların içine koyan biriyim. Gürcülerin bizden farklılıkları mutlaka var. Her kabile arasında da farklılıklar var. Dünyanın tüm uluslarını oluşturan halklar arasında da farklılıklar var, öne çıkarmak isterseniz. Bana göre bizim, rahmetli Dr. Yahya Kanbolat’ın deyimiyle “Ortak bir harsımız” var. Bu ortak harsı (kültürü) paylaşan insanlar, aynı dinden ya da dilden olmak zorunda değiller, aynı şeylerden etkilenen, zevk alan, aynı şeyleri kafasına takmış, Kafkasyalı halkların tamamına aynı görüşle bakan insanlar, bu hars birliğini ön plana çıkarıyorlar. Küçük motif ayrılıkları bir tarafa bırakılırsa, Kafkasyalı kimliği, bir adım ötede bence Gürcü halklarını da kapsayan bir kimlik olmalıdır. Aksi takdirde ben Kafkasya’da bir barış, demokrasi ve özgürlük ortamı olabileceğine inanmıyorum.

Buna bir yazınızda siz de değinmiştiniz, bu kimliği bir gerilim politikasıyla diri tutmaya çalışan bir yaklaşım da var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok tehlikeli. Aslında kendimi tanımlarken özellikle eklemek istediğim iki şeyi bu vesileyle belirteyim: Irkçılıktan ve kapitalizmden nefret ediyorum. Akıllı insan ırkçı olamaz. Bunlar ırkçı hezeyanlar. Bunlar kabileci ve toplumların asla ilerlemesine olanak vermeyecek yaklaşımlar. En fazla şu anda elektrikli olduğumuz Kafkas halkı Gürcülerle bile aramızdaki bu elektriğin çok abartıldığını düşünüyorum. Ama bunun ana sorumlusunun da Gürcü aydınları ve devleti olduğunu düşünüyorum. Bu bile yanlış, hele hele Kuzey Kafkasya’da. Ki ben oraya Kafkasya diyorum, Güneye de Güney Kafkasya diyorum. Kuzeyliler bence Kafkasyalı. Kafkas Dağları’nın iki yakasından başlayan ve Kuban’ın öte yakasına kadar uzanan bölge aslında Kafkasya. Yanlış olarak Kafkas Ötesi’ne Kafkasya deniyor dünya konjonktüründe. Ona karşıyım.

Bu bir yanlış mı yoksa saptırma mı?

Çoğu insan için yanlış, bilmiyorlar çünkü. Ama bir takım devletler ve güçler için apaçık bir saptırma. Kafkasyalılar, Gürcüler ve Kuzeydeki insanlardır.

Bu saptırmada amaçlanan nedir?

Çok moda veya karmaşık terimler kullanmak istemiyorum. Ama burada amaç, sömürgeci devletlerin kendi çıkarlarıdır. Örneğin bugün Gürcistan üzerinde oyun oynanıyor ve Kuzey Kafkasya, Rusya’ya bırakılmış görünüyor; Gürcistan da Batı’nın kucağına terk edilmiş. Onlar bize “Rus uşağı” diye suçlamalar yapıyor, yazılarında okuyorum; ama kendileri de geçmişte Rus uşaklığı da yaptılar, bu terim çirkin bir terim ama, bugün de Batı’nın uşaklığını yapıyorlar. Çünkü kendi iradeleri ile hareket etmiyorlar. Sürekli gaz verilerek çalışan toplumlar Kafkasyalılar. Kendi politikalarını oluşturmaları için gerilim politikalarını bırakmaları lazım. Karşısında binlerce yıldır beraber yaşadığı insanlar olduğunu ve kültürlerinin birbirine çok yakın olduğunu fark etmeli.

Bir de bu gerginlik politikalarını Türkiye’de, Çerkeslerin farklılıklarının ortaya çıkması, bu sayede bilincin yükselmesi için arzulayanlar var. Yahudilerin yaptığı gibi… Bu gözleme katılıyor musunuz? 

Biz bu kadar zeki değiliz. Ne yazık ki Kafkasyalıların temel özelliği gazla çalışmak, kaba bir değim ama; biz bu kadar zeki değiliz. Kendi politikalarımızı kendimiz belirlemiyoruz. Bugün Türkiye’deki ve Kafkasya’daki demokratik sivil toplum örgütlerinin bile birçoğu hep birilerinin güdümünde ve onların talimatlarıyla çalışıyor. Gerginlik politikasının bize hiçbir faydası olmaz; Türkiye’de de, Rusya’da da.

Peki toplumumuzun en önemli ve hayati sorunlarına bakarsak ve kurumlarımızın uğraştığı şeyleri karşılaştırırsak… Bunlar örtüşüyor mu sizce?

Ben kimlik konusundaki bir yazımda net olarak belirttim: Biz 1864 ve biraz öncesinden başlayarak sürekli kullanılan bir toplum olduk. Ama bu 1864’ten sonra ayyuka çıktı. Kendi beynimizle ürettiğimiz politikaların peşinde değiliz. Türkiye’deki ve Rusya’daki kurumlarımız da maalesef böyle. Çoğu iyi niyetli olduğuna inandığım kurumlar ve çalışan insanların tamamına emeklerinden dolayı saygım olmasına rağmen, ben, kurumlarımızın özgür, kendi halkının çıkarlarına yönelik, barışçı, demokratik, ulusal taleplerini kendilerinin belirlediği plan dahilinde çalıştıklarına inanmıyorum. Hep birilerinin dayatmaları, sınırlamaları, boş bırakmalarıyla hareket eder Kafkas kurum ve aydınları belirli sürelerde. Bazen de hiçbir şey yapmazlar, hepsi “kültür”ün peşine takılmışlardır; bu kültürün ne olduğunu da tarif etmez çoğu. Fakat bir halk yok olduğunda, halkın geleceği olmadığında o kültürün yaşamayacağı, yaşasa da Anadolu’da veya dünyanın çeşitli noktalarında yok olmuş kültürler ve dillerin gördüğü ilgiden çok az bir ilgi göreceğine inanıyorum. Yani önce halkı, Kafkasya halklarını yaşatmak gerekiyor. Kültür olmazsa olmaz, çok önemli bir şey ama biz kültür diye dans etmeyi anlıyoruz. Ve ne yazık ki ve çok şükür ki –neden böyle söylediğimi anlayacaksınız- iyi ki danslarımız varmış, yoksa biz çoktan asimile olmuştuk. İnanın Kafkas dansları ve müzikleri olmasaydı, bizim nesle geldiğinde, Çerkeslik veya Kafkasyalılık mefhumu Anadolu’da bitmiş olabilirdi. Buna gönülden inanıyorum. Bu çok önemli bir şey. Bazı aydınlarımız bu danslarımızı, müziklerimizi çok aşağılıyorlar; bu bana çok kırıcı ve zavallıca bir düşünce gibi geliyor. Bu insanlarımızı ayakta tutan çok önemli bir motif ve binlerce yıllık ciddi bir kültür birikimi bu danslar ve müzikler.

Kronikleşmiş bazı sorunlarımız var. Devamlı dile getiriyoruz ama hiçbir aşama kat edilemiyor. Bunları yapamamanın nedeni bazı kültürel kodlarımız olabilir mi? Mesela bu folklorik öğelerin de böyle bir yan etkisi olabilir mi? Yani insanlara, bu folklorik öğelerle uğraşınca bir yandan bir tatmin hissi yaşatıp, diğer yapılacak şeyleri önemsizleştirme gibi…

Kesinlikle var böyle bir şey, bir çeşit kendimizi kandırma… Danslar, müzik veya herhangi bir güzel motif toplumun lehine olduğu gibi aleyhine de olabiliyor. Aleyhine kullanıldı ve kullanılıyor. Sadece dans ve müzik de değil; thamadelik kavramı, xabze kavramı da bizim toplumumuzu pasifize etmekte kullanılmıştır. Burada görev aydınlara düşüyor. 

Kültür dediğiniz şey siyasetten ayrı düşünülemez. Halkların bugünü, yarını ve geçmişi siyasetten ayrı düşünülemez. Bir açılım yapan bir kesime hemen bir yafta yapıştırmayı severiz. Yani bizim gibi düşünmüyorsa bilgisizdir, cahildir, dünyadan haberi yoktur, ajandır. Ve bu tür depolitizasyona karşı herhangi hareket olduğu zaman bu kavramlar önünüze çıkar. Xabze derler, sus derler, yemuk derler… Ya da hadi bırak bir cegu yapalım derler. Xabze kültürümüzün özü ve bizi biz yapan en önemli kavramdır. Ama içini boşalttığınız her şey sizin aleyhinize çalışır ve başınıza geçer çuval gibi.

Her kültürün kendi içinde bir ahengi var ve bunun motifleri o ahenk içinde anlam buluyor. Ama bizim toplumumuz radikal değişimler yaşadı, bu kültür de kendi doğal, hayat bulduğu şartlarını kaybetti. Belki yetmişlere kadar çeşitli coğrafyalarda az çok bu ahengini koruyabildi ama bugün hızlı bir şehirleşme sürecindeyiz, modern hayatın başka gerçekleri var ve kültürümüz hayat bulduğu ve anlam kazandığı şartlardan mahrum. Bu da bir ikilik getiriyor bireylere. Bir tarafta modern gündelik hayatımız, onun yanı başında geleneksel kültürümüz… Geçmişte toplum için kanat olan şeyler bugün bir sırtımızda bir yük gibi durabiliyor. Bu ikiliğin üstesinden gelmek için Çerkes aydını ve kurumlar ne yapmalıdır?

Özünden arındırılmış ve içi boşaltılmış hiçbir kavram, toplumun geleceği için yararlı olamaz. Biraz önce de söylediğimiz gibi bir takım insanlar kendi kişisel veya kurumsal çıkarları gereği suskun kalınması gereken yerde başkaları konuşmaya başladığında “Yahu siyaset yapmayın”, “Bu xabzeye uygun değildir, yemuktur”, “Bu bizim kültürümüze aykırıdır” dediklerinde, biz, geçmişten aldığımız ve bir türlü tüketemediğimiz, gerçekten çok zengin ve güçlü kültür mirasını bu sefer kötü kullanmaya başlıyoruz. Bir kavram yüz yıl önceki haliyle bir tutulamaz. Çünkü dünya değişti. Bizim insanlarımız bu eski kavramları yeni hayat içinde, insanın parçalanmışlığını, kendi iç parçalanmışlığını engelleyecek şekilde bir araya getirecek aydınlarını yetiştireceğine, farklı fikirler öne süren, kafasını biraz farklı yormaya çalışan, bir şeylere şüpheyle yaklaşan insanlara hemen yaftalar yapıştırıyorlar. Bunları etkisizleştiriyorlar. Bunun için yapılacak şey şu: Hangi dünya görüşünden olursa olsun, aklı başında insanlarımızın, aydınlarımızın bir araya gelip birbirlerini dinleme kültürlerini geliştirmeleri, birbirlerinden bir şeyler öğrenmeleri, eleştiriye katlanabilmeyi öğrenmeleri ve halklarımızın geleceğine bir yol çizmeleri lazım. Aksi takdirde dernekçilikle bizim ulusal sorunlarımız çözülemez… Sanki dünyada dernekçilikle ulusal sorun çözmüş bir örnek varmış gibi… Siz biliyor musunuz öyle bir örnek? Öyle bir örnek yok. Hele hele bu çeşit dernekçilik ve örgütlenmelerle… Yani birilerinin izin verdiği ölçüde konuşup yaparak hiçbir şey çözemezsiniz. Kendi halkınıza ve kendi aydınınıza dayanmak zorundasınız. Kendi halkına ve aydınına dayanmayan, başka güçlerin etkileriyle tepki gösteren toplumlar yok olmaya mahkumdur.

Siz daha önce de ‘Arama Konferansı’ çağrısı yapmıştınız. Kurumlarımızdan buna nasıl bir cevap geldi ya da cevap geldi mi?

Ben 25 yıllık meslek hayatımda son 10 yılımı üst düzey yönetici olarak geçirdim ve arama konferanslarının bir şirket için ne kadar önemli olduğunu biliyorum. Bizim halklarımız bir şirket kadar önemli değil mi ki sorunlarını bir araya gelip konuşmuyoruz? Bu konuda hiçbir kurumdan bana, “Haklısın arkadaş, biz böyle bir şey yapıyoruz, neresinden tutabilirsin bu işin” denmedi. Bir tek kişinin adını anmak istiyorum burada, Birleşik Kafkas Dernekleri Federasyonu’ndan, hiç yüzünü görmedim, emekli albay Sönmez Can, Uzunyayla.com’da, benim bir yazım üzerine, “Bu insan haklı” dedi. Bir tek bu. Bizde şöyle bir psikoloji var: biz varken Yalçın kim oluyor ki, ben varken sen kim oluyorsun ki, benim ailem varken senin ailen ne ki, benim kabilem varken senin kabilen ne ki… Benzeri son derece zavallı bir anlayış var. Bu ve benzeri yol gösterici, pozitif bir takım önerileri dışardan bir insan söylese göklere çıkarırlar ama bizim içimizden bir insan olduğunda enteresan rahatsızlık doğuruyor. En ağır hakaret de yok saymaktır. Hiç muhatap almazlar. Çünkü siz onların genel politikalarına boyun eğecek biri değilsiniz, sizi biliyorlar. Bu fikrin, kurumlarımızdan birinden çıkması gerekiyordu, önemsenmesi için. Ama bu kurumların sürekli içinde olmuş ancak bağımsız ve başka dünya görüşünden insanların fikirlerine saygı gösteren, kavrayıcı bir anlayışla bakan, bir Yalçın Karadaş benzeri insan, bu olmalıdır dediği zaman enteresan bir rahatsızlık doğuyor. Bu bizim, kabileci, zavallı anlayışımızın bir ürünü.

Peki bu iç diyalog eksikliği nasıl giderilebilir?

Bizde eksik olan şey şu: Bizim kültürel kodlarımızın bu yaşama yansıttığı kişilikler, bir takım kompleksleri barındırıyorlar, ben dahil. Örneğin ben bu konularda, bir takım kurumların yöneticileriyle konuştum, aldığım sonucu size söylüyorum: Tamamen kişisel karşılıklı kompleks ve zıtlaşmalar. Tamamen kişisel. Özellikle 80 öncesinin kaos ortamında, arayış ortamında, bir kısım insan sağcı olmuş, bir kısım insan solcu olmuş, bir kısım dinci olmuş, bir kısmı liberal veya değişik dünya görüşlerinden olmuş insanlar, 30 yıl önceki çocukluklarına geri dönüyorlar; karşısındaki insanla muhatap olmuyorlar. Bunu toplumları için bir kenara bırakabilecek olgunlukta değiller ne yazık ki. Ama onu gençler yapacak.

Azıcık farklı şey söyleyen hemen yaftalanıyor. Bu entelektüel dünyayı felç eden bir şey değil mi?

Bu bizim zavallılığımız. Bu sadece bize özgü bir şey de değil ne yazık ki. Özellikle az gelişmiş ve gelişmemiş ülkelerin yarı aydınlarının bir hastalığı bu.

Nedir bunun kaynağı, hain çokluğu mu, fazla paranoya mı?

Hayır bu hain çokluğu veya paranoyadan değil, bu gelişmişlik düzeyinin düşüklüğünden. Bizim bir takım aydınlarımız, kendi çapıyla toplumun çapını bir tutuyor. Diyor ki ben yapamadığıma göre, toplum nasıl yapsın! Bu insanlara biz aydın diyoruz, bu insanlara maalesef thamate diyoruz. Thamatelik yaşla, parayla, mevki ile olacak şey değil, olmaması gerekir. İçi boşaltılmış, çok kritik bir kavram bu. Bunun paranoyayla falan alakası yok, bu kendi çıkarları veya kendi beyninin alabildiği kapasitenin dışındakileri reddetmektir.

Diyalogun önündeki engellerden biri de korku olabilir mi? Sonuçta diyalog farklı olanla kurulan bir şey ama diyaloga gireceği kişiyle aynılaşacağı korkusu olabilir mi?

Kesinlikle olabilir. Bunun birinci nedeni bu kişilerin yeteri kadar aydın olmaması. İkincisi kendi kişisel inatçılıkları ve kompleksleri. Üçüncü ve en önemli şey de, toplumun hak etmeden kendilerine verdiği itibarın yok olabileceği korkusu. Küçük olsun, benim olsun! Budur. Ayrıca bu tür insanların kendi iradeleriyle hareket ettiklerine inanmıyorum. Gerek Türkiye, gerek Rusya’da kurumlarımızın genel yapısı, devletin izin verdiği kadarıyla sınırlıdır. Zaman zaman gevşek bırakırlar; ama ağzından onların istemediği bir şey kaçtığı zaman cezalandırma yöntemleri devreye girebilir. Kendi iradesiyle hareket eden insan da kendi halkına dayanmak durumundadır.

Kendimizden bahsederken sık sık “Yok oluşun eşiğindeki toplumlar”, “Yok oluşun eşiğindeki diller” diye bahsediyoruz. Bu söylemin kendisi zaten yok oluşa ivme kazandıran bir etken değil midir? Hastanın başında durup “Ölüyor” demek gibi. Bu söylem üzerine neler söyleyeceksiniz?

Aydın zannettiğimiz insanların çoğu, bir yerlerde bir şeyler okurlar, hemen ona inanırlar; bir söylemi hemen taklit ederler. Kendi iradesi ve birikimiyle söylenmiş olmadıkları için bu lafların ne tür anlamlara gelebileceğini de düşünmüyorlar. Kendine güvenmiyorlar.

Reel politika eğilimi görülüyor. İyi niyetlerle bir şeyler yapılıyor ama Rusya’nın güdümüne giriyormuşuz gibi bir görüntü var. Bu gözleme katılıyor musunuz?

Size şunu söyleyeyim. Adıge-Abhaz-Ubıhların 1864’te Kafkasya’dan sürgün edilmesinden sonra emperyal Rusya’nın iki tane tehlikesi kaldı. Bu Kafkasya’da Çeçenlerdi, diasporada da Adıge-Abhazlardı. Çeçenleri provoke ettiler, bir şekilde bu savaşı yaptırdılar insanlara ve Çeçen halkının köklerini kurutma noktasına geldiler. Yani Çeçen tehlikesini yok ettiler kendilerine göre. Ama Çeçen tehlikesinden büyük tehlike, anavatandaki Adıge ve Abazalar. Bunu nasıl yok edebilirler? Kendi sınırları dışına yerleşmiş milyonlarca nüfuslu bir toplum. Bunun yollarından bir tanesi de bu insanları kabileci milliyetçiliğin içine sürüklemektir. Bu şekilde de bu insanlardan kurtulurlar. Bu günlere geldiğimizde, internet veya basın üzerinden yaptığımız tartışmalarda bunu gayet net görebiliyorsunuz ki, ciddi bir kabileciliği halkın kurtuluşu olarak öne süren bir kesim var. Bunun kaynağı maalesef ve maalesef kendileri değil. Yani diasporadaki Çerkeslerin pasifize edilmesi iki şeye yarar; Birincisi Rusya Federasyonu politikalarının devamına, ikincisi Türkiye Cumhuriyeti içinde de anti-demokratik yapının sürmesine.

Bir tarafta diasporanın Kafkasya ile ilişkilerini arttırmak var, öte yandan kimlik ve yaslandığı temeller var. Ticaret veya başka şekillerde anavatanla ilişkiye giren kişilerin bağımsız hareket etme şansları azalıyor; öte yandan kimlik de nihayetinde sembollere dayanan şeyleri Rusya hedef alıyor. Sanki bu ikisi arasında bir tercih söz konusu. En son 450. yıl kutlamalarında bunu yaşadık. Bu iki nokta arasında bir denge tutturulamaz mı?

Anavatandan halkımızın sürüldüğü ilk günlerden beri, ‘kaderimiz’, ‘diasporik’ dediğimiz aşağılayıcı yaşamın, Osmanlı Devleti ile Rusya ve İngiltere tarafından planlandığını düşünüyorum. Yani emperyal politikalarla biz buralara geldik. Ve aynı emperyal politikalar bugün şekil değiştirmiş olarak sürüyor. Yani Kafkasyalıların kimliğine sahip olmaları ve onurlarıyla ayakta durmaları eğer Türkiye Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu’nun işine geliyorsa, buna kimse ses çıkarmaz. İşine gelmiyorsa, bu kimliği örselemek, asimile etmek için, bu kimliği kendinden utandırmak için her türlü girişimi yapacaklardır. Ama biz nasıl davranmalıyız? Bir kere ana eksenimiz şu olmalı: İnsanı, insan haklarını baz almalıyız. Bizim Türk halkıyla veya Rus halkıyla veya dünyanın her hangi bir halkıyla sorunumuz olmamalı. Sorunumuz yönetimlerle. Yazdığımız şeylerin çoğu Rus düşmanlığı, Türk düşmanlığı olarak algılanabilir ama bizim hiçbir halkla sorunumuz yok. Yani bu kimlik örselenmesi, kimlik sorununun yolu, bizim bu devletlere kendimizi kabul ettirmek ve bizim barışçı, demokratik, eşitlikçi bir hayat istediğimiz, yok olmak istemediğimizi çok net ortaya koymak zorunluluğumuz var. Onu da bu devletlere ve halklarına anlatmalıyız. Kavgacı-dövüşçü, savaş kışkırtıcısı, ırkçı-şoven, başkalarını aşağılayan veya bizi aşağılatan hiçbir şeye taviz verme lüksümüz yok, bu son derece yanlış olur.

Kimlik üzerinden siyasete nasıl bakıyorsunuz?

Son seçimlerde Demokratik Çerkes Platformu ile birlikte Çerkes kimliğini ön plana çıkararak bir takım kişileri desteklediğimizi deklare ettik. Ve tahmin ettiğimiz bazı kesimler de bize çok ağır eleştiriler yöneltti. Etnik milliyetçi anlayışlarla siyaset yapılmasına karşıyız. Ancak, Türkiye’de ciddi bir nüfus oluşturan Kafkasyalılar yok sayılarak, “Nasılsa bunlar devletçidir, nasılsa bunlar Türkleşmiştir” diye bizi oyuncuların içinde saymama anlayışı var. Yani biz bu topraklarda yaşamıyoruz, yaşıyorsak da Türk olarak yaşıyoruz. Çerkes kimliği veya Kafkasyalı kimliğimizle yaşamıyoruz onlara göre. Biz bunun yanlış olduğunu ve Türkiye’de yürütülen asimilasyoncu politikaların, gelişen Türk ırkçılığı ve onun yarattığı Kürt ırkçılığının toplumumuza zarar vereceği bilinciyle buna ‘dur’ diyen, diyebileceğini düşündüğümüz, Baskın Oran gibi, çok saygı duyduğumuz insanları destekleyerek yola çıktık. Ben hala doğru yaptığımızı düşünüyorum. Bu arada kendi gibi düşünmeyen herkesi genelleyerek komünistler, Kürtçüler ya da bölücüler diye yaftalayan insanları gördük. Ama bence atılması gereken bir adımdı.

Türkiye’deki Çerkeslerin en önemli kırılma noktalarının tamamen buranın kendine has sorunlarından kaynaklandığını görüyoruz. Mesela 13 Ekim Nalçik ayaklanmasını dinci-laik tartışmalarının argümanlarıyla okumaya çalışanlar oldu. Halbuki oranın kendine has bir durumu var. Yani etnik kimlikle siyasete girmenin Kafkasya bağlamında bize ait olmayan ayrışmaları derinleştirici bir etkisi olur mu?

Hiç sanmıyorum. Etnik kimlikler üzerinden siyaset yapılması yanlış. Ama bu etnik kimlikleri yok sayan ırkçı, tek dilci, tek etnikçi anlayış elli kat daha yanlış. Bir kere bu anlayışın değişmesi için mücadele eden bir cephe oluşturma zorunluluğu var. Böyle bir cephenin Kafkasya’daki cumhuriyetlere ve Rusya Federasyonu’ndaki halklara ve halklarımıza fayda sağlayacağını düşünüyorum. Ama sadece Çerkes etnik grubunu ön plana çıkararak, milliyetçi Türklerin veya yükselişteki Kürtlerin yaptığı gibi, bir şeylerin arkasına milliyetçiliği gizleyerek ortaya çıktığımızda, bunun bize hiçbir fayda sağlamayacağını düşünüyorum. Bu, Kafkasya’da yaşayan insanlarımıza da zarar verir. Bir arada eşitçe yaşamı savunan cepheleşmeler yarar sağlar. Çünkü Türkiye’de artık sol ve sağ, eski sol ve sağ değil. Bizim artık yolumuz, insan odaklı kitlelerle iş birliği yapmaktan geçiyor. HT/FT

Ajans Kafkas Hüseyin Tok

Kazım Berzeg, Türkiye’de Liberal düşüncenin mimarlarından, Liberal Düşünce Topluluğu’nun kurucu başkanı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden en çok karar alan Türk avukatı. Türkiye Kazım Berzeg’i kısaca böyle tanıyor. Ama O, aynı zamanda Çerkeslerin Türkiye’deki en önemli düşünce ve sivil toplum adamlarından biri. Söyleşimizin ilk bölümünde Kazım Berzeg ile dünü, bugünü ve yarınıyla Çerkes meselesini konuştuk.

Dilerseniz en temel meseleden, Kafkasya halklarının varlıklarını sürdürebilme mücadelesinden başlayalım.

Kazım Berzeg: Ben yeryüzündeki bütün kültürlerin varlıklarını sürdürmeleri, bunun içinde tüm insanlığın gayret sarf etmesi gerektiğini düşünüyorum. Çerkesler varlıklarını sürdürebilmeleri de bu ‘ortak gayret’e bağlı. Ama şu var; dünyada beş bin dil konuşulduğu söyleniyor, belki daha fazla belki daha noksan,  beş binse şayet, Çerkesler beş bin dili konuşanlardan herhangi birisi değil veya beş bin kültür grubundan herhangi birisi değil. Ancak maalesef kendilerini, dünyaya tanıtma hususunda herhangi bir gayret gösteremediler. Dışarıdan Çerkesleri biraz araştıranların vardıkları ortak kanaat: Çerkes dilleri de Çerkes toplumsal yapısı da Çerkes kültürü de özel önem taşıyan dillerden, önemli kültürlerden birisidir ve varlığını devam ettirmesi tüm insanlık için daha büyük önem taşır.

‘Çerkes dilleri’ diyorsunuz, bu da tartışmalı konuların başında geliyor.

Çerkesler Kafkasya’da da Türkiye’de de diğer yerlerde de maalesef çok azaldılar. Onun için, Abaza, Oset, Çeçen gibi ayrı ayrı gruplar olduklarını, ayrı ayrı halklar veya hatta kültürler olduklarını ifade etmeleri yanlış. Bu evvela az oldukları için yanlış. Daha da önemlisi; Çerkesler ancak evvela en yakın olan Türk toplumundan, ikinci kademede İslam toplumundan, üçüncü safhada tüm insanlıktan destek temin etmek suretiyle varlıklarını koruyabilirler. Yani bundan yüz sene sonra Çerkes gruplarından herhangi birisinin varlığından bahsedilecekse şayet, bu Türkiye’nin, İslam aleminin, Avrupa’nın ve tüm insanlığın desteği sayesinde olacak. Kendi güçleri maalesef buna yetmez, realist olmak lazım. Dünyanın desteğini en yakın çevreden itibaren temin etmeleri gerekir, buna hakları var. Dünyanın bugünkü anlayışı, bugünkü gidişatı bunu ifade etmelerine ve bu desteği temin etmelerine de ortam hazırlar mahiyette. Onun için, dünyaya kendilerini daha iyi tanıtmaları lazım. Daha iyi tanıtma bakımından da Çerkes adı çok önemli. Yani Türkiye’de de, İslam aleminde de, Avrupa’da da Amerika’da da Kuzey Kafkasyalıların hepsi Çerkes adıyla anılıyor. Adıge’yi, Karaçay’ı, Abaza’yı, Oset’i hiç kimse bilmiyor ama Çerkes denilince iyi tanıyorlar ve Çerkeslerin herhangi bir dil grubu herhangi bir kültür grubu olmadığını, insanlık camiasında ve tarihinde önemeli bir yeri olduğunu biliyorlar. Bunu bildikleri için de “aman yardım, edin Çerkes varlığının devamına imkan hazırlayın” demek daha kolay ve o yardımı temin etmek de çok daha kolay.  Size kendi tecrübelerimden örnek vereyim. Helsinki Yurttaşlar Meclisinin 1993’de Ankara’da yapılan milletler arası toplantısına Türkiye’den çağrılan 250 katılımcıdan biri bendim. Çerkes olduğum için değil, İnsan hakları savunucusu olduğum düşüncesiyle. Abhazya harbi vardı Çeçenistan meselesi vardı, önemli hadiselerin olduğu bir yıldı. Ben asıl konumu bıraktım, elimden geldiği kadar Kafkasya meselelerini anlatmaya çalışıyorum. Abaza diyorum, Adıge diyorum işte Osetya diyorum Çeçen diyorum… İlgisiz dinliyorlar. Duymadıkları bir şey dinliyorlar, lütfen dinliyorlar. Yanımda oturan bir İtalyan ben bir miktar konuştuktan sonra “Sen Çerkeslerden mi bahsediyorsun?” dedi, “Evet” dedim,  “Çerkesleri çok iyi biliyoruz ama bahsettiklerini hiç bilmiyoruz.” diye cevap verdi. Sonra, literatürde de Çerkes olarak geçiyor.

Diasporadaki Çerkeslere düşen görevler nelerdir?

Ben ‘diaspora’ lafını sevmiyorum, çünkü Türkiye’ye yabancılaştırıyor. Osmanlılardaki sadece 1453’ten 16. asrın sonuna kadarki 150 yıl boyunca 48 sadrazamdan kırk tanesi balkanlı, dört tanesi Türk, dört tanesi de Çerkes. 1570 Don-Volga kanal seferinin başındaki Kasım Paşa Çerkes. Osmanlının daha ödemde Kafkasya’daki Çerkeslerle irtibatı var. İslam alemine 250 sene liderlik eden Memlukler var... O zaman Çerkesler niye yabancı olsun ki?

Ama bugün bu topraklarda Çerkes kimliği ile var olamıyorlar. Türkiye Cumhuriyeti Çerkes kimliğini kabul etmiyor.

İşte bunu Türkiye Cumhuriyetine kabul ettirmek,  diaspora demeden kabul ettirmek lazım.

Nasıl?

Evvela düşmanlık ilan etmek suretiyle olmaz. Türkleri dost kabul edip -ki dostturlar da hakikaten-  Onları imkan nisbetinde ikna etmeye çalışmak. Evvela şunu söyleyeyim ben Kafkasya’ya dönüş düşüncesini benimseyenlerdenim. Ama bu mümkün mü Türkiye’deki Çerkesler için? Değil.  Çünkü dünyadaki örnekleri biliyorum. Sürüldüğü için gitmek zorunda olanla, Türkiye’de ikamet etmekteyken buraya alışmışken, iyi kötü bir geçim yolu varken gitmek farklıdır. Mesela Sovyetler Birliği’nden İsrail’e Yahudilerin göçü. 1980’lerin başında 5 milyar dolar kendisi tahsis etti, 5 milyar dolar da milletler arası alandan temin edildi. O günkü 10 milyar dolar bugünkü 30 milyar dolardır. Gidenin de hepsi birkaç yüz bin kişi. Gidecek insan orada yeniden eğitilecek, rehabilitasyonu var, iş imkanı var, şu var bu var. Yani değişik bir hayata intibak edecek. Gitmek zor. Onun için hayal kurmamak, Çerkeslerin yaşadıkları yerlerde varlıklarını sürdürebilmelerini düşünmek gerek. Ama dönüş için milletler arası camian nasıl ki İsraillilere 5 milyon dolar tahsis etti, Çerkeslere de böyle bir imkan tanınabilir, tabi Rusya’yla Türkiye’nin de anlaşması suretiyle, Rusya’yı da anlaşmaya mecbur etmek suretiyle…  O imkanlar da araştırılsın, ama henüz ortada böyle bir imkan yok. Olmadığı için Türkiye’deki Çerkeslerin varlıklarını burada devam ettirmeleri şimdilik peşine düşülecek hedef olur. ‘Biz burada emaneten duruyoruz, diasporadayız ve döneceğiz’ dediğiniz zaman Türkiye’de ne siyasi ağırlığınız olur, ne de ekonomik ilişkilerde güven telkin edebilirsiniz. Kendinizi gereksiz yere yabancılaştırmış olursunuz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin de üzerine düşen bir şeyler olmalı?

Helsinki nihai senedi bütün batılı devletler gibi Türkiye’ye de son 30-35 yıldır kendi içerisindeki bütün farklı unsurları, kültürleri devam ettirme mükellefiyeti veriyor. Hem milletler arası camiaya hem de devletlere veriyor bu mükellefiyeti. Türkiye Cumhuriyeti devleti katıldığı anlaşmalar uyarınca Türkiye’deki Çerkes varlığını devam ettirmek için maddi imkan tahsis etmek, her türlü gayreti göstermek mükellefiyetindedir. Türkiye Cumhuriyeti devletine bu mükellefiyetini dostça hatırlatmak, vatandaş olarak hatırlatmak, Türkiye’nin insanı olarak hatırlatmak gerekiyor. Olması gereken bence budur. Ve bakmayın siz Bardakçı’ya, Türklerin çoğunluğu, doğru dürüst anlatılırsa ‘Çerkesler yok olmasın varlıklarını sürdürsünler’ der. Mesele Türklere bunu dedirtmektir.

Doğru dürüst anlatılmadığı için mi etkili sonuç alınamadı bugüne kadar?

Ben Sovyetler Birliğini inceleyen yazılar da yazdım. Sovyetler birliğinin durumu şuydu; bütün dünyada son derece etkili propaganda mekanizmaları kurdular. Sovyet rejimine karşı olan herhangi birine sorduğun zaman ‘Sovyetler her ne kadar demokrasi değilse de ekonomide çok büyük başarılar sağladılar’ derdi. Dünyada insanları bu şekilde düşünür hale propagandayla getirdiler. Oysa dağıldıktan sonra görüldü ki -doğru araştıranlar daha önce de farkındaydı zaten- Sovyetlerin asıl başarısızlığı ekonomide. Bunu kurdukları propaganda düzenine örnek olarak ifade ediyorum. Rodina dedikleri devlet kuruluşları vasıtasıyla Rusya’yla irtibatı olan, Rus olur, Gürcü olur, Çerkes olur, Yahudi olur… Bunların hepsi içerisinde propaganda yapmayı planladılar ve Ankara derneği vasıtasıyla Türkiye’de bunu uyguladılar. Bu arada dönüş fikriyle ve saire ile amaç Türkiye’de Sovyetler birliği sempatizanı bir Çerkes kitlesi yaratmaktı. Tabi yalnız Çerkes kitlesi değil, Öğretmen kitlesi, Gürcü kitlesi vs.

Bahsettiğiniz bu Rus propagandası Türkiye’de nasıl işliyordu?

Bir grup vardı 1970-71 den itibaren. Bunlar Türkiye’de bir şeyler yapar görünüp Türkiye’den dışarıya Çerkes sesi çıkarmama planını uyguluyorlardı. Bir başkasının da Türkiye’de Çerkesler yaşıyor diye dışarıya ses vermesini engellemek için de ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı. Yani bunların içindeydim. Bunu siyasi sebeplerle söylüyor değilim, bilerek söylüyorum. Benim mesleğim avukatlık. 1987’de önce Avrupa insan hakları komisyonu, 1990’dan itibaren de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Türkiye ilişkisini kurduktan sonra işlerimi tedricen o alana yönelttim. Şu anda AİHM’den en çok karar almış olan Türk avukatı benim. Bazı konularda da Türkiye’nin taraf olduğu ilk kararları alan avukat benim. Bir ölçüde tanırlığım sebebiyle Helsinki Yurttaşlar Meclisi’nin 1993’te Ankara’da yapılan toplantısına davet edildim. Toplantıdan bir buçuk ay evvel katılımcıların hepsine toplantı programları gönderiliyor. O vesileyle öğrendim ki toplantının ağırlıklı konuları arasında Abhazya ve Çeçenistan var. Bunu öğrenince Ankara derneğine Abhaz kriz komitesine, Ankara’daki konseye, o zaman mevcut olan bütün derneklere programları gönderdim. ‘Ankara’da toplantı yapılacak, bütün dünya NGO’su gelecek, dünya basını gelecek, mutlaka katılın’ diye. Israr etmeme rağmen hiç birisi katılmadı.

Neden katılmadılar sizce?

Katılmamalarının iki sebebi olabilir. Birisi; kendilerinde acz hissettikleri için olabilir. Katılmaları için dil bilmeleri gerekliydi ve saire… Ki pek sanmıyorum, telafi edilebilecek eksiklerdi neticede.  Doğrusu; birileri ‘katılmayın’ şeklinde talimat verdiği için katılmadılar. Dünya basını üç dört gün müddetle burada, Kafkasya meselesi konuşuluyor, dernekler yoklar. Ondan sonra da bütün derneklerden istifa ettim. Tavır bana ihanet gibi geldi. İhanetti de hakikaten. Hele orda meselesi olan toplumların aktivitelerini görünce…  Orada gördüm ki; Kafkasya Diyalogu grubu için 14 kişi gelmişler 4 kişi de içlerinde Abhazya temsilcisi diye getirmişler. Hepsiyle kavga ediyorum. Orada Abhazya aleyhine bir deklarasyon çıkmasını da kavgayla engelledim. Ben varım, eşim var, kızım var bir de Çerkes avukat stajyerim var. Orada bir Hollandalı, adını hatırlamıyorum, kiliseler birliği gibi bir NGO temsilcisi yaşlı bir adam bana dedi ki; “Türkiye’deki Çerkesler Kafkasya’da Çerkes olsun istemiyorlar herhalde.” Bundan sonra da ben derneklerle ilişkimi kestim. Aynı şey 1999’da AGİT toplantısında oldu. Ankara derneği katılımı engellemek için elinden geleni yaptı. Baştan itibaren dünyayla irtibat kurun diyorum. Türkiye dışına gidemiyorsanız Ankara ve İstanbul’da dünyanın büyük basın ajanslarının temsilcilikleri var, onlarla irtibat kurun diyorum. Bir gün Ankara derneğinden bir dostumuz enteresan bir cevap verdi, “Biz Türkiye dışıyla ilgilenmiyoruz” dedi. Yani Türkiye Çerkesleri dernekler marifetiyle iyi imtihan vermediler. Bu başımdan geçenleri söylediğim zaman ‘çok acı konuşuyorsun’ diyorlar.  Ben acı konuşmak için söylemiyorum, gerçek bu. Şimdi artık mecburen, ilişkiye girmek zorunda oldukları için birtakım irtibatlar kurdular Avrupa ile. Bu plan nerden yönetiliyordu, onu çözemedim. Ama program şuydu; ‘Siz Türkiye’de Çerkesler için bir şeyler yaptığınızı gösteririn, başka birisinin karışmasını engelleyin ve sakın Türkiye dışına da ses vermeyin.’

‘Bugüne kadar dernekler marifetiyle iyi imtihan verilemedi’ diyorsunuz, bundan sonra ne yapmak gerekiyor?

Türkiye’deki varlığını Türkiye’de sürdürecek, Kafkasya’dakinin de Kafkasya’da sürdürmesine elinden geldiğince yardım edecek. Keza Suriye’deki de, Ürdün’deki de…  Sovyetler Birliği 1987’den itibaren dağılma yoluna girmişti. Ankara’daki benim bürom Türkiye’deki Çerkeslerin uğradığı bir yerdi o zamanlar. Mesela Amerika’dan 1987 veya 1988’de Suriye’den gitme Yahya Kazan, Amerikan doğumlu genç bir Çerkesle yazıhaneme geldiler. Dediler ki; Çerkes meselesi için İsviçre’de bir merkez yapalım da orada Avrupa’ya tanıtalım. O zaman ben milletler arası NGO’larla irtibata başlamıştım AİHM konusunda yayın yoktu, bilgi yoktu. Bilgi temin etmek için Türkiye dışıyla irtibata geçmiştim, biraz tanıyordum. Dünyada eski bildiğimiz ulus devlet artık ortadan kalktı. Bir mahallileşme var bir de milletler arası otoriteler var. Türkiye de Rusya da Avrupa Konseyinin, Avrupa Birliğinin genel politikasına ters tavır içerisine giremez. Sivil toplum kuruluşları günden güne ehemmiyet ve etkinlik kazanıyorlar, onların yarattığı hava dışında da hareket edemez. Dedim ki; İsviçre’de bir şey kurmaya gerek yok. Çalışma sistemlerini biliyorum bu milletler arası kuruluşların. Doğru dürüst anlatmak kaydıyla, mesela milletler arası “Pen” kulübüyle, hukukçuklar komisyonuyla –bunların dışında bir süre örgüt daha var- irtibat kurabilirsek, bunu organize edebilirsek meselemizi bütün dünyaya yayarız. Bunun için de paraya gerek yok. Yani gidip gelmek, şahsi ilişki kurmak için ne kadar lazımsa o kadar lazım. Yolunu yöntemini belirleyeceksin. Bu organizasyonların beşte birini kendi meselene çekebilirsen bütün dünyaya bir ay içinde meseleni intikal ettirirsin. Bunu yaparken de herhangi bir halka, herhangi bir topluma, herhangi bir devlete husumet ilan etmenin gereği yok. Rusya’da da son derece samimi organizasyonlar var. Kafkasya’daki Çerkeslerin hakkını Rusya’daki Ruslara takip ettirmek de mümkün.

Peki, ilke olarak neleri dikkate almak gerekli?

Türkiye’nin solu ve sağı, dünyadan bakılınca çok ciddi bir sol veya sağ değildir. Hele solcu veya sağcı olmak Çerkesler gibi bir halkın, bir kültürün geleceğini garantiye alma meselesinin yanında çok küçük bir meseledir. Türkiye’de solculuk-sağcılık bugün vardır yarın geçer. Sovyetler birliği de vardı dağıldı. Sovyetler Birliği’ni yeniden kuralım diyen -Rusya’da bir takım fanatikler vardır belki ama- yok.  Yani bunlar geçici. Ama Çerkes varlığı meselesi ya da herhangi halkın meselesi çok daha ciddi bir konu. Türkiye’de bu konularla ilgileniyor görünenleri, Türkiye’nin siyasi kamplaşmasının dışına çıkarmak. Herkesin ideolojisi, bağlı olduğu doktrini olacak, o ayrı rey sandığında veya siyasi parti çatısında. Ama Çerkes meselesini buna masa yapmasınlar. İkincisi; dostlukla yürütmek. Rusların Çerkeslere yaptığı soykırımdır. Ama sen benim hakkımı yedin, ‘senin yediğin hakkımı senden istemem sana düşmanlık değildir’ diye başlayıp ‘hakkımı ver, ben sana düşman değilim’ biçiminde bir üslupla sürdürmek. Rusları hakkaniyet yoluna getirmenin yolu da dışarıdan tazyik yaptırmaktır. Rusya’ya silah atmak, atom bombası atmak falan değil. Dünya NGO’ları seni kabul ederlerse o baskı Rusları yola getirir.

Devam edecek…

Ebubekir Kızık - Yusuf Altunok
Kaynak: Ajans Kafkas-12.04.2011

Abhazların ve Çerkeslerin yaşadıkları bölge, Kuzey Kafkasya şeridinin kuzeyinde yer alır. XIX. yüzyılın başında yaşanan Rus işgalinden önce, bu iki halkın yaşadıkları alan bütün Karadeniz kıyıları boyunca Azak denizine (Adıgece Khı Mıvt’e) kadar uzanmaktaydı. Bu iki topluluğa, vaktiyle aynı bölgede yaşamış ve kavimsel, coğrafi ve dilbilimsel açılardan her ikisinin arasında yer alan, fakat günümüzde küçük birkaç grup halinde sadece Anadolu’da varlığını sürdürebilmekle birlikte Kafkaslarda eriyip gitmiş olan Ubıhları da eklemek gerekir. 

Bu üç halk (XV.yüzyılda başlayan bir sürecin sonucu olarak), XVIII.yüzyılda İslamı kabul etmiştir. İslam öncesi dinleri, dizgenin kökenini ortaya çıkartmaya yetmeyecek birkaç inanç kırıntısı dışında tamamen ve çabucak yok olmuştur.

Bütün diğer Kafkas halkları gibi (Gürcüler ve Osetler), bunların da günümüza adı dışında bir şey ulaşmamış olan bir üst tanrıya inandıkları anlaşılmaktadır.

Abhazların üst tanrısı Anka’dır. Anka’yı kelimesi kelimesine “onlar, onları” şeklinde tanımlamak, yani bütün evrene dağılmış olduğuna, fakat tek bir Vahdet’te birleştiğine inanılan küçük kutsal parçalar bütünü olarak anlamak gerekir. Bu vahdette çokluk, Gürcülerin üst tanrısı Morige hakkında bildiklerimizle uyuşmaktadır.

Ubıhlarda ve Çerkeslerde üst tanrının işlevi birbirinden ayrılmış ve iki bütünlüğe bölünmüştür. Biri insanın iyiliği için ortaya çıkarken, diğerinden korkulduğunu biliyoruz.

Ubıhlarda sadece özel isimdeki farklılık değil, bunun ötesinde biraz da anlayış farklılığı göze çarpar. Bunlar, kendisinden iyilikler elde etmek için çağrılan tanrıyı, sadece beddualarda ortaya çıkan tanrıdan ayırmaktadırlar. İyiliksever olan birincisinin adı Wa’dır. Bazı yerlerde Waba şeklinde geçmektedir. Burada muhtemelen, Çerkeslerde mevcut olan ve “gök” anlamına gelen We’yi görmek gerekir. O halde, tıpkı İslam öncesi Türklerde olduğu gibi, tanrının ilk önceki esas adı sadece “Gök” olmalıdır.

Waşha, kendinden korkulması ve çekinilmesi gereken tanrıdır; tıpkı kelimenin kökeninde olduğu gibi: ”Gök” anlamındaki wa ve “barut” anlamına gelen şha yani “gürleyen, şimşek çakan gök”. Şüphesiz fırtınayla bütünleştirilmiştir. Bu ikiye bölünme, bugün üst tanrıya verilen tek isim olan The ile sadece beddualar sırasında anılan Waşhe’yi eskiden birbirinden ayıran Çerkeslerde de mevcuttur.

1. Fırtına tanrıları

Çerkeslerin fırtına tanrısı, yıldırım kelimesiyle aynı olan Şible adını taşır; bu, sözcük olarak “yılan-at” demek olan hayal gücüyle yaratılmış bir kelimedir. Abhazlarda da tanrının adı, doğayı idare eden fenomenin adıyla karışır: Afi. Birçok duada adının anılmasının gösterdiği gibi, Afi de üst tanrı Anka tarzında, bazen çoğul, bazen de tekil olarak kabul edilir.

Her iki halkta da birkaç ayrıntı dışında kasırga tanrısına karşı yerine getirilen ibadetler aynıdır. Gürcistan ve Osetya’da insan olsun, hayvan olsun yıldırım çarpması sonucu meydana gelen ölümler kutsal bir kazanç, sevindirici bir işaret olarak kabul edilmektedir ve her ikisine de aynı rit yapılır. Köyün dışında, genellikle ormanda veya bir ağacın yakınında, temelde toprağa saplanmış dört büyük kızılağaç (ya da yaprakları dökülmüş yaş ağaç) dalından oluşan kaide üzerine, yakındaki kirişlerle tutturulmuş oldukça yüksek bir çeşit iskele kurulur. Üst tarafa, bir nevi sedir oluşturacak şekilde yapraklı kızılağaç dalları yerleştirilir. İnsana ya da hayvana ait ceset oraya bırakılır ve üzeri yapraklarla örtülür. Birçok kurban, tercihen da beyaz keçi bu iskelenin yanında kesilir ve başları hemen ayrılarak yere saplanmış kazıkların ucuna geçirilir. Danslar, şölenler ve şarkılar günlerce devam eder. Rit tamamlandıktan sonra da bütün tertibat en az üç gün (bazı bölgelerde yedi gün) boyunca yerinde kalır. Bu sürenin sonunda, şayet yıldırım çarpmasıyla ölen bir insan ise ceset toprağa indirilir ve gömülür. 

Yüzyılımızın başında bile hâlâ canlı olan bu gelenek, birçok Antikçağ kaynakları tarafından dile getirilen ve kuzey kısmı, Abhazların bugünkü sınırları içerisinde kalan bölgeye karşılık gelen Kolkhos ülkesinde yaşayanların ölü gömme törenlerini hatırlatmaktadır. 

XVII.yüzyılda Archangelo Lamberti, Abhazların “bir ağaç kütüğünü tabut şeklinde oyduklarını ve içerisine ölüyü koyarak bir ağacın tepesine bağ çubuklarıyla astıklarını” söylemektedir.

Hiç kuşkusuz ölünün kızılağaç dallarından yapılan iskelede geçici bir süre için sergilenmesi, geçmişte hemen hemen bütün ölülere ya da en azından bütün erkek ölülere uygulanmış olması gereken arkaik ölü gömme törenlerinin sınırlanmasını ve hafiflemesini gösterir.

2. Demirci tanrılar

Çerkeslerin ve Abhazların (Gürcülerin aksine) hiçbir zaman bir ruhban sınıfı olmamıştır. Rahibin işi ya kabilenin, sülalenin veya büyük ailenin yaşlısı tarafından ya da genellikle olduğu gibi demirci tarafından yerine getiriliyordu. Bu halklarda demirci tanrı seçkin bir yere sahipti ve görevleri sadece kendi zanaat sahasıyla sınırlı kalmayıp başka alanlara da sıçramaktaydı.

Çerkes tanrısı Tlepş de çıplak elleriyle çalışarak madeni eriten, “su verilmiş çelik”ten bir demircidir. Alnı yedi boynuzla süslenmiştir. Örsünde kıymetli ve sihirli güçlere sahip çeşitli eşyalar ve özellikle de silahlar yapar. Yalnız bunun için çalışmasını kimsenin görmemesi gerekir. Bu tanrı (özellikle de buna Kurdalgon adını veren Osetyalılarda), kahramanlar için efsanevi silahlar imal ederek ve yarı-tanrı madeni Batraz’a tam anlamıyla su vererek, Nart destanında da önemli bir rol üstlenir.

Her iki halkta da demirhane kutsaldır ve değişik ritlerin yapıldığı mekandır. Abhazlar burada en ağır yeminlerini ederler. Çerkesler ise havayı değiştirmek, genellikle de yağmur yağdırmak amacıyla ayinler yaparlar. Gerçekten demir tanrısı, ateşle olan bariz yakınlığı dolayısıyla, fırtınayla ve şimşek çaktıran melek Şible ile bağlantılıdır. O kadınların doğurganlığı, çocukların, özellikle de erkek çocukların doğumu ve eğitimi gibi konularda güç sahibidir. Mesela zor bir doğum gerçekleştiren kadına, kılıç yapımında kullanılmış sudan içirilir. Bebek, demirci dükkanında bir nevi vaftiz edilir: Demircinin döğmek için kızarttığı madenleri tekrar soğutmada kullandığı suyun içerisine batırılarak, bebeğe “su verilmiş” olunur. Abhazlarda yeni doğan çocuk, üzerinde her zaman demir ya da diğer araç-gereçlerin işlendiği demir ocağına, dahası (bereket versin sönüm olan) kömür yatağına bırakılır (Oset efsanesine göre, Oset demir tanrısının garip bir şekilde genç Batraz’a itaat ettiği uygulamaya bakılabilir).

Tanrının onuruna uzun ve karmaşık ayinler yapılır. Abhazlar bu işte sıradan bir demirhane değil, küçük bir yapı içerisine konmuş ve küçültülmüş formlar halinde demircinin bütün araç-gereçlerini ihtiva eden minyatür bir atölye kullanırlar. Üç gün süren esas törenin arefesinde, demirci, bütün ailesinin eşliğinde, gün batımında “tanrı evinde iken” kurban etmek üzere bir oğlağı oyuncak demir ocağına kadar sürükler. Buna ilaveten erkek için bir horoz, kadın için de bir tavuk adanır. Müteakip günler boyunca çok sayıda fişek çekilir, zira demirci-tanrı av tekniklerine ve avcıların başarılarına müdahale eder (av tanrıları ise gerçek anlamıyla avlanma faaliyetinden ziyade, av hayvanını himaye ederler). 

Demirci dükkanının muazzam dinsel ikilemine dikkat çekmek gerekir: Gerçek atölye, demircinin doğrudan mesleki faayetlerini kapsamayan bütün ritler için kutsal bir mekan oluşturur. Bu faaliyet gerçek bir ocakta değil de minyatür bir ocakta yapılan kültü doğurmuştur.

3. Ahin ve kurban edilen inek

Ahin  (akhin veya diğer bazı lehçelerde ahim), hayvancılığı kollayıp gözeten bir Çerkes tanrısıdır. Bu sıfatıyla hayvanın birinci derecede iktisadi rol oynadığı bu toplumların tanrı kültünden çok önemli bir yer tutmaktadır. Öyle ki bazı kaynaklar ondan Çerkeslerin baş tanrısı olarak söz ederler. O ayrıca, aşağıda özeti verilecek olan bir mitoloji parçasında yer alan tek Kuzey Kafkas tanrısıdır.

Çok eski zamanlarda, Karadeniz kıyısında, Tuapse yakınlarında yaşayan bir adamın eşsiz güzellikte bir kızı vardır. Adam kızını, bir dağdan öbürüne vadinin üzerinden tek hamlede geçmeyi başaracak birisiyle evlendirmeye karar verir. Yarışı sadece, kullanmayı bildiği bir gereç sayesinde Ahin adında uzun boylu bir delikanlı kazanır: Bir yamaçtan öbürüne geçmek için vadinin dibine diktiği yüz “sajen” uzunluğunda (226 metre) bir sırık kullanır. Bu tuhaf hareket babyı tedirgin etmekle beraber kızın hoşuna gider ve gençle evlenir.

Daha sonra Ahin kayınpederini ziyaret etmek istediğini bildirir. Bu yaklaşımdan tedirgin olan baba, bütün eşyalarını da alarak kaçar. Oysa Ahin, civardaki dağları kaplayacak kadar kalabalık olan sürüleriyle ihtiyatsızca yoluna devam etmektedir. Delikanlı, iki haftada bir hafta uyumaktadır. Bu uzun uykuyu fırsat bilen kayınpeder hiç tereddüt etmeksizin Ahin’in hareket etmek için kullandığı tahta bacakları birkaç yerinden testereyle keser. Uyandıktan sonra bir tepeden diğerine sıçramak istediği zaman kesilen tahta bacakları dağılır ve Ahin bir daha çıkarmamak üzere nehrin sularına gömülür. Kısa sürede o muazzam sürüsü de yok olur.

Denir ki, bu tarihten günümüze kadar bu olayı anmak ve Çerkeslerin yaptıkları bu hatayı bir kurban yoluyla ödemelerine imkan vermek üzere her yıl aynı tarihte bir inek, Ahin’in ineği ortaya çıkar. Ormanda belirir ve kutsal bir koruluğa yönelir. İnek nerede durması gerektiğini bilmektedir ve hiçbir şey ve hiçbir kimse onu yürüyüşünden alıkoyamaz. Herkes kendiliğinden duracağı yere kadar onu saygıyla izler ve o kendisini kurban edecek kimsenin bıçağının altına kendiliğinden gelir. Kendi seçtiği yerde kurban edilen inek, derisinin yüzüleceği ikinci bir yere taşınır. Buradan da kesilip parçalara ayrılacağı üçüncü, pişirileceği dördüncü bir yere götürülür ve beşinci bir yerde de eti yenir.

Mitolojinin, Çerkeslerin deyimiyle “kendiliğinden gelen inek” ile ilgili son kısmı yüzyılımızın başında yapılan birtakım ayinlerle iç içe girmiştir. Bu külte ve ayinlara bağlanan aynı inanç, Abhaz ve Mingrelilerde (Kolkhos’un eski sakinleri) de yaygındır.

Ahin’in kayınpederinin entrikası sonucu ölümü efsanesine gelince, bunun sadece Çerkeslerde değil komşu Ubıhlarda da birçok değişkesi mevcuttur. Ahin’in değneği, Çerkes kaynaklarına başvurmaksızın açıklama imkanı bulunmayan önemli simgesel olayları açıkladığı gibi, özellikle Abhazların Abrskil ve Gürcülerin Amirani efsanelerinde olmak üzere diğer Kafkas mitolojilerinde de yer alır.

4. Şevzeriş

Şevzeriş (ya da Sevseriş), Narta Sosryko (Çerkeslerde Savsırık, Osetlerde Soslan) destanının meşhur kahramanıyla kendi kültü arasında kurduğu benzerlikler açısından önemlidir.

Onun, üretimden muhafazasına kadar bütün aşamalarında tahıl ürünlerinin koruyucusu olduğu anlaşılıyor. Şevzeriş için ritler, taze çınar veya armut ağacından budaklı bir kütüğün üzerinde ya da aynı türden kesilmiş bir ağaçtan elde edilen bir direk hazır bulundurularak, bazılarına göre ilkbaharda, bazılarına göre ise hasat sonrasında ya da kış mevsiminde yapılır.

Ritten bir önceki akşam olan “Şevzeriş gecesi”nde, çınar tomruğu veya armut kütüğü dışarıya, kapı önüne uzatılır. Kutsal güçle bütünleşen bu tomruğa “Şevzeriş” adı verilir ve öyle hitap edilir. Ritin en önemli safhası, kütüğün “eve girdiği” andır. Bu adet Asya meşeli dinlerdeki “giren ağacı”, yani çamın Attis kültündeki rolünü hatırlatmaktadır (bkz.Frazer, Atys ve Osiris). Çerkesler, onun çok eskiden, özellikle dalgaların üzerinde yürümek gibi üstün güçlerle donanmış bir adam olduğunu, fakat tanrının sınırsız gurur ve kibri yüzünden bacaklarından mahrum bırakarak cezalandırdığını ifade ederler.

Kahraman Nart Soslan efsanesi hiç şüphesiz, bugün unutulmuş olan “Şevzeriş mitolojisi”nden izler taşır.

5. Av tanrıları

Kafkasya’da av, yakın zamanlara kadar hatta bugün bile birçok dağlık bölgede bağımsız bir iktisadi faaliyet olmaya devam eder ve pagan dinsel inançlar ve mitoloji üzerindeki etkisi buradan gelir.

Avcıların faaliyetlerini kollayan, aynı zamanda yasal sahipleri oldukları vahşi hayvanların “ekolojik” bir tarzda korunmasını sağlayan ve çoğunlukla da dişi “av hayvanlarının efendisi” olan tanrı, halen bütün Kafkas halkları tarafından bilinmektedir. Özetle gökkubbenin altındaki ormanların idaresine benzer bir biçimde, av tanrıları da av hayvanlarının hem yok olmasını teşvik eder, hem de ava bazı sınırlamalar getirir.

Osetya’da “av tanrısı”, “yabani hayvanların efendisi” genç bir erkek olan Aefsati’dir (aynı adı Apsat şekliyle Svanların av tanrılarından birinde görmekteyiz). Av hayvanına “Aefsati’nin hayvanı” (aefsatiyi fos) denir. Av tanrısı avdan önce çağrılır ve avın başarıya ulaşmasından sonra vurulan hayvanın eti yenmeden kendisine teşekkür edilir.

Çerkeslerin av tanrısı (Doğu Çerkesleri olan Kabartaylarda bu bir tanrıçadır) “ormanın tanrısı”, orman anlamındaki “mez” ve tanrı anlamındaki “the”den oluşan Mezithe’dir (Kabartaycada Mezith). Vücudu tamamen gümüşle süslü, tıpkı organik bir zırha benzer bir şekilde olup, boynuzları da gümüştendir. Bıyıkları altından alevler gibi, boyu fil boyunda, dağkeçisi postu giyinmiş, fındık ağacından yayı, kızılcık ağacından okları vardır. Kendi hizmetinde olan kızların (Abhaz inancına göre bunlar öz kızlarıdır) bakımını yaptığı ve otlattığı dişi geyikler (maral) ile orman geyiklerinin öncülüğünü yaptığı altın kılları olan bir yabandomuzuna biner ve özellikle avcıların kendisine kurban ettikleri hayvanların kanıyla beslenir.

Esasen bütün Kafkas halkları için avın kutsal bir faaliyet olduğu ve vurulan her hayvanın av tanrısına sunulan bir hediye değerinde görüldüğünün altını çizmek gerekir.

Çerkes avcıları kendi aralarında gizli bir dil, “orman dili” kullanırlar; “gizlilik” her açık hecenin sonuna eklenen anlamsız eklerle oluşturulur.

Yves BONNEFOY’un Mitolojiler Sözlüğü kitabından derlenmiştir

Kafkasya

Aralık 12, 2018

Kafkasya veya Kafkas Dağları adı, Eschylus ve Heredot zamanından beri kullanılmaktadır. Önceleri Hazar Denizi ile Kara Deniz arasındaki berzahda, batı kuzey batı yönünden doğu-güney doğu yönüne uzanan dağ zincirini tanımlamak için kullanılan bu isim, bu gün, Astrahan eyaletinin güneyi ve Don'dan başlayarak Türk ve İran sınırlarına kadar uzanan toprakları içine alan ülkeye verilmektedir.

Kafkasya, esas itibarıyla dağlık bir ülkedir. Kafkas halklarının büyük çoğunluğu da, Rion ve Kura ırmağının vadilerinde yaşayan Hıristiyan halkları saymazsak, genellikle dağlık bölgelerde yaşarlar. Büyük bir yükseltiye sahip olan merkezî dağ zinciri, diğer bütün fiziksel Özellikleri de etkileyerek nüfusun yapısının oluşmasında belirleyici bir rol oynamıştır. Kafkaslılar, bu dağlara, sadece herkesten değişik olan karakteristik Özelliklerini değil, fakat bu günkü varlıklarını da borçludurlar. Fazla bir abartmaya kaçmadan şunu söyleyebiliriz: Dağlar, insanları şekillendirirken onlar da, ateşli bir cesaret ve enerjiyle bu çok sevdikleri ve onun erişilmez yerlerinde tehlikeye karşı koyabildikleri dağları için dövüşerek borçlarını Ödediler. Fakat buna rağmen, her yerde bir çelişki karşımıza çıkar ve güçlülükle zayıflığın el ele olduğunu görürüz. Kendilerini düşmanlarına karşı koruyan engebeli ve yüksek dağlar, dik ve derin vadiler ve ilk çağlardan kalan gür ormanlar, aynı zamanda Kafkaslılar’ın birleşmesini önledi. Bu birleşme olmadan da, Kafkas kabileleri, uzun vadede Ruslar’ın korkunç gücüne boyun eğmek zorundaydı.

Strobo'nun kitabında çok iyi bilinen bir pasajda, şimdiki Sohum Kale veya onun yakınlarındaki bir yerde kurulmuş olan Dioscurias'ın çeşitli diller konuşan insanlar tarafından ziyaret edildiği anlatılmaktadır. Strabo, bu dillerin sayısını yetmiş olarak verirken Pliny, Timostenes'den aktardıklarında bu dillerin sayısının 300 kadar olduğunu belirtmekte ve şöyle demektedir; "Sonraları, biz Romalılar, oradaki işlerimizi 130 tercüman eşliğinde sürdürmek zorundaydık." Ve EI-Aziz, Doğu Kafkasya'ya "Diller Dağı" anlamına gelen "Cebel es-sine" adını vermiştir.

Kafkaslar, dünyanın başka hiç bir yerinde görülemeyen bir şekilde çok sayıdaki kabilelerinden, ırklardan ve insanlardan oluşmaktadır ve bunlar, çok çeşitli diller kullanmaktadırlar.

Kara Deniz ile Hazar Denizi arasında uzanan Kafkaslar, tarih boyunca, ülkeleri işgal edilen mültecilerin sığınak yeri olmuştur. Daha sonra, bu işgalciler de, kuzey ve güneyden gelen istila akınlarına dayanamayarak işgal edilen duruma düşerek bu sefer onlar da, Kafkaslara sığınmışlardır. Dünyanın bir çok bölgesinden gelen insanların, buraya sığınmaları, tamamen Kafkasların coğrafi konumu ve fiziksel yapısından kaynaklanmaktadır. İstilalara uğrayan bura halkı, savunmanın daha kolay olduğu ve kendilerinin daha zor izlenebildiği dağlara sığınarak daha önce buralara gelmiş olanlara katılarak onlara karışıp yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Bunu başaramayanlar ise dünyadaki milletler arasından silinerek tarih sahnesinden yok olmuşlardır.

Dağıstanlılar, kasaba ve köylerinin yerlerini seçerlerken her şeyden önce savunmaya uygun olmasını ön plana alıyorlardı. Bu yüzden yerleşim yerlerinin çoğu, yüksek bir tepenin üstünde veya bir tepenin ya da kaya parçasının karşısında kurulurken gerisinin de erişilmesi imkânsız dik bir uçurumla emniyete alınmasına dikkat edilirdi.

Evler, iki katlı olarak taştan yapılırlar ve her türlü ihtiyaca uygun olurlardı. İç duvarlar ve taban, killi topraklarla sıvanır ve genellikle de beyaz toprak suyuyla boyanırdı. Evler, mümkün olduğunca bir amfitiyatro şeklinde düzenlenir ve birbirlerine siper olacak şekillerde dizilirlerdi. Sadece iki atlının yanyana geçebileceği kadar dar yapılan dolambaçlı sokaklar, bir parmaklığa veya ağaçtan engele sahip evlerin bulunduğu yerlerde bunlarla kesilir ve hiç kimsenin geçmesine izin verilmezdi. Bu durumda, yolu savunanların hepsi oradan çıkarılmadan veya öldürülmeden oradan geçilmesi imkânsız olurdu.

Yakıtların azlığından dolayı yerleşim sırasında göz önünde bulundurulan ikinci etken, sıcaklıktı. Bu yüzden bütün köyler, kuzey taraflarını kayalar ve dağ sıralarıyla korumaya alırken yönleri, güneye dönük bulunuyordu. Böylece kışın, güneş ışığından yeterince yararlanmayı sağlıyorlardı. Diğer bütün etkenler; içilecek soyun getirileceği yer ve yakınlarda işlenecek toprak parçasının bulunup bulunmadığı gibi şeyler, tamamen ikinci derecede kalıyorlardı. Toprağın az olması, sadece nüfusu sınırlandırıcı bir etkendi. Ondan ötesi önemli değildi. Su konusuna gelince, eğer su alınacak yer, kendi silahlarının koruması altındaki bir alanda ise o konuda bir an bile düşünmeye gerek yoktu. Çünkü bu tür işleri tamamen kadınlar yürütüyordu. Hiç bir Dağlı, böyle bir şeyle kendisini küçültmezdi.(!) Erkeklerin işi, yemek, uyumak, güneşlenirken sopa yontmak ve savaşmaktı. Bütün ev işleri, karısına ve kızlarına bırakılmıştı. Bu yüzden bir kız ne kadar çalışkan ise evlenmesi de o kadar kolay oluyordu. Bir kaç yıllık ağır çalışma şartlarından ve doğurulan çocuklardan sonra tamamen yıpranarak çöküyorlarsa buna kim bakar? Gerçekten Dağlarda kadınların durumu, o kadar imrenilecek bir şey değildi.

Çeşitli Dağıstan kabileleri, bir çok yönlerden birbirlerinden ayrılırlarken karakteristik birtakım ortak noktaları vardı. Kültür açısından oldukça gelişmiş, sabırlı, zeki, marifetli, bir bakışta karşısındakini okuyarak bir kelimeyle onun hakkında karar verme yeteneğine sahip, onurlarına çok düşkün ve son derece dinlerine bağlı insanlardır. Yeme ve içmelerde son derece itidalli davranıyorlar, aşırıya kaçmıyorlar ve çok az uyku uyuyorlar. Kusur derecesinde çok cesur olduklarını belirtmeye gerek yok savaş sırasında komşuları Çeçenlerden daha yavaş ve az atılgan olmalarına rağmen çok daha inatçıydılar ve son hadlerine zorlandıkları zaman çok daha şiddetli bir şekilde korkunç bir kavga verirlerdi.

Dağıstanlılar, fert olarak tam dağlıdırlar; sağlam, kıvrak, aktif ve yorgunluğa dayanıklı. Şekil olarak kaynaklarının zenginliğini gösterircesine farklılıklar gösterirler. Fakat çoğunlukla güzel insanlardır.

Özellikle üst tabakalarda olanların mavi gözleri, sarı saçları, uyumlu çehreleri ve hafifçe çıkıntılı elmacık kemikleri vardır. Bu tip, Tweed'in kuzeyinde her yerde görülebilir. Bu karakteristik yapılarından dolayı bu insanların, Heredot'un söylediğine göre Hazar kıyısındaki şeridi izleyerek aşağı inen ve İran’ı işgal eden Kimmerler (Gimrililer) ve İskitlerin torunları olduklarını söyleyebiliriz.

Savaşın başlaması sırasında Dağıstan'ın büyük kesiminde, Araplar tarafından ülkeye getirilen hanlık sistemiyle yönetilirken bir çok yerlerde de demokratik bir yaşam süren özgür kabileler, küçük veya büyük gruplar halinde, yaşamlarını sürdürmekteydi.

"Çeçenistan" ismi Ruslar tarafından, doğuda Sulak nehri, batıda Yukarı Sunja ve kuzeyde Aşağı Sunja ile Terek arasında kalan alana verilirken ülkenin güney sınırı, Dağıstanlı Andiler ve Avarlar ile Tuşenler'in ve Kevsurlar'ın yaşadığı dağlık bölgelere kadar uzanıyordu. Şimdi bile büyük bir kısmı ormanlarla kaplı bulunan Çeçenistan, bir zamanlar tamamen ormanlık bir ülkeydi. Ormanlar, sık sık, derin yataklarında büyük bir hızla akan sayısız ırmak ve derelerle bölünüyorlardı. Bu ırmaklar, güneye doğru gittikçe daha çok yükselen ve birbiri ardınca uzanan dağlardan doğuyorlardı. Bu ırmakların kenarlarında Çeçenler, birbirlerinden ayrı büyük çiftliklerde veya sayıları bazen bir kaç yüzlere varan evlerin bulunduğu avullarda (köylerde) yaşıyorlardı. Evler, tek katlı olarak sazlardan ve kerpiçlerden yapılıyor ve dam, düz olarak örtülüyordu. Ağaçlarla desteklenerek sağlamlaştırılan evlerin içi ve dışı çok temiz tutuluyor ve çeşitli şekillerde süsleniyordu. Yaşayanların rahatlığı için halı, kilim, yastık, mineler, yorgan, bakır kaplar ve benzeri diğer bütün ev eşyaları hazır bulunurdu. Her evin, kendisine ait bahçesi veya üzüm bağı bulunurken köyün çevresinde ormanlık bölgeden arta kalan düzlüklerde mısır, arpa, yulaf veya darıyla dolu işlenmiş tarlalar uzanırdı. Köylerin yapısı savunmaya uygun olmadığından köyün bir ucu her zaman orman ile temas halinde bulunur ve bir tehlike anında kadınlar ve çocuklar, yanlarına alabildikleri eşyalarla birlikte ormana sığınırlardı. Onda dokuzunu dev kayın ağaçlarının oluşturduğu bu ormanlar, bir felaket anında Çeçenlerin sığınacak yeri oluyor ve Rusların ilerlemesine en büyük engeli teşkil ediyordu. Çeçenlerin komşuları olan Kumuklardan ve Dağıstan platosunda yaşayan Dağlılardan farklı bir yapı kazanmaları, büyük ölçüde bu ormanlara bağlıdır. Ormanlar, onların coğrafi yapılarını belirleyen tek etken olduğundan savaşın şeklini ve süresini de etkileyerek yönlendirmiştir. Ormanlar ayakta kaldıkça Çeçenlerin baş eğdirilmeleri imkânsızdı. Ruslar, dev kayın ağaçlarını kesmeye başlayıncaya kadar Çeçenlere karşı kalıcı bir başarı elde edememişlerdir. Aslında uzun vadede, Çeçenlerin kılıca değil, fakat baltaya yenik düştüklerini söylersek yanılmış olmayız. Ormanların hayatî önemini kavramış olan Şamil, çok kesin emirler vererek onları korumaya almıştı. Sadece sebepsiz yere ağaçları kesenleri değil, fakat aynı zamanda, meşru işlerde kullanılmak üzere ama kendi izni olmadan ağaç kesenleri ele şiddetli bir şekilde cezalandırmıştır. Kesilen her ağaç için bir inek veya boğa ceza olarak alınırken en kötü durumlarda suçlu asılırdı.

Çeçenistan'da herhangi bir hükümet sistemi olmadığı gibi halk arasında bir sınıf sistemi de oluşmamıştı. Her Çeçen, doğuştan sahip olduğu bir hakla kendisini herkese eşit sayardı. Fakat bütün demokratik toplumlarda olduğu gibi Çeçenler de, her zaman asil bir ruhun etkisi altında kalmaya hazırdılar. Şan ve şeref kazanmak için önlerinde tek bir yol vardı: savaş! Ve içlerinde en hırslı olanları, bu yolda bütün güçleriyle yürüyerek her türlü cesaret ve atılganlığı sergileyerek savaş alanlarında kendilerinin sınırlarını zorluyorlardı. Bir kere şan ve ün elde edildikten sonra saygı ve etkililik de onunla birlikte geliyordu. Fakat yine de hiç bir Çeçen, kendi halkı ve hatta sadece kendi bölgesinde, diğerleri üzerinde mutlak bir etki kurarak hükmedememiştir.

Her Çeçen, doğuştan müthiş birer binici, keskin birer silahşor ve iyi birer atıcı özelliklerini taşıyordu. Elden ele, babadan oğula geçen silahları; tüfek veya tabanca, kılıç ve kinjal, onların en değerli varlıklarıydı. Silahlardan sonra bir Çeçen için en önemli şey, atıydı. Bir Çeçen'in, duyduğu derin ve sökülüp atılması imkânsız duyguları, en iyi şekilde bir İngiliz şairinin sözleriyle anlatılabilir:

"Bir at, bir at! Eşsiz hızı olan,
Bir kılıç, keskin metalden;
Bunlardan başka herşey, değersizdir
Soylu kalpler için,
Bunlardan başka herşey, gereksizdir
Dünyada olan."

Çeçenler, daha önce pagan olmalarına rağmen şimdi hepsi Müslümandırlar. En azından önceleri fazla keskin olmayan bu duyguları, Ruslarla başlayan mücadeleden sonra kuvvetlenerek olaylara hakim olmuştur. Köylerdeki camilerde Mollalar, Kur'an'ı tefsir ederler. Arapça, Dağıstan'da da olduğu gibi dinî dil olarak konumunu sürdürürken aynı zamanda Kafkaslarda yazılıp okunan tek dildir. Fakat Şamil'in zamanına kadar bütün sivil problemler ve suç davaları, yerel gelenek ve göreneklere göre çözümleniyordu. Dil olarak da Çeçence kullanılıyordu. Bu adetler, kan davasını şiddetli bir şekilde destekleyerek körüklüyordu.

Fert olarak Çeçenler, uzun boylu, kıvrak, ince ve sağlam yapılı, genellikle yakışıklı, atik, cesur ve sert, düşmanlarına karşı korkulu ve kurnaz; fakat bunların yanında, kendi ilginç düsturlarına göre son derece şerefli ve onurlu insanlardır. Öyle ki, bunun derecesi ve şiddeti, daha gelişmiş ırklarda çok az bilinmektedir. Misafirperverlik, bütün Dağlılarda olduğu gibi, en kutsal, bir ödevdir. Bir Çeçen'in, şans eseri olarak karşılaşıp oldukça cüzî bir kazanç uğruna, hiç bir acıma duygusu ve vicdan azabı çekmeden öldürebileceği bir kimse, davetsiz de olsa evinin eşiğinden adımını içeri attığı anda Çeçen, hayatını, istediği takdirde onun ayakları dibine fırlatırdı. Başkalarının sürülerini sürüp götürmek, yolları kesmek ve düşmanlarını öldürmek gibi. şeyler, bu ilginç yaşam düsturuna göre şerefli işler sayılıyor ve bu durum, genç kızlar tarafından da teşvik ediliyordu. Öyle ki, böyle bir işte kendisini ispatlamadan genç bir kıza talip olan kimse onlar tarafından hakir görülürdü. Bu değer yargılarının zorlamaları ve bir düşmana, özellikle nefret edilen Ruslara karşı yürütülen savaşla birleşince yetişkin bir kimsenin, bütün uğraşları bunlar oluyordu. Ev ve tarla işleri kadınlarla savaşta esir alınan kölelere bırakılıyordu.

19.y.y’ın ilk yarısında bazı İngiliz gezginler tarafından Çeçenler’e ait çok miktarda tanımlama yapılmıştır.Bu gezginler Çeçenler’in daha çok savaşçı ve akıncı vasıfları üzerinde durmuşlardır.Daha önemli bir noktaya ise aşağıdaki satırları 1887 yılında kaleme alan Fransız Arkeolog Ernest Charte temas etmiştir.

“Bağımsızlık zamanlarında Çeçenler, bir Milli Meclis tarafından idare edilen, birbirlerinden ayrı topluluklar halinde yaşamaktaydılar.Bu gün herhangi bir şekilde bir sınıf fikrine sahip bulunmayan yekpare bir toplum yapısına sahiptirler.Bu durumda kendi içlerinde asaletin hükmedici bir vasfa sahip olduğu Çerkeslerden hayli farklılık göstermektedirler.Doğu Kafkasya’nın sakinleri arasında tam manasıyla ir eşitlik hüküm sürmektedir.Meclislere cemaat büyüklerini seçen kuvveti hem zaman hem de derece açısından kısıtlanmıştır.Çeçenler, zeki ve esprili insanlar olup Ruslar onları Kafkasya’nın Fransızları olarak adlandırmaktadırlar.”

Onsekizinci yüzyılın sonlarından itibaren (1785-18599 Dağlıların, Çarlık idaresi eliyle yerleştirilen muhacirlere karşı vermiş olduğu olağanüstü mücadele söz konusudur.Çarlık Hükümeti’nin Kuzey Kafkasya’yı istilasına karşı, en faal ve en güçlü muhalefeti Çeçenlerin gösterdiğini söyleyebiliriz.Çarlık kuvvetlerinin Dağlılar üzerine uyguladıkları baskı politikaları bağımsızlık mücadelesindeki birliği sağlamıştır.Çeçenler savaşan esas kuvvetler ve gazavat için gerekenleri tedarik ederek en önemli rolü oynamışlardır. Çeçenistan, Gazavatın tahıl ambarı olmuştur.

İşte Kafkasya, kısaca böyle bir ülkeydi ve insanları da, böyle insanlardı. Öyle ki bunlar, dışarıdan hiç bir yardım almadan, düşmandan ele geçirdikleri hariç, hiç bir topçu kuvvetine sahip olmadan, Allah ve Peygamber'den başkasına güvenmeden sağ ellerinde parlayan çeliklerle yarım asırdan fazla bir zaman korkunç Rus fücünü hakir görmüşler, ordularını yenmişler, yerleşim yerlerini basmışlar ve onun zenginliği, gururu ve nüfusuyla kahkahalarla gülerek alay etmişlerdir. Ve bu kahramanca mücadelenin hikâyesinin, İngiliz okuyucularının sempatisini çekmeye hakkı var! Doğru, onlar, kendileri için savaştılar; İnançları, özgürlükleri ve ülkeleri için. Fakat aynı zamanda, farkında olmadan İngilizlerin Hindistan'daki güvenliğini de sağlamış oldular, şöyle diyor, Sir Henry Rawlinson; "Dağlıların, mücadelesi devam ettiği sürece ileriye doğru sürdürülen işgal hareketinin önünde kuvvetli bir engel oluşturdular, onların' bu yol üzerinden atılmalarından sonra Rusların, Aras'tan İndus'a kadar yürümelerini engelleyecek askerî ve fizikî hiç bir engel kalmamıştı."

Yazarı 10. yüzyılda yaşamış ünlü Arap coğrafya ve tarih bilgini, gezgin Abdül Hasan El Mesudi Kafkasya'nın en eski halklarından Çerkesleri görmüş ve izlenimlerini şöyle kaydetmişti: "Bu kadar temiz ve beyaz tenli, ince belli, güzel kadınlar ve yakışıklı bahadır ve cesur erkekler, herhalde dünyanın başka memleketlerinde yoktur." Yine bu konuda devam eder: "Çerkesler gruplar halinde Trabzon'daki Yunan pazarına gelir ve alışveriş yaparlardı. Hal ve tavırlarından çok uygar ve zeki oldukları belli oluyordu. Çünkü giysileri genellikle brokardan olup, kenarları altın iplik işlemeliydi." El Mesudi, Kabardey bölgesinde bulunan, bugünkü Yessentuki kaplıcalarını da gezmiş ve özellikle yaşlılara şifa veren bu suları Ab-ul Hayat olarak anlatmıştır. Bu suların Çerkesçe isminin Psıfabe olduğunu yazar.

"Çerkesler'de dikkat ettiğim bir özellik de erkek, kadın herkesin dik durması idi (...) Şişmanlık ise Kafkasya'da pek itibar görmemektedir, ben burada kaldığım sürece tek bir şişko insana rastlamadım (...) Çerkes beyinin davranışları, onu Avrupa'da centilmen sıfatını kazandıracak kadar ince ve kibardı...

Bu insanların bağımsızlıkları için verdikleri savaş uzun süredir devam etmektedir. Bu konu tarihçiler için gerçekten incelenmeye değer bir konudur. (...) Dışarıdan yardım almadan sürdürdükleri direniş, bu cesur dağlı halkın ne kadar büyük bir dayanma gücüne sahip olduğunun kanıtıdır..."

Genel olarak Çerkes adıyla adlandırılan birçok kabile vardır, bunlar kendi aralarında, değişik adlar altında bölümlere ayrılırlar. Bunların bir kısmı Müslümandır, diğerleri ise daha ılımlı ve bazı özellikleri açısından Avrupa’daki eski Druidizm'e benzeyen bir dine bağlıdırlar ve bunun gereklerini yerine getirirler. (...) Çerkesler yalnızca şaşırtıcı derecede direnç gücüne sahip sade insanlar olmakla kalmayıp, gerilla savaşında bunlardan üstün başka bir millet herhalde yoktur. Ateşli silah kullanmakta son derece ustadırlar. Bu silahları kendi dağlarında, modern gelişmelerin sağladığı imkanlardan yoksun olarak yaptıklarına kendi gözlerimizle tanık olduk. Çerkeslerin pek çoğunun en iyi Şam çeliğinden yapılmış yivli silahları vardır.

Kafkasya’da ilgimi çeken önemli bir özellik dikkatimi çekti, yazmadan geçemeyeceğim. Burada av hayvanlarını silah veya ok dışında tuzak, kapan, kafes v.b. yollarla hileli yöntemlerle avlamak yoktur. Bu çok ayıp sayılır ve sportmenliğe yakışmadığı düşünülür.


Kadri Mustafa ORAĞLI:Millet Katilleri Sayfa:25-26 Hamle Yayınları
John F. Baddeley: Ruslar’ın Kafkasya’yı İstilası ve Şeyh Şamil S:19–33 (Çeviren: Sedat Özden) Kayıhan Yayınları İstanbul
Aydın O.ERKAN:Tarih Boyunca Kafkasya Sayfa:28 İstanbul,1999 Çiviyazıları
Aydın O.ERKAN:Tarih Boyunca Kafkasya Sayfa:55 (Lonworth- A Year Among the Circassians Çerkesler’le Bir Yıl) İstanbul,1999 Çiviyazıları
Aydın O.ERKAN:Tarih Boyunca Kafkasya Sayfa:79 (Clive Philipps-Wolley- Kırım ve Kafkasya’da Avcılık Anıları) İstanbul,1999 Çiviyazıları

Muhacerat, yani Kafkas halklarının büyük kısmının 19.y.y.da Osmanlı Devleti’ne ve yakındoğu’nun diğer ülkelerine göç hareketi yakın dönem Kafkasya Tarihi’nin en karmaşık ve trajik sayfalarından biridir.

Kafkas halklarının göç harekatı tarihin değişik dönemlerinde çok defa yaşanmış ve her biri belli sebeplerden kaynaklanmıştı.Fakat 19.y.y.’ın ikinci yarısında Dağlıların Halk Kurtuluş Mücadelesi’nin yenilgiyle bitiminden sonra yaşanan muhacerat, Kafkasya’da kendi medeniyetini ve özgün kültürünü yaratan bir halkın ülkesini terke zorlanması özelliğini taşıyordu...

Devrim öncesi Rus tarih yazımında Kafkas savaşlarının başlangıç tarihi 1799 olarak verilmektedir. Avrupa ve Türk tarih belgelerinde ise Kafkas savaşının başlama tarihi Ruslarınkinden epeyce farklıdır. Batılı kaynaklarda, temelde, Suvorov'un 1782'de Nogayları katletmesinin Kafkas savaşlarına giriş sayılabileceği görüşü hâkimdir Avrupa tarihçiliğinde, Şeyh Mansur İsyanı ve onun 1785'te Anapa'dan Kızlar'a dek "cihat" çağrısı, Kafkas savaşının asıl ilk adımı olarak görülür.

Aynı şekilde, Türk tarih yazımı da, Suvorov'un Nogayları yok etmesi olayının Kuzey Kafkaslar üzerindeki "önemli sonuçlarına" değinerek, Babıâli'nin Şeyh Mansur'u Ruslara karşı "kışkırtması"nı Kafkas savaşının başlangıcı olarak göstermektedir. Türk tarihçileri, Şeyh Mansur İsyanı'nın, ilk kez "tüm Kafkas boylarını birleştirmeye" yeltenerek "Kafkasya'nın kaderini değiştirdiği" olgusunu özellikle vurgulamaktadırlar.

Gerçekten de, Kuzey Kafkas halklarına karşı genel askerî harekât, Tümgeneral A.P. Ermolov'un Kafkas Ordusu Başkomutanlığı ve Kafkas Bölgesi Başyöneticiliğine tayin edildiği andan itibaren, yani 1816'da başlamıştı. Savaş, onun yönetiminde, sonradan Rus birliklerinin Kuzey Kafkas boylarının yerleşim bölgelerine akını ve köylerin yakılıp yıkılması şeklini alan, yumuşatılmış partizanca taktiklerle yapılırdı. Hasım tarafın bölgesini ele geçirmek ve zapt etmek gibi bir amaç güdülmezdi.

Kafkas savaşlarının seyrini üç döneme ayırmak mümkündür:

1) İlk dönem 1816–1846 yılları arasını kapsamaktadır. Bu, Rus birliklerinin bölgeyi işgal etmedikleri ve elde tutmaya çalışmadıkları, ancak tehlikeli kişileri tutuklamak üzere tenkil müfrezeleri yolladıkları; dağlıların Türkiye ile alışverişine ve Kafkasya'ya silah sokulmasına engel olmak üzere de Karadeniz kordon boyunu oluşturmaya başladıkları dönemdir.

2) İkinci dönemin (1846–1856) özelliği, Rus birliklerinin yavaş ilerleyişi ve ele geçirdiği toprakları zapt ederek Kazakları kordon boyuna göç ettirmesidir.

3) Üçüncü dönem (1856–1864), Kuzey Kafkasya'yı boyunduruk altına alma planının hazırlandığı ve uygulamaya konduğu dönemdir. Bu dönemde dağlılar yığınsal olarak sürgün edildiler, 'Ruslaştırılma"ya tâbi tutuldular ve ardından da dağlık topraklara Ruslar iskân edildiler.

Kuzey Kafkas halklarının yerlerinden sürülme planları, Kafkas ordusu komutanlıkları ve

Rusya İmparatorluğu Genelkurmayı tarafından ancak Kafkas savaşının üçüncü safhasında geliştirilmeye başlandı. Plan, bölgedeki Rus egemenliğinin sadece Kuzey Kafkasya'nın tümüyle fethi söz konusu olduğu sırada değil, gelecek yüzyıllar için de güçlendirilmesini amaçlıyordu. Ama ondan önce, 1840'ta Çar I. Nikola'nın emriyle, Rusya tarafına gönüllü olarak geçen dağlılar, Don Kazakları ordusundan sayılarak kordon boyuna yerleştirildiler. 1845'ten itibaren Rus tarafına katılan dağlıların sayısına ilişkin düzenli rapor ve istihbarat kayıtları tutulmaya başlandı. Buna göre, 1840'dan 1849'a dek Rusların tarafına yalnızca 120 kişi geçmişti. Mayıs 1855'e dek kayıtlara geçen insan sayısı 33 bin 200 idi (17 bin 187 erkek, 15 bin 900 kadın ve 113 çocuk).

Rus İmparatorluğu tarihinde, daha önce de, yerleşik halkın sürülerek yeni elde edilen toprakların "Ruslaştırıldığı" ve bu bölgelerin kendisine bağlandığı olmuştur. Ama bu sadece Müslüman halklara yönelik bir uygulamaydı. Rusya'daki Müslümanların yığınsal olarak Osmanlı İmparatorluğu'na ilk göçleri, 1837 yılında, 29 ailelik bir Kırımlı Tatar grubunun Kırım'dan Türkiye'ye göçme izni aldığı zaman başlamıştır.1856'da yer değiştirenlerin sayısı 200 bin kişiye ulaştı. Tatar muhacirlerin taşınması için, sultanın talimatıyla, Gezlev, Kerç ve Balaklava limanlarına 12 gemi ve 13 yelkenli gönderilmişti.

Ayrıca, Osmanlı hükümeti Kırımlı Müslümanların naklini Türk donanmasına ait gemilerle de gerçekleştiriyordu. Bu nedenle, Osmanlı donanmasının üçte ikisi Tatar muhacirlerin taşınması için kullanıldı. 1860'ta Türk hükümeti Kırımlı 300 Tatarın daha uyruğuna geçmesine izin verdi. Sadece 1860'ın Nisan-Ağustos ayları arasında Kırım'dan göç eden Tatarların sayısı 100 bindi. Rus yazar A. Andreyev'in yazdığına göre, "Ellilerin sonu ile altmışlı yılların başlarında (XIX. yy.- A.A.) Tatar sürgünü çok büyük boyutlara ulaştı: Tatarlar yığınlar halinde çelik çubuklarını bırakıp adeta Türklere koşuyorlardı. 1863 yılına doğru, sürgün bittiğinde, yarımadadan gidenlerin sayısı uzadıkça uzuyordu. Yerel bir istatistik komitesine göre, gidenler, her iki cinsiyetten 141 bin 667 kişiydi. Tatarların ilk göçünde yer alanların çoğu dağlıydı, ama bu kez sürülenlerin neredeyse tamamı düzlük yerlerdendi".Türk tarihçisi Abdullah Saydam, Kırım ve Kafkasya'dan Osmanlı İmparatorluğu'na yığınsal sürgünlere ilişkin araştırmasında, "Kırım savaşından 1860 yılına dek göç edenlerin sayısının en azından 141 bin 667 kişi olduğunu" belirtmektedir. "1862 yılına gelindiğinde muhacirlerin sayısı 369 bin 28'e ulaşmıştır. Bu sayıya sadece Kırım'dan gelenler dahildir."Türk tarihçi Kemal Karpat'ın verilerine göre, 1783–84 yıllarında Kırım'dan Osmanlı İmparatorluğu'na 80 bin civarında Tatar göç etmiş ve bunlar Besarabya, Dobruca ve Anadolu'da iskân edilmişlerdi.

1861–64 yıllarında Kırım'dan 227 bin 627 kişi daha göç etti (126 bin 2 erkek ve 101 bin 605 kadın).Kemal Karpat, 1783 ile 1922 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'na göç etmiş olan Kırım Tatarlarının toplam l milyon 800 bin kişi olduğu sonucuna ulaşmaktadır.

Kırım İstatistik Komisyonu'nun resmî verilerinde, sadece yasal yollarla göç etmiş olan Tatarların, yani pasaport almış olanların sayısı görünüyordu. Bunlardan bazıları daha sonra geri dönmek istemişti. Bunun üzerine, 7 Mayıs 1860 tarihinde, Dışişlerinden İstanbul'daki Rus Sefaretine geri dönmek isteyen Kırım Tatarlarına vize verilmesi talimatı gönderildi.

Kırım Tatarlarının ardından, Nogay ve Kuban steplerinden Nogaylar da, Gunib köyünün Ruslara geçmesi ve Şamil'in tutsak edilmesine sert tepki göstererek, Osmanlı İmparatorluğu'na göç ettiler. Nogaylar'ın toplu olarak Osmanlı İmparatorluğu topraklarına resmî göçü, 1860 yılında, hacca giderek Kâbe’yi tavaf etmek bahanesiyle yapılmıştır. Nogaylardan Galauz-Sablinlerin, Beştovokumların ve Galauz-Cem boylukların tamamı Türkiye'ye göç etmişlerdir. Çoğu Rusya'ya birkaç kez geri dönüp tekrar göç ettiklerinden, Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden Nogayların sayısını tam olarak tespit etmek zordur. Türk araştırmacı Kemal Karpat'ın verilerine göre, bunların sayısı 46 bin ile 50 bin arasındadır. Rus yazarı Tomilov'un verilerine göre ise, Kırım Savaşı'nın ardından 20 bin Nogay ailesi Rusya'yı terketmiş ve bunlar Adana ovasına yerleştirilmişlerdir. 1904 yılında Türkiye'de sadece 2 bin Nogay ailesi kalmıştır.

Çerkeslerin yığınsal göçlerinde, Kırımlı Tatarlar ve Nogayların Osmanlı İmparatorluğu'na gelmelerinin belirgin bir rolü olmuştur. Herşey bir yana, Kırımlı Tatarlar ve Nogaylar, Kuzey Kafkas Müslüman boylara öncü ve örnek olmuşlardır. Bazı Türk uyruklu Tatar ve Nogaylar, önce kendi kendilerine, sonraları ise Osmanlı hükümetinin teşvikiyle, kendi örneklerini izleyerek hak dininin halifesinin ülkesine göç etmeleri için, Kuzey Kafkas boyları arasında hararetli bir ajitasyon başlattılar. Bu propaganda amacına ulaştı ve dağlıların çoğu İslâm halifesinin ülkesinde mutlu bir yaşam rivayetine kandı. Meselâ, 1864 göçü sırasında pek çok mahrumiyete katlanan Çerkeslerin çoğu, kendilerini, "İslâm halifesinin ülkesinde hepimizi bir tas pirinç bekliyor" düşüncesiyle teselli ediyorlardı.

Çar hükümeti, Kırım Savaşı'nın ardından dağlıların sürülmelerine yönelik projeleri müzakere etmeye koyuldu. Bu projeler özellikle Doğu Kafkasya'nın tam anlamıyla teslim alındığı 1859–60 yıllarında gündeme geldi. Batı Kafkasya Ordugâh Kurmay Başkanı 20 Eylül 1860 tarihinde şöyle diyordu: "Dağ kavimlerinin deniz kıyısına sıkıştırılmaları, onları (aralarında hiçbir bağ olmasa da) bizim sunacağımız şartlara boyun eğmeye zorlayacak ve yaklaşan kış harekâtı sırasında birliklerimizi dağların tepelerine yığmamız Kafkasya'nın sağ cenahının yatıştırılması için çok yardımcı olacaktır."Başlangıçta dağlıların göçertilmelerine ilişkin tartışılan birkaç proje vardı. Bunlar dağlıların yalnızca Türkiye'ye değil, düzlüklere ve Rusya'nın iç bölgelerine de yollanmalarını öngörüyordu. Batı Kafkasya'nın fethine ilişkin tartışılan projelerde öne çıkan ortak özellik, hepsinin yerleşik halktan kurtulma gereği ve Rus ya da Hıristiyan öğe ile değişiminin kaçınılmazlığını temel almasıydı. Dağlıların sürgün edilmesinden başka alternatif öngörülmüyordu. Çar hükümeti ve Kafkasya yöneticileri bundan kaçınıyorlardı. General L. Fadeyev, Rusya İmparatorluğu'nun o zamanki yöneticilerinin düşüncesini, Kafkasya'dan Mektupları’nda şöyle ifade etmişti: "Doğu ve Batı Kafkasya arasında köklü bir fark vardı: Çerkesler, denize açık konumlarından dolayı, asla, hem ana yurtlarında kalmayı sürdürüp hem de Rusya'nın arkasında sağlam bir dayanak oluşturamazlardı. Karadeniz'de patlayacak ilk silahın onları yeniden ayaklandıracağını bile bile, bir dönemcik olsun barış için, Kuban ötesi halkını Rus yönetimine boyun eğdirmek için, sürekli, kanlı, olağanüstü pahalıya mal olacak bir savaşın sürdürülmesi gerekirdi. Halkı yeniden eğitmek asırlar sürecek bir işti. Oysa zaman, Kafkasya'nın dize getirilmesinde asıl önemli öğenin ta kendisiydi. Karadeniz'in batı kıyısını Rus toprağına dönüştürmemiz gerekiyordu. Bunun için de bütün sahili dağlılardan arındırmalıydık."

Böylelikle, Rus siyasî çevrelerinde, Kuzey Kafkasya'nın fethinin baş şartının, o bölgenin yerli halktan arındırılması olduğu kanaati oluştu. Bununla birlikte, generallerden bazıları, özellikle Kafkasya savaşına katılmış olanlar, böylesi bir önlemin dağlıların şiddetli tepkisine davet olduğu ve savaşı kanlı, uzlaşmasız bir mezbahaya çevireceği uyarısında bulundular. 1857'de Tuğgeneral Milyutin, Savunma Bakanına ilettiği "Rus Kazaklarının Kafkasya'da iskânı ve bazı yerli boyların yerlerinin değiştirilmesinde izlenecek yollar" hakkındaki notta, düşman kabilelerin topraklarının Kazaklara devredilmesini, buradaki yerli halkın da, Don birliklerinin topraklarına gönderilmesini ve oralarda dağlılar için "koloni benzeri özel yerleşim yerleri" kurulmasını tavsiye etmekteydi. Bu not, Milyutin'in teklif ettiği bu tedbirin dikkate alınması için, Kafkas ordusu birliklerine kumanda eden Çar Yaveri General Koçebu, Çar Yaveri General Homutov ve Tümgeneral Wolf'a yollanmıştı.

Tümgeneral Wolf'un verdiği cevapta, "Tuğgeneral Milyutin'in pusulasının, Kafkasya'yı tanımış olan bir insanı şaşırtmamasının imkansız olduğu; teklif edilen önlemlerin katı ve zorbaca olmasının yanısıra pratikte uygulanmasının kolay olmadığı", belirtiliyordu. "Dağlıyı bilen, onun, yurduna, dağlı değerlerine ve yaşam tarzına derin bağlılığını ve düzlüğe taşınacağına ölümü tercih edeceğini de bilirdi. Bir tekinin bile bu şartlara boyun eğmeyeceğini kesin olarak söylemek mümkündür. Gerçekte istenen (bu fikrin altında yatan ve bu arada açıklanmayan niyet) dağlıların tâbi olmaları değil, telef olmalarıdır."

Çar Yaveri General Koçebu da, cevabında, "Milyutin tarafından önerilen tedbir, yani bütünüyle bir boyun Don bölgesine nakledilmesi, Kafkasya'yı kazandırmakla noktalanacak yerde, Kafkasya çöle döndürülmedikçe sona ermeyecek ve her zamankinden daha şiddetli bir savaşa yol açacaktır. Dağlıların, üstelik sadece cemaatlerin değil, sahipsiz tek tek ailelerin bile bu şartlar karşısında boyun eğmeleri beklenemez... Kafkas boylarının Rusya'ya gönderilmesi teklifine kesin olarak itiraz ederek, Kafkasya'nın yatıştırılması görüntüsü altında bu önlemi tehlikeli bile bulmaktayım" diyordu.

Ancak bazı generallerin isteksizliği ve olumsuz yaklaşımları, hükümetin Kafkasya'nın batısındaki boyları anayurtlarından etme kararını değiştiremedi. Nitekim Kuban bölgesi ordu komutanı ve Kazak birliklerinin başı olarak atanan Graf Evdokimov, Kasım 1860'ta, bu yörede bir inceleme gezisi gerçekleştirerek Kafkas ordusu başkomutanına, bölgenin istilası yöntemine ilişkin kendi görüşlerini özetleyen bir rapor sundu. Evdokimov'a göre kesin çözüm, "Byelaya ve Laba nehirleri arasındaki alanın tamamı ile Karadeniz'in batı kıyısına Kazak köylerinin iskân edilmesi, dağlılara da düzlüğe inmelerinin ya da çekip Türkiye'ye gitmelerinin teklif edilmesi" idi. Evdokimov’un önerileri, Kafkas Ordusu Başkumandanı Baryatinski'nin taktirini kazandı. Doğu Kafkasya'da Lezgilere ve Çeçenlere boyun eğdirten bu general, Batı Kafkasya'da böylesi bir uygulamanın kaçınılmaz olduğunu varsayarak, "Batı Kafkasya'da savaşın nihai hedefi olarak, Çerkeslerin dağlardaki sığınaklarından kayıtsız şartsız kovalanmasını" istiyordu.1860 yılında; Rusya İmparatorluğu Dışişleri Bakanlığının Kafkasya Müslümanlarının Türkiye'ye göçertilmesi konusunda. Savunma bakanına gönderdiği yazılardan birinde, "Prens Baryatinski'nin, devletin yararını gözeterek, Kafkas sıradağlarının kuzey yamacındaki Müslüman boyların Türkiye'ye göç etmeleri için kesin ve açık olarak emir vermiş olduğunu ve bu arada dağlıların, Rusya'ya karşı dinî bir tahammülsüzlük ve düşmanca bir yaklaşımla doldukları Türkiye'den geri dönüşlerini de tehlikeli bulduğunu eklediğini" belirtti.

Temelde tartışılan sorun şuydu: Yerlerinden sürülenlere, Kuban, Don ya da Rusya'nın iç vilayetlerinde toprak mı verilmeliydi yoksa Türkiye'ye göç etme hakkı mı tanınmalıydı? Bu nedenle daha 1857'de İmparator II. Aleksandr döneminde Kafkasya Komitesi kurulmuştu. Bu komite bünyesinde kurulan bir alt birim (bazen ayrı bir komisyon olarak da tanımlanıyordu) Kuban ötesi bölgenin kolonizasyonuyla ilgiliydi. Kafkas Komitesi'nin çözümlemesi gereken sorunlardan biri de, Rusya İmparatorluğunun, sürülen dağlıların yeniden iskân edilmesine ayrılabilecek yeterli toprağı olup olmadığının araştırılmasıydı. Kafkas Komitesi bu konudaki düşüncelerini Bakanlar Kurulu'na sundu. Dağlıların göç ettirileceği yeter miktarda boş toprak sorununa Rusya İmparatorluğu Bakanlar Kurulu'nda 25 Temmuz 1861'de özel bir oturum ayrılmıştı. Sonuçta Bakanlar Kurulu'nun konuyu görüşmesinin ardından, "Sadece Ural ve Orenburg Kazak birliklerinin, büyük dağlı cemaatlerini, Rus yerleşimlerinin arasına yerleştirmeye yeterli olacak büyüklükte topraklarının olduğu", ortaya çıktı. Bakanlar Kurulu kararının II. Aleksandr tarafından onaylanmış olduğuna bakılmaksızın, koca dağ boylarının göçertilmesine ilişkin büyük mali giderler ve Sibirya'da bir Kafkasya yaratmak gibi bu kadar geniş çaplı bir planın gerçekleşmesinin büyük zorlukları göz önüne alınarak, her halükârda Baryatinski, Evdokimov vb.nin planları üzerinde durulması kararı alındı: Dağlılara Kuban'a taşınmak ya da Türkiye'ye göç etmeyi teklif etmek. Evdokimov bu konuda, "insanlığı önce kendi adamlarımıza; en son Rus'un menfaati tatmin olduktan sonra, geriye, dağlıların önüne kısmetlerine ne kalırsa koyma hakkını kendimde görüyorum" diyordu.

Batı Kafkasya'nın fethine ilişkin sunulan plana nihai onayı vermek ve durumu şahsen yerinde görmek için İmparator II. Aleksandr 1861 yılı Eylül ayında Kuzey Kafkasya'ya geldi. Daimi yerleşim yeri olan Memruk Ora'da, çarın huzuruna, Şapsuglar, Abazalar, Ubıhlar ve başka bazı Batı Kafkas boylarından bir delegasyon çıktı. Heyet, Rus yönetimine sadık kalacaklarına yeminle söz vererek, çardan onları doğdukları yerlerden sürgün etmemelerini istedi. Çarın verdiği cevap ise şuydu: "Size bir aylık bir süre tanıyorum. Abazalar, ebediyen hükümran olacakları, kendilerine millî düzenlerini ve mahkemelerini kuracakları toprakların verileceği Kuban'a göçmek isteyip istemediklerine karar versinler. Yoksa Türkiye'ye gitsinler."

Batı Kafkasya'nın fethi operasyonunun bitirilmesine hazırlık amacıyla ve Türkiye'ye gitmeleri için son formaliteleri tamamlamak üzere dağlıların Karadeniz kıyılarına gönderilmeleri örgütlenirken üç kol oluşturulmuştu: Adagumlar, Şapsuglar, Abazalar. Bu adlardan, hangi boyları kapsadıkları belli.

Dağlıların toplu olarak sürgün edilmeleri düşüncesini mümkün kılan nedenler ve şartlar üzerinde kısaca durulmasının tam yeridir.

Dağlıların toplu olarak gözden çıkarılmasının asıl nedeni, Rusya'nın rahat durmayan, savaşkan, cesur ve çenesine kadar silahlı dağ sakinlerinden kurtulma isteğidir. Bölge, insanlar boyun eğmek istemediği için, sürekli bir İstikrarsızlık ve dalgalanma odağı olarak ortaya çıkıyor, çar hükümetini Kuzey Kafkasya'da oldukça büyük bir ordu tutmak zorunda bırakıyordu. Bu da büyük masraflara yol açıyordu. Ayrıca, Rusya'nın hedefi, Osmanlı İmparatorcuğu’nun Kuzey Kafkas Müslüman halklarını akın akın iskân ederek topraklarındaki İslâm nüfusunu çoğaltmaya yönelik politikasına denk düşüyordu.

Kırım Savaşı, imparatorluk savunmasının en zayıf bölgelerinden birinin Karadeniz kıyıları olduğunu göstermişti. Rusya, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuzey Kafkasya'daki etkisi ve dağlılarla bağları göz önüne aldığında, yeni bir Türk-Rus savaşı çıktığı takdirde Türk çıkarma birliklerinin Karadeniz'in batı kıyısını işgal edeceklerini ve 1877–78 Türk-Rus Savaşı'nda Abhazya'da sık sık görüldüğü gibi Kuzey Kafkasya'da bir kez daha genel bir isyanı tahrik edeceğini hesaba katmadan edemezdi. Kuzey Kafkasya tepeleri, zor ulaşılan dağ köylerinin varlığı, dağlılara karşı koyma imkânı veriyordu. Bundan dolayı, Kafkas savaşı bittikten sonra bile, Kuzey Kafkas Müslüman halklarının Rus yönetimine karşı için için direniş politikalarını sürdürdüklerini ispatlayan bir başka olgu da, Çeçenistan ve Dağıstan'da, yiğitlik ve kahramanlık kisvesi altında Ruslar’a karşı savaş eğitimi veren tarikatların öğretilerinin müthiş yaygın olmasıdır. Bu şartlarda, Çar hükümeti egemenliğini sağlamlaştırmak için en sert önleme başvurmak zorunda kaldı: Kazak köylülerinin iskân edilmesi yoluyla Kuzey Kafkasya'nın Ruslaştırılması. Rusya İmparatorluk yasalarına göre her Kazak için 30 desyalin (l desyatin=l,09 hektar) toprak gerekiyordu. Oysa Rus Kazak birliği 6 bin kişiden oluşuyordu ve Kuzey Kafkasya'daki toprakların azlığı, sorunun dağlıların topraklarına el koymaktan başka bir şekilde çözülmesine izin vermiyordu.

Batı Kafkasya'nın jeostratejik konumunu ve denize çıkışının oluşunu dikkate alan Rus yönetimi, çabasını öncelikle Kafkasya'nın bu kısmında sağlam bir iktidar kurmaya yöneltmişti. Bu nedenle de dağlıların sürgün edilmesi ve Kafkasya'nın Ruslaştırılması politikası yoğun bir biçimde başlatıldı ve asıl olarak Batı Kafkasya'da sürdürüldü. Rus yönetimi 1865–66 yıllarında ise, (başta Çeçenya olmak üzere) Doğu Kafkasya'yı ele geçirdi.

Çar hükümeti Kuzey Kafkasya'nın batı bölümündeki dağlıların toplu olarak sürülmesine karar verdiğinde, kendini bir tercih yapma mecburiyetinde buldu: Bu boyları Kuban'a sürmek ya da onlara Türkiye'ye gitme hakkı tanımak. İkinci seçenek, göç edenlerin yerleştirilmesi için ek harcama yapılmasını ve onlara yetecek toprak, evlerin inşası için para ayrılmasını gerektirmeyeceği için, tercih nedeniydi. Bütün bu giderler Türk hükümetinin omuzlarına yükleniyordu. Etrafları Rus yerleşimleri ile çevrilse ve düzlüklere ayrı boylar halinde yerleştirilseler bile, dağlıların kendi aralarında yeni yeni kargaşaların ortaya çıkmayacağına dair Çar hükümetinin elinde hiçbir garanti yoktu. Tüm bu şartlar, Çar hükümetinin ikinci seçeneği tercih etmesinde belirleyici oldu.

Öte yandan, karşı tarafın, Kuzey Kafkas boyları ve halklarına sığınak sunacak hükümetin rızası olmadan dağlıların Türkiye'ye göçünün organize edilmesi imkansızdı. Bu göçün örgütlenmesinde Osmanlı İmparatorluğu’nun rolü Rusya'nınkinden az olmadığı gibi muhtemelen daha da fazladır. Bazı tarihçiler göç sırasında Rusya'nın rolüne değinirken, aslında göçe ilham verenin, amacı olabildiğince çok Çerkes'i kendine çekmek olan Türkiye olduğunu belirtirler. Osmanlı İmparatorluğu, asrı aşan bir süre boyunca alttan alta, dağlıları Rusya'ya karşı savaşa kışkırttı; para ve silah yardımında bulundu. Çerkes boyları, İstanbul ve Trabzon'da daimi temsilci bulunduruyorlardı. Dağlıların Osmanlı imparatorluğuyla ticari, dinî, siyasî ve askerî bağları, onların Türkler’in yardımına bağladıkları umudu arttırmıştı ve Çerkesler halifenin şahsında tüm Müslümanların hamisini görüyorlardı. Yaklaşık yarım yüzyıl süren bir savaş boyunca hezimete katlandıkları için, kalan tek umutları, Türkiye idi. Rus yazan N. Dubrovin, "Çerkesler Türkiye'nin, nüfusu ve sathı ile dünyanın en kudretli süper gücü olduğuna açık yürekle inanmışlardı" diye yazıyor ve şöyle devam ediyor: "Onlar sultanın tüm Avrupa devletlerine hükmettiğine ve son savaşı başlatıp Müslüman tebaayı rahatsız etmemek için Fransızlar’a ve İngilizler’e Rusları kovmalarını emretmiş olduğuna, inanırlardı."Türk tarihçi Abdullah Saydam, "Artık silahla karşı koyacak halleri kalmadığından, yakınlarının, tanıdıklarının yaşadığı ve hükümdarına da 'halife' olarak saygı gösterdikleri Osmanlı İmparatorluğu'na göç, bu halklar için tek kurtuluş çaresi sayılıyordu" diye yazmıştı. Paris’te yayımlanan Mousoul-man'me (Müslüman) adlı gazetenin başyazarı Mehmet Eceruh, bu duruma ilişkin gözlemini "Kafkas Dağlılarının Türkiye'deki Rolü" adlı makalesinde, "Osmanlı'nın temsilcisi olup, pratikte kıyı köylerinin amiri de sayılan Anapa Paşasının şahsında Türkiye ile ticari ve idarî anlamda sürekli ilişki içinde olan Çerkesler; Türkiye'yi, tehlike anında kendilerine destek çıkacak öz devletleri olarak görmeye alışmışlardı" diye yansıtmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuzey Kafkasyalıların kendi topraklarına akınından çıkarı, Çerkesleri kullanarak çözeceği aşağıdaki stratejik amaçlarla açıklanabilir:

1) Hıristiyan halkın yaşadığı yerlerde Müslüman varlığının arttırılması;

2) Çerkeslerin, egemenlik altındaki halkların millî kurtuluş hareketlerinin bastırılmasında askerî güç olarak kullanılmaları;

3) Türk ordusunun savaş yeteneğini arttırmak ve özellikle de, Rus Kazak birliklerine karşı koyabilecek sipahi birliklerinin yaratılması için Çerkeslerden yararlanmak.

Böylece, dağlıların Kafkas Savaşı sonrasında kitlesel sürgününde temel etken, Rusya ve Türkiye'nin izledikleri siyasetler ile bu konuda çıkarlarının çakışması olmuştur. Avrupalı güçlerin, dağlıların sürgün sorunu karşısında aldığı tavrın başlarda Türkiye'ninkiyle aynı olduğunu belirtmek ilginç olacaktır. İngiltere ve Fransa, Kafkasya'dan yerlilerin göçünü teşvik ediyorlardı. Bununla Rusya'yı zayıflatıp Türkiye'yi güçlendirmeyi amaçlıyorlardı. Ancak dağlıların göçü genel bir hal alıp ardından oraya Rus toplulukları yerleştirilince, yani Rusya'nın bu bölgeyi daha güçlü olarak kendi arkasına alabileceği tehdidi doğunca, Kırım koalisyonunun üyesi de olan Avrupalı güçlerin yaklaşımı değişti ve dağlıların Türkiye'ye gönderilmesi konusunda binbir engel çıkarmaya başladılar. 1864 Mayıs'ında Lord Stradford Redcliff İngiliz Parlamentosu'nda dağlıların göç ettirilmesi sorununu gündeme getirdi. Redcliff, İngiliz hükümetinden, "sürgün edilenlerin acılarını yatıştırmak amacıyla gerekli önlemleri alması" için Rusları uyarmasını talep etti. Buna rağmen, ne İngiliz, ne de Fransız hükümetleri bu konuda hiçbir etkin girişimde bulunmadı.

Dağlıların göçüne ilişkin Rusya ve Türkiye'nin izlediği resmî politikaların dışında, göçün çapının bu denli geniş olmasına yol açan başka etkenler de vardır. Bunlar:

1) Türk görevlilerinin dinî propaganda ve ajitasyonu;
2) Mekke'ye hacca gitme görüntüsü altında Türkiye'ye taşınma;
3) Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu ile şahsî ilişkileri (harem politikası ve akrabalık bağları);
4) Çerkeslerin sosyal yapısı;
5) Dağlılara, Türkiye'ye özel serbest geçiş hakkı tanınması;
6) Savaştan sonra çarlık memurlarının ve Kazakların Çerkeslere kötü muamelesi.

Bunlardan bazıları üzerinde durmak gerekir:

Din ortaklığı Türk sultanının bu konudaki eğilimini güçlendirdi: o aynı zamanda, İslâm dinine mensup Kafkas boylarının da halifesiydi. Öte yandan, "dağlıların padişahı, Müslümanların başı olarak kabul etmeleri, onun siyasî erkine boyun eğmeleri için yeterliydi".Bu durum (din ortaklığı ve halifelik), görevlileri yoluyla dağlıları "Müslüman kardeşliğine" çağırarak ve "sürgün halinde her türlü ihsan vaat eden" Türk hükümetlerinin işine yarıyordu. Türk hükümeti, göç sırasında bile hiç ara vermeksizin, dağlılar arasında mollalar ve ajanları aracılığıyla aşağıdaki iddialarla, ajitasyonu sürdürüyordu:

1) Kâfirlerin ülkesinde, onların egemenliği altında yaşamak imkânsız. Bu durumda ya savaşıp ölmek ya da Müslüman ülkelere göç etmek gerekir.
2) Göç etmek, alnımızın yazgısı. Allah'ın emri ile asla çelişmez; Muhammed, Mekke'den Medine'ye göç ederek, İslâm'da hicreti daha baştan kendi başlatmıştır;
3) Müslüman ülkelere hicret edin. Sonra geri gelip ana vatanınızı kurtaracaksınız;
4) Gâvur ülkesinde ölmek ve İslâmi ritüeller olmadan cenaze kaldırılması Müslümanlığa aykırıdır. Bu durumda, ölenlerin ruhu şad olmaz.

Kuzey Kafkas halklarının Türkiye'ye göçünde dinî propagandanın etkin bir rolü olmuştur. Rus tarih biliminin bazı temsilcileri, özellikle de Türk tarihçileri, Çerkeslerin kitlesel olarak Osmanlı İmparatorluğu'na göçmelerinde din faktörünün rolünü biraz fazla büyütmektedirler. Oysa Ahmet Çalikov'un isabetli tespitine göre, "dinî fanatizm ona yüklemeye çalıştıkları rolü oynasaydı, o takdirde, dağlıların göçü öncelikle dinciliğin daha derin kökler saldığı Dağıstan'da olurdu. Orada şeriat azatlığı yenmişti, oysa Çerkeslerde şeriat asla azatlığı kıramamıştı".

Göçü hazırlayan şartlara, Türk görevlilerinin, sadece dinî değil, daha iyi bir kader umudu aşılayan ve göçe açık çağrı olan sosyal amaçlı dinî propagandası da eklenebilir. Sürgün sırasında, l Haziran 1863 tarihinde, Türk görevli Muhammed Hasaret, Çerkeslere bir haber getirdi: "Ailelerinizi ve gerekli eşyalarınızı alın, çünkü hükümetimiz sizlere ev inşa etmeye uğraşıyor, tüm halkımız da bu işe katılıyor. Uzayan işleriniz sizleri bahara kadar buralarda tutsa da, bitirir bitirmez sizden öncekiler gibi hevesle taşınmak için acele edin."Yine o 1863 yılında Türk hükümeti Kafkasya'dan göç edecekler için bağış kampanyası ilân etti.

Dağlıların göçünün bir başka biçimi doğrudan dinî faktörle ilişkilidir: Mekke'ye giderek hac görevini yerine getirme görüntüsü altında Osmanlı İmparatorluğu'na göç. Başlarda bu gerekçeyle kitleler halinde ilk göçenler Nogaylar olmuştur. Sonraları Kafkas yönetimine Çerkeslerden de bu doğrultuda pek çok istek gelmeye başladı. Hacılar, altı aylık yurtdışı pasaportlarını elde eder etmez, Türkiye'ye yollanıyorlardı. Burada pasaportları zaman aşımına uğrayınca yetkililere teslim ediyor ve yerine "hamidiye"lerini alıyorlardı. Göç edecek olanlar haccı ileri sürerek yurt dışına çıkmaya daha yatkındılar: Altı ay süreyle Rus yurttaşı sayıldıkları için isterlerse vatanlarına dönebileceklerdi. Hâlbuki Türk yetkililer, genellikle daha geçerlilik süresi dolmadan bu pasaportları ellerinden alıyor, onları "muhacir" ilân ediyorlardı. Türk hükümeti, Kuzey Kafkasyalılar’ın yasal olmayan yollardan göçü konusunu açtığında, Çar II. Aleksandr'ın direktifine uyan İstanbul'daki Rus elçisi, Türk yönetimine resmen şu bilgiyi verdi: "Müslümanlarımız, kendilerine nakilhane yapmak üzere değil Kâbe’yi tavaf etmek için verilen izinle Türkiye'ye gelmekteler. Biz, dinî inancın gereği olan bu isteğin yerine getirilmesine karşı koymayı istemediğimiz gibi karşı çıkamayız da."Bunun yanı sıra Rus hükümeti, büyük bölümünün geri dönmediğini göz önüne alarak, hacıların hacca gitmeden önce tüm vergilerini ve borçlarını ödemesi gerektiğine dair bir kararname çıkardı. Tersi durumda her hacı, süresi içinde dönmediği takdirde, ardından borç ve mükellefiyetlerinin ödeneceğine dair cemaatinin kefaletini bırakmalıydı.

Göçe yol açan faktörlerden biri de, dağlıların Osmanlı İmparatorluğu ile asırlardır var olan ilişkisiydi. Birçok Çerkes, eskiden beri, daha XIX. yüzyıl öncesinde bile, Osmanlı İmparatorluğu'nda yüksek görevler edinmişti. 1584–85 yıllarında sadrazam mevkiinde bulunan kişi, ordusu iki kez (1578 ve 1585 yıllarında) Kafkas ötesine saldırıda bulunmuş ve hatta Tebriz'i ele geçirmiş olan Özdemiroğlu Çerkes Osman Paşa'ydı. Daha sonraları ise, Batı Karadeniz kıyılarında birkaç askerî harekâtını başını çeken Çeçenzade Hacı Hasan Paşa, Trabzon valisi olarak; atandı. XIX. yüzyılın ilk yarısında ordu ve devlet çarkındaki; pek çok yüksek görevi Çerkesler doldurmuştu. Hatta II. Mahmut'un ölümünden sonra, kısa bir süreyle ülke yönetimi Çerkes ordu komutanlarının eline geçti. Abdülmecit döneminin ünlü mareşallerinden ikisi, Çerkes Hafız Mehmet Paşa (ölümü 1866) ve Çerkes İsmail Paşa (Ölümü 1861) Kafkas kökenliydi. Osmanlı İmparatorluğu’nun XIX. yüzyılda ünlü siyasî kişiliği Hüsrev Mehmet Paşa, Abaza kökenli olup, esir olarak satın alınmış, Sultan III. Selim’in saltanatı sırasında (1789–1807) Osmanlı Donanması Başkomutanı düzeyine yükselmiş, II. Mahmut döneminde Osmanlı Ordusu Başkomutanlığına getirilmiş, Abdülmecit döneminde ise 1855’te ölümüne dek sadrazamlık yapmıştı.

Çerkeslerin Osmanlı sarayında sözlerinin o kadar geçmesinde etkili bir başka özel neden de, "harem politikası" olarak adlandırılan siyasetti. Kuzey Kafkasya, Mısır'da Memlukluların yönetiminde olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu'nda da, köle-halayık sağlayan başlıca ticarî kaynak olmayı sürdürmüştür. İkisi arasındaki fark, Memluklulara koruma görevi için genç erkekler sunulurken, sultan ve paşa haremleri için Osmanlı İmparatorluğu'na kız çocukları ve genç kızların ihraç edilmesiydi. A. Dubrovin, "Haremler, satın alınmaları temelde Anapa ve Suhumi kalelerindeki Türkler yoluyla daha da hareketlenen Çerkes kızları ile dolup taşıyordu. Türkiye'ye kadın nakli öyle büyük sayılara ulaşıyordu ki, bazıları Türk neslinin ıslahını Çerkes kadınların varlığına bağlar" diye yazmaktadır. Kuzey Kafkas kadınları yoluyla "Türk ırkının iyileştirilmesi" fikri Mehmet Eceruh'ta da yansımasını bulur: "Dağlılar ve Çerkesler Osmanlı tipini asilleştirerek, canlı bir damarı devlet yönetimine de sokmuşlardı." Çerkes kadınları, İttihat ve Terakki iktidarının haremlerin dağıtılmasına ilişkin emrine (1909) kadar, Osmanlı haremlerindeki üstün konumlarını korumuşlardır. Kafkas yönetiminin resmî verilerine göre, her yıl Çerkezistan'dan Türkiye'ye 4 bin kadın ve erkek köle gönderiliyordu.

Haremlerde Çerkes kızlarının çoğalması, III. Mustafa'dan (1757–1773) itibaren Osmanlı sultanlarının neredeyse tamamının Çerkes kadınlarıyla evlenmelerine yol açmıştı. III. Selim'in (1789–1807) annesi, II.Mahmut'un (1808–1839) karısı ve aynı zamanda Sultan Abdülmecit'in (1839–1861) annesi, Abdülaziz'in (1861–1876) annesi ve V. Murat'ın (1876) annesi olan Abdülmecit'in karısı ve II. Abdülhamit’in (1876–1909) karısı hep Çerkes'ti.

Osmanlı sultanlarının kendilerini Çerkeslerle çevrelemeleri, bazı tarihçilere göre, iktidarın belli bir istikrara kavuşmasına yol açmıştır. Çerkeslerin kana kan geleneğinin Osmanlı sarayında da benimsendiği dikkate alındığında durum daha iyi anlaşılır. XIX. yüzyılda sultanın zorla tahttan indirilme olayı sadece bir kez olmuştur (1876'da Abdülaziz). Buna karşın, komploya karışanların hepsi, Mithat Paşa'nın evinde toplantı yaptıkları bir sırada devrik sultanın akrabası olan Çerkes Hasan tarafından öldürüldüler. Çerkeslerde kan bağlarının güçlü olması, Türkiye'de saygın bir mevki sahibi olmayı başaran bir Çerkes'in akrabalarını etrafına toplayıp, onlara olabildiğince iyi bir yaşam düzeyi sağlamaya gayret etmesini gerektiriyordu. Yeni gelen akrabalar da, yaşam şartları düzelip sıra kendilerine geldiğinde, geride kalan akrabalarını yanlarına çekiyorlardı. Karadeniz kordon boyunda görevli bir komutanın kölelerin Türkiye'ye nakli konusundaki 6 Kasım 1843 tarihli raporunda belirttiği üzere: "Başlangıcı tarihin derinliklerine uzanan bu utanç verici ticaret, dağlılara, Türkiye'de sadece sıradan kişilerle değil Babıâli'nin ileri gelenleriyle de bağlantı kurma imkanı sağlamıştır. Dağlılar tarafından küçük bir bedel karşılığında satılan erkek çocuklarının yüksek makamlara yükselmeleri ve Osmanlı İmparatorluğu'nda yüksek düzeyde devlet adamı olmaları az rastlanan bir durum değildi. Anapa civarlarından bir Natuhay olan Hafız Paşa ve Gelencik berisinden bir Şapsug olan Halil Paşa buna örnektir."Kafkas Genel Valiliği tarafından Çerkezistan'da 1837'de hazırlanan bir raporda, "Türkiye'de önemli devlet görevlilerinin Çerkezistan'da eş durumundan akrabaları bulunduğu" önemle belirtiliyordu. Bu nedenle Kafkasya ile kaçak ticaret, Babıâli'nin koyduğu yasak fermanlarına rağmen, üst düzey yerel yöneticiler tarafından gizlenip, üzeri örtülerek kolaylık görmekteydi.

Kuşkusuz, damarlarındaki Çerkes kanı, Osmanlı sultanlarının dağlıların Türkiye'ye nakli karşısındaki tutumlarının oluşmasında kendisinden beklenen rolü yerine getirmiş; Çerkeslerin Osmanlı sarayında önemli makamları ele geçirmelerinde, devlet çarkında ve orduda göçe yaklaşılmasında en önemli faktörlerden biri olmuştur. Bu sübjektif yaklaşım, Türk tarih yazımında, dağlıların Osmanlı İmparatorluğu'na göçlerinin bir nedeni olarak işlenmektedir. Ancak, Türkiye'deki Kuzey Kafkas diasporasının bazı yayınlarında, dağlıların Türklerle yoğun bağlarının olması ve Türklerin göçü teşvik etmeleri, "Osmanlı yönetiminin göçe daveti" olarak değerlendirilmektedir."

Çerkeslerin göçünün yığınsallığının nedenlerinden biri olan Kuzey Kafkas boylarının sosyal yapıları üzerinde özellikle durmak kaçınılmaz olmaktadır. Bütün öteki Kuzey Kafkas boylarında olduğu gibi, Çerkes halkının da köylüler ve köleler üzerinde yükselen kendi aristokratları (Doğu Kafkasya'da prensler, uzdenler-saraylı sınıfı) vardı. Bu yapıya ilk darbe, çar yönetiminin köleliğin lağvı emriyle vurulmuştur. Son darbe ise, Çerkes soylularına kölelerini azad etmeleri konusunda verilen talimat oldu. Ancak Çerkes cemaatine asıl darbe, Rusya'daki feodal hakların iptali ve Çerkes prenslerinin ve uzdenlerinin köylülere özgürlüklerini iade etmek zorunda kalmaları olmuştur. Bu dönemde birçok Çerkes derebeyi, rızalarıyla köylülerini azad etmekten kaçınmak için, tebaalarıyla birlikte Türkiye'ye göç kararı almışlardır. Bir Çerkes prensinin, yetiştirilmesi için oğlunu yolladığı köylük yöre, geleneklere göre ona akrabalık bağlarıyla bağlı sayılırdı. Bundan dolayı prens ve uzden ile birlikte birkaç köyün bütünüyle göç ettiği görülmüştür. Kafkas savaşlarında yer almış olan General R. Fadeyev'in de kabul ettiği gibi: "Türkiye'ye göç eden dağlılara derebeyliklerinin mensuplarını da toplu olarak yanlarında götürmelerine izin vererek, aynı zamanda kendimizi, çalışkan, barışçıl ve asla tehlikeli olmayan insanlardan oluşan iş görebilir bir kitleden mahrum ediyorduk."Abaza Prensi Açba Türkiye'ye göç ettiğinde, onu bin "akraba" köylü izlemişti. 1864 yılında Kafkas iktidarında Abhazya'nın yöneticisi Mihail Şirvaşidze'nin, yanına 20 bin Abaza'yı alarak Osmanlı İmparatorluğu'na göçmeyi planladığına dair bir şüphe uyanmıştı.

Çerkes asillerinin buna benzer geçişleri, dağlıların gidişini çıkarına gören Kafkas iktidarının, Türkiye'ye kitlesel olarak geçiş girişiminde bulunmalarına engel çıkarmaması ile daha da kolaylaşıyordu. Hatta kruvazör tatbikatı sırasında, Türk kervansaraylarında mahsur kalan dağlıları götürecek olanlara geçiş izni verilmesi için Rus gemilerine talimat verilmişti."

Göçü elverişli kılan faktörlerden sonuncusu da, Kazak çavuşların ve yerli Rus polis yetkililerinin, özellikle Kafkas savaşı bittikten sonra işgal altındaki yerli halka yönelik davranışlarındaki zorbalıktır. Kazakların, basit suçlar yüzünden Çerkesleri öldürdüğü, ancak cezasız kalmış cinayet sayısının hiç de az olmadığı kayıtlardan anlaşılmaktadır. Çerkesler, kendilerini pek de dikkate almayan Rus makamlarına şikâyette bulunmaktan çekiniyorlardı. Savunmasız kalmışlık duygusu, Kafkas savaşı bittikten yıllar sonra bile, Kuzey Kafkasyalılar arasında Türkiye'ye göç etme isteğinin canlı kalmasına yol açmıştır. Halk içinde, savunmasız bir biçimde Rus komşularının zulmüne terkedilmiş oldukları kanaati kök salıyordu. Bu durumda tek kurtuluş Türkiye'ye göç olabilirdi. R. Fadeyev, "Çerkes nüfustan arta kalanları kovmak gerekseydi, hükümet, adalet duygusunu zedelemeden başka yöntemler de bulabilirdi" diye yazmıştı.

Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu'na kitlesel göçlerinin temel nedenleri ve bunu kolaylaştıran faktörler bunlardı.

Dağlıların zorunlu sürgün kararı alındıktan sonra, çar hükümeti bu uygulamanın diplomatik altyapısını oluşturmaya yöneldi. Bu hazırlığa, 1858'de, ilk gönüllü göçmen gruplarının Anadolu'ya geçişiyle birlikte girişildi."1859 Haziran'ında, Osmanlı İmparatorluğu Dışişleri Bakanı, İstanbul’daki Rus Elçisi Prens Lobanov Rostovski'yle yaptığı görüşmede, "Son zamanlarda olağanüstü ivme kazanan ve Babıâli'de sıkıntı yaratan", Müslümanların Rusya'dan Türkiye'ye göç serbestîsinin sınırlandırılması konusunda ricada bulunmuştu. Görüşme sırasında bakan, Rus hükümetinin, göç ve Rus Müslümanlarının Türk uyruğuna geçişleri konusundaki niyetini anlamak istemiş ve muhacirlerin ara vermeksizin hızlanan sel gibi akışı karşısında endişelerini belirterek, "bundan böyle göçün bir düzen dahilinde yapılmasını, her iki hükümetin önceden karşılıklı anlaşması olmaksızın gerçekleşmemesini" talep etmişti. Bu görüşmeyi Osmanlı İmparatorluğu Dışişleri Bakanlığı resmî notası izledi. Bu notayla Türk hükümeti, Rus tarafının, Kafkas Müslümanlarının göçü ve Türk uyruğuna kabul edilmeleri durumunda Rus vatandaşlık haklarını kaybedip etmeyecekleri konusunda görüşünü bildirmesini resmen istedi.

Çarlık hükümeti, bu notayı Türk tarafıyla Kuzey Kafkas Müslüman halklarının Türkiye'ye göçü hakkında anlaşma sağlayacak görüşmeler için uygun bir araç olarak değerlendirdi. Sorun İmparator II. Aleksandr ve Kafkas Ordusu Başkomutanlığının incelemesine sunuldu. Ardından 26 Ocak 1860'ta, Rusya'nın Osmanlı İmparatorluğu'ndaki temsilcisine, Türk hükümetinin notasına verilen yazılı cevap geldi. Elçiye hitaben yazılan önyazıda ayrıntılarıyla şunlar belirtiliyordu:

"Haşmetmeapları, aşağıdaki maddelerin cevap olarak kabul edilmesini buyururlar:

1) Biz hiçbir zaman, bizim dışımızdaki devletlerin, hükümetimizin izni olmaksızın bizden ayrılanları tebaalarına alma haklarını tartışmadık ve hâlâ da bu iddiada değiliz.

2) Bizim Müslümanlarımız, oraya yerleşmek üzere değil de, Kâbe’yi ziyaret etmek için Türkiye'ye çıkış izni talebinde bulunuyorlar. Biz, dinî inancın bir gereği olan bu isteğin yerine getirilmesine karşı duramayız, durmayı da istemeyiz.

3) Devletimizin hükümetinin onayı olmaksızın gidip herhangi bir devlete yerleşmek olmaz. Burada bunun uluslar arası hukuk ilişkileri kapsamında açığa kavuşturulması gereksizdir.

4) Göç izni, alışılmış yurtdışı pasaportu ile değil, daima yazılı özel bir belgeyle verilmektedir.

Göç daima süresiz bir zaman için gerçekleşmektedir.

Bir kişiye izin verilmiş olmasının anlamı, o kişinin kendiliğinden Rus tebaasından çıkmış olduğudur.

Bu kurallar ayrıca tasdik gerektirmez.

... Hükümdar İmparator'un yukarıda işaret ettiklerine bir ekleme daha yapmak uygun düşer:

Arzu ederiz ki, bizden ayrılanlar sınırlarımıza yakın yerlere yerleştirilmesin.

Babıâli ile olan dostluk ilişkilerimize dayanarak söz konusu girişimi önlemeye çalışınız. Türk hükümeti böyle bir şeye karar verirse, bizim de haklar konusunda telâşlanmamız gerekmeyecektir.

Lobanov Rostovski, bu yazıyı aldıktan sonra Türk hükümeti ile Çerkeslerin göçü konusunda görüşmelere başladı. 1863 baharında da Feld Mareşal Baryatinski, Karadeniz kordon boyunun sol yamacından 3 bin dağlı aileyi Osmanlı İmparatorluğu'na göndermeyi öngördü.

Türk hükümeti ile Kuzey Kafkas Müslüman halklarının ve boylarının göçüne ilişkin görüşmeleri hızlandırmakla özel olarak görevlendirilen Tuğgeneral M.T. Loris-Melikov İstanbul'a gönderildi. Ad. Berje'nin de tanıklık ettiği gibi, "Ona verilen görev, Babıâli göçmenleri kabul etmediği takdirde önümüze çıkabilecek zorlukların neler olabileceği konusunda Çar’ın temsilcisi Prens Lobanov Rostovski'yi aydınlatmaktı. Tuğgeneral M.T. Loris-Melikov bu görevi mükemmel bir biçimde yerine getirdi ve Prens Lobanov Rostovski'yle birlikte, Türkiye'nin sınırlarımızdan uzağa yerleştirmeyi taahhüt ettiği 3 bin aile için gerekli izni Babıâli'den kopardı. Bunun ardından, göç 1860, 1861 ve 1862 yıllarında da diplomatik yazışmaya gerek olmaksızın sürdü".

Türk hükümetinin başta 40 bin ile 50 bin dağlının göçüne, göçün aşamalı olarak cereyan etmesi şartıyla, onay verdiğini belirtmek gerekir.Ancak, Türkiye Göç Komisyonu'nun verilerine göre, sadece 1863 yazında Anadolu limanlarına ulaşan göçmen sayısı 80 bindir.

16 Ocak 1860 yılında Osmanlı hükümetinin girişimiyle özel bir göç komisyonu, Muhacir Komisyonu, kurulmuştu. Bu komisyonun başına Çerkes asıllı Trabzon Valisi Hafız Paşa getirildi. Muhacir Komisyonu, kurulduğu andan itibaren Ticaret Bakanlığı'nın yönetimine bağlandı. Ama Temmuz 1861'den itibaren buradan koparak, bağımsız çalışmaya başladı.Hafız Paşa'dan sonra komisyonun başına Trablus Valisi İzzet Paşa getirildi. Yönetim kuruluna ise birkaç Çerkes ağayla birlikte, aynı zamanda Edirne mutasarrıfı da olan Bidcan Paşa girdi. Komisyonun görevleri arasında, Karkas muhacirlerin geldiği tüm limanların kontrolü, göçmenlerin iaşe ve ibadeleri ve yerleştirilecekleri yerlerin tayini de vardı.19 Mart 1875 tarihinde komisyon lağvedildi ve İçişleri Bakanlığı bünyesinde bir müdüriyet oldu.

Dağlıların sürgünü konusunda diplomatik altyapı hazırlanırken, Rus hükümetinin önündeki başlıca sorunlardan biri de, göç sonrasında, muhacirlerin geriye dönüşünü engellemeye yönelik alınacak önlemlerin geliştirilmesi olmuştu. Kuban yöresi yöneticisi, göç etmiş şahısların Kuban bölgesine geri gelmelerinin, buradaki dağlı nüfusun zihnini bulandıracağını düşünüyordu. Rus hükümeti, Türk propagandası ve Rusya'ya karşı büyük düşmanlık aşılanmış olduğu ve bunun dağlılar arasında yeni çalkantılara neden olacağı düşüncesiyle, Türkiye'ye yerleşmiş olan Çerkeslerin geri dönmesinden sakınıyordu. Ancak muhacirler, Türk makamlarının vaatlerini yerine getirmediğini gördükleri için, göçten hemen sonra geri dönme isteğinde bulunmuşlardı. 6 Haziran 1861 tarihinde Kafkas Ordusu Komutanı Prens Orbeliani Savunma Bakanlığı'na sunduğu bir raporda şunları yazıyordu: "Türkiye'ye farklı zamanlarda ve hatırı sayılır kitleler halinde gönderilmiş olan Kuzey Kafkas sakinlerinden göçmenlerimizin büyük bölümü, beklenildiği üzere, Babıâli'nin himayesi altında çıkar ve rahatlıklar konusunda verilen vaatlerle aldatılmışlardır ve bu nedenle de son zamanlarda, ısrarla, yurtlarına dönmek için fırsat arayışı içindedirler." Hatta 1902 yılında, bir Çerkes topluluğu, Kafkasya'ya gönderilmeleri talebiyle Samsun'daki Rus Konsolosluğunu işgal etmişti.

Göçmenlerin gittikleri yerlerde düştükleri zor durum onları ana vatanlarına geri dönmeye sevk etti.1864 yazında 100 Şapşığ ailesi Kafkasya’ya geri dönmek isteğiyle İstanbul’daki Rus elçisine başvurdu.Onların ardından Samsun’da bulunan Natuhaylar’dan 100 başvuru daha geldi.Göçmenler değil Kuban topraklarında , Sibirya’da, Solomki’de bile yaşamaya razı olduklarını yazıyorlardı. Din değiştirme ve askerlik dışında bütün şartları kabul ediyorlardı.1872’de 8.500 Çerkes ailesi İstanbul’daki Rusya Konsolosu İgnatiyev’e bir dilekçe ile başvurdular. “Sekiz yıldır beylerimiz eziyetler çektirerek bizi akıl almaz bir esaret altında tutuyorlar.Yapılan hataların ağırlığını itiraf ederek, 8.500 aile adına aşağıda imzası bulunan bizler Onun (Çar’ın) yüksek himayesinden yararlanmak için geri dönmemize izin verilmesini rica ediyoruz. Bunun için her türlü fedakarlığa hazırız”[20]

Rusya'nın İstanbul Elçisi İgnatyef ve Trabzon Konsolosu Moşnov dağlıların geri dönme isteklerini rapor ediyorlardı. İgnatyef'in Çerkeslerin Kafkasya'ya geri dönme talepleri konusundaki bir raporu üzerine Çar, 18 Mart 1865 tarihinde bu işe bir nokta koydu: "Dağlıların geri dönüşü söz konusu bile edilemez." Bunun üzerine İgnatyef'e, konsoloslara dağlıların geriye göçünü reddetmeye yönelik, buna uygun önlemler alma emrini vermesi için talimat verildi.3 Nisan 1865'te İgnatyef, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Rus konsoloslara Çerkes muhacirlerin geri dönüşünü kesinlikle yasaklayan bir talimat gönderdi. İgnatyef'in talimatından sonra Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Rus konsoloslukları, Türk tebaasındaki Çerkeslerin pasaportlarına vize vermemeye başladılar. Çerkeslere Rusya İmparatorluğu topraklarında kısa süreli bulunma izni bile verilmedi. Bir Çerkes muhacirin böyle bir talebi üzerine İstanbul'daki Rusya Başkonsolosu konuya son noktayı koydu: "Reddedildi. Başkonsolosluk muhacirlerle hiçbir şekilde muhatap olmayacaktır."

1883 yılında İstanbul'daki Rusya Elçiliği konsoloslara yeni bir talimat gönderdi: "Rusya'ya gidecek olan Türk tebaalıların pasaportlarına vize verilirken, Türk vizesi edinen Kafkas çıkışlıların, bu konuda ilgili makamların bir ön pazarlığı olmaksızın, sınırlarımıza geri dönmemeleri için olağanüstü bir dikkat gösterilmesi...' 1861'den itibaren, Rusya İmparatorluğu Bakanlar Kurulu kararına uygun olarak, Türkiye'den yasadışı yollardan dönüş yapan dağlıların geri gönderilmelerine ya da, Ural'a veya Orenburg'a yerleştirilmelerine karar verilmişti. Bazı dağlılar kendi başlarına Kafkasya'ya dönüyorlardı. Kafkas Ordusu Başkomutanı Büyük Prens Mihail, bu tanıklığı abartılı saysa da, Kafkas ordusunun istihbarat birimlerinin verilerine göre, 1860–65 yılları arasında, bu yolla 200–300 kişi geri dönmüştür. 22 Eylül 1886 tarihinde, Kafkasya'daki Vatandaşlık Dairesi Başmüdürü General Prens Dondukov-Korsakov, "Kafkasya Yöresi Valileri, Bölge ve Çevre Yöneticilerine Gizli Genelge" yayımladı. Bu genelgede, "Temelli yerleşmek üzere göç etmiş olan Kafkasyalı Müslümanların Türkiye'den geri dönüşleri hakkında son yıllarda ulaşan istihbarı bilgiler göz önüne alınarak, Sayın Valilerden ve Çevre Yöneticilerinden, kendilerine bağlı yerel polis görevlilerine, sınırlarımız dahilinde ortaya çıkan herkesi sıkı bir biçimde gözetlemelerini önermelerini rica ederim. Amaç, daha önce geri gelmeme yükümlülüğü ile yurtdışına göç etmiş kişilerden geri dönenleri tespit etmek ve bunları derhal bölgeden uzaklaştırmaktır" deniyordu.

Burada, Rusya'nın Kafkas muhacirlerinin geriye göçü konusunda takındığı tavrın Türk tarafının tutumuyla çakıştığını belirtmek gerekir. Aynı şekilde, Türkiye de, dağlıların Kafkasya'ya dönüşlerinin engellenmesine yönelik önlemler alıyordu. Mülteciler arasında gelişmekte olan memnuniyetsizlik ve geriye dönme isteklerini ifade etmelerine had safhada olumsuz yaklaşıyordu. Meselâ, 1865 yılında, Ardahan bölgesine yerleştirilmiş olan 1.200 Çerkes Kuzey Kafkasya'ya geri dönme girişiminde bulunduğunda, Türk makamları bunların üzerine düzenli birlikler yolladı. Bundan öte, olabildiğince çok Müslümanı kendi topraklarına çekmekte çıkarı olan Türk makamları, usulüne uygun altı aylık pasaportlarla Türkiye'ye gelmiş olan diğer Rus Müslümanları bile pasaportlarına el koyarak muhacir ilân ediyorlardı.

Kuzey Kafkasyalıların Türkiye'ye göç ettirilmelerinin diplomatik hazırlık aşamasında, Türk ve Rus tarafları arasında şiddetli görüş ayrılığı ve tepki yaratan konu, Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu'nda yerleştirilecekleri yerlerdi. 1864–66 yıllarındaki Çeçen göçü sırasında özel bir güncellik kazanmış olan bu sorun, iki devlet arasındaki diplomatik yazışmanın ana konularından biri olmuştu.

Osmanlı hükümetinin, Çerkeslerin, Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelere ve Rus sınırı yakınlarına yerleştirilmesinden çıkarı vardı: Bir savaş durumunda, Rusya'ya karşı düşmanlık duyguları ile doldurulan Kafkasya dağlılarının savaş deneyiminden yararlanacaktı. Dağlıların imparatorluk sınırı yakınlarına yerleştirilmelerinin ardındaki tehlikeyi fark eden Rus hükümeti, bu uygulamaya olabildiğince karşı koydu. Rusya'nın sert ve olumsuz tepkisinin başlıca nedenlerden biri de, bütün Türk-Rus savaşlarında, Rus ordularının Asya savaş sahnesindeki başarılarını, Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelerin Hıristiyan sakinlerinin yardımına borçlu olduğunun bilincinde olmasıydı. Kafkas Müslümanlarının bu bölgelere yerleştirilmesi böylesine önemli bir stratejik dağılımı değiştirecek güçte bir tehditti. Rusya'nın diplomatik baskısı sayesinde, 1860–64 yıllarında, muhacirlerin önemli bir bölümünün Küçük Asya'nın iç taraflarına ve Balkanlara yönlendirilmesi sağlandı. Buna karşın, Türk hükümeti Kafkas makamlarına, 1864–66 yılları arasında göçecek olan 5 bin Çeçen ailesini, Erzurum ve Kars vilayetleri dahilinde Soğanlık sıradağlarından Van gölüne kadar uzanan alana yerleştireceğini bildirdi. Bu, Rus tarafının şiddetli tepkisine yol açtı. Kafkas Ordusu Karargâh Komutanı General Kartsev, 1864 yılı Kasım ayında Tersk yöresi yöneticisi ve Çeçen (Karabulaklar ve Nazranovlar) göçünün organizasyonunda başı çekenlerden biri olan General Loris Melikov'a, "Gelecek Çeçen göçmenlere Erzurum Paşalığının ötesine, Erzincan ve Diyarbakır sınırları dahilinde ve asla bizim sınırımıza komşu olmayan bir toprağın tahsisi için Türk hükümetinin fikrini değiştirmesi yönünde her türlü gayreti göstermesinin" İstanbul’a gönderilen Rus elçisine tembih edildiğini bildirdi. Ancak, Babıâli, Rus elçisinin ileri sürdüğü hiçbir gerekçeye aldırmadan bu talebi reddetti ve Çeçenlerle Osetlerin bir bölümünü Soğanlı sıradağlarının (Sarıkamış) civarına yerleştirdi. Bu bilgiyi alan Çar hükümeti Çeçenlerin göçünün bütünüyle durdurulması tehdidinde bulundu ve hatta bu konuda gerekli talimatları yayımladı. İstanbul'daki elçi İgnatyev'in de bildirdiği üzere: "Ali Paşa'ya, tekliflerim kabul edilmezse Kafkas Genel Yönetiminin tek bir Çeçen'i bile Türkiye’ye göndermeyeceğini bildirerek, son kozumu kullanmaya karar verdim. Bu bildirim beklenen etkiyi gösterdi. Türk bakan nihayet bana Babıâli’nin yukarıda anılan 5 bin Çeçen aileyi sınırlarımızdan uzağa, Halep civarına yerleştirmeyi kabul ettiğini haber verdi..."Varna viskonsülünün açıkladığına göre:Çerkeslerin Rusya'dan Türkiye'ye göçlerinin Çar Hazretlerince durdurulmasının ardından Türk hükümeti, Bulgaristan'a eskiden yerleştirilmiş olan Çerkesleri göndermeye başladı. Çeçenlerin Erzurum vilayetinden uzaklaştırılacakları ve bu arada muhacirlerin gönderilecekleri başka yerlerin bilgisi bu ilin valisi tarafından Rusya'nın Erzurum Konsolosu'na resmen iletilmiştir. İstanbul'dan aldığım talimatlarda görüldüğü üzere, bu göçmenlerin Viranşehir ve Konya civarlarına iskân edilmeleri için gerekli düzenlemeler yapılmıştır. Bu göçmenlerin yirmi gün önce Karahisar üzerinden Sivas'a gönderildiklerini size bildirmeyi dostluk görevi sayarım.

Çeçenlerin Sarıkamış'tan Resul Ayn'a naklinin ardından Dağıstanlılar ve Osetler Soğanlı sıradağları civarında kaldılar. Bunların oradan gönderilmesine yönelik diplomatik çabalar 1870 yılına dek sürdü. Erzurum'daki Rus konsolosunun bildirdiğine göre, Diyarbakır ve Sivas vilayetlerine gönderilen muhacirler, yerleşmek üzere bütün aile efratlarıyla Erzurum ve Kars'a geliyorlardı.Erzurum vilayet yetkilileri ise, Babıâli'nin, "Muhacirlere Erzurum vilayetinde yerleşmeyi yasaklayan ilgili anlaşmaların sadece Çeçen ve Lezgileri kapsadığı; Dağıstanlı boylara ve Kabartaylılara ise arzuladıkları yerlere yerleşme izni verilmesi" konusundaki direktiflerine dayanarak muhacirlere göz yumuyorlardı.Rus konsolosun raporunda belirttiği gibi, "Boylar arasında yapılan böyle bir ayrım, Türklere, hem Çeçenleri hem de Lezgileri, 'Dağıstanlı ve Kabartaylı adı altında' yerleştirme olanağı veriyordu.

Rus konsolosunun da dediği gibi, Türk makamları çıkarlarına uygun gördüklerinde, evrensel olarak kabul gören "Çerkes" terimini gözardı ediyor ve Kuzey Kafkas halkları arasında ayrım yapıyorlardı.

Sonuç olarak Rus hükümeti, dağlıların Türkiye'ye sürülmesinin diplomatik hazırlık aşamasında üç sorunu çözmüş oldu:

1) Dağlıların kabulü ve iskânı konusunda Türk tarafının onayını aldı,
2) Dağlıların geri dönüşünü engellemeye yönelik önlem aldı.
3) Sürgün edilen dağlıların Rus sınırı yakınlarına yerleştirilmemelerini ve hali hazırda Rus İmparatorluğu sınır boyundaki vilayetlere yerleştirilmiş bulunan Çerkeslerin Osmanlı imparatorcuğu’nun iç bölgelerine kaydırılmalarını sağladı.

Dağlıları Kafkasya'dan sürgün etme siyasetinde en önemli safha diplomatik hazırlıktı. Dağlıları sürgün etme siyasetine Kabartay'dan başlanmıştı. Daha 1780–1800 ve 1812–15 yıllarında, buradan 60 bin civarında Çerkes, küçük gruplar halinde Osmanlı İmparatorluğu'na göç etmişti.1837 yılında Kabartay'dan ve Çerkezistan'dan Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden 370 aile, Karadeniz kıyısına yerleştirildi. İ.V. Bentkovski'nin iddiasına göre, 1860'a dek, Kabartay ve Laba arasındaki neredeyse tüm dağlı ve Nogay nüfus Türkiye'ye göçertilmiştir. "Sorun böylece azalırken, iki mesele öne çıktı: Kalan dağlıların, Kuban nehrinin sol kıyısındaki zengin düzlüklere gönderilmesi ve Kafkasya'nın en önemli dağ dizisinin önünün, köyler dolusu Kazak'ın yerleştirilmesi suretiyle savaşkan Rus öğe tarafından iskânı.

1860 yılında Kabartay'dan Türkiye'ye 237 aile göç etti. Oysa göç etmeyi isteyenlerin sayısı bini aşıyordu. Kafkas yönetiminin resmî verilerine göre, 1860–61 yılları içinde Osmanlı İmparatorluğu'na, her iki cinsten 10 bin 343 kişiden oluşan 941 Kabartay ailesi göçmüştü.

1860 yılından itibaren muhacirlikte bir hareketlenme gözlenmektedir. Kafkasya Ordu Komutanlığı dağlıların Türkiye'ye gönderilmesi sürecini iki aşamada öngördü:

1) Türkiye'ye göç etme isteği gösteren ya da mecbur edilen Çerkeslerin dağ boğazlarından ve Kuzey Kafkas boylarının yoğun olarak yaşadığı Karadeniz kıyılarındaki yerleşim yerlerinden sürülmeleri;
2) Dağlıların deniz yoluyla Türkiye'ye götürülmeleri.

Mal varlıklarının bir kısmını, asıl olarak da sürülerini yanlarında götürememeleri için, dağlıların Kafkas dağlarını aşarak kara yoluyla göçü yasaklanmıştı.

Muhacir gruplarının yurtdışına çıkarılması için ayrılan limanlar, Suhumi, Soçi, Tuapse, Novorossiysk ve Anapa idi. Buralara Türk nakliye gemileri ve özel tekneler yanaşabiliyordu.1863 yılında Kafkas üst yönetimi gayri resmî yollardan göç edilmesine engel olunmaması yönünde emir verdi. Böylece, Türk kaçakçıları kıyıya yanaşma ve dağlıları götürme imkanı bulmuş oldu.

1860 yılında Kafkas ordusu Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu'na göçünün ilk aşamasını gerçekleştirmeye girişti ve onları dağlardan kıyılara sürdü. Bu amaçla ve eş zamanlı olarak Adagum, Şapsug, Abadze ve Dahovsk birliklerinin Çerkes köylerine baskınları başlatıldı. Yıllar süren savaşta güçleri tükenen Kazılbeygüler, Başılbeygüler, Tamovgiller ve Beslenlerin bir kısmı 1859 Şubat'ında boyun eğeceklerini ilân ettiler; 1859'da Biceduklar, Ağustos'ta Temirgoylar, Mahoşevler, Egeruklar, Beslenler, Şakirevgiller ve Kuban ötesinden Kabardinler;

Kasım’da Abazalar; 1860 Ocak ayında Natuhaylar ve Pshovlar tamamen teslim oldular. Bu boyların hepsi, nakledilmek üzere, Karadeniz kıyılarına sürüldüler. Beslengiller sürgün edilmeye inatla direndiler, ancak 20 Haziran 1860'ta aniden kuşatıldıklarında teslim olmak zorunda kaldılar ve 4 bin Beslen ailesi öteki dağlı sürgünlere katıldı.

Yukarıda adı geçen boyların sürülmesinden sonra, 1Temmuz 1861'de, Kafkas Ordusu Başkomutanı Büyük Prens. Mihail, Savunma Bakanı'na şu bilgileri veriyordu: Büyük, Küçük Zelencuk, Urupa, Laba ve Hodz nehirlerinin yukarılarında yaşayan ve sayıları çok fazla olmayan dağ boyları, adlarını tam vermek gerekirse, Kazı Ibeygüler, Başı Ibeygiller, Bagovfeiller, Şakirevgiller ve Tamovgiller, kendilerine Türkiye'ye taşınma izninin verilmesi talebiyle Kuban ve Tersk bölgesi ordu komutanlığına başvurmuşlardır. Bize düşmanlık besleyen ve yağmalama alışkanlığı olan bu boyların, dağlardaki bize ait Kazak yerleşimlerini sürekli endişe ve kaygı içinde bırakan üstünlükleri dikkate alınarak, ücra dağlık yerlerden düzlüklere sürülmeleri ancak silah gücü kullanarak mümkün oldu. Yukarıda anılan boylardan Türkiye'ye gitmeyi isteyecek olanlara yol vermesi için General Graff Evdokimov'a izni, onlara göç öncesinde Şebelda üzerinden Suhum-Kale'ye yol almaları iznini, insan ve zaman kaybı olduğunda sorulacağı açık olduğu için, ben verdim. Kendisine Kutais Genel Valiliği görevi verilen kişiye de, onların Türkiye sınırlarına geçirilmesine yönelik üzerine düşen bütün önlemleri alması için emir verdim.

1864 Mart'ına doğru Rus birlikleri Çerkeslerin Kafkas dağlarının kuzey yamacı ve Psezuapse'ye kadar olan kıyı bölgesinden sürülmesini tamamladı. Mayıs 1864’te Batı Kafkasya'nın bütün Çerkes boyları, artık kontrol altına alınmış, büyük çoğunluğu Karadeniz kıyılarına gönderilmiş ve Türkiye’ye götürülmeyi bekliyordu. Bunun ardından Çar hükümeti, ikinci aşama olan Çerkeslerin Türkiye'ye gönderilmesi safhasına el attı. Türkiye'ye göçmeyi tercih edenlerin dışında, Kuban'a yerleştirecek pek fazla kişi kalmamıştı. Kafkas makamlarının resmî verilerine göre, sadece 130 bin dağlı Kuban bölgesine gitmiş, diğerleri Osmanlı İmparatorluğu’na yerleşme isteği göstermişti. Öte yandan, Kuban'a yerleştirilmiş olanlardan bir bölümü de sonradan Türkiye'ye göç etme talebinde bulundu. 1864 yılında onlar da gittikten sonra, Kuban bölgesinde kalan dağlıların sayısı 100 bin ile 80 bin kişiye düşmüştü.1865 yılının verilerine göre ise, Kuban bölgesinde sadece 60 bin dağlı kalmıştı.

Dağlıların Türkiye'ye nakledilmesinde başlıca engel, taşımak için yeterince tekne bulunmamasıydı. Bu yüzden Çerkesler, aylar boyunca Karadeniz sahilinde açık havada beklemek zorunda kalıyorlardı. Bu da, birçok dağlıyı, özellikle de kadın ve çocukları telef eden salgın hastalıkların yayılmasına neden oldu. 1864 Mart'ında Büyük Prens Mihail Savunma Bakanı'na şu bilgiyi aktarıyordu: Kafile başkanlarından alınan istihbarata göre, taşınma, şimdilik Türk takaları ve Trabzon konsolosunun bize göndermiş olduğu tek bir Türk gemisi ile gerçekleştirilmekte. Söz konusu araçlar bu denli sınırlı olsa da, sadece Tuapse'den, geçtiğiniz ay 14 bin can yollanmıştır. Cuba nehri ağzında, Konstantinovsk, Anapa ve Taman'daki takviye ile nakliye ufak ufak da olsa, epeyce anlamlı boyutlarda sürmektedir.

4 Nisan 1864 tarihli telgrafta Prens Mihail, Çardan şu ricada bulunuyordu: Fetih işi, yurtdışına çıkarma işleminin kolaylaştırılmasına sıkı sıkıya bağlıdır. Kumpanya ve savaş gemilerinin bu işte kullanılması için ısrarla izninizi rica ederim.6 Nisan 1864 tarihinde, Savunma Bakanı General Milyutin, Prens Mihail'e Çarın cevabını iletiyordu: "Hükümdar İmparator'un, İmparatorluk Alteslerinin Karadeniz'in batı sahilinin asi yerleşimcilerden nihai olarak arındırılması konusundaki çağrınızı özel bir memnuniyetle okuduğunu, Cihanşümul Lütufkârın, Haşmetmeaplarımızın, göç eden dağlıların Türkiye'ye nakli için gereken harcamaların yapılmasına izin verilmesini buyurduğunu, bununla birlikte, masrafların olabildiğince kısıtlı tutulmasına özel bir ilgi atfedileceğinden bütünüyle müsterih olduğunu, bilgilerinize sunarım.

Bu amaçla Rus Gemicilik ve Ticaret Şirketi ile yapılan görüşmeler başta iyi gitti ve dağlıların nakli için üç büyük gemi ayrıldı: "Anapa", "Elbrus" ve "Redut-Kale". Ancak sonraları anlaşma bozuldu. Rus Gemicilik ve Ticaret Şirketi'nin bu işten vazgeçmesinden sonra, Kafkas yönetimi, Kuzey Kafkasyalıların Türkiye'ye nakli için donanmaya ait gemilerin kullanılmasına niyetlendi. Bunun için gemilere ticarî bandıra çekilecekti. Ancak bu konuda görüşü sorulan Amiral Glazenapa'nın, "Ticarî bandıra çekilmesi son derece zordur: Gemi evraklarının bağımsız özel bir kişi ya da kuruluş üzerine yapılması gerekir. Taşıma Türk gümrük muhafızlarının kontrolüne tâbi olacak ve onların devlet malı olduklarını gözden kaçırmak mümkün olmayacaktır" cevabı vermesi üzerine bu önlemden de vazgeçilmek zorunda kalındı.

Sonunda Kafkas yönetimi şu karara vardı: Dağlıların nakledilme işini Türk gemilerine teklif etmek ve özel tekneler kiralamak. 17 Nisan 1864'te Çar hükümeti, Kafkasya Genel Valisinin dağlıların nakli için Türk gemilerini kullanma önerisine, "silahlı olmamaları" şartıyla izin verdi. Özel teknelere gelince, 1862 yılında Kerç'te, buharlı gemiler kişi basma 4 ruble 40 kuruş, yelkenli gemiler ise kişi başına 4 ruble taşıma fiyatıyla kiralanmıştı.

Batı Kafkasya dağlılarının göçü tamamlandıktan sonra, Rus hükümeti Doğu Kafkasya'dan, özellikle de Çeçenistan’dan benzer bir sürgün başlatmaya niyetlendi. Bölgede, boyunduruk altında ancak tam anlamıyla barışçıllaşmamış ve Rus yönetimine sürekli huzursuzluk kaynağı olan müthiş kalabalık bir nüfus vardı. Çeçenler ve İnguşlar arasında ülkeden göçüp gitme hareketliliğini yaratan girişim Tersk bölgesi yöneticisi Tuğgeneral Loris Melikov'dan geldi. Eskiden Çar ordusunda hizmet etmiş bir subay olan ve Türkiye'de yaşayan General Musa Kunduhov bu işte ona yardımcı olmayı vaat etmiş, 3–4 bin, Çeçen ailesini Osmanlı İmparatorluğu'na göçmeye ikna edeceğine söz vermişti.

Kunduhov'un ajitasyonu, Çeçen nüfusun tam da Rus yönetimine daha tehlikeli görünen ve sürgün edilmek üzere mimlenmiş olan kesimi arasında başarılı olmuştu. Çalikov, "ustalıkla yerleştirilen ağa düştüler" diye yazar,

Loris Melikov ve Musa Kunduhov'un marifeti sonucunda 1865–66 yıllarında, her iki cinsten 23 bin 57 kişiden oluşan 4 bin 989 Çeçen ailesinin (Karabulaklar ve Nazranovlar) Türkiye'ye göçü başladı.

Ayın 22'sinde Daho Müfrezesi Tuapse nehri boyunca aşağıya doğru 13 verst ilerledi... Şapsığlar birliğe engel olmadıkları gibi yaşlı heyetleri çeşitli yönlerden karşılamaya çıkıyorlardı. Hepsi taleplerimizi derhal karşılamaya hazır olduklarını bildirdiler. O gün dağlardan kaçan birkaç Rus esir birliklerimize geldi... Yöredeki bütün Şapsığların şaşkın halde olduğunu anlattılar. Harekâtın ani olması ve hızı, gök gürültüsü gibi herkesi sersemletmişti. Büyük kısmı ailelerini ve eşyalarını çıkarmak için evlerine koşmuştu. Fakat Şapsığ yaşlıları ve halkın çoğu kayıtsız şartsız itaat ettiğini bildirirken, küçük Dağlı grupları yan taraflarda gizlice birliğe eşlik ediyor ve nasıl olursa olsun bize zarar verebilmek için fırsat kolluyorlardı. Bazen sağ bazen de sol taraftan silah sesleri geliyordu..."

"Birkaç Türk koçerması karaya çekilmiş, kıyıda duruyordu. Türkiye'ye giden Dağlılarla doluydular. Hemen yakında karıları, çocukları ve mallarıyla göçmenler büyük bir kamp kurmuştu. Burası tam Tuapse nehrinin ağzında, milden oluşan geniş bir alandı.

Aşağıda, koçermaların yanaştığı deniz kıyısında taştan derme çatma yapılmış bir dizi baraka vardı. Bu barakalarda eskiden Türkiye'den gelen tüccarlar kalıyordu. Şimdi ise burada göçmen aileleri kötü havadan korunuyordu... Daho Müfrezesi Tuapse ağzı yakınında 23 Şubat'tan 4 Mart'a kadar kaldı."

"Bu arada ele geçirilen bölge biraz temizlenmişti. Şapsığlara göç etmeleri için verilen süre dolmuş, onlar da verdikleri sözü yerine getirmişlerdi. Türk koçermalarının yanaştığı kıyıdaki kamp her gün büyüyordu ve müfrezenin ayrılma zamanı geldiğinde çok büyük ölçülere ulaşmıştı. En kısa süre Şapsığlara tanınmıştı, ama Dağlılar buna hazırdı. Daha sonbaharda, kuzey eğiminden onlara birkaç kez, yurtlarını önceden bırakmayanlardan birliklerin harekâtı sırasında hemen göç etmelerinin isteneceği bildirilmişti. Şapsığ toplulukları kıyıda toplanırken dağların kuzey tarafından da büyük Abzeh grupları geliyordu. Onlara sonbaharda verilen süre l Şubat'ta dolmuştu ve Pşeha Müfrezesi çoktan Psekups'un üst taraflarında harekâta başlamıştı. Gitmek için bekleyen göçmenlerin Tuapse'nin ağzından yukarıya doğru 2 verst ve yanlardan 2 verstlik arazide kalmalarına izin verildi. Yapabilenler ve zaman bulanlar kendilerine tahtalardan derme çatma barakalar yaptılar. Tam gemilere yükleme yapılan yerde her gün kalabalık bir pazar kuruluyordu... Fiyatlar inanılmayacak kadar düşmüştü. Sekiz pudluk iyi bir boğa bir gümüş rubleye, koç yirmi kapiğe veya bir çeyrekliğe satılıyordu... Atlar sudan ucuzdu. Büyükbaş hayvanlar ve koyunlar yiyecek olarak talep görüyordu, atlar ise yem olmadığı için sadece yük oluyordu... Ayrıca rublelik Dağlı atları pek sağlam değildi. Doğrusu dağlara iyi tırmanıyorlardı, ama pek zayıf ve güçsüzdüler. Düzgün bir at, eyeri ve koşumuyla birlikte dört beş rubleye alınıyordu. Bazen iyi cins atlar da düşüyordu. Onlara yirmi, otuz ve daha fazla fiyat biçiliyordu. Buna karşılık cins olmayan Dağlı atları çok kolay elde ediliyordu, fiyatları kapikle sayılıyordu... Asıl ticaret kalemi ise silahtı. Dağlılar Türkiye'de silah taşınmasına izin verilmediğini biliyorlardı. Zengin işlemeli değerli kılıçlar yok pahasına satılıyordu,

"Türkiye'ye göç etmeye karar veren Dağlılar ilkbaharda toprağı ekip biçebilmek için yeni yerlerine erken varmakta acele ediyorlardı... Yolculuk için farklı, bazen oldukça yüksek fiyatlar isteniyordu. Daha çok para kazanmak isteyen gemiciler çok büyük miktarda yolcu alıyorlardı. Ancak 30-40 kişi alabilecek gemiye 200-250, hatta 300 kişi dolduruyorlardı, hem de eşyalarıyla. Güvertede nasıl yerleşirlerse hep öyle kalmak zorundaydılar. Yatmak, uzanmak bir yana geçecek yer bile yoktu... Elbette insanı çileden çıkaran bu sahnelerin dikkat çekmemesi mümkün değildi. Birlikler deniz kıyısına gel¬dikten hemen sonra tedbirler alındı. Velyaminovski karakoluna göçün gidişatını düzenlemek üzere bir subay tayin edildi... Ne yazık ki, Tuapse'de alınan tedbirler çok etkili olmadı... Henüz birliklerimiz tarafından ele geçirilmeyen ve Ruslar gelmeden gitmekte acele edenlerin toplandığı yerlerde en kötü suiistimaller oluyordu.

... Sık sık rastlanan manzara şuydu: Koçerma bir yere yanaşıyor, daha karaya çekilmeye fırsat kalmadan çevredeki Dağlılar hücum ediyorlar ve neredeyse zor kullanarak kendilerini çabucak götürmesi için sıkıştırıyorlardı...

Son olarak, Osmanlı İmparatorluğu'na göç ettirilen Kuzey Kafkasyalıların niceliğine ilişkin verileri gözden geçirmek kaçınılmazdır. Çerkes halklarının tarihine "İstambılak İueşhue" (Büyük Göç) adı ile kazınmış olan 1857–1864 göçünden sonra Batı Kafkasya nüfusu yüzde 90 azalmıştır. O dönemin resmî belgeleri göçmenleri üç kategoriye ayırıyor:

1) Taman, Anapa, Novorossiysk ve Tuapse'den, Özel Komisyon denetiminde göç edenler. Bu kategoride olanlar parasal yardım alıyorlardı.
2) Batı Karadeniz'in farklı noktalarından Türk tekneleriyle Kafkasya'yı terk eden göçmenler. Bunların sayısının ancak bir kısmı tespit edilebilmiştir.
3) Resmî makamların denetimine tâbi olmaksızın Türk tekneleriyle Tu, Neçepsuho, Cuba ve Pşadı nehirleri yoluyla giden muhacirler.

Kafkasya Genel Valiliği'nin resmî verilerine göre, 1863–64 yıllarında Batı Kafkasya'dan Türkiye'ye 312 bin kişi götürülmüştü. Kuban bölgesinden (Büyük ve Küçük Kabarda ve Don Rostov'una kadar olan topraklardan) 1858–64 yıllarında götürülenlerin sayısı yaklaşık 398 bin kişi olarak kabul ediliyor.

Resmî verilere göre, 1858–64 yıllarında, Kuzey Kafkasyalıların göçüne ilişkin toplam harcama, önemli bölümü tekne sahiplerine ödenmiş olan 289 bin 678 ruble 17 kuruştu.

Böylece I.Nikola’nın “Her ne pahasına olursa olsun bütün dağ kavimlerinin pasifize edilmesi ve karşı koyan olursa vurulması” emri yerine getirilmiş oldu.

R. Fadeyev'in verilerine göre, 1864 yılında Türkiye’ye göçmüş olan dağlıların sayısı (gözden kaçan 15 bin göçmen dahil) 210 bin kişidir. Ona göre, 1865 yılında, 40 bin civarında insan sürgün edilmişti ve gidenlerin sayısı genel olarak 250 bin kişiye ulaşmaktaydı. Birleşik Kafkasya gazetesinin, 1964'teki birinci sayısında tercümesi yayımlanan, R. Fadeyev'in "Çarın Generali Kafkasya'da" adlı makalesinde, bu sayı l milyon kişiye çıkmıştı.

Ad. Berje, 1858–64 yılları arasında Türkiye'ye 493 bin 194 dağlının göçmüş olduğunu söylüyor. Ad. Berje'nin belirttiğine göre, 1864 yılında, "Gagra'dan Kuban nehri ağzına kadar Kafkasların başlıca dağ dizilerinin tüm sakinleri Osmanlı İmparatorluğu'na yollanmıştı...

Rus ve bu arada Sovyet tarih bilimi, göç eden Kuzey Kafkasyalıların ortalama sayısının tespiti için, Kafkasya Genel Valiliği'nin resmî istatistik verilerini temel alıyorlardı. 1864'ten sonra göç eden dağlıların sayısı, L.G. Lopatinski'ye göre 500 bin kişiyi aşmaktadır. A.H. Kasumov, 1858 ile 1867 arasında resmî kayıtlarda da 500 bin olarak gösterilen ve 470 bini Adige-Çerkes olan Türkiye'ye göç eden Kuzey Kafkasyalı dağlı sayısını şüpheli bulduğunu açıklayarak, XIX. yüzyıl ortalarına doğru Kuzey Batı Kafkasya'da bir milyondan fazla Adige'nin yaşadığına, "Kafkas Savaşı ve Türkiye'ye sürgün sona erdikten sonra ise bu halktan sadece 100 bin kişi kaldığına" işaret ediyor.Tarihçi ve etnograf D.E. Ercmecv, 1.8 milyona yakın dağlının Türkiye'ye göç ettiğini, ancak taşınma esnasında zor koşulların ve alışkın olmadıkları iklimin yarattığı hastalıklar nedeniyle önemli bir bölümü telef olduğu için, 1875–76 yıllarında l milyon civarında olduklarını hesaplamaktadır. Ancak başka bir araştırmacı, Alexandre Grigoriantz'a göre ise, 1863 yılında, birkaç ay içinde Türkiye'ye gönderilmek üzere 500 bin civarında Çerkes ve 120 bin Abaza toplanmıştı ve göçmenlerin toplam sayısı sadece 1864 yılında 750 bin kişiydi.Resmî verilere göre, 1883'te Kafkasya'da, sadece 56 bin 423 Çerkes ki bunlardan 16 bini Abaza'ydı, 12 bin Biceduh ve ancak 2 bin 500 Şapsug yaşıyordu.

Çağdaş Rus yazarı R.G. Landa, farklı kaynaklara dayanarak, göç eden Kuzey Kafkasyalıların sayısının l ile 3 milyon arasında gidip geldiğini söylemektedir. Aynı yazar, "Osmanlı İmparatorluğu'nda göçmenlerin, XIII. yüzyılda gitmiş olan Türkmenlerin, Kırım Tatarlarının iyi kötü, ama en çok da Çerkeslerin, millî bilinçlerini koruduklarını" da yazmaktadır.

Başka İki Rus yazarı, V.E. Davidoviç ile S.Y. Suşçiy, Güney Rusya'nın Kültür Oluşumunda Etnik ve Yöresel Faktörler adlı ortak araştırmalarında, birçok araştırmacıdan edindikleri verilere göre, farklı etnik topluluklara ait 350 bin ile 700 bin kişinin Rusya'yı terk ettiğini belirtmektedirler.

Bu suretle göçen dağlı sayısı, Rus ve Sovyet tarih yazımında 500 bin ile l milyon arasında görünmektedir.

Osmanlı hükümetinin Kuzey Kafkasya'dan gelen muhacirin, sayısına ilişkin resmî verileri Takvim-i Vekayi gazetesinin bir sayısında yayımlanmıştı. Gazetenin verdiği bilgiye göre, padişahın, 1870 yılında, Babıâli'ye ziyaretlerinden birinde, ülkenin genel gidişatı tartışıldığı sırada, ona Kafkas muhacirlerine ilişkin özel bir rapor sunulmuştu. Bu rapora göre, boylar halinde göçen ve 1272 (13.IX.1855–31.X.1856)'den 1280 (17.VI.1863)'e dek Osmanlı İmparatorluğu vilayetlerine yerleştirilenler toplam 311 bin 333 kişiydi.1280 (18.VI.1863- 18.VI. 1864)'de gelmiş olan muhacir sayısı 283 bindi. Böylece resmî Osmanlı verilerine göre, göçmenlerin sayısı 1864 Haziran'ına dek 595 bin kişiyi bulmuştu. Bu sayıya sadece yerleştirilmiş olanlar dahildir.

Hâlbuki o sırada, 1281 (6.VI.1864–26.V.1865) yılında Anadolu'ya 87 bin muhacir daha gelmişti.

Türk tarih yazımımda, (bu ülkede yaşayan Kuzey Kafkas cemaatinden araştırmacıların çalışmaları da dahil) Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden dağlıların sayısının l milyon ile 2 milyon kişi olduğu kabul edilmektedir. Türk tarihçi Ali Meram Kemal, "Sadece 1860 ile 65 yılları arasında Kafkasya ve Kırım'dan l milyon insanın sürgün edilmiş olduğunu ele alırsak, Balkanlara gönderilmiş olan 300 bin muhacir ile Suriye'ye ve Ürdün'e nakledilenler çıkarıldığında, sadece Anadolu'da 600 binden çok göçmenin yerleşmiş olduğu ortaya çıkar" demektedir. Kafkasya tarihi araştırmacısı General İsmail Berkok, bu sayıyı l milyon kişi olarak belirlemektedir. Bir başka Türk yazarı Erel Şerafettin de bu sayı için, l milyon kişi der. Araştırmacı Fuad Dündar'a göre, "1859–1879 yıllarında Kuzey Kafkasya'dan 2 milyon dağlı ayrılmış, bunlardan sadece 1,5 milyonu Osmanlı topraklarına ulaşabilmiştir".

Kemal Karpat'ın kanaatine göre, 1859'dan 1879 yılına dek olan dönemde, çoğunluğu Çerkes, 2 milyon insan Rusya'yı terketmiş, bunlardan ancak l milyon 500 bini hayatta kalabilmiş ve Osmanlı İmparatorluğu'nda yerleştirilmişti. 1881'den 1914'e kadar bir kez daha Rusya'dan, çoğu Kuzey Kafkasyalı olan, Kazanlı Tatarlar ve Ural Müslümanlarından 500 bin kişi ayrılmıştı.

Türk tarihçi Ahmet Hazer Hızal, Osmanlı İmparatorluğu'na l milyon 500 bin kişinin göçtüğünü kabul ederken, Ahmet Cevat Eren sadece 600 bin demektedir.1865–66 yıllarındaki Çeçen göçünün başını çekenlerden biri olan Musa Kunduhov'un anılarında da, 600 bin sayısı ile karşılaşılır.

Rumeli'den Türk Göçleri adlı kitabı hazırlayan Bilal Şimşir’e göre, Osmanlı İmparatorluğu'na l milyon 500 bin Çerkes göçmüştü. Kafkas kökenli Türk araştırmacı General Salih Polatken, "l 000 000 civarında insan yurdunu terk etmek zorunda kalmıştı" demektedir. Türk tarihçi Ahmet Cemal Şener, bazı kaynaklarda göçmenlerin sayısının 500 bin kişi, bazılarında ise 2 milyon kişi civarında verildiğini yazmakta.

Bir diğer Türk tarihçi olan Abdullah Saydam, Osmanlı hükümetinin istatistik verilerini temel alıp muhacirlerin yüzde 25-30’lara ulaşan ölüm oranını ve 1865 sonrasında gelenleri de ekleyerek, Osmanlı İmparatorluğu'na 1856–1876 yılları arasında Kırım ve Kafkasya'dan l milyon - l milyon 200 bin muhacirin geldiğini hesaplamaktadır.

Türkiye'de yayımlanan İslâm Ansiklopedisi ile Türk Ansiklopedisi'nde verilen sayıların oldukça farklı olması ilginç bir olgudur, İslâm Ansiklopedisi sayıyı 1 milyon 500 bin göçmen olarak verirken, Türk Ansiklopedisi'nde sadece 500 bin kişiden söz edilmektedir. Türk dergisi Nokta'da, "Büyük göç sırasında, Osmanlı İmparatorluğu'na 2 000 000 kişi göç etti" denmiştir.

Türkiye'de ve Ortadoğu'da yaşayan Çerkes yazarların açıkladıkları sayıları ayrıca ele almak gerekir. Önemli Çerkes tarihçilerinden, aynı zamanda Türkiye'deki Kafkas diasporasının faal bir öncüsü olan İzzet Aydemir, Göç /Kuzey Kafkasyalıların Göç Tarihi başlıklı araştırmasında sayıyı l milyon 500 bin kişi olarak verir. Kafli Kadircan, Anadolu'ya l milyon 616 bin Kuzey Kafkasyalının geçtiğini hesaplar. Psimaho Kosok (Ketsev), Kuzey Kafkasya'dan ancak l milyon Çerkes muhacirin ayrıldığını ve 200 bin kadar Oset ve Çeçen muhacir olduğunu tahmin etmektedir. Vassan Giray Cabagi, sayıyı, diğerlerinden biraz eksik, 780 bin kişi olarak veriyor. Çerkes Tarihi'nin yazarları Hayri Ersoy ve Aysun Kamacı, yaygın olan verilerin l milyon ile l milyon 500 bin göçmenden söz ettiğini belirtmektedirler.

İttihat ve Terakki döneminde İstanbul'da çıkan Çerkes gazetesi Guaze'nin yazdığına göre, l milyon 760 bin Çerkes, Osmanlı İmparatorluğu'nda ikinci bir anavatana kavuşmuştu.

Ürdün'de yaşayan Çerkes yazarı Mohammad Kheir Haghandoqa ise, 1858–78 yılları arasında Kuzey Kafkasya'dan l milyon 500 bin muhacirin ayrıldığını ve bunlardan 600 bininin Çerkes olduğunu tahmin etmektedir. Shaukat Mufti (Habjoko) sayıyı 500 bin olarak belirtse de, Hayati Bice'ye göre, 1859–79 yıllarında Anadolu'ya göç eden Kuzey Kafkasyalıların sayısı 2 milyondu. Bu sayı, Nihat Berzeg'in saptadığı sayıyı tutmaktadır.

Çerkes araştırmacı R. Traho'nun ilk kez 1959 yılında Münih'te yayımlanan Çerkesler adlı kitabında, 1859–1864 yılları arasındaki göçmenlerin l milyondan fazla olduğu belirtilmektedir.
Batı tarihçiliğinde, 1859–1864 yılları arasındaki Kafkas muhacirlerinin sayısının l milyon kişi olduğu görüşü hâkimdir. Peter Alford Andrews de, Türkiye Cumhuriyetinde Etnik Gruplar adlı çalışmasında, sayıyı l milyon göçmen olarak belirler, R. Konqvest ise, Kafkasya'dan 600 bin kişinin ayrılmış olduğunu hesap etmiştir. Alman yazarı Saks da aynı sayıyı vermektedir. Amerikalı yazar Justin Mc. Carthy'nin verdiği bilgiye göre, Rusya ve Balkanlardaki bütün muhacirlerin gitmesiyle birlikte Anadolu'nun Müslüman nüfusu 1878'den 1911'e dek yüzde 50 oranında artmıştı.

En düşük göçmen sayısı, 200 bin kişi, İran kaynaklarındadır. Böylece, ortaya farklı veriler koyup, birçok da kaynak incelendiğinde, yolda ve Karadeniz'in Anadolu kıyılarındaki geçici muhacir kamplarında telef olanlar da hesap edilince, 1857–1866 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’na yerleşmiş olan Kuzey Kafkasyalıların sayısının 1 ila 1,5 milyon kişi olduğu sonucuna ulaşılabilir.

Murat Paşpu: Vatanından Uzaklara Çerkesler Sayfa 35 Chivi yazıları İstanbul 2004
Murat Paşpu: Vatanından Uzaklara Çerkesler Sayfa 32-33 Chivi yazıları İstanbul 2004

Page 1 of 3

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
RT @gilahsteney: Bu hikayeyi daha önce de duymuştum bir dadeden çok araştırdım doğruluğunu Şorten Askerbiy'in Kazanokue Jabağı kitabında da…
BBC News Türkçe - Kafkasya'nın incisi Abhazya'da seçim zamanı: Ülke küçük, yarış büyük - Fehim Taştekin https://t.co/bjR7eWQ8gt
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı