Çerkezlerin anavatanlarında başlayıp bugünlere uzanan hikayesi, 1320 sayfalık Kafkas Destanı'nda anlatılıyor. Yazar Muhittin Kandur "Halkımın hikayesini, ailemin nesillere yayılan maceralarıyla dile getirdim," diyor

Türkiye'de milyonlarca Çerkez asıllı vatandaşımız yaşıyor. 19. yüzyılda Kafkas Dağları'ndan kopup gelen; dansları, edebiyatları ve müzikleriyle güçlü bir kültüre sahip olan Çerkezler, bugün hâlâ geleneklerini kuşaktan kuşağa aktarmaya devam ediyor. Çerkez asıllı İngiliz yazar Muhittin Kandur, Turkuvaz Kitap'tan çıkan 1320 sayfalık dev Kafkas Destanı romanında, hem kendi ailesinin hem de bu güçlü halkın acılarını, sevinçlerini ve kültürünü anlatıyor. 1782'den başlayıp 1990'lara uzanan roman, aslında yazarın Kafkas Üçlemesi ve Çerkez Üçlemesi adı altında 1990'larda basılan romanlarının bir araya getirilmiş hali. Yazar Kandur ise tarihsel romanlarının yanı sıra film yapımcısı, senarist ve yönetmen olarak da tanınıyor. Şu sıralar Çerkez Ethem'in hayatını anlatan yeni filminin senaryosu üzerinde çalışan Kandur'la, kitabın Türkçeye çevrilmesi vesilesiyle konuştuk. 

1320 sayfalık bu dev romanı yazmak ne kadar vaktinizi aldı?
- Kitap, İngilizce orijinalinde, Kafkas Üçlemesi olarak üç roman ve Çerkez Üçlemesi olarak üç roman şeklinde yayımlandı. Üç yılım, hazırlık süreci için çalışarak geçti. Ardından iki yıl içinde de, iki üçlemeyi tamamladım. Turkuvaz Kitap, tüm kitapları tek bir ciltte yayımlamak istedi. Bu yüzden de kitap oldukça büyük görünüyor.

Kitaba 1780'lerde yaşayan büyük büyükbabanız Ahmet'in hikayesiyle başlıyorsunuz. Onun hayatını araştırdığınızda neler hissetiniz? 
- Çerkez ailelerinde anılar, hikayeler kuşaktan kuşağa aktarılır. Ahmet'in hikayesinin büyük bir kısmı, büyükanne ve büyükbabamdan dinlediğim hatıralardan oluşuyor. Bu yüzden gerçeğe çok yakın bir hikaye. Onun ve ailemin hikâyesini anlatarak, ulusumun hikâyesini onların gözlerinden, onların deneyimleriyle aktarmayı amaçladım. Ailemin hikâyesini anlatmak, o dönemi anlatabilmek için bir araçtı. Ahmet, aileden hikayesini bildiğimiz ilk kişi. Özellikle Rus- Kafkas savaşları döneminde Çeçenistan'da geçen aile hikayeleri ona dayanıyor. Ahmet'in hayatı, savaşta Çeçenlerin safına katılması, dağları aşarak yaptığı yolculuk, benim için her zaman çok etkileyici olmuştur. 

KAFKASLARI DİNLEYEREK BÜYÜDÜM 

Bir Çerkez ailesinde çocuk olmak nasıldı? 
Benim çocukluğum büyülü bir dünyada geçti. Evimizde Amman'dan gelen atlarımız vardı. Benim görevimde atlarla ilgilenmek ve onları günde iki defa su içmeye götürmekti. Bunu yaptığımda henüz sadece dört yaşındaydım. Bir akarsunun hemen yanındaydı evimiz. Çocukluğumun büyük kısmı burada yüzerek ve balık tutarak geçti. Bu muhteşem eğlence yedi yaşına gelip de okula başlayıncaya kadar sürdü. Bir Çerkezin çocukluğu, kim olduğunu bilerek ve anavatan Kafkasya'nın hikayelerini dinleyerek geçiyor. Nereden geldiğimizi dinleyerek geçiyor çocukluğumuz. Dolayısıyla çocukken ailemin geçmişindeki trajedilerden çok etkilenir ve onların kahramanlıklarıyla gururlanırdım. 

Bir yazar olarak, kendi ailenizin hikayesini kurguyla birleştirmek nasıl bir tecrübe? 
- Açıkçası bu kitaba başladığımda, aklımda ailemin hikayesini yazmak yoktu. Çerkezlerin hikayesini anlatmak istemiştim. Tarihi romanlar yazan ABD'li dostum ve akıl hocam James Mitchener, bana en iyi öykülerin ailelerden çıktığını söyledi. Böylece kurgusal bir aile yaratmama gerek kalmadı. Ailemin hikayesi yeterince ilginçti. Güzel bir iş yaptığımı düşünüyorum. Kuşaktan kuşağa aktarılan bir dönemin hikayesini anlattık.

EŞİMLE, RÖPORTAJA GELDİĞİNDE TANIŞTIK

- Kitapları okuduğunda aileniz nasıl bir tepki verdi? 
- Babam, ben ilk üçlemeyi bitirmeden vefat etti. Ama araştırmalarımı yaparken bana verdiği tavsiyelerle, kitabın yaratım sürecine büyük katkısı oldu. Eminim ki sonuçtan da memnun kalırdı. Ailemin geri kalanı da çok etkilendi. Eşim Luba'yla 20 yıldır evliyiz. 1991'de Kafkas Destanı'nın ilk romanı Rusçaya çevrildiğinde, Luba romanı okuyup, benimle röportaj yapmaya geldi ve böyle tanıştık. Kendisi o zamanlar Moskova'da gazeteciydi. İki oğlum da romanlarımı okumaktan çok mutlular. Köklerine dair bilgilerini, dinlediklerini bu kitaplarla tazeliyorlar. 

- Çerkezlerin köklü bir kültürü var. Bu kültürü canlı tutmak için neler yapılıyor? 
- Dünyanın en eski kültürlerinden birine sahibiz. Diasporadaki Çerkezler, bu kültürün yayılmasını ve devam etmesini sağlıyor. Örneğin dans kültürünü biliyorlar. Ayrıca Kafkaslardaki edebiyat, şiir, müzik onlar aracılığıyla yayılıyor. Kültürü canlı tutmanın önemli bir yolu da dili canlı tutmak. Diaspora Çerkezleri, dil öğrenimine çok önem veriyor. Gençlere dili mutlaka aktarmaya çalışıyorlar.

- Kitabınızın önsözünde 'Dünyada hiçbir topluluk yoktur ki, Çerkezler kadar acı çeksin,' diyorsunuz. Bu durumun en önemli nedenleri nedir sizce?
- 2 milyon Çerkez, 19. yüzyılda Çarlık Rusyası'ndan sürgün edildi. Çok acı çektiler. Binlercesi Karadeniz'i aşmaya çalışırken öldü ya da sefil oldu. Tüm bunlar ardında çok acı dolu ve duygusal bir tarih bırakıyor. Bir bu kadar Çerkez de anavatanından ayrılmak zorunda kaldı. Savaşın verdiği tüm acıları, vatanından ayrı olmak ikiye katlıyordu.

TÜRK KİMLİĞİYLE GURUR DUYUYORLAR

- Türkiye, Çerkezler için en büyük diaspora konumunda. Türkiye'nin Çerkezler açısından nasıl bir önemi var? 
Elbette, Çerkez diasporası dediğimiz zaman, büyük oranda Türkiye'den bahsediyoruz. Hepsi Türk vatandaşı olmaktan çok mutlu ve Türkiye'ye yürekten bağlılar. Ama bu durum onların Çerkez kimliklerine duydukları sevgi ve bağlılığı değiştirmiyor. Türkiye'deki Çerkezlerin çoğu 'Türküm!' demekten gurur duyuyor. Türkler ve Çerkezler arasındaki bu dostluğu devletin de desteklemesi önemli.


- Çerkezlerin geleceğini nasıl görüyorsunuz? 
Çerkezler şu anda hangi ülkedelerse oraya büyük bağlılık duyuyorlar. Çünkü kendilerine ait bir ülkeleri yok. Ürdün ve İsrail arasındaki durum buna iyi bir örnek. Her iki taraftaki Çerkezler kendi kimliklerini koruyor ama kendilerini bulundukları ülkeye ait hissediyor. İki ülkenin arası her zaman iyi olmasa da... Bu durum Türkiye için de geçerli. Ülkenizdeki geçmişe bakarsanız, 1920'lerde Atatürk'ün destekçileri arasında çok sayıda Çerkez olduğunu görürsünüz. Bugün onlar halen vatandaş olarak aktifler. Çerkezlerin kendi kültürel aktiviteleri ve sosyal etkinlikleri var. Şu an onların ihtiyacı, kendilerini temsil edecek bir politik bir organizasyon olabilir. Bu Kürtlerin durumundan farklı olur. Ayrılıkçı bir politika olmaz yani. Çerkezler, Türk toplumunun parçası oldular.

ÇERKEZ ETHEM'İN HİKAYESİNİ FİLM YAPACAĞIM

- Yeni projeleriniz var mı? 
- Şimdi Çerkez Memluklarının hikayesini araştırıyorum. Bu ayrıca bir TV dizisi de olabilir. Eşimle birlikte yönettiğimiz bir film şirketimiz var. 2010'da Çerkez filmine, 2011'de The Prisoner filmine başladık. Bu yıl da Facebook Romance adlı filmi tamamladık. 2013'te bu film vizyona girecek. Bir sonraki film projem ise Çerkez Ethem'in hayatını anlatan The Flying Cavalry olacak. Türkiye'nin Kurtuluş Savaşı dönemini anlatacağım. Bu, Türkiye ile ilgili uluslararası bir proje. Türkiye'nin ilişkilerini, politik arka planı anlatan bir yapım olacak. Mustafa Kemal ve İsmet İnönü de filmde yer alacak. Şu an son sahneleri yazıyorum. Bunu bitirmek için de, birkaç aya kadar İstanbul'u ziyaret etmeyi planlıyorum.

 

Kaynak: Sabah

Ajans Kafkas’ın düşünce turunun bu seferki konuğu kendisi bir mimar olsa da daha çok Çerkes diasporasında gerek yazıları gerek konuşmalarıyla kültür emekçisi olarak öne çıkan Yalçın Karadaş. 

Son zamanlarda kurumlar arası arama konferansı çağrısıyla bir diyalog inşa etme çabasıyla öne çıkan Karadaş’ın düşünce sepetinde herkesin nasibine düşen eleştiriler var. Hüseyin Tok’un sorularıyla işte Yalçın Karadaş: 

Sizi kendi ağzınızdan tanıyabilir miyiz? 

Uzunyayla’nın Büyük Kabaktepe köyündenim. Baba tarafım Kabardey, K’eref ailesinden, anne tarafım Abaza, Kuşba ailesinden. Jineps gazetesi yayın kurulu üyesi ve yazarıyım. Zaman zaman Cumhuriyet, Radikal, Birgün, Taraf gazeteleri ile Kafkasya Araştırma Analiz, Yapı Dergisi gibi dergilere mesleki ve siyasal, toplumsal yazılar yazıyorum. Uzunyayla.com, euroxase.com, abreg.net ve birkaf.net gibi sanal gruplarda da yazılarım yayınlanıyor. Uzunyayla.com okurları beni 2007 yılının köşe yazarı olarak onurlandırdı. Köyde doğdum, üç yaşıma kadar köyde kaldım. Üç yaşımdan sonra, önce Kayseri’ye, sonra İstanbul’a geldim. Boğaz’da, Anadolu Hisarı’na yerleştik. Ve İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden mezun oldum. 25 yıllık mimarım. İki üç sene önce de hukuki olarak emekli olmuş bir emekli vatandaşım. 1977 yılından başlayarak da Çerkes ulusal sorunuyla ilgili kafamı yoruyorum.

Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? 

Ben kendimi her zaman “Annem Abaza, babam Kabardey ben bir Çerkes’im” diye tanıtırım.

‘Çerkes’i Kafkasyalılar anlamında kullanıyorsunuz?

Tabii şimdi ona gelecek olursak… Benim Çerkes kavramım maalesef çok bilimsel olduğunu düşünerek Çerkes eşittir Adige diyenlerle bir değil. Diasporada yaşayan, burada doğmuş, büyümüş, yetişmiş bir insan olarak ben Çerkesliği Kuzey Kafkas halklarının tamamına yayıyorum. Birçok insana bu bilimsel görünmüyor. Ancak bilimsel çalışmalar yapıldıkça bunun ortaya çıkacağına inanıyorum. Etnisite, milliyet, ulus gibi kavramlar her zaman ideolojik yaklaşılan kavramlardır. Kafkasya’ya sonradan gelmiş veya otokton, dini İslam olmuş veya Hıristiyan, fark gözetmeden, Kafkasyalı kimliğine sahip herkesi, diasporada yaşayan bir insan olarak Çerkes olarak görüyorum. Ama bugün, çok sık gittiğim Rusya Federasyonu’nda böyle bir şey söz konusu değil. Çerkes kavramı benim için bir üst kimliktir. Ben böyle kabul ediyorum. Bütün yazılarımda ve konuşmalarımda bunu vurguluyorum. Ve okuyup yazdıkça, yaşım kemale erdikçe de bunun haklı olduğunu görüyorum. Gerek pratik yaşamımda, gerek farklı konularda, etnisite, kültür, milliyet, din, dil gibi konularda farklı yerli-yabancı yayınlarda bunu söylemeye hakkım olduğuna inanıyorum.

Türkiye’de bir kitle var. Ve “Biz” diyoruz. Ama bu “biz” herkes için aynı kitle değil. Burada bir karışıklık var. Sizce Kafkasyalılar kimliklerini ne üzerine inşa etmeli? Hangi somut esaslar üzerine oturtulmalı bu “biz”?

Bence Kafkasyalıların ana motifi, aynı kaderi paylaşmak ve yüzlerce yıldır iyi-kötü günde bir arada olmak. Yani kader birliği ve sürgün bir halk olmak. Aslında ben ‘Kafkasyalılık’a bir adım daha ötede bakıyorum birçok insana göre. Daha sivri bir düşüncem var. Ben Gürcüleri de bu Kafkasyalıların içine koyan biriyim. Gürcülerin bizden farklılıkları mutlaka var. Her kabile arasında da farklılıklar var. Dünyanın tüm uluslarını oluşturan halklar arasında da farklılıklar var, öne çıkarmak isterseniz. Bana göre bizim, rahmetli Dr. Yahya Kanbolat’ın deyimiyle “Ortak bir harsımız” var. Bu ortak harsı (kültürü) paylaşan insanlar, aynı dinden ya da dilden olmak zorunda değiller, aynı şeylerden etkilenen, zevk alan, aynı şeyleri kafasına takmış, Kafkasyalı halkların tamamına aynı görüşle bakan insanlar, bu hars birliğini ön plana çıkarıyorlar. Küçük motif ayrılıkları bir tarafa bırakılırsa, Kafkasyalı kimliği, bir adım ötede bence Gürcü halklarını da kapsayan bir kimlik olmalıdır. Aksi takdirde ben Kafkasya’da bir barış, demokrasi ve özgürlük ortamı olabileceğine inanmıyorum.

Buna bir yazınızda siz de değinmiştiniz, bu kimliği bir gerilim politikasıyla diri tutmaya çalışan bir yaklaşım da var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok tehlikeli. Aslında kendimi tanımlarken özellikle eklemek istediğim iki şeyi bu vesileyle belirteyim: Irkçılıktan ve kapitalizmden nefret ediyorum. Akıllı insan ırkçı olamaz. Bunlar ırkçı hezeyanlar. Bunlar kabileci ve toplumların asla ilerlemesine olanak vermeyecek yaklaşımlar. En fazla şu anda elektrikli olduğumuz Kafkas halkı Gürcülerle bile aramızdaki bu elektriğin çok abartıldığını düşünüyorum. Ama bunun ana sorumlusunun da Gürcü aydınları ve devleti olduğunu düşünüyorum. Bu bile yanlış, hele hele Kuzey Kafkasya’da. Ki ben oraya Kafkasya diyorum, Güneye de Güney Kafkasya diyorum. Kuzeyliler bence Kafkasyalı. Kafkas Dağları’nın iki yakasından başlayan ve Kuban’ın öte yakasına kadar uzanan bölge aslında Kafkasya. Yanlış olarak Kafkas Ötesi’ne Kafkasya deniyor dünya konjonktüründe. Ona karşıyım.

Bu bir yanlış mı yoksa saptırma mı?

Çoğu insan için yanlış, bilmiyorlar çünkü. Ama bir takım devletler ve güçler için apaçık bir saptırma. Kafkasyalılar, Gürcüler ve Kuzeydeki insanlardır.

Bu saptırmada amaçlanan nedir?

Çok moda veya karmaşık terimler kullanmak istemiyorum. Ama burada amaç, sömürgeci devletlerin kendi çıkarlarıdır. Örneğin bugün Gürcistan üzerinde oyun oynanıyor ve Kuzey Kafkasya, Rusya’ya bırakılmış görünüyor; Gürcistan da Batı’nın kucağına terk edilmiş. Onlar bize “Rus uşağı” diye suçlamalar yapıyor, yazılarında okuyorum; ama kendileri de geçmişte Rus uşaklığı da yaptılar, bu terim çirkin bir terim ama, bugün de Batı’nın uşaklığını yapıyorlar. Çünkü kendi iradeleri ile hareket etmiyorlar. Sürekli gaz verilerek çalışan toplumlar Kafkasyalılar. Kendi politikalarını oluşturmaları için gerilim politikalarını bırakmaları lazım. Karşısında binlerce yıldır beraber yaşadığı insanlar olduğunu ve kültürlerinin birbirine çok yakın olduğunu fark etmeli.

Bir de bu gerginlik politikalarını Türkiye’de, Çerkeslerin farklılıklarının ortaya çıkması, bu sayede bilincin yükselmesi için arzulayanlar var. Yahudilerin yaptığı gibi… Bu gözleme katılıyor musunuz? 

Biz bu kadar zeki değiliz. Ne yazık ki Kafkasyalıların temel özelliği gazla çalışmak, kaba bir değim ama; biz bu kadar zeki değiliz. Kendi politikalarımızı kendimiz belirlemiyoruz. Bugün Türkiye’deki ve Kafkasya’daki demokratik sivil toplum örgütlerinin bile birçoğu hep birilerinin güdümünde ve onların talimatlarıyla çalışıyor. Gerginlik politikasının bize hiçbir faydası olmaz; Türkiye’de de, Rusya’da da.

Peki toplumumuzun en önemli ve hayati sorunlarına bakarsak ve kurumlarımızın uğraştığı şeyleri karşılaştırırsak… Bunlar örtüşüyor mu sizce?

Ben kimlik konusundaki bir yazımda net olarak belirttim: Biz 1864 ve biraz öncesinden başlayarak sürekli kullanılan bir toplum olduk. Ama bu 1864’ten sonra ayyuka çıktı. Kendi beynimizle ürettiğimiz politikaların peşinde değiliz. Türkiye’deki ve Rusya’daki kurumlarımız da maalesef böyle. Çoğu iyi niyetli olduğuna inandığım kurumlar ve çalışan insanların tamamına emeklerinden dolayı saygım olmasına rağmen, ben, kurumlarımızın özgür, kendi halkının çıkarlarına yönelik, barışçı, demokratik, ulusal taleplerini kendilerinin belirlediği plan dahilinde çalıştıklarına inanmıyorum. Hep birilerinin dayatmaları, sınırlamaları, boş bırakmalarıyla hareket eder Kafkas kurum ve aydınları belirli sürelerde. Bazen de hiçbir şey yapmazlar, hepsi “kültür”ün peşine takılmışlardır; bu kültürün ne olduğunu da tarif etmez çoğu. Fakat bir halk yok olduğunda, halkın geleceği olmadığında o kültürün yaşamayacağı, yaşasa da Anadolu’da veya dünyanın çeşitli noktalarında yok olmuş kültürler ve dillerin gördüğü ilgiden çok az bir ilgi göreceğine inanıyorum. Yani önce halkı, Kafkasya halklarını yaşatmak gerekiyor. Kültür olmazsa olmaz, çok önemli bir şey ama biz kültür diye dans etmeyi anlıyoruz. Ve ne yazık ki ve çok şükür ki –neden böyle söylediğimi anlayacaksınız- iyi ki danslarımız varmış, yoksa biz çoktan asimile olmuştuk. İnanın Kafkas dansları ve müzikleri olmasaydı, bizim nesle geldiğinde, Çerkeslik veya Kafkasyalılık mefhumu Anadolu’da bitmiş olabilirdi. Buna gönülden inanıyorum. Bu çok önemli bir şey. Bazı aydınlarımız bu danslarımızı, müziklerimizi çok aşağılıyorlar; bu bana çok kırıcı ve zavallıca bir düşünce gibi geliyor. Bu insanlarımızı ayakta tutan çok önemli bir motif ve binlerce yıllık ciddi bir kültür birikimi bu danslar ve müzikler.

Kronikleşmiş bazı sorunlarımız var. Devamlı dile getiriyoruz ama hiçbir aşama kat edilemiyor. Bunları yapamamanın nedeni bazı kültürel kodlarımız olabilir mi? Mesela bu folklorik öğelerin de böyle bir yan etkisi olabilir mi? Yani insanlara, bu folklorik öğelerle uğraşınca bir yandan bir tatmin hissi yaşatıp, diğer yapılacak şeyleri önemsizleştirme gibi…

Kesinlikle var böyle bir şey, bir çeşit kendimizi kandırma… Danslar, müzik veya herhangi bir güzel motif toplumun lehine olduğu gibi aleyhine de olabiliyor. Aleyhine kullanıldı ve kullanılıyor. Sadece dans ve müzik de değil; thamadelik kavramı, xabze kavramı da bizim toplumumuzu pasifize etmekte kullanılmıştır. Burada görev aydınlara düşüyor. 

Kültür dediğiniz şey siyasetten ayrı düşünülemez. Halkların bugünü, yarını ve geçmişi siyasetten ayrı düşünülemez. Bir açılım yapan bir kesime hemen bir yafta yapıştırmayı severiz. Yani bizim gibi düşünmüyorsa bilgisizdir, cahildir, dünyadan haberi yoktur, ajandır. Ve bu tür depolitizasyona karşı herhangi hareket olduğu zaman bu kavramlar önünüze çıkar. Xabze derler, sus derler, yemuk derler… Ya da hadi bırak bir cegu yapalım derler. Xabze kültürümüzün özü ve bizi biz yapan en önemli kavramdır. Ama içini boşalttığınız her şey sizin aleyhinize çalışır ve başınıza geçer çuval gibi.

Her kültürün kendi içinde bir ahengi var ve bunun motifleri o ahenk içinde anlam buluyor. Ama bizim toplumumuz radikal değişimler yaşadı, bu kültür de kendi doğal, hayat bulduğu şartlarını kaybetti. Belki yetmişlere kadar çeşitli coğrafyalarda az çok bu ahengini koruyabildi ama bugün hızlı bir şehirleşme sürecindeyiz, modern hayatın başka gerçekleri var ve kültürümüz hayat bulduğu ve anlam kazandığı şartlardan mahrum. Bu da bir ikilik getiriyor bireylere. Bir tarafta modern gündelik hayatımız, onun yanı başında geleneksel kültürümüz… Geçmişte toplum için kanat olan şeyler bugün bir sırtımızda bir yük gibi durabiliyor. Bu ikiliğin üstesinden gelmek için Çerkes aydını ve kurumlar ne yapmalıdır?

Özünden arındırılmış ve içi boşaltılmış hiçbir kavram, toplumun geleceği için yararlı olamaz. Biraz önce de söylediğimiz gibi bir takım insanlar kendi kişisel veya kurumsal çıkarları gereği suskun kalınması gereken yerde başkaları konuşmaya başladığında “Yahu siyaset yapmayın”, “Bu xabzeye uygun değildir, yemuktur”, “Bu bizim kültürümüze aykırıdır” dediklerinde, biz, geçmişten aldığımız ve bir türlü tüketemediğimiz, gerçekten çok zengin ve güçlü kültür mirasını bu sefer kötü kullanmaya başlıyoruz. Bir kavram yüz yıl önceki haliyle bir tutulamaz. Çünkü dünya değişti. Bizim insanlarımız bu eski kavramları yeni hayat içinde, insanın parçalanmışlığını, kendi iç parçalanmışlığını engelleyecek şekilde bir araya getirecek aydınlarını yetiştireceğine, farklı fikirler öne süren, kafasını biraz farklı yormaya çalışan, bir şeylere şüpheyle yaklaşan insanlara hemen yaftalar yapıştırıyorlar. Bunları etkisizleştiriyorlar. Bunun için yapılacak şey şu: Hangi dünya görüşünden olursa olsun, aklı başında insanlarımızın, aydınlarımızın bir araya gelip birbirlerini dinleme kültürlerini geliştirmeleri, birbirlerinden bir şeyler öğrenmeleri, eleştiriye katlanabilmeyi öğrenmeleri ve halklarımızın geleceğine bir yol çizmeleri lazım. Aksi takdirde dernekçilikle bizim ulusal sorunlarımız çözülemez… Sanki dünyada dernekçilikle ulusal sorun çözmüş bir örnek varmış gibi… Siz biliyor musunuz öyle bir örnek? Öyle bir örnek yok. Hele hele bu çeşit dernekçilik ve örgütlenmelerle… Yani birilerinin izin verdiği ölçüde konuşup yaparak hiçbir şey çözemezsiniz. Kendi halkınıza ve kendi aydınınıza dayanmak zorundasınız. Kendi halkına ve aydınına dayanmayan, başka güçlerin etkileriyle tepki gösteren toplumlar yok olmaya mahkumdur.

Siz daha önce de ‘Arama Konferansı’ çağrısı yapmıştınız. Kurumlarımızdan buna nasıl bir cevap geldi ya da cevap geldi mi?

Ben 25 yıllık meslek hayatımda son 10 yılımı üst düzey yönetici olarak geçirdim ve arama konferanslarının bir şirket için ne kadar önemli olduğunu biliyorum. Bizim halklarımız bir şirket kadar önemli değil mi ki sorunlarını bir araya gelip konuşmuyoruz? Bu konuda hiçbir kurumdan bana, “Haklısın arkadaş, biz böyle bir şey yapıyoruz, neresinden tutabilirsin bu işin” denmedi. Bir tek kişinin adını anmak istiyorum burada, Birleşik Kafkas Dernekleri Federasyonu’ndan, hiç yüzünü görmedim, emekli albay Sönmez Can, Uzunyayla.com’da, benim bir yazım üzerine, “Bu insan haklı” dedi. Bir tek bu. Bizde şöyle bir psikoloji var: biz varken Yalçın kim oluyor ki, ben varken sen kim oluyorsun ki, benim ailem varken senin ailen ne ki, benim kabilem varken senin kabilen ne ki… Benzeri son derece zavallı bir anlayış var. Bu ve benzeri yol gösterici, pozitif bir takım önerileri dışardan bir insan söylese göklere çıkarırlar ama bizim içimizden bir insan olduğunda enteresan rahatsızlık doğuruyor. En ağır hakaret de yok saymaktır. Hiç muhatap almazlar. Çünkü siz onların genel politikalarına boyun eğecek biri değilsiniz, sizi biliyorlar. Bu fikrin, kurumlarımızdan birinden çıkması gerekiyordu, önemsenmesi için. Ama bu kurumların sürekli içinde olmuş ancak bağımsız ve başka dünya görüşünden insanların fikirlerine saygı gösteren, kavrayıcı bir anlayışla bakan, bir Yalçın Karadaş benzeri insan, bu olmalıdır dediği zaman enteresan bir rahatsızlık doğuyor. Bu bizim, kabileci, zavallı anlayışımızın bir ürünü.

Peki bu iç diyalog eksikliği nasıl giderilebilir?

Bizde eksik olan şey şu: Bizim kültürel kodlarımızın bu yaşama yansıttığı kişilikler, bir takım kompleksleri barındırıyorlar, ben dahil. Örneğin ben bu konularda, bir takım kurumların yöneticileriyle konuştum, aldığım sonucu size söylüyorum: Tamamen kişisel karşılıklı kompleks ve zıtlaşmalar. Tamamen kişisel. Özellikle 80 öncesinin kaos ortamında, arayış ortamında, bir kısım insan sağcı olmuş, bir kısım insan solcu olmuş, bir kısım dinci olmuş, bir kısmı liberal veya değişik dünya görüşlerinden olmuş insanlar, 30 yıl önceki çocukluklarına geri dönüyorlar; karşısındaki insanla muhatap olmuyorlar. Bunu toplumları için bir kenara bırakabilecek olgunlukta değiller ne yazık ki. Ama onu gençler yapacak.

Azıcık farklı şey söyleyen hemen yaftalanıyor. Bu entelektüel dünyayı felç eden bir şey değil mi?

Bu bizim zavallılığımız. Bu sadece bize özgü bir şey de değil ne yazık ki. Özellikle az gelişmiş ve gelişmemiş ülkelerin yarı aydınlarının bir hastalığı bu.

Nedir bunun kaynağı, hain çokluğu mu, fazla paranoya mı?

Hayır bu hain çokluğu veya paranoyadan değil, bu gelişmişlik düzeyinin düşüklüğünden. Bizim bir takım aydınlarımız, kendi çapıyla toplumun çapını bir tutuyor. Diyor ki ben yapamadığıma göre, toplum nasıl yapsın! Bu insanlara biz aydın diyoruz, bu insanlara maalesef thamate diyoruz. Thamatelik yaşla, parayla, mevki ile olacak şey değil, olmaması gerekir. İçi boşaltılmış, çok kritik bir kavram bu. Bunun paranoyayla falan alakası yok, bu kendi çıkarları veya kendi beyninin alabildiği kapasitenin dışındakileri reddetmektir.

Diyalogun önündeki engellerden biri de korku olabilir mi? Sonuçta diyalog farklı olanla kurulan bir şey ama diyaloga gireceği kişiyle aynılaşacağı korkusu olabilir mi?

Kesinlikle olabilir. Bunun birinci nedeni bu kişilerin yeteri kadar aydın olmaması. İkincisi kendi kişisel inatçılıkları ve kompleksleri. Üçüncü ve en önemli şey de, toplumun hak etmeden kendilerine verdiği itibarın yok olabileceği korkusu. Küçük olsun, benim olsun! Budur. Ayrıca bu tür insanların kendi iradeleriyle hareket ettiklerine inanmıyorum. Gerek Türkiye, gerek Rusya’da kurumlarımızın genel yapısı, devletin izin verdiği kadarıyla sınırlıdır. Zaman zaman gevşek bırakırlar; ama ağzından onların istemediği bir şey kaçtığı zaman cezalandırma yöntemleri devreye girebilir. Kendi iradesiyle hareket eden insan da kendi halkına dayanmak durumundadır.

Kendimizden bahsederken sık sık “Yok oluşun eşiğindeki toplumlar”, “Yok oluşun eşiğindeki diller” diye bahsediyoruz. Bu söylemin kendisi zaten yok oluşa ivme kazandıran bir etken değil midir? Hastanın başında durup “Ölüyor” demek gibi. Bu söylem üzerine neler söyleyeceksiniz?

Aydın zannettiğimiz insanların çoğu, bir yerlerde bir şeyler okurlar, hemen ona inanırlar; bir söylemi hemen taklit ederler. Kendi iradesi ve birikimiyle söylenmiş olmadıkları için bu lafların ne tür anlamlara gelebileceğini de düşünmüyorlar. Kendine güvenmiyorlar.

Reel politika eğilimi görülüyor. İyi niyetlerle bir şeyler yapılıyor ama Rusya’nın güdümüne giriyormuşuz gibi bir görüntü var. Bu gözleme katılıyor musunuz?

Size şunu söyleyeyim. Adıge-Abhaz-Ubıhların 1864’te Kafkasya’dan sürgün edilmesinden sonra emperyal Rusya’nın iki tane tehlikesi kaldı. Bu Kafkasya’da Çeçenlerdi, diasporada da Adıge-Abhazlardı. Çeçenleri provoke ettiler, bir şekilde bu savaşı yaptırdılar insanlara ve Çeçen halkının köklerini kurutma noktasına geldiler. Yani Çeçen tehlikesini yok ettiler kendilerine göre. Ama Çeçen tehlikesinden büyük tehlike, anavatandaki Adıge ve Abazalar. Bunu nasıl yok edebilirler? Kendi sınırları dışına yerleşmiş milyonlarca nüfuslu bir toplum. Bunun yollarından bir tanesi de bu insanları kabileci milliyetçiliğin içine sürüklemektir. Bu şekilde de bu insanlardan kurtulurlar. Bu günlere geldiğimizde, internet veya basın üzerinden yaptığımız tartışmalarda bunu gayet net görebiliyorsunuz ki, ciddi bir kabileciliği halkın kurtuluşu olarak öne süren bir kesim var. Bunun kaynağı maalesef ve maalesef kendileri değil. Yani diasporadaki Çerkeslerin pasifize edilmesi iki şeye yarar; Birincisi Rusya Federasyonu politikalarının devamına, ikincisi Türkiye Cumhuriyeti içinde de anti-demokratik yapının sürmesine.

Bir tarafta diasporanın Kafkasya ile ilişkilerini arttırmak var, öte yandan kimlik ve yaslandığı temeller var. Ticaret veya başka şekillerde anavatanla ilişkiye giren kişilerin bağımsız hareket etme şansları azalıyor; öte yandan kimlik de nihayetinde sembollere dayanan şeyleri Rusya hedef alıyor. Sanki bu ikisi arasında bir tercih söz konusu. En son 450. yıl kutlamalarında bunu yaşadık. Bu iki nokta arasında bir denge tutturulamaz mı?

Anavatandan halkımızın sürüldüğü ilk günlerden beri, ‘kaderimiz’, ‘diasporik’ dediğimiz aşağılayıcı yaşamın, Osmanlı Devleti ile Rusya ve İngiltere tarafından planlandığını düşünüyorum. Yani emperyal politikalarla biz buralara geldik. Ve aynı emperyal politikalar bugün şekil değiştirmiş olarak sürüyor. Yani Kafkasyalıların kimliğine sahip olmaları ve onurlarıyla ayakta durmaları eğer Türkiye Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu’nun işine geliyorsa, buna kimse ses çıkarmaz. İşine gelmiyorsa, bu kimliği örselemek, asimile etmek için, bu kimliği kendinden utandırmak için her türlü girişimi yapacaklardır. Ama biz nasıl davranmalıyız? Bir kere ana eksenimiz şu olmalı: İnsanı, insan haklarını baz almalıyız. Bizim Türk halkıyla veya Rus halkıyla veya dünyanın her hangi bir halkıyla sorunumuz olmamalı. Sorunumuz yönetimlerle. Yazdığımız şeylerin çoğu Rus düşmanlığı, Türk düşmanlığı olarak algılanabilir ama bizim hiçbir halkla sorunumuz yok. Yani bu kimlik örselenmesi, kimlik sorununun yolu, bizim bu devletlere kendimizi kabul ettirmek ve bizim barışçı, demokratik, eşitlikçi bir hayat istediğimiz, yok olmak istemediğimizi çok net ortaya koymak zorunluluğumuz var. Onu da bu devletlere ve halklarına anlatmalıyız. Kavgacı-dövüşçü, savaş kışkırtıcısı, ırkçı-şoven, başkalarını aşağılayan veya bizi aşağılatan hiçbir şeye taviz verme lüksümüz yok, bu son derece yanlış olur.

Kimlik üzerinden siyasete nasıl bakıyorsunuz?

Son seçimlerde Demokratik Çerkes Platformu ile birlikte Çerkes kimliğini ön plana çıkararak bir takım kişileri desteklediğimizi deklare ettik. Ve tahmin ettiğimiz bazı kesimler de bize çok ağır eleştiriler yöneltti. Etnik milliyetçi anlayışlarla siyaset yapılmasına karşıyız. Ancak, Türkiye’de ciddi bir nüfus oluşturan Kafkasyalılar yok sayılarak, “Nasılsa bunlar devletçidir, nasılsa bunlar Türkleşmiştir” diye bizi oyuncuların içinde saymama anlayışı var. Yani biz bu topraklarda yaşamıyoruz, yaşıyorsak da Türk olarak yaşıyoruz. Çerkes kimliği veya Kafkasyalı kimliğimizle yaşamıyoruz onlara göre. Biz bunun yanlış olduğunu ve Türkiye’de yürütülen asimilasyoncu politikaların, gelişen Türk ırkçılığı ve onun yarattığı Kürt ırkçılığının toplumumuza zarar vereceği bilinciyle buna ‘dur’ diyen, diyebileceğini düşündüğümüz, Baskın Oran gibi, çok saygı duyduğumuz insanları destekleyerek yola çıktık. Ben hala doğru yaptığımızı düşünüyorum. Bu arada kendi gibi düşünmeyen herkesi genelleyerek komünistler, Kürtçüler ya da bölücüler diye yaftalayan insanları gördük. Ama bence atılması gereken bir adımdı.

Türkiye’deki Çerkeslerin en önemli kırılma noktalarının tamamen buranın kendine has sorunlarından kaynaklandığını görüyoruz. Mesela 13 Ekim Nalçik ayaklanmasını dinci-laik tartışmalarının argümanlarıyla okumaya çalışanlar oldu. Halbuki oranın kendine has bir durumu var. Yani etnik kimlikle siyasete girmenin Kafkasya bağlamında bize ait olmayan ayrışmaları derinleştirici bir etkisi olur mu?

Hiç sanmıyorum. Etnik kimlikler üzerinden siyaset yapılması yanlış. Ama bu etnik kimlikleri yok sayan ırkçı, tek dilci, tek etnikçi anlayış elli kat daha yanlış. Bir kere bu anlayışın değişmesi için mücadele eden bir cephe oluşturma zorunluluğu var. Böyle bir cephenin Kafkasya’daki cumhuriyetlere ve Rusya Federasyonu’ndaki halklara ve halklarımıza fayda sağlayacağını düşünüyorum. Ama sadece Çerkes etnik grubunu ön plana çıkararak, milliyetçi Türklerin veya yükselişteki Kürtlerin yaptığı gibi, bir şeylerin arkasına milliyetçiliği gizleyerek ortaya çıktığımızda, bunun bize hiçbir fayda sağlamayacağını düşünüyorum. Bu, Kafkasya’da yaşayan insanlarımıza da zarar verir. Bir arada eşitçe yaşamı savunan cepheleşmeler yarar sağlar. Çünkü Türkiye’de artık sol ve sağ, eski sol ve sağ değil. Bizim artık yolumuz, insan odaklı kitlelerle iş birliği yapmaktan geçiyor. HT/FT

Ajans Kafkas Hüseyin Tok

Rusya Bilimler Akademisi Etnoloji ve Antropoloji Enstitüsü Kafkasya Bölümü uzmanlarından, tarihçi İrina Babiç’e göre günümüzde Çerkes Dünyası ve “Çerkes Sorunu” ne anlama geliyor?

İrina Babiç, Çerkeslerin yoğun yaşadığı Kafkasya cumhuriyetlerinde on yıl boyunca saha çalışmaları yürüttünüz. Sizce yekpare bir Çerkes Dünyasından, bir Çerkes kültür havzasından söz etmek mümkün mü?

Yekpare bir Çerkes (veya daha doğru ifadeyle ‘Adıge’) Dünyasının mevcudiyeti meselesi, konuyu ele aldığımız bağlam ile doğrudan ilgili. Eğer kültürel bir kavramdan söz ediyorsak, bütün olarak Çerkes gelenekleri, Çerkes görgü kuralları, toplumsal yaşam ve aile yaşantısı, folklor ve ortak tarihi köklerden söz edebiliriz. Fakat Çerkes Dünyasını siyasi bakış açısıyla ele alacak olursak o zaman yekpare bir Çerkes topluluğundan bahsedebilme ihtimali azalır.

Bazı politik figürlerin Çerkesleri tek bir sosyo-politik harekette, ortak amaçlarla, öncelikli olarak da Çerkes Soykırımının tanınması üzerinden birleştirme çabasına rağmen, Çerkes halklarının her birinin, kendi cumhuriyetleri Kabardey-Balkar, Karaçay-Çerkes ve Adıgey ile Krasnodar Kray’ın bir bölümünde (Kıyı Boyunda Şapsığların yaşadığı yerler) kendilerine özgü politik, kültürel, sosyal, dini yaşamları var.

Mesela 1990’lı yılların başında Kabardey-Balkar’da, yerel güçlerin başlattığı güçlü bir Kabardey [Çerkes] ulusal hareketi ve ona karşılık Balkar ulusal hareketi ortaya çıktı. Bu konu “Kabardey-Balkar’da Etno-politik Durum” adlı kitabımda ayrıntılı şekilde anlatılıyor (1994). Kabardey liderler bağımsız Kabardey devletinin kurulması, Balkarlar ise Balkarya devletinin kurulması isteklerini ilan etti. 90’lı yıllar siyasi tarihinin bize gösterdiği şey, bu sürece Adıgey ve Karaçay-Çerkes’teki Çerkes sivil hareketlerinin herhangi bir reaksiyon göstermediği. Bu dönemde onlar kendi süreçlerini yaşadı. O yıllarda herhangi bir Çerkes birliğinden söz etmek mümkün değildi. Şunu da belirteyim ki, Çerkes Soykırımı konusu ilk olarak Kabardey liderlerin etkisiyle 90’lı yılların başında gündeme getirildi. Ama o yıllarda Çerkes tarihinin dönüm noktalarından biri olan soykırımın tanınması ile birleşik Çerkes devletinin kurulması birbirine bağlı konular olarak hiç düşünülmedi.

Çerkes birliği fikri ancak son on yılda, Çerkes Soykırımının doğurduğu problemlerinin politize edilmesi girişimleriyle ortaya çıktı. Ancak Çerkes yönetimi üç cumhuriyetin vatandaşlarını tek bir sivil harekette birleştirmeyi başaramadı. Her bir cumhuriyeti hala kendilerine has etno-politik atmosferi şekillendiriyor.

Ortalama Çerkes için “Çerkes Sorunu” diye adlandırılan şey ne kadar önemli?

Ortalama Çerkes için Çerkes Sorunu, siyasi liderlerinin anlattığı şekliyle bir önem taşımıyor. Bu arada, günümüz Çerkes toplumunda 19. yüzyılda yaşananların etkisi hala güçlü. Bu etkiler sebebiyle Çerkesler, etnik, dilsel ve psikolojik bağlamda kurban hissiyle yaşıyorlar. Bu ise Çerkeslerin Ruslarla, Rus devletiyle, politikasıyla ve kültürüyle ilişkilerine etki ediyor.

Bu tür olaylar tarihteki savaşların, sürgünlerin üzerine ekleniyor ve sonuç olarak Kafkasya’da oldukça güçlü Rusya karşıtı bir bileşen elde ediyoruz. Örneğin, şu anda Adıgey’de Suriye’den gelen Çerkes mülteciler yaşıyor. Aynı zamanda Ukrayna’dan da mülteciler geldi. Çerkes vatandaşlar devletin Ukraynalı mültecilere, çalışanların maaşlarından yapılan zorunlu kesintilere varıncaya kadar yardım ettiğini, Suriye’den gelen Çerkeslere ise en temel yardımların bile yapılmadığını görüyorlar. Bu tür olaylar tarihteki savaşların, sürgünlerin üzerine ekleniyor ve sonuç olarak Kafkasya’da oldukça güçlü Rusya karşıtı bir bileşen elde ediyoruz.

2014 Olimpiyatları öncesindeki ciddi ivme kaybından sonra Çerkes Sorununun birkaç politik figürün saplantılı hayali olmaktan başka bir akis yaratmadığına dair kuvvetli bir izlenim oluştu. Buna katılıyor musunuz, yoksa bu konu hala Rusya’da bir karışıklık çıkartacak kadar güçlü mü? Ya da en azından kayda değer bir propaganda malzemesi olabilir mi?

Radikal siyasetçiler tarafından gelecekte propaganda malzemesi yapılabilir. Ama Olimpiyatlar geride kaldığına ve bu benzer bir sebep daha bulunamayacağına göre Rusya siyasetinde zorlayıcı bir etki yapamayacaktır. Bununla birlikte tekrar altını çizmek istiyorum, Rusya’nın Kafkasya’daki faaliyetleri hala Çerkeslerin zihnindeki Rusya algısına etki ediyor. Bu algının nasıl değiştirilebileceği üzerinde çalışılması gerek.

Çerkesler, Kafkasya’nın genel manzarasını gözlerimizin önünde değiştiren kitle kültürü ve modern politik kültüre karşı ayakta durabilir mi?

Çerkes etiğinin geçerliliğini kaybetmesi ve Çerkes toplumunun dağınıklığı kimlik krizinin başlıca sebepleri. Çerkesler de Kafkasya’daki diğer halklar gibi son 20-30 yıldır güçlü bir globalleşme sürecine maruz kalıyor. Bu globalleşme süreci son 15 yıldır kendisini fazlasıyla hissettiriyor. Tereddütsüz, bir Çerkes kimliği krizinden söz edilebilir. 18 Mayıs’ta Rusya Sosyal Bilimler Üniversitesi’nde kültür bilimleri alanında bir doktora tezi savunuldu. Yazarı Alim Ahmedov bu krizin temellerini ayrıntılı bir şekilde analiz etmiş. Çerkes etiğinin geçerliliğini kaybetmesi ve Çerkes toplumunun dağınıklığı kimlik krizinin başlıca sebepleri. İnsanlar nasıl yaşayacağını, çocuklarını nasıl eğiteceğini bilmiyor.

Kafkasya’nın diğer bölgelerindeki toplumsal hareketlerin merkezinde İslam yer alıyor. Fakat Çerkeslerde hakim faktör hala milliyet. Bu durumu, hem bölgenin kendi gelişimi hem de Rusya’nın bölgedeki çıkarları bağlamında nasıl değerlendirebiliriz? İleride radikal İslam’a doğru bir evrilme görebilecek miyiz?

Çerkesler arasında yaşanan etnik kimlik krizi bağlamında zamanla din faktörünün gücü arttı. Belirli bir dönemde İslam Kuzey Batı ve Merkezi Kafkasya’da hakim olmayı başardı, ancak sadece gençler arasında. Orta yaşlı ve yaşlı neslin çoğu genç İslami liderlerin sunduğu İslam’ı kabul etmedi.

Sonuç olarak Çerkesler hem milli hem İslami değerlerin dışında kaldılar. Böylece, “bundan sonra nasıl yaşanacak” sorusu ortaya çıktı. Globalleşme süreci, entelektüeller arasında etnik ve İslami bağlardan bağımsız evrensel insani değerlerin ve sivil toplum fikrinin yayılmasına sebebiyet verdi.

Size göre gençleri radikallerin safına çeken nedir?

Gençleri İslam’a çeken birçok sebep var. Bunlardan en önemlisi, başka bir maneviyat kaynağının olmaması. Maneviyat olmadan toplum fonksiyonel olamaz. Gençler İslam’da güven duygusunu buluyor.

Geleneksel İslam’ın ve Ortodoks Kilisesi’nin radikalleşmesi nasıl önlenebilir? Bu alanda ya da başka sorunlarla ilgili ortak çalışmaları mümkün mü?

Kafkasya’daki geleneksel İslam ve Ortodoks Kilisesi kendi tebliğ çalışmalarını yürütüyor. Ama bence, bir yığın sebepten ötürü onların yeni bir manevi temel oluşturmaları pek mümkün değil.

“Khabzizm” kısaca ne demektir? Toplumsal düşüncenin önemli bir parçası mı, yoksa entelektüellerin oyuncağı mı? Çerkesler arasında neo-pagan faktörün kayda değer bir yeri var mı?

Khabzizm ifadesinin bir taraftan politikacılar, diğer taraftan da Kafkasya halklarını yeterince tanımayan araştırmacılar tarafından uydurulmuş bir kavram olduğunu düşünüyorum. Bu bir entelektüel oyuncağı, toplumsal düşüncenin bir kutbu değil.

Kabardey ulusal hareketi son 25 yıldır Çerkes adetlerinin canlandırılması konusunu şişiriyor. Tüm okullarda seçmeli olarak Çerkes örf ve adetleri dersleri okutuluyor. Bu adetlerin çok büyük bir kısmı arkaik, modern toplumda yaşaması mümkün değil. Bu yüzden abartılmaması gerektiğini düşünüyorum. Bu, Çerkes liderlerin, var olmayan Çerkes birliğini pazarlamasıyla aynı şey. Bence neo-paganizm söz konusu değil. Sadece bu doğrultuda bir mit oluşturma çabası var.

Belki de kimlik krizinden çıkışın yolu dindarlıktadır. Zira din yaşamın tüm sorularına cevap veriyor. Bu arada, son aylarda Kafkasya’da bağnaz kesimlerin giderek aktif hale gelmesini neye bağlıyorsunuz?

Din ve dini değerlerin (İslam ve Ortodoksluk) temsiliyeti, Kafkasya’da maalesef oldukça zayıf. Bu yüzden Çerkes toplumunda (aslında bütün Rusya’da) farklı dini akımların rolü sürekli artıyor. Ortodoksluk dışı Hıristiyan akımlara sadece Ruslar değil Çerkesler de katılıyor.

Şahsen Maykop’taki Baptist Kilisesi cemaatine bağlı bir Çerkes ailesi ile röportaj yaptım. Çerkeslerin günlük yaşamının baş köşesinde tek bir şey var. O da bu tür kilise cemaatlerinin sahip olduğu ruhsal ‘konfor’. Modern dünyada bir çok insan kendini kötü hissediyor. Bu tür dini toplulukların üyesi olarak onlar ruhen iyileşiyorlar. Bu gerçeği kabul etmemiz gerekiyor, onu ‘yenmek’ kesinlikle mümkün değil.

Bu akımların etkisini zayıflatmak için, kişilerin huzuru sadece kendi cami veya kiliselerinde bulabilmesi sağlamalı, bu ise kolay değil. Bunun için farklı akımlarla mücadelede alanıyla sınırlı kalmayıp, Kafkasya’nın her alanda desteklenmesi konusunda ortak bir İslam-Ortodoksluk gayreti gerekiyor. Aziz Afon manastırının bilge başrahibinin dediği gibi: “insanların manevi yardıma ihtiyacı, şu anda bizim verebileceğimizden fazla”.

 

Kaynak: Kafkasya Jeopolitik Kulübü
Hazırlayan: Yana Amelina
Çeviri: Ajans Kafkas

Çerkesler Kimdir?

Aralık 27, 2018

Kafkasya’nın Renklerini Anadolu’ya Taşıdılar. O Güzelim Vatanlarına Hasret Şarkılar Yakarak… İnsan Irkının Üç Yüz Bin Yıl Önce Ortaya Çıktığı Bir Ülke. Masallar Diyarı, Düşler Ve Mutluluklar Coğrafyası… Binlerce Yıldır Toplumların, Uygarlıkların Gelip Geçtiği Kavimler Kapısı. Kafkasya… Çerkeslerin Ana Yurdu. Çerkesler Kafkasya’nın Yerli Halkı… Yüksek Medeniyet Kurmuş Bir Halk. Çerkesler Kuzey Kafkasya'da Kaldıkları Sürece Hep Savaşmak Zorunda Kaldılar…


Önce Sarmantlar Saldırdı Topraklarına… Sonra Sarmantlardan, Hazarlara; Alanlardan, Perslere; Cengiz Han’dan, Aksak Timur’a; Kırım Hanlarından Rus Çarlarına Kadar Herkes Eşi Benzeri Bulunmayan Bu Coğrafyayı Kendi Topraklarına Katmak İstedi. Cesur Ve Zaptedilmez Bir Halk Olan Çerkesler Uzun Süre Bu Saldırılara Göğüs Gerdiler. En Çetin Mücadeleyide Ruslara Karşı Sergilediler. 

Çerkesler Tam 306 Yıl Ruslara Büyük Kayıp Vererek Direndiler Kutsal Bir Varlık Gibi Gördükleri Ülkelerinin Güzel Dağlarını, Topraklarını… Yürekleri Sadece Vatan Sevgisiyle Dolu İnsanlar Olarak… Çerkesler Doğdukları Andan İtibaren Yaşamlarında Her Şey Bir Tören Niteliğindedir. “Habze” Denen Geleneksel Kurallara Bağlı Bir Yaşam Sürerler.Bu Kurallar Hayatı Tümüyle Kucaklayan Güçlü Bir Hukuk Sistemidir. Misafirperverlik:"Şöhret İçin Keskin Kılıç Ve Kırk Sofra Gerekir" Der Çerkesler. Çerkes Camiasında Kabul Görmenin Bir Yoludur Misafirperverlik. Hizmette Kusur Asla Affedilmez. Her Evin Mutlaka Bir Misafir Odası Vardır Ve Sürekli Olarak Hizmete Hazırdır. Misafirperverlik Bir Kültürel Yapının Uzantısıdır. 

Çerkesler Kendi Aralarında Geliştirdikleri Saygı Mefhumunu Misafirlikte De Aynen Uygularlar. Çerkes Kaması, Kafkasya’da Yüzlerce, Belki Binlerce Yıl, Çerkes Kimliğinin Ve Kişiliğinin Bir Parçası Olarak Taşındı. Kama, Sürekli Taşınır, Ancak Seyrek Kullanılan Bir Silahtı.Geleneklere Göre Misafir Odasına Oturmadan Önce Duvara Asılırdı Silahlar. Sadece Kama Asılmazdı Çünkü Kama Sahibiyle Özdeşti. Çekilen Kama, Mutlaka Hedefini Bulurdu Ve Bunu Herkes Bilirdi. Bildikleri İçin Gereksiz Yere Çekilmezdi...

Suriye Çerkesleri

Aralık 23, 2018

Çerkes Memlukları döneminde Mısır’ın hakimiyeti altında bulunan Suriye’deki garnizonlarda önemli sayıda Çerkes bulunuyordu; varlıklarını Osmanlı döneminde de sürdürdüler. Ancak Suriye’de bugün Çerkes diasporasını oluşturanlar 19. yüzyılda, büyük sürgünde buraya gelenlerin torunlarıdır.

Suriye olarak anılan topraklar o dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun Suriye (Şam), Halep ve Beyrut vilayetlerinden, Musul vilayetinin bir kısmından, Kudüs ve Lübnan sancaklarından oluşuyordu. Suriye (Şam) vilayetine bugünkü Suriye ve Lübnan’ın bir kısmı ile Ürdün dahildi. Halep vilayeti bugünkü Suriye’nin kuzeyi ile şimdi Türkiye sınırları içinde bulunan Urfa sancağı, Antep ve İskenderun kazalarından oluşuyordu. Musul vilayetine bağlı Deyr-ez-Zor mutasarrıflığına bugünkü Suriye’nin doğusu dahildi. Kudüs sancağı Filistin’in güneyini, Lübnan sancağı da bugünkü Lübnan’ın iç dağlık bölgelerini kapsıyordu. 

Çerkeslerin Suriye’ye yerleşmesi Kafkasya’dan doğrudan ve Balkanlar’dan olmak üzere iki aşamada gerçekleşti. 1860 ortalarında Kafkasya’dan gelen ilk gruplardan biri Suriye’nin kuzeyine, Maraş sancağına yerleştirildi ve bunlara Ermenilerin yaşadığı Zeytun bölgesini ‘gözetme’ görevi verildi. 1881’de Maraş sancağında 6 köyde 800 Çerkes aile yaşıyordu[1].

1865-1866 yıllarında Suriye’nin doğusundaki Rasul-Ayn bölgesine ve Diyarbakır sancağı sınırına, yakınlarındaki Bedevilerin ve Kürtlerin baskınlarını durdurmaları için küçük gruplar halinde 13.648 Çeçen yerleştirildi. Birçoğu yerel çatışmalarda ve çeşitli hastalıklar yüzünden öldü, bir kısmı da başka bölgelere göç etti. 1880’de Rasul-Ayn çevresinde yaklaşık 5 bin Çeçen kalmıştı.[2]

1872 yılında Hama ve Humus şehirleri yakınına ve Havran sancağında bulunan Golan Tepeleri’ne yaklaşık 1000 Çerkes yerleştirildi. Yaşlıların aktardığına göre, önce gemiyle Samsun’a, oradan Uzunyayla’ya gelmişler, daha sonra da Suriye’ye geçmişlerdi.

Çerkeslerin Suriye’ye esas yerleşimi, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında ve sonrasında Osmanlı’nın Balkan topraklarından oldu. Osmanlı Hükümeti, Berlin Antlaşması’na göre Balkanlar’dan çıkarılan Çerkesleri Anadolu’ya, Suriye’ye ve Filistin’e yerleştirdi.

Çerkes göçmenlerin bir kısmı Bulgaristan ve Romanya’nın Karadeniz limanlarından gemiye binerek boğazları geçiyor, bir kısmı da karayoluyla Yunanistan’ın Ege kıyılarına ulaşıyor, oradan gemilere binerek Akdeniz’in doğu limanlarına iniyordu. Sonra da karayoluyla Suriye’nin iç kesimlerine geliyorlardı.

1878 ilkbahar başlarında Suriye kıyılarına göçmenleri taşıyan gemiler gelmeye başladı. Fransa konsolosunun bildirdiğine göre Mart başında Beyrut limanına 1000 Çerkes indi.[3] Halep’teki Rusya konsolosundan İstanbul’daki elçiliğe gönderilen bilgilere göre Mart 1878’de İskenderun’a Kafkasya ve Kırım’dan gelen 20 bin göçmen indirilmiş, üçte biri hastalıklardan ve yokluktan ölmüş, kalanlar da ya İstanbul’a dönmüş ya da ne olduklarından haber alınamadan çöllerde kalmışlardı.[4] Bu göçmenlerin içinde Çerkesleri, daha önce Bulgaristan’ın Adliye kazasında yaşayan Abzehler oluşturuyordu.[5] Onları Halep vilayetine yerleştirdiler. Aynı sıralarda yine Balkanlardan gelen bir grup Havran sancağında Golan tepelerine yerleştirildi. 1878 Eylülünde Suriye’nin değişik limanlarına çıkan Çerkeslerin sayısı 45 bine ulaşmıştı. Onların ve Selanik’ten gelmesi beklenenlerin Nablus çevresine yerleştirilmesi planlanıyordu.[6] Şam ve Halep şehir merkezlerine de az sayıda Çerkes yerleşmişti. 1878’de Bulgaristan’dan gelenler tarafından Şam’da küçük bir mahalle kurulmuştu.

Çerkesler Suriye’de en yoğun olarak, askeri hat şeklinde Golan tepelerine yerleştirildiler. Hat Dürzi bölgelerinin karşısında uzanıyor ve Bedevi kabileleriyle bir tür sınır oluşturuyordu. 13 köy 4 ila 17 km. arayla idare merkezi Kuneytra çevresine yerleştirilmişti.

1877-78 savaşından sonra Rusya’ya geçen Batum ve Kars bölgelerinden de buralara küçük Çerkes grupları gönderildi. Kafkasya’dan doğrudan gelen göçmenler de oluyordu. Çerkes göçünün temposu 1880’lerin başında düşmeye başladı.

1878-1880 yıllarında Suriye’ye yerleşenlerin tam sayısını tespit etmek zordur. Yönetim tarafından kayıtları tutulmadığı gibi büyük bir nüfus da göç sırasında ve yerleştikten sonra ölmüştür. Rusya konsoloslarının verilerine göre, anılan dönemde 45.000’den fazla Çerkes göç etmiştir. Daha önce gelenlerle birlikte Suriye’deki Çerkeslerin sayısı 70.000’e kadar çıkmıştır.

1880’lerin sonunda göç azalsa da hala devam ediyordu. Hem çevrelerindeki aşiretlerle çatışmalar hem de toprakların verimsiz oluşu nedeniyle göçmenler daha toparlanamamıştı. 1888’de 10 yıllık vergi ve askerlik muafiyeti sona erdi ve bu hala yerleşemeyen göçmenler için ağır bir darbe oldu; ayaklanmaya kadar varan karışıklıklar çıktı. İstanbul Muhacir Komitesi Suriye’deki makamlara Çerkeslerin yerleştirilmesi için gerekli masrafları komite hesabından karşılama yetkisi vermişti. Fakat göçmenlerin yerleşimini düzenlemek, para, tahıl, hayvan, iş aleti sağlamak ve konut yapımında yardımcı olmak için Şam’da bir yardım komitesi hükümetin emriyle ancak 1902 yılında kurulabildi. Fakat verilen paranın ve yardımın azlığı, çorak topraklara yerleştirilmeleri gibi nedenlerle komitenin varlığı da Çerkeslerin sorununu çözemedi.

1904 Şubatında Şam valisi Nazım Paşa vergi toplayabilmek için Havran’da sayım yaptırmak istedi. Çerkesler bunu kabul etmedikleri gibi kendilerine Maan bölgesinde tarıma uygun toprak verilmesini istediler. Nazım Paşa itaat etmeyen Çerkeslerin Kafkasya geri gönderilmesi için Rusya konsolosluğuna başvurdu, fakat iki devlet arasında göçmenlerin dönüşünü yasaklayan bir anlaşma olduğu için bundan vazgeçmek zorunda kaldı. Eylül 1905’te görüşmeler için görevlendirilen Çerkes asıllı Hüsrev Paşa uzun ve sert tartışmalardan sonra soydaşlarını itaatsizlikten vazgeçmeleri ve bir süre daha yerlerinde kalmaları için ikna etti[7].

Suriye’ye göç 1920’lere kadar sürdü. Son grup Çerkes göçmeni İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra geldi. Bunlar çoğunlukla Almanlara esir düşen ve savaştan sonra Kafkasya’ya dönmeyen Kızılordu’nun eski askerleri ile 1942’de Kuzey Kafkasya’nın Nazi Almanyası tarafından işgalinde Alman ordusuna alınan gençlerdi.

Komşu aşiretlerle çatışmalar, toprağın verimsizliği gibi nedenlerle 1920’lere kadar Çerkes nüfusun yer değiştirmesi devam etti. Bazı gruplar Suriye dışına göç ettiği gibi daha elverişli topraklar arayan bazıları da Suriye içinde yer değiştirdi; küçük yerleşimler büyüklerle birleşti. Örneğin, Şam’da bulaşıcı hastalıkların kurbanı olanlar Kuneytra’daki soydaşlarının yanına yerleştiler. Nüfusun bu hareketliliği ve yüksek ölüm oranı nedeniyle sayı tam olarak tespit edilemese de Çerkes nüfusunun o yıllarda belirgin şekilde azaldığı görülmektedir.

Şam’daki Rusya konsolosu danışmanı Zuyev’in verdiği bilgilere göre, 1904 Şubatında Suriye vilayetinde 36.690 kişiden oluşan 6065 Çerkes aile yaşıyordu[8]. 30 ve 40 bin sayılarını veren kaynaklar da vardır. Ancak en doğru veriler Suriye’de 1920’de Fransız manda rejiminin kurulmasından sonra elde edilenlerdir. Fransız araştırmacı de Pru, 1930’ların ortasında Suriye topraklarında 25 bin civarında Çerkesin yaşadığını düşünüyor[9]. 1935 yılında Fransız manda yönetiminin yaptığı Çerkes nüfus sayımının sonuçları aşağıdaki tabloda yer almaktadır. (Bir ailede 5-8 kişi üzerinden yapılan hesapla, o dönemde Suriye’de yaklaşık 25 bin Çerkes olduğu sonucuna varılabilir):

Osmanlı makamları Çerkesleri idari görevlere ve başta inzibat gücü olmak üzere askeri hizmete almaya başladılar. Önce Amman çevresinden, başında Kumuk Mirza Vasfi’nin bulunduğu 300 kişilik bir süvari bölüğü kuruldu. Kuneytra, Halep, Ceraş ve Kerake’de de aynı şekilde birlikler oluşturuldu. Suriye’nin doğusuna ve Diyarbakır vilayetine yerleştirilen Çeçenlerden kurulan, başında Şamhalbek Tsug’un bulunduğu 1000 kişilik süvari alayı Diyarbakır şehrine yerleştirildi. Görevleri halktan vergi toplamak, yolları korumak ve hükümete itaatsizlik eden aşiretleri gözetim altında tutmaktı.

Çerkes atlı birlikleri asi Bedevi aşiretlerine karşı ve Dürzi isyanlarının bastırılmasında kullanıldı. 1893 ve 1910 yıllarında Kerake şehrinde çıkan isyanın bastırılmasında etkili oldular. Kendilerine düşmanca davranan farklı etnik topluluklar içinde küçük gruplar halinde yerleştirilmiş Çerkesler için Osmanlı askeri gücünde yer almak bir tür zorunluluktu.

1920’lerde, Suriye’nin Fransa mandası altında bulunduğu dönemde Çerkesler bu kez iç düzeni sağlayan süvari birlikleri olarak Fransız yönetiminin hizmetindeydiler. Bu dönemde Çerkes aydınları Emin Semguğ önderliğinde kültürü canlandırma çalışmalarına başladılar. Çoğu Kuneytra bölgesinde bulunan 40 kadar okul açıldı. 1928’de Arapça, Fransızca ve Latin harfleriyle Çerkesçe olarak yayınlanan haftalık "Marc" gazetesi çıkmaya başladı. Fakat 1936’da Fransız manda yönetimi sona erince Suriye hükümeti okulları, gazeteyi ve açılan yardımlaşma derneğini kapattı.

Fransızlar gittikten sonra Çerkesler için durum daha kritik hale geldi. Arap milliyetçiler Çerkesleri Fransız işgalcilerle işbirliği ile suçlayarak Çerkes karşıtı bir kampanya başlattılar. Fransız birliklerinde görev yapanlar ve kültür adamları Suriye’yi terk etmek zorunda kaldılar.

Kasım 1947’de Filistin iki devlete bölününce Suriye ve İsrail birlikleri arasında çatışmalar başladı. Çerkesler, daha sonra Ürdün hava kuvvetleri komutanı olan İhsan Şurdum liderliğinde gönüllü birlikler oluşturarak Filistin’de savaşa katıldılar. 1948-49 yıllarında Arap-İsrail savaşına Çerkeslerin gönüllü ve etkili katılımı Araplar ile Çerkesler arasındaki ilişkilerin düzelmesini sağladı.

Savaştan sonra Suriye’de art arda meydana gelen askeri darbelerde savaş yeteneği ve disiplini yüksek Çerkes birlikleri etkin rol oynadılar.

1960’ta Suriye Çerkeslerinin nüfusu 38 bine düşmüştü.

1967 Haziran’da başlayan Arap-İsrail savaşı Suriye Çerkes toplumunun sosyo-ekonomik ve siyasi durumunda büyük değişikliklere yol açtı. İsrail’in Suriye’ye ilk ve en büyük darbesi Çerkeslerin çoğunun yaşadığı Golan tepelerinden geldi. O sırada Kuneytra’da ve çevresindeki köylerde 16.000 Çerkes yaşıyordu[12]. Kuneytra ayrıca Suriyeli Çerkeslerin kültürel merkezi sayılıyordu. Uçak ve tankların desteğinde ilerleyen İsrail birlikleri karşısında büyük kayıplar veren Suriye ordusu geri çekilirken Çerkesler umutsuzca direndiler. İsrail birlikleri 9 Haziran’da Kuneytra’yı aldılar; şehri ve çevresindeki Çerkes köylerini tamamen yaktılar. Golan’ı terk etmek zorunda kalan Çerkesler, Suriye Çerkes Yardımlaşma Derneği tarafından Şam’da geçici olarak okullara ve hastanelere yerleştirildiler. Bu dönemde gençlerden bir grup Kafkasya’ya dönmek için kampanya başlattı. 3000 kişi adına SSCB elçiliğine başvuruda bulunuldu, fakat Sovyetler Birliği’nin Çerkesleri hemen kabul etme imkânının olmadığı ve isteklerinin daha sonra değerlendirileceği cevabı verildi.

Çerkes mültecilerin durumuyla ABD hükümeti ilgilendi. Golan’daki topraklarından vazgeçmeleri karşılığında isteyenlerin ABD’ye, çoğu İkinci Dünya Savaşı mültecisi olan Kuzey Kafkasyalıların yaşadığı New Jersey - Paterson şehrine yerleşmesi teklif edildi. İlk grupta ABD’ye bin kişi yerleşti. Suriyeli Çerkeslerin ABD’ye peyderpey göçü o zamandan beri devam ediyor. Mültecilerin bir kısmı Ürdün’e, diğer Arap ülkelerine veya batı Avrupa ülkelerine göç etti. Suriye’de kalanlar ise Şam ve civarına yerleşti.

Suriye’de bugün 30 bin civarında Kafkas göçmeni bulunuyor. Çoğunluk Şam ve çevresinde, bir kısmı Suriye’nin kuzeyindeki Halep ve Minbec şehirlerinde ve çevresindeki köylerde, bir kısmı da Humus, Hama ve yakındaki 8 köyde yaşıyor.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Suriye ve Sovyetler Birliği arasında gelişen iyi ilişkiler sayesinde Suriyeli Çerkesler Kafkasya’da yaşayan soydaşlarıyla ilişkilerini geliştirme imkanı buldular. Özellikle 1960’lar parlak dönemdi. Kafkasya’dan çok sayıda kitap, gazete, dergi, kaset vb. getirildi. Suriyeli Çerkesler genel olarak kültürlerini ve kimliklerini korusalar da az ve dağınık nüfusları, Suriye hükümetinin kültürel haklar konusunda cimri olması gibi nedenlerle son yıllarda dil ve kültürlerini kaybetme tehlikesini daha fazla hissediyorlar.

Kaynak: Anzor Kuşhabiyev; Çerkesı v Sirii (Suriye’deki Çerkesler). Nalçik 1993.

[1] AVPR. F. İstanbul Elçiliği. Op. 517 (2). D. 1127. L. 53.
[2] AVPR. F. İstanbul Elçiliği. Op. 517 (2). D. 804. L. 18
[3] İzzet Aydemir; Göç. Kuzey Kafkasyalıların Göç Tarihi. Ankara 1988. S. 150.
[4] AVPR. F. İstanbul’daki Rusya Elçiliği. Op. 517 (2). D. 1125. L. 20.
[5] Aynı yerde.
[6] Aynı yerde. L. 34, 70.
[7] AVPR. F. Politarhiv. Op. 482. D. 762. L. 52.
[8] AVPR. F. Politarhiv. Op. 482. D. 760. L. 18.
[9] de Proux. Les Tcherkesses. // La France Méditerranéene et Africaine. Paris, 1938. Fasc. 4. P. 46.
[10] Hamidiya 1903 yılında Kabardey Çerkesleri tarafından kuruldu. Zamanla terk edildi ve Araplar yerleşti.
[11] Sandaniya Çeçenler tarafından kuruldu, fakat sonradan Araplar yerleşti.
[12] Zakariya Ahmed Vasfi. Ar-rif as-Suri. Şam 1957. s. 480-484. (Suriyeli coğrafyacı Zakariya Ahmed’in verilerine göre 1950’lerin ortasında Kuneytra şehrinde ve çevresindeki 12 köyde 14.161 Çerkes yaşıyordu.)


Murat Papşu 
kafkasfederasyonu.org

Page 1 of 2

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
RT @gilahsteney: Bu hikayeyi daha önce de duymuştum bir dadeden çok araştırdım doğruluğunu Şorten Askerbiy'in Kazanokue Jabağı kitabında da…
BBC News Türkçe - Kafkasya'nın incisi Abhazya'da seçim zamanı: Ülke küçük, yarış büyük - Fehim Taştekin https://t.co/bjR7eWQ8gt
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı