KUZEY KAFKASYA (1917-1970) 
Barasbi BAYTUGAN 
YEDİ YILDIZ YAYINLARI
SAMSUN 
BARASBİ BAYTUGAN



“...Mülteciler arasında aktivite bakımından hiç kimse Barasbi Baytugan kadar faal olamadı...”

M.Aydın TURAN

Toplum ve siyaset adamı, yazar. 1899 yılında Kafkasya’nın Kuzey Osetya yöresinde doğdu. Orta öğrenimini Terekkala’de (Vladikavkaz) yaptı. Petersburg’da gece okuluna devam etti (1916-1917). Rus devriminden sonra Kafkasya’nın önce Beyaz, sonra da Kızılordu tarafından işgali üzerine General Vrangel’in kuvvetleri ile birlikte Kırım’a geçti. Kırım’ında Bolşeviklerin eline geçmesi üzerine Türkiye’ye sığındı. 1922 yılında Çekoslavakya Hükümetinin Kafkasyalı mültecilere tanımış olduğu olanaklardan yararlanarak oraya gitti ve Brno kentinde yüksek öğrenimini tamamlayarak ziraat mühendisi oldu. Bu arada Prag’da oluşturulan “Kafkasya Dağlıları Birliği”nde görevler üstlenerek Prag ve Brno kentlerinde seminerler verdi. Avrupa ve Yakındoğu ülkelerinde örgütlenerek Kafkasya bağımsızlığı için faaliyet gösteren “Kafkasya Dağlıları Halk Partisi” (Narodnaya Partiya Gortsev Kavkaza) adlı örgüt içinde yer alarak İkinci Dünya Savaşına kadar bu partinin çalışmalarında görevler üstlendi. 1928 yılı başında Paris’e giderek burada Polonya bağlantılı olarak yayınlanmakta olan parti organı “Gortsı Kavkaza” (Kafkasya Dağlıları) dergisinde görev üstlendi. Kafkasyalılardan başka Gürcü, Azeri, Ukrayna ve Türkistan örgütlerinin de içinde yer aldığı “Promethee” adlı siyasi hareketin organı olarak Paris’de Fransızca yayınlanan “Promethee” dergisinin redaksiyon komitesinde çalıştı. 1930 yılında “Gortsı Kavkaza” (Kafkasya Dağlıları) dergisi bütünüyle Polonya’ya taşınarak orada yayınlanmaya başlayınca O da Varşova’ya gitti ve daha sonra “Severnıy Kavkaz-Şimali Kafkasya” adıyla Rusça-Türkçe yayınlanmaya başlayan bu derginin yöneticiliğini üstlendi. Bu dergilerin devamı olan, ama politik gerekçelerle ve çok sayıda Kafkasyalı göçmenin yaşadığı Türkiye’ye ulaşabilme gayesi ile sürekli isim ve yönetici değiştirmek zorunda kalan Rusça-Türkçe “Put Svoboda-Hürriyet Yolu” (1934), “Borba-Savaş” (1936), “Naşa Tsel- Bizim Dilek”(1936), “Buduşeye-Gelecek”(1936), “Vpered-İleri”(1937), “Natsionalnaya Mısl-Milli Fikir”(1937),“Naş Kray-Ülkemiz”(1937), “Prizıv-Çağırış”(1938) adlı dergilerde de görev aldı ve yazılar yazdı. B.Baytugan, İkinci Dünya Savaşı başlayınca diğer Kafkasyalı liderlerle birlikte Berlin’e gitti (1942). “Sonderstab Kaukasus”da ve “Kuzey Kafkasya Milli Komisyonu (Komitesi)”nda görev aldı. (1942-1945). Savaş sonunda önce İtalya’ya sonra da İngiltere’ye geçti. 1953 yılında Batı Almanya’ya döndü ve Münih’e yerleşti. Ahmet Nabi Magoma’nın başkanlığında yeniden oluşturulan “Kuzey Kafkasya Milli Merkezi” çevresindeki çalışmalara katıldı. “Kavkaz” (Kafkasya-Der Kaukasus,1952) dergisine yazı yazdı. SSCB’ndeki halkların diliyle yayın yapan “Özgürlük” radyosunun Kuzey Kafkasya bölümünde çalıştı. Münih’de “Sovyetler Birliğini Öğrenme Enstitüsü” tarafından yayınlanan İngilizce “Caucasian Review”(Kafkasya Dergisi),Rusça “Vestnik”, Türkçe “Dergi”,Arapça “Elmecelle” gibi yayınlarda görev aldı ve yazıları yayınlandı.1964’de birkaç sayı çıkan Rusça “Obyedinennıy Kavkaz” (Birleşik Kafkasya) ve Türkiye’de bunun paraleli olarak yayınlanan “Birleşik Kafkasya” dergilerine katkıları oldu.1986 yılında öldü. 

Kaynak: 

M.Aydın Turan,“Kafkasya Dağlıları Birliği”,Toplumsal Tarih Dergisi, Sayı:40,s.50.İst.1997

Musa Ramazan, “Barasbi Baytugan”, Kuzey Kafkasya Dergisi, Sayı:62, s.44. İstanbul, Haziran 1986.

ÖNSÖZ 

Değerli Okuyucular,

Elinizdeki bu eser Samsun Kafkas Kültür Derneği’nce Nisan 1973’te yayınlanan “Kuzey Kafkasya” adlı kitabın yeniden gözden geçirilmesi ve düzenlenmesi sonucunda ortaya çıkmıştır.

Kitabımız Kafkas tarihinin küçük bir özetidir. Yazarımız Barasbi Baytugan, kitabının “Genel Bilgi” bölümünde Kafkasya’nın coğrafi ve etnik durumu hakkında özet bilgiler verirken, Kafkasyalıların “etno-kültürel ve tarihsel birliği”ne özel bir vurgu yapmaktadır.

İkinci bölüm “Kuzey Kafkasya Tarihi”ni 1970’lı yıllara kadar özetlemektedir. Kafkas tarihini inceleyen çeşitli araştırmalar arasında bu kitabı farklı ve önemli kılan iki özelliği vardır. Birincisi 1917-1922 dönemini kapsayan “fırtınalı yıllar” ile ilgili detaylı, objektif ve realist tespitlerdir. İkincisi ise Sovyet dönemine yönelik ciddi eleştirilerdir. Baytugan’ın bu iki dönemle ilgili tespitleri politik tarihimizin alacakaranlık dönemlerini oldukça aydınlatacak, ufkumuzu genişletecek ve son yıllardaki bazı tartışmalara da ışık tutacaktır. Bilindiği gibi, bu konuda dikkate alınacak ciddi ve tutarlı çok az araştırma vardır. Yakın tarihimizi yorumlayan entelektüellerimizin çoğunluğu, içinde bulundukları politik konjüktürün de etkisiyle ideolojik saplantılardan kurtulamamış ve tespitleri oldukça sübjektif kalmıştır.

Kafkasya’da yıllar süren savaşların, sürgünlerin ve işgalin sonucunda 1922’de dondurulan tarih, Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle yeniden harekete geçmiş, “Kafkasya tüm organları ve tüm hücreleriyle titreyerek kendine dönmeye, birleşmeye o eski heybetli ve güzel Kafkasya’mız olmaya” yönelmiştir. Bu da tekrar başlayan politik mücadeleye temel referans olan tarihi dönemlerin yeniden okunmasını zorunlu kılmaktadır. Bu dönemlerin en önemlisi de 1917-1922 yılları arasıdır. (Kafkasyalılar modern anlamda ilk devletlerini bu dönemde kurmuşlar ve yaşatmışlardı.)

Yazarımızın Sovyet dönemine yönelik eleştirileri ise aradan 25-30 yıl geçmesine rağmen güncelliğini hala korumaktadır. Çünkü Sovyet sisteminin çökmesine rağmen Kafkasya’da değişen fazlaca bir şey yoktur. Baytugan’ın haklı olarak işaret ettiği ve eleştirdiği “sosyo-ekonomik ve politik sömürge statüsü” çok az değişikliklerle devam etmektedir.

Değerli okuyucular,

Kitabımızın son bölümünde bu baskı için hazırlanan kaynakça ve dizin bulunmaktadır. Ayrıca kitabın ilgili bölümlerini zenginleştirir düşüncesiyle çeşitli sayfalara eklenen resim, fotoğraf, harita ve biyografik bilgilerin kaynakları, ekler bölümünde açıklanmıştır. Kitabın dili, mümkün olduğunca sadeleştirilmiştir. Asıl metinden hiç bir çıkarma yapılmamış ama okumayı kolaylaştırmak için de yeni paragraflar oluşturulmuştur. Yirmibeş yıl sonra yapılan bu ikinci baskıda, eser dikkatle tekrar gözden geçirilip tashih olunarak, adeta yenilenmiştir.

Bu kitabın yeniden düzenlenmesi ve basılması konusunda bizlere destek olan derneğimiz gençlik komisyonu üyelerine teşekkür etmeyi bir borç biliyor, hepinize saygılar sunuyoruz. 

Çaba bizden, başarı Allah’tandır... 

Ocak 1998 / Samsun
Yayın Kurulu 

GENEL BİLGİ

Kuzey Kafkasya’nın coğrafi sınırları, kuzeyde Don nehrinden güneydoğu istikametinde Maniç nehri boyunca Kuma nehrine kadar ve daha sonra doğuda Hazar Denizi’ne kadar uzanmaktadır. Bu sınır aynı zamanda, bir bütün olarak, Kafkasya’nın tarihi-etnografik sınırı olarak da kabul edilmektedir.(1) Kuzey Kafkasya; güneyde Azerbaycan ve Gürcistan, batıda Karadeniz, doğuda Hazar Denizi ile sınırlıdır.

1959 Sovyet nüfus sayımı rakamlarına göre Kuzey Kafkasyalıların sayısı 2.336.000 kişi idi. Bundan başka yüzbinlerce Kuzey Kafkasyalı Yakındoğu’nun Arap ülkelerinde ve Türkiye’de yaşamaktadır. Bunlar Rusya’nın Kafkasya’yı istilasından sonra (1864), Çarlık hükümeti tarafından Osmanlı İmparatorluğu’na sürülen mültecilerin torunları olup, orada genel “Çerkes” ismiyle anılmaktadır. Kuzey Kafkasyalıların büyük çoğunluğu soy ve dil bakımından, Kafkasya’nın güneyinde Gürcülerin de dahil bulunduğu “Kafkas Halkları” grubuna mensupturlar. Bu grubun dilleri bugün İberik-Kafkas veya sadece Kafkas dilleri olarak bilinmektedir.(2)

Kuzey Kafkas dilleri iki alt gruba bölünmektedir: batıda Abaza-Adige ve doğuda Çeçen-Dağıstan veya Nah-Dağıstan dilleri.(3)

Kuzey Kafkasya arkeoloji sahasının ileri gelen Sovyet uzmanı E.İ.Krupnov’un yazdığına göre, Kuzey Kafkas halkları soyunun köklerini, burada meydana çıkarılan kadim kültürlerin yayıcılarının kabile bileşiminde aramak gerekir.(4) İberik-Kafkas grubuna mensup halklardan başka Kuzey Kafkasyalılar camiasına İran (Osetinler) ve Türk (Karaçay-Balkarlar, Kumuklar ve Nogaylar) halkları da dahil bulunmaktadır. Bugünkü Osetinlerin ataları olan Alanlar, Kafkasya’da milattan önce II. ve I. yüzyıllarda ortaya çıkmışlardı.

Kuzey Kafkasyalıların birliği, özellikle antropoloji ve etnografi sahasında belirmektedir. Antropoloji bakımından bütün Kuzey Kafkasyalılar, esas itibariyle, “Kafkas” olarak adlandırılan tek ve aynı tipe mensupturlar.(5) Kuzey Kafkasyalıların yalnız kendilerine özgü ortak halk destanları vardır. Burada özellikle efsanevi “Nart” halkı hakkındaki destanlar zikrolunabilir. Kuzey Kafkasyalılar ortak sosyal yaşayış tarzına, ortak gelenek ve göreneklere ve sosyal kültüre sahiptirler. Halk müziği, türküler ve milli oyunlar ve kıyafet Karadeniz’den Hazar Denizi’ne kadar uzanan bütün sahada tüm Kuzey Kafkasyalıların ortak malıdır.

Kuzey Kafkasyalıların manevi birliğini ortak din de sağlamlaştırmaktadır. Bir kısım Osetinler hariç bütün Kuzey Kafkasyalılar müslümandır. Kuzey Kafkasya’nın çok dilli nüfusunu asırlar boyunca birbirine bağlayan bir çok bağlar, milli birlik duygusunu doğurmuştur. Nitekim bu duygu, Rusya’da “1917 Şubat İhtilali”nden sonra Kuzey Kafkasya’nın siyasi emellerinin esasında yer almıştı. 

KUZEY KAFKASYA TARİHİ 

Yukarıda adı geçen Krupnov’un yazısına göre, Kuzey Kafkasya’da son tunç devrinden ilk demir devrine geçiş safhasında birbirine yakın şu akraba kültürler meydana çıkarılmıştır: Koban, Kuban ve Kayakent-Horoç. Milattan önce birinci bin yıl kültürlerinin yayıcıları, Kuzey Kafkasya’nın bugünkü yerli nüfusunun uzak ilk ataları idi.(6) Bu hale göre Kuzey Kafkasya’nın bugünkü nüfusu , tarihten önceki zamanlardan beri kendi ülkelerinin yerlileridir.

Kuzey Kafkasyalıların ataları eski Yunanistan’la canlı ilişkilerde bulunuyor, Roma’nın Mithridate de Pont ile mücadelesine katılıyorlardı. Ayrıca onlar Bizans ile Sasaniler İran’ının tarihinde de rollerini oynamışlardır. Milattan sonra 7. asrın ortalarında Kuzey Kafkasya’nın kuzey-doğu kısmını Hazar Türklerinin İmparatorluğu kapsamakta idi.(7) Dağıstan’ın Semender şehri, bir zamanlar bu imparatorluğun başkenti olmuştur. Hazar Türkleri, Kuzey Kafkasya halklarının büyük bir kısmını kendi hakimiyeti altında birleştirmiş bulunuyordu. Hazar İmparatorluğu 965 yılında Kiev Rusya’sının darbeleri altında çökmüştür.(8) Bugün Dağıstan’da yaşayan Kumuk Türkleri Hazarların torunlarıdır.

IX.-XII. asırlarda şimdiki Osetinlerin ataları olan Alanlar Kuzey Kafkasya’da hakim bir durum elde ediyorlar..(9) Kuzey Kafkasya kabilelerinin ortaçağ başlarındaki kültürü bazı araştırmacılar tarafından “Alan Kültürü” diye adlandırılmaktadır.(10)

VIII. asrın sonunda Dağıstan’ın Derbent şehri Araplar tarafından işgal ediliyor. Bu olaydan sonra İslamiyet Kuzey Kafkasya’ya sızmaya başlıyor. İslamiyet bütün Dağıstan’da ve sonra da Çeçenistan’da süratle yayılmıştır. Kuzey Kafkasya’nın batı bölgelerine ise İslamiyet, Osmanlı İmparatorluğu aracılığıyla girmiştir.

XIII. asırda bütün Kafkasya Moğolların yıkıcı istilasını geçiriyor. Bundan bir asır sonra ünlü Aksak Timur, Kuzey Kafkasya steplerinde, Osetin-Alan, Adige-Kabartay ve onların müttefiki Altınordu Hanı Toktamış’ın birleşik kuvvetlerini hezimete uğratıyor. Daha sonraki yüzyıllarda Kuzey Kafkasya’da idare başında Adigeler bulunuyorlardı. 

Eski Rus prensliklerinin pek de aydın olmayan devrini bir tarafa bırakacak olursak, Kuzey Kafkasya’nın Moskova Devleti ile ilişkileri, Astrahan’ın Ruslar tarafından işgalinden sonra (1556) başlar. Büyük Petro’nu saltanatı zamanında, Terek nehri kıyısında Rusya’nın Kuzey Kafkasya’daki ileri hareketinde köprübaşı vazifesi gören Rus Kizlar kalesi kuruldu.

Osmanlı ve Rusya arasında imzalanan “Belgrad Antlaşması”nda (1739) Kabartay’ın, yani Kuzey Kafkasya’nın kuzey-batı kısmının, her iki tarafça bağımsızlığı kabul edilmiş ve böylece Kuzey Kafkasya Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında bir nevi tampon devlet rolünü oynamaya başlamıştı.

İkinci Katerina zamanında Rusya’nın Kafkasya’daki istila siyasetine hız verildi. 1763’de Kabartay’ın Mezdegu (sağır orman) bölgesinde Rus Mozdok kalesi (şimdi şehir) inşa edildi. Bundan sonra Rus kaleleri ve Rus göçmenlerinin yerleştirildiği müstahkem Kazak köyleri hattı Mozdok’tan Stavropol üzerinden Azak denizine kadar uzatıldı. Ruslar Kuzey Kafkasya’da yeni topraklar zaptettikçe bu kaleler hattı güneye doğru kaydırılıyordu. Bu andan itibaren Kuzey Kafkasyalılar Rus saldırganlarına karşı uzun yıllar süren silahlı mücadeleye başladılar.1783’de General Suvorov komutasındaki Rus ordusu Kuban ile Don arasında göçebe hayatı yaşayan Nogay Türklerine saldırmış ve onların büyük kısmını imha etmişti. Hayatta kalan Nogaylar Kuban’ın sol kıyısına, Adigelere sığındılar. Rusların Kuzey Kafkasya’da ele geçirdikleri topraklara 18. yüzyılın sonlarında, daha önce Dinyeper nehri boyundaki köyleri yerle bir edilen hür Ukraynalıların geriye kalan kısmı yerleştirildi.

Osmanlı-Rus “Küçük Kaynarca Antlaşması” Ruslara 1774’de Kuzey Kafkasya’nın merkezi bölgelerini işgal etmek için “hukuki bir temel” kurmak imkanını verdi. Bu antlaşma hükümlerine göre Osmanlı Kabartay bölgesinin Kırım Hanlığına dahil bulunduğunu kabul ediyordu. Kırım Rusya’ya ilhak edildikten sonra (1783) ise Çarlık Hükümeti Kuzey Kafkasyalıları “Kanuni İktidar”a karşı başkaldıran “asiler” gibi saymaya başladı. Bu formül yalnız Kabartayları değil, Rus Hükümeti tarafından Kabartay’a bağlı bulundukları ilan edilen komşu kabileleri de kapsamakta idi.(11) 

Rusya’nın yayılması, Hazar Denizi’nden Karadeniz’e kadar bütün Kuzey Kafkasya’nın tek önderlik altında birleşmesine sevketti. Birleşik kuvvetlerin başına, Kuzey Kafkasya’nın I.imamı ilan edilen İmam Mansur (Çeçen) geçti. İmam Mansur 1785’de Mozdok’tan Vladikavkaz’a (şimdiki Orconikidze) kadar uzanan ve Rusya’nın Gürcistan ile irtibatını sağlayan Rus kaleler hattını tahrip etti. Bu hat Gürcistan, 1783 antlaşmasını ihlal gerekçesiyle, Rusya’ya ilhak edildikten sonra Ruslar tarafından ancak 1802 yılında yeniden kurulabildi. 9 Eylül 1787’de II. Katerina Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti. Bununla ilgili olarak İmam Mansur askeri harekatın ağırlığını, Osmanlıların bu zamana doğru Anapa kalesinin inşaatını bitirmiş olduğu Kuban’a (XIX. yüzyılın haritalarında Çerkezistan) kaydırdı. Bu kale, Rusya’ya karşı savaşta Osmanlı Devleti’nin desteğini arayan yerli Çerkes önderleriyle yapılan antlaşma üzerine inşa edilmişti. Anapa 1791’de General Gudoviç’in kuvvetleri tarafından zaptedilmiş, kalede bulunan İmam Mansur ise Ruslara esir düşmüştü. Petersburg’a gönderilen İmam Mansur Şlisselburg kalesine atılmış ve orada can vermiştir.

Osmanlı Devleti ile Rusya arasında imzalanan “Edirne Antlaşması”ndan sonra (1829) Rusya, Çeçenistan’ı kendi topraklarının bir parçası olarak saymış ve Karadenizin Kafkas sahillerini abluka altına almıştı.

19. yüzyılın ilk çeyreğinin sonuna doğru Dağıstan’da “Müritçilik” adı altında bilenen bir hareket doğuyor. Başka dinden olan devlete bağlılığı kınayan, İslamiyete dayanan “Müritçilik”, Müslüman Kafkasya’yı Rusya’nın istilasından korumayı hedef edinmiş bir “milli-kurtuluş hareketi” idi. Bu hareketin başında sırasıyla şu üç imam bulunmuştur: Gazi Muhammed, Hamzat Bey ve Şamil. İlk ikisinin idaresi kısa sürmüştür: Gazi Muhammed savaşta şehit olmuş, Hamzat Bey’de bir komploya kurban edilmiştir. 1834’de imam olarak Şamil (Avar) seçildi. Rus kaynaklarında Şamil sık sık dini bir fanatik gibi gösterilmektedir. Fakat bu, gerçeğe uygun değildir. Şamil’in ve bütün hareketin hoşgörüsü, mesela; kendi vatanlarında takibe uğrayan Ruslara imamlık topraklarına sığınma hakkının tanınmış olmasından bellidir. Bundan başka Şamil, Rus ordusundan kaçan erlere de Kuzey Kafkasya’ya sığınmalarına müsaade ediyordu. Bu kişilerin sayıları artınca, toplu halde ayrı olarak iskan edilmiş ve kendilerine kilise inşa etmeleri için malzeme ve araçlar verilmişti.

1820’lerin sonunda ve 1830’lu yılların başında Rusya Kabartay’ı, Osetistan’ı ve Karaçay’ı kendine bağlayarak Kuzey Kafkasya’nın doğu ve batı kısımlarını birbirinden ayırdı. Bu, İmam Şamil’in durumunu oldukça zorlaştırmıştı. Ne var ki buna rağmen Şamil, kendi nüfuzunu Çeçenistan üzerine de yayarak, 25 yıl süre ile Kuzey Kafkasya’nın mücadelesini yürütmeyi başarmıştı. Çerkezistan’da savaşı onun gönderdiği naipler yönetiyordu. Bunların içinden Muhammed Emin en fazla başarılı olanıdır.

İmam Şamil, küçük olmakla beraber, sürekli ve muntazam bir ordu vücuda getirmişti. Tehlike anında veya herhangi bir askeri hareket sırasında halk yığınları bu ordu tarafından toplanıyordu. Top dökümü, barut ve cephane imali için gerekli tesisler kurulmuştu. Şamil’in Çeçenistan ve Dağıstan’da gerçekleştirdiği reorganizasyon, sonradan Çerkezistan’da da tekrarlanmıştı. Bunu Muhammed Emin ve onun yanında kurulan Yüksek Konsey (Mahkeme) uygulamıştı

.Fakat Kuzey Kafkasya ile Rusya’nın karşı karşıya bulunan silahlı kuvvetleri kıyaslanacak gibi değildi. Küçük, insan ve araç bakımından fakir ve dünyadan yalıtılmış Kuzey Kafkasya’nın karşısında sayısız kaynaklara ve milyonlarca nüfusa sahip kudretli Rusya imparatorluğu bulunuyordu. Geçen yüzyılın 40. yıllarında Çarlık hükümeti Kafkasya’da silahlı Rus ve Kazak köyleri hariç 200.000 kişiden oluşan bir ordu toplamıştı. Aynı yüzyılın ellinci yıllarının sonunda bu ordunun toplamı 300.000 kişiyi geçiyordu.

Kuzey Kafkasyalılar arasında dış yardım ümitleri Kırım Savaşı sırasında doğdu. Osmanlılar Sohum’a çıkartma yaptılar. Bu durum Muhammed Emin’e, Rusların Karadeniz (Çerkes) sahillerinde kurdukları bütün istihkamları işgal etmek imkanını vermişti.

Kafkasya savaşının Kırım’daki savaş seyri üzerinde yaptığı etkiyi kaydeden geçen asrın Rus askeri-siyasi yazarı general Fadayev şöyle yazmakta idi: 

“...Kafkasya savaşı kuvvetlerimizi o kadar bağlıyordu ki, Kafkasya’ya yığdığımız 280.000 kişilik ordudan Başkadıklar kesimine ancak 9.000, Kürük Dere’ye de 17.000 kişilik bir kuvvet ayırmak mümkün olmuştu...” 

Fadeyev sözlerine şunları eklemişti: 

“...Mısır’dan Japonya’ya kadar bütün kıtayı bozguna uğratabilecek bir durumda olan bu savaşcı, tecrübeli, herşeye hazır 280.000 kişilik ordu, Kafkasyalıların düşmanca bağımsızlık hareketiyle Avrupa siyaset terazisinde sıfıra indirilmişti...”(12)

Direnmeye devam etmekten ümidini kesen İmam Şamil 25 Ağustos 1859’da teslim olmak zorunda kaldı.Çerkezistanda bunu, aşağıdaki satırlarında ortaya koyduğu gibi yerli nüfusu topyekün imha ve sürgün hareketi takip etti:

“...Savaş son derece amansızca cereyan ediyordu. Biz geri dönülmesi imkansız bir tarzda ve askerin bastığı her toprak parçasını son ferde kadar Dağlılardan (Kuzey Kafkasyalılardan, -B.B.) temizleyerek adım adım ilerliyorduk. Kar erir erimez ve ağaçlar yeşermeden önce (Şubat ve Martta) yüzlerce dağ köyleri ateşe veriliyordu. Ekinler atlara yediriliyor veya çiğnetiliyordu. Köy nüfusu gafil avlandığı takdirde, derhal asker korumasında en yakın Kazak köyüne götürülüyor ve oradan Karadeniz sahillerine ve daha sonra Türkiye’ye sevk ediliyordu. Bizim yaklaşmamız sırasında boşalan kulübelerde çoğu zaman masanın üzerinde, içinde kaşığı ile beraber henüz soğumamış lapaya, üstünde iğne takılı tamiri yarıda kalmış elbiselere, döşemeye yayılmış bir şekilde bırakılan çeşitli çocuk oyuncaklarına raslanıyordu. Fakat bazen askerlerimizin şerefine uygun çok nadir, canavarlığa kadar varan hunharca hareketler de yapılıyordu...”(13) 

Bu genocide, Rus orduları Mayıs 1864’de son direniş yuvası olan Ahçipsou bölgesini (şimdiki Gagra şehri civarında, dağda bulunmaktadır) ele geçirinceye kadar bir kaç yıl daha devam etmiştir.

Rusya’nın Kuzey Kafkasya’yı istilası sonucunda, onun 1850-1860 yıllarında 3.000.000 - 3.200.000 kadar olan nüfusu, 1897 nüfus sayımına göre 1.662.000 kişiye düşmüştü. Bu memleketin başına neler geldiğini ise aşağıdaki satırlar ibretle ortaya koymaktadır:

“...Kanlı savaş Dağlıları yurdundan sürmüş ve ortadan kaldırmış, onların kültürünü kökünden tahrip etmiştir. Suni kanallar sazlık haline gelmiş, büyük emek pahasına yapılmış suni taraçalar yıkılmıştır. Geniş bahçeler ve mükemmel bağlar kısmen savaş sırasında ve memleketin Ruslarla iskanı devresinde kökünden kesilmiş, kısmen de yabanileşmiş ve başka cins bitkilerle karışmıştır ki, yabani asma çubuklarıyla örgülenmiş ormanın sık yerinin nerede bittiğini ve eski bakımlı yerlerin nerede başladığını bugün artık tayin etmek oldukça güçtür...”(14)

Yukarıda anlatılanların çoğu aktüelliğini günümüzde de muhafaza etmektedir. Soçi’den Anapa’ya kadar baştan başa tatil köylerinin kurulması tasarlanan Karadeniz’in sahil boyu gelişmektedir. Eskiden yoğun Çerkes nüfusunu barındıran, şimdi de büyük kısmı ormanlarla kaplı bulunan dağlık bölge, tabiatı korumak bahanesi ile kısmen kapatılmış, geriye kalan büyük kısmı da Sovyetler Birliği’nin kereste sanayinin merkezlerinden biri haline getirilmiştir. Yabanileşmiş Çerkes bağ ve bahçelerinin ürünlerinden ise, (halen Kuzey Kafkasya’nın batı kısmının da içerisine girdiği Krasnodar eyaleti) konserve sanayinde hammadde olarak faydalanılmaktadır. 

Daha Kafkasya savaşının devamı esnasında, bir yandan Rus Kazaklarını yerleştirmek, öte yandan da savaş sıralarında gösterdikleri yararlığa karşılık subay ve memurlara dağıtılmak üzere Kuzey Kafkasya toprakları geniş ölçüde müsadere edilmeye başlandı. Kuzey Kafkasya’nın geniş ormanlık sahalarının Rusya hazinesine devredildiği ilan olundu. İşlemeye elverişli toprağın dağıtımı ise öyle yapılıyordu ki, müsadere edilen topraklara yerleştirilen yeni Rus göçmenlerine nüfus başına, yerli nüfus başına kıyasla on ve daha çok misli toprak düşüyordu. Bu arada yerli halka her zaman daha kötü toprak parçaları verilmekteydi.(15) 

Bu siyaset sonucu olarak 1864-1866 yılları arasında daha 80.000 kadar Çeçen-İnguş, Osetin, Kabartay ve diğer Kuzey Kafkasyalılar Osmanlı İmparatorluğu’na göç etmek zorunda kalmışlardı. Geride kalanlar arasında ise, Ruslara karşı, gerek spontane ve gerekse teşkilatlı ayaklanmalar şeklinde sık sık kendini gösteren kaynaşma durmadan devam ediyordu. Özellikle 1877-1878 Rus-Osmanlı savaşı sıralarında yapılan ayaklanma oldukça önemliydi. Ayaklanma merkezleri, Çarlık Hükümeti’nin birkaç tümenlik kuvvet sevk etmek zorunda kaldığı Çeçenistan ve Dağıstan’da idi. Karadeniz sahillerinde Abazalar, Sohum’a çıkartma yapmış olan Osmanlılara silahlı yardımda bulunuyordu. Osmanlılar Sohum’dan çekilirken, canlarını Ruslardan kurtarmaya çalışan birkaç onbin Abhaz onlarla birlikte Osmanlı Devleti’ne sığınmışlardı.

Rusya’da patlak veren “1917 Demokratik Şubat İhtilali” Kuzey Kafkasyalılarda kurtuluş ümidini canlandırdı. 8 Mart 1917’de Vladikavkaz şehrinde (şimdiki Orconikidze) “Birleşik Kafkas Dağlıları Birliği”nin “Geçici İdaresi” adı altında milli bir teşkilat oluşturuldu. Bu teşkilat 1 Mayıs 1917 tarihinde Vladikavkaz’da, 7 Mayıs 1917 tarihine kadar devam etmiş olan halk temsilcilerinin “Birinci Genel Kuzey Kafkasya Kongresi”ni topladı. Kongre delegeleri arasında beliren ümit ve hedeflerin ortaklığını, Dağıstan delegesi Hasanov gayet başarılı surette şöyle ifade etmişti: 

“...Dil bakımından aralarında farklar bulunan Kuzey Kafkasya Halkları, hayat felsefesi, gelenek, görenek ve ortak menfaatlar bakımından bir millet halinde birleşiyor ve kaynaşıyorlar...” 

Kongre, Kuzey Kafkasya’nın ayrı bir ünite sıfatı ile gireceği Rusya‘nın federal cumhuriyet esasları üzerinde yeniden kurulmasını ve Rus Hükümeti’nin kendine malettiği Kuzey Kafkasya topraklarını geri vermesini talep ediyordu.(16) 

Bolşevikler 1917 Ekiminde Petrograd’da iktidarı ele geçirdikten sonra Kuzey Kafkasya’nın merkezi Rus makamlarıyla her türlü bağları koptu. Kuzey Kafkasyalıların yaşadıkları bölgelerdeki iktidarı, hakimiyetini yerli halk konseyleri (Çeçen, İnguş, Osetin, Kabartay-Balkar ...v.s.) vasıtasıyla gerçekleştiren “Birleşik Kafkas Dağlıları Birliği Merkez Komitesi” üzerine aldı. 1918’in Ocak ayına doğru Bolşevikler yerli Rus garnizonlarına dayanarak bazı şehirlerde (Piyatigorsk,Georgiyevsk...v.s.) iktidarı ele geçirdiler. 1918’in Ocak ayı sonunda onlar Mozdok şehrinde, Stalin’in müstakbel yakın işbirlikçilerinden biri olan Kirov’un yönettiği sözümona “Terek Eyaletinin Birinci Bölgesel Kongresi”ni topladılar.1919 Şubatının ikinci yarısında Piyatigorsk şehrinde yine Bolşeviklerin düzenledikleri “Terek Halkının İkinci Kongresi” toplandı. Başlıca olarak Kafkasya’da sürekli ikametgahları bulunmayan Rus askerlerinden oluşan kongrenin çoğunluğu, “Rus Halk Komiserleri Heyeti”ni (hükümetini) tanımış ve Lenin’e bir selam mesajı göndermişti. Kongre “Terek Halk Konseyi”ni ve onun icra organı olarak başına Gürcistan’dan kaçan Buaçidze adlı bir bolşeviğin getirildiği “Terek Halk Komiserleri Heyeti”ni seçti. “Halk Konseyi” üyelerinin büyük çoğunluğu ve hemen hemen bütün “Halk Komiserleri” Kuzey Kafkasya ile ilgisi bulunmayan yabancılar idi. Bolşevikler ancak Kuzey Kafkasya’nın bazı şehirlerinde ve Rus köylerinde yerleşebilmişlerdir. Yerli Kuzey Kafkas nüfuslu bölgeler ise, merkezi Temirhanşura’da (şimdiki Buynaksk) bulunan “Birleşik Dağlılar Birliği Merkez Komitesi”ne bağlı yerli halk konseylerinin elinde bulunmaya devam ediyordu.

Bu arada Kafkasya sahnesinde yeni bir faktör olarak, Osmanlı Devleti göründü. Trabzon’da Kafkas halkları temsilcileriyle Osmanlı temsilcileri arasında bir konferans yapıldı. Kuzey Kafkasya’yı Temirhanşura’da halk konseyinin seçtiği heyet, Güney Kafkas halklarını da (Azerbaycan Türkleri, Ermeniler ve Gürcüler) Mavera-i Kafkasya Seym (Parlemento) Heyeti temsil ediyordu. Konferans sırasında Kafkas heyetinin egemen milletler temsilcileri gibi hareket ettikleri taktirde konuşmaların kolaylaşacağı anlaşıldı. Bunun sonucu olarak 11 Mayıs 1918’de Kuzey Kafkasya, 26 Mayıs’da Gürcistan ve 28 Mayıs’da Azerbaycan ile Ermenistan bağımsızlıklarını ilan ettiler.

Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlığı dramatik şartlar içinde ilan edilmişti. Zira 1918 Nisanının sonunda Bolşevikler Astarhan’dan Kuzey Kafkasya’ya deniz yoluyla Hazar Denizi savaş donanması gemileri tarafından desteklenerek büyük bir deniz piyade birliğini sevk ettiler. Adı geçen deniz piyadesi beklenilmeyen bir zamandan biraz önce Şamilkale adı verilmiş olan Port-Petrovsk limanını işgal etti. Bolşevik dış kuvvetler Temirhanşura üzerine yürüdüğünden burada toplantı halinde bulunan “Kuzey Kafkasya Halk Konseyi”, Kuzey Kafkasya bağımsızlığının ilan edildiği dağlık Gunip çevresine taşınmak zorunda kalmıştı. Trabzon’daki Kuzey Kafkasya heyetinin başkanı Abdülmecid Çermoy, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti Başkanlığına, heyet üyesi Haydar Bammat da Dışişleri Bakanlığına seçildi. “Halk Kongresi”de “Parlemento” adını aldı. Trabzon’daki heyet, yabancı devletlere bağımsız “Kuzey Kafkasya Devleti”nin kuruluş olayını resmen bildirmesi için görevlendirildi.

Osmanlı Devleti bütün Kafkas devletlerini “de-jure” tanıdı. Kısa bir süre sonra Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlığı, Osmanlıların diğer müttefik devletleri tarafından da “de-facto” tanındı. Sovyet Hükümeti bu olayı protesto etmişti. Kuzey Kafkas Heyeti İstanbul’da Osmanlı Hükümeti ile “Dostluk ve Karşılıklı Yardım Antlaşması” imzaladı. Bu antlaşma gereğince Yusuf İzzet Paşa komutasında bir Osmanlı tümeni Eylül 1918’de Kuzey Kafkasya’ya geldi. Ne var ki, Mondros Antlaşması sonucunda adı geçen tümen Kasım 1918’de dönmek zorunda kalmıştı.

1918’in yazında Kuzey Kafkasya sınırlarında şiddetli bir sivil savaş cereyan ediyordu. General Denikin’in Beyaz Rus Ordusu buralarda yuvalanan Bolşevikleri imha etmek ve “tek ve bölünmez Rusya”yı yeniden kurmak gayesiyle güneye doğru ilerlemeye çalışıyordu. Bolşeviklere karşı milli Kuzey Kafkas kıtaları da savaşıyordu. Kabartay’da, Nalçik şehrini işgal eden Albay Zaur Bek Dautoko-Serebryakov’un müfrezesi harekatta bulunuyordu. Hasafyurt şehrini Bolşeviklerden temizleyen ve adı geçen Türk tümeniyle birlikte 1918’in Eylülünde Port-Petrovsk’u geri alan Kuzey Kafkas kıtaları Osetya, Çeçenistan ve Dağıstan’da da faaliyet gösteriyorlardı. 

Sovyet tarihçilerinin şimdi, Kuzey Kafkasya’da Sovyet hakimiyetinin daha 1918’de ilan edilmiş olduğunu iddia etmelerine rağmen, Kuzey Kafkasya’nın bütün dağlık kısmı ve keza yerli Kafkas nüfusunun çoğunluk teşkil ettiği ovalık bölgesi “Sovyet İktidarı”nı tanımıyor ve “Kuzey Kafkasya Milli Hükümeti”ne bağlı bulunuyorlardı.

General Denikin’in ordusu Şubat 1919’da Kabartay ve Osetistan’a girmiş ve Grozni şehrine dayanmıştı. Beyazların güney cephesinde harekatta bulunan XI.Sovyet Ordusu fiilen ortadan kalkmıştı. Beyaz Komutanlık Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’ne karşı beslediği düşmanca hisleri gizlemeye gerek görmüyordu. Bu zamana doğru Beyaz Rus hareketine yardıma başlamış olan ve Port-Petrovsk’a sömürge askerlerinden oluşan bir tabur çıkaran İngilizler, aracılık etmeğe ve her türlü çarpışmayı önlemeye çalışıyorlardı. 1919’un Martında Beyazlar yeniden Kuzey Kafkasyalılara karşı taaruza geçtiler. Özellikle Çeçenistan ve İnguşya’da çetin çarpışmalar yapılıyordu. Kuzey Kafkasya’nın hemen hemen bütün bölgelerinde muntazam askeri birlikler bulunmadığından bu çarpışmalara, esas itibariyle, Beyaz Rus Ordusunun yolu üzerinde bulunan meskun yerlerde yaşayan yerli Kuzey Kafkasyalılar katılmaktaydılar. Çarpışmalar bütün Nisan ayında devam etmiş ve yine İngilizlerin müdahalesi sayesinde yeniden durdurulmuştu. Port-Petrovsk’daki İngiliz komutanının Kuzey Kafkasya Hükümeti’ne bildirdiğine göre, 

“...İngiliz teklifi üzerine Denikin harekata devam etmeyeceğini ve taarruzu durduracağını kabul etmiştir...” 

Bildiride daha sonra yazıldığı üzere, Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlık ve sınırlar meselesi “Versailles Barış Konferansı”nda çözümlenecektir. 

1919 Mayısının sonunda Beyaz Rus müfrezesinin Port-Petrovsk’ı birdenbire işgal etmesi üzerine Kuzey Kafkasya Parlementosu ve Hükümeti’nin faaliyetine son verildi. Birçok parlamento üyeleri sığındıkları Gürcistan’da, “Kuzey Kafkasya Meclisi” adı altında yeniden faaliyet göstermeğe başladılar. Bu devreyi anlatan General Denikin diyordu ki: 

“...Kuzey Kafkasya ilhak edilmiş, fakat yola getirilememişti...”(17) 

Kuzey Kafkasya’nın milli birlik düşüncesinden korkan Denikin, elinden geldiği kadar bunun gerçekleşmesine mani oluyordu. Kuzey Kafkasya’da General Denikin’e karşı ayaklanma Haziran 1919’da Dağıstan’da başlamış sonra Çeçenistan’a ve daha sonra da batıya sıçrayarak Eylüle doğru bütün Kuzey Kafkasya sahasını kaplamıştı. Dağıstan’ın dağlık kısmında bütün Beyaz Rus garnizonları imha edilmiş ve silahsızlandırılmıştı. Kendiliğinden patlak veren ayaklanma, 1919’un Eylülüne doğru artık muntazam halk milis birliklerine ve topçu kuvvetine sahip bulunuyordu. Bu hareketin, 1919’un Ekimine doğru Kuzey Kafkasya Meclisi ve Sosyalist Grup üyelerinden oluşan “Kuzey Kafkasya Savunma Konseyi” şahsında hükümet organı da oluşmuştu. Sonradan anlaşıldığı üzere Sosyalist Grupta Kuzey Kafkas Bolşevikleri de yuvalanmıştı. Denikin bu hususta şöyle yazmakta idi:

“...l919’un ilkbaharında Terek Dağıstan ülkesi ayaklanmalar ateşinde yanıyordu... Güney Silahlı Kuvvetleri ile Bolşeviklerin, Azerbaycan ve Gürcistan’ın destekledikleri ve sahte Dağlı Hükümeti (Kuzey Kafkasya Meclisi,-B.B.) tarafından yönetilen Dağlılar arasında bazen sönen, bazen yeniden alevlenen kanlı ve gayet yorucu savaş cereyan ediyordu...”

Ne var ki, Denikin “Bolşevik yardımı” hususunda yanılıyordu. Böyle bir yardım genellikle mevcut değildi. O devir Rusya Komünist (Bolşevik) Partisi Kafkasya Ülke Komitesi raporlarından birinde deniliyordu ki:

“...Kızılordu Kuzey Kafkasya’da halen Kumuk topraklarında ve HasefYurt bölgesinde mevcuttur. Bu ordunun esas çekirdeğini Terek nehrinin aşağı akıntısındaki kıyı sazlıklarında gizlenen XI.Ordu artıkları teşkil etmektedir....”(18)

1919’un sonbaharında bütün dağlık Dağıstan, Beyaz Rus birliklerinden temizlenmişti. Derbent işgal edilmiş ve yalnız Beyaz Hazar Denizi donanması’nın toplarıyla korunan iskele Denikin’in elinde kalmıştı. Çeçenistan’da Kuzey Kafkasyalılar, Beyaz Rus birlikleri komutanı General Dratsenko’nun karargahı bulunan Grozni şehrini tehdit ediyorlardı. İnguşistan’da ve daha ileride, batıda Beyaz Ruslar ancak ovalık bölgede tutunuyorlardı.

1919’un yazında Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti Heyeti Paris’de Slav Kuban Kazaklarının yerli iktidarını temsil eden Kuban Radası (Parlementosu) Hükümeti Heyeti ile bir “Dostluk Antlaşması” imzaladı. Antlaşma iki devlet teşkilatı arasındaki sınırlar meselesini barış yoluyla çözümünü öngörüyordu. Denikin bu antlaşmayı “Rusya’ya İhanet” diye ilan etmiş ve antlaşmanın baş girişimcisi olmak üzere Kuban Rada Başkanı Kulabuhov’u Yekaterinodar şehrinde asarak, Kuban Rada Heyeti üyelerini gıyaben mahkum etmişti.

Ne var ki bu olay, Kuban Kazakları arasındaki bağımsızlık hareketini kuvvetlendirmeye yaramış ve sonuçta Kuzey Kafkasya’daki Beyaz Rus hareketini oldukça zayıflatmıştı.

1920 Şubatına doğru Denikin ordusunun hezimete uğrayacağı artık belli oluyordu.13 Ocak 1920’de Sovyet güney doğu cephesi komutanı Smilga şu emri yayınlamıştı:

“...Kuzey Kafkasya’da Sovyet hakimiyetini kurmak üzere Orconikidze (başkan), Kirov (Başkan yardımcısı), Stopani, Mdivani ve Nerimanov’dan (üyeler) oluşan ‘Kuzey Kafkasya’da Sovyet Hakimiyetini Yeniden Kurmakla Görevli Büro’ oluşturulmaktadır...” 

Böyle bir heyetin kuruluşu (bir Rus, üç Gürcü ve bir Azerbaycanlı) “yeniden kurma” işinin yalnız Kuzey Kafkasya’yı değil, diğer Kafkas Cumhuriyetlerini de (Azerbaycan, Ermenistan, Gürcüstan) kapsayacağını gösteriyordu.

Adı geçen olaylarda Kuzey Kafkas asıllı bolşeviklerin oynamış oldukları rol ilginçtir. İhtilale kadar ilerici Kuzey Kafkas aydınları arasında Rusya Sosyal Demokrat Partisi “Bolşevik Franksiyonu” üyesi genellikle yoktu. 1919 Mayısının sonunda Mahaç Dahadayev ile Ulubiy Buynakski adında iki Dağıstanlının teşebbüsüyle Kuzey Kafkasya Milli Hareketinin “Sosyalist Grup” adı altında sol kanadı teşekkül etti.

Bu grup kendi programına Kuzey Kafkasya Halk Kongresinin kabul ettiği kararları aynen almıştı. Sosyalist grup aynı zamanda sabık Rusya İmparatorluğunun federal esaslar üzerinde yeniden kurulmasını, Kuzey Kafkasya’nın tek milli ünite şeklinde birleşmesini ve mahalli işlerin yerlilere devredilmesini vesaireyi de talep ediyordu.Fakat Sosyalist grup bunun yanısıra yerli şeyhlerin ve özellikle “Kuzey Kafkasya Müftüsü” seçilen ve başta Dağıstan’da olmak üzere tüm Kafkasya’da gittikçe daha fazla nüfuz kazanmaya başlayan ve ikinci Şamil olmak ümidini besleyen Şeyh Necmuddin Gotsinski’nin siyasi işlere aktif olarak katılmalarına karşı çıkarak din aleytarı bir tutum takınmıştı.

Bu gibi endişeler Sosyalist Grubu yavaş yavaş kendi programlarında bütün halklar için derhal “Rusya’dan ayrılmak da dahil Self-determinasyon hakkını” açıkça ilan eden bolşeviklere yaklaştırıyordu. Bolşevikler Petrograd’da iktidarı zaptettikten sonra Sovyet hükümeti “Rusya ve Doğu Müslümanları”na bilinen çağrısını yapınca, Sosyalist Grup kendi saflarında henüz Rusya Komünist (Bolşevik) Partisi üyeleri bulunmadığı halde bolşeviklerle açıkça işbirliği yapmaya başlamıştı.

Kuzey Kafkasya’nın bir kısmı Denikin ordusu tarafından işgal edildikten sonra , Sosyalist Grup üyeleri Bakü’ye, bağımsız Azerbaycan’a sığındılar. Bakü’de bunlar, kendilerini açıkça komünist ilan etmeden Bolşevik Partisi cüzdanlarını almış ve ayrı bir Kuzey Kafkasya Komünist Partisi’ni kuracaklarını bildirmişlerdi. Bu “ayrılığa” Rusya Komünist (Bolşevik) Partisi ve daha sonra Moskova kesinlikle karşı çıktılar.(19) 

1919’un sonbaharında Denikin’e karşı isyanın en hararetli zamanında Sosyalist Grup üyelerinin çoğu Dağıstan’a dönmüş ve Komünist Partisi’ne mensup olduklarını gizlemeye devam ederek Kuzey Kafkasya Savunma Konseyi Birliği’ne girmişti. Zamanla Savunma Konseyi’nde birçok kilit noktalar komünistlerin eline geçmiş ve Kızılordu birlikleri Kuzey Kafkasya sınırlarına yaklaştığı sıralarda bunların Savunma Konseyi’nde çoğunlukta bulundukları anlaşılmıştı.

Savunma Konseyi başkanlık makamı komünist Sultan-Sait Kazbekov tarafından işgal edildi. Ne var ki, hatta Kuzey Kafkas komünistlerinin istedikleri şeyler bile, Denikin’i bozguna uğrattıktan sonra Kuzey Kafkasya’yı işgal etmiş olan Sovyet makamlarının kurduklarından tamamıyle başka bir manzara arzediyordu. Kuzey Kafkasya Savunma Konseyi kendi amacını, başkan Sultan Sait Kazbekov’un imzasıyla 17 Şubat 1920’de yayınladığı aşağıdaki bildiri ile ifade ediyordu: 

“...Kuzey Kafkasya’nın hürriyet ve bağımsızlığı için yapılan ağır dış mücadele sırasında seçilen Kuzey Kafkasya Savunma Konseyi’nin yeni bileşimi, kendini (sabık Dağlı Cumhuriyeti toprakları düşmandan tamamen temizleninceye kadar) bütün Dağlı halkların bağımsızlık ve hürriyetini savunan bir organ gibi kabul etmektedir. Dağlı halkların bağımsızlık ve hürriyetini savunan bir organ olarak Savunma Konseyi, düşmandan artık temizlenmiş yerlerde yüksek iktidarı eline almakta, geriye kalan toprakların kurtuluşu ve devlet kuruluşu meselelerini son çözüme bağlamak üzere Kuzey Kafkasya Emekçi Dağlı Halklarının Genel Halk Kongresini toplamayı hedef edinmektedir.

Savunma Konseyi, memleketin bütün canlı kuvvetlerini, Kuzey Kafkasyanın bağımsızlık ve hürriyetini savunma hareketi etrafında birleştirerek, bütün günlük meseleleri şeriat ve ihtilal ruhunda çözümlemektedir. Çok ıstırap çekmiş olan Dağlı halk, barış ve kültürel gelişme arzu etmektedir. Bundan ötürü Savunma Konseyi, dış siyasette Birleşik Emekçi Dağlı Halklar Cumhuriyeti topraklarıyla sınırdaş olan bütün cumhuriyetlerle barışçı ve iyi komşuluk ilişkilerinin muhafazasını hedef edinmektedir.

Kuzey Kafkasya Savunma Konseyi dış ve iç siyaset meselelerinde kendini sorumlu saymakta ve iktidarın tamamını üzerine almaktadır...”(20) 

Bu beyanname, ihtilalci fakat esas itibari ile demokratik prensipler üzerinde kurulmakla beraber, tek ve bağımsız “Kuzey Kafkasya Devleti”ni oluşturmak arzusunu ifade ediyordu. Savunma Konseyi “Kuzey Kafkasya’da Sovyet Hakimiyetini Yeniden Kurmakla Görevli Büro”nun kurulduğunu biliyor ve anlaşılan, yaklaşan Sovyet Ordularına kendi memleketinde Sovyet iktidarını ne şekilde görmek istediğini haberdar ediyordu.

1920 Martının sonunda Savunma Konseyi Beyaz Rus kuvvetlerinden kurtarılan Port-Petrovsk’a taşındıktan sonra, beyanname hemen hemen harfi harfine tekrarlanmıştı. Ne var ki Moskova Kafkasya’ya başka planlarla geliyordu. Kızılordu kurtarmak için değil, Kuzey Kafkasya Cephe Komutanı Tuhaçevski’nin bildirisinde denildiği gibi, Kuzey Kafkasyalılar‘ın “...kendilerini tekrar büyük işçi ve köylü Sovyet Rusyası’nın evlatları olarak görmeleri...” için geliyordu. 

Komünist Partisi tarafından “Kuzey Kafkasya Savunma Konseyi”nin Bolşevik kanatına baskı yapılmaya başlanmış ve bu kanat Bolşevik olmayan üyeleri Konseyden ihraç ederek 11 Nisan 1920’de şu kararı almıştı: 

“...Savunma Konseyi’ne artık ihtiyaç kalmadığından ve Kuzey Kafkasya’nın diğer halkları arasında artık ihtilal komiteleri kurulmuş olduğundan Savunma Konseyi bu tarihten itibaren ‘İhtilal Komitesi’ adını almaktadır...”

Başka deyimle Sovyet iktidarı Kuzey Kafkasya’yı parçalama siyasetini uygulamaya başlamıştı. Savunma Konseyi’ne bağlı askeri birlikler ise dağıtıldı. Sovyet Rusya’sında o dönem de “savaş komünizmi” hüküm sürüyordu. Onun şiddet ve baskı hareketlerine Kuzey Kafkasya’da da başvuruldu. Aydınların yurtsever kısmı arasında tutuklanmalar başladı. Kızılordu ile gelen siyasi komiserler ve skeri birlikler, işgal edilmiş düşman memleketinde imişler gibi davranıyorlardı. Savaş komünizmi zamanında yürürlükte olan "iaşe teslimat usulü" sık sık halkı açıkça yağma şeklini alıyordu. Bu arada Sovyet hükümeti Kafkasya'da istila sİyasetine devam ediyordu.

Sovyet hükümetinin rezilce hareketleri yüzünden Kuzey Kafkasya'da büyük bir isyan patlak verdi. 1920'nin sonbaharına doğru Dağıstan bu isyanın merkezi haline gelmişti. Ne var ki daha aynı yılın yazında Kuzey Kafkasya'nın batısında Karaçaylılar ve Çerkesler de ayak­lanmış ve general Sultan Kılıç Girey komutasında dağlık bölgeleri düş­mandan temizleyerek Maykop-Mineralnıye Vodi cephesini kurmuşlardı. Dağıstan'da isyan 1921 yılının başına doğru en geniş ölçüyü bulmuştu. Moskova bu isyana karşı üç orduyu (IX..X. ve XI. orduları) sevketmek zorunda kalmıştı. İsyanın başlıca merkezi olan Dağıstan'da 67 piyade taburu, 10 süvari alayı, çok sayıda muhasara topları da dahil her çeşit toplar, zırhlı ve otomobil birlikleri yerleştirilmişti.(21)

İsyanın amaçlarını karakterize eden Sovyet tümen komutanı Todorski, isyanın "...milli -kurtuluş sloganı altında yürütüldüğünü..." yazıyordu.(22)

Şubat 1921'de Kızılordu birlikleri, Moskova'da kısa bir müddet önce Gürcistan'la "Dostluk Antlaşması" imzalan­mış olmasına rağmen, bu cumhuriyet üzerine saldırdılar. Bundan evvel Ermenistan da işgal edilmişti. Gürcistan'ın İşgali üzerine Kuzey Kafkasya’daki isyan hareketi oldukça güç bir duruma düşmüştü.(23)

Ne var ki, mücadele daha üç ay devam etmiş ve Kızılordu isyancı birliklerin teşkilatlı direnişini ancak 1921 Haziranının sonuna doğru bastırabilmişti. İsyanı yönetenler­den Şeyh Necmuddin Gotsinski 1924 yılına kadar dağlarda gizlenmişti. İmam Şamil'in isyanın başlangıcında Türkiye'den Dağıstan'a gelen torunu Said Şamil ve General Sultan Kılıç Girey artık Sovyet işgali altında bulunan Gürcistan yoluyla Anadolu'ya oradan da İstanbul'a geçmeye muvaffak olmuşlardı.

1920-1921 İsyanı Sovyet Hükümeti'ni bir sıra politik tavizler vermek sorunda bırakmıştı. Bunlardan başlıcası, Kuzey Kafkasya'nın ilan edilen sözde "özerkliği" idi.

Fakat bu "özerklik" bile Sovyet iktidarının kurulmasına yardım eden Kuzey Kafkas komünistlerinin ve onları destekleyenlerin istedikleri şekilde İlan edilmemişti. Sovyet olmakla beraber "Tek ve Birleşik Kuzey Kafkasya" yerine "Rusya Merkez İcra Komitesi"nin 20 Ocak 1921 tarihli kararnamesiyle iki cumhuriyetin kurulmuş olduğu bildirili­yordu: "Dağıstan ve Dağlı Özerk Sovyet Cumhuriyetleri." 

Bu karar, bu güne kadar Kuzey Kafkasya'da uygulanan "parçala ve hükmet" prensibinin ilk belirtisi idi. Her iki cumhuriyetin toprakları, (esas itibariyle Dağlı Cumhuriyeti daha küçük parçalara bölünerek) Kuzey Kafkasya'da 1924'de kurulan özerk cumhuriyet ve eyaletlerin halen kap­sadığı aynı toprakları kapsamakta idi. Çarlık zamanında yerli halktan müsadere edilen topraklar Kuzey Kafkasyalılara iade edilmedi.

Kuzey Kafkasya'ya özerklik veren Sovyet Rusya hükümeti büyük vaatlerde bulunuyordu. 17 Kasım 1920'de Vladikavkaz'da toplanan "Kuzey Kafkas Temsilcilerinin Olağanüstü Kongresi"nde Sovyet Hükümeti adına konuşma yapan zamanın Milli işlerle Görevli Komiseri Stalin şöyle diyordu:

"...Özerkliğin bütün anlamı. Dağlıları kendi memleketlerinin idaresi içine sokulmalarındadır...

...Adamlarınızın, memleket idaresinin bütün sahalarına getirilmesi gerekliliği vardır. Burada sözü edilen özerklik, dilinizi, hayat tarzınızı bilen adamlarınızın bütün idare organlarında yer almaları şeklinde anlaşılmalıdır...

...Özerkliğin, size bağımsız hareket etmenizi öğretmesi lazımdır. Özerklikten maksat işte budur..."

Daha sonra Stalin şu perspektiflerden bahsetmiştir.

"...Özerkliğin sonuçları derhal alınmayacaktır: yerli adamlardan, bir günde memleketi yönetecek tecrü­beli idareciler yaratılamaz. Fakat kendinizi tamamen memleketin idaresine verdikten iki üç yıl sonra içinizden öğretmenler, iktisatçılar, ziraatçılar, askerler, hukukçular, parti, ve Sovyet işçileri yetişecektir. İşte o zaman kendi kendinizi idare etmenizi öğrendiğinizi göreceksiniz..."

Bu parlak vaatler, Stalin'in dediği gibi yalnız "iki üç yıl" sonra değil, bugün de gerçekleşmemiştir. Aksine başlangıçta, özellikle milli kültürü geliştirme sahasında bazı özerklik belirtileri mevcut olduğu halde, 1920'lerin sonuna doğru Sovyet hükümeti açıkça zorla milliyetsizleştirme ve Kuzey Kafkasya'da her türlü gerçek milli faaliyet belirti­leriyle mücadele yolu üzerinde yürümeye başladı.

*******

Birleşmiş Milletler Teşkilatı Genel Toplantısı 10 Aralık 1948'de "İnsan Hakları Beyannamesi'"ni onaylarken Güney Afrika Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan ile birlikte Sovyetler Birliği'nin basında bulunduğu bütün Komünist Blok Ülkeleri çekimser oy kullandılar. Bu, ancak, insan ve milli azınlık­ların haklarına ait bildiri tezlerinin, bunları kendi iç siyasetinde daima ihlal eden Sovyet Hükümeti'nin işine gelmemesiyle izah edilebilir.

Sovyetler Birliği'nin iç siyaseti, adı geçen "haklar"a uymaya çağıran Birleşmiş Milletler Teşkilatı Tüzüğünün maddeleriyle de açıkça zıtlaşmaktadır. Sovyet Hükümeti'nin bütün iç siyaseti, insan ve milli azınlık haklarının aralıksız ve sistematik ihlalinden ibarettir. Bu arada bu siyaset, Bolşeviklerin Petrograd'da iktidarı zapt ettikten önce ve sonra milli siyaset sahasında bulundukları geniş vaatlere de aykırıdır.

Bunlardan birincisi, Bolşeviklerin özel bildirilerde ve parti programında bir çok defalar ilan etmiş oldukları sabık Rusya imparatorluğu Halklarının Rusya'dan "ayrılmak ve bağımsız devletlerini kurmak hakkı da dahil kaderlerini biz­zat kendilerinin tayin etme" hakkının ihlalidir.

Bolşeviklerin bütün parlak vaatlerine rağmen, Rusya İmparatorluğunun eski sınırları 1922 yılına doğru, üstelik her zaman silahlı kuvvetler kullanmak suretiyle ve yerli nüfusun ezici çoğunluğunun iradesine karşı hemen hemen yeniden kurulmuş bulunuyordu.

1924'de Dağlı Özerk Cumhuriyeti ortadan kaldırılmış ve Kuzey Kafkasya'da Dağıstan Özerk Cumhuriyeti'nden başka, bugün üç "otonom Cumhuriyet" (Çeçen-İnguş, Kuzey Osetya, Kabartay-Balkar) ve iki "otonom bölge" {Karaçay- Çerkes, Adige) ile temsil edilen bir kaç "özerklik" kurulmuştu. Bu arada Karaçay-Çerkes Özerk Bölgesi idari bakımdan Stavropol Eyaletine, Adige Özerk Bölgesi ise Krasnodar Eyaleti'ne bağlanmıştı. Dağıstan da dahil, bütün Kuzey Kafkas Özerk Cumhuriyetleri doğrudan doğruya Moskova'ya bağlı bulunmaktadır.

Kuzey Kafkas Özerk Cumhuriyet ve eyaletleri Sovyet milli siyasetinin bir "deneme sahası"nı teşkil ettiği söylenebilir. Bu sahadaki hemen hemen bütün yenilikler, "deneme devresi"ni ilk önce Kuzey Kafkasya'da geçirmek­tedir.

1924'de Kuzey Kafkasya son olarak parçalara ayrıldık­tan sonra aynı siyaset, tarihi, mazi, kültür, ırk ve dil bakımından bir bütün olan Türkistan'da da uygulandı.

Hruşçev zamanında başlayan ve Kuzey Kafkasya'da halen hemen hemen tamamıyla gerçekleştirilmiş bulunan milli okulların Ruslaştırılması da bir deneme olarak kabul edilebilir.Batı Avrupa sömürgeciliği, son safhalarda kendi sömürgelerinin ayrı ayrı dilli ve hatta çoğu zaman birbirine düşman halklarını birbirine yaklaştırmış ve böylece bir nevi milli birlik yaratmış olduğu halde (ki şimdi bu esas üzerinde kurulmuş onlarca yeni ve yeterli kadar istikrarlı Asya ve Afrika devlet kuruluşları mevcuttur), Sovyet idare sisteminde, uygulanan denenmiş "parçala ve hükmet" prensibi hüküm sürmekte idi ve bugün de sürmektedir. Kuzey Kafkasya'da bu prensip başta kültür alanında olmak üzere, sözde "Sovyet Kuruluşu"nün bütün sahalarını kapsamak­tadır.

Yerli meselelerin henüz nisbi hürriyet şartları altında halledildiği 1920 yıllarında, Kuzey Kafkasya'nın ileri gelen şahsiyetleri Sovyet Hükümeti'nin idari teşkilat sahasındaki bölücü siyasetini önlemek ve kültür sahasındaki gayretleri birleştirmek suretiyle birliği muhafaza etmeğe çalışıyorlardı.

Fakat 1930'ların başına doğru ortak nitelik taşıyan bütün müesseseler ortadan kaldırılmaya başlandı. Mesela ayrı ayrı milli bölgelerdeki aynı tip enstitülerin çalışmalarını koordine eden "İlmi Araştırma Enstitüleri Merkezi" kapatıl­dı. Kuzey Kafkas halklarının ortak müzesi kapatılarak, müze eşyalarının bir kısmı Moskova'ya gönderildi, kısmen de yerli müzeler arasında paylaştırıldı. Rostov-Don şehrinde bulunan ve Kuzey Kafkasya'nın etnografı, tarih ve kültür meselelerini araştıran "Kuzey Kafkasya Araştırma Enstitüsü"de aynı akıbete uğradı.

Fakat, "Kuzey Kafkasya Birliği"ne indirilen en büyük darbe, "Kuzey Kafkas Alfabelerini Birleştirme Komitesi"nin kapatılması oldu. Bu komite, Arap alfabesinden Latin alfabesine geçiş işini uygulamak üzere Moskova'dan gönde­rilen Sovyet dilcisi Prof. Yakovlev'in (ölmüştür) etkisiyle, birbirine hiç de benzemeyen Latinleştirilmiş alfabeler, yal­nız birbirine yakın akraba diller için değil (ki esas itibariyle bir bütün olarak Kuzey Kafkas dilleri öyledir), aynı zamandaşu veya bu dilin lehçeleri için de düzenlenmişti. Buna karakteristik bir örnek olarak Kuzey Kafkasya'da üç "otonomi"ye bölünen Adigeler gösterilebilir: Kabartay-Balkar, Karaçay-Çerkes Özerk Cumhuriyetleri ve Adige Özerk Eyaleti. Bu tek halkın her üç kısmı da ana dillerinde kendilerini "Adige", dillerini de "Adigebze" (Adige dili) diye adlandırıyorlar. Buna rağmen önemsiz lehçe farklarından faydalanılarak bu kısımlardan her biri için, ayrı birbirine benzemeyen alfabeler ve bunun sonucu olarak da üç "edebi dil" oluşturuldu.

"Kuzey Kafkas Alfabelerini Birleştirme Komitesi"nin tasfiyesi Kuzey Kafkas dilcilerini bu anormalliği düzeltmek imkanından yoksun bıraktı. 1930'ların sonunda Moskova'nın baskısı ile Latin alfabesinin Rus alfabesiyle "ihtiyati olarak" değiştirilmesi sırasında aynı durum korunmuştur. Bütün bun­lar Kuzey Kafkasyalıların gerçek milli haklara sahip olmadıklarını ve Sovyet Hükümeti'nin sonuçta onları milliyetsizleştirmeye çalıştığını ortaya koymaktadır.

İhtilalin en büyük başarılarından biri olarak gayri Rus halklarının dillerine kendi topraklarında Rus dili ile eşitlik sağlaması ve gayri Rus halklara mahsus kendi dillerinde yönetim yapan milli okulların açılması kabul ediliyordu.

Ne var ki; Kuzey Kafkasya'da yerli diller hiç bir zaman eşitliğe kavuşmamıştır. Bir yandan bu, yerli nüfusun çok dilli ve ayrı ayrı dil ünitelerinin nispeten az sayıda olması ile açıklanıyordu. Fakat burada, parti, devlet ve ekonomi cihazının üst ve orta kademelerinde yerli dilleri bilmeyen Rus asıllı memurların her zaman çoğunluk teşkil etmelerinin büyük rolü olmuştur. Bu yüzden en alt kademelerde de dahil bütün resmi dairelerde işlemlerin Rus dilinde yürütülmesi gerekiyordu.

İkinci Dünya Savaşı'nın başlangıcına kadar. Komünist Partisi'nin Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri Bölge Komiteleri birinci sekreterlerinden hiç biri, yerli asıllı değil­di. Yalnız Kabartay-Balkaristan'da 1922'de Komünist Partisi'nin ayrı bir eyalet komitesinin kurulduğu günden itibaren bu makamı işgal eden Kabartay-Balkar Eyalet Komitesi birinci sekreteri Betal Kalmıkov bir istisna teşkil etmekteydi. Gerçi 1937 kanlı temizlikler sırasında Dağıstan'da (Necmuddin Samurskı) ve Kuzey Osetya'da (Aslanbek Butayev) Komünist Parti bölge komiteleri birinci sekreterliklerine yerli adamlar atanmışlardı, ama bu atan­maların onları sırf suçlamak imkanını elde etmek üzere yapıldığına şüphe yoktu. Gerçekten de birkaç ay sonra onlar "burjuva milliyetçiliği" ile suçlandırılarak kurşuna dizilmişlerdi. Betal Kalmıkov da aynı akıbetten kurtula­mamıştır.

Kuzey Kafkasya'da bugün ana dilinde eğitim yapan milli okullar, esas itibariyle, artık mevcut değildir. Yalnız Dağıstan'ın en ücra dağ bölgelerinde sadece ilk öğrenim yılında öğretim ana dilinde yapılıyordu. Diğer bütün bölgeler de ana dili şimdi bir ders gibi okutuluyor. Şehir okullarında ise bu bile yok. Ana dili, Sovyet iskan siyaseti sebebi ile nüfusu sözüm ona "enternasyonalleştirme"nin uygulandığı köy bölgelerinde de okutulmuyor. Bilindiği gibi bu siyaset sonucu olarak dağlık bölgelerden çıkarılan nüfus ve sürgün­den dönmekte olan Çeçen-İnguş ve Karaçay-Balkarlar, bir adet olmak üzere ancak Rus dilinde öğretim yapılan karma dilli kolhoz ve solhozlara yerleştirilmektedirler. Aynı dilli çocuk sayısının, onlar için ayrı bir okul açmaya imkan veren yerlerde bile ana dilinde öğretim yapılmıyordu. Böylece 1930'larda alfabelerin Ruslaştırılması ve Sovyet ve milletler­arası terimlerin Kuzey Kafkasya dillerine zorlu Rus telaffuzununda sokulması ile başlayan "Ruslaştırma siyaseti", Kuzey Kafkasya'nın bugün, anadilinde öğretimin yasaklanmış olduğu ve Ruslaştırmanın Rus dilinde öğretim yapan okullar yardımıyla yapıldığı Çarlık zamanlarına dönmesini sağlamıştır.

Fakat bugün Kuzey Kafkasya'da Ruslaştırma vasıtasına yalnız okullar çevrilmiş değildir. Kuzey Kafkasya'da uygulanmakta olan demografik siyaset de bu hedefi takip ediyordu. Örneğin, 1957'de Kuzey Osetya nüfusunun karışımı hakkında verilen bilgiye göre, bu nüfus "...büyük bir çeşitlilik göstermemekte ...şehirlerde Ruslar ve Osetinler, köy bölgelerinde ise Osetinler çoğunluk teşkil etmekte­dirler…"(24)

O zamanki durumu aksettiren bu bilgi, 1939 Sovyet nüfus sayımı rakamlarına dayanıyordu. Gerçekten de İkinci Dünya Savaşı öncesinde Kuzey Kafkasya Özerk Cumhuriyetleri'nin yerli nüfusu, her yerde büyük çoğunluk teşkil ediyor ve genel nüfus sayısının % 67 - % 70 oranından aşağıya düşmüyordu. Hatta Çeçen-İnguş'da bu oran % 80'in, Dağıstan'da da % 90'ın üstünde idi. Ne var ki 1959 nüfus sayımı artık tamamıyla ayrı bir tablo sergiliyordu. Bu nüfus sayımının sonuçlarına göre, yerli nüfus oranı şöyle idi:Dağıstan'da % 69.3, Kabartay-Balkar'da % 53.4, Kuzey Osetya'da % 47.8, Çeçen- İnguş'da %41.1, Karaçay-Çerkes'de % 39.0, Adige Özerk Eyaleti'nde %20.3. 1959 sayımı her "özerklik"in yerli nüfus sayısına diğer Kuzey Kafkasyalıları hesaba katmayarak, ancak bu "özerklikler"e ad veren halkları alıyordu.

Yerli nüfus sayısına diğer Kuzey Kafkasyalılar da katılacak olursa, bu oran her yerde bir parça yükselmiş olur. Fakat her ne olursa olsun, 1959 nüfus sayımı rakamları, önceki nüfus sayımına kıyasla Kuzey Kafkasya yerli nüfus oranının önemli derecede düştüğünü göstermektedir. Bir yan­dan bu Kuzey Kafkasya'dan bir sıra halkların (Çeçen-İnguşlar ve Karaçay-Balkarların) 1944'de tüm olarak zorla sürülmüş olmalarıyla ilgilidir. Örneğin, 1959 nüfus sayımı sırasında bu halklardan aşağı yukarı 300.000 kişi, henüz sürgün bölgelerinde bulunuyordu. Fakat, yerli nüfus oranında meydana gelen düşüklüğün başlıca sebebini, Kuzey Kafkasya'nın Sovyetler Birliği merkezi bölgelerinden getiri­len göçmenlerle sistematik şekilde iskanı teşkil etmektedir. Bu göçler, nüfusu "enternasyonalleştirme" sloganı altında yapılıyordu. Ne var ki bu "enternasyonalleştirme"de başrolü, Kuzey Kafkasya'da yeni yerleşenlerin büyük çoğunluğunu teşkil eden Ruslar oynamaktadır.

Sonuçta; daha 1960'da Kabartay-Balkar komünist teşkilatının eyalet konferansında tespit edildiği gibi, Kuzey Kafkasya'da "...2-3 halkın temsilcilerinin birarada yaşadıkları herhangi bir köyü bulmak bir meseledir..."(25) Yabancıların bu akını, anayurtlarında milli azınlık haline gelmekte olan Kuzey Kafkasya'nın yerli nüfusunda mem­nuniyetsizlik uyandırmakta ve protestolara sebep olmaktadır.

Sovyet hükümetinin bu siyaseti sonucunda Kuzey Kafkasya'nın Özerk Cumhuriyetleri, vaadedilen parti ve devlet-ekonomi cihazının "yerleştirilmesinden" , bu vaatlerin verildiği zaman olduğu gibi bugün de çok uzak bulunuyor.

Örnek olarak Kabartay-Balkar Özerk Cumhuriyeti'ni ela alalım. Bu cumhuriyette 1957'de halk ekonomisinde çalışan genel 12.158 uzmandan 3.012'si Kabartay-Balkar, 7.560'ı Rus idi. 1966'nın sonunda bu rakamlar şöyle bir yük­seliş göstermişti: 8.505 Kabartay-Balkar, 15.902 Rus. (26) Aynı orantılar Kuzey Kafkasya'nın diğer Sovyet milli otonomileri içinde karakteristiktir. Yerli Kuzey Kafkasya nüfusunun kendi topraklarında fiili iktidara sahip olmamaları, hemen hemen "Güney Afrika" ilişkilerini doğurmaktadır.

Kuzey Kafkasya'nın gelişmekte olan sanayiinin en "temiz" ve en iyi ödenen işlerinde yerli nüfus azınlıktadır. Örneğin, Kabartay-Balkar'ın makina inşaatı sanayinde çalışanların oranı 1965'de şöyle idi: Kabartaylar % 11.5, Balkarlar % 3.5, Ruslar % 77 ve başkaları % 8. Buna karşılık tuğla ve kiremit üreten imalathanelerde Kabartayların oranı % 88.2, Balkarların % 0.8, Rusların % 6.8, başkalarının da % 4.2 idi.(27)

Şunu da unutmamak lazımdır ki gerek Kabartay-Balkar'da , gerekse Kuzey Kafkasya'nın diğer otonomilerinde bu gibi imalathanelerde birçok işler hala el ile yapıl­maktadır. Sözde "işçi kadrolarının enternasyonalleştirilmesi" bütün Kuzey Kafkasya'da aynı tabloyu meydana koymak­tadır. Böylece talihsiz yerli nüfus her yerde kötü ve az ücretli işlerde çalışmak zorunda kalmaktadır.

Halbuki Kuzey Kafkasyalılar çok eski zamanlardan beri metal işlemede ve diğer ince işlerde gösterdikleri maharet ile büyük bir ün kazanmışlardı. Bugün de onlar, yük­sek kalifiyeli uzmanlar yetiştirmek için gereken bütün vasıflara sahip bulunmaktadırlar.

Kuzey Kafkasya ekonomisinin gelişme meselesine Sovyet propagandasında geniş yer verilmektedir. 1959-1965 yılları istatistiklerine göre, Dağıstan'da 35, Çeçen-İnguş'da 22, Kabartay-Balkar'da 18 ve Kuzey Osetya'da 13 yeni fab­rika inşa edilmiştir. Fakat Kuzey Kafkasya'nın sözüm ona "endüstrileşmesi"ni ancak merkezileştirilmiş Sovyet ekonomik sistemi çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Bu sistem yerli resmi makamların ekonomik haklarını en aza indirmektedir. Bu makamlar, örneğin, Çarlık Rusyası'nda belediyelere tanınan haklara bile sahip değildirler.

Kuzey Kafkasya "milli otonomileri"nin bütçeleri ve ekonomik gelişme planları Moskova'da hazırlanmaktadır. Kuzey Kafkasya'nın az çok büyük sanayi kuruluşları "Sovyetler Birliği çapında öneme haiz kuruluşlar" olarak ilan edilmiş ve yerli makamların idaresinden çıkarılmıştır. "Yerli sanayii"nin kapsamına ancak küçük atelyeler, kolhoz demirhane ve değirmenleri, meyva suları satan kulübeler v.b. girmektedir.

Örneğin Dağıstan'da,1958'de böyle küçük kuru­luşların sayısı 2.600'ü buluyordu. Ne var ki; bütün gayri safi üretim hacminin dörtte üçünü, yerli makamlara bağlı bulun­mayan 350 büyük sanayi kuruluşu (fabrikalar, petrol ve gaz ocakları) veriyordu.(28) Herhangi bir imalathane yeniden donatılarak büyük bir fabrikaya çevrilince, bu fabrika hemen "Sovyetler Birliği çapında öneme haiz kuruluş" diye adlandırılmakta ve yerli makamların idaresinden alınmak­tadır. Hatta "bölgesel öneme haiz" kuruluşlar bile, "özerk cumhuriyetler" için merkezde kabul edilen bütçenin bir kıs­mım oluşturmakta ve ancak bu bütçenin ön gördüğü çerçeve içinde gelişebilmektedirler.

Bu, kamu hizmetleri için de söylenebilir. Sovyetler Birliği Yüksek Şurası'nın Aralık 1963 tarihli oturumunda konuşma yapan Kuzey Osetya delegesi A.O. Basiyev, Sovyetler Birliği Devlet Planlama Teşkilatı ile Rusya Federasyonu Bakanlar Kurulu izin vermediği için, cumhuriyetin halka sıhhi içecek su sağlamak amacıyla gereken su tesisatım uzun yıllardan beri yapamadığını söylemiştir. Kuzey Kafkasya'nın tükenmez doğal zenginlik­leri (petrol, doğal gaz, çeşitli madenler) ancak, Çarlık İmparatorluğu harabeleri üzerinde çok daha etkili milli zulüm sistemini kuran Sovyet rejimi yararına işletilmektedir.

Şunu da belirtmek gerekir ki, Kuzey Kafkasya'da ekonomik baskılara ve uzun dönemli kovuşturmalara rağmen Kuzey Kafkasyalıların büyük çoğunluğu gelenek ve göreneklerine uygun davranmaya devam ettikleri İslamiyet ile mücadelede de faydalanılmaktadır.

Uzun yıllardan beri resmi makamlar, "zararlı dini kalıntılar" aleyhine sürekli propaganda yaparak Kuzey Kafkas kolhozlarında domuz yetiştirilmesi için büyük çabalar sarfetmekteydiler. Fakat bu propagandadan bekle­nilen sonuçlar alınmayınca, daha Hruşçev zamanında Kuzey Kafkasya'nın milli cumhuriyet ve eyaletlerinde Kuzey Kafkasya hayvancılığının başlıca ürünü olan koyun etinin satın-alma fiyatlarını hükümet yapay bir şekilde azaltmış, domuz etinin fiyatını ise o nispette yükseltmişti. Komşu Rus bölgelerinde ise fiyatlara dokunulmamıştı. Halbuki Kafkasya'da koyun eti domuz etinden her zaman daha pahalı olmuştur. Hruşçev devrinin bu önlemi hala yürürlükte bulun­maktadır.

Sovyet hükümeti, sözüm ona "enternasyonalleştirme" siyasetini ( bu siyaseti engelleyen herşeyi ortadan kaldırmaya çalışarak), her türlü metot ve araçlarla yürütmeğe devam etmektedir.S

ovyetler Birliği'ndeki milli problemleri inceleyen Amerikalı araştırmacı Profesör Pipes'in kitabını (R.Pipes:"The Formation of the Soviet Union-Communism and Nationalism ", Cambridge, 1964) eleştiren Sovyet yazarlarından S.Badalbiyan şunları yazmaktadır:

"...Kuzey Kafkasya Dağlılarının doğrudan doğruya karakteristiğine geçen R.Pipes , hiçbir delil göstermeden, onların herhangi bir etnik ve kültür birliğinin söz konusu olamayacağını iddia etmektedir. Pipes aynı zamanda onlarda ortak sosyo-politik menfaatlerin yokluğunu da belirtmektedir.

Bu gibi iddialar yalnız Kafkasya uzmanı Sovyet bilginlerinin değil, yabancı ülkelerdeki bir çok vicdanlı araştırmacıların vardıkları sonuçlarla da son derece çelişme halindedir.

Bu sonuçları paylaşan tanınmış Sovyet doğu bilimcisi E.İ. Krupnov, Kafkasya Dağlılarının yaşayış tarzının ortak geleneklerinin varlığını ve dayanıklılığını kaydetmektedir: Evlerin tipleri, ev inşaat usulleri, mefruşat, iş aletlerinin şekilleri, giyecek, süsler v.b. 

Hemen hemen bütün Kafkas Halklarının çok eski zamanlardan beri günümüze kadar gelen kültür şekillerinin kesin birliği ve devamlılığı, arkeologlar, etnoğraflar, sosyologlar, tarihçiler v.b. gibi çeşitli sahalara mensup bilginler tarafından tesbit edilmektedir. 

Dağlı Halkları arasındaki dostluğun ve karşılıklı yardımın kökleri asırların derinliklerine kadar uzanmaktadır. Bu özellikler, yabancı esaretçilere karşı ortak kurtuluş savaşlarında daha da çelikleşiyordu. Kafkasya tarihindeki birçok olaylar bunu ortaya koymaktadır...”(29)

Yukarıdaki satırların Kafkasyalı yazarı, Kuzey Kafkasya halklarının kader ve emellerinin ortaklığına tamamen haklı olarak işaret etmekle beraber, Sovyet hükümeti tarafından yürütülen bütün resmi siyasetin, bu ortaklığı yok etmek istediği ve keza buna sahip olanlara Sovyetler Birliği’nin “egemen Rus halkı” tarafından yutulmasını sağlamak hedefini güttüğü gerçeğini suskunlukla geçiştirmektedir. 


DİPNOTLAR 
(1) Narodı Kavkaza , Moskova,1966, s.9.
(2) G.A.Klimov: Kavkazskiye yazıki, Moskova, 1965, s.7-8
(3) a.g.e. ,s.14
(4) E.İ.Krupnov: Drevniyaya istoriya Severnogo Kavkaza , Moskova, 1960, s.85.
(5) Proishojdeniye osetinskogo naroda, Orconikidze, 1967, s.149.
(6) E.İ.Krupnov: Drevniyaya istoriya i kultura Kabardı Moskova, 1957, s.172.
(7) İstoriya Dagestana. cilt 1,Glavnaya redaktsiya vostoçnoy literaturı, Moskova,1967, s.127.
(8) a.g.e. ,s.174.
(9) Oçerki po istorii SSSR (9.-13. asırlar), Moskova, 1953, s.17. 
(10) İstoriya Dagestana,cilt 1, s.171.
(11) İstoriya Severo-Osetinskoy ASS,Moskova, 1959, s.135.
(12) Kırım savaşında Asya cephesindeki muharebe sahaları.
(13) M.Venyukov: K istorii zaseleniya zapadnogo Kavkaza, Russkaya starina, Kitap22, 1878, s.249.
(14) P.S.Liçkov: Oçerki iz proşlogo i nastoyaşçego Çernomorskogo poberejya Kavkaza, Kiev, 1904, s.5-6.
(15) P.Gavrilov: Ustroystvo pozemelnogo bıta gortsev Severnogo Kavkaza , Sbornik svedeniy o kavkazskikh gortsev, fasikül 2, s.4.
(16) A.Taho-Godi: Revolyutsiya i kontrrevolyutsiya v Dagestana, Mahaçkala, 1927, s.151-163.
(17) Denikin: Oçerki russkoy smutı, cilt 4, s.136.
(18) Borba za ustanovleniye i uproçneniye sovetskoy vlasti v Dagestana 1917-1921 gg.,Moskova ,1958, s.307 
(19) a.g.e. ,s.394-395.
(20) a.g.e. ,s.377.
(21) A.Todorski: Krasnaya armiya v gorakh-deystviya v Dagestana, Moskova,1925.
(22) a.g.e. ,s.49.
(23) Borba za ustanovleniye i uproçneniye Sovetskoy vlasti v Dagestana 1917-1921 gg. ,s.485.
(24) Severnıy Kavkaz, AN SSSR-
(25) Bratskoye sotrudniçestvo narodov Severnogo Kavkaza v stroitelstve kommunizma, Krasnodar, 1966, s.85. 
(26) Razvitiye natsionalnıkh otnoşeniy na sovremennom etape kommunistiçeskogo stroitelstva, Piyadigorsk, 1968, s.89 
(27) a.g.e. ,s.82.(28) Dagestanskaya ASSR,Mahaçkala,1958, s.134.(29) Razvitiye natsionalnıkh otnoşeniy na sovremennom etape kommunistiçeskogo stroitelstva, Piyadigorsk, 1968, s.191 

KAYNAKÇA 
A.Taho-Godi: Revolyutsiya i kontrrevolyutsiya v Dagestane, Mohaçkale, 1927.
A.Todorski: Krasnaya armiya v gorakh-deystviya v Dagestane, Moskova, 1925.
Barba za ustanovleniye i uproçneniye sovetskoy vlasti v Dagestane 1917-1921 gg, Moskova, 1958
Bratskoye Satrudniçestvo narodov Severnogo Kavkaza v stroitelstve kommunizma, Krasnodar,1966
Dagestanskaya ASSR, Mohaçkale,1958.
Denikin: Oçerki russkoy smutı,cilt 4.(ş.y.),(t.y.)
E.İ.Krupnov: Drevniyaya istoriya Severnogo Kavkaza, Moskova,1960.
E.İ.Krupnov: Drevniyaya istoriya i kultura Kabardı, Moskova, 1957.
G.A.Klimov: Kavkazskiye yazıki, Moskova,1965.
İstoriya Dagestane. Cilt 1, Glavnaya redaktsiya vostoçnoy literaturı , Moskova, 1967.
İstoriya Severo-Osetinskoy ASSR, Moskova,1959
M.Venyakov: K istorii zaseleniya zapadnogo Kavkaza. Russkaya starina, Kitap 22. (ş.y.),1878.
Narodı Kavkaza ,Moskova,1966.
Oçerki po istorii SSSR (9.-13. asırlar) ,Moskova,1953.
P.Gavrilov: Ustroytvo pozemelnogo bıta gortsev Severnogo Kavkaza, Sbornik svedeniy o kavkazskikh gortsev, fasikül 2. (ş.y.) (t.y.)
Proishojdeniye osetinskogo naroda, Orconikidze , 1967.
P.S.Liçkov: Oçerki iz proşlogo i nastoyaşçego Çernomosskogo poberejya Kavkaza, Kiev,1904.
Razvitiye natsionalnıkh otnoşeniy na sovremennom etape kommunistiçeskogo stroitelstva, Piyatigorsk, 1968.
R.Pipes: The Formation of the Soviet Union-Communism and Nationalism, Cambridge,1964.
Severnıy Kavkaz, AN SSSR-İnstitut Geografii, Moskova , 1957. 

EKLER 

* Kitabın 1. baskısı; S. Ersin Berzeg tarafından Münih’de çıkan “Dergi” No : 61’den (München, Mannrhadstrasse 6) alıntı yapılarak hazırlanmış, Nisan 1973’de Samsun Kafkas Kültür Derneği’nce bastırılmıştır.
* Ön ve arka kapak resimleri; Adigey Cumhuriyeti Basın ve Dış İlişkiler-Milliyet Politikaları Başkanlığı, Cumhuriyet Basın-Yayın Birliği “Adigey”in yayınlamış olduğu 1997-1998 yılları takviminden alınmıştır. Ön kapak resminin adı, “Savsurukonun Yeniden Ortaya Çıkışı”, arka kapak resminin adı, “Yüzyılın Derinliklerinden”dir.* Yazarımızın biyografisi; S. Ersin Berzeg’in “Kafkas Diasporası’nda Edebiyatçılar ve Yazarlar Sözlüğü”adlı kitabından (Samsun 1995) alınmıştır.
* Yazarımızın Fotoğrafı; M.Aydın Turan’ın Tarih ve Toplum Dergisi,(İst.), Sayı 161, s. 51 ‘de ki “Kafkas Dağlıları Halk Partisi-1” adlı makalesinden alınmıştır.
* 1. sayfadaki Kafkasya Fiziki haritası; Ahmet Hazer Hızal’ın, “Kuzey Kafkasya (Hürriyet ve İstiklal Davası)” adlı kitabının 141. sayfasından (Orkun Yay. Ankara 1961), 6. sayfadaki İmam Mansur’un resmi; Tarık Cemal Kutlu’nun, “İmam Mansur” adlı kitabının ön kapağından(Bayrak Yay.İst.1987), 7. sayfadaki İmam Şamil’in resmi; “Kafkasya Gerçeği Dergisi” sayı:5 s.33’den 9. sayfadaki Sürgün Resmi; “Şapsığya Gazetesi” Soçi, Sayı ?, s.( ? )’den, 13. sayfadaki Kafkasya Siyasi Haritası; Samsun Birleşik Kafkasya Derneği arşivinden 14. sayfadaki Fotoğraf; Ahmet Hazer Hızal’ın “Kuzey Kafkasya (Hürriyet ve İstiklal Davası)” adlı kitabının 60. sayfasından (Orkun Yay. Ankar 1961). 15. sayfadaki Fotoğraf; a.g.e. s.79’dan, 23. sayfadaki Fotoğraf; a.g.e. s.120’den 24. sayfadaki Fotoğraf; a.g.e. s.82’den. 27. sayfadaki Kafkasya Siyasi (Sovyet) Haritası; Özdemir Özbay’ın, “Dünden Bugüne Kuzey Kafkasya” adlı kitabının 222. sayfasından (Ankara 1996) alınmıştır.

Milli kurtuluş hareketi ideologlarının genellikle dayandıkları esas, milletlerin istiklal hakkıdır. Bu haktan onlar, sadece faaliyetlerinin yapısal kısmına hukuki bir şekil vermek amacıyla da yararlanırlar. Milletlerin istiklali prensibi yeni değildir. Daha XVII. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmış ve o zaman için yeni olan rasyonalizm gibi çok kuvvetli felsefi akımların esaslarını çizen düşünürlerin eserlerinde, istiklal prensibinin ilk aşamalarına rastlamaktayız. Rasyonalist ekol taraftarları, tüm ilmi sahalarda yapılan buluşların (Newton, vs.) etkisi altında “insan aklının başaramayacağı hiç bir şey yoktur” gibi bir görüşe ulaşmışlardı. İnsan aklını gereğinden fazla takdir o dereceye gelmiştir ki, rasyonalistler, “aklı” yüksek bir kuvvet ve tabiatın bütün esrarını anlamakta sonsuz bir kabiliyete sahip kabul etmekte tereddüt göstermiyorlardı. Onlara göre her şeyi yapabilen ve her şeyden güçlü olan insan aklı, yaşamımızı yönlendirmede yegane belirleyici olmalı; akli muhakeme yoluyla esasa bağlanmayan şeyler tamamen atılmalıdır. 

Bu noktadan hareketle rasyonalistler, zamanın politik-toplumsal hayatına ait kuralları ve aklın en basit anlayışına ters gördükleri dinsel dogmaları (nassları) şiddetle eleştirmeye başladılar. Onlara göre, gerek din, gerekse devlet hayatında varolan toplumsal ve siyasi şekiller aklın isteklerine zıt ve insanlığın gelişmesini durduran eskimiş prensiplerdi. Bunun için de onlar mantıklı düşünceyle elde edilen ve akla dayanan yenilikler istiyorlardı. Bu tarz görüşler, bilhassa başta tanınmış John Locke olmak üzere İngiliz rasyonalistlerince XVII. asrın sonlarında ve XVIII. asrın başlarında ileri sürülmüştü. 

O sıralarda İngiltere’de iki politik akım çarpışıyordu. Bir tarafta muhafazakar akımın kurucusu Stuart hanedanının mutlakiyetine taraftar olanlar, diğer tarafta da liberaller, parlamentarizm ve Hanover hanedanı yanlıları vardı. Bilindiği gibi bu mücadele liberallerin zaferiyle neticelenmişti. Stuart hanedanı kaldırarak, İngiliz tahtına III. William d’Oranges getirilmişti. Yeni kral “İngiltere halkının hürriyet beyannamesini” imzalamak suretiyle, parlamentodaki temsilcilerin şahsında, halkın bütün haklarını tanıyordu. Bu ihtilali sağlam temellere oturtmak amacıyla John Locke “Halk İdaresi Üzerine Denemeler” isimli bir eser yayınladı. Locke, eserinde monarşinin kökenine ilişkin yeni bir kuram ortaya atarak, monarşik otoritenin mutlakiyet yanlılarınca zannedildiği gibi tanrıdan değil, halk iradesinden geldiğini ispat ediyordu. Locke’un çalışmasına göre, kral halkın kendisine verdiği vekalet sınırlarını aşarsa ve despot bir yönetime kalkışırsa “tabii hukukun baskılarına yol verdiği için azledilebilir”di. İngiliz düşünürlerinin bu görüşleri o zamanki Avrupa’da yaygınlık kazanmış, özellikle Fransa’da sıcak ilgiyle karşılanmıştı. Nitekim sonraları bu düşüncelerin yaygınlık kazandığı ve geliştiği yer de Fransa oldu. 

Fransa’da rasyonalizm ekolünü sürdürenler Montesquieu, Rousseau, Voltaire, Diderot, d’Alembert ve diğer ansiklopedistlerdi. Bunların şahsında, rasyonalizm ateşli taraftarlar bularak gelişmişti. Ansiklopedistler, İngiliz rasyonalistlerinin düşüncelerini pratiğe aktararak, kendi bakış açılarını Avrupa toplumlarına mal etmeyi başarmışlardı. Fransız düşünürleri, İngiliz düşünürlerin halk hakimiyetine bütünlüğü ve tüm haklarının ilk kaynağı olan halk hakkındaki görüşlerini tahlil ederken çok daha ileri gidiyordu. “Kanunların Ruhu”nda, zamanın siyasi sistemlerini inceleyen Montesquieu, en iyi siyasi sistem olarak, vatandaşlara tam bir hürriyet sağlayabilecek sistemi kabul etmektedir. Rousseau ise, “Sosyal Mukavele”sinde insanların hür ve bağımsız olarak dünyaya geldiklerini, dolayısıyla, kral da dahil olmak üzere hiç kimsenin halkı tazyik ve baskı altına almaya hakkı bulunmadığını ispata çalışıyor. Rousseua’a göre, halkı çeşitli tabakalara ayırmak insanlığın doğal hakkına ters harekettir ve zararlı sonuçlar doğurur. Bu zararlar, diğer tabakaları baskı altına almak için, cemiyetteki belli bir tabakaya dayanmak isteyenlerin zihniyetinden kaynaklanan zararlardan hiç de aşağı değildir. 

Görüldüğü gibi, bütün bu kuramlar, esasen ayrı ayrı fertlerin menfaatlerini korumaya yönelik olmuş, ferdin çıkarları adına sosyal reformlar talep ederek, her vatandaşın hürriyet ve hak davası fikrini ileri sürmüşlerdir. Düşünürlerin bu fikirleri, etkilerini göstermekle gecikmemiş ve bir çok ülkede yankı yapmıştır. Fransız ihtilali başta olmak üzere, XVIII. ve XIX. yüzyıllarda beliren toplumsal içerikli ihtilallerden hareketle, uluslararası hukuk kuralları ve milletlerin bağımsızlık hakları, hep bu düşünürlerin etkileriyle meydana gelmişti. Kişi hakları, bir bütün olarak, halk ve milletlere de geçerli kılınmıştı. 

Milletlerin bağımsızlık hakkı ilkesi, pratikte ilk defa 1776 yılında Birleşik Amerika’nın siyasi bağımsızlık savaşı sırasında uygulanmıştı. Bu savaşın ideologları İngiliz rasyonalistleri ile Fransız ansiklopedistlerinin prensiplerden ilham alarak hareket ediyordu. Onlar da insanların özgür doğduklarını söylüyor ve hakimiyetin halktan çıktığı düşüncesini savunarak, ayrı ayrı fertlerden çok, bir bütün olan halkın hakkından bahsediyorlardı. 

İngiliz kolonileri olan Kuzey Amerika’da, bağımsızlık haklarını belirlemek için yazılan bildirgede milletlerin bağımsızlık hakkı ilkesi çok net ve somut tarzda formüle edilmişti. Öyle ki, bu beyanname, çağdaş milli kurtuluş hareketleri için de mükemmel bir örnek oluşturuyor. Bununla beraber, Amerika Birleşik Devletleri’nin kurtuluş hareketi, kavimsel özelliklerin yeni bir milletin oluşması sürecinde her zaman önemli bir belirleyici olamadığını da göstermektedir. 

Daha sonraları, bu ilke ve dereceye kadar, I. Napolyon’un hakim olduğu dönemlerde de kendini göstermiştir. Avrupa’nın siyasi haritasını değiştiren I. Napolyon sıklıkla bu prensibe dayanmıştır. Yanı sıra, Viyana Kongresi de (I. Napolyon’a nazaran daha bozulmuş bir şekilde olsa bile), bu ilkeden yararlanmıştır. O günlerin Fransa karşıtı koalisyonu, söz konusu prensibe dayanarak İsviçre ve bazı İtalyan ve Alman devletlerinin bağımsızlıklarını güvence altına almıştır. Daha sonraları, 1821 yılında, aynı bağımsızlık prensibi şiarı altında Yunanlılar özgürlük mücadelelerini başlatmış ve 1829 yılında başarıya ulaşmışlardı. 1822’den itibaren orta ve güney Amerika’daki İspanyol ve Portekiz sömürgeleri birbiri ardına bağımsızlıklarını ilan etmiştir. 1839’da Belçika’da aynı olay gerçekleşmiştir. 

XIX. yüzyılın politik yaşamını aydınlatan sayfaları incelediğimizde, meydana gelen siyasi olaylardan çoğunun milletlerin bağımsızlığına yönelik olduğunu görürüz. XIX. yüzyıldaki milli hareketler iki yol takip etmiştir: Bunlardan biri, büyük devletlerden ayrılarak, baskıdan kurtulmak için esir milletlerin vücuda getirdikleri akımdır. Vaktiyle Avusturya, Osmanlı ve Rusya sınırları dahilinde beliren ayrılma hareketleri buna örnektir. Diğeri ise, küçük devletlerin daha büyük siyasal yapı haline gelebilmek için birleşmeleri hareketidir. Almanya ve İtalya’da olduğu gibi.... 

Milli bağımsızlık hareketleri Avrupa’nın uygar bölgelerinde ve Amerika’da şu veya bu tarzda olumlu sonuçlar verirken; Doğu Avrupa’da, Rusya sınırlarında esir milletlerin doğal eğilimlerine karşı amansız bir mücadele yapılıyordu. Lehlerin, Finlerin ve başkalarının bağımsızlık uğrundaki girişimleri acımasızca eleştiriliyor ve sonuçta binlerce vatandaşın kanına mal oluyordu. 

Fakat aynı zamanda, Rusya, dışta milletlerin bağımsızlık hakkını savunuyor ve bencil amaçlar güden dış politikası adına bu prensibe dayanıyordu. Mesela, XIX. yüzyılın sonlarında Yunan yurtseverlerine her türlü yardımda bulunan kişi, imparator I. Alexandr olmuştur. Aynı şekilde “Slavları koruma” bahanesiyle Balkanlarda harekete geçen devlet Rusya olmuştur. Kendi memleketi dahilinde aşırı bir merkeziyet sistemi kurarak, silah gücüyle birçok milleti ilhak eden ve bu milletlerin hareketlerini vahşice bastırmadan çekinmeyen Rusya, dışta kendisine “kardeş” olan ve olmayan milletlerin hürriyetlerinin savunucusu kesiliyor ve onların hareketlerine yardımda bulunuyordu. 

Milletlerin istiklali prensibinin daha geniş surette uygulanmasına en nihayet günümüzde, yani savaşan koalisyonun bencil niyetlerini gizleme amacıyla bu şiarı ortaya attıkları sırada şahit oluyoruz. Milletlerin bağımsızlığı ilkesi daha açık şekilde Wilson’un 14 maddelik ünlü beyannamesinde ileri sürülmüştür. Bilindiği gibi bu beyannamede, mağlup, galip ve yeni oluşan milletlerin yazgısını çözümlemede esaslı bir rol oynamıştır. 

Görüldüğü gibi, milletlerin istiklali ilkesi birçok millet ve devletin tarihsel yaşamında önemli bir faktör olmuştur. Bu hak, yalnız bir halkın ortak çıkarlar etrafında birleşerek kendisini bir millet olarak algıladığı zaman, dinamik bir kuvvet haline gelebilmiştir. Milletlerin bağımsızlık hakkı, insan hakları ve vatandaşlık hukuku gibi düşüncelere değer kazandıran, XVII. ve XVIII. yüzyıllardaki felsefi akımların ürünlerinden başka bir şey değildir. Kuzey Kafkasya da, kendi bağımsızlık savaşında milletlerin bağımsızlık hakkı ilkesinden hareket ediyor ve ona dayanıyordu. Kuzey Kafkasya kurtuluş hareketi bu haktan yararlanarak, bütün Kuzey Kafkasyalıların milli birliğine dayanmaktadır. Kuzey Kafkasyalılar tek millet gibi hareket ederek, haklı milli arzularının gerçekleşmesine çalışıyorlar. 

Rus hükümeti Kuzey Kafkasya’yı işgal ettikten sonra, öncelikle, Kuzey Kafkasyalılarda ortak niteliklere ve yazgıya sahip olduklarına dair şüphe uyandırmaya çalıştı. Böylelikle, netleşmeye başlayan milli ideolojiyi manevi dayanaklarından mahrum bırakmak istiyordu. Bu maksatla, bir sürü “bilim emekçileri” seferber edilerek Kuzey Kafkasyalıları “tetkike” koyuldu. Asırlık gerçekler tahrif edilmeye başlandı. Rus emperyalizminin menfaatleri doğrultusunda, mahkum halkın “değişik ırk ve kavimden” oluştuğu hakkında bütün dünyada yalan bilgiler ve uyduruk kuramlar yayıldı. Rusya’nın sömürgeci sisteminin zorba metotlarını Kuzey Kafkasya’da pekiştirmek gayesiyle muhtelif “araştırmacılar” ilmi değeri olmayan kitaplarında Kuzey Kafkasya’da vahşi ve yarı vahşi kavimlerin bulunduğunu kanıtlamaya çabalıyordu. Bu “araştırmacılar”a göre, “vahşi” kavimlerin tek uğraşları “bitmek bilmeyen düşmanlık ve kendi kendilerini yok etme” idi. “Bunlar devlet kurmaya kesinlikle uygun değildi”ler. Dolayısıyla “araştırmacılar”a göre, Rus hükümetinin çok sert, fakat babacan himayesine muhtaçtı. 

Bu çürük kuramı olaylarla desteklemek için Rus hükümeti, Kuzey Kafkasyalıların birleşik cephesini parçalamaya ve 150 yıl boyunca Ruslarla gerçekleştirilen savaşlarda Kuzey Kafkasyalılarla güç veren birliği kırmaya çalışıyordu. Satılık adamlar elde ederek, halkın bir bölümünü diğer bölüme karşı ayaklandırmak suretiyle ortak yaşamı bozmaya, halk tabakaları arasında düşmanlıkları körüklemeye, özellikle kabileler arasında karşıtlıklar yaymaya gayret sarf ediyordu. 

Tüm bu tedbirler, Rus “alimlerin” ilmi eser diye ortaya attıkları hezeyanlarla birlikte, Kuzey Kafkasya hakkında bilgisi olmayan veya sınırlı bilgi sahibi çevre üzerinde Rusya’nın istediği etkiyi yapıyordu. Bu etkilere kapılanlar yalnız yabancılar değildir. Ne yazık ki, kendi halkımız arasından çıkanlar da vardır. Bereket versin ki, “Rus alimlerinin” ağına düşenler parmakla sayılacak kadar azdır. 

Burada bilimsel değerden mahrum ve bencil maksatlarla alelacele ortaya konulan kuramları araştıracak değiliz. Çünkü, bunların çoğu zamanla çürümüş ve ortadan kalkmıştır. Mevcut olanlar da yok olmak üzeredir. Bu makalede özellikle, bütün milli kurtuluş hareketlerini doğuran ve halkın ruhunu koruyan olayların içeriğini ve Kuzey Kafkasya’daki yansımalarını araştıracağız. 

Bahsedeceğimiz olay, belli bir halk topluluğunun kendi milli birliğinin farkında olması, kendisini bir millet olarak algılaması ve bununla ilgili halde, yalnız kendi camiası dahilinde hür yaşamak arzusudur. Pratikte bunun gerçekleşmesi, ancak milliyet bilincine sahip zümrenin kendi devlet sınırları içinde yaşamasıyla mümkündür. 

Bu şuur nasıl bir faktördür? Milli duygu ve millet nedir? 

“Millet” mefhumunun tarifi ve bu kelimenin ifade ettiği gerçek anlam üzerinde sosyologlar ve sosyoloji ilmine yakın diğer ilimlerle uğraşanlar uzun süredir çalışmaktadır. Bugün hemen herkes tarafından kabul edilen ve uzun uzadıya süren tartışmalar sonucunda belirlenen tarif, hiç şüphesiz tarihin farklı devirlerinde, beynelminel devlet ilişkilerine göre değişik aşamalardan geçmiştir. 

Şuna da işaret edelim ki, gerek eski devirde ve gerekse orta çağlarda, hatta XIX. yüzyıla gelinceye kadar yeni dönemlerde bu mesele üzerinde hemen hiç durulmamıştır. Söz konusu devirlerde daha başka ilkeler üzerine kurularak, bu tarife pek de ihtiyaç göstermeyen diğer koşullar çevresinde gelişmişlerdi. Bu sebeple ilim adamları, bu meseleye çok az ilgi göstermekle yetinmişlerdi. 

Yalnız XIX. yüzyılın ilk yarısında, milletlerin bağımsızlık arzusu etrafında meydana gelen olaya, bilim çevreleri kurumsal esaslar aramaya ve milli bağımsızlık hareketini yönlendiren iç ve dış faktörleri belirlemeye, bunları açıklamaya yönelmiştir. Elde edilen bilimsel fikirlere dayanılarak “millet” mefhumunun izahına girişilmiştir. 

Bu alanda yapılan ilk denemenin pek başarılı olduğu söylenemez. İlk başlarda daha fazla önem verilen şey, kök ve kan yakınlığı idi. Başka bir deyişle kavimsel ve ırksal özellikler ön plana çıkarılarak “millet” kavramı açıklanmak isteniyordu.Halbuki, çoğu defa gerçek, bu tarz bir tarife hiç de uygun düşmüyordu. Bu kuram, mevcut milletlerin son derece karmaşık şekli ayrılıklarını izahtan ve bu milletlerin kökenini belirlemekten acizdi. Zira, gerek kavimsel ve gerekse ırksal unsurlarla karışarak uzunca sürede kristalize olan muhtelif milletleri bu tarifle açıklamak ve tahlil etmek mümkün değildi. 

Genel bir kural olmak üzere şuna da işaret edelim ki, büyük sayılan milletler, nicelik bakımından muhtelif unsurlardan meydana gelmiştir. Örneğin İtalyan milleti Etrüks, Eski Roma, Kelt, Yunan, Germen, Arap vs. gibi milletlerin bir karışımı olarak vücut bulmuştur. Fakat İtalyan milletini oluşturan bu çeşitli unsurlar, uzun asırlar boyunca hayat kazanında o derece kaynaşmıştır ki, bugün İtalyan milletini bütünleşmiş bir kütle ve millet gibi kabul etmekte kimse tereddüt etmiyor. Aynı şey Hall, Romalı, Kelt vb. kavimlerden oluşan Fransa için de söylenebilir. Rus milleti de Slav ve Slav olmayan Ugro-Fin, Moğol vs. kavimlerden meydana gelmiştir. Yeni milletler ise, mesela Kuzey Amerika, hemen hemen tüm ırk ve milletlerden teşekkül etmiştir. 

Bütün bu örnekler, “millet” kavramını tarif ederken ırksal ve kavimsel esaslara dayanmanın kesinlikle doğru olmadığını açıkça göstermektedir. 

Daha sonraki araştırmacılar, daha başarılı ve iyi bir tarif bulabilmek arzusuyla dil ve din gibi nesnel belirtilerden hareket ederek bu faktörleri tetkike koyuldular. Böylelikle gerçeğe daha yakın bir tanım bulacaklarını umuyorlardı. M. Block, Blunchli, Schaffle ve başta tanımış P. S. Mazzini olmak üzere bütün İtalyan kuramcılar bu ekole mensuptu. 

Mazzini’nin tarifine göre, millet, aynı sınırlar dahilinde yerleşik, kök, dil, adet, ortak yaşam ve politik bilinç itibarıyla özdeş, birleşmiş tabii bir halk topluluğudur. Görülebileceği gibi, bu tanıma dahil edilen bazı unsurlar ve faktörler önceki satırlarda tahlil edilmiştir. Dolayısıyla bunlar üzerinde tekrar durmayacağız. Yalnız yukarıdaki tanımda önemli bir yer işgal eden dil faktörüne dikkat edelim. Bu tanımı savunanların hemen hepsi, milletin teşekkülünde dil faktörüne mühim bir yer ayırmaktadır. 

Nitekim, tanımı veren Mazzini de aynı perspektiften hareket ediyor. Yalnız şu var ki, Mazzini tezini, geçen yüzyılın ortalarında, birkaç parçaya bölünerek kısmen mahkum bulunan İtalyan halkının bir millet olmaya başladığı, birlikte yabancı boyunduruğundan kurtulmaya çalıştığı bir sırada ileri sürmüştü. Bu hareketin ideologlarından biri olan Mazzini, tezinde her şeyden evvel İtalyan milletini kastediyor ve onun çıkarlarından hareket ediyordu. Mazzini, formülünde İtalyan milletini birleştirecek faktörleri şekillendirmek istediği için kuramını, bu birleşmeye yardım eden belirleyiciler üzerine kurmuştu. Bunun içindir ki, Mazzini’nin tanımı taraflılıktan kurtulamamış ve her yerde uygulanabilmekten çok uzak kalmıştır. 

Milli bir öğe olması itibarıyla dil birliğinin, Mazzini ve takipçilerinin sandıkları gibi pek de büyük ehemmiyeti yoktur. Örneğin İngiliz, İrlandalı ve Kuzey Amerikalılarda olduğu şekilde aynı dili konuşan milletler vardır ki, bunları aynı millet gibi telakki etmek kimsenin hatırına gelmez. Aynı şey Norveçli, Danimarkalı, İspanya İspanyolları ve bunların güney Amerika’daki kolonilerine ilişkin olarak da söylenebilir ki, buralarda resmi dil hala İspanyolcadır. 

Bununla birlikte, biz aynı dili konuşan milletlere rastladığımız gibi, birkaç dil grubundan meydana gelmiş, çok dilli milletlere de rastlıyoruz. Mesela İspanyol ve Katalonlardan ibaret İspanyol milleti; Fransız ve Bretonlardan ibaret Fransız milleti; Alman, Fransız, İtalyan ve Retoromanlardan müteşekkil İsviçre milleti, hepsi çok dilli milletler grubuna dahildir. Hatta Prof. Jellinek daha da ileri giderek Alman dilinin iki lehçesi (Hochdeutsch ve Niederdeutsch) ve Fransız lehçeleri (Kuzey Fransa ve Provansal lehçeleri) için ayrıca bağımsızlık hakkı tanıyor. Zira, profesöre göre, bu lehçeler arasındaki fark o derece önemli ki, bunları ayrı birer lisan gibi kabulde tereddüt edilemez. İşte görülüyor ki, bütün bu “muhtelif diller” Fransız ve Alman milletinin birliğine hiç de engel değildir. 

Mazzini’den sonraki milli mesele kuramcıları gerçeğe daha fazla denk düşecek bir tanım bulmak yolunda çalışmıştır. Yeni çağ araştırmacıları “millet”in oluşumunda rol oynayan faktörlerin öznelliğine ağırlık verdiler ki, sonuçta bu kavramı hakkıyla ifade edecek yeni bir milli hareket kuramı vücuda getirdiler. 

Bu kuramın en ileri gelen savunucularından biri E. Renan’dır. Renan “Qu’est-ce que la nation” isimli eserinde Mazzini’nin tezini çürüterek şunları söylüyor: “İnsan bir nehrin akışı ve dağ silsilesi gibi, ne kendi ırkının ve ne de kendi dil ve dininin esiri olamaz... Millet denilen şey, manevi şuuru doğuran sağlam ruhlu ve sıcak kanlı insanların büyük yığınıdır”. 

Aynı perspektif Prof. Gumplowicz tarafından da savunulmaktadır. Gumplowicz’e göre millet, kavimsel bir kavramdan çok, asırlar boyunca oluşmuş ve yerleşmiş tarihsel bir kavramdır. Ve milli birliğin temelini teşkil eden nokta ruhidir ve bu da ancak dilin yardımıyla ifade edilir. 

Bu söylenenleri Viyana’da devletler hukuku profesörü Jellinek daha açık bir kesinlikle ifade ediyor. Renan’ı takip eden Jellinek’e göre milletin oluşumunda önemli olan şey, dil, köken, din gibi nesnel belirtiler değildir. “Millet”in tanımında bunlar esas alınamaz. Asıl temel, bizi son hedefe götürebilecek öznel belirleyicilerdir. Herhangi bir halk kendisini her türlü karışma eyleminden korumaya muvaffak olduğu takdirde bile, bunu ancak tarihi kader birliğini ve belirli kültürel öğeleri koruma suretiyle yapabiliyor. Hatta kabile birliği bile kendi başına birleştirici bir amil olamaz. Zira tam bir birlik için kabile bağı bilincini ortaya çıkarabilecek hislerin mevcut olması lazımdır. Viyanalı alimin fikrine göre, milli şuur ve millet kavramının içeriği dinamik niteliktedir. Milli camia mensupları arasında kültürel birlik kuvvetliyse, aynı şekilde milli gelişmenin tarihsel sürecinde birleştirici öğeler de fazla ise, milli duygu da güçlü demektir. 

Bütün bunları açıkladıktan sonra Jellinek “millet”in tanımını yapıyor ve diyor ki; “Ancak özel, kültürel unsurlara, ortak tarihi geçmişe dayanan ve kendisini diğer gruplardan ayrı gören insan gruplarına millet denilebilir”. 

Milli mesele Leh ilim adamlarının araştırmalarında da önemli bir yer tutar. Bunlar da çoğunlukla yukarıda isimleri zikredilen otoritelerin düşüncelerine yakındır. Mesela Prof. Kulezycki “Sosyolojinin Esasları” ve “Devlet İlmi” adlı eserlerinde “millet”in tanımını dıştan görünen belirtilere göre yapanların dikkatini çekerek şu formülü teklif ediyor: “Millet, kendisini böyle addeden ve bunu kanıtlayan grup ve bireylerden ibaret toplumsal bir birliktir”. Devletler hukuku profesörü W. Komarnikki’ye göre, “millet” kavimsel ve ırksal unsurlara dayanan tabii bir grup olmadığı gibi, dil ve din birliği bakımından birleşmiş gruplar da değildir. Biz milleti her şeyden evvel tarih ve kültürün neticesinde meydana gelen bir grup gibi algılıyoruz. Millet, tarihsel ve kültürel bir bütünlüktür. Halk tarihi yaratır, tarih ise ayrı insan gruplarını bütünleştiren hatıralar ve gelenekler vücuda getirir. Dolayısıyla bu grubun manevi sermayesi ve malı olmuş temeller üzerinde, arzu ve amaçların ortaklığı, müşterek organizasyonlar ve kurumlar oluşturulur. Millet gerçeği, amaç ve isteklerin bilinçli bütünlüğünden kaynaklanır. 

Böylelikle görüyoruz ki, yeni ilmi düşünce, geçen yüzyılın ortalarında yaşayan kuramcıların milli mesele ve “millet” kavramını açıklama konusundaki temel yaklaşımlarından bütünüyle ayrılarak, gerçeğe daha uygun tanım yapmaya muvaffak olmuştur. Biraz önce isimlerini sıraladığımız çeşitli milletlere mensup düşünürler, netice itibarıyla aynı şeyi söylüyor. Hepsi de muhtelif tarzda aynı şeyi ifade ederek doğruluyor. Hepsinin ortak kanaatine göre millet, öncelikle ortak duygu ve emel, ortak tarihi geçmişte saklı ruh ve ortak yaşam yolunda gösterilen irade gücü demektir. 

Bu tarif Kuzey Kafkasya için de bütünüyle geçerlidir. Kabile ayrılıklarına rağmen Kuzey Kafkasyalıların ortak bir geçmişi vardır. Herkesin gözünde bu geçmiş aynı derecede kutsaldır. Medeni ve kültürel değerler uzun asırlar boyunca aynı sınırlar dahilinde süre gelen müşterek yaşamın ürünüdür. Nihayet onların tek emeli, kendi milli sınırları dahilinde müşterek yaşamaktır. 

Kuzey Kafkasya’nın milli birliği için uygun olmayan bir durum varsa, o da, ortak bir dilin mevcut olmamasıdır. Fakat yukarıda gördüğümüz gibi, dil birliğinin, milli birlik üzerinde pek de önemli rolü yoktur. Ve bu vazgeçilmez bir faktör değildir. 

Bununla birlikte dil konusunda bile, Yafetidoloji olarak anılan yeni Kafkasya dilciliği, Kuzey Kafkasya’nın milli hareketi için önemli ufuklar açmaktadır. Yafetidolojinin ispat ettiğine göre, Kafkas dil ve lehçeleri; hatta aslında yafetik kökten gelmeyen Oset ve Türk dil ve lehçeleri bile birbirlerine çok yakındır. Dolayısıyla, bu yakınlık olduktan sonra, bağımsız bir devlet haline gelince ortak bir dil meydana getirmek o denli zor olamaz. Bu alanda 1926-1929 yıllarında bazı denemeler yapılmıştır. Kuzey Kafkasyalı ilim adamları meseleyi görüşerek, başlangıçta bütün Kuzey Kafkasya alfabesini birleştirmeyi düşünerek ilk adımı atmışlardır. Fakat Kuzey Kafkasya’yı çeşitli milletlere bölmeyi amaçlayan Sovyet hükümeti bütün bu faaliyetlere son vermiş, tüm projeler böylelikle sonuçsuz kalmıştır. Halkın arzusuna rağmen, değil yalnız ortak lisan oluşturmak, hatta 1926 yılından itibaren Rostov’da “Kuzey Kafkasya Alfabelerini Birleştirme Komisyonu” adlı heyet mevcut olmasına rağmen, Kuzey Kafkasya alfabesi bile birleştirilememiştir. 

Fakat kuşku yok ki, Kuzey Kafkasya’nın milli gelişimine set çeken engeller kalktıktan ve yurdumuz tam anlamıyla hür ve bağımsız olduktan sonra, ortak dil problemi tamamen halledilmiş olacaktır. Yafetidolojinin tespit ettiği bu dil yakınlığı Kuzey Kafkasya’da dil meselesini çözümlemede, diğer çok dilli milletlere nazaran daha uygun bir zemin yaratmıştır. Kuzey Kafkasya’nın konumu bu hususta İsviçre, Belçika ve öteki çok dilli milletlerden daha iyidir. 

O halde çok dilli bir millet olmamız bizi düşündürmemelidir; çünkü milli birlik unsurlarımız çok güçlü olduğu için bu engeli her zaman kaldırabilecek durumdayız. 

İşte, bu temel birliğin dinamik kuvveti bizi hürriyete kavuşturacak ve sonra kendi milli devletimizde bütün güç problemleri ve elbette ortak dil meselesini olumlu şekilde halletmemize yardım edecektir.

Federatif Devletin Esasları 
Geçen sayılardan birinde “Kafkasya Konfederasyon Antlaşması”nı tahlil ederken, onun ideal yönünü ve pratik değerini vurgulamış ve şunu da eklemiştik: Bağımsız Kafkasya’nın konfederatif esaslar çerçevesinde birleşmesi daha güçlü birleşmeye, yani federasyona geçmek için bir aşama olmalıdır. 

Federasyonun yararlarından bahsederken, bunu gerektiren birçok fikirden faydalanarak hareket etmiştik. Belirttiğimiz esaslara sadık kalarak, bu yazımızda işleyeceğimiz tezi, ilmi nitelik taşıdığını iddia edebileceğimiz kuramsal kanıtlarla açıklamak isterdik. 

Federatif devletin gerçek çehresini, federasyonu meydana getiren parçalardaki yasama, yürütme, yargı kurumlarından başka, merkezi (federal) hükümetin de yasama, yürütme ve kısmen de yargı müesseselerine sahip bulunması oluşturur. Yani “konfederasyon”dan farklı olarak, bağımsız devletin çatısını teşkil eden unsurlar burada, birlik nispetinde de temsil edilir. Aynı zamanda yerel kurumlarla, ortak kurumların yetkileri dikkatle sınırlanarak gerek federal anayasada, gerekse yerel anayasalarda belirlenirler. 

Birçok devletin tecrübelerinden anlaşılmaktadır ki, çağdaş yaşamın hayli karmaşık ve çeşitli koşullara uymaya yatkın elastikiyeti ile federasyon güvenilir bir siyasi yapıdır. Bu sistem çok milletli devletlerin özgün şartlarında ortaya çıkan uyuşmazlıkları çözümlemesi ve bu devletlerin çöküşünü önlemesi dolayısıyla fevkalade bir değer kazanmaktadır. 

Federatif yöntem, bu gibi devletlerde yerel çıkarlarla genel çıkarları uzlaştırma yoluyla gereksiz karşıtlıkların ortadan kaldırılmasına yardım etmekte ve böylelikle, ülkenin ortak menfaatlerini dışarıya karşı layıkıyla temsil etmek üzere içinde güçlü bir yapı yaratmaktadır. Bu durum bilimsel düşünceye de etki yapmış federasyon üzerine araştırmalara ciddiyet kazandırılmıştır. Devletler ve milletlerarası hukuk düşünürleri, milletlerin birlikte yaşayabilmeleri için federasyonu en yüksek ve en mükemmel bir şekil olarak algılamaktadırlar. Onlara göre büyük veya küçük, bütün devletlerin ortak bulunan olumlu yönlerini üzerinde toplayan federasyon, hukuki bir devlet teşkilatının en mükemmel şeklidir. 

Bu ilmi düşünce, federatif devletlerin gündelik hayatında da doğrulanmaktadır (tabii SSCB gibi uyduruk federasyonlar hariç). Bu federasyonlarda, dışarıya karşı birleşik hareket eden küçük devletler içte istiklallerini koruyarak olumlu neticeleriyle küçük devlet yaşantısını sürdürmektedirler. 

Federasyonda, bütünlük parçalar ile, merkeziyet yerinden yönetimle, genelin çıkarları parçanın çıkarları ile yanyana, uyuşmalık yaratmaksızın yaşamakta ve devlet hayatının uzuvları arasında ahenk bozulmamaktadır. 

Kuşatıcı birlik, farklı unsurların milli özelliklerine kesinlikle zarar vermemektedir. Zira onların serbest gelişimleri için mutlaka gerekli olan siyasi kimliklerine asla dokunmamaktadır. Federatif devleti oluşturan parçalar birbirini bütünler, destekler ve zenginleştirir. Federasyona katılan devletler büyük bir siyasi birlik yarattıklarından, buna paralel zengin iktisadi olanaklara da sahip olmaktadırlar. Sonuçta serbest gelişim ve güven için en iyi şartlar yaratılmaktadır. 

Birleşik devletin yasama müessesinde hata yapma ihtimali çok azdır. Merkezi ve yerel parlamentolar değişik önlemlerle işbirliği yaparak farklı parçaların yaratıcı güçlerini sevk ve idare ederler; aradaki ırki, medeni ve diğer farklılıklardan kaynaklanan ayrılıkları silerler. 

En önemlisi ise; federatif kuruluşu çağdaş devlet bağımsızlığı anlayışına bütünüyle uygun düşmektedir. Daha XVI. yüzyılda, bu anlayışın Jean Bodin tarafından yapılan formülünü modern, dolayısıyla federatif devlet şekli ile uzlaştırabilmek mümkün değildir. Çünkü Jean Bodin kendi kuramını Batı Avrupa monarşilerinin çıkarlarına yönelik, onların merkeziyetçilik ve aynı zamanda ayrılıkçı emellerine ilmi bir esas yaratmak için ortaya atmıştı. 

Fakat XVIII. asır sonlarında başlayan hareketin ideolojik tesiri altında doğup önemi giderek artan milletlerarası hukuk sayesinde, yanı sıra oluşan federasyonlarla güç kazanan yeni devlet kuramı, federatif devletteki ayrı parçaların hakimiyetine tamamen uygundur. 

Devletler ve milletlerarası hukukun bugünkü kuramcılarının çoğuna göre, geniş demokratik katılım vasıtasıyla veya uluslararası anlaşmalarla birçok haklardan, hatta haklarının hepsinden kaçınan bir devlet, istiklal ve hakimiyetini yitirmeyebilir. Bu çerçevede, federasyona giren ve kendi arzusuyla kendi haklarını sınırlayan ve bir bölümünü ortak federal organlara devreden bir devlet dahi otoritesini yitirmiş olmuyor. Federasyonu meydana getiren parçaların haklarını federal anayasa korumaktadır. 

Mevcut federasyonlarda hakimiyetin pratikte nasıl gerçekleştiğini kaydetmek yersiz değildir. Örneğin İsviçre ve Amerika Birleşik Devletleri’nde senato üyeleri, federasyona dahil ayrı ayrı parçaları temsil ederler. (Katılımcı devletlerde yürütme kuvveti merkezi hükümetten türeyen bir kuvvet değildir.) İsviçre anayasasının üçüncü maddesine göre, birlik anayasası tarafından hakimiyet sınırlanmamışsa her kanton bağımsızdır. Fakat birlik anayasasını kabul edenler de kantonların kendileri olduğu için bu sınırlama kendi kendini setlemekten ibarettir ki, dolaylı olarak kantonların hakimiyeti prensibi zedelenmemektedir. 

Milletlerin federasyon prensibi çerçevesinde beraber yaşamaları genel olarak budur. Bahsedilen müşterek hayatın başlıca şartı, federasyonun özgür arzu ve bilinçli bir çalışma ürünü olmasıdır. Bu esas koşul yoksa, federasyon bütün anlamını yitirir. Çünkü federasyonların asla zorlamaya tahammülü yoktur. 

Bundan şu anlamı çıkarabiliriz: Federatif birlik, ancak maddi ve manevi bakımlardan eşit güçler arasında yapılabilir. Aksi takdirde federasyon, güçlünün güçsüzü yutmaya çalıştığı bir maskeye dönüşür. Büyük milletlerin bu karakteri yapılarında mevcuttur, insanın doğasından kaynaklanır. Başlangıçta serbest arzuya dayansa bile, büyük milletlerin küçük milletlerle yaşaması ister istemez çatışmaya dönüşür. 

Büyük milletlerin çevresinde küçük milletlerin birleşmesi ile teşekkül eden devletlerin yazgıları hep böyle olmuştur. Küçük milletler ya büyükler tarafından yutulmuş ya da ortak çabalarla devleti dağıtarak büyük milletten kurtulmuşlardır. 

Gelecekteki Kafkasya Federasyonunu bu bakımlardan hiçbir tehlike tehdit etmiyor. Zira, sadece menfaatlerin ortaklığı, medeni ve tarihi bağların çokluğu değil; maddi ve manevi imkanların eşitliği de Kafkasya milletlerinin sıkıca birleşmelerini kolaylaştırmaktadır. 

Millet ve Dil 
Millet nedir, milletin oluşumunda temel belirleyiciler hangileridir, millet ve dil arasında ne gibi bağlar mevcuttur? Bütün bu meseleler şu ya da bu şekilde dergimizin sayfalarında araştırma konusu olagelmiştir. 

Buna rağmen, dergimizde “ortak devlet dili meselesi” etrafında yapılan tartışmaları dikkate alarak, yukarıda bahsedilen ve önceden araştırılan probleme tekrar dönmek ve şimdi ele aldığımız dil meselesi arasında bir illiyet (sebep-sonuç) ilişkisi bulmaya çalışacağız. 

Önceki yazılarımızda biz, bugünkü “millet” mefhumunun hayatın gerçek taleplerine uymak suretiyle kurulduğunu ve ırk, din ve dil gibi objektif özelliklere, yani dışsal belirleyicilere dayanmadığını kaydederek; bu kavramın uzun ilmi tartışmalardan sonra doğru olarak subjektif faktörlere dayandığını söylemiştik. “Millet”in bu genel ve doğru tanımı, fiziksel bünyelerinin karışıklığına bakılmayarak mevcut milletlerin hepsine uygulanabilir. 

Bu yeni ve herkes tarafından kabullenilen subjektif perspektife göre, “millet” artık ne “ırk”, ne “dil” ve ne de “din” ile birebir özdeş şekilde algılanmıyor. Bu unsurlar, herhangi bir milletin farklı kısımlarının daha kolay ve daha çabuk birleşmesine yarıyor ve milletin bütünleşmesi sürecini destekliyorsa da, milletin oluşumu, varlığı ve gelişimi için zorunlu koşullar olarak kabul edilmiyor. 

İşte bu noktadan hareketle dergimizde şunlar yazılmıştı: “Millet, tarihsel bir sonuç olup, şimdiki zamanda ve gelecekte müşterek yaşama iradesini içermekte ve milli birliğe duyulan özlemi ifade ediyor. Millet, yeryüzünün belli bir bölgesinde asırlara yayılan ortak bir hayat ve bundan doğan sosyal, kültürel, ekonomik ve politik şekil ile menfaatler neticesinde ortaya çıkar”[1]. Daha sonra şunlar vurgulanıyordu: “Halk, millet; bu herşeyden evvel ortak görenek, ortak tarihsel akış içinde kültür birliği ve gelecekte birlikte yaşama iradesi ile takviye edilen ruhtur”[2]. 

Subjektif kurama göre “millet”in kökenini ailede aramak hiç de doğru değildir. Ve “millet” tanımı bazılarının düşündüğü gibi biyolojik kurama dayanılarak yapılamaz. 

Gerçekten de ırk ve millet gibi taban tabana zıt iki kavramı bir araya getirebilmenin imkanı var mıdır? Biyolojik kuramda olduğu gibi, milletin kökenini ailede aramak doğru mudur? Elbette hayır. Çünkü yeni bakış bütünüyle aksi bir yol önermekte ve ailenin kökenini aşiret ve kabile gibi daha büyük insan topluluklarında aramak gerektiğini ileri sürmektedir. 

Görüldüğü gibi, ırk-kan yakınlığı, iskelet, kafatası, boy vs. sadece biyolojik bir olaydır. Millet ise, ortak gelenek, düşünce tarzı, görenek vs.’den hareket eden insanların ruhi bağımlılıklarının ürünüdür. 

Tanınmış alim, filozof ve sosyolog Prof. Ernest Barker’e göre, “millet, kan birliği sonucunda meydana gelen fiziki bir olay olmayıp, gelenek birliğine dayanan ruhi bir hadisedir. Bu, bütün tarih boyunca insan düşüncesi, duygusu ve iradesi ile kurulmuş ortak bir ruhsal içerik ve sun’i bir bünyedir”[3]. 

Stammer adlı diğer bir tanınmış alim, aynı düşünceyi şu şekilde izah ediyor: “Bu olay (milli birlik hissi -B.B.-) sunidir, çünkü ruhsaldır. İnsanlar bunu kendilerinde zaman geçtikçe yavaş yavaş oluşturuyorlar“[4]. Nihayet Leh ilim adamlarından Meçislav Şerer “Bu şuur (milli şuur -B.B.-) ortak kader, ortak sevinç, geçmişe ilişkin ortak gurur ve geleceğe yönelik ortak ümide sahip insan grupları arasında doğar ve grup üyeleri arasında kendini gösteren yürek bağıyla birlik meydana getirerek bunları sağlam bir kütle haline getirir” demektedir[5]. 

Böylelikle millet, subjektif faktörlerle vücuda gelen ve coğrafi bağlarla bağlı ayrı cemiyetleri, ruhen farksız gruplar halinde birleştiren içsel duygu ve yönelişlerin ürünü olmaktadır. Dolayısıyla “millet”i fiziksel bir vakıa halinde algılamakta mana yoktur. 

Bu yavaş gelişim süreci, en çok bilinen milletlerde bile henüz tamamlanmamıştır. Le Bon’un fikrine göre, mesela Fransız milletinde, milli dayanışma olgunlaşmamıştır. Fransız ihtilali, milletin farklı kısımlarının bütünleşmesini çabuklaştırmışsa da; Pikardilerin, Flamanların, Burgonların, Normanların, Gaskonların, Bretonların, Provansalların v.s. bütünüyle kaynaşması henüz gerçekleşmemiştir. Le Bon’a göre, bunların karakter, ideal, duygu ve düşünceleri arasındaki fark öylesine büyük ve barizdir ki, şimdiden karakteristik Fransız tipi hakkında bir şey söylenemez. Le Bon, İtalyan milletini de aynı vaziyette görüyor ve “İtalya’da Pigemonları, Sicilyalıları, Venedikllileri, Romalıları ve diğerlerini görüyorum ama, İtalyanları göremiyorum” diyor. 

İngiliz, Şotlan, Valys ve İrlandalılar arasındaki fark ve çekişme o denli büyük ki; Ernest Barker, bunları sadece ayrı birer millet halinde algılamakla kalmayıp, siyasi hayat şekillerini de bağımsız devlet şekline benzetmektedir. Biz bütünlüğü şüpheli olan diğer milletlerden bahsedecek değiliz. Fakat şunu söyleyebiliriz: Bugün Almanya’da kullanılan birleştirme tedbirleri, Alman milletinin tamamen birleşmesinde pek de son aşama değildir. 

Şimdi Kuzey Kafkasya milletini ele alacak olursak; onun kendi bilincini bulmasındaki esasların da, diğer milletlerdeki esaslarla aynı olduğunu görürüz. 

Öncelikle şuna dikkat çekmek lazımdır ki, Kuzey Kafkasyalılar öteden beri tek ve müşterek bir sınır dahilinde yaşamaktadırlar. Belli bir coğrafyada bulunmanın da, kitle için kuvvetli ve daimi bir birlik sembolü olduğunu elbette biliyoruz. M. Şerer bu konuda şunları söylemektedir: “Ana toprakta mıknatıs gücünün kaynağı saklıdır. Aynı toprak üzerinde doğmuş olanlar, hep bu güce kapılarak ortak arzularıyla, daha doğrusu tutkunluklarıyla, kendilerini birleşmiş hissediyorlar. Aynı zamanda yüzyıllar boyunca, üzerinde milli yaşam oyunu oynanan bir alan olan ve sayısız nesillerin acılarını ile sevinçlerini taşımış bulunan toprak, bütünlüğün ve toplumun sürekliliğinin en mükemmel sembolüdür”. 

Kuzey Kafkasya milleti, birçok ortak öğelerle tek ve müşterek bir manevi ruh vücuda getirebilmiştir. Bu ruh kendisini, halk yaratıcılığı, edebiyat, maddi kültür vs. gibi hayatın muhtelif alanlarında ortak şekilde göstermektedir. 

Kuzey Kafkasya milleti, milli olgunluğunu, yakın geçmişte bağımsız hayata dair iradesini açıklamak ve bu iradeyi önce beyaz, sonra da kızıl istilacılarla mücadele sırasında verdiği kurbanlarla sağlamlaştırmak suretiyle pekala gösterebilmiştir. 

Hiç şüphesiz, bugünün acı günleri Kuzey Kafkasya milletini daha fazla birleştirmek için iyi bir çimento olacak ve ona yakın bir gelecekte milli ve özgür hayatını elde ederek bağımsız bir devlet halinde yaşama mutluluğunu sağlayacaktır. 

* * * 

Milli bünyemizin tek zayıf noktası, milletimizin çok dilli olması ve tek, ortak milli bir dilin mevcut bulunmamasıdır. Fakat bu zayıf nokta, Kuzey Kafkasya milletinin dayandığı esasları sarsabilecek şekilde değildir. Zira, yukarıda da açıkladığımız gibi, ortak dil, millet halinde yaşamanın zorunlu bir şartı değildir. 

Mesela biyolojik açıdan farklı olup, ortak lisandan yararlanan milletler olduğu gibi, biyolojik bakımdan hemen aynı olup, iki ya da daha çok dil kullanan milletler de vardır. 

Bununla birlikte, bir milletin gelişiminde ortak dilin önemi ve yeri o kadar büyük ki, herhangi bir millet tek ve genel bir milli dil vücuda getirmek mecburiyetindedir[6]. “Millet”e özgü, karakteristik, subjektif unsurlarla beraber, tek ve genel bir milli dile sahip bir millet, en ideal ve olgunlaşmış bir millettir. 

Ortak milli dilin sadece pratik yönüne eğilmeyerek, genel milli dili kullanma neticesinde kendini gösteren ve milli psikolojiyi destekleyen bazı şeylere ayrıntılarıyla bakalım.

Düşünce ve duygu dil ile, daha doğrusu söz ile birbirine bağlıdır. Bunların yardımıyla dil ve millet arasında bazı psikolojik (ruhsal) ilişkiler oluşur. Barker buna “akrabalık” adını veriyor ve milletin birleşmesinde dile çok büyük yer vererek bu konudaki fikrini şöyle açıklıyor: “Her ifade, duygularla ilgili ve düşünceler uyandıran unsurlarla yüklüdür. Bu unsurları anahtar, yani dil olmadan kimse çözemez, duygu ve düşünceleri anlayamaz. Bir milletin dilini bilmeden hiç kimse o milletin kalbine nüfuz edemez ve halkın ruhunu anlayamaz. Tam tersine, dil bilinince, bu vasıtayla, bize derinden tesir eden ruhi bir kuvvetin geldiğini hissediyoruz”. 

Böylelikle, dil halkın ruhunu açıyor ve onu daha kolay anlaşılacak bir şekle sokuyor. Fakat dilin en büyük önemi, milli edebiyatın oluşturulmasında ve milletin manevi kültürü ile sıkıca ilişkili olan milli yazı kültürünü yaratmasındadır. 

Baker’e göre “kendi dili ile vücuda getirilmiş bir milletin edebiyatı, onun hayat şekillerinden ve gelişimini etkileyen faktörlerden biri oluyor. Bu edebiyat, milletin psikolojisine nüfuz ederek, onu kendi tesiri altında bırakıyor”. 

Mc Neile Dixon daha açık şekilde, “edebiyat renk kazanmakta ve milli hayatın karakterini ifade etmekte” diyor. 

Milli karakterin ürünü olan edebiyat, aynı zamanda milli düşüncenin gelişimine de etkide bulunabilir. Fakat edebiyatın doğuşu ve serpilmesi için ortak milli dilin varlığı gereklidir. M. Şerer şunu ifade ediyor: “Ortak bir dilin mevcut olmaması, saf bir milli edebiyatın ortaya çıkmasına engel olmaktadır”. 

Biz de şunu diyebiliriz: Ortak dil, ortak milli edebiyatla birlikle, milli bağlılığı desteklemeye yarayan ve milli şuuru kuvvetlendiren önemli faktörler arasındadır. 

Dolayısıyla, mevcut milletlerin yalnız ortak bir devlet dili yaratmak değil; bunu aynı zamanda ortak milli bir dil haline getirmek için sistematik halde çalışmalarına şaşmamak lazımdır. Bilindiği gibi, vaktiyle çok dilli olan Fransa’da roman dili gündeme getirilmiş; mevcut dil ve lehçelerden “langue d’oil”, önce ortak devlet dili daha sonra da ortak milli dil olmuştur.

Yine pek iyi biliyoruz ki, Appen Yarımadasında birçok millet ve dilin karışması sonucunda, nispeten daha yakın bir geçmişte tek dilli bir İtalyan milleti vücuda gelmiştir. 

Aynı manzarayı Alman milleti arasında da görmekteyiz. Sınırlı derecede anlaşılan mahalli lehçelerden kompoze Almanca meydana çıkarak Luther ve bütün Almanya’nın dili olmuştur. 

Nihayet, bugüne kadar üç dili muhazafa eden İngiltere’de Latin ve eski Fransız dillerinden sonra “East Middland” lehçesi bugünkü İngiltere’nin dili haline gelerek, yavaş yavaş ortak devlet dilinden, ortak milli dil haline dönüşmedi mi? 

Çok genç milletler arasında da benzer dil birliklerine rastlamaktayız. Mesela Amerika, Yugoslavya, Çekoslovakya vb. hep dil birliğine çalışan devletlerdir. Hatta dillerin eşitliği hakkının anayasalar ile tanındığı yerlerde (Belçika, İsviçre) bile bu birlik yolunda güçlü çalışmalar yapılmakta; gelecekte ortak milli dil meselesini olumlu şekilde halledilebilecek zemin hazırlanmaktadır. 

Biz bütün bu örneklerin inandırıcı olduğunu zannediyoruz. Bu örnekler bize, ortak milli meselenin çözümlenmesi için gerekli sınırlı kuralları göstermektedir. Kendisini bir millet olarak muhafaza etmeyi isteyen bir millet, ortak milli bir dil vücuda getirme yolunda şuurlu olarak çalışmalıdır. 

Tarihimizin şimdiki aşamasında Kuzey Kafkasya kabileleri, kendi milli “benlikleri”nin korunmasında en iyi bir silah olan anadillerini korumak zorundadırlar. Fakat bağımsızlık elde edildiği, özgür milli hayat devresine girildiği günden itibaren onlar, tek, ortak milli bir dilin oluşumuna bilinçle katılmalıdırlar. 

Hür Kuzey Kafkasya’da bir Avar, bir Kabardin, bir Balkar, bir Osetin, bir Çeçen, bir Kumuk vs. değil, ancak Kuzey Kafkasyalı olmalıdır. 

Milli Merkeziyetçilik 
Dergimizin önceki sayılarından birinde Cevan Bey “İki Yol” başlıklı makalesinde öteden beri temas ettiğimiz şu problemden bahsetmişti: Acaba biz, tüm faaliyet ve hareketimizde çok kabileli oluşumuz esasından mı hareket edeceğiz; yani bu yönü müşterek bir hale getirerek derinleştirecek miyiz? Yoksa ortak kök ve kan bağı ile sağlamlaşan hayatı, ruhi hususlardaki ortak niteliklerimizi göz önüne alarak, her yerde tek milli irade ve emeli savunarak kabile veya milletlerden bir devlet yaratmaya mı çalışacağız? 

Cevan bu konuda şunları söylüyor: “Çok eskiden beri biz, Kuzey Kafkasya milli-politik düşüncesinin pratik teşebbüs ve faaliyetlerinde esas olmak üzere, kabile ayrışması prensibini değil, gerçek milli merkeziyetçilik esasına değer vermişizdir. Kuzey Kafkasya milli meselesini hiç bir zaman müşterek milli davanın gerçekleşmesi için taktik amaçlarla birleşmemiş, ayrı ayrı kabile yahut milletlerin bir meselesi gibi algılamamışızdır. Milli uyanış problemi bizim için daima kendi istiklalini ve yaşama hakkını elde etmeye çalışan tek Kuzey Kafkasya milletinin meselesi olarak kalmıştır”. 

Cevan Bey’in düşünce ve kanaatini takip ederek, söz konusu makalesinde ileri sürülen fikirlere bazı şeyler eklemeyi gerekli görüyoruz. 

Bize göre, Kuzey Kafkasya’nın jeopolitik durumu ve genel şartları hepimizi apayrı bir vaziyetle yüz yüze getirmektedir. Bu vaziyet ise, milli uyanış düşüncesini, değil kabile ayrışması esasına dayandırmak, hatta bu tarz bölünme fikrini beslemek bile milli meselemiz için tehlikeden başka bir şey değildir.

Kabile bölümlemesi kendi başına Kuzey Kafkasya’da ayrı bir zihniyetin varlığına işaret eder ve bu, istiklalimizin açık ve gizli düşmanlarının aktif desteği sonucunda, Kuzey Kafkasya milletini oluşturan ayrı ayrı kabileleri milli birer bütün haline getirmeyi hedef alan açık bir siyasi harekete dönüşebilir. Kabile ayrışması ezeli düşmanlarımızın elinde iyi bir silah olacak ve bu silahla düşman, kabile düşmanlıkları meydana getirerek bütünüyle kenetlenmeye vakit bulamamış Kuzey Kafkasya milletini parçalamaya gayret edecektir. Kuzey Kafkasya milletinin parçalanıp dağılması, tek milli irade gibi bir esastan mahrum kalacak olan Kuzey Kafkasya devleti fikrinin yok olmasına yol açacaktır. 

Kuzey Kafkasya tarihinin başlıca gelişme aşamaları incelendiğinde görülür ki, bu tarih, birkaç asır boyunca birbirini ezmeye gayret eden iki siyasi akım arasındaki mücadelenin izlerini taşımaktadır. Tarihin o merhalesinde önde gelen ve hakim olan, Kuzey Kafkasya’nın ayrı ayrı kavimlerinin tamamen tabii ve sağlam, devlet kurma ihtiyacı neticesinde ortaya çıkan bir akım, parçalanmış kabileleri müşterek tek devlet sınırları dahilinde birleşmeye ve bu kabileleri tek bir millet haline getirmeye çalışmıştır. Alan ve Hazar döneminde, daha sonra Adige döneminde ve nihayet Mansur, Gazi Muhammed, Hamzat Bek, Şamil zamanlarında hep böyle olmuştu. Kuzey Kafkasya’da yabancı kuvvetlerin tahrik ve yardımlarıyla tutunan ikinci akım ise, bütünüyle bu düşünceye ters amaçlar takip etmiştir. Bu akım, kabile akımlarına göre parçalamaya, ayırmaya teşebbüs etmiş, tarihi kader ve siyasi, manevi menfaat birliğinin sağlam bağlarıyla bağlanan kabilelerin doğal birleşme sürecine her vasıtayla engel olmaya çalışmıştır. 

Bu iki cereyan arasındaki mücadele en sert şeklini Kuzey Kafkasya’nın Moskova ile yaptığı efsanevi nitelikteki, yaklaşık iki asırlık mücadelesi sırasında almıştır. İşte bu dönemde ikinci (parçalayıcı) akım, her vasıtayı kullanarak Kuzey Kafkasya kabilelerinin direnişini zayıflatmaya ve ülkenin servetini ele geçirmeye can atan Moskova’nın sıfatında kuvvetli ve zengin bir koruyucu bulmuştu. Fakat geçen asrın 30’lu yıllarında Şamil’in dehası, eşit olamayan kuvvetler arasındaki mücadelenin ağır koşullarında, Kuzey Kafkasya’nın o günlerdeki hayatına göre değiştirilen hukuk kaideleri doğrultusunda idare edilen birleşik bir Kuzey Kafkasya devleti meydana getirerek birleşme hareketi için kuvvetli bir temel oluşturmuştu. Büyük Şamil’in Kuzey Kafkasya bütünlüğünün bir sembolü oluşu boşuna değildir. Fakat Kuzey Kafkasya’da milli birlik bilinci bulunmasaydı hiç şüphesiz, Şamil’in dehası da kuzeyden gelen bölme çabalarına karşı aciz kalacaktı. Şamil’in yarattığı devletin temelinde, işte bu milli birlik şuuru olmuştur. 

Kafkasya’da kökleşen Çarlık, kendi ayırma ve parçalama faaliyetini devam ettiriyordu. Kendi milli siyasetlerinde, varisi oldukları çarlığın denenmiş metodlarından yararlanan bolşevikler bile aynı yolu takip ettiler. Sovyet hükümeti de Kuzey Kafkasya milletini parçalamaya teşebbüs ediyordu. Kuzey Kafkasya toprağını bir çok ayrı ve keyfi şekilde oluşturulan idari bilimlere ayırmak, yerli kabile özelliklerini kötü niyetle belirginleştirmek ve dil ayrılıklarını kuvvetlendirmek şeklindeki hareketler bolşeviklerin sistemli bölme planını uygulamaya yönelik tedbirlerdir. 

Dolayısıyla bunun için, hatta bağımsız bir hayat sürdüren tamamen dayanışma halindeki bir millet için bile büyük bir tehlike oluşturan kabile ayrılığı fikri, daha kendi kurtuluşu için mücadele halindeki Kuzey Kafkasya milleti açısından hiç de uygulanabilir değildir. Belirtmek gerekir ki, bu düşünce Kuzey Kafkasya’da tutunamamış ve tarihimiz onu ülke koşullarında, bozguncu siyasi bir zihniyet olması dolayısıyla daima reddetmiştir. 

Vilayet-kabile bölünmesini kabul etmeyerek, buna karşı milli merkeziyetçilik fikrini savunurken, biz federalizm sistemini bile red etmeliyiz. Çünkü federalizm, bir siyasi yönetim şekli olması dolayısıyla bölme en çok yakın ve uygun bir sistemdir. Bunu yerine daha gelişmiş ve milletin süreklilik gösterebilen siyasi teşkilat şekli olan üniter devlet fikrini kabullenmeliyiz. Kabile taksimatı, federalizm ile sıkı sıkıya bağlı bulunmakta ve bu yönetim tarzında daha fazla gelişme zemini bularak en sonunda devletin bütünlüğünü tehdit eden bir bölge milliyetçiliği şeklini almaktadır. Buna göre, federalizm bizim politik hedeflerimiz tatmin edemez ve bizim için bir siyasi ideal olamaz. 

Genellikle kabul edilen bir inanca göre, federalizm, dağınık insan cemiyetlerinin bir araya gelmelerini sağlayan bir araç, kendi çıkarlarının birliğine ve tarihsel kader ortaklığına inanmış farklı sosyal grupları siyasi birliğe götüren yolun aşamalarından biridir. Ancak gerçekte federalizm hiç de, federal idarenin her zaman ve her yerde siyasi şekli aşamalarından ibaret olmayıp, dağınıklıkla tam birleşme arasında bir köprü vazifesi yaptığını iddia eden tek siyasi bakış da değildir. Federal yönetim her somut tarihi olayda birleştirme rolü oynamak, uzlaşma ve barış amacı takip etmek veya parçalamak için uygun koşullar oluşturmak gibi durumlarda özel bir önem ve karakter taşımaktadır. Mesela ilim, arazi-vilayet, mesleki-iktisadi, milli idare ve uluslararası olmak üzere bir çok federatif idare alternatifini seçme ve hayati tecrübelere dayandırarak son şeklin, yani beynelminel federalizmin ifade ettiği manaya daha yakın olduğunu kabulleniyor. Çünkü beynelmilel federalizmde, oluşturulan birliğe, bağımsız devletler ya da farklı milletler dahil bulunuyor. Diğer şekillerinde ise federatif sistem, takip edilen amacı tatmin edemediğinden kabule değer görülmüyor. 

Federatif yönetimin zayıflığı geçmişte Napolyon tarafından da ifade edilmişti. Ona göre “federalizm güçleri parçaladığı için büyük devletleri zayıflatmakta” idi. Federalizmin tanınmış yandaşlarından Tocqueville federatif birleşmelerin bu olumsuz yönüne daha açık bir şekil vererek şunları söyler: “Federal sistemin üstün taraflarını kimse benden daha fazla takdir edemez. Bu sistemde, insanlığın emniyet ve hürriyeti yararına en güçlü kombinezonlardan birini görüyorum. Böyle bir sisteme sahip olan toplumun şahsına özeniyorum. Fakat ben, federasyona dahil olan milletlerin eşit güçle, yönetim üstünlüğünü elinde millete karşı uzun süre mücadele vereceklerine dair inancımı terk ediyorum”. Tocqueville tarafından gayet yerinde vurgulanan bu son yön, Kuzey Kafkasya koşullarında özel bir öneme sahiptir. Federatif Kuzey Kafkasya, sayıca bizden çok üstün olan dış düşmanla mücadele söz konusu olduğunda fena bir konumda kalacaktır. Çünkü, federasyon gereği, soğukkanlı merkezi bir iktidardan mahrum bulunacak ve sonuçta milli kuvvetleri federasyonun bütünlüğüne, kudretine zarar vermeden tamamen ve azami şekilde seferberliğe yöneltmekte acizleşecektir. 

Ayrı ayrı kantonların, eyalet ve kabilelerin uzlaşması, karşılıklı fedakarlık esası üzerine kurulan federatif sistem aynı zamanda fevkalade hassas ve nazik özellik taşıyan basit bir hoşgörüden ibarettir. İşte bu niteliği dolayısıyla üniter devletin karakterini oluşturan kuvvet ve dirençten mahrumdur. Federatif sistemin varlığı bazı özel şartlara gereksinim duyar. Bu şartlar ise, federasyona katılan kabile, millet vs.’nin toprak ve sayı bakımından eşitliğine özel bir dikkat vermekten, halkın bütün kanunlara ve merkezi hükümet ile yerel hükümetler arasındaki uyuşmazlıkları çözümleyen federal mahkemenin kararlarına baş eğebilecek tarzda gelişmiş bir hukuk bilincine sahip bulunmasından ibarettir. 

Otoriteyi birleşik ve yerel hükümet kurumları arasında paylaştırmak (tabii bundan bahsedilebilirse) ve farklı kanton, eyalet hükümetlerinin karşılıklı ilişkilerini bozan sürekli uyuşmazlık meselesinden ileri gelen hakimiyet kurma sürecinin zorluk ve karışıklığı, sadece barış dönemindeki olağan faaliyete zarar vermekle kalmaz, savaş zamanında da güç ve enerjinin lüzumsuz şekilde boş yere harcanmasına neden olur ki, bu durum, tabiatıyla federatif devletin direnci ve istikrarının azalmasına etki eder. 

Federalizmin ayırıcı etkileri orta ve güney Amerika’nın siyasi tarihinde kendini çarpıcı şekilde göstermektedir. Yukarıda da vurguladığımız gibi hoşgörüye dayanan federatif yönetimin şeklinin ne İspanyol, ne de Portekiz dünyası yaratmaya uygun olmadığı anlaşıldı. Mesela, yalnız Kuzey Amerika federalizminin etkisi değil, aynı zamanda İspanyol ırkında hayli gelişmiş olan ve Amerika coğrafyasına da aktarılan bireycilik ve özgürlükçülüğün baskısı altında İbero-İspanyol Amerikasında gelişen federal zihniyet, İspanyol dünyasının bir dizi ayrı devlete parçalanmasına yol açmıştır. Güney Amerika’da federalizm çoğunlukla bir birleştirici faktör değil, ayrışma kuvveti olmuştur. Bu birleştirici olmayan kuvvetten, farklı bütün siyasi çevreler kendi amaçları doğrultusunda bugün bile yararlanmaktadır. Yeryüzünün bu bölgesinde eyaletlerin bağımsızlığı ile federalizm düşüncesi, çoğu kez vatandaşlar arasında kanlı savaşlara ve ihtilallere neden olmuş, buralarda milli birlik aleyhindeki mücadelelere yol açmıştır. Bu durum ise, bilindiği gibi yerel devletlerin meydana çıkmasına neden olmuşsa da, uluslararası hayatta politik değer kazanmalarına set çekmiştir. 

Hemen kaydetmek gerekir ki, federalizmin birleştirici unsur rolünü yüklendiği devletlerde bile, üniter sistem kuvvet kazanmaktadır. Federatif yönetim sisteminin ilk görüntüsünü değiştirmek ve Güney Amerika devletlerinden bazılarında olduğu gibi sistemi zararsız bir gelişme yoluyla üniter devlet sistemine yaklaştırarak, federatif sistemin karakterini etkilemektedir. Bu son derece doğal bir olaydır, çünkü gelişme ve ilerleme yasası gereğince, olgunlaşmamış her form, bir oluşum sürecinde olgunluğa doğru ilerler ve böylelikle konfederasyon federasyona, federasyon da üniter devlete dönüşür. 

Bununla birlikte bazı tarihi örnekler bize, son şeklin, yani üniter devlet şeklinin bu süreçten geçmeksizin de elde edilebileceğini göstermektedir. Çeşitli kavim ve ırkların karışmasıyla oluşan İtalyan milletinin gelişim tarihi ve bu milletin siyasi yönetim meselesini çözümleme tarzı, bizim için yararlanılacak dikkate değer bir örnektir. İtalyan örneğinde biz, Kuzey Kafkasya milleti ve devletleşmesi ile ilgili her birimizi düşündüren sorulara tatminkar cevaplar bulabiliriz. Her şeyden evvel bu örnek bize, kendi son şeklini bulmamış ve henüz dayanışma halindeki milletlerin, siyasi gelişimlerini tamamlamak için federalizmden geçmek zorunda olmadıklarını göstermektedir. Tam tersine, İtalyan örneğinde görüldüğü gibi, bir millet birdenbire üniter devlet şeklini kabullenebilir. İtalyan milletinin yol gösterici liderleri, birleşmiş İtalyan devleti kurulurken, ülkenin parçalanmış pozisyonuna dayanan federalist zihniyeti bir kenara atmaktan hiç çekinmeyerek, tek merkezi bir krallık vücuda getirdiler. O dönemlerde birçoklarının “İtalyanlar artık bir millet midir?” diye tereddütlerini belirttiklerini de ifade etmek gerekir. 

Kafkasya’nın genel durumu bakımından, öyle zannediyoruz ki, siyasi bir teşkilat olması itibarıyla dört Kafkasya milletini birleştirmeye yarayacak olan federalizm, kayıtsız şartsız kabul edilebilecek politik bir ideal olabilir. Buna karşılık, Kuzey Kafkasya’da Kuzey Kafkasya milleti için federalizm prensiplerini (kabile yahut diğer bir esası) kabul etmeye hiç de gerek yoktur. Zira, geçici ve sabit olmayan bir devlet şeması, Kuzey Kafkasya milleti için siyasi bir ideal olamaz. İbero-Amerikan milletleri veya İsviçre örnekleri hiç de tatmin edici değildir ve yaklaşımımızı çürütecek konumdan uzaktır. 

Orta ve güney Amerika milletlerinin bugün federalizm deneyimi ile meşguliyetleri bir taraftan jeopolitik konumlarının gereğinden, öte taraftan da Monroe’nun “Amerika Amerikalılarındır” ilkesini koruma arzusundaki Kuzey Amerika’nın himayesinden kuvvet almaktadır. İşte bu iki belirleyici faktör, burada federalizm taraftarlarının merkeziyetçilerle sürekli mücadelesine (federasyonlarda alışılmış olay) ve mücadeleden çıkan ihtilal hareketlerine, yanı sıra politik kargaşalara zararsız bir şekil vermiş, hiç bir dış sarsıntıya fırsat vermeyecek uygun bir durum yaratmıştır. 

İsviçre’de hayatın normal, barışçıl ve huzurlu akışı bile Avrupa’daki büyük devletler arasındaki rekabetin bu ülkenin mevcut şeklinde kalmasına ihtiyaç duymasına bağlıdır. Buna rağmen İsviçre’de de son zamanlarda merkeziyetçilik akımı kuvvetlenmiş ve ünitarizme doğru yöneliş başlamıştır. 

Fakat bize kalırsa, Kuzey Kafkasya’da federalizm, gelecekte Kuzey Kafkasya milletinin gereksinimlerini karşılayamayacaktır. Kendi politik ve bağımsız yaşantısını kurmak zorunda kalacağı şartlar dahilinde kabile bölümlemesi fikri ve bunu takip edecek federalizmin Kuzey Kafkasya’da zemin bulabilmesi kuşkuludur. Doğal olarak, zayıf noktalarımız arasında ilk sıralarda yer alan kabile ayrılıklarından yararlanmaya hazır güçlü dış düşmanlar karşısında, milletin varlığını tehlike altında bırakacağından, bu gibi şeylerle uğraşmak, istiklali yitirmeyi göze almak demektir. 

Yeterli derecede güç kazanmamış, zayıf bir millet yüksek siyasi bir hazırlığı olmadan ve azami kuvvet harcamayı beceremeden, henüz tamamlanmamış bir devlet kuruculuğu ve hele zayıf bir merkezi hükümet ile karşımızdaki oldukça önemli ve çetin problemleri halletmeye girişemez. Kuzey Kafkasya milletinin, son politik teşkilat şekline giden yolda geçici aşamalarda durmaya zamanı yoktur. Milletimiz, sırası gelince İtalyan milletini örnek almak ve kısa sürede şekillenmek ve elbette gelişmeye, emniyetli bir varoluş ortamı yaratabilmeye yarayacak bir devlet sistemi seçmek mecburiyetinde kalacaktır. Şimdiden denilebilir ki, ne kabile ayrışması ve ne de mahiyeti itibarıyla Kuzey Kafkasya devletinin şiddetle ihtiyaç duyduğu güç ile istikrardan mahrum bulunan federalizm, seçilecek sistem arasında yer bulamaz.

Bunu kaçınılmaz kılan bir nokta da, bizim siyasi arzu ve amacımızın federatif bir birlik haline gelmiş ayrı ayrı kabilelerin basit uzlaşmasını değil, birbirine bağlı üniter devlet şeklinde ifadesini bulan milli birliği esas alışıdır. Ancak bu tarz yapıcı bir zihniyet ve düşünüş üslubu çağın ruhuna uygun olabilir, böylelikle diri, aktif ve yaratıcı güçlerin millet için harekete geçirilebilmeleri sağlanır. Totalizm devrinde emperyalist arzuların yeniden kuvvetlendiği bir sırada, federalizm Kuzey Kafkasya için tehlikeli bir yapıdır. 

Federalizm fikri bizim için ancak, Kuzey Kafkasyalı diye bir milletin varlığını inkar ettiğimiz takdirde yer bulabilir. O zaman federatif yapı tartışılabilir ve Kuzey Kafkasya devletinin kuruluşu incelenirken kendisine bir haklılık sağlayabilir. 

Ancak bunun aksine biz, Kuzey Kafkasya’nın bütün milli çevrelerince kabul edilen bir Kuzey Kafkasya milletinin varlığı fikrinden hareket edersek hiç kuşkusuz şu mantıki sonuca ulaşırız: Bizim için en iyi politik kuruluş şekli, bazılarının savunduğu federalizm değil, belki de yerinden yönetimli ve bazı eyaletlere verilecek özerklikle donanmış üniter bir devlet sistemidir. 

İşte, milli hareket pratiğinde kabile ayrışmasına değil, Cavan Bey’in kaydettiği gibi, karışık bile olsa tek ve hayatiyet gösteren Kuzey Kafkasya milletinin varlığına derin bir iman ve inançtan kaynaklanan milli merkeziyetçiliğe dayanan Kuzey Kafkasya devlet yapısını biz bu şekilde algılamaktayız. 

Ortak bir milli dilin olmaması, dilden başka bütün unsurları içine alan bir milletin varlığından şüphelenmeye temel teşkil edemez. Bu sayfalarda defalarca yazıldığı gibi, bir milletin hayatında dilin büyük önemi vardır. Fakat, bu dilin milletin tüm fertleri için ortak olması vazgeçilmez bir şart değildir. Vaktiyle biz bu meseleyi daha kapsamlı işlerken, millet kavramının çok net olmağını, objektif tariflere kolayca maruz kalabildiğini ve göreli bir karakter taşıyarak zaman, mekan ve hakim dünya görüşünün etkisinde çeşitli şekillerde yorumlanabildiğini kaydetmiştik. Kök, dil, din, gelenek, vs. gibi bu kavramı tarif için vaktiyle kabul edilmiş objektif faktörler çoktan beri önemlerini yitirmiş ve bugün belirleyici bir rol oynama pozisyonlarını kaybetmişlerdir. Belirtilen unsurlar, gerek dil ve gerekse ırk bakımından karışık bir halkın bulunduğu yerlerde “millet” kavramını formüle etmekte yetersizdir. Bu unsurlar daha çok “millet” olgusunu destekleyici nitelikte, doğal faktörlerdir. Diğer bir deyişle “millet”in derin anlamını kavrayabilen, onun öznel niteliklerine sahip unsurlar değildirler. 

“Millet” şu ya da bu nedenle yakınlaşmış, duygu ve düşünce bakımından dayanışma halindeki insan gruplarının bilincinde meydana çıkan, maddi olmayan olayların akışında doğan, sadece psikolojik ve kültürel hadisedir. Kendi ruhsal yakınlıklarının, birlikteliklerinin ve diğer insan gruplarından farklılıklarının farkında olan, ortak çıkarlarına hizmet için görev duygusuna ve çoğunluğun iyiliği için sıkı işbirliğinin gerekliliğine inanan sosyal gruplar, basit insan yığını olmaktan çıkarlar ve organik şekilde birbirlerine bağlanmış, daha derin ve bütünleşmiş varlık haline gelirler. Bu bağlılık tamamen ayrı bir devlet yaratmak suretiyle hukuken ve fiilen şekillenerek kendini göstermektedir. Böyle bir milletin birleşik hale gelişi de ancak milli dil, tarihsel kader birliği vs.nin varlığıyla kuvvetlenmektedir. Fransa, Belçika, İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri, İspanya, İspanyol Amerikası ülkeleri, Portekiz, Brezilya, yanı sıra İsviçre gibi ülkeler, ortaya koyduğumuz görüşleri doğrulayan parlak örneklerdir. 

Milletin oluşumu için, milleti meydana getiren farklı parçaların uzun süre tek bir devletin sınırları içinde bulunmasını gerekli gören görüş bile eleştiriye dayanamayacak derece zayıftır. Objektif belirtiler, kendi başlarına bir milletin oluşumunda yapıcı fonksiyon yüklenmedikleri gibi, bir devlet içinde uzun müddet yaşamak bile farklı parçaların bir millet haline gelmelerini sağlayan zaruri şart sayılamaz. 

Bazı imparatorluklarda farklı unsurların uzun süre bir devlet çatısı dahilinde kalmalarına rağmen, Amerikan Milletleri ve savaş sonrası siyasi haritanın değişmesiyle ortaya çıkan milletler[7], sonradan ayrılan koloniler görüşümüzü destekler konumdadır. Fakat bunun daha güçlü ve mühim örneği, Roma İmparatorluğu’nun enkazı üzerinde yükselen İtalyan milletinde izlenebilir. Hatırlanabileceği gibi bu imparatorluğun kalıntıları, bin yıldan daha fazla bir çok küçük bağımsız devlet, eyalet ve şehir halinde yaşamış ve hiç bir zaman tek millet, tek devlet halini alamamıştı. Görülüyor ki, “millet” gerçeği subjektif belirleyicilerden, psikolojik motiflerden ibaret olup, belirgin özelliği de uzunca bir tarih süreci içinde insanların edindikleri şuurdur. İşte bu uygarlık ve kültürel birlik bilinci, belli bir toplumsal grubu duygu ve düşüncede bütünleştirerek, tek ve bağımsız bir devlet bünyesinde siyasi yaşam azmi ile iradesini meydana getirmektedir. Kuzey Amerika’nın karışık halkı, bir millet olarak yaşamak iradesini 1787 anayasası ile belirlediği andan itibaren, olgun bir millet kimliği göstermeye başlamıştır. Anayasanın başlangıcında yer alan “biz birleşik cum-huriyetler milleti, bu anayasayı yayınlıyor ve tesis ediyoruz” cümlesinde kuzey Amerika milletinin milli şuur ve milli olgunluk ürünü olan tek iradesi, bütünüyle ifade edilmektedir. Aynı şeyi 1874 yılında kabul edilen İsviçre anayasasında da görmekteyiz. İsviçre milletinin iradesini ortaya koyan anayasanın başlangıcında şunları okuyoruz: “Her şeye gücü yeten tanrı adına! İsviçre konfederasyonu, kantonların birliğini sağlayan, İsviçre milletinin birlik, kuvvet ve şerefini korumak ve güçlendirmek amacıyla bu federal anayasayı kabul etmektedir”. 

Burada şöyle bir soru sorulabilir: Kuzey Kafkasya halkında ruhi birlik ve milli yakınlık bilinci var mıdır? Acaba, herkesin yararına, tek bir milli iradeye hizmet etmek göreviyle yükümlü olduğunun farkında mıdır? Ve bu milli iradeyi bağımsız bir devlet yaratacak, şekillendirecek ve kanuni bir şekle sokmak arzusunu taşımakta mıdır? Bütün bu sualleri cevaplandırmak gerekli midir? 

Halkımızın gelişmiş milli bir şuura sahip olduğunu ve milli varlığı korumak için mücadeleleri gösteren Kuzey Kafkasya tarihi bütün sorulara olumlu cevap teşkil eder. Kuzey Kafkasya milleti eski bir geçmişe sahiptir, fakat, Kafkasya’nın devre dışı bırakılmayan jeopolitik konumundan kaynaklanan özel koşullar ve nedenlerle gelişmesinin son formuna henüz ulaşamamıştır. 

Çarlık döneminde olduğu gibi, şimdi de Sovyet rejiminde uygulanan sömürge yönetimi ve mahkum milletleri parçalama siyaseti Kuzey Kafkasya’nın milli dayanışmaya ilişkin gelişimine imkan vermemiş ve halen de vermemektedir. 

Acaba bu durum, mevcut şartları olduğu gibi değerlendiren, tarihi olayları bütün boyutlarıyla tahlil eden, sadece kendi milletimizin yüzyıllara uzanan hayat tecrübesinden değil, tarihleri bize benzeyen milletlerin deneyimlerinden ders alabilme olanağına sahip bizlerin, milli gelecek probleminin çözümünde kabile bölümlemesi esasını kabullenmek mecburiyetinde olduğumuzu mu ifade eder? Çağımızın ruhuna ve gereklerine uyarak, bizi daha çabuk ve zararsız şekilde belirlenen hedefe ulaştıracak yol mu iyidir? Yoksa bize düşman olanların yolunu takip ederek geçmişe dönmek ve geride kalan kabile devrini diriltmek mi iyidir? 

Düşüncemize göre “Usus est magister optimus”tan iyisi yoktur. Dolayısıyla tarihteki tecrübelerden ders alarak daima ileriye doğru gitmek ve bizi başka milletlerden ayıran mesafeyi en kısa zamanda kapatmaya çalışmak lazımdır. 

Milli davamızın başarısı için, biz bütün teorik ve pratik hareketlerimizde eyalet-kabile milliyetçiliği prensibinden, milleti parçalayan federalizmden değil, en diri ve en gelişmiş devlet şekli olan milli merkeziyetçilik prensibinden hareket etmek zorundayız. 


1 Barasbi Baytugan - “Yaşamaya Hakkımız Var mıdır?”, Gortsı Kavkaza, Varşova, 1933, No: 37.
2 Balo Bilatti - “Milli Hareketlerin İdeolojik Esasları”, Gortsı Kavkaza, Varşova, 1934, No: 50.
3 Ernest Barker - Milli Karakter ve Oluşturan Faktörler.
4 Stammer - Wirschaft und Recht.
5 Şerer - Sosyoloji ve Siyasette Milli İde.
6 Biz burada ortak milli dil ile ortak devlet dilini farklı algılıyoruz. Çünkü, ortak devlet dili, daha ziyade mekanik birliğin vücuda gelmesine yarayan teknik bir vasıtadır.
7 Yazar I. Dünya Savaşını kastetmektedir. (Ed.)

Barasbi Baytugan

Kasım 26, 2018

Barasbi BaytuganToplum ve siyaset adamı, yazar. 15 Mayıs 1899 yılında Kafkasya’nın Kuzey Osetya yöresinde doğdu. Orta öğrenimini Terekkale'de (Vladikavkaz) yaptı. Petersburg'da gece okuluna devam etti (1916-17). Rus devriminden sonra Kafkasya'nın

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

https://t.co/z2AVKFGjVf
Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
RT @gilahsteney: Bu hikayeyi daha önce de duymuştum bir dadeden çok araştırdım doğruluğunu Şorten Askerbiy'in Kazanokue Jabağı kitabında da…
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı