Sözlüklerinde din sözcüğünün karşılığı olmayan Çerkesler, kendi inançlarıyla diğer dinleri harmanladılar 

Ay'ın ve yağmurun çocukları 

Din sözcüğünün Çerkesçede karşlığı bulunmuyor. Çerkes inancında din, ''Habze'' kavramının içinde yer alıyor. Habze, hem gelenekleri, hem de dinsel inançları içine alan geniş bir kavram. 

Çerkes halklarında birden çok din aynı anda yaşasa da tanrı kavramı tektir. Tanrı olarak ''Tha'' tek yaratıcı varlıktır.Ancak ''Tha'' dan başka bir de bazı doğa güçlerine eklenerek birleşik isim şeklinde kullanılan ''Tha'' lar vardır. Buradaki Thalardan kasıt doğa güçleridir. Ancak tek başına Tha kavramı bunların hepsinin üstündedir. Tha soyut, görünmez bir tanrı kavramını ifade ederdi. 

Çerkeslerde, Durudizmin egemen olduğu ilk dönemlerde doğa varlıklarından oluşan ilahların en önemlileri; Şıble (Yıldırım, savaş, adalet), Premethaj (Ateş), Seoszeres (Su, rüzgâr, ırmak), Ziguthe (Gezginler, avcılar), Mezithe (Orman), Kotij (Kutsal meşe ağacı), Tlepş (demircilik) dir. 

Antik Yunan mitolojisinde olan Tanrı adlarının tümünün karşılığı, Kaf Dağı'nda yaşayan mitolojik Tanrılar arasında yer alıyor. Yunanlıların Karadeniz sahillerinde kurdukları ticari koloniler kanalıyla yerli Kafkas kültür unsurlarını ve mitolojisini önemli oranda Yunan kültürüne yansıttıkları öne sürülüyor. Güneş, Ay, Yıldırım, Yağmur, Rüzgâr, Ağaç, Ateş, Su, Aşk Tanrısı, Bereket Tanrısı, Güzellik Tanrısı, Şarap Tanrısı vb. 

Doğa tanrıları döneminden sonra tektanrılı dinler Çerkes topluluklarına girmişse de hiçbir din, bütünüyle etkin olamamıştır. 

Hıristiyanlığın gelişi 

Gürcü tarihçisi Vakhtang 'a göre Hıristiyanlık, miladi 40. yıllarda Çerkes halklarına girmiş ancak gerekli ortamı bulamadığından etkisiz olmuştur. İlk kilise Jüstinyen zamanında Abhazya'da kurulmuş. Gürcistan'ın ünlü kraliçesi Tamara da tahta geçince Hıristanlığı yaymaya çalışıyor. Ancak bu çabalara karşın Hıristiyanlık sınırlı bir bölgede kabul görmüştür. 

Hıristiyanlık ve İslamiyete oranla daha sınırlı da olsa Musevilik de Çerkes boyları arasına girebilmiş. Museviliğin Kafkasya'ya ilk girişi 8. yüzyılda gerçekleşiyor. Gerek bu tarihlerde Bizans topraklarından kovulan 20 bin Yahudi'nin Kafkasya'ya yerleşmesi, gerekse iki din arasında sıkışıp kalması nedeniyle Museviliği seçen Türk kökenli Hazar Krallığı'nın Çerkeslerle ilişkileri, bazı kabileler arasında Museviliğin kabul görmesine yol açmış. Bugün Kafkasya'da kalan Çerkeslerin cenaze törenlerinde siyah elbise ve fötr şapka giyme geleneğinin Musevilikten kaldığı sanılıyor. 

İslamiyet gecikmeli giriyor 

Çerkeslerin İslamiyeti seçmesi ise yakın bir zamanda 18. yüzyılda gerçekleşmiş. Hıristiyanlık gibi İslamiyetin de bütün Çerkes kavimleri tarafından kabul gördüğünü söylemek güç. Hz. Ömer zamanında Arap orduları Kafkasya sınırlarına kadar gelmelerine karşın Çerkeslere kadar ulaşamamış.Adige boyları içinde Müslüman olan ilk grup Kabardeylerdi ama 18. yüzyılda onların bile henüz hepsi Müslüman değillerdi. Çerkeslerin en önemli özelliği, sonradan benimsedikleri dinleri eski din ve geleneklerine eklemleyerek sürdürmesidir. Hangi dini kabul ederlerse etsinler, eski dinlerinin ritüellerini ve inançlarını tümüyle terk etmiyorlar. 

Düzce'nin Saz köyünde son zamanlara ait haç işareti taşıyan mezar taşlarının bulunması, Sıvas'ın Gürün ilçesinin Şogen ailesince haçların uzun süre saklanıp çevrenin etkisiyle imha edilerek Hıristiyan ailelerin ibadet için camiye gitmeye başlaması, Ürdün'deki İslami kurallara göre dua edilirken Hıristiyan olan bazı Çerkeslerin gizli bir şekilde haç çıkarmaya devam etmeleri, gemilerle Kafkasya'dan ayrılıp Osmanlı topraklarına göçerken Adigelerin arasına katılan Hıristiyan Abhaz ailelerin, Hıristiyan olanların Osmanlı toprağına sokulmayacağı korkutmasıyla o gemilerde şeklen de olsa İslamiyeti kabul etmeleri ve Müslüman olduktan sonra Abhazların şarap içmeye devam etmeleri, Çerkeslerin bütün dinleri harmanlayarak kendilerine göre yorumlamalarının kanıtıdır. 

İslamiyetin Çerkes boylarına girmesi konusunda iki farklı görüş bulunuyor. Bazı araştırmacılar İslamiyetin Kuzey Kafkasya'ya Dağıstan bölgesinden girdiğini söylerken bazıları da Kırım Hanlığı'nın Adigelerle ilişkiye girmesi sonucusında yayıldığını öne sürüyor. İslamiyeti seçmelerine karşın Çerkesler, şeriat kuralları yerine Habze denen geleneksel kurallarına uymayı sürdürmüş, törenlerini yine kadın erkek bir arada yapmış ve eski dinlerin kalıntılarını yakın zamana kadar korumuşlardır. Çerkesler Ruslarla savaşta dini kendilerine bir zırh olarak kullanmışlarsa da günlük yaşamlarında dinin yeri, her zaman yerleşik geleneklerin gerisine düşmüştür. 

'Cennetinize ihtiyacım yok' 

Eğer İslam dini Çerkeslerde önemli bir kimlik olarak öne çıkmış olsaydı, Şamil'in Kuzey Kafkasya'ya gönderdiği naipler, Çerkes halklarını ayaklandırma konusunda başarısız olmazlardı. 

Araştırmacı-yazar Murat Papşu tarafından dilimize çevrilen Fransız asıllı Kafkasolog Adolf Berje 'nin Rus hükümetinin siparişi üzerine yazdığı ''Kafkasyalı Dağlı Kavimlerin Kısa Tasviri'' adlı kitabında Çerkeslerin Müslümanlığı hakında şöyle yorum yapılıyor: ''Çerkeslerin Müslümanlığa girmeye başlaması yakın zamanlardadır. Bu inanç şimdi de aralarında iyice yerleşmemiştir. Şamil, boş yere ajanlarını İslamı yaymak için onlara gönderiyordu. İyi veya kötü, İslamın gereklerini yerine getiren bir prens ailesinde daha kısa süre önce şöyle bir olay meydana geldi:Bir prens ailesi İslamiyeti seçmesine karşın, yalnızca bu ailenin başı kocamış bir ihtiyar, inatla kabul etmemek için direniyordu. Derken bir gün ağır bir şekilde hastalandı; yaşlı adam ölüm döşeğindeydi. Akrabaları hocayı çağırdılar ve hocanın çok güzel bir yer olarak tasvir ettiği Muhammed'in cennetinin yolunu kendisine açması için, islamı kabul etmesine iknaya çalıştılar. Yaşlı adam uzun süre hiç sevmediği vaizi dinledi ve konuşmadı; en sonunda elini sallayarak dedi ki: 

- Hayatımın en iyi yıllarını şimdi artık ölmüş olan insanlarla geçirdim. Onlar müslümanlığı hiç düşünmediler bile, ama şimdikilerden daha asil, cesur ve temiz kalpli insanlardı. Ben sizin cennetinizi istemiyorum, onlar nereye gittiyse ben de oraya gideceğim, onlarla birlikte olmayı tercih ederim. 


Akraba arasında kaç göç olmaz 

Osmanlı Devleti'nin vali olarak atadığı Ferruh Ali Paşa, kâtip olarak Haşim Efendi'yi götürür. Haşim Efendi'nin notlarında yeralan bir olay: 

Bir gün, Osmanlı ordusunda damadı bulunan bir Çerkes kadın, yanında birkaç kadın ve kızla birlikte, kızını ziyaret için Soğucak'a gelir. Evde namaz kılan kızını görünce şaşırarak sorar: 

- Bu yaptığın nedir kızım? 

- Buna namaz derler, Tanrıya ibadettir. Allah, kullarına son peygamber Hz.Muhammed'i gönderdi. - O dediğin Allahı biz de biliyoruz, ama Hz. Muhammed dediğin peygamberi duymadık. Senin bildiğin de yetersizdir. Paşa'ya gidelim de bize anlatsın. 

Hep birlikte Paşa'nın evine giderler. Paşa, kadınları görünce, 

- Şu karımdır, şunlar da genç oldukları için kızımdır, diğerlerini görmek ise bana haramdır.' der 

Çerkes kadınlar paşanın sözlerine bir anlam veremezler ve paşanın karısına; 

- Paşa bütün Çerkeslerin konuğu, kardeşi ve babasıdır, onun için misafir geldik, fakat bize haram dedi, bunun nedenini öğrenmeden gitmeyiz' derler. 

Hanımı da paşaya şu açıklamayı yapar: 

- Çerkes âdetlerine göre, sen şimdi bütün Çerkeslerin akrabası oldun, akrabalar arasında kaç göç olmaz, onun için senden kaçmadılar.' 

Bunun üzerine paşa, kadınları yanına çağırarak özür diler. 

'Domuz yiyen Müslümanlar' 

Evliya Çelebi , Kafkasya gezisinde karşılaştığı Çerkeslerin Müslümanlığını yadırgıyor: ''Şuğake Çerkesleri kendilerine kâfir dense kızar, adamı öldürürler; Müslüman deseler hoşlarına gider gülümserler. Öldükten sonra dirilmeye, kıyamet gününe,mahşere inanmazlar. ' . Şuğake Beyi, seksen yaşında, kefere gibi sakalı tıraş olmuş semiz bir adamdır. 

Çerkes evlerinde çocuklar ve kadınlar misafirden sakınmayıp yüzleri ve gözleri açık olarak misafire hizmet ederler, ama uygunsuz bir hareket eden adamı da öldürürler. Hatukuay Çerkesleri 'Lailaheillallah' derler, ama semiz domuzları kuyruğundan yerler. Oruç tutmaz, namaz kılmazlar. Kabardey bölgesinde yaşayan halklar kitaba inanmazlar, kiliseleri de yoktur.''

Cumhuriyet Gazetesi 22.05.2003

Demokratik açılım, yıllarca asimilasyona uğradıklarına inanan Çerkesleri umutlandırdı. Geçen hafta İçişleri Bakanı ile biraraya gelen KAFFED Başkanı Cihan Candemir, "Birçok insan, evlatlarından okullarından geri kalmasınlar diye Çerkes kimliğini saklamak zorunda kaldı. Yıllarca ben Çerkesim bile diyemedik" şeklinde konuştu.

Başlangıçta açılımın etnik bir kimliğe dayandırılmasıyla yanlış yapıldığını belirten Candemir, yaşanan tıkanıklıkları ise açılımın toplum, Meclis ve hükümetten oluşan 3 ayağının sağlam oturtulmamasına bağladı. Candemir, "Bizim bölünme gibi bir talebimiz yok. Sadece haklarımızı eşitçe kullanmak istiyoruz, ben umutluyum" dedi.

Demokratik açılım çalışmalarında Kürt kökenli vatandaşlar kadar ön planda olamayan Çerkeslerin temsilcisi Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAFFED) Genel Başkanı Cihan Candemir, geçtiğimiz hafta İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile görüştü ve Çerkeslerin taleplerini iletti. Yeni Şafak'a Çerkes toplumunun taleplerini anlatan Candemir, Türkiye'de demokrasinin son yıllarda büyük gelişme kat ettiğini söyleyerek, "Eskiden 'Çerkezim' bile diyemiyorduk. Biz demokratik açılımın Barış Projesi haline gelmesini bekliyoruz. Açılımın tam göbeğindeyiz, örnek olabiliriz" dedi. İşte Çerkeslerin demokratik açılımdan beklentileri:

YILLARCA ÇERKES KİMLİĞİ SAKLANDI

KAFFED'in faaliyetleri neler?

Faaliyetlerimiz ağırlıklı olarak kültürel kimliğimizi korumakla alakalı. Kültürümüzün çok önemli bir parçası olan dilimiz hızla yok oluyor. Yazılı bütün kültürel değerlerimiz, atasözlerimiz, masallarımız, hikayelerimiz, 'kabze' dediğimiz yaşam normlarımızın hepsi kendi dilimizle ifade edilen şeyler. Dolayısıyla dilimizin korunması kültürümüzün korunmasıyla eşdeğer. Bunu yapabilmek için bir Çerkes kimliğinin oluşması lazım. Türkiye'deki zor koşullar içinde; hatta daha önceki dönemlerde ailelerin baskılar nedeniyle 'aman çocuklarım aman okulda geri kalmasın' veya 'bir askeri okula ya da devlet memurluğuna girişi engellenmesin' diye birçok insan çocuklarından Çerkes kimliğini dahi sakladı. Bugün sanat ve edebiyat çevresinde çok önemli kişilerin Çerkes kimliği taşıdığını yeni yeni görüyoruz. Böyle insanların saklama ihtiyacını hissettikleri, korktukları, baskı altında oldukları bir dönem geçmiş. Şimdi bu insanlara gelişen demokratik ortam içinde kimliklerini hatırlatmak, tanıtmak çok daha önemli hale geliyor.

BARIŞ PROJESİ OLMASINI İSTİYORUZ

Çerkesler, demokratik açılımdan ne bekliyor?

Bizim Türkiye'den herhangi bir ayrılma talebimiz yok. Yani Türkiye'nin birliği, bütünlüğü içinde herkese tanınacak kültürel haklar çerçevesinde haklarımızı talep ediyoruz. Demokratik açılımın Türkiye için bir 'Barış Projesi' haline gelmesini bekliyoruz. Çünkü bugün Türkiye'de etnik veya dinsel kimliklerin birbirlerine karşı önyargıları var. Süryani vatandaşlarımızı bu ülkeden kaçırdık. Bir dönem Kürt vatandaşlarımızın varlığını dahi kabul etmedik. 'İşte Kürtler, karda yürürken Kart-Kurt sesi çıkaran dağlı Türklerdir' dedi birtakım büyüklerimiz. Yani görmezlikten gelindi. Bu kimliklerin içinde biz hiçbir etnik grupla çatışması olmayan ve her etnik grupla rahatlıkla bağdaşabilen bir yapı içinde çok önemli bir rol oynayacağımızı düşünüyoruz. Bizim bir fanatizmimiz yok. Bunun örnek olması gerektiğini düşünüyoruz.

ÇERKESCE SEÇMELİ DERS OLABİLİR

Demokratik açılımı yürüten İçişleri Bakanı Beşir Atalay, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik ve CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen ile görüştünüz. Beklediğiniz ilgiyi gördünüz mü?

Evet, taleplerimizin haklı ve doğru olduğu konusunda hiçbir olumsuz tepkiyle karşılaşmadık.

Hükümetten talepleriniz neler peki?

Tarih ve din kitaplarında belirli kimlikleri aşağılayan, yok sayan veyahut onları baskı altına alacak her türlü terminolojinin çıkartılması gerektiğine inanıyoruz. İkincisi dilini kullanmak ve yaşatmak isteyen grupların da bunu rahatlıkla öğretebilecekleri imkanların sağlanması gerektiğine inanıyoruz. Tabii bugün Türkiye'nin resmi dili Türkçe, bunu kat'iyyen değişecek bir şey olarak görmüyoruz. Ama bunun yanında diğer etnik ve kültürel dillerin de yaşatılması 'seçmeli ders' yoluyla olabilir. Devlet desteği olmadan da bu dillerin yaşamayacağını düşünüyoruz.

ELİ YÜZÜ DÜZGÜN PROGRAM ŞART

Dolayısıyla devletin bunları yaşatmak için kol kanat germesi, televizyon kanalları yoluyla destek olması gerekir. Dil öğrenimi önündeki engelleri kaldırarak, öğrenim için olanaklar sağlayarak, örneğin üniversitede kürsülerin açılması, hocaların sağlanması... Bugün dil öğretmek için mevzuatta bir sürü tıkanıklar var, bu tıkanıklıkların aşılması suretiyle bu insanlara özgürlük sağlanmalı. Zaten bu özgürlük sağlandıktan sonra insanlar ister kullanır, ister kullanmaz. Örneğin TRT-Şeş açıldı, yer yerinden yıkılmadı. Boşnakça, Arapça, Çerkesce, Gürcüce, Lazca yayınların yapılmamasını da büyük bir eksiklik olarak addediyorum. Bugün yarım saatlik suyuna tirit, abuk sabuk bir Çerkesce program var. Halbuki içerikli günde bir saat program yapılsa bütün Kafkasya'daki Adige, Abhaz nüfusu bu yayınları izleyecek. Gerçek anlamda bir açılım Türkiye'ye güç katacak; ama mevcut şekliyle değil.

DIŞLANMIŞLIK HİSSİ YAŞADIK

Talepleriniz doğrultusunda somut adımların atılacağı yönünde bir izlenim edindiniz mi?

İyi niyetin olduğuna inanıyoruz. Burada siyasi gerilimin tırmanmış olması önemli bir handikap. DTP'nin kapatılması, yeni partinin kurulması, seçim mahalline girilmesi, partiler arasındaki sert söylemler, diyaloglar, açılımı biraz geri plana itti.

Demokratik açılım çalışmaları yapılırken Çerkesler belki de akla en son gelen topluluk oldu. Sizce bunun nedeni nedir?

Akla geldi mi gelmedi mi, bilmiyoruz. Bunun da sebebini açıkçası çok bilemiyoruz. Bizim çok bağıran, çağıran bir toplum olmayışımızdan kaynaklanmış olabilir.

Açılımın ortak yararında buluşabilmeli

Açılıma önce "Kürt açılımı" denilmişti. Çalışmalar yürütülürken Çerkesler adına dışlanmışlık hissi yaşadınız mı?

Oldu tabii. Türkiye'deki bütün toplumların bu açılımdan beklentileri var. Bunu sadece bir etnik grubun adıyla, ona yönelik olarak sunduğunuz zaman ciddi karşı tepkiler doğurdu. TBMM'de karşı tepkilerin oluşmasının ana nedeni de bu oldu. Başlangıç son derece yanlıştı. Bu ülkenin vatandaşıysak birbirimizi seveceğiz, ortak asgari paydada bir kere birleşeceğiz. Açılımın 3 ayağı var. Birincisi açılımdan faydalanacak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları. Bunun ortak yararlarına olduğuna inanmaları lazım. Bununla beraber birbirlerinin kültürlerini tanıyacakları, birbirlerine saygı gösterecekleri ve hiçbirisinin dışlanmayacağı bir ortamın, bir atmosferin yaratılacağına, bir Türkiye'nin oluşacağına herkesin inanması lazım ki, toplum ayağı bu desteğini versin. İkincisi hayata geçebilmesi için parlamentoda konsensusun sağlanması lazım. Üçüncü ayağı ise hem toplumu hem parlamentoyu bu ortak anlayışa getirecek hükümettir.

AÇILIMIN GÖBEĞİNDEYİZ

Bugün kadın hakları bakımından, kadının ikinci sınıf vatandaş sayılıp söz hakkı olmadığı, zorla evlendirildiği, töre cinayetlerine kurban edildiği bir ülkede yaşıyoruz. Çerkes toplumu olarak hiçbir zaman böyle bir sorunumuz olmadı. Kadınlar her zaman için toplumumuzun eşit ve saygın bireyleriydiler. Bu konuda örf ve geleneklerimizin de güzel bir örnek teşkil ettiğini düşünüyoruz. Yani biz açılımın tam göbeğindeyiz. Açılımı sadece etnik, kültürel boyutuyla almıyoruz. Tüm insanların gerek etnik kimliklerini gerek dini inançlarını eşit şekilde yaşayabilecekleri ortamı savunuyoruz.

KİMLİĞİNİ SÖYLEMEK BÖLÜCÜLÜK SAYILIRDI

Çerkes derneklerinin biraraya gelip birleşik bir yapı oluşturmaları fikri 1979'larda başladı. Ama o dönem tam terörün, sağ-sol çatışmalarının yoğun olduğu bir dönemdi. 80 İhtilali'nde birçok dernek kapandı. O dönem hakikaten dernek çatısı altında baskıyı her zaman hisseden, kendisini suçlu gibi, takip ediliyormuş gibi hisseden bir yapı içinde çalıştık. Çok yaşadık bunu. Çerkesim dediğin zaman 'Vay sen de mi bölücülük yapıyorsun?' deniyordu. 'Çerkesim' demek, kimliğini söylemek bölücülük olarak anlaşılıyordu. AB'ye katılım süreciyle beraber derneklerimiz birlikteliği gündeme getirdi, 2002 yılında federasyona dönüştük. Şu anda Türkiye'nin değişik yerlerindeki 57 dernek, federasyonumuza üyedir.

'Hain Çerkes' sözü kalksın

Kurtuluş Savaşı'nda yaşanan "Çerkes Ethem olayı", toplumu psikolojik açıdan olumsuz etkiledi mi sizce?

Tabii, olumsuz etkiledi. Siyaseten birçok insanda kimlik bunalımı, bir travma yarattı. Hepimiz tarih derslerinde çok rahatsız olduk. "Hain Çerkes Ethem", sen de bir Çerkessin ve bir Çerkes hain diye tanımlanıyor. Türkiye tarihinde bir tane Hain Çerkes var, Hain Türk yok, Hain Laz yok; ama bir sürü hain var, hiçbirisi bu kimlikle anılmıyor. Resmi tarih itibariyle Çerkes Ethem hain ilan edilmiş. Türkiye'nin Cumhuriyet tarihinde bir sürü hainler oldu, bunların hiçbirisi etnik kimlikleriyle anılmadı. Bir sürü kahraman Çerkes de oldu. Sporcu, sanatçı Çerkesler çıktı; ama hiçbirisi Çerkes sanatçı, Çerkes güreşçi diye anılmadı. Bunun bir baskı aracı olarak kullanılışını yaşadık. Birçok insan o korku yüzünden hala kendi kimliklerini ifade ederken çekiniyor.

Tarih dersi kitaplarındaki bu ifadenin çıkarılması için bir girişimde bulundunuz mu?

Bunların çıkartılması gerekiyor tabii. Biz bunun mücadelesini verdik. Çerkes Ethem'in Kurtuluş Savaşı'ndaki yararları, zararları, terazinin kefesine koyduğunuzda tartışılmalıdır. Bazıları için bir kahramandır. Bize göre Çerkes Ethem'in başarıları olmasaydı, Kurtuluş Savaşı'nın başarıya ulaşması da mümkün olmazdı. Daha başta boğulur giderdi, ayaklanmalar yüzünden. Tabii sonraki dönemde onu dışlayan, yurtdışına kaçmasını getiren bir süreç yaşandı. Tarih kitaplarında yazılanların çoğu doğru değil.

Türkiye'de 5-6 milyon Çerkes nüfus yaşıyor

Türkiye'deki Çerkesler'in sayısıyla ilgili olarak sağlıklı bir bilgi var mı acaba?

Etnik bazda sağlıklı bir nüfus sayımı yapılmadı, bugüne kadar. 1917 yıllarında Osmanlı'da yapılmış bir nüfus sayımı var. 17 milyonluk bir Türkiye'de 1.7 milyonluk bir Çerkes kaydına rastlıyoruz, yani yüzde 10 oranında. Onu bugüne getirdiğimizde tabii yüzde 10'u muhafaza etmek zor. Çünkü bizim Çerkes insanımız geç evlenir, az çocuk yapar. Bu çerçevede oran yüzde 5'e düşmüşse bile 3.5 milyon Çerkes'in olması gerektiğini düşünüyoruz. Tabii bunun yanında karma evlilikler sonucu kendisini Çerkes olarak tanımlayan insanlar da var. Yani 5-6 milyona kadar çıkan genetik bir Çerkes nüfusunun olduğunu düşünüyoruz. Ama bunun 3-3.5 milyonu köylerde veya kentlerde yaşayan, 1 milyona yakını da dilini hala konuşabilen bir nüfus.

Çerkesler hangi bölgelerde yoğun?

Çerkes diasporanın en büyük yoğunluğu Türkiye'de. Ayrıca Ürdün, Suriye, İsrail, Avrupa ve ABD'de. Türkiye'deki Çerkesler, Karadeniz Bölgesi'nden başlarsak Samsun, Sinop, Tokat, Çorum, Amasya. Güneye doğru inersek Kayseri, Sivas, Kahramanmaraş'ı kapsayan ve Reyhanlı'dan çıkıp Suriye üzerinden Amman'a kadar uzanan bir hatta daha yoğun. Bu bahsettiğim 1. doğu hattı. İkinci yoğun olarak, insanlarımızın bulunduğu hat yine, Sakarya-Düzce bölgesinden başlayan güneye doğru inen İnegöl ve Eskişehir'i de kapsayan, ondan sonra Bursa, Balıkesir, Edremit'e dönen bir havza var. Biraz Ege Bölgesi ile de ilintili, Aydın, İzmir, Söke civarında yerleşmiş hemşehrilerimiz var. Bunun dışında çok daha az sayıda Çeçen ve Asetinler'in yerleştiği Mardin civarındaki Kızıltepe-Çardak bölgesi var. Sarıkamış bölgesinde lokal olarak yerleşmiş Asetinler var. Antalya Elmalık Köyü, Ankara Hacı Muratlı, İkizce köyleri gibi münferit yerlerde de var. Aslında araştırdığınızda Ankara civarında bayağı yerleşmiş bir Çerkes nüfusu olduğunu ve bunların da asimile olduğunu görüyorsunuz.

Genç nesle kültürümüzü unutturdular

"Türkiye'deki Çerkeslerin asimile oldukları" iddialarına katılıyor musunuz? Çerkesler kimliklerin, kültürlerini koruyabildiler mi?

Dil ve kültür ne kadar yok olduysa, asimilasyon da o kadar çok olmuştur. Bugün Çerkes sayısını dahi net olarak bilmiyoruz. Ama dilini bilmeyen, pratikte yaşamamış, farklı ortamlardaki insanları görüyoruz. Sayısı milyonlarla ölçülebiliyor. Örneğin ben dili köyde öğrendim. Köyde nüfus kalmadı, insanlar şehre gitti. Şehirdeki çocukların, genç neslin hiçbirisi Çerkesce'yi, kendi dillerini yani bilmiyor. Bunun adı asimilasyondur. Hem de çok yoğun bir asimilasyon.

Demokratik açılımla kazanılan haklar, asimilasyonun önünü keser mi?

Tabii ki, faydası olur. Bizim hayal ettiğimiz bir şekilde devletin de bu konuya sahip çıkması, "bu kültürleri yaşatmak" konusunda gayret etmesi halinde, bu asimilasyon da yavaşlayacaktır. Ondan sonra gönüllü, doğal asimilasyona dönüşür. Almanya'ya gitmiş bir sürü Türk vatandaşı var. Bunların çocukları tamamen Almanlaşmış, Almanca'dan başka dil bilmeyen yeni bir nesil yetişmiş. Bunların Türkiye'ye sahip çıkanı var. Demokratik ortamda olduğu zaman, bu gönüllü asimilasyona kimsenin de diyeceği bir şey yok. Çünkü kişinin özgür iradesiyle seçtiği bir şey. Türkiye'de çok önemli bir Kafkas dili "Ubıh" dili yok oldu. Yok olmasının nedeni asimilasyoncu, zorlamacı politikalardır. Ama bu politikalar bizi hiçbir zaman tek ulus toplumuna götürmedi, bilakis Türkiye'yi bölünme noktasına getirdi. Uygulamalarda yanlışlar yapıldı, bunu herkes kabul ediyor.

Tıkanıklıklar deneyimdir

Açılımın sonuçlanacağından umutlu musunuz?

Evet, şu anda bir tıkanıklık olduğunu herkes kabul ediyor. Açılım bana göre bahsettiğim 3 ayağın sağlam oluşturulamaması nedeniyle tıkanmıştır. Ayrıca seçim mahalline girildi, siyasi atmosfer son derece gergin. İnsanlar bugün Ergenekon'la, seçime yönelik mesajlar, kavgalarla tartışır hale geldi. Cumhurbaşkanının görev süresi, Anayasa'daki eksiklikler tartışılıyor. Başladığımız yerde dernek kuramazken, bugün daha kültürel açılımları rahatça tartıştığımız bir ortama geldik. 1981'de İstanbul'da dernek yöneticisiydim. Bir arkadaşım 'Çerkes Ulusal Sorunu' diye bir kitap yazınca 1 yıl hapis yattı. Bugün biz onları televizyonda rahat rahat tartışıyoruz. O günlerde çok iyi hatırlıyorum, hiçbir gazete 'Kürt' sözcüğünü kullanamazdı. Bu, bölücülük yapmak demekti, hapse girmek için yeterli sebepti. Bugün TRT-Şeş'te Kürtçe yayın yapılıyor. Türkiye'de son 20-25 yıl içinde çok önemli gelişmeler, değişimler oldu. Ben umutluyum. Bugünkü tıkanıklik da bir deneyimdir.

ASLIHAN ALTAY KARATAŞ 02.03.2010

 

 

Kaynak: Yeni Şafak

M. Kemal ve Albay İsmet Beyle yıldızının barışmadığı açıkça anlaşılan Çerkez Ethem Hadisesi, birkaç hafta boyunca Meclis'in ve ülkenin en önemli meselesi haline getirildi.

1920 yılı sonu ile 1921 yılı başlarında yaşanan bu hazin gaile, Çerkez Ethem'in vatanını terk etmesi ve hudut haricine gitmesiyle neticelendi. 

Ethem Bey, gitmeden evvel kendi komutasındaki Kuvvâ–i Seyyâre birliklerinin Millî Kuvvetlerle çatışmamasını tembihledi, hatta gidip onlara iltihak etmesini istedi. 

Bu da, aslında Ethem Beyin ne kadar vatanperver, milletperver olduğunu gösteriyor. Buna rağmen, ne yazık ki, ona "vatan haini" damgasını vurmaktan çekinmeyen kimseler var. 

Yakın tarihimizde yaşanan bu çekişmenin asıl sebebi hâlâ bilinemiyor. Zira, resmî tarihin anlattıklarının çoğu yalan ve düzmece bilgilerden ibarettir. Serbest tarihçiliğin yolu ise, maalesef henüz açık değil. 

Bununla beraber, o döneme ait sürpriz mahiyetteki bazı gelişmeleri nazar–ı itibara alarak, sağlıklı ve istikametli bir fikir yürütmek yine de mümkün. 

Bilinmelidir ki, birinci ve en büyük zıtlaşma hadisesi, Çerkez Ethem ile İsmet Bey arasında cereyan etti. Ethem Beyin "Çerkezliği"ni özellikle İsmet Bey ilân ve ifşa etti. Ethem Bey, şimdi "Türk, Kürt, Çerkez" gibi lâkapları bırakalım da, Müslümanlık ve Osmanlılık ruhuyla hep birlikte mücadele edelim diyordu. Ancak, onu kendine rakip gören İsmet Bey, adım adım Ethem Beyi köşeye sıkıştırmaya çalışıyordu. 

Ethem Bey, Millî Mücadele saflarına daha önce katılmasına, İsmet Bey ise daha sonraları geldiği halde, rütbe ve makan itibariyle en ön safa geçmesine rağmen, ilk başlarda ortada yine de bir zıtlaşma görünmüyordu. 

Ne var ki, iç isyanların, özellikle Yozgat'taki isyanların bastırılmasından sonra Ethem Beyin gerek Meclis'te ve gerekse bütün Anadolu sathında "Millî Kahraman" olarak yâdedilmesiyle, İsmet Bey ve onunla aynı zihniyeti paylaşanların kıskançlık damarını depreştirmeye başladı. 

Bir süre sonra, ordu içinde—asker neferatının çok sevdiği—Ethem Bey aleyhinde dedikodular üretilmeye ve kast–ı mahsuslar yayılmaya başlandı. 

Ethem Bey, askerdi ve sadece askerlik mesleğini düşünüyordu; dedikodulardan şiddetli rahatsızlık duydu. Bu rahatsızlığını Eskişehir'de İsmet Beye iletti. Görünürde hiçbir problem yokmuş gibiydi. Ancak, asıl çekişme alttan alttan kaynıyordu. 

Ethem Beyin rakipleri ise, sadece asker değil, aynı zamanda siyasetçiydiler. Onun gölgesinde kalmaktan endişe ediyorlardı. Savaşın bitmesiyle birlikte, Ethem Beyin "Millî Kahraman" olarak tescil edileceği muhakkaktı. 

Ne var ki, Anadolu'nun içlerine doğru taarruza geçen Yunan birliklerine karşı yapılan mücadelenin en nazik zamanında, Çerkez Ethem meselesi büyütüldükçe büyütüldü ve bu büyük insan hem orduyla, hem de Meclis'le karşı karşıya getildi. Yani, bir nev'î oyuna getirilmiş oldu. 

* * * 

Ethem Beye yeni rütbe, yeni makam–mevki verilmez iken, onun muarızı olan İsmet Bey ise, başdöndürücü bir hızla makamdan makama, mevkiden mevkiye atlıyordu. 

İşte, bu tarihî gerçekliğin kısa bir çetelesi... 

* İsmet Bey, henüz Albay iken, İstanbul'dan Ankara'ya ilk kez 8 Ocak 1920'de geldi. M. Kemal'e en yakın kişi görünerek, bir müddet birlikte çalıştılar. 

* İstanbul hükümetinde Harbiye Nazırı olarak çalışan Fevzi Paşanın dâveti üzerine, Şubat ayı sonlarında İstanbul'a gitti. 

* M. Kemal'in dâveti üzerine, 9 Nisan'da tekrar Ankara'ya döndü ve İstanbul'la bağlarını kopardı. 

* 23 Nisan'da, paraşütle (seçimsiz) Edirne milletvekili oldu, Meclis'te kendine yer edindi. 

* İki hafta sonra, yani 3 Mayıs'ta Bakanlar Kuruluna girdi ve Genelkurmay Başkanı Sıfatıyla, orada en gözde mevkiye oturdu. Dikkat! Rütbece hâlâ albaydır. Albay iken, birden Serâsker oluvermiştir. 

* Aynı yılın 10 Kasım'ında 10 Kasım milletvekilliği ve bakanlık görevi saklı kalmak üzere, ayrıca Garp Cephesi Komutanlığına getirilen albay İsmet Bey, rütbe ve tecrübe itibariyle kendinden çok daha üstün olan Ali Fuat Paşa'nın makamını da elinden almış oldu. Ali Fuat Paşa, Moskova'ya elçi olarak gönderildi. 

* Ocak 1921'deki I. İnönü Muharebesinden sonra Mirliva (Tuğgeneral) rütbesine yükseltilen İsmet Bey, Mart'ta cereyan eden II. İnönü Savaşından sonra ise, basamakları hızla tırmanarak paşa oldu ve M. Kemal'den sonra "İkinci Adam" makamına oturmuş bulundu. 

* Görüldüğü gibi, İsmet Beyin yıldızı başdöndürücü bir hızla parlatılırken, aynı hızla Ethem Beyin yıldızı söndürülmeye çalışıldı. 

Peki, en kritik bir zamanda yaşanan bunca çekişme ve ayak oyunlarının arka planında yatan asıl sebep neydi? 

İşte, tarih bu sorunun tatminkâr bir cevabını hâlâ bulabilmiş değil.

M. Latif SALİHOĞLU - 29.12.2008

Düğün davetiyesinde silah ve içki yasağı belirtilecek Kızı almaya gidenlerin sayısı 10’u geçmeyecek Cenazelerde sarılma ve öpüşme olmayacak

Çerkezler düğün törenlerinde artık dejenere hale gelmiş sosyal kurallarını yeniden düzenledi. Onları harekete geçiren faktör düğünlerde havaya ateş edildiği için çok sayıda kişinin ölmesi oldu.

Tarihi halk meclisi geleneği Kafkasya sürgününden 143 yıl sonra geçen yıl canlandırıldı, kurallar ve yaptırımlar belirlendi. Düğünlerde silah ve alkol kullanımı kaldırıldı. Evlilik öncesi dini nikah yasaklandı. Nişan töreni geleneklere aykırı bulundu. Gösterişe yönelik hediyelere sınır getirildi. Kafkas Dernekleri Federasyonu Başkanı Cihan Candemir el kitapçığı haline getirilen kararların anayasal nitelik taşıdığını söylüyor.

Düğünleriyle, danslarıyla, yemekleriyle geleneklerine en bağlı topluluklardan başında gelir Çerkezler. Yaşamlarını ortak değer yargıları ve ritüeller belirler. Hep bu kurallar çerçevesinde yaşayan Çerkezler için 2000’li yıllar çok iyi başlamadı. Sosyal yaşamlarının en önemli parçası düğünler bir eğlenceden çıkıp kabusa dönüştü. Düğünlerde silah kullanımı can alıcı hale geldi. Mesela 12 Temmuz 2004’te Adapazarı’nın Kayalar Köyü’nde iki çocuk annesi Nurgül Taymaz bir düğünde rastgele açılan ateş sonucu hayatını kaybetti. Bu olayın ardından farklı düğünlerde 15 kişi daha öldü. Bunun üzerine, Çerkez toplumunun hatırı sayılır üyeleri harekete geçti. "Khabze" adı verilen, yazılı olmayan geleneksel hukuk kurallarını gözden geçirip daha sıkı uygulamak için Kayalar Köyü’nde bir toplantı yaptılar. Toplantıya, 45 köyün seçtiği 141 temsilci katıldı.

Toplantıdan, "Bundan sonra düğünlerimizde içki içilmeyecek ve ateşli silah kullanılmayacak" kararı çıktı. Karara göre köyde düğün yapacak ailenin büyüğü ihtiyar heyetini bilgilendirerek, taahhütte bulunacaktı. Düğün davetiyelerinde de "içki içilmesi ve ateşli silah kullanılması yasaktır" notunun yer alması zorunlu hale getirildi. Hatta aynı minvaldeki afişlerin köy girişinden düğün evine kadar asılması da kararlaştırıldı.

Yasak ihlal edildiği takdirde verilecek cezalar da belirlendi: Önce ihlal edene kendi sülalesi yaptırım uygulayacak. Yasağa uymayan köylere davetiye gönderilmeyecek, o köylerden gelecek davetiyeler iade edilecek. Yasağı ihlal edenin acılı ve sevinçli günlerine kimse katılmayacak, tecrit edilecek. Köyün önceden belirlediği heyet, ihlalde bulunanın düğün hediyesini iade edip düğün mahallinden ayrılmasını sağlayacak. Eğer yasak oyun anında ihlal edilirse düğündeki kadınlar hemen oyun alanını terk edecek. Düğün anında yasak ihlal edilirse, misafir olarak gelen köy heyetleri, hemen düğün alanından ayrılacak. Düğünlerde yasak ihlalini alışkanlık haline getirenlerin hiçbir sorununun çözümüne aracı olunmayacak.

EN BÜYÜK YAPTIRIM AYIPLANMAK, DIŞLANMAK

Kafkas Dernekleri Federasyonu Başkanı Cihan Candemir, kurallara uyulup uyulmadığının kontrol edildiğini söylüyor. Söylediğine göre, bölgedeki düğünlerde alkol tüketimi ve silah kullanımı yüzde 95 düşmüş: "Tamamı Çerkez olan köylerde kurallara uyulduğu görüldü. En büyük yaptırım o insanın dışlanması, ayıplanması veya toplum içinde değersiz hissettirilmesidir. Bu nedenle Kafkasya’da hiç hapishane olmamıştır." Candemir’e göre, silah yasağı başta Düzce-Adapazarı bölgesinde sınırlı kaldı. Bursa, Eskişehir ve İnegöl civarında bir süre daha devam etti. 2006’da yine bir düğünde bir kaza oldu. "Bunun üzerine oradaki dernekler ve federasyonumuzun girişimiyle toplanıldı. O yörede de silah kullanılmaması konusunda bir yasaklama getirildi."

Düzce ve Adapazarı’nın ardından Türkiye çapında katılımla düzenlenen büyük khabze toplantılarının ilki 24 Şubat 2007’de Kahramanmaraş’ta yapıldı. Halk meclisi niteliğindeki büyük toplantıların her yıl düzenlenmesine karar verildi. Kahramanmaraş toplantısının en önemli özelliği, alınan kararların bir kitapçık haline getirilmesiydi. Candemir kitapçığın bölgede "bir anayasa niteliğinde tatbik edilen belge haline geldiğini" dile getiriyor.

Toplantının gündem maddelerini, cenaze, nişan ve nikah törenleri oluşturuyordu. Düğünlerdeki ekonomik külfet, silah ve alkol kullanımı gibi sorunlar tartışıldı. Çok kalabalık grupların kız istemeye gitmesinin erkek tarafına fazlasıyla ağırlama yükü getirdiği, hediye alışverişinin de abartıldığı kanaatine varıldı, sınırlamalar getirildi. Çerkez adetinde olmayan "nişan töreni" uygulamasına da son verildi. Geleneklerdeki gibi önce söz alınması ve sonra nikahın kıyılması kararlaştırıldı. Bölgedeki dini nikahların artışı da bir sorun olarak değerlendirildi.

Candemir, şöyle diyor: "Nişan yerine dini nikah yapılıyordu. O arada düğünü yapıp kızı alıncaya kadar geçen bir süre var. Bu süre içinde kızla erkek anlaşamayabilir. Evliliğe mani bir durum çıkabilir. Böyle bir dini nikahın yapılmış olması olumsuz sonuç doğurabilirdi. O yüzden bu kararı aldık."

CENAZELERLE İLGİLİ KARARLAR

Cenaze merasimi ve sonraki üç günlük yas döneminde cenaze sahipleri maddi ve manevi olarak yalnız bırakılmayacak.

Yapılacak yardımlar gösterişe kaçmadan gizli yapılacak.

Cenazenin cami avlusunda bekleme sürecinde veya daha sonraki aşamalarda, cenaze yakınları ile katılımcıların kucaklaşması khabze kurallarımızda olmadığı gibi sağlık açısından da büyük tehlike teşkil ettiğinden sarılıp öpüşme geleneği uygulanmayacak.

Mezar çıkışında cenaze sahipleri bir sıra halinde dizilecek. Cenazeye katılan bir büyük toplum adına başsağlığı dileyecek. Aynı mekanda münferit olarak başsağlığı dilenmeyecek. Taziyelerin bildirilmesi esnasında kucaklaşma, el sıkışma olmayacak, dönüşler soldan olacak,

Cenaze sahipleri taziyeleri kabul işiyle uğraşacak, haber verme işini komşu ve dostları yapacak.

NİKAH MERASİMİYLE İLGİLİ KARARLAR

Resmi nikah kıyılmadan dini nikah asla kıyılmayacak.

Başlık bedeli anlamına gelebilecek herhangi bir bedel ödenmeyecek.

Nikaha giden grup beraberinde bir cumhuriyet altını, tatlı, çerez ve meşrubat götürecek. Sadece geline bir kol saati, bir yüzük, bir takım elbise, çanta ve ayakkabı götürülebilir.

Miktarı pazarlık konusu yapılmamak şartıyla takılar, gelin geldikten sonra düğün evinde takılacak. Nikaha giderken dürü ve takılar kesinlikle götürülmeyecek.

Karşılıklı olarak gönderilen "dürü", "bohça" uygulamaları abartılıyor. Bu yüzden kaldırılacak.

Nikaha giderken gösterişe yönelik, aşırı hiçbir davranış sergilenmeyecek.

Kızı almaya gidecek heyet 10 kişiyi, araç sayısı bir minibüsü geçmeyecek.

Erkek tarafındakilere şaka da olsa yapılan aşırı eziyetler ve para alınması önlenecek

Kaynak: Hürriyet

Sürgün Yurdu Anadolu

Mayıs 24, 2004

Anadolu"ya son 300 yılda Balkanlar ve Kafkaslar"dan milyonlarca Müslüman göç etti. Bunların çoğu katliam yüzünden gönüllü gerçekleşen sürgündü

Osmanlı ve Türkiye, hiçbir zaman dindaş ve soydaşlarına kapıları kapatmadı. Çerkesler bu yıl 21 Mayıs 1864 büyük sürgününün 140"ıncı yıldönümünü andılar.

"Gemide küçük bir oğlan çocuğu dışında kimsesi kalmamış dul bir kadın vardı. Bebek hastaydı ve annesinin kendisini sımsıkı saran kolları arasında can vermişti. Çevresindekiler çocuğun öldüğünü anlamış, ancak annesini üzmemek için susmayı uygun bulmuşlardı. Günler geçmiş, bebeğin ölüsü iyice kokmaya başlamıştı. Gemiciler bu kokunun kaynağını araştırırken zavallı kadınla karşılaştılar. Hiç beklemeden annesinin kucağından söküp aldıkları ölü bebeği denize fırlattılar. Kadın bir an bebeğinin ardından baktı, sonra izleyenlerin şaşkın bakışları arasında kendini denize attı." Yazar Bagrat Şinkuba"nın "Son Ubıh" kitabında aktardığı bu anekdot, 1864 yılında başlayan büyük Çerkes sürgününde yaşanan trajediyi ifade eden küçük ayrıntılardan sadece biri. Bir buçuk milyon insanın canını kurtarmak için Karadeniz"e açıldığı bu sürgünde Adıge Çerkeslerinin 12 boyundan biri tamamen yok oldu. Nesiller boyu yaşadıkları topraklardan zorla kovulan bu insanlar bilmedikleri limanlara demir attı. Açlık, kıtlık ve hastalıktan kırıldılar.


Göç, belki de insanlık tarihinin yaşadığı en sıkıntılı olayların başında geliyor. Kimi göçler, bu eylemi gerçekleştiren topluluklar için yeni bir umut demek. Ya da tasarlanan hayallere ulaşabilmek için altın bir vesile. İklim değişikliği, kıtlık ve hastalık sebebiyle meydana gelenlerde olduğu gibi... Kimi göçler ise her yönüyle dram, trajedi, acı, ezilmişlik ve çaresizlik demek. Zaten bu tür göçlerin adı göç değil; sürgün. Arka planında vahşet, katliam, hüzün ve zorlama var. Bazıları da, her ne kadar içinde kendine göre çok ciddi sıkıntılar barındırsa da, bu iki türe göre daha farklı ve insanlık onurunu fazla zedelemiyor. Anlaşmalar sonucunda yapılan nüfus mübadeleleri bu kategoriye giriyor.

Bir zamanlar dünyanın tek süper gücü olan Osmanlı Devleti, gerilemeye ve toprak kaybetmeye başladığından bu yana göç olgusuyla karşı karşıya kaldı. Bu durum, kurulan Türkiye Cumhuriyeti"nde de yakın tarihe kadar devam etti. Anadolu"ya bir daha hiç göç hareketi olmayacağını garanti etmek ise hayli zor.

Önce Osmanlı"da sonra da Türkiye Cumhuriyeti"nde son 300 yıldır cereyan eden göç dalgaları, sebep-sonuç ilişkileri dikkate alındığında her iki devleti de derinden etkiledi. Bu göçler ekonomik, siyasi, kültürel ve sosyal alanlardaki etkileriyle demografik yapıda müthiş rol oynadı. Bunların bazıları bir mânâda tersine göçtü. Çünkü Osmanlı fetih politikası gereği, sınırlara katılan topraklara, Anadolu"nun değişik yörelerinden planlı olarak nüfus yerleştirilmişti. Bu politika özellikle Balkanlar"da başarıyla uygulandı. Şu anda hâlâ Doğu Makedonya"daki dağ köylerinde yaşayan ve Anadolu"dan yüzyıllar önce o bölgelere yerleştirilen Yörükler, özelliklerinden en ufak bir şey kaybetmeden hayatlarını devam ettiriyor. Bugün Akdeniz"deki Yörükler gibi konuşuyorlar ve yaşıyorlar. Kafkasya kaynaklı göçler ise önceden kestirilmesi ihtimal dışı bir sürprizdi.

Geleceği planlamak için tarihi iyi okumak gerektiği ortada. Balkanlar"daki milyonlarca insan önce en yakın vatan toprağına, sonra da bugünkü Türkiye sınırlarına göç etti. Bir o kadarı da, Kafkasya"dan gelerek ana vatanları olmasa bile Osmanlı"ya sığındı.

Bu konuda sorulması gereken birçok soru var. Bu göç dalgaları Osmanlı"yı ve Türkiye Cumhuriyeti"ni nasıl etkiledi? İnsanlar hangi sebeplerle göç etmişti? Göçler ne zaman oldu? Gelenler Türkiye coğrafyasında nasıl rol oynadı? Bugün Türkiye"de yaşayan nüfusun ne kadarı göç kaynaklı? Balkan göçleri ile Kafkas göçleri arasındaki farklar neler?

İlk göç hareketi Balkanlar'da başladı...

Osmanlı Devleti"nin merkezine doğru Rumeli göçleri 1687"de başladı. İkinci Viyana kuşatması da başarısızlıkla sonuçlanınca, Avusturya ordusu ile savaşan Osmanlı ordusu tarihinde ilk defa geri çekildi. Avusturyalılar, Osmanlı"nın İstanbul"dan çok önce, 1389"da, fethettiği Üsküp"e kadar gelerek şehri yaktı. Üsküp, Saraybosna ve Selanik ile birlikte Balkanlar"daki en önemli üç merkezden biri. 1687"deki bu olay sonrası Üsküp"ten İstanbul"a gelen göçmenler Unkapanı civarında bir mahalle kurdu.

Üsküp göçünden sonra da bir kısım göçler var ama önemsenebilecek hareket 1806 tarihindeki Sırp ve Karadağ isyanlarıyla ortaya çıktı. 1829"da Yunanistan"ın bağımsızlığını kazanmasıyla Mora"daki Türkler göçe zorlandı. Bu arada 20 bin Türk katledildi. 1774 Kırım göçleri de Balkanlar üzerinden gerçekleşti. Balkanlar"da göçe yol açan büyük çaplı olaylardan biri, 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı. Osmanlı"nın kaybettiği bu savaş sonrası Sırbistan, Karadağ, Romanya ilk defa bağımsız olurken, Bulgaristan özerk prenslik haline dönüştü. Rus birliklerinin Yeşilköy"e kadar yaklaştıkları savaş sonrasında 1 buçuk milyon insan göç etti. Bunların bir kısmı Balkanlar"daki kaybedilmemiş topraklara yerleştirildi. Anadolu"da Osmaniye, Reşadiye ve İhsaniye gibi isimlerle çok sayıda yeni köy kuruldu. Bundan sonraki en yoğun göç dalgası 1912 Balkan Savaşı"nda patlak verdi. Stratejik bir hatayla ordu terhis edilince 4 küçük Balkan devletçiği Osmanlı"yı dize getirdi. Koskoca Osmanlı, asırlar boyu idaresinde kalan unsurlara karşı sadece İşkodra, Yanya ve Edirne"de direniş gösterebildi.

Eski Zağra Müftüsü, Balkanlar"da kaybedilen savaşların neticesini hatıralarında "Hüda göstermesin âsâr-ı izmihlal bir yerde / Hüda bir yerde çöküntü eserleri göstermesin" diyerek özetler. Müslüman teba, savaş boyunca sürekli, irili ufaklı katliama uğradı. Başlangıcından günümüze Balkanlar"daki göç hareketlerini kitaplaştıran Rumeli Türkleri Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği Arşiv-Kültür Müdürü Araştırmacı-Yazar H. Yıldırım Ağanoğlu"nun katliamlar ve göçün sebeplerine ilişkin Aksiyon"a yaptığı tespitleri belgesel içinde ayrı bir bölüm olarak vermekteyiz.

Kafkas göçleri...

Balkanlar bir geçiş noktası ve insanlık tarihi boyunca savaşlara sahne olmuş. Kritik bölgedeki iktidarlar sürekli değişmiş. Ancak Osmanlı"nın göç aldığı coğrafya sadece Balkanlar"dan ibaret değil. Bu bölge kadar jeopolitik ve stratejik özelliği olan Kafkasya"dan göçler de yoğun olarak 19"uncu yüzyılda gerçekleşti. Gerek Balkan, gerekse Kafkas göçlerinin ardındaki en önemli sebep ise Osmanlı-Rus savaşları.

1828-29 Osmanlı Rus savaşı akabinde imzalanan Edirne Antlaşması"yla Çerkesler, Rus hakimiyeti altına girdi. Ruslar, bir antlaşmayla ellerine geçirdikleri Kafkasya topraklarının, her şeyiyle kendilerine ait olmasını istiyorlardı. Çerkeslere yönelik baskılar arttı, katliamlar baş gösterdi. Kafkas halklarının efsane liderlerinden Şeyh Şamil"in öncülüğünde özellikle Kuzey Doğu Kafkasya"da direniş hareketi başlatıldı. 1859"da Şeyh Şamil esir düşünce kontrol tamamen Ruslara geçti.

Ruslar, Kuzey Batı Kafkasya"da da 25 Mart 1864 tarihinde Soçi"yi ele geçirerek Çerkesler üzerinde tam hakimiyet kurdu ve Kont Yevdokimov planı devreye girdi. Plan gereği, Çerkeslere, "Ya bozkır ve bataklık alanlara gidin ya da Kafkasya"yı tümden terk edin. Aksi takdirde esir muamelesi göreceksiniz" ültimatomu verildi. Ruslar, 21 Mayıs 1864 tarihinde zafer törenleri yaptı.

Kafkas göçleri deyince akla gelen etnik yapının adı, Çerkesler. Çerkes, aslında Kuzey Kafkasya halkları için dışarıdan yapılan bir tanımlama. Bugün Çerkes diye adlandırdığımız insanlar temelde Adıge-Abhaz ile Çeçen ve Dağıstan kollarına ayrılıyor. Dağıstan"ın da Avar, Lezgi, Lak ve Gazi Kumuk gibi alt kolları var. Bugün Türkiye"deki Çerkeslerin büyük çoğunluğu Adıge ve Abhaz kökenli. Çerkesler, 21 Mayıs tarihinde Rus ültimatomuyla başlayan büyük sürgünün bu yıl 140"ıncı yıldönümünü andılar.

1864"teki büyük sürgüne Kuzey Batı Kafkasya"daki Çerkesler konu oldu. 1862 ile 1863"te de Osmanlı topraklarına gelenler var ama asıl hareket Rus ültimatomundan sonra Çerkes heyetlerinin Osmanlı"dan sığınma talebinde bulunmasıyla hız kazandı. Harekete geçen insan sayısının en az 1 buçuk milyon civarında olduğu ifade ediliyor. Ancak hastalık ve açlık gibi sebeplerle bunların ancak 600 bini Anadolu topraklarına ulaşabildi. Buldukları gemi ve takalarla yola çıkan ahali Trabzon"dan Şile"ye kadar 32 değişik noktada karaya ulaştı. Bunların yanı sıra Varna, Rusçuk ve Köstence limanlarına çıkan gruplar da var. Rumeli"de 14 yıl kadar yaşayan 70-80 bin Çerkes, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşından sonra yeniden göçe tabi tutuldu. Balkanlar"ı terk ederek akın akın İstanbul"a doğru yola çıkan Çerkesleri, Osmanlı, bugünkü Çerkezköy"de durdurdu. Çerkezköy"ün ismi buradan geliyor. Tekirdağ limanından gemilere bindirilen Çerkesler Suriye, Ürdün ve hatta İsrail"e gönderildi. Günümüzde İsrail"de 3 bin civarında Çerkes yaşıyor.

Göç ile birlikte Çerkesler Anadolu coğrafyasının hemen hemen her yanına gönderildi. Özellikle, Samsun-Hatay hattında o zamanki nüfus yapısı onlarla dengelendi. İstanbul, Düzce, Adapazarı, Hendek, Samsun (Çarşamba) Çorum, Tokat, Amasya, Kayseri (Pınarbaşı), Sivas, Kahramanmaraş (Göksun), Osmaniye, Adana, Mersin, Balıkesir (Gönen, Manyas, Bandırma), Çanakkale, Van (Ahlat) ve Bingöl yoğun oldukları yerler. Osmanlı, Çerkeslerin Adıge koluna ait boyları ise özelliklerine göre farklı farklı yerlere yerleştirmiş. Saray ile akrabalık ilişkileri olan boylar genellikle İstanbul"a yakın bölgelere konuşlandırılmış. Milli Mücadele zamanında Düzce, Adapazarı ve Hendek"teki isyanların, buralara yerleştirilen Çerkes boylarının padişaha ve hilafete bağlılıklarından kaynaklandığı ifade ediliyor. Buralarda isyan çıkartan Çerkesler, Amasya, Sivas ve Kayseri"de Atatürk"ü misafir etmiş. Çerkez Ethem vakası ise Türkiye"ye göçen Çerkeslerin hikayesinden tamamen farklı ve başlı başına bir araştırma konusu.

Güven telkin ediyorlar...

Çerkesler itaatkâr, cesur, gözüpek ve uyumlu yapıları sayesinde Osmanlı"nın güvenini kazandı. Daha önceleri Hırvat, Boşnak ve Arnavut halklarından devşirme alan Osmanlı, 18"inci asırdan itibaren Kafkasya halklarına yöneldi. Çerkesler ve Gürcülerden birçok paşa ve bürokrat çıktı. Nitekim Milli İstihbarat Teşkilatı"nın (MİT) temeli olan Teşkilat-ı Mahsusa"yı Çerkesler kurdu. Teşkilatta bugün de önemli ölçüde Çerkes ağırlığı olduğu söyleniyor.

Eski başbakanlardan Rauf Orbay ile ilk dışişleri bakanı Bekir Sami Bey Çerkes asıllı. Ayrıca Türk Silahlı Kuvvetleri"nde de (TSK) komuta kademelerinde görev alan çok sayıda Çerkes var. AKP"li Abdüllatif Şener, Beşiktaş onursal Başkanı Süleyman Seba, Asmalı Konak dizisinin senaristi Meral Okay, gazeteci yazar Taha Akyol, Önder Sav, Edip Başer ile Çetin Doğan paşa da bu kökenden gelen tanınmış simalardan sadece birkaçı. Meclis"te yaklaşık 20 Çerkes vekil bulunuyor.

Türkiye'de ne kadar Çerkes var?

Kafkas Vakfı Başkanı Mehdi Nüzhet Çetinbaş, devletin resmi kaynaklarının Türkiye"de bugün 5 milyon civarında Kuzey Kafkas kökenli kişinin yaşadığını kabul ettiğini söylüyor. Bunların 700-800 bini yerel dilini biliyor ve yine 700 bin kadarı İstanbul"da ikamet ediyor. 19. yüzyılın sonunda 150 bin Abhaza da Anadolu"ya yerleşmiş. Türkiye"de halen 400-500 bin civarında Abhaza olduğu tahmin ediliyor.

Çerkeslerce kurulan 112 adet dernek ve vakıf faaliyet gösteriyor. Ankara"da iki tane federasyon var. Üçüncüsü de yakında İstanbul"da kurulacak. Ancak en etkin Çerkes sivil toplum kuruluşu, merkezi İstanbul Bulgurlu"da olan Kafkas Vakfı.

Türkiye"de 5 milyon Çerkes nüfustan söz edilirken, özvatanları Kafkasya"da durum bir hayli farklı. Adıgey Cumhuriyeti"ndeki Çerkes sayısı sadece 123 bin. Kabardey-Balkar"da 363 bin Çerkes yaşıyor. Kafkasya"da ortalama 700 bin Çerkes ikamet ederken, bölgedeki toplam Müslüman nüfusu da 4 buçuk milyon civarında. Sözü edilen toplam nüfus, göç öncesinde 7 milyon civarındaydı. Verdiğimiz rakamlar, bölgedeki insan kaybını gözler önüne seriyor. Ruslar dahil bugünkü Kafkasya"nın nüfusu ise yaklaşık 10 milyon.

Çerkeslerde zaman zaman geriye göç fikri ortaya atılmış ama bu fiiliyata geçememiş. Sovyetler Birliği henüz dağılmamışken komünist görüşlü Çerkesler ideolojik anlamda geriye dönüşü seslendirmiş. Günümüzde ise önceki vatanlarına işadamı olarak ve yatırımda bulunmak amacıyla gitmek istiyorlar. Kafkas Vakfı Başkanı Çetinbaş, "Dönen arkadaşlarımızı oradaki yönetimler birtakım komplolarla apar topar sınır dışı ediyor. Gideceksiniz Kafkasya"ya ağzınızı açmayacaksınız, oturacaksınız, her şeye itaat edeceksiniz. Öyle şey olur mu? Bu konuda Türkiye hükümetine işler düşüyor. Hükümet en azından Kafkasya ve o bölgelerdeki yatırımları garanti altına alabilir. Böyle olursa Kafkasya"ya işadamlarımızla gideriz. Nitekim Saray fabrikalarının sahibi Hakkı Kurben, Adıgey"de bir çuval fabrikası açtı. 300 kişiye iş verdi. "

Türkiye"de Adıge ve Abhaza kolları haricinde, az miktarda da olsa Dağıstan ve Çeçen asıllı Çerkesler de yaşamakta.

Gürcüler...

Kafkasya"dan Türkiye"ye göçen topluluklardan bir diğer önemlisi de Gürcüler. Güney Kafkasya halkının göç macerası 1878-79 Osmanlı-Rus Savaşı"nı izleyen yıllarda netlik kazandı. Berlin Kongresi kararlarıyla, daha önce Osmanlı İmparatorluğu egemenliğinde yaşamayan Müslüman nüfusa, Rus uyruğuna geçme ya da Osmanlı topraklarına göç etme konusunda tercih hakkı tanındı. Osmanlı ile Rusya arasında 27 Ocak 1789 yılında İstanbul"da imzalanan anlaşmayla, 3 Şubat 1879-3 Şubat 1882 arası muhacirlik süresi olarak belirlendi. Bu süre 1884"e uzatıldı. Fakat Gürcü göçü aralıklarla 1921 yılına kadar devam etti. Neticede Osmanlı, 40 yılda yaklaşık bir milyon Gürcüyü topraklarına kabul etti. Bugün Türkiye"nin birçok yerinde yaşasalar da Trabzon, Giresun, Samsun, Ordu"nun Fatsa ve Ünye ilçeleri, Sinop, Zonguldak, İzmit, İznik, İzmir, Kütahya, Balıkesir, Adana, Konya, Eskişehir, Adapazarı, Bolu, Çorum, Amasya, Tokat, Bursa, İnegöl, Düzce, Gölcük, Yalova, Gemlik, Esenköy, Merzifon, Gönen, Çumra, Gölbaşı, İstanbul ve Ankara"da daha yoğunlar. Günümüzde 1 buçuk ila 2 milyon arasında Gürcü asıllı kişinin Türkiye"de ikamet ettiği ifade ediliyor. Türkiye"de yaşayan Gürcüler de Çerkesler gibi Müslüman. Ayrıca kendi dil ve kültürlerini gelecek kuşaklara aktarmada titiz davranıyorlar. 5 buçuk milyonluk Gürcistan"daki Müslüman nüfusun oranı yüzde 21 dolaylarında.

Göçlerin etkileri...

Balkan ve Kafkas göçlerinin Osmanlı"ya yaptığı sosyo-ekonomik etkileri araştıran Doç. Dr. Gülfettin Çelik, "19"uncu yüzyılda zirai üretimde emek problemi çok açık ortadadır. Ancak, o problemi aşmaya yeni bir imkan olmuştur göçler. Bir yönüyle bir felaket gibi olan bir gelişme, bu dönemde ekonomiyi yeniden organize etme, ekonomiyi canlandırma noktasında da Osmanlı için bir avantaj olmuştur" diyor.

1855 ile 1914 yılları arasında milyonlarca kişi Balkanlar"dan ve Kafkasya"dan Anadolu"ya göç etti. 12 milyon olan nüfus, 1914"te 16 milyona yükselmişti. Bu, bir devlet için normal şartlarda son derece olağanüstü ve altından kalkılması zor bir durumdu. Ancak Osmanlı, göçü, hem topraklarında yaşayan gayrimüslim nüfusu dengelemek hem de çöken tarım ekonomisini canlandırmak için kullanmayı bildi. Başlarda yerleştirmede bazı arızalar çıksa da, sonraki göçlerde daha planlı ve isabetli davranıldı.

Osmanlı ekonomisi baştan sona tarım ekonomisi niteliğine sahipti. Üretim için gereken doğal kaynak-emek-müteşebbis üçlüsünde Osmanlı sıkıntıyı emekte çekmekteydi. Tarım yapılabilecek arazi alabildiğine bol olsa da işleyecek insan sayısı çok azdı. Bu dengesizlik tımarlı sipahilerin esas olduğu tımar sistemiyle çözümlenmeye çalışılmıştı. Sistem uzun bir süre başarıyla uygulandı. Ancak içerideki ve dışarıdaki bazı gelişmeler yüzünden tımar sistemi işlemez hâle geldi. Dünyada siyasal coğrafya değişmiş, kara ticaretinden deniz ticaretine dönülmüş, teknolojideki gelişmelere paralel günün modern silahlarıyla donatılan düzenli ordular kurulmuştu. Osmanlı"da da tımarlı sipahiden, kapıkuluna, yani merkezi orduya geçiş süreci yaşandı. Bu arada isyanlar çıktı, araziler boşaldı. Şehir merkezlerinde nüfus yoğunlaştı. İstanbul metropolünün gelişigüzel nüfus alması aslında Cumhuriyet"ten çok önceki zaman diliminde başlıyor. Bir diğer gerçek de, göçlerin bastırmasıyla iskana açılan Anadolu"daki gayrimüslim nüfusun ağırlığı. Özellikle Ege, Marmara ve İstanbul"daki durum Osmanlı bürokratlarını endişeye sevk etmekte ve konu hakkında Saray"ın dikkatini çekmeye zorlamaktaydı. Nüfus dengesini yeniden kurmak isteyen Osmanlı, gelen muhacirleri hem tarım arazilerindeki boşalma, hem de gayrimüslim nüfus gerçeklerine göre iskan etti.

Göçün malî faturası kabarık...

Göçle gelen nüfus Osmanlı için tarımı canlandırma ve demografik yapıyı dengelemede fırsat oldu ancak olayın bir de mali faturası var. Doç. Dr. Gülfettin Çelik, faturaya ilişkin şu bilgileri aktarıyor: "1877-78 Harbinden 1914"e kadarki dönemde muhacirlere yapılan masraf toplam olarak 215 milyon kuruş. Bu rakam, Osmanlı devletinin dışarıdan nakit olarak alabildiği borç miktarına hemen hemen yakın. Göç, Osmanlı devletinde böylesine büyük bir maliyete yol açtı. Bir de vakıfların ve sivil toplumun katkısını düşünürseniz, çok büyük bir dönüşüm aslında. Osmanlı"nın mali anlamda zaafa düşmesinde ve Düyûn-ı Umumiye"nin kurulmasında bu olayların da etkileri var. Ama buna rağmen Osmanlı o dönemde gelen insanları hiçbir zaman dışlamadı. Almak istemezlik yapmadı. Mantalite çok farklıydı. Her şeyiyle onlar kendi insanlarıydı. Sahiplendi onları."

Göçler Anadolu'yu Müslümanlaştırdı...

Araştırmacı-Yazar Yıldırım Ağanoğlu da, göçlerin Anadolu"nun Müslümanlaşmasında çok önemli bir rol oynadığına işaret ediyor. Hatta "Mukabele-i Bil Nüfus" düşüncesi 1914"te İttihat ve Terakki döneminde ortaya atılmıştı. Tarihte ilk defa Anadolu"dan gayrimüslim nüfus göç ettirildi. 1923 mübadelesinin temelleri bu yıl atıldı. Ağanoğlu bu konuda şunları söylüyor: "Anadolu"nun Türkleşmesinde ve Müslümanlaşmasında göçlerin çok büyük bir rolü var. Çünkü ciddi miktarda gayrimüslim nüfus var. Keza Kafkaslar"dan da Müslüman nüfus geliyor. Gerek Cumhuriyet döneminde, gerekse Osmanlı döneminde göçmenlerde yüzde yüz Türk ırkından olma şartı aranmıyor. Kendini Türk kabul eden, "Ben Türküm" diyen herkes göç edebilir politikası güdülmüş. Türkiye Cumhuriyeti"ni kuran nesillere baktığımızda devlet adamlarının, İstiklal Harbi"ni gerçekleştiren generallerin, subayların yüzde 60"ının Rumeli kökenli olduğunu görüyoruz. Anadolu"dan sonra gidecek bir yer kalmadı artık."

Ağanoğlu, 1923 Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi"ni de aynı bakış açısıyla değerlendiriyor: "Olaya insani açıdan bakıyorum, üzülüyorum. Ama siyasi açıdan baktığımda mübadelenin her iki devlete de yararlı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir nüfus istatistiğine göre, Anadolu"daki 1914 nüfus dağılımı esas alınırsa, şu anki Türkiye"de 15 milyon civarında Rum ve Ermeni olacaktı. Yaşlı bir Rum mübadil diyor ki: Atatürk ve Venizelos iyi yaptı. Yoksa Bosna Savaşı gibi bir yerden patlak verirdi."

Cumhuriyet dönemi göçleri...

Cumhuriyet döneminde Anadolu"ya yapılan ilk büyük çaplı göç 1923 Mübadelesi ile oldu. Bu, diğer göçlerden farklı; adı üstünde mübadele. Diğerlerine göçmen, muhacir gibi sıfatlar eklerken, onlara mübadil diyoruz. Mübadele 1918"den sonra gelenleri de kapsıyor. Bu göç olayında Anadolu"ya 500 bin civarında Müslüman geldi. Gelenler, Rumların boşalttıkları yerlere yerleştirildi.

Yunanistan"dan mübadele haricinde 1952-1969 yılları arasında 25 bin kişi geldi. 1995"e kadar Cumhuriyet Türkiye"sine yapılan göçlerin yüzde 25"i Yunanistan kaynaklı.

Cumhuriyet tarihinde en büyük göç dalgası Bulgaristan"dan yola çıktı. Cumhuriyet göçlerinin yüzde 48"ine tekabül eden Bulgar göçü 1989"a kadar sürdü. Şimdiye kadar yaklaşık 800 bin kişi Bulgaristan"dan Türkiye"ye göç etti. İlk Bulgar göçünde 1925-1949 arası 220 bin kişi geldi. 1950-52 arası gelen insan sayısı 155 bin dolayında. 1968-79 arası 115"bini aşkın kişi Türkiye"ye ulaştı. 1989 yılında Türkiye 2. Dünya Savaşı"ndan sonra Avrupa"da görülen en yoğun ve zorunlu göç akımıyla yüz yüze kaldı. 230 bine yakın Bulgar vatandaşı soydaşımız Türkiye"ye göç ettirildi. Dönemin Bulgar yöneticileri Türklere son derece baskıcı davrandı. Kamplarda çile çektirilen Türklerin dramı TRT tarafından dizileştirilmişti. Belene Kampı tabiri hafızalarımızdaki tazeliğini hâlâ koruyor.

Yugoslav topraklarından Türkiye"ye göçen toplam kişi sayısı ise 305 bin dolayında. Romanya"dan da Cumhuriyet döneminde 120 bini aşkın kişi Türkiye"ye gelerek yerleşti. Yugoslav göçmenleriyle, Bulgaristan göçmenlerinin Türkiye"ye geliş şartları birbirinden çok farklı. Yugoslavya"dan gelenler serbest göçmen statüsünde oldukları için Türkiye"de kendilerine ev ve iş yardımında bulunulmadı. Ancak Bulgar göçmenleri yardım aldı.

1992 yılında bağımsızlığını ilan etmesiyle Sırp katliamına sahne olan Bosna-Hersek"te yüz binlerce kişi ülkesini mecburen terk etti. Bunlardan 20 bin kadarı da Türkiye"ye getirildi. Bir bölümü İstanbul"un Pendik ve Bayrampaşa ilçelerinde ikamet eden akrabalarının yanına yerleşirken, önemli bir bölümü ise Kırklareli"ndeki göçmen kampında ikamet ettirildi.

Türkiye"ye son göç 1993 yılında gerçekleşti. 150 Ahıska Türk ailesi Rusya"dan Anadolu"ya getirilerek iskan ettirildi.

Bugün Türkiye nüfusunun yüzde 20"sinin muhacir kökenli olduğu tahmin ediliyor.

KULAĞINDA KÜPE OLSUN UNUTMA...(*)

Rumeli"nin dağı taşı ağlıyor
Kan içinde her şubaşı Ağlıyor
Parçalanmış gövdelerin yanında
Can çekişen arkadaşı ağlıyor...

Bak şu yurda tek bir ocak tütmüyor
Issız kalmış bülbülleri ötmüyor
O sevimli ovaları kurd almış
Bir çobancık davarları gütmüyor

Kara toprak kandan olmuş kırmızı
Doğrandıkça Türk kadını Türk kızı
Can evine canavarca saldırmış
Sürü sürü ırz ve namus hırsızı

Mihraplara haç asılmış, ezanlar
Susturulmuş güm güm ötüyor çanlar
Camilerin minberleri yakılmış
Çizme ile çiğneniyor Kur"anlar

Ey Müslüman kendini hiç avutma
Yüreğini öç almadan soğutma
İnim inim inleyişi yurdunun
Kulağında küpe olsun unutma...

(*): 14 Ağustos 1913 tarihinde Tahirü"l Mevlevi tarafından yazılan bu şiir, Rumeli Muhacirîn-i İslâmiye Cemiyeti tarafından "Bulgar Mezalimi İntikam Levhası" halinde bastırılarak, muhacirlere gelir sağlamak amacıyla 20 paradan satışa çıkarılmış.

H.YILDIRIM AĞANOĞLU (ARAŞTIRMACI-YAZAR):

GÖÇLERİN EN ÖNEMLİ SEBEBİ KATLİAMLAR

Balkan Savaşı"nda Bulgarlar Çatalca"ya kadar ilerliyor. Çok büyük katliamlar meydana geliyor. En ciddi katliamlar 1829 Yunan bağımsızlığında başlıyor. İlk olarak Mora"da 20 bin insan öldürülüyor. Akabinde 1878"de Rus ordusunun arkasından gelen Bulgar eşkıya ve çeteleri Türk köylerini basıyor. O kadar çok katliam belgesi var ki arşivde...

Bu katliam ile ilgili küçük bir hikayeyi anlatayım. Bir Alman demiryolu memurunun anılarında geçiyor. O zaman demiryolu Avrupalıların tekelinde. 1878 savaşındaki anılarını anlatırken, "Yolda dört yüz tane cesede rastladım, üst üste yığılmıştı ve çıplaktı" diyor. "Kadın, erkek, çoluk çocuk. Karda önce çıplak bırakılmış, sonra öldürülmüşler. Bunların içinden iki yaşında bir çocuğu ben kurtardım" diyor. Sağ kalan tek çocuk. Bu hikaye dengemi bozdu, çok etkilendim. Bunlar korkunç hadiseler. Katliamlar göçün en büyük sebebidir. Yoksa kimse keyfinden göç etmez. Diğer bir sebep yabancı devlet boyunduruğunda yaşamak istenmemesi.

1821-1911 yılları arasındaGirit"teki Müslüman ve Hıristiyan nüfus hareketi çok şeyler anlatıyor: 1821"de 160 bin Müslümana karşılık 129 bin Hıristiyan yaşıyor. 1911"de durum anormal derecede tersine dönüyor. Hıristiyan nüfus 307 bine çıkarken, Müslüman nüfus 28 bine geriliyor.

1878"de Bulgarların yaptığı Harmanlı katliamı diye bir şey var. 20 bin insanın aynı anda öldürüldüğü söyleniyor. Rakamları çok kolay söylüyoruz. Sadece Harmanlı"da olan katliam bu. Göç arabaları kafileler halinde birikiyor orada, Rus ordusu geçiyor, Bulgarlar arkadan gelip bunları temizliyor.

Bu olaylar olurken Osmanlı, 1912"de savaş çıkmadan önce bile bölgede hükümet konağı, okul, köprü, çeşme yaptırıyordu. Vatan olarak gördüğü için.

Benim tespitim, Balkan harbindeki göçte de katliam ve hastalık gibi sebeplerle 600 bin kişi hayatını kaybetti. Bu kayıpların tahminen 200 bini Bulgar katliamı yüzündendir.

Bu döneme ait, Amerikalı bir profesörün çalışması var. Profesör J. Mc. Charty 1829 ile 1923 yılları arasında 5 milyon sivil nüfusun eridiğini söylüyor. Profesör, "Araştırmaya başladığımda hep Batı"da Ermeni ve Rum katliamı olduğundan söz edilirdi. Ama 5 milyon Türk ve Müslüman Balkanlar"da ölmüştür, öldürülmüştür" diyor.

Göçün en önemli dört sebebi şöyle sıralanabilir: Ekonomik sebepler, dini sebepler, milli sebepler, en önemlisi de katliamlar.

MEHDİ NÜZHET ÇETİNBAŞ (KAFKAS VAKFI BAŞKANI):
"ÇERKESLERİN TELEVİZYON AÇMASINI DEVLET İSTİYOR..."

Avrupa Birliği"ne entegrasyon çerçevesinde ana dilinde yayın ve okuma hakkı tanınmasında Kuzey Kafkasyalıların direkt talebi olmadı. Bu yasa basında genellikle Kürtçeye özgürlük temasıyla işlendi. Halbuki yasada Kürt adı geçmiyor. Kürt söyleminden rahatsız olan devlet, Kürtçeye alternatif olarak veya Kürtçe ile birlikte Avrupa"ya şirin gözükme noktasında başka dilleri de hemen devreye sokmaya çalışıyor. Burada en harekete geçirebilecek dinamik dil de Çerkesçe. Türkiye"de Kürtlerin dışında göstermelik olarak Avrupa"ya görüntü çizebilecek televizyon yayını kim yapabilir ya da eğitimi kim verebilir? Çerkezler. Kürtlerle beraber bunları da harekete geçirelim tarzında bir zorlama. Talep Çerkeslerden gibi gözüküyor ama Kürtlere karşı dengeleme politikası. Derneklerimizde 15-20 senedir Çerkesçe okuma yazma kursları zaten açıyoruz.

Devlet içinde Çerkesçe okuma yazma kursu açmanın bir sıkıntısı yok. Olay sadece Kürtçe ile sınırlı kalsa orada da belki bir problem çıkmayacak. Arkasında sürekli olarak bir politik, siyasi amaç gördüğünden devlet Kürtçeye karşı hep mesafeli yaklaşıyor. Çerkesçe Kafkasya"da Kiril harfleriyle yazıya geçirilmiş. Türkiye"de Latin sistemiyle bir alfabe oluşturalım dedik ama son derece zor.

BAZI ÜNLÜ GÜRCÜLER

Zülfü Livaneli (Sanatçı-yazar), Nihat Gökyiğit (İşadamı), İsmet Acar (İşadamı), Nurettin Çarmıklı (İşadamı), Refaiddin Şahin (Eski Devlet Bakanı), Fehmi Yılmaz (İşadamı) Erol Aksoy (İşadamı), Hayati Asılyazıcı (Yazar), Saadettin Tantan (Eski İçişleri Bakanı), Prof. Dr. Süleyman Uludağ, İsmail Kara (Yazar), Prof. Dr. İsmet Dindar, Prof. Dr. Bilal Dindar, Prof. Dr. Türkkaya Ataöv, Sami Karaören (Gazeteci), Bayar Şahin (Sanatçı), Şükriye Tutkun (Sanatçı), Ümit Tokcan (Sanatçı), Hasan Fehmi Güneş (Eski İçişleri Bakanı), Kamil Sönmez (Sanatçı), Kadir Topbaş (İstanbul Belediye Başkanı), Sefa Sirmen (CHP Milletvekili), Aziz Yıldırım (Fenerbahçe Başkanı), Hayati Yazıcı (İstanbul Milletvekili).

BAZI TANINMIŞ ÇERKESLER

İrfan Atan (Güreşçi), Haydar Zafer (Güreşçi), Yaşar Doğu (Güreşçi), Adil Atan (Güreşçi), Hamit Kaplan (Güreşçi), Mahmut Atalay (Güreşçi), Ömer Seyfettin (Yazar), Ahmet Mithat Efendi (Yazar), Mizancı Murat (Yazar) Lemi Atlı (Bestekâr), Ömer Naci (Yazar), Mümtaz Göztepe (Yazar), Neveser Kökteş (Bestekâr), Muhlis Sebahattin (Bestekâr), İsmail Habib (Yazar), Prens Sebahattin (Yazar), Sebahattin Selek (Yazar), Rauf Orbay (Başbakan-TBMM Başkanı), Cemil Cahit Toydemir (General- İstiklal Savaşı Komutanı), Recep Peker (Başbakan), Bekir Sami (Dışişleri Bakanı), Yusuf İzzet Paşa (General-İstiklal Savaşı Komutanı), Eşref Kuşçubaşı (Teşkilat-ı Mahsusa Başkanı), İsmail Canpolat (Politikacı), Fuat Carım (Büyükelçi), Emir Marşan Paşa (Asker, politikacı), Hakkı Behiç (İlk Maliye Bakanı), Ali Sait Akbaytugan (General, İstiklal Savaşı Komutanı), Abdulah Zühdü (Gazeteci), Ahmet Hamdi Bey (Şair), Ahmet Vasfi Zekerya (Yazar), Ahmet Saib (Yazar), Ahmet Şevki (Yazar), Ali Nazım (Eğitimci), Taha Akyol (Gazeteci), Aysel Alpsal (Hikayeci), Mevlüt Atalay (Hikayeci), Yaşar Bağ (Şair), Cafer Barlas, İsmail Hakkı Berkuk (Asker), Hikmet Birand (Ünlü botanikçi), Kamuran Birand, Orhan Boran (Sanatçı, spiker), Ratip Tahir Burak (Ressam), Sezgin Burak (Ressam), Ömer Büyüka (Dilci-şair), Şansal Büyüka (Spor yorumcusu), Ali Carım, Mehmet Fuat Carım (Eski vekil), Renan Demirkan (Tiyatrocu), Hayri Domaniç (AP Genel Başkan Yardımcısı), Adnan Hunca (Hunca Şampuanlarının kurucusu), Şaban Karataş (TRT eski Genel Müdürü), Kandemir Konduk (Mizah Yazarı), Kazım Köylü, Hüseyin Nail Kubalı, Ayla Kutlu (Ressam), Halit Kıvanç ( Sunucu, spiker), Ali Nihat Tarlan (Edebiyat Tarihçisi), Fuat Uluç (Hıncal Uluç"un babası), Hıncal Uluç (Yazar-yorumcu), Aytunç Altundal (Teorisyen), Nazım Ekren, Ahmet Tezcan (Başbakan Danışmanı), Canset (Oyuncu), Deniz Akkaya (Manken), Türkan Şoray (Sanatçı), Senemis Candemir (Oyuncu), Mehmet Aslantuğ (Sinema oyuncusu), Ediz Hun (Sinema oyuncusu-siyasetçi), Erkan Özerman (Organizatör), Tayfur Havutçu (Milli oyuncu-BJK futbolcusu), Süleyman Seba (Beşiktaş Spor Kulübü eski Başkanı).

DOÇ. DR. GÜLFETTİN ÇELİK (MARMARA ÜNİVERSİTESİ İ.İ.B.F.):
MUHACİRLER OSMANLI"YI SANAYİYE YÖNELTTİ...

Osmanlı tımar sistemini, çifthane üretim biçimi ve işletme modelini 19. yüzyılın sonunda da uyguluyor. Bu model nüfusun istihdamını kolaylaştırdı. Araziler boştu, muhacirler üretici olarak aktarılabilirdi. 1858"deki arazi kanunnamesiyle küçük işletmecilik öne çıkarıldı. Özellikle 1877-78 savaşı sonrası muhaceretlerde, insanların hangi bölgeden geldiği ve hangi mesleği icra ettiği dikkate alındı. Muhacirler birkaç yıl içinde üretime katılarak ekonomiye katkı sağladı. 1880"lerden 1914"e kadar Anadolu"daki üretime katılan arazide bir yükseliş oldu. Gelen nüfusun çok önemli bir bölümü tarım ekonomisini güçlendirecek şekilde iskana uğradı. Bozulan denge yeniden kuruldu. 1914"te artık sanayi hammaddesi olan tarım ürünlerine yöneliş var. Pamukçuluk, ipekböcekçiliği, tütün ve pancar üreticiliği gibi. Belirli bir mesleği olan insanlar da şehir ve kasabalara iskan edildi. Bu da Osmanlı"nın şehir zanaatlarına bir katkı. 1850"lerde Osmanlı"da gayrimüslim yatırımları artıyor. Osmanlı Avrupa"nın sanayisiyle bütünleştirilmeye çalışılıyor. Osmanlı hammaddeleri Batı ekonomisi için pazarlanmaya başlanıyor.

Avrupa"da sanayileşmenin en temel ihtiyacı emekti. Emeği güçlü olan Almanya ve Rusya gibi devletler sanayileşti. Osmanlı da 19. yüzyılın sonunda sahip olduğu yeni nüfus imkanlarıyla Batı tarzı kapitalist ilişkilerin olduğu bir sanayileşme modelini çok kolay seçebilirdi. Nüfusu sanayi bölgelerine, şehirlere yığıp, o bölgelerde fabrikalar açılabilirdi. Ama bunu bilinçli olarak seçmedi.

Çünkü Osmanlı, kendi klasik üretim mekanizmasının en iyi model olduğunu düşünüyordu. Osmanlı"yı bu tercihe bazı şartlar da zorladı. Özel teşebbüs çok gelişmemişti. Yerli üretimi ve üreticiyi garanti altına almadan bir model geliştirmeyi istemedi.

Yerleşimle alakalı bir problem de yaşandı. Haydarpaşa"dan Bağdat"a kadar uzanacak demiryolu inşa edilirken, özellikle Ankara-Eskişehir bölgesinde çok büyük yerleşim alanları mevcuttu. Almanlar B Planı projesi dahilinde Bağdat"a kadar uzanan bölgeyi kontrol altına almak için buralara Alman kolonileri yerleştirmek istedi. Sultan Abdülhamit buna izin vermedi. Demiryolu güzergahı hattına çok yoğun bir nüfus yerleştirdi.


Emin Akdağ-Haşim Söylemez
Aksiyon Dergisi Sayı: 494/ Tarih : 24-05-2004

145 yıl önce Kuzey Kafkasya'dan sürgün edilen Çerkesler, hâlâ kendilerini Türkiye'ye ait hissedemiyor. Ve oluşturdukları sivil inisiyatifle Çerkes kimliği ve kültürü önündeki engellerin kaldırılmasını istiyor. En başta da kendi soyadlarını ve geldikleri topraklara verdikleri adlarını.

Bugün Kafkas Dernekleri Federasyonu'nun Genel Kurul'u var. Genel Kurul'a Abhazya Devlet Başkanı, Adıgey Cumhurbaşkanı, Kabardey Balkar Cumhurbaşkanı, Dünya Abhaz Abazin Birliği Başkanı ile "diğer diasporaların bulunduğu Ürdün, Suriye, İsrail, Avrupa ve ABD'deki derneklerin başkanları" da davetli. Kafkas kökenli Türkiye vatandaşları, Kürt açılımı başladığından beri kendi gazetelerinde ve özellikle internet ortamında harıl harıl tartışıyor. Bu tartışmada Tanrının Çorbasını İçmiştik adlı, Büyük Çerkez Sürgünü'nü anlatan biyografik romanın da etkisi var. Yani 1864 Büyük Çerkes Sürgünü'yle Anadolu topraklarına yerleştirilen ve 145 yıldır Türkiye'de yaşayan Kuzey Kafkasyalılar artık yüksek sesle 'Biz Türk değiliz,' diyor. Ve yemekleriyle, danslarıy-la, fiziksel özellikleriyle 'sevimli' bulunan bu kültürün mensupları, artık 'sevimli' olmaktan çıkıp 'reel' olmak istediklerini söylüyor. Bu önemli konuda konuşmak üzere İthaki Yayınları'ndan çıkan Tanrının Çorbasını İçmiştik kitabının yazarı Recep Genel ve Demokrasi İçin Çerkes Girişimi'nin sözcüsü mimar Yalçın Karadaş'la buluştuk.

ADIMIZI VE SOYADIMIZI GERİ İSTİYORUZ
Resmi adı Yalçın Karadaş, ama o kendisini Anzor Keref olarak tanıtıyor ayrıca. Çünkü her Çerkesin kendi dilinde de bir adı ve soyadı var. Hatta sürgünle gelen büyük dedesinin adı Dıqoe, babasının adı Hate. Uzunyayla'da babasını kimse Rıfat Karadaş olarak tanımıyor.

- Aileniz Uzunyayla'ya ne zaman yerleşmiş?
- 1864 büyük sürgününden sonra, önce Üsküdar'a geliyorlar, oradan da Uzunyayla'ya geçiyorlar. Ailemiz üçe bölünüyor: Bir bölümü Adigey bölgesine geçerek savaşa devam ediyor, bir kısmı Suriye'ye yerleşiyor, diğer kısmı da biziz.

- Ailenizin diğer kollarıyla iletişiminiz var mı?
- Tabii ki, bizim avantajımız binlerce yıllık soyadlarımız, o yüzden nerede olsa bulabiliyoruz birbirimizi. Devletten isteklerimizin bir tanesi de tarihsel soyadlarımızı alabilmek. Benim soyadım Karadaş falan değil, bu soyadı Türkleştirme ideolojisinin bir parçası.

- Peki, hemen aklımdaki diğer soruları sormak istiyorum. Çerkesler Türk müdür?
- Hayır, asla. Babam Adıge, annem Abaza.

- Bir de 'anavatan' ve 'atavatan' kavramları var sizde...
- Biz bir kesim Çerkes burada kendimizi hâlâ misafir gibi hissediyoruz. Evet, bence Kuzey Kafkasya anavatandır, Türkiye ise vatan. Bazılarımıza göre ise, Kafkasya Atavatan, Türkiye Anavatan'dır.

- Sovyetlerin ne tür etkileri olmuş?
- Ekim Devrimi olmasaydı, Çerkesler özellikle Adıge ve Abazalar bitmişti. Çünkü 3 milyonluk bir halk 50-60 bin kişi kalmıştı.

- Çerkesler Osmanlı topraklarına geldikten sonra neyle karşılaştı?
- B. Brecht'in şiirindeki gibi, biz buralara keyfi olarak gelmedik, sürgün edildik. İnsanlarımız geldikleri topraklarda, o zamanın kötü şartlarına göre Anadolu insanları tarafından gayet iyi karşılandılar. İnsanların insanlarla sorunları olmadı ama politikaların politikalarla sorunları oldu.

- Önyargıyla karşılaştılar mı?
- Türkleştirme siyasetinin içinde, Çerkesler Türk olmayı kabul etmedikleri için, bir süre sonra 'Moskof uşağı' diye nitelenmeye başlandılar. Uzunyayla'da Avşarlarla; Muş, Erzurum, Mardin'de Kürtlerle arazi ve kültür çatışmaları yaşadılar.

- Şimdi yeni bir örgütlenmenin arifesindesiniz, ama örgütlenme adına geçmişte de epey şeyler yapılmış galiba...
- Çerkesler örgütlenme anlamında Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiye'sinde bazı ilklere imza atmıştır. Mesela Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün asıl adı, Bereketıko Jimnastik Kulübü'dür. Bir Çerkes ailesi olan Bereket ailesinin gençlerinin spor yapma bahanesiyle işgal kuvvetlerine direnmenin bir yolu olarak kurdukları bir kulüptür.

- Bugüne gelelim, Demokrasi İçin Çerkes Girişimi nasıl oluştu?
- Bu bir sivil inisiyatif ve gruptaki arkadaşların tamamı farklı dünya görüşlerinden insanlar. Hepimiz Çerkesiz. Türkiye ve Çerkes kamuoyuna bir çağrı yaptık. Tarihimizle yüzleşmek ve kendimizle barışmak için, kendimizi anlatmak ve diğerlerini anlamak için, yaşadığımız demokratik yeniden yapılanma sürecine dahil olmak istiyoruz. Bu nedenle Demokrasi İçin Çerkes Girişimi adlı bir sivil inisiyatif oluşturduk.

- Peki ne istiyorsunuz?
- Bizi bir dinleyin istiyoruz. İkincisi, bu harekette sadece bir etnik grup üzerinden giderseniz, bu ciddi ırkçı noktalara gelir diyoruz. Bu işin yeniden ülkenin insanlarının birbirine yaklaştığı, birbirinden kuşku duymadığı bir ortama getirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Biz aslında öncelikle Çerkes halkına sesleniyoruz, demokratikleşmeden insanca yaşanmaz diyoruz. Önemli olan kimliğimin reddedilmemesi. Ben Türkiye'yi kuran insanlardan birinin çocuğuyum ama Türk değilim, bana Türklük dayatılmasın.

- Gitme şansınız olsa Kafkasya'ya gitmek ister misiniz?
- Kendi anavatanına gitmek isteyenlerin gidişi de bu devletin ve Rusya'nın politikalarına bağlı. Bizim isteklerimizden biri de, "Anavatanıma dönmek istiyorum, kendi topraklarımda yaşamak istiyorum" diyenlerin yolunun açılması.

- Çerkeslerin birçok derneği, vakfı var. Haklarınızı bugüne kadar niye istemediniz de, şimdi istiyorsunuz?
- Aslına bakarsanız birçok Çerkes kraldan çok kralcıdır, bunu itiraf etmek lazım. Statükoyu sürdürme konusunda devletin politikalarını savunurlar.

- Ne kadar Türkleşti Çerkesler?
- Bizim köylerimizi Cumhuriyet döneminde sürdüler, Moskof uşağı yakıştırmasını Cumhuriyet döneminde yaptılar, Osmanlı döneminde kimse bize hakaret etmedi. Üzerimizde açık-gizli inanılmaz bir terör estirdiler, köylerimize 'vatandaş Türkçe konuş' tabelaları astılar. Çerkesler ciddi oranda Türkleşti, Kürtlerden çok daha fazla Türkleşti.

Çerkesler Kurtuluş Savaşı'nda tasfiye edildi...

Çerkeslerin Kurtuluş Savaşı'nda da önemli yararlılıkları olmuş:"
Amasya Tamimi'ni yayınlayanların Atatürk hariç tamamı Çerkes. Sivas Kongresi'nin yüzde 70'i Çerkes. Sivas Kongresi'nin yapılabilmesinin nedeni bir Çerkes olan Emir Marşan Paşa ve Uzunyayla Çerkesleridir. Onlar önlem alıyor ve kuş uçurtmuyorlar. 1920'ye kadar hiçbir evrakta Türk kelimesi geçmezken, Çerkeslerin tasfiyesiyle her şey birden Türkleşmeye başlıyor. Ve Çerkesler 1946'ya kadar seslerini çıkaramıyorlar. Çünkü sürgün Çerkeslerin hep kaderi oldu, bunu kimse bilmez ama 1920'lerde bile Manyas çevresinden birçok Çerkes köyü Bingöl'e sürüldü. O dönemde müthiş bir Çerkes antipatisi oluşturuluyor ve bu antipati Çerkeslere yönelik bir asimilasyona dönüşüyor. Çerkes Ethem o dönemde bir ihanet sembolü haline getiriliyor."

Ne Türkiye'ye ait olabildik ne de Kafkasya'ya...

Recep Genel İthaki Yayınları'ndan çıkan Tanrının Çorbasını İçmiştik adlı ikinci romanında, kendi ailesinin de içinde olduğu, 1864'te Kafksaya'dan Anadolu'ya sürülen Çerkesleri anlatıyor. Ve aslında Çerkeslerden yola çıkarak, Türkiye'de varlığı hiçbir zaman kabul edilmemiş bütün itilmişleri anlattığını söylüyor. Büyükbabası Mahirbiy'in de romanın kahramanlarından olduğu kitapta ayrıca Çerkeslere yönelik asimilasyona, 'Türkçe konuş' kampanyalarına, 1915 olaylarına, Kürt sürgünlerine de değiniyor. Ve bir Çerkes olarak ne istiyorsunuz sorusunu şöyle yanıtlıyor: "Türkiye'de yaşayan Çerkeslerin tek bir iradesi yok. Bir Ahmet Türk'e sahip değiliz ki, karşımızda bir Onur Öymen'imiz olsun."

- Kitabı yazmaya hangi ruh haliyle yazmaya karar verdiniz?
- Hep içimdeydi. 2004'te sekiz ay Kayseri'de kalmıştım ve çocukluğumda Çerkeslerin yaşadıkları ne varsa, hiçbir şeyin değişmediğini fark ettim. Daha fazla asimile olmuşlardı, dillerini daha fazla unutmuşlardı.

- Romanınıza 'Çerkes romanı' diyebilir miyiz?
- Bana sorarsanız sadece Çerkesleri yazdığımı hiç düşünmedim. Bu 1930'lu yıllardaki Türkiye'nin romanıdır. Türkiye'de varlığı hiçbir zaman kabul edilmemiş bütün itilmiş, kakılmışları bir araya toplamaya çalıştım: Ermenileri, Rumları, Yahudileri, komünistleri, Çerkesleri, Kürtleri.

- Dedeniz romanın önemli karakterlerinden biri, romandaki gibi de adı Mahirbiy değil mi?
- 5-6 yaşına kadar dedemi hatırlıyorum, hakkında bir sürü efsane anlatılırdı. Uzunyayla'da 16 yaşında askere alınmış, Yemen'de savaşmış, ardından Ürdün'de savaşmış, bu savaşın kaç yıl sürdüğüne dair kimsenin bir fikri de yok. 1. Dünya Savaşı boyunca her cephede savaştığı tahmin ediliyor.

- Hikâyeleri kimden dinlediniz?
- Hikâyelerin sadece köşe taşları vardı, anlattığım kadarından fazlasını dedem hiçbir zaman konuşmadı.

- Dedenizin diğer çocuklarıyla buradaki aile ne zaman tanıştı?
- 1952'den sonra hacca gidiyor, dönüşte Ürdün'deki bütün aileyi getirip buradaki ailesiyle tanıştırıyor. Sonraki yıllarda düzenli şekilde bu ziyaretler sürdü. Hatta onlar kasabaya geldiğinde, bu turistler size niye gelir derlerdi bize.

- Çerkeslerin nasıl yaşadığını anlatmak için mi yazdınız, bir iç döküş müydü?
- Aslında yazarken Türkiye'de herkesin biraz göçmen, herkesin biraz yurtsuz, vatansız olduğunu kayda geçirmek istedim. Benim en çok ilgilendiğim taraf sürgün hikâyesiydi. Türkiye'ye ait değiliz Çerkesler olarak.

- Hâlâ mı?
- Ait olmak, öncelikle kabul edilmekle ilgili bir meseledir. Eğer dahil değilseniz, ait de değilsiniz. Ortalama insanların aklında, Çerkes dendiğinde kalpak, güzel kız, kama, at, belki biraz orman dışında hiçbir şey yoktur.

- Hiç var sayılmadık mı diyorsunuz?
- Düne kadar Çerkes de yoktu, Kafkas Türkleri diye bir şey vardı. Türkiye'deki yalanlar tarihinin bir parçası olarak örülmüş, başka bir yalandı. Çoğu insan bugün bile Çerkesce diye bir dilden habersizdir.

- Her Çerkesin bir Çerkesçe adı da varmış, sizin var mı?
- Benim yok, ama her Çerkesin bir Çerkesçe adı vardır. Benim olmaması annemin gördüğü bir rüyayla ilgili. Ama her Çerkes ailesinin bir soyadı vardır, bizim soyadımız Qenet'ti.

YALÇIN KARADAŞ: BÜYÜK ÇERKES SÜRGÜNÜ NİYE YAŞANDI?
"Çarlık Rusyası'yla uzun yıllar süren bir eşitsiz savaşın sonucudur sürgün. Dedelerimiz 1864'in 21 Mayıs'ında, 2014 Kış Olimpiyatları'nın yapılacağı Kbadaa yaylasındaki son savaşla yenilmişler, Çarlık Rusyası toprakları terk etmelerini istemiş. 3 milyon nüfusu olan Adigelerin yüzde 90'ı, Ubıh boyunun yüzde 100'ü, Abazaların yüzde 90'ı sürgün edildi. Osmanlı topraklarında da önce Balkanlara yerleştiriliyorlar, çünkü Türkler savaşmaktan yorgun düşmüş, ama Çerkesler Ruslara karşı büyük düşmanlıkları nedeniyle Slavik harekete önemli darbeler indiriyorlar. Balkanlar dışında Samsun-Trabzon limanlarına iniyorlar; Kefken'e savruluyorlar. Buralardan bir hat şeklinde Ürdün'e kadar gidiyorlar. Balkanlara yerleştirilenler ise 1878 Berlin Anlaşması'na onlar için konulan özel bir maddeyle tekrar sürülüyorlar. Önce Serez'e, sonra sefil bir sürgünle Lübnan'a, oradan bir kısmı Golan'a, bir kısmı da Hatay Reyhanlı'ya geçiyorlar. Bolu, Düzce, Adapazarı, Balıkesir, Manisa, Uşak, Ödemiş, Eskişehir, Kahramanmaraş, Saimbeyli, Tufanbeyli, Çukurova ve Uzunyayla'ya da.

AZINLIK MIYIZ, DEĞİL MİYİZ, BİLMİYORUZ..
Recep Genel, 'Vatanınız Türkiye mi Kafkasya mı?' sorumuzu şöyle yanıtlıyor ve devam ediyor:
"Tarihin sorusu gibi bir şey bu. Bugün azınlık olup olmadığımız sorusunun yanıtını Çerkesler de tartışıyor. Rusya düşman olduğu, sürgünlüğümüzün nedenleri ortadan kalkmadığı sürece bu böyle olacak. Biz azınlık haklarını alması gereken 3 milyonluk bir topluluk muyuz, yoksa çadırını alıp vatanına dönecek bir kalabalık mı? Kürtler 'biz bu toprakların bir parçasıyız, bunların hepsi bizim hakkımız,' derken, Çerkesler bu kavramları ikircikli ve tereddütlü kullanıyor. Çünkü kendimizi nerede tarif edeceğimizi bilmiyoruz. Kurtuluş Savaşı'na kadar hep beraber at sürdük, Antep'te minareden selvi dalından kurşun atanları da, Hasan Tahsin'i de unutmadık. Ama şunu unuttuk: Antep'te minareden selvi dalından kurşun atanlar Türk değildi, Hasan Tahsin de bir Çerkesti. Hainler icat ederken bizim için Çerkes Ethem'i yarattılar, Kürtler için Şeyh Sait'i. Bu yüzden Cumhuriyet'ten geriye sadece Çerkes tavuğu kaldı."

ÇERKESLER NE İSTİYOR?
Recep Genel, Çerkeslerin taleplerine ilişkin ise şunları söylüyor: "Türkiye'de yaşayan Çerkeslerin tek bir iradesi yok. Bir Ahmet Türk'e sahip değiliz ki, karşımızda bir Onur Öymen'imiz olsun. Ben kendi adımı, aile adımı, köyümün adını geri istiyorum. Kafkasya'dan cebimize koyup getirdiğimiz tek şey bu isimlerdi. Uzunyayla'nın nehirlerine, dağlarına, tepelerine biz isim verdik. Tabii ki, 'anadil konuşmak ana sütü kadar helaldir' diye bir cümle kuranlar şunu bilmeliler ki, anadilde konuşmak için anadilde eğitimin de ana sütü kadar helal olması lazım. Bazı kavramları iğdiş ederek konuşuyoruz. Sanki sadece Kürtlerin varlığını tanımak zorundayız, bunu kabul edersek diğerlerinin isteklerine göz yumsak da olur gibi bir şey çıkıyor. Sözlükler ve tarih kitapları yalanlarla dolu. Bu ülkede 'kart kurt Kürtleri' ve 'Kafkas Türkleri' diye tamamı yalan bilimsel tezler yazıldı. 77 milyonun yaşadığı bir apartmandaydık ve apartmanın girişinde 'burada Türkçe konuşmak zorundasınız, başka bir dilde konuşamazsınız,' yazıyordu, binadakilerin büyük bir kısmı da bu yanılsamayı ezberlemiş ve 'evet burada bizden başka kimse yaşamıyor' diye bir inkâra ortak olmuştu."

Çerkes kimliği

Yalçın Karadaş'ın Çerkes kültürüne, diline ve sosyolojisine ilişkin anlattıkları da hayli ilginç: "Çerkesler konuştukları dil, etnik kökenleri ve kültürlerini yarattıkları coğrafya itibariyle tarihin bildiği dönemlerden beri Kafkasya'da otokton (yani o topraklardan yeşermiş) bir halk. Çerkeslerin yüzde 90'ını oluşturan Adıge-Abaza-Ubıh grubu 19. yüzyılda sürgün edilince geldikleri diaspora yaşamında, onlara Adıge ve Abaza olmayan diğer kitleler de katıldığı için - örneğin Çeçenler, Osetler (Alanlar), Lezgiler, Avarlar- Çerkes kavramı bir üst kimlik haline geldi. Ama biz hiçbir zaman Çerkeslik adı altında Abaza kimliğini reddetmeyiz, yok saymayız. Türkiye'de sürgünle gelen bütün Kuzey Kafkas halkları Çerkes kimliğinin bir parçası. Yani Adıgeler, Abhazlar, Ubıhlar, Karaçay Balkarlar, Osetler, Çeçen-İnguşlar ve Dağıstan halkları. Büyük çoğunluğu Kafkas dil grubu içinde otokton dil konuşur. İki tanesi farklıdır, Karaçay Balkarlar ile Osetler. Osetler Hint-Avrupa dili, Karaçay Balkarlar ise Ural-Altay dil grubunda Kıpçak lehçesi konuşur. Kafkas kültürü bir etnik grubun varlığı olamayacak kadar zengin ve değişik bir kültür. Bu bile ırkçılığın ne kadar büyük bir aptallık olduğunu gösteriyor. Çerkes ırkı diye bir şey yok, Çerkes halkı, kültürü diye bir şey var. Kuzey Kafkas halkları dini farklılıkları son derece doğal sayar. Bir ailenin yarısı Müslüman yarısı Hıristiyan olabilir Çerkeslerde. Osetlerin ve Abazaların çoğunluğu Hıristiyandır. Ancak doğuya gittikçe, İslamiyetin etkisi artar. Bizim için din başat bir kavram değil. Kutsal olan doğadır, insandır ve saygıdır."

Dünyada nerelerde yaşıyorlar?

KUZEY KAFKASYA: Adıgey, Karaçay-Çerkes, Kabardey-Balkar cumhuriyetlerinin toplam nüfusu 750 bin. Abhazya, Güney Osetya, Kuzey Osetya, Çeçen-İnguş ve Dağıstan cumhuriyetlerinin toplam nüfusu 5 milyonu aşıyor.

İSRAİL: 1870'te Tiberial bölgesinde Kfar-Kama ve Reyhaniye köylerini kurdular. Sınırda bulunan köylerde yaklaşık 3500 Çerkes yaşıyor.

ÜRDÜN: Amman çevresindeki altı köyde yerleşik durumdalar. Bu köyler: Vadi-es-Sir, Suveylih, Ceraş, Naur, Zarka ve Suhna. Bugün Ürdün'de 45 bin civarında Çerkes yaşıyor.

SURİYE: 75 bin civarında Çerkes nüfus yaşıyor ve bunların tamamı Kafkasya'da eğitim görme hakkına sahip. Suriye'den Kafkasya'ya dönen Çerkes sayısı da hayli fazla.

MISIR-TUNUS-LİBYA: Mısır'da dedelerinin Çerkes olduğunu bilen Araplaşmış binlerce insan yaşıyor. Aynı durum Libya ve Tunus için de geçerli. Libya'da Çerkes sayısının 135 bin olduğu tahmin ediliyor.

Kaynak: sabah

Çerkesler'de Müzik

Aralık 19, 2018

Müzik bir milletin hissiyatının,ahlakının ve yaşamının göstergeleri,şarkılar da bu göstergelerin tümünün bir arada yansımasıdır. Bir milletin,bir kavmin milli bünyesinde,o milleti vücuda getiren bireylerin ahlak ve ruh terbiyesinde büyük bir önemi olan müzik,insan topluluklarının ortak duygu,ideal ve kavrayış tarzlarının oluşmasında,aynı zamanda yaşanılan zamanın geleceğe aktarılmasında da en etkili araçtır. 

Çerkeslerin halk müziği ve geleneksel müziği, gerek müzik aletlerinin benzerliği bakımından, gerekse güfte ve bestelerdeki amaç ve tarz bakımından yakın benzerlik gösterirler. Çerkes müzik ve şarkıları bireylerin kahramanlığı,ahlak ve fazileti ile aşk ve muhabbet hisleri için birer edep örneğidir. Çerkes müziğinde ahlaka zıt,müstehcen hiç bir yön bulunmaz,bulunamaz. 

Kahramanlık,vatana aşk,doğruluk,saygı,şefkat ve yaşamda birlik bizim müziğimizde asli unsurlardır. Çerkes müziklerinin bazıları insanı heyecanlandıran,coşturan,vatana millete bağlılığı ve saygıyı perçinleyen,insanlara dürüstlüğü,sevgiyi ve işbirliğini işaret eden tarzdadır.

Bazıları bireylerin kahramanlıklarını (lhıkhuj uered) veya toplum tarafından yadırganan hatalarını(auan uered) işleyen fakat her halükarda doğruyu ve iyiyi işaret eden bir tarzdadır. Bazıları ise yaşanmış acıklı hikayeleri , bazıları yaşanmış acı olayları anlatan (ğıbze) çerkes müzikleri,çerkes oyunları ile birbirini tamamlayan folklorun iki koludur. 

Çerkes müziğinın ve oyunlarının temel şartı olan terbiye ve asalet her zaman ön planda olup tüm dünyanın hayranlığını kazanan bu değerlerimiz aynı zamanda milli kültürümüz için birer tanıtım aracıdır. 

Müzik Aletleri : Her millet duygularını ahlakını düşüncesini,içinden gelen ruh halini,aşk ve ızdırabını,heyecanını ve üzüntülerini ortaya koyabilmek için kendi sesinin yanısıra başkaca bir ifade vasıtası aramıştır. Çerkeslerde bu genel tavrın ve geleneğin dışına çıkmamış,duygularını anlatabilmek için ifadeye yardımcı bazı araçlara başvurmuşlardır. Eski dönemlerde çok çeşitli olan çerkes müzik aletlerinden günümüze ulaşabilen dört müzik aleti nisbeten bilinmekte ve kullanılmaktadır. Günümüzde çerkes müziğinin icrası için farklı müzik aletleri kullanılmaktaysada hiç birisi bu dört milli müzik aletinin verdiği zevki vermemektedir. Fakat artık bunların da bazılarını kullanan,kullanabilen insanlar anayurt dışında kalmamıştır. 

1) Phapşıne.(şık|etspşıne) 
Bu müzik aleti tamamiyle özel ve millidir. Bu aleti halk kendileri imal ederler, 3 telli bazıları 4 telli olup telleri at kılından (atın kuyruğundaki uzun kıllardan alınan tellerle) olan ve Lazların kullandıkları kemençe türünden bir sazdır. Abhazlar bu aleti (Apkhırtza) , Kaberdeyler ve Adigeler ise şık|etspşına veya phapşıne olarak adlandırırlar. 

Bu saz ciddi ağırbaşlı toplantılarda,erkek meclislerinde çalınır.Çalınma esnasında güzel sesli birisi eski ve tarihi şarkıları(Uered) söyler, harp ve kahramanlık şarkılarını dillendirir,çekilen acıları yapılan savaşları ve ve şehit olan kahramanları anlatan şarkıları,ağıtları söyler. Mecliste (haceş) bulunanlar ise hep birlikte nakaratlara eşlik ederler (buna adige dilinde Deju denir). Bu alet ile havai,hissi,aşki şeyler çalınmaz. Yalnızca kahramanlıklara,yurt savunmasına,veya önemli toplumsal olaylara dair şarkılar ve müzikler dillendirilir. (Bu uered'ler bazen çalgısız olur ve sadece ses ile iştirak edilir) Bu müzik aleti hiç bir zaman umumi eğlence yerlerinde çalınmaz.Herkesin neşesi,zevki için yapılan toplantılarda bu alet yer bulmaz. Ancak Adigelerin kendi meraklarını ve duygularını teskin etmek,atalarını,milli olayları ve değerleri hatırlamak gereği olduğunda,milli meclislerde,tarihi ve milli kongrelerde bu alet ortaya çıkartılır ve çalınır. 
Bu aletin kullanım amacı halkımızın milli duygularına hitabetmek,hissiyatını tatmin etmek,mersiyelerle geçmişi anmaktır. Düğün ve eğlencelerde kulanılamaz ve kullanılması da hoş karşılanmaz. Sadece savaşlarda yaralı düşenleri gece sabaha kadar uyutmamak adet olduğundan, bu gibi durumlarda yaralının uyanık bulunması için çalındığı bilinmektedir.

2)Kamıl veya Bjami 
Bu alet ney şeklindedir.(Nısaşe)denilen büyük düğünlerde ve buna benzer eğlenceli toplantılarda çalınır.Düğün sahibi kimsenin ekonomik ve sosyal durumuna göre yapacağı için çevrenin bilinen müzisyenlerini (bu müzisyenlere kamılapşe denir) çağırarak bir orkestra oluşturur. Aguaue denilen bir grubun yine düğün sahibinin durumuna göre bu grup ikinci sınıf artistlerden oluşturulduğu gibi kimi zaman da katılımcı gençler tarafından bir koro oluşturularak küçük tahtalardan yapılmış birer aletle (aguts|ik veya phaciç) müziğe eşlik ederlerdi. Bu koro grubu oldukça heyecanlandırır çoşturur eğlenceye daha bir hareket katardı. 

3)Pşıne veya armonik
Pşıne bütün özel eğlencelerde ve aile düğünlerinde çalınan tek perdeli körüklü bir müzik aletidir. Bu aleti erkeklerden daha çok kızlar çalarlar.Eskiden armonik çalmayan genç kız pek nadirdi. Hatta dikiş dikmek nasıl bir genç kız için en gerekli beceri ise armonik çalmak ta o kadar gerekli görülür mutlaka kız çocuklarına bu aletin çalınması öğretilirdi. Eski dönemlerde her evde bir armonik bulunur ve istisnasız her genç kız bu aleti çalardı.

4)Pşıne (Pşıne pxenc) 
Pşıne pxenc çift sıra perdeli bir armoniktir. Pşıneye kıyasla daha büyük ve ağır olan bu alet daha çok oturarak çalınır. Sesi daha çok piyanoya benzeyen bu müzik aleti de pşıne gibi körüklüdür fakat daha mükemmel bir ses ve daha fazla ses tonu verebilen bu aletin çalınması pşıne'ye göre daha güçtür. Daha çok erkeklerin çaldıkları pşıne pxenc kafkas müziğinin en güzel aletidir. Bu alet Çerkeslerin urıs pşıne olarak ta adlandırdıkları günümüzde kullanılan akordeondur.

Çerkesler müzik sanatklarına ve üstadlarına (sirinapsha) derler. Bu kişiler halk tarafından çok sevilen ve itibar gören kimseler olup hafızaları müzik sanatındaki merak ve yeteneklerinin bir göstergesidir. Adige müziği son yüzyıl içerisinde kafkasyada bilimsel bir şekilde ele alınmış olup çeşitli akademik çalışmalara konu olmuştur. Günümüzde popüler müzik dışında kalan eski Adige halk şarkılarının çok büyük bir kısmı yeniden derlenmiş olup tasnif ve arşiv çalışmaları yapılarak kültürümüze yeniden kazandırılması konusunda önemli ilerlemeler sağlanmıştır. 

Önemli tarihi olaylara dair bilgiler ve ipuçları da içeren halk şarkılarımız aynı zamanda sözlü tarihimizin de önemli bir kaynağıdır. Bu nedenle toplumun tüm kesimlerine ulaşacak şekilde yeniden basılarak halkımıza sunulması yanısıra, Kafkasyada yapılan bu çalışmalar ile sürgün edilen halkımızın yaşadıkları ülkelerde yarattıkları şarkılar, ağıtlar ve benzer çalışmaların da birleştirilerek zenginleştirilmesi gerekmektedir.

Adıge ülkesinin güzelliğinin sadece yüksek dağlar, bereketli geniş ovalar, gür ormanlar ve akarsulardan kaynaklanmadığını, bu ülkeyi güzelleştirilen, zenginleştirilen önemli bir unsurun burada yaşayan insanlar olduğunu, geçtiğimiz yüzyıllarda ülkemizi ziyaret eden gezginlerin yazdıklarından anlamamız mümkündür. Bu mekan ve burada yaşayan insanların güzelliği ile uyumlu büyük bir Çerkes kültürünün bu topraklarda yaşadığını, sözünü ettiğimiz gezginler önemle dile getirmişlerdir. Tabi ki bu gezginler sıradan insanlar değillerdi. Çoğu yüksek tahsilli ve bilgili insanlardı.

Çerkes halkının el sanatlarını, danslarını gördüklerinde, müziğini dinlediklerinde, bu sanatlardaki güzelliği ve estetiği anlayabilecek ve anladıklarını da çok iyi bir şekilde anlatabilecek insanlardı.

Emidio Dortelli D'Askoli 1624-1634 yıllarında, Count Jean Potocki 1797 yılında yurdumuzda (Adıgey) bulunmuş, Taitbout de Margny 1818-1824 yıllarında ülkemizi gezmiş; Frederic Dubois de Montpereux 1833 yılında, James Stanislaus Bell 1837-1839 yıllarında Çerkesler'le birlikte yaşamış gezginlerdir. İsmini saydığımız bu gezginler Avrupa'nın değişik ülkelerinden Adıgey'e gelmiş eğitimli insanlardı. Adıgey'i gezen gezginler sadece bu ismini saydığımız Avrupalı gezginlerden ibaret değildir. Rusya'nın bir çok yüksek tahsilli insanı da Adıge kültürü ile tanışmıştır. Bunlar arasında Rus ordusunda görev yapan yüksek rütbeli bir asker olan General İ. Blaramberg, N. Dubroving, L. Lopatinski ve başkaları da bulunmaktadır.

Yukarıda adlarını saydığımız gezginlerin aldığı notlardan da anlaşılacağı gibi Adıgeler büyük bir kültür ev zengin bir folklora sahiptir.

Geçmiş uzak yüzyılların birikimini ateşli ve fırtınalı yıllarını aşıp günümüze ulaşan güzellikleri kendi gözlerimizle de görmüyor muyuz? Bu güzellikleri yaratan sanatçılar gerçekte sanatlarını üzerinde icra ettikleri ürünlerinin sadece işe yarar birer el yapımı araç-gereç olarak kullanılmasından çok; onların görünüşleri itibariyle de estetik birer sanat eseri olmalarını amaçlamışlardır.

Değişik müzelerde bulunan farklı çizgi ve motiflere süslenmiş altın ve gümüş silahlar, her eserdeki farklı çizgi ve süslemeleri ile el yapımı eserler bizim bu sözlerimizi kanıtlamaktadır.

19.yy.ın ilk yarısında yaşamış ünlü ve eğitimli bir Adıge olan Han Ceri'nin notları bu düşüncelerimizi pekiştirmektedir. Han Ceri bir yazısında şöyle der; "İran, Türkiye ve diğer Asya ülkelerinde çok güzel el yapımı silahları üstün ve benzersiz şekilde süslenmiştir. "

17.yy.da yaşamış M.Peyssonnel de bu konuda şunları söylemiştir;"Adıgeler'in el yapımı kumaşlarını görünce bunların Fransa'da üretildiğini sandım." Bu sözler Adıgeler'in yüzyıllar önce bile dünya görüşleri ve düşünceleri ile Avrupa'nın en ileri halklarından geri kalmadığı, onlarla aynı düzeyde oldukları düşüncesini uyandırır. Yaşayış tarzlarının büyük bir kültürle bezendiğini anlatır.

Adıgeler'in zengin kültürü müzik kültürlerine de yansımıştır. Müzik, Adıge halkının yoldaşı olmuş, acısını paylaşmış, sevincine ortak olmuştur. Halkın tarihinin ve tecrübelerinin yüzyıllar boyunca toplumun yaşadığı olayların yeni nesle ulaştırılmasında en önemli araç olarak ortaya çıkmıştır.

1869 yılında Terske Vedomost'da yayımlanan "Adıge Şarkılarının Karakteristiği" adlı makalede bu konuda şöyle yazmaktadır: "Adıge halkının, şarkılarından başka hiç bir kültürel değeri olmasa da halkın yaşantı ve varlığını yalnız bu şarkılardan anlamamız mümkündür." Bu sözlere katılmak imkansızdır. Adıge halkının tarihi ve kültürel varlığı, düşüncesi, idealleri ve dünya görüşü şarkılarına gerektiği şekilde yansımıştır.

Güzel huylu ve derin bir toplumsal terbiyeye sahip olan bir kızın, ismi unutulmasın ve herkes onu örnek alsın diye adı şarkılara konu edilir., esin kaynağı olurdu."Hatramme Ya Paq" adlı şarkı bu tür şarkılara bir örnektir. Bu şarkı Nethuace köyünde bestelenmiştir. Hatram ailesinin Paq ismindeki güzel huylu kızı için methiyeler içeren şarkı, günümüze kadar ulaşan toplumsal içerikli eski bir şarkıdır. Bu şarkının sözlerinden bir kaç satır alalım:

Hatramların güzel kızı Paq --- Tahta takunyayla gezinir--- Misafirhanesi dolu olan Paq--- Altın işlemeli elbise giyinir--- Parmakları iğneye şarkı söyletir--- O İstanbul tüfeği gibi hızlıdır--- Teni kuştüyü yumuşaklığında--- Geyik boyunlu güzel Paq'ın---Olgun kızdır benim güzel Paq'ım.

Genç olsun, yaşlı olsun herkes isminin şarkıya konu olmasını en güzel hediye olarak kabul ederdi. Adıge insanı için en onursuz davranış olan korkaklık olgusu ile birlikte şarkılara konu olmak kadar utanç verici bir şey daha olamazdı. Adıgeler, mertlik ve kahramanlığın gerekli olduğu yerde korkaklık göstererek şarkılara konu olmak ve korkaklıkla birlikte anılmak kadar onursuz bir durumun olamayacağını düşünürler.

 

Onurlu bir Adıge, kahramanlığın gerektiği zamanlarda korkmadan karalı bir şekilde, olaya sırtını dönmeden, gerektiğinde olayların içinde olmaya her an için hazır olmalıdır. Adıge tarihinde bu tür davranışlara verilecek örnekler çoktur:

1843 yılında Kafkas Savşları sırasında Pşıze ve Labe ırmaklarının birbirine karıştuğı yerde bulunan Hatğujukuaye Köyü yakınlarında Adıge Süvari Birlikleri ile düşman süvarileri karşı karşıya gelirler.

Bu savaş Ferze deresine yakın bir yerde olduğu için savaşın adı da Ferzepe Zavo (Ferze Önü Savaşı) diye anılır. Savaş sona erdiğinde ağıtlar yakılır. Bu ağıtlardan biride Ferzepe Wored'dir. Bu şarkı savaşta kahramanlık gösterenlerin anısına bestelenmiştir.

Bu savaş sırasında Çeçanekho Ç'emguye, Hatğujukuaye köyünde değildi. O sıralar İstanbul'da bulunmaktaydı. Amacı İstanbul'da mal mülk edinip oraya yerleşmekti. Döndükten sonra savaşa bulunamayışının kendi elinde olmayan bir takım nedenlerden kaynaklandığını, bu yüzden savaşın ansına bestelenen şarkıda kendi ismine yer verilmemesini üzüntü ile karşıladığını bir toplantıda dile getirdiğinde :"Sen İstanbul'da gününü gün ederken adının şarkıda anılması mümkün mü?" cevabını alır. Bu söz Çeçanekho Ç'emguye'nin oldukça zoruna gider. Kısa süre içinde 30 atlı toplar ve Pşıze ırmağının diğer tarafındaki düşmanla savaşarak onu ortadan kaldırır. Çeçanikho'nun gösterdiği bu kahramanlık daha önce bestelenmiş olan şarkıya şu şekil geçer: Kır atın ne güzel dans ediyor--- Ferzepe Savaşını arzuluyor---Habe önünde kanı su gibi akıtıyor.

Adıgeler'in dünya görüşleri berrak bir düşünce ile birlikte şarkılarında gerekli olan yeri alır. Özgürlüğü korumanın akla ve cesarete ihtiyaç duyduğunu, bunun esin kaynağının da gerçek hümanizm olduğunu Adıge şarkılarını dinlediğinizde iliklerinize kadar duyumsarsınız.

Zaman zaman ülkemizi ziyaret eden müzik bilgisine sahip gezginlerin dikkatlerini ilk önce çeken müzik kültürümüz olmuştur. Böylelikle bestelerinde Adıge müziğine yer vermiş müzisyenler de vardır. Dünyaca ünlü Rus müzisyen ve bestecilerden M. Glinke, M. Balakirev, A. Alyabev gibiler ve daha birçokları Adıge şarkı ve bestelerini biliyor ve eserlerinde kullanıyorlardı. Örneğin; M. Glinke 1823 yılında Kafkasya'ya gelmiş, Adıge müziği ile tanışmıştı. Onun yaptığı "Çerkesler'in Marşı" adlı beste Adıge müziğini, melodisini ve bestelerini çok beğendiğini ispatlar nitelliktedir. Bu kompozitör opera niteliğinde yazdığı en uzun şiiri olan "Ruslan ile Lyudmile" de Adıge müziği ve melodisinden faydalanmıştır.

Kompozitör A. Alyabev'in 1832 ile 1839 yıllarında Kafkasya'da bir süre kaldıktan sonra yazdığı bestelerinden ikisi "Kabardey Yi Wored" (Kabardey Şarkısı), "Adıge Wored" (Çerkes Şarkısı) adını taşır. M. Balakirev 1862-1863 ve 1869 yıllarında Kafkasya'yı ziyaret etmiş, Adıgeler'le birlikte yaşamış, şarkılarını dinlemiş ve derlemeler yapmıştı. Bu derlemelerden faydalanarak piyano için büyük bir beste yapmıştı. Avrupa'da da bilinen bu bestenin adını kompozitör Balakirev, İslamey olarak belirlemişti. Adıge ülkesine gelip şarkılarımızı dinleyen, kültürümüzü gören gezginlerin anlattıklarına göre, altın işlemeli silahları, el sanatları ve diğer sanat eserlerini ortaya çıkaran sanatçıların, bestecilerinin ve saz ustacılarının derin anlam ve bunun zengin mirası diğer bir çok halklara ilham kaynağı olmuştur.

Adıge kültüründen söz ederken müzik kültürümüzün temelini şarkıların oluşturduğunu vurgulamakta yarar vardır. Çünkü şarkılar Adıgeler için sadece bir eğlence ve zaman öldürme aracı değil, derin anlamı olan sanatsal bir uğraş idi. Bebek beşikte iken annesinin ninnisini ile (bu müziğe Adıgeler "Beşik Şarkısı" anlamına gelen "Guşewored" derler), yürümeye başladığında ise, babasının misafirhanesinde (Haçeş) söylenen kahramanlık şarkılarıyla ve eğitim amaçlı diğer şarkı türleriyle hayata hazırlanırdı. Sözler derin felsefi, düşünsel değerler taşır, yurtseverlik, kahramanlık, saygı ve insan sevgisi yeni yetişen gençlere Adıge woredleri ile aşılanırdı.

Peki kimdi bu kadar güzel sözler söyleyip onlara bu kadar güzel besteler yapan insanlar? Bu sorunun cevabını vermek o kadar kolay değil elbette.

Basit bir cevap vermek gerekirse onlar iyi birer Kamılepşe, Sıç'epşınewo ve Woredio idiler. Ancak belge eksikliğ nedeniyle bu tür ustalardan ismini sayabileceğimiz kişi bir kaç kişiyi geçmez. Herkes bilirki, Adıgeler özgürlük savaşları yüzünden tarih boyunca eğitim öğretime pek zaman bulamamışlardır.

 

Bu nedenle tarihimizde meydana gelmiş, pek çok sosyo-kültürel olay belgelere geçmemiştir. Halkımızın geçtiği yüzyıllarda yaşadığı savaşlar yüzünden başına gelen olamadık işler Adıge kültürünün gelişimini olumsuz yönde etkilemiştir.

Stavropol'da bulunan lisede öğretmenlik yapan Kusikov 1860 yılında Adıge kültürü ile ilgili yazdığı makalelerde şöyle der: "Dağlılar özgürlüklerini kaybettiklerinde korkarım ki yavaş yavaş ulusal kimliklerini de kaybedeceklerdir. Bu uzun zaman alabilir. Ancak kimlik kaybının farkına vardıklarında geçmiş yüzyıllardaki kültürel yaşantıyı canlandıracak bir çok eserin ortadan yok olduğunu anlayacaklar. Buda ulusun tarihinde boşlukların dolmasına neden olacaktır. "

Han Ceri'nin ilgi alanlarından biride Adıge Müzik folkloru idi. Bu ilgisini 19. yy’ın 30'lu yıllarında şu şekilde dile getirdi: "Yüreğimi burkan bir şey vardır ki oda; Adıge halkının yaşadığı savaş v felaketle yüzünden birer birer yok olmasıdır; bu yüzden o güzelim şarkılarımızın yavaş yavaş unutulmaya yüz tutmasıdır." Han Ceri'ninde dediği gibi, savaş ve felaketlerin kültürel alanda meydana getirdiği yıkımı tamir etmek olanaksızdır. Adıge kültürünün canlandırılması doğrultusunda yıllarca hiç bir çalışma yapılmamıştır. Kültürel çalışmalar ancak 1922 yıllarında Adıge ülkesinin özerklik statüsüne kavuşmadan sonra yapılmaya başlandı. O zamanlar Adıge kültürünün benzersiz mirasını toplamak ve belgelemek bir görev olarak ele alındı.

1925 yılında oluşturulan Etnografik Müzik Araştırma Grubu bu amaçla göreve başladı. Bu, Adıge kültürünün müzik alanındaki mirasını derlemek için atılan ilk adımdı. Sonraları bu tür araştırma grupları çoğalarak çalışmalarını yoğunlaştırdı.

Köylerde müzik derlemeleri yapan bu grupların elemanları müzik eğitimi almış kişilerdir. Bu eğitimli müzisyenlerden biride Mihail Gnesin idi. Bu ünlü profesör araştırma grubunda çalışmalarını tamamladıktan sonra, "Adıge Woredxer" (Çerkes Şarkıları) adlı bir makale yazdı. Aşağıdaki cümleler bu makalelerden alınmıştır: "Çerkesler'in müzik kültürü ilginç bir yapı arz eder. O ulusun sahip olduğu büyük bir müzik kültürünün varlığını kanıtlar." Gnesin, Adıgeler'in müzik sanatına profesyonelce yaklaşmalarının Adıge kültürünü daha da geliştireceğine inanıyordu.. Nitekim böyle oldu ve her geçen gün müzik kültürümüzde ulaştığı düzey bunun kanıtıdır.

Herkes bilir ki bugün büyük bir kültüre sahip olmanın kuralı o ülkede sanatçıların iyi bir sanat eğitiminden geçmesine bağlıdır. Bunun farkında olan Adıge Özerk Yönetimi 1953 yılında bir grup genci müzik eğitimi alma gayesiyle Petersburg'daki konservatuvara göndermiştir. Bu genç grup 1959 yılında konservatuvarı bitirdikten sonra yüksek tahsilli bir ses sanatçısı olarak ülkemize dönmüşlerdir. Adıge halkının onlara olan güvenini boşa çıkarmadan kültürümüzün zenginleşmesine katkıda bulunmuşlardır.


Rusya'daki başarılı şarkıcılar listesinde adı geçen Samegu Gonağu, Şeo Roze'yi Peneşu Raye'yi ve ismini sayamadığımız diğer ünlü sanatçıları Adıgeler'den hemen hemen bilmeyen yoktur. Bu sanatçıların her biri Adıge kültürü açısından birer ekol olarak tarihe geçmişlerdir. Bu sanatçıların kimi sahneyi seçmiş, kimide kendini gençlerin müzik eğitimine adamıştır.

 

Peneşu Raye ve Ahcego Şeban 1960 yılında açılan Adige Müzik Okulu' nda görev almışlardır. Bu iki sanatçı bir çok gence örnek olarak onların müzik sanatına bağlanmalarını sağlamışlardır. Onlardan etkilenerek müzik hayatına atılan bir çok sanatçı günümüzde bir çok başarılar elde ederek Adıge Müziğinin gelişmesine katkıda bulunmaktadır. Bu genç sanatçılardan en ünlüsü Lhetseriko Kime, Maykop Sanat Okulu'nda öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır.

Aynı okulun eski müdürü olan piyano hocası Henehu Adam şimdi Adıge Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı görevini yürütmektedir. Besteci ve ses sanatçısı olan Anzereko kardeşlerden Çeslav ve Viyaçeslav gençlere müzik eğitimi vermektedirler. Aynı şekilde Ç'iç His de müzik hocalığı yapmaktadır. Besteci Nehaye Aslan İslamey Dans ve Müzik Grubunun başkanlığını yürütmektedir.

Ses sanatçılığı dalındaki yarışmalarda dünya birinciliği kazanan genç sanatçı Şaguç Marine, Saint Petersburg'daki opera tiyatrosunda görev yapmaktadır. Hala orta ve yüksek düzey müzik tahsilli yapan bir çok Adıge genci değişik okullarda eğitimini sürdürmektedir. Bu gençler Adıgey'in yeni kuşak müzisyenliğini temsil etmektedirler. Önümüzdeki yıllarda onların önde gelen görevlerinden biride Adıge müzik kültürünün tarihini araştırmak olacaktır. Çünkü müzik ve folklorumuz bir çok kısımdan oluşan araştırmaya muhtaç bir özellik taşır.

Bu kısımları şöyle sıralayabiliriz: Nart Woredleri--- Konulu Woredler--- Kahramanlık Woredleri--- İş Woredleri--- Şaka-Alay Woredleri--- Yaralı ve hastaları tedavide kullanılan Woredler--- Ağıtlar-Ğıbze Woredleri--- Dans ve diğer Woredler...

Adıge kültürünü zenginleştiren farklı konulardaki woredlerin farklılığı sadece melodi ve sözlerden kaynaklanamaz. Aynı zamanda müzik aletlerinin farklılığı açısından da kısımlara ayrılır:

Bjemıy, Kamıl, Sırın, Sıç'epşın, Pşınakheb, Pşınet'arku, Epepşı, Pheç'iç', Şot'ırıp', Adıge Pşın, Nakıre.

İsmini saydığımız bu müzik aletleri günümüze kadar gelmiştir. Ancak artık kullanılmayan bir çok müzik aletide bulunmaktadır. Bütün bu müzik aletlerinin ayrı ayrı hikayeleri vardır. Bunların bir kaçından kısaca bahsetmek gerekirse:

Adıgeler'in çok değer verdiği ve herkesin çok severek dinlediği müzik aletleri Kamılepş, Sıç'epşın ve Pheç'iç'tir. Adıge müzik kültüründe Kamılepş'in herzaman için belirgin b,r yerinin olduğu herkesçe bilinir. Bu çalgı eskiden düğünlerin en gözde çalgısı idi. Bunu kanıtlayan bir çok örnek bulunur. Tevçoj Tzığo, en ünlü şiirlerinden olan "Mefeko Vurıbiy" adlı şiirinde Kamılepş'den şöyle söz eder:

Kamılepş'ler yarışır
Yırtılırcasına çalınır
Ceguak'olar canlanır
Vokalistler bağırır
Hatıyak'o kızları oyuna çıkar
Sanırsın ki düğün yeni başlıyor.

Tevçoj Tzığo bu şiirinde Kamılepş'in önemini ve bu çalgıyı çalan sanatçının değerini vurgulamış olur. Kamıl böylelikle Adıge müzik aletlerinin başını çeker. Bilim adamlarının söylediklerine göre, Kamıl enstrümantal değer olarak Adıgeler'e toplayıcılık döneminden sonra gelen çobanlık döneminin ileri zamanlarında girmiştir. Onlar, Kamıl'ı icat edip Adıgelere kazandıranın çobanlar olduğunu iddia ederler. O, adını bir bataklık bitkisi olan Kamıl'den (Saz) alıyor olsa da; sonraki yüzyıllarda bu çalgının daha da mükemmelleştirilmesi ve uzun süreli kullanımının mümkün kılınması için odundan ve metalden yapılması, gümüş gibi değerli madenlerle de süslenmeye başlanması gündeme gelmiştir. Adıgeler’in bunca sevdikleri Kamıl, ne yazik ki, uzun zamandır kullanılmamaktadır. Bunun nedeni Adıgeler’in 19. yy.ın ikinci yarısından itibaren Pşıne'yi kullanmaya başlamalarıdır. Günümüzde düğünlerin yegane çalgısı Adıge Pşınesi ise de, Kamıl, Adıge düğünlerinin yüzyıllar boyunca yükünü taşımış ulusal bir çalgıdır.

Değişik Adıge enstrümanlarından oluşan orkestrayı kurma çalışmalarına başladığımızda Kamıl, Pşınekeb ve Apepşın'ı orkestraya katmayı ve bu enstrümanları müzik kültürümüze yeniden kazandırmayı ilk görevimiz saydık. Bu görevimizi başarıyla gerçekleştireceğimizi kanıtlayacak bir çok grup ortaya çıkarmış bulunuyoruz. Söz gelimi, Kozet ve Tehutemıkuaye köylerinin folklar gruplarından bugün Kamıl, dans müziğinin icrasında başarıyla kullanılmaktadır. Başarılı Kamıl ustası Şevopç'eko Adam Tehumıkuaye Kültür Evi'nde bu çalgıdan müziğimizde en iyi şekilde faydalanmanın yollarını aramış ve bulmuştur. Ç'irğ Yuri de Kamıl'ı en iyi kullanan müzisyenlerden biridir.

Kozet köyü ve Kültür Evi folklar grubu başkanı Pçıhalıko Madine, Kamıl'ı çalmanın en kolay yollarını öğrenmiş ve en ünlü Kamıl ustaları arasına girmiştir. Bütün bu olaylar Adıgelerin Kamıl'ı unutmayacakları konusunda umutlandırmaktadır. Şevepç'eko Adam, Ç'irğ Yuri ve Pçıhalıko Madine ileride yetişecek Kamıl ustalarına örnek olacak en iyi sanatçılardır.

Daha öncede dile getirdiğimiz gibi, Şıç'epşıne de Adıgelerin çok değer verdiği bir müzik aletidir. Bu enstrümanında müzik kültürümüzde önemli bir yeri vardır. Halkın bu enstrümana çok büyük değer verdiğini çok kaliteli Şı'çepşınelerin üretilmesinden ve çok değerli Şı'çepşıne ustalarının her zaman yetişmiş olmasından anlıyoruz. Pheç'ıç' Adige müzik aletlerinin en eskisidir. Adıgeler her zaman için Pheç'ıç'e değer vermişlerdir. O, düğünlerin neşesine neşe katar, müzikten duyulan hazzı doruğa çıkaran bir enstrümandır. Ancak Pheç'ıç'ın önemini yalnız bu sözlerle anlatmak yetersiz kalır. Pşınavo'nun (Pşıne Sanatçısı) çaldığı müziğin inceliklerine vurgu yaparken müziğin derli toplu, net hale gelmesini sağlar. Pşıne ile çalınan müzik, özellikle dans müziği Pheç'ıç' olmadığı sürece insana pek haz vermez. Yüzyıllardır halkın bestelediği dans müziklerinde Pheç'ıç'in de sesini duymak mümkündür. Nasıl ki ezginin içinden bir kaç notayı aldığımızda bestenin bütünlüğünü bozmuş oluyorsak Pheç'iç'siz Yislaiy, Zefak'o, Zığelhat ve Vuic'ın bütünlüğünü ve estetiğini bozmuş oluruz.

Kheşo woredi (dans müziği) Pşıne ve Pheç'iç' ile birlikte dinlerken kulak zevkimizi okşayan ve ruhumuzu dinlendiren müzik gençlerin kanını kaynatırken, yaşlı birini de gençleştirmektedir. İşte Pheç'iç'in gücü ve yeteneği burada ortaya çıkar. Başka bir deyişle, müzik kültürümüzün özünde şarkı notaları ile birlikte müzik aletlerinin güzel bir uyumu vardır.

Adıge müziğinde, folklorumuz içinde bulunan bir çok ögeyi kullanarak, müziğin değişik dallarında eserler veren sanatçılarda yetişmiştir. Meşbaşe İshak'ın "Bzıykho Zawo" (B'zıyko Savaşı) adlı romanından faydalanılarak operaya (piyano için) Nehoye Ruslan tarafından bir çok besteler yapılmıştır. Natho Canhot'ın woredleride insanlar tarafından çok beğenilir. Anzeriko kardeşlerden Çeslav ve Viyaçeslav'ın bestelerine herkes hayran kalıyor. Ç'iç' His ve Bısıç Murat'ın Woredleri ve besteleri de aynı şekilde beğeniyle dinleniyor. Ancak Adıge müzik kültürümüzün zirvesinde bulunan ve en çok ismini anacağımız sanatçı hiç kuşkusuz Thabısım Vumar'dır. Dünyada Adige'yim deyipte bu büyük bestecimizin ismini duymamış ve onun güzel bestelerini dinlememiş hemen hemen kimse yoktur. Bugün dileğimiz klasik eserlerden Adıge Woredijler müzik kültürümüzün geçmişteki aynasıdır. Yüzyıllar önce yaşayan atalarımızın sesidir. Tıpkı bunlar gibi Thabısım Vumar'ın woredleri de günümüz Adıgeler'inin sesi olarak gelecek yüzyıllara seslenecek, insanlar bu müziklerle atalarını tanıyacaklardır.

Daha önce sözünü ettiğim besteci, müzik eğitimcisi ve ses sanatçılarımızın yetiştireceği gençler, yarının müzik kültürünü omuzlayıp geliştirecek, gelecek yüzyıllara taşıyacaktır. Adıge Eğitim Enstitüsü Müzik Fakültesi, Maykop Sanat Okulu, çocuklara yönelik müzik okulu olan "20-Y Adıge Cumhuriyeti Okulu'nda" çalışanlar Adıge müziğinin geleceğini aydınlatmanın, sağlamlaştırmanın mücadelesini vermektedir.

Bugün yapılan bütün çalışmalar Adıge müzik kültürünün hayatımızdaki önemini daha da arttırıp geliştirerek, müziğimizin dünya kültüründe yer edinip, bir elmas gibi parlamasını sağlayacak çalışmalardır.

Tl'ıhkuıç Anzavur

Kaynak: Kafkasya Yazıları
Çeviri: Adnan CANKILIÇ

27 Temmuz 1864'te Kafkasya Genel Valisi Mihail, "1567 yılında Çar VI. İvan'ın başlatmış olduğu Kafkas-Rus savaşlarının bittiğini" belirten belgeyi imzaladı ama sürgünler devam etti.

Osmanlı kaynakları, 13. yüzyıldan beri Kafkasya halklarından Adigelere, 17. yüzyıldan itibaren de Abhazlar, Ubıhlar, Dağıstanlılar, Çeçenler, İnguşlar ve diğer Müslaman Kafkasyalılara 'Çerkes' der. Bugün ise Çerkes deyince sadece Adigeler anlaşılıyor. Kabardey, Abzekh, Bjedug, Şapsığ, Besleney, Hatukhoay, Cemguy gibi boylardan oluşan Adigelerin M.Ö. 6. yüzyıldan bu yana, Azak Denizi'ni Karadeniz'e bağlayan Kırım Boğazı'ndan Gürcistan'a kadar uzanan ve Kafkasya diye anılan bölgenin kıyı şeridinde yaşadıkları kabul edilir.

4. yüzyıldan sonra Hıristiyanlıkla tanışan Adigelerin bir bölümü, 8. yüzyılda Bizans'tan kaçan yaklaşık 20 bin Yahudinin Kafkasya'ya yerleşmesi ve Türk kökenli Musevi Hazar Kırallığı ile kurulan ilişkiler sonucu Museviliği seçmişti. Çerkesler ve Abazaların İslamiyet'le tanışması 18. yüzyıl gibi geç bir tarihte oldu. Çerkesler Hanefi mezhebine girerken, Dağıstan ve Çeçen-İnguş bölgesinde ise daha önceki yüzyıllardan itibaren Şafiilik yayılmaya başlamıştı.

Taman Yarımadası'ndan Soçi'ye kadar uzanan Çerkesya, 1479'dan 1810 Rus istilasına kadar görünüşte Osmanlı İmparatorluğu'nun nüfuz alanındaydı ama aslında her zaman hür olmayı başarmıştı. Yine de 1787-1792, 1806-1812 ve 1827-1829 Osmanlı-Rus savaşlarında Osmanlı'dan yana olan Çerkeslerin kaderi, sonuncu savaşı (da) Rusların kazanması üzerine radikal biçimde değişti. 1829 Edirne Antlaşması'yla Çerkesya Rusya'ya bırakılmıştı. Çar I. Nikola, Özel Kafkasya Kolordu Komutanı Kont Paskeviç'e, 'dağlılar' dediği bölge halkları için sadece iki seçenek olduğunu söylemişti: Bunlardan ilki 'Dağlı halkları ebediyen itaat altına almak', ikincisi 'itaat etmeyenleri yok etmek'ti.

1837-1839 arasında Kuban nehri ve kolları boyunca kale ve karakollar inşa edildikten sonra Batı Adigelerinin dış dünya ile irtibatı kesildi. Bu nedenle 1839 kıtlığında bölge halkları büyük zarar gördü. 1840'larda baltalı Rus askerleri dağlıların bütün bahçe ve bağlarını yok etti.

Çerkesler, 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında topraklarını kaptırmamak için Osmanlılardan ve İngilizlerden yardım almaya çalışınca Rusya'nın tepkisi iyice sertleşti. 1857 yılının kışında Adagum Rus birliği Natukhay avullarını yakıp yıktı, dağlıların mallarını ve hayvanlarını yağmaladı. Köyler harabeye çevrildi, binlerce 'dağlı' esir edildi.

ŞEYH ŞAMİL'İN ESİR DÜŞÜŞÜ
6 Eylül 1859'da Doğu Kafkasya'da (Dağıstan-Çeçen-İnguş bölgesinde) efsanevi siyasi ve dini lider Şeyh Şamil'in esir alınmasından sonra Rusya bütün dikkatini Adige, Abaza ve Ubıhlara çevirdi.(Moskova civarındaki Kaluga'ya sürülen Şeyh Şamil, Rusların izniyle 1870'te hacca giderken İstanbul'a uğrayacak, bir yıl sonra Arabistan'da vefat edecekti.)

İlk adım General Melikov'un 1860'da İstanbul'a gönderilmesiydi. Abdülmecid'le yapılan anlaşma sonucunda Müslüman Kafkasyalıların küçük grup ve partiler halinde Osmanlı topraklarına göç etmelerine ilişkin mutabakat belgesi imzalandı. Bu anlaşma, ileriki yıllarda, Çerkeslerin ülkelerinden Rusya'nın zorlamasıyla değil gönüllü olarak ayrıldıkları yönündeki Rus tezine dayanak yapılacaktı. (Kemal Karpat'a göre bu anlaşma sadece 40-50 bin kişiyi kapsıyordu. Halbuki çeşitli kaynaklara gore 1858'den 1866'ya kadar 500 bin ila 2 milyon arasında mülteci Osmanlı topraklarına sığınacaktı. Bunların üçte biri Kırım Hanlığından, üçte ikisi Kafkasya'dandı.)

1861'de ikinci adım atıldı. Çar II. Aleksander Çerkesya'ya geldi ve Çerkeslere iki seçenek sundu: Ya silahlarını bırakarak Kuban Nehri'nin sol kıyısındaki bataklık Don bölgesine yerleşeceklerdi ya da Osmanlı topraklarına sürgün edileceklerdi. Onlardan boşalan yerlere de Ruslar ve Kazaklar iskân edileceklerdi. Çar'ın Çerkes toplumsal sisteminde önemli yeri olan serfliği de kaldırmayı planladığını bilen Çerkeslerin buna cevabı bağımsız bir devlet kurduklarını ilan etmek oldu.

'ÇERKES MESELESİ HALLOLMUŞTUR'
1862-1864 arasındaki kanlı Rus-Çerkes savaşlarından sonra Rus ordularının Mzımta nehri civarında nihai zaferi kazandığı 21 Mayıs 1864 günü bu kanlı süreci sembolize eden tarih olarak Çerkeslerin yüreğine ve beynine nakşedildi. 27 Temmuz 1864'te de Kafkasya Genel Valisi Mihail, '1567 yılında Çar VI. İvan'ın başlatmış olduğu Kafkas-Rus savaşlarının bittiğini' belirten belgeyi imzaladı ama sürgünler iki yıl daha devam edecekti... Üstelik bu süreçte Rusların en büyük yardımcısı bazı Adige, Şapsığ, Abhaz komutanlar, toplum liderleri olacaktı... Üstelik Çerkeslerin yanında olan Kazaklar, Polonyalılar ve Ruslar da vardı...

RUSLARIN İNSANLIK DIŞI MUAMELESİ
Malvarlıklarının yükte ağır kısmını, asıl olarak da sürülerini yanlarında götürememeleri için, 'dağlılar'ın kara yoluyla göçü yasaklanmıştı. Dolayısıyla sürgünler Karadeniz kıyılarına yöneldiler. Aç ve çıplak yığınlar başta Taman, Tuapse, Anapa, Novorossiysk, Tsemez, Soçi, Adler, Sohum, Poti, Batum, limanları olmak üzere sayısız liman, iskele ve koyda kendilerini yeni yurtlarına götürecek tekneleri, gemileri bekliyorlardı. Bu bekleyiş bazen günler, bazen aylar bazen ise bir yıl sürecekti. Bu yüzden daha ilk aylardan itibaren kadınlar, çocuklar ve güçsüz olanlar, açlık, hastalık ve soğuktan kitlesel halde ölmeye başladılar. Rejimin Kafkasya politikalarına hak veren Adolf Berje adlı Çarlık bürokratı bile şöyle yazacaktı: "17 bin dağlının toplandığı Novorossiysk koyunda gördüklerimi unutmayacağım. Hıristiyan olsun, Müslüman olsun, ateist olsun onların durumlarını görenler mutlaka çöker ve perişan olurdu.

AKIL ALMAZ İŞKENCELER YAPILDI
Ruslar, Çerkeslere hayvanlara bile yapılmayacak şeyler yaptılar. Şu gördüğüm olayları kâğıda gözyaşım damlamadan nasıl yazacağım? Kışın soğuğunda, kar, yağmur altında, evsiz, yiyeceksiz ve elbisesiz bu insanları tifo ve çiçek hastalığı da durumlarını iyice kötüleştiriyordu. Anasız kalmış bebekler ağlaşıyor, aç bebekler ölmüş annelerinin göğüslerinden anne sütü arıyorlardı. Genç bir Çerkes kadını paçavralar içinde, açık havada, ıslak toprağın üzerinde iki yavrusu ile birlikte uzanmış, biri ölüm öncesi çırpınışlarla yaşamla mücadele veriyor, diğeri ise soğuktan kaskatı kesilmiş annenin göğsünden açlığını gidermeye çalıyor. Binlerce insan göz önünde ölüp tükeniyordu ve böyle manzaralara sık sık rastlanıyordu (...) Dinsel bağnazlık, Rusya'ya karşı nefret ve Osmanlı Cennetiyle ilgili vaatler milleti bu duruma getirmişti..."

NUSRED GEMİSİNDE YAŞANAN TRAJEDİ
Bir başka kaynaktan sürgünlerin zorlu yolculuğunu izleyelim: "Osmanlı gemicilerinin gözü doymuyordu. 50-60 kişilik yelkenlilere üç yüzden fazla sürgün Kafkasyalıyı balık istifi dolduruyorlardı. Biraz su ve azıktan başka yanlarına hiçbir şey alma özgürlükleri yoktu. 5-6 gün denizde kalındığında suları ve azıkları biten, salgın hastalıkların zayıflattığı sürgünlerin birçoğu yolda ölüyordu. 6 yüz kişiyle yola çıkan bir gemiden denizi aşıp sağ olarak karaya çıkabilenler yalnızca 370 kişiydi, Nusred Bahri gemisine Tsemez'den 470 kişi bindirildi. Fırtınaya yakalanıp kayalara vuran bu gemiden yalnızca 50 kişi kurtulabildi." Benzer hikâyelerin Rus gemiciler için de anlatıldığını tahmin edebiliriz.

RUSLARIN ÇERKES SÜRGÜNÜ
Gelelim madalyonun öteki yüzüne. Osmanlı İmparatorluğu, dinsel, politik ve askeri nedenlerle mülteci akınından memnun görünse de devletin en azından mali olanakları bu göçü kaldıracak durumda değildi. Daha 1860 göçlerinde İstanbul'da işler çığrından çıkmıştı. Bu yüzden daha sonraki yıllarda mültecilerin İstanbul'a sokulmaması, Anadolu'da tutulması kararlaştırılmıştı. Trabzon'daki Rusya Konsolosu Moşnin şöyle yazıyordu: "Sürgün başladığından beri Trabzon ve çevresine getirilen göçmen sayısı 247.000 kişiye varmıştır. Bunlardan 19.000'i yaşamını yitirmişti. Şu anda kamplarda 63.290 kişi kalmıştır. Burada günlük ortalama ölüm sayısı 180-250 kişidir. Tifo vahim boyutlardadır".

'50 BİN KİŞİ HAYATINI KAYBETTİ'
19 Eylül 1864 tarihli Allgemeine Zeitung'da Konstantinopel (İstanbul) muhabirinin şu anlatıları yer alıyordu: "Samsun'da bildirildiğine göre (...) ölüm oranı sadece göçmenler arasında değil yerliler arasında da duyulmamış ölçülere vardı. 50 bin kadar ölü gömüldü. 60 bin göçmen açık havada veya şehrin sokaklarında yatıp kalkıyor." Benzer raporların İmparatorluğun Karadeniz kıyısındaki Giresun, Fatsa, Ayancık, İnebolu, Akçaabat veya Varna, Burgaz Köstence limanlarından, hatta Kıbrıs'taki Larnaka limanından da geldiğini söyleyelim.

Yine bu raporlara göre sürgünler hayatta kalmaları için evlatlarını köle olarak satıyorlardı. Bu amaçla, Trabzon ve Samsun'da geçici köle pazarları kurulmuştu. Tahmini rakamlara göre sadece 1863- 1867 arasında 150 binden fazla Çerkes köle alınıp satılmıştı.

'TAMPON HALK GÖREVİ GÖRDÜLER'
Çerkeslerin dili de gelenekleri de Türklere benzemediği için entegrasyonları (daha doğrusu asimilasyonları) zor oldu. Çerkeslerin çoğu Bulgaristan, Sırbistan, Makedonya ve Kuzey Yunanistan'a yerleştirildiler. Amaç hem Rusya'ya karşı tampon olmaları hem de yerel liberal hareketlere karşı silahlı güç olarak kullanılmalarıydı. Nitekim Çerkes çeteleri 1867 ve 1868'de Bulgar çetelerine karşı savaştı. Bu göçmenler açısından da uygun bir amaçtı çünkü onlar da Rusya tarafından desteklenen bu ayrılıkçı hareketlere karşı savaşarak adeta Rusya'ya karşı savaşlarını devam ettirmiş oluyorlardı.

ÇERKESLERE YAPILAN RUS ZULMÜ
Ancak 1872'de İstanbul'daki Rusya Konsolosu İgnatyev'e verilen bir dilekçedeki şu satırlar, Çerkes mültecilerin kısıldıkları kapana dair önemli ipuçları içeriyordu: "8 yıldır beylerimiz eziyetler çektirerek bizi akıl almaz bir esaret altında tutuyorlar (...) Yapılan hataların ağırlığını itiraf ederek, 8.500 aile adına aşağıda imzası bulunan bizler (...) Çar II. Aleksandr'ın yüksek himayesinden yararlanmak için vatanımıza geri dönmemize izin verilmesini rica ediyoruz. Bunun için her türlü fedakârlığa hazırız." Çarın bu dilekçeye cevabı kısa ve net oldu: "Geri dönüş söz konusu bile edilemez."

ANADOLU'DA ÇERKES GETTOLARI
Halkın '93 Harbi' dediği 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında merkez, Çerkesleri Balkanlar'dan çekmek zorunda kaldı. 1877'de Kars'ın Rusların eline geçmesi üzerine buradaki Çerkesler de şehri terk etmek zorunda kaldı. 1878'de Çukurova bölgesinde 48 köy Kafkasya ve Bulgaristan'dan getirilen Çerkeslerce iskan edilmişti.

Çerkesler, görece homojen gruplar olarak yerleştirildikleri Batı Anadolu ve Orta Anadolu'da fazla sorun yaşamadılar ama Sivas'ta ve Adana'da Avşarlar gibi Türkmen aşiretlerinin yaz-kış göçleri sırasında maddi zararlara uğradılar. Ayrıca Akdeniz'in sıcak iklimi de Çerkesleri çok zorladı. Batı Karadeniz bölgesinde Gürcülerle, Çerkesler ve Abazalar arasında çatışmalar yaşandı Karadeniz bölgesinde Gürcü ve Çerkes kılığına giren Müslümanların eşkıyalık faaliyetleri ile Ermenilerin siyasi amaçlı çetecilik faaliyetlerinin faturası da ağırdı.

Daha sonra Çerkeslerin bir bölümü (Şapsığlar, Kabardaylar, Abhazlar, Bjeduğlar) Suriye, Filistin ve Ürdün'e kaydırıldı. Bu yeni göçler, genel olarak Çerkeslerin ekonomik, sosyal durumunu kötüleştirdi.

DEVLETİN VURUCU GÜCÜ OLDULAR
Çerkesler egemen etnik grup olan Türklerle iyi geçiniyordu ama diğer gruplarla ilişkileri ya Türklerin çizdiği şekilde ilerliyordu ya da güçler dengesine göre şekilleniyordu. Örneğin 1880'lerde Rumların yoğun bulunduğu Ordu-Samsun hattında Gürcülerle birlikte Rumlara karşı konulandırıldılar. Buralarda hatta Erzurum, Sivas gibi bölgelerde Gürcü kıyafetiyle eylem yapan Abazalar vardı. Maraş bölgesindeki kadim Ermeni yerleşimi Zeytun, merkezi devletin yönlendirdiği Çerkes gruplarca sarmalanmaya çalışıldı. Yine önemli bir Ermeni nüfusu barındıran Doğu Anadolu'da, Kürtlerle birlikte Ermenileri taciz ettiler. Ürdün ve Lübnan'da, merkeze boyun eğmeyen Dürziler ve Bedeviler gibi grupları ezmek için Çerkesler kullanıldı. Bu görevleri öyle iyi yerine getirdiler ki, ileriki yıllarda Ürdün'de yönetici sınıflara dahil olmayı başardılar.

'DEVLETİN PİS İŞLERİNDE KULLANILDILAR'
Bunlar olurken, bir yandan Çerkesler yerli halk tarafından asimile edilmeye karşı koymaya çalışıyordu, hem de kendi alt gruplarını (örneğin Adigeler Ubıhları) asimile ediyordu. Çerkeslerin izole yaşantıları onların sosyal ve kültürel açıdan muhafazakar olmalarına neden oldu. Aslında pek çok Çerkes, sivil ve askeri bürokraside önemli görevler aldı ama entelektüel gelişim bununla uyumlu olmadı. Çünkü içinde hareket ettikleri siyasal ortam II. Abdülhamit'in baskıcı yönetimi idi. Çerkes elitlerinin alfabe geliştirme, edebiyat eserleri veya gazete yayımlama girişimleri Abdülhamit'in sansür yönetimine takılıyordu. Durum Meşrutiyet'in ikinci kez ilan edildiği 1908'den itibaren değişmeye başladı. Çünkü İttihatçıların Balkanlar'dan Altaylara uzanan Turan ülküsü, Rusya'ya karşı Kafkas halklarına, bu bağlamda Çerkes mültecilere önemli roller yüklemeye müsaitti. Yine de 1908'de kurulan Çerkes Teavün Cemiyeti'nin nizamnamesinden anlaşıldığı üzere bu yıllarda hala Çerkesler için anavatana dönmek çok güçlü bir hedefti.

Buna rağmen Çerkesler, Osmanlı Devleti'nin pis işlerinde görev almaya da devam ettiler. 1915'te Çerkes çeteleri ve Çerkes askeri elitleri önemli görevler üstlendiler. Örneğin İTC'nin yeraltı örgütü Teşkilat-ı Mahsusa'nın ünlü tetikçisi Yakup Cemil Çerkes'ti. Kuşçubaşı Eşref Teşkilat-ı Mahsusa'nın liderlerindendi. 1915 Haziranında Ermeni Milletvekili Avukat Krikor Zohrap'ın başını taşla ezerek öldüren Binbaşı Çerkes Ahmet'ti.

Bu durum, bir çeşit rehine psikolojinin ürünü mü yoksa, Çerkeslerin İttihatçıların Türkçülük fikriyatına duydukları sempatinin bir ürünü mü diye sorarsanız her ikisi de olabilir derim. Bunlara (yine ayrı bir yazı konusu olan) Harem'deki Çerkes kızlarının bir çeşit akrabalık hissi uyandırmış olmasını, merkezin 'hamiyetperverlik' söylemi ile Çerkesleri manevi kıskaca almış olmasını da ekleyebiliriz. Ama asıl neden 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren bölgeye hâkim olan milliyetçi gerilim, çatışma ve savaş atmosferiydi. Böylesi bir ortamda, egemen grupların (bizim olayımızda Osmanlı, Rus ve İngiliz hükümetlerinin), azınlıkta olan etnik gruplar arasındaki gerilimleri kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeleri çok kolaydı. Hele de bu gruplar Çerkesler gibi otoktan (yerli) halklardan değillerse, yani kendi siyasi projelerini gerçekleştirecekleri bir coğrafyadan yoksunlarsa....

ÇERKES SOYKIRIMI'NIN 150. YILI
Bu açıdan bakılınca, önümüzdeki yıl 'Çerkes Soykırımı'nın 150. Yılı' dolayısıyla Rusya Federasyonu, iki yıl sonra da 'Ermeni Soykırımı'nın 100. Yılı' dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti epey sıkıntılı günler yaşayacak. Umalım ki iki devlet de bu gerilimleri eski tip inkar politikaları ile değil, çağdaş normlara uygun yüzleşme ve onarıcı adalet politikalarla geride bırakmayı seçerler...

Ayşe Hür

Kaynak radikal.com.tr

Kafkasya'nın Çarlık Rusyası tarafında işgal edilmesinde önemli bir rol oynayan ve adı "gaddarlık" ile özdeşleşen, uyguladığı politikaları "ismimin yarattığı terörün, kalelerimizden daha güçlü bir şekilde sınırlarımızı korumasını istiyorum" diye savunan General Yermolov'un kahramanlaştırılmasına yönelik çalışmalara ilişkin Kavkazskiy Uzel sitesinde tarihçiler ile bir söyleşi düzenlendi. Sn. Uğur Yağanoğlu tarafından Türkçeye çevrilen söyleşinin tamamını okuyucularımız ile paylaşıyoruz.

"A.P.Yermolov. Kafkasya mektupları. 1816-1860" adlı kitabı değerlendiren tarihçiler Rusya makamlarının General Aleksey Yermolov'u kahramanlaştırmaya çalıştığını belirttiler. İnsan hakları savunucularının görüşüne göre, generalin icraatlarındaki gaddarlık, KKFB (Kuzey Kafkasya Federal Bölgesi) halkının generale yaklaşımını değiştirmesine engel oluyor.

1818 yılında piyade generali ve 1837 yılında topçu generali olan Aleksey Yermolov, 1763'den 1864'e kadar süren Kafkas Savaşı'nın katılımcılarından biri idi. A.Yermolov'a dair günümüzdeki değerlendirmeler son derece çelişkilidir. Kafkasya cumhuriyetlerinde yaşayanların Yermolov algısı çoğunlukla son derece olumsuzdur. Onu "eli kanlı general", cellat, tenkilci olarak adlandırıyor ve hatta Kafkas halklarına soykırım uygulamakla suçluyorlar.

10 Nisan'da Moskova'da Uluslararası "Memorial" örgütünün binasında "A.P.Yermolov. Kafkasya mektupları. 1816-1864" adlı kitabın tanıtımı yapıldı. Kitap, "Zvezda" dergisi redaksiyonu ve Petersburg'daki Avrupa Üniversitesinin ortak projesi çerçevesinde sivil haklar inisiyatifi komitesinin katılımıyla 2014 yılı sonunda basılmıştı.

"Kavkazskiy Uzel" muhabirleri, tanıtıma eseri derleyenlerden Petersburg Avrupa Üniversitesi rektör yardımcısı Galina Lisitsına'nın, yayının sorumlu redaktörü Yakov Gordin'in ve tarihçilerle insan hakları savunucularının da katıldığını bildirdiler.

"Eskiden Yermolov'un mektupları tahrif edilerek yayınlanırdı"

Yayından sorumlu redaktör "Zvezda" dergisinin baş redaktörü Yakov Gordin, kitaba alınan mektup sayısının 500'den fazla olduğunu ve bunlardan 200 tanesinin daha önce hiç yayınlanmamış olduğunu söyledi.

Yakov Gordin, "19. yüzyılda mektuplar, tahrif edilerek, bazı yerleri atlanarak yayınlanıyordu. Bunun sebebi sansür ve şahsi mülahazalardı. Ve, doğaldır ki, bunları yorumlamıyorlardı. Şimdi bütün mektuplar orijinalleriyle karşılaştırılmış ve yorumlanmıştır. Yani bu, Yermolov'un mektuplarının ilk bilimsel yayınıdır", dedi.

Bununla beraber, Gordin'e göre Yermolov'un tüm mektuplarının kitapta yer aldığını iddia etmeye imkan yoktur, "bazılarının kime yazıldığı belli değil, bazı mektuplar da bulunamadı" diye ilave etti "Zvezda" dergisi baş redaktörü.

Gordin'e göre Yermolov'un mektuplarının yayınlanması "günümüz Rusya'sı için günceldir", çünkü "Kafkas Savaşı henüz sona ermiş değildir".
Yakov Gordin, kitabın sadece tarih uzmanlarını hedeflemediğinin altını çizdi. "sivil inisiyatif Komitesinde bu kitaptan söz ettiğimizde, Aleksey Kudrin -Rusya'nın eski maliye bakanı, sivil inisiyatif Komitesinin kurucularından biridir- insanların bu kitaba dokunmalarının, okumalarının ve üzerinde düşünmelerinin iyi olacağını söyledi"diye ilave etti.

"Kitap Kafkasya'daki subay dünyasını incelemek açısından önemli"

"Zvezda" dergisi redaktörüne göre Yermolov'un Kafkasya'daki davranışları "yolu Asya'ya düşen" ve "nereye geldiğini anlamak istemeyen bir Avrupalının davranışlarıdır".

"O kendisini Asya fatihi olarak görüyordu ve o nedenle Kafkasya'ya atanmak istiyordu. O, büyük bir imparatorluğun küçük bir askeri değildi, kendisi imparatorluktan daha büyüktü ve imparatorluk onun projelerini hazmedebilecek kapasitede değildi".

RAN (Rusya Bilimler Akademisi) Rusya Tarihi Enstitüsü çalışanlarından kıdemli bilim adamı Lüdmila Gatakova, kitabın okuyucuya "gerçek Yermolov tasvirini" çizdiğinin altını çizdi.

"O çok yönlü bir şahsiyetti ve karakteri çok çelişkili vasıflarla doluydu". Lüdmila Gatakova bizatihi "Kafkasya mektuplarını" fedakarca bir çalışma ve Kafkasya araştırmalarına eşsiz bir katkı olarak değerlendiriyor. Sonuç olarak şöyle dedi: "Bu kitap Kafkasya araştırmacılarına gelecekteki çalışmalarında yararlı olacaktır, çünkü burada pek çok şahsiyet, hadise ve olgu hakkında bilgi edinebileceklerdir".

Diğer taraftan, Sunja'nın sol yakasındaki köylerden bazıları, hainlikleri ve düzenbazlıkları nedeniyle cezalandırıldı ve bu hadiselerde çatışmalarda olduğundan daha fazla insan ve kadın öldürmek mümkün oldu, zira bazen kaçmanın da bir faydası olmuyor. General Yermolov, 1818 yılı. Rusya sosyal bilimler üniversitesi doçenti Larisa Tsivijba, Lüdmila Gatagova ile aynı kanaatte olduğunu belirterek şu hususun altını çizdi:
"Kitapta, onun duygularını görüyoruz, böylesi şeyler genellikle araştırmaların kapsamı dışında kalır. Her mektupta tayinlerden bahsediliyor, insanlar değerlendiriliyor. Tüm bunlar, Kafkasya'daki subay dünyasını incelemek bakımından çok önemli".

Rusya Devlet Arşivi müdürü Sergey Mironenko, mektup külliyatının "Yermolov kuşağının neden hedefine ulaşamadığı" konusunda zengin malzeme sağladığını belirtti.

"Yermolov dağlıların yüreğine öncelikle korku salmak istedi"

İnsan hakları örgütü "Memorial"'ın Konsey başkanı Aleksandr Çerkasov, Yermolov'un mektuplarında Sezar'ın "Galya Savaşı Notlarından" ve Tacitus'un eserlerinden kopya çektiğini ifade etti.

"İşte o kime öykünmüştü, ve sonuçta ne oldu? Neden birilerinin örneğine göre bir imparatorluk kurmaya çalışılırken, girişte Sezar ve Tacitus yakışıyor da, çıkışta pek öyle olmuyor? Neden imparatorluk kurma çabaları ya Üçüncü Roma veya Üçüncü Reich ile neticeleniyor? Bu mektuplar, iktidarı ele geçirip gaddarlık temelinde bir imparatorluk kurmaya çalışan bir insana dair ibret alınacak derslerle doludur. Şimdi yeni Tacituslar ortada yok, ama bir imparatorluğu sadece kılıçla kurmanın mümkün olmadığının idraki orta yerdedir".

Lüdmila Gatakova, Yermolov'un mektuplarından onun dağlılara "uygulanması gereken yegane politikanın" acımasızlık olduğu görüşünde olduğunun anlaşıldığını ifade ederek, şu hususun altını çizdi: "dağlıların yüreğine korku salmak onun amentüsü idi".

İnsan hakları merkezi "Memorial"'ın konsey üyesi Oleg Orlov, Yermolov'un mektuplarının Kafkas Savaşı sürecinde "vahşetin sıradan olduğu" izlenimi bıraktığını söyledi.

Oleg Orlov, Yermolov'un bir mektubunda, kaleler zincirinin kurulmasından ve Çeçenlerin dağlara çekilmek zorunda kalmasından sonra "açlığın şimdi her zamankinden daha fazla kırıma sebep olacağını" memnuniyetle kaydettiğini söyledi.

Oleg Orlov ,Yermolov'un general Zakrevskiy'e 1818 yılında yazdığı bir mektubu okudu. " Diğer taraftan, Sunja'nın sol yakasındaki köylerden bazıları, hainlikleri ve düzenbazlıkları nedeniyle cezalandırıldı, ve bu hadiselerde çatışmalarda olduğundan daha fazla insan ve kadın öldürmek mümkün oldu, zira bazen kaçmanın da bir faydası olmuyor." Diye yazıyordu Yermolov maiyetindeki generale.
"Yermolov rasyonel gaddarlığı Suvorov'dan öğrendi"

Petersburg Avrupa Üniversitesi rektör yardımcısı ve mektupların yayıncısı Galina Lisitsına, "vahşetin Kafkas Savaşı sürecinde sıradan bir şey olduğunu "belirtti.

Galina Lisitsına konuşmasında "dağlıların Kazak stanitsalarına ve kendi komşularına yaptığı akınların insanlığa yakışmadığını ve vahşet düzeyinin yüksek olduğunu" söyledi.

Bu, hesaplı ve metotları bakımından canavarca bir politika idi.

Galina Lisitsına Kafkasya'nın, Yermolov'un dünya görüşünü ve dağlıları bastırma metotlarını seçimini etkilediğini belirtti. Yakov Gordin, Galina Lisitsına'nın komşular üzerine akın yapılmasını öngören dağlı saldırı sisteminin bir realite olduğu yönündeki görüşüne katıldığını söyledi. "Lakin, Yermoolov'un 1794 yılında Varşova'nın bir banliyösünü zapt eden Suvorov'dan öğrendiği şöyle bir rasyonel vahşet vardı. Suvorov o zaman askerlerine yağma için üç gün verdi ve sonra halkın Varşova'daki akrabalarının gelip, olup biteni görmelerine izin verdi, ve Varşova direnmeden teslim oldu. Suvorov böyle yaparak pek çok Rus ve Polonyalının hayatını kurtardığı kanaatinde idi. Yermolov aynı şeyi Dadi-Yurt'ta yaptı. Bu, hesaplı, metotları bakımından canavarca bir politika idi" dedi Yakov Gordin.

"Kavkazskiy uzel" sitesinde "Штурм селения Дади-Юрт в 1819 году" ("Dadi-Yurt köyüne 1819 yılında yapılan taarruz") başlığı altında yayınlanan makalede Dadi Yurt'un (Dada-Yurt veya Dadı-Yurt) Kafkas Savaşı sırasında 15 (28) Eylül 1819 tarihinde Rus askerlerinin taarruzu sırasında tamamen imha edilen bir Çeçen köyü olduğu anlatılıyor. Çarpışma neredeyse yarım günden fazla kadar devam etti ve ancak eli silah tutan tüm Çeçen erkekleri, en az 400 kişi öldürüldükten sonra sona erdi. Taarruzun ertesi günü Terek nehri geçilirken, Dadi-Yurt'ta ele geçirilen kızlardan 46'sı esarette aşağılanmaktansa ölmeyi seçerek suya atladılar ve muhafızlarını da beraber götürdüler.

"Yermolov Kafkasya'da taktik değiştirmeyi düşünmüştü"

Hal böyle olsa da Yermolov tedrici olarak "salt şiddetin problemi çözemediği" düşüncesine yaklaştı ve Gordin'in ifadesiyle "taktik değiştirme konusunu düşünmeye başladı". Gordin devamla "1826 yılında Çeçenistan'a tayin edilen general Petrov'a yolladığı talimatta, önemli olanın adil davranmak olduğunu, çünkü Çeçenlerin adalete önem verdiklerini" yazdığını söyledi.

Gordin'e göre vahşetin kapanış sahnesi Kafkas Savaşının sonunda Batı Kafkasya'nın fethi oldu.

Gordin "bunun tam bir soykırım olduğunu ve şayet Rusya bunu kabul etseydi Adigelerin Rusya'ya karşı tavrının değişeceğini, çünkü bunu adaletin tecelli etmesi olarak değerlendireceklerini" söyledi.

Kafkas Savaşı Adige halklarını yok olmanın eşiğine getirdi. Savaştan sonra Osmanlı imparatorluğuna kitlesel olarak sürgün edilmeleri neticesinde öz yurtlarında kalan insan sayısı 50 binin biraz üstünde idi.

Rusya makamları halen savaş sırasında Çerkeslere uygulanan soykırımı tanıma kararı almadı.

"Yermolov şimdi ulusal kahramanlar panteonuna dahil ediliyor"

Devlet Tarih Müzesi çalışanı Aleksandr Smirnov, Rusya'da son yıllarda "general Yermolov'un anısının canlandırılması sürecinin" cereyan ettiğini söyledi.

Aleksandr Smirnov bu konuda şöyle konuştu: "1812 yılının 200'üncü yıldönümünde, anıt dikilmeye başlanınca Yermolov iki atlı anıta layık görüldü. Oysa daha önemli roller oynamış olan Barklay de Tolli veya Kutuzov'a sadece birer anıt dikildi". Yakov Gordin de Yermolov'un popülaritesinin " kısmen bizzat kendi elleriyle yaratıldığını" söyleyerek şöyle devam etti: "çok işler yaptı, göze çarpan biriydi, kendini satmayı çok güzel beceriyordu, ama Kuzey-Doğu Kafkasya'da ondan nefret ediyorlar, Batı Kafkasya'da ise onu hatırlamıyorlar bile. Rusya'nın kalan kısmında ise Yermolov'u, şimdi burada yaratmaya çalıştıkları ulusal kahramanlar panteonuna dahil ediyorlar".

Yermolov anıtı Stavropol krayda, Mineralnıye Vodı'de 2008 yılı Ekim ayında dikildi. Bu anıt hala Stavropol krayın ve tüm Kuzey Kafkasya'nın çeşitli milliyetlerinden insanların farklı reaksiyonlarına hedef oluyor. 22 Ekim 2011'de meçhul şahıslar anıtı kirlettiler.

Rusya Devlet Sosyal Bilimler Üniversitesi doçenti Larisa Tsvijba bazı araştırmacıların "Kafkas Savaşı'nın vahşetini" inkar etmeye çalıştıkları görüşünde. Onlara göre,"hiçbir vahşet, hiçbir soykırım olmamış". Hal böyle olsa da, uzmanın görüşüne göre "Kafkasya'da fiili olarak Yermolov politikasına devam edildiğine dair bir emare henüz yok". Uzman sözlerine şöyle devam etti: "cumhuriyetlerin başındaki asker kökenli yöneticiler veya yeni KKFB (Kuzey Kafkasya Federal Bölgesi temsilcisi (birinci Çeçen Savaşı gazisi tümgeneral Sergey Melikov-Kavkazskiy Uzel'in notu) Kafkas Savaşını yöneten askerlerden daha az bağımsızdırlar. Zaten çağımızın gerçekliğinde bu politikayı sürdürmek mümkün değil". Larisa Tvijba Yermolov'un hatırasının "sadece Rusya'da güncel kalmaya devam ettiği" görüşünde. "Güney Kafkasya'da onu kimse hatırlamıyor".
"Bir dizi bölgede Kafkas Savaşı'nın kahramanları kültü yaratılmakta".

RGGU (Rusya Devlet Sosyal Bilimler Üniversitesi) dış politika ve bölgeler araştırması kürsüsü doçenti Sergey Markedonov, görüşlerini şöyle ifade etti: "Rusya'nın bugünkü Kafkasya politikasına tüm artıları ve eksileriyle bakacak olursak, iktidar Yermolov'un politikasını yürütmüyor. Ayrıca Yermolov politikasının tüm boyutlarıyla uygulanmasının günümüzde mümkün olacağını da düşünmüyorum. Yermolov'un Kafkasya'da savaştığı sırada karşısında belli bir düşman vardı. Günümüzdeki terörist faaliyetleri savaş olarak adlandırmak mümkün değil."

Yermolov'un anısına nasıl yaklaşıldığı konusuna gelince, Markedonov "durumun Stalin güzellemesiyle aynı olduğu" görüşündedir.


"Bu, geçmişteki bir örneği günümüzün bir problemi için kullanma çabasıdır. Bu tip insanlar Yermolov'u Kafkasya'da düzeni sağlamış çelikten bir adam olarak görüyorlar. Bunu yaparken, o zamanki Kafkasya'nın bir cephe sahası, şimdi ise Rusya'nın bir parçası olduğunun farkında değiller."


Dağlıların yüreğine korku salmak onun amentüsü idi.


Markedonov, Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinde Yermolov'un resmi düzeyde bile olumsuz olarak algılandığını söyledi.
"Bu Çeçenistan'da ve Dağıstan'da böyle oluyor. Dağıstan'da fiili olarak geçerli olan resmi görüş Resul Hamzatov'un şu dizelerinde ifadesini buluyor: "Kafkasya'yı feth eden Yermolov'un Rusya'sı değil/ Puşkin'in Rusya'sıdır Kafkasya'yı feth eden". Oysa bu satırlarda bir hayli kurnazlık var. Çünkü Puşkin Yermolov'a iyi davranırdı."


Diğer taraftan Markedonov, Stavropol krayı ve Krasnodar krayı ile Rostov vilayetinde bir "Kafkas Savaşı kahramanları kültü yaratılmakta olduğunu" söyledi. "Rusya sınırları dışında Yermolov adı yalnızca tarihçiler için bir anlam ifade ediyor".


Moskova Carnegie Merkezi bilimsel konsey üyesi Aleksey Malaşenko 1990'larda Yermolov'un Çeçenistan'da savaşmış Rus askerleri arasında çok popüler olduğunu ifade etti. "Onlar için o zaman Yermolov, Suvorov gibi, Stalin veya Kutuzov gibi biriydi".


Malaşov, Yemolov uygulamasının "günümüzde de kullanılabileceği fikrine "kesinlikle katılmadığını ifade ederek sözlerini şöyle noktaladı: "bundan başka düşmana karşı davranış da değişti. 19.yüzyıl generalleri nin dağlıları "saygıdeğer düşmanlar" olarak değerlendirmesi tipik bir hadise iken, şimdiki subay ve generallerin hatıratlarında söz konusu edilenler,"kendilerine karşı her türlü aracın kullanılmasının mübah" olduğu haydutlardır ".


Kaynak: Kavkazskiy Uzel sitesinden (11 Nisan 2015) Uğur Yağanoğlu tarafından Türkçeye çevrilmiştir.

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Son Twetler

Almastı Çerkes Kadın Hareketi kuruldu: Sesiniz sesimiz olsun - bianet https://t.co/5D7bpzWdvZ
RT @dergi_mizage: As we all know you are a bit busy these days, we want to remind you that Russia condemns the USA for Native American Gen…
Avusturya, Drau anıtı: ''Burada 28 Mayıs 1945’te yedi bin Kuzey Kafkasyalı, kadın ve çocukları ile birlikte Sovyet… https://t.co/yZtTG7dfDs
RT @Cerkesya: #21Mayıs #Circassiangenocide #ÇerkesSoykırımı https://t.co/ADgbR91klj
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery