Çerkes Göçleri

Aralık 18, 2018

Tarih boyunca Türkiye toprakları yabancı ülkelerden kaçanların sığındığı bir yer olmuştur.

Bunun bir örneğiyle de, 1848 Burjuva Demokratik Devrimlerinin yenilgiye uğraması üzerine karşılaşmış bulunuyoruz; Polonya ve Macaristan'da yenilgiye uğrayan genç burjuva devrimcileri, diğer bütün kapıların kapalı olması nedeniyle, Türkiye'ye hücum ediyorlardı. Devrimleri bastıran Kutsal İttifak'ta Çarlık despotizminin katkısı en önde görünüyordu ve Moskova, kendi kapısını kapatmanın ötesinde, Osmanlı sultanının bunları kabul etmesini bile hoş karşılamıyordu. Osmanlı yönetimi baskılara boyun eğmedi, artık askeri başarılar kazanarak Hıristiyan çocuklarını bir eğitimden geçirip "Osmanize" etme imkânını çoktan yitirmiş İstanbul'un böyle bir hücumda kendisini yenileme imkânını görmesi son derece şaşırtıcıdır; bunların bir bölümü sivil ve askeri kamu işlerinde hızla yükselebilmiş ve ordular yönetmiştir. Aralarından birisi, Polonya Devrimi'nde yenik Yüzbaşı Konstantin Borjenski, hem M. Celadettin Paşa olarak büyük görevler üstlenmiş ve hem de, kadim ve çağdaş Türkleri konu alan bir kitabıyla, ilk "Türkçü" yazarlardan birisi olmuştur; Cumhuriyet Türkiyesi’nin hâlâ en büyük şairi sayılan Nâzım Hikmet, Borjenski'nin büyük dedesi, işte bu Konstantin Celadettin Paşa'dır.

Kuşkusuz, bunların hepsi Ömer veya Celadettin Paşa gibi şanslı olamadılar; sürgüne mahkûm pek çok devrimci örneği, Pera'da kahvecilik ya da lokantacılık yapanlar daha çoktur. Ancak kahveci de olsalar böylelerinin, Türkiye'nin düşün yaşamına ve yeni davranış kalıplarına katkısının hiç de diğerlerinden daha az olmadığını düşünmek için nedenlerimiz var; ilk yenilikçi Türk aydınlarının bu kahvelerin müdavimi olduklarını ve yenik devrimcilerden özgürlük ve devrim dersleri aldıklarını biliyoruz. Türkler, kitaptan daha çok eylemlilikle tahsili tercih ediyorlar; tarihi romancılardan, politik analizleri kahvecilerden öğrenmeyi seviyorlar.

Daha çok Macar ve Polonya kaynaklı burjuva demokrat aydınların akınından sadece on beş yıl kadar geçtikten sonra Türkiye, ölçek ve nitelik açısından, bunlarla karşılaştırılması mümkün olmayan bir büyük göçmen akınına uğramıştır; bu son derece etkili akın da tarihsel ve sosyal etkileri bakımından henüz incelenmiş olmaktan çok uzak görünüyor. Son yıllarda bu akınla ilgili bazı değerli envanter çalışmalarının çıkmaya başladığını görüyoruz; ancak, henüz bu büyük exodus sadece roman fragmanları düzeyinde ve çok yüzeysel olarak ele alınabilmiş durumdadır. Hâlbuki genellikle "Çerkez" denilen ve kendilerininse kendilerini genellikle "adige" olarak bildiği bu Kafkasyalı kavmin, ancak daha sonraki ve yine ters yönde Ermeni zorunlu göçüyle mukayese edilebilecek bu trajik hicreti, hem Osmanlı ve hem de Cumhuriyet Türkiyesi’nin her yanında ve her çizgisinde derin izlere sahiptir; bu kadar az incelenmiş olmasını son derece üzücü bulmak durumundayız.

Şu söylenebilir mi? Osmanlı düzeni, yayılma döneminde aldığı esirlerle, kendisini besleme ve yenileme imkânı buluyordu ve küçülme döneminde ise, göçlerle olağanüstü bir tazelenme imkânına kavuştu. Birincisi çok iyi biliniyor ve ikincisinin önemli ölçüde ihmal edilmiş olduğunu söyleyebiliriz; hâlbuki Profesör Karpat'ın yeni bir çalışması, XIX. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun, Balkanlar, Kırım ve Kafkasya'dan beş milyon göçmen almış olduğunu ortaya koymaktadır. Profesör Karpat, bu beş milyonluk yeni insanın geliş tarihini 1908 yılıyla sınırlandırmaktadır ve asıl göçlerin Kırım Savaşı'yla başladığını kabul edecek olursak, elli yıl kadar kısa bir zamanda, Osmanlı toplumu için çok büyük bir akın olduğuna hükmetmek durumundayız. Bundan sonra göç olmadığı anlamında değil, tahminin istatistik sınırı buradadır ve yine Profesör Karpat'ın saptamasına göre, bu büyük göçün çok azı Suriye ve Irak'a yerleştirilmiştir; tamamına yakını Anadolu'ya dağıtılmış olmaktadır.

Kuşkusuz çok kısaca aktardığım bu çok özet istatistik, yakın zaman Türkiye tarihinin en hareketli olduğu bu dönemle ilgili pek çok değerlendirmeyi yeniden ele almayı zorlayıcı bir ağırlığa sahiptir; bu ise, Sırlar’ın sınırlarının çok dışına düşmektedir. Yalnız bizim sırlarımızın bazısını da açıcı bir etkiye sahip bulunuyor; bu beş milyon içinde, başlı başına en büyük etnik topluluğun Çerkez halkı olduğunu söylemek, tek başına bir açıklık sayılmalıdır. Özellikle Rusya yayılmacılığı karşısında küçüldükçe yeni, Müslüman ve önemli ölçüde Çerkez halkını içselleştirmesi, belki de, Osmanlı düzeni açısından Mavi Gök'ten gelen ve pek dillendirilmek istenmeyen bir lütuf olmuştur.

Nasıl olmaz ki; Osmanlılar, poligamiye tutkulu olmaları kadar eşlerini başka kavimlerden seçmeye düşkünlükleriyle de ünlüdürler. Kuruluş ve yükseliş aşamasında Osmanlı prensleri arasında annesi Türk olan, ihmal edilecek kadar azdır; bu açıdan, Osmanlı yönetenlerinin, sultanlarının, ne ölçüde Türk oldukları her zaman tartışmaya açıktır. Yalnız, yayılmanın durması ve daralma, vasal Hıristiyan dinastilerden prenses bulmayı imkânsızlaştırmasının yanında cariye arzını da sınırlıyordu ve işte bu göçler, Osmanlı asilzadelerinin bu düşkünlük zamanında gerçek bir rahatlama yaratıyordu.

Göçenler içinde Çerkezler’in ayrı bir ağırlıkta bulunması, ayrı bir öneme sahiptir; çünkü Kafkasya'nın bu yerli halkı, yiğitliği kadar güzelliğiyle de bilinmektedir. Öyle ki, Orta Çağ'dan beri Mısır'dan İstanbul'a ve oradan Moskova'ya kadar bütün saraylarda Çerkez prensesler, en çok istenenler arasında baş sırada oldular ve Çerkez cariyeler, bütün sarayları doldurdular. Bu nedenle, 2 Temmuz 1864 tarihinde ünlü telgrafıyla Grand Dük, Çar'a, artık Kafkasya'da yenilmemiş bir tek aşiretin bile kalmadığını müjdelediği zaman "Büyük Çerkez Göçü" çoktan başlamış bulunuyordu ve İstanbul, Çerkezlerle doluyordu. Gelenler, sarayın ve diğer Osmanlı asilzadelerinin cariye talebini karşılamalarının ötesinde, yüksek Osmanlı bürokratlarının konaklarına da yetiyordu; "Çerkez Halayık" bu dönemden sonra, İstanbul’da günlük yaşamın parçası haline gelmiştir. Bütün yorulmuşluğuna rağmen Kafkasya üzerindeki iddialarından vazgeçmeyen Osmanlı sızmalarına karşı kendisini güvenceye almak isteyen Rusya, rusifıkasyona bu en dirençli halkı dize getirmekle yetinmiyor ve Rusya'nın başka yerlerine ve tercihen de Osmanlı topraklarına göçe zorluyordu. Coğrafyanın bu bölgesinde, Çerkez halkının trajedisi, ancak elli yıl kadar sonra daha büyük bir şiddetle çıkmış olan Ermeni halkının dramatik göçüyle karşılaştırılabilir; ikincisini daha iyi biliyoruz. Birincisindeki dramı, yatak odası kokulu edebiyatla örtüyoruz.

Çerkezler’den "iyi" cariye veya dadı olması, sadece güzelliklerinden kaynaklanmıyor; Çerkezler’de, Batı'da bilinenlerden çok daha katı bir feodal düzenin olduğu kesindir. Çerkez sisteminde çeşitli kastlar vardır ve bunların en üstündeki prenslerse sadece erkektir; Çerkez feodalitesinde de köleler olmakla birlikte Çerkez kadın da köle statüsündedir. Çerkez erkek, kadın üzerinde sonsuz hakka sahiptir ve düzen içi eğitimin son derece önemli olduğu Çerkez feodalitesinde, evlenecek kızın babası, kızının cinsel eğitiminden bile sorumludur; gelinle birlikte erkeğin evine cinsel yaşamda deneyimli bir kadının da öğretmen olarak gönderilmesi, bunun kanıtlarından sadece birisidir. Kadın, yükümlülüklerinden kocasının ölümünde bile kurtulamıyor; iç eğitim yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılan katı kurallara göre, Çerkez kadın, ölümden sonra da kocanın mezarına kırk gün gitmek ve her gittiğinde belli bir süre mezar başında durmak zorundadır.

Çerkez feodalitesinde çok katı düzenler vardır ve bunlar arasında geçiş mümkün değildir; daha asil düzenlere çıktıkça, iç eğitim daha da önem kazanmakta ve büyük bir disiplinle gerçekleştirilmektedir. Erkek çocuklar mutlaka aileden alınarak başka ve yine asil bir ailede uzun yıllar yaşamaya ve yetiştirilmeye zorlanıyorlar; bireysel ahlak yerine komünal bağlılığı vermede en önemli kurumlardan birisi olan kan davası, beklenebileceği gibi, Çerkezler’de de çok önemlidir ve kurallara bağlanmıştır. Bu halleriyle, her zaman güzel cariyeler sağlamanın yanında, gözü pek silahşorlar de çıkarmışlardır.

Feodalitede, sadakatin bir hoş eğimine rastlayamıyoruz; yüksek ve düz bir doğru üzerinde uzun süre var olduktan sonra, keskin bir düşüşe geçebiliyor ve bu haliyle, matematikteki "kinked" doğruyu andırıyor. Bu nedenle, feodaliteyi yüksek sadakatle yüksek sadakatsizliğin keskin bir köşede buluştukları bir düzen olarak da algılayabiliriz; kapitalizmden farkı, bunda sadakatin hiç bulunmamasına karşılık, eğer öyle söylenebilirse, sadakatsizlik hep "hoş" bir eğri çizmektedir. Mısır'daki, Arapça’sıyla "Memluk" ve Türkçe’siyle "Köle" devleti, bir açıdan da, sanki bunu ispat etmek için var olmuştur; Kıpçak Türkleri'yle Çerkez silahlı kölelerinin uzun yıllar buraları başarıyla yönettiklerini biliyoruz. Ancak İslam Ansiklopedisi'nin aktardığına göre, 1412 tarihinde tarihçi El-Kalkaşandi, o tarihte, Çerkez tarafının yönetimdeki bütün Türkleri temizlemiş olduklarını saptıyordu. Dolayısıyla, bu tarihin pek görkemli "Köle" devletinin, XVI. Yüzyılın başında Osmanlı Sultanı Selim tarafından tasfiye edildiği zaman, bir Çerkez dinasti tarafından yönetildiği kesindir.

Osmanlı, Mısır'dan, herhalde bir Çerkez kölenin elinden aldığı hilafetin dışında, başka Çerkez zenginlikleri de getirmiş olmalıdır; ancak Osmanlı düzeninin Çerkezler’le asıl karşılaşması daha sonradır. Profesör Karpat, sadece 1859–1879 yılları arasında, büyük çoğunluğu Çerkez olmak üzere 2 milyon Müslüman halkın Rusya'yı terk ettiğini haber veriyor; beş yüz bininin, hedefine ulaşamadığı ve telef olduğu tahmin ediliyor. Ölenlerin kesin sayısını hesaplamak ve hatta tahmin etmek, kuşkusuz mümkün değildir; ancak, Rusya kayıtları da pek çok ölüm olduğuna işaret ediyor ve bu nedenle, tıpkı Ermeni halkının acılı yazgısında olduğu gibi, konu her türlü tahmine elverişlidir.

Göçler çok büyük ölçüdeydi ve bu nedenle İstanbul'da bir "İdare-i Umumiye-i Muhacirin" komisyonunun kurulması ihtiyaç olmuştur. Yalnız burada küçük bir not gerekiyor, hem açıklamalarım ve hem de rakamlar, göçün hem Çerkezler’den ibaret olmadığını ve hem de Çerkezler’in Rusya karşısında kesin yenilgilerinden önce başladığını gösteriyor; yine de daha öncesine gitmekle birlikte, Kırım Savaşı'nın, Türkiye'ye, "Nogay" adıyla da bilinen ve Rusyalılar’la bizlerin Tatar dediğimiz bir halkın göçünü hızlandırdığını görüyoruz, Tatar göçü de, Kırım Savaşı'ndan sonra ve Osmanlı hezimetlerine paralel olarak sürüyor; Osmanlı yönetiminin göçenlerin hiçbir zaman bir yerde toplanmalarına izin vermediğine tanıklık ediyoruz. Buna karşın Tatarlar, Eskişehir'le Ankara yakınları arasında ve özellikle Eskişehir Ovası'nda önemli bir yoğunluğa erişebilmişlerdir.

Fakat 1862–1865 yılları arasında çok büyük yoğunluğa ulaşan "Büyük Çerkez Göçü", hem zamanında yarattığı problemler ve hem de daha sonraki tüm gelişmelere uzanan gizli kanalları nedeniyle çok daha önemlidir; belli çözümlemelere imkân veriyor. Bu arada son zamanlarda yayımlanan bazı çalışmalar da, Osmanlı yönetiminin bu göçleri dağıtırken çok net bir politika izlediğini gösteriyor; göçenleri yerleştirmede hiçbir tesadüfün yeri olmadığı netlikle ortaya çıkmaktadır.

Öte yandan A. Toumarkine, göçlerin yerleştirilmesi bir yana, Kafkasya'dan çıktıkları yerler açısından da, net bir desequilibre'e işaret etmektedir; eğer Kafkasya'da bizim "Çerkez" başlığı altında topladığımız yakın akraba halkların coğrafyasını, güneydoğu ve kuzeybatı olarak ikiye ayıracak olursak, Toumarkine'in saptamalarına göre, Türkiye'nin aldığı göçler, tamamı denecek ölçüde, kuzeybatıdan olmuştur. Türkiye'ye geniş Çerkez kavminden Çeçenler çok az göç etmişler; gelenler, genellikle bizim Çerkez dediğimiz Adige'ler ve Ubıhlarla daha az ölçüde Abaza ve Abhazlar olmuştur. Bu sonuncular içinde pek az Hıristiyan Çerkez'i ayıracak olursak, gelenlerin tümü Müslüman dinindendir; özetle, Türkiye'ye, kuzeybatı Kafkasya Çerkezya'dan, Müslüman ve çoğunluğu Adige Çerkez göçmüş olmaktadır.

Belki de Türkiye için asıl "lütuf buradadır; çünkü Çeçenlerin tümü Nakşibendî ve Kadiri tarikatı mensubudurlar ve Rusya'ya karşı savaşlarında şeriat yönetimini getirmek en baş amaçları arasındadır. Çarlığa karşı mücadelesi ve gözü pekliği nedeniyle pek çok süslenmiş Şeyh Şamil, aslında şeriatı gerçekleştirmek isteyen bir tarikat mensubundan başka birisi değildir; buna karşılık, Toumarkine Türkiye'ye göçenlerin, ilke olarak bu tarikatlarla hiçbir ilgisi olmamak bir yana, çokçası "islamises plus superfıciellement", olduklarını kaydetmektedir. Türkiye'ye göçen Çerkez kavminin, Kafkasya'da kalanların şeriatçı olmalarına karşılık, sadece yüzeysel olarak İslamlaşmış olmaları, bunlara Türkiye'de çok önemli etkinlik alanları açabilmiştir.

Ne olabilir? Bu, "göçmen nasıl davranır" sorusuyla çok yakından ilgilidir ve kuşkusuz, burada bizim ilgi alanımıza girmemektedir. Bununla birlikte, bu konuda Türkiye'nin son yıllarda daha da zenginleşen somut gerçekliklerine bakarak, bazı saptamalar denemenin önlenemez bir çekiciliği olduğunu kabul ediyorum; kısaca işaret etmek durumundayım. Birincisi, "göçmek" demek, öncelikle mülkiyetten kopmayı zorlamaktadır ve taşınamaz mülkiyet objelerini, ayrıldığı yerde bırakmak göçenin yazgısıdır, ikincisi, göçtüğü topraklarda yaşayabilmek için, bir dayanışma içinde olmaksa mutlaka gerekmektedir; dolayısıyla, mülkiyetten kopuşu ve dayanışmaya koşusu, göçmen olmanın ilk adımları saymak zorunluluğu var.

Ancak, bütün göçmenlerin, eninde sonunda tutucu olmalarını ve tarikatlar da dahil, önce reddettikleri bütün bağlara bulaştıklarını görmezlikten gelebilir miyiz? O halde başka açıklamalar da gerekmektedir. Üçüncüsü, göçmen, göçerken sadece gayri menkul mülkiyet nesnelerinden değil, ilkelerinden, geleneklerinden, aile ve utanma baskısından da kurtulmaktadır; göçtüğü topraklarda ailesine, aşiretine ve kavmine yaklaşımı, her türlü içtenlikten yoksun ve çok büyük ölçüde bir kapitalist sigorta ilişkisi türündedir. Dördüncüsü, göçtüğü yerde kaçınılmaz olarak işleyen köksüzlük duygusu, kısa bir zaman içinde yaşamdan korkuyu ve arkasından da yeni bir mülkiyet açlığını yaratabilmektedir; çıkışındaki mülkiyetten kopuş, çok uzun olmayan bir zaman içinde, mülkiyete koşuşa yol açmaktadır.

Büyük Çerkez Göçü'yle gelenlerde, belki bir kuşak geçmeden büyük bir mülkiyet açlığının baş göstermesini, eğer bu kısa saptamalarda bir bilimsellik varsa, bilimsel anlamda doğal karşılamak durumundayız. Birinci Dünya Savaşı’nın bittiği 1918 yılında, Türkiye halkının yorgun ve aydınlarının mutsuz olduğu bir zamanda, bu açlık, hızla artan Kürt halkının toprak ve mülk içgüdüsüyle birleşince, pek çok yerde romancı Kemal Tahir'in klişesiyle, pek çok yorgun savaşçı yanında, fütuhatçı çeteler yaratabiliyordu. 1878 tarihli Berlin Antlaşması’nın bazı maddeleri, bu konuda, zamanında uyarıcı olamasa bile şimdi düşündürücü ipuçlarına sahip görünmektedir.

Çerkez göçmenlerinin yerleşme krokisini, çıktıkları limanlara göre bir "T" cetveline benzetebiliriz; Toumarkine de, Kafkasya'dan çıktıkları Karadeniz'in sahil limanları, Samsun, Sinop ve Trabzon'la çevresinin dışında, "Güney'e, Akdeniz'e doğru", Çorum, Amasya, Tokat, Yozgat, Sivas, Uzunyayla, Kayseri, Maraş ve Adana'yı işaretle, "jusq'au Sandjak d'lskenderun" diyerek, Akdeniz'de İskenderun'a kadar uzanan iki hatta işaret etmektedir. Bunlara eklenecek, Antep veya Halep türü yöreler de var; yalnız bu işaretlemeyle Türkiye'nin Kurtuluş Savaşı'nın "gazi" yöreleri arasında, tümü olmamakla birlikte, bir korelâsyon bulmak mümkündür.

Türkiye'nin Cumhuriyet tarihi, Mustafa Kemal'i başlangıç almaktadır; Kurtuluş Savaşı'nın, Mustafa Kemal'den önce bir başlangıcı olduğu kesindir. Çeşitli çalışmalarımda, bir tarihsel önemi olmamakla birlikte tarih yazımı açısından çok grotesk bir örnek olduğu için üzerinde durduğum, "ilk kurşun" sorununu yine hatırlamadan edemiyorum; Doğan Avcıoğlu'nun ve benim yazılarım, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Anadolu'da ilk kurşunlu çatışmanın İskenderun dolayında olduğunu gösteriyor ve bu gösteriş, Genelkurmay tarafından yazılan ve dağıtılmayan Harp Tarihi tarafından da destekleniyor. Buradaki çözümlemeler çerçevesinde bu ısrar, şimdi daha anlamlıdır.

Fransız araştırmacı P. Dumont'un, Güneydoğu Anadolu'nun Pasifikasyonu başlıklı kısa araştırmasının, hem Çerkez göçü ve hem de bugünle bir ilgisi bulunmamaktadır; ayrıca Dumont, Türkiye'deki resmi tarihin dışına çıkmamak için çok titizlik gösteren araştırmacılardan birisi görünümündedir. Dumont'un araştırmasının merkezi, XIX. Yüzyılda Türkiye'de merkezi devletin kurulması ve kapitalizmin gelişmesi için yol güvenliğinin sağlanmasıyla ilgilidir; ancak, İskenderun'a bağlı Payas'taki Küçük Ali-Oğlu çeteleri ve Kozan Beyleri’ne bağlı haydutlar buna imkân vermemektedir ve bunların pasifikasyonu söz konusudur. Dumont, bu pasifikasyon işinde, Kırım Savaşı'ndan sonra buraya yerleştirilen Tatarların, Nogay ve daha sonra da gelen Çerkezler’in kullanılmasından söz etmekte ve Maraş'ın ötesinde, Uzunyayla'da, Afşarlarla yeni yerleştirilen Çerkezler arasında sürekli çatışmalardan söz etmektedir. Bu bilgi, Osmanlı'nın göçükleri yerleştirme politikası açısından son derece değerli bir ipucu niteliğindedir.

Anlamını zorladığımız takdirde, "pasifikasyon" sözcüğü çözümleyicidir; bunun için bazı nüfus bilgilerini daha sunmakta yarar var. Elenlerin Türkiye'den ayrılmalarından sonra da, Osmanlı Türkiyesi'nde de önemli ölçüde Elen yaşadığını biliyoruz; Profesör Karpat, 1881/82–1893 Osmanlı sayımına göre, bunların sayısını iki milyon üç yüz otuz iki bin olarak vermektedir. Ayrıca Osmanlı mülkünde yaşayan Elen halkının, 1914 tarihi itibariyle, yarısından fazlasının, Edirne, Aydın dahil İzmir, Trabzon, Samsun, Karesi ve İstanbul'da yaşadığını kaydederek, buraların, en müreffeh ve ticari açıdan gelişmiş yerler olduğunu eklemektedir. Muhafazakâr araştırmacı Profesör Karpat, aynı sayıma göre, Ermeni nüfusunuysa l milyon 100 bin olarak saptadıktan sonra, göçlere rağmen, Osmanlı döneminde, Ermeni halkının sürekli olarak arttığına işaret etmektedir. Karpat, Osmanlı topraklarında hemen hemen her yerde Ermeniler’e rastlanmakla birlikte, Ermeniler’in en güçlü yoğunlaşmalarının, "Erzurum, Sivas, Van, Elaziz, Diyarbakır ve Bitlis'ten ibaret altı Doğu vilayetinde olduğunu" ayrıca belirtmektedir. Bunların dışında, Ankara, Trabzon, Kayseri, Adana ve Halep'te de Ermeni halkının yoğunlukla yaşadığını, Karpat'tan öğreniyoruz. Bunlar zengin insanlardır; nitekim Çerkez Ethem de anılarında, Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara'ya geldiğinde kendisini garda karşılayan Mustafa Kemal Paşa'nın davetine karşın, bir yakının Ermeniler’den aldığı köşkünde kaldığını anlatıyordu.

Osmanlı mülkünde Elen ve Ermeni halkının yoğunlukla yaşadığı yerlerle Çerkez göçünün yerleştirildiği coğrafya arasında bir karşılaştırma yapmak, Profesör Karpat'ın ilgi alanına girmemektedir; ancak Osmanlı nüfus hareketleriyle ilgili elimizdeki en son ve en kapsamlı çalışma olduğu için, bu sonuncu konuda yine Profesör Karpat'ın verdiği bilgileri aktarmayı yararlı görüyoruz. Profesör Karpat, Çerkez göçüklerinin, "Asya'da", Diyarbakır, Mardin, Halep ve Şam'da ve "has anlamda Küçük Asya'da", Erzurum, Sivas, Çorum, Çankırı, Adapazarı, Bursa ve Eskişehir'de yerleştirildikleri hususunda bizi aydınlatıyor; bu arada o tarihlerde, İskenderun'un, Halep'in mülki bölümünde olduğunu eklemek durumundayız.

Bütün bu bilgileri bir araya getirdiğimizde, iki saptamayı çok net olarak yapabiliyoruz; Osmanlı yönetenleri, Çerkezler başta olmak üzere, özellikle XIX. Yüzyılın ikinci yarısında Türkiye'ye gelen ve mevcut nüfusa göre olağanüstü büyük bir ölçüyü bulan göçükleri, öncelikle, Elen ve Ermeni halkının yaşadığı yerlere yerleştirmiş bulunmaktadır. Bunun ötesinde, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı yerlerin de ihmal edilmediğini görüyoruz; bunun bir nedeni, Kürtlerin zaman zaman düzen dışı eylemlerden geri kalmamalarıysa, diğeri de aynı yerlerde yoğun bir Ermeni varlığının bulunmasıdır.

Osmanlı yönetiminin göçüklerin coğrafi dağıtımında son derece politik davranmasına bir nokta daha eklenebilir; her coğrafi yerde hem kavim ve hem de aşiret olarak bir güç olmamalarına çok dikkat edilmiştir. Hiçbir yerleşim bölgesine damgalarını vuramıyorlar; hem Türker’le hem de başka kavimlerle karıştırılıyorlar. Böylece bağımsız bir siyasal güç olmamaları için gerekli özen gösterilmiş olmaktadır. Burada başarılı olunmuş mudur ve olunmuşsa ne ölçüdedir? Böyle bir soruyu da ortaya atabiliriz. Ortaya attığımız her soruya cevap bulmak mümkün değildir; yine de cevabın ipuçlarına işaret edebilecek durumdayız. Ancak cevapsızlık bazen ortaya konan soruya bir başka soruyla karşılık vermek olarak da belirmektedir; bu çerçevede şöyle bir soru, "Teşkilat-ı Mahsusa bir Çerkez örgütü müdür?" sorusu akla gelmektedir. Bunu, bir sorudan daha çok, çözümlemeyi sürdürebilmek için gerekli ve reddedilecek bir hipotez kabul etmek daha makul görünmektedir; gerçeklik, ret sürecinden artakalanlardan ibarettir.

Yalnız bu soruyu çözümlemek, formüle etmeye göre çok daha fazla güçlüklerle doludur; güçlüklerin en başında, kuşkusuz Teşkilat-ı Mahsusa'yla ilgili bilgilerimizin son derece sınırlı olması var. Ayrıca Teşkilat-ı Mahsusa'nın kendisi, sanki bir yasak konudur; tarihçi mesleğinde araştırılması özendirilmemektedir. Bu konuda şimdiye kadar yapılmış tek çalışmanın da, Amerika Birleşik Devletleri'nde bir doktora tezi olması bunu gösteriyor; yalnız böyle önemli bir konuda bu örtülülük bile bir açıklık anlamındadır.

Açıklığın bir yanında, Kurtuluş Savaşı'nın ilk yıllarında, Teşkilat-ı Mahsusa'yla Çerkezlere güvensizliğin aynı tarihli olması da var; bu bile, Teşkilat-ı Mahsusa'yla Çerkez siyasi aktivitesini özdeşleştirmeyi telkin etmektedir. Ayrıca, teşkilatın bilinen üç başkanı olmuştur; bunlar, Süleyman Askeri, Eşref Kuşçubaşı ve Hüsamettin Ertürk'tü. Bunlardan birincisi, işin başında ve Irak'ta öldü, üçüncüsü, teşkilatın fiilen olmasa bile resmen lağvedildiği zamanda göreve getirildi ve bu nedenle, Teşkilat-ı Mahsusa'yla Kuşçubaşı'nı birlikte düşünmek zorunluluğu var. Sadece Eşref değil, kardeşleri Kuşçubaşılar da Teşkilat-ı Mahsusa'da çok etkin rol oynuyorlar; Çerkez'dirler. Osmanlı'nın son zamanlarının ve Kurtuluş Savaşı'nın tanınmış silahşorları, Ethem, Reşit, Tevfik Kardeşler de, Teşkilat-ı Mahsusa'da önemli fonksiyonlar üstlenmişlerdir ve kuşkusuz Çerkez olduklarını biliyoruz.

Bilim de, bir açıdan, bir sahne sanatıdır ve ancak bilim adamını, aynı zamanda oyun yazan ve sahneye koyucu, fakat daha da önemlisi sahne ışıkçısı olarak düşünmek zorundayız. Tarih yazıcılığında ise, sahne ışıkçısı-bilim adamı fonksiyonu çok daha ön plana çıkıyor; her yeni yazım, sahnede karartılan ve öncelikle ışık altına alınan aksiyonları değiştiriyor. Projektörleri, şimdiye kadar karartılmış Teşkilat-ı Mahsusa aktivitesine çevirmek, bize, bir de "cumhuriyet" düşüncesinin pek öyle yeni olmadığını ve kesinlikle Kemalist faktörlerle sınırlı kalmadığını da gösteriyor. Önceki çalışmalarımda, Ankara'da kurulan Cumhuriyet'ten çok kısa süre önce, birisi Batı'da ve diğeri Doğu'da ve çok önemli iki "cumhuriyet" kuruluşunu göstermiş bulunuyorum; her ikisi de Teşkilat-ı Mahsusa tarihiyle çok yakından ilgilidir.

Bunlardan ilki "Batı Trakya Cumhuriyeti" olarak da adlandırılabilmektedir, resmi adı Garbi Trakya Hükümet-i Müstakilesi ve başbakanıysa Profesör Salih'tir. Birinci Dünya Savaşı'nın hemen öncesine denk düşüyor; ayrıca çoğunluğu anı düzeyindeki çok kıt kaynaklardan çıkarabildiğimize göre, Edirne'nin kurtarılışı, bu geçici hükümetin kuruluşuyla Teşkilat-ı Mahsusa'nın tarihi iç içedir ve bu nedenle, Batı Trakya Cumhuriyeti'nin ortaya çıkışını Teşkilat-ı Mahsusa'nın kuruluşu olarak da kabul etmek fazla yanıltıcı olmamalıdır.

Bugünkü Cumhuriyet sınırları içinde, ortaya çıkarabildiğimiz ilk cumhuriyet sayılabilecek olan, Batı Trakya Cumhuriyeti'nin başbakanı Müderris Salih görünmekle birlikte, en güçlü adamı Zeynel Abidin kod adıyla Genelkurmay Başkanlığı'nı yürüten Binbaşı Süleyman Askeri'dir. Kısa bir zaman sonra Irak Cephesi'nde ölen Askeri'nin, Teşkilat-ı Mahsusa'nın ilk başkanı olduğuna işaret etmiştim; cumhuriyetin ikinci ismi olarak ise, "Umum Çeteler Kumandanı" veya Kuva-yı Seyyare Müfettişi, bugünkü adıyla gerilla kuvvetleri şefi unvanlarını taşıyan Eşref Kuşçubaşı'yı görüyoruz. Eşrefin kardeşi Hacı Sami ve Çerkez Ethem'in ağabeyi Reşit de ön plandadır. Teşkilat-ı Mahsusa'nın son başkanı Yarbay Hüsamettin, Ethem'i, diğer kardeşi Tevfik’i de bu cumhuriyetin kuruluşu için savaşan gerillalar arasında göstermektedir.

Kemalist Cumhuriyet'ten önce, bugünkü Cumhuriyet sınırları içinde kurulan ve General Harbord Misyonuyla bölgeye gelmiş olan General Moseley'in pek de doğru olmayan bir biçimde, "The South Western Republic of Kars" olarak ifade ettiği ikinci cumhuriyet, "Kars Şura Hükümeti" olarak da bilinmektedir. Bazı kaynaklarda ise, "Güneybatı Kafkasya Şura Hükümeti" olarak geçmektedir; merkezi Kars olmakla birlikte Gümrü ve Batum’a kadar olan toprakları da kendi egemenliği altında görüyordu. Yerel toprak sahipleri, öğretmenler ve Rusya ordusunda görev yapmış Müslüman subaylardan oluşan bu hükümetin, bir de sekiz yüz kişilik ordusu bulunuyordu; Hüsamettin, anılarında Teşkilat-ı Mahsusa mensuplarıyla Kars Hükümeti arasındaki iyi ilişkilerden söz etmektedir. Hüsamettin, Birinci Dünya Savaşı yenilgiyle biter bitmez, Teşkilat-ı Mahsusa'nın, en deneyimli elemanlarından Yenibahçeli Nail'i Batum’a, Filibeli Hilmi'yi Erzurum'a, Cafer'i Trabzon'a gönderdiklerini anlatmaktadır; daha sonra ilk ikisi İzmir Suikasti gerekçesiyle asılan bu üç kişi, doğudaki ordu komutanlarıyla görüşerek Erzurum, Trabzon ve Kars delegelerinden bir kongre toplamakla görevlendiriliyorlardı. Hüsamettin'in verdiği bilgiye göre Ardahan'da toplanan bu kongreden sonra, Kars'ta Şuralar Hükümeti'nin izniyle ve şûra temsilcilerinin de katılımıyla Teşkilat-ı Mahsusa mensuplarıyla diğer İttihat ve Terakki militanlarının katıldığı bir kongre yapılmıştır.

Bütün bunlar bize, Teşkilat-ı Mahsusa'nın yenilgiyi kabul etmediğini ve Mücadeleyi sürdürmek istediğini göstermektedir; Teşkilat-ı Mahsusa militanları ya kendileri örgütleniyorlar ya da örgütlere katılıyorlardı. Bu iki örnekten cumhuriyet kurma konusunda bir pratikleri olduğu sonucunu çıkarabiliyoruz. Fakat böyle olmakla birlikte, Teşkilat-ı Mahsusa konusunda bilgilerimizin yok denecek kadar az olması çok şaşırtıcıdır. Kuşkusuz bu şaşırtıcılık, aynı ölçüde bilimsel merakı tahrik etmektedir; Türkoloji'nin zaafları, her zaman yeni gerçekler için keşfi bekleyen hazine durumundadır.

Son başkanı Hüsamettin Ertürk'ün çok geç yayımlanmış anıları, son derece eliptik bir nitelik taşımaktadır; ancak, başka kaynaklarla desteklendiği ölçüde aydınlatabilmektedir. Bu konuda diğer kaynaklarsa çok sınırlıdır. Bu kıtlık ve sınırlılık içinde, P. H. Stoddard'ın 1963 yılında tamamlanan doktora tezi, tek önemli araştırma olarak önümüzde durmaktadır; yalnız, burada da bazı sınırlamalarla karşılaşıyoruz. Doktor Stoddard'ın araştırmasının temel ilgi alanının, Osmanlı-Arap ilişkileri olması ve 1911–1918 tarih kesitine bağlanması, Teşkilat-ı Mahsusa açısından son derece ciddi bir daralma anlamına gelmektedir; çünkü Teşkilat-ı Mahsusa'nın hem buralarda tam başarısız olduğu kesindir ve hem de, bilimsel açıdan asıl araştırmayı tahrik eden, bu tarihten sonraki etkinliğidir. Bu etkinliğin, Osmanlılar’ın güneyine değil, doğusuna doğru açıldığını biliyoruz. Bunun dışında Doktor Stoddard'ın araştırmasının bir açıdan bakıldığında önemini artıran ve diğer açıdan bakıldığında azaltan bir başka özelliği daha var; "tez" önemli ölçüde, belki de Enver Paşa'dan sonra, Teşkilat-ı Mahsusa'yla en çok özdeşleştirilebilecek isim olan Eşref Kuşçubaşı'yla yapılan mülakatlara dayanmaktadır. Bu, başka örneği olmadığı için başlı başına bir zenginliktir; ancak, Eşrefin şu veya bu nedenle, kendi gerçekliğine dürüst kalamaması halinde, yanıltıcı olması ihtimali de vardır.

Ancak ne kadar az dürüst kalırsa kalsın, kalanıyla Eşrefin yaşamı başlı başına bir romandır ve bu kuşaktaki gözü pekliği ve kararlılığı her zaman ve başka yerlerde göremiyoruz. Ailesi, Büyük Çerkez Göçü'yle İstanbul'a geliyor ve Eşref, göçten kısa bir süre sonra İstanbul'da doğuyor; dünyaya geldiğinde, babasının kız kardeşinin saraydan birisiyle evlilik yapmayı başardığını öğreniyoruz. Bir kapıdır; Eşrefin babası Nuri de, kız kardeşinin evliliğiyle açılan kapıdan girerek önce kuşçu ve daha sonra da Abdülhamit'in kuşçubaşısı oluyor; Çok yüksek bir rütbedir ve çocuklarının zamanın en prestijli ve imkânlı okulu olan Harbiye'ye girmeleri artık çok kolay olmuştur. Fakat Eşref’le kardeşi Hacı Sami, ilk kuşaktan geliyorlar ve göçmenin serüven ruhunu içeriyorlar; Hacı Sami, Enver'i iç Asya'da da yalnız bırakmıyor ve "yüz ellilikler" listesi ile yeni cumhuriyete girmesi yasaklanınca, bunu kabul etmeyerek 1927 yılında girmeyi deniyor ve öldürülüyor. Serüvenci Eşref ise, 1937 yılında afla dönüşlerine izin verilinceye kadar, Çerkez Ethem'in yenilgisi üzerine çıktığı sürgünde kalıyor ve bundan sonra da bu ikinci ülkesinde, hep bir sürgün yaşamı sürdürüyor; kendisini anlatmaya başladığı zaman kırk yıllık sürülmüşlüğün ruh hali baskındır.

Çerkez Eşref’in romanesk yaşamı aynı zamanda son derece bilimsel ipuçları sağlıyor; subaylıkla profesyonel devrimciliğin el ele gittiğini anlıyoruz. Yaşamında ne zaman subay ve ne zaman atılmış, ne zaman özgür, ne zaman hapis ve sürgünde, bunları kolaylıkla kestirmek imkânsız görünüyor; ayrıca bir başka nokta da, henüz Türk yönetenlerinin bile sorumluluğu bireyselleştiremediğini ortaya çıkarıyor. Çünkü Sultan Hamit çok zaman Eşref’e uzanamayınca, Kuşçubaşı Nuri'yi, Eşref’in babasını, tutukluyor veya sürüyor; her iki taraf açısından da, yaklaşım aile boyutludur. Buradaki, burjuva anlamda, ilkellik bir yana, sarayda yüksek bürokrat baba Nuri'nin dayanıklılığı da çok dikkat çekicidir.

Hüsamettin, anılarında "Teşkilat-ı Mahsusa'nın bazı zabitleri, İran, Turan, Afganistan ve Hindistan'a gönderilmişti" diye yazıyordu. "Turan", İranilerin, İç Asya'daki Türk yurtlarına verdikleri isimdir ve uzun yıllar, Türkler tarafından da kullanılıyordu. Enver'in, yaşça kendinden küçük amcası Halil Paşa, İran burjuva devrimcilerinin kendilerinden yardım istediğini ve yardım için kendisinin görevlendirildiğini haber vermektedir. Öte yandan, Kabataş Lisesi'nde tarih öğretmenim Galip Vardar -Hüsamettin, Galip Hoca'nın gözüpekligini pek övüyordu- anılarında, İttihat ve Terakki'yi, Yavuz Sultan Selim'in heveslerine bağlı olmakla eleştiriyordu ve "İngiltere'yi, diyorlardı, can alacak yerinden vuracağız, bütün İslam alemini ayaklandıracağız, bunlar Cizvit papazları gibi orada inatla, ısrarla çalışacaklar ve Hindistan'ı, Bülicistan'ı, Afganistan'ı, İran'ı, Afrika'daki Müslüman memleketleri ayaklandıracaklar" sözleriyle eleştirilerini dillendiriyordu. Bir de, "işte Teşkilat-ı Mahsusa adı verilen teşekkül bu fikirler ve gayelerle meydana getirilmişti" diye ekliyordu.

Hindistan'da anti-emperyalist devrim, Enver için ve Teşkilat-ı Mahsusa açısından son derece önemlidir. Çerkez Eşrefin, Stoddard'a anlattıklarından öğreniyoruz; Enver, Eşrefi Belçika'da, Hintli devrimci örgütlerle temasla görevlendiriyor ve bu temasların verimli sonuçlara ulaşması üzerine, Eşref, Hindistan Devrimi'ne katkıda bulunmak üzere Hindistan'a doğru yola çıkarılıyor; ancak, tam bu sırada savaşın patlaması üzerine dönmek zorunda kalmıştır. Eşref’le ilgili bu ayrıntıyı da, Stoddard'ın doktora çalışmasından öğreniyoruz; Stoddard yine de, tarihini netleştirmemekle birlikte, Eşref’in, Hindistan'da, Britanya emperyalizmine karşı İslamist ihtilal çalışmaları yaptığını ve İngiliz ajanlarından korunmak için gizlilikte ustalaştığını kaydediyor. Böyleyken, diğer kaynaklardan yaptığım ve detayı önceki çalışmalarımda bulunan aktarma ve çözümlemelerle birleştirildiğinde, Teşkilat-ı Mahsusa'yla ilgili bir araştırmayı, Arap dünyasına ve Birinci Dünya Savaşı sonuna bağlamanın çok sınırlayıcı olduğunu düşünmek zorundayız.

Ayrıca Cengeli gerillalarıyla ilgili olarak bu çalışmada geliştirmiş olduğum çözümlemeler, Küçük Han’la Teşkilat-ı Mahsusa arasında bir bağ bulunduğu konusunda hiçbir kuşku bırakmamaktadır. Bu da, Teşkilat-ı Mahsusa'yla ilgili bu tek sistematik çalışmanın bir başka eksiğine işaret ediyor; ancak bütün bunları makul karşılamak mümkün olmakla birlikte, Stoddard'ın, Teşkilat-ı Mahsusa kadroları arasına, başka hiçbir yerde rastlamadığımız Mustafa Kemal'in adını koyarken, diğer bütün anılarda bulduğumuz Çerkez Ethem'i ihmal etmesi ayrıca şaşırtıcıdır. Bunu, benim kitaplarıma kadar, Türkiye'de Çerkez Ethem'in resmen ve tarihsel olarak "hain" sayılmasına ve Eşref’in de Çerkez halkını korumak istemesine bağlayabiliriz; fakat nereye bağlarsak bağlayalım, çok büyük ölçüde Eşref’in anılarından ibaret olan bu çalışmaya güvenimizi sarsıcı bir durumdur.

Eşref, kardeşi Sami, bütün Doğu'da, sürekli İngilizlere karşı politik ajitasyon içinde oluyorlar; bu nedenle İngilizlerin, Mütareke'yle birlikte, yakaladığı Osmanlı muhaliflerini Malta'ya sürme tertibinden kurtulamıyor; ancak, bundan önce, yakalanıncaya kadar İzmir yöresine çekilerek Elen kuvvetlerine karşı gerilla savaşı başlattığını biliyoruz. Bu hazırlığın liderliği, bir süre sonra, Çerkez Ethem'e geçiyor; ayrıca, Eşref’in bütün kariyeri boyunca, hep Çerkezler’le birlikte olduğu ve bu arada Ethem'in ağabeyi Çerkez Reşit’le birlikte hareket ettiği anlaşılıyor. Bu da Çerkez Ethem'i ihmal etmesini daha çarpıcı hale getirmektedir.

Ethem'in Teşkilat-ı Mahsusa için çalışmasına karşın mensubu olmadığı ileri sürülebilir; bu, hem Teşkilat-ı Mahsusa'yı ve hem de benzeri örgütlenmeleri bilmemekle özdeştir. Bu "Özel Örgüt", istihbaratla gerilla aktivitesini birlikte ve iç içe sürdürmektedir; zamanında, Osmanlı'da, gerilla sözcüğü için "çeteci" kelimesi kullanılmaktadır. Teşkilat-ı Mahsusa, gözü pek yurtsever çetecilerden oluşan ve örgüt planında, "gevşek" olarak nitelenebilecek bir yapıya sahiptir. Dolayısıyla Ethem'in veya bir başkasının, Teşkilat-ı Mahsusa için çalıştığı halde mensup olmaması, tanımsal olarak, imkânsızdır. Ayrıca diğer kaynaklar, Ethem'i, Teşkilat-ı Mahsusa içinde gösteriyorlar; ağabeyi Reşit'in subay, kendisininse bugünkü dilde "astsubay" denilen "küçük zabit" olmasına karşın, daha sonra, belkemiğini Çerkez gerillalarının oluşturduğu Kuva-yı Seyyare'nin önderi sayılabilmesi için, Teşkilat-ı Mahsusa içinde sürekli sivrilen bir kariyerinin olması zorunludur.

Özel Örgütün, teşkilat yapısı açısından gevşek olmakla birlikte, ideolojik açıdan, kendisine yeterliliği olduğunu görüyoruz; "Panislamizm" Teşkilat-ı Mahsusa'nın vitrinindeki ideolojik doku olarak ortaya çıkmaktadır. Müslüman halkların yaşadığı tüm iklimlerde, başını Büyük Britanya'nın çektiği garp emperyalizmine karşı başkaldırılar çıkarmak, bu Özel Örgüt gerillalarını ateşleyebilmektedir; yalnız, örgütün ilk denemeleri, Arap halklarında bu alanda fazla bir şans olmadığını göstermeye yetmiştir. Birinci Dünya Savaşı'nın ilk yılları, Araplar’da, Osmanlı'dan ayrı bir bilincin oluşmaya başladığını ve Arap şeflerinin ise, bu savaşı Osmanlı federasyonundan ayrılmak için bir imkân olarak gördüklerini ortaya çıkarmıştır; Arap aktivistleri, Teşkilat-ı Mahsusa dirijanlarının aksine, Büyük Britanya ve arkasından Fransa'yla bir işbirliği eğilimini gösteriyorlardı. Bu, İslamist ihtilaller için, coğrafyayı sınırlamış ve Doğu'ya açmıştır.

Teşkilatın bir adının "Umur-u Şarkiye" olması bu yönelimle ilgilidir. Ayrıca, Enver'in, yenilgiyle İstanbul'dan ayrılırken Yarbay Hüsamettin'i çağırarak, "Örgütü resmen lağvediyor, ancak fiilen sürdürüyoruz" demesi ve bunun ötesinde, adını da, "Umuru Alem-i İslam İhtilal Teşkilatı" olarak değiştirdiğini bildirmesi, böyle bir anlayışa uygun düşmektedir. Ancak daha önce de değindim; panislamist kart, zamanında da pek öyle ciddiye alınmıyordu. Teşkilatın, panturanist ideolojisi, örgüte asıl rengini vuruyordu; yakınlaşmalar da uzaklaşmalar da buna göredir. Küçük Han, programında, Türkler’le yakınlaşmayı çok açıklıkla ifade ettiği için, Teşkilat-ı Mahsusa'yla işbirliğinden çekinmemiştir.

Burada bir nokta var; Teşkilat-ı Mahsusa'nın silahlı gerilla örgütü olduğu panislamist ve aslında panturanist bu programda, hem "şark" ve hem de "sınır" sözcükleri, bugünkü netliklerinden çok uzaktaydılar. Kars bölgesinde olduğu gibi, sınırların oldukça sık bir biçimde değişmesi, 1878 yılından itibaren Rusya'nın egemenliği altında "Karskaya Oblast" olarak yaşamış bu bölgenin halkının, Birinci Dünya Savaşı'nı izleyen yeni belirsizlik içinde, Müslüman halktan oluşan Kars Şurası'nı kurması ve İttihat ve Terakki'yle Teşkilat-ı Mahsusa subaylarıyla bağlantıya geçmesi, buradaki siyasal oynaklığın çeşitli göstergelerinden birisidir. Bu açıdan, Teşkilat-ı Mahsusa gerillalarının, Kars Şurası veya Küçük Han'ın Sovyetiyle işbirliğine başladıklarında, bir sınır ötesi eylem içinde olduklarını akıllarına getirmemiş olmaları mümkündür. Öte yandan millet kavramının netleşmesi ve çok sınırlılığın ortaya çıkmasını da, daha çok, bir Birinci Dünya Savaşı sonrası olgusu olarak algılayabiliriz; bu nedenle, Teşkilat-ı Mahsusa gerillalarının, Ege kıyılarında veya Hazar yakınında eylemliliklerini aynı iklimde saymaları makuldür.

Böyle bir çözümlemenin, yöntemsel açıdan bir uzantısı beliriyor; hem Teşkilat-ı Mahsusa dirijanlarının ve hem de Ankara'da kontrolü eline geçirmek üzere olan paşalar yönetiminin, örnek olsun, Küçük Han liderliğindeki Sovyet Cumhuriyeti'ni dışsal değil önemli ölçüde içsel gördüklerini düşünebiliriz ve böyle bir görüş haksız olmamaktadır. Aynı çerçevede, Kars Şurası'nın, Ermeni-Sovyet araştırmacı Pogosyan'ın yazdığına göre, Daşnaklarla takviye İngiliz birlikleri tarafından dağıtılmasını da bir içsel sorun olarak görmek durumundayız. Pogosyan, bunun üzerine, Karskaya Oblast'ın, ingine Fransız ve İtalya'nın kararlaştırması üzerine Amerikan Mandası'na verildiğini de ileri sürmektedir; herhalde bunu öneri olarak anlamak zorunluluğu var.

Kars Şurası'nın Daşnaklarla işbirliğiyle İngiliz birlikleri tarafından ortadan kaldırıldığı tarih, 1919 Nisan ve Mayıs ayları, Mustafa Kemal Paşa'nın da, net bir biçimde tanımlanan üç görevinden birisi olan doğudaki şûraları ortadan kaldırmak üzere, Şark Vilayetleri'ne bir tür olağanüstü yetkilerle donatılmış guvernör olarak gönderilme kararnamesinin hazırlanmakta olduğu zamana denk düşmektedir. Kuşkusuz Mustafa Kemal Paşa'nın, İstanbul'dan gemiyle ayrılıp Samsun'a çıkabilmesi, Sultan Vahdettin ve Sadrazam Ferit'in dışında, Büyük Britanya işgal kuvvetlerinin de tasvibini gerektiriyordu; Türk tarihçilerinin, anlaşılması zor nedenlerle, 1920 yılı başındaki İstanbul'un resmen işgalini abartmaları ayrı, İstanbul ve giriş çıkışları, o zaman da, İngilizler tarafından kontrol ediliyordu. Nitekim çıkış kâğıdında, İngiliz işgal kuvvetlerinin damgası vardır.

Bu yan, Türkiye'de Kemalizmin ve Paşa'nın bayağı eleştiricileri tarafından hep abartılmıştır; buradan hareketle, Kemal Paşa'yla Londra arasında organik bağ kuranlar az görünmüyor, bunları, vulgar saymak durumundayız. Bir ittihatçı olmadığı kesin ve teslimiyet imzalanır imzalanmaz, İstanbul'a gelen Kemal Paşa'yı, silah ve cephaneleri muhtemel mukavemetçilere transfer edinceye kadar görevinin başında kalan İttihatçı paşalardan ayırmak, İngilizler açısından zor olmamalıdır; bunun ötesinde, XIX. Yüzyıl ve XX. Yüzyılın başı, Batı hükümetlerine, iyi veya kötü anlamda Türk paşalarına sonuna kadar güvenilemeyeceğini öğretmiştir. Kemal Paşa'nın kararnamesinde, silah ve cephanelerin reziztans kuvvetlerine verilmesini önlemek de olmakla birlikte, çok kısa zamanda Kemal Paşa'nın var olan mukavemet kuvvetlerinin lideri olması, bu analiz çerçevesindedir.

Enver'in Umur-u Şarkiye'yi çok ciddiye aldığını ve en güvendiği paşa ve subayları buralarda görevlendirdiğini tekrarlamamız gerekiyor; Yakup Şevki, bunlardan birisidir ve bütün anılar, eldeki tüm silah ve cephaneyi muhtemelen Teşkilat-ı Mahsusa dirijanlarının kontrolündeki mukavemet kuvvetlerine aktarmaya özen gösterdiği noktasında birleşmektedir. Hüsamettin, Rusya'dan alınan Ardalan'daki kongrede başkanlığa Yakup Şevki'nin önerildiğini kaydediyordu; Paşa, sağlık nedenleriyle bu görevden uzak kalmıştır. Bu da, böyle bir dönemde sivil-asker arasındaki sınırın da silinmiş olduğuna işarettir; nitekim Kemal Paşa da, bazı muhalefete karşın Erzurum ve Sivas Kongreleri'nin başkanlığına talip olmuş ve başkan olmuştur.

Bu, Kemal Paşa'nın kişiliğinin bir parçası olan politik esnekliğinin kanıtlarından birisidir. Bundan kısa bir zaman sonra, bu kez Ege kıyılarında, Çerkez Ethem gerillalarının tasfiyesi sırasında sergilediği manevra kabiliyetiyse kişiliğinin başka bir yanını açığa vurmaktadır; 1920 yılının yaz öncesinde, Ethem'i Ankara Garı'nda büyük ihtimam ve saygıyla karşılayan Kemal Paşa, ikinci yarısında olağanüstü sayılacak manevralarla bu gerilla liderine Elen kuvvetlerinin arkasına geçmekten başka, açık bir kapı bırakmamaktadır.

Aslında Ethem'in, gerillalarıyla birlikte tasfiyesini, tek başına almamak gerekiyor; bu, Cumhuriyetin yönetiminde, kuruluşunda çok önemli roller oynamış olan Çerkez kökenlileri tasfiyenin de başlangıcı sayılmalıdır. Anadolu'daki kurtuluş hareketine katılanlar içinde Mustafa Kemal dahil, en ünlüsü hiç kuşkusuz, "Hamidiye Kahramanı" olarak bilinen, sonraki soyadıyla Rauf Orbay, bir Abaza'ydı ve idam olmamak için yirmili yılların ortasında sürgünü seçmek zorunda kalıyordu. Bursa bölgesindeki ilk mukavemeti kuranlardan Bekir Sami, "Zeraho" aşiretinden bir Çerkez'di ve ilk dışişleri bakanlarından, Ankara kuvvetlerini Londra'da temsil eden adaşı Bekir Sami'yse "Kunduh"du. Millet Meclisi'nde öldürülen Deli Halit Paşa, İzmir Suikastı nedeniyle asılan "Hatko" İsmail Canbulat, yirmili yıllardaki komünist harekette önemli yerleri olan Hakkı Behiç, Şeyh Servet hep Çerkezdiler; bunlardan Canbulat, Kemal Paşa'nın, bakan olmak için yazdığı arzuhalde Paşa'nın birlikte bakan olmasını istediği çok yakın arkadaşıydı. Kuşçubaşı kardeşler, Pşivu Ethem, Reşit ve Tevfik Kardeşler de, çok önemli roller oynadıktan sonra hızla tarih sahnesinden uzaklaştırılanlar arasındadır.

Yirmili yıllardaki Çerkez tasfiyesi, belki de tasfiyelerin ilkidir; çünkü daha 1923 yılına gelindiği zaman bile artık, Teşkilat-ı Mahsusa ve Çerkez sözcükleri, öyle her yerde rahatlıkla telaffuz edilecek elfaz olmaktan çıkıyordu. Bunun nedenleri, hiçbir zaman netlikle ortaya konmuş değildir; bununla birlikte, benim, Çerkez Ethem'in ve gerillalarının, Elen kuvvetlerinin arkasına geçmekle birlikte, Türk mukavemet kuvvetlerine bir tek kurşun bile atmadıkları ve Ethem'in, ayrılmadan önce, bazı gerilla liderlerini mukavemeti sürdürmeye özendirdiğini göstermeme kadar, "ihanet" kabul edilmiş ve kuşaktan kuşağa tekrarlanmıştır. Ancak teknik çalışmalara inildiğinde, Ethem kuvvetlerinin nerede ve nasıl ihanet ettikleri konusunda hiçbir kanıt verilmiyordu; bunun yerine, Ethem'in, kuvvetlerinin yönetiminde ve finansmanında, popülist ve hatta komünizan yöntemlere başvurduğu hep ileri sürülmüştü.

Ethem'in, birisi modern Kürt başkaldırılarından ilkini yöneten Prens Bedirhan'ın torunu Cemal Kutay tarafından ve diğeri, bir günlük gazetede yayımlanan iki anısı bulunmaktadır; Kürt kökenli Kutay, yer yer anıları bükmüş olmanın dışında bir de yazılarını Kemalist çerçeveye uydurma konusunda aşırı gayretli olmakla ünlüdür. Günlük gazetede, Ethem'in ölümünden çok sonra yayımlanan anıları da pek çok soruya cevap verici bir nitelikte olmaktan uzak görünüyor; bununla birlikte, burada da Ethem kuvvetlerinin finansmanını zenginlere yüklediği ve kamulaştırma yoluyla gelir edindiğini doğrulamaktadır. Ancak, söz konusu dönemde, belki de yakındaki Ekim Devrimi'nin etkisiyle, bu tür yöntemler her yerde ve her türlü gerilla eyleminde etkili olabiliyordu. Örnek olabilir, Erzurum Kongresi'yle aynı zamanda Balıkesir'de toplanan, Hacim Muhittin Çarıklı'nın önderliğindeki "Hareketi Milliye Kongresi", alay komutanlarının, kongre tarafından seçileceğini ve seçimi kabul etmenin zorunlu olduğunu, politik komutanların yanında askeri bir komutan yardımcısı olacağını şarta bağlıyordu. Adana çevresindeki gerillalar ise, daha sonra Çin'de Mao'nun moda haline getireceği yöntemlerin benzerlerini icat ediyorlardı; bunlar normaldir.

Normal olmakla birlikte, Ethem kuvvetleriyle Moskova arasında herhangi bir temasın olup olmadığı sorusu önemlidir; Sovyet kaynaklarının tamamını incelememiş olmakla birlikte, incelenenlere bakarak, böyle bir temas olduğunu ileri sürmek mümkün görünmemektedir. Bunun ötesinde, Çerkez kuvvetlerinin tasfiyesinden sonraki karalamalar esas alınacak olursa, tam tersini düşünmeye zorlanabiliriz; ancak, bunları önemsememeyi öğrenmiş durumdayız. Çünkü Sovyet siyasi yazınında, daha önce çok umut bağlansa bile, yenilgiye karşı acımasız bir davranış söz konusudur; daha önce çok övülmüş, ancak sonra kaybeden tarafı karalamak bir Sovyet siyasi yazı ahlakı olmuştur. Bu nedenle böyle bir soruya doğrudan cevap yetiştirecek durumda olmadığımı kabul ediyorum.

Buna karşılık, 1920 yılı Eskişehir'inin, Ethem'in siyasi merkezi olduğunu düşünmek mümkündür; çok büyük ölçüde Tatar ve daha az ölçüde Çerkez göçmenlerinin barındığı Eskişehir'de yayımlanan Seyyare-i Yeni Dünya gazetesi, "Milli Kahramanımız Ethem Yoldaş" olarak adlandırdığı Ethem'in ve gerillalarının başarılarının övgüsüyle doluydu. Bu da bir rastlantı olarak ortaya çıkmıyor; Eskişehir, 1920 Türkiyesi'nde en önemli komünizan merkez durumdadır ve çok aktif olmuştur. Bazı kaynaklar, Ethem’le aynı zamanda tasfiye edilen Türkiye Komünist Partisi'nin ikinci adamı sayılan ve Suphi'yle birlikte Karadeniz'de boğulan, anne tarafından Çerkez, Ethem Nejat'ın buralarda etkili olduğunu ileri sürüyorlar; zamanındaki Sovyet kaynaklarıysa, Eskişehir'de Bolşeviklerin etkili olduğunu ileri sürmekten geri kalmıyorlardı.

Ethem'in kendisiyse, yayımlanan anılarında, bu konuda suskunluğu seçmiş bulunmaktadır; kuvvetleri içinde adı "Bolşevik taburu" olan bir birliği haber vermekle birlikte, ilişkileri konusunda aydınlatıcı olmamayı tercih ettiğini görüyoruz. Aslında anılarında vermeye çalıştığı izlenime göre, politikadan daha çok savaş örgütlemeyi bilen bir gerilla lideridir; bunu olduğu gibi kabul etmede güçlüklerimiz var. Kemal Paşa çevresinin kendisini tasfiye etmek istediğini sezmesi ve manevraları çok iyi görmesi, üstelik daha sonra kendisine yapıştırılacak "hain" sıfatını sanki bilmişçesine, bunu haklı çıkaracak adımlardan ısrarla kaçınması, politik yanının da ihmal edilemeyeceğinin ipuçları durumundadır. Eğer kaybetmişse, kaybetmesi kaçınılmaz olduğu içindir.

İslam Ansiklopedisi'nde, Ethem hakkında çok kısa bilgi veren Türkolog Rustow, Atina'dan 1923 yılında ayrılarak, çeşitli duraklardan sonra Ürdün'e yerleştiğinde, 1935 yılında birkaç kez Mustafa Kemal'e karşı komplo nedeniyle tutuklandığını kaydediyor. Aynı kaynak, Irak'taki Ali Raşit hareketini desteklediği için de başının derde girdiğini ilave ediyor; bunlar her sürgünün başına gelebilecek abartmalı polis gözetiminin etkisini taşısa da, yaşamının sonuna kadar politikayla ilgisini kesmediğini de düşündürmektedir.

Ethem'in Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Batı Anadolu'da gerilla faaliyetlerine, 1919 yazında Anzavur liderliğinde ve izinde başladığını biliyoruz; Anzavur da, Kuşçubaşı Kardeşler ve Ethem Kardeşler türünden Çerkez'dir. Ancak Anzavur, daha sonra Ankara-İstanbul polarizasyonunda, İstanbul yanında yer alarak mukavemetçilere çok büyük güçlükler verdiriyordu; bu haliyle, mukavemetin ilk zamanlarında çatışmaların bir bölümü de Çerkezler arası bir nitelik kazanıyordu. Bunun başka örneklerini de biliyoruz. Çerkez Ethem'in, kurtuluş savaşında ünlenmesinde, reziztansa karşı Düzce İsyanı’nı bastırması ve içlerinde Berzeg Sefer'in de bulunduğu pek çok Çerkez ileri gelenini astırması da var. Sefer'in yakınları daha sonraki yıllar da, Sefer Bey'in gericilere katılmasının zorunluluktan doğduğunu ve asılmadan önce dört bin Çerkez gerillasıyla, reziztansa katılmak üzere olduğunu ileri sürüyorlar; burada önemli olan kaydedilen rakamdır. Rustow da, Ethem'in, Elen hattının gerisine geçerken yanında birkaç yüz Çerkez gerillası olduğuna işaret ediyordu; ne kadar abartmalı olursa olsun, bunlar 1920 yılında büyük sayılardır.

Peki neden? 1920 yılında, Çerkez Ethem'in gerillaları hariç, hiçbir başarılı askeri harekete tanıklık etmiyoruz; bu durumda Kemal Paşa gibi temkinli ve beklemesini bilen bir liderin, bu kadar erken bir tasfiyeye başvurmasının nedenini sormak durumundayız. Bunu, 1920 yazında, Gilan'da olanlara ve sonbahardaki Bakû gelişmelerine bağlamak zorunluluğu var. Ayrıca Ethem'in buradaki gelişmelerle bağlantılı olmasa bile haberdar olduğunu düşünmek gerekmektedir; Rauf, anılarında Ethem için, "İran'ın Kürt aşiretleriyle olan çarpışmalarda hizmeti ve yararlılığı görülmüştür" diye yazıyordu. Örgüt çerçevesi bir yana, kişisel düzeyde de, İran coğrafyasındaki gelişmelerin içine girmiş olduğunu görüyoruz. Gerçekten böyle mi? Bu aslında göründüğü kadar önemli değildir; önemli olan, mukavemeti yönetimi altına almak isteyen, Kemal Paşa liderliğindeki yüksek Osmanlı bürokratlarının değerlendirmesinin bu yönde olduğundan kuşku duymamamız gerekmektedir.

Daha önceki bölümlerdeki çözümlemelerden hatırlanacaktır; Çerkez gerillalarına benzer, Cengeli gerillalarına dayanılarak ve Hazar sahillerine çıkan Kızıl Ordu'ya güvenilerek, İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin ilanı, 1920 yaz başıdır. Eylül ayındaysa Bakü'de Doğu Halkları Kurultayı, Cengeli gerillalarının lideri Küçük Han'ı desteklediğini bir karar haline getiriyordu ve Bakû Kurultayı devam ederken, hırslı, Paris'te eğitim görmüş bir valinin oğlu olan Mustafa Suphi'nin liderliğinde bir komünist partisi kuruluyordu. Böyle bir durumda, kendisini şekillendirmeye başlayan Kemalist yönetimin, Çerkez Ethem gerillalarını tasfiye etmeyi kararlaştırması, siyasi analiz çerçevesinde, son derece anlaşılabilir olmaktadır.

Burada şaşırtıcı olan kararın kendisinden daha çok, henüz kendisini kabul ettirmemiş bir liderliğin bu kadar riskli bir kararı böylesine bir cüretle alabilmesidir. Bu karar tek kalmıyor; Kemalist yönetim, aynı zamanda, kendi kontrolünde bir komünist parti kurulmasını da kararlaştırıyor ve böylece, 1920 sonbaharında, "resmi" komünist partisi ilan ediliyordu. Çerkez gerillalarının tasfiyesiyle "resmi" komünist partisinin kurulmasının kararlaştırılması, Kemalist politika kurallarının önemlilerinden birisini, "kontrol" kabiliyetine verilen ağırlığı da ortaya çıkarıyor. Gerçekten de, 1920 sonbaharında Mustafa Suphi'ye karşı davetkâr bir tutum alındığına ve legal komünistlerin oto likidasyona zorlanmasına da tanıklık ediyoruz; 1921 Şubat ayına girdiğimizde, Mustafa Suphi ve arkadaşları Karadeniz'de boğulmuş ve Çerkez Ethem'le kardeşleri, seçkin gerillalarıyla birlikte savaş alanını terk etmiş durumdadırlar.

Aynı tarihte, Tahran'da da, İngiliz siyasetine sıkı sıkıya bağlı Seyit Ziya’yla Sovyetlerle daha pozitif bir denge politikasına yatkın Albay Rıza'nın darbesi de sahneleniyordu. Çerkez Ethem, anılarında, 2 Şubat 1921 tarihindeki derin hüznünü, kısa bir süre önce Elen kuvvetlerinden aldığı Susurluk'ta Elen kuvvetlerine teslim olmak olarak özetliyordu. Aynı yılın aynı ayının yirmi birinde ise, Tahranlılar, ateş ve postal sesleriyle uyanıyorlardı; bir darbe var. Önde görülen, daha sonraki politik eylemlerinin ve İngiliz arşivlerinin net bir biçimde kanıtladığı gibi, tam bir İngiliz adamı olan Ziya'dır, ancak yine de, darbe, toplumda büyük tepkiler çekmiş ve Sovyetler’i son derece rahatsız etmiş, kapitüler nitelikteki İran-Britanik Antlaşma'yı ilga ediyordu. Başbakan Ziya, bunu, Büyük Britanya'nın Tahran temsilcilerine, halkın gözünü boyamak için gerekli bir adım olarak anlatmıştır; Londra'nın da hoşgörüyle karşıladığını biliyoruz. Tarihi gelişmeler, bu darbede kuvvetli adamın Rıza olduğunu göstermiştir ve Rıza, darbeden hemen sonra, Cengeli gerillalarını dağıtarak ve yer yer patlayan benzeri ayaklanmaları kırarak, hem gücünü ve hem de prestijini artırmayı bilmiştir. Bu arada, Ziya'nın hızla tasfiye edildiğini ve Tahran'ın, bölgede birbirine rakip, Londra ve Moskova arasında daha dengeli bir politik çizgiyi benimsediğini hatırlıyoruz.

Çerkez gerillalarıyla Cengeli gerillaları arasındaki ilişki hangi ölçüdeydi. Bunu, daha sonraki araştırmalar ortaya koyacaktır. Ancak Teşkilat-ı Mahsusa'nın elinin her ikisine kadar uzandığı konusunda hiçbir kuşkumuz bulunmuyor. Panislamist ideolojinin ikisini de etkilediğini düşünebiliriz; en azından Küçük Han'ın programında, Türkiye'ye yakınlığın çok önemli bir yer tuttuğunu kaydetmiş bulunuyorum.

Ortadan kaldırılmaları aynı yıldadır ve benzer mekanizmalar çerçevesinde gerçekleşiyor. Miralay Rıza'nın bu tasfiyeden sonra "kurtarıcı" rolünü açıklıkla öne çıkardığı ve yolunun açıldığı kesindir; "reis-i cumhur" olmak istiyordu İran'da dinasti değiştirmenin tradisyonu bulunduğu için, eski İrancanın adlarından birisi olan "Pehlevi" sözcüğüyle, yeni bir haneden kurmasına ve Şah olmasına müsaade ediliyordu. Osmanlı düzeninde ise, çok şaşırtıcıdır, hanedan değiştirilmiyor ve nedenini pek bilemiyoruz, ancak belki de bir başka çalışmamda bir bölüm başlığı yaparak ileri sürdüğüm "Osmanoğlu Cumhuriyeti" nitelemesi bir ipucudur ve Osmanlı düzeni, sanıldığından daha çok bir cumhuriyet niteliği taşıyordu. Bu nedenle, Albay Rıza'nın şah olurken Kemal Paşa'nın "reis-i cumhur" olması fazla şaşırtıcı sayılmayabilir; her ikisinin de, düzenlerini kurmaya başlamaları için, 1925 ve 1926 yılını beklemek zorunluluğu var.

İki gelişmeye daha işaret etmek durumundayız; Küçük Han, Cengeli gerillalarıyla birlikte tasfiye edilirken, yeni düzen çağrışımı yapan İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ni ilan etmişti ve Çerkez Ethem'in kariyerinde bunu görmüyoruz. Gerçi, Türkiye tarihinin bu kesitiyle ilgili olarak ve her yorumcunun kendi tarafına çektiği bir "Yeşil Ordu" sözü veya efsanesi bulunmaktadır; benim değerlendirmem, Çerkez gerillaları dışında ve Ankara yakınında Ali Fuat Paşa'nın komutasındaki kolorduyla Erzurum'daki Kazım Karabekir komutasındaki kuvvetlerinden başka, bir silahlı gücün olmadığıdır. Bunların da ne ölçüde güç oldukları tartışmalıdır; çünkü Osmanlı-Türk kuvvetlerinin son zamanlardaki temel özelliği, son derece yaygın ölçüde, cepheden kaçışların görülmesidir. Bu, Anadolu mukavemeti zamanında da geçerliydi; daha sonra, ittihatçıları, komünistleri ve Kürtleri cezalandırmak için kullanılan "İstiklal Mahkemeleri" sisteminin, tümüyle savaştan kaçan askerler için kurulduğu kesindir; dolayısıyla, Çerkez gerillalarının, hem ayrı bir siyasi örgütlenme olmadan ve hem de güçlü bir alternatif mukavemet ordusu yaratmadan üzerine gidildiği netlikle ortaya çıkmaktadır. Tarih yazıcısı, tarihsel olayların açılımını, tarihsel aktörlerden çok daha ciddiye almak zorundadır;

Bu açıdan bakıldığında, 1920 yılı sonu ve 1921 yılı başlarında, Çerkez gerillalarının tasfiyesinin iki bölmeli bir boşluğa yol açmasını beklemek durumundayız. Bu bölmelerin birisinde "karalama" ve diğerinde "övünme" var. Çerkez Ethem'i, hain olmasa bile hain ilan etmek kaçınılmazdır. Bunun ötesinde, reziztansın başında elde ettiği başarılarla savaş için gerekli psikolojik üstünlüğe imkân veren bu popülist gerillaların dağıtıldığı bir zamanda ve ayrıca, Sovyetler'den bir savaşçı alayla gelmeyi vaat eden Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Karadeniz'de öldürüldükleri bir tarih noktasında, özellikle yenikçi bir psikoza sahip halka güven vermek zorunluluğu vardır, işte tam bu sırada ilan edilen ve aşırı törenlerle kutlanan, Elen kuvvetlerine karşı "Birinci İnönü Zaferi", kendi halinde, büyük kuşkuları davet etmektedir; tanrı lütfü niteliğindedir, ancak bilim dünyasında, tanrısal oluşumları soğukkanlı bir kuşkuculuk süzgecinden geçirmek, zaman zaman verimli sonuçlar verebiliyor.

Benim yaptığım da bu olmuştur; önceki çalışmalarımın yayımlanmasından sonra, bugün, "ihanet" ve birinci "zafer" artık inandırıcılığını, çok önemli ölçüde yitirmiş durumdadır. Aslında Türk Kurtuluş Savaşı'na soğukkanlı olarak bakacak olursak, gerilla savaşı ve iç savaş çarpışmaları çıkarıldığında, düzenli orduların karşılaşması planında, çok fazla abartmaya elverişli olmadığını görebiliyoruz. Hepsi, Elen kuvvetlerinin Ankara önlerine kadar gelen ilerleyişi, Sakarya kenarında durdurulduktan sonra, bir de karşı taarruzdan ibaretti; Sakarya Müdafaası, diğer politik gelişmelerle birlikte bir dönüş noktasıdır.

Askeri açıdan anlamı şudur: Eğer, Britiş emperyalizmi, Anadolu'ya çıkışını özendirdiği Elen kuvvetlerinin lojistik desteğini sağlamazsa, bu kuvvetlerin Anadolu'nun içlerine doğru ilerlemeleri ve buraları ellerinde tutmaları mümkün değildir. Bu çok önemli bir mesajdır, ancak, anlamının kavranabilmesi için başka işaretlere de ihtiyaç duyuluyordu; ünlü "Harbord Raporu” işte burada, tarihsel rolünü bulmuş olmaktadır.

General Harbord başkanlığındaki Amerikan misyonunun, Doğu Anadolu ve Transkafkasya'da incelemeleri, 1919 sonbaharına denk geliyor ve Sivas Kongresi sırasında bazı temaslar da yapmış olduğunu, Türk tarihinin tartışmalarından biliyoruz. Harbord Misyonu'nun temel amacı, Washington açısından, önerilen Ermeni Mandası'nın kabule değer olup olmadığını araştırmaktı; raporun 1919 yılı sonrasında, Amerikan resmi makamlarına teslim edilmesine karşın, mesajının daha sonraki tarihte anlaşıldığını kabul etmemiz gerekmektedir. Amerikan Senatosu'nun l Haziran 1920 tarihinde, iki ay sonra açıklanacak Sevr Sözleşmesi'nde açıkça ifadesini bulan, Ermeni Mandası'nı reddetmesini, General Harbord Misyonu'nun değerlendirme ve tavsiyelerine bağlamak zorunludur.

Amerikan Senatosu'nun, tarihsel olarak İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin ilan edildiği haftaya rastlayan bu ret kararı, aslında Sevr Sözleşmesi'nin de ölü doğmasının en önemli nedenlerinden biridir; Harbord Misyonu bulguları çerçevesine giriyordu. Harbord, bu bölgeyi, ne Ermeniler’in ve ne de Kürtler’in tutamayacağını, ayrıca Amerikan mandasının katkısının zahmetini çok aşacağını ve yine de bu bölgeyi, tarihsel deneyimleriyle sadece Türkler’in düzen altında tutabileceğini bildiriyordu. Raporun, çeşitli kançılaryalarda okunmasını izleyen bir tarihteki Sakarya Savunması, General Harbord'un tavsiyelerini destekliyordu.

Bu saptama, bizi yukarıda sözünü ettiğim gelişmelerden ikincisine getirmektedir; Anadolu'da, Çerkez gerillalarının, Suphi ve arkadaşlarının, legal komünizan politikacıların tasfiye edildiği ve Sovyetlerle "resmi" komünist kuruluşlar çerçevesinde ilişkilerin ön plana çıktığı ve daha da önemlisi, Sovyet-İran, Sovyet-Türkiye dostluk ve Sovyet-Britiş ticaret antlaşmalarının imzalandığı, Ankara'nın Çerkez halkından Dışişleri Bakanı Bekir Sami'nin Londra'da, barış görüşmeleri yaptığı bir zamanda, bir de, Enver Kaygısı'nın hakim olduğunu görüyoruz.

Kazım, Fevzi ve Kemal Paşalar, Enver'in Anadolu'ya geçiş yapmak üzere olduğu yollu istihbaratını çok ciddiye alıyorlar ve görüldüğü yerde, en azından tutuklanması için önlemler geliştiriyorlardı. Bunun, Enver'e ulaştırıldığından kuşku duymamız için pek az neden var; ayrıca, bütün bu tasfiyeler sırasında, Ankara'yı tutan kuvvetlerin komutanı, Kemal Paşa'nın sınıf arkadaşı ve ayrıca sınıf birincisi, komünist şair Nâzım Hikmet’in dayısı Ali Fuat Paşa’nın da, Moskova'ya büyükelçi yapıldığını görüyoruz. 1925–1926 tasfiyelerde, hayatını ancak köşeye çekilmeye razı olarak kurtarabilen bu ünlü komutan, anılarında, Moskova'da Enver'le görüştüğünü ve Ankara'daki aleyhte havayı yansıttığını kaydetmektedir. Bu nedenle, Moskova'yı Sovyetler Almanya'yı Ermeniler ve Anadolu'yu da Kemalistler tarafından tehlikelerle doldurulmuş gören Enver'in, iç Asya'da serüvene açılmasının da bir zorunluluk olduğunu kabul etmek durumundayız. Şartlar, artık Enver'in siyasi ömrünü doldurduğuna işaret ediyordu.

Şimdi, ortaya çıkan politik vektörleri özetleyebilecek durumdayız. Bir Kemalistler, Ön-Kafkasya'nın bolşevize edilmesinde, kızıl kuvvetlere çok büyük ölçüde yardımcı oldular. Başkaları bir yana, eğer Kemalist katkı olmasa, Azerbaycan'ın Sovyetize edilmesinin güç olacağı ileri sürülebilir ve Azeriler, bunu hep ileri sürmüşlerdir. Bu, Moskova açısından son derece dostane bir yaklaşımdır, ittihatçılar, ittihatçı komutanlar ve Teşkilat-ı Mahsusa, bu politikaya karşıdır ve bunların hızla tasfiyesine tanıklık ediyoruz. İki: Kemalizm, kendisini, panturanizmi ve Osmanlı emperyal heveslerini, tümüyle terk düşüncesine dayayarak formüle etmektedir. Bu, Büyük Britanya emperyalizmi için son derece cazip bir gelişmedir. Üç: Londra'nın, o tarihte, olayların gelişmesine Moskova'dan daha titiz bir sınıfsal-politik açıdan baktığını söyleyebiliriz;

Islahı mümkün olmayan bir İngiliz karşıtı olan Enver ve taraftarlarına Anadolu’nun kapatılması ve rüşeym halindeki anti-emperyalist sol odakların tasfiyesi, Londra açısından ayrı bir tanrısal lütuf oluyordu. Dört: Sovyetler, Anadolu'daki genç komünist hareketin feda edilmesi karşısında, Anadolu ve İran platolarında -buna Afganistan da eklenebilir- bir no man's land bulmaktan ve daha sonraki sözlerle, cordon sanitaire sağlanmasından ayrıca hoşnutluk duyuyordu
Çok ayrıntılı ve ince bir siyasal mimariyle karşı karşıya duruyoruz.
Yalçın KÜÇÜK: Sırlar - Çerkes

Hemen hemen tüm Çerkes kabilelerinin kitlesel göçü , Ruslar tarafindan isgal edilmis birkac direnis noktasi haric Çerkes topraklarinin büyük bir bölümünde 1863 yilinin sonunda basladi.

Birkaç ay içinde yaklasik 500.000 Adige ve 120.000 Abhaz onlari almaya gelen Türk gemilerinin bulundugu deniz kiyisina gitmek üzere daglardaki köylerinden ayrildilar. Bununla birlikte bazi Çerkesler de Kuban ovalarinda onlar için ayrilmis olan topraklara gitmeyi kabul ettiler ama bunlar çok küçük bir azinligi teskil ediyordu*.

Bunlar arasinda bazi Abzeh aileler de vardi. General Evdomikov'dan son bir iyilik olarak gidis hazirliklarini tamamlamak üzere bir süre vermesini isteyen bu kabileye bu süre verildi ve kesin tarih 1 Subat 1864 olarak saptandi. Sürgünler iki ayri grupta toplandi. Bir grup Bielaya Nehri'nin iç tarafindaki Rus hatlarina dogru yol alirken , digeri Türkiye'ye göçmek için Taman Limani'na dogru yöneldi. Her iki grupta yaklasik 70.000 kisi vardi, oysa 20 yil önce Abzeh kabilesinin nufusu hemen hemen 150.000 di. Geri kalanlar savas veya salgin hastalik nedenleriyle ölmüstü.

Bu zaman içersinde onbinlerce kisilik Çerkes ve Abhaz gruplari Anapa, Novorossisk, Suhumkale ve Poti Limanlari'na aktilar ama ne yazik ki onlara verilen Türk gemilerinin sayisi çok azdi ve geri gelmeleri aylar sürecekti. Gemilerin geri dönmesini beklerken binlerce Çerkes acliktan , bir kismi da kendini göstermekte gecikmeyen salgin hastaliktan öldü. 


Bazi sabirsiz liderler Türkiye'ye varmak için kabileleriyle birlikte Karadeniz'in dogusunda uzanan kiyi seridinden yola koyuldular. Aralarindan geçtikleri bölge halklarini rahatsiz etmemek için herbiri 1000er Çerkesistanlidan olusan gruplara ayrilmislardi. Aralarinda kadinlar, yaslilar, çocuklar da vardi ve yanlarinda sürüleri ve az miktarda esyalarini da götürüyorlardi.

Kafkasya'dan giden göçmenlerin toplam sayisi sadece 1864 yilinda 750.000'e ulasiyordu. Kalkis (Anapa, Suhumkule, Batum ve Poti) ve varis limanlarinda (Trabzon ve Samsun) Avrupali konsoloslar tarafindan tutulan, tek suçlari özgürlüklerini, geleneklerini ve kültürlerini korumayi istemek olan bu zavalli göçmenlerin acima ve dehset uyandiran durumlarini yansitiyordu.

Örgütlenmeden yer degistirdikleri için aralarindaki ölüm orani dev gibi bir rakama ulasiyordu. Bu yüzden 30.000'den fazla göçmen Trabzon'da ve bir o kadari da Samsun'da öldü. Türk kiyilarina varan her gemiden, yollarda veya kalkis limanlarina varmadan ölmüs olan ama ailelerin ayrilmak istemedikleri için yanlarinda getirdikleri çok sayida kadin , erkek , çocuk ve yaslinin cesetleri indiriliyordu.

Gürcistan askeri yolunun Daryal geçidinde yasayan Çeçenler ve Osetler arasinda bazi kabileler de Çerkeslerin örnegini izlemeye karar verdiler.

Göç etmeleri dogu Osetya'da Çeçenistan topraklarina yakin , Turlar Kabilesi'nde dogmus olan General Kundukov tarafindan örgütlendi.

Bu eski Çerlik görevlisi , Türkiye'de yazdigi anilarinda Ruslarin Çeçen halkina gözlerinin önünde nasil zulüm ve haksizlik yaptigini ve 1864'de Çeçenistan Askeri Bölgesi Komutanligi görevinden istifa edisini anlatir. Bu görevi 1860'da düzeni tesis ettikten sonra atanmisti.

O dönemde Ruslara karsi düsmanlik ve nefret özellikle hakarete ugrayan Çeçenler arasinda siddetlenmisti. (Yönetim her eve agir cezalar ve karsi gelene falaka cezasi gibi bedensel eziyetler uyguluyordu).

*Resmi tahminlere göre , geride kalanlar 16.000 Abzeh, 12.000 Bjedugh ve sadece 2500 Sapsig ile birkaç bin Çerkes ve Abhaz'dan ibarettir. 

(Alexandre Grigoriantz--Kafkasya Halkları)

Büyük Kafkas Savaşı’nın son bulduğu tarih olan 21 Mayıs 19647’te Mihail Nikolaeviç bu gün Kuebıde olarak anılan yerde atından inip Kafkas halklarını (katliamlarla ve insanlık dışı yöntemlerle de olsa) dize getirdikleri için komutanlarını askerlerini kutlamıştı.

Kafkas savaşları olarak anılan bu savaşların acı izleri uzun yıllar silinmedi. Burada bu savaşın nedenlerini bu dönemde yaşanan dramı ayrıntıları ile ele alamayacağız belki, zaten bu tarihin ve tarihçilerin işidir.

Ancak reddedilemez bir başka gerçek artık tarihin ve tarihçilerin bu olayları tüm gerçekliği ile ele alıp araştırarak tüm bilgileri ortaya koymaları zamanının geçmekte olduğu ve bu konuda geç bile kalındığıdır. Eğer tarihe karşı bir kastınız, düşmanca bir tavrınız yoksa, gerçeği asla sonsuza dek gizleyemez örtbas edemezsiniz.

Yukarıda söz konusu ettiğimiz törenin ve kutlamanın olduğu gün Wubıhların topluca anayurtlarını terkettikleri gündü. Dağlara sığınıp kalan bazı ailelerden birisinin bir üyesi o gün gördüklerini daha sonraları şöyle anlatır: "Kimileri atlı, kimileri kağnılarla, kimileri at arabalarıyla ve kimileri de yaya olarak guruplar halinde geçip gittiler deniz kenarına doğru, tüm guruplar tüfekleri ellerinde parmakları tetikte askerlerin kuşatması altında devam ettiler yollarına".

Kafkas savaşlarının bitişinin kutlandığı ve Rus birliklerinin komutanlarının tebrik edilip törenler düzenlendiği o yerler Wubıh topraklarıydı. Wubıhlar tüm halklardan sonra teslim oldular ve silahlarını bıraktılar.

İşte o kötü gün ile birlikte birkaç bin yıllık tarihi olan Wubıhların tarihi ve halk olarak varlıkları da fiilen sona erdi.

Anayurdunu terkedenler ise yüzyıldan fazla koruyamadılar varlıklarını; zamanın acımasız dişlileri arasında birer birer tükenip gittiler geriye kalan bir avuç insan da.

Bu halkın başına gelen acı olayı Şınkube “Begrat Jılak|e” adlı romanında detayları ile anlatır. Wubıhlar eski tarihin bilinen halklarındandır ve o dönemlere ilişkin yapıtların pek çoğunda onların kahramanlıklarından söz edilir. Wubıhlar Adigelerle Abhazların ortasında yerleşik bulunurlardı. Aslında Adigeler, Abhazlar, Wubıhlar; Tarihleri, gelenekleri, kültürleri ile birbirinden pek ayrım göstermeyen ve aynı kökten gelen tek bir halktır. Dillerindeki bazı ayrımlara karşın dilde de aynı kökten beslenirler. Tek bir dilden türemiş lehçeler gibidir her üçü de. Gerek Abhazlar, gerek Adigeler ve gerek Wubıhlar çok uzun yıllar, pek çok düşmana karşı savaşmak zorunda kalmışlar, eski deyim ile kılıç elde yaşayagelmişlerdir. 

18.yüzyılın ikinci yarısında Kafkas insanının yarısının o güne kadar baş koyduğu özgürlük savaşının en acı günleri belirdi ve bu dönemde anayurtta halkımızın pek az bir bölümü kalmak üzere acı bir sürgün yaşandı. O dönemi yaşayan bir insanın kaleme aldığı şu sözler durumu çok net anlatıyor: "Bir zamanlar cennet gibi olan vatan toprakları bu gün bir mezarlığa dönmüş durumda. İnsanlar sürgün edildi, topraklarımız boşaltıldı. Dağlara sığınan birkaç aileden ve çaresiz bir bölüm insanlardan başka hiç kimse kalmadı. Bu manzarayı gördükçe insanın içi parçalanıyor".

Çoğunluk kaynaklara göre 17.yüzyıl başlarında Adigelerin yalnız bir bölümü olan Shapsughlar, Abadzechler, Bjedughlar, Kemırkueyler, Nahutaçlar’ın sayısı milyonun çok üzerindeydi. Şimdiye dek kanlı bir yol gibi uzayıp giden bu savaş yıllarının ateşi içerisinde tükenip giden insanların sayısına kimse yoğunlaşmadı. Bunu başlıbaşına araştırma konusu olarak ele alıp incelemedi.


Genellikle daha çok bilgi sahibi olduğumuz konu anayurttan sürülenlerle yerinde kalan çok az insanın sayıları ile ilgilidir. Abhaz araştırmacı G.A.Dzidzarie'nin verdiği rakamlara göre 1864 yılında 700.000 Adige, 100.000 Abhaz, Wubıhların tümü sürgün edilmişlerdir. Ayrıca yukarıda sıraladığımız Adigelerin diğer kollarından olan milyonun üzerindeki Bjedugh, Kemırguey, Natuhaç vb. halktan geriye anayurtta kalan yalnız 40.000 kişidir.

Bu sürgünde Natuhaçların bütünü, Shapsughların, Abadzechlerin bütüne yakını, yine Bjedughların, Kemırgueylerin, Besleneylerin çok büyük bir bölümü anayurttan sürülmüşlerdir. 300.000'in üzerindeki Shapsughların yerleşik bulundukları Anapa ile Şahıe ırmağı arasındaki bölgede yerleşik kalan insan sayısı çok azdı. Aynı acı sonu yaşayan Abhazlardan sürgünden artakalan insan sayısı yalnız 40.000 kişiydi. Kabardeylerin yaşadıkları son da pek farklı olmadı. 18.yüzyıl başlarında sayıları 400.000 üzerinde olan Kabardeylerden savaşlar ve salgın hastalıklar sonunda nüfusun onda dokuzu yok oldu. 19.yüzyıl başlarında geriye kalan insan sayısı 40.000 kadardı. 

Kafkas savaşlarından yalnız Adigeler değil diğer komşu Kafkas halkları olan Asetinler, Dağıstanlılar, Çeçenler, Balkarlar, Karaçaylar, İnguşlar da nasiplerini aldılar. Bu büyük savaştan ve sonrasındaki sürgünden kimi az kimi çok ama sonuçta hepsi bir şekilde etkilendiler. Dağlı halkların baş koydukları Kafkas savaşlarının nedenleri konusunda pek çok ayrı görüş öne sürülmektedir. Bunların çoğunluğu ne yazık ki gerçeğin tümünü yansıtmamakta ve bize göre doyurucu bilgiler içermemektedir. Bu konu günümüzde hala tam olarak netleştirilmiş değildir. 

Yine aynı şekilde yanıtlanması gereken bir başka soru ise İstanbılakuıe olarak adlandırdığımız Osmanlı topraklarına sürülme konusudur. Bu iki sorun yüzyıldır önümüzde yanıtlanması gereken iki önemli soru olarak durmaktadır.

Neden böyle oldu ,nedir bunun kaynağında yatan?

Neden yüz binlerce insan yollara düşüp anayurtlarını terk etmek zorunda kaldılar? En kolay ve araştırmacılarımız tarafında da en çok rağbet gören yanıt, bu sorunun kaynağında dinsel olduğu ve halkımızın din tacirleri tarafından, mollalar tarafından aldatılarak yurtlarını terk etmeye yönlendirildikleri yanıtıdır.

İşte budur günümüzde hala bu soruya verilen ve genelliklede itibar gören yanıt. Çoğunlukla bize söylenen bu olsa da özellikle bu yanıtı kabul etmemiz için bir neden yok bence. Böylesi saçma bir yanıt ile aldatıldığımız, gerçekten uzaklaştırıldığımız zamanlar çok gerilerde kaldı artık. Bundan hepimiz emin olmalıyız. Elbette bu acı sonun hazırlanmasında dinin ve din adamlarının hiç etkisi yok değil.

İnsanları yanılttıkları, büyük vaatlerde bulunarak cazip önerilerle aldattıkları ve sonradan da ortadan yok olup insanlarımızı yüzüstü bıraktıkları yalan değil. Ancak bu başlı başına bir neden olarak kabul edilemez, edilmemelidir. Milyonlarla ifade edilen bir halkın din ve din adamları yüzünden mahvolduğunu iddia etmek yalnız gerçeğin örtbas edilmesine yardımcı olur.

Yıllarca bağımsızlık savaşı veren Kafkasya bu savaşını din bayrağı altında yapmamıştır. Evet zaman zaman bu savaş dinsel bir kimlik kazanmıştır ama asla savaşın asıl nedeni, dökülen kanın asıl nedeni dinsel bir savaş için değildir. Asıl neden bağımsızlıktır.

Bu sorunun asıl yanıtını Karl Marks'ın sözünde bulabilirsiniz. "Bakın onlara, bağımsız yaşamak isteyen insanların neler yapabileceğini görmek istiyorsanız, onlara bakın" Marks bu söz ile Kafkasya'nın bağımsızlık savaşını diğer halklara örnek göstermiştir.Kafkasya savaşına ve sürgününe dini ana neden olarak göstermek onun özündeki anlamı ve uğruna çok büyük bir bedel ödenen özgürlük savaşının ve getirdiği sonuçları küçültmek anlamına gelir. 

O dönem, imparatorlukların ve emperyalizmin en gözü dönmüş yöntemlerle dünyayı paylaşıp yağmaladıkları dönemdi ve Afrika ve Asya halkları gibi bağımsızlıkları için can vermekten çekinmeyen dağlı haklarda bu gözü dönmüş yağmanın ve paylaşım siyasetinin içerisinde tükenip gittiler. Bu bir tarihsel sürecin olageldiği şekli ile işleyişidir. Ancak bizi daha çok etkilemesinin ve incitmesinin nedeni bu işleyişten en fazla zarar gören halkların başında geliyor olmamızdır.

Kafkasya her dönemde güçlü devletlerin ilgi alanında olmuş bu devletler bu bölgede üstünlük sağlamak için yüzyıllar süren savaşlar vermişlerdir birbirlerine karşı.

Örneğin Türkler ve Persler bu topraklar için birbirleri ile bir kaç yüzyılı bulan bir savaş içerisinde olmuşlardır.

Aynı şekilde Kafkasya, Rus Çarlarının her zaman düşlerine girmiş, bu toprakları ele geçirecekleri günün hayali ile yaşamışlardır pek çoğu. Napolyon'un yenilip güçlü ordusunun dağılmasından sonra Rus Çarları artık bu rüyalarının gerçekleştirilmesi zamanının geldiğine karar vermiş olmalılar ki, Kafkasya üzerinde yavaş yavaş ağırlıklarını hissettirmeye ve üstelik açıkça "diğer imparatorlukların Kafkasya’yı ele geçirmek için tetikte olduklarını ve bunun yayılma politikası izleyen, büyüyen Rus İmparatorluğu’nun aleyhine olduğu" düşüncesini dile getirmeye başlamışlardı.

Kafkasya’ya ilişkin her güçlü ülkenin bir politikası ve ileriye dönük planları vardı. Ancak asla geleceğe ilişkin söz hakkı olmayan ve düşüncesi alınmayanlar ise bu toprakların asıl sahibi olan dağlı haklardı. General Yermolov, Rus tarihinde çok bilinen ve kahraman olarak görülen bir isimdir. Napolyon'a karşı gösterdiği başarı ile ünlenen bu komutan aynı zaman da dağlı halklara karşı acımasız tutumu ile Rus İmparatorluğu’nun Kafkasya politikasındaki tavrının en önemli belirleyicisidir belki de. "Dağlı halklarla ancak ateş ve kılıç ile konuşulur" diyen bu acımasız komutanın bir tek seferde 200 Adige köyünü yakıp talan ettiğini ve bunun benzeri daha pek çok acımasız yöntemleri hala unutulmuş değildir ve tarih sayfaları yazar tüm bu katliamları.

Rus Çarı I.Nikolay'a bile bu komutanın artık çok ileri gittiğini itiraf ettirecek ve onu görevden aldıracak kadar insanlık dışı yöntemler kullanan Yermolov'un diğer tüm yaptıklarını gözardı etseniz bile, yalnız Adigelere karşı tutumu bu generali tarih önünde suçlu ilan etmek için yeterlidir. Yermolov görevden alınmış olsa da onun geliştirdiği mantık Kafkasya’da yerleşik kalmış ve ondan sonra gelenler de aynı insanlık dışı yöntemlerle hareket etmişledir savaş süresince. "Dağlı halklarla ateş ve kılıç ile konuşacaksınız" yaklaşımı Kafkas halkları kırılıp yok edilerek teslim alınıncaya kadar sürekli Kafkasya’da hakim olan ve uygulanan tek politika, tek yöntem olarak devam etmiştir. Bu kan ve ateş üzerine kurulu politika 1864 yılına dek sona ermeksizin devam etmiş, Çar orduları kadın, çocuk, yaşlı ayırtetmeksizin öldürebildiklerini öldürmüş, sağ kalanları ise yurtlarından sürmüşlerdir.

1828-1829 Türk Rus savaşının sonunda iki imparatorluk arasında imzalanan Adrianopolis antlaşmasının gereği olarak Gürcistan Rusya’ya katılmış, Karadeniz’in doğusundaki kaleler Rusların eline geçmiştir. Bu kalelerin çoğu Adige topraklarındaydı, dolayısıyla Ruslar kendilerini bu topraklar üzerinde de hak sahibi olarak görmeye başladılar. 

Türkler Sahip Olamadıkları Adige Topraklarını Pazarlık Konusu yapıyorlar

Burada Türkler çok akıllıca bir politika ile kendilerine ait olmayan toprakları pazarlık masasına getirip kullanmışlardı ancak tüm bu gelişmelerden habersiz olanlar ise asıl o toprakları da yaşayan ve o toprakların sahibi olan Adigelerdi. Adigeler, Türklerin Kafkasya’da kaleler inşa etmelerine izin vermiş olsalar da asla kendilerini Türk himayesinde görmemişler, topraklarını Türk toprakları gibi düşünmemişlerdir.

C.Golubov'un "Askerin Anısına" adlı romanında bu konuda Adigelerin bakışını anlatan güzel bir anekdot yer alır. Wubıhların ünlü komutanı Hacı Berzeg ile General Raevski arasında şöyle bir konuşma geçer: "Saygıdeğer hacı neden direniyorsunuz, topraklarınızı üzerindeki ölüleriniz ve dirileriniz de dahil olmak üzere her şeyi ile birlikte Türk Sultanı bize verdi antlaşmada bu açıkça yer alıyor, neden Sultanı’nın sözünü dinlemiyorsunuz? Neden silahlarınızı bırakıp teslim olmuyorsunuz?" Adigelerin asla aklından geçmezdi ki, Türk Sultanı sahibi olmadığı bir şeyi başkalarına verme hakkına sahip olsun. Bunun üzerine Hacı Berzeg Rus komutana şu tarihi yanıtı verir: "Şu ağacın tepesindeki kuşu görüyor musun? Onu sana veriyorum, yakalayabilirsen."

Bağışlayacağınız şey önce sizin olmalıdır, size bağlı olmalıdır. Oysa Adigeler kendilerini hiç bir zaman ne Türklere ne Ruslara, ne İngilizlere, ne İranlılara ait olarak görmemişlerdir. Ayrıca bu imparatorlukların her zaman bölgede üstünlük kavgaları süregelmiş olmasına karşın, Adigeler üzerinde bir kaç bin yıldır yaşadıkları toprakları asla kimseye vermeye niyetleri yoktu. Bu uğurda çok uzun yıllar savaşlar vermişler pek çok can dökmüşlerdi ve bundan sonrada öyle devam edecekti.

Yukarıda sözünü ettiğimiz Türk Rus antlaşmasından sonra Rus Çarı, Kafkasya üzerindeki baskısını iyice artırmış artık Karadeniz sahillerini de kendi hükümranlığında kabul ettiğinden denizden de gemilerle ablukaya almıştı bölgeyi. Oysa Türklere boyun eğmeyen Adigelerin Ruslara boyun eğmeye de hiç niyetleri yoktu ve Rus yayılmacılığı bilinen yöntemi ile kan ve ateş bölgeye yerleşmeye başladı . Bu şekilde başlayan işgal 1864 yılına kadar sürdü, bu savaşlarda Adigelerin akıttıkları kanın, döktükleri canın yaşadıkları felaketin tarih tanığıdır.

Ancak dünya devletleri, tarihte bir benzeri görülmemiş bu katliama sessiz kalmış, yaşanan dram görmezden gelinmiştir. Kafkas halklarının bu savaşlarda ve sonrasında yaşadıkları acı son, insanlık tarihinde pek az halkın başına gelmiştir. Taman'dan Soçi’ye kadar pek çok yerde Adigelerden geriye kalan izlerle karşılaşırsınız. Bu gün; köy adlarını, dağ ve nehir adlarını, coğrafi bölge adlarını görürsünüz.

Yalnız buncadır Adigelerden geriye kalan. 

Bir dönem Karadeniz kıyısında yerleşik bulunan Shapsughlardan, Natuhaçlardan, Wubıhlardan ve diğerlerinden Tuapse yöresinde bir küçücük Shapsugh bölgesi, Psıj yöresinde bir küçük Adige bölgesi ve benzer bir kaç darmadağın yerleşim bölgesi kalmıştır. İşte bu kadarcıktır sayıları milyonlarla anlatılan bir halktan geriye kalan.

Anayurdundan sürülenler ise bu gün dünyanın her tarafına dağılmış bir halde yok olmanın eşiğinde kendi felaketlerini yaşamaktadırlar. Bu gün Kafkasya’dan sürülen insanlarımız Türkiye, Suriye, Mısır, Ürdün, İsrail, Yugoslavya,Bulgaristan ve daha sonraki yıllarda göçler ile Amerika, Almanya, Fransa, Kanada vb. ülkelere dağılmışlar ve anayurtlarından uzak paramparça yaşayıp yok olmaya mahkum edilmişlerdir.

O dönem savaşlarda görev alan bir Rus yazar daha sonra şöyle anlatır kitabında: “Çerkeslerin silahlarını bırakmaları için nüfusun yarıdan fazlasının ölmesi gerekti. Ormanlara, dağlara kaçıp sığınanların on katı insan savaştan açlıktan ve doğa koşullarından dolayı can verdiler. Hepsinden daha çoktu kadın ve çocuk ölümü. Yurtlarından sürülmek üzere deniz kıyısına indirilen insanlara baktığınızda kadın ve çocukların azlığı açıkça görülebiliyordu. Canlarını kurtarmak için ormana sığınan kadınların çaresiz kaldıklarında çocuklarını öldürdükleri durumlara çok tanık oldum.”

Bir insanlık ayıbından bir dramdan başka hiç bir şey olmayan bu sonucu getirdi Rus askeri yönetiminin "Çerkeslere karşı konuşulmak üzere" kullandığı dil.

Bu dili konuşan ve insanlık dışı yöntemlerle hareket eden Ruslar sonuçta asıl hedefleri olan “Çerkeslerin Kafkasya’dan temizlenmesi” amacına ulaştılar.

Şamil'i esir alan Rus general Graf Baryatinski son dönem bu yöntemi en acımasız şekli ile kullananlardan birisidir. Onun asıl amacı, neredeyse kazanılmış olan savaş değil geriye kalan Kafkas halklarını yıldırarak bölgeyi terketmeye zorlamaktı.

Bu düşüncesini savaşın sona ermesi şerefine düzenlenen törende Çar'a açık açık şöyle anlatıyordu: "Eğer onları bu topraklardan temizlersek sonsuza dek Kafkasya diye bir sorunumuz kalmayacak, bu verimli ve stratejik topraklar tümüyle bizim elimize geçmiş olacaktır."

Artık tümüyle güçsüz düşmüş dağlı halklar anlaşmak istediklerinde onlara iki seçenek öneriliyordu. 

1) Kafkasya’yı terkedin bizim göstereceğimiz bölgelere yerleşin, 

2) Osmanlı topraklarına göçedin. 

Kafkasya dışında yerleşilmesi istenen topraklar genellikle yaşanması olanaksız, verimsiz ve asla Çerkeslerin anayurtları ile karşılaştırılamayacak bölgeler oluyordu. Bu durumda tek seçenek kalıyordu geriye: Osmanlı’ya göçetmek. Aslında 1.seçenek yalnız dışarıya karşı göstermelik bir merhamet ve iyi niyet gösterisiydi; gerçekte tek seçenek vardı o da 2.seçenek.

Rus Çarı savaşın sonuna doğru Psıj bölgesini ziyaret ettiğinde, Abadzech thamadeleri toplanıp bir karar almışlar ve teslim olmayı ve Çar’ın kararlarını kabul etmeyi kararlaştırmışlardı. Tek bir koşulları vardı sürgün edilmemek. Buna karşın istenirse başka bir bölgeye göçetmeyi de kabul etmişlerdi. Ancak bu gruba Çar’ın yanıtı ölüm gibi soğuk ve katıydı: “Bu toprakları terkedin, Osmanlı’ya gidin.” Öyle ya artık savaşın sonuna gelinmiş ve bu halklar tüm güçlerini tüketmişlerdi dolayısıyla öne sürülen her koşulu kabul etmek zorundaydılar.

Rusların bu tutumu karşısında anayurdu terkedip sürgüne gitmekten başka hiç bir çaresi kalmamıştı Adigelerin. İşin garipsenecek yanı; Osmanlı da bu duruma izleyici kalıyor, engel olmak bir yana bu göçü teşvik bile ediyordu. Adige topraklarında, Osmanlı vatanının “cennet parçası”na davet eden ve Sultan’ın fermanlarını taşıyan pek çok adam belirmişti. 1864 yılı 1 Mayıs’ında bu adamlardan biri padişah fermanı olduğunu iddia ettiği çağrıda Adigelere şöyle sesleniyordu: “Ailelerinizi yanınıza alın, gereksinim duyacağınız değerli eşyalarınızı yanınıza alın, Sultan’ın ve Osmanlı yönetiminin destekleri sizlerden asla esirgenmeyecektir, yerleşeceğiniz binalar tarafımızdan inşa edilecektir, tüm ülke sizlere yardımcı olacaktır, asla endişe etmeyiniz. Bir sorun çıkarda sonbahara kadar gelemezseniz bundan daha fazla gecikmemeye çaba gösterin ve sizden önce gidenlere yetişmeye çalışın.”

İnsanlar işte bu tür sözlerle aldatıldılar, ayrıca gözardı edilemeyecek bir başka önemli etken de, bir bölüm feodal beylerin tutumu oldu, bunlar da göçü teşvik etmek için ellerinden geleni yaptılar ve hatta bundan maddi çıkar sağlayan bir kısım feodal beyler ve Osmanlı Ordusu’nda görev alan bazı paşalar, üst düzey komutanlar isimleri ile ortaya konulabilecek kadar belirgin bir tutum sergilemişlerdir.

Kafkas Savaşı’nın sonunda Rus Çarı ve Osmanlı Sultanı Kafkasyalıların gıyabında anlaşmaya varmışlar ve onların geleceğine ilişkin kararlar almışlardır. Türk Sultanı zor durumda kalan Kafkasya halkını kendi ülkesine kabul etmeye rıza göstermiş ve görünüşte büyük bir merhamet örneği vermişti. Oysa gerçekte durum hiç de öyle değildi. Kafkasyalılar Osmanlı Sultanı için hazır asker demekti..

İç karışıklıkları hiç eksik olmayan ve sürekli bir kaç cephede savaş halinde olan Osmanlı için bu insanlar tam aranan kişilerdi. Cesur, sadık, gözüpek ve savaşçı yepyeni bir güç kazanmıştı Osmanlı ordusu. Zaten asıl amacın bu olduğu Kafkasyalılar Osmanlı topraklarına gelir gelmez çok net biçimde görmüşlerdi. Osmanlıların asıl hesapları gün yüzüne çıkmıştı.

Osmanlı yönetimi gelen göçmenlerin bu kadar yüksek sayılara ulaşacağını hesaplamamıştı, üstelik hepsi dikbaşlı ve boyun eğdirilmesi çok zor insanlardı. Bu durum Osmanlıları ürkütmüş olmalı ki bir anda yönetimin tavrı değişivermiş ve gelenlerin karşısına Osmanlı birlikleri dikilivermişdi. İşte bundan sonra uygulanan zorunlu yerleştirme politikası ile savaştan yorgun düşmüş ve neredeyse tükenmek üzere olan Kafkas halkları yepyeni bir baskı ve sefaletin içerisine düşürülmüşlerdir. Bunun sonucunu ise en net şekilde Wubıhların başına gelen acı son bize gösteriyor .
Diğerlerinin sonu da bu gün gelinen noktaya bakıldığında Wubıhlardan pek de farklı değildir.

Bazı tarihçilere göre Kafkasya’dan sürgün edilen insan sayısı yaklaşık 1.800.000 kişidir. Ancak tarihçilerin büyük bölümü bu sayının kuşkulu olduğu ve sürgün edilen insan sayısının bu rakamın çok üzerinde olması gerektiği konusunda aynı düşünmektedir. Çünkü burada verilen sayı yalnız resmi göç evrakları olan ve kayıtlara geçen insan sayısıdır. Oysa hiç bir kayıtta geçmemesine karşın yalnız Shapsugh ve Natuhaçlardan 1861-1862 arasında 20.000'in üzerinde ve yine 1864’te 21.000'in üzerinde insan göç etmek zorunda bırakılmışlardır.

Rus kaynaklarında yalnız resmi olarak kaydı bulunanlardan sözedilmekte ve dolayısıyla sayılar düşük gösterilmeye çalışılmaktadır. Sultan Devlet Giray anılarında, 1816 yılından 1910 yılına dek Kafkasya’yı terkeden ya da terketmeye zorunlu bırakılan insan sayısı 3.097.000 kişi olarak belirtmektedir. Yine aynı kaynakta 1910 yılında Osmanlı’daki Çerkes sayısı 2.750.000 kişi olarak belirtilmektedir. Devlet-Giray bu rakamları verirken kaynak olarak Osmanlı’nın istatistik enstitüsü verilerine dayanmaktadır. Dolayısıyla bu sayıları gerçeğe en yakın olarak kabul etmek gerekir.

Sürgün, Kafkasya halkına çok büyük bir bedele malolmuş ve yola çıkan insanların neredeyse yarıya yakını yollarda yaşamını yitirmiştir. Anapa, Çemez (Novorosisk), Tuapse, Subaşı, Psezuape, Adalar, Suhumi kıyılarında Rusların, ayrıca Osmanlıların gönderdiği gemilerin yanısıra pek çok özel tekneler de ücretini Ruslardan almak üzere aylarca kıyıya yığılan insanları taşımışlardır. 

Bu olaylara tanık olan o günün gazetecileri, yazarları pek çok yazılarında bu acıyı ayrıntılarıyla anlatırlar. Bunlardan bir tanesi olan A.P.Berje tanık olduğu bir olaydan şöyle sözeder: “Novorosisk limanına 17.000 den fazla insan yığılmış büyük bir çaresizlik içerisinde kendilerini karşıya geçirecek gemileri bekliyorlardı. Salgın hastalıktan insanlar bitkin düşmüşlerdi, denizin yüzeyi cesetlerden görünmez haldeydi, ölmüş annesinin kucağında minicik yavruları görüp acı duymamak olası değildi. Yine bir Rus görevli sonradan kaleme aldığı anılarında şöyle anlatır: “Gördüklerimiz karşısında ürpermemek, acı ve utanç duymamak mümkün değildi. Yaşlı insanların, küçücük çocukların cesetleri sokak köpeklerince parçalanıyor, salgın hastalıklardan güçsüz düşmüş insanlar tökezlese sokak köpekleri üzerlerine çullanıp parçalıyorlardı. Sağ ve ayakta kalmayı başarabilenler ise artık tüm ümitlerini yitirmişler diğer tarafta da kendilerini bekleyen pek parlak bir son olmadığını anlamanın çaresizliği içerisindeydiler. İnsanlar gemilere doluşup gidiyorlar eğer denizin üzerindeyken birisi hastalansa hiç acımadan atıyorlar denize. Böylesi pek çok ceset yine kıyılara vurmuş ve deniz kenarında çürümeye bırakılmış durumdaydı:” 

Aynı bu örnekler de olduğu gibi daha pek çok kaynakta insanlık tarihinin belki de en acı dramlarından birisi olan Kafkasya sürgününe ilişkin bilgiler bulabilirsiniz. Fransız gazeteci A.Fonvill'in “Çerkes Özgürlük Savaşının Son Yılları” adlı kitabında bu dönem ve yaşanan acılar tüm çıplaklığı ile anlatılır.

Bunca acı ve felaketin sonunda Osmanlı topraklarına ulaşabilenler ise hiç de bekledikleri ve kendilerine söz verildiği gibi bir manzara ile karşılaşmamışlardı.

İnsanlar aç, açık, hasta ve çıplak, içler acısı bir durumda terkedilmişlerdi bin bir sözle davet edildikleri topraklarda. Sayıları on binlerle ifade edilen cenazeler kalkıyor, insanlar yollarda, evsiz barksız ağaç altlarında ölüyorlar ve cesetleri günler sonra gömülebiliyordu. Ne Osmanlı Sultanı ne de onun yöneticileri hiç bir sözlerini yerine getirmemişler, zaten direncinin son noktasında olan bu insanları ortada bırakıvermişlerdi. Akçakale’de, Sinop’ta, Samsun’da, Varna’da sayıları on binlerle ifade edilebilecek kayıplar vardı. Eylül 1864’te yalnız Samsun’a gelen 110.000 insandan 50.000’i ölmüş sağ kalan 60.000 kişi ise hiç bir gereksinimi karşılanmamış olarak sefil bir durumda bırakılmışlardı. Aşağı yukarı yanaştıkları tüm sahillerde Kafkasyalıların yaşadıkları manzara bu ya da bunun benzeri acı bir sondu.”

Profesör Smirnov'un yazdığına göre sürgün edilen insanların yarıdan fazlası göç yollarında, Karadeniz’in geçilmesi sırasında ve daha sonra Osmanlı topraklarında yaşamını yitirmiş, sağ kalanların ise özellikle kadın ve çocukların oluşturduğu %15 gibi bir bölümü de köle tüccarlarının eline düşerek pazarlarda satılmışlardır. Bu bilgileri daha önce sözettiğimiz Fransız yazar Fonvill ve daha sonra anılarını yazan bir İngiliz konsolosu da doğrular.

Adigelerin Osmanlı topraklarına gelişinden sonraki dönem başlı başına bir inceleme konusu olarak ayrıca ele alınmalıdır kanaatimce. Ateş bir kez yandıktan sonra onun alevini büyütmek o kadar da zor bir iş değildir. Kafkas savaşlarının alevlenip yayılmasında pek çok etken bir araya gelmiştir. Rus çarlarının emperyalist emelleri, Rus komutanların acımasız insanlık dışı tutumları, Adige feodal beylerinin sorumsuz ve kişisel çıkar gözeten tutumları, Osmanlı, İngiliz, Fransız imparatorluklarının kendi çıkarları doğrultusundaki kışkırtmaları. Tüm bu karmaşanın ve örtülü kavganın içerisinde Kafkas halkı bağımsızlığını ve topraklarını yitirerek başka topraklara sürülerek en büyük bedeli ödeyen taraf olmuştur.

Bir halkın bağımsızlığı için verdiği savaşa ve bu savaşın sonucunda ödediği bedele tarih tanıktır.

Kafkas halklarının bu şanlı kavgasını her ülke kendi çıkarları doğrultusunda tarihi ve olayları saptırarak göstermeye çalışmaktadır. Gerek Ruslar ve gerekse Türkler kendi topraklarında olan acı olayları görmezden gelmektedirler.

Bir başka çarpık bakış açısı ise; bir halkın, uğruna büyük bedeller ödenen, çok büyük acılar çekilen bağımsızlık kavgasını yalnız bir din savaşı, bir gazavat olarak lanse etme çabasıdır.

Tarih Kafkas Savaşlarında Adigelerin Din Bayrağı Altında Savaştıklarına Tanık Değildir.

Uğruna bunca kan, bunca can dökülen ve bu kadar ağır bir bedel ödenen bir savaşı böyle sunmaya çalışmak, bunun yalnız bir gazavat olduğunu iddia etmek, ardında başka amaçlar aranması gereken boş bir çabadır.

Müslüman din adamlarının hiç bir zaman böylesine bir etkinlikleri olamamıştır Adigeler üzerinde. Sözgelimi Shapsughlar, Abadzechler ya da Natuhaçlar ve diğer pek çoğu Gazavat çağrısına katılmamışlardır. Onların savaşları vatanları, canları, özgürlükleri içindi. Evet zaman zaman bu halklardan da gazavat çağrısına katılanlar ve o yönde hareket edenler olmuştur ancak asla bu tür hareketler topluca bir destek bulmamıştır. Hiç bir zaman bu savaşların din ve din adamları tarafından başlatılmış ve din bayrağı altında yürütülmüş bir mücadele olduğu iddia edilemez.
Bunun en iyi örneği, Şamil'in naiplerinin Adigelere asla söz geçirememeleri ve kendi diledikleri şekilde yönlendirememeleridir.

Çünkü Adigeler kendi vatanlarının ve bağımsızlıklarının savaşını veriyorlardı. Onların kavgası hiç bir zaman “gavur kanı akıtmak” kavgası değildi. Şamil’in 1842-1845 ve 1848 yıllarında Adigeleri gazavat bayrağı altında toplamak üzere gönderdiği naillerinden hiç birisi tam olarak başarı sağlayamamış Adigeler özgürlük savaşlarının din savaşlarına dönüştürülmesine izin vermemişlerdir. 

Bunlardan en sonuncusu (Muhammet Emin)1859 yılında savaşı bırakmış ve öncülüğüne soyunduğu insanları yüzüstü bırakarak Osmanlı’ya geçmiştir. Oysa Adigeler 1864 yılına dek silah bırakmamacasına savaşa devam etmişlerdir. Yalnız bu bile Adigelerin bir din savaşı içerisinde olmadıklarını anlamak için yeterli nedendir.

Adigelerin savaşı bir özgürlük savaşıdır ancak en büyük eksikliği bir önderlikten yoksun oluşu ve birbirinden kopuk bölgesel savaşlar şeklinde sürdürülmesidir. Burada Kafkasya’nın neden tek bir ülke ve tek bir önderlik altında savaşamadığını uzun uzun incelemek elbette olası değildir. Ancak yenilginin ve doğurduğu acı sonuçların en önemli nedeni, savaş süresince devam eden dağınıklık ve organizasyonsuzluktur. Sözgelimi Natuhaçlar savaşırken Shapsughlar, Shapsughlar savaşırken Abadzechler destek vermeden diğerinin ezilmesini izlediler. Kafkas halklarının daha sonra bir araya geldikleri, birlikte savaştıkları dönemler olmakla birlikte hiç bir zaman tek bir önderlik altında savaşamadılar. 


"İki denizin arasında tek bir yönetim olmalıdır".

Bu söz Kıetıkıe Aslenbeç tarafından söylenmiş olmasına karşın kendisi de bunu gerçekleştirememiştir. Neğume Şore, Kafkasya’nın bir yönetim altında toplandığı tek dönem olan İnal Dönemi’ni anlatır yapıtında, ancak aynı yapıtında İnal'ın ölümünden sonra Adige pşılerinin nasıl birbirine düşüp yeniden dağıldıklarını da anlatır üzülerek.

Sanırım Adigeler tarihin yüzüne gülmediği halklardan birisidir. Eski dönemlerden bu yana büyük imparatorlukların kurulduğu Avrupa ve Asya’nın ortasında bir köprü durumunda olmalarına karşın asla düşmanlarının uykularını kaçıracak güçlü tek devlet durumuna gelemediler Adigeler.

Artık tarihi suçlamanın ya da yargılamanın bir anlamı yoktur. Halkımız böylesi bir güçlü birliği kuramamış olmanın bedelini Kafkas Savaşları ile sonrasında yaşadığı felaketle çok acı bir şekilde ödedi zaten.
Kafkas Savaşları ve sonrası halkımızın bir kaç kuşağının yaşadığı bir acı dönemdir. Artık bu dönemin tüm gerçekliği ile ortaya konulması tarihin, tarihçilerin görmezden gelemeyecekleri bir görev durumuna gelmiştir.

Bir kez daha belirtmek gerekir ki, artık bu dönemin başkalarının çıkarlarına göre yorumlandığı, emirle yazdırılmış bir tarih değil olayların doğru şekilde ele alınıp incelendiği ve gerçeklerin tüm çıplaklığı ile ortaya konulduğu gerçek tarihe gereksinim vardır. Yeni kuşak öncelikle bunu bekliyor. Asla unutulmamalıdır ki Kafkas savaşları tarihimizin ve geleceğimizin temeline koyacağımız ana temadır. Böyle olduğu içindir ki, bu konuyu bize dikte ettirildiği şekli ile kabullenip geçemeyiz. Tüm gerçeklerin ortaya konulması, gereken derslerin çıkartılması ve yeni kuşağın bu acıyı, nedenlerini, sonuçlarını eksiksiz ve doğru olarak bilmesi bizlerin üzerinde bir borçtur.

Tarihini bilmeyen bir halk, geçmişine sahip olmayan bir halk, geleceğine de sahip olamaz.

Artık yeter.Eğer Wubıhların akıbetine uğramak istemiyorsak. Eğer yaşadığımız acılardan biraz olsun ders alacaksak, eğer bunlardan bir sonuç çıkartacaksak, eğer yarınlarda güzel bir şeyler yaratacaksak olaylardan gereken dersleri alma zamanımız çoktan geldi geçiyor.


Kermokuıe Hamıd
Çeviri: Ergün Yıldız
Nalçik 1989

Kafkas sürgününde Genellikle deniz yolunu tercih eden Kafkas Halkları için yeterli ulaşım aracı olmadığı gibi ulaşım fiyatlarıda yüksekti. Ulaşım için Fevaid-i Osmaniye, Tersane-i Amire, Tuna Kumpanyası, Bursa Şirketi ve Rus Kumpanyasına ait vapurların yanında Türklere ait eski balıkçı tekneleride kullanılıyordu. Rus yetkililere göre Kafkasyalılar, Türk tekne sahipleriyle doğrudan pazarlık yapıyorlardı. Tekne sahipleri, teknelerinin tonajı üzerinde insanı tekneye tıka basa doldurup karadenize açılmaktaydı. Bu da deniz kazalarına davetiye çıkartıyordu. Pek çok Kafkasyalı yolculuk öncesinde bekleme kamplarında hastalanmıştı. Kış mevsiminde yolculuk sırarında da aç ve çıplak oldukları ve sıkışık durumda seyahat ettikleri için bitkin düşmüşlerdi. Kafkasyalıların pek çoğu ya yolculuk esnasında ölmüş ya da hastalıklı olarak Osmanlı topraklarına ulaşmıştı. Her gemiden 5-10 ölü çıkartılıyordu.

Tüm bu zorluklar içerisinde yapılan deniz yolculuğu sırasında veya Osmanlı limanlarına vardıktan sonra tahminen 500.000 kişi hayatını kaybetmiştir. Bununla birlikte sağ kalanlardan hasta olan yüzlerce Sürgün Kafkasyalı Samsun iskelesine ulaşırken, pek çok ceset te Karadeniz sahillerine vuruyordu. İstanbuldaki rus elçisi İgnatiyef petersburga gönderdiği bir raporda ‘Düşmanlarımız Mahvoluyor’ diyerek Sürgünü yaşayan Kafkasyalıların yolculuk esnasında içinde bulunduğu elim ve vahim durumu özetliyordu. 

Uzun ve yorucu yolculuk sonucunda yüz binlerce Kafkasyalı Osmanlı topraklarına ulaşabildi. Doğrudan Samsun’a ulaşan Çerkeslerin yanında önce Trabzona gelip, sonradan daimi iskan bölgelerine gönderilmek üzere Samsun’a sevk edilen sürgün edilen diğer Kafkas Halklarınada rastlanmaktaydı. 

Sürgün Edilen Kafkas Halklarının Samsunda Geçici iskanı 
Samsun’a gelen Çerkeslerin canik sancağı dahilindeki kasaba ve köylerde, sürgün kamplarında ve kısa süreliğine çadırlarda iskan olunmaktaydı. Kaza Merkezlerinde ve köylerde iskan olunanların hepsi daimi statüde iskan edilen Çerkeslerden oluşmaktaydı. Bunlardan bir kısmı hava şartları dolayısıyla daimi iskan bölgelerine gönderilmeyi bekleyen göçmenlerdi. Örneğin Ekim-Kasım 1860 ile 16 Şubat 1861 tarihleri arasında Samsun’a gelen 3.010 Çerkesden bir kısmı canik sancağı dahilinde iskan edilirken; kalanlar, geçici olarak Amasya Sancağına ve Rumeliye sevkedilmek üzere İstanbula gönderildiler. Bununla birliket Akçay, terme ve Havza’nın köylerine muhtelif tarihlerde Çerkes yerleştirilmiştir. 

AKÇAY KAZASI KÖYLERİ 
Doğan Avcı, Hüseyin Mescidi, İnebeli, Sakarlı, Saray, Tutbıçağı, Aşağıkerfi, Karamahmut, Elmeköy, köbucağı, İmanalisi, Karabahçe, Alişar, Süleymanlı, Koyunlu, Emiryusuf

TERME KAZASI KÖYLERİ 
Şeyhli, Hülya, Küreküs 

HAVZA KAZASI KÖYLERİ 
Nef-si Havza, Arslançayır, Mismilağaç, Ağcamahmud, Kemerez, Çeltek, Salariç, Boyalıca, Yavicek, Mürsel, Kayacık, Hilyas, Yenşce, Karacavirantaş, karga,Karagöçmüş Çiftliği, kamlık, kal’a, Lerdöğe, karahalil, Turnik, Şeyhler, Belek, Elmacık, Çakıralanı, Kidirli, Derehoy, Dere, Sivrikise, Şeyhsafi, Kerem, Susuz, Emir 

Çerkesler, Çarşamba tarafına iskan olunmak üzere önceleri kayıklarla naklediliyordu. Ancak Çerkesleri taşıyan bazı kayıkların batması üzerine karayolu kullanılmaya başlandı. Çarşambada Kumluk mevkiinde yerleştirilen göçmenler için en önemli sorun, arazilerin bataklık olmasıydı. Bu nedenle Çerkesler arasında hastalık ve ölüm vakaları görülmesi üzerine hükümet, Çarşamba tarafındaki Çerkeslerin uygun yer buluncaya kadar kavak’ta geçici iskan edilmelerini sağladı. Kavakta geçici iskan edilen çerkeslerin kabile reislerine mizaçlarına uygun boş arazi bulmaları talimatı verilince, onlarda bir takım zorluklardan sonra Ladik’te Akpınar dağının eteklerine yerleştiler. Ancak Çerkeslerin iskanında devlete ait boş arazileri tapusuz olarak kullanan kişilerin muhalefetiyle karşılaşıldı. Aynı zamanda bu kişilerin siyasi nüfuzlarını kullanarak Çerkeslerin iskanını geciktirdikleri görüldü. 

Sürgün edilen Kafkas Halklarının nüfusunun fazlalığı dolayısıyla kaza ve köylere yerleştirilemeyenler; Kılıçdede, Kurupelit, Dereköy, Derbend veKumcağızdaki kamplara yeleştirildiler. Ayrıca Çerkeslerin sefaletten kurtulup uygun yerlere yerleştirilmeleri için bölgenin önde gelen hanedan veya kişileride arazi bağışlamaktaydılar. 

Samsun’a gelen Çerkeslerin sayısı o kadar fazlaydı ki Kılıçdede Dergahı önündeki kumsaldan Çarşamba Tarafındaki Kabakum Mevkiine kadar yaklaşık 80.000. Çerkes açıkta toplanmıştı. Sonradan gelenler Giresun, Ünye ve Sinop iskelelerine yönlendirilmeye çalışıldıysa da bundan olumlu netice alınamadı. 

Sürgün Edilen Kafkas Halklarının Samsunda Barınma Sorunları 
Sürgün edilen Kafkas halklarının barınma sorunu idari birimlerin mülki amirlerine gönderilern talimat doğrultusunda çözülmeye çalışılmaktaydı. Talimatta Çerkeslerin birer ikişer hane olmak üzere köy ve kasabalara dağıtılarak masraflarının yerli ahali tarafından karşılanması istenmekteydi. Ayrıca miri ve metruk arazi ile sahipsiz hanelere çerkesler yerleştirilecek tamir işlerinde yerli ahalinin desteği sağlanacaktı. Bununla beraber Çerkesler ortakçılık ve amelelik yapacak veya vakti yerinde olan ahali de çerkeslere yardım edecekti. 

Çerkesler münferiden iskan olunmalarına karşı çıkıp, kabile olarak bir arada iskan olunmayı istiyorlardı. Bu isteğe yönelik olarak hükümet, miri ve metruk araziler üzerine her biri 250 kuruşu geçmeyecek şekilde otuzar kırkar hane yapılmasına karar verdi. Hanelerin yapılacağı arazinin suyu ve havası göçmenlerin uyum sağlayabileceği özellikte olacaktı. Masraflar öncelikle kaza halkından toplanacak iaşe ile karşılanacaktı. Eğer halktan toplanan yardımlar yeterli olmasa açık hazinece kapatılacaktı. 

Çerkesler için yapılan evlerde dikkat edilecek bir husus ta evlerin ebniye nizamnamesine uygun yapılmasıydı. Hükümet, canik mutasarrıflığını nizamnamenin uygulanmasına dikkat etmesi için uyarmıştı. Ancak mert ırmağı çevresinde Müslüman göçmenlere ev yapılması için tahsis edilen kumluk mevkiine arsa mülkiyeti ve bina ruhsatı olmadan 54 tane kulube şeklinde kaçak ev yapıldı. Otuz yıl boyunca yıkılmayan bu kaçak evler, II.Meşrutiyetin ilanı ile çıkartılan imar affı kapsamında yalnızca ruhsat teskeresi harcı alınarak yasal hale getirildi. 

Müslüman ahali göçmenlere yardımcı olmakla beraber zamanla ekonomik yükün artması, tapusuz kullandıkları orman ve meraların ellerinden alınıp Çerkeslere verilme olasılığından dolayı çevrelerinde göçmenlerin iskanına karşı çıkmaya başladılar. Ayrıca Çerkeslerin huzur bozucu davranışlarından çekinmeleri bu karşı çıkışa etendi. Hükümet, gelen şikayetler üzerine mahalli yöneticilerden bu tür sorunları çözme hususunda gayret göstermelerini istedi. 

Sürgün Edilen Kafkas Halklarının Sağlık Sorunları
Gelen çerkeslerin yarıya yakını karahumma, tifüs, ve çiçek gibi hastalıklara yakalanmıştı. Hastalarla ilgilenenlere hastalığın sirayet ettiği görüldüğünden Samsunda halk ve görevliler hastalığa yakalanmaktan korkuyorlardı. Mekteb-i Funun-i Tıbbıye’den ısrarla doktor istenmesine rağmen bir doktora 4-5 bin hasta düşmesinden ve hastalık kapma korkusundan bölgeye gitmeye istekli kimse yoktu. Hükümet 1864 ‘ün ocak ayındaki doktor talebine ancak Ağustos ayında Mahmud Yusuf Efendinin görevlendirilebilmesiyle cevap verilebildi. Doktor sıkıntısı çekildiği sırada Samsun Karantina tabibide vefat etti. Samsun karantinası için hükümet, 1.000 kuruş olan karantina doktoru maaşını ancak 2.000 kuruşa çıkarttığında doktor bulabildi. Karantina doktorunun yokluğunda bir kısım hasta çerkes, samsundan posta vapurlarıyla istanbula gönderilip, haydarpaşada karantinaya alındı. Tüm çabalara rağmen 19 mayıs 1864 günü trabzondaki İngiliz konsolosunun raporuna göre, Samsuna yaklaşık 40.000 kişi indirilmiş ve 48 saat içinde 500 kadar Çerkes ölmüştür. 

Mayıs 1864 ten Şubat 1865 e kadar samsundaki ölü sayısı 11.774 tür. Samsun merkezinde 1864 Ağustosunda günde ortalama 15-16 kişi vefat ederken, sonraki tarihlerde bu sayı 2-3 e düşmüştür. Kurupelitte 30-40, Kılıçdede ve Terme de 45-50, Çarşamba da da bu sayı 55 civarındadır. 

Samsunda doktor sıkıntısı çekilmesi ve hasta sayısının fazla olması ölüm oranlarının yüksek olmasının birinci sebebi olarak görülebilir. Ölümlerin bir diğer sebebi Samsunda iskan için yeterli arazi yokluğundan göçmenlerin bataklık bölgelere yerleştirilmeleridir. Hükümet sonradan Çerkeslerin sağlık koşullarının iyileştirilmesine yönelik bir hastane açıp, çocukalara aşı yapmak ve hastalara bakmak için memurlar görevlendirildi. Hükümet 1867 yılından itibaren Abaza kabileleri daha gelmeden Trabzon, Canik ve Sinop’a İstanbuldaki hastanelerden birer doktor göndererek tedbiri önceden almaya çalıştı. Ayrıca bu doktorların Müslüman olmasının daha uygun olacağını özellikle belirtti. 

Sürgün Edilen Kafkas Halklarının iaşe ve Giyecek yardımı
Samsuna gelen Çerkeslerin aç ve çırıl çıplak olup üzerlerinde setr-i avret edecek elbiseleri dahi yoktu. Açlıktan bitkin düşmüş Çerkesler arasında soğuklara dayanamayıp ölenler oldu. Bunun üzerine askeri depolardaki eski askeri kıyafetler Samsuna gönderilerek Çerkeslere dağıtıldı. Ayrıca Tophane dairesinde çalışanlarda yeni elbiseler yaptırıp Canik ve Amasyaya gönderdiler. Samsun yerli ahalisinden toplanan yardımlarla gömlek ve hırka tedarik edilerek Çerkeslere dağıtıldı. 

Çerkeslerin iaşe meselesine gelince 1865 yılına kadar her Çerkes için yüzer dirhemden 12.000 kiyye ekmek pişirilmekteydi. Yerli ahalinin ekmek tüketimi de göz önüne alınarak sıkıntı çekilmemesi için Amasya ve çevre kazalardan ekmek ihtiyacının karşılanması yolunada gidilmekteydi. Ancak Sürgün sayısındaki artışla ekmek üretimindeki artışın paralellik göstermemesi, memurların sorumsuzca davranışları ve bazı fırıncıların hastalığa yakalanma korkusuyla fırınları kapatmaları sonucunda ortaya bir takım sıkıntılar çıkmıştır. 1864’te yaşanan durumu İtalyan doktor Barozzi ‘İnsanlar uzun süre bitkiler, bitki kökleri ve ekmek kırıntılarıyla yetindiler’ sözleriyle ifade etmektedir. 

İaşe tedarikinde yaşanan sorunlardan biri de ekmeğin gramajının eksik olmasıydı. Fırıncılar, üç günde bir kaza meclisine çağırılıp, ekmeğin gramajı ve pişkinliği konusunda uyarılmaktaydı. Buna rağmen Kumcağız mevkiindeki Çerkesler için ekmek üreten Bafralı üç fırıncının ekmekleri eksik gramajlı çıkmıştır. 

1865 yılında yayınlanan talimathanede ekmek ihtiyacının karşılanması sorununa da değinilmiştir. Ekmek ihtiyacının karşılanması için kaza meclislerinden bir katip ile Çerkeslerden hoca veya ihtiyarlarca önce Çerkeslerin sayısı tespit edilecek, on yaşına kadar olanlara yüz dirhem, yukarısınada yarımşar kiyye ekmek verilecekti. Fırınlara yapılan ödemelerin listesi aylık olarak tanzim edilip İstanbuldaki Muhacirin komisyonuna gönderilecekti. 

Çerkeslerin sayısının beklenenin üzerinde olmasından dolayı 1865 yılındaki talimatnamenin 6.Maddesine göre daimi iskan tarihi itibarıyle üç yıl gelmiş olanlar öşür vergisi ödeyecekti. Alınan bu vergi sonradan gelen ve geçici olarak iskan edilen Çerkeslere ekmeklik ve tohumluk ihtiyacını karşılamak üzere verilecekti. 

Samsuna gelen çerkeslerin yaşam koşullarının iyileştirilmesi için yapılan çalışmaların düzenli olarak yürütülmesi ve denetlenmesine yönelik bir takım tedbirlerde alınmaktaydı. Bu bağlamda 1860 yılında Canik mutasarrıflığınca liva meclis ağası Numan Ağa çerkeslere yönelik yapılan çalışmaları yürütmekle görevlendirildiyse de hükümet, bu görevlendirmeyi uygun bulmayıp merkezden görevlendirmeler yaptı. 1861 de Binbaşı Davut efendi, 1863 te Salih bey, 1864 te Yaver efendi canik sancağındaki Çerkes işleri için görevlendirilen memurlardı. İskan memurlarının suistimalleri neticesinde Çerkeslere verilen arazilerin 1869 yılında muhacirin talimatında belirtilen miktardan fazla veya eksik verilmesi durumunun düzeltilmesi için Anadolu 4 bölgeye ayrılıp, her bölgeye yeni memurlar görevlendirildi. Bu meyanda Trabzon sancağı, cank sancağı ve lazistan sancağından sorumlu olarak Besim efendi Trabzon vilayetine gönderildi. Besim efendi, vilayet merkezinde ikamet edecek; ancak gerek görürse kazaları ve livaları dolaşacaktı. 

Sürgün Edilen Kafkas Halkları ve Samsunda Asayiş
Samsuna sürgün edilen çerkeslerin gelmesiyle birlikte bir takım asayiş problemleri ortaya çıktı. İlk olarak iskan olunacakları mahallere gitmek istemeyen Çerkeslerle iskan olundukları halde bulundukları arazileri terk edip Samsuna gelenler sokaklarda gezmekteydiler. Bunların sayıları birkaçbini bulmaktaydı. Oysa iskan olunan göçmenlerin Osmanlı tabiyetine geçtikleri için kadim Osmanlı tebaası gibi kanunlara uymaları gerekmekteydi. Kabile şeklinde yaşam tarzını Osmanlı topraklarındada devam ettiren çerkesler, vatan-ı asliyelerine döneceklerini söyleyerek mürur teskeresi almaksızın Sivas ve Konya gibi eyaletlerden kalkıp Samsuna kadar gelebiliyorlardı. Hükümet ise anadoluda iskan olunan göçmenlerin yerlerini izinsiz terk etmelerine mani olunmasını, gerekirse tevkif edilerek uygun mahallere iskanlarının sağlanması talimatını veriyordu. Talimata binaen iskan yerlerini terk etmiş çerkesler, misafir olarak birçok köye ve uygun mahallere dağıtıldılar. Ancak bu önlemler dahi sorunları çözmeye yetmedi. 

Çerkeslerin silah taşımalarıda asayiş bozukluğuna yol açmaktaydı. Silah neredeyse Çerkeslerin ayrılmaz bir parçasıydı. Hicri 1286 tarihli Trabzon vilayet salnamesi, Çarşamba kazasındaki Çerkeslerin altı defa patlar tabanca ve tüfenk ve kama imal edip, Samsun vesair yerlerde sattıkları belirtilmektedir. Silah yapan Çerkesler, silah taşımamaları için defalarca ikaz edilmiştir; ancak bu alışkanlıklarından vazgeçmemişlerdir. 

Osmanlı hükümeti, Samsundaki asayişin sağlanması için 1864 yılında Yüzbaşı Hüseyin Ağa nezaretinde 20 zabıta ile üç teftiş zabitini durumu tahkik etmek ve Çerkesleri kontrol altına almak için Samsuna gönderdi. Ayrıca yapımına önceden başlanmış olup bitirilememiş kışlanın ödenek ayrılarak hemen bitirilmesi hususunda ve IV. Ordu’ya bağlı bir veya iki bölüğün buraya konuşlandırılmasının da asayiş sağlanmasında etkili olabileceği üzerinde fikirler beyan edildi. 1869 yılında Çerkeslerin durumunu denetlemek için trabzona gönderilen Besim Efendi ye kabile reislerini kanunlara ve silaj taşıma yasağına uymaları için ikaz etme görevide verildi. 

Sürgün Edilen Kafkas Halklarının Daimi İskan Yerlerine Nakledilmeleri
Geçici olarak samsunda bulunan Çerkesler, kış mevsimi bitiminde genellikle Anara, Sivas, Konya, Erzurum, izmid ve Amasya’ya sevk edilirken azda olsa Rumeliye gönderilmişlerdir. İskan bölgelerine sevk edilen Çerkeslerin ellerinde varsa pasaportları alınıyor ve isimlerinin yazılı olduğu bir deftere kaydolunup göçmenin komisyonuna gönderiliyordu. 

Çerkeslerin Samsundan daimi iskan bölgesine kadar yapacakları yolculukta rahatlarını temin etmek amacıyla kendilerine yardımcı olmak için hayvan tedarik ediliyor; dilini anlamadıkları bir ülkede, yolunu bilmedikleri topraklara giden Çerkeslere gerekirse mihmandarlarda eşlik ediyordu. Ayrıca yolculuk esnasında ihtiyaçlarının karşılanması için, 15 yaşından büyüklere 2 kuruş, küçüklere ise 1 kuruş yevmiye verilmekteydi. 

İskan edilecekleri bölgelere gönderilecek olan Çerkesler zaman zaman iskan yerlerini beğenmeyip ellerindeki iskan olunacakları yeri belirten pusulaları yok edip, arzuladıkları yönde kabile olarak topluca iskan edilebilecekleri arazi talep ediyorlardı. Bu tür taleplerin de çözümü genellikle kabile reislerinin bizzat istanbula gidip, muhacirin komisyornu yetkilileriyle görüşmeleriyle sağlanıyordu. Bu görüşmeler sonucunda çıkankarar genellikle yerli ahaliye zarar vermedikçe Çerkeslerin istedikleri yerlere iskan edilmesi şeklinde sonuçlanmaktaydı.

Kaynak: Samsun Büyük Şehir Belediyesi Geçmişten Günümüze Samsun

Baylar, Samsun’a 6 gün önce geldim. Kentin ve talihsiz göçmenlerin içinde bulundukları durumu tarif etmeye sözcükler yeterli değil. Kentin hanlarında, harabe binalarında ve ahırlarında yığılan Çerkeslerden (8.000 ila 10.000 kadar) gayri, Irmak ve Dervent’teki kamptan gelen 30.000’i aşkın insan meydanları doldurmakta, caddeleri tıkamakta, sahipli arazilere girmekte, her yeri işgal etmekte ve gün boyu buralarda kaldıktan sonra ancak gün batımından sonra ortalıktan çekilmektedir. Kapı eşiklerinde, dükkân önlerinde, yolların-meydanların orta yerlerinde, bahçelerde, ağaç diplerinde, her yerde, hasta, ölmek üzere ve ölmüş insanlar dolu. Göçmenlerin bulunduğu her yer, her sokak köşesi, uğradıkları her bir nokta bir enfeksiyon yatağı haline gelmiştir. Karantina bürosunun birkaç adım ötesindeki ancak 30 kişi alabilecek bir depo binası önceki güne kadar hepsi hasta veya ölmek üzere olan 207 kişiyi barındırıyordu. Ben bu bulaşıcı hastalık yuvasını boşaltmayı üstlendim. Bu korkunç izbenin içine girmeyi hamallar bile reddetti. Oradan, değerli iş arkadaşım Ali Efendi’nin yardımı ile çürüme halinde birçok ceset çıkarttım. Bu olay kentte kalmalarına izin verilen göçmenlerin acıklı durumu hakkında bir nebze fikir verebilir. Trabzon’da gördüklerim Samsun kentinin sergilediği ürkünç manzara ile kıyas kabul etmez.

Kamplar ise bundan daha az iğrenç bir manzara sergilemiyor. 40.000 ila 50.000 kişi, kesin bir yoksulluk içinde, hastalıkların saldırısı altında, büyük kısmı ölüp giderek, başlarının üzerinde bir çatıdan, ekmekten ve mezardan bile mahrum, buraya atılmış durumdadır.

Mutasarrıfı, donup kalmış ve böylesi bir acil durumda ne yapacağını bilemez durumda buldum. Ata Bey’in ne parası var ne de kredisi. Ölüleri kaldıran adamlara ödeyecek parası bile yok. Pazarda ona peşin parasız hiçbir şey verilmiyor. Kefen için birkaç metre kaput bezi bile. Göçmenlerle ilgilenecek hiç kimse yok. Ölüleri gömmek için bir düzenleme yok. At yok, araba yok, tekne yok, hiçbir şey yok.

Büyük çoğunluğu günlerdir bir şey yememiş olan göçmenleri beslemek için derhal çare bulmak gerekiyordu. Birçok mısır tüccarına ve özellikle de Bay Serkis Kirorkyan’a başvurdum. Onları Mutasarrıfla bir araya getirdim. Şimdi onların sağladığı unu kullanmaktayız. Benimle birlikte buraya gelen İsmail Bey her bir göçmene günde 50 Dram (yaklaşık 200 gr. Ç.N ) ekmek verilmesini gözetiyor. Ayrıca, bir miktar da hint mısır unu buldum ve bu kısıtlı olanaklarla 70.000 ila 80.000 sürgüne biraz rahatlık sağlayabildik.

İkinci sorumluluğum ölülerin kaldırılması için bir düzenleme yapmaktı. Bunun için karantina bürosunun sandığına başvurmam gerekti. Orada birkaç yüz lira buldum. Sonra kentin boşaltılması ve limandaki 11 gemi ve 7 büyük sandalda bekletmekte olduğum Çerkeslerin karaya çıkarılması için girişimde bulundum. Yolcular kentten birkaç mil uzaktaki Kumcuca’da karaya çıktılar. Buraya son üç günde kentteki kovuklardan çıkardığım 3.000 ila 4.000 kişiyi yolladım. Kentin boşaltılmasına devam ediliyor, ancak sandığın kaynakları da tükenmek üzeredir.

Çözmek zorunda olduğumuz sorun mutlak para ve polis gücü yokluğudur. Hükümet kargaşayı önlemek için parasal desteği ve bir polis gücünü sağlamakta acele etmelidir. Şu an burada, yiyecek ekmeği olmayan 70.000 ila 80.000 kişi bulunmaktadır ve bunların kargaşa yaratabilecek davranışlarını denetim altına alabilecek hiç kimse yoktur. Keşke Ekselans Büyük Vezir buraya gelip bu kadersiz kentin ve kampların sergilediği manzarayı görebilseydi.

Türk Hükümetinin bu kadar büyük bir nüfusu başka bir yere çabucak taşımasının kolay olmadığının bilincindeyim. Ne var ki, göçmenler için gerekli para miktarını yollayarak Mutasarrıfa yardımcı olabilecek de yalnızca Hükümettir. Parayla kent ve Irmak boşaltılır, göçmenler Kumcuca veya Dervent’te sağlıklı kamplara yerleştirilebilir, giyecek, çamaşır, sabun hemen satın alınabilir, erzak temini garanti edilebilir. Bir kez daha yineliyorum: Burada 70.000 ila 80.000 göçmen var. Birkaç güne kadar bu sayı ikiye katlanacaktır. Böylesine büyük bir insan kitlesi nasıl denetlenebilir? Nasıl beslenir ve gereksinmeleri nasıl karşılanabilir? Bu göçün bu şekilde kendi haline bırakılması gerçek bir felaket olacaktır.

Limanda, 10.000 Çerkes’i İstanbul Boğazı ağzındaki büyük limana taşıtmak amacıyla kiralamaya teşebbüs ettiğim 10 ila 20 büyük tekne var. Kaynak yetersizliği nedeniyle yola çıkmalarını ertelemek zorunda kaldım.

Sonuç olarak, Mutasarrıfın hiç parasının olmadığını belirtiyorum. Burada günlük ekmeğe gereksinimi olan 70.000 ila 80.000 kişi vardır ve burada yeterli unumuz olsa bile mevcut fırınlar yeterli olmayacaktır; peksimete gereksinimiz vardır. Açlıktan ölenler vardır ve dört gündür günlük tayınlarını alamayanların sayısı da çok fazladır.
Görevli sağlık müfettişi, Barozzi , 
“Çerkes Göçü”, The Times, 13 Haziran 1864, Sayfa 10
Report to the Board of Health of the Ottoman Empire, Samsun, May 20, 1864

Arşivler milletlerin hafızası mesabesindedir. Her bir arşiv belgesi, bir milletin tarihinde cereyan etmiş bir olayı, kronolojik, ekonomik, politik, sosyolojik vb. bir çok açıdan aydınlatır. Osmanlı Arşivleri, gerek tarihi derinlik, gerek muhafaza sistemi ve gerekse belge adedi itibarıyla dünyanın önde gelen arşivleri arasındadır.

Otuz kadar ülkeyi doğrudan, diğer onlarca ülkeyi de dolaylı olarak ilgilendiren Osmanlı Arşivleri, en geniş belge yelpazesine sahip bir hazine olarak, bir çok millet için, özellikle de Kafkasyalılar için hala keşfedilmeyi beklemektedir.

Tehcir, sürgün, iskân, oryantasyon gibi hayati meselelerle ilgili binlerce belge barındıran Osmanlı Arşivleri'nin en büyüğü Başbakanlık Osmanlı Arşivi'dir. Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi, Şer'iyye Sicilleri Arşivi, Tapu arşivleri ve yerel arşivler yanında Türkiye sınırları dışında kalmış Osmanlı Arşivleri de bulunmaktadır.

İkiyüz milyona yakın belge ihtiva eden Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde tasnif çalışmaları hızla sürmekle birlikte, bu güne dek ancak beşte biri araştırmaya açılabilmiştir. Hizmete sunulan binbeşyüz kadar katalogu senelerce tarayarak Kafkasya ile ilgili belgeleri inceleyen değerli araştırmacı dostlarımızın çalışmalarından siz duyarlı izleyicilerimizi de haberdar etmek istedik. Dört asır süren ve milyonlarca insanın kanına mal olan Rus-Kafkas savaşlarının bittiği ve 'Büyük Çerkes Sürgünü'nün başladığı 21 Mayıs 1864 faciasının 139. yıldönümünde, tarihin karanlıklarında kalmış ve tüm zamanların en büyük nüfus hareketlerinden biri olan bu büyük olaya ışık tutacak belgeleri sizlerle paylaşmak istedik.

Her hafta yeni bir belge bulacağınız bu sayfada Osmanlı Arşivleri'nden, zaman zaman Rus, İngiliz ve Gürcü arşivlerinden örnek vesikalar sunacağız sizlere. Mazi bilgimizin güçlenmesi, hal bilgimizin berraklaşması ve istikbal perspektifimizin büyümesine katkı sağlaması temennilerimle...


BOA, İ.MVL (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade-i Meclis-i Vâlâ),

Belge no: 20949, 23 Şa'bân 1278*

Özet: İskân-ı Muhâcirîn Komisyonu görevlisinin, Kabardey, Hatukay ve Çeçenler'den oluşan yaklaşık bin hane Çerkes muhacirinin Uzunyayla'da yerleştirilmesi husunda yürütmüş olduğu hazırlık çalışmalarını içeren ve Sadaret'e (Başbakanlığa) sunulmuş 1861 tarihli rapor.

"Cânib-i Seniyyu'l-Cevânib-i Hazret-i Sadâretpenâhîye

Ma'rûz-ı çâker-i kemîneleridir ki Min gayr-i liyâkat mukaddemce Ankara tarafına vukû'bulan me'mûriyet-i 'âcizânem iki esas üzere mübtenî olup onun birisi Uzunyayla'da iskân olunan muhâcirînin tesallut-ı eşkiyâ-yı aşâyirden muhâfazasıyla i'âde ve istihsâl-i vesâil-i âsâyiş ve ma'mûriyeti ve diğeri iskân-ı aşâyir maddesi olduğuna ve bu memûriyetimin merkezi Ankara Eyaleti ve dâiresi Maraş ve Harput sancaklarıyla Konya ve Sivas ve Adana eyaletleri bulunduğuna mebnî olbâbda taraf-ı kemterâneme i'tâ buyurulan ta'limât-ı seniyyeyi istıshâben buradan doğruca merkeze gidilerek Kabartay kabilesinden sekiz yüz elli hâne Uzunyayla'nın Sivas cihetinde teşkîl olunan Mesudiye nâm kazaya ve üçyüzellibeş hânesi dahi Kelmikâd? ve Kazâbâd ve Kazâ-i Erba'a ve Yıldız ve Sivas illeri kazâlarında te'sîs ve binâ kılınan hânelere yerleştirilip sâye-i keremvâye-i cenâb-ı mülûkânede esbâb-ı tavtîn ve terfîhleri istihsâl kılınmış ve yine mezkûr Kabartay kabilesiyle Altıkesek ve Hatukay ve Çeçen kabilelerinden Uzunyayla'nın Kayseriye kıt'asına musâdif olan mahallerinde tevattuna tâlib bulunan binotuzdokuz hâne için geçen sene iki yüz dokuz hâne yapılabilmiş ise de her nasılsa yerleşmek müyesser olamamış olduğu halde bunlar dahi Cemâziye'l-evvel 78 tarihiyle takdîm kılınan lâyihâda arz ve beyân olduğu vechile Afşar'ın terk eylediği hânelerle mezkûr hânelere yerleştirilerek ve Aziziye ve Mesudiye nâmıyla kazâlar teşkîl olunarak ber-vefk-i matlûb îvâ' ve iskân edilmişdir İskân-ı aşâyir meselesine gelince bunların en serkeş ve vahşîsi Afşar aşîreti olarak işe onlardan başlanmak lâzım gelmesiyle beraber ahvâl-i ma'lûmelerine ve nüfusça cem'iyyetlerine mebnî tutulacak tedbirin şu vakitte mûcib-i gâile olacak sûrette olması ehemm ve elzem olduğundan ve muahharan olbâbda şeref-sâdır olan emirnâme-i sâmînin ahkâmı dahi ol merkezde bulunduğundan bu sûret aranılmakta bulunduğu halde zât-ı şevketmeâb-ı hazret-i pâdişâhînin muvaffakiyyet-i seniyyeleri eseri ve diğer taraftan dahi olunan nesâyih ve te'mînât ile muhâcirînin oralara yerleştirilmiş olması te'sîriyle aşîret-i mezkûrede hiçbir gûne vahşet ve şekâvet görülmeyerek bil'aks muhâcirîne haneler terketmek ve i'âneler eylemek gibi hizmetlerde bulundukları gibi mukaddemâ Bâb-ı Âlî'ye arz ve beyân olunduğu üzre emr-i iskânları dahi sâye-i teshîlâtvâye-i pâdişâhîde bi's-suhûle hâsıl olmuş ve binâen'aleyh maslahât gâilesizce bitmiştir.

Sâye-i me'âlivâye-i hazret-i pâdişâhîde işbu icraât havâlî-i merkûmede geşt ü güzâr ve ibâdullaha rahne ve hasâr etmekte olan Tâcirlü ve Delikanlu aşîretlerinin dahi pây-ı hasar ve ziyanlarını oralardan kat' etmiş olmasıyla beraber bu asâyişin devamını istihsâl eylemek lâzımeden olduğundan mezkûr Uzunyayla ve havâlîsinin kapı ve kilidi makâmında bulunan ve Elbistan kazasında Tâcirlü yaylağı denilen mahalle yerleştirilmek için üçyüzseksen kadar muhâcir hâneleri zikr olunan Elbistan'a gönderilmiş ve Sivas ve Amasya ve Bozok taraflarına vürûd eden muhâcirlerden daha beş altıyüz hanenin mahall-i mezbûra gönderilmesi takviyyeti mûcib olacağından avdet-i çâkerânemde bunun dahi îcâbı icrâ olunacağı ve bimennihi Te'âlâ hulûl-ı evvel-i baharda bunların iskânı maddesi tamamıyla hâsıl olarak matlûb olan devam-ı emniyet kaziyyesinin tamamıyla husûle geleceği derkâr bulunmuştur ve bu kâbilden olmak üzere Kayseriye sancağında kâin Köstere? kazasına tâbi' Harmancı nâm arâzî-i vesî'ada Lek ve Garanitli? aşîretlerinin meştâları Adana eyâleti dahilinde ise de müsâ'adelü tutmalarından mı veya bir başka mütâle'adan mıdır her ne esbâba mebnî ise şimdiye kadar iskânları hâsıl olamamış ve bunlar yaz günleri mezkûr Harmancığa geldikçe ahâli-i mezkûrenin mezrû'ât ve harmanlarına itâle-i dest-i te'addî ve hasar ve daha türlü türlü harekât-ı bağiyânede inat ve ısrar edegeldikleri vâsıl-ı sem' ve tahkîk ve istihbâr olunduğundan sâye-i hazret-i şâhânede aşâyir-i merkûmenin dahi insidâtda şekâvet ve mazarratları zımnında oraya dahi biraz muhâcirîn iskânı tasavvurunda bulunduğu halde Aydın tarafından ve Çeçen kabîlesinden ikiyüzkırk kadar hane gelmiş olmasıyla bunlar teşvîkât-ı lâzıme îfâsıyla mezkûr Harmancığa gönderilmesi kararlaştırılarak îcâbı derdest-i icrâ bulunmuş ve bu sûretten bi'l-cümle halk memnun olarak hatta Kayseriyye ahâlisi memnuniyet-i hâsılalarını i'lânen bin kile hınta i'tâ eylemiş ve lazım gelen haneleri bimennihi Te'âlâ evvel-i baharda inşâ olunacağı bedîhî ve fakat burası dahi daha üçdörtyüz hane ikâmesiyle kuvvetlendirilmeğe muhtâc bulunduğundan mevrûd hanelerden buraya dahi ol miktar hanelerin gönderilmesi musammem bulunmuştur.

Mukaddemâ gelmiş olan muhâcirînin lâzim'ut-tesviye daha birçok işleri olmasıyla beraber bir taraftan dahi peyderpey muhâcirîn kabîleleri vürûd etmekte olduğundan Ankara ve Sivas eyâletleri cihetince olan memûriyyet tamamıyla îfâ olunamamış ise de hasb'el-mevsim bunların esbâb-ı iskâniyeleri emrinde bir şey yapmak kâbil olamayacağından ve beyhûde ma'aş alarak emrâr-ı evkât etmekliğimi ubûdiyyet-i âcizânem tecvîz etmeyerek Konya eyâletinde vâki' Beyşehri Gölü'nün Konya Ovasına icrâsı ve keyfiyât ve mesârifâtını keşf eylemek dahi mesâil-i memûriyyet-i bendegânemden bulunduğundan bimennihi Te'âlâ muhâcirîn ve aşâyirce olacak bakiyye-i icra'ât şayân buyurulacak ruhsat-ı seniyyeye göre bi'l-avdet evvel-i baharda ikmâl olunmak üzere mezkûr gölün keşfinden sonra bazı ifâdât-ı şifâhiyye zımnında Dersa'âdet'e avdet-i âcizânem keyfiyyet-i makâm-ı mu'allâ-yı sadâretpenâhîlerinden bi'l-istîzân şâyân buyurulan müsâ'ade-i seniyyeye mebnî mezkûr gölün keşfi zımnında Konya'ya gidilmişti.

Emr-i keşfe Beyşehri Gölü'nden başlanmak lâzım ise de iş bu göl müntehâsı olan Seydişehri'nde diger bir göl teşkil ederek bu göl dahi mukaddemâ ekser seneler Konya ovasına cereyân etmekte olduğu halde muahharan mecrâsı kapanmış idüğünden ve bu mecrânın küşâdı bu sene Konya Ovasına suyun cereyânıyla küllî fevâidi mûcib olacağı derkâr bulunduğundan ve Beyşehri Gölünün başka tarîk ile de akıtılması mümkinâttan görünüyor ise de bunun tesviyesi mevsîm-i sayfa mütevakkıf olmasıyla bunun ba'dehu îcâbına bakılmak üzere mezkûr suyun sâlifu'z-zikr mecrâ-yı kadîminden icrâsı zımnında beraber olan mühendisler ve Konya meclis azasından birkaç zat ile mecrâ-yı mezbûre varılarak taraf-ı 'abîdânemden kırk bin kuruşa yakın akçe sarfı ve ikdâmât-ı kâmile ifâsıyla onüçgün zarfında binikiyüz arşın tûl ve on iki arşın arz ve bir arşından dört arşına kadar 'umkunda bir hendek küşâd olunduktan sonra Beyşehri tarafına azîmet ve ber-muktezâ-yı irâde-i seniyye bu göl dahi lede'l-keşf Dersaâdete avdetle keşf-i mezbûru mutazammın tanzîm olunan haritası leffen takdîm kılınmış ve tafsîlâtı haritaya merbût varakadan müstebân olacağı bedîhî bulunmuştur.

Bâlâda hâme-güzâr-ı arz u iş'âr olduğu üzere sâye-i tevfîkâtvâye-i hazret-i şâhânede mesâil-i memuriyetimin bir takımı bu suretle karîn-i hitâm olmuş ise de gezilecek mahallerin yek diğerini bu'diyeti ve icrâ-yı maslahatın teşettütü ve vaktimin darlığı ve şitânın duhûlü cihetleriyle muhâcirîn ve aşâyirce daha pek çok yapılacak şeyler olduğu gibi çend mâh mukaddem elviye-i merkûmeye vürûd edip müsâferet üzere bulunanların dahi yerleştirilmesi ve bunların ifâdelerine göre ba'demâ vürûd edeceklerin dahi vakit ve zamanıyla iskân kılınması ehemmiyyattan olup şâyân buyurulacak ruhsat-ı seniyye üzerine ba'de'l-'îd 'avdetle tez elden bunların elden çıkarılması ve ba'demâ zuhûr edecekler için mevâki' ve levâzım-ı iskâniye tehyî'e edilmesi lâzım geleceği derkâr olarak fakat Afşar aşîreti ile aşâyir-i sâirede nîmet-i bî-minnetimiz efendimiz hazretlerinin muvaffakiyet-i seniyyeleri eseriyle ber-minvâl-i muharrer şimdilik dâire-i medeniyyete duhûl ederek mukaddime-i emniyet ve âsâyiş hâsıl olmuş hükmüne girmiş ise de bunlar min'el-kadîm hâl-i bedeviyete alışmış ve hırsızlık ve yağmagerlik âdetlerini i'tiyâd edinmiş oldukları cihetle ednâ mertebe fırsat buldukları halde icrâ-yı habâsete cesâret edecekleri misillû muhâcirlerin ehl-i 'ırzından bî-edeb takımı ve söz anlamaz gürûhu daha çok olmak hasebiyle onların dahi arasıra bunlara sarkıntılık ederek bu iki kavim beyninde cidâl ve kıtâl eksik olmayacağı melhûz olduğundan ve her mahalde başka başka zaptiyeler var ise de aşiret takımı her nasılsa onlardan pek de ihtirâz etmemekte ve hükümetlerin icrââtınca dahi bazı mertebe zaaf gösterilmekte idüğünden muhâcirîn ve aşâyir-i merkûmenin emr-i iskânı tamamiyle hâsıl olarak bunlar sahîhan mazhar-ı medeniyet oluncaya kadar es'ârın ucuzluğu cihetiyle Sivas ve Kayseriyye'nin mevki' ittihâzıyla hiç olmaz ise oralarda yedi sekiz bölük suvâri ve mükemmel bir iki tabur şeşhâneci asâkir-i nizâmiye bulundurulması ve bununla beraber Aziziye her ne kadar kaymakamlıkla idare olunuyor ise de muhâcirînin kesreti ve sâlif'üz-zikr Aziziye ve Mesudiye kasabalarının cihet-i teşkili ve aşâyir cevelângahlarına kurbiyyeti mülâbesesiyle hükümet-i mahalliyenin iktidarlı bir halde bulunması mertebe-i vücûbda göründüğünden îcâbının icrâsı verilmesi ve doğrusu Anadolu halkı bunca tekâlif ile mükellef oldukları halde iskân-ı muhâcirîn emrinde pek çok fedakarlıklar etmekte iseler de bazı memûrîn taraflarından istenilen sûrette ikdâmât görülemediğinden 'avdet-i âcizânemde bu yolda teshîlât ve mu'âmelât-ı kâmilenin îfâsı zımnında iktizâ edenlere evâmir-i ekîde gönderilmesi vabeste-i irâde-i hikmet-ifâde-i hazret-i sadâretpenâhîleri olmağla her halde emr u ferman hazret-i men lehu'l-emrindir fî 23 Şaban sene 78 Bende Me'mûr-ı İskân-ı Muhâcirîn (Mühür: Muhammed ...?)"

Belge: 2- BOA, A.MKT.UM, 523/88

Özet: Samsun'a gelen 135 kişilik kafilenin Sivas civarındaki akrabaları yanında yerleştirilme talepleri, ilk bahar gelip hava şartları düzelene kadar yerine getirilemeyeceğinden, Yozgat civarında geçici olarak iskanlarının en güzel şekilde yapılması hususunda Ankara valisine gönderilmiş emir (1861 tarihli).

Ankara Mutasarrıfı Rıdvan Paşa'ya

Muhâcirîn-i Çerâkise'den Samsun iskelesine vürûd eden yüz otuz beş nüfusun evvel-i bahârda Sivas cânibinde meskûn kabileleri nezdinde ivâ olunmak üzre şimdilik Yozgad tarafına sevk ve i'zâm olundukları ifâdesine dâir fî 11 Cemâziye'l-evvel sene 78 tarihi ve otuz dört numrosu ile murakkamen vârid olan tahrîrât-ı sa'adetleri ma'lûm olarak iktizâ-yı keyfiyet Ankara ve Sivas mutasarrıfları sa'adetlü paşalara yazılmış idiğü beyânıyla şukka Canik mutasarrıfı sa'adetlü paşa hazretleri tarafından iş'âr olunarak ve keyfiyet Sivas mutasarrıfı sa'adetlü paşaya bildirilmiş olmağla merkûmların misâfireten ber-minvâl-i hulûl-i mevsim-i bahâra değin orada hüsn-i iskânları esbâbının istihsâliyle havalar kesb-i i'tidâl eyledikde Sivas'a irsâlleri husûsuna himmet eylemeleri siyâkında şukka Sivas Mutasarrıfı Zeki Paşa'ya ve merkûmların alâ tarîki'l-müsâfere şimdilik orada hüsn-i iskânlarıyla havalar kesb-i i'tidâl eyledikde ol-tarafa irsâlleri Ankara mutasarrıfı sa'adetlü paşaya yazılmış olmağla oraya vusûllerinde ber-mûceb-i ta'lîmât-ı emr iskânları esbâbının istihsâline himmet olunması lâzım geleceği beyânıyla şukka

Belge: 3- BOA, A.MKT.UM 523/96-2

Özet: Samsun'a gelen 868 kişilik kafileden Dağıstanlı mültecilerin Erzurum civarındaki akrabaları yanında yerleştirilme talepleri, şiddetli kış sebebiyle yerine getirilemediğinden, ilk bahara kadar Samsun'da kalmaları, Nogay mültecilerin ise Amasya'ya gönderilmesi hususunda Samsun valisinin başkente sunduğu öneri (1861).

Huzûr-ı me'âlim-vüfûr-ı hazret-i vekâlet-penâhîye Ma'rûz-ı çâker-i kemîneleridir ki

Nugay kabilesinden ve Dağıstan Çerkeslerinden şehr-i sâbıkın on üçüncü günü karşı yakadan Bersüd nâm vapur ile doğruca Samsun'a gelmiş olan sekiz yüz altmış sekiz nüfus muhâcirînin sâye-i şevket-vâye-i hazret-i mülûkânede münâsib yerlere yerleşdirilerek istirahat-ı mümkinelerinin istihsâliyle beraber nüfus defterleri terkîm ettirildikden sonra içlerinde Dağıstan muhâcirlerinden bulunan beş yüz yirmi dokuz nüfusun rüesâsı tarafından i'tâ kılınan bir kıt'a varakada mukaddemce gelerek Erzurum cânibinde tavattun etmiş olan kabileleri nezdinde iskân etmek üzre denizde esnâ-yı râhda Trabzon'a çıkmak arzu etmişler ise de vapur-ı mezkûru süvârisi yolundan saptırmayarak doğru Samsun'a götürmüş olduğundan bahisle yine Trabzon tarîkiyle Erzurum'a i'zâmları husûsu istid'â kılınmış ve eğerçi vakt-i şitânın nefr-i bî-cihetiyle esnâ-yı râhda melhûz olan şakkına düçâr olmamak için bu kışlık buralarda barındırılacakları tefhîm olunmuş ise de kış basmaksızın Erzurum'a dâhil ve müte'ellifâtlarına dâhil olacaklarının serdiyle istid'â-yı meşrûhâlarında ısrâr etmiş olduklarına binâen nüfus-ı mezkûre bi't-tefrîk tesâdüf eden Vâsıtâ-i Ticâret nâm vapura irkâben Trabzon ve üst tarafı olan üç yüz otuz nüfusu dahi istid'â-yı vâkı'âları vechile Amasya'ya sevk ve i'zâm ve keyfiyet Trabzon eyâleti valisi devletlü paşa hazretleriyle Amasya mutasarrıfı sa'adetlü paşa hazretlerine ihzâr kılınmış ve ber-minvâl-i muharrer Trabzon'a gönderilen takımın sağîr ve sağîrelerinden ma'adâsının nısfı i'tibâriyle îcâb eden …. İle Amasya'ya sevk olunanların araba ücretleri ve ber-mûceb-i ta'lîmât-ı cerîde yarımşar kıyye nân-ı azîz bedeli olarak on günlük yevmiyeleri Canik mal sandığından tesviye ve i'tâ ve marrû'l-beyân tanzîm ettirilen nüfus defteri dahi bu def'a muhâcirîn komisyonu riyâset-i celîlesi cânibine isrâ kılınmış idiğü muhât-ı ilm-i âlem-arâ-yı cânib-i vekâlet-penâhîleri buyruldukda ol-bâbda ve kâffe-i ahvâlde emr u ferman men lehü'l-emrindir.

fî 9 Cemâziye'l-evvel sene 278 Bende Mutasarrıf-i Livâ-i Canik Huzûr-ı me'âlim-vüfûr-ı hazret-i vekâlet-penâhîye arîza-i sıdk-ı farîza-i kemterânemdir Bimennihi te'âlâ Samsun'a gelmiş olan sekiz yüz altmış sekiz nefer muhâcirînin içlerinde Dağıstan muhâcirlerinden bulunan beş yüz yirmi dokuz neferi akdemce Erzurum'da iskân ettirilmiş olan kabileleri nezdine göndermelerini istid'â etmeleriyle vapura irkâben ol-cânibe ve küsur üç yüz otuz dokuz nüfusun dahi istid'âları vechile li-ecli'l-iskân Amasya'ya sevk ve i'zâm kılındıkları ifâdesine dâir fî 9 Ca sene 78 tarihli Canik mutasarrıfının tahrîrâtı 1 kıt'a Muhâcirîn Komisyonu fî 23 Ca sene 278

Belge: 4- BOA, A.MKT.UM 524/13

Özet: Samsun'a gelen 727 kişilik Çerkes mülteci kafilesinin Yozgat'a gönderildiği, daha sonra geleceklerin Amasya ve Samsun'un kazalarında yerleştirilmesinin uygun olacağı, iskan esnasında muhacirlerin gönüllerinin hoş tutulması için gerekenin yapılması (1861).

Canik Mutasarrıfı Kâmil Paşa hazretlerine li-ecli'l-iskân Sivas'a gönderilmek üzre Samsun'a vürûd etmiş olan yedi yüz yirmi yedi nefer Çerkes muhâcirleri Yozgad'a sevk ve i'zâm olduğu ve ba'demâ geleceklerin evvel-i bahâr hulûlüne değin Amasya ve Canik sancaklarının münâsib kazalarında iskân ve ivâ olunacakları ifâdesine dâir fî 11 Cemâziye'l-evvel sene 278 tarihi ve otuz üç numro ile murakkamen tevârüd eden tahrîrât-ı sa'adetleri me'âlî ma'lûm-ı senâverî olduğu sûret-i iş'âr-ı sa'adetleri yolunda olduğundan muhâcirîn-i vâridenin ve bundan böyle tevârüd edeceklerin ber-vech-i inhâ icrâ-yı müsâferetleriyle tatyîb-i kulûbları vesâilinin istihsâli ve havalar müsâid olduğu anda li'ecli't-tavtîn iskân olunacak mahallere sevk ve isbâli husûsuna himmet eylemeleri siyâkında şukka

Belge - 5:

Çorum'da Çerkes muhacirler 240 ev inşası İ. MVL-24400-d, 19 Cemâziyelâhir 282 / 27 Teşrîn-i Evvel 281, (no)932

Özet: Çorum'da Çerkes muhacirler 240 evin inşasında istihdam edilen insan ve hayvanlar için ödenmesi gereken meblağın, mal ve hizmet sahiplerinin bağışı olarak Hazine'ye bağışlandığı, bu bağışın kabul edilmesi ve gazetede yayınlanması hususunun padişahın iradesine bağlı olduğu konusunda Meclis-i Vâlâ'dan gönderilen teklif (1865).

Muhâcirîn Komisyonu Riyâset-i Behiyyesi'nin Meclis-i Vâlâ'ya havâle buyurulan tezkiresi meâlinden müstebân olduğu üzere muhâcirîn-i Çerâkise içün Çorum Kazâsı'nda inşâ olunan yüz kırk hânenin bedeli olan otuz beş bin guruş ile hayvânât bahâlarının Hazîne-i Celîle'ye terk ve teberru' kılındığı muhâcirîn iskânına me'mûr yâver Efendi tarafından bâ-telgraf inhâ olunduğu beyânıyla îcâbının icrâsı istîzân olunmuş ve ahâlî-i merkûmenin bu vechile vukû'a gelen hidmetleri eser-i hamiyyet ve musâdakatları olarak şâyân-ı tahsîn görünmüş olduğundan meblağ-ı mezkûr ile hayvânât bahâlarının kabûlü karîn-i müsâ'ade-i seniyye buyurulduğu halde keyfiyetin ahâlî-i merkûmeye tebşîri mahalline emirnâme-i sâmîleri tastîriyle hazînece îfâ-yı muktezâsının Mâliye Nezâret-i Celîlesi'ne havâlesi ve maslahatın Cerîde-i Havâdis'de derc ile i'lân kılınması tezekkür kılındı ise de ol bâbda emr ü fermân hazret-i men lehu'l-emrindir fî 19 Cemâziyelâhir sene 282 ve fî 27 Teşrîn-i Evvel sene 281
Mihrân .......? / Muhammed Rauf / Ahmed Tevhîd / ............? Paşa bulunamadı / Sâmi Paşa bulunamadı / Kâmil Yusuf

Ayşe Kocakoç'un transkribe ettiği bu belge, Fethi Güngör tarafından tashih edilerek yayına hazırlanmıştır.

Soykırım

Aralık 15, 2018

Çerkeslerin Adige Vadisi'nde son direniş girişimleri, Kafkas tarihinde asla unutulmayacak olan bir olaydır. 7 Mayıs'dan 11 Mayıs 1864 tarihine kadar dört gün içinde Ruslar, bir avuç Çerkes tarafından yenilgiye ugratılmışlardır. Nihayet Rusların kuvvetli bataryalarının ateşi altında bu Çerkeslerin hemen hemen tamamı ölmüştür.

Bu facia, Rusya'nın genıişslemesine karşı Kafkasya'nın açmış olduğu ve yüzyıllaca devam etmiş olan mücadelesinin birçok ve heyecanlı safhalarının sonuncusudur (Adige savunucularının ölümü ile birlikte Çerkes milleti düştü, mahfoldu veya şuraya, buraya dağıldı). Bunun üstüne Kafkas genel valisi olan, Grandük Michel, kardeşi olan Çar'a 2 Haziran 1864 tarihinde aşağıdaki telgrafı gönderdi:

''Haşmetmehap ; 
Kafkasya'daki şerefli savaşın kesin sonuca varmasından dolayı majestemizi tebrike muvaffak olmakla bahtiyarım. İtaat altına alınmamış tek bir kabile kalmamıştır. Bugün askeri birliklerin huzuru ile yüce Tanrı'ya şükran makamında ruhani bir ayin düzenlenmiştir.''

Çerkesistan'ın işgalinin son anlarını, Ed. Dulaurier'in Revu des Deux Mondes'daki bir etüde göre tasfir ettik.

''Liberal'' Çar II. Alexandr'in kardeşi Grandük Michel, son savaşdan hemen sonra Çar tarafından da sevinç ile onaylanmış ve imzalanmış bir kararname çıkardı. Kararname, bütün Adigelere vadiyi bir ay içinde boşaltmalarını emrediyor, aksi taktirde haklarında savaş esiri muamelesi yapılacağını beyan ediyordu. Bu emre uyuldu ve Çerkeslerin %80'den fazlası, askerlerin kılıçları böğürlerinde oldugu halde Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa'daki topraklarına, Anadolu'ya, Kıbrıs'a ve Osmanli İmparatorluğu'nun diğer bölgelerine iltica ettiler. Yalnız Rus zabitlerinin nezareti altında Karadeniz limanlarindan karaya çıkarılmış Çerkesleri hesaba katan resmi istatistiklere göre 1864 yılının ilk yarısında Trabzon, Samsun ve Sinop'a çıkarılan Çerkeslerin sayısı 260.000 kişiydi. Resmi belgeler, 1858 yılından, 1861 yılına kadar 308.000 Çerkes'in göç ettiğinden bahsetmektedir.

Büyük göçten önce göç etmiş, sonradan kaçmış, yolda ölmüş olanlar hesaba katılacak olursa, vatanlarını terketmek zorunda kalmış olan Çerkes ve diğer Kafkasyalıların sayısı en az yarım milyon olarak tahmin edilmektedir. Kayıklara bindirilmiş, ağaç dallarından yapılmış kulube evlere yerleştirilmiş, ekseriya yiyecek ve içecekten mahrum, kötü hava şartlarına ve kötü davranışlara maruz kalmış olan göçmenlerin çektikleri ızdırapları ve bunlardan ne kadarı ölmüş olduğunu tahmin etmek güç değildir. Birçok yerde memleketlerini terketmek zorunda kalmış olan bu insanların yarısı açlıktan veya hastalıktan ölmüşlerdir.

Elisée Reclus'ün Çerkes göçmenler hakkında vermiş oldugu rakam, doğru degildir. Gerçekten daha önceki yıllardaki (1859 yılından 1864 yılına kadar) göçmenler dahil olmak üzere, 1864 yılında 507.000 Çerkes göç etmiştir. Göçmenlerin gerçek miktarı, 750.000'den fazla tahmin edilmektedir. 1865 yılında 30.000 kişilik Çeçen, Dağistanli, Çerkes ve Oset, Kuzey Kafkasya'yı terk etmiş ve bu göçmenler tarafından bırakılmış olan topraklar, Kazaklara daığıtılmıştır.

Wassan-Giray Cabağı-Kafkas-Rus Çatısması

Yeryüzünde güzelliği, verimli toprakları, göklere dek yükselen yüce dağlarıyla yerkürenin parçalarından biri olarak varlığa sahip bulunan Kuzey Kafkasya 18. yüzyıl sonlarına doğru Rusların kirli çizmeleri altında çiğnenmiş, düşmanın çekirge akışını anımsatan istila hırsıyla devamlılık kazanan büyük üstünlüğüne rağmen yarım asır Kadar kutsal toprağın sinesini karış karış savunan masum ve kahraman ahalisi de nihayetinde sonsuz ve kirli istila akışına karşı yenilerek esaret devresine girmişti.

Hala devam etmekte bulunan bu üzücü esareti, kurtuluş ile ancak rahat nefes alabilecek olan Kuzey Kafkasyalı kardeşlerimize hatırlatırken, esaretin ve halen devam edişinin sebeplerini ve daha sonra bu esaretten kurtuluş çaresinin araştırılmasından meydana gelen konumuzu üç aşamaya ayırarak inceleyip detaylandıracağız:

1. Kuzey Kafkasyalılar neden mağlup olmuşlardır?

2. Esaretten sonra nasıl bir sosyal durumla karşı karşıya gelmişlerdir? Ve bu durum toplumsal birliklerine, yaşamlarına ne gibi tesirler yapmıştır, hangi özellikleri kaybettirmiştir?

3. Bu esaretten kurtulmak için takip edilmesi gereken yol ne olmalıdır?

Kuzey Kafkasyalılar Neden Mağlup Olmuşlardır?

Esaretin nedenlerini üç noktada incelemek gerekir:

I- Rus İmparatorluğunun belli bir program altında yeryüzü parçalarını ele geçirmesi ve sonunda dünyaya hakim olması yolundaki düşüncesi.
Rusların tarihe geçen Büyük Petro'ları, vahşi bir şekilde hemen hemen bütünüyle bilinçsizce hayat süren milletini yarı ilmi yarı zor kullanarak uyandırmaya çalışmış, az çok medeni ve insani bir yaşam oluşturmalarına etken olabilmişti. O zamanki belirgin hayat felsefesine karşı Büyük Petro'nun ve onun açtığı ekolü takip eden devlet adamlarının, milletleri üzerine yaptığı etkiler dikkate değerdir.

Özellikle devlet teşkilatında başarı elde edilir edilmez Saray tarafından ilk düşünülen konu toprakların genişletilmesi ve otoritenin yerleştirilmesi oldu. Bu düşünce ile düzenlenen programın başında Kafkasya; sırasıyla Kırım, Ukrayna'nın batı kesimleri, Lehistan, Türkistan vb. yer alıyordu.

Ruslar açısından bu memleketlerden en cazip olanı Kafkasya idi. Çünkü diğerlerine göre zengindi, güzeldi, büyüktü. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu'na karşı doğal bir set ve ona saldırmak için mükemmel ve büyük bir hareket noktasıydı.

Rusların bu istila fikrini veren birinci sebep de, saldırmak istedikleri memleketlerin güçlü bir devletin elinde bulunmamaları veya kuvvetli bir devlet tarafından korunmamalarıydı. Zaten öteden beri, kuvvetli olan devletlerin zayıf komşularını çiğnediği, güçsüz bulduğu an, sınırlarını takviyeye bile lüzum görmeden saldırdığı tarihte izlenen olaylardandır.

Fakat güçlü bir komşu devletle karşı karşıya geldiğinde yapacağı ilk iş sınırların sağlamlaştırılmasıdır. Bundan dolayı, askeri bir harekatta, saldırı kararı verilirken, düşmanın zayıf yada güçlü oluşu karar üzerinde etkilidir. Ruslar o tarihlerde Kafkasya basta olmak üzere, belirttiğimiz memleketlerin istila edilmesinde, onların zayıf olmalarını göz önünde bulundurarak ve kalabalık insan sürülerini toplayarak güçsüz bulduğu ülkeleri çiğnemiş, imparatorluk sınırlarına dahil etmiştir.

İşte bu istila düşüncesi ve daha sonraki uygulaması Kafkasyalıların esir olmalarındaki etkenlerden biridir.

II- Kafkasya'nın coğrafi konumu.

Kafkasya'nın coğrafi konum bakımından eski tarihte Asya'dan Avrupa'ya gerçekleştirilen göçlerde bir köprü vazifesi yüklendiği gibi, 18. yüzyıl sonlarında Rusya'nın Osmanlı İmparatorluğu ve İran hükümeti ile ilişki kurma imkanını verecek önemli bir araç ve köprü oluşu... Gerçi o tarihte, şimdiki Romanya-Basarabya'da aynı sınırlar boyunca Osmanlı İmparatorluğu ile ilişki halinde bulunmalarına rağmen, orduların şevki açısından ve özellikle slav ırkına dahil milletlerin başkaldırışını sağlamak ve bunların Osmanlılar üzerine musallat edilip Osmanlı'nın elindeki Avrupa topraklarının kurtarılması fikrini içermesi açısından, yalnız bu yöndeki ilişkiyi yeterli görmüyordu. Rusların, yakınlarındaki zayıf, küçük milletleri ve devletleri yutarak, en güçsüz gördüğü büyük devletlerden olan Osmanlı devleti ile derhal temasını temin etmek için tek yol Kafkasya idi.

Nitekim Rusya, Lehistan'ı kuşattıktan sonra Almanya ve Avusturya devletlerinin karşısında güçlü olmalarından dolayı o cephelere saldırmayı terk etmiş, Türkistan, Kırım ve Kafkasya'yı kuşattıktan sonra, Romanya üzerinden bilinen saldırılarını gerçekleştirerek slav milletlerini kurtarmış, Osmanlıların başına bu küçük slav milletlerini musallat ederek kendisi Kafkasya'dan Osmanlılara saldırmıştı. Ruslar için Kafkasya bir toplanma bölgesi, Tiflis ise bir toplanma noktası olmuştu.

Büyük Petro'nun uyandırdığı Ruslar dünyaya hakim olmak için, küçük milletlerden sonra, Osmanlı İmparatorluğu'nu yutmak hayalini kuruyorlardı. Osmanlı Asyasının ele geçirilmesi için yegane yol Kafkasya idi ve burada kuvvetli bir devlet olmadığı veya güçlü bir devlet tarafından himaye edilmediği için bölgenin istila edilmesinde zorluk yoktu. İşte, Kafkasya'nın o zamanki coğrafi durumu da, istila nedenlerinden birini oluşturur.

III- Kuzey Kafkasya'nın sosyal, kültürel, politik vaziyeti.
Kuzey Kafkasyalıların, bir milletin fertlerini birbirine bağlayan din, adetler, dil, ırk ve vatan birliği gibi sosyal unsurlardan mahrum bulunması yada bunların eksikliği ve aynı zamanda irfanın da noksan olması esaretin en büyük sebeplerinden biri olmuştur. Daha önce bahsettiğimiz iki önemli sebeple Rusların Kafkasya'yı istila fikirleri ürettikleri zaman Kafkasya halkının sosyal açıdan bir birlik halinde olmamaları da, istila düşüncesini taşıyan kimselere büyük yardımda bulunmuştur.

Şayet Kafkasya bir birlik durumunda olsaydı, istilacı düşmanlara karşı durabilecek bir devlet, bir birlik kurabilseydi, o takdirde vaziyet farklı olabilirdi.

Kafkasya'nın sosyal ve tarihi hayatını anlatan birçok eser basılmış, birçok yazılar yazılmış, fakat bütün bunlar kendileri tarafından değil, yabancılar tarafından yayınlanmış eserlerdir. Bir yabancı hiçbir zaman, bir başka milletin mutluluğuna yön vermeyi düşünmez, sadece bugünkü ve geçmişteki durumlar ile ilgili incelemelerde bulunur. Bu da çok doğaldır. Bu açıdan bakıldığından Kafkasyalıların sosyal, tarihi hayatları tüm yönleriyle ortaya konmamıştır. İstiladan önce Kuzey Kafkasya halkı, çeşitli dillere sahip, birbirinin lisanından anlamaz, birlik, beraberlik, hürriyet, vatan vs. kurtuluş hareketinde vasıta olacak esas unsurlardan da ne yazık ki mahrum durumdaydı.

Bir milletin bireylerini birliğe yöneltecek ve bir bütün haline getirecek sosyal unsurlar şöyle sıralanabilir: Din, dil, kan ve ırk, vatandaşlık, örfe ve adetler. Bütün bu unsurlar incelendiğinde görülür ki, hiçbirisinin de gönüllere rahatlık verecek derecede Kuzey Kafkasyalılarda sosyal bir bağ olma kabiliyeti taşımamaktadır. Şimdi bunları birer birer inceleyelim:

Din o zamanlar Kuzey Kafkasyalıların o zamanki durumlarına göre sosyal bir bağ oluşturamazdı. Çünkü, İslam dini Arap lisanı ile sabit kılındığı için bunu anlayacak halk yoktu. Ancak, yarım yamalak, medrese köşelerinde Arapça öğrenen kimseler tarafından halka din ve inançlar aktarılmaya çalışılmışsa da, maalesef yabancılık ve bilinçsizlik içinde bu da sosyal bir bağ olmaktan çok uzak kalmıştı. Nitekim, Osetya, Abhazya ve Gürcistan'ın bir kısmı Hıristiyan olarak kalmış, saldırı zamanında da, diğer unsurlardan daha çok, bu din bağıyla düşmanlarla savaşan Şeyh Şamil'e katılan fertler de azınlık derecesinde kalmış ve halkın ruh ve adetlerine yabancı gelen bu bağa karşı cazip bir varolma duygusu uyandıramamıştı.

Tarih incelenecek olursa görülür ki, hayret verecek şekilde, büyük kahramanlar, genellikle kendi ırkdaşlarına karşı da savaşmış ve bazen ırkdaşlarını düşman safları içinde Bulmuştu. Aynı dili konuşmayan bazı ırkdaşlar ise bir araya gelerek düşmanın saldırısına karşı durmak, ölmek duygusunu bile duymamıştı.

Eğer o zaman din ve inanç bağlarıyla beraber, bir milletin fertlerini birbirine bağlayan vasıtalardan dil birliği, ırkdaşlık, vatandaşlık vb. duygular da uygulanmaya konsaydı ve millete böyle bir telkin yapılsaydı, hiç şüphe yok ki, dünyaya şöhret salan ve bir avuç inananla Ruslar gibi bitmez tükenmez akıntı haline gelen bir düşmana karşı yarım asır gibi uzun zaman direnirken belki de kutsal toprakları düşmanın kirli çizmeleriyle ezmesine önlem alabilirdi.

Dünya tarihi ile sabittir ki, din ve inanç bağları bir milleti veya milletlerin fertlerini birleştirecek yeterli bir bağ değildir. Hıristiyan tarihindeki örneklere bakılacak olursa, Osmanlıların senelerce askeri kuvvetle yardım ettiği, din ve inanç bağlarıyla bağlanmaya çalışmış olduğu halde, yenmek mümkün olmayarak, genel savaş sonunda çözülmüşlerdir ki, bu da çok açık bir delil teşkil etmektedir.

İşte zavallı Kuzey Kafkasya istila edilirken, insanları birleştirmek ve düşmana karşı savunma kuvvetleri oluşturmak için başvurulan bağlardan biri de, fayda sağlamayan bu din bağı idi.

Adetler ise Kuzey Kafkasyalılarda öteden beri yer etmiş, milli içeriği tam olarak oluşmuş bir durumda bulunmaktadır. Hiç kuşku yoktur ki, Kuzey Kafkasyalıların yaşamları müstakil ve kendilerine has gelişim gösterseydi, dünya milletleri arasında adet ve gelenekler açısın dan "yazılı olmayan kanun" sıfatıyla bilinen kanunlara her zaman örnek olarak gösterilen İngiliz geleneğinin çok daha üstünde ve hatta bütünüyle açıklık kazanmış şekilde adetleri gelişmiş, bunlara bağlı kalınan ve bunlarla hükmedilen bir durum doğacaktı.

İstila sırasında Kuzey Kafkasyalılarda irs ve gelenek bağı bulunmasına rağmen bu adetlerden bir kısmı biraz iptidai olduğu ve yanlış fikir ve amaçlara yönlendirdiği için zararlı hale dönüşmüştü. Ne yazık ki, ilim ve şuuru yüceltmek gayesiyle değiştirilmesi konu edilmemiş ve saldırı zamanında da toptan müdafaa konusunda ters etki yapmış ve düşmana karşı birleşmeleri gerekli olan kişiler bu zayıf adetler sebebiyle anlaşmazlığa düşmüş, neticede bir kabile başkanı Şeyh Şamil ile birleşirken, karşı taraf da düşmanlarla birleşmiştir. Zararlı olan bu çeşit adetleri de insafsız, medeni olmayan, özellikle bugün uygar dünyada nefretle karşılanan sınıf ve tabakalar kabullenirler.

İste saldırılar karşısında bile, sadece zararlı olan adetler ve inanışların etkisi düşman lehine ve Kuzey Kafkasyalıların aleyhine bir etken olmuştur.
Irkdaşlık unsuru açısından ele alındığında, gerek istila zamanında ve gereksi istiladan sonra saf kalan kısmında olsun ırk konusunda şaheserlik gösteren, gezgin, hareketli ve sağlam bir ırka Kuzey Kafkasyalılar sahip bulunmuşlar. Bilginler, yeryüzünün ırklarını sınıflandırırken beyaz ırk olarak Kafkasya ırkını ayırırlar. İstila zamanında, çok önemli unsurlar arasında yer alan sosyal özelliklerin, savunmada olumsuz neticeleri olmasına rağmen yıllarca yalnız ve parça parça kütleler halinde donanımsız mücadeleyi gerçekleştirmeleri, tarihin benzerini kaydetmediği üstün düşmana karşı mücadele etmiş olmaları, savaşmaları ve zaferler kazanmaları ancak ırklarının yüksekliği ile ilgilidir.

Dayanmak, fedakarlık vb. gibi bazı hasletleri ifade eden kelimelerin anlamı ve sınırları, bu ırk için çok geniş ve belki de sınırsızdır. Bu yönden, zor şartlar altındaki karşı koyuş ile diğer savunma olayları arasında bir karşılaştırma yapıldığında gerçek kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Eğer bahsettiğimiz olumsuz sebepler bulunmamış olsaydı, Ruslar gibi sürü halinde yasayan bir millet değil, en gelişmiş bir millet bile topraklarında kendilerine has bu ırk mevcutken Kafkasya'nın bir karış toprağına dahi zor burunlarını sokabilirlerdi. Fakat ne çare ki böyle olmamıştır.

Irk ve kan yüksekliğinin bir sonucu Kuzey Kafkasyalılarda vatan sevgisi çok üstündü. Ancak bu sevgi ve muhabbet, doğal ve bilinçsiz bir durumdan çıkarılıp, bütünüyle bilinçli bir hale sokulamamıştır. Çünkü bu, ancak ilim ve irfanla olurdu, ilim ve irfan ise, başta (müşterek/edebi) lisan yokluğundan dolayı ortaya çıkartılamamıştı. Aslında tabii ve şuursuz bir vatan sevgisi ile, bilinçli bir vatan sevgisi arasında ilk bakışta bir fark yok gibidir ve yoktur da. Fakat aralarında bir farklılığı gerektiren yegane sebep şöyle açıklanabilir.Tabii ve şuursuz bir vatan sevgisi daime kalpte yaşar, fakat, vatana yönelik bir saldırı anında yine kalpte bulunmasına rağmen harekete geçmez. Bütünüyle bilinçli bir vatan sevgisi ise sürekli yürekte bulunur, buna karşılık herhangi bir saldırıdan sadece etkilenmekle kalmaz, harekete geçer; saldırgana karşı şahsi bir eyleme dönüşerek ya öldürür veya ölür, vatanın bir karış toprağını bile kimseye vermeye dayanamaz.

İşte vatan sevgisi açısından ele alındığında, bu noktanın istilaya zemin hazırlayan faktörlerden biri olduğunu unutmamak lazımdır.

Dil bağlamında incelendiğinde; dilin, şahsi iradenin görünür bir aracı olarak insanlar için çok önemli olduğu ifade edilebilir. İnsanoğlunun yaratılışından beri konuşulan diller ve dil anlaşmazlıkları hakkında efsanevi boyutlarda çok şeyler söylenmiştir. Fakat böylesi efsanelerden çok, yaratılış zamanında insanların çeşitli bölgelerde toplu halde yaşayamamaları sebebini kabul etmek lazımdır. Yeryüzünün boş kısımlarına dağılmak, güzel ve daha iyi yerleri aramak ve sonuçta da bir yerde yerleşip, yer sahibi olmak gibi doğal amaçlar neticesinde çeşitli ifade tarzları doğmuştur. Bugün, ileri düzeye gelmiş milletlerde bile dil anlaşmazlığı, az da olsa görülmektedir.

Gariptir ki, insanoğlu ilerleme yolunda hızlı adım atmakta olduğu halde, kendi menfaatine her zaman bir engel, hiç olmazsa bir külfet getiren lisan anlaşmazlığını ortadan kaldırma yolunda hiçbir çaba göstermemektedir. Dil bakımından Kuzey Kafkasya, yeryüzünün en garip ülkelerinden biridir. Kafkasya'yı bu duruma getiren tek sebep, herhalde insanoğlunun Asya'dan Avrupa'ya göçü sırasında bu memleketin bir köprü vazifesi yapmasıdır. Bununla beraber ırk ve kanın yol açtığı benlik duygusu ve Kafkasya'nın coğrafi özellikleri de bu konuda bir etken olmuştur.

Şimdiye kadar Kuzey Kafkasya'da yüzlerce dil konuşulduğu hakkında birçok rivayetler, yazılar varsa da, durum abartıldığı kadar değildir. Ancak durum bazı milletlerinkinden biraz fazladır. Şimdiye kadar bu dillerin düzenleştirilmesi ve birleştirilmesine dair hiçbir çalışma olmadığı için, başlangıçta olduğu gibi kalmıştır. Kuzey Kafkasyalılar arasında lisan farklılığı olduğu halde ırk, vatan sevgisi, adet ve gelenekler, yaşam ve giyim tarzı, dini inançlar vs. gibi özellikler açısından halk arasında müthiş ve kuvvetli bir birliktelik görülmektedir.

Halbuki, asrın çoğu sosyologlarının düşünüş ve araştırmalarına göre, bir toplumun fertlerini birbirine bağlayacak en kuvvetli ve tek bağ, dildir. Son asırlarda yapılan bilimsel araştırmalara göre, Kuzey Kafkasyalılar arasında, doğal olarak bir ayrılık olduğunu görmemek imkansızdır. Ancak bu birlikteliğin başlıca sebebi, örf ve adetlerin kuvvetli ve bir bütün olması nedeniyle aile terbiyesinin de aynı oranda güçlü ve dolaysız şekilde ortaya çıkmasıdır.

Rusların saldırıları sırasında (şimdi de olduğu gibi) Kuzey Kafkasya'da dikkate değer ve Kuzey Kafkasyalıların bütününün isteklerini anlatabilecekleri ortak bir dil yoktu. Bir dili konuşan kişiler Dile yazı bilmeksizin, şifahi olarak konuşurdu. Çünkü hiç bir dil için alfabe bulunamamış, yazılmamış ve düzenlenmemişti. Mücahitler ise, genellikle dinden ilham alarak Arapça okur, yazarlardı. Doğal olarak, herkesin bilmediği bu dil, bütün toplumun ihtiyacını karşılayamazdı, karşılaması da imkansızdır.

İşte saldırılar sırasında Kuzey Kafkasyalılar için resmi ve başlı başına bir dil olup da, toplumun bireylerini bir araya getirememesi önemli sonuçlar doğurmuş, bazı zümreler diğerlerinden ayrı kalarak birliktelik oluşturamamış, sonuçta da bu durum düşmanın lehine, fakat Kuzey Kafkasyalılar aleyhine hiç hissedilmeden istilayı kolaylaştırmıştı.

Bir bütün halinde ele alındığında, işte ayrıntılarıyla anlattığımız 1-Çarın cihanı istila fikri, 2-Kafkasya'nın coğrafi durumu, 3-Kuzey Kafkasyalıların sosyal hastalıkları, istila ve esaret unsurları olarak karşımıza çıkmaktadır.
Fakat, Kuzey Kafkasyalılar, bu gibi sebep ve hastalıkların etkilerine hayli maruz kalmakla birlikte, üstün durumda bulunan düşmana karşı ezik durumda olmamış; gerek kitle halinde, gerekse kişisel olarak yine vatani ve ırki görevini yerine getirerek dünyada benzeri görülmemiş bir şekilde ülkesini korumuş, olağanüstü acı ve zorluklara katlanmış, köyleri yerle bir edilene, yok olana dek, yüksek dağların zirvesinde yasayan kartalların yuvalarını ev edinerek düşmanla yarım asır mücadeleyi sürdürmüş; sonunda bir kayanın, çağlayan bir derenin veya bir yamacın köşesinde şehit olmuş, böylece Kafkasya'nın da esaret devresi başlamıştır.

Bahsedilen sosyal hastalıklar nedeniyle Ruslar'a sığınan bazı kişiler de, istila tamamlandıktan sonra zorlanmaya başlamışlar, kirli bir düşmanın kirli çizmeleri altında sadece yaşamanın değil, ancak belli bir zamana kadar inlemenin mümkün olduğunu sonradan anlayarak değerlendirmişlerse de, iş işten geçmişti.

Kuzey Kafkasya'nın acılı ve zorlu uğraşı bu surette neticelenirken, asıl felaketin büyüğü olan esaret ve göçü öte yandan başlamaktaydı.

Kuzey Kafkasyalılar Esaretten Sonra Nasıl Bir Sosyal Durumla Karşı Karşıya Gelmişlerdir? Ve Bu Durum Toplumsal Birliklerine, Yaşamlarına Ne Gibi Tesirler Yapmıştır? Hangi Özellikleri Kaybettirmiştir?

Rusların Kafkasya'yı istila etmeleri, Kafkasyalıların hem siyasi, hem de idari açılardan esir duruma düşmelerine ve felakete uğramalarına neden olmuştur. Ancak bu durum bütünüyle bir felaket değildir. Çünkü tarihten de bilindiği ve örnekleri görüldüğü üzere, bir milletin yenik duruma düşmesi ve istila edilmesi, o milletin tamamen ortadan kalkmasını gerektirmez. Ancak burada, nitelik olarak, bir toplum halini sürdürme yeteneği gösteremeyen milletler ve ırklar için aynı şey söylenemez.
Kuzey Kafkasyalılar, esarete düşmelerinin ardından az veya çok zaman geçtikten sonra; yaşamak, hürriyetlerini elde etmek için yenik olmanın getirdiği bazı şartlara uyarak kendi vatanlarında toplu halde siyasi ve idari vaziyetle birlikte sosyal özelliklerini devam ettirme gayreti gösterecekleri yerde, maalesef taban tabana zıt olarak bunun aksine hareket etmişler, toplumsal durumlarını korumaya çalışmadıkları gibi, bünyesel hastalıkların yok edilmesi yoluna da gitmemişler ve bazı sebeplerin etkisiyle, kelimenin başına bir de "kutsal" sıfatı takarak yabancı ülkelere doğru "kutsal göç" akınına başlamışlardır.

Kendileri için asıl hayati kutsallığı bulunan topraklarını düşmanın kirli ahalisine vatan, pis domuzlarına mera olarak bırakmışlardır.

İstiladan sonra başlayan göçün çeşitli sebepleri vardır ki bunların başlıcaları şöyle sıralanabilir:

1) Teşkilatsızlık ve araç yetersizliği nedeniyle, yarım asır düşmanla tek başına çarpışan halkın bir kısmı, istiladan sonra dağlara çıkmaları sebebiyle, bunu fırsat bilen düşman aslında bu halkı yok etmek gayesiyle buralara Rus halkını yerleştirerek köyleri yerle bir etmiş, ocaklarını söndürmüştür. Zaten bu imha hareketi, yakıp yıkmalar savaşın başlangıcından beri devam etmekteydi ki, bu da halk arasında bir ümitsizlik doğmasına sebep olmuştu.

2) O zaman kabul gören sistem ve dini zihniyetin gerektirdiği şartlara göre, kafirlerin egemen olduğu yerlerde azınlıkta kalan Müslümanların yasamasının yasaklanması ve Hz. Muhammed'in Mekke'den Medine'ye göçünü temsilen ve peygamberin vekili durumundaki halifenin ülkesine göç ederek, güya hür yaşama anlayışı. Rusların insani olmayan zorlamaları nedeniyle Osmanlı ülkesine göçün kabul edileceği çok doğaldı.

Osmanlı padişahına gelince, o da çeşitli düşüncelerle bu hicreti reddetmemiştir. Bu düşünceler ise şöyle sıralanabilir: Kendi düzenlemesiyle dünya ve ahirete hakim olan hilafet sarayının kılıç artığı bazı zavallı İslam kitlelerinin ülkeye iltica etmeleri, şefkat gereği ve hilafet makamının yücelmesi düşüncesi, yanı sıra nüfusça az olan bölgelere bunların oturtulması, saray için lazım gelen kadın ve cariye elde etmek, dünyanın en güzel kadınlarına sahip bulunan bu kitlelerden söz konusu ihtiyacı karşılamak...

3) Elbette başlıca ve en önde gelen neden de, gerçek vatan ve millet düşüncesinin bulunmamasıdır. Bu gibi sebepler altında, istiladan sonra Kuzey Kafkasyalıların hemen hemen nüfuslarının yarısına yakın miktarı hicret ederek Osmanlı topraklarına sığınmış, böylelikle hareket bitmiş ve vatanlarını kaptırmak, kendilerini vatandan uzaklaştırmak açılandan büyük bir felaket oluşturan hicret ile, uğursuzluk ve kötülükler katmerleşmişti.

Hicret eden halk Osmanlı topraklarında tek bölgede yerleştirilmemiş, Rumeli'de, Anadolu'nun batısında, ortasında ve doğusunda, Suriye ve Filistin'de birbirinden ayrı guruplar halinde iskan edilmişti. Dağınık olarak yerleştirme politikasını güden Osmanlı saray idaresidir. Kendileri de, cahillikleri yüzünden bu noktayı tartışarak anlaşma yoluna gitmeye bile gerek görmemişlerdir. Tutsak duruma düştükten sonra, Kuzey

Kafkasyalıların sosyal yapılarında meydana gelen durumlar, onların hayatlarına büyük bir etki yapmıştır. Bir kere, göç eden kimseler hayatlarının en önemli unsuru olan vatanlarından ayrı kalmışlardır. Gerçi o zaman dindaştık etkisiyle, Arapların ve özellikle Türk milletinin hicret eden kişilere karşı gösterdiği şefkat, iyi niyet ve yardımseverlik, cidden büyük bir övgüyle bahsedilmesi gereken minnettarlık duygusunu içine alır. Fakat zavallı muhacirler, hicret ettikleri yerlerin havasına ve suyuna alışıncaya kadar, nüfuslarının yarısını kaybetmiş, yokluktan, perişanlıktan mahvolmuş ve nesillerinde çeviklik ile zindelik kalmamıştır.

Çünkü insanı yaşatan çevresidir. Asıl hayret edilecek taraf, esaret ve hicret nedeni ile sosyal özelliklerin değişime uğramasıdır. Genel olarak araştırılırsa; kendi toprağında kalan fertlerin doğal özellik ve vasıflarını kaybetmemiş oldukları, ancak sosyal bir gelişimi yaşamaları gerekirken, bilakis düşmanın bağımsızlık fikirlerini söndürmesi ve kendi yaşayış ve zihniyetine benzetme siyaseti güttükleri, biraz terbiye görmüş ve okumuş olan kimselerin de düşmanın eğitimi altında kalarak, kendi milli sıfatlarının birçoğunu bile kaybetmiş oldukları görülür. Hicret edenlere gelince, çevrenin etkisi altında kalarak bazı özelliklerini az da olsa kaybetmişler, aile terbiyesi dışında okul eğitimi de görenlerin düşünme yetenekleri dahi değişmiştir.

Çünkü eğitim de en büyük etkenler genel (memleket), ve özel (okul ve aile gibi) çevrelerdir. Bugün temsili olarak çeşitli bölgelerde yaşayan Kuzey Kafkasyalıların özellikle özel çevrelerin etkisi altında kalmış birkaç kişi toplanacak olursa, sosyal özellikleri arasında ruhen bir ayrılığın olduğu görülür.

İste bu şekilde, esaret ve hicret Kuzey Kafkasyalıların sosyal özelliklerine etken olmuş, sosyal yetenek ve sıfatlarını darbeleyerek, milli bütünlüklerini bozma derecesine kadar getirmiştir.

Esaretten Kurtulmak İçin Kuzey Kafkasyalıların İzleyecekleri Yol Ne Olmalıdır?

Bugünden itibaren, kutsal memleketin esaretten kurtulup, bağımsızlık ve hürriyete kavuşuncaya kadar, bütün Kuzey Kafkasyalıların ne şekilde ve nerede olursa olsun, izleyecekleri hareket tarzının ne olacağı herkes tarafından bilinmelidir ki, aynı durumda olan ırkdaş ve vatandaşlarının da tek bir yöne ve gayeye yönelmesi de sistematik bir şekilde belirlenmiş olsun. İlk fırsatta bağımsızlık kazanıldığı zaman ve ondan sonra, millet tarafından seçilecek şekil, amacın belirlenmesini sağlar.

Kuzey Kafkasya'nın bağımsızlık elde etme düşüncesi, daha çok Çarlık Rusya'sının zulmünden sonra başlamıştır. Halbuki bu düşünce, bu hareket çok daha önce ortaya çıkmış olsaydı ve gerekli önlemler alınsaydı, büyük savaşın sonlarına doğru dünyaya egemen olmaya başlayan Rus Çarlığı'nın, Almanya ile müttefiklerinin kuvvetli darbelerle dağıldığı sırada Lehistanlılar gibi hemen hürriyetlerini elde edebilirlerdi. Maalesef yukarıda belirtilen sebepler yüzünden Kuzey Kafkasyalılar destek gördükleri halde, bu büyük fırsatı kaçırmışlardır.

Bir gün, Kuzey Kafkasya'nın bağımsızlığını elde etmek için daha güzel bir fırsatla karşılaşacağına şüphe yoktur. Çünkü bundan sonraki savaşlar artık iki taraflı olmaktan çıkmış, milletlerarası görünüm kazanır hale gelmiştir. Gerçekte, yine Rusluğun sınırlarını genişletmek ve tüm dünyanın sosyal düzeni ile kuvvetlerini bozmak gayesiyle, aslında görünüşte çok cazip prensiplerle ortaya çıkan Bolşevizm, buna karşılık Faşizm, sonra müthiş bir şekilde birbirlerini kontrol eden Amerika ve Japonya; daha sonra bu müthiş birlikleri eli altında oynatmayı düşünen İngiltere gibi, daima kazanmayı güden kuvvetlerin günün birinde bir şekilde birbirlerine düşecekleri ve sonuçta dünya nizamının, hayat şeklinin, devlet sınırlarının bambaşka şekil alacağı çok doğaldır. Bu bakımdan Kuzey Kafkasya'nın da kurtuluş fırsatı elde edeceğine hiç şüphe yoktur. Ancak bu kurtuluşun gerçekleşebilmesi bir şart ile kabul etmek gerekir. O da şudur: Fırsat gelinceye kadar, Kuzey Kafkasyalıların kurtuluş, devlet ve yönetim oluşturabilme vasıtalarını elde etmeleri, hatta bundan başka imkanı da yakalayabilmeleri.

Bugün Kuzey Kafkasya'nın esaretten kurtulmasına ve bir Kuzey Kafkasya federal hükümetinin oluşmasına imkan görmeyen bazı muhterem ırkdaşlarımıza rastlanmıyor değil. Bunların gerek gelecek ve gerekse şimdi, çeşitli etkiler altıda kalarak, bir yabancının düşünüş tarzına benzer fikirler taşıdıklarını dikkate alarak, bu gibi kimseler mazur görülmeli; ancak saf bir Kafkasyalı'nın fikri diye de kabul edilmemelidir. Zaten yarın bağımsızlık kazanıldığında bile, gerek yukarıda anlatılan sebeplerden veya asimilasyondan dolayı birçok kimsenin öz-vatanım diyerek Kafkasya topraklarına dönmek istemeyeceği bilinen bir gerçektir. Bir milletin milli cereyanına karşı bu gibi münferit bazı fikir ve hareketlerin bir kıymeti yoktur. Gerçek olan şudur ki; günün birinde Kuzey Kafkasya esaretten kurtularak hürriyetine kavuşacak, kendine özgü organizasyonunu meydana getirerek intikamını mutlaka alacaktır.

Şimdiden özgürlük yoluna girmek isteyen Kuzey Kafkasyalıların amaçlarına zamanında ve tam olarak erişebilmeleri için girişecekleri faaliyetler şunlardır:

1- Öncelikle toplumsal sorunlarına çözüm bulmak,
2- Daha sonra maddi vasıtaları düzenlemek,
3- Nihayetinde yönetim sistemleri seçip oluşturmak.

Bunların "yönetim sistemi oluşturmak" kurtuluş anında düşünülecek bir meseledir. O zaman herkes serbestçe düşünür, millet hangisini isterse o tarz yönetimi kabul eder. Bu konu o zaman dile getirilmelidir. Şimdiden yönetim şeklinin kurcalanması vakitsiz ayrılıklara sebep olacağından bu konuya değinmemeyi prensip kabul etmek gerekir.
Maddi vasıtaları oluşturmak da aynı şekilde daha sonra düşünülecek konulardandır. Asıl bugünden itibaren yapılması gereken çalışma, sosyal hastalıkların çözümlenip yok edilmesidir. Aşağıda, öncelikle yapılması gerekenleri sırasıyla belirtiyoruz.

1) Dil: Kuzey Kafkasya'nın kurtulması ve bağımsız olarak yaşabilmesi için çeşitli dillerle konuşan Kabarday, İnguş, Çeçen, Asetin, Dağıstanlı, Abhaz gibi kavimlerin her zaman birlikte hareket etmeleri gerekir. Zaten Kuzey Kafkasya'nın anlamında bunlar birliktelerdir ve birlikte hareket ederler. Bunlardan bir tanesinin hareketinden bir sonuç çıkmayacağı ve çıkmasının da maddeten mümkün olmayacağı herkes tarafından bilinmelidir.
Bu yüzden, Kuzey Kafkasya lisanının irfan yolunda vasıta olabilecek bir şekilde düzenlenip resmiyet verilmesi lazımdır. Bugün Kuzey Kafkasyalılar için ilk defa ve acilen yapılması gereken en önemli konu dil meselesidir. Eğer düşünülecek olursa, Kuzey Kafkasyalılar için bundan sonra daha önemli problem yoktur.

Söz konusu mühim işi başarmak için konuyu iki noktadan ele almak gereklidir.

a) Evvela Kuzey Kafkasya'da konuşulan dilleri belirlemek; bundan sonra bu lisanların dayandığı harfleri toplayıp ses, çıkış yerleri ve şekillerini tek bir bütün haline getirerek hemen düzenlemek. Bu işi yaparken de harf olarak Latin harflerini kabul etmek ve dünyanın hiç
bir milletinde olmayıp da, Kuzey Kafkasya lisanlarında olan harfleri de aynı şekilde düzenlemek daha iyi olacaktır.
Yazı şeklinin belirlenmesinden sonra bazı dillerin birleştirilmesine sıra gelir. Örneğin Abhazya'daki Askero ve Altıkerek (Adigeler Altıkesek, Siheg; Abhazlar ise Asve derler) aslında tek bir lisandır. Yazı bulunmamasından dolayı birer kol haline gelmişler ve herkes tarafından farklı bilinmişlerdir. Aynı şekilde Adige dili de Kabartay, Bjeduğ, Abzeh kısımlarına ayrılır, fakat farklılıkları Abaza lisanındaki gibi söyleniş şekillerindendir. Diğer diller de az çok böyledir.

Yazının tespiti ve derhal düzenlenmesiyle fertler arasında kuvvetli bir bağ oluşmakla birlikte, ardından ikinci önemli nokta gelir.

b) Kuzey Kafkasya camiasını oluşturan bu dillerin üstünde, ortak kullanılan resmi bir dilin mevcudiyeti. Bu hayli tartışılabilecek bir meseledir. Fakat düşünecek olursak, üç şıktan birini kabul etmek lazımdır.

1- Rus veya Türk dili gibi resmiyet kazanmış bir lisanı kabullenmek.
2- Özellikle Kuzey Kafkasya dillerinden birini resmi dil kabul etmek.
3- Esperanto'dan esinlenerek yeni bir dil meydana getirip, bunun resmiyetini sağlamak.

İlk şıkkın tercihte yerinin olmaması gerekir. Ancak belirli bir süre için resmi olmayan bir şekilde herkes bildiği dil ile konuşur, yazar ve ihtiyacını ifade eder; o kadar.

İkinci şıkka gelince: söz konusu dilerden hiçbiri gelişmemiş ve özellikle çoğunluğa yaklaşmamış olduğuna göre bu da şüphelidir.

Üçüncü şık mümkün olmasına rağmen çok zordur. Ayrıca güzel bir yönü de vardır ki, eğer tekdüze az kelime ile çok anlam ifade eder, otomatikman kullanılabilecek şekilde düzenlenirse herkes tarafından kullanılır ve kendi lisanını bırakarak birkaç asır sonra Kuzey Kafkasya'da bir dil oluşur. Millet de dil derdinden kurtulur, hatta beynelminelleşir.
İşte bugün faaliyet gösteren Kuzey Kafkasyalıların öncelikle yapması gerekenler, yazı oluşturmak, dili düzenlemek ve bu amaçla Kuzey Kafkasyalıların asıl gayelerini insanlarına anlatmak, anlatabilmektir.

2) Faaliyette birlik ve beraberlik temin etmek:
Fertlerin bir araya getirilmesiyle bir toplum oluşturabilmek çok güçtür. Çünkü insanlar arasında bağlayıcı unsurlar bulunmalı ki, bunların etkisiyle bir topluluk meydana getirebilsin. Zaten insanlık tarihine bakılacak olursa, bu unsurların çokluğu oranında fertler birleşebilmiş, bir birlik oluşturabilmiştir. Pek tabii, bu şekilde toplumlaşabilen her millet çıkarlarını koruyabilmiş ve başkalarının esaretinden hayatını kurtarabilmiş, bütün hayati faaliyetini belli sınırlar dahilinde serbest hale getirebilmiştir.

Tarih bize, bir millete ait bütün fertlerin birleşmesinin şuurlu bir şekilde olmadığını gösteriyor. Daha çok, o milletin içinden çıkan, kendi menfaatinden ziyade, milletinin menfaatlerini gözeten bir veya birkaç kişinin bilinçli ve belirli bir amaç ile yürümesinden insanların birleşmesi ortaya çıkar. Bu tarz birliktelikte, şuurla hareket etmekten çok, bilinçli ve erekle yürüyen kimselerin fikirleri hakim olur. Fertler bir birleşme eylemi sonucunda bir toplum meydana getirirler. Bu kuruluş, milli bir idare şekli oluşturursa, milli bir hükümet de oluşur.

Alman milletinin tarihi, organize olma tarzı buna çok güzel bir örnektir. Geçmişte yaşamış ve halen yaşayan bazı hükümetlerin kuruluş şekli ise örnek teşkil etmez. Aslında bu gibi kuruluşların ilmi kıymeti de yoktur. Çünkü, bu çeşit toplum oluşturmada kuvvetli bağların bulunmadığı, daha çok silah zoruyla bir topluluk süsü verilmeye çalışıldığı, silah gücünün gevşemesi ile de toplumun ortadan kalktığı görülür. Büyük savaşın sonunda Avusturya ve Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmaları buna örnektir. Halbuki aynı tarafta yer alan Bulgaristan ve Almanya'da ise, yenilgiden başka, ülkenin ve kişilerin parça parça oldukları görülmemiştir.

İnsanoğlunun geçirdiği bu tarihlerden aslında çok güzel bir şekilde ibret alınır ve bağlılık unsuru olmadan başka faktörler etkisiyle birlik meydana getirmek faydasızdır, bir gün mutlaka bu birlik parçalanacaktır denilebilir.
Kişileri birbirine bağlayan sebepler ve etkenler yukarıda kısaca anlatılmıştı. (Din, adetler, dil, ırk birliği, vatan birliği). Bunlarda, gerçekte başlı başına bir birleştirme unsuru olmamakla birlikte, bu gibi sosyal hareketlerde büyük rol oynayan önemli bir unsur daha vardır ki, o da terbiye ve eğitim birliğidir.

Terbiye, sosyolojik nazariyeler açısından iki kısımda ele alınır.

1- Aile terbiyesi
2- Okul ve eğitim terbiyesi.

Fertler üzerinde, aile terbiyesinin çok etkisi vardır. Bu öylesine etkilidir ki, dünyada herhangi bir kişinin (darülaceze gibi yerlerde aile terbiyesi dışında büyüyen kişiler hariçtir. Çünkü bunlar yine o özel çevreye ait terbiye almışlardır.) bütün hayatında yaptığı hareketler denetlenir ve ahlaki sınırların üzerinde veya taşkın bir şekilde meydana gelir.

Cemiyetin oluşturduğu iyi ve faydalı örf ve geleneklerin etkisi altında bir çevre meydana getiren ailenin yetiştirdiği kişi de, aynı şekilde hareket unsurlarını bilir, ait olduğu topluma ve kişilere karşı hürmetli ve aynı zamanda fedakar olmakta tereddüt etmez. Bu belirlenmiş sınırları kestiremeyen bir aile tarafından yetiştirilen, olgunlaşmayan bir kişi, mensubu bulunduğu topluma ve kişilere karşı olumsuz tavırlar sergiler.

Bu aşamadan sonra kişiler için okul ve eğitim terbiyesi gelir ki, hepsinden daha etkilidir. Çünkü aile eğitimi, kişinin bilinci dışında; okul ve uzman eğitimi ise tersine etki yapar. Bundan başka bu iki eğitim arasında, yalnız eğitim gören kişiyi değil, ait olduğu toplumun bütün fertlerini ilgilendirmesi bakımından önemli bir ayırım daha vardır ki, o da okul ve uzmanlar tarafından eğitilen kişinin, bir amaç edinerek, fikir birliği ve akımına milleti de sürüklemesidir. O şekilde gördüğü okul eğitiminin gerektirdiği anlama ve ilmindeki isabet sebebiyle milletini ya mutluluğa, ya da bir felakete sürükleyebilir. Bunun sebebi çok açıktır. Dünya milletlerinin görüşleri, ilmi bakımdan ilerlemeleri ve gelişmeleri, doğal yetenekleri, gelişmeleri arasında, dilleri derecesinde ayrılık ve anlaşmazlık vardır. Belki her millet kendini her konuda diğer milletlerin üstünde görür ve bu da insanoğlunun duygusal özelliklerinin gereğidir. Fakat hangi milletin birleşme ve sosyal niteliklerinin daha üstün olduğu milletlerarası çarpışmada belli olur.

Şurası gerçektir ki, ilim her yerde ve herkes için aynı olmakla beraber, pratikte her millet için fayda bakımından ayrı ayrı sonuçlar verir. Çünkü her milletin sosyal durumu ve psikolojileri aynı değildir.

Şu durumda denilebilir ki, bir kişi kendi toplumuna ve milletine yararlı bir insan olarak yetişebilmesi için, kendi milletinin kurduğu okulda eğitim ve öğretim görmelidir. Çeşitli milletlerin okullarında eğitim gören kişilerin birlikte ve millet adına olan hareketlerinde daima görüş ayrılıkları ve ruhi bir uyuşmazlık görülür. Çünkü her kişiye aynı derecede milli sevgi ve birleşme sebepleri aşılanamamış, bu hisler normal olarak kurulamamıştır. Maalesef sadece milletin gelişmesine ayak bağı olabilmesi için, en gelişmiş, modern görünen milletler açısından ilim sahibi olmuş kişiler bu durumların dışında kalır. İşte Kuzey Kafkasyalıları ciddi bir şekilde felaketlere sürükleyen etkenlerin en önemlisi, kendi milli okullarında milli ve kişilikli bir okul eğitiminin olmamasıdır.

Milli eğitimin bulunmaması, Kuzey Kafkasyalılar üzerinde bugün de aynı derecede etkilidir. Halen Rusya'da Rusluk aşılanan, Türkiye'de aşağı yukarı bir eğitim gören, sonra Arabistan'da şöyle böyle yetişen ve henüz ırkı karışmamış o ırka benzememiş birçok Kuzey Kafkasyalılar toplansa, başka başka şahsiyetler çeşitli görüş sahibi olarak ortaya çıkarlar.

Rusya'da yetişen bazı kimselerin Kuzey Kafkasya'nın Rus imparatorluğu'nda yaşamasının uygun olduğunu açıklamaları, keza Türkiye'de yaşayan bazı kimselerin Kuzey Kafkasyalılardın bir toplum oluşturarak devlet kurmaları imkanları bulunmadığı inancını savunmaları, Arabistan'daki bazı kimselerin de değişik başka düşüncelere sahip olmaları hep bu sebeplerden dolayıdır.

Bu yüzden, Kuzey Kafkasyalıların esaretten kurtulmak için yapacakları hareketlerden biri de birleşmeye bilinçsizce olumsuz bir etki yapacak olan; çeşitli okul eğitiminin bulunduğunu veya hiç bulunmadığını göz önüne alarak, terbiyeli ve geleceğe yönelik hareket etmek kişiler arasında olumsuzlukların oluşmasına set çekmek, bu gibi durumlar ortaya çıktığında ortadan kaldırmaktır.

Hatta bu eğitim ve öğretim konusu o kadar önemlidir ki, bütün sosyal faktörlerin düzeltilmesi, ancak böylelikle sağlanabileceğinden dil probleminin çözümlenmesi ve bütün fertlere milli duyguların aşılanması ve sonunda bir düşünce ekolünün yaratılmasıyla hürriyetin kazanılması ve bundan sonra yine bağımsız olarak yaşanması da, yüksek seviyeli bir milli, bilimsel eğitimle gerçekleşir. Bu bakımdan, bütün Kuzey Kafkasya kavimlerinin bir araya gelmesiyle federal birliğin meydana getirilip tam hürriyetin elde edilmesiyle, ancak sefalet ve fakirliğin ortadan kaldırılabileceğini bilen ve bilmesi gereken bütün Kuzey Kafkasyalılara düşen görev şudur: Açıklanan tüm noksanlıkların etkisi göz önüne alınarak, birlikte faaliyete engel teşkil eden düşünceleri, dar görüşleri, egoistliği ortadan kaldırmak, herkesin elinden geleni sadece vatanı ve milleti için yapması, her bir kişinin kendi kendini tartması, kırılmaz bir kaya gibi bir birlik oluşturup ilk fırsatta dil problemini ortadan kaldırmak, kültürü ilerletmek.

Kuzey Kafkasyalılar için hayat ve hürriyetin elde edilmesinin başka ülkelerde değil, ancak kendi anavatanında mümkün olabileceğini, perişan ve dağınık halde bulunan Kuzey Kafkasyalılara anlatılması, aşılanması ve her alanda belli bir program altında hürriyete doğru ilerleyip hazırlanılması gerekir.

Tevfik ÇİPER

“Tarih” denilince herkesin algıladığı “şey” hemen hemen aynı. Yani “savaş”. Çünkü savaş, çok az farkla herkese aynı acıyı verir. İnsan belleği genellikle mutluluğu korumada tembeldir. Ama acıyı kolay kolay unutamaz. Onun için “tarih” denilince acı veren savaş akla gelmektedir. Yine “tarih” denilince akla gelen bir başka “şey” de maalesef geçmiş zamandır. Daha doğru bir deyimle “tarih” dünü çağrıştırmaktadır. Oysa “tarih” bir bakıma ne savaştır ne de geçmiş zamandır. “Tarih” yazıdır. Bugündür. Yarındır ve geçmiş zamandır.

Kısaca tarih, bir ulusun coğrafi bir mekanda dünü, bugünü ve yarınını bir zaman dilimi içinde sorgulayan, yargılayan ve sonuca bağlayan bilim dalıdır. Bu anlamda çoğu ulusun tarihinde unutulmaz acı günler mevcuttur. Ancak bu acı günleri unutamamayı, yeni acılara kaynaklık eden bir mesele haline getirmemeye özen gösterilmezse acılar bitmez. Tarihi olayları kan davası haline getirirseniz yeni kan davalarına zemin hazırlamış olursunuz. Belki de bilerek veya bilmeyerek yaptığımız kişisel tepkilerimizle geçmişe benzin taşıyoruz. Oysa geçmişin sorgulanması benzer acıların tekrarını önlemek için olmalıdır.

Gerçektir, Çerkes Halkı’nın da tarihinde acı günler vardır. Ama “en acılı gün bizimkidir” yaklaşımı gerçekçi olmaz. Ancak tarihin kaydettiği acının da acısı olaylardan biri sayabiliriz Çerkes Halk Katliamı ve Sürgününü. Bu olay “Göç ve Sürgün gibi kavram sözcüklerle anlatılamayacak kadar utanç vericidir. Çünkü insanlık tarihinde böylesine eşit olmayan bir uygulamanın mevcudiyeti yok denilecek kadar azdır. Hiçbir gerekçe bu katliam ve sürgünü bir savaş esprisi içinde gösteremez. Zira sayısal ve teknolojik bakımından o günün Çerkes Halkı ile kıyaslanamayacak kadar üstün bir gücün karşısında durmanın adı, en basit tanımıyla “SAVUNMA” dahi olamaz. Sadece yaşayan birinin canını saldırgandan kurtarabilmesi için gösterdiği doğal tepki olabilir. Onun içindir ki bu işgal ve yok ediş eylemi hiçbir savaş kuralına uygun değildi. O bakımdan bu tarihsel dram tüm insanlık aleminin ortak acısı olmalıdır. Bu ve benzeri olayların sorgulanması, yargılanması ve düzeltilmesi ise insanlık camiasının yüz akı olacaktır.

İşte her yılın 21 Mayıs’ında anma törenleri ile Çerkes Halkının yapmak istediği şey bu tarihsel katliam ve sürgünü tüm dünyaya hatırlatmaktır.

2002 yılının 21 Mayıs’ında başta Ata Yurdu Kuzey Kafkasya’da olmak üzere Çerkesler yaşadığı her yerde bu olayın anısına anma ve hatırlatma toplantıları yaparak çağrısını tekrarlamıştır.

Rusya Federasyonu cumhuriyetlerinden Kabardey Balkar Cumhuriyeti’nde de yukarıda sözü edilen anma ve hatırlatma toplantıları gerçekleştirilmiştir. Cumhuriyetin başkenti Nalçık’taki anma ve hatırlatma toplantısına başta Cumhurbaşkanı olmak üzere kalabalık halk yığınları ile birlikte cumhuriyetin en yetkili organ temsilcileri katılmıştır. Sürgün anısına yapılacak olan anıtın yerinde bulunan anıt taşın önünde yapılan yas töreni sürgünde ölenler için okunan dua ile başlamıştır.

Kabardey – Balkar Cumhuriyeti Sosyal Bilimler Enstitüsü müdürü Hasan Dumanov kendi incelemesine dayanarak yaptığı açıklamada Adıge sürgününün dünyanın en dramatik olaylarından biri olduğunu belirterek, “Bu gün 40’ı aşkın ülkede yaşayan Adıgelerin nüfusunun birkaç milyonu aştığını biliyoruz, ne yazık ki üç cumhuriyetimizde yaklaşık 750 bin Adıge yaşamaktadır.” demiştir.

Kabardey – Balkar Cumhuriyeti Parlamentosu Halklar Arası İlişkiler Dairesi’nin ortak başkanı Boris Giliev; “Nüfusun onda dokuzunu kaybedip ayakta kalabilecek halk az bulunur. Demografik ve biyolojik kurallara karşın ayakta kalan, kendi kültürünü, dilini ve geleneklerini savunabilen sayılı halklardandır Adıge Halkı...” demiştir,

Yayın ve Bilgi Bakanlığı Bakan Yardımcısı Nikolay Lapin; “Rus – Kafkas savaşlarında, her iki tarafta en önemli ve yetişkin bireylerden çok kayıp vermiştir.” demiştir, Adıge Xase (Çerkes Derneği) Başkanı Hafıtse Muhammed ise, olaylardan iki sonuç çıkarttığını belirterek; “Eğer güçlü bir komşunuz varsa, onunla barış içinde yaşamak ilkeniz olmalıdır. İkinci sonuç ise; ırkçılığı kaldırmalıyız, agresif milliyetçiliğin bize dokunmaması için dua ediyorum ve ben halkları barıştıran mantıklı yurtseverliğe inanıyorum” demiştir.

Törenin sonuna doğru, Cumhuriyet yöneticileri, Kurumlar ve Cumhuriyeti oluşturan halkların temsilcileri anıt taşına çiçekler koymuşlardır. Aynı saatte Abhazya Meydanı’nda ise, 40-50 kişinin katılımı ile yapılan alternatif anma töreni sürdürülmüştür.

Nalçık 2002 / 21 Mayıs Ali Çurey / Musa Eldarov

Giriş: Şüphesiz ki 19. yüzyılın en ağır soykırımı; 1800’lü yıllarda Çarlık Rusya’sının Çerkes ulusuna karşı uyguladığı soykırımdır. Yahudilerin yakılarak öldürülmesinin yada Ermeni soykırımının çoğu insan tarafından bilinmesine rağmen Çerkes soykırımı özellikle yakın tarihte bütünüyle unutulmuştur. Asağıda geçen yazısında Antero Leitzinger “Bu olayı, sadece ayırmak olarak değil, özellikle 1856 ve 1956 yılları arasında büyük meblağlara ulaşan, Sovyet Rusya’nın yıkılışına ve hatta günümüze kadar devam eden müslüman ve hrıstiyan insanlardan oluşmuş bir topluma uygulanmış planlı bir soykırım olarak ele almalıyız” diyor. Bu makale “Turkistan News” gazetesinde ingilizce olarak yayınlanmıştır".

Çerkes Soykırımı 
Antero Leitzinger

Münih (Munchen) Üniversitesi'nde profesör olan Karl Friedrich Neumann 1839 yılında “Rusya ve Çerkesya” (Russland und die Tscherkessen Sayı 19, 1840) isimli kitabını yazmıştır. Bu kitabında Rusya’nın 1828 yılında İran’lı hrıstiyanları nasıl Ermenistan’a yerleştirdiğini anlatan yazar, aslında sözü edilen bu önemli konuyu 1834 yılında zaten kaleme almıştı. (sayfa 68-69)

Neumann, tüm Kafkasya’nın yakın süre içerisinde Rusya’nın egemenliği altına alınmasını sağlayacak bu derin politikanın farkına varmıştı. Ama Avrupalı güçler, Avrupalılardan çok Türk, Fars ve Hindularin kaderini belirleyecek bu adıma müdahale etmekten kaçındılar. (sayfa 129-130)

Neumann ırkçı değildi, ama kesinlikle sömürgeciliği savunan, güneydeki ülkelerle bağlantılı bir Rus yandaşıydı.

Charles Darwin yahut Herbert Spencer daha görüşlerini bile sunmadan yıllar önce Darwin görüşü yaklaşımları mevcuttu. Bu, anti Ermeni duyarlılığından öte, tipik bir 19.yüzyıl Alman düşüncesi gibi gözüküyordu. Neumann bunu önsözündeki ilk cümlelerle kanıtlıyor: “Avrupa toplumu, Dünya’nın hükümdarı olarak seçilmiştir” "Neumann, Çerkeslerin cesaretine saygı göstermesine rağmen, onların Rusya tarafindan yıkımını önceden sezmişti. Çünkü modern Dünya’da kahraman,cömert ve “uygar olmayan” insanlar için yer yoktu. Neumann toplam Çerkeslerin sayısını Kabardey ve Abhazları da dahil etmek üzere 1,5 milyon insan yada 300 bin aile olarak tahmin etti. (sayfa 67) Ruslar tarafindan ileri sürülen 300 bin Çerkes görüşüde, Çerkesler tarafindan ileri sürülen 4 milyon Çerkes görüşüde abartı ihtiva etmektedir.

Neumann Çerkesleri 10 kabileye ayırmıştır: Natukhaç, Şapsığ, Abadzeh, Bjeduğ, Ubıh, Hatıkuey, Kemırguey , Abzekh, Besleney, Kabardey. Bu 10 kabile eski İsviçre’de oldugu gibi birbirlerinden ayrı yaşıyor, şehirlerin meselelerinin çözülmesinde ortak demokratik çoğunluğun oylarıyla karara varıyorlardı. Prensleri yalnızca askeri komutan gibi görülüyor ve hiçbir özel ayrıcalıkları bulunmuyordu. Kadınlar herhangi bir doğu ülkesindeki kadınlara göre çok daha özgürdüler. Herhangi bir yazılmış anayasaları yoktu ve ölüm cezaları sözkonusu değildi.

Çerkeslerin birçoğu müslümandı ama içlerinde hristiyan, putperest insanlarda mevcuttu ve hepsi birbirinin görüşüne saygılıydı. Rusların savaş mahkumları köle olarak kullanılıyordu. Ama eğer bu mahkumlar Polonya ırkından geliyorsa durum çok farklı oluyor, mahkumlar misafir gibi ağırlanıyordu. Bu yüzden Polonyalılar Ruslar için asker topluyor ve böylece birçok fırsata ulaşmış oluyorlardı. (sayfa 123) O sıralarda kendini Polonyalı ilan eden utanma duygusuna sahip olmayan birçok Rus vardı. Çerkesler kendi aile üyelerini köle olarak Türkiye ve İran’a göndermeye ve bazı Çerkeslerde kendi istekleriyle gitmeye başladılar. Birçoğu zengin ve özgür şekilde geri dönüyordu. (sayfa 124) Bu olay 1960 lardaki Türkiye’den göç eden Gasbeiter göçmenlerinin durumuna benzetilebilir. O yıllarda Romanya’da ve Rusya’da da kölelik olgusunun mevcut olduğunu iyice hatırlayabiliyoruz.

Çerkesler, “ Özgürlük Bildirisi” adı altında Avrupa mahkemelerine yapılan temyiz başvurularıyla Rusya’ya karşı 40 yıldır savaşıyor : “ Ama şu an, Avrupa’da yayınlanan tüm haritalarda topraklarımızın Rus imparatorluğunun bir parçası olarak gösterilmesine en derin utancımızla şahit oluyoruz... yani sonunda Rusya, Çerkeslerin, Rusya’nin kölesi oldugunu tüm Batiya bildiriyor.. İğrenç haydutlar..” (sayfa 140,141)

Savaş, Soçi’de uluslararası bir Çerkes hükümetinin kurulmasına kadar 20 yıl boyunca sürdü. 1862 yılında Neumann’in önceden söylediği gibi Rusya son saldırısına başladı. Birçok Çerkes yurdundan kovuldu ve evleri imha edildi.

Kemal H. Karpat’ın “ 1830-1914 yılları arası Osmanli nüfusu” kitabında yazdığına göre Osmanlı İmparatorluğu, 1862 yılından başlayarak 20.yüzyılın ilk yıllarına kadar Ruslar tarafından anayurtlarından zorla sürgün edilen 3 milyondan daha fazla Kafkasyalı insanın ( Tüm Çerkesler ) hedefi olmuştur. (sayfa 27)

Selahadin Bey ise, 1867 yılında Kafkasya ve Kırım'dan toplam 1.008.000 mülteciden ilk başta 595.000 inin, daha sonra 500.000 inin 1879 da ve diğer 500.000 mültecinin de 1914'e kadar balkanlara (sayfa 27) yerleştirildiginden bahsediyor. (sayfa 29) İçlerinde Tatar, Kırımlı, Çeçen ve başka müslüman insanlar olmasına rağmen bu insanların büyük çoğunlugu şüphesiz Çerkesdi. Birçok Çerkes sürgün yolunda can verdi.

Neumann’in tahminine göre 1,5 milyon Çerkes, Rusların 1/30 ine , Çeklerin 1/3 ine veya Slovakların 3/4 üne tekabül ediyor. (sayfa 66) Neumann’a göre Dünya’da 2 milyondan fazla Ermeni vardı. (sayfa 69) 1989’daki Sovyetler Birliği nüfus sayımına göre Rusların sayısı 145 milyona yükseldi. Yani bu rakamın 1/30 5 milyon insana karşılık geliyor. 10 milyon Çek ve 5 milyon Slovak’ın bulunduğunu gözönüne alırsak “3 milyondan daha fazla Çerkes olması gerekir” kanısına varıyoruz. Geçmişte yaşanmış çetin savaşlara rağmen yalnızca Ermenistan’da 3 milyon kadar Ermeni var. 2 milyon Ermeni’de diger ülkelerde yasiyor. 150 yil içerisinde Çek, Slovak ve Ermeni nüfusunun iki katına çıktığını hatta Rus nüfusunun üç kat arttiğını görüyoruz ; peki ya milyonlarca kaybolan Çerkesler nerede?

Britannica Ansiklopedisi ( Cambridge 1911) 11. basımında, Ermeni nüfusunu herbir imparatorluğa bir milyon Ermeni insana karşılık gelecek şekilde Rusya ve Türkiye’ye eşit olarak bölüyor ve Rusya’daki Çerkes nüfusunu 216.950 (bu rakama Abhazlar,vb de dahildir.) olarak hesaplıyor. Sonuca baglayacak olursak; 1,5 milyon Çerkesin katliami ve sınırdışı edilmesi söz konusudur.

Bu felaket, 1915 yılında Ermenilerin maruz kaldığı yıkımdan kesinlikle daha korkunç. Peki, bu kasten yapılan bir eylem miydi? Evet. Ideolojik bir düşüncenin ürünü müydü? Evet. 19. yüzyıldaki Orta Doğu’nun söz konusu fethi, hristiyan koloniliği ve müslümanların Avrupa’dan atılmasi sadece Almanlar tarafindan değil birçok Avrupalı tarafindan da yerine getirilmesi gereken tarihi bir zorunluluk olarak görülüyordu. Rusya Kırım ve Kafkasya’daki katliamları ve sınırdışı etmeleriyle özellikle 1862-1864 yılları arasında “Etnik temizliği” sağlıyordu. Bu müddet boyunca, Mikhail Katkov gibi slav milliyetçileri Rus Halkını, imparatorluk hırsları (“üçüncü Roma”) ve stratejik çıkarları (“sıcak denizlere ulaşma isteği”) gibi ulusçul mazaretlerle hazırladılar. Kafkasya ve Balkanlar arasında acımasız ölüm çemberi oluşturuldu. Balkanlara yerleştirilen Çerkes mülteciler, Ermeni devrimcileri tarafindan da kışkırtılan “Bulgar zulmüne” maruz kaldılar.

Balkan savaşlarından sonra müslüman mülteciler Anadolu’ya sığınmaya çalışıyor ama böylece bölgeden terör, savaş eksik olmuyordu. Bunlar, Rusya tarafından istismar edilen parayla tutulmuş birçok masum Ermenilerdi. 1915 yılındaki katliam, aynen 1850 yıllarında Kırım Savaşında olduğu gibi, Türkiye adına aracılıkları engellemeye çalışan, özellikle müslüman olmayan insanların önyargısını kanıtlayıcı korkunç haberler bekleyen Avrupalılar için kocaman bir buzdağının en iyi görünen tarafıydı.

Bu bir soykırım mıydı? Bu tanımlamamıza göre değişir tabiki. Bu olayı; ayırmaktan öte, özellikle 1856 ve 1956 yılları arasında büyük meblağlara ulaşan, Sovyet Rusya’nın yıkılışına ve hatta günümüze kadar devam eden müslüman ve hristiyan insanlardan olusmuş bir topluma uygulanmış planlı bir soykırım olarak ele almalıyız.

Antero Leitzinger

The Circassian Genocide 
The Eurasian Politician

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Son Twetler

Almastı Çerkes Kadın Hareketi kuruldu: Sesiniz sesimiz olsun - bianet https://t.co/5D7bpzWdvZ
RT @dergi_mizage: As we all know you are a bit busy these days, we want to remind you that Russia condemns the USA for Native American Gen…
Avusturya, Drau anıtı: ''Burada 28 Mayıs 1945’te yedi bin Kuzey Kafkasyalı, kadın ve çocukları ile birlikte Sovyet… https://t.co/yZtTG7dfDs
RT @Cerkesya: #21Mayıs #Circassiangenocide #ÇerkesSoykırımı https://t.co/ADgbR91klj
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery