Antik Yunan vazolarındaki Amazon savaşçılarına dair “anlamsız” kelimelerin karşılıkları açığa çıkarıldı

MÖ 510’lu yıllardan kalma bir çanakta at üzerinde bir Amazon savaşçısı tasvir edilmiş. Uzmanlar, çanaktaki kelimenin antik Çerkes dilinde “Zırha Layık” anlamına geldiğini belirtiyorlar.

MÖ 550-450 yıllarından kalma toprak kapları inceleyen halkbilimci Adrienne Mayor ve J. Paul Getty Müzesi küratörü David Saunders, 12 antik vazonun üzerindeki Yunanca yazıların fonetik kodlarını çözerek sese çevirdiler. Bu yazılar savaşan, avlanan ya da ok atan Amazon figürlerinin üzerinde yer alıyordu.

Mayor ve Saunders, anlamlandıramadıkları ses kayıtlarını, Kanada McMaster Üniversitesi’ndeki Kafkasya dilleri uzmanı dilbilimci John Colarusso’ya iletti. Colarusso, Amazon resimlerinin ayrıntılarını bilmeksizin yazıları “Prenses”, “Başarısız Olma!” gibi kelimeler olarak tercüme etti.

Atina’da yayınlanan Hesperia dergisinde yayınlanan bir rapor, dilbilimcilerin 2.500 yıl önce Karadeniz çevresinde konuşulan dillere dair farklı görüşleri olduğunu gösteriyor. Bu bölge,Yunanlar’la savaşan ve ticaret yapan İskit göçebelerinin diyarıydı.

Mayor ve Saunders, Antik Yunanlar’ın Amazon vazolarına fonetik olarak İskit isim ve kelimelerini yazıp sesleri yeniden yarattıklarını ileri sürüyor. Yunanlar böyle yaparak antik dillerin köklerini muhafaza etmiş olabilir.

Lancaster’deki Franklin and Marshall Yüksekokulu’ndan antik Yunan vazoları uzmanı arkeolog Ann Steiner, gönderdiği e-postada “Çok etkilendim ve varılan sonuçları oldukça mantıklı buluyorum” diyor ve bu sonucun, çok gezen Atinalıların Amazon efsanelerini ve isimleri yabancılardan öğrendiğine dair görüşe ağırlık kazandırdığını ekliyor.

“Amazonlar: Antik Dünya’daki Savaşçı Kadınların Yaşamları ve Efsaneleri” adlı kitabın yazarı olan Adrienne Mayor, “Arkeologlar gerçek İskit kadın savaşçıların kurganlarını keşfetmeden önce, Amazonların salt mitolojik varlıklar olduğu düşünülüyordu. Amazonlar belli ki Yunanlar için egzotik ve heyecan vericiydi. Açıkçası bir saygı ve hayranlık var. Yunan dünyasında kadınlar ayrı ve eşit olmayan bir yaşam sürdürüyordu, dolayısıyla da erkek gibi giyinen ve savaşan kadın kavramı onlar için oldukça ilginçti” diyor.

Colarusso, Amazon vazolarında “Savaş Çığlığı” adlı bir okçu ve “Zırha Layık” adlı atlı bir kadın tespit etti. Bir köpekle avlanan iki kadını gösteren bir vazodaki Yunan harf çevirisi ise Abazaca “Köpeği Salıver” kelimesinin karşılığına denk geliyor.

Herkül ve Aşil figürlerinin yer aldığı vazolarda da isimler vardı, bu durum araştırmacıları, Amazon tanımlamalarının açıklama değil isim olduğunu düşünmeye sevketti.

İsimler muhtemelen Amazonların gerçek aile adları değil, lakap ya da kahramanlık unvanlarıydı. Colarusso, Kafkasya bölgesinde günümüz dillerini konuşanların bugün bile gerçek isimlerinden çok betimsel lakaplarını kullandıklarını belirtiyor.

MÖ 5. ve 6. yüzyıllarda Atina vazoları, Akdeniz boyunca ticareti yapılan önemli bir eşyaydı. Genellikle içine şarap konuluyordu ya da ziyafetlerde içki sürahisi olarak kullanılıyordu. Vazolara genellikle efsanevi figürler çiziliyor ve bazılarına da kelimeler yazılıyordu.

Dönem vazolarının 1.500’ünden fazlasının üzerinde çoğunluğu antik Yunan alfabesiyle yazılmış ama hiçbir mana ifade etmeyen “anlamsız” yazılar var. Bir kısmında da kadın savaşçıların tasvirleri yer alıyor.

Adrienne Mayor, vazoların üzerindeki resimlerle İskit kurganlarında bulunan giysilerin birbirine benzediğini farketti. Mayor, “Herşey bir önseziyle başladı. Amazonları ve İskitleri tasvir eden antik Yunan vazolarındaki anlamsız kelimelerin manası neydi?” diyor.

Mayor bunu ortaya çıkarmak için üzerinde Amazon figürlerinin yer almadığı vazolardaki yazılarla ilgili olarak Colarusso’ya danıştı.

Colarusso, “3 bin yıl önceki sesleri deşifre ettiğimizde tüylerim diken diken oldu” diyor. Şu anda New York’taki Metropolitan Sanat Müzesi’nde muhafaza edilen, MÖ 400 yılından kalma vazoda cezalandırıcı bir adam ve sepette ölü bir kaz figürü var. Ayrıca Yunan alfabesiyle yazılmış ama bir anlam ifade etmeyen sessiz harflerle dolu sözler yer alıyor. Vazodaki figürü görmeyen Colarusso, antik Çerkes dilini kullanarak çeviri yapıyor: “Bu sinsi hırsız, adamdan çalıyor.”


Colarusso, “Bu cümleyi deşifre etmek bana birşey bulduğumuzu gösterdi. Kafkasya dillerinde halen ‘kh’ gibi sürtünmeli sesler kullanılıyor. Dolayısıyla da Yunanca cümlelerde fonetik İskit sesleri betimlenmiş” diyor.

Mayor, Colarusso’nun tercümelerini test etmek için Yunan kök çekimli yazılar yolladı ve Colarusso bunları tercüme edemedi.

Colarusso başka tercümeler de yaptı. Vazonun üzerindeki figürü görmeden “Köpek adamın yanında oturuyor” tercümesini yaptı, vazonun üzerinde bir köpeğin yanında oturan İskitli okçu tasvir edilmişti.
Çalışma grubunda yer almayan arkeolog Anthony Snodgrass (Cambridge Üniversitesi),“Çalışmanın ikna edici olması için gerçekten çok uğraştılar” diyor. Snodgrass’a göre, araştırmada sadece 12 vazonun kullanılması çalışmayı kısıtlı kılmış.

Araştırmayı yapan uzmanlardan Saunders, “Tüm bunlar birçok soruya yol açıyor: Atinalılar neden vazolarında bu ifadelerin yer almasını istediler? Vazoların çoğu çok az İskitlinin olduğu Kuzey İtalya’ya ihrac edilmişti ve oradaki Etrüsk kurganlarında bulunmuştu. Bütün olarak değerlendirildiğinde, tercümeler antik dünyadaki geniş bağlantıyı gösteriyor. Tunç Çağı’ndaki ticaret yolları, malları İber Yarımadası’ndan Sibirya’ya taşımak için kullanılıyordu. Bu çalışma,birşeye ‘anlamsız’ demek konusunda çok daha dikkatli davranmam gerektiğini gösterdi” diyor.

(nationalgeographic.com sitesinde 23 Eylül 2014’te yayınlanan Dan Vergano makalesi)

Çeviri: Serap Canbek

Kaynak: jinepsgazetesi.com

Mısır Devleti Yönetiminde Çerkesler
Çerkes tarihinin Orta Çağdaki en önemli olaylarından biri 1257-1517 yılları arasında Mısır ve Suriye’de Çerkes Devletinin kurulmasıdır.

O dönem kaynaklarında bu devlet, Çerkes sultanlığı olarakta adlandırılır.Sultanlık, 12-13. yüzyılda Yakın Doğu Asya ve Kuzey Afrikada’ki uzun süren savaşlar sonrası kurulmuştur. Arap Coğrafyacılarının kayıtlarına göre bölgenin iki önemli ülkesi olan Mısır ve Suriye, ekonomik açıdan en gelişmiş devletlerdi. Hindistan,İran ve diğer Asya ülkelerini Avrupa’ya bağlayan ana yollar bu ülkelerden geçiyordu.1099’dan itibaren Suriye ve Mısır,Batı Avrupa şövalyelerinin, haçlıların saldırısına maruz kaldı. Suriye’nin Akdeniz kıyısı,günümüz Lübnan’ı, İsrail ve Filistin, Ürdün’ün bir kısmı Normanlardan oluşan Haçlılar tarafından işgal edilmişti. Mısır hükümdarları-Fatimi Halifeleri ve Suriye hükümdarları-Selçuklu Sultanları Haçlı saldırılarından korunmak için Çerkes ve Türki kökenli asker kullanmaya başladı. Çerkesler ve Türkler bu ülkeleri emir ve atabey olarak yönetiyor ve Haçlıların saldırılarından koruyorlardı. Mısır ordusunun özelikle ağır süvari bölümlerini oluşturan Çerkes Askerlerinin sayısı Kahire Eyyubi Sultanları döneminde (1171-1249) daha da arttı.Bu Sultanlar Kürt kökenliydi ve ordusu esasen Kürt ve Çerkeslerden ibaretti.1187’de Sultan Selahattin’in yönettiği Mısır ordusu Hattın şehri yakınlarında Birleşik Haçlı ordusunu yenilgiye uğrattı. Bu büyük çatışmada Emir Fahrettin Çerkes başta olmakla Çerkes Süvarileri çok önemli rol oynadı.

Selahattin’in ölümünden sonra Emir Çerkes, Kahire ve Şam’da en önemli adam oldu. Tarihçi Raşidettin kaynaklı bilgilere göre 1199’da Fahrettin Çerkes Eyyubi Sultanı’nın yerine iktidara kendi adamını getirdi. 1230 larda Suriye Mısır Eyyubi Sultanlığı önce Harezm sonrada Moğol saldırısına uğradı. İslamın koruyucuları olarak Çerkesler’in rolü daha da arttı ve onlar yeni bir hamle ile Türkmen emiri Aybey’i iktidara getirdiler.1257’de ise onun iktidarını da devirdiler. Uzun bir süre için - 1517’ye kadar- ikitidara Çerkes Sultanları geldi. 1291’de Haçlıları tamamen Yakın Doğu’dan kovdular. 13. yüzyılın sonu-14 yüzyılın başında Moğollara karşı mücadele ettiler.1260 yılında Filistin’de Ayn Celud şehri yakınlarında Sultan Kotuz komutanlığında Çerkes ordusu Kitbugi Moğollarını ağır bir mağlubiyete uğrattı. Moğolların yeni saldırısı 1281’de Kalaun Sultan döneminde oldu.Moğol ordusu, büyük komutan Cengiz Han neslinden olan Mengu Timur tarafından yönetiliyordu. Kalaun’un koruma bölümünün komutanı yüzbaşı Özdemir Al Hac bu çatışmada Mengu Timur’u mağlup etti ve Çerkesler yine galip geldi.

1303’te Çerkesler Şam’ın güneyinde Sefer çölünde Moğol imparatoru Kazan Han’ın ordusunu bozguna uğrattılar.Bu savaştan sonra Moğollar bir daha Suriye’ye saldıramadı.

1382 yılında Kahire’de Malihuk (Çoban) lakaplı Emir Barkuk İbn Anas el Cerkası iktidara geldi. Önceki hükümdarlarla mukayese edildiğinde Barkuk bir milliyetçi idi. Onun iktidarda olduğu yıllarda sadece yüksek ve idari makamlar değil diğer tüm önemli görevlerde Çerkesler’e verildi. Barkuk’un bu politikası yerliler ve Çerkes olmayan askerler, Kürtler, Kıpçaklar, Türkmenler tarafından tepkiyle karşılandı.Fakat Barkuk bütün ayaklanmaları bastırabildi. Onun asıl düşmanı Timurlenk idi. Barkuk, Timur’un elçilerini öldürttü. Uzun süre Suriye’nin Kuzey Doğusunda Çerkesler ve Timur orduları arasında çatışmalar oldu. Timur Barkuk’tan nefret ederdi, fakat Kahire Hükümdarına karşı savaş açmadı.

15. yy Çerkes Sultanlığı tarihinde kültür açısından en gelişmiş dönemdir. Büyük bir kısmı günümüze kadar gelmiş olan mimari eserler yaratılmıştır. Bu dönemde Mısır Çerkesleri, askeri ve siyasi alanda hala etkinliklerini sürdürebiliyorlardı.1426 yılında Emir İnal komutanlığındaki donanma Kıbrıs Adası’nı işgal etti, Çerkes ordusu Kral Jean de Lousignan’ın son haçlılarına karşı galip geldi. 1485-1491 yıllarında Çerkesler üç kez Osmanlı ordularını Türkiye topraklarında yendiler. 1496 yılında Sultan Kaıt’ın (Kuat’ın) ölümünden sonra Mısır’da çeşitli Çerkes grupları arasında kanlı savaşlar başladı .Kısa aralıklarla bu savaşlar 1501’e kadar devam etti. Çerkes beyleri yönettikleri ülkeyi kaosa sürüklediler, ordu bir anarşi içine girdi. Sultan Kanşav el Gauri İbn Biberd iktidarında (1501-1516) durum biraz düzeldi. Çerkes Sultanlığı hala Avrupalı’lar ve Osmanlı’lar için güçlü bir devletti. Kanşav el Gauri döneminde Kahire’ye çeşitli ülkelerin çok sayıda elçileri geldi: Fransa, Ceneviz, Venedik, Osmanlı, İran, Gürcistan vb. fakat Çerkes Sultanlığı artık gücünü yitiriyordu. Çoğu Arap olan yerli halk Çerkeslerden bir işgalci olarak nefret ediyor, onlara’’kötü müslüman’’ diyordu. Araplar, Osmanlı saldırısını asırlık zulümden kurtuluş yolu olarak görüyorlardı.

1516-1517 yıllarında ikinci Çerkes-Osmanlı savaşında yalnız Çerkesler rejime sadık kaldı. Suriye Valileri Hairbey, Halep Valisi ve Şam Valisi Canberdi el Gazali’nin ihaneti yüzünden Kanşav el Gauri ordusu Dabik Çölü’nde (24 Ağustos 1516) Sultan Selim’e yenildi. Bu mağlubiyetin esas sebeblerinden bir tanesi, Çerkes ordusunda tüfek ve topların olmaması idi. Çerkes askerleri onları ‘’zayıflığın silahı’’ olarak görüyordu. Fath-i Mısır kitabının yazarı, olayların şahidi İbn Zunbul şöyle yazar: ‘’Çerkeslerden kimse kılıç veya mızrakla öldürülemedi, onların hepsi gülle ve mermilerden öldü.’’

Kanşav'ın yeğeni Tumanbey Sultan olduktan sonra (1516 sonbaharı)-1517’de Osmanlılarla birkaç kez savaştı, başarı elde edemedi ve 13 Nisan 1517’de Kahire’de idam edildi.

Fakat Çerkesler’in Mısır tarihi bununla bitmedi, Çerkes Emirleri İstanbul’a bağlı olarak bu ülkeyi 1811 yılına kadar yönetti.

Samir HATKO’nun makalesinden alınmıştır. Samir HATKO, Ortaçağ Çerkes Tarihi Uzmanı, Memluk Çerkesleri, Mısır ve Suriye Devletlerinde Çerkes Liderler adlı eserlerin yazarı, Çerkeslerin Ortaçaği’daki konumlarına ilişkin pek çok makalenin yazarıdır.

Suriye’ye giden ilk Çerkesler, 1860’lı yılların ortalarında, Suriye’nin kuzeyinde Halep vilayetine bağlı Maraş Sancağı topraklarına yerleştiler. Çerkeslere, sürekli hükümete karşı ayaklanan Zeytun Bölgesi’nin kontrolünü sağlayacak Osmanlı’nın jandarması rolü verilmişti. 1872 yılında yaklaşık 1.000 Çerkes, Hama ve Humus şehirleri civarına ve Havran Sancağı sınırları içindeki Golan Tepeleri’ne yerleştiler. Çerkeslerin Suriye’ye asıl göç dalgası, başta Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa topraklarından olmak üzere, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı yıllarında başlar. Kafkasya’dan toplu göç yıllarında çok sayıda Çerkes, bugünkü Yugoslavya, Bulgaristan, Romanya, Kıbrıs ve Girit adalarına yerleştirilmişti. Rus Çarlığı’nın resmi istatistiki verilerine göre 1876’da Balkanlar’da 150 binden fazla Çerkes yaşıyordu. Bunlardan 90 bine yakını Bulgaristan’daydı. Çerkesler bu bölgeye Osmanlı Hükümeti tarafından Hristiyan halkların ulusal-kurtuluş hareketleriyle mücadele etmek amacıyla yerleştirilmişlerdi. Nisan 1876’da Bulgaristan’da çıkan ayaklanmada ve Osmanlı-Rus Savaşı sırasında düzensiz Çerkes süvarileri, Osmanlı ordusunun en iyi birliklerinden biri olarak cephenin en sıcak yerlerine atıldılar.

Aralık 1876-Ocak 1877’de İstanbul’da yapılan Avrupa Devletleri Konferansı’nda Çerkeslerin, Balkanlar’dan imparatorluğun Asya vilayetlerine yerleştirilmesi düşüncesi ortaya atıldı.

Rus ordusunun saldırısıyla Çerkesler köylerini terk ettiler ve Osmanlı ordusunun geri çekilen birlikleriyle birlikte yollara düştüler. Ağustos 1878’de Flipopol’da toplanan Rus Komutanlığı Konseyi, Çerkesler dışında evlerini terk eden bütün Müslümanlara Bulgaristan’a geri dönebilme hakkının tanınması kararı aldı. Bu zamana kadar Bulgaristan’ı terk etme zamanı bulamayan Çerkesler ise yerel yönetimlerin tasarrufuyla Bulgaristan Prensliği sınırları dışına yerleştirilecekti. San Stefan ve Berlin Barış antlaşmaları kararlarında, Balkanlar’dan göç etmek zorunda kalan Çerkesler sorunu bir kenara bırakıldı. Sadece Sultan’ın sınır garnizonlarında Çerkes düzensiz birliklerini kullanmamakla yükümlü olduğu karara bağlandı. Böylece Çerkes göçmenler ikinci kez, hem devletler, hem de Osmanlı İmparatorluğu tarafından bundan sonraki yaşamlarını kurmak için her türlü hak ve garantiden mahrum bırakıldılar.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın bitmesinden sonra Kuzey Kafkasya’dan göç, Terek Bölgesi, Abhazya ve Dağıstan’daki antikolonyalist ayaklanma nedeniyle iyice arttı. Bu göçmenlerin bir kısmı Suriye ve Filistin’e yollandı.

1878 ilkbaharından başlayarak iki yıl boyunca Suriye kıyılarına düzenli olarak Balkanlar’dan ve Kafkasya’dan gelen Çerkes göçmenleri taşıyan Osmanlı ve Avrupa gemileri yanaştı. Göç, son derece zor koşullarda gerçekleşiyordu. Göçmenler kıyıya çıktıktan sonra sürekli olarak yerleşecekleri bir yer verilmesini bekleyerek açık havada yatıp kalkıyorlardı. Binlerce Çerkes açlıktan ve bir türlü yakalarını bırakmayan bulaşıcı hastalıklardan öldü. Avrupalı elçilerin Çerkes göçünün korkunçluğunu anlatan çok sayıda yayınlanmış ve yayınlanmamış anıları vardır.

Çerkeslerin Kuzey Kafkasya’dan Suriye’ye göçü küçük ölçülerde de olsa 20. yüzyılın 20’li yılları başına kadar sürmüştür.

Çerkeslerin yoğun olarak yaşadığı Golan Tepeleri’nin 1967’de İsrail tarafından işgal edilmesiyle burada yaşayan Çerkesler Şam’a ve Amerika’ya yerleşmiştir. Mavera’i Ürdün’e (Trans-Ürdün), Hama, Humus ve Halep kentlerinin yakınlarına yerleştiler. Kurdukları Amman, Ceraş, Kuneytra ve Mumbuc köyleri zamanla büyüyerek kentlere dönüştü. 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin eyaleti olan bugünkü Suriye ve Ürdün’ün sınırları 1. Dünya Savaşı’ndan sonra belirlenmiştir. Burada adı geçen aynı bölgeye yerleşmiş köylerden bazıları Ürdün sınırları içinde kalmıştır.

Suriye’ye göç eden Çerkeslerin sayısını tam olarak belirlemek zordur. 1878-1880 yıllarındaki nakilleri yönetimler tarafından sağlam bir istatistik kaydı tutulmadan gerçekleşti. Çerkeslerin kendileri de istatistik kaydı tutacak durumda değildiler. Üstelik Balkanlar’dan ikinci göç döneminde önemli bir bölümü yollarda ölmüştü. Şam ve Beyrut’taki Rus elçilerinin verilerine göre, 1878-1880 yıllarında Suriye’ye göç eden Çerkeslerin sayısı 40 bin-50 bin arasında değişmektedir. Türkiyeli tarihçi Çerkes İzzet Aydemir, yaptığı araştırmalara dayanarak, anılan dönemde Suriye’ye 70 bin kadar Çerkesin yerleştiğini kabul etmektedir (Suriye Çerkesleri ile ilgili ilgili bkz. Kafkasya Kültürel Dergi-İzzet Aydemir(cilt 4, sayı: 15, 1967).

Suriye’de sağlam istatistiksel veriler, Mavera-i Ürdün’de 1920’de Fransa ve İngiltere’nin sömürgeci manda yönetiminin kurulmasından sonra elde edilmiştir. 1935’teki sayıma göre, Suriye’de 25.000 kişilik nüfus oluşturan 4.039 Çerkes ailesi yaşıyordu. Buna göre bir ailenin 5 ila 8 kişiden oluştuğu görülmektedir.

Mavera’i Ürdün’deki sekiz Çerkes köyünde aynı dönemde 9. 000 kişi yaşıyordu; bunlardan 850’si Çeçen’di.

Filistin topraklarında (bugünkü İsrail) kurulan iki Çerkes köyünde (Reyhâniye ve Kfar-Kama) 30’lu yılların başında 900 nüfus sayılmıştır.

Yönetim, Çerkeslere miri arazi, yani devlet arazisinden toprak verdi. Dağıtım şu esasa göre yapılıyordu:

Üç kişiden oluşan aile 70,

4-5 kişilik aile ise 130 dönüm toprak alıyordu.

Suriye’ye 1905’te göç eden Anzor ailesinden Kabardey soyluları 600’er dönüm toprak aldılar.

Çerkes aileleri, toprakları, daha önce ait oldukları toplumsal sınıftan bağımsız olarak (askerlik hizmeti yapmaları karşılığı) feodal askeri-tımar sistemine göre paylaşıyorlardı.

Çerkes göçmenleri, yerleştirildikleri bölgelerin ekonomik gelişimine katkıda bulundular. Daha gelişmiş tarım aletleri, tekerlekli arabalar yapmaya, taş evler ve değirmenler inşa etmeye başladılar. Geleneksel tarım tekniklerini geniş ölçüde uyguladılar ve darı, yulaf gibi yeni bitkiler yetiştirdiler. On yıl boyunca Suriye ve Filistin’de bulunan Rus bilim adamı A. Ruppin şunları yazıyor:

Çerkesler beraberlerinde Kafkasya’dan daha gelişmiş tarım aletleri alışkanlıklarını, yük arabası (iki yekpare ağaç tekerlekli ve demir çemberli) kullanımını, yulaf ekimini ve ev aletlerinde büyük bir nizam getirdiler. Ayrıca çalışkanlar; tarlalarını taşlardan temizliyorlar ve hemen hepsi varlıklı sayılabilecek yaşam düzeyine eriştiler.

İlk günlerden itibaren Osmanlı yönetimi, Çerkesleri, idari ve askeri hizmete, en başta da polis teşkilatına almaya başladı. Amman’da çevre sakinlerinden 300 kişilik bir polis süvari birliği oluşturulur. Başında Mirza Vasfi bulunuyordu. Çerkes polislerinden oluşan bunun gibi süvari bölükleri Kuneytra’da, Halep’te, Ceraş ve Kerak’ta (Ceras ve Kerak, bugün Ürdün sınırları içindedir) yerleşmişti. Bu birliklere halktan vergi toplamak, ana yolları korumak ve en başta da hükümete boyun eğmeyen bedevi kabileleriyle mücadele etmek gibi görevler verilmişti. Bu birlikler, düzenli ordu kuruluşuyla organize oluyorlar, ustaca silah kullanan kişilerle takviye ediliyorlar ve silahlı kuvvetlerin en iyi birliklerinden birini oluşturuyorlardı. Polis teşkilatındaki hizmet, düzenli ordudaki hizmetle bir sayılıyordu. Çerkes birlikleri Dürzilerin ve şehirlerin isyanlarını bastırmakta kullanılıyordu. Onlar sayesinde bedevi kabilelerinin tarım bölgelerine baskınları sona erer ve bu kabilelerin bir kısmı da hükümetin itaati altına sokulur.

Komşu halklar ile ihtilaflar

Çerkes göçmenleri, komşu halklarla mücadeleye sürüklemek amacıyla Osmanlı yönetimi çözümsüz bir çekişmeyi, arazi anlaşmazlığını körükler. Çerkeslerin Sultan’ın hediyesi olarak aldıkları toprakları, bedeviler, Dürziler, Kürtler ve fellah Araplar kendi otlakları sayıyorlardı. Görüşmeler genellikle başarıya ulaşmaz ve tartışan taraflar silaha sarılır.

Golan Tepeleri’ne yerleşen Çerkesler daha ilk günlerde oradaki göçebe bedevi Fadıl kabilesinin saldırısına uğrarlar. İlk önce iki taraf arasında silahlı çatışma meydana gelir. Bunu Bedevilerin, Çerkes köyü Mansura’ya büyük bir baskın düzenlemeleri izler. Osmanlı yönetimi bu olaydan yararlanır ve Bedevilerin üzerine tenkil seferi düzenleder. Bu seferin ardından Çerkesler, kan davası geleneğine uyarak göçebelere karşı saldırı düzenlerler.

Şam’daki İngiliz elçisinin raporunda 15 Ağustos 1881’de Kuneytra yakınlarında Çerkeslerle Fadıl kabilesi arasında olağan çarpışmalar meydan geldiği bildiriliyor. Her iki taraftan bu çatışmaya birkaç yüz kişi katılır. Çatışma, ölü ve yaralı olarak birkaç kişi kaybeden Bedevilerin geri püskürtülmesiyle sona erer. Çerkeslerin de yaklaşık o kadar kayıp yaşar.

Aynı yıl Golan Tepeleri’ndeki Çerkesler ve Fadıl kabilesi arasında barış antlaşması yapılır. Zamanla dağınık haldeki göçebe kabilelere üstünlük sağlayan Çerkesler, bir kısmını Golan Tepeleri’nden çıkarmayı başarırlar.

Barış antlaşmasının imzalanmasıyla Beni Sahr kabilesinin Mavera-i Ürdün’e yerleşen Çerkesleri oradan çıkarma girişimleri de sona erer. Fakat meydana gelen olayların çoğunda Bedevi-Çerkes anlaşmazlığı kan davası özelliği kazanı ve uzun yıllar boyunca sürer. Öyle ki Çerkesler tarafından 1878’de Halep yakınlarında kurulan Mumbuc köyü, göçmenlere tahsis edilen topraklar üzerinde hak iddia eden iki kabilenin–Abu Sultan ve Beni Said- saldırısına uğrar. Mumbuclularla göçebeler arasındaki mücadele 20. yüzyıl ortalarına kadar sürer.

Bedevilerle çatışmalarda Çerkesler, savaş yeteneği ve silah bakımından üstünlük sağlıyorlardı; fakat sayı olarak onlardan önemli ölçüde geri kalıyorlardı. Üstelik Çerkes köylerinin aynı zamanda iki veya daha fazla kabileyle mücadele etmesi gerekiyordu. Bedevi-Çerkes anlaşmazlıklarında her iki taraf da çeşitli düşmanca eylemlerde bulunuyorlardı. Göçebeler sığırlarını Çerkeslerin tarlalarına sürüyorlar ve ekinlerini çiğnetiyorlardı. Bazen de Çerkesler bu sürülere el koyuyorlar, su kaynaklarına Bedevileri yaklaştırmıyorlardı.

Özellikle arazi anlaşmazlığından kaynaklanan Dürzi-Çerkes çatışması sürekli ve kanlı bir hal almıştı. Dürziler de bedeviler gibi eskiden beri Golan Tepeleri’nde hak iddia ediyorlardı. Önceleri Dürziler keşif hareketleriyle ve Çerkes köylerine ateş etmekle yetiniyorlardı. 1881 yılında Çerkesler üzerine birkaç büyük baskın düzenlerer. Ancak bu baskınlar, baskıncılar adına başarısızlıkla sonuçlanır; 600 kişilik Dürzi birliği Mansura köyüne yaptığı baskında bozguna uğrar. Bu olayları Çerkes süvarilerinin Dürzi bölgelerine karşı baskınları izler. Düşman tarafların barış anlaşmasına vardıkları 1889 yılına kadar kanlı çarpışmalar meydana gelir.

1894’te yeni bir çatışma patlak verdi. Buna bir Dürzi grubunun küçük bir sürüyle yol alan Çerkes çiftine saldırması neden olur. Çatışma sırasında bir Çerkes kadın öldürülür. Kafkas geleneklerine göre bir kadının öldürülmesi çok ağır suç sayılıyordu. Fakat Çerkes yaşlıları gençlerin intikam almasını yasaklayarak suçluların cezalandırılması talebiyle Kuneytra kaymakamına başvururlar ve meydana gelen olayın incelenmesi için Dürzi şeyhlerine bir heyet gönderirler. Şeyhler olaydan dolayı üzüntülerini belirtirler ve şeriat kurallarına göre kan bedelini (300 Türk Lirası) ödemeye ve teşhis edilmesi durumunda da suçluları vermeye hazır olduklarını bildirirler.

Anlaşma gereğince Çerkes temsilcileri teşhis için yola çıkarlar, fakat yolu kesen Dürzilerin saldırısına uğrarlar. Çıkan çatışmada 4 Dürzi öldü ve yeniden iki taraf da savaşa hazırlanmaya başlar. Havran’dan Lübnan’ın bütün Dürzi bölgelerine acil yardım çağrısıyla ulaklar salınır. Hasbeyi, Raşeyi, Vadi-Acama’dan Dürzilerin merkezi Mecel-Şems’e doğru hemen müfrezeler yola çıkar. Lübnan’dan para ve silah geldi. Dürzilerin savaş hazırlığına Lübnan Valisi Naim Paşa müdahale etmek zorunda kalır ve onun emriyle bu olayla ilgili adli soruşturma açılır.

Kuneytra kaymakamı bir jandarma müfrezesiyle savaş hazırlıklarını durdurmak amacıyla Dürzilerin yanına gider. Fakat esir alınır ve ancak daha önce tutuklanan Dürzilerin karşılığında serbest bırakılır.

Daha sonra kaymakam, çevredeki köylerden Çerkes savaşçıların toplandığı Mansur’a gelir. Kaymakam davayı yasalara göre soruşturacağına kesinlikle söz vererek dağılmalarını ister. Çerkesler iktidarın temsilcisine inanır ve dağılırlar.

24 Mayıs günü sabah saat 10’a doğru 10 bin kişi dolayındaki Dürzi ordusu Mansur’a yaklaşarak uzaktan ateş açar. Evlerin pencerelerinden ve çatılarından karşı ateş açılır. Silah seslerine komşu köylerden Çerkesler koşup gelirler. Çarpışma 14 saat kadar sürer. Başlangıçta Dürzileri köyün yanına kadar yaklaşır ve içine girmeye çalışırlar. Fakat sayıca üstün olmalarına rağmen Çerkesler tarafından geri püskürtülürler. Rus elçisi Balyayev’in bildirdiğine göre, bu çatışmada 88 Dürzi ölür. Çerkeslerden ise 44 erkek, 4 kadın, 7 çocuk ölür ve 4 kişi de yaralanır.

Aynı günün akşamı olay yerine vilayetten polis teşkilatı amiri Hüsrev Paşa gelir. Her iki tarafın liderlerini toplayarak barış anlaşması yapılmasını teklif eder. Ancak Çerkes tarafı sadece Dürzileri suçlu sayarak ve cezalandırılmalarında direnerek bunu kesinlikle reddeder. Polis amiri sadece idari makamlar tarafından tahkikat yapılıncaya kadar hiçbir düşmanca eyleme girişilmeyeceğine dair söz alır.

Çerkesler, adli soruşturmadan adil bir sonuç çıkacağından ümitleri olmadığından İstanbul’a yüksek unvan sahiplerine, hatta bizzat Sultan’ın adına resmi makamlar aracılığıyla yazı (tahrirat) gönderirler. Yazıda Suriye Vilayeti Valisi Rauf Paşa’yı, Dürzileri gizlice himaye etmekle suçlarlar ve değiştirilmesini talebinde bulunurlar. Sonuçta Vali ve Kuneytra kaymakamı değiştirilir.

Yeni Vali Osman Nuri Paşa, meselenin çabucak kapatılması hakkında İstanbul’dan gelen emri yerine getirerek kendi başkanlığında Dürzi-Çerkes anlaşmazlığını soruşturarak bir komisyon kurar. Çerkeslere teklif edilen şartlara göre Dürziler Mansurlular’a 1.000 Lira ödeyecekler ve onlardan özür dileyeceklerdi. Müzakere 9 Ağustos’ta yapılır. Hasbeyi, Raşeyi, Beka-Atı ve Mecel Şems’ten 35 Dürzi şeyhi Masura’ya gelir ve özür diler.

Yapılan anlaşmaya rağmen, iki taraf da yeni bir çatışma çıkacağı beklentisiyle yaşadılar ve buna hazırlanmaya devam ederler.

1895 sonbaharında yeni bir Dürzi ayaklanması çıkar. Dürzi ayaklanmaları bir yandan ulusal bağımsızlık karakteri taşıyor, diğer yandan da Hristiyanların katledilmesi, Fellahların yağmalanması gibi haydutluk eylemlerini de içeriyordu.

İsyan sırasında Çerkeslerle Dürziler arasında, eski düşmanlığı canlandıran ve yeni çarpışmalara neden olan küçük çatışmalar meydana gelir. 19 Kasım sabahı 3 bin kişilik Dürzi ordusu ikiye ayrılarak Mansura köyüne yönelir. Bir bölümü Çerkeslerin üzerine saldıracak, diğer bölümü de (Fadıl Kabilesi) yan tarafa sarkacaktı. Çerkes ve bedevi birliklerin genel toplamı 2 bin kişiydi. Başlarında Çerkes ileri gelenlerinden Ançok Ahmet Bey vardı. Birleşik ordu köyden çıkar ve Dürzilerle savaşa tutuşur. Çarpışmanın en şiddetli anında Ahmet Bey ölür ve Çerkes-Bedevi birlikleri geri çekilmeye başlar. Fakat o sırada Mirza Bey’in bulunduğu Çerkes polis süvari bölüğü yetişti ve Dürzilere hücüm etti. Hemen ardından Beyrut’tan polis birliği yetişir ve o da Dürzilerin üzerine hücüm eder. Dürziler savaş meydanında 400 ölü bırakarak kaçarlar. Çerkes ve Bedevi birlikleri Dürzileri kovalayarak Dürzi bölgelerinin içlerine kadar ilerler, merkezleri Mecel-Şems’i yakıp yıktılar. Dürzilere karşı oluşturulan orduya, başında Said Paşa’ın bulunduğu Kürt birlikleri de katılır. Birleşik ordu hücuma devam eder ve Halos, Harar, Ayne Koniye, Zehitu ve Beka Atu köylerini ateşe verir.

4 ve 7 Aralıkta Osmanlı kuvvetleriyle Dürziler arasında isyancıların yenilgiye uğradığı çarpışmalar meydana gelir. Ceza olarak hükümet Dürzi bölgelerinin önceki özerkliğini kaldırır.

Suriye’nin askeri tarihinde Osmanlı hizmetinde bulunan birçok yetenekli Çerkes subayın adı geçer. Bunlardan biri de 20. yüzyıl başında Suriye’de bulunan Mareşal Osman Fevzi Paşa’dır. Suriye Vilayeti Polis Teşkilatı’nın başında Halep şehri askeri komutanlığı makamındaydı. Suriye tarihinde, Amman’da bulunan Çerkes Süvari Birliği’nin komutanı General Mirza Paşa Vasfi ve diğer birçoklarının adı geçmektedir.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında Türk hükümeti Suriye’nin Çerkes bölgelerinde de seferberlik ilan eder ve acemi erler cephelerin en sıcak noktalarına gönderilir. Çerkes polis birlikleri askeri komutanlık tarafından Suriye’deki ulaşım yollarının ve yiyecek üslerinin korumasında kullanılır.

1916 yılında Mekke Şerifi Hüseyin ve oğlu Faysal İngiltere’nin desteklediği Arap isyanını başlatırlar. Osmanlı baskısını üzerlerinde hisseden Suriye Arapları isyanı aktif olarak desteklediler.

Bu bölgedeki Çerkes halkı politik olarak zor bir durumda kaldı. Osmanlı Devleti ile birliğe sadık kalmaları, Çerkeslere Türklerin askeri hizmetlileri olarak Arapların düşmanca hareketlerini artırdı. Çerkes köylerinin en yaşlıları o zamanlar Araplarla aralarında sürekli olarak meydana gelen silahlı çatışmaları hatırlıyorlar. Şerif Hüseyin’in ordusu Kuzey Suriye’ye geldiğinde, Çerkes kasabası Mumbuc’un yakınında yaşayan Araplar onlardan Mumbuc’un yıkılıp yağma edilmesini istediler.

Arap ordusunun yaklaştığını öğrenen Çerkesler, Mumbucluların Arap isyanını desteklemek arzusunda olduklarını bildiren bir heyet gönderirler. Bu Çerkeslerin savaş yıllarında Arapların tarafında yer aldığı ilk olaydı. 1920’de Suriye’nin Fransız birlikleri tarafından işgali başlayınca Mumbuclular Araplarla yaptıkları anlaşmaya sadık kalarak Fransızlara karşı silahlı direniş gösterirler. Fakat motorize birliklerle yaptıkları savaşı kaybederler.

Mavera-i Ürdün’de de Çerkesler İngiliz birliklerine karşı sert direniş gösterirler. 1918 Mart’ında, General Allenbi’nin 6. İngiliz ordusunun baskısıyla Türk birlikleri geri çekilir. Çerkes birlikleri İngilizlerle çarpışmaya girer. Her iki taraftan verilen büyük kayıplardan sonra sayı ve silahça üstün olan İngilizler kazanırlar ve Mavera-yı Ürdün’ü işgal ederler.

Nisan 1920’de San Remo’da yapılan konferansta galip Avrupa devletleri Arap topraklarını Osmanlı Devleti’nden kesin olarak koparırlar. Manda sistemine göre, Milletler Cemiyeti, Irak ve Filistin’i İngiltere’ye verir. Suriye’nin büyük kısmı Fransa’nın sömürge iradesine geçer.

Çerkes göçmenleri Osmanlı Hükümeti’ne boyun eğmeyen topluluklarla bu şekilde mücadeleye çekilirler. Küçük adacıklar halinde Suriye’nin sınır bölgelerine dağıtılan Çerkesler, komşu halklarla hiç bitmeyen silahlı çatışma içinde yaşadıklarından, hükümetlerin askeri dayanağı olmak zorunda kalırlar.

DİPNOTLAR :
[1] Suriye’nin güneybatısında bulunan Havran bölgesine 1711 ve 1860 yıllarında Lübnan’dan göç eden Dürziler yerleşmiştir. (Ç.N)
[2] 1967’de Golan Tepeleri’nin İsrail tarafından işgal edilmesiyle burada yaşayan Çerkesler Şam’a ve Amerika’ya yerleşmiştir. (Ç.N)
[3] 19.yüzyılda Osmanlı Devleti’nin eyaleti olan bugünkü Suriye ve Ürdün’ün sınırları 1.Dünya Savaşı’ndan sonra belirlenmiştir. Burada adı geçen aynı bölgeye yerleşmiş köylerden bazıları Ürdün sınırları içinde kalmıştır. (Ç.N)
[4] Suriye Çerkesleri ile ilgili bkz. Kafkasya Kültürel Dergi-İzzet Aydemir (Cilt 4 Sayı:15,1967)
[5] Reyhaniye ve Kfar-Kama (Ç.N)
[6] Ceraş ve Kerak, bugün Ürdün sınırları içindedir. (Ç.N)

A.V. Kuşhabiyev
Adige, Kültür-Tarih Dergisi-Mıyekuape (Maykop) Sayı:3, 1991
Çeviren: Murat Papşu
Kaynak: Yedi Yıldız Dergisi, 1994, Yıl:1, Sayı:4 Sayfa:18-19-20-21

Kafkasyada Çerkesler

Aralık 12, 2018

Kuzey Kafkasya’nın yerli halkı olan Çerkesler bu adı Grekler tarafından batı Kafkasya da yaşayan halklara verilmiş kerket ya da benzeri bir adın değişerek bugünkü adına dönüşmesiyle almışlardır. Fakat Çerkesler kendilerine adığe demektedirler.(1)
Adiğe-abhaz gurubu, vücuda getirilmiş iki antik uygarlık olan Kuban ve Kokhide kültürlerine de imzalarını atmışlardır. Kuban kültürü yaklaşık dörtbin, Kolkhide kültürü ise üçbinikiyüz yaşındadır.(2)

Filoloji doktoru prfesör Turçaninov Kafkas ve doğu Avrupa halklarının yazı ve dillerine ait eserler adlı Sovyetler Birliği bilimler akademisince yayımlanan eserinde, Abhazca’nın Sovyet dilleri arasında ilk yazılı dil olduğunu belirterek Kolkhide ve Kuzey Kafkasya’da ki Maykop kazılarında çıkan Abhazca (Abazaca) tabletlerini yayımlamıştır.(3)

Bu kültür insan uygarlığı tarihinde ilk defa ateşi kullanarak demir, altın gibi madenleri işleyen toplumdur. Bulunduğu gibi bronz dökümü ve demircilik de Kafkasya üzerinden eski Yunan’a geçmiştir. Hephaistos’un daKafkasya da demircilik yaptığı bilinmektedir.(4) Sonlarında ise bölgeden gelip geçen halklar şunlardır; İskitler, Sarmatlar, Alanlar, Gotlar, Hunlar, Moğol Avarları (Dağıstan Avarları ile karıştırılmamalıdır. ) Araplar, (Araplar, Kuzey Kafkasya’yı işgal edememişler, ancak Hazar kıyılarını ve Dağıstan’ın az bir kısmını işgal etmişlerdir.) Moğollar (Cengiz), Timur ve Kırımlılardır.

Kaskaysa’nın Karadeniz ve Kırım kıyılarında ticaret kolonileri kuran Grekleri ve Cenevizlileri işgalci saymak mümkün değildir. Onlarla Kafkasyalılar arasındaki ilişkiler ticaret alanında olmuş, Bu arada karşılıklı kültürel etkileşimler de meydana gelmiştir.(5)
Kaskaysa, tarih boyunca çeşitli akınlara ve işgallere uğramış olmakla beraber bunların çoğu kalıcı olamamıştır. Ancak yüzyıllarca sürmüş savaşlardan sonra 21 Haziran 1864’de tamamlanan Rus işgali kalıcı olmuştur. Diğer işgalciler, ülkenin tamamına sahip olamamış, ancak belli bir bölgesine geçici bir zaman için egemen olabilmişlerdir. İşgal sırasında dağlara itilen yerli halk, işgalcilerin uzaklaşmasıyla yeniden düzlüklere inmiştir. Ancak son savaş olan Rus savaşında, düşman sadece ovaları işgal ile yetinmemiş, son noktasına kadar dağları da işgal altına almış ve bütün ülkeye hakim olmuştur. Bugün de aynı durum devam etmektedir.(6)

Tarihçi İsmail Berkok, Tarihte Kafkasya kitabında Kaskas-Rus savaşlarını şu dönemlere ayırmaktadır.

Birinci dönem; 968- 1230. Svyatislav’dan Altınordu devletinin kuruluşuna kadar.262 yıl sürdü.

İkinci dönem; 1556- 1864. Altınordu devletinin yıkılışından 1864’de Kafkasya’nın kesi olarak işgaline kadar 308 yıl sürdü.

Bu ikinci dönem de üçe ayrılmaktadır;
hazırlık savaşları; 1556- 1762. 206 yıl
kesin savaşlar;1763- 1845. 82 yıl
Sonuç savaşları; 1846- 1864. 18 yıl

Hem insan sayısı, hem de silah bakımından eşit olmayan güçler arasında yapılan savaş sonunda haklı olan değil, güçlü olan kazandı. Kaskaslıların gücü bittiğinde, savaş da bitti.(7)

Kafkas-Rus savaşları, kanlı ve vahşiyane oldu. Ruslar kadın-erkek, çoluk-çocuk demeden soykırım (jenoist) uyguladılar. Dağıstan, Çeçenistan, Osetya ve Kabardey bölgelerinden Osmanlı ülkesine göçler oldu, batı Kafkasya halkları ise (Adığı, Wubıh, Abaza halkları) toptan sürgün edildi.( 8 )

Kuzey Kafkasya da egemen olmak ve burayı Rusya topraklarına katmak için çarlık rejimi değişik yöntemler, çeşitli politikalar uyguladı. Bunların tamamı feodal- militer nitelikte idi. Bu politikaların başlıca önemli noktaları bize göre şunlardır; Adığe topraklarına Rus Kazak askerleri ve köylülerinin yerleştirilmesi ve koloniler kurulması,

Yerli feodalleri ve eşrafı kendi tarafına çekme,
Adığeler arasındaki sınıf mücadelesini ve iç sorunları kendi çıkarları için değerlendirme, İslam dini’nin ve din adamlarının Adığeler arasındaki etki ve rolünü sınırlama,(9) Rusların bu politikaları karşısında Çerkeslerin ataları genellikle büyük asalet, akıllılıkla ayrılıyorlardı ve hamaratlıkları, çalışkanlıkları ile ünlenmişlerdi. Zamanla barışçı yaşamları savaş velveleleriyle bozuldu ve onlar, karşı konulmaz bir bağımsızlık aşkıyla birlikte kendilerinde olağanüstü bir savaşçılık geliştirdiler ve komşuları için tehdit oluşturmaya başladılar. Sert ve katı eğitimleri onları hem kızgın sıcağa, hem dağların soğuğuna dayanmaya, hem de yokluklara şikayet etmeden katlanmaya alıştırıyordu. Silah kullanmayı bilmek Çerkes’in en başta gelen yükümlülüğüydü. Yaman bir atın üstünde, yelme giymiş, genellikle hırpani ve kirli, fakat her zaman çok şık silahlanmış, mahir ve dayanıklı olarak ailesini bırakır ve bayrama gider gibi savaşa giderdi. Biniciliğin coşkun ruhu onda tamamen her şeyiyle gelişmişti. Çerkes ölümden değil şerefsiz bir yaşamdan korkar ve cesaretle düşmanın üzerine atılırdı. Ayrıca, savaş meydanında ölenlerin cenazeleri Adiğe halkı için kutsaldı. Atalarının mezarlarına derin bir saygı ve özen gösterirlerdi.(10)

Fakat Çerkeslerin bu üstün savaşçı özellikleri Rusların soykırım ve sürgünleri karşısında günden güne gücünü kaybediyordu. Bu doğrultuda Çerkeslerin uygun şartlarda Rusya ile anlaşıp savaşı bırakması daha uygun olabilir ve belki bu şekilde soykırım ve sürgün önlenebilirdi. 21 Mayıs 1864 tarihinde savaş bitti ve Kafkasya tamamen Rusya’nın eline geçti.

Aralıklı olarak yüzyıllarca sürmüş olan bu savaşların sonunda Kafkasyalıların yenilgisi kaçınılmaz mıydı? Bu soruya; Dışardan yardım alınmaması durumunda evet kaçınılmazdı, diye cevap verilebilir. Çünkü;Rusların güçlü bir devletleri vardı, Kaskasyalıların yoktu. Kendilerine özgü toplum yapılarında geleneklerine göre yaşamlarını sürdürüyorlardı. Ruslar sayıca fazlaydı, Kafkaslılar azdı. İki taraf da iyi savaşıyorlardı, ancak Rusların modern ordularına ve silahlarına karşılık, Kafkaslıların silahları ilkeydi. Tüfek, kama, kılıç gibi silahlardı. Topun üstüne kılıçla saldırıyorlar ve çok kayıt veriyorlardı. Tüfekleri için barut bile bulamıyorlardı. Savaş taktikleri baskın, vur-kaç şeklinde oluyordu. Kesin sonuçlu muharebelere girme olanakları yoktu.

Ruslar’ın genişleme, sıcak denizlere inme ve Hindistan’a girme gibi uzun vadeli bir planları vardı ve bu planı gerçekleştirebilmek için Kafkasya, elde bulundurulması gerekn jeopolitik bir bögeydi. Bu nedenle Rusya, ne pahasına olursa olsun Kafkasya’yı ele geçirmek emelindeydi, nitekim Rus kaynakalrına göre Rusya, Kafkasya savaşlarında 1.5 milyon askerini kaybetmişti.(11)

Rusların bu emellerini nihayet gerçekleşmesi Çerkeslerin umduğu gibi bir sonuç doğurmadı, yani göç ve sürgün devam etti. Tarihte bunun örnekleri çok görülmüştür. Bu bir politikadır. Aynı zamanda, soykırım ve sürgün toplumları ve kültürleri yok etme yöntemleridir. Bu yolla bölge yerli unsurlardan temizlenerek işgalcinin saf yurdu haline getirirler. Bu günümüzde bilgisayara format atmakla aynı anlama geldiğini söylememiz yanlış olmaz. Bu yolla bölge sıfır km araba gibi sorunsuz kullanılmaya hazırdır. Sürülenler ise gittikleri ülkelerde dillerini ve kimliklerini yitirerek asimile olurlar yani tarihten silinirler.(12)

Ruslar soykırımı, savaş boyunca Karadeniz’den Hazar’a kadar teslimi ile Dağıstan ve Çeçenistan’da savaş sona erdi, ancak batıda, yani Çerkesistan’da savaşın devam ettiği beş yıl içinde, 1864’e kadar soykırıa da devam edildi, çünkü Rusya’nın amacı, Kuzey Kafkasya’nın batı dünyasına açılan penceresi olan Karadeniz Kıyılarını kesin olarak Çerkesler’den arındırmaktı. Bunun yolu da savaş sırasında halkı olabildiğince yok etmek (jenosit), kalanları da topraklarından sürmekti. Bu plan, aynen uygulandı. Ölenler öldü, kalanlar 1864’de toplu olarak Osmanlı ülkesine sürüldü. Geride kalan az sayıda halk da (85 bin kişi kadar), bugün Adığey Cumhuriyeti’nin bulunduğu bölgeye sürüldü. Kıyı bölgesinde, 15 civarında Şapsığı köyü kaldı. Bunlarında kıyıya 20 km’den fazla yaklaşmaları yasaklandı. Aşağı yukarı Amerikalıların Kızılderililere uyguladığı jenosit ve iskan yöntemlerinin aynısı Çerkeslere’de uygulandı. Boşaltılan yerlere Ruslar ve Kazaklar yerleştirildi.

Göç, 1864 kesin yenilgisinden önce başlamıştı, ancak 21 Mayıs 1864’de silahların susmasıyla, göç toplu sürgüne dönüştürüldü. Daha sonraki yıllarda da göçler, aralıklı olarak devam etti.

Sürgün sırasında halkın yarısı açlık ve hastalıktan öldü. Çeşitli rakamlar ortaya atılmakla beraber, sürülen Çerkes sayısının bir buçuk milyon civarında olduğu kabul edilmektedir.(13)

Çerkeslerin Müslüman olmaları nedeniyle Osmanlı Devleti, onları kendi ülkesine yerleştirmeyi kabul etmiş ve bu konuda Rusya ile anlaşmıştı. Osmanlı Devletinin Çerkesleri kabul etmesinde, din olgusunun dışında nedenler de vardı. Onları en iyi şekilde kullanmanın hesaplarını yapmıştı. Ruslarla yapılan uzun savaşlar nedeniyle savaş, Çerkesler için artık bir yaşam tarzı olmuştu. Erkekler hep silahlıydı, onların bu savaş deneyimlerinden yararlanmak mümkündü.

Bağımsızlık isteyen balkan halkları( Bulgarlar, Sırplar) Osmanlı devletine karşı başkaldırı içindeydi. Rusya ve Avusturya, Fransa, İngiltere (kısaca hristiyan dünyası onların arkasındaydı. Osmanlı Devleti, Çerkesleri kullanmak için 300 bin Çerkesi balkanlara yerleştirdi. Şimdiye kadar anayurtlarını savunmak için Rusya ya karşı savaşan Çerkesler, artık Osmanlı adına balkanlarda savaşacaklardı. Anadolu’’ya yerleştirilen göçmenler’de Samsun, Amasya, tokat, Sivas, Maraş, Çukurova, Suriye ve Ürdün hattı boyunca yerleştirilmişti. Amaç, Rum, Kürt ve Ermenilere karşı denge oluşturmaktı.(14) Çerkesler, yerleştirildikleri Osmanlı topraklarının dillerini, geleneklerini bilmiyorlardı, sade bir din birliği vardı.

Çerkes kültürünün orjinali ise anayurtları Kafkasya’da binlerce yıllık uzun bir süre içinde oluşmuştur.

Bu kültürün başlıca özellikleri;
1-Çerkesler yerleşik bir toplumdur. Köyler büyümüştür, ancak henüz kent aşamasına gelmemiştir. Tarım ve el sanatları ileridir.
2-Merkezi (örgün) otoriteye dayanan devletleri yoktur, anacak yaygın otoriteli (gelenek-habze), demokratik özgür fakat disiplinli bir sosyal yapıları vardır ki ideal bir örnek olarak gösterilmektedir.
3-Hiçbir dil grubuna sokulmayan dilleri gibi dinleri de sade ve orjinaldir. Tek tanrılı bir anlayış vardır ve bu tanruya THA derler. THA kavramına dayanan Çerkes (Adığe) inancı Musevilikten, Hristiyanlıktan ve İslamiyet’den daha eskidir.
4-Kafkas sosyal yaşamında kadına gösterilen saygı, kız erkek eşitliğine dayalı ilişkiler, düğünler, kıyafet, müzik, folklör Çerkes kültürünün ve kimliğinin özelliklerini oluşturmaktaydı.
5-Kısaca Çerkes kimliği tanrı, gelenek, insanlık (THA,Habze,Zıfiğe) üçlü kavramına ve temeline dayanıyordu ve amaç da insanlık olarak belirlenmiş ve şu kısa cümlede özetlemişti; Çerkeslik insanlıktır(Adığağer zifiğe).

Yukarıda kısaca özetlenen Çerkes kimliğinin köklü olarak değişmesine sebep olan ve dönüm noktasını oluşturan iki önemli tarihsel olay vardır ki birincisi din değiştirmeleri, ikincisi de anayurtlarından sürülmeleridir.

Günümüzde Çerkesler, az bir kısmı anayurtları Çerkesistan’da çoğu Çerkesistan dışında olmak üzere coğrafi bir bölünmüşlük ve dağınıklık içinde bulunmaktadırlar. Abhazların durumu da aynıdır.

Kafkasya’daki Çerkesler’de Ruslar tarafından siyasal olarak üç ayrı birime bölünmüştür. Bunlar Adığey Cumhuriyeti, Karaçay Çerkes Cumhuriyeti (özerk bölgesi) ve Kabartay-Balkar Cumhuriteyi’dir(15)

1-Yaşar Bağ, (Çerkeslerin Dünü Bugünü), 2001, Ankara, sf.47
2- Hayri Ersoy-Aysun Kamacı, (Çerkes Tarihi), İstanbul, 1994, sf.22
3- Kazım Berzag, (Tarih ve Toplum), İstanbul, 1991, sf.48
4-Tahir Alangu, (Türkiye Folklörü), Ankara, 1990, sf.254
5- Yaşar Bağ, (Çerkeslerin Dünü Bugünü), 2001, Ankara, sf.48
6- Yaşar Bağ, (Çerkeslerin Dünü Bugünü), 2001, Ankara, sf.47
7- İsmail Berkok, (Tarihte Kafkasya), Ankara, 1997, sf.67.
8- Yaşar Bağ, (Çerkeslerin Dünü Bugünü), 2001, Ankara, sf.51
9-Ali-Hasan Kasımov (Çerkes Soykırımı), Ankara, 1991 sf.43.
10- Semen Esadze (Çerkesya’nın Ruslar Tarafından İşgali), Ankara 1999, sf.19
11- Yaşar Bağ, (Çerkeslerin Dünü Bugünü), 2001, Ankara, sf.50
12- Yaşar Bağ, (Çerkeslerin Dünü Bugünü), 2001, Ankara, sf.51-52
13- Kafkas Derneği, (Çerkesler’in Sürgünü), Ankara,2001, sf 83-85-87
14- Yaşar Bağ, (Çerkeslerin Dünü Bugünü), 2001, Ankara, sf.53
15-Hayri Ersoy-Aysun Kamacı, (Çerkes Tarihi), İstanbul, 1994, sf.62

Yazan: Ünal karabasan

Kafkasya

Aralık 12, 2018

Kafkasya veya Kafkas Dağları adı, Eschylus ve Heredot zamanından beri kullanılmaktadır. Önceleri Hazar Denizi ile Kara Deniz arasındaki berzahda, batı kuzey batı yönünden doğu-güney doğu yönüne uzanan dağ zincirini tanımlamak için kullanılan bu isim, bu gün, Astrahan eyaletinin güneyi ve Don'dan başlayarak Türk ve İran sınırlarına kadar uzanan toprakları içine alan ülkeye verilmektedir.

Kafkasya, esas itibarıyla dağlık bir ülkedir. Kafkas halklarının büyük çoğunluğu da, Rion ve Kura ırmağının vadilerinde yaşayan Hıristiyan halkları saymazsak, genellikle dağlık bölgelerde yaşarlar. Büyük bir yükseltiye sahip olan merkezî dağ zinciri, diğer bütün fiziksel Özellikleri de etkileyerek nüfusun yapısının oluşmasında belirleyici bir rol oynamıştır. Kafkaslılar, bu dağlara, sadece herkesten değişik olan karakteristik Özelliklerini değil, fakat bu günkü varlıklarını da borçludurlar. Fazla bir abartmaya kaçmadan şunu söyleyebiliriz: Dağlar, insanları şekillendirirken onlar da, ateşli bir cesaret ve enerjiyle bu çok sevdikleri ve onun erişilmez yerlerinde tehlikeye karşı koyabildikleri dağları için dövüşerek borçlarını Ödediler. Fakat buna rağmen, her yerde bir çelişki karşımıza çıkar ve güçlülükle zayıflığın el ele olduğunu görürüz. Kendilerini düşmanlarına karşı koruyan engebeli ve yüksek dağlar, dik ve derin vadiler ve ilk çağlardan kalan gür ormanlar, aynı zamanda Kafkaslılar’ın birleşmesini önledi. Bu birleşme olmadan da, Kafkas kabileleri, uzun vadede Ruslar’ın korkunç gücüne boyun eğmek zorundaydı.

Strobo'nun kitabında çok iyi bilinen bir pasajda, şimdiki Sohum Kale veya onun yakınlarındaki bir yerde kurulmuş olan Dioscurias'ın çeşitli diller konuşan insanlar tarafından ziyaret edildiği anlatılmaktadır. Strabo, bu dillerin sayısını yetmiş olarak verirken Pliny, Timostenes'den aktardıklarında bu dillerin sayısının 300 kadar olduğunu belirtmekte ve şöyle demektedir; "Sonraları, biz Romalılar, oradaki işlerimizi 130 tercüman eşliğinde sürdürmek zorundaydık." Ve EI-Aziz, Doğu Kafkasya'ya "Diller Dağı" anlamına gelen "Cebel es-sine" adını vermiştir.

Kafkaslar, dünyanın başka hiç bir yerinde görülemeyen bir şekilde çok sayıdaki kabilelerinden, ırklardan ve insanlardan oluşmaktadır ve bunlar, çok çeşitli diller kullanmaktadırlar.

Kara Deniz ile Hazar Denizi arasında uzanan Kafkaslar, tarih boyunca, ülkeleri işgal edilen mültecilerin sığınak yeri olmuştur. Daha sonra, bu işgalciler de, kuzey ve güneyden gelen istila akınlarına dayanamayarak işgal edilen duruma düşerek bu sefer onlar da, Kafkaslara sığınmışlardır. Dünyanın bir çok bölgesinden gelen insanların, buraya sığınmaları, tamamen Kafkasların coğrafi konumu ve fiziksel yapısından kaynaklanmaktadır. İstilalara uğrayan bura halkı, savunmanın daha kolay olduğu ve kendilerinin daha zor izlenebildiği dağlara sığınarak daha önce buralara gelmiş olanlara katılarak onlara karışıp yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Bunu başaramayanlar ise dünyadaki milletler arasından silinerek tarih sahnesinden yok olmuşlardır.

Dağıstanlılar, kasaba ve köylerinin yerlerini seçerlerken her şeyden önce savunmaya uygun olmasını ön plana alıyorlardı. Bu yüzden yerleşim yerlerinin çoğu, yüksek bir tepenin üstünde veya bir tepenin ya da kaya parçasının karşısında kurulurken gerisinin de erişilmesi imkânsız dik bir uçurumla emniyete alınmasına dikkat edilirdi.

Evler, iki katlı olarak taştan yapılırlar ve her türlü ihtiyaca uygun olurlardı. İç duvarlar ve taban, killi topraklarla sıvanır ve genellikle de beyaz toprak suyuyla boyanırdı. Evler, mümkün olduğunca bir amfitiyatro şeklinde düzenlenir ve birbirlerine siper olacak şekillerde dizilirlerdi. Sadece iki atlının yanyana geçebileceği kadar dar yapılan dolambaçlı sokaklar, bir parmaklığa veya ağaçtan engele sahip evlerin bulunduğu yerlerde bunlarla kesilir ve hiç kimsenin geçmesine izin verilmezdi. Bu durumda, yolu savunanların hepsi oradan çıkarılmadan veya öldürülmeden oradan geçilmesi imkânsız olurdu.

Yakıtların azlığından dolayı yerleşim sırasında göz önünde bulundurulan ikinci etken, sıcaklıktı. Bu yüzden bütün köyler, kuzey taraflarını kayalar ve dağ sıralarıyla korumaya alırken yönleri, güneye dönük bulunuyordu. Böylece kışın, güneş ışığından yeterince yararlanmayı sağlıyorlardı. Diğer bütün etkenler; içilecek soyun getirileceği yer ve yakınlarda işlenecek toprak parçasının bulunup bulunmadığı gibi şeyler, tamamen ikinci derecede kalıyorlardı. Toprağın az olması, sadece nüfusu sınırlandırıcı bir etkendi. Ondan ötesi önemli değildi. Su konusuna gelince, eğer su alınacak yer, kendi silahlarının koruması altındaki bir alanda ise o konuda bir an bile düşünmeye gerek yoktu. Çünkü bu tür işleri tamamen kadınlar yürütüyordu. Hiç bir Dağlı, böyle bir şeyle kendisini küçültmezdi.(!) Erkeklerin işi, yemek, uyumak, güneşlenirken sopa yontmak ve savaşmaktı. Bütün ev işleri, karısına ve kızlarına bırakılmıştı. Bu yüzden bir kız ne kadar çalışkan ise evlenmesi de o kadar kolay oluyordu. Bir kaç yıllık ağır çalışma şartlarından ve doğurulan çocuklardan sonra tamamen yıpranarak çöküyorlarsa buna kim bakar? Gerçekten Dağlarda kadınların durumu, o kadar imrenilecek bir şey değildi.

Çeşitli Dağıstan kabileleri, bir çok yönlerden birbirlerinden ayrılırlarken karakteristik birtakım ortak noktaları vardı. Kültür açısından oldukça gelişmiş, sabırlı, zeki, marifetli, bir bakışta karşısındakini okuyarak bir kelimeyle onun hakkında karar verme yeteneğine sahip, onurlarına çok düşkün ve son derece dinlerine bağlı insanlardır. Yeme ve içmelerde son derece itidalli davranıyorlar, aşırıya kaçmıyorlar ve çok az uyku uyuyorlar. Kusur derecesinde çok cesur olduklarını belirtmeye gerek yok savaş sırasında komşuları Çeçenlerden daha yavaş ve az atılgan olmalarına rağmen çok daha inatçıydılar ve son hadlerine zorlandıkları zaman çok daha şiddetli bir şekilde korkunç bir kavga verirlerdi.

Dağıstanlılar, fert olarak tam dağlıdırlar; sağlam, kıvrak, aktif ve yorgunluğa dayanıklı. Şekil olarak kaynaklarının zenginliğini gösterircesine farklılıklar gösterirler. Fakat çoğunlukla güzel insanlardır.

Özellikle üst tabakalarda olanların mavi gözleri, sarı saçları, uyumlu çehreleri ve hafifçe çıkıntılı elmacık kemikleri vardır. Bu tip, Tweed'in kuzeyinde her yerde görülebilir. Bu karakteristik yapılarından dolayı bu insanların, Heredot'un söylediğine göre Hazar kıyısındaki şeridi izleyerek aşağı inen ve İran’ı işgal eden Kimmerler (Gimrililer) ve İskitlerin torunları olduklarını söyleyebiliriz.

Savaşın başlaması sırasında Dağıstan'ın büyük kesiminde, Araplar tarafından ülkeye getirilen hanlık sistemiyle yönetilirken bir çok yerlerde de demokratik bir yaşam süren özgür kabileler, küçük veya büyük gruplar halinde, yaşamlarını sürdürmekteydi.

"Çeçenistan" ismi Ruslar tarafından, doğuda Sulak nehri, batıda Yukarı Sunja ve kuzeyde Aşağı Sunja ile Terek arasında kalan alana verilirken ülkenin güney sınırı, Dağıstanlı Andiler ve Avarlar ile Tuşenler'in ve Kevsurlar'ın yaşadığı dağlık bölgelere kadar uzanıyordu. Şimdi bile büyük bir kısmı ormanlarla kaplı bulunan Çeçenistan, bir zamanlar tamamen ormanlık bir ülkeydi. Ormanlar, sık sık, derin yataklarında büyük bir hızla akan sayısız ırmak ve derelerle bölünüyorlardı. Bu ırmaklar, güneye doğru gittikçe daha çok yükselen ve birbiri ardınca uzanan dağlardan doğuyorlardı. Bu ırmakların kenarlarında Çeçenler, birbirlerinden ayrı büyük çiftliklerde veya sayıları bazen bir kaç yüzlere varan evlerin bulunduğu avullarda (köylerde) yaşıyorlardı. Evler, tek katlı olarak sazlardan ve kerpiçlerden yapılıyor ve dam, düz olarak örtülüyordu. Ağaçlarla desteklenerek sağlamlaştırılan evlerin içi ve dışı çok temiz tutuluyor ve çeşitli şekillerde süsleniyordu. Yaşayanların rahatlığı için halı, kilim, yastık, mineler, yorgan, bakır kaplar ve benzeri diğer bütün ev eşyaları hazır bulunurdu. Her evin, kendisine ait bahçesi veya üzüm bağı bulunurken köyün çevresinde ormanlık bölgeden arta kalan düzlüklerde mısır, arpa, yulaf veya darıyla dolu işlenmiş tarlalar uzanırdı. Köylerin yapısı savunmaya uygun olmadığından köyün bir ucu her zaman orman ile temas halinde bulunur ve bir tehlike anında kadınlar ve çocuklar, yanlarına alabildikleri eşyalarla birlikte ormana sığınırlardı. Onda dokuzunu dev kayın ağaçlarının oluşturduğu bu ormanlar, bir felaket anında Çeçenlerin sığınacak yeri oluyor ve Rusların ilerlemesine en büyük engeli teşkil ediyordu. Çeçenlerin komşuları olan Kumuklardan ve Dağıstan platosunda yaşayan Dağlılardan farklı bir yapı kazanmaları, büyük ölçüde bu ormanlara bağlıdır. Ormanlar, onların coğrafi yapılarını belirleyen tek etken olduğundan savaşın şeklini ve süresini de etkileyerek yönlendirmiştir. Ormanlar ayakta kaldıkça Çeçenlerin baş eğdirilmeleri imkânsızdı. Ruslar, dev kayın ağaçlarını kesmeye başlayıncaya kadar Çeçenlere karşı kalıcı bir başarı elde edememişlerdir. Aslında uzun vadede, Çeçenlerin kılıca değil, fakat baltaya yenik düştüklerini söylersek yanılmış olmayız. Ormanların hayatî önemini kavramış olan Şamil, çok kesin emirler vererek onları korumaya almıştı. Sadece sebepsiz yere ağaçları kesenleri değil, fakat aynı zamanda, meşru işlerde kullanılmak üzere ama kendi izni olmadan ağaç kesenleri ele şiddetli bir şekilde cezalandırmıştır. Kesilen her ağaç için bir inek veya boğa ceza olarak alınırken en kötü durumlarda suçlu asılırdı.

Çeçenistan'da herhangi bir hükümet sistemi olmadığı gibi halk arasında bir sınıf sistemi de oluşmamıştı. Her Çeçen, doğuştan sahip olduğu bir hakla kendisini herkese eşit sayardı. Fakat bütün demokratik toplumlarda olduğu gibi Çeçenler de, her zaman asil bir ruhun etkisi altında kalmaya hazırdılar. Şan ve şeref kazanmak için önlerinde tek bir yol vardı: savaş! Ve içlerinde en hırslı olanları, bu yolda bütün güçleriyle yürüyerek her türlü cesaret ve atılganlığı sergileyerek savaş alanlarında kendilerinin sınırlarını zorluyorlardı. Bir kere şan ve ün elde edildikten sonra saygı ve etkililik de onunla birlikte geliyordu. Fakat yine de hiç bir Çeçen, kendi halkı ve hatta sadece kendi bölgesinde, diğerleri üzerinde mutlak bir etki kurarak hükmedememiştir.

Her Çeçen, doğuştan müthiş birer binici, keskin birer silahşor ve iyi birer atıcı özelliklerini taşıyordu. Elden ele, babadan oğula geçen silahları; tüfek veya tabanca, kılıç ve kinjal, onların en değerli varlıklarıydı. Silahlardan sonra bir Çeçen için en önemli şey, atıydı. Bir Çeçen'in, duyduğu derin ve sökülüp atılması imkânsız duyguları, en iyi şekilde bir İngiliz şairinin sözleriyle anlatılabilir:

"Bir at, bir at! Eşsiz hızı olan,
Bir kılıç, keskin metalden;
Bunlardan başka herşey, değersizdir
Soylu kalpler için,
Bunlardan başka herşey, gereksizdir
Dünyada olan."

Çeçenler, daha önce pagan olmalarına rağmen şimdi hepsi Müslümandırlar. En azından önceleri fazla keskin olmayan bu duyguları, Ruslarla başlayan mücadeleden sonra kuvvetlenerek olaylara hakim olmuştur. Köylerdeki camilerde Mollalar, Kur'an'ı tefsir ederler. Arapça, Dağıstan'da da olduğu gibi dinî dil olarak konumunu sürdürürken aynı zamanda Kafkaslarda yazılıp okunan tek dildir. Fakat Şamil'in zamanına kadar bütün sivil problemler ve suç davaları, yerel gelenek ve göreneklere göre çözümleniyordu. Dil olarak da Çeçence kullanılıyordu. Bu adetler, kan davasını şiddetli bir şekilde destekleyerek körüklüyordu.

Fert olarak Çeçenler, uzun boylu, kıvrak, ince ve sağlam yapılı, genellikle yakışıklı, atik, cesur ve sert, düşmanlarına karşı korkulu ve kurnaz; fakat bunların yanında, kendi ilginç düsturlarına göre son derece şerefli ve onurlu insanlardır. Öyle ki, bunun derecesi ve şiddeti, daha gelişmiş ırklarda çok az bilinmektedir. Misafirperverlik, bütün Dağlılarda olduğu gibi, en kutsal, bir ödevdir. Bir Çeçen'in, şans eseri olarak karşılaşıp oldukça cüzî bir kazanç uğruna, hiç bir acıma duygusu ve vicdan azabı çekmeden öldürebileceği bir kimse, davetsiz de olsa evinin eşiğinden adımını içeri attığı anda Çeçen, hayatını, istediği takdirde onun ayakları dibine fırlatırdı. Başkalarının sürülerini sürüp götürmek, yolları kesmek ve düşmanlarını öldürmek gibi. şeyler, bu ilginç yaşam düsturuna göre şerefli işler sayılıyor ve bu durum, genç kızlar tarafından da teşvik ediliyordu. Öyle ki, böyle bir işte kendisini ispatlamadan genç bir kıza talip olan kimse onlar tarafından hakir görülürdü. Bu değer yargılarının zorlamaları ve bir düşmana, özellikle nefret edilen Ruslara karşı yürütülen savaşla birleşince yetişkin bir kimsenin, bütün uğraşları bunlar oluyordu. Ev ve tarla işleri kadınlarla savaşta esir alınan kölelere bırakılıyordu.

19.y.y’ın ilk yarısında bazı İngiliz gezginler tarafından Çeçenler’e ait çok miktarda tanımlama yapılmıştır.Bu gezginler Çeçenler’in daha çok savaşçı ve akıncı vasıfları üzerinde durmuşlardır.Daha önemli bir noktaya ise aşağıdaki satırları 1887 yılında kaleme alan Fransız Arkeolog Ernest Charte temas etmiştir.

“Bağımsızlık zamanlarında Çeçenler, bir Milli Meclis tarafından idare edilen, birbirlerinden ayrı topluluklar halinde yaşamaktaydılar.Bu gün herhangi bir şekilde bir sınıf fikrine sahip bulunmayan yekpare bir toplum yapısına sahiptirler.Bu durumda kendi içlerinde asaletin hükmedici bir vasfa sahip olduğu Çerkeslerden hayli farklılık göstermektedirler.Doğu Kafkasya’nın sakinleri arasında tam manasıyla ir eşitlik hüküm sürmektedir.Meclislere cemaat büyüklerini seçen kuvveti hem zaman hem de derece açısından kısıtlanmıştır.Çeçenler, zeki ve esprili insanlar olup Ruslar onları Kafkasya’nın Fransızları olarak adlandırmaktadırlar.”

Onsekizinci yüzyılın sonlarından itibaren (1785-18599 Dağlıların, Çarlık idaresi eliyle yerleştirilen muhacirlere karşı vermiş olduğu olağanüstü mücadele söz konusudur.Çarlık Hükümeti’nin Kuzey Kafkasya’yı istilasına karşı, en faal ve en güçlü muhalefeti Çeçenlerin gösterdiğini söyleyebiliriz.Çarlık kuvvetlerinin Dağlılar üzerine uyguladıkları baskı politikaları bağımsızlık mücadelesindeki birliği sağlamıştır.Çeçenler savaşan esas kuvvetler ve gazavat için gerekenleri tedarik ederek en önemli rolü oynamışlardır. Çeçenistan, Gazavatın tahıl ambarı olmuştur.

İşte Kafkasya, kısaca böyle bir ülkeydi ve insanları da, böyle insanlardı. Öyle ki bunlar, dışarıdan hiç bir yardım almadan, düşmandan ele geçirdikleri hariç, hiç bir topçu kuvvetine sahip olmadan, Allah ve Peygamber'den başkasına güvenmeden sağ ellerinde parlayan çeliklerle yarım asırdan fazla bir zaman korkunç Rus fücünü hakir görmüşler, ordularını yenmişler, yerleşim yerlerini basmışlar ve onun zenginliği, gururu ve nüfusuyla kahkahalarla gülerek alay etmişlerdir. Ve bu kahramanca mücadelenin hikâyesinin, İngiliz okuyucularının sempatisini çekmeye hakkı var! Doğru, onlar, kendileri için savaştılar; İnançları, özgürlükleri ve ülkeleri için. Fakat aynı zamanda, farkında olmadan İngilizlerin Hindistan'daki güvenliğini de sağlamış oldular, şöyle diyor, Sir Henry Rawlinson; "Dağlıların, mücadelesi devam ettiği sürece ileriye doğru sürdürülen işgal hareketinin önünde kuvvetli bir engel oluşturdular, onların' bu yol üzerinden atılmalarından sonra Rusların, Aras'tan İndus'a kadar yürümelerini engelleyecek askerî ve fizikî hiç bir engel kalmamıştı."

Yazarı 10. yüzyılda yaşamış ünlü Arap coğrafya ve tarih bilgini, gezgin Abdül Hasan El Mesudi Kafkasya'nın en eski halklarından Çerkesleri görmüş ve izlenimlerini şöyle kaydetmişti: "Bu kadar temiz ve beyaz tenli, ince belli, güzel kadınlar ve yakışıklı bahadır ve cesur erkekler, herhalde dünyanın başka memleketlerinde yoktur." Yine bu konuda devam eder: "Çerkesler gruplar halinde Trabzon'daki Yunan pazarına gelir ve alışveriş yaparlardı. Hal ve tavırlarından çok uygar ve zeki oldukları belli oluyordu. Çünkü giysileri genellikle brokardan olup, kenarları altın iplik işlemeliydi." El Mesudi, Kabardey bölgesinde bulunan, bugünkü Yessentuki kaplıcalarını da gezmiş ve özellikle yaşlılara şifa veren bu suları Ab-ul Hayat olarak anlatmıştır. Bu suların Çerkesçe isminin Psıfabe olduğunu yazar.

"Çerkesler'de dikkat ettiğim bir özellik de erkek, kadın herkesin dik durması idi (...) Şişmanlık ise Kafkasya'da pek itibar görmemektedir, ben burada kaldığım sürece tek bir şişko insana rastlamadım (...) Çerkes beyinin davranışları, onu Avrupa'da centilmen sıfatını kazandıracak kadar ince ve kibardı...

Bu insanların bağımsızlıkları için verdikleri savaş uzun süredir devam etmektedir. Bu konu tarihçiler için gerçekten incelenmeye değer bir konudur. (...) Dışarıdan yardım almadan sürdürdükleri direniş, bu cesur dağlı halkın ne kadar büyük bir dayanma gücüne sahip olduğunun kanıtıdır..."

Genel olarak Çerkes adıyla adlandırılan birçok kabile vardır, bunlar kendi aralarında, değişik adlar altında bölümlere ayrılırlar. Bunların bir kısmı Müslümandır, diğerleri ise daha ılımlı ve bazı özellikleri açısından Avrupa’daki eski Druidizm'e benzeyen bir dine bağlıdırlar ve bunun gereklerini yerine getirirler. (...) Çerkesler yalnızca şaşırtıcı derecede direnç gücüne sahip sade insanlar olmakla kalmayıp, gerilla savaşında bunlardan üstün başka bir millet herhalde yoktur. Ateşli silah kullanmakta son derece ustadırlar. Bu silahları kendi dağlarında, modern gelişmelerin sağladığı imkanlardan yoksun olarak yaptıklarına kendi gözlerimizle tanık olduk. Çerkeslerin pek çoğunun en iyi Şam çeliğinden yapılmış yivli silahları vardır.

Kafkasya’da ilgimi çeken önemli bir özellik dikkatimi çekti, yazmadan geçemeyeceğim. Burada av hayvanlarını silah veya ok dışında tuzak, kapan, kafes v.b. yollarla hileli yöntemlerle avlamak yoktur. Bu çok ayıp sayılır ve sportmenliğe yakışmadığı düşünülür.


Kadri Mustafa ORAĞLI:Millet Katilleri Sayfa:25-26 Hamle Yayınları
John F. Baddeley: Ruslar’ın Kafkasya’yı İstilası ve Şeyh Şamil S:19–33 (Çeviren: Sedat Özden) Kayıhan Yayınları İstanbul
Aydın O.ERKAN:Tarih Boyunca Kafkasya Sayfa:28 İstanbul,1999 Çiviyazıları
Aydın O.ERKAN:Tarih Boyunca Kafkasya Sayfa:55 (Lonworth- A Year Among the Circassians Çerkesler’le Bir Yıl) İstanbul,1999 Çiviyazıları
Aydın O.ERKAN:Tarih Boyunca Kafkasya Sayfa:79 (Clive Philipps-Wolley- Kırım ve Kafkasya’da Avcılık Anıları) İstanbul,1999 Çiviyazıları

Muhacerat, yani Kafkas halklarının büyük kısmının 19.y.y.da Osmanlı Devleti’ne ve yakındoğu’nun diğer ülkelerine göç hareketi yakın dönem Kafkasya Tarihi’nin en karmaşık ve trajik sayfalarından biridir.

Kafkas halklarının göç harekatı tarihin değişik dönemlerinde çok defa yaşanmış ve her biri belli sebeplerden kaynaklanmıştı.Fakat 19.y.y.’ın ikinci yarısında Dağlıların Halk Kurtuluş Mücadelesi’nin yenilgiyle bitiminden sonra yaşanan muhacerat, Kafkasya’da kendi medeniyetini ve özgün kültürünü yaratan bir halkın ülkesini terke zorlanması özelliğini taşıyordu...

Devrim öncesi Rus tarih yazımında Kafkas savaşlarının başlangıç tarihi 1799 olarak verilmektedir. Avrupa ve Türk tarih belgelerinde ise Kafkas savaşının başlama tarihi Ruslarınkinden epeyce farklıdır. Batılı kaynaklarda, temelde, Suvorov'un 1782'de Nogayları katletmesinin Kafkas savaşlarına giriş sayılabileceği görüşü hâkimdir Avrupa tarihçiliğinde, Şeyh Mansur İsyanı ve onun 1785'te Anapa'dan Kızlar'a dek "cihat" çağrısı, Kafkas savaşının asıl ilk adımı olarak görülür.

Aynı şekilde, Türk tarih yazımı da, Suvorov'un Nogayları yok etmesi olayının Kuzey Kafkaslar üzerindeki "önemli sonuçlarına" değinerek, Babıâli'nin Şeyh Mansur'u Ruslara karşı "kışkırtması"nı Kafkas savaşının başlangıcı olarak göstermektedir. Türk tarihçileri, Şeyh Mansur İsyanı'nın, ilk kez "tüm Kafkas boylarını birleştirmeye" yeltenerek "Kafkasya'nın kaderini değiştirdiği" olgusunu özellikle vurgulamaktadırlar.

Gerçekten de, Kuzey Kafkas halklarına karşı genel askerî harekât, Tümgeneral A.P. Ermolov'un Kafkas Ordusu Başkomutanlığı ve Kafkas Bölgesi Başyöneticiliğine tayin edildiği andan itibaren, yani 1816'da başlamıştı. Savaş, onun yönetiminde, sonradan Rus birliklerinin Kuzey Kafkas boylarının yerleşim bölgelerine akını ve köylerin yakılıp yıkılması şeklini alan, yumuşatılmış partizanca taktiklerle yapılırdı. Hasım tarafın bölgesini ele geçirmek ve zapt etmek gibi bir amaç güdülmezdi.

Kafkas savaşlarının seyrini üç döneme ayırmak mümkündür:

1) İlk dönem 1816–1846 yılları arasını kapsamaktadır. Bu, Rus birliklerinin bölgeyi işgal etmedikleri ve elde tutmaya çalışmadıkları, ancak tehlikeli kişileri tutuklamak üzere tenkil müfrezeleri yolladıkları; dağlıların Türkiye ile alışverişine ve Kafkasya'ya silah sokulmasına engel olmak üzere de Karadeniz kordon boyunu oluşturmaya başladıkları dönemdir.

2) İkinci dönemin (1846–1856) özelliği, Rus birliklerinin yavaş ilerleyişi ve ele geçirdiği toprakları zapt ederek Kazakları kordon boyuna göç ettirmesidir.

3) Üçüncü dönem (1856–1864), Kuzey Kafkasya'yı boyunduruk altına alma planının hazırlandığı ve uygulamaya konduğu dönemdir. Bu dönemde dağlılar yığınsal olarak sürgün edildiler, 'Ruslaştırılma"ya tâbi tutuldular ve ardından da dağlık topraklara Ruslar iskân edildiler.

Kuzey Kafkas halklarının yerlerinden sürülme planları, Kafkas ordusu komutanlıkları ve

Rusya İmparatorluğu Genelkurmayı tarafından ancak Kafkas savaşının üçüncü safhasında geliştirilmeye başlandı. Plan, bölgedeki Rus egemenliğinin sadece Kuzey Kafkasya'nın tümüyle fethi söz konusu olduğu sırada değil, gelecek yüzyıllar için de güçlendirilmesini amaçlıyordu. Ama ondan önce, 1840'ta Çar I. Nikola'nın emriyle, Rusya tarafına gönüllü olarak geçen dağlılar, Don Kazakları ordusundan sayılarak kordon boyuna yerleştirildiler. 1845'ten itibaren Rus tarafına katılan dağlıların sayısına ilişkin düzenli rapor ve istihbarat kayıtları tutulmaya başlandı. Buna göre, 1840'dan 1849'a dek Rusların tarafına yalnızca 120 kişi geçmişti. Mayıs 1855'e dek kayıtlara geçen insan sayısı 33 bin 200 idi (17 bin 187 erkek, 15 bin 900 kadın ve 113 çocuk).

Rus İmparatorluğu tarihinde, daha önce de, yerleşik halkın sürülerek yeni elde edilen toprakların "Ruslaştırıldığı" ve bu bölgelerin kendisine bağlandığı olmuştur. Ama bu sadece Müslüman halklara yönelik bir uygulamaydı. Rusya'daki Müslümanların yığınsal olarak Osmanlı İmparatorluğu'na ilk göçleri, 1837 yılında, 29 ailelik bir Kırımlı Tatar grubunun Kırım'dan Türkiye'ye göçme izni aldığı zaman başlamıştır.1856'da yer değiştirenlerin sayısı 200 bin kişiye ulaştı. Tatar muhacirlerin taşınması için, sultanın talimatıyla, Gezlev, Kerç ve Balaklava limanlarına 12 gemi ve 13 yelkenli gönderilmişti.

Ayrıca, Osmanlı hükümeti Kırımlı Müslümanların naklini Türk donanmasına ait gemilerle de gerçekleştiriyordu. Bu nedenle, Osmanlı donanmasının üçte ikisi Tatar muhacirlerin taşınması için kullanıldı. 1860'ta Türk hükümeti Kırımlı 300 Tatarın daha uyruğuna geçmesine izin verdi. Sadece 1860'ın Nisan-Ağustos ayları arasında Kırım'dan göç eden Tatarların sayısı 100 bindi. Rus yazar A. Andreyev'in yazdığına göre, "Ellilerin sonu ile altmışlı yılların başlarında (XIX. yy.- A.A.) Tatar sürgünü çok büyük boyutlara ulaştı: Tatarlar yığınlar halinde çelik çubuklarını bırakıp adeta Türklere koşuyorlardı. 1863 yılına doğru, sürgün bittiğinde, yarımadadan gidenlerin sayısı uzadıkça uzuyordu. Yerel bir istatistik komitesine göre, gidenler, her iki cinsiyetten 141 bin 667 kişiydi. Tatarların ilk göçünde yer alanların çoğu dağlıydı, ama bu kez sürülenlerin neredeyse tamamı düzlük yerlerdendi".Türk tarihçisi Abdullah Saydam, Kırım ve Kafkasya'dan Osmanlı İmparatorluğu'na yığınsal sürgünlere ilişkin araştırmasında, "Kırım savaşından 1860 yılına dek göç edenlerin sayısının en azından 141 bin 667 kişi olduğunu" belirtmektedir. "1862 yılına gelindiğinde muhacirlerin sayısı 369 bin 28'e ulaşmıştır. Bu sayıya sadece Kırım'dan gelenler dahildir."Türk tarihçi Kemal Karpat'ın verilerine göre, 1783–84 yıllarında Kırım'dan Osmanlı İmparatorluğu'na 80 bin civarında Tatar göç etmiş ve bunlar Besarabya, Dobruca ve Anadolu'da iskân edilmişlerdi.

1861–64 yıllarında Kırım'dan 227 bin 627 kişi daha göç etti (126 bin 2 erkek ve 101 bin 605 kadın).Kemal Karpat, 1783 ile 1922 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'na göç etmiş olan Kırım Tatarlarının toplam l milyon 800 bin kişi olduğu sonucuna ulaşmaktadır.

Kırım İstatistik Komisyonu'nun resmî verilerinde, sadece yasal yollarla göç etmiş olan Tatarların, yani pasaport almış olanların sayısı görünüyordu. Bunlardan bazıları daha sonra geri dönmek istemişti. Bunun üzerine, 7 Mayıs 1860 tarihinde, Dışişlerinden İstanbul'daki Rus Sefaretine geri dönmek isteyen Kırım Tatarlarına vize verilmesi talimatı gönderildi.

Kırım Tatarlarının ardından, Nogay ve Kuban steplerinden Nogaylar da, Gunib köyünün Ruslara geçmesi ve Şamil'in tutsak edilmesine sert tepki göstererek, Osmanlı İmparatorluğu'na göç ettiler. Nogaylar'ın toplu olarak Osmanlı İmparatorluğu topraklarına resmî göçü, 1860 yılında, hacca giderek Kâbe’yi tavaf etmek bahanesiyle yapılmıştır. Nogaylardan Galauz-Sablinlerin, Beştovokumların ve Galauz-Cem boylukların tamamı Türkiye'ye göç etmişlerdir. Çoğu Rusya'ya birkaç kez geri dönüp tekrar göç ettiklerinden, Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden Nogayların sayısını tam olarak tespit etmek zordur. Türk araştırmacı Kemal Karpat'ın verilerine göre, bunların sayısı 46 bin ile 50 bin arasındadır. Rus yazarı Tomilov'un verilerine göre ise, Kırım Savaşı'nın ardından 20 bin Nogay ailesi Rusya'yı terketmiş ve bunlar Adana ovasına yerleştirilmişlerdir. 1904 yılında Türkiye'de sadece 2 bin Nogay ailesi kalmıştır.

Çerkeslerin yığınsal göçlerinde, Kırımlı Tatarlar ve Nogayların Osmanlı İmparatorluğu'na gelmelerinin belirgin bir rolü olmuştur. Herşey bir yana, Kırımlı Tatarlar ve Nogaylar, Kuzey Kafkas Müslüman boylara öncü ve örnek olmuşlardır. Bazı Türk uyruklu Tatar ve Nogaylar, önce kendi kendilerine, sonraları ise Osmanlı hükümetinin teşvikiyle, kendi örneklerini izleyerek hak dininin halifesinin ülkesine göç etmeleri için, Kuzey Kafkas boyları arasında hararetli bir ajitasyon başlattılar. Bu propaganda amacına ulaştı ve dağlıların çoğu İslâm halifesinin ülkesinde mutlu bir yaşam rivayetine kandı. Meselâ, 1864 göçü sırasında pek çok mahrumiyete katlanan Çerkeslerin çoğu, kendilerini, "İslâm halifesinin ülkesinde hepimizi bir tas pirinç bekliyor" düşüncesiyle teselli ediyorlardı.

Çar hükümeti, Kırım Savaşı'nın ardından dağlıların sürülmelerine yönelik projeleri müzakere etmeye koyuldu. Bu projeler özellikle Doğu Kafkasya'nın tam anlamıyla teslim alındığı 1859–60 yıllarında gündeme geldi. Batı Kafkasya Ordugâh Kurmay Başkanı 20 Eylül 1860 tarihinde şöyle diyordu: "Dağ kavimlerinin deniz kıyısına sıkıştırılmaları, onları (aralarında hiçbir bağ olmasa da) bizim sunacağımız şartlara boyun eğmeye zorlayacak ve yaklaşan kış harekâtı sırasında birliklerimizi dağların tepelerine yığmamız Kafkasya'nın sağ cenahının yatıştırılması için çok yardımcı olacaktır."Başlangıçta dağlıların göçertilmelerine ilişkin tartışılan birkaç proje vardı. Bunlar dağlıların yalnızca Türkiye'ye değil, düzlüklere ve Rusya'nın iç bölgelerine de yollanmalarını öngörüyordu. Batı Kafkasya'nın fethine ilişkin tartışılan projelerde öne çıkan ortak özellik, hepsinin yerleşik halktan kurtulma gereği ve Rus ya da Hıristiyan öğe ile değişiminin kaçınılmazlığını temel almasıydı. Dağlıların sürgün edilmesinden başka alternatif öngörülmüyordu. Çar hükümeti ve Kafkasya yöneticileri bundan kaçınıyorlardı. General L. Fadeyev, Rusya İmparatorluğu'nun o zamanki yöneticilerinin düşüncesini, Kafkasya'dan Mektupları’nda şöyle ifade etmişti: "Doğu ve Batı Kafkasya arasında köklü bir fark vardı: Çerkesler, denize açık konumlarından dolayı, asla, hem ana yurtlarında kalmayı sürdürüp hem de Rusya'nın arkasında sağlam bir dayanak oluşturamazlardı. Karadeniz'de patlayacak ilk silahın onları yeniden ayaklandıracağını bile bile, bir dönemcik olsun barış için, Kuban ötesi halkını Rus yönetimine boyun eğdirmek için, sürekli, kanlı, olağanüstü pahalıya mal olacak bir savaşın sürdürülmesi gerekirdi. Halkı yeniden eğitmek asırlar sürecek bir işti. Oysa zaman, Kafkasya'nın dize getirilmesinde asıl önemli öğenin ta kendisiydi. Karadeniz'in batı kıyısını Rus toprağına dönüştürmemiz gerekiyordu. Bunun için de bütün sahili dağlılardan arındırmalıydık."

Böylelikle, Rus siyasî çevrelerinde, Kuzey Kafkasya'nın fethinin baş şartının, o bölgenin yerli halktan arındırılması olduğu kanaati oluştu. Bununla birlikte, generallerden bazıları, özellikle Kafkasya savaşına katılmış olanlar, böylesi bir önlemin dağlıların şiddetli tepkisine davet olduğu ve savaşı kanlı, uzlaşmasız bir mezbahaya çevireceği uyarısında bulundular. 1857'de Tuğgeneral Milyutin, Savunma Bakanına ilettiği "Rus Kazaklarının Kafkasya'da iskânı ve bazı yerli boyların yerlerinin değiştirilmesinde izlenecek yollar" hakkındaki notta, düşman kabilelerin topraklarının Kazaklara devredilmesini, buradaki yerli halkın da, Don birliklerinin topraklarına gönderilmesini ve oralarda dağlılar için "koloni benzeri özel yerleşim yerleri" kurulmasını tavsiye etmekteydi. Bu not, Milyutin'in teklif ettiği bu tedbirin dikkate alınması için, Kafkas ordusu birliklerine kumanda eden Çar Yaveri General Koçebu, Çar Yaveri General Homutov ve Tümgeneral Wolf'a yollanmıştı.

Tümgeneral Wolf'un verdiği cevapta, "Tuğgeneral Milyutin'in pusulasının, Kafkasya'yı tanımış olan bir insanı şaşırtmamasının imkansız olduğu; teklif edilen önlemlerin katı ve zorbaca olmasının yanısıra pratikte uygulanmasının kolay olmadığı", belirtiliyordu. "Dağlıyı bilen, onun, yurduna, dağlı değerlerine ve yaşam tarzına derin bağlılığını ve düzlüğe taşınacağına ölümü tercih edeceğini de bilirdi. Bir tekinin bile bu şartlara boyun eğmeyeceğini kesin olarak söylemek mümkündür. Gerçekte istenen (bu fikrin altında yatan ve bu arada açıklanmayan niyet) dağlıların tâbi olmaları değil, telef olmalarıdır."

Çar Yaveri General Koçebu da, cevabında, "Milyutin tarafından önerilen tedbir, yani bütünüyle bir boyun Don bölgesine nakledilmesi, Kafkasya'yı kazandırmakla noktalanacak yerde, Kafkasya çöle döndürülmedikçe sona ermeyecek ve her zamankinden daha şiddetli bir savaşa yol açacaktır. Dağlıların, üstelik sadece cemaatlerin değil, sahipsiz tek tek ailelerin bile bu şartlar karşısında boyun eğmeleri beklenemez... Kafkas boylarının Rusya'ya gönderilmesi teklifine kesin olarak itiraz ederek, Kafkasya'nın yatıştırılması görüntüsü altında bu önlemi tehlikeli bile bulmaktayım" diyordu.

Ancak bazı generallerin isteksizliği ve olumsuz yaklaşımları, hükümetin Kafkasya'nın batısındaki boyları anayurtlarından etme kararını değiştiremedi. Nitekim Kuban bölgesi ordu komutanı ve Kazak birliklerinin başı olarak atanan Graf Evdokimov, Kasım 1860'ta, bu yörede bir inceleme gezisi gerçekleştirerek Kafkas ordusu başkomutanına, bölgenin istilası yöntemine ilişkin kendi görüşlerini özetleyen bir rapor sundu. Evdokimov'a göre kesin çözüm, "Byelaya ve Laba nehirleri arasındaki alanın tamamı ile Karadeniz'in batı kıyısına Kazak köylerinin iskân edilmesi, dağlılara da düzlüğe inmelerinin ya da çekip Türkiye'ye gitmelerinin teklif edilmesi" idi. Evdokimov’un önerileri, Kafkas Ordusu Başkumandanı Baryatinski'nin taktirini kazandı. Doğu Kafkasya'da Lezgilere ve Çeçenlere boyun eğdirten bu general, Batı Kafkasya'da böylesi bir uygulamanın kaçınılmaz olduğunu varsayarak, "Batı Kafkasya'da savaşın nihai hedefi olarak, Çerkeslerin dağlardaki sığınaklarından kayıtsız şartsız kovalanmasını" istiyordu.1860 yılında; Rusya İmparatorluğu Dışişleri Bakanlığının Kafkasya Müslümanlarının Türkiye'ye göçertilmesi konusunda. Savunma bakanına gönderdiği yazılardan birinde, "Prens Baryatinski'nin, devletin yararını gözeterek, Kafkas sıradağlarının kuzey yamacındaki Müslüman boyların Türkiye'ye göç etmeleri için kesin ve açık olarak emir vermiş olduğunu ve bu arada dağlıların, Rusya'ya karşı dinî bir tahammülsüzlük ve düşmanca bir yaklaşımla doldukları Türkiye'den geri dönüşlerini de tehlikeli bulduğunu eklediğini" belirtti.

Temelde tartışılan sorun şuydu: Yerlerinden sürülenlere, Kuban, Don ya da Rusya'nın iç vilayetlerinde toprak mı verilmeliydi yoksa Türkiye'ye göç etme hakkı mı tanınmalıydı? Bu nedenle daha 1857'de İmparator II. Aleksandr döneminde Kafkasya Komitesi kurulmuştu. Bu komite bünyesinde kurulan bir alt birim (bazen ayrı bir komisyon olarak da tanımlanıyordu) Kuban ötesi bölgenin kolonizasyonuyla ilgiliydi. Kafkas Komitesi'nin çözümlemesi gereken sorunlardan biri de, Rusya İmparatorluğunun, sürülen dağlıların yeniden iskân edilmesine ayrılabilecek yeterli toprağı olup olmadığının araştırılmasıydı. Kafkas Komitesi bu konudaki düşüncelerini Bakanlar Kurulu'na sundu. Dağlıların göç ettirileceği yeter miktarda boş toprak sorununa Rusya İmparatorluğu Bakanlar Kurulu'nda 25 Temmuz 1861'de özel bir oturum ayrılmıştı. Sonuçta Bakanlar Kurulu'nun konuyu görüşmesinin ardından, "Sadece Ural ve Orenburg Kazak birliklerinin, büyük dağlı cemaatlerini, Rus yerleşimlerinin arasına yerleştirmeye yeterli olacak büyüklükte topraklarının olduğu", ortaya çıktı. Bakanlar Kurulu kararının II. Aleksandr tarafından onaylanmış olduğuna bakılmaksızın, koca dağ boylarının göçertilmesine ilişkin büyük mali giderler ve Sibirya'da bir Kafkasya yaratmak gibi bu kadar geniş çaplı bir planın gerçekleşmesinin büyük zorlukları göz önüne alınarak, her halükârda Baryatinski, Evdokimov vb.nin planları üzerinde durulması kararı alındı: Dağlılara Kuban'a taşınmak ya da Türkiye'ye göç etmeyi teklif etmek. Evdokimov bu konuda, "insanlığı önce kendi adamlarımıza; en son Rus'un menfaati tatmin olduktan sonra, geriye, dağlıların önüne kısmetlerine ne kalırsa koyma hakkını kendimde görüyorum" diyordu.

Batı Kafkasya'nın fethine ilişkin sunulan plana nihai onayı vermek ve durumu şahsen yerinde görmek için İmparator II. Aleksandr 1861 yılı Eylül ayında Kuzey Kafkasya'ya geldi. Daimi yerleşim yeri olan Memruk Ora'da, çarın huzuruna, Şapsuglar, Abazalar, Ubıhlar ve başka bazı Batı Kafkas boylarından bir delegasyon çıktı. Heyet, Rus yönetimine sadık kalacaklarına yeminle söz vererek, çardan onları doğdukları yerlerden sürgün etmemelerini istedi. Çarın verdiği cevap ise şuydu: "Size bir aylık bir süre tanıyorum. Abazalar, ebediyen hükümran olacakları, kendilerine millî düzenlerini ve mahkemelerini kuracakları toprakların verileceği Kuban'a göçmek isteyip istemediklerine karar versinler. Yoksa Türkiye'ye gitsinler."

Batı Kafkasya'nın fethi operasyonunun bitirilmesine hazırlık amacıyla ve Türkiye'ye gitmeleri için son formaliteleri tamamlamak üzere dağlıların Karadeniz kıyılarına gönderilmeleri örgütlenirken üç kol oluşturulmuştu: Adagumlar, Şapsuglar, Abazalar. Bu adlardan, hangi boyları kapsadıkları belli.

Dağlıların toplu olarak sürgün edilmeleri düşüncesini mümkün kılan nedenler ve şartlar üzerinde kısaca durulmasının tam yeridir.

Dağlıların toplu olarak gözden çıkarılmasının asıl nedeni, Rusya'nın rahat durmayan, savaşkan, cesur ve çenesine kadar silahlı dağ sakinlerinden kurtulma isteğidir. Bölge, insanlar boyun eğmek istemediği için, sürekli bir İstikrarsızlık ve dalgalanma odağı olarak ortaya çıkıyor, çar hükümetini Kuzey Kafkasya'da oldukça büyük bir ordu tutmak zorunda bırakıyordu. Bu da büyük masraflara yol açıyordu. Ayrıca, Rusya'nın hedefi, Osmanlı İmparatorcuğu’nun Kuzey Kafkas Müslüman halklarını akın akın iskân ederek topraklarındaki İslâm nüfusunu çoğaltmaya yönelik politikasına denk düşüyordu.

Kırım Savaşı, imparatorluk savunmasının en zayıf bölgelerinden birinin Karadeniz kıyıları olduğunu göstermişti. Rusya, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuzey Kafkasya'daki etkisi ve dağlılarla bağları göz önüne aldığında, yeni bir Türk-Rus savaşı çıktığı takdirde Türk çıkarma birliklerinin Karadeniz'in batı kıyısını işgal edeceklerini ve 1877–78 Türk-Rus Savaşı'nda Abhazya'da sık sık görüldüğü gibi Kuzey Kafkasya'da bir kez daha genel bir isyanı tahrik edeceğini hesaba katmadan edemezdi. Kuzey Kafkasya tepeleri, zor ulaşılan dağ köylerinin varlığı, dağlılara karşı koyma imkânı veriyordu. Bundan dolayı, Kafkas savaşı bittikten sonra bile, Kuzey Kafkas Müslüman halklarının Rus yönetimine karşı için için direniş politikalarını sürdürdüklerini ispatlayan bir başka olgu da, Çeçenistan ve Dağıstan'da, yiğitlik ve kahramanlık kisvesi altında Ruslar’a karşı savaş eğitimi veren tarikatların öğretilerinin müthiş yaygın olmasıdır. Bu şartlarda, Çar hükümeti egemenliğini sağlamlaştırmak için en sert önleme başvurmak zorunda kaldı: Kazak köylülerinin iskân edilmesi yoluyla Kuzey Kafkasya'nın Ruslaştırılması. Rusya İmparatorluk yasalarına göre her Kazak için 30 desyalin (l desyatin=l,09 hektar) toprak gerekiyordu. Oysa Rus Kazak birliği 6 bin kişiden oluşuyordu ve Kuzey Kafkasya'daki toprakların azlığı, sorunun dağlıların topraklarına el koymaktan başka bir şekilde çözülmesine izin vermiyordu.

Batı Kafkasya'nın jeostratejik konumunu ve denize çıkışının oluşunu dikkate alan Rus yönetimi, çabasını öncelikle Kafkasya'nın bu kısmında sağlam bir iktidar kurmaya yöneltmişti. Bu nedenle de dağlıların sürgün edilmesi ve Kafkasya'nın Ruslaştırılması politikası yoğun bir biçimde başlatıldı ve asıl olarak Batı Kafkasya'da sürdürüldü. Rus yönetimi 1865–66 yıllarında ise, (başta Çeçenya olmak üzere) Doğu Kafkasya'yı ele geçirdi.

Çar hükümeti Kuzey Kafkasya'nın batı bölümündeki dağlıların toplu olarak sürülmesine karar verdiğinde, kendini bir tercih yapma mecburiyetinde buldu: Bu boyları Kuban'a sürmek ya da onlara Türkiye'ye gitme hakkı tanımak. İkinci seçenek, göç edenlerin yerleştirilmesi için ek harcama yapılmasını ve onlara yetecek toprak, evlerin inşası için para ayrılmasını gerektirmeyeceği için, tercih nedeniydi. Bütün bu giderler Türk hükümetinin omuzlarına yükleniyordu. Etrafları Rus yerleşimleri ile çevrilse ve düzlüklere ayrı boylar halinde yerleştirilseler bile, dağlıların kendi aralarında yeni yeni kargaşaların ortaya çıkmayacağına dair Çar hükümetinin elinde hiçbir garanti yoktu. Tüm bu şartlar, Çar hükümetinin ikinci seçeneği tercih etmesinde belirleyici oldu.

Öte yandan, karşı tarafın, Kuzey Kafkas boyları ve halklarına sığınak sunacak hükümetin rızası olmadan dağlıların Türkiye'ye göçünün organize edilmesi imkansızdı. Bu göçün örgütlenmesinde Osmanlı İmparatorluğu’nun rolü Rusya'nınkinden az olmadığı gibi muhtemelen daha da fazladır. Bazı tarihçiler göç sırasında Rusya'nın rolüne değinirken, aslında göçe ilham verenin, amacı olabildiğince çok Çerkes'i kendine çekmek olan Türkiye olduğunu belirtirler. Osmanlı İmparatorluğu, asrı aşan bir süre boyunca alttan alta, dağlıları Rusya'ya karşı savaşa kışkırttı; para ve silah yardımında bulundu. Çerkes boyları, İstanbul ve Trabzon'da daimi temsilci bulunduruyorlardı. Dağlıların Osmanlı imparatorluğuyla ticari, dinî, siyasî ve askerî bağları, onların Türkler’in yardımına bağladıkları umudu arttırmıştı ve Çerkesler halifenin şahsında tüm Müslümanların hamisini görüyorlardı. Yaklaşık yarım yüzyıl süren bir savaş boyunca hezimete katlandıkları için, kalan tek umutları, Türkiye idi. Rus yazan N. Dubrovin, "Çerkesler Türkiye'nin, nüfusu ve sathı ile dünyanın en kudretli süper gücü olduğuna açık yürekle inanmışlardı" diye yazıyor ve şöyle devam ediyor: "Onlar sultanın tüm Avrupa devletlerine hükmettiğine ve son savaşı başlatıp Müslüman tebaayı rahatsız etmemek için Fransızlar’a ve İngilizler’e Rusları kovmalarını emretmiş olduğuna, inanırlardı."Türk tarihçi Abdullah Saydam, "Artık silahla karşı koyacak halleri kalmadığından, yakınlarının, tanıdıklarının yaşadığı ve hükümdarına da 'halife' olarak saygı gösterdikleri Osmanlı İmparatorluğu'na göç, bu halklar için tek kurtuluş çaresi sayılıyordu" diye yazmıştı. Paris’te yayımlanan Mousoul-man'me (Müslüman) adlı gazetenin başyazarı Mehmet Eceruh, bu duruma ilişkin gözlemini "Kafkas Dağlılarının Türkiye'deki Rolü" adlı makalesinde, "Osmanlı'nın temsilcisi olup, pratikte kıyı köylerinin amiri de sayılan Anapa Paşasının şahsında Türkiye ile ticari ve idarî anlamda sürekli ilişki içinde olan Çerkesler; Türkiye'yi, tehlike anında kendilerine destek çıkacak öz devletleri olarak görmeye alışmışlardı" diye yansıtmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuzey Kafkasyalıların kendi topraklarına akınından çıkarı, Çerkesleri kullanarak çözeceği aşağıdaki stratejik amaçlarla açıklanabilir:

1) Hıristiyan halkın yaşadığı yerlerde Müslüman varlığının arttırılması;

2) Çerkeslerin, egemenlik altındaki halkların millî kurtuluş hareketlerinin bastırılmasında askerî güç olarak kullanılmaları;

3) Türk ordusunun savaş yeteneğini arttırmak ve özellikle de, Rus Kazak birliklerine karşı koyabilecek sipahi birliklerinin yaratılması için Çerkeslerden yararlanmak.

Böylece, dağlıların Kafkas Savaşı sonrasında kitlesel sürgününde temel etken, Rusya ve Türkiye'nin izledikleri siyasetler ile bu konuda çıkarlarının çakışması olmuştur. Avrupalı güçlerin, dağlıların sürgün sorunu karşısında aldığı tavrın başlarda Türkiye'ninkiyle aynı olduğunu belirtmek ilginç olacaktır. İngiltere ve Fransa, Kafkasya'dan yerlilerin göçünü teşvik ediyorlardı. Bununla Rusya'yı zayıflatıp Türkiye'yi güçlendirmeyi amaçlıyorlardı. Ancak dağlıların göçü genel bir hal alıp ardından oraya Rus toplulukları yerleştirilince, yani Rusya'nın bu bölgeyi daha güçlü olarak kendi arkasına alabileceği tehdidi doğunca, Kırım koalisyonunun üyesi de olan Avrupalı güçlerin yaklaşımı değişti ve dağlıların Türkiye'ye gönderilmesi konusunda binbir engel çıkarmaya başladılar. 1864 Mayıs'ında Lord Stradford Redcliff İngiliz Parlamentosu'nda dağlıların göç ettirilmesi sorununu gündeme getirdi. Redcliff, İngiliz hükümetinden, "sürgün edilenlerin acılarını yatıştırmak amacıyla gerekli önlemleri alması" için Rusları uyarmasını talep etti. Buna rağmen, ne İngiliz, ne de Fransız hükümetleri bu konuda hiçbir etkin girişimde bulunmadı.

Dağlıların göçüne ilişkin Rusya ve Türkiye'nin izlediği resmî politikaların dışında, göçün çapının bu denli geniş olmasına yol açan başka etkenler de vardır. Bunlar:

1) Türk görevlilerinin dinî propaganda ve ajitasyonu;
2) Mekke'ye hacca gitme görüntüsü altında Türkiye'ye taşınma;
3) Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu ile şahsî ilişkileri (harem politikası ve akrabalık bağları);
4) Çerkeslerin sosyal yapısı;
5) Dağlılara, Türkiye'ye özel serbest geçiş hakkı tanınması;
6) Savaştan sonra çarlık memurlarının ve Kazakların Çerkeslere kötü muamelesi.

Bunlardan bazıları üzerinde durmak gerekir:

Din ortaklığı Türk sultanının bu konudaki eğilimini güçlendirdi: o aynı zamanda, İslâm dinine mensup Kafkas boylarının da halifesiydi. Öte yandan, "dağlıların padişahı, Müslümanların başı olarak kabul etmeleri, onun siyasî erkine boyun eğmeleri için yeterliydi".Bu durum (din ortaklığı ve halifelik), görevlileri yoluyla dağlıları "Müslüman kardeşliğine" çağırarak ve "sürgün halinde her türlü ihsan vaat eden" Türk hükümetlerinin işine yarıyordu. Türk hükümeti, göç sırasında bile hiç ara vermeksizin, dağlılar arasında mollalar ve ajanları aracılığıyla aşağıdaki iddialarla, ajitasyonu sürdürüyordu:

1) Kâfirlerin ülkesinde, onların egemenliği altında yaşamak imkânsız. Bu durumda ya savaşıp ölmek ya da Müslüman ülkelere göç etmek gerekir.
2) Göç etmek, alnımızın yazgısı. Allah'ın emri ile asla çelişmez; Muhammed, Mekke'den Medine'ye göç ederek, İslâm'da hicreti daha baştan kendi başlatmıştır;
3) Müslüman ülkelere hicret edin. Sonra geri gelip ana vatanınızı kurtaracaksınız;
4) Gâvur ülkesinde ölmek ve İslâmi ritüeller olmadan cenaze kaldırılması Müslümanlığa aykırıdır. Bu durumda, ölenlerin ruhu şad olmaz.

Kuzey Kafkas halklarının Türkiye'ye göçünde dinî propagandanın etkin bir rolü olmuştur. Rus tarih biliminin bazı temsilcileri, özellikle de Türk tarihçileri, Çerkeslerin kitlesel olarak Osmanlı İmparatorluğu'na göçmelerinde din faktörünün rolünü biraz fazla büyütmektedirler. Oysa Ahmet Çalikov'un isabetli tespitine göre, "dinî fanatizm ona yüklemeye çalıştıkları rolü oynasaydı, o takdirde, dağlıların göçü öncelikle dinciliğin daha derin kökler saldığı Dağıstan'da olurdu. Orada şeriat azatlığı yenmişti, oysa Çerkeslerde şeriat asla azatlığı kıramamıştı".

Göçü hazırlayan şartlara, Türk görevlilerinin, sadece dinî değil, daha iyi bir kader umudu aşılayan ve göçe açık çağrı olan sosyal amaçlı dinî propagandası da eklenebilir. Sürgün sırasında, l Haziran 1863 tarihinde, Türk görevli Muhammed Hasaret, Çerkeslere bir haber getirdi: "Ailelerinizi ve gerekli eşyalarınızı alın, çünkü hükümetimiz sizlere ev inşa etmeye uğraşıyor, tüm halkımız da bu işe katılıyor. Uzayan işleriniz sizleri bahara kadar buralarda tutsa da, bitirir bitirmez sizden öncekiler gibi hevesle taşınmak için acele edin."Yine o 1863 yılında Türk hükümeti Kafkasya'dan göç edecekler için bağış kampanyası ilân etti.

Dağlıların göçünün bir başka biçimi doğrudan dinî faktörle ilişkilidir: Mekke'ye giderek hac görevini yerine getirme görüntüsü altında Osmanlı İmparatorluğu'na göç. Başlarda bu gerekçeyle kitleler halinde ilk göçenler Nogaylar olmuştur. Sonraları Kafkas yönetimine Çerkeslerden de bu doğrultuda pek çok istek gelmeye başladı. Hacılar, altı aylık yurtdışı pasaportlarını elde eder etmez, Türkiye'ye yollanıyorlardı. Burada pasaportları zaman aşımına uğrayınca yetkililere teslim ediyor ve yerine "hamidiye"lerini alıyorlardı. Göç edecek olanlar haccı ileri sürerek yurt dışına çıkmaya daha yatkındılar: Altı ay süreyle Rus yurttaşı sayıldıkları için isterlerse vatanlarına dönebileceklerdi. Hâlbuki Türk yetkililer, genellikle daha geçerlilik süresi dolmadan bu pasaportları ellerinden alıyor, onları "muhacir" ilân ediyorlardı. Türk hükümeti, Kuzey Kafkasyalılar’ın yasal olmayan yollardan göçü konusunu açtığında, Çar II. Aleksandr'ın direktifine uyan İstanbul'daki Rus elçisi, Türk yönetimine resmen şu bilgiyi verdi: "Müslümanlarımız, kendilerine nakilhane yapmak üzere değil Kâbe’yi tavaf etmek için verilen izinle Türkiye'ye gelmekteler. Biz, dinî inancın gereği olan bu isteğin yerine getirilmesine karşı koymayı istemediğimiz gibi karşı çıkamayız da."Bunun yanı sıra Rus hükümeti, büyük bölümünün geri dönmediğini göz önüne alarak, hacıların hacca gitmeden önce tüm vergilerini ve borçlarını ödemesi gerektiğine dair bir kararname çıkardı. Tersi durumda her hacı, süresi içinde dönmediği takdirde, ardından borç ve mükellefiyetlerinin ödeneceğine dair cemaatinin kefaletini bırakmalıydı.

Göçe yol açan faktörlerden biri de, dağlıların Osmanlı İmparatorluğu ile asırlardır var olan ilişkisiydi. Birçok Çerkes, eskiden beri, daha XIX. yüzyıl öncesinde bile, Osmanlı İmparatorluğu'nda yüksek görevler edinmişti. 1584–85 yıllarında sadrazam mevkiinde bulunan kişi, ordusu iki kez (1578 ve 1585 yıllarında) Kafkas ötesine saldırıda bulunmuş ve hatta Tebriz'i ele geçirmiş olan Özdemiroğlu Çerkes Osman Paşa'ydı. Daha sonraları ise, Batı Karadeniz kıyılarında birkaç askerî harekâtını başını çeken Çeçenzade Hacı Hasan Paşa, Trabzon valisi olarak; atandı. XIX. yüzyılın ilk yarısında ordu ve devlet çarkındaki; pek çok yüksek görevi Çerkesler doldurmuştu. Hatta II. Mahmut'un ölümünden sonra, kısa bir süreyle ülke yönetimi Çerkes ordu komutanlarının eline geçti. Abdülmecit döneminin ünlü mareşallerinden ikisi, Çerkes Hafız Mehmet Paşa (ölümü 1866) ve Çerkes İsmail Paşa (Ölümü 1861) Kafkas kökenliydi. Osmanlı İmparatorluğu’nun XIX. yüzyılda ünlü siyasî kişiliği Hüsrev Mehmet Paşa, Abaza kökenli olup, esir olarak satın alınmış, Sultan III. Selim’in saltanatı sırasında (1789–1807) Osmanlı Donanması Başkomutanı düzeyine yükselmiş, II. Mahmut döneminde Osmanlı Ordusu Başkomutanlığına getirilmiş, Abdülmecit döneminde ise 1855’te ölümüne dek sadrazamlık yapmıştı.

Çerkeslerin Osmanlı sarayında sözlerinin o kadar geçmesinde etkili bir başka özel neden de, "harem politikası" olarak adlandırılan siyasetti. Kuzey Kafkasya, Mısır'da Memlukluların yönetiminde olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu'nda da, köle-halayık sağlayan başlıca ticarî kaynak olmayı sürdürmüştür. İkisi arasındaki fark, Memluklulara koruma görevi için genç erkekler sunulurken, sultan ve paşa haremleri için Osmanlı İmparatorluğu'na kız çocukları ve genç kızların ihraç edilmesiydi. A. Dubrovin, "Haremler, satın alınmaları temelde Anapa ve Suhumi kalelerindeki Türkler yoluyla daha da hareketlenen Çerkes kızları ile dolup taşıyordu. Türkiye'ye kadın nakli öyle büyük sayılara ulaşıyordu ki, bazıları Türk neslinin ıslahını Çerkes kadınların varlığına bağlar" diye yazmaktadır. Kuzey Kafkas kadınları yoluyla "Türk ırkının iyileştirilmesi" fikri Mehmet Eceruh'ta da yansımasını bulur: "Dağlılar ve Çerkesler Osmanlı tipini asilleştirerek, canlı bir damarı devlet yönetimine de sokmuşlardı." Çerkes kadınları, İttihat ve Terakki iktidarının haremlerin dağıtılmasına ilişkin emrine (1909) kadar, Osmanlı haremlerindeki üstün konumlarını korumuşlardır. Kafkas yönetiminin resmî verilerine göre, her yıl Çerkezistan'dan Türkiye'ye 4 bin kadın ve erkek köle gönderiliyordu.

Haremlerde Çerkes kızlarının çoğalması, III. Mustafa'dan (1757–1773) itibaren Osmanlı sultanlarının neredeyse tamamının Çerkes kadınlarıyla evlenmelerine yol açmıştı. III. Selim'in (1789–1807) annesi, II.Mahmut'un (1808–1839) karısı ve aynı zamanda Sultan Abdülmecit'in (1839–1861) annesi, Abdülaziz'in (1861–1876) annesi ve V. Murat'ın (1876) annesi olan Abdülmecit'in karısı ve II. Abdülhamit’in (1876–1909) karısı hep Çerkes'ti.

Osmanlı sultanlarının kendilerini Çerkeslerle çevrelemeleri, bazı tarihçilere göre, iktidarın belli bir istikrara kavuşmasına yol açmıştır. Çerkeslerin kana kan geleneğinin Osmanlı sarayında da benimsendiği dikkate alındığında durum daha iyi anlaşılır. XIX. yüzyılda sultanın zorla tahttan indirilme olayı sadece bir kez olmuştur (1876'da Abdülaziz). Buna karşın, komploya karışanların hepsi, Mithat Paşa'nın evinde toplantı yaptıkları bir sırada devrik sultanın akrabası olan Çerkes Hasan tarafından öldürüldüler. Çerkeslerde kan bağlarının güçlü olması, Türkiye'de saygın bir mevki sahibi olmayı başaran bir Çerkes'in akrabalarını etrafına toplayıp, onlara olabildiğince iyi bir yaşam düzeyi sağlamaya gayret etmesini gerektiriyordu. Yeni gelen akrabalar da, yaşam şartları düzelip sıra kendilerine geldiğinde, geride kalan akrabalarını yanlarına çekiyorlardı. Karadeniz kordon boyunda görevli bir komutanın kölelerin Türkiye'ye nakli konusundaki 6 Kasım 1843 tarihli raporunda belirttiği üzere: "Başlangıcı tarihin derinliklerine uzanan bu utanç verici ticaret, dağlılara, Türkiye'de sadece sıradan kişilerle değil Babıâli'nin ileri gelenleriyle de bağlantı kurma imkanı sağlamıştır. Dağlılar tarafından küçük bir bedel karşılığında satılan erkek çocuklarının yüksek makamlara yükselmeleri ve Osmanlı İmparatorluğu'nda yüksek düzeyde devlet adamı olmaları az rastlanan bir durum değildi. Anapa civarlarından bir Natuhay olan Hafız Paşa ve Gelencik berisinden bir Şapsug olan Halil Paşa buna örnektir."Kafkas Genel Valiliği tarafından Çerkezistan'da 1837'de hazırlanan bir raporda, "Türkiye'de önemli devlet görevlilerinin Çerkezistan'da eş durumundan akrabaları bulunduğu" önemle belirtiliyordu. Bu nedenle Kafkasya ile kaçak ticaret, Babıâli'nin koyduğu yasak fermanlarına rağmen, üst düzey yerel yöneticiler tarafından gizlenip, üzeri örtülerek kolaylık görmekteydi.

Kuşkusuz, damarlarındaki Çerkes kanı, Osmanlı sultanlarının dağlıların Türkiye'ye nakli karşısındaki tutumlarının oluşmasında kendisinden beklenen rolü yerine getirmiş; Çerkeslerin Osmanlı sarayında önemli makamları ele geçirmelerinde, devlet çarkında ve orduda göçe yaklaşılmasında en önemli faktörlerden biri olmuştur. Bu sübjektif yaklaşım, Türk tarih yazımında, dağlıların Osmanlı İmparatorluğu'na göçlerinin bir nedeni olarak işlenmektedir. Ancak, Türkiye'deki Kuzey Kafkas diasporasının bazı yayınlarında, dağlıların Türklerle yoğun bağlarının olması ve Türklerin göçü teşvik etmeleri, "Osmanlı yönetiminin göçe daveti" olarak değerlendirilmektedir."

Çerkeslerin göçünün yığınsallığının nedenlerinden biri olan Kuzey Kafkas boylarının sosyal yapıları üzerinde özellikle durmak kaçınılmaz olmaktadır. Bütün öteki Kuzey Kafkas boylarında olduğu gibi, Çerkes halkının da köylüler ve köleler üzerinde yükselen kendi aristokratları (Doğu Kafkasya'da prensler, uzdenler-saraylı sınıfı) vardı. Bu yapıya ilk darbe, çar yönetiminin köleliğin lağvı emriyle vurulmuştur. Son darbe ise, Çerkes soylularına kölelerini azad etmeleri konusunda verilen talimat oldu. Ancak Çerkes cemaatine asıl darbe, Rusya'daki feodal hakların iptali ve Çerkes prenslerinin ve uzdenlerinin köylülere özgürlüklerini iade etmek zorunda kalmaları olmuştur. Bu dönemde birçok Çerkes derebeyi, rızalarıyla köylülerini azad etmekten kaçınmak için, tebaalarıyla birlikte Türkiye'ye göç kararı almışlardır. Bir Çerkes prensinin, yetiştirilmesi için oğlunu yolladığı köylük yöre, geleneklere göre ona akrabalık bağlarıyla bağlı sayılırdı. Bundan dolayı prens ve uzden ile birlikte birkaç köyün bütünüyle göç ettiği görülmüştür. Kafkas savaşlarında yer almış olan General R. Fadeyev'in de kabul ettiği gibi: "Türkiye'ye göç eden dağlılara derebeyliklerinin mensuplarını da toplu olarak yanlarında götürmelerine izin vererek, aynı zamanda kendimizi, çalışkan, barışçıl ve asla tehlikeli olmayan insanlardan oluşan iş görebilir bir kitleden mahrum ediyorduk."Abaza Prensi Açba Türkiye'ye göç ettiğinde, onu bin "akraba" köylü izlemişti. 1864 yılında Kafkas iktidarında Abhazya'nın yöneticisi Mihail Şirvaşidze'nin, yanına 20 bin Abaza'yı alarak Osmanlı İmparatorluğu'na göçmeyi planladığına dair bir şüphe uyanmıştı.

Çerkes asillerinin buna benzer geçişleri, dağlıların gidişini çıkarına gören Kafkas iktidarının, Türkiye'ye kitlesel olarak geçiş girişiminde bulunmalarına engel çıkarmaması ile daha da kolaylaşıyordu. Hatta kruvazör tatbikatı sırasında, Türk kervansaraylarında mahsur kalan dağlıları götürecek olanlara geçiş izni verilmesi için Rus gemilerine talimat verilmişti."

Göçü elverişli kılan faktörlerden sonuncusu da, Kazak çavuşların ve yerli Rus polis yetkililerinin, özellikle Kafkas savaşı bittikten sonra işgal altındaki yerli halka yönelik davranışlarındaki zorbalıktır. Kazakların, basit suçlar yüzünden Çerkesleri öldürdüğü, ancak cezasız kalmış cinayet sayısının hiç de az olmadığı kayıtlardan anlaşılmaktadır. Çerkesler, kendilerini pek de dikkate almayan Rus makamlarına şikâyette bulunmaktan çekiniyorlardı. Savunmasız kalmışlık duygusu, Kafkas savaşı bittikten yıllar sonra bile, Kuzey Kafkasyalılar arasında Türkiye'ye göç etme isteğinin canlı kalmasına yol açmıştır. Halk içinde, savunmasız bir biçimde Rus komşularının zulmüne terkedilmiş oldukları kanaati kök salıyordu. Bu durumda tek kurtuluş Türkiye'ye göç olabilirdi. R. Fadeyev, "Çerkes nüfustan arta kalanları kovmak gerekseydi, hükümet, adalet duygusunu zedelemeden başka yöntemler de bulabilirdi" diye yazmıştı.

Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu'na kitlesel göçlerinin temel nedenleri ve bunu kolaylaştıran faktörler bunlardı.

Dağlıların zorunlu sürgün kararı alındıktan sonra, çar hükümeti bu uygulamanın diplomatik altyapısını oluşturmaya yöneldi. Bu hazırlığa, 1858'de, ilk gönüllü göçmen gruplarının Anadolu'ya geçişiyle birlikte girişildi."1859 Haziran'ında, Osmanlı İmparatorluğu Dışişleri Bakanı, İstanbul’daki Rus Elçisi Prens Lobanov Rostovski'yle yaptığı görüşmede, "Son zamanlarda olağanüstü ivme kazanan ve Babıâli'de sıkıntı yaratan", Müslümanların Rusya'dan Türkiye'ye göç serbestîsinin sınırlandırılması konusunda ricada bulunmuştu. Görüşme sırasında bakan, Rus hükümetinin, göç ve Rus Müslümanlarının Türk uyruğuna geçişleri konusundaki niyetini anlamak istemiş ve muhacirlerin ara vermeksizin hızlanan sel gibi akışı karşısında endişelerini belirterek, "bundan böyle göçün bir düzen dahilinde yapılmasını, her iki hükümetin önceden karşılıklı anlaşması olmaksızın gerçekleşmemesini" talep etmişti. Bu görüşmeyi Osmanlı İmparatorluğu Dışişleri Bakanlığı resmî notası izledi. Bu notayla Türk hükümeti, Rus tarafının, Kafkas Müslümanlarının göçü ve Türk uyruğuna kabul edilmeleri durumunda Rus vatandaşlık haklarını kaybedip etmeyecekleri konusunda görüşünü bildirmesini resmen istedi.

Çarlık hükümeti, bu notayı Türk tarafıyla Kuzey Kafkas Müslüman halklarının Türkiye'ye göçü hakkında anlaşma sağlayacak görüşmeler için uygun bir araç olarak değerlendirdi. Sorun İmparator II. Aleksandr ve Kafkas Ordusu Başkomutanlığının incelemesine sunuldu. Ardından 26 Ocak 1860'ta, Rusya'nın Osmanlı İmparatorluğu'ndaki temsilcisine, Türk hükümetinin notasına verilen yazılı cevap geldi. Elçiye hitaben yazılan önyazıda ayrıntılarıyla şunlar belirtiliyordu:

"Haşmetmeapları, aşağıdaki maddelerin cevap olarak kabul edilmesini buyururlar:

1) Biz hiçbir zaman, bizim dışımızdaki devletlerin, hükümetimizin izni olmaksızın bizden ayrılanları tebaalarına alma haklarını tartışmadık ve hâlâ da bu iddiada değiliz.

2) Bizim Müslümanlarımız, oraya yerleşmek üzere değil de, Kâbe’yi ziyaret etmek için Türkiye'ye çıkış izni talebinde bulunuyorlar. Biz, dinî inancın bir gereği olan bu isteğin yerine getirilmesine karşı duramayız, durmayı da istemeyiz.

3) Devletimizin hükümetinin onayı olmaksızın gidip herhangi bir devlete yerleşmek olmaz. Burada bunun uluslar arası hukuk ilişkileri kapsamında açığa kavuşturulması gereksizdir.

4) Göç izni, alışılmış yurtdışı pasaportu ile değil, daima yazılı özel bir belgeyle verilmektedir.

Göç daima süresiz bir zaman için gerçekleşmektedir.

Bir kişiye izin verilmiş olmasının anlamı, o kişinin kendiliğinden Rus tebaasından çıkmış olduğudur.

Bu kurallar ayrıca tasdik gerektirmez.

... Hükümdar İmparator'un yukarıda işaret ettiklerine bir ekleme daha yapmak uygun düşer:

Arzu ederiz ki, bizden ayrılanlar sınırlarımıza yakın yerlere yerleştirilmesin.

Babıâli ile olan dostluk ilişkilerimize dayanarak söz konusu girişimi önlemeye çalışınız. Türk hükümeti böyle bir şeye karar verirse, bizim de haklar konusunda telâşlanmamız gerekmeyecektir.

Lobanov Rostovski, bu yazıyı aldıktan sonra Türk hükümeti ile Çerkeslerin göçü konusunda görüşmelere başladı. 1863 baharında da Feld Mareşal Baryatinski, Karadeniz kordon boyunun sol yamacından 3 bin dağlı aileyi Osmanlı İmparatorluğu'na göndermeyi öngördü.

Türk hükümeti ile Kuzey Kafkas Müslüman halklarının ve boylarının göçüne ilişkin görüşmeleri hızlandırmakla özel olarak görevlendirilen Tuğgeneral M.T. Loris-Melikov İstanbul'a gönderildi. Ad. Berje'nin de tanıklık ettiği gibi, "Ona verilen görev, Babıâli göçmenleri kabul etmediği takdirde önümüze çıkabilecek zorlukların neler olabileceği konusunda Çar’ın temsilcisi Prens Lobanov Rostovski'yi aydınlatmaktı. Tuğgeneral M.T. Loris-Melikov bu görevi mükemmel bir biçimde yerine getirdi ve Prens Lobanov Rostovski'yle birlikte, Türkiye'nin sınırlarımızdan uzağa yerleştirmeyi taahhüt ettiği 3 bin aile için gerekli izni Babıâli'den kopardı. Bunun ardından, göç 1860, 1861 ve 1862 yıllarında da diplomatik yazışmaya gerek olmaksızın sürdü".

Türk hükümetinin başta 40 bin ile 50 bin dağlının göçüne, göçün aşamalı olarak cereyan etmesi şartıyla, onay verdiğini belirtmek gerekir.Ancak, Türkiye Göç Komisyonu'nun verilerine göre, sadece 1863 yazında Anadolu limanlarına ulaşan göçmen sayısı 80 bindir.

16 Ocak 1860 yılında Osmanlı hükümetinin girişimiyle özel bir göç komisyonu, Muhacir Komisyonu, kurulmuştu. Bu komisyonun başına Çerkes asıllı Trabzon Valisi Hafız Paşa getirildi. Muhacir Komisyonu, kurulduğu andan itibaren Ticaret Bakanlığı'nın yönetimine bağlandı. Ama Temmuz 1861'den itibaren buradan koparak, bağımsız çalışmaya başladı.Hafız Paşa'dan sonra komisyonun başına Trablus Valisi İzzet Paşa getirildi. Yönetim kuruluna ise birkaç Çerkes ağayla birlikte, aynı zamanda Edirne mutasarrıfı da olan Bidcan Paşa girdi. Komisyonun görevleri arasında, Karkas muhacirlerin geldiği tüm limanların kontrolü, göçmenlerin iaşe ve ibadeleri ve yerleştirilecekleri yerlerin tayini de vardı.19 Mart 1875 tarihinde komisyon lağvedildi ve İçişleri Bakanlığı bünyesinde bir müdüriyet oldu.

Dağlıların sürgünü konusunda diplomatik altyapı hazırlanırken, Rus hükümetinin önündeki başlıca sorunlardan biri de, göç sonrasında, muhacirlerin geriye dönüşünü engellemeye yönelik alınacak önlemlerin geliştirilmesi olmuştu. Kuban yöresi yöneticisi, göç etmiş şahısların Kuban bölgesine geri gelmelerinin, buradaki dağlı nüfusun zihnini bulandıracağını düşünüyordu. Rus hükümeti, Türk propagandası ve Rusya'ya karşı büyük düşmanlık aşılanmış olduğu ve bunun dağlılar arasında yeni çalkantılara neden olacağı düşüncesiyle, Türkiye'ye yerleşmiş olan Çerkeslerin geri dönmesinden sakınıyordu. Ancak muhacirler, Türk makamlarının vaatlerini yerine getirmediğini gördükleri için, göçten hemen sonra geri dönme isteğinde bulunmuşlardı. 6 Haziran 1861 tarihinde Kafkas Ordusu Komutanı Prens Orbeliani Savunma Bakanlığı'na sunduğu bir raporda şunları yazıyordu: "Türkiye'ye farklı zamanlarda ve hatırı sayılır kitleler halinde gönderilmiş olan Kuzey Kafkas sakinlerinden göçmenlerimizin büyük bölümü, beklenildiği üzere, Babıâli'nin himayesi altında çıkar ve rahatlıklar konusunda verilen vaatlerle aldatılmışlardır ve bu nedenle de son zamanlarda, ısrarla, yurtlarına dönmek için fırsat arayışı içindedirler." Hatta 1902 yılında, bir Çerkes topluluğu, Kafkasya'ya gönderilmeleri talebiyle Samsun'daki Rus Konsolosluğunu işgal etmişti.

Göçmenlerin gittikleri yerlerde düştükleri zor durum onları ana vatanlarına geri dönmeye sevk etti.1864 yazında 100 Şapşığ ailesi Kafkasya’ya geri dönmek isteğiyle İstanbul’daki Rus elçisine başvurdu.Onların ardından Samsun’da bulunan Natuhaylar’dan 100 başvuru daha geldi.Göçmenler değil Kuban topraklarında , Sibirya’da, Solomki’de bile yaşamaya razı olduklarını yazıyorlardı. Din değiştirme ve askerlik dışında bütün şartları kabul ediyorlardı.1872’de 8.500 Çerkes ailesi İstanbul’daki Rusya Konsolosu İgnatiyev’e bir dilekçe ile başvurdular. “Sekiz yıldır beylerimiz eziyetler çektirerek bizi akıl almaz bir esaret altında tutuyorlar.Yapılan hataların ağırlığını itiraf ederek, 8.500 aile adına aşağıda imzası bulunan bizler Onun (Çar’ın) yüksek himayesinden yararlanmak için geri dönmemize izin verilmesini rica ediyoruz. Bunun için her türlü fedakarlığa hazırız”[20]

Rusya'nın İstanbul Elçisi İgnatyef ve Trabzon Konsolosu Moşnov dağlıların geri dönme isteklerini rapor ediyorlardı. İgnatyef'in Çerkeslerin Kafkasya'ya geri dönme talepleri konusundaki bir raporu üzerine Çar, 18 Mart 1865 tarihinde bu işe bir nokta koydu: "Dağlıların geri dönüşü söz konusu bile edilemez." Bunun üzerine İgnatyef'e, konsoloslara dağlıların geriye göçünü reddetmeye yönelik, buna uygun önlemler alma emrini vermesi için talimat verildi.3 Nisan 1865'te İgnatyef, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Rus konsoloslara Çerkes muhacirlerin geri dönüşünü kesinlikle yasaklayan bir talimat gönderdi. İgnatyef'in talimatından sonra Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Rus konsoloslukları, Türk tebaasındaki Çerkeslerin pasaportlarına vize vermemeye başladılar. Çerkeslere Rusya İmparatorluğu topraklarında kısa süreli bulunma izni bile verilmedi. Bir Çerkes muhacirin böyle bir talebi üzerine İstanbul'daki Rusya Başkonsolosu konuya son noktayı koydu: "Reddedildi. Başkonsolosluk muhacirlerle hiçbir şekilde muhatap olmayacaktır."

1883 yılında İstanbul'daki Rusya Elçiliği konsoloslara yeni bir talimat gönderdi: "Rusya'ya gidecek olan Türk tebaalıların pasaportlarına vize verilirken, Türk vizesi edinen Kafkas çıkışlıların, bu konuda ilgili makamların bir ön pazarlığı olmaksızın, sınırlarımıza geri dönmemeleri için olağanüstü bir dikkat gösterilmesi...' 1861'den itibaren, Rusya İmparatorluğu Bakanlar Kurulu kararına uygun olarak, Türkiye'den yasadışı yollardan dönüş yapan dağlıların geri gönderilmelerine ya da, Ural'a veya Orenburg'a yerleştirilmelerine karar verilmişti. Bazı dağlılar kendi başlarına Kafkasya'ya dönüyorlardı. Kafkas Ordusu Başkomutanı Büyük Prens Mihail, bu tanıklığı abartılı saysa da, Kafkas ordusunun istihbarat birimlerinin verilerine göre, 1860–65 yılları arasında, bu yolla 200–300 kişi geri dönmüştür. 22 Eylül 1886 tarihinde, Kafkasya'daki Vatandaşlık Dairesi Başmüdürü General Prens Dondukov-Korsakov, "Kafkasya Yöresi Valileri, Bölge ve Çevre Yöneticilerine Gizli Genelge" yayımladı. Bu genelgede, "Temelli yerleşmek üzere göç etmiş olan Kafkasyalı Müslümanların Türkiye'den geri dönüşleri hakkında son yıllarda ulaşan istihbarı bilgiler göz önüne alınarak, Sayın Valilerden ve Çevre Yöneticilerinden, kendilerine bağlı yerel polis görevlilerine, sınırlarımız dahilinde ortaya çıkan herkesi sıkı bir biçimde gözetlemelerini önermelerini rica ederim. Amaç, daha önce geri gelmeme yükümlülüğü ile yurtdışına göç etmiş kişilerden geri dönenleri tespit etmek ve bunları derhal bölgeden uzaklaştırmaktır" deniyordu.

Burada, Rusya'nın Kafkas muhacirlerinin geriye göçü konusunda takındığı tavrın Türk tarafının tutumuyla çakıştığını belirtmek gerekir. Aynı şekilde, Türkiye de, dağlıların Kafkasya'ya dönüşlerinin engellenmesine yönelik önlemler alıyordu. Mülteciler arasında gelişmekte olan memnuniyetsizlik ve geriye dönme isteklerini ifade etmelerine had safhada olumsuz yaklaşıyordu. Meselâ, 1865 yılında, Ardahan bölgesine yerleştirilmiş olan 1.200 Çerkes Kuzey Kafkasya'ya geri dönme girişiminde bulunduğunda, Türk makamları bunların üzerine düzenli birlikler yolladı. Bundan öte, olabildiğince çok Müslümanı kendi topraklarına çekmekte çıkarı olan Türk makamları, usulüne uygun altı aylık pasaportlarla Türkiye'ye gelmiş olan diğer Rus Müslümanları bile pasaportlarına el koyarak muhacir ilân ediyorlardı.

Kuzey Kafkasyalıların Türkiye'ye göç ettirilmelerinin diplomatik hazırlık aşamasında, Türk ve Rus tarafları arasında şiddetli görüş ayrılığı ve tepki yaratan konu, Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu'nda yerleştirilecekleri yerlerdi. 1864–66 yıllarındaki Çeçen göçü sırasında özel bir güncellik kazanmış olan bu sorun, iki devlet arasındaki diplomatik yazışmanın ana konularından biri olmuştu.

Osmanlı hükümetinin, Çerkeslerin, Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelere ve Rus sınırı yakınlarına yerleştirilmesinden çıkarı vardı: Bir savaş durumunda, Rusya'ya karşı düşmanlık duyguları ile doldurulan Kafkasya dağlılarının savaş deneyiminden yararlanacaktı. Dağlıların imparatorluk sınırı yakınlarına yerleştirilmelerinin ardındaki tehlikeyi fark eden Rus hükümeti, bu uygulamaya olabildiğince karşı koydu. Rusya'nın sert ve olumsuz tepkisinin başlıca nedenlerden biri de, bütün Türk-Rus savaşlarında, Rus ordularının Asya savaş sahnesindeki başarılarını, Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelerin Hıristiyan sakinlerinin yardımına borçlu olduğunun bilincinde olmasıydı. Kafkas Müslümanlarının bu bölgelere yerleştirilmesi böylesine önemli bir stratejik dağılımı değiştirecek güçte bir tehditti. Rusya'nın diplomatik baskısı sayesinde, 1860–64 yıllarında, muhacirlerin önemli bir bölümünün Küçük Asya'nın iç taraflarına ve Balkanlara yönlendirilmesi sağlandı. Buna karşın, Türk hükümeti Kafkas makamlarına, 1864–66 yılları arasında göçecek olan 5 bin Çeçen ailesini, Erzurum ve Kars vilayetleri dahilinde Soğanlık sıradağlarından Van gölüne kadar uzanan alana yerleştireceğini bildirdi. Bu, Rus tarafının şiddetli tepkisine yol açtı. Kafkas Ordusu Karargâh Komutanı General Kartsev, 1864 yılı Kasım ayında Tersk yöresi yöneticisi ve Çeçen (Karabulaklar ve Nazranovlar) göçünün organizasyonunda başı çekenlerden biri olan General Loris Melikov'a, "Gelecek Çeçen göçmenlere Erzurum Paşalığının ötesine, Erzincan ve Diyarbakır sınırları dahilinde ve asla bizim sınırımıza komşu olmayan bir toprağın tahsisi için Türk hükümetinin fikrini değiştirmesi yönünde her türlü gayreti göstermesinin" İstanbul’a gönderilen Rus elçisine tembih edildiğini bildirdi. Ancak, Babıâli, Rus elçisinin ileri sürdüğü hiçbir gerekçeye aldırmadan bu talebi reddetti ve Çeçenlerle Osetlerin bir bölümünü Soğanlı sıradağlarının (Sarıkamış) civarına yerleştirdi. Bu bilgiyi alan Çar hükümeti Çeçenlerin göçünün bütünüyle durdurulması tehdidinde bulundu ve hatta bu konuda gerekli talimatları yayımladı. İstanbul'daki elçi İgnatyev'in de bildirdiği üzere: "Ali Paşa'ya, tekliflerim kabul edilmezse Kafkas Genel Yönetiminin tek bir Çeçen'i bile Türkiye’ye göndermeyeceğini bildirerek, son kozumu kullanmaya karar verdim. Bu bildirim beklenen etkiyi gösterdi. Türk bakan nihayet bana Babıâli’nin yukarıda anılan 5 bin Çeçen aileyi sınırlarımızdan uzağa, Halep civarına yerleştirmeyi kabul ettiğini haber verdi..."Varna viskonsülünün açıkladığına göre:Çerkeslerin Rusya'dan Türkiye'ye göçlerinin Çar Hazretlerince durdurulmasının ardından Türk hükümeti, Bulgaristan'a eskiden yerleştirilmiş olan Çerkesleri göndermeye başladı. Çeçenlerin Erzurum vilayetinden uzaklaştırılacakları ve bu arada muhacirlerin gönderilecekleri başka yerlerin bilgisi bu ilin valisi tarafından Rusya'nın Erzurum Konsolosu'na resmen iletilmiştir. İstanbul'dan aldığım talimatlarda görüldüğü üzere, bu göçmenlerin Viranşehir ve Konya civarlarına iskân edilmeleri için gerekli düzenlemeler yapılmıştır. Bu göçmenlerin yirmi gün önce Karahisar üzerinden Sivas'a gönderildiklerini size bildirmeyi dostluk görevi sayarım.

Çeçenlerin Sarıkamış'tan Resul Ayn'a naklinin ardından Dağıstanlılar ve Osetler Soğanlı sıradağları civarında kaldılar. Bunların oradan gönderilmesine yönelik diplomatik çabalar 1870 yılına dek sürdü. Erzurum'daki Rus konsolosunun bildirdiğine göre, Diyarbakır ve Sivas vilayetlerine gönderilen muhacirler, yerleşmek üzere bütün aile efratlarıyla Erzurum ve Kars'a geliyorlardı.Erzurum vilayet yetkilileri ise, Babıâli'nin, "Muhacirlere Erzurum vilayetinde yerleşmeyi yasaklayan ilgili anlaşmaların sadece Çeçen ve Lezgileri kapsadığı; Dağıstanlı boylara ve Kabartaylılara ise arzuladıkları yerlere yerleşme izni verilmesi" konusundaki direktiflerine dayanarak muhacirlere göz yumuyorlardı.Rus konsolosun raporunda belirttiği gibi, "Boylar arasında yapılan böyle bir ayrım, Türklere, hem Çeçenleri hem de Lezgileri, 'Dağıstanlı ve Kabartaylı adı altında' yerleştirme olanağı veriyordu.

Rus konsolosunun da dediği gibi, Türk makamları çıkarlarına uygun gördüklerinde, evrensel olarak kabul gören "Çerkes" terimini gözardı ediyor ve Kuzey Kafkas halkları arasında ayrım yapıyorlardı.

Sonuç olarak Rus hükümeti, dağlıların Türkiye'ye sürülmesinin diplomatik hazırlık aşamasında üç sorunu çözmüş oldu:

1) Dağlıların kabulü ve iskânı konusunda Türk tarafının onayını aldı,
2) Dağlıların geri dönüşünü engellemeye yönelik önlem aldı.
3) Sürgün edilen dağlıların Rus sınırı yakınlarına yerleştirilmemelerini ve hali hazırda Rus İmparatorluğu sınır boyundaki vilayetlere yerleştirilmiş bulunan Çerkeslerin Osmanlı imparatorcuğu’nun iç bölgelerine kaydırılmalarını sağladı.

Dağlıları Kafkasya'dan sürgün etme siyasetinde en önemli safha diplomatik hazırlıktı. Dağlıları sürgün etme siyasetine Kabartay'dan başlanmıştı. Daha 1780–1800 ve 1812–15 yıllarında, buradan 60 bin civarında Çerkes, küçük gruplar halinde Osmanlı İmparatorluğu'na göç etmişti.1837 yılında Kabartay'dan ve Çerkezistan'dan Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden 370 aile, Karadeniz kıyısına yerleştirildi. İ.V. Bentkovski'nin iddiasına göre, 1860'a dek, Kabartay ve Laba arasındaki neredeyse tüm dağlı ve Nogay nüfus Türkiye'ye göçertilmiştir. "Sorun böylece azalırken, iki mesele öne çıktı: Kalan dağlıların, Kuban nehrinin sol kıyısındaki zengin düzlüklere gönderilmesi ve Kafkasya'nın en önemli dağ dizisinin önünün, köyler dolusu Kazak'ın yerleştirilmesi suretiyle savaşkan Rus öğe tarafından iskânı.

1860 yılında Kabartay'dan Türkiye'ye 237 aile göç etti. Oysa göç etmeyi isteyenlerin sayısı bini aşıyordu. Kafkas yönetiminin resmî verilerine göre, 1860–61 yılları içinde Osmanlı İmparatorluğu'na, her iki cinsten 10 bin 343 kişiden oluşan 941 Kabartay ailesi göçmüştü.

1860 yılından itibaren muhacirlikte bir hareketlenme gözlenmektedir. Kafkasya Ordu Komutanlığı dağlıların Türkiye'ye gönderilmesi sürecini iki aşamada öngördü:

1) Türkiye'ye göç etme isteği gösteren ya da mecbur edilen Çerkeslerin dağ boğazlarından ve Kuzey Kafkas boylarının yoğun olarak yaşadığı Karadeniz kıyılarındaki yerleşim yerlerinden sürülmeleri;
2) Dağlıların deniz yoluyla Türkiye'ye götürülmeleri.

Mal varlıklarının bir kısmını, asıl olarak da sürülerini yanlarında götürememeleri için, dağlıların Kafkas dağlarını aşarak kara yoluyla göçü yasaklanmıştı.

Muhacir gruplarının yurtdışına çıkarılması için ayrılan limanlar, Suhumi, Soçi, Tuapse, Novorossiysk ve Anapa idi. Buralara Türk nakliye gemileri ve özel tekneler yanaşabiliyordu.1863 yılında Kafkas üst yönetimi gayri resmî yollardan göç edilmesine engel olunmaması yönünde emir verdi. Böylece, Türk kaçakçıları kıyıya yanaşma ve dağlıları götürme imkanı bulmuş oldu.

1860 yılında Kafkas ordusu Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu'na göçünün ilk aşamasını gerçekleştirmeye girişti ve onları dağlardan kıyılara sürdü. Bu amaçla ve eş zamanlı olarak Adagum, Şapsug, Abadze ve Dahovsk birliklerinin Çerkes köylerine baskınları başlatıldı. Yıllar süren savaşta güçleri tükenen Kazılbeygüler, Başılbeygüler, Tamovgiller ve Beslenlerin bir kısmı 1859 Şubat'ında boyun eğeceklerini ilân ettiler; 1859'da Biceduklar, Ağustos'ta Temirgoylar, Mahoşevler, Egeruklar, Beslenler, Şakirevgiller ve Kuban ötesinden Kabardinler;

Kasım’da Abazalar; 1860 Ocak ayında Natuhaylar ve Pshovlar tamamen teslim oldular. Bu boyların hepsi, nakledilmek üzere, Karadeniz kıyılarına sürüldüler. Beslengiller sürgün edilmeye inatla direndiler, ancak 20 Haziran 1860'ta aniden kuşatıldıklarında teslim olmak zorunda kaldılar ve 4 bin Beslen ailesi öteki dağlı sürgünlere katıldı.

Yukarıda adı geçen boyların sürülmesinden sonra, 1Temmuz 1861'de, Kafkas Ordusu Başkomutanı Büyük Prens. Mihail, Savunma Bakanı'na şu bilgileri veriyordu: Büyük, Küçük Zelencuk, Urupa, Laba ve Hodz nehirlerinin yukarılarında yaşayan ve sayıları çok fazla olmayan dağ boyları, adlarını tam vermek gerekirse, Kazı Ibeygüler, Başı Ibeygiller, Bagovfeiller, Şakirevgiller ve Tamovgiller, kendilerine Türkiye'ye taşınma izninin verilmesi talebiyle Kuban ve Tersk bölgesi ordu komutanlığına başvurmuşlardır. Bize düşmanlık besleyen ve yağmalama alışkanlığı olan bu boyların, dağlardaki bize ait Kazak yerleşimlerini sürekli endişe ve kaygı içinde bırakan üstünlükleri dikkate alınarak, ücra dağlık yerlerden düzlüklere sürülmeleri ancak silah gücü kullanarak mümkün oldu. Yukarıda anılan boylardan Türkiye'ye gitmeyi isteyecek olanlara yol vermesi için General Graff Evdokimov'a izni, onlara göç öncesinde Şebelda üzerinden Suhum-Kale'ye yol almaları iznini, insan ve zaman kaybı olduğunda sorulacağı açık olduğu için, ben verdim. Kendisine Kutais Genel Valiliği görevi verilen kişiye de, onların Türkiye sınırlarına geçirilmesine yönelik üzerine düşen bütün önlemleri alması için emir verdim.

1864 Mart'ına doğru Rus birlikleri Çerkeslerin Kafkas dağlarının kuzey yamacı ve Psezuapse'ye kadar olan kıyı bölgesinden sürülmesini tamamladı. Mayıs 1864’te Batı Kafkasya'nın bütün Çerkes boyları, artık kontrol altına alınmış, büyük çoğunluğu Karadeniz kıyılarına gönderilmiş ve Türkiye’ye götürülmeyi bekliyordu. Bunun ardından Çar hükümeti, ikinci aşama olan Çerkeslerin Türkiye'ye gönderilmesi safhasına el attı. Türkiye'ye göçmeyi tercih edenlerin dışında, Kuban'a yerleştirecek pek fazla kişi kalmamıştı. Kafkas makamlarının resmî verilerine göre, sadece 130 bin dağlı Kuban bölgesine gitmiş, diğerleri Osmanlı İmparatorluğu’na yerleşme isteği göstermişti. Öte yandan, Kuban'a yerleştirilmiş olanlardan bir bölümü de sonradan Türkiye'ye göç etme talebinde bulundu. 1864 yılında onlar da gittikten sonra, Kuban bölgesinde kalan dağlıların sayısı 100 bin ile 80 bin kişiye düşmüştü.1865 yılının verilerine göre ise, Kuban bölgesinde sadece 60 bin dağlı kalmıştı.

Dağlıların Türkiye'ye nakledilmesinde başlıca engel, taşımak için yeterince tekne bulunmamasıydı. Bu yüzden Çerkesler, aylar boyunca Karadeniz sahilinde açık havada beklemek zorunda kalıyorlardı. Bu da, birçok dağlıyı, özellikle de kadın ve çocukları telef eden salgın hastalıkların yayılmasına neden oldu. 1864 Mart'ında Büyük Prens Mihail Savunma Bakanı'na şu bilgiyi aktarıyordu: Kafile başkanlarından alınan istihbarata göre, taşınma, şimdilik Türk takaları ve Trabzon konsolosunun bize göndermiş olduğu tek bir Türk gemisi ile gerçekleştirilmekte. Söz konusu araçlar bu denli sınırlı olsa da, sadece Tuapse'den, geçtiğiniz ay 14 bin can yollanmıştır. Cuba nehri ağzında, Konstantinovsk, Anapa ve Taman'daki takviye ile nakliye ufak ufak da olsa, epeyce anlamlı boyutlarda sürmektedir.

4 Nisan 1864 tarihli telgrafta Prens Mihail, Çardan şu ricada bulunuyordu: Fetih işi, yurtdışına çıkarma işleminin kolaylaştırılmasına sıkı sıkıya bağlıdır. Kumpanya ve savaş gemilerinin bu işte kullanılması için ısrarla izninizi rica ederim.6 Nisan 1864 tarihinde, Savunma Bakanı General Milyutin, Prens Mihail'e Çarın cevabını iletiyordu: "Hükümdar İmparator'un, İmparatorluk Alteslerinin Karadeniz'in batı sahilinin asi yerleşimcilerden nihai olarak arındırılması konusundaki çağrınızı özel bir memnuniyetle okuduğunu, Cihanşümul Lütufkârın, Haşmetmeaplarımızın, göç eden dağlıların Türkiye'ye nakli için gereken harcamaların yapılmasına izin verilmesini buyurduğunu, bununla birlikte, masrafların olabildiğince kısıtlı tutulmasına özel bir ilgi atfedileceğinden bütünüyle müsterih olduğunu, bilgilerinize sunarım.

Bu amaçla Rus Gemicilik ve Ticaret Şirketi ile yapılan görüşmeler başta iyi gitti ve dağlıların nakli için üç büyük gemi ayrıldı: "Anapa", "Elbrus" ve "Redut-Kale". Ancak sonraları anlaşma bozuldu. Rus Gemicilik ve Ticaret Şirketi'nin bu işten vazgeçmesinden sonra, Kafkas yönetimi, Kuzey Kafkasyalıların Türkiye'ye nakli için donanmaya ait gemilerin kullanılmasına niyetlendi. Bunun için gemilere ticarî bandıra çekilecekti. Ancak bu konuda görüşü sorulan Amiral Glazenapa'nın, "Ticarî bandıra çekilmesi son derece zordur: Gemi evraklarının bağımsız özel bir kişi ya da kuruluş üzerine yapılması gerekir. Taşıma Türk gümrük muhafızlarının kontrolüne tâbi olacak ve onların devlet malı olduklarını gözden kaçırmak mümkün olmayacaktır" cevabı vermesi üzerine bu önlemden de vazgeçilmek zorunda kalındı.

Sonunda Kafkas yönetimi şu karara vardı: Dağlıların nakledilme işini Türk gemilerine teklif etmek ve özel tekneler kiralamak. 17 Nisan 1864'te Çar hükümeti, Kafkasya Genel Valisinin dağlıların nakli için Türk gemilerini kullanma önerisine, "silahlı olmamaları" şartıyla izin verdi. Özel teknelere gelince, 1862 yılında Kerç'te, buharlı gemiler kişi basma 4 ruble 40 kuruş, yelkenli gemiler ise kişi başına 4 ruble taşıma fiyatıyla kiralanmıştı.

Batı Kafkasya dağlılarının göçü tamamlandıktan sonra, Rus hükümeti Doğu Kafkasya'dan, özellikle de Çeçenistan’dan benzer bir sürgün başlatmaya niyetlendi. Bölgede, boyunduruk altında ancak tam anlamıyla barışçıllaşmamış ve Rus yönetimine sürekli huzursuzluk kaynağı olan müthiş kalabalık bir nüfus vardı. Çeçenler ve İnguşlar arasında ülkeden göçüp gitme hareketliliğini yaratan girişim Tersk bölgesi yöneticisi Tuğgeneral Loris Melikov'dan geldi. Eskiden Çar ordusunda hizmet etmiş bir subay olan ve Türkiye'de yaşayan General Musa Kunduhov bu işte ona yardımcı olmayı vaat etmiş, 3–4 bin, Çeçen ailesini Osmanlı İmparatorluğu'na göçmeye ikna edeceğine söz vermişti.

Kunduhov'un ajitasyonu, Çeçen nüfusun tam da Rus yönetimine daha tehlikeli görünen ve sürgün edilmek üzere mimlenmiş olan kesimi arasında başarılı olmuştu. Çalikov, "ustalıkla yerleştirilen ağa düştüler" diye yazar,

Loris Melikov ve Musa Kunduhov'un marifeti sonucunda 1865–66 yıllarında, her iki cinsten 23 bin 57 kişiden oluşan 4 bin 989 Çeçen ailesinin (Karabulaklar ve Nazranovlar) Türkiye'ye göçü başladı.

Ayın 22'sinde Daho Müfrezesi Tuapse nehri boyunca aşağıya doğru 13 verst ilerledi... Şapsığlar birliğe engel olmadıkları gibi yaşlı heyetleri çeşitli yönlerden karşılamaya çıkıyorlardı. Hepsi taleplerimizi derhal karşılamaya hazır olduklarını bildirdiler. O gün dağlardan kaçan birkaç Rus esir birliklerimize geldi... Yöredeki bütün Şapsığların şaşkın halde olduğunu anlattılar. Harekâtın ani olması ve hızı, gök gürültüsü gibi herkesi sersemletmişti. Büyük kısmı ailelerini ve eşyalarını çıkarmak için evlerine koşmuştu. Fakat Şapsığ yaşlıları ve halkın çoğu kayıtsız şartsız itaat ettiğini bildirirken, küçük Dağlı grupları yan taraflarda gizlice birliğe eşlik ediyor ve nasıl olursa olsun bize zarar verebilmek için fırsat kolluyorlardı. Bazen sağ bazen de sol taraftan silah sesleri geliyordu..."

"Birkaç Türk koçerması karaya çekilmiş, kıyıda duruyordu. Türkiye'ye giden Dağlılarla doluydular. Hemen yakında karıları, çocukları ve mallarıyla göçmenler büyük bir kamp kurmuştu. Burası tam Tuapse nehrinin ağzında, milden oluşan geniş bir alandı.

Aşağıda, koçermaların yanaştığı deniz kıyısında taştan derme çatma yapılmış bir dizi baraka vardı. Bu barakalarda eskiden Türkiye'den gelen tüccarlar kalıyordu. Şimdi ise burada göçmen aileleri kötü havadan korunuyordu... Daho Müfrezesi Tuapse ağzı yakınında 23 Şubat'tan 4 Mart'a kadar kaldı."

"Bu arada ele geçirilen bölge biraz temizlenmişti. Şapsığlara göç etmeleri için verilen süre dolmuş, onlar da verdikleri sözü yerine getirmişlerdi. Türk koçermalarının yanaştığı kıyıdaki kamp her gün büyüyordu ve müfrezenin ayrılma zamanı geldiğinde çok büyük ölçülere ulaşmıştı. En kısa süre Şapsığlara tanınmıştı, ama Dağlılar buna hazırdı. Daha sonbaharda, kuzey eğiminden onlara birkaç kez, yurtlarını önceden bırakmayanlardan birliklerin harekâtı sırasında hemen göç etmelerinin isteneceği bildirilmişti. Şapsığ toplulukları kıyıda toplanırken dağların kuzey tarafından da büyük Abzeh grupları geliyordu. Onlara sonbaharda verilen süre l Şubat'ta dolmuştu ve Pşeha Müfrezesi çoktan Psekups'un üst taraflarında harekâta başlamıştı. Gitmek için bekleyen göçmenlerin Tuapse'nin ağzından yukarıya doğru 2 verst ve yanlardan 2 verstlik arazide kalmalarına izin verildi. Yapabilenler ve zaman bulanlar kendilerine tahtalardan derme çatma barakalar yaptılar. Tam gemilere yükleme yapılan yerde her gün kalabalık bir pazar kuruluyordu... Fiyatlar inanılmayacak kadar düşmüştü. Sekiz pudluk iyi bir boğa bir gümüş rubleye, koç yirmi kapiğe veya bir çeyrekliğe satılıyordu... Atlar sudan ucuzdu. Büyükbaş hayvanlar ve koyunlar yiyecek olarak talep görüyordu, atlar ise yem olmadığı için sadece yük oluyordu... Ayrıca rublelik Dağlı atları pek sağlam değildi. Doğrusu dağlara iyi tırmanıyorlardı, ama pek zayıf ve güçsüzdüler. Düzgün bir at, eyeri ve koşumuyla birlikte dört beş rubleye alınıyordu. Bazen iyi cins atlar da düşüyordu. Onlara yirmi, otuz ve daha fazla fiyat biçiliyordu. Buna karşılık cins olmayan Dağlı atları çok kolay elde ediliyordu, fiyatları kapikle sayılıyordu... Asıl ticaret kalemi ise silahtı. Dağlılar Türkiye'de silah taşınmasına izin verilmediğini biliyorlardı. Zengin işlemeli değerli kılıçlar yok pahasına satılıyordu,

"Türkiye'ye göç etmeye karar veren Dağlılar ilkbaharda toprağı ekip biçebilmek için yeni yerlerine erken varmakta acele ediyorlardı... Yolculuk için farklı, bazen oldukça yüksek fiyatlar isteniyordu. Daha çok para kazanmak isteyen gemiciler çok büyük miktarda yolcu alıyorlardı. Ancak 30-40 kişi alabilecek gemiye 200-250, hatta 300 kişi dolduruyorlardı, hem de eşyalarıyla. Güvertede nasıl yerleşirlerse hep öyle kalmak zorundaydılar. Yatmak, uzanmak bir yana geçecek yer bile yoktu... Elbette insanı çileden çıkaran bu sahnelerin dikkat çekmemesi mümkün değildi. Birlikler deniz kıyısına gel¬dikten hemen sonra tedbirler alındı. Velyaminovski karakoluna göçün gidişatını düzenlemek üzere bir subay tayin edildi... Ne yazık ki, Tuapse'de alınan tedbirler çok etkili olmadı... Henüz birliklerimiz tarafından ele geçirilmeyen ve Ruslar gelmeden gitmekte acele edenlerin toplandığı yerlerde en kötü suiistimaller oluyordu.

... Sık sık rastlanan manzara şuydu: Koçerma bir yere yanaşıyor, daha karaya çekilmeye fırsat kalmadan çevredeki Dağlılar hücum ediyorlar ve neredeyse zor kullanarak kendilerini çabucak götürmesi için sıkıştırıyorlardı...

Son olarak, Osmanlı İmparatorluğu'na göç ettirilen Kuzey Kafkasyalıların niceliğine ilişkin verileri gözden geçirmek kaçınılmazdır. Çerkes halklarının tarihine "İstambılak İueşhue" (Büyük Göç) adı ile kazınmış olan 1857–1864 göçünden sonra Batı Kafkasya nüfusu yüzde 90 azalmıştır. O dönemin resmî belgeleri göçmenleri üç kategoriye ayırıyor:

1) Taman, Anapa, Novorossiysk ve Tuapse'den, Özel Komisyon denetiminde göç edenler. Bu kategoride olanlar parasal yardım alıyorlardı.
2) Batı Karadeniz'in farklı noktalarından Türk tekneleriyle Kafkasya'yı terk eden göçmenler. Bunların sayısının ancak bir kısmı tespit edilebilmiştir.
3) Resmî makamların denetimine tâbi olmaksızın Türk tekneleriyle Tu, Neçepsuho, Cuba ve Pşadı nehirleri yoluyla giden muhacirler.

Kafkasya Genel Valiliği'nin resmî verilerine göre, 1863–64 yıllarında Batı Kafkasya'dan Türkiye'ye 312 bin kişi götürülmüştü. Kuban bölgesinden (Büyük ve Küçük Kabarda ve Don Rostov'una kadar olan topraklardan) 1858–64 yıllarında götürülenlerin sayısı yaklaşık 398 bin kişi olarak kabul ediliyor.

Resmî verilere göre, 1858–64 yıllarında, Kuzey Kafkasyalıların göçüne ilişkin toplam harcama, önemli bölümü tekne sahiplerine ödenmiş olan 289 bin 678 ruble 17 kuruştu.

Böylece I.Nikola’nın “Her ne pahasına olursa olsun bütün dağ kavimlerinin pasifize edilmesi ve karşı koyan olursa vurulması” emri yerine getirilmiş oldu.

R. Fadeyev'in verilerine göre, 1864 yılında Türkiye’ye göçmüş olan dağlıların sayısı (gözden kaçan 15 bin göçmen dahil) 210 bin kişidir. Ona göre, 1865 yılında, 40 bin civarında insan sürgün edilmişti ve gidenlerin sayısı genel olarak 250 bin kişiye ulaşmaktaydı. Birleşik Kafkasya gazetesinin, 1964'teki birinci sayısında tercümesi yayımlanan, R. Fadeyev'in "Çarın Generali Kafkasya'da" adlı makalesinde, bu sayı l milyon kişiye çıkmıştı.

Ad. Berje, 1858–64 yılları arasında Türkiye'ye 493 bin 194 dağlının göçmüş olduğunu söylüyor. Ad. Berje'nin belirttiğine göre, 1864 yılında, "Gagra'dan Kuban nehri ağzına kadar Kafkasların başlıca dağ dizilerinin tüm sakinleri Osmanlı İmparatorluğu'na yollanmıştı...

Rus ve bu arada Sovyet tarih bilimi, göç eden Kuzey Kafkasyalıların ortalama sayısının tespiti için, Kafkasya Genel Valiliği'nin resmî istatistik verilerini temel alıyorlardı. 1864'ten sonra göç eden dağlıların sayısı, L.G. Lopatinski'ye göre 500 bin kişiyi aşmaktadır. A.H. Kasumov, 1858 ile 1867 arasında resmî kayıtlarda da 500 bin olarak gösterilen ve 470 bini Adige-Çerkes olan Türkiye'ye göç eden Kuzey Kafkasyalı dağlı sayısını şüpheli bulduğunu açıklayarak, XIX. yüzyıl ortalarına doğru Kuzey Batı Kafkasya'da bir milyondan fazla Adige'nin yaşadığına, "Kafkas Savaşı ve Türkiye'ye sürgün sona erdikten sonra ise bu halktan sadece 100 bin kişi kaldığına" işaret ediyor.Tarihçi ve etnograf D.E. Ercmecv, 1.8 milyona yakın dağlının Türkiye'ye göç ettiğini, ancak taşınma esnasında zor koşulların ve alışkın olmadıkları iklimin yarattığı hastalıklar nedeniyle önemli bir bölümü telef olduğu için, 1875–76 yıllarında l milyon civarında olduklarını hesaplamaktadır. Ancak başka bir araştırmacı, Alexandre Grigoriantz'a göre ise, 1863 yılında, birkaç ay içinde Türkiye'ye gönderilmek üzere 500 bin civarında Çerkes ve 120 bin Abaza toplanmıştı ve göçmenlerin toplam sayısı sadece 1864 yılında 750 bin kişiydi.Resmî verilere göre, 1883'te Kafkasya'da, sadece 56 bin 423 Çerkes ki bunlardan 16 bini Abaza'ydı, 12 bin Biceduh ve ancak 2 bin 500 Şapsug yaşıyordu.

Çağdaş Rus yazarı R.G. Landa, farklı kaynaklara dayanarak, göç eden Kuzey Kafkasyalıların sayısının l ile 3 milyon arasında gidip geldiğini söylemektedir. Aynı yazar, "Osmanlı İmparatorluğu'nda göçmenlerin, XIII. yüzyılda gitmiş olan Türkmenlerin, Kırım Tatarlarının iyi kötü, ama en çok da Çerkeslerin, millî bilinçlerini koruduklarını" da yazmaktadır.

Başka İki Rus yazarı, V.E. Davidoviç ile S.Y. Suşçiy, Güney Rusya'nın Kültür Oluşumunda Etnik ve Yöresel Faktörler adlı ortak araştırmalarında, birçok araştırmacıdan edindikleri verilere göre, farklı etnik topluluklara ait 350 bin ile 700 bin kişinin Rusya'yı terk ettiğini belirtmektedirler.

Bu suretle göçen dağlı sayısı, Rus ve Sovyet tarih yazımında 500 bin ile l milyon arasında görünmektedir.

Osmanlı hükümetinin Kuzey Kafkasya'dan gelen muhacirin, sayısına ilişkin resmî verileri Takvim-i Vekayi gazetesinin bir sayısında yayımlanmıştı. Gazetenin verdiği bilgiye göre, padişahın, 1870 yılında, Babıâli'ye ziyaretlerinden birinde, ülkenin genel gidişatı tartışıldığı sırada, ona Kafkas muhacirlerine ilişkin özel bir rapor sunulmuştu. Bu rapora göre, boylar halinde göçen ve 1272 (13.IX.1855–31.X.1856)'den 1280 (17.VI.1863)'e dek Osmanlı İmparatorluğu vilayetlerine yerleştirilenler toplam 311 bin 333 kişiydi.1280 (18.VI.1863- 18.VI. 1864)'de gelmiş olan muhacir sayısı 283 bindi. Böylece resmî Osmanlı verilerine göre, göçmenlerin sayısı 1864 Haziran'ına dek 595 bin kişiyi bulmuştu. Bu sayıya sadece yerleştirilmiş olanlar dahildir.

Hâlbuki o sırada, 1281 (6.VI.1864–26.V.1865) yılında Anadolu'ya 87 bin muhacir daha gelmişti.

Türk tarih yazımımda, (bu ülkede yaşayan Kuzey Kafkas cemaatinden araştırmacıların çalışmaları da dahil) Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden dağlıların sayısının l milyon ile 2 milyon kişi olduğu kabul edilmektedir. Türk tarihçi Ali Meram Kemal, "Sadece 1860 ile 65 yılları arasında Kafkasya ve Kırım'dan l milyon insanın sürgün edilmiş olduğunu ele alırsak, Balkanlara gönderilmiş olan 300 bin muhacir ile Suriye'ye ve Ürdün'e nakledilenler çıkarıldığında, sadece Anadolu'da 600 binden çok göçmenin yerleşmiş olduğu ortaya çıkar" demektedir. Kafkasya tarihi araştırmacısı General İsmail Berkok, bu sayıyı l milyon kişi olarak belirlemektedir. Bir başka Türk yazarı Erel Şerafettin de bu sayı için, l milyon kişi der. Araştırmacı Fuad Dündar'a göre, "1859–1879 yıllarında Kuzey Kafkasya'dan 2 milyon dağlı ayrılmış, bunlardan sadece 1,5 milyonu Osmanlı topraklarına ulaşabilmiştir".

Kemal Karpat'ın kanaatine göre, 1859'dan 1879 yılına dek olan dönemde, çoğunluğu Çerkes, 2 milyon insan Rusya'yı terketmiş, bunlardan ancak l milyon 500 bini hayatta kalabilmiş ve Osmanlı İmparatorluğu'nda yerleştirilmişti. 1881'den 1914'e kadar bir kez daha Rusya'dan, çoğu Kuzey Kafkasyalı olan, Kazanlı Tatarlar ve Ural Müslümanlarından 500 bin kişi ayrılmıştı.

Türk tarihçi Ahmet Hazer Hızal, Osmanlı İmparatorluğu'na l milyon 500 bin kişinin göçtüğünü kabul ederken, Ahmet Cevat Eren sadece 600 bin demektedir.1865–66 yıllarındaki Çeçen göçünün başını çekenlerden biri olan Musa Kunduhov'un anılarında da, 600 bin sayısı ile karşılaşılır.

Rumeli'den Türk Göçleri adlı kitabı hazırlayan Bilal Şimşir’e göre, Osmanlı İmparatorluğu'na l milyon 500 bin Çerkes göçmüştü. Kafkas kökenli Türk araştırmacı General Salih Polatken, "l 000 000 civarında insan yurdunu terk etmek zorunda kalmıştı" demektedir. Türk tarihçi Ahmet Cemal Şener, bazı kaynaklarda göçmenlerin sayısının 500 bin kişi, bazılarında ise 2 milyon kişi civarında verildiğini yazmakta.

Bir diğer Türk tarihçi olan Abdullah Saydam, Osmanlı hükümetinin istatistik verilerini temel alıp muhacirlerin yüzde 25-30’lara ulaşan ölüm oranını ve 1865 sonrasında gelenleri de ekleyerek, Osmanlı İmparatorluğu'na 1856–1876 yılları arasında Kırım ve Kafkasya'dan l milyon - l milyon 200 bin muhacirin geldiğini hesaplamaktadır.

Türkiye'de yayımlanan İslâm Ansiklopedisi ile Türk Ansiklopedisi'nde verilen sayıların oldukça farklı olması ilginç bir olgudur, İslâm Ansiklopedisi sayıyı 1 milyon 500 bin göçmen olarak verirken, Türk Ansiklopedisi'nde sadece 500 bin kişiden söz edilmektedir. Türk dergisi Nokta'da, "Büyük göç sırasında, Osmanlı İmparatorluğu'na 2 000 000 kişi göç etti" denmiştir.

Türkiye'de ve Ortadoğu'da yaşayan Çerkes yazarların açıkladıkları sayıları ayrıca ele almak gerekir. Önemli Çerkes tarihçilerinden, aynı zamanda Türkiye'deki Kafkas diasporasının faal bir öncüsü olan İzzet Aydemir, Göç /Kuzey Kafkasyalıların Göç Tarihi başlıklı araştırmasında sayıyı l milyon 500 bin kişi olarak verir. Kafli Kadircan, Anadolu'ya l milyon 616 bin Kuzey Kafkasyalının geçtiğini hesaplar. Psimaho Kosok (Ketsev), Kuzey Kafkasya'dan ancak l milyon Çerkes muhacirin ayrıldığını ve 200 bin kadar Oset ve Çeçen muhacir olduğunu tahmin etmektedir. Vassan Giray Cabagi, sayıyı, diğerlerinden biraz eksik, 780 bin kişi olarak veriyor. Çerkes Tarihi'nin yazarları Hayri Ersoy ve Aysun Kamacı, yaygın olan verilerin l milyon ile l milyon 500 bin göçmenden söz ettiğini belirtmektedirler.

İttihat ve Terakki döneminde İstanbul'da çıkan Çerkes gazetesi Guaze'nin yazdığına göre, l milyon 760 bin Çerkes, Osmanlı İmparatorluğu'nda ikinci bir anavatana kavuşmuştu.

Ürdün'de yaşayan Çerkes yazarı Mohammad Kheir Haghandoqa ise, 1858–78 yılları arasında Kuzey Kafkasya'dan l milyon 500 bin muhacirin ayrıldığını ve bunlardan 600 bininin Çerkes olduğunu tahmin etmektedir. Shaukat Mufti (Habjoko) sayıyı 500 bin olarak belirtse de, Hayati Bice'ye göre, 1859–79 yıllarında Anadolu'ya göç eden Kuzey Kafkasyalıların sayısı 2 milyondu. Bu sayı, Nihat Berzeg'in saptadığı sayıyı tutmaktadır.

Çerkes araştırmacı R. Traho'nun ilk kez 1959 yılında Münih'te yayımlanan Çerkesler adlı kitabında, 1859–1864 yılları arasındaki göçmenlerin l milyondan fazla olduğu belirtilmektedir.
Batı tarihçiliğinde, 1859–1864 yılları arasındaki Kafkas muhacirlerinin sayısının l milyon kişi olduğu görüşü hâkimdir. Peter Alford Andrews de, Türkiye Cumhuriyetinde Etnik Gruplar adlı çalışmasında, sayıyı l milyon göçmen olarak belirler, R. Konqvest ise, Kafkasya'dan 600 bin kişinin ayrılmış olduğunu hesap etmiştir. Alman yazarı Saks da aynı sayıyı vermektedir. Amerikalı yazar Justin Mc. Carthy'nin verdiği bilgiye göre, Rusya ve Balkanlardaki bütün muhacirlerin gitmesiyle birlikte Anadolu'nun Müslüman nüfusu 1878'den 1911'e dek yüzde 50 oranında artmıştı.

En düşük göçmen sayısı, 200 bin kişi, İran kaynaklarındadır. Böylece, ortaya farklı veriler koyup, birçok da kaynak incelendiğinde, yolda ve Karadeniz'in Anadolu kıyılarındaki geçici muhacir kamplarında telef olanlar da hesap edilince, 1857–1866 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’na yerleşmiş olan Kuzey Kafkasyalıların sayısının 1 ila 1,5 milyon kişi olduğu sonucuna ulaşılabilir.

Murat Paşpu: Vatanından Uzaklara Çerkesler Sayfa 35 Chivi yazıları İstanbul 2004
Murat Paşpu: Vatanından Uzaklara Çerkesler Sayfa 32-33 Chivi yazıları İstanbul 2004

SSCB’nin yıkımına hazır olmak gerekiyordu. Ve o zaman yeterli derecede güçlü siyasal örgüte sahip olan ve Sovyetlerdeki genel siyasal süreçlerin yönünü doğru olarak tayin edebilen ve bundan yararlanabilen ulus gerçek bir bağımsızlığa kavuşabilirdi.[1]

Zelimhan Yandarbiy
Ulusal bağımsızlığa ulaşmanın en önemli koşulu, yapılacak savaşta Kafkasya’nın işbirliği içinde hareket etmesidir[2].
Seyit-Hasan Ebumüslim

Kafkas Dağlı Halkları Birliği (KDHB), Kafkas Dağlı Halkları Konfederasyonu (KDHK), Kafkas Halkları Konfederasyonu (KHK), 1989 Ağustos’undan itibaren Kafkasya’da, Rusya Federasyonu’nda, tüm dünyada ve Kafkas diasporasında büyük ölçüde tanınan, tartışılan “ve yirmi kadar siyasal hareketi bünyesinde toplamış olan etkili”[3] en önemli siyasi-toplum örgütlerinden birisiydi.

Örgütün ortaya çıkışı, Sovyetler Birliği’nde 1985 yılından itibaren başlayan “Yeniden Yapılanma” ve “Açıklık” politikalarının[4] uygulanma süreci ile birebir bağlantılıdır. Bu süreç iki ana yönde gelişmişti.

Birinci yön, ekonomik alandaydı. Ekonomiyi merkeziyetçi-totaliter sistemin zincirlerinden kurtarmak için liberal reformlar yapılıyordu.

İkinci yön ise politik alandaydı. Daha fazla özgürlük ve demokrasi taleplerinin baskısı ile siyasi reformlar yapılmaya başlanmıştı. Politik alandaki bu yeni atmosfer, özgürlük ve bağımsızlık talebiyle, Baltıklardan Kafkasya’ya ve Orta Asya’ya kadar olan tüm Sovyet Rus nüfuzu altındaki coğrafyada, milliyetçi akımları da harekete geçirdi ve Kafkasya’da da halk hareketleri kurulmaya başlandı[5].

Bu dönemi Musa Şenibe şu şekilde anlatır: “...Kaosa dönüşmeye başlayan bu belirsizlik ortamında (dünya halklarının gelecekteki işbirliğinin ilk örneği olan) tanrısal ‘mutlu halklar ailesi’ ilkelerinin yıkılması ve totaliter sistemin özgürleşmesinin getirdiği taze hava küçük halkları da canlandırdı. Bütün Rusya’da ve çok yoğun olarak Kafkasya’da kendiliğinden ulusal demokratik örgütler ortaya çıkmaya başladı. Doğal olarak bunlar ilk önce, Sovyet egemenliği yıllarında inşa edilen toplumsal-politik sisteme tepki olarak ortaya çıktılar. Bu sistemde devlet ve hukuk kurumları o şekilde işliyor ki, çelişkili olsa da ulusal devlet yapısı halkları tam olarak asimile etmenin başlıca garantisiydi. Gorbaçov döneminde yaşanan çözülme, devletin şiddet politikasının hafiflemesi, yeni ve cazip sloganlar küçük halkların bitkisel hayata girmiş toplumsal organizmasının canlanmasını sağladı. Genel olarak birkaç yıl, Kafkasya koşullarında ise 4-5 yıl içinde halklar güçlü ve otoriter ulusal demokratik örgütlerine sahip oldular. Komünist etnik kıyımcılıkla ezilen ulusal kimliğin, dilin kültürün ve manevi değerlerin yeniden ihyasıyla ilgili sorunları cesaretle ortaya koydular. Bu örgütler halklarının entelektüel kesiminin önemli bir bölümünü, gençliği, üniversite öğrencilerini, ulusal intelijensiyayı arkalarına alabildiler. Monolitik totaliter sistem onlar tarafından şiddetle sarsıldı ve bazı yerlerinde gedikler açıldı. Milliyetçi rengiyle sivil toplum örgütlenmesi süreci başladı...” [6]

Bu süreçte, Kuzey Kafkasya’daki halk hareketlerinin[7] en önemlileri, Adige Xase[8], Aydgılara[9] ve Bart[10] örgütleridir. Bu örgütler öncelikli olarak kendi bölgelerindeki ulusal problemlere yöneldiler ve buna bağlı olarak da bölgelerinin nomenklaturalarına karşı mücadeleye giriştiler.

Kafkas Dağlı Halkları Birliği (KDHB)’nin kurulması düşüncesi ilk olarak Abhaz halk hareketi “Aydgılara”dan çıktı. “...Abhaz ulusal hareketi “Aydgılara”nın liderleri, 1989 Temmuz’unda ‘üniversite savaşı[11]’ sırasında Abhazlara yardıma koşan Çeçen ve Kabardey ulusal hareketlerinin üyelerine, Aydgılara temsilcileriyle bir görüşme yapılmasını ve ortaya çıkan problemlerin, Kafkasya’daki antlaşmazlıkların ve çatışmaların çözümünde ortak gayretlerin birleştirilmesi için tek bir örgüt kurulmasını teklif etti. İnisiyatif grubu, (bunlardan özellikle Abhaz Genadi Alamiya, Oleg Domeniya, Çeçen Mahradzin Kottoyev’in üstün hizmetleri vardır) kısa sürede Abhaz, Çeçen, Kabardey, Abaza, İnguş, Çerkes, Adige bölgelerinin ulusal hareketlerinin temsilcileriyle bir görüşme sağlamayı başardı...” [12]

Örgütün kuruluş aşamasını Musa Şenibe’de şu şekilde aktarmaktadır:“...Konfederasyonun doğuşuna gelince, ben Kabardey Derneği'nde 2. başkanlık görevini yürütüyordum, yıl 1989, mevsim yazdı. Hem biraz din­lenmek, hem de bazı yazılarımı dinç kafayla ta­mamlamak amacıyla sanatoryumun birinde biraz gözden ırak bir yerde çalışıyordum ki, bir gün kapım çalındı, çıktım: karşımda Rostov'da 6 yıl bera­ber okuduğumuz, 20 yıldır görüşmediğimiz arkadaşım Kattoyev Mahradzin. Hemen kucaklaştık. Kı­sa bir hasbihalden sonra “Abhazya'da olup biten­leri duydun mu?” dedi. Ben de “Biliyorum, gençle­ri gönderdik haber bekliyoruz” dedim. Dostum Mahradzin Çeçendi. O da hukukçuydu. “Abhaz­ya'da toplandık, bu meseleye el atmazsak kötü şeyler olabilir. Destek vermeliyiz Abhazlara. Kaf­kas halkları bir araya gelip yardımcı olmazsak bu işlerin önü alınmaz. Bu yüzden orada büyük bir kongre tertiplemek için gerekli evrakları hazırladık” dedi. “Tamam, ben de derhal Kabardey Derneğinde mevzuu müzakere ettirir, bir sonuca varırız” dedim. Ve hemen derneği toplantıya çağırdım, mevzuu açtım. Karşı çıkanlar olduysa da, ben ısrarla gitmemiz gerektiğini savundum. Bir grup genç de bana destek vererek “biz gitmek istiyoruz” dediler ve o gönüllü genç grubun başında sadece ben vardım. Tam 7 Kafkas halkı Sohum’da toplandık. Abhazlar, Abazalar, Adigeler, İnguşlar, Kabardeyler, Çerkesler (Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’ndeki Kabardeyler), Çeçenler. (Diğer Kafkas halkları sonraki kongrelere katıldılar)...” [13]

Kafkas Dağlı Halklar Birliği 25-26 Ağustos 1989 tarihinde Abhazya Cumhuriyeti’nin başkenti Akua (Sohum)’da, 7 Kafkas halkı temsilcilerinin ortak kararıyla kuruldu.

KDHB’nin Kafkas dünyası için önemini Zelimhan Yandarbiy şöyle açıklar: “... Kafkasya Dağlı Halklar Asamblesi’nin oluşumu, önemli bir tarihsel bir başlangıç ve Kafkasya’nın ulusal kurtuluş mücadelesi tarihinin yeni bir sayfasıydı...”[14]

“Kafkas Dağlı Halkları Birliği”nin üç temel işlevi vardı. Kafkas halkları arasında ekonomik, sosyal, kültürel işbirliğini pekiştirmek; Kafkas halkları arasında olası anlaşmazlıkları barış yoluyla çözüme ulaştırmak, dış saldırıya karşı ortak savunma sistemi geliştirmek.[15]

90’lı yılların başında esen değişim rüzgârları etkisini göstermekte gecikmedi. Çürüyen Sovyet ideolojisi tarihin derinliklerine gömülürken sağ-sol kampların SSCB’ye endeksli soyut Kafkasya tezlerini de beraberinde götürdü. Çöküşle eş zamanlı olarak eski Sovyet coğrafyasında ortaya çıkan bağımsızlık hareketleri, Kafkasya’da da etkisini gösterdi.

Kafkasya’daki son gelişmeler, “Birlik, Dayanışma ve Özgürlük” hareketini yeniden hızlandırdı. 14 Ekim 1990’da Kabardey-Balkar Cumhuriyeti’nin başkenti Psıguven (Nalçik)’de yapılan 2. Kongrede alınan kararlarla birlik daha da güçlendi ve etki alanını genişletti.

Çeçenistan’ın Rusya Federasyonu’ndan ayrılması ve bağımsızlığını ilan etmesi, birlik ve bağımsızlık hareketine ivme kattı. 1-2 Kasım 1991’de yine Abhazya’nın başkenti Akua (Sohum)’da toplanan 3. Kongre kendisini, 1917 ve 1918’deki tarihi 1. ve 2. Kongrelerin[16] devamı sayarak “Kafkas Halkları Konfederasyonu”nu kurdu.[17]

Bu kongre sonucunda, Kafkasya Parlamentosu ve bu çatı altında çalışacak çeşitli alt komisyonlar oluşturuldu. 3. kongre aldığı tarihi kararlarla geleceğin “Birleşik Kafkasya Konfederasyonu”nun temelini attı.

Kasım 1991’deki Çeçenistan-Rusya krizinde ve Mayıs 1992’deki Abhazya-Gürcistan krizinde, Konfederasyon caydırıcı gücünü kullanarak savaşı önlendi. Gürcistan’dan gördüğü şovenist baskılara daha fazla dayanamayan Abhazya, 23 Temmuz 1992’de Gürcistan’dan ayrıldı ve bağımsızlığını ilan etti.

Kafkas Halkları Konfederasyonu’nun etkisinin ve gücünün bölgede doruğa çıkması, Rusya’yı oldukça ürkütüyordu. Birliğin merkezi Abhazya’yı etkisiz hale getirmek için, şoven Gürcü yönetimi kışkırtıldı ve Gürcistan Abhazya’ya saldırdı. 14 Ağustos 1992’de gerçekleşen bu işgal sonucunda “Kafkas Halkları Konfederasyonu”, bütün Kafkas Cumhuriyetlerinde seferberlik ilan ederek gönüllü birlikler oluşturdu. Konfederasyon’un askeri birlikleri, Abhazya’nın düşman işgalinden kurtulmasında başrolü oynadılar.[18]

Kafkas Halkları Konfederasyonu’nun Abhazya’daki başarısı Rusya’yı daha da telaşlandırdı. Moskova tüm gücü ile yeni bir planını uygulamaya başladı. Bu sefer hedef Konfederasyon’un yönetimi, Kafkas cumhuriyetlerindeki kadroları ve Konfederasyon’un lokomotifi durumundaki Çeçenistan yönetimi idi.

Abhazya-Gürcistan savaşı sırasında iyice deşifre olan kadrolar Rus istihbaratı tarafından etkisiz hale getirildiler, çalışma alanları ve güçleri yok edildi. Dönem içinde Konfederasyon yönetimine ve kadrolarına sızan Rus yanlıları aktif hale geçtiler.

Bu ön hazırlıktan sonra Rusya 11 Aralık 1994’de Çeçenistan’a saldırdı. Çeçenistan iki yıl süren direnişten sonra Rus birliklerini topraklarından söküp attı ama Konfederasyon hareketi, bu süreç içinde derin bir yara aldı. Bu dönemde Konfederasyon, Abhazya-Gürcistan savaşında olduğu gibi aktif davranamadı. Güç ve prestij kaybetti.

Konfederasyon’un, Çeçenistan’ın bağımsızlık mücadelesine verdiği cılız destek ve örgüt yönetiminin birlik ve bağımsızlık düşüncesindeki derin sapmaları örgütü tamamen etkisizleştirdi.

Konfederasyon’un ikinci başkanı Yusuf Soslanbek’in 26 Temmuz 2000 tarihinde Moskova’da bir suikastle öldürülmesi sonucu örgüt tamamen dağıldı.

[1] Bağımsızlığın Eşiğinde, Zelimhan Yandarbiy. Çev: Prof. Dr. Ö. Aydın Süer. Çeçen Kaf. Kül. ve Day. Der. s: 16. Ank. 1996.
[2] a.g.e., s: 72.
[3] a.g.e., s: 73.
[4] 1985 yılında devlet başkanı Gorbacov’un önderliğinde, sembolik içki aleyhtarı bir kampanya ile başlayan, devleti yeniden yapılandırma ve açıklık politikaları(Glasnost ve Prestroika), Sovyet rejimini ıslah etmek amacını taşıyordu. Ama süreç sonunda Sovyetler Birliği dağılmak zorunda kaldı. Daha geniş bilgi için bkz: 1. Darbeden Sonra SSCB’de politika, Roy Medvedev, Birikim Dergisi, sayı: 35, s: 51-57, İstanbul 1992. 2. Türkiye Günlüğü Dergisi, (Ankara 1989), Sayı:7’de, dönemin en önemli politik gelişmesi olan SSCB’nin çöküşü sürecini “Ekim İhtilalinden Glasnost ve Perestroika’ya... Sosyalizmin Büyük Dönemeci” adlı kapak başlığının altında çeşitli makalelerle, detaylarıyla ele almıştı ; Sosyalizm, Demokrasi, Milliyetçilik, Taha Akyol, s: 4-18, Prestroika! Nereden Nereye... ve Türkiye Solu, Mehmet Ali Aybar, s: 19-21, Sovyet Devriminin Nüfuz Kağıdı, Mehmet Ali Kılıçbay, s: 34-39, Prestroika’nın Sosyal Anatomisi, Vedat Bilgin, s: 40-42, İçi Değil Dışa Dönük, Mahir Kaynak, s: 43-44, Her geçen gün eski Bolşevik modele dönülmesi ihtimalini azaltıyor, Yahya S. Tezel, s: 45-51.
[5] Bu dönemde ortaya çıkan ulusal halk hareketleri “ortadoks politik sistem”e karşı tepki olarak kuruldu. Çıkışlarındaki keskinliğe ve sert üsluba rağmen sistem onları yumuşak bir şekilde karşıladı ve aynı zamanda “çizgi dışına çıkmalarını önlemek” ve varolan “sistemin onarılması ve yeniden işlerlik kazanmasında” kullanmak amacıyla sık bir kontrol altına aldı. Zelimhan Yandarbiy “Bağımsızlığın Eşiğinde” adlı kitabında Moskova’daki “Daymokh” (Anavatan) Derneği Kongresi’ni anlatırken bu realiteyi de çarpıcı bir şekilde açıklar: “...Açıkçasını söylemek gerekirse, bu konuşma iki amaçla yapılıyordu: Diyalektik özüyle Vaynahlar için Moskova’nın çekiciliğini açıklamak ve toplantının siyasi içyüzünü KGB’nin her şeyi gören gözlerinden kaçırmak. KGB’nin “üzerimize atlamaya hazır” olarak beklediğini biliyorduk. Onlar da bunu zaten saklamıyorlardı. Üstelik onlardan birisi, MSM (Moskova Suç Masası) temsilcisi kadrosunda, onaların “çalışma arkadaşı” olarak resmen aramızda bulunuyordu...” Bağımsızlığın Eşiğinde, Zelimhan Yandanbiy. Çev: Prof. Dr. Ö. Aydın Süer. Çeçen Kaf. Kül. ve Day. Der. s: 14. Ank. 1996. İslam Said’de, çoğu örgütlenmelerin Moskova’nın doğrudan inisiyatifi ile kurulduğunu iddia eder ve buna örnek olarak da “Halk Cepheleri”ni gösterir: “...KGB Halk Cepheleri organize edip bu Halk Cepheleri aracılığıyla Sovyet rejiminden hoşlanmayan insanları belirlemeye başladı. Sovyet gizli örgütü Kafkasya'da suni etnik anlaşmazlıkları çıkartmaya özen gösteriyordu. Bu anlaşmazlıkları körükleyen KGB dağ halklarının ihtirasları ve milli geleneklerini kullanmaya çalışıyordu...” “...KGB Çeçen milleti içinde Sovyet yani Rus rejimi karşıt güçleri belirlenmesi için bir yöntem kullandı. Görünüşte basit bir yöntem idi. 1990 yılında Körfez Krizi patlak verdi. Irak Kuveyt'i işgal etti ve körfezde ABD müdahalesi söz konusu oldu. KGB'nin talimatına uyarak Halk Cephesi Çeçenistan başkenti Grozni'de Irak halkının yardıma koşmak isteyen gönüllüleri çağırmaya başladı. Çeçenler bu gönüllü birliklerinde herkesin gözü önünde Grozni merkez meydanında kayıt olurken, KGB da böylece aktif Çeçen Müslümanları ve savaşacak gücünde olanları tespit etti...” “...Sonuçta sadece bir hafta boyunca Irak'a gitmeleri için gönüllü birliklere yazdırılan Çeçenlerin sayısı 12 bin kişiye ulaştı. Çeçenler Kardeş Müslüman Irak halkına yardım etmek için samimi bir şekilde gönüllü birliklere kayıt olurken KGB’de kendi planını yerine getirdi ve aktif Çeçenleri fişledi...” “...KGB bu gönüllü kayıt işlemlerinden kendisi için bir ders çıkardı. Demek ki Çeçenler akıllarını başlarına toplamadılar ve yine isyan peşinde idiler...” Çeçenistan Gerçeği, İslam Said. Yay. Haz.: Zelimhan Arslangere. CIBE Kafkas Enformasyon Bürosu, s: 53-54. İst. 2002.
[6] Kafkasya’da Birliğin Zaferi, Musa Y. Şenibe, Nart Yayıncılık, s: 28, İstanbul 1997.
[7] Halk Cephelerinin kuruluşu ile ilgili bilgiler: 1. Çeçen İnguş Halk Cephesi. Kuruluş: 17 Mayıs 1989. Başkanı : H.A. Bisultanov. (Kuzey Kafkasya Dergisi Unutulan Gerçekler. Tamerlen Kunta, Sayı:74-75 İst. 1989. - Bağımsızlığın Eşiğinde, Zelimhan Yandanbiy. Çev: Prof. Dr. Ö. Aydın Süer. Çeçen Kaf. Kül. ve Day. Der. s: 11. Ank. 1996.)
[8] Kabardey (Nalçik) Adige Xase, 1985 yılında Musa Şenibe’nin önderliğinde kuruldu.
[9]
[10] Bart, 1989 yılının Temmuz ayı sonunda kuruldu. Çeçenistan’ın bağımsızlığı mücadelesinin lokomotifi durumundaki “Bart” (birlik) örgütü, ülkenin ilk siyasal gruplarındandır. (Çeçenistan’ın ilk toplumsal-siyasal hareketi, 1987’de kurulan “Kafkasya” derneğidir. Bu dernekten “Yeniden Yapılanma Yardım Birliği”, “Halk Cephesi” vd. doğdu.) Kurucuları arasında Zelimhan Yandarbiy, Seyit Hasan Ebumüslim, İsa Arsemik, Musa Temiş, Bek Mecid, Mahradzin Katto, Lema Usman, Movladi Udug’unda bulunduğu örgüt öncelikli olarak Litvanya’da (Riga) bir gazete çıkardı. Bart, Kafkasya Dağlı Halkları Birliği’nin (25-26 Ağustos 1989), Moskova’da Daymohk (Anavatan) Derneği’nin ve Vayhakh Demokratik Partisi’nin (18 Şubat 1990) kuruluşlarında aktif olarak yer aldı. Daha geniş bilgi için bkz: Bağımsızlığın Eşiğinde, Zelimhan Yandarbiy. Çev: Prof. Dr. Ö. Aydın Süer. Çeçen Kaf. Kül. ve Day. Der. s: 8-23. Ank. 1996.
[11] “üniversite savaşı”, 1989 yılı Temmuz’unda yapıldı. Gürcistan Yönetimi’nin Akua (Sohum)’daki Abhaz Üniversitesi’ni kapatarak Tiflis Üniversitesi’nin bir bölümü haline getirmesi üzerine olaylar çıktı. Abhazların çeşitli mitinglerle ve toplantılarla yaptıkları protesto eylemlerine karşılık Gürcistan yönetimin önceden hazırladığı 40 bin kişilik milis birliği ile Abhazya’ya saldırdı. Abhazlar diğer Kafkas Cumhuriyetlerinden gelen gönüllülerin de yardımıyla Gürcüleri püskürtüler. Daha geniş bilgi için bkz: Kafkasya’da Birliğin Zaferi, Musa Y. Şenibe, Nart Yayıncılık, s: 31, İstanbul 1997., Abhazya’da Neler Oluyor, S. E. Berzeg, Kafkasya Gerçeği Dergisi, Sayı: 2, s: 9, 1990, Samsun., Abhazya’da Birşeyler Oluyor, Yismeyl Özdemir, Kafdağı Dergisi, Sayı: 31-32, s: ..., 1989, Ankara., Apsını Kapşı Gazetesi’nden : 24 Mart 1989, Karar. (Çev: Kutelya Erol Kılıç-Yismeyl Özdemir.) Kafdağı Dergisi, Sayı: 33-36, 1990 Ankara., Abhazya Devlet Üniversitesi’nin Haklarını Savunma Komitesi’nin Bildirisi. Kafdağı Dergisi, Sayı: 37-40, 1990 Ankara, Abhazlar Ne İstiyorlar. Y.G.Argun, “Aydgılara” (Dayanışma) dergisinden çev: Suktar Hayri Ersoy. Kuzey Kafkasya Dergisi, Sayı: 76-77-78, 1990 İstanbul, Çağrı, 24 Mart 1989, Apsını Kapşı Gazetesi’nden, Sürgündeki Kafkasya, İstanbul KKD Organı, Sayı: 1, 1990 İstanbul,
[12] Kafkasya’da Birliğin Zaferi, Musa Y. Şenibe, Nart Yayıncılık, s: 33-34, İstanbul 1997.
[13] Kafkas Dağlı Halkları Konfederasyonu Onursal Başkanı Musa Şenibe İle Röportaj (Ağustos 1996), Erdal Özden. Kafkas Vakfı Bülteni, Nisan 2002, Sayı: 11, s. 23.
[14] Bağımsızlığın Eşiğinde, Zelimhan Yandarbiy. Çev: Prof. Dr. Ö. Aydın Süer. Çeçen Kaf. Kül. ve Day. Der. s: 71-74. Ank. 1996.
[15] Kuzey Kafkasya Dergisi, Kuzey Kafkasyalılar Kültür Derneği Yayın Organı, sayı:68 , s: 11-13, İstanbul 1990.
[16] I. Kongre; 1-9 Mayıs 1917 tarihleri arasında Vladikafkas (Terekkale)’da, II. Kongre’de 18 Eylül 1917’de Andi‘de toplandı.
[17] Kafkasya Dağlı Halkları Konfederasyonu, Kafkasya Gerçeği Dergisi, sayı: 7, s: 2-4, Samsun 1992
[18] 1. Bu dönem ile ilgili geniş bilgi için bakınız. 1. Kafkasya Gerçeği Dergisi, tüm sayılar, Samsun 1990-1993. 2. Yedi Yıldız Dergisi, tüm sayılar, İstanbul 1994-1995.

Rus İmparatorluğu’nun Kafkasya’yı istilası ve bolşevik yönetimin kurulması arasında Kuzey Kafkasyalılar mecburi askerlik hizmetine tabi olmamasına rağmen, savaş süresince cepheye Kafkasya’dan gönüllü birlikler gönderildi. Kafkasyalılar 1905 Japon-Rus savaşında bir alay ve I. Dünya Savaşı’nda ise her Kafkas unsurunun bir alay düzeyinde katıldığı bir tümen oluşturmuşlardı. Dağıstan, Kabardey, Çeçen, Çerkes, İnguş ve Tatarların teşkil ettiği altı alaydan meydana gelen bu kuvvet "Kafkas Süvari Tümeni" olarak adlandırıldı. Tümenin komutası, General Bagration atanıncaya kadar, Çarın kardeşi Mikhail Alexandroviç’de idi. Son komutan ise General Polovtsev olacaktı. 

1917 devrimi sonrasında Bolşevik ajanlar müttefiklerine ihanet anlamına gelen Almanlar ile münferit bir barış imzalama düşüncesiyle savaş yorgunu askerleri de kışkırtarak Rus ordusunu dağıtmaya başladı. Ancak Kafkas Süvari Tümeni devrim öncesinde sahip olduğu disiplini korumayı başardı. Bolşeviklerin çevirdiği entrikalarla ordunun önemli bölümünün disiplini tamamen yok oldu ise de; eski gelenekleri çerçevesinde emir komuta zincirine ve disipline bağlı Kuzey Kafkasyalılar üzerinde amaçlarına ulaşamadılar. 

General Krimov’un kolordularına bağlı Kafkas Süvari Tümeni (geçici hükümetin talimatıyla) cepheden çağrılarak düzeni yeniden sağlamak üzere Petrograd’a gönderildi. Kuvvetler Petrograd’a yaklaştıkça şehre girişi engellemek için Bolşevik tahriki artırmıştı. Tümenin ilerlememesi için trenlere lokomotif verilmesi engellendi, raylar sökülüp vagonlar bombalandıysa da yaya olarak yola devam edildi. Kuvvetler Dno ve Vyritsa kasabalarının yakınında kamp kurarak Geçici Hükümetin Petrograd’a giriş için vereceği son talimatı bekliyordu. Ancak hiçbir talimat verilmedi. Bir süre sonra da Kuzey Kafkasya temsilcileri ve Rusya Müslümanları Komitesi’nin üyeleri, Geçici Hükümetin tümeni Kafkasya’ya göndermeye karar verdiğini bildirdi. 

1917 Ağustosunda tüm alaylar kendi yurtlarına geri gönderildi. Çerkes Alayı da soydaşlarının düzenlediği zafer kutlamalarıyla Yekaterinodar’a ulaştı. Alayın kurmayları ve I. Süvari Taburu şehirde kalırken, diğer kuvvetler kendi bölgelerine gönderildi. O dönemde Rusya’dan ayrıldığını ilan eden Kuban, Çerkeslerin ve Kazakların yerel temsilcileri tarafından idare ediliyordu. En üst yönetim organı Kuban Yasama Radası idi ve üyelerinden Kuban Hükümeti teşkil edilmişti. Hükümet başkanlığı Kuban askeri atamanı tarafından yürütülüyordu. O dönemde bu görev General Filimonov’a aitti. 

Kuban Yasama Radası temsilcileri arasında Kasbolat Ulugay, Kuşuk Natırboff, Sultan Şahin Giray, Aytek Namitok, Murat Hatağogu, Şimgokh ve Seferbi Siyukh da bulunuyordu. Bunlar arasından Kuşuk Natırboff Kuban Hükümeti’ne seçildi. 

O dönem Kuban’ında yaşam, örnek gösterilebilecek bir idari demokrasiye sahipti. Kimse yaklaşan felaketin tedirginliğini hissetmedi. Fakat sonunda bolşevik kışkırtıcılar, genellikle aralarında daha rahat çalışma ortamı buldukları toprak sahibi olmayan yabancı unsurların yaşadığı alanlardan bölgeye sızdı. Yekaterinodar’da özellikle Poluyan kardeşler ve çocukları faaliyet halindeydi. Caddeler her gün anarşi ve hükümetin düşürülmesi için bağrışan kalabalık gösterici gruplarıyla doluyordu. 

Şehirde asayişi sağlama görevi, mümkün olduğunca düzeni koruyabilen bir Çerkes Süvari Taburu ve Kuban Muhafız Tümeni’nin iki müfrezesi tarafından yürütülüyordu. Çok geçmeden başlarında subayları bulunmaksızın Türk cephesinden geri çekilen 39. Piyade Tümeni’nin cepheden kaçarak canlarını kurtaran askerlerinin, şehirdeki 2.000 subaydan intikam almak üzere gelmekte olduklarına dair söylentiler duyulmaya başladı. Bu subayların hepsi gelecek için tasalanmadan, akşamları eğlence yerlerini doldurarak, kaygısız bir yaşam sürüyordu. Ancak onları harekete geçiren bir adam ortaya çıkarak hayatlarını kurtardı. Bu onları bir araya getirerek yaklaşan tehlikeyi anlatan ve düşmanı elde silah hazır şekilde karşılamak üzere kendisine katılmaya ikna eden Kaptan Pokrovsky’den başkası değildi. Çerkeslere ait kuvvetler de Pokrovsky’ye katıldı. 

Bu arada askeri düzenle alakası kalmayan bolşevik kuvvetler Novarossisk’den ayrılarak Yekaterinodar’a yaklaşıyordu. Bunlar yağmacı çeteler halinde, karşılarına çıkan herkesi soyuyor ve öldürüyordu. Bolşevik kuvvetlerin şehre ulaşmasına yakın Pokrovsky’nin talimatıyla başlarında iki subay olmak üzere iki Çerkes müfrezesi alelacele saldırıya karşı donatıldı. Bu kuvvetler güneşin doğuşundan hemen önce, iki münferit yağmacı dalgasının önünü keserek silahlarına el koydu. Başarılı operasyon sayesinde Pokrovsky tüm mühimmatı ile beraber 1.500 tüfeğe sahip oldu ve neticede yalnızca kendisine katılan kuvvetleri donatmakla kalmayıp Albay Galaev ve Lisevitsky’nin kuvvetleri için de yeterli silah temin etti. Bolşevik kuvvetlerin başına gelen akibet, kendilerini takip eden yoldaşları tarafından öğrenildi. Bunun üzerine bulundukları trenleri terk ederek hesaplaşmak üzere Yekaterinodar’a ilerlemeye başladılar. Pokrovsky ve Gamlaev yaklaşan yağmacıların önünü kesmek için harekete geçti. Çatışma bir sabah erken saatlerde Ene’de başladı. Birkaç bin kişiden oluşan Kızıl ordu kuvvetleri, bu saldırıda öldürülen Galaev’e bağlı küçük birlik tarafından ele geçirildi. Pokrovsky, Çerkesler ve kendi küçük birliğiyle beraber kızılları kuşatarak arkalarından saldırıya geçti. Beyazların da kayda değer kayıplar vermesine rağmen, düşman tamamen yok edildi ve çok azı kaçmayı başarabildi. Ertesi gün Pokrovsky, kızılların ilk işgal teşebbüsünden şehri kurtaran kişi sıfatıyla coşkuyla karşılanarak Yekaterinodar’a döndü. Elbette herkes bunun geçici olduğunu biliyordu ama yine de özgürlük ortamı içinde, yaşamlarından endişe etmeden bir süre daha ayakta kalacakları için mutluydular.

Çok geçmeden, birliklerine çeki düzen veren kızıllar her taraftan Yekaterinodar’a saldırıya giriştiler. Kuban Atamanı Filimonov, Pokrovsky’yi generalliğe yükselterek şehri savunan kuvvetlerin komutanlığına atadı. İşgale uğrayan kasabalarından kitleler halinde kaçışan sivil Çerkeslerin bulunduğu Tikhoretsk yönünden gelen kızıl saldırıları Çerkes birlikleri tarafından durduruldu. Bolşeviklerin bir kasabayı işgal ettikten sonra, silahsız sivil halkı soyup öldürdüğünü söyleyen mülteciler beyazların safında savaşmak için Pokrovsky’den silah istediler. General Pokrovsky ve küçük birlikleri hiçbir takviye olmaksızın, büyük kayıplar vererek yaklaşık iki ay boyunca Yekaterinodar’ı savundu. 

Pokrovsky en sonunda küçük ordusuyla Don-Kuban yolunu zorladığı söylenen General Kornilov’a katılma düşüncesiyle şehri terk etmeye karar verdi. Yaralıların arabalarla düzenli şekilde Tuhtemkuay ve Şinci kasabalarına çekilmeleri sağlandı. Çerkesler, gönüllülerin bu yaralıları bolşevik teröründen koruma çabalarını görmekten mutluluk duyuyordu. Yüzlerce Çerkes, kızıllara karşı savaşmak üzere Yekaterinodar’dan, yaklaşık 2.000 kişinin bir araya geldiği Vochepshchi kasabasına yönelirken, Pokrovsky ve birliği Kaluzhenskaya yönünde ilerledi. Bunların yarısına yakını ateşli silahlardan yoksundu, yaşlıların elinde ise eski çakmaklı tüfekler vardı. Albay Sultan Krımgirey Çerkeslerin dağılmasını önlemek üzere Vochepshchi’ye geldiğinde beyaz kuvvetler henüz kızıllara karşı koyacak yeterli güce sahip değildi ve çok geçmeden geri çekilmeleri kaçınılmazdı. Akabinde de kızıllar Çerkesleri bir saldırıda tamamen yok edeceklerdi. Sultan Krımgirey’in anlattıklarının Çerkesler üzerinde hiçbir etkisi olmadı. Albay sözlerinin dikkate alınmamasına içerleyerek Çerkesleri bırakıp üç kardeşiyle beraber Türkiye’ye gitmeye karar verdi. Fakat kızıllar Goryachy Klyuch yakınlarında ele geçirdikleri Sultan Krımgirey’in kardeşlerini ağaçlara bağlayarak diri diri yaktı.

Vochepshchi civarındaki Çerkesler, iyi donanımlı kuvvetlere karşı büyük zorlukla karşılaşmış ve birkaç gün süren çatışmalarda çok ağır zayiat vermişti. Çerkeslerden oluşan bir kuvvetle rakiplerinin ortasına yönelen süvari yüzbaşısı Kashnitsky kızıllara ait bir piyade taburuna saldırı düzenledi ama, bütünüyle yok edildi. Pokrovsky, Çerkeslere Kaluzhenskaya’yı savunamayacağını bildirdi ve bunu kendisiyle birlikte daha geri hatlara çekilmeyi arzu edenlere iletti. Etrafı kızıllarla kuşatılmış olmasına rağmen bin kadar iyi donanımlı Çerkes de Pokrovsky’ye katıldı. 

Aynı dönemde General Sultan Kılıç Girey Maykop bölgesinden emrindeki birkaç yüz Çerkes ile Pokrovsky’ye ulaşmayı başardı ve altı ay süren Kuban kış seferberliğine katılan gönüllü ordusuyla beraber 1.500 süvariden oluşan Çerkes alayının komutanlığını üstlendi. Pokrovsky’nin etrafındaki çember günden güne daralıyordu ve kurtarılmak için çok az bir umut kalmış gibi görünüyordu. Bu kritik zamanda kızılların arkasından silah sesleri duyuldu ve herkes General Kornilov ile ordusunun çok uzakta olmadığını anladı. Bir anda moraller yükselmişti. Son güçlerini toplayan Çerkesler her cepheden saldırıya geçerek ilk kez General Kornilov’un öncü birlikleriyle buluştu. Pokrovsky’in kuvvetleri Kornilov ile buluşmak için Shendzi’ye gitti. Ertesi gün Kornilov, Pokrovsky ve General Markov’un sorumluluğu altındaki Novodmitrievskaya’daki Kuban hükümeti ile bir görüşme ayarlandı. Markov ve subayları kışın ortasında bellerine kadar suyun içinde nehrin karşı kıyısına geçtiler. Birçok kızılı etkisiz hale getirerek yollarına devam ettiler. Ancak birçok Kızıl Ordu mensubu kasabada gizlenmişti. Ertesi gün Ataman Filimonov başkanlığındaki Kuban Hükümeti üyeleri, Pokrovsky ve Çerkes Alayından bir kuvvetle beraber Kornilov’un karargahının bulunduğu Novodmitrievskaya’ya ulaştılar. Toplantının ortasında kasabada gizlenen kızıllar ortaya çıktıysa da Çerkesler ve bazı subaylar saldırıyı bastırdı. Bu toplantı sırasında Pokrovsky Kuban ordusunun idaresini kendi elinde tutma arzusunu belirtmesine rağmen, General Kornilov iki ordunun da kendi komutası altında birleştirilmesinde ısrar etti. İki ordu birleştirildikten sonra mevcut, yaralı dolu iki bin arabayla beraber beş binin üzerine çıkmıştı.

Kornilov danışmanlarının itirazına rağmen Yekaterinodar’ı geri almaya karar verdi. Çerkesler, gönüllü ordunun geçişinin güvence altına alınması için kızılların bölgesini temizlemek ve Elizeventskaya’ya giden bir yolu zorlamak üzere emir aldılar. Çerkesler görevlerini çok güzel bir örnek teşkil edecek şekilde yerine getirdiler ve Yekaterinodar’ı geri alacak kuvvetlere katılmak üzere ordu karşı kıyıya geçirildi. Şehrin yarısından çoğu beyazların eline geçmişken, çatışmanın kaderi General Kornilov’un kaldığı çiftliğe isabet edip onun ölümüne sebep olan bir top mermisi ile belirlendi. Kornilov’un ölümünden sonra gönüllü ordunun idaresini General Denikin üstlendi ve kuvvetlerini şehirden geri çekti. Akşama doğru gönüllü ordunun düzensiz birlikleri öldürülen Generallerinin cesediyle beraber, cenazeyi toprağa verdikleri Alman kolonisine çekildiler. Mezar yerinin sır olduğu söylenmesine rağmen, Bolşevikler beyazlar bölgeden ayrıldıktan hemen sonra Kornilov’un cesedini mezardan çıkartarak sarhoş kalabalığın aşağılayarak eğlence malzemesi yapacakları Yekaterinodar’a götürdüler. 

Gönüllü Ordu oldukça kritik durumdaydı. Yaralılar Elizavetinskaya ve çok kısa süre sonra Bolşevikler tarafından ele geçirilen Alman kolonisinde bırakıldı. Tamamen kuşatılmış durumdaki bakiye kuvvetler Lise Don’a doğru hareketlendiler ama, kızıllar bunu engellemek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Beyazlar özellikle kızıllara ait zırhlı trenlerle kollanan birkaç demiryolu hattını geçmekte oldukça zorlandılar. Gönüllüler Mechetinskaya’yı ele geçirirken, büyük zorlukların üstesinden gelen ve ağır zayiatlar veren Çerkes Alayı Don’a ulaştı ve Egorlykskaya’yı aldı. O dönemde Almanların Rostov’u ele geçirmesi sayesinde beyazlar kurtuldular ve bunun sonucunda aylardan beri ilk defa cephe gerisi bir hatta sahip oldular. Almanlar beyazlara yardım teklif etmelerine rağmen, yüksek komuta kademesi bunu onlarla savaşan müttefiklere karşı ihanet olabileceğini düşünerek geri çevirdiler. 

Gönüllü birimler Don üzerinde yeniden oluşturuldu ve silah sayısının kısıtlı olmasına karşılık mevcutları arttırıldı. Bu sebeple Çerkesler, kızılların silah stoklarının bulunduğu Sosyka kavşağını ele geçirmekle görevlendirildiler. Sosyka en az iki piyade alayı ve birkaç sıra siperle çevriliydi ama, Çerkesler şehri göbekten bir saldırıyla ele geçirerek çok sayıda tüfek, makinalı ve mühimmat elde ettiler. Bir sonraki gün elde ettikleriyle beraber, savaş alanında tek bir yaralı veya ölü bırakmadan Egorlykskaya’ya geri döndüler. Kuban bölgesinden kaçan Kazaklar, bölgeye ilişkin olarak kızıl terör ve Kazaklar’ı Kuzey Kafkasyalıların ayaklanması hakkında bilgiler verdiler. Yeniden düzenlenen gönüllü ordu Kuban’a dönmeye karar verdi. Birbiri ardına meydana gelen büyük çatışmalardan sonra Çerkes Alayı da geri döndü. Çerkesler General Sultan Kılıç Girey, Kuban Kazak Alayı ise General Naumenko’nun komutası altındaydılar. Gecelemek için, kızıllar tarafından kuşatıldıkları Novopokrovskaya’da durdular. Zhloba, Marusya ve diğer Bolşevik müfrezeleri bu alayları Novopokrovskaya’da kuşatma ve imha etme talimatı almışlardı. Kuşatmada başarılıydılar, ancak kesin bir mağlubiyete uğradılar. Çatışma bütün bir gün boyunca devam etti. Beyazların tüm cephanelerini kullandıktan sonra süvari saldırısı yapmaktan başka bir seçenekleri kalmamıştı. Kızılların ancak çok az bir kısmı yaklaşan gecenin sayesinde buğday tarlalarının içinde saklanarak kaçmayı başarabildi. 

Fakat bu zaferin bedeli ucuz değildi. Birçok Çerkes öldürülmüş, subayların tümü de yaralanmıştı. Kızıllar Yekaterinodar’a kadar, özellikle Tikhoretsk, Korenovskya ve Timashevskaya’da çok büyük direnç sergilediler. Çerkes Alayı Kazaklar’la beraber üç gün süren savaştan sonra, kesin başarıyı bir gece süvari saldırısı ile kazanarak Timashevskaya’yı aldılar. Daha sonra fazla direnişle karşılaşmadan kızıllar tarafından kuşatılmış olan Yekaterinodar’a yaklaştılar. 2 Ağustos günü şehire giren Çerkes alayı halk tarafından coşkuyla karşılandı. Civar kasabalardan gelen Çerkesler onlara kızılların birçok kasabayı ortadan kaldıran toplu kıyım, yağma ve aleni ırza geçmelerde bulunduklarını bildirdiler. 28 Şubat - 2 Ağustos arasındaki seferberliği içinde yer alan Çerkes Alayı çok ağır kayıplar verdi. Harekat sonunda 1.500 yetişmiş süvariden geriye sadece 350 kişi kaldı. Diğerleri ya öldürüldü, ya da yaralandı. 

Yekaterinodar’ın düşünden sonra Çerkes Alayı kızılları durmaksızın Tuapse’ye kadar geri çekilmeye zorladı. Bu şehrin de düşmesini takiben alayın Yekaterinodar yakınındaki Pashkovskaya’ya gönderilmesine izin verildi. Çok geçmeden General Sultan Kılıç Girey’e beş alay ve altıncı yedek alaydan bir Çerkes tümeni oluşturması talimatı verildi. Birinci Çerkes Alayı Kuşuk Ulugay komutası altında Kelermesskaya’da oluşturuldu. İkincisi Albay Adrianov komutasında Giaginskaya’da, üçüncüsü Albay Kadir Sultan Girey komutası altında Battalpaşa’da, dört ve beşincisi Albay Tambiev ve Krımşamhalov komutasında yine Battalpaşa’da oluşturuldu. Yedek alay ise, Albay Buchkiev komutasında Armavir’de üslendi. Bütün Çerkesler gönüllü olarak bu alaylara kendilerini kaydettirdiler, en iyi kıyafetlerini giyerek kendi atlarıyla bu alaylara katıldılar.

Oluşum için verilen sürenin dolmasından önce tümen acilen Rusların kayda değer faaliyetler içinde oldukları Battalpaşa ve Vorovskolesskaya bölgelerindeki cepheye çağırıldı. Çerkesler bu güçlü düşmana karşı mücadeleye gitmek zorunda bırakıldığında, kışın ortasında, üzerlerinde vücutlarını ısıtacak kışlık giysileri olmaksızın trenlere bindirildiler. Kızıllar yaklaşık bir hafta kadar yerlerinde tutunabilmiş; daha sonra Kabardey, İnguşya ve Çeçenya üzerinden Terek’e, Prokhladnaya’ya, Mineralnye Vody’ye ve sonra da Grozni’ye doğru çekilmeye başlamıştı. 

Çerkes Tümeni yakın takipte kalarak kızılları her duruşlarında yenilgiye uğrattı. Kabardey’i geçtikten sonra İnguş sınırındaki Akhlov kasabasında durdular. Alınan bilgiye göre, çok sayıda kızıl asker İnguş kasabalarına gizlenmişti. Bu yüzden Çerkeslerin iki birliğine Keskem, Sagoshi ve Psedakh’ı ele geçirmekleri talimatı verildi. Çerkesler kar fırtınası içinde kasabalara üç verst mesafe yaklaştıklarında her yönden İnguşların saldırısına uğradılar. Üslerine dönmeyi başarabilen çok az sayıda askerin dışındakiler rehin alındı. Çerkeslerden on, İnguşlardan ise beş kişi öldü. Ertesi gün olayların hatadan kaynaklandığını belirterek özer dileyen bir İnguş heyeti Akhlov’daki tümeni ziyaret etti. İnguşlar Kazakların saldırısına uğradıklarını düşünmüşlerdi. Sultan Kılıç Girey üstlerinden Çerkeslerin İnguş kardeşlerine karşı savaştırılmamasını istedi ve tümen başka bir cepheye gönderildi. Çerkesler Sleptso yolunu zorladılar. Kızıllar büyük direnişlerine rağmen kasabadan püskürtüldüler. 

Bu dönemde hem Kızıl hem de Beyaz Ordu saflarında tifo salgını baş göstermişti. Salgın, Çerkes tümeninin büyük bir kısmının ölümüne sebep oldu. Her alayda yaklaşık yüz süvari kaldı. Sonuç olarak bütün tümen tek bir alay bünyesinde birleştirilerek Svyatoi Krest’e gönderildi. Çerkesler bu bölgede kızıllara yönelik askeri operasyonlar düzenledikten sonra son kalıntılarının da imha edildiği Maniç’e gönderildiler. Sonunda Çerkes tümeninin tamamı yok oldu. Bu durumda yeni kadroların oluşturulması gerekiyordu. İkinci bir tümen daha oluşturulmasına rağmen, gönüllü ordu çok büyük sıkıntılar çekti. İlk önce Don’a, daha sonra 1919 sonunda Kuban’a kadar genel bir geri çekilme başlattı. 

O dönemde Çerkes Tümeni Stavropol cephesinde savaşıyordu ve ortaya çıkan manzara karşısında Armavir’in tahliyesine himaye etmek için bu şehre kadar geri çekildi. Bu savaş sırasında bütün Çerkesler tarafından sevilen Kanamet Şumanuko öldürüldü ve üçüncü Çerkes Alayının komutanı Albay Kadir Girey ağır şekilde yaralandı. Gönüllü kuvvetler buharlı gemilere binerek Kırım’a geçtikleri yer olan Novorossisk’e çekildiler. Kuban Ordusu ve Çerkes Tümeni Karadeniz sahillerine geriledi. Yolda köylerini terk ederek kaçan birçok Çerkes tümene katıldı. Birçoğu kendilerini Belorechensk’e kadar püskürten bir Bolşevik süvari tümeninin ani saldırısı sırasında Giaginskaya yakınlarında öldürüldü. 

Kuban Ordusu ve Çerkesler, Don kolordusu ile beraber Karadeniz’e ulaşarak kendilerini kabul edeceklerini umdukları Gürcistan’a doğru çekildi. Ancak bolşeviklerin misillemesinden çekinen Gürcüler geçişe izin vermediler. O günlerde Kırım’dan iki adet buharlı gemi gelmişti. Don ve Kuban grupları alelacele gemilere doluştular. 100 bin kişilik ordu ne yapacağını bilmeden öylece sahilde kalakalmıştı. 

Durumun ümitsizliğini kavrayan son Kuban Atamanı General Bukretov, General Morozov’u kızıllarla teslim görüşmeleri yapmak üzere görevlendirdi. Morozov ve harp akademisi yıllarından tanıdığı çarın eski albayı arasında görüşmeler yapıldı. Kızıllar kimsenin ordudan ayrılmaması gerektiğini, aksi takdirde teslimatın kabul edilmeyeceği şartını koştular. Ayrıca bütün talimatlarına uyulduğu takdirde genel af ilan edileceği sözünü verdiler. Bu arada Çerkes Tümeninde moraller gittikçe tükenmekteydi. İçlerinde ne yapılabileceğini bilen kimse yoktu. Kızılların affına inanmadıkları için teslim olmaya çekiniyorlardı ama başka bir çıkış yolu yoktu. 

Sonuçta Çerkes Tümeni de Kuban ordusuyla birlikte teslim olmaya karar verdi. Bunların içinden ancak birkaç yüz kişi zorlukla Gürcistan’a girmeyi ve Batum yoluyla, General Vrangel’in ordusuna katıldıkları yer olan Kırım’a geçmeyi başardı. Bir görgü tanığının ifadesine göre, kızıllar silahlarından arındırılan Çerkesleri yürüterek Kuban’a sevk etmişti. Subaylar ise tutuklanarak Rusya’nın içlerinde bir yerlere götürüldü ama görünürde hiçbir infaz gerçekleşmemişti. Bir süre sonra yalnızca Beyaz ordu askerleri değil, hayatlarında orduya katılmamış insanlar bile tutuklanıp infaz edilmeye başlandı.

Beyaz ordu Novorossisk’e, Kuban ordusu Karadeniz kıyılarına çekildiğinde birçok Çerkes kızıllardan kaçabileceğini ümit ederek Yekaterinodar civarında kalmıştı. Bunlar kendilerini Kırım’a geçebilme umuduyla Novorossisk’e götüren General Ulugay’ın idaresi altında bulunuyordu. 2.000 Çerkes ile beraber Novorossisk’e ulaşan Ulugay’a sadece subayların gemiye alınabileceği, askerler için yeterli yer olmadığı söylenmişti. 

Ulugay bunu kabul etmedi ve rehin alınmış olmasından tereddüt ettiği Çerkes Tümeni ile buluşmayı umarak müfrezesi ile beraber Karadeniz kıyısı boyunca ilerledi. Karadeniz kıyısı üzerindeki Gelencik yakınında silahlarına el koymak isteyen çok sayıda kızıl tarafından yolları kesildi. Çerkesler yolu açmak için saldırıya geçtiler ancak yolun dar olması süvarilere büyük zorluk çıkarttı. Günler boyu süren çarpışmaların ardından Çerkesler ne yapacaklarını bilemedikleri çok sayıda yaralıyla kalakaldılar. Şans eseri bir İngiliz savaş gemisi kıyıya yanaşarak beklenmedik şekilde bütün yaralıları gemiye aldı. Ulugay yolu açmak için sarf edilecek herhangi bir çabanın faydasız olacağını gördüğü için müfrezesini uzun süre kızıllardan saklayabileceği ormanlara girdi. 

Sonuç olarak Ulugay’a bağlı Çerkeslerin çoğu evlerine dağıldılar. Ulugay ancak birkaç yüz kişi ile beraber dağlarda faaliyet gösteren General Khvostikov’un müfrezesine katıldı. General Khvostikov’un müfrezesi Kırım’dan Karadeniz kıyılarına gelen buharlılarla Kırım’a çekildi. Değişik zamanlarda yaklaşık 500 Çerkes Kırım’da General Vrangel’in ordusuna katıldı. Bunların çoğu Feodosia’da üslenen Kaptan Konoplev’in komutası altına girmiş; diğerleri ise değişik yerlere dağılmıştı. Konoplev’in safındaki iki Çerkes birimi Kuban’da hayli ağır kayıp verilen başarısız bir saldırıya katıldılar. Bu taarruzdan dönebilen Çerkesler General Vrangel’in ordusu tasfiye edilene kadar Kırım’da savaşmaya devam ettiler. Kırım’ın tasfiyesi sırasında Çerkesler “Vladimir” buharlısıyla Lemnos adasına taşındılar. Birkaç ay sonra büyük bir çoğunluk topraklarına dönmeden önceki durakları olan Türkiye’ye geçtiler. Aradan yirmi beş yıl geçtikten sonra II. Dünya Savaşında Almanların Kafkaslardan çekilmesi sırasında 1.500 Çerkes Almanlara katıldı. Bu insanlar komünist rejimden ebediyen kaçmak ve özgür insanlar arasında yeni bir hayata başlamak için vatanlarını terk ediyorlardı. Ancak bunların büyük çoğunluğu maalesef müttefikler tarafından zorla geri gönderilmiş ve bolşeviklerin elinde ölüme terk edilmişlerdi. 

Gazeteler kızıllara karşı inançlı bir savaşçı olan General Sultan Kılıç Girey’in Moskova’da asıldığını duyurmuştu. Komünistlerin onunla beraber Sovyetler Birliği’ne gönderilen arkadaşlarına da farklı davranmadıklarına pek şüphe yoktur. Bu zoraki teslim sürecinde yaklaşık 300 Çerkes kaçmayı başararak Amerika Birleşik Devletlerine iltica etmiştir.

Çeviri: Cem Kumuk

Yazar Hakkında: İslam Natırboff: Kuzey Kafkasyalı asker ve cemiyet adamı. 1897 yılında Kuzey Kafkasya’da doğdu. Çocuk denilebilecek yaşlarda “Kafkas Süvari Tümeni” saflarına katıldı. I. Dünya Savaşı’nda bu tümenle çeşitli cephelerde bulundu. 1917’deki bolşevik ihtilalini takip eden dönemde Beyaz Ordu saflarında bolşeviklere karşı savaştı. 1919 sonunda albay rütbesini aldı. Beyaz Ordu’daki Çerkes subaylar arasında bu rütbeye en genç yaşta yükselen subay oldu. 1920 yıllarda önce Türkiye’ye, ardından da ABD’ne iltica etti. Buradaki yaşamında, bir yandan Kuzey Kafkasyalı mültecilerin sorunları ile ilgilenirken, öte yandan ülkenin bağımsızlığına yönelik faaliyet gösteren “Kafkasya Dağlıları Halk Partisi” (KDHP) ile paralel çalıştı. KDHP’nin neşrettiği bazı süreli yayınlarda ABD’deki Kuzey Kafkasya kolonisine ilişkin yazıları yayımlandı. ABD'de 19 Haziran 1952’de faaliyete geçen ve sonradan “Circassian Benevolent Association” (New York) unvanını alan derneğin kurucuları arasında yer aldı, 1953-1954 döneminde bu derneğin başkanlığını yaptı. ABD’de vefat etti.

Kafkasya jeostratejik konumu ve doğal zenginlikleri nedeniyle tarihin bilinen bütün dönemlerinde emparyelist güçlerin ilgisini çekmiştir.

Rusya bu amaç uğruna katliam, cebren ve ikna yolu ile Hıristiyanlaştırma, deportasyon(yurt dışına sürülme) gibi yollara başvurmuş deportasyon planına ise Dağıstan halkının tamamını, Çeçenler, İnguşlar, Malkarlar, Karaçaylar’ı dahil etmiştir. Burada değinmek gerekir ki, deportasyona sebep olarak Rusya resmi açıklamalarında sözü geçen halkların Almanlarla işbirliği içinde olduğunu ileri sürerek Çeçen-İnguş, Karaçay-Malkarlarda 1939’dan beri devam eden direniş hareketlerini göstermiştir. Ancak fiilen bakıldığında böyle bir durumun oluşu ihtimal dahilinde değildir çünkü eli silah tutan erkekler cephede Rus üniformalarıyla Almanlara karşı savaşırken köylerde kalan yaşlı, çocuk ve harp malullerinin siyasi bir işbirliği oluşumu içine girmesi mümkün değildir. Ayrıca Almanların Grozni petrollerine gelmeden çekilmek zorunda bırakılmaları da Çeçen Alman işbirliği iddialarını temelsiz bırakmaktadır.

Varolduğu günden itibaren sınırlarını genişletme eğiliminde olan Rusya; Karaçay-Malkarlıların yaşadığı Elburus dağının Şimal etekleriyle tabiat güzellikleri, kaplıcaları, maden suları ve ılıman iklimi nedeniyle ilgilenmeye başlamıştır. Stalin-Beria dönemlerinde sürgün sonrasında dağ Gürcülerinin Karaçay topraklarında iskânı sağlanmış ve Ahıska Türklerinin deportasyonu gerçekleştirilerek Şimal eteklerinin de Rus topraklarına katılması amacı güdülmüştür.
Azerbaycan ve Çeçenistan’daki zengin petrol kaynaklarının Rusya’ya akıtılması da deportasyon için geçerli bir nedendir.

Rusya’nın bu emelleri doğrultusunda yaptığı saldırılarla Kafkas Halklarının dirençlerinin tüketildiği 21 Mayıs 1864 tarihinde sürgün başlamıştır.
Kırım Savaşından sonra Ruslar kaybettikleri yerleri ve prestijlerini tekrar kazanmak amacıyla Kafkasya’ya saldırılara başladılar.1859’da Doğu Kafkasya’nın direnci kırıldığında ve Ruslar Batı Kafkasya’ya iki yol teklif ettiler. İlki Stavropol bölgesiyle Salstepine’ye göç etmek ikincisi Osmanlı topraklarına göç etmek. Rus ajanları Kuzeye göç edeceklerin Hıristiyanlaştırılacaklarını ve 25 yıl askere alınacaklarını söylemekteydiler. Buna istinaden Rus hükümetinin, Batı Kafkasyalıları özellikle Osmanlı topraklarına göç ettirmek istedikleri yargısına varılabilir.

Kafkasyalıların ardı ardına aldıkları yenilgiler üzerine Ağustos 1864’de Rus Çar’ının kardeşi Grandük Mişel tarafından yayınlanan fermanla bir ay içinde Kafkasya’nın boşaltılmasını istediğini ve vatanda kalan herkesin, harp esiri olarak Rusya’nın belirli bölgelerine sürülecekleri bildirildi ve vatandan Osmanlı topraklarına sürgün başladı.

21 Mayıs 1864’te 4 asırlık Rus-Kafkas Savaşının batı kesiminde de mağlubiyetle sonuçlanmasıyla başlayan büyük sürgün süreci Kafkas halkı için çilelidir. Sürgün yolunda telef olan binlerce insan mevcuttur. Bu durum Trabzon’daki Rus konsolosunun, sürgün işlerini idare etmekte olan General Katraçef’e yazdığı raporda şöyle anlatılmaktadır: “Türkiye’ye gitmek üzere Batum’a 70 bin Çerkez geldi. Bunlardan vasati olarak günde 7 kişi ölüyor. Trabzon’a çıkarılan 24bin700 kişiden şimdiye kadar 19 bin kişi ölmüştür. Şimdi orada bulunan 63 bin 900 kişiden her gün 180- 250 kişi ölmektedir. Samsun civarındaki 110bin kişi arasında her gün vasati 200 kişi can veriyor. Trabzon, Varna ve İstanbul’a götürülen 4bin 650 kişiden de günde 40-60 kişinin öldüğünü haber aldım.” (Geçmişten Günümüze Kafkas Trajedisi, Uluslar arası konferans, 21 Mayıs 2005)

9 Mayıs 1857’de sürgün kanununu çıkaran Osmanlı Devleti bu arada da Rus Çarıyla gizlice anlaşma yapmış ve bu anlaşmada Osmanlı ve Rus çıkarları gözetilmiştir. Anlaşmaya göre göçenlerin mal, can ve hürriyetleri dahil tüm hakları sultan garantisi altında olacak ve göçenlere her türlü vergiden muaf olarak arazi verilecek anadoluya yerleşenler 12 yıl askerlikten muaf tutulacaktır. Ayrıca 1860 yılında kurulan İskan-ı Muhacirin Komisyonu ile ekonomik ve politik çıkarlar da gözetilmiştir.
Bu dönemde Osmanlıya genç ve savaşçı nüfus gerekirken Rusya’nın da bu nüfustan kurtulması gerekliydi. Rusya bu nüfusu Osmanlıya yollarken kati olarak Kafkasya’dan gelen nüfusun Rus sınır boylarına yerleştirilmemesini istemekteydi. Osmanlı arşivinden elde edilen bilgilere göre Kars’a yerleştirilen 100 hane Çeçen olduğu için Rusya Osmanlıya bir ültimatom yollayarak Kars’ta ki halkı çekmelerini aksi takdirde yolladıkları göçerleri durduracaklarını belirtmiştir. Doğu Anadolu ve Kars’a Kafkasyalıların yerleştirilmesine şiddetle karşı çıkan Rusya aynı hassasiyeti Balkanlar içinde göstermekteydi. Osmanlı’nın da bu dönemde göçerler için uyguladığı bilinçli bir iskân politikası vardır. Gelenlerin bir grubu Karadeniz’den bu gün ki Bosna-Hersek’e kadar olan hatta yerleştirilmiş bir kısmı da Marmara bölgesine İstanbul’u kuşatacak şekilde yerleştirilmiştir. İskân planlaması yapılırken yerleşik halkın etnik kökenleri göz önünde tutularak olası ayaklanmaların da engellemesi hedeflenmiştir.

Sürgün yıllarından bahsederken; Rus Tarım Uzmanı İ. N. Klingen, 1870 yılında “Çerkezler yurtlarını çok seviyorlardı ama özgürlüklerine olan bağlılıkları ondan bile üstündü. Ya üstün güçler karşısında boyun eğecekler yada ölünceye kadar savaşacaklardı. Onlar boyun eğmektense ölmeyi seçtiler. Kendileriyle birlikte binlerce yılın birikimi olan kültürleri de 30yılın içinde yok edildi.”sözlerini kullanırken, Rus Savaş Bakanı Mikhail Yevdokimov, 1865 yılında verdiği demeçte, “Tehlikeli halkın azalması bizi birçok uğraştan kurtaracaktır…442 ailenin gitmesinden dolayı üzülmeyin onlar iki kat daha fazla gitseler de bundan dolayı bölge hiç zarar görmez… Tüm halkın gidebileceği yönündeki endişeye gelince, böyle bir şeyin gerçekleşmesi bize hoşnutluğun yanı sıra önemli bir fayda sağlardı.” Demiştir. P.P. Kordenko, 1874 yılında “1825 yılı boyunca bizim müfrezeler Kuban ötesini ezip geçiyorlardı ve dağlıların köylerini yok ediyorlardı. Yangın ve baskınlarda binlerce Çerkez hayatını kaybettiği gibi yiyecek ve yakacak rezervleri de imha edildiği için sağ kalanlarda açlık ve hastalıktan ölüyorlardı.”sözleriyle savaşın insanlık ötesi boyutunun resmini çizmekteydi. Tarihçi Yazar ve Kafkasya Uzmanı Ploton Zubov,1834 yılında yaptığı açıklamada; “Çeçenler haydut, hırsız, hain, son derece cesur, korkusuz, kararlı, zalim, kibirli, alaycı, gururlu ve kontrol edilemez insanlardır. Bunlardan kurtulmanın tek yolu hepsini toptan imha etmektir” ifadesini kullanarak savaşın kendince haklı olduğunu savunmaktaydı.

Tarihte yaşanan felaketin acıları ve izleri Kafkasyalılarda halen devam etmektedir. Geçmişten günümüze Kafkasların Trajedisi başlığıyla 2005 yılında yapılan uluslararası konferansta savaştan ve sonuçlarından bahsedilirken; “1994’ten bu yana Çeçenistan da bütün acımasızlığıyla devam eden saldırılar günümüzün somut soykırım suçlarıdır. Son 10 senede Çeçenistan’a yönelik Rus saldırıları sonucu 42 bini ilkokul çağındaki çocuklar olmak üzere nüfusun dörtte birini oluşturan 250 bin sivil en barbarca yöntemlerle öldürülmüş 20 bin kişi Rus askerleri tarafından evlerinden alınıp götürülerek yargısız infaza tabi tutulmuştur. Çeçenistan’da ki 424 köyden Rusların yaşadığı üç tanesi hariç 421’i havadan bombardımanla enkaz haline getirilmiştir.400 bin insan komşu cumhuriyet ve bölgelere sığınmıştır.” sözleri kullanılmış ve günümüze kadar yansıyan sonuçlarının ve yarattığı sorunların çözümü için arayışlarda bulunulmuştur.

Kafkasya halkları Rusya’nın bölgeye yönelik işgal girişimleri, uğradıkları saldırı ve uygulanan gayri insani politikalar sonucu bu gün yok oluşun eşiğine gelmiştir. Vladimir Putin de dahil olmak üzere Rusya’nın başında olan yöneticiler ülkenin var olmaya başladığı günden bu güne topraklarını genişletmeyi hedef seçmiştir.
Rus yönetimleri bu süreçte işgal edilen topraklarda tüm insanlar ile onların yaşam koşullarını ortadan kaldırma maksadı gütmüş yerleşim birimlerini hedef alan saldırılar da sivil halk katledilmiştir. Soykırım suçu açık bir şekilde işlenmiştir ve yenilgiyle çıkan Kafkasyalıların hayatta kalanları da sürülerek ikinci bir soykırıma tabi tutulmuştur.

Soykırım kavramı; Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme ve Uluslararası Ceza Statüsü olmak üzere başlıca iki uluslararası hukuk metninde tanımlanmıştır.

Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme
Md.1. Soykırım Birleşmiş Milletler ruhuna ve amaçlarına aykırı ister savaş ister barış zamanında işlenmiş olsun devletler hukuku suçu olarak kabul edilmiş ve bu suçu önlemeyi ve cezalandırmayı taahhüt etmiştir.

Md.2. İşbu sözleşmede jenosit, milli, etnik, ırki veya dini bir grubun kısmen veya tamamen imha edilmesi maksadıyla az sayıdaki fiillerden birinin intikap olması demektir.

a. Gurup üyelerinin katli
b. Gurup üyelerinin bedeni ve akli melekelerine ciddi surette zarar verişi
c. Gurubun bedeni varlığının kısmen veya tamamen imhası sonucunu doğuracak hayat şartlarına kasten tabi tutulması.
d. Gurup için de doğumları sekteye uğratacak tedbirler alınması
e. Bir grup çocuklarını diğer bir gruba zorla nakledilmesi.

Md.5. Taraf devletler sözleşme hükümlerinin uygulanmasını sağlamak üzere kendi anayasalarına uygun olarak gerekli yasal tedbirleri almayı bilhassa soykırım fiilini işlemekten suçlu bulunacak kişilere uygulanacak etkili cezayı yaptırımları yasalaştırmayı taahhüt etmektedir.
Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü

Md.5. Soykırım suçu mahkemenin yargı yetkisine dahil edilmiştir.

Md.6. Soykırım suçu bu maddeyle düzenlenmiştir.

Md.25. (3)(b) Soykırım suçu işleyen yada yeltenen birine bu suçun işlenmesini emreden suça teşvik yada tahrik eden herkes soykırım suçlusudur.
mad.23. (3)(e) Bir kimsenin doğrudan yada alenen diğerlerini soykırım suçunu işlemeye kışkırtması soykırım suçu olarak kabul edilir.
Tarihteki Rus-Kafkas İlişkilerine, savaşlarına ve Kafkas departosyonuna bakıldığında Rusya’nın Kafkas halkına uyguladığı eylemlerin Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü ve Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme belgelerine dayanılarak soykırım suçu olarak kabul edilmesi gerekmektedir. Öyle ki sivil halk katledilmiş tehcire zorlanmıştır ve bu olaylar alenen meydana gelmiştir.

Soykırımla ilgili suçlar, soykırım anlaşmasının imzalanmasından sonra 1945 ten günümüze hukuki olarak ele alınabilecek yargıya tazminata tabi tutulabilecek suçlardır. Siyasal olarak geriye yürüme söz konusu olabilse bile hukuki olarak ceza-i müeyyide getirilen hiçbir hukuki düzenleme geriye yürüyemez. Evrensel hukukilik prensibine aykırıdır. Yarı kalmış ceza olamayacağı gibi bunu yasaklayan bir kanun uluslar arası bir sözleşme olmadan işlenmiş suçlara ceza verilemez.
Siyasal alanda ise soykırımın kabul edilişi devlet ve o devletin mensubu insanları için utanç kaynağı olarak kabul edilmektedir.

1864’de Rusya’dan sürülen bir buçuk milyon Kafkasyasalının en az 600 binin sürgün sırasında öldüğü tahmin edilmektedir.1917–1920 yıllarında ne kadar insan öldüğü bilinmemektedir. 1944 yılında tüm Çeçen-Inguş nüfusu Sibirya’ya sürülmüş 13 sene sonra 300 bin kişi geri dönmüştür.

Hukuksal olarak gerek BM teşkilatının veto yetkisine sahip beş ülkesinden bir tanesinin Rusya olması, gerekse büyük devletlerin aralarındaki siyasal paslaşmalar ve devlet çıkarlarının ön planda tutuluşu nedeni ile geçmişte yaşanan olaylar göz ardı edilmekte ve günümüz de devam eden olaylara hiçbir uluslararası kurum müdahale etmemektedir.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1948 yılında onaylanıp 1951 yılında yürürlüğe giren Soykırımın önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşmeler’de verilen örnekler arasında Kafkas soykırım ve sürgününden bahsedilmemiştir. Ve yine Ankara Ticaret Odasının Soykırımlar Tarihi: Iki Yüzlü Kriterler Raporu adını taşıyan Mayıs 2005 tarihli raporda 50’yi aşkın soykırım örneğine yer verilmiş ancak orada da ne tarihte ne de günümüzde Rusya’nın Kafkaslarına uyguladığı soykırımlardan bahsetmemiştir. Amerika’daki Soykırım Anma Müzesi Vicdan Komitesi tarafından 7 Mart 2005’te yayınlanan son yılın soykırımları listesinde Kafkas haklarından bahsedilmemiştir. Oysaki komünist dönemde ve 1944 sürgünleri sırasında öldürülen Kafkas halkları ile 1994’ten bu yana Çeçenistan’da sürdürülen soykırıma kurban giden 250 bin sivilden hiç söz edilmemiştir.

Günümüz şartlarında bakıldığında Rusya’nın Çeçenistan’ı istemesi ve hala savaşların devam edişine şöyle bir açıklama getirilebilir. Rusya’nın değer kaynakları ele alındığında petrol ülkesidir ancak 100 yıldır petrolü çekilmektedir. Rusyanın diğer kaynakları gözetildiğinde petrol açısından dikkate alınabilecek değeri yoktur. Rusyanın binde biri kadar toprağa sahip yüzde biri kadar nüfusu bulunan çeçenler toprak zenginliği ve doğal kaynakları olarak kendi halkını refah için de yaşatabilir ancak Rusya’ya getirisi pek fazla olmaz. Çeçenistan’ın stratejik önemi kuzeyin güneye geçiş ve güneyin kuzeye çıkış yolu üzerinde bulunmasıdır. Ve yine günümüz şartlarında stratejik olarak enerji hatlarını kesiştiği bir nokta bulunmaktadır. Dünyanın ekonomik çıkarlarının döndüğü noktaya çok yakın oluşu Rusya’nın hâkimiyetini etkilerini stratejik çıkarlarını sürdüre bilmesi için önemlidir.

Çarlık döneminden beri sıcak denizlere inme politikasının önünde set ihtiva edişi Sovyet döneminde aynı politikanın ideolojik versiyonun sürdürülebilmesi için tampon bölge oluşu konum olarak güneye geçişte bir yol olması 20–21 yüz yılın yeni paylamışındaki Orta Asya, Avrasya enerji kaynaklarının yakınında bir kısmınında üzerin de oluşu önemli kılar Çeçenya’yı.

Yüzeye kadar çıkan gravitesi yüksek petrol verimli Kafkas ovaları ikinci hatta üçüncü plandadır. Ancak Rusya’nın imparatorluk olarak birkaç yüzyıldır işgal ettiği alanlarda kalabilmesi için önemlidir. Ve Rusya federasyon olarak kaldığı sürece de önemini koruyacaktır.

Çeçenler de mücadelelerini, 1550’lerden itibaren sömürgeciliğe karşı yapılan bağımsızlık mücadelesi, işgal üzerine çıkan bir savaş, direniş olarak tanımlamaktadırlar ve istemlerinde kendi sınırları dışına taşan bir düşünce yoktur. Savaş nedenleri arasında ulusal, etnik, dini, kültürel dinamikler de mevcuttur. Bu dinamikler mücadeleyi beslemektedir.

Sonuç itibariyle Rusya ile Kafkas Cumhuriyetleri ve halen sıcak çatışmaların devam ettiği Çeçenistan arasında barışın sağlanması uzlaşmaya varılması tarih sahnesinden de görüldüğü üzre askeri yöntemlerle mümkün değildir. Süregelen savaşın iki tarafın da çıkarlarını gözeten çözümü dünya kamuoyu ve uluslararası örgütlerin duyarlılığından geçmektedir. Avrupa Birliğine üye devletler ve ABD sorunun çözümünde anahtar görevi üstlenebilir. Savaşın devamı iki tarafında uluslararası toplum otoriteleri açısından yıkıcıdır ve iki tarafta bunu kabullenmelidir.

Bir çözüm yolu daha vardır ki uygulanması mümkün gözükmemektedir. Dünya devletlerinin siyasal çıkarları yüzünden Kafkasya da halen devam etmekte olan olaylara ses çıkartamamasının alternatifi saldırıda bulunan devlete karşı insanların organize olup bu devleti uzun bir süre ekonomik olarak boykot etmeleridir.
Diğer bir yol da elde edilebilinecek güçtür. Ancak küçük devletlerin büyük devletlerle baş edebilecek gücü olmadığından o günkü konjekture göre bağımsız olmaları hangi devletin lehineyse o devletten destek alınır. Ancak günümüzde Kafkas milletlerinin bağımsızlığı onlara destek verebilecek güçteki devletlerin lehine değildir... 

Kafkaslar-Orta Asya-Ortadoğu Çalışma Grubu

Rusya'nın Akdeniz'e inme siyasetinin temelleri Korkunç İvandöneminde 16. Yüzyılda  atılmıştı. Rusya'nın doğu batı ticareti ve siyasetinde etkin olmasının rolü Kafkasya  ve Karadeniz üzerinden geçmekteydi. Balkanların kompleks yapısı ve İngiltere,  Fransa ve Avusturya'nın müdahil devletlerden oluşu Rusya'nın sıcak denizlere  inmede Osmanlı coğrafyasını kullanmasını zorunlu tutuyordu.

Kafkasya hiçbir zaman tek bir devletin iktidar alanına girmemiş, tampon devletlerin  sürekli var olduğu bir tarihi seyir izlemişti. 15 ve 18. Yüzyılları arasında Osmanlı  Devleti bölgenin stratejik ve etnik yapısına uygun bir politika izleyerek bölgede tam  hakimiyet sağlamamış, daha çok Kırım Hanlığı kanalıyla bölgede hakimiyet  sağlamıştı.

Birçok farklı topluluğun bir arada yaşadığı Kafkasya'da Osmanlı devleti ile Safeviler arasındaki iktidar mücadelesi ekonomik merkezli olmakla birlikte 18 ve 19 yüzyıldaki Osmanlı- Rus mücadelesi siyasi yönelimliydi. Rusya'nın sıcak denizlere inme politikasının İslam dünyası için bir tehdit olabileceğinin ilk defa farkına varan III. Murat olmuş, bu maksatla bölgede ileri gelenler liderlerle ittifak kurmaya çalışmıştı.(Fahrettin Kırzıoğlu, Osmanlı Devletinin Kafkas İllerini Fethi, Ankara 1993)

Osmanlı Devleti Kafkasya ile ilişkilerinde hediye siyaseti daima önemli olmuştur. Kuruluş döneminden itibaren hediye siyasetini benimseyen Osmanlı devlet politikasının ayrılmaz temellerinden biri olmuş, hakimiyetinin sınırlılığını ve sürekliliğini hediyelerle sağlamıştır. Fakat bu hediyeleri bir rüşvet olarak görmemek gereklidir. Çünkü hediye siyaseti karşılıklı çıkar ilişkisinden ziyade bölgedeki kargaşa ortamının önlenmesine yönelik olduğu Ahmet Vasıf Efendi'nin seferatnamaesinden anlaşılmaktadır.

Müslüman Kafkas toplulukları da İslam'ın lider devleti olarak gördükleri Osmanlı Devletinin desteğini kazanmak için de hediyeler göndermişlerdir. Bu hediyelerin da daha ziyade sembolik düzeyde hediyeler olduğu görülmektedir. (Ahval-i Anapa Ve Çerakise, Haşim Efendi, Topkapı Müzesi kütüphanesi)

18 yüzyılda Osmanlı Devleti, Kafkasya'daki Rus tehlikesini önlemek ve Abaza, Çerkez, Çeçen direnişçilerin desteğini almak için hediye politikasını Panislavizme karşı bir kalkan olarak sürdürmüştür. Ferah Ali Paşa, Soğucak muhafızlığına atanarak, Kafkasya topluluklarının liderlerine nakdi ve silah yardımı yapılmıştır. Rusya 18 yüzyılın sonlarında Kırım dışında kafkasya'da hediye politikası yüzünden etkinlik sağlayamamıştır.

Osmanlı Devleti bu hediye politikasını İslami esaslara dayandırarak "celb-i kulub" yani kalplerin kazanılması olarak değerlendirmiş, Şeyhülislam'dan alınan fetva ile uygulanmıştır.

Yine Anapa kadısına İstanbul'dan gönderilen bir hükümden anladığımıza göre isyan ve kargaşaya tevessül etmeyen halkında ödüllendirilmesine yönelik ferman gönderildiğini görüyoruz. Kafkasya'da Rusya'nın yanında yer almayan Müslüman halkalara ramazan ve Kurban bayramlarında yardım gönderilerek sadece kabile liderlerinin değil halkında kalpleri kazanılmak istenmiştir.

Osmanlı halifesi ilk cihat ilanını Ruslara karşı yapmış

Osmanlı Devleti'nde padişahların cihat ilan edildiği bilinmekle birlikte halifelik makamını kullanmadıkları bilinirdi. Osmanlı padişahı I. Abdülhamit vefat etmeden önce halife ünvanını kullanarak cihat ilan etmiştir. Abaza ve Çerkezlerin Rusya ile yapılacak savaşa katılmaları için hediye gönderilmiş fakat Abaza ve Çerkez liderler, halifenin çağrısına uymuşlar ve hediyeyi kabul etmemişlerdir. (Evamir-i Aliyye, 12 Şubat 1789)

Rusya'da Osmanlı'nın bu politikalarına karşı boş durmamış Kazakların desteğini sağlamak, onlarda hediye politikasını yürütmüşlerdir. (Christoph Witzenrath, Cossack and Russian Empire, London). Kazaklar dışında diğer Müslüman topluluklar hediye politikasını benimsememişler, Osmanlı'nın yanında olmayı ya da bağımsız kalmayı tercih etmişlerdir.

Tarık Yalçın-Dünya Bülteni

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Son Twetler

Almastı Çerkes Kadın Hareketi kuruldu: Sesiniz sesimiz olsun - bianet https://t.co/5D7bpzWdvZ
RT @dergi_mizage: As we all know you are a bit busy these days, we want to remind you that Russia condemns the USA for Native American Gen…
Avusturya, Drau anıtı: ''Burada 28 Mayıs 1945’te yedi bin Kuzey Kafkasyalı, kadın ve çocukları ile birlikte Sovyet… https://t.co/yZtTG7dfDs
RT @Cerkesya: #21Mayıs #Circassiangenocide #ÇerkesSoykırımı https://t.co/ADgbR91klj
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery