Ülkelerinden sürüldüler. Osmanlı' ya sığınanların bir kısmı Balkanlar' a yerleştirildi. Kıyım ve sürgün burada da onları izledi. Geride kalanlar bir azınlık bile oluşturamayacak kadar az oldukları için yok sayıldılar. Bir daha onları hatırlayan olmadı. Kosova' nın Çerkesleri, yalnızlığın egemen olduğu "tatsız, tuzsuz bir hayat" sürdürüyor.

Rusya Federasyonu' na bağlı özerk Adigey Cumhuriyeti' nin Devlet Başkanı Aslan Carım' a 1998 baharında bir mektup ulaştı. Acil yardım çağrısı içeren mektup Kosova' dan geliyordu. Mektupta kendilerini Çerkes olarak tanımlayan bir grup insan "kapılarına dayanan savaş ve soykırıdan kurtarılmaları nı, tarihi vatanları Adigey' e geri dönüşlerinin sağlanmasını" istiyordu. O sırada Kosova' da yoğun bir etnik temizlik süreci başlamıştı ve bu etnik temizliğin hedefi asıl olarak Arnavutlarsa da, ülkede yaşayan tüm müslümanlar büyük tehdit altındaydı. O ana dek Kosova' da yaşadıkları bile bilinmeyen bu küçük topluluğun, anavatanla kurduğu bu temas 134 yıl önce yaşanmış, insanlık tarihinin en büyük trajedilerinden birinin, Çerkeslerin toptan yurtlarından sürülmesinin hatıralarını canlandırdı. Aslan Carım, derhal Moskova ile irtibata geçti. Moskova' nın yardımım gecikmedi ve Kosova Çerkeslerinin birinci kafilesi 1999 yaz sonlarında Adigey' e ulaştı.

Bu tarihi buluşma anına tanıklık eden Jache'mikho Aminet adlı bir Çerkes yazarın, Kafkas Dernekleri Federasyonu' nun internet sitesinde de yayımlanan yazısında şöyle deniyordu: "Kosovalı soydaşlarımız ata topraklarına ilk adımlarını atmışlardı. Maykop' a geldiklerinde onları karşılayışımız, sevinç ve gözyaşı içinde insanların kucaklaşmaları bugün gibi hala gözlerimizin önünde... Uzun yoldan geldikleri için kendilerine dinlenmek isteyip istemedikleri sorulduğunda, grubun en yaşlısı ve aynı zamanda thamadesi olan Jew Şahibe, önündeki çocuğa baktı ve: 'Bunlar için daha yapılacak birşey yok. Yaşamlarını ata topraklarında sürdürmelerini istiyoruz.' demişti. Şahibe dedenin Carım Aslan' a sarıldığı anı hala unutamıyorum." Onlar için Maykop yakınlarında kurulan köye Çerkesçe' de "mübarek, mutlu ve aydınlık" anlamına gelen Mefehable adı verilmişti.

Kosova' nın kayıp Çerkesleriydi onlar. Ülkelerinden sürülüp atılan bir halkın unutulmuş çocukları. O meşhur 1864 sürgününden sonra Osmanlı topraklarına sığınan Çerkeslerin bir kısmının Balkanlara yerleştirildiğ ini biliyordum. Burada Türklerle özdeşleştiklerini, 93 Harbi' nde (1877-78) ve Balkan Savaşları' nda aynı acı kaderi paylaştıklarını, kıyım ve sürgünden paylarına düşeni aldıklarını da. Kıyımdan kurtulanların çok büyük bir kısmı Anadolu' ya gelmişti. Balkanlar' da şuraya buraya savrulmuş halde çok azı kalmıştı geride; bir azınlık bile oluşturamayacak az oldukları için de yok sayıldılar. Bir daha ne tarih kitaplarında anıldılar, ne de etnik meselelere odaklanmış 20.yüzyıl siyasetinde.

Kosova' ya geldiğimde o geride kalanlar hakkında hiçbir şey bilmiyordum; orada yaşamaya devam ettiklerini bile. Noel Malcolm' un Kosova adlı kitabı yanımdaydı ve zaman zaman karıştırıyordum. Kosova' nın kültürel zenginliğine, etnik ve dinsel çeşitliliğine sevinç ve şaşkınlıkla tanık olduktan sonra kitabın "Kosova' daki Diğer Azınlıklar" başlıklı bölümünü yeniden okudum. Çerkeslere ayrılmış iki sayfalık kısımın sonunda "Priştine ile Vuçitern arasındaki Donje Stanovça ve yakınındaki Miloşevo Köyü' nde" 600-700 kadar "mavi gözlü Kafkasyalı" nın yaşadığı "tahmin ediliyordu." Kitabın yazıldığı tarihle benim orada bulunduğum tarih arasına Kosova' yı yerle bir eden etnik temizliğe dayalı kanlı bir savaş girmişti. Hala orada, o köyde olabilirler miydi? Köyün adını bildiğimize göre bulmak zor olmayacaktı.

Ertesi gün, bana Kosova' yı adım adım dolaştıran Nafiz Lokviça' yla yola düştük. Priştine' den sonra yol boyunca birkaç kez sorduk. Miloşevo' yu bulduk ama çok dağınık bir köydü ve kimsenin Çerkeslerden haberi yoktu. Nafiz aradığını bulmadan dönecek birisi değildi, Arnavut inadı ona da bulaşmış. Evlere girip çıktı. Sonunda bizi bir eve yönlendirdiler. Nafiz bahçe kapısının zilini çalarken, "Tarih öğretmeniymiş, o bilirmiş" dedi. Kapıyı Esat Berişa açtı; Kosova' da karşılaştığım her Arnavut' ta karşılaştığım kısa bir tedirginliğin ardından, Türkiye' den geldiğimi öğrenince bizi içeri davet etti. "Karım Türk" dedi, "konuşacaklarını z vardır". Şimdi, evin girişindeki masa etrafında dört kişiyiz; üç Türk, bir Arnavut ya da üç Kosovalı bir Türkiyeli. Esat Berişa, "Bizim evde Türkler ilk kez çoğunlukta" dedi gülerek. O Arnavutça konuşuyor, karısı İfaket Hanım Türkçe' ye çeviriyordu. Uzun bir sohbetin ardından Çerkesleri sordum. Esat Bey onları iyi tanıyordu; pek çoğunun öğretmenliğini yapmıştı. Kırk beş yıl önce bir öğrenciyken öğretmenlerinden birinin Çerkes olduğunu da söyledi. "Osmanlı döneminden kalma bir söz vardı" diye ekledi, "Çerkes kızı alan askere gitmezmiş!", Çerkesleri "çok iyi insanlar, zeki, çalışkan ve dindarlar" diye tanımladı. Eskiden sayıları daha çokmuş ama artık onlarla daha az karşılaşıyormuş. "Ne kadar Çerkes yaşıyor" diye sordum "Gidelim, onlar anlatsın" dedi.

Çerkes mahallesi, Esat Berişa' nın evinin çok yakınındaydı. Bahçe duvarlarıyla çevrili beyaz badanalı evlerin arasından ilerledik. Sırplar köyün bu kısmına dokunmamıştı. Bu belliydi ama sokaklarda kimse yok, evlerden çıt çıkmıyordu. Nihayet bahçe kapılarından biri açıldı, elli yaşlarında bir adam Kafkas gülüşüyle ortaya çıktı. Adı Selim Abhazi idi; Esat Bey' i ve biz konuklarını sorgusuz sualsiz evine aldı. Kosova adetidir; konukluğunuzun sebebi söylemeden önce ağırlanmanız gerekir. Sedirde uyuyan 14 yaşlarındaki kızı uyandırdı, kahve yapması için mutfağa gönderdi. Arkasından gözleri dolu dolu, "Anası öldü" dedi, akrabalar vatana göçtü, oğlum da orada. Bu kız yetim ve yalnız kaldı". Odanın duvarlarında Çerkes bayrağı, armaları ve Çerkesya haritası asılıydı. "Çerkes bayrağı ister misin?" diye sordu. Sonra bir kitap getirip gösterdi, Kiril alfabesiyle yazılmıştı, "Çerkes tarihi" dedi, "Kur' an gibi saklıyorum".

O kitaptan öğrendiğine göre Çerkesler, Kosova' ya 1864 sürgününden sonra gelmişlerdi. Rusların, Kafkas halklarını (Çerkes, Abhaz, Oset, Çeçen) toptan yurtlarından sürdüğü o yıllarda yüzbinlerce insan Osmanlı' ya sığınmış, Balkanlar' dan Filistin' e Osmanlı topraklarına yerleştirilmiş di. Mileşevo' nun da bulunduğu bölgede 50 kadar Çerkes köyü kurulduğunu söyledi Selim Abhazi: "Bu bölgenin yerlileriyiz, biz ilk gelenlerdeniz. Arnavutlardan, Sırplardan önce biz vardık. Onlar bu köylere, Çerkesler Anadolu' ya göçünce yerleşti" dedikten sonra bu kez bana sordu: "Türkiye' de ne kadar Çerkes yaşadığını biliyor musun?", "İki üç milyon kadardır herhalde" dedim. Gülerek, "Sayımızı azaltma, dört beş milyon Çerkes var" diye karşılık verdi.

Esat Berişa şaşırdı; o kadar çok olacağına ihtimal vermedi. Bunu anlamak için Çerkes göçünün boyutlarını bilmek gerekiyordu. 19. yüzyılda sürgün sonucu çok büyük çoğunluğu Çerkes olan Kafkasyalıları n toplam sayısı bilinmiyor. Genellikle bir milyondan fazla olduğu kabul ediliyor. Ancak tarihçi Kemal Karpat, "Ruslar tarafından atalarının Karadeniz ve Hazar arasındaki toprakları terketmeye zorlanan ve topluca Çerkes olarak adlandırılan 3 milyondan fazla Kafkas kökenli insan, 19. yüzyılda Osmanlı topraklarına yerleşerek nüfusun şişmesine neden olmuştu; bu süreç 1862 yılında başlamış ve 20. yüzyılın ilk on yılında da sürmüştü" diyor. Kemal Karpat, göçlerin kitleler halinde devam ettiği 1867 yılında Selahaddin Bey' in Osmanlı topraklarına gelen Çerkes nüfusun miktarını teleffuz eden ilk kişi olduğunu söylüyor: Bir milyon sekiz bin kişi. Karpat, henüz göç sona ermeden önce ifade edilen bu rakamların, sonraki göçlerle daha da büyüdüğünü, buna karşılık "Avrupalı istatistikçilerin göçmen sayısını en fazla 200 bin olarak tahmin" ederek göçün boyutları hakkında ne kadar bilgisiz olduklarını belirtiyor. Yine Selahaddin Bey' in iddiasına göre bunların 595 bini imparatorluğun Avrupa topraklarına, 413 bini de Asya topraklarına yerleştirildi.

Kemal Karpat, Osmanlı Nüfusu adlı eşsiz eserinde Çerkes göçünün 1850' li yıllardan itibaren başladığını dile getiriyor. Kırım Savaşı sırasında göçün kitleselleştiğ ini, 1862-1865 arasında doruk noktasına çıktığını, 1877-1878 ve 1890-1908 yılları arasında yoğunluk kazanarak devam ettiğini ve ancak 1920' lerde durulduğunu yazıyor. Karpat' a göre, "Kayda değer bütün etkenler göz önüne alındığında, 1859 1879 yılları arasında çoğu Çerkes olmak üzere yaklaşık 2 milyon Kafkas" yurtlarından sürüldü. "Bunlardan hayatta kalan1 milyon 500 bini Osmanlı topraklarına yerleşebildi". 1881-1914 yılları arasında "yaklaşık yarım milyon Çerkes" daha göç etmişti. Gelenlerin çoğu imparatorluğun Asya topraklarına, 400-600 bin kadarı Balkanlar' a yerleştirilmiş ti: Kuzey ve Orta Dobruca, Tulça, Babadağ, Köstence, Varna, Niş, Sofya, Rusçuk, Nicopolis, Vidin, Silistre, Şumu; Makedonya' da Selanik, Serez, Larissa çevreleri ve Kosova ovası...

Osmanlı ordusu için yeni bir asker kaynağı olan Çerkesler aynı zamanda Balkanlar' ın nüfus dengesini de Müslümanların lehine ciddi bir şekilde etkiledi. Bu yüzdendir di 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı' nda Rusların ve Bulgarlar' ın yürüttüğü etnik temizliğin hedefi Türklerle birlikte Çerkesler oldu. Bulgaristan' a kalan topraklardaki Çerkeslerin (200 binden fazla) bir kısmı Anadolu' ya, bir kısmı da Makedonya eyaletlerine dağıldı. Yeni gelenlerle birlikte Kosova' da 40-50 haneli 30 kadar Çerkes köyü oluşturuldu. Toplam nüfusları 12-15 bin kadardı. Çiftçiliğe alışkın değilllerdi, daha çok "metal işçiliği ve at yetiştiriciliğ i" yapıyorlardı. Noel Malcolm, Çerkeslerin at eti yediğini gören Arnavutlar ve Sırpların "şok" geçirdiğini aktarıyor.

Kosova Çerkeslerinin eli silah tutanları 1876 Bulgar ayaklanması ve Osmanlı-Rus Savaşı' nda Osmanlı kuvvetleri içerisinde yer almışlardı. O sıralarda Sırplar tarafından sürülen ve Anadolu yollarına düşen Niş yöresi Çerkeslerine Kosova Çerkeslerinin bir kısmı da katıldı. 1908 ve 1910 yıllarında baş gösteren Arnavut ayaklanmaları , onların komşularıyla olan ilişkilerini zedeledi. Zira ilk ayaklanmayı bastırmak üzere gelen Osmanlı birliklerinin komutanı Cavit Paşa bir Çerkes' ti ve Arnavutlara karşı çok sert davranmıştı. Sonraki ayaklanmayı bastıran Şevket Turgut Paşa da Çerkes' ti. Tüm bunlar Kosova Çerkeslerinin büyük Arnavut çoğunluğu içerisinde iyice yalnızlaşmaları na ve içe kapanmalarına yol açtı. Ama onların kaderi asıl 1912' de çizildi. Sırpların Kosova' yı işgali ile Çerkeslerin neredeyse tamamı Türklerle birlikte bölgeyi terk ederek Anadolu' ya geçti. Tamamen kaybedilen Balkanlar' daki diğer Çerkesler de aynı yazgıyı paylaşmıştı. Gene de Bulgaristan ve Yunanistan' da Türk nüfusu içinde sayısı az olmakla beraber bazı Çerkes aileler kalmıştı. Kosova' da da nasılsa iki Çerkes köyü kalmıştı, 600-700 kadar insan yerleştikleri topraklara sıkı sıkıya tutunmuştu.

Selim Abhazi ve ağabeyi Mehmet Abhazi işte o kayıp ve tutunmuş insanlardan. Besni kabilesinden olduklarını söylüyorlar. Selim Abhazi, Sovyetler döneminde Çerkesya' da 8 yıl kaldığını, 1998 yılında anavatana dönenlerin arasında olduğunu söylüyor. Ama savaştan sonra oğlunu orada bırakıp kızıyla birlikte geri dönmüş. Mehmet Abhazi ise köyünü hiç terk etmemiş. "Nato bombardımanı başladığında Sırplar biz geride kalanları toplayıp sınıra götürdüler. Orada başka köylerden gelen Arnavutlar da vardı. Bizi sınırdışı edeceklerini sandık. Üç gün sonra tekrar evimize getirdiler. Televizyon izlerken kendimizi gördük. Meğer propogandaymış . Bombardımandan kaçtığımız, Sırpların bizi kurtarıp köyümüze getirdiği anlatılıyordu." Çerkesya' ya dönmeyi düşünüyorlar ama günlerin ne getireceğini de bilmiyorlar. Ya Türkiye? Türkiye' ye gelmek akıllarından geçmiyor mu? Üstelik Türkiye' de akrabaları da var ve onlarla irtibatı koparmamışlar. Ama zor, "göç etmek için artık zengin olmalısın" diyor Mehmet Abhazi, "bizim kımıldayacak durumumuz yok".

Şimdi 300-350 kadar Çerkes var Kosova' da. Arnavut nüfus içerisinde hızla eriyorlar. Çerkesçeyi bilenlerin sayısı giderek azalıyor. Mehmet Abhazi, "Otuz kırk yıl içinde tam asimilasyona uğrarız. Bizimle birlikte dil de ortadan kalkacak" diyor. Geleneklerine Çerkesler kadar bağlı halklar azdır. Kosova Çerkeslerinin yaşlıları bu bağlılığı sürdürmek için çırpınıyor ama uygulama alanları giderek daralıyor. Eğlenceye, hazza, şatafata, zenginliğe dayalı renkli Çerkes hayatının yerini, sessizliğin ve içe kapalılığın hüküm sürdüğü, Kosova Çerkeslerinin deyimi ile "tatsız tuzsuz bir hayat alıyor".

Çerkesler bir azınlık oluşturamayacak kadar az oldukları için Kosova' nın azıklıklarına tanınan haklara sahip değiller. Çocuklarına kendi dillerinde eğitim veremiyorlar. Arnavutça eğitim alan çocuklar Çerkesçeyi bilmiyor. Eski Çerkes yaşayışı ve gelenekleri de yerini hızla Arnavut alışkanlıklarına bırakıyor.

Kemal Tayfur

Ürdün Çerkesleri

Aralık 23, 2018

Ürdün’de 120.000 kadar Çerkes bulunuyor. Bunların büyük çoğunluğu da başkent Amman’da yaşıyor. Tıpkı İstanbul gibi 7 tepe 7 vadi üzerine kurulmuş olan Amman’ın tarihi çok eski, Ürdün’ün bir devlet olarak tarihi çok yeni. Amman’ın bu eski tarihinin son 130 yılı, Ürdün’ün bir devlet olarak tarihi buradaki Çerkeslerin tarihiyle çok fazla örtüşüyor. Çerkesler Ürdün’de sayılarından gelen bir ağırlıkla değil, Ürdün’ün ve Amman’ın tarihinde taşıdıkları önemle temsil ediliyorlar. Bu tarihten ötürü de kendilerini -aleyhlerine değişen nüfus dengesine rağmen- bir bakıma Ürdün’ün sahiplerinden birisi olarak görüyorlar. Elinizdeki bu yazı, Ürdün’de yaşayan Çerkeslerin tarihini olabildiğince özetlemeyi*, bunları kısa ama yüklü bir gezinin yoğun gözlemleriyle birleştirmeyi, bu arada biraz da yapabildiği kadarıyla bizimkine benzerlikleri ve farklılıklarıyla bir başka diasporik Çerkes kimliğini anlamayı amaçlıyor


Amman ve Ürdün’ün tarihinde Çerkesler

Amman tarihi itibariyle biraz Ankara gibi. Kuruluş olarak çok eski, başkent olarak çok yeni. Amonitlerin (ismi buradan geliyor), Hititlerin, İsraillilerin atalarının, Helenlerin, Romalıların, Emevilerin yerleşim yeri olmuş, geçici İngiliz Yönetiminden önce de bilindiği gibi Osmanlıların. Amman’ın bütün modern kentler gibi birden çok yüzü var. Birincisi, bölgeye özgü beyaz kesme taştan yapılmış, üç dört katlı çatısız apartmanları, gene aynı yapı taşından tek katlı ve büyük bahçe içindeki villaları, geniş bulvarları, yeşil alanları, alışveriş merkezleri, McDonalds gibi bildik fast food restoranları, çok yıldızlı otelleriyle yeni Amman. İkincisi, nispeten dar sokakları (bunlardan ana cadde yerine geçen bir tanesi eski Amman’ın merkezi boyunca uzanıyor ve Şapsığ caddesi olarak adlandırılıyor), bu sokaklar boyunca uzayıp giden rengarenk dükkanları ve pasajları, beyaz taşları artık kirlenmiş ikişer üçer katlı evleri, ayaküstü yemek yenecek yerleriyle eski Amman. İkisinin birbirine geçiştiği ya da ayrıldığı yerde ise bir başka Amman daha uzanıyor; geçmişi tarih öncesine giden kentin ilk sakinlerinin Amman’ı, yani en eski Amman. Bu tarihi, şimdilerde sadece Roma Yönetiminden bu yana ayakta durmayı başarabilmiş bir anfitiyatro simgeliyor. Ancak anfitiyatronun, Ürdünlü Çerkesler için kentin eskiliğini sembolize etmekten öte bir anlamı var: Ürdün’deki tarihlerinin başlangıcını bu mekan temsil ediyor. Çünkü, 1868’den başlayarak bu bölgeye gönderilen yanlarında gerekli birkaç giysi ile şilteleri ve silahlarından başka bir şey bulunmayan ilk Çerkes kabileleri -ki ilk kabilenin Sapsığlar oldukları biliniyor-Amman vadisinin merkezindeki bu anfitiyatro ile etrafındaki “kovuklara” yerleşiyorlar barınabilmek için. Görünüşleri, adetleri, yaşama biçimleri buraların “yerlilerinden” büsbütün farklı yabancılar olarak, düşmanlık görmemek için etrafında hiç başkaca yerleşime rastlanmayan bu vadiyi “seçiyorlar”, bir de su bulunan nadir yerlerden olduğu için. Ancak bu mekan tuttukları yerde de uzun süre ne bedevi saldırılarından ne de bulaşıcı hastalıklardan koruyabiliyorlar kendilerini…

İlk aileler Anadolu üzerinden iki yolla ulaşıyorlar buraya: deniz yoluyla gelenler Şam üzerinden, kara yoluyla gelenler Aleppo üzerinden. Onları diğerleri izliyor bir süre sonra, Khabardey ve Pazadogh’lar. Ancak onların da gelişinden sonra, bu “düşman” çevre ile baş edebilecek bir güç oluşturuyorlar. Gene de aralarından koşullara dayanamayıp, Anadolu’daki ilk geldikleri yerlere dönenler oluyor. Yerleştirildikleri, yabancılandıkları bu bölgede -diğer pek çok yerde yaptıkları gibi- öncelikle etraflarındaki düşman mekansal/coğrafi çevreyi altetmenin peşine düşüyorlar Çerkesler. Tarımcılık ise bunun yolu oluyor. Hiç yoktan -bulaşıcı hastalıklarla, bataklıklarla, kuraklıkla mücadele ede ede- yarattıkları bu zenginlik onların yerleştirildikleri topraklara kök salabilmelerini kolaylaştırıyor. Bunun korunmasını önemli kılıyor. Hiç bir alet kullanmadan elleriyle yaptıkları sabanlarla toprağı işlemeye, gene tahtadan yaptıkları aletlerle harman kaldırmaya başlıyorlar. Bu yüzden de sürekli olarak Bedevilerin saldırılarına maruz kalıyorlar. Yerleştirildikleri sulak yerler ile ekilebilir hale getirdikleri topraklar hayvanları için otlak ve su peşinde olan ayrıca ekonomilerini bir tür yağmacılığa dayandıran Bedeviler için çok cazip hale geliyor. Bu nedenle de aralarında sürekli kanlı çatışmalar yaşanıyor.

Osmanlı Yönetimi yeni tebaasının gönderildikleri bölgelerdeki haliyle hiç ilgilenmiyor, ta ki, Amman ve Balga üzerinden Hicaz’a gidecek demiryolu yapılana dek. Hicaz demiryolunun geçecek olması bölgenin önemini artırıyor, hayvancılıkla uğraşan Bedevi göçerlerin muhtemel saldırıları karşısında güvenliğin sağlanması, vergilerin düzenli olarak toplanması, kabileler arasında barışın sağlanması gerekiyor. Böylelikle Amman çevresinde Çerkeslerden oluşan bir güvenlik çemberi, tampon bölgeler oluşturmak üzere harekete geçiyor Osmanlı Yönetimi ve Çerkes kabilelerini Amman’ın 7 tepe 7 vadisini kuşatacak şekilde bölgeye dağıtıyor. Bir grup (Şapsığ, Khabardey ve daha az sayıda olmak üzere Abzah kabileleri) ilk yerleşim yerleri olan Amman vadisinde bırakılıyor. Aralarından birisi de bölge yöneticisi atanıyor. (Bu bölge yöneticiliği Osmanlı Yönetimi süresince, Ürdün devleti kuruluşuna kadar Çerkeslerde kalıyor). İkinci grup, iki bedevi kabilesiyle arada tampon oluşturmak üzere Seer Vadisine yerleştiriliyorlar. Bunların çoğunluğunu yine Şapsığlar ve Bjeduglar oluşturuyor. Aralarında bir kaç Abzah aileler de var. Üçüncü grup (Khabardey ve Shishan kabileleri) bir başka Bedevi kabile ile müttefiklerinin tam karşısında kalan Sweileh’e yerleştiriliyor. Sadece Khabardey ailelerden oluşan dördüncü ve beşinci gruplar ise yine çeşitli Bedevi kabileler karşısında tampon bölge oluşturacak şekilde Jerash’a ve Ruseifa’ya yerleştiriliyorlar. Altıncı grup, ki bunlar göreli olarak daha yeni tarihlerde (1902-1905 yılları arasında) bir kaç Khabardey aile ile birlikte bölgeye göçetmek durumunda kalan Shishanlardan oluşuyor, Zarga’ya yerleştiriliyorlar. Nihayet çoğu Abzah ve Bjeduğlardan, azı Khabardey ve Şapsığlardan oluşan son bir grup da Naur’a yerleştiriliyor. Böylelikle Amman, kuzey ve güneyden, doğu ve batıdan yani dört bir cepheden Çerkes yerleşimleriyle çevreleniyor. Amman’ın 50 km kadar kuzeyinde kalan Jerash sayılmazsa bu, 20.yüzyılın başlarındaki bir yerleşim yeri için önemli bir büyüklük olmak üzere 12-15 kilometre karelik yer demek. Nitekim, bu yerleşim yerleri bugün de büyük ölçüde “saflığını” koruyabilmiş halleriyle Amman ve çevresindeki Çerkes mahalleleri olarak biliniyor. Örneğin Wadi Seer’deki Çerkes derneğine konuk olduğumuzda, gençlerden birisi bize “son 20 yıl öncesine kadar kızlarımıza göz koyarlar diye Arap gençleri buralardan geçemezlerdi” diyor. Kanımca Çerkeslerin tarihi yaklaşık 130 yıl öncesine giden bu yerleşim haritasına bakınca, “güve­nilir tebaa” olarak “güvenilmezler” karşısında kendilerine yüklenen merkez (Osmanlı) adına güvenliği sağlamak misyonuna bakınca neden Amman’ın, dolayısıyla Ürdün’ün Çerkesler demek olduğunu anlıyorsunuz. Neden Çer­keslerin bakan, milletvekili, ordu komutanı, yüksek rütbeli subaylar olarak yönetici sınıf arasında olduklarını, ya da orta sınıftan olanların bile neden Çerkes­liklerini ifade ederken onura eşlik eden bir “güven” ile konuş­tuklarını açıklayabiliyorsunuz. Ancak Ürdün Çerkeslerinin kim­liklerini dile getirişlerinde Türkiye’deki Çerkeslerden ayrılan bir fark olarak tespit ettiğimiz bu güvenlik duygusunu tam olarak anlayabilmemiz için Ürdün tarihinde Çerkeslerin nasıl bir yer tuttuğunu görmeye devam etmeliyiz.

Çerkeslerin bölgede güvenliği sağlamak görevleri sadece yerleşim yerlerinin Bedevi kabileler karşısında güvenlik çemberi oluşturacak şekilde belirlenmesiyle sınırlı kalmıyor. Osmanlı Yönetimi, Hicaz demiryolunun güvenliğini sağlamak ve vergilerin toplanmasını kolaylaştırmak üzere Çerkeslerden oluşan ve başında Çerkes Mirza Paşa’nın bulunduğu 300 kişilik atlı bir polis gücü de oluşturuyor. 1908 yılında demiryolu inşaatinin tamamlanmasından sonra, Amman’da yaşam değişiyor. Kentte ticaret canlanırken, yeni bir göç dalgası da bunu izliyor. Amman bugün Suriye diye bilinen topraklarda yaşayan Çer­kes­lerden de göç alıyor bu dönemde. Suriye’deki polis gücünün başında bulunan Çerkes Khusrov Paşa ile Amman’daki polis gücünün başında bulunan Mirza Paşa birlikte bu yeni gelen Çerkesleri sonradan “Muhacir ma­hallesi” olarak bilinecek olan bölgeye yerleştiriyorlar. Amman’daki Çerkes nüfusu artıyor böylece Çerkesler arasında, o zamana kadar daha çok tarım ve daha az zanaatkarlık ile uğraşılırken, artık ticaret de yaygınlaşmaya başlıyor. Tarımcılıkta önemli işler başarıyorlar, Amman’ın etrafı meyve bahçeleri, üzüm bağlarıyla donanıyor. Arıcılık yapılıyor. Ağaç oymacılığı, gümüş işlemeciliği, kama, kemer, eğer yapımı gibi geleneksel zanaatlerini canlandırıyorlar. Amman ilk defa hayvanların çektiği tahta arabaları Çerkesler sayesinde tanıyor. Bölge insanları bugün hala bazı evlerde, bir tür yabani ottan yapılıp, içine süt kreması, biraz tuz ve karabiber eklenen ve “kalmek” olarak adlandırılan Çerkes çayını, onların “Chipsi pasta” yapmak üzere kullandıkları bulguru Çerkeslerden öğreniyorlar. Ancak toplumsal kültürel yaşamda yarattıkları bu canlanmaya rağmen yine de Çerkes ailelerin çoğu erkek çocuklarını asker, polis olarak görmeyi tercih ediyor, binlerce yıllık savaşcılık geleneği nedeniyle.

Çerkesler dostluk gördüklerinde anlaşmadan, barıştan ve “düzenden” yana oluyorlar. Düşmanlık gördüklerinde üstesinden “askeri” yollarla gelmeyi biliyorlar. Bir yandan Osmanlı adına güvenlik görevi üstenirlerken, diğer yandan sefere çıktıklarında saldırıya uğramaları muhtemel kendi ailelerinin güvenliklerini düşünmek durumunda kalıyorlar. Bedevilerle sorunlarını çözseler, Dürzilerle uğraşmak durumunda kalıyorlar. Örneğin, 1910 yılında asıl görevi hicaz yolunun güvenliğini sağlamak olan Mirza Paşa yönetimindeki Çerkes polis gücü, tam bölgedeki bir ayaklanmayı bastırmışken, kendilerinin seferde oluşunu fırsat bilen Dürzilerin, Golan bölgesindeki kabilelere saldırdıkları haberini alıyorlar. Kadınların, çocukların onların elinde rehine olduklarını duyuyorlar, ­Osmanlının – Merkezin - bu işe ne diyeceğine hiç aldırış etmeden yetişip kurtarıyorlar onları. Bu Çerkes polis gücünün sonu oluyor. Osmanlıyı Suriye topraklarında temsil eden Çerkes Krushov Paşa, Mirza Paşa’nın atlı birliğini dağıtıyor. Böylelikle onlara, sağlamakla görevli oldukları güvenliğin Osmanlınınkinin olduğu, kendilerinin güvenliğini sağlamaya kalktıklarında ya da kendileri için bir güç haline gelmeye kalktıklarında buna izin verilmeyeceğini, Çerkesin haddini yine bir Çerkese bildirtmeyi de ihmal etmeden gösteriyor merkezi yönetim. Ürdün Çerkeslerinin tarihinde önemli bir yer tutan bu olay bize, yaşadığımız coğrafyada Cumhuriyetin kurulmasına giden süreç içerisinde yaşananları, Düzce’deki Anzavur Ahmet ayaklanmasını bastırmak üzere gönderilen Çerkes Ethem’in, sonradan hain olarak adlandırılmasına giden süreçte başına gelenleri, Kuvvayı Seyyare’nin dağıtılma kararının alınmasını hatırlatıyor.

Ancak Çerkesler tıpkı Türkiye’de de yaptıkları gibi yerleştikleri toprakları sahiplendikleri ölçüde, ona yönelik dışarıdan saldırılar karşısında kendilerini ait hissettikleri merkezden yana tavır almayı da biliyorlar. Olup biteni “onların/yönetenlerin” savaşı gibi görmüyorlar, kendi savaşları olarak da görüp, cepheden cepheye koşuyorlar. 1918 yılında, Çerkes gönüllülerden oluşan bir askeri birlik (“Mücahitler” diye adlandırıyorlar kendilerini) gene Mirza Paşa’nın yönetiminde olmak üzere Süveyş’te, İngilizlere karşı savaşıyorlar. İngiliz ordusu kuzeye doğru yürürken, Osmanlının düzenli ordusunun bir kolu o sıralar Şam’a çekilmiş, diğer kolu da bölgedeki Arap milliyetçi ayaklanmalarını bastırmakla meşgul olduğu için, karşısında sadece Çerkesleri buluyor. Amman’ın İngilizler tarafından işgali sırasında Çerkesler, Wadi Seer’de bir çok kayıp veriyorlar. Çerkes toplumunun ileri gelenleri, antlaşma imzalanıncaya kadar esir tutuluyorlar. Osmanlı’nın Suriye’deki toprakları Fransızlar tarafından işgal edilirken, Mirza Paşa’nın askerleri bu defa Arap birliklerinin yardımına yetişmeye çalışıyor. Ancak Şam’ın Fransızların eline geçtiğini duyunca yeniden Amman’a geri dönüyorlar. Ürdün’deki İngilizlerin yönetimi çözülmek üzereyken bölgedeki Arap milliyetçiliğinin öncülüğünü üstlenen Haşimi ailesinden Prens Abdullah’a destek veren yine Çerkesler oluyor. 1923 yılında bugünün Ürdün’ünü oluşturan topraklardaki Arap/Bedevi aşiretleri Prens Abdullah’a isyan ederlerken, Çerkesler onun yanında yer alıyor. Yeniden toparlanan Mirza Paşa başkanlığındaki Çerkes güçleri, Prens Abdullah’ın konakladığı yerde tam bir çember oluşturup onun hayatının korumaya alıp, emrine geçiyorlar. Böylelikle Kuzey’deki aşiret isyanlarını bastırarak, Ürdün krallığının kurulmasında çok önemli bir rol oynuyorlar. (O günlerin anısına da bugün Kraliyet muhafızları tören günlerinde geleneksel giysilerini giyen Çerkes gençlerinden oluşuyor). Çerkesler 1936 yılında başlayan bölgedeki Yahudi (siyonist) yayılması karşısında, Araplarla birlikte Filistinlilerin yanında yer alıyorlar ve yine savaşıyorlar. 1948 yılında İsrail devleti kurulup da, ilk Filistinli mülteci dalgası başladığında -yurtlarından atılmanın ne demek olduğunu bilen insanlar olarak- onlarla ekmeklerini paylaşmayı da biliyorlar. Bu arada da aynı yıl Ürdün, en son Çerkes grubunun göçüne sahne oluyor. Nazi Alman­yası’nın yenilgisinden sonra Alman orduları içerisinde Kızıl Ordu”ya karşı savaşmış olan bir grup Çerkes ile aileleri, Yalta Antlaşmasının hükümleri gereğince Sovyetler Birliğine geri gönderileceklerini anlayınca sığındıkları Vatikan’dan Ürdün’e göç etmek üzere bir temsilcilerini Kral Abdullah’ın yanına gönderiyorlar. Böylelikle bu son grup Çerkes göçmen, Ürdün’ün tam da Filistinli göçmenlerin akınına uğradığı bir sırada Ürdün devletinin sağladığı imkanlarla Roma’dan getirtiliyorlar. Ürdün Çerkesleri, yönetimin bu yükün altından kalkabilmesi için hemşehrilerinin getirilip yerleştirilmelerini sağlamak üzere büyük bir yardım kampanyası düzenliyorlar. Böylelikle 1948 yılında 38’i Bjeduğ, 86’sı Khabardey olmak üzere 124 Çerkes daha Ürdün’e yerleşmek üzere geliyor. Ancak Arapça bilmedikleri için güçlüklerle karşılaşıyorlar. Aynı sıralarda Filistin’den gelen mülteci akını nedeniyle ekonomik koşullar giderek ağırlaşınca (Tolstoy Vakfı’nın desteğiyle) ABD’ye göçedip, New Jersey’e yerleşiyorlar, bu gruptan geriye sadece bir kaç kişi kalıyor.

Bir başka Çerkes kimliği…

Yukarıda da belirttiğim gibi, Ürdünlü Çer­kesleri, dün olduğu gibi bugün de askeri ve sivil bürokrasinin en üst kademelerinde, eğitime ne kadar önem verildiğini hissedebiliyorsunuz. Kendilerini, üzerine yaşadıkları toprakların eşit sahipleri gibi görmekten kaynaklanan bir övünç ve güvenle kimliklerini ifadelendirdiklerini görüyorsunuz. Kanımca bunun en önemli nedenlerinden birisi, yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığım gibi yaşadıkları topraklarla özdeşleşmiş olan tarihleri. Ancak başka şeyler de var: Ürdün’de Çerkeslik, yönetim tarafından resmen tanınmış bir siyasal/kültürel kimlik. Monarşik yapı içerisinde faaliyet gösteren Meclis’te Çer­keslere ayrılmış üç koltuk var. Seçilenlerden bir tanesi Bakanlık makamına getiriliyor. 8 adet Çerkes Derneği var ve bunlardan hemen hepsi devletten maddi yardım alıyor. Örneğin, Kral Hüseyin’in oğlu Prens Ali, Çerkeslerin yönetim nezdindeki fahri temsilcisi gibi davranıyor. Çerkesler de, dillerini konuşan, oyunlarını törelerini bilen, çoğu zamanını Çerkes arkadaşlarıyla geçiren Prense kendilerinden birisi gibi davranıyorlar. Onun bu yakınlığını hem çok doğal görüyorlar, hem de aralarında bir akrabalık olabileceğinin altını çizmeden de edemiyorlar. Filistinli olan annesi Kraliçe Aliye’nin -ki ölmüş olduğu halde Ürdün’de hala çok seviliyor- köklerinin Memluklara kadar gittiği, dolayısıyla Çerkes olabileceğini söylüyorlar. Prens Ali’nin Çer­keslere yakınlığını ilk işittiğinizde, bunun mutlaka Ürdün’ün iç siyasal dengeleriyle ilgili bir yanı olduğunu düşünüyorsunuz, ancak onu, örneğin fikir öncülüğünü yaparak Nisan ayı içerisinde Amman’da gerçekleştirmiş olduğu toplantılarda ya da Çerkes arkadaşlarının evindeki sohbetlerde gözlediğinizde, bu kanınız değişiyor. Çerkes arkadaşlarının evindeki konukluklar da Aile büyükleri içeri girdiğinde herkesle birlikte ayağa kalkıyor, onlar oturmadan yerine oturmuyor. Haziran ayında, başlarında kendisi ve yakın arkadaşı olmak üzere 12 Çerkes kabilesini temsilen 12 Çerkes giysili atlıyla anayurttan göçü tersine gerçekleştirecek olan sembolik yolculuğun ha­­­­zırlıklarından söz ederken bütün bunlardan çok büyük bir övünç ve heyecanı duyduğunu anlıyorsunuz. Prens Ali Çerkesler gibi davranıyor, etrafındaki Çerkesler ise Prens Ali’ye hiç de Doğulu siyaset etme biçimlerinde görüntülerine alışık olduğumuz türden bir uslupla davranmıyorlar. Öyle sanıyorum ki bu davranış biçimi, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Çerkes geleneklerinin yanısıra yine, Ürdünlü Çer­keslerin kendilerini, kuruluşunda büyük emekleri geçen bu ülkenin “sahiplerinden” birisi olarak görmelerinden kaynaklanan güven ve gurur ile ilgili. Ancak kanımca Ürdün’deki Çerkes kimliğinin ifadelendirilme biçiminin ve bu biçimdeki farklılığın anlaşılabilmesi için, daha başka açıklamalara da başvurmak gerekiyor. Bunun için de Ürdün’deki toplumsal/siyasal yapıya ve bu yapı içerisinde Çerkeslerin konumuna biraz daha yakından bakılması gerekli. Önce yine gözlemlerimiz:

Ürdün’deki Çerkesler, “modern”, eğitimli ve kentliler ama bu özelliklere sahip olmanın Türkiye’de ifade ettiği davranış kodlardan çok farklı olarak hala daha çok güçlü kabile bağları taşıyorlar. Görebildiğimiz kadarıyla 8 Çerkes derneğinden önemli bir kısmı bu kabile bağları esasında birbirlerinden ayrı örgütlenmişler, aralarında politik farklılıklar olduğu için değil. Bu nedenle her ne vesileyle toplanılırsa toplanılsın, sosyal konumu, eğitim düzeyi ya da mesleki durumu önemli olmaksızın başkanlık en yaşlı kimse de oluyor. (Bir çok toplantı da kabinedeki tek Çerkes bakan bizimle birlikteydi örneğin, ama onun Bakan olduğunu kapanış toplantısında öğrendik). Kabile içi dayanışmanın güçlülüğü ailelerin o ya da bu nedenle zor ve muhtaç duruma düşmesine izin vermiyor (Osetya’da da bir akrabam, bozulan ekonomik durum nedeniyle kentlerinin eskisi gibi bakımlı olmamasına, sokaklarda yatanların, ayyaşların artmasına çok üzüldüğünü söylüyor ama hemen arkasından bu duruma düşenlerin sadece Ruslar olduğunu, Asetinlerin ise aralarından birisinin böyle bir hale gelmesine hiç bir zaman izin vermediklerini ekliyordu).

Ürdün’deki yaşlı Çerkesleri, aralarında Arap tarzı kefiye bağlayanlar da bulunmasına rağmen, başlarında kalpaklarıyla görebiliyorsunuz. Genç kuşaktan dillerini konuşabilenler de var, konuşamayanlar da. Ama istisnasız herkes Çerkes danslarını biliyor (herkesin dansa çıktığını görünce siz de hevesleniyorsunuz, ama hiç sıra gelmeyecek diye de korkuyorsunuz), hem de çok güzel dans ediyor. Belli ki dans ve müzik biz de olduğundan daha çok yaşamlarının parçası olmuş. Eğitime çok önem veriliyor ve çocuklar Çerkes okullarına gönderiliyor. İki tane Çerkes okulu var. Bu okullar Emir Hamza ve Abdülmalik Şeref. Okullar bütünüyle Çerkes Hayır Cemiyeti’nin yönetiminde. Cemiyetin başkanı Fahri başkan sayılıyor, ancak okulu Kadınlar Kolu yönetiyor. Okul ücretli ve yıllık beş yüz dolar ödeniyor. Ancak bunu ödeyemeyecek durumda olan 50 kadar öğrenciye burs sağlanıyor. (Aynı şey Yüksek Öğrenim düzeyine gelen yoksul öğrenciler için de sağlanıyor. Öğrenciler okullarını bitirdiklerinde bunu ya kendileri gibi olan öğrencilere burs sağlayarak, ya da mesleklerine göre ihtiyaçları olan hemşehrilerine ücretsiz hekimlik, avukatlık gibi hizmetler sağlayarak ödüyorlar). Okul, anasınıfıyla birlikte 10 yıllık. 1-9.sınıflar arasında hafta da 3 saat olmak üzere Çerkesce dersler görüyorlar. Kril alfabesini öğreniyorlar. Son yıllarında ise Çerkes geleneklerini işleyen bir ders alıyorlar. Bu arada da Okulun yönetimini üstlenen Kadınlar Kolu sürekli olarak okulun daha iyi imkanlara kavuşturulması için ek kazanç elde etmeye çalışıyor. Örneğin, bizim Ürdün’de bulunduğumuz sıralarda yemek yapıp satacak bir yer kiralamışlardı ve faaliyete başlamak üzereydiler.

Ürdün, Türkiye ve Kafkasya’daki Çer­keslerin kimliklerini tariflendirme biçimlerini karşılaştıran bir çalışmada (Shami, 1995),[1] Ürdün’de siyasetin cemaatler üzerinden yapıldığı, siyasal alandaki etkinliğin kabilelerin (Arap, bedevi, Çerkes) güçleri ve örgütlenmesine bağlı olduğunu belirtiliyor. Çerkeslerin kimliklerinin de kabileler/aşiretlerden oluşan çok kültürlü bir coğrafyada, büyük ölçüde modernleşmekle birlikte etkinliğini sürdüren güçlü kabile bağları içerisinde biçimlendiği ekleniyor. Başka ifadeyle Çerkeslik kimliğinin politik ve kültürel bir kimlik olarak gösterdiği etkinlik, Türkiye’den farklı olarak Ürdün’deki Çerkeslerin cemaat/kabile ilişkilerinin çözülmemiş olmasına, siyasetin kurumlaşmış bu bağlar üzerinden yapılmasına bağlanıyor. Ürdün’deki Çerkeslerin kimliğinin “kabile söylemi”, Türkiye’deki Çerkeslerinkinin ise “azınlık söylemi” görüntüsü taşıdığı belirtiliyor. Kanımca, bu belirleme önemli ve iddia ettiğim şekilde ‘Ürdün’deki Çerkeslik kimliğinin Türkiye’dekinden farklı olarak daha bir övünç ve güvenle (korkusuzca) kuruluyor olmasını’ sosyolojik olarak açıklıyor. Kuşkusuz çok farklı coğrafyalarda yerleşerek, tarihsel olarak benzerlikleri olsa da farklı toplumsal/siyasal süreçleri yaşayan Çerkeslerin ortak bir diasporik kimlik tarifiyle kendilerini ifadelendirmelerini beklemek mümkün değil. Bu nedenle karşımıza Ürdün’de, İsrail’de, Türkiye’de, hatta Kafkasya’da benzerlikler kadar farklılıklar da gösteren Çerkeslik tarifleri çıkıyor. Öyle sanıyorum ki, Türkiye Çerkesleriyle Ürdün Çerkeslerinin kimliklerini seslendirme biçimleri arasındaki fark bir ölçüde, her iki ülkenin modernleşme süreçlerinin aldığı biçimler, devletleşirken inşa etmeye çalıştıkları ulusal-kimlik (“Türklük” bir etnikliğe işaret ediyor, “Ürdünlülük” ise bir coğrafyaya) projelerinin özellikleri, kapitalist sisteme entegre olma dereceleri arasındaki önemli farklılıklardan kaynaklanıyor. Çekesler yaşadıkları topraklardaki modernleşme, uluslaşma, laikleşme ve kapitalistleşme süreçlerini farklı farklı biçimlerde deneyimlediler. Türkiye’deki hızlı modernleşme ve kapitalizmle eklemlenme süreci zaten birbirlerinden ayrı ayrı coğrafyalarda yaşayan, hızlı iç-göç süreçleriyle de hızla kentlileşen Çerkeslerin kabile bağlarını çok çabuk çözdü ve siyasetin hemşehrilik ilişkileri, babadan oğula geçen bağlılıklarla siyasal partiler ya da sınıfsal örgütlenmeler üzerinden yapıldığı Türkiye’de, kendilerini Çerkesliklerinden önce gelen aidiyetler içinde tanımlamalarına yol açtı. Diğer yandan Türkiye’deki ulusal-kimlik oluşturma projesi, bütün etnik, dinsel, kültürel kimliklerin ortak bir etnik/ulusal kimlik içerisinde eritilmesine dayanıyordu ve Çerkes kimliğine karşı -diğer benzerlerine olduğu gibi- tahammülsüzdü. Böylelikle Çerkeslik yakın zamanlara kadar ancak özel alanda ifadelendirilebilen, kamusal alanda korkmadan söylenemeyen örtük bir kimlik haline geldi. Kafkas derneklerinin yürüttüğü mücadeleler ve küreselleşmenin yarattığı cesaretlenme Türkiye’deki Çerkesleri bugün kültürel kimliklerini kamusal alanda da övünçle ifade edebilir hale getirdi. Ancak bu kimlik siyasal alanda korkmadan/güvenle ifadelendirilebilen bir kimlik değil. Türkiye’de farklılık kimlikleri üzerinden siyaset yapabilmek mümkün değil.

Sonuç olarak Ürdün bir monarşi ve siyaset, etniklik çizgisinde, aşiretler çizgisinde örgütlenmiş olan cemaatler üzerinden yapılıyor ve etkili bir siyaset için güçlü cemaat bağlarına sahip olmak gerekiyor. Dolayısıyla Ürdün’de Çerkes olunmuyor, Çerkes doğuluyor. Bunun bazı avantajları olduğu gibi dezavantajları da var. Çerkeslik kimliği kültürel olduğu kadar, muhafaza edilmesi gerekli önemli bir siyasal araç niteliği de taşıyor. Çerkesler Ürdün’de sayıca azlar, iyi eğitimliler, ekonomik krizden etkilenmiş olsalar da çoğunluk itibariyle Türkiye’dekilere kıyasla daha rahat koşullarda yaşıyorlar. Ürdün’deki Çerkeslerin, bu siyasal/kültürel kimliklerini çapraz kesen başka başka aidiyetlerle örneğin sınıfsal ayrımlaşmalarla bölünüp bölünmediğini bilemiyoruz, böyle bir bölünme halinde mevcut siyasal kanalların yeterli olup olmayacağını da. Ancak kendilerinden Çerkeslik kimliklerini saklamalarının değil, söylemelerinin beklendiğini biliyoruz. Bu güvenlik ise onları sistemle barışık kılıyor. Türkiye ise bir Cumhuriyet, sorunlu bir demokrasiye sahip. Siyaset yasalara göre siyasal partiler gibi “modern” aktörlerle yapılıyor ve siyasal alanda etkili olabilmek bu partilerden biri ya da diğeriyle organik ilişkiler içerisinde olmak gerekiyor. Çerkeslik kimliğini siyasal alanda ifadelendirmek böyle bir tablo içerisinde ciddi bir risk taşıyor. Diğer yandan Türkiye’de Çerkesler hem göreli olarak çoklar, hem çok dağınık olarak yaşıyorlar, hem de ekonomik durumları, eğitim düzeyleri ve nihayet siyasal çizgileri itibariyle hiç bir homojenlik göstermiyorlar. Çok farklı farklı üst ve alt aidiyetler, Çerkeslik kimliklerinden geriye ne kadar kaldıysa onu da çapraz olarak bölüyor. Dolayısıyla Türkiye’de Çerkes doğulmuyor, Çerkes olunuyor. Çerkes olduğunu kamusal alanda söylemek yeni yeni öğreniliyor, ancak bu kimlikle siyaset yapılamıyor. Kafkas dernekleri Çerkeslik kimliğinin yeniden yaratılmasında, övünçle ifadelen­diril­mesinde önemli işlevler üstleniyorlar, ancak siyasal partilerden başka aktör tanımayan “modern” siyasal ortamda siyaseti Çerkesler lehine etkileyemiyorlar.

Şimdilerde siyaset bilimciler, siyasal felsefeciler, Batı’nın bireyi esas olarak alan, ulus-devletin yurttaşlık kimliğini onun tek ve a priori üstün kimliği olarak gören liberal demokratik anlayışını ileriye götürmekten söz eden demokrasi projelerini radikal demokrasi projelerini tartışıyorlar. Radikal demokrasi projeleri ise kollektif kimlik farklılıklarının tanınmasını, bu türden kollektivitelerin siyasal aktörler haline gelmesinin önemini, bunun çok hukukluğa kaçmadan, “farklılıklar içerisinde bir arada yaşamaya etiği” etrafında nasıl gerçekleştirilebileceği üzerine düşünüyorlar. Yani bir bakıma ikisi de yetkin örnekler olsalardı söyleyebileceğimiz şekilde, Türkiye ile Ürdün modellerini bir araya getirmeyi hedefliyorlar. Sonuç olarak bu yazı Çerkeslik kimliği etrafında kurduğu problem dahilinde, bir modelin diğerine üstünlüğünü iddia etmiyor. İki modelin radikal demokratik biçimde bir araya nasıl getirilebileceğiyle ilgili tartışmaların, Türkiye’de başka, Ürdün’de, İsrail’de, Kafkasya’da başka başka kimlik modeller, içerisinde siyaset yapan Çerkesleri de yakından ilgilendirdiğini iddia ediyor.[2] Ancak bu başka bir tartışmanın konusu…

* Bu özetlemeyi M.K.Haghandoga’nın, The Circassians (Çerkesler) adlı Ürdün’de, 1985 yılında İngilizce olarak basılmış kitabından yapıyoruz.

[1] Sözünün ettiğimiz çalışma bu sayıda kendisiyle yaptığımız söyleşiyi yayınladığımız Janset Berkok Şami’nin kızı, İsmail Berkok’un torunu Setenay Şami’nin “Etnik Kimliklerde Yol Ayrımı: Ürdün, Türkiye ve Kafkasya’da Çerkeslik Kimliğinin Müzakere edilme biçimleri” (“Disjuncture in Ethnicity: Negotiating Circassian Identity in Jordan, Turkey and The Caucasus”) başlıklı çalışması. (Bkz.: New Perspectives on Turkey, Spring 1995, N.12, s.79-95). Bu çalışmanın çevirisini gelecek sayımızda bulabileceksiniz.

[2] Radikal demokrasi tartışması için bkz.: F.Keyman,"Postmodernizm ve Radikal Demokrasi", Toplum ve Bilim, N.62 (Yaz/Güz 1993):126-155 ve F.Keyman, "Globalleşme ve Türkiye-Radikal Demokrasi Olasılığı", Cumhuriyet, Demokrasi ve Kimlik, N.Bilgin (ed.), 1997: 283-295.; N.B.Çelik, "Radikal Demokrasi ve Sol", Mürekkep Dergisi, N.7 (1997):49-59.
Doç.Dr. Sevda Alankuş

Amerikalı Adigeler

Aralık 23, 2018
19.yüzyılda,1864 yılı ve sonrasında, Ulusumuzun başına gelmiş olan büyük felaket nedeniyle, Adıgeler yeryüzünün dört bir köşesine dağılmış bulunuyorlar. Adıgelerin çoğu bugün Türkiye, Suriye, Ürdün, Almanya ve daha başka ülkelerde yaşıyor. Bu arada Amerika'da bulunan Adıgelere ilişkin bilgilerimiz bu son yıllara değin çok sınırlı bir düzeydeydi.Aslında Amerikan Adıgelerinin 100 yıllık bir geçmişleri bile yoktur. Amerika'daki Adıgelere ilişkin bilgi yetersizliğimizin bir nedeni de, ABD ile SSCB arasında uzun süre sürmüş olan "Soğuk Savaş" idi.
 
1917 Ekim devriminden sonra Rusya'da patlak veren iç savaş sonunda Adıgeler de ABD'ye göç ettiler. Politik nedenlerle çok sayıda insan Rusya'dan ayrılıp ABD'ye göç etmişti. Çoğu asker kökenli olan bu göçmenler,ailelerini de beraberlerinde götürmüşlerdi. Bunlar yeni düzene (sosyalizme) karşı olan kişilerdi.1864'te sona eren Rus-Kafkas Savaşı sonrasında,Kafkasya'da kalmış olan Adıgeler,Çarlık rejiminin en güvendiği (sadık) yurttaşları arasında yer almışlardı.Rus Ordusunda çok sayıda Adıge kökenli subay bulunuyordu,ama bunun Adıgelere  bir yararı da yoktu.En sonunda Rusya dışına yapılan göçlere Adıgeler de katılmış ve Kafkasya'yı terk etmek zorunda kalmışlardı.
 
ABD bir devrim tehlikesinin bulunmadığı güvenli bir ülkeydi.Ama Amerika'nın daha farklı sorunları vardı,insan ilişkileri Kafkasya ya da Avrupa'daki gibi değildi.Enflasyon ve işsizlik sorunu yaşanıyordu.Adıgelerin ABD yerleştiği ilk yıllar büyük ekonomik kriz yıllarına denk düşmüştü.Ayrıca İngilizce bilmiyorlardı.

1923'te İstanbul'dan kalkan "Konstantinopol" gemisinde Adıge yolcular da vardı.Amerika'ya ilk adım atan yolcular arasında Rus Ordu subayı Albay Kadir-Giray Sultan (Султ1ан Къадыр-Джэрый) ve Şeretl'ıko'ların (Щэрэл1ыкъо) kızı Vahide de bulunuyordu.Kadir-Giray iç savaşa katılan Çerkes Süvari Ordusu 3.Süvari Alayı komutanıydı.Ailesi ile birlikte 1921'de Türkiye'ye gitmişti.

Amerika'ya gidenler arasında Kuşuk Natırbe (Натырбэ Кущыку),karısı Fatime (Şeretl'ıko'ların kızı),çocukları Muhammed,Zulif,Anzavır ve Leyla da vardı.Yanlarında Kadir-Giray ve Kuşuk Natırbe'nin eşlerinin kız kardeşleri ya da Şeretl'ıko'ların kızları olan Zizıv ve Zehret de bulunuyordu.

İslam Natırbe de başka bir yolcu olup Fedz köyündendi ve iç savaşa katılan Çerkes Süvari Alayı'nın seçkin subaylarındandı.Eşi Şıharhan ile tek oğlu Hacı Murat'ı da Amerika'ya götürüyordu.

1947'de Moskova'da düzenlenen Dışişleri Konferansı'na Kadir-Giray'ın oğlu Cengiz de (Çingiz) katılmıştı (Buna ilişkin bir yazı 13 Temmuz 2007 tarihli Adıge maq gazetesinde yer almıştır).Moskova'daki Konferans'a başka bir Adıge daha katılmıştı.Bu da A.Natırbe idi.Natırbe adı,bir aile adı olarak Koşhabl rayonundaki Natırbıye köyünden (selo) bilinir.Bahtı-Giray Natırbe o köydendi. Krasnodar'daki arşiv bilgilerine göre,Bahtı-Giray eğitimli biriydi,oğlu Kuşuk da St.Petersburg Üniversitesi mezunuydu ve Sibirya'daki Çita kentinde önemli bir göreve atanmıştı.Çar'ın devrilmesi üzerine eşini ve çocuklarını alıp Yekaterinodar'a (Krasnodar) dönmüştü.Kuşuk Giray Kuban Meclisi (rada) üyeliğine seçilmiş,yönetim bolşeviklere (devrimcilere) geçene değin Kuban Hükümetinde bakanlık yapmıştı.Önce Türkiye'ye,ardından da ABD'ye göç etmişti.Kuşuk Natırbe'nin oğlu M.Natırbe seçkin bir üst  eğitim aldı,ABD İstihbarat Teşkilatı CİA'de çalıştı.1947'deki Moskova Dışişleri Konferansı'na katıldı.Birçok Avrupa dilini biliyordu.İki kardeş çocuğunun böylesine önemli bir konferansa birlikte katılmış olmaları ilginç olmalıdır.M.Natırbe'nin babasının üniforması (цые) halen NewYork'taki ünlü "Metropoliten" müzesindedir.

İkinci Dünya Savaşı nedeniyle çok sayıda Adıge Kafkasya'yı terk etti.Aralarında tutsak düşmüş olup SSCB'ye dönmek istemeyen askerler çoğunluktaydı.Bu kişilere yardım için "L.N.Tolstoy Vakfı" Başkanı ve ünlü yazarın kızı S.L.Tolstoya başarılı çalışmalar yürütmüştür.1948'de Ürdün Kralı Roma'da bulunan 100'ü aşkın Adıge'yi ülkesine kabul etti.Ama bu kişiler bir süre sonra ABD'ye göç ettiler.Tutsak Sovyet askerlerinin SSCB'ye geri dönmemeleri için,ABD ordu subayı ve ABD'nin SSCB ile İlişkiler Komitesi Başkanı Cengiz Giray'ın etkili çabaları olmuştur.

Bugün Amerikan Adıgeleri,ABD'nin NewYork eyaleti içindeki Paterson kentinde yaşıyorlar.Aralarında Ğuk'etl' (Гъук1эл1),Yemıtıtl (Емытылъ),Ş'evapts'e (Шъэуапц1э) gibi Adıge aileleri de bulunuyor.Değişik tarihlerde ABD'ye yerleşmiş olan Adıgelerin bugün için birkaç bin sayısına ulaşmış oldukları söylenmektedir*.

 
Asker BESTLINIYE
Kaynak:Adıge maq (26.10.2007,internet),Çev.Cevdet Yıldız
*1967 Arap-İsrail Savaşı sonucu çok sayıda Suriyeli Çerkes de ABD'ye göç etmiştir,ç.n.

Suriye Çerkesleri

Aralık 23, 2018

Çerkes Memlukları döneminde Mısır’ın hakimiyeti altında bulunan Suriye’deki garnizonlarda önemli sayıda Çerkes bulunuyordu; varlıklarını Osmanlı döneminde de sürdürdüler. Ancak Suriye’de bugün Çerkes diasporasını oluşturanlar 19. yüzyılda, büyük sürgünde buraya gelenlerin torunlarıdır.

Suriye olarak anılan topraklar o dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun Suriye (Şam), Halep ve Beyrut vilayetlerinden, Musul vilayetinin bir kısmından, Kudüs ve Lübnan sancaklarından oluşuyordu. Suriye (Şam) vilayetine bugünkü Suriye ve Lübnan’ın bir kısmı ile Ürdün dahildi. Halep vilayeti bugünkü Suriye’nin kuzeyi ile şimdi Türkiye sınırları içinde bulunan Urfa sancağı, Antep ve İskenderun kazalarından oluşuyordu. Musul vilayetine bağlı Deyr-ez-Zor mutasarrıflığına bugünkü Suriye’nin doğusu dahildi. Kudüs sancağı Filistin’in güneyini, Lübnan sancağı da bugünkü Lübnan’ın iç dağlık bölgelerini kapsıyordu. 

Çerkeslerin Suriye’ye yerleşmesi Kafkasya’dan doğrudan ve Balkanlar’dan olmak üzere iki aşamada gerçekleşti. 1860 ortalarında Kafkasya’dan gelen ilk gruplardan biri Suriye’nin kuzeyine, Maraş sancağına yerleştirildi ve bunlara Ermenilerin yaşadığı Zeytun bölgesini ‘gözetme’ görevi verildi. 1881’de Maraş sancağında 6 köyde 800 Çerkes aile yaşıyordu[1].

1865-1866 yıllarında Suriye’nin doğusundaki Rasul-Ayn bölgesine ve Diyarbakır sancağı sınırına, yakınlarındaki Bedevilerin ve Kürtlerin baskınlarını durdurmaları için küçük gruplar halinde 13.648 Çeçen yerleştirildi. Birçoğu yerel çatışmalarda ve çeşitli hastalıklar yüzünden öldü, bir kısmı da başka bölgelere göç etti. 1880’de Rasul-Ayn çevresinde yaklaşık 5 bin Çeçen kalmıştı.[2]

1872 yılında Hama ve Humus şehirleri yakınına ve Havran sancağında bulunan Golan Tepeleri’ne yaklaşık 1000 Çerkes yerleştirildi. Yaşlıların aktardığına göre, önce gemiyle Samsun’a, oradan Uzunyayla’ya gelmişler, daha sonra da Suriye’ye geçmişlerdi.

Çerkeslerin Suriye’ye esas yerleşimi, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında ve sonrasında Osmanlı’nın Balkan topraklarından oldu. Osmanlı Hükümeti, Berlin Antlaşması’na göre Balkanlar’dan çıkarılan Çerkesleri Anadolu’ya, Suriye’ye ve Filistin’e yerleştirdi.

Çerkes göçmenlerin bir kısmı Bulgaristan ve Romanya’nın Karadeniz limanlarından gemiye binerek boğazları geçiyor, bir kısmı da karayoluyla Yunanistan’ın Ege kıyılarına ulaşıyor, oradan gemilere binerek Akdeniz’in doğu limanlarına iniyordu. Sonra da karayoluyla Suriye’nin iç kesimlerine geliyorlardı.

1878 ilkbahar başlarında Suriye kıyılarına göçmenleri taşıyan gemiler gelmeye başladı. Fransa konsolosunun bildirdiğine göre Mart başında Beyrut limanına 1000 Çerkes indi.[3] Halep’teki Rusya konsolosundan İstanbul’daki elçiliğe gönderilen bilgilere göre Mart 1878’de İskenderun’a Kafkasya ve Kırım’dan gelen 20 bin göçmen indirilmiş, üçte biri hastalıklardan ve yokluktan ölmüş, kalanlar da ya İstanbul’a dönmüş ya da ne olduklarından haber alınamadan çöllerde kalmışlardı.[4] Bu göçmenlerin içinde Çerkesleri, daha önce Bulgaristan’ın Adliye kazasında yaşayan Abzehler oluşturuyordu.[5] Onları Halep vilayetine yerleştirdiler. Aynı sıralarda yine Balkanlardan gelen bir grup Havran sancağında Golan tepelerine yerleştirildi. 1878 Eylülünde Suriye’nin değişik limanlarına çıkan Çerkeslerin sayısı 45 bine ulaşmıştı. Onların ve Selanik’ten gelmesi beklenenlerin Nablus çevresine yerleştirilmesi planlanıyordu.[6] Şam ve Halep şehir merkezlerine de az sayıda Çerkes yerleşmişti. 1878’de Bulgaristan’dan gelenler tarafından Şam’da küçük bir mahalle kurulmuştu.

Çerkesler Suriye’de en yoğun olarak, askeri hat şeklinde Golan tepelerine yerleştirildiler. Hat Dürzi bölgelerinin karşısında uzanıyor ve Bedevi kabileleriyle bir tür sınır oluşturuyordu. 13 köy 4 ila 17 km. arayla idare merkezi Kuneytra çevresine yerleştirilmişti.

1877-78 savaşından sonra Rusya’ya geçen Batum ve Kars bölgelerinden de buralara küçük Çerkes grupları gönderildi. Kafkasya’dan doğrudan gelen göçmenler de oluyordu. Çerkes göçünün temposu 1880’lerin başında düşmeye başladı.

1878-1880 yıllarında Suriye’ye yerleşenlerin tam sayısını tespit etmek zordur. Yönetim tarafından kayıtları tutulmadığı gibi büyük bir nüfus da göç sırasında ve yerleştikten sonra ölmüştür. Rusya konsoloslarının verilerine göre, anılan dönemde 45.000’den fazla Çerkes göç etmiştir. Daha önce gelenlerle birlikte Suriye’deki Çerkeslerin sayısı 70.000’e kadar çıkmıştır.

1880’lerin sonunda göç azalsa da hala devam ediyordu. Hem çevrelerindeki aşiretlerle çatışmalar hem de toprakların verimsiz oluşu nedeniyle göçmenler daha toparlanamamıştı. 1888’de 10 yıllık vergi ve askerlik muafiyeti sona erdi ve bu hala yerleşemeyen göçmenler için ağır bir darbe oldu; ayaklanmaya kadar varan karışıklıklar çıktı. İstanbul Muhacir Komitesi Suriye’deki makamlara Çerkeslerin yerleştirilmesi için gerekli masrafları komite hesabından karşılama yetkisi vermişti. Fakat göçmenlerin yerleşimini düzenlemek, para, tahıl, hayvan, iş aleti sağlamak ve konut yapımında yardımcı olmak için Şam’da bir yardım komitesi hükümetin emriyle ancak 1902 yılında kurulabildi. Fakat verilen paranın ve yardımın azlığı, çorak topraklara yerleştirilmeleri gibi nedenlerle komitenin varlığı da Çerkeslerin sorununu çözemedi.

1904 Şubatında Şam valisi Nazım Paşa vergi toplayabilmek için Havran’da sayım yaptırmak istedi. Çerkesler bunu kabul etmedikleri gibi kendilerine Maan bölgesinde tarıma uygun toprak verilmesini istediler. Nazım Paşa itaat etmeyen Çerkeslerin Kafkasya geri gönderilmesi için Rusya konsolosluğuna başvurdu, fakat iki devlet arasında göçmenlerin dönüşünü yasaklayan bir anlaşma olduğu için bundan vazgeçmek zorunda kaldı. Eylül 1905’te görüşmeler için görevlendirilen Çerkes asıllı Hüsrev Paşa uzun ve sert tartışmalardan sonra soydaşlarını itaatsizlikten vazgeçmeleri ve bir süre daha yerlerinde kalmaları için ikna etti[7].

Suriye’ye göç 1920’lere kadar sürdü. Son grup Çerkes göçmeni İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra geldi. Bunlar çoğunlukla Almanlara esir düşen ve savaştan sonra Kafkasya’ya dönmeyen Kızılordu’nun eski askerleri ile 1942’de Kuzey Kafkasya’nın Nazi Almanyası tarafından işgalinde Alman ordusuna alınan gençlerdi.

Komşu aşiretlerle çatışmalar, toprağın verimsizliği gibi nedenlerle 1920’lere kadar Çerkes nüfusun yer değiştirmesi devam etti. Bazı gruplar Suriye dışına göç ettiği gibi daha elverişli topraklar arayan bazıları da Suriye içinde yer değiştirdi; küçük yerleşimler büyüklerle birleşti. Örneğin, Şam’da bulaşıcı hastalıkların kurbanı olanlar Kuneytra’daki soydaşlarının yanına yerleştiler. Nüfusun bu hareketliliği ve yüksek ölüm oranı nedeniyle sayı tam olarak tespit edilemese de Çerkes nüfusunun o yıllarda belirgin şekilde azaldığı görülmektedir.

Şam’daki Rusya konsolosu danışmanı Zuyev’in verdiği bilgilere göre, 1904 Şubatında Suriye vilayetinde 36.690 kişiden oluşan 6065 Çerkes aile yaşıyordu[8]. 30 ve 40 bin sayılarını veren kaynaklar da vardır. Ancak en doğru veriler Suriye’de 1920’de Fransız manda rejiminin kurulmasından sonra elde edilenlerdir. Fransız araştırmacı de Pru, 1930’ların ortasında Suriye topraklarında 25 bin civarında Çerkesin yaşadığını düşünüyor[9]. 1935 yılında Fransız manda yönetiminin yaptığı Çerkes nüfus sayımının sonuçları aşağıdaki tabloda yer almaktadır. (Bir ailede 5-8 kişi üzerinden yapılan hesapla, o dönemde Suriye’de yaklaşık 25 bin Çerkes olduğu sonucuna varılabilir):

Osmanlı makamları Çerkesleri idari görevlere ve başta inzibat gücü olmak üzere askeri hizmete almaya başladılar. Önce Amman çevresinden, başında Kumuk Mirza Vasfi’nin bulunduğu 300 kişilik bir süvari bölüğü kuruldu. Kuneytra, Halep, Ceraş ve Kerake’de de aynı şekilde birlikler oluşturuldu. Suriye’nin doğusuna ve Diyarbakır vilayetine yerleştirilen Çeçenlerden kurulan, başında Şamhalbek Tsug’un bulunduğu 1000 kişilik süvari alayı Diyarbakır şehrine yerleştirildi. Görevleri halktan vergi toplamak, yolları korumak ve hükümete itaatsizlik eden aşiretleri gözetim altında tutmaktı.

Çerkes atlı birlikleri asi Bedevi aşiretlerine karşı ve Dürzi isyanlarının bastırılmasında kullanıldı. 1893 ve 1910 yıllarında Kerake şehrinde çıkan isyanın bastırılmasında etkili oldular. Kendilerine düşmanca davranan farklı etnik topluluklar içinde küçük gruplar halinde yerleştirilmiş Çerkesler için Osmanlı askeri gücünde yer almak bir tür zorunluluktu.

1920’lerde, Suriye’nin Fransa mandası altında bulunduğu dönemde Çerkesler bu kez iç düzeni sağlayan süvari birlikleri olarak Fransız yönetiminin hizmetindeydiler. Bu dönemde Çerkes aydınları Emin Semguğ önderliğinde kültürü canlandırma çalışmalarına başladılar. Çoğu Kuneytra bölgesinde bulunan 40 kadar okul açıldı. 1928’de Arapça, Fransızca ve Latin harfleriyle Çerkesçe olarak yayınlanan haftalık "Marc" gazetesi çıkmaya başladı. Fakat 1936’da Fransız manda yönetimi sona erince Suriye hükümeti okulları, gazeteyi ve açılan yardımlaşma derneğini kapattı.

Fransızlar gittikten sonra Çerkesler için durum daha kritik hale geldi. Arap milliyetçiler Çerkesleri Fransız işgalcilerle işbirliği ile suçlayarak Çerkes karşıtı bir kampanya başlattılar. Fransız birliklerinde görev yapanlar ve kültür adamları Suriye’yi terk etmek zorunda kaldılar.

Kasım 1947’de Filistin iki devlete bölününce Suriye ve İsrail birlikleri arasında çatışmalar başladı. Çerkesler, daha sonra Ürdün hava kuvvetleri komutanı olan İhsan Şurdum liderliğinde gönüllü birlikler oluşturarak Filistin’de savaşa katıldılar. 1948-49 yıllarında Arap-İsrail savaşına Çerkeslerin gönüllü ve etkili katılımı Araplar ile Çerkesler arasındaki ilişkilerin düzelmesini sağladı.

Savaştan sonra Suriye’de art arda meydana gelen askeri darbelerde savaş yeteneği ve disiplini yüksek Çerkes birlikleri etkin rol oynadılar.

1960’ta Suriye Çerkeslerinin nüfusu 38 bine düşmüştü.

1967 Haziran’da başlayan Arap-İsrail savaşı Suriye Çerkes toplumunun sosyo-ekonomik ve siyasi durumunda büyük değişikliklere yol açtı. İsrail’in Suriye’ye ilk ve en büyük darbesi Çerkeslerin çoğunun yaşadığı Golan tepelerinden geldi. O sırada Kuneytra’da ve çevresindeki köylerde 16.000 Çerkes yaşıyordu[12]. Kuneytra ayrıca Suriyeli Çerkeslerin kültürel merkezi sayılıyordu. Uçak ve tankların desteğinde ilerleyen İsrail birlikleri karşısında büyük kayıplar veren Suriye ordusu geri çekilirken Çerkesler umutsuzca direndiler. İsrail birlikleri 9 Haziran’da Kuneytra’yı aldılar; şehri ve çevresindeki Çerkes köylerini tamamen yaktılar. Golan’ı terk etmek zorunda kalan Çerkesler, Suriye Çerkes Yardımlaşma Derneği tarafından Şam’da geçici olarak okullara ve hastanelere yerleştirildiler. Bu dönemde gençlerden bir grup Kafkasya’ya dönmek için kampanya başlattı. 3000 kişi adına SSCB elçiliğine başvuruda bulunuldu, fakat Sovyetler Birliği’nin Çerkesleri hemen kabul etme imkânının olmadığı ve isteklerinin daha sonra değerlendirileceği cevabı verildi.

Çerkes mültecilerin durumuyla ABD hükümeti ilgilendi. Golan’daki topraklarından vazgeçmeleri karşılığında isteyenlerin ABD’ye, çoğu İkinci Dünya Savaşı mültecisi olan Kuzey Kafkasyalıların yaşadığı New Jersey - Paterson şehrine yerleşmesi teklif edildi. İlk grupta ABD’ye bin kişi yerleşti. Suriyeli Çerkeslerin ABD’ye peyderpey göçü o zamandan beri devam ediyor. Mültecilerin bir kısmı Ürdün’e, diğer Arap ülkelerine veya batı Avrupa ülkelerine göç etti. Suriye’de kalanlar ise Şam ve civarına yerleşti.

Suriye’de bugün 30 bin civarında Kafkas göçmeni bulunuyor. Çoğunluk Şam ve çevresinde, bir kısmı Suriye’nin kuzeyindeki Halep ve Minbec şehirlerinde ve çevresindeki köylerde, bir kısmı da Humus, Hama ve yakındaki 8 köyde yaşıyor.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Suriye ve Sovyetler Birliği arasında gelişen iyi ilişkiler sayesinde Suriyeli Çerkesler Kafkasya’da yaşayan soydaşlarıyla ilişkilerini geliştirme imkanı buldular. Özellikle 1960’lar parlak dönemdi. Kafkasya’dan çok sayıda kitap, gazete, dergi, kaset vb. getirildi. Suriyeli Çerkesler genel olarak kültürlerini ve kimliklerini korusalar da az ve dağınık nüfusları, Suriye hükümetinin kültürel haklar konusunda cimri olması gibi nedenlerle son yıllarda dil ve kültürlerini kaybetme tehlikesini daha fazla hissediyorlar.

Kaynak: Anzor Kuşhabiyev; Çerkesı v Sirii (Suriye’deki Çerkesler). Nalçik 1993.

[1] AVPR. F. İstanbul Elçiliği. Op. 517 (2). D. 1127. L. 53.
[2] AVPR. F. İstanbul Elçiliği. Op. 517 (2). D. 804. L. 18
[3] İzzet Aydemir; Göç. Kuzey Kafkasyalıların Göç Tarihi. Ankara 1988. S. 150.
[4] AVPR. F. İstanbul’daki Rusya Elçiliği. Op. 517 (2). D. 1125. L. 20.
[5] Aynı yerde.
[6] Aynı yerde. L. 34, 70.
[7] AVPR. F. Politarhiv. Op. 482. D. 762. L. 52.
[8] AVPR. F. Politarhiv. Op. 482. D. 760. L. 18.
[9] de Proux. Les Tcherkesses. // La France Méditerranéene et Africaine. Paris, 1938. Fasc. 4. P. 46.
[10] Hamidiya 1903 yılında Kabardey Çerkesleri tarafından kuruldu. Zamanla terk edildi ve Araplar yerleşti.
[11] Sandaniya Çeçenler tarafından kuruldu, fakat sonradan Araplar yerleşti.
[12] Zakariya Ahmed Vasfi. Ar-rif as-Suri. Şam 1957. s. 480-484. (Suriyeli coğrafyacı Zakariya Ahmed’in verilerine göre 1950’lerin ortasında Kuneytra şehrinde ve çevresindeki 12 köyde 14.161 Çerkes yaşıyordu.)


Murat Papşu 
kafkasfederasyonu.org

Suriye’de Golan Tepesi’nin gerçek sahiplerinin “Çerkesler” olduğu, Halep’te 2, Hama’da 3, Humus’ta 6, Golan’da 11 Çerkes köyü bulunduğu öne sürüldü. Suriye’de 30 bin dolayında Çerkes nüfusundan da söz ediliyor. Suriye Çerkesleri iki farklı tarihte bölgeye göç etti. İlk gelenler Kafkasya’dan Samsun’a, oradan Kayseri Uzunyayla’ya, buradan da Suriye’ye Jölen Bey isimli liderlerinin öncülüğünde geçtiler. İsrail’in 1967 yılında Arap-İsrail Savaşı sırasında işgal ettiği Suriye’ye ait Golan Tepeleri’nde 11 Çerkes köyünün olduğu belirtildi.

Golan Tepeleri isminin Jölen’den geldiği iddia ediliyor. Jölen Bey başkanlığında gelen grup ve 1872 yılında gelenlerin sayısı bin dolayındaydı. Bunlar iki bölgede iskan edildi. Bir grup, o zaman küçük yerleşim birimleri olan Hama ve Humus’a, diğer bir grup da Golan Tepeleri’ne yerleştirildi. İkinci aşamada gelenler ise 22 Ağustos 1878 tarihinde Balkanlar’da yerleşik haldeyken İstanbul ve Selanik’te toplanan, ardından Suriye’ye gönderilen bin 200 dolayındaki Çerkes idi.

Öncellikle Beyrut, Trablus, Şam ve İskenderun’a gelen bu grup bir süre sonra daha önce gelenler gibi Hama ve Humus’a yerleştirildi. Bu göçmenleri art arda yeni kafileler izledi ve o dönemde Suriye’deki Çerkeslerin sayısı 70 bini buldu. 1948 yılındaki Arap-İsrail Savaşı’nda Arapların geri çekilmelerine karşılık Çerkesler, Suriye yönetiminden izin isteyerek Cevad Anzor liderliğinde özel bir birlik oluşturarak Yahudilere karşı savaştı. Savaşta 200’ün üzerinde şehit verdiler. İşgal edilen toprakları geri alıp Suriye yönetiminin emrine vermelerine karşılık Arapların direnmemesi sonucu bu topraklar tekrar İsrail’e geçti. Bu savaşta büyük yararlılıklar gösteren Çerkeslerin özel birliği dağıtıldı. 

1960’lı yıllarda Suriye’deki Çerkeslerin toplam nüfusu 38 bine geriledi. Bu yıllarda Halep Hanasır’da yerleşen Kabarteyler, Mumbuş’da Abhazlar, Humus Tel Amıri, Tılil, İnnnasır ve Anzat’ta Abzahlar, Aynil Hamra’da Çeçenler,Derfur’da Dağıstanlılar, Şam’da mahalle kuran diğer Çerkesler, can attıkları bu topraklarda hastalıklar nedeniyle büyük nüfus kaybına uğramış ve yeniden Kuneytre’ye diğer soydaşlarının yanına sığındı. Kuneytre’deki başlıca Çerkes köyleri, Mansura (Abhaz, Bjeduğ), Mudariye (Kabardey) Selmaniye (Bjeduğ), Enzivan, Mumsiye, Biracem, Berika, Cueyza (Abhaz), Hışniye (Kabartey), Fahan (Oset-Abaza). İşte bu durum Suriye’deki soydaşların anavatanları Kafkasya’ya geri dönme isteklerini kamçıladı ve bu amaçla Sovyet Kabardey-Balkar Cumhuriyeti’nden bir temsilci ve bir grup, konuyla ilgilenmek üzere Suriye’ye geldi. Çerkeslerin Kafkasya’ya topluca geri dönmeleri yolundaki istekleri olumlu karşılık bulmadı. Burada Suriye yönetiminin, örtülü bir ambargo uyguladığı öne sürüldü. 1920’li yıllarda sınırlı sayıdaki Çerkes aydını, milli kültürün canlanması yolunda önemli girişimlerde bulundu. Çoğunluğu Kunaytre’de olmak üzere Çerkesce eğitim veren 40’ın üzerinde Çerkes İlkokulu açıldı. Daha sonra 1928 yılında Şam’da Çerkesce (Latin alfabesi kullanılarak), Arapça, Fransızca olarak haftalık Marc Gazetesi çıkarılmaya başlandı. Bu çalışmaları yürüten aydınlar, Suriye hükümetince politik ve ideolojik davrandıkları gerekçesiyle sorgulandı ve Çerkes okulları, Kuneytre’deki Çerkes Yardımlaşma Derneği ile Marc Gazetesi kapatıldı.

1967’de İsrail-Suriye savaşında Golan’daki köyler İsrail tarafından işgal edilince buradaki Çerkesler ikinci bir sürgün yaşadı. O tarihte Çerkeslerin yeni adresi Şam oldu. Halep’teki iki köyden biri Abhaz, diğeri Kabartey. Raka, Rasulayn ve Kamışlı civarında Çeçenler bulunuyor. Suriye’deki Adigelerin çoğu Abhaz olmakla birlikte Bjedug, Sapsıg, Hatıkoy da bulunmakta. Az miktarda olan Abhazların dillerini unuttuğu belirtiliyor. 

2. Dünya Savaşı’ndan sonra Suriye’nin Sovyetler Birliği’ne yakınlık göstermesi sonucu, Çerkeslerin Kafkasya ile ilişkisi özellikle 1960’lı yıllarda artış gösterdi. O dönemlerde Çerkesler, anayurttan çok sayıda kitap, dergi ve kaset getirtebildi. Zaman içinde Suriye Çerkeslerinin kültürel kimliklerini ve dillerini yitirdikleri de ifade ediliyor. (15 Eylül 2005)

Çerkesler Şam’da Buluştu
Çerkesler, Suriye’nin başkenti Şam’da bir araya gelerek çeşitli etkinlikler düzenledi. Birbirinden güzel Çerkes kızları, dansları ile seyredenleri adeta büyüledi.
Geleneksel Çerkes Şenliği, Suriye’nin başkenti Şam’da gerçekleştirildi. Gece saat 20.00’de başlayan şenliğe çok sayıda Çerkes katıldı. Gün boyu süren piknik sonrası Çerkesler gece de eğlenmeye devam etti. Genellikle Şam ve Halep’te yaşayan Çerkes gençler, futbol ve basketbol oynadı. 500 kişilik stadyumu dolduran birbirinden güzel Çerkes kızlar, takımlarına sazlı ve sözlü destek verdi. Turnuva sonunda Çerkes kızları gençlerle saatlerce dans etti. Çerkes Dayanışma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Ahmet Karkuy, 150 yıldır Çerkes geleneğini sürdürdüklerini belirterek, “Suriye’de bulunan Çerkesler Şam’da her yıl geleneksel olarak bir araya geliyor. Amacımız Çerkes kültürünü yaşatmaktır” dedi. 

Çerkeslerin ileri gelenlerinden yazar İzettin Staz ise Suriye’deki Çerkeslerin Ruslar tarafından Kafkaslardan sürüldüğünü belirterek, “Ruslar tarafından zorla Suriye’ye sürüldük. Çerkesler Suriye’nin kültürel ve siyasal gelişimine büyük katkı sağlıyor. Arapların en zor günlerinde yanlarında olmuşlar. Suriye ile ilişkilerimiz her zaman iyiydi ve iyi de olacak. Biz burada yılda bir kez toplanarak kendi kültürümüzü yaşatmaya çalışıyoruz” şeklinde konuştu. (12 Eylül 2005-Suriye)

İsrail Çerkesleri

Aralık 21, 2018

Şogen Pshamaf ile Ürdün’de tanıştık. Bize “Müsteşar” statüsüyle Netanyahu Hükümeti’ne Çerkesler konusunda danışmanlık yaptığını söyledi. Kendisiyle görevi ve İsrail’deki Çerkesler hakkında söyleşmek istedik. Söyleşiye yer yer İsrail’deki diğer Çerkes köyü Reyhaniye Belediye Meclisi Üyesi olan olan Gış Memduh da katıldı. Biz Türkçe sorduk, onlar Adığece cevap verdiler, Sn. Sabahattin Diyner de ricamızı kırmayarak çevirmenliğimizi yaptı. Aşağıdaki söyleşide, onların ağzından İsrail’deki Çerkeslerle ilgili olarak merak ettiklerinizin bir kısmını bulacaksınız.

Nart: Öncelikle bize kendinizi tanıtır mısınız?

Şogen Pshamaf: Kfar Kamalıyım. 43 yaşında ve evliyim, üç çocuğum var. Tarih ve Siyaset Bilimi eğitimi gördüm. Aynı alanda Hayfa Üniversitesi’nde master yapıyorum. Master tez çalışmamın konusunu ilk zorunlu göçler sırasında önce Balkanlara yerleştirilen, sonra da yeniden göçetmek zorunda kalan Çer­kes­ler’in tarihi oluşturacak. 

Şu anda Başbakanlığına bağlı bir birimde Müsteşarlık görevini yürütmekte olduğunuzu biliyoruz. Bize bu birim ve göreviniz hakkında bilgi verebilir misiniz?

Bu birim, Hükümete İsrail’de yaşayan Çerkesler konusunda danışmanlık yapmak üzere oluşturuldu. Dolayısıyla benim Müsteşar olarak görevim İsrail toplumunun bir parçasını oluşturan Çerkes nüfusu konusunda danışmanlık hizmeti vermek. Böyle bir danışmanlık görevi İsrail’de 2 yıl öncesine kadar, sadece Araplar ve Dürziler için bulunmaktaydı. 1996 yılında Çerkesler için de böyle bir müsteşarlık oluşturuldu ve söz konusu göreve de ilk olarak ben atandım. 

Nart: Bize İsrail’de yaşayan Çerkesler konusunda kısaca bilgi verebilir misiniz? Ne zaman buralara gelmişler nerelere yerleşmişler?

Biliyorsunuz İsrail’de iki Çerkes köyü bulunuyor. Kfar Kama ve Reyhaniye. Kfar Kama Şapsığ köyü ve nüfusu 3500. Belediye statüsünde. Reyhaniye ise Abzah Köyü ve nüfusu 850. Kfar Kama’da sadece 3 Arap aile bulunuyor, Reyhaniye’de ise daha çoklar (Rey­ha­niye’nin nüfusu Araplarla birlikte 1000 kişi). Reyhaniye, civarındaki 12 Arap yerleşimi niteliği taşıyan köylerle birlikte bir Belediye bölgesi oluşturuyor. Dolayısıyla bölge Belediye Meclisinde Reyhaniye bir üye ile temsil ediliyor. Benim köyüm Kfar Kama’ya yerleşimin öyküsünü 10 yıl kadar önce 105 yaşındayken kaybettiğimiz ninemden dinlediğim kadarıyla size anlatayım. Bilebildiğimiz kadarıyla 1864 yılında Balkanlara göçetmek zorunda kalan Çerkeslerden bir grup, buralardaki yerli halk­la yaşanan sorunlar nedeniyle 1870 yılında ikinci defa göçe tabi tutulmuşlar ve deniz yoluyla bugün İsrail toprakları olarak bilinen bölgeye gönderilmişler*. Yerleşim önceleri kıyı bölgelerinde olmuş, ancak daha sonra sıtma salgınları nedeniyle kuzeye doğru yönelen 17 Şapsığ aile Kfar Kama’yı kurmuşlar. Aslında Kfar Kama’nın bir yerleşim yeri olarak tarihi 1200 yıl önceye kadar gidiyor. İlk sakinleri Mağriplilermiş. Ancak Çerkesler geldiklerinde Kfar Kama’yı terkedilmiş bir yer­leşim olarak bulup, yeniden iskan etmişler. Kendilerine bölgede daha önce etraflarındaki Bedevi kabileler tarafından hiç kullanılmayan bir yapı malzemesiyle, kiremitten evler yapmışlar. Yerleştikleri bölgede ticari faaliyetleri başlatanlar da Çerkesler olmuş. Reyhaniye köyüne yerleşimin öyküsü ise biraz daha değişik. İsterseniz onu size burada benimle birlikte bulunan Reyhaniye Belediye Meclisi Üyesi Memduh Ğiş anlatsın.

Böylece sözün burasında Gış Memduh araya giriyor ve Reyhaniye’ye yerleşimin öyküsünü bize anlatmaya başlıyor, kulağımıza mitolojik bir öykü gibi gelen kim bilir hangi büyük büyük nineler ve dedelerden aktarıla aktarıla bugüne ulaşmış bu sözlü tarihi size hiç değiştirmeden, onun anlattığı biçimle aktarıyoruz. Kfar Kama’dan sonra Reyhaniye’nin kuruluş öyküsü de şöyle;

Gış Memduh: Reyhaniye’ye yerleşim 1878’­deki göç dalgasıyla birlikte olmuş. Karadeniz üzerinden gelen kafilelerle birlikte önce Anadolu’ya, ardından Osmanlı Yönetiminin uygun bulduğu şekilde deniz yoluyla önce Akka limanına gönderilip, sonra da etraftaki değişik yerleşim birimlerine dağıtılmışlar. Ancak bu dağınıklıktan rahatsızlık duydukları için, Sultan’dan kendilerine bir köy tahsis etmesini istemişler. Sultan’dan olur çıkınca da aralarından 3 atlıyı yerleşime elverişli yeni bir yer bulmak üzere bölgeyi keşfe göndermişler. Üç hafta boyunca kendilerine yeni bir yer arayan üç atlı, nihayet toprağını, havasını, suyunu Kafkasya’dakine benzer gördükleri Şeyh Dağı’nın etrafında karar kılmışlar. Sonunda 1881 yılında Osmanlı’nın da yardımıyla burada Reyhaniye’yi inşa etmişler. Reyhaniye’nin etrafı hep Arap yerleşimiymiş ve “yabancı” ve kendilerine benzemez gördükleri Çerkesleri “Moskovalı” diye çağırırlarmış. Böylelikle güvenlik nedeniyle Reyhaniye bölgede emsali hiç görülmedik bir yerleşim planıyla inşa edilmiş. Hepsi bitişik nizam olmak üzere Batı’dan 20, Doğu’dan 20, Kuzey ve Güney’den ise 8’er evden oluşan geometrik bir plana göre kurmuşlar köyü. Evlerin ortak duvarlarına küçük pencereler açılarak, herhangi bir tehlike anında bütün köyün haberleşebileceği bir güvenlik sistemi oluşturulmuş, köyün etrafı da tek kapısı gece kapanacak şekilde duvarla çevrilmiş. Toplam 56 ev inşa edildiğine bakılırsa, 56 aileymiş Reyhaniye’ye yerleşenler. Sonradan 10 aile daha gelmiş. Ancak onlar bu mimari plan nedeniyle evlerini duvarın dışına kurabilmişler. Reyhaniye, Osmanlı yönetiminden sonra, 40 yıl İngiliz vesayetinde kalmış. 1948 yılında İsrail Devleti kurulurken ise ikiye bölünmüş. Golan Tepelerindeki diğer 12 Çerkes köyüyle birlikte Kuzeyi Suriye toprağı, Güneyi İsrail toprağı sayılmış. Böylece aileler bölünmüş, Çerkes köyleri birbirinden ayrı düşmüş. Bu arada yine 1967 yılında İsrail Golan Tepelerinin Suriye taraflarını ele geçirince, Çerkes köylerinin nüfusunun önemli bir kısmı Şam’a yerleşmek durumunda kalmış, sonra da bir kısmı ABD’ye göç etmiş. 1967 yılındaki bu değişiklikten sonra Reyhaniyelilerin bir kısmına da göçten pay düşmüş.

Burada Gış Memduh’ın Reyhaniye’ye ilişkin olarak anlattıklarına sonra yeniden dönmek üzere ara verip, Şogen Psha­maf’la söyleşimize devam ediyoruz.

Nart: Biraz da Kfar Kama’daki bugünkü toplumsal, ekonomik yaşamdan söz eder misiniz?

Şogen Pshamaf: Kfar Kama belediye olarak İsrail yerleşimi olan diğer köylerle aynı statüye sahip ve merkezin sağladığı imkanlardan eşit olarak yararlanıyor. Yerleşim yerimiz bü­tü­nüyle Çerkes nüfustan oluştuğu için, İsrail’de herkes köyümüzün adı geçince bunun bir Çerkes köyü olduğunu biliyor, dolayısıyla belediyemiz de bu kimliği ile tanınıyor. Aynı şey Reyhaniye için de geçerli. Bu arada Kfar Kama’yı anlatırken bir parantez açıp, İsrail devletinin İsrail toplumunu oluşturan bütün etnik grupların farklı etnik kimliklerini tanımasının bir göstergesi olarak nüfus cüzdanlarımızda da Çerkes kimliğimizin tescil edildiğini eklemeliyim. Eklenmesi gereken bir şey daha var: İsrail yurttaşı olarak tam bir eşitlik ve özgürlüğe sahibiz, bu arada bazı konularda ayrıcalıklarımız da olabiliyor. Örneğin, İsrail’de askerlik kadın/erkek bütün yurttaşlara zorunlu olduğu halde, Çerkes kadınlarının, tıpkı Dürzi kadınlar gibi, askerlik zorunlulukları yok.

Yeniden Kfar Kama’ya dönersek, her meslek grubundan insan var köyümüzde, ancak daha çok polis, memur ya da serbest meslek sahipleriyle karşılaşıyorsunuz. Eğitim düzeyi -üniversite eğitimi anlamında- giderek yükseliyor. Ayrıca Köyde tarım da yapılıyor. Bu bütünüyle ihracata yönelik modern usullerle yapılan bir tarım. Tarım Bakanlığı, belirli bir standart tutturarak ihracata yönelik tarım yapmak isteyenlere özel bir ruhsat veriyor, arkasından da her türlü teknolojik yardımı sağlıyor. Toplumsal yaşama gelince; geleneklerimizi sürdürmek için elimizden geleni yapıyoruz. Bunun en önemli parçasını gençlerin bunların yaşatılmasına gönüllü katılımı oluşturuyor. Spor kulübümüzde ya da Kültür merkezimizde gençler bir araya gelerek çeşitli faaliyetlerde bulunuyorlar. Köyde herkes ana dili olarak Çerkesceyi biliyor ve evlerde hep Çerkesce konuşuluyor. Kfar Kama hakkında bu söylediklerim Reyhaniye için de geçerli. Köylerde dışarıdan -yani Çerkes olmayanlarla- evlenmeler hiç yok. Önceleri evlenmeler hep köy içinden olurdu, son 20 yıldır ise evlenmeler Reyhaniye ile Kfar Kamalı gençler arasında oluyor.

Nart:Herkes Çerkesceyi biliyor, evlerde hep Çerkesce konuşuluyor dediniz, İsrail’de Çerkeslerin kültürlerini yeniden üretebilmelerine imkan sağlayan koşullar var mı? Bu imkanlar varsa bile yazılı/görsel med­yanın İbranice ya da Arapça rekabeti karşısında nasıl durulabiliyor?

Bu iki şekilde mümkün oluyor. Birincisi az önce de belirttiğim gibi çocuklar Çerkesce konuşulan evlerde büyüyor, sokakta arkadaşlarıyla oynarken de bu dili kullanıyor. Yani okul çağına kadar öğrendiği ilk dil anadili. Bu arada İbranice ile de tanışıyor tabi, özellikle televizyon aracılığıyla. Ancak İbra­ni­ceyi sistematik olarak öğrenmeye daha sonra okul yıllarında başlıyor. Biliyorsunuz İsrail’de ilk/orta öğrenim ilk dokuz yılı zorunlu olmak üzere toplam 12 yıl. Zorunlu 9 yılı tamamladı­ğı­nızda okuldan ayrılabilirsiniz ancak, 12 yılı tamamladığınızda bitirme sınavı gibi bir sınav vererek üniversite eğitimine hak kazanabiliyorsunuz. Bu eğitim sistemi içerisinde öğrenciler İbranice’nin yanısıra Arapça ve İngilizce de öğreniyorlar. Ayrıca 5.yıldan itibaren 3 yıl süreyle haftada en az 2 saat olmak üzere Çerkesce ders görüyorlar. Bu dersler ağırlıklı olarak alfabenin, bu arada da Çerkeslerin tarihinin öğrenilmesi biçiminde oluyor. Yani zorunlu 9 yıllık eğitim sırasında çocuklarımız, çoğu Kafkasya’dan gelen hocaların katkılarıyla Çerkescelerini ilerletme imkanı bulabiliyorlar. Dolayısıyla evlerde Çerkesce konuşul­maya devam edildiği ve temel eğitimde sırasında alfabe de öğrenilerek, bilinenin ilerletilmesi imkanı elde edildiği için anadil televizyona rağmen unutulmuyor, kullanılıyor ve böylece yaşatılıyor.** İsrail’deki eğitim sistemi böylelikle farklı etnik topluluklara, resmi dil olarak İbranicenin yanısıra, anadillerini, Arap­çayı ve İngilizceyi, dolayısıyla 4 alfabeyi öğreterek oldukça zor bir işi başarmaya çalışıyor.

Evlerde ve okulda konuşulabildiği için Çerkesce unutulmuyor, yaşıyor diyorsunuz. Peki eğitim açısından hiç sorununuz yok mu? Örneğin Kfar Kama’da görülen öğrenim Çerkes gençlerine yüksek öğrenimin yolunu açacak bir nitelik taşıyor mu? Eğitim açısından en önemli sorunumuz, Kfar Kama’da sadece temel öğretimin zorunlu 9 yıllık bölümünün bulunması. Bu nedenle çocuklarımız, üniversiteye gidebilmeleri için gerekli diploma ile bitirme sınavını alabilecekleri son 3 yıllık okul için başka başka köylere gitmek zorunda kalıyorlar. Bu da 12 yılı tamamlayarak, yüksek öğrenime devam etmede engel oluşturuyor. Çözüm olarak şimdilik, bütün öğrenciler için tek bir köy belirleyerek, oradaki okula toplu olarak gitmelerini sağlamaya çalışıyoruz. Bir başka çabamız da, üniversiteye girişe esas teşkil eden bitirme sınavında Çerkes gençleri için anadillerinin de sınava girilebilecekleri dillerden birisi olarak kabul ettirilmesini sağlamak yönünde. Bunlar gerçekleşirse, gençlerimiz arasında son yıllarda artış gösteren yüksek öğrenim görme oranının, daha da artacağını düşünüyoruz. Burada Reyhaniyeli Gış Memduh araya girerek, Reyhaniye’de kendilerinin de 9 yıllık zorunlu temel öğretim okulları bulunduğunu; öğrencilerin 5.ve 9.yıllar arasında haftada 4 saat olmak üzere Çerkesçe ders gördüklerini; Kfar Kama’dan farklı olarak, kendi okullarında temel eğitim dilinin İbranice yerine -Reyhaniye ve civarında Musevi yerleşimi bulunmadığından- Arapça olduğunu, ancak öğrencilerin İbra­ni­ce’yi de Arapça kadar iyi öğrendiklerini” belirtiyor. Yüksek öğrenim konusunda ise, “daha çok kızların yüksek öğrenimi tercih ettiklerini, erkeklerin askerlik yapmayı tercih ettiklerini” ilave ediyor.

Nart: Son olarak, İsrailli Çerkesler olarak anayurt Kafkasya ve diasporadaki diğer Çerkes topluluklarla aranızdaki ilişkiler nasıl anlatır mısınız? Ayrıca İsrail’den anayurda hiç “dönüş” yapan oldu mu?

Bu ilişkiler özellikle son yıllarda çok artmaya başladı. Örneğin Türkiye’ye gidip gelen çok oldu. Hatta buraya gelip yerleşen, evlenenler de oldu. Ancak Suriye’deki akrabaları­mızla, hemşehrilerimizle 1967 yılından beri hiç görüşemiyoruz. Ürdün’deki Çerkeslerle ilişkilerimiz ise yine son yıllarda belirgin bir artış gösterdi. Anayurtla ilişkilere gelince; sınırlar açıldıktan sonra, Kafkasya’ya çok rahatlıkla gidip gelebilmeye başladık. Öyle ki, gidip de oraları görmeyen kalmadı. Bu arada dil öğretmek için okulumuza öğretmen getirttik. Dönüşle ilgili sorunuza gelince; Kfar Kama’dan bir kişi yerleşmek üzere gitti, ancak 3 yıl sonra döndü. Sanıyorum bunun nedeni belki de, İsrail’de bizim bütün otantikliği ile Çerkeslere ait olan yerleşimlerde, Çerkes kimliğimizle, Çerkes gibi yaşayabiliyor oluşumuz. Ayrıca İsrail’de yaşam düzeyinin çok yüksek olması da kanımca önemli bir etken.

Okuyucularımız adına bu güzel söyleşi için çok teşekkür ediyoruz.

Röportaj: Erol Taymaz – Nart Dergisi
* Sevda Alankuş’un İsrail’e yaptığı bir gezi sırasında Kfar Kama’lı Adnan Gorkoj, Kfar Kama’ya yerleşim tarihini 1878 olarak belirtmişti (bkz.: Nart Dergisi, sayı 3). Burada verilen iki tarih arasındaki çelişkiyi vurgulayıp, Çerkeslerle ilgili daha ne kadar çok şeyin araştırılıp, yazılmayı beklediğine dikkatinizi çekmek istiyoruz.
** İsrailli Çerkesler Çerkescenin öğretilmesi konusunda çok iddialılar. Öyle ki, Ürdün gezimiz sırasında kendileriyle sohbet etme imkanı bulduğumuz İsrailli Çerkes grubunun üyeleri, her sene Türkiye ya da Ürdün’den -ki Ürdün’de de yönetimi Çerkes Dernek ve vakıflarına ait olan Çerkes okulları bulunuyor- belirli bir miktar ilkokul öğrencisi kendilerine dil öğrenmek üzere gönderildiği takdirde, Çerkesceyi en iyi biçimde öğretme garantisi veriyorlar.


kafkasfederasyonu.org

Diasporadaki Çerkesler

Aralık 21, 2018

Azak Denizi ve Karadeniz’in doğu kıyıları ile Terek nehrine kadar uzanan topraklarda yaşayan Çerkesler, bu coğrafyada önemli uygarlıklar yarattılar. Çerkes ülkesi, bugünkü Gürcüstan’ın kuzeyinden Don nehrine kadar uzanıyordu. Tarihsel Çerkes yurdu olan bu coğrafyada Çerkesler, antik Kuban ve Maykop kültürlerini oluşturmuşlardır. Ulusal mitolojinin arkeoloji aynasından yansıması gibi dünya kültürlerinde ender görülen özelliklere sahip olan Antik Kuban Kültürüne ve sonrasındaki Maykop Kültürüne bugün tüm dünya büyük ilgi duymaktadır.

Çerkesler, 1400’lü hatta 1500’lü yıllara kadar ilkel komünal toplum yapısına sahiptiler. Bunun sebebi; Çerkeslerin yaşadıkları coğrafyanın jeopolitik önemi dolayısıyla sürekli saldırılara maruz kalmaları, savunma amacıyla derin vadilere sıkışarak üretim araçlarını geliştirememiş olmalarıdır. Üretim araçlarının gelişmemesi ve üretim fazlasının oluşmaması sınıfsız toplum yapısının devamını sağlıyordu.

17. yüzyılda Kafkasya’da sınıflı toplumsal yapı oluştu. 18. ve 19. yüzyıllarda feodalite Çerkeslerde güçlendi. Çerkeslerde feodal yapı başlıca dört sınıftan oluşuyordu: Pşı (prens), Workh (soylu), Fekotl (özgür köylü), Pşıtlı ve Wuneut (köle). Toplumun %80’ini özgür köylüler oluşturmaktaydı. Feodalite, Çerkes emekçi halkı üzerinde yoğun bir baskı oluşturdu. Feodaller, halkın sırtından geçinen bu asalak ve fırsatçı tabaka, halkı tarlalarda çalıştırarak sömürüyor, köleleştirerek satıyordu. Feodal sistemde Çerkes halkı on iki ana boydan oluşmaktaydı. Çerkesler boylara ayrılmış olmalarına rağmen kabileler federasyonu biçiminde örgütlendiklerinden ortak bir kültür ve aşağı yukarı ortak politik gelişim çizgisi gösteriyorlardı.

İşgal Bölgesi Kafkasya
Feodalitenin oluştuğu dönemde, önceleri Kırım Hanlığı yoluyla, sonraları direkt olarak Osmanlı Devleti’nin yayılma girişimleri söz konusudur. Aynı dönemde, Çarlık Rusya’sının Çerkesya üzerindeki yayılmacı politikalarına başladığı görülmektedir. Çerkes emekçi halkı, gerek Çarizmin işgal politikalarına gerekse Osmanlı’nın kolonyalist baskılarına karşı, maruz kaldığı feodal baskıların da etkisiyle ulusal intihara varan bir direniş ile yanıt vermiştir.

Çar Petro’dan beri sıcak denizlere inme hedefinde olan Rus Çarlığı ve Orta Asya Türkleriyle birleşme amacındaki Osmanlı Devleti’nin politikaları Kuzey Kafkasya’da çakışmıştır. Bu coğrafya, yüzyıllar boyunca bahsi geçen iki devletin çekişme alanı olmuştur.

Çerkesya’nın güneyinde yer alan Gürcüstan 1801 yılında kendi isteğiyle Rusya’ya ilhak edilmişti ve böylece Çerkesya güneyden de kuşatılmış oluyordu. Gürcüstan, Çerkesya’nın işgalinde önemli bir basamak olmuştur. Kafkas-Rus Savaşları 21 Mayıs 1864’te Çerkeslerin yenilgisiyle sonuçlanmıştır. Bilimsel sosyalizmin kurucusu Karl Marx, Çerkes Ulusal Kurtuluş Savaşı hakkında 7 Temmuz 1864’te şöyle bir yorum yapmıştı: “Rusya’nın Kuzey Kafkasyalılara uyguladığı aşırı önlemleri Avrupa’nın aptalca bir umursamazlıkla karşılaması kendileri için daha kolay oluyor. Polonya’nın özgürlükçü ayaklanmasının sindirilmesi ve Kafkasya’nın işgali olaylarını 1815 yılından bu yana Avrupa’nın en ciddi olayı olarak değerlendiriyorum.”

Rusya, Kafkasya’yı işgal etmekle yetinmemiş, sürgün politikalarıyla Çerkesya’yı yerli halktan arındırmış, Çerkesya’yı %85’lere varan oranlarda boşaltmıştır. Çerkes Sürgünü, çarizmin işgal politikaları, Osmanlı’nın kolonyalist hile ve aldatmacaları ile feodallerin ihaneti sonucu eyleme geçirilmiştir. Çerkes Sürgünü bir kolonyalist paylaşımdır.

Çerkesler Sürgün Yollarında
Çerkes Sürgünü, boyutları ve niteliği itibariyle aynı zamanda bir soykırımdır. Kafkasya’nın Karadeniz sahillerinden iki milyondan fazla bir nüfusla gemilere doldurulan Çerkesler, Osmanlı kıyılarına üçte bir oranında kayıp vererek ulaşmışlardır. Osmanlı kıyılarındaki yığılma nedeniyle salgın hastalıklar, açlık ve ölümler baş göstermiştir. Halkın bu kötü durumundan faydalanmak isteyen Osmanlı köle tacirleri, İngiliz ajan ve feodaller, Çerkes çocuklarını köleleştirmişler, Çerkes kadınlarını saraylarına cariye yapmışlardır. Çerkes halkı, sürgün olarak geldiği Osmanlı ülkesinde, Osmanlı iskan siyaseti doğrultusunda dağıtılarak yerleştirilmiştir. Çerkes halkı, sınırlarda ve sorunlu iç bölgelerde tampon jandarma olarak kullanılmıştır. Balkanlara yerleştirilmiş olan Çerkesler Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından 1877’de Rusya’nın isteği üzerine Osmanlı Devleti tarafından ikinci bir sürgüne tabi tutulmuşlardır. Dört yüz bin nüfusa sahip bu halk kitlesi Anadolu ve Ortadoğu’ya sürülmüştür. 21 Mayıs 1864’te yaşanan sürgün, Çerkes halkı açısından tam anlamıyla bir kültür ve kimlik şoku olarak tarihin sayfalarına kaydedilmiştir. 

Kafkas Kartalı Abrekler
Tarihte, Çerkes Soykırımı ve Çerkes Sürgünü olarak bilinen iki olay; Çarlık Rusya’sı, Osmanlı Devleti, İngiltere ve Fransa’nın birinci derecede sorumlu oldukları olaylardır. Çarlık Rusya’sı Çerkesya’yı işgal etmek amacıyla amansız bir vahşet uygulamıştı. Rus askeri arşivlerinde Kafkas Savaşı’nın bir yok etme savaşı olduğu savını destekleyen birçok tarihsel belge vardır. Örnek vermek gerekirse: 1807-1810 yılları arasında Rus birliklerinin Kuban ötesinde yaptıkları askeri operasyonlarda iki yüz kadar Çerkes köyü yok edilmişti. 1822’de general Vlasov’un emriyle on yedi büyük ve yüz on dokuz küçük köy yeryüzünden silindi.
Cesur Çerkes gerillaları (Abrekler) iki yüz yılı aşkın bir süre, halk savaşını sürdürdüler. Çerkes Ulusal Kurtuluş Savaşı’na olan hayranlığını Karl Marx şu şekilde dile getiriyordu: “Ey dünya, ey insanlık! Özgürlüğün anlamını Kafkas dağlılarından öğrenin. Özgür yaşamak isteyenlerin neler başarabileceğini görün. Uluslar onlardan ders alsın!” Karl Marx ve Friedrich Engels, Çerkes Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı “halkın kendisinin bizzat katıldığı haklı bir özgürlük savaşı” olarak nitelemişlerdir.

Suriye’nin kuzeyine ilk Çerkes grupları Halep Vilayeti’ne bağlı Maraş Sancağı topraklarına 19.yüzyılın 60’lı yıllarının ortalarında yerleştiler. Çerkeslere, sürekli hükümete karşı ayaklanan Zeytun bölgesinin kontrolünü sağlayacak Osmanlı’nın jandarması rolü verilmişti.

1872 yılında bine yakın Çerkes, Hama ve Humus şehirleri civarına ve Havran Sancağı (1) sınırları içindeki Golan Tepeleri’ne yerleştirildi.

Çerkeslerin Suriye’ye asıl göç dalgası, başta Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa topraklarından olmak üzere 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı yıllarında başladı. Kafkasya’dan toplu göç yıllarında çok sayıda Çerkes bugünkü Yugoslavya, Bulgaristan, Romanya, Kıbrıs ve Girit adalarına yerleştirilmişti. Rus Çarlığı’nın resmi istatistiki verilerine göre 1876’da balkanlarda 150.000’den fazla Çerkes yaşıyordu. Bunlardan 90.000’e yakını Bulgaristan’daydı. Çerkesler bu bölgeye Osmanlı Hükümeti tarafından Hıristiyan halkların ulusal-kurtuluş hareketleriyle mücadele etmek amacıyla yerleştirilmişlerdi. Nisan 1876’da Bulgaristan’da çıkan ayaklanmada ve Osmanlı-Rus Savaşı sırasında düzensiz Çerkes süvarileri, Osmanlı Ordusu’nun en iyi birliklerinden biri olarak cephenin en sıcak yerlerine atıldılar.

Aralık 1876-Ocak 1877’de İstanbul’da yapılan Avrupa Devletleri Konferansı’nda Çerkeslerin Balkanlardan, İmparatorluğun Asya vilayetlerine yerleştirilmesi düşüncesi ortaya atıldı.

Rus Ordusu’nun saldırısıyla Çerkesler köylerini terk ettiler ve Osmanlı Ordusu’nun geri çekilen birlikleriyle birlikte yollara düştüler. Ağustos 1878’de Flipopol’de toplanan Rus Komutanlığı Konseyi Çerkesler dışında evlerini terk eden bütün Müslümanlara Bulgaristan’a geri dönebilmek hakkının tanınması kararını aldı. Bu zamana kadar Bulgaristan’ı terk etme zamanı bulamayan Çerkesler ise yerel yönetimlerin tasarrufuyla Bulgaristan Prensliği sınırları dışına yerleştirilecekti. San Stefan ve Berlin Barış antlaşmaları kararlarında, Balkanlardan göç etmek zorunda kalan Çerkesler sorunu bir kenara bırakıldı. Sadece Sultan’ın sınır garnizonlarında Çerkes düzensiz birliklerini kullanmamakla yükümlü olduğu karara bağlandı. Böylece Çerkes göçmenler ikinci kez, hem bu devletler, hem de Osmanlı İmparatorluğu tarafından bundan sonraki yaşamlarını kurmak için her türlü hak ve garantiden mahrum bırakıldılar.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın bitmesinden sonra Kuzey Kafkasya’dan göç, Terek Bölgesi, Abhazya ve Dağıstan’daki antikolonyalist ayaklanma nedeniyle iyice arttı. Bu göçmenlerin bir kısmı Suriye ve Filistin’e yollandı.

1878 ilkbaharından başlayarak iki yıl boyunca Suriye kıyılarına düzenli olarak Balkanlardan ve Kafkasya’dan gelen Çerkes göçmenleri taşıyan Osmanlı ve Avrupa gemileri yanaştı. Göç son derece zor koşullarda gerçekleşiyordu. Göçmenler kıyıya çıktıktan sonra sürekli olarak yerleşecekleri bir yer verilmesini bekleyerek açık havada yatıp kalkıyorlardı. Binlerce Çerkes açlıktan ve bir türlü yakalarını bırakmayan bulaşıcı hastalıklardan öldü. Avrupalı elçilerin Çerkes göçünün korkunçluğunu anlatan çok sayıda yayınlanmış ve yayınlanmamış anıları vardır.

Çerkeslerin Kuzey Kafkasya’dan Suriye’ye göçü küçük ölçülerde de olsa 20.yüzyılın 20’li yılları başına kadar sürmüştür.

Çerkeslerin yoğun olarak Golan Tepelerine (2) Mavera-i Ürdün’e (Transürdün), Hama, Humus ve Halep kentlerinin yakınlarına yerleştiler. Kurdukları Amman, Ceraş, Kuneytra ve Mumbuc köyleri zamanla büyüyerek kentlere dönüştü. (3)

Suriye’ye göç eden Çerkeslerin sayısını tam olarak belirlemek zordur. 1878-1880 yıllarındaki nakilleri yönetimler tarafından sağlam bir istatistik kaydı tutulmadan gerçekleşti. Çerkeslerin kendileri de istatistik kaydı tutacak durumda değildiler. Üstelik Balkanlar’dan ikinci göç döneminde önemli bir bölümü ölmüştü. Şam ve Beyrut’taki Rus elçiliklerinin verilerine göre, 1878-1880 yıllarında Suriye’ye göç eden Çerkeslerin sayısı 40.000-50.000 arasında değişmektedir. Türkiyeli tarihçi Çerkes İzzet Aydemir, yaptığı araştırmalara dayanarak anılan dönemde Suriye’ye 70.000 kadar Çerkes'in yerleştiğini kabul etmektedir. (4) Suriye’de sağlam istatistiki veriler, Mavera-i Ürdün’de 1920’de Fransa ve İngiltere’nin sömürgeci manda yönetiminin kurulmasından sonra elde edilmiştir. 1935’teki sayıma göre Suriye’de 25.000 kişilik nüfus oluşturan 4039 Çerkes ailesi yaşıyordu. Buna göre bir ailenin 5-8 kişiden oluştuğu görülmektedir. Mavera-i Ürdün’deki sekiz Çerkes köyünde aynı dönemde 9000 kişi yaşıyordu; bunlardan 850’si Çeçen’di. Filistin topraklarında (bugünkü İsrail) kurulan iki Çerkes köyünde (5) 30’lu yılların başında 900 nüfus sayılmıştı.

Yönetim, Çerkeslere miri arazi, yani devlet hazinesinden toprak verdi. Dağıtım şu esasa göre yapılıyordu: üç kişiden oluşan aile 70, dört-beş kişilik aile ise 130 dönüm toprak alıyordu. Suriye’ye 1905’te göç eden Anzor ailesinden Kabardey soyluları 600’er dönüm toprak aldılar. Çerkes aileleri toprakları daha önce ait oldukları toplumsal sınıftan bağımsız olarak, (askerlik hizmeti yapmaları karşılığı) feodal askeri-tımar sistemine göre paylaşıyorlardı.

Çerkes göçmenleri yerleştirildikleri bölgelerin ekonomik gelişimine katkıda bulundular. Daha gelişmiş tarım aletleri, tekerlekli arabalar yapmaya, taş evler ve değirmenler inşa etmeye başladılar. Geleneksel tarım tekniklerini geniş ölçüde uyguladılar ve darı, yulaf gibi yeni bitkiler yetiştirdiler. On yıl boyunca Suriye ve Filistin’de bulunan Rys bilim adamı A.Ruppin şunları yazıyor: Çerkesler beraberlerinde Kafkasya’dan daha gelişmiş tarım aletleri alışkanlıklarını, yük arabası (iki yekpare ağaç tekerlekli ve demir çemberli) kullanımını, yulaf ekimini ve ev aletlerinde büyük bir nizam getirdiler. Ayrıca çalışkanlar; tarlalarını taşlardan temizliyorlar ve hemen hepsi varlıklı sayılabilecek yaşam düzeyine eriştiler.

İlk günlerden itibaren Osmanlı yönetimi Çerkesleri idari ve askeri hizmete, en başta da polis teşkilatına almaya başladı. Amman’da çevre sakinlerinden 300 kişilik bir polis süvari birliği oluşturuldu. Başında Mirza Vasfi bulunuyordu. Çerkes polislerden oluşan bunun gibi süvari bölükleri Kuneytra’da, Halep’te, Ceraş ve Kerak’da (6) yerleşmişti. Bu birliklere halktan vergi toplamak, ana yolları korumak ve en başta da hükümete boyun eğmeyen Bedevi kabileleriyle mücadele etmek gibi görevler verilmişti. Bu kabileler düzenli ordu kuruluşuyla organize oluyorlar, ustaca silah kullanan kişilerle takviye ediliyorlar ve silahlı kuvvetlerin en iyi birliklerinden birini oluşturuyorlardı. Polis teşkilatındaki hizmet düzenli ordudaki hizmetle bir sayılıyordu. Çerkes birlikleri Dürzilerin ve şehirlilerin isyanlarını bastırmakta kullanılıyordu. Onlar sayesinde Bedevi kabilelerinin tarım bölgelerine basınları sona erdi ve bu kabilelerin bir kısmı da hükümetin itaati altına sokuldu.

Çerkes göçmenleri komşu halklarla mücadeleye sürüklemek amacıyla Osmanlı yönetimi çözümsüz bir çekişmeyi, arazi anlaşmazlığını körükledi. Çerkeslerin Sultan’ın hediyesi olarak aldıkları toprakları Bedeviler, Dürziler, Kürtler ve Fellah Araplar kendi otlakları sayıyorlardı. Görüşmeler genellikle başarıya ulaşmadı ve tartışan taraflar silaha sarıldılar.

Golan Tepeleri’ne yerleşen Çerkesler daha ilk günlerde oradaki göçebe Bedevi Fadıl kabilesinin saldırısına uğradılar. İlk önce iki taraf arasında silahlı çatışma meydana geldi. Bunu Bedevilerin, Çerkes köyü Mansura’ya büyük bir baskın düzenlemeleri izledi. Osmanlı yönetimi bu olaydan yararlandı ve Bedevilerin üzerine tenkil seferi düzenledi. Bu seferin ardından Çerkesler, kan davası geleneğine uyarak göçebelere karşı saldırı düzenlediler.

Şam’daki İngiliz elçisinin raporunda 15 Ağustos 1881’de Kuneytra yakınlarında Çerkeslerle Fadıl kabilesi arasında olağan çarpışmalar meydana geldiği bildiriliyor. Her iki taraftan da bu çatışmaya birkaç yüz kişi katılmıştı. Çatışma, ölü ve yaralı olarak birkaç kişi kaybeden Bedevilerin geri püskürtülmesiyle sona erdi. Çerkeslerin de yaklaşık o kadar kaybı vardı.

Aynı yıl Golan Tepeleri’ndeki Çerkesler ve Fadıl kabilesi arasında barış antlaşması yapıldı. Zamanla dağınık haldeki göçebe kabilelere üstünlük sağlayan Çerkesler bir kısmını Golan Tepeleri’nden çıkarmayı başardılar.

Barış antlaşmasının imzalanmasıyla Beni Sahr kabilesinin Mavera-i Ürdün’e yerleşen Çerkesleri oradan çıkarma girişimleri de sona erdi. Fakat meydana gelen olayların çoğunda Bedevi-Çerkes anlaşmazlığı kan davası özelliği kazandı ve uzun yıllar boyunca sürdü. Öyle ki Çerkesler tarafından 1878’de Halep yakınlarında kurulan Mumbuc köyü, göçmenlere tahsis edilen topraklar üzerinde hak iddia eden iki kabilenin –Abu Sultan ve Beni Said- saldırısına uğradı. Mumbuclularla göçebeler arasındaki mücadele 20.yüzyıl ortalarına kadar sürdü.

Bedevilerle çatışmalarda Çerkesler savaş yeteneği ve silah bakımından üstünlük sağlıyorlardı; fakat sayı olarak onlardan önemli ölçüde geri kalıyorlardı. Üstelik Çerkes köylerinin aynı zamanda iki veya daha fazla kabileyle mücadele etmesi gerekiyordu. Bedevi-Çerkes anlaşmazlıklarında her iki taraf da çeşitli düşmanca eylemlerde bulunuyorlardı. Göçebeler sığırlarını Çerkeslerin tarlalarına sürüyorlar ve ekinlerini çiğnetiyorlardı. Bazen de Çerkesler bu sürülere el koyuyorlar, su kaynaklarına Bedevileri yaklaştırmıyorlardı.

Özellikle arazi anlaşmazlığından kaynaklanan Dürzi-Çerkes çatışması sürekli ve kanlı bir hal almıştı. Dürziler de Bedeviler gibi eskiden beri Golan tepelerinde hak iddia ediyorlardı. Önceleri Dürziler keşif hareketleriyle ve Çerkes köylerine ateş etmekle yetiniyorlardı. 1881 yılında Çerkesler üzerine birkaç büyük baskın düzenlediler. Ancak bu baskınlar basanlar adına başarısızlıkla sonuçlandı; 600 kişilik Dürzi birliği Mansura köyüne yaptığı baskında bozguna uğradı. Bu olayları Çerkes süvarilerinin Dürzi bölgelerine karşı baskınları izledi. Düşman tarafların barış anlaşmasına vardıkları 1889 yılına kadar kanlı çarpışmalar meydana geldi.

1894’de yeni bir çatışma patlak verdi. Buna bir Dürzi grubunun küçük bir sürüyle yol alan Çerkes çiftine saldırması neden oldu. Çatışma sırasında Çerkes kadını öldürüldü. Kafkas geleneklerine göre bir kadının öldürülmesi çok ağır suç sayılıyordu. Fakat Çerkes yaşlıları gençlerin intikam almasını yasaklayarak suçluların cezalandırılması talebiyle Kuneytra kaymakamına başvurdular ve meydana gelen olayın incelenmesi için Dürzi şeyhlerine bir heyet gönderdiler. Şeyhler olaydan dolayı üzüntülerini belirttiler ve şeriat kurallarına göre kan bedelini (300 Türk Lirası) ödemeye ve teşhis edilmesi durumunda da suçluları vermeye hazır olduklarını bildirdiler. Fakat bu sadece bir taktikti. Anlaşma gereğince Çerkes temsilcileri teşhis için yola çıktılar, fakat yolu kesen Dürzilerin saldırısına uğradılar. Çıkan çatışmada dört Dürzi öldü ve yeniden iki taraf da savaşa hazırlanmaya başladı. Havran’dan Lübnan’ın bütün Dürzi bölgelerine acil yardım çağrısıyla ulaklar salındı. Hasbeyi, Raşeyi, Vadi-Acama’dan Dürzilerin merkezi Mecel-Şems’e doğru hemen müfrezeler yola çıktı. Lübnan’dan para ve silah geldi. Dürzilerin savaş hazırlığına Lübnan valisi Naim Paşa müdahale etmek zorunda kaldı ve onun emriyle bu olayla ilgili adli soruşturma açıldı.

Kuneytra kaymakamı bir jandarma müfrezesiyle savaş hazırlıklarını durdurmak amacıyla Dürzilerin yanına gitti. Fakat esir alındı ve ancak daha önce tutuklanan Dürzilerin karşılığında serbest bırakıldı.

Daha sonra kaymakam, çevredeki köylerden Çerkes savaşçıların toplandığı Mansur’a geldi. Kaymakam davayı yasalara göre soruşturacağına kesinlikle söz vererek dağılmalarını istedi. Çerkesler iktidarın temsilcisine inandılar ve dağıldılar.

24 Mayıs günü sabah saat 10’a doğru 10.000 bin kişi dolaylarındaki Dürzi ordusu Mansur’a yaklaşarak uzaktan ateş açtı. Evlerin pencerelerinden ve çatılarından karşı ateş açıldı. Silah seslerine komşu köylerden Çerkesler koşup geldiler. Çarpışma 14 saat kadar sürdü. Başlangıçta Dürziler köyün yanına kadar yaklaştılar ve içine girmeye çalıştılar. Fakat sayıca üstün olmalarına rağmen Çerkesler tarafından geri püskürtüldüler. Rus elçisi Balyayev’in bildirdiğine göre, bu çatışmada 88 Dürzi öldü. Çerkeslerin kayıpları ise 44 erkek, 4 kadın, 7 çocuk ölü ve 4’de yaralıydı.

Aynı günün akşamı olay yerine vilayetin polis teşkilatı amiri Hüsrev Paşa geldi. Her iki  tarafın liderlerini toplayarak barış anlaşması yapılmasını teklif etti. Ancak Çerkes tarafı sadece Dürzileri suçlu sayarak ve cezalandırılmalarında ısrar ederek bunu kesinlikle reddetti. Polis amiri sadece idari makamlar tarafından tahkikat yapılıncaya kadar hiçbir düşmanca eyleme girişilmeyeceğine dair söz alabildi.

Çerkesler, adli soruşturmadan adil bir sonuç çıkacağından ümitleri olmadığından İstanbul’a yüksek unvan sahiplerine, hatta bizzat Sultan’ın adına resmi makamlar aracılığıyla yazı (tahrirat) gönderdiler. Yazıda Suriye Vilayeti valisi Rauf Paşa’yı Dürzileri gizlice himaye etmekle suçladılar ve değiştirilmesini talep ettiler. Sonuçta vali ve Kuneytra kaymakamı değiştirildi.

Yeni Vali Osman Nuri Paşa, meselenin çabucak kapatılması hakkında İstanbul’dan gelen emri yerine getirerek kendi başkanlığında Dürzi-Çerkes anlaşmazlığını soruşturarak bir komisyon kurdu. Çerkeslere teklif edilen şartlara göre Dürziler Mansurlulara 1000 lira ödeyecekler ve onlardan özür dileyeceklerdi. Mütakere 9 Ağustos’ta yapıldı. Hasbeyi, Raşeyi, Beka-Atı ve Mecel Şems’ten 35 Dürzi şeyhi Mansura’ya geldiler ve özür dilediler.

Yapılan anlaşmaya rağmen, iki taraf da yeni bir çatışma çıkacağı beklentisiyle yaşadılar ve buna hazırlanmaya devam ettiler.

1895 sonbaharında yeni bir Dürzi ayaklanması çıktı. Dürzi ayaklanmaları bir yandan ulusal bağımsızlık karakteri taşıyor, diğer yandan da Hıristiyanların katledilmesi, Fellahların yağmalanması gibi haydutluk eylemlerini de içeriyordu. Havran’da değişik Dürzi bölgelerinden savaşçılar toplandı ve sayıları 10.000 kişiye ulaştı. Kasım ayına kadar Dürzilerin baskınları sonucu 9 köy yakıldı ve masum halktan 100 kişi öldürüldü. Olayların bu şekilde gelişmesi Osmanlı yönetiminin isyancıları bastırmak için askeri birlik teçhiz etmesine uygun bir vesile oldu.

Bu sıralarda Çerkeslerle Dürziler arasında, eski düşmanlığı canlandıran ve yeni çarpışmalara neden olan küçük çatışmalar meydana geldi. 19 Kasım sabahı üç bin kişilik Dürzi ordusu ikiye ayrılarak Mansura köyüne yöneldi. Bir bölümü Çerkeslerin üzerine saldıracak, diğer bölümü de (Fadıl Kabilesi) yan tarafa sarkacaktı. Çerkes ve Bedevi birliklerinin genel toplamı 2000 kişiydi. Başlarında Çerkes ileri gelenlerinden Ançok Ahmet Bey vardı. Birleşik ordu köyden çıktı ve Dürzilerle savaşa tutuştu. Çarpışmanın en şiddetli anında Ahmet Bey öldü ev Çerkes-Bedevi birlikleri geri çekilmeye başladı. Fakat o sırada başında Mirza Bey’in bulunduğu Çerkes polis süvari bölüğü yetişti ve Dürzilere hücum etti. Hemen ardından Beyrut’tan polis birliği yetişti ve o da Dürzilerin üzerine hücum etti. Dürziler savaş meydanında 400 ölü bırakarak kaçtılar. Çerkes ve Bedevi birlikleri Dürzileri kovalayarak Dürzi bölgelerinin içlerine kadar ilerlediler, merkezleri Mecel-Şems’i yakıp yıktılar. Dürzilere karşı oluşturulan orduya, başında Said Paşa’nın bulunduğu Kürt birlikleri de katıldı. Birleşik ordu hücuma devam etti ve Halos, Harar, Ayne Koniye, Zehitu ve Beka Atu köylerini ateşe verdi.

20 Kasım’da Şam’dan 5’inci Süvari Tümeni komutanı Nuri Paşa komutasında 400 piyade, 200 süvari ve iki dağ topundan oluşan özel görevli bir Türk kolordusu Havran’a geldi. Onun ardından üç piyade taburuyla, 4’üncü Ordu Komutanı General Memduh Paşa hareket etti. Çerkes-Bedevi-Kürt süvarileri kolorduyla birleştiler. 4 ve 7 Aralıkta Osmanlı kuvvetleriyle Dürziler arasında isyancıların yenilgiye uğradığı çarpışmalar meydana geldi. Ceza olarak hükümet Dürzi bölgelerinin önceki özerkliğini kaldırdı.

Suriye’nin askeri tarihinde Osmanlı hizmetinde bulunan bir çok yetenekli Çerkes subayın adı geçer. Bunlardan biri de 20. yüzyılın başında Suriye’de bulunan Mareşal Osman Fevzi Paşa’dır.

Suriye Vilayeti polis teşkilatının başında uzun süre Çerkes Hüsrev Paşa bulundu. Abhaz Muhammet Bek Marşan 20. yüzyıl başında Halep şehri askeri komutanlığı makamındaydı. Suriye tarihinde, Amman’da bulunan Çerkes Süvari Birliği’nin komutanı General Mirza Paşa Vasfi ve diğer birçoklarının adı geçmektedir.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında Türk hükümeti Suriye’nin Çerkes bölgelerinde de seferberlik ilan etti ve acemi erler cephelerin en sıcak noktalarına gönderildi. Çerkes Polis Birlikleri askeri komutanlık tarafından Suriye’deki ulaşım yollarının ve yiyecek üslerinin korunmasında kullanıldı.

1916 yılında Mekke Şerifi Hüseyin ve oğlu Faysal İngiltere’nin desteklediği Arap isyanını başlattılar. Osmanlı baskısını üzerlerinde hisseden Suriye Arapları isyanı aktif olarak desteklediler.

Bu bölgedeki Çerkes halkı politik olarak zor bir durumda kaldı. Osmanlı Devleti ile birliğe sadık kalmaları, Çerkesleri Türklerin askeri hizmetlileri olarak gören Arapların düşmanca hareketlerini artırdı. Çerkes köylerinin en yaşlıları o zamanlar Arplarla aralarında sürekli olarak meydana gelen silahlı çatışmaları hatırlıyorlar. Şerif Hüseyin’in ordusu Kuzey Suriye’ye geldiğinde, Çerkes kasabası Mumbuc’un yakınında yaşayan Araplar onlardan Mumbuc’un yıkılıp yağma edilmesini istediler. Arap ordusunun yaklaştığını öğrenen Çerkesler, Mumbucluların Arap isyanını desteklemek arzusunda olduklarını bildiren bir heyet gönderdiler. Bu Çerkeslerin savaş yıllarında Arapların tarafında yer aldığı ilk olaydı. 1920’de Suriye’nin Fransız birlikleri tarafından işgali başlayınca Mumbuclular Araplarla yaptıkları anlaşmaya sadık kalarak Fransızlara karşı silahlı direniş gösterdiler. Fakat motorize birliklerle yaptıkları savaşı kaybettiler.

Mavera-i Ürdün’de de Çerkesler İngiliz birliklerine karşı sert direniş gösterdiler. 1918 Martında General Allenbi’nin 6’ıncı İngiliz Ordusu’nun baskısıyla Türk birlikleri geri çekildi. Çerkes birlikleri İngilizlerle çarpışmaya girdi. Her iki taraftan verilen büyük kayıplardan sonra sayı ve silahça üstün olan İngilizler kazandılar ve Mavera-i Ürdün’ü işgal ettiler.

Nisan 1920’de San Remo’da yapılan konferansta galip Avrupa devletleri Arap topraklarını Osmanlı Devleti’nden kesin olarak kopardılar. Manda sistemine göre Milletler Cemiyeti Irak ve Filistin’i İngiltere’ye verdi. Suriye’nin büyük kısmı Fransa’nın sömürge idaresine geçti.

Çerkes göçmenleri Osmanlı hükümetine boyun eğmeyen topluluklarla bu şekilde mücadeleye çekildiler. Küçük adacıklar halinde Suriye’nin sınır bölgelerine dağıtılan Çerkesler, komşu halklarla hiç bitmeyen silahlı çatışma içinde yaşadıklarından hükümetin askeri dayanağı olmak zorunda kaldılar.

DİPNOTLAR

[1] Suriye’nin güneybatısında bulunan Havran bölgesine 1711 ve 1860 yıllarında Lübnan’dan göç eden Dürziler yerleşmiştir. (Ç.N)
[2] 1967’de Golan Tepeleri’nin İsrail tarafından işgal edilmesiyle burada yaşayan Çerkesler Şam’a ve Amerika’ya yerleşmiştir. (Ç.N)
[3] 19.yüzyılda Osmanlı Devleti’nin eyaleti olan bugünkü Suriye ve Ürdün’ün sınırları 1.Dünya Savaşı’ndan sonra belirlenmiştir. Burada adı geçen aynı bölgeye yerleşmiş köylerden bazıları Ürdün sınırları içinde kalmıştır. (Ç.N)
[4] Suriye Çerkesleri ile ilgili bkz. Kafkasya Kültürel Dergi-İzzet Aydemir (Cilt 4 Sayı:15,1967)
[5] Reyhaniye ve Kfar-Kama (Ç.N)
[6] Ceraş ve Kerak, bugün Ürdün sınırları içindedir. (Ç.N)

A. V. Kuşhabiyev
Adige, Kültür-Tarih Dergisi-Mıyekuape (Maykop) Sayı:3, 1991
Çeviren: Murat Papşu
Kaynak: Yedi Yıldız Dergisi, 1994, Yıl:1, Sayı:4 Sayfa:18-19-20-21

Libya Çerkesleri Benghazi kasabasına 800 Km mesafedeki Misrata yakınlarında yaşıyorlar. Burada büyük bir kabile olarak yerleşmiş durumdalar ve Misrata’ya 5 km uzakta olan bu bölgeye “Çerkes Bölgesi” deniliyor.

Toplam nüfusları yaklaşık olarak 10 000. Bölgedeki ikinci büyük kabile. Bir de Benghazi’nin Ra’su Abide kasabasında 5000 kadar Çerkes yaşıyor. Bunların bir de “Çerkes Dernekleri” var. 

Ayrıca başka şehirlerde de dağınık bir şekilde yaşayan Çerkesler var.

Libya’daki başlıca Çerkes aileleri şunlar: 

1- Al-Haddur
2- Ar-Ramalli
3- Sheneb (may be Chenbe-Cenb)
4- Al-Mahishi (may be Al-Mahayshi)
5- Hamka (Thamuka or Thamsha )
6- Ar-Rucubat
7- Ablagho ( Belagh)
8- Dankali ( May be from the city of Dankla, North of Sudan and near Libya)
9- Ad-Delh

Bazı Çerkes aileleri Libya’da toplam 135 000 Çerkes’in yaşadığını söylüyorlar.

Bugün anavatanımızdaki ve Türkiye, Ürdün, ABD, Almanya, Suriye ve İsrail’deki örgütlerimiz ile Rusya hükümeti Libya’da yaşayan Çerkes azınlığın hayatlarını kurtarmak için mutlaka ellerinden geleni yapmalı, hükümetleri bu konuda uyarmalılar.

Kaynak: Natpress

 

LİBYA VE ADİGELER

Mısrata kentinde 5.000 Adığe ailesi yaşıyor.

Tarih kitaplarında, Libya’da eskiden Adığelerin yaşamış olduğuna ilişkin yazılar bulmak mümkündür. Kuzey Afrika ve Akdeniz’i çevreleyen topraklarda dolaştıkları zamanlarda Adığelerin ayakları bu ülkeye de uzanmıştı. Ancak, tarihin bu gerçeklerinin birçoğunu bilemiyoruz, tarih yazarları da bunları yeterince araştırmıyor.

Libya’da doğmuş Adığelerin serüveni tarihte yer alır. Mısır Valisi Muhammed Ali, merhametsiz ordusunu Marokko’dan getirerek Adığeleri öldürmeye başladı. 1811 Yılında Adığeleri kandırarak Kaire’deki bir kaleye kapatmış ve çok kişiyi öldürmüştür. Bu katliam sırasında Mısır’daki Adığeler önce Sudan’a göç ettiler, daha sonra da Libya’ya giderek şimdiki Mısrata şehrini kurdular. Yaşayan insan sayısı bakımından Libya’nın üçüncü büyük kentidir. Bingazi şehrinde de Adığeler yaşıyor. Bu iki şehirde de beşbiner Adığe aile yaşamaktadır. Onlar, Libya’da yaşayan Arap soylarının en güçlü, en büyüklerinden sayılıyor, yaşadıkları yere de “Çerkes Bölgesi” diyorlar. Bunun dışında, başka bölgelerde de dağınık şekilde yaşayan Adığeler vardır.

Libya’da yaşayan Adığelerin çoğu ticaretle uğraşıyor, son yüzyılda devletle memuriyeti dışındaki işlere yöneldiler. Soydaşlarımız iyi düzeyde bir yaşam sürdürmekteler. Mısrate şehrinin sokaklarındaki dükkanlarda “Çerkes” yazısı ile, sahibinin adı ve sülale isimlerine rastlanmaktadır. Onları dili kalmamış ve gelenekleri yok olmuşsa da Arap olduklarını kabul etmezler; kendilerini Adığe, Çerkes olarak görürler.

Bingazi’de yaşayan Adığelerin ‘Adığe Yardımlaşma Derneği’ kurmuş olmaları soydaşlık kaygısı yaşadıklarının bir kanıtıdır. Dernek, dünyada yaşayan diğer Adığelerle ilişki kurmayı, onlarla çalışmayı ve iş yapmayı ve en önemli amaçları olarak benimsemiştir. Bu amaçlarla, 1998 yılında Krasnodar (Bjeduğ köyü)da yapılan Dünya Çerkes Birliği’nin büyük kongresine bir temsilcileriyle katılmışlardı.

Libya’da bulunan Adığeler adına o toplantıda Leuhmi Muhammed (Kabardey) bir konuşma yapmıştı. O zaman Muhammed Libya’da yaşayan Adığelerin 135.000 kişi olduklarını söylemişti. Leuhmi’nin kendisi 1964 yılında Libya’da doğmuş, orada okumuş, sonra da eğitimine Londra’da devam etmiş. Dedesi Aslan Kral da İdris’in ordusunda görev yapmış.

Libya’da yaşayan Adığeler, geldikleri soylarını belli etmek için, ellerinin arka yüzüne soy damgalarını basarlar. Bu geleneği anavatandan mı götürdüler yoksa orada mı icat ettiler, bilinmez. Onlar halâ evlerinde bazı Adığe yemeklerini de yapabiliyorlar. “Bzane-bzıne” dedikleri yemek de böyle bir şey. Yapılışı daha çok halame’ye benziyor. Buğday unundan yoğrulan hamur yuvarlak olarak açılıp suya atılarak kaynatılıyor. Çıkarıldıktan sonra üzerine şeker suyu ya da bal dökülerek sofraya konuluyor.

XVIII. yüzyılın sonuyla, XIX. yüzyılın başında, bugünkü Libya Devletinin kurulmasında, Adığe soyundan gelen devlet adamları önemli katkılarda bulunmuşlardır.

İlk lider Khul Muhtar Keraşe’dir. 1878 yılında Libya’nın Ğurban bölgesinde doğdu, Kabardey soyundandır. Balkan Savaşı bittikten sonra, Türkiye’den göç ederek Libya’ya yerleşen bir aileden gelmiştir. 1896 yılında Tripoli kentine yerleşerek orada eğitim gördü. İtalya Libya’ya saldırdığında Khul Muhtar 35 yaşındaydı. Vatan edindiği Libya’yı korumak için, içinde yer aldığı grup ile birlikte düşmana karşı durdu. O, saygın ve mert bir bilim adamıydı; bu yüzden arkadaşları ona çok güvenir, sürekli ona danışırlardı. Khul, Libya’da meydana gelen her türlü siyasi faaliyette en önde yer aldı, onun sayesinde Padişahlık olan Libya Cumhuriyet’e dönüştü. 1919 yılında, Libya’da yaşayan halklar, cumhuriyetin başına Muhtar’ı yakıştırıyorlardı. Ancak,”Libya başkanı olacak kişinin o ülkede çok uzun süredir yaşamakta olan bir soydan gelmesi gerekir” denilerek kabul edilmedi. Khul, Libya’daki “Bölge” partisini ve “El-Lival” Cumhuriyet gazetesini kurdu. Khul Muhtar, Libya’nın düzenini bozmak isteyen çeteler ile inatla mücadele etti, ırklar arasına anlaşmazlıklar sokmak isteyen bölücülere karşı geldi. Bu yayarlı işleri nedeniyle, Osmanlı Sultanı İkinci Mahmut ona halk kahramanı nişanı verdi. 1923 yılında, İtalyanlar Libya’ya saldırınca, düşmandan korkan Muhtar yandaşları ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Khul Muhammed 70 yaşında iken, 20 Ocak 1947’de Kair’de vefat etti.

Libya’daki Adığeler arasında yılmaz denizci, usta siyasetçi Kenke Hüseyin Rauf Bey de yer alır. O, Libya’ya katılan Trablusgarp kentinde yaşayan bir Adığe aileden gelmiştir. Babası Muzaffer Paşa Osmanlı’nın Libya Valisi idi. 1899 yılında, orada askeri okulu bitirdikten sonra, eğitimine Amerika, İngiltere ve Almanya’da devam etti. Kenke, Libya’nın bağımsızlık savaşına katıldı. 1912 yılında Baklanlarda başlayan savaşta yeteneğini gösterdi. Asıl, Çanakkale geçidinde Yunanlıların Deniz gücünü kırdıktan sonra kahraman oldu. O sırada Rauf Bey’e “Hamidiye Kahramanı”  ünvanı verilmişti. 1922 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı oldu. 1964 yılında İstanbul’da vefat etti.

Üçüncü büyük adam Kulsrokua Muhammed Şemseddin Paşa’dır. 1855 yılında Kuban’da doğdu. 9 yaşında iken Anavatandan Türkiye’ye götürüldü. Eğitimini İstanbul’da sürdürdü. 1912 yılında, Osmanlı Sultanı’nın talimatlarını yerine getirmek için Libya’ya gitti. O sıralar İtalyanlar Libya’yı ele geçirmek için ortaya çıkmıştı, Kulsurokua, onlara karşı gelerek amaçlarına ulaşmalarını engelledi. Kulsrokua yüksek memuriyetlerde bulundu: 1894-1908 yıllarında Osmanlı Büyükelçisi olarak İran’ın başkenti Tahran’da kaldı; daha sonra Diyanet İşleri Başlanlığı yaptı. Hangi görevi yaptıysa, geldiği soyunu hiç unutmadı, onları her şeyin üzerinde tutarak elinden geldiği kadar onlara yardım etti. 1908- 1923 yılları arasında faaliyette bulunan “Adığe Yardım Derneği” kurucuları arasında yer aldı. “Klavuz” gazetesinde yazılar yazdı, Adığe halkının bir yazı dilinin olması için çalışmalar yaptı, bununla ilgili yazılar yazdı. 1917 yılında İstanbul’da vefat etti.

Şimdiki Libya’nın Adığe halkından gelen tanınmış siyasetçisi Ömer Muhsin, Libya Lideri Kaddafi ile birlikte ortaya çıkmış, birkaç sene başbakanlık yapmıştır. Daha sonra, Kaddafi ile arasında anlaşmazlık çıkası üzerine ülkeyi terk etmiştir.

Libya’nın kurulması sırasında Adığelerin önemli katkıları olmuştur. Bugün o ülkede süren gelişmelerin tam ortasında yer almaktadırlar. Dünyanın her yerine dağılmış tüm Çerkesler gibi, onların da gözü Anavatandadır. Bugün Libya’da yaşayan soydaşlarımızın durumu için tüm Adığeler kaygı duymaktadırlar. Sanırım, Dünya Çerkes Birliği’nin bu konuda bir şeyler söylemesi gerekiyor.

Kamlık Adnan, Adığe Psalhe - 06.04.2011
Çeviren: Muvaffak Temel

Çerkes Dünyası

Nisan 25, 2008

144 yıllık büyük hüzün
Yüz yıllarca savaşlara ve saldırılara maruz kalan Kafkas halkı, 144 yıl önce topraklarını terk ederek Osmanlı’ya sığındı. Onlar şimdi Türkiye’de mutlu ama, yine de “Ah vatanım” diyor.

TERCÜMAN, sürgün ve soykırımlarla büyük acılar çekmiş insanların vatanı olan “Kafkasya” dosyasını açıyor. Türkiye’de Kafkasya ile ilgili etnik adlandırmalar hala tam olarak yerine oturmuş değil. Kafkasya ile ilgili adlandırma sorununun çözümü için uzmanlar, “Dil sorunu olmaktan öte, bir tanımlama sorunu olan terminolojinin tartışılması ve ortak bir fikrin oluşması gerekir” görüşünde birleşiyor.

Büyük sürgün
Kaf Dağı, insanlık tarihinin en eski, en köklü, en bilinen coğrafyası, hemen tüm dünya dillerinde, tüm dünya masallarında, destanlarında yer alan bu coğrafya, Çerkes halklarının anayurdudur. Bu topraklar bundan 144 yıl önce tarihte eşi benzeri görülmemiş bir sürgüne mecbur bırakıldılar. Bu büyük sürgünün üzerinden yüzyıllar geçmesine rağmen, Çerkeslerin gözü de gönlü de hala Kaf Dağı’nın ardındadır. Anavatandan ayrılmalar 1856 yılından itibaren başladı Çerkesler için... 21 Mayıs 1865 tarihinden sonra ise daha da şiddetlendi. Kafkaslarda 1860’lı yıllarda 4 milyon olan Kafkaslı nüfusu, tarih 1897’yi gösterdiğinde 1 milyon 660 bine kadar inmişti... Anayurtlarından kopmaya zorlanan Çerkesler, Çarlık Rusya’nın uyguladığı sömürgeleştirme ve sürgün politikalarına çok fazla direnemediler. Kafkas-Rus Savaşı sonrasında, Çar tarafından Çerkeslerin yüzde 80’i sürgüne tabi tutuldu ve anayurtlarını terk etmek zorunda bırakıldı.

Osmanlı kucak açtı
Büyük sürgün döneminde Çerkeslere kapılarını açan ise Osmanlı Devleti oldu. 1859-1866 yılları arasında Kafkaslardan anayurtlarını terk etmeye zorlanan yaklaşık 1 milyon 400 bin insan Osmanlı Devleti’ne yerleşti. O tarihlerde Çerkes nüfusunun Osmanlı nüfusu içerisindeki payının yüzde 9 düzeyinde olduğu ileri sürülüyor. Göç sırasında büyük kayıplar veren Çerkeslerin bugün Türkiye nüfusu içerisindeki oranının da yüzde 7’lerde olduğu tahmin ediliyor. Osmanlı topraklarına yerleşen Çerkesler, o dönemlerde yasal olarak askerlik görevinden muaf tutuluyorlardı. Çerkesler buna rağmen, anayurtlarını Rus bağımlılığından kurtarmak için Osmanlı-Rus harbinde kendi atları ve silahlarıyla gönüllü olarak akın akın Anadolu ve Rumeli’deki cephelere koştular. O dönemdeki Süvari güçlerinin neredeyse tamamını Kafkaslı göçmenler oluşturdu.

Türkiye’deki göçmenler
Büyük sürgün sonrasında Kafkaslardan Anadolu’ya göçen 1 milyon 400 bin Çerkes, Osmanlı iskan politikasına bağlı olarak iki ana hat üzerine yerleştirildiler. Sinop, Samsun, Çorum, Amasya, Tokat, Sivas, Yozgat, Kayseri, Kahramanmaraş çizgisini izleyen ilk yerleşim bölgesi Hatay’da Türkiye Cumhuriyeti topraklarından çıkarak bugünkü Suriye ve Ürdün topraklarına kadar devam ediyor. İkinci hat ise, Güney Marmara bölgesindeki Çanakkale, Balıkesir, Bursa, Eskişehir, Bilecek, Kocaeli, Düzce illeri boyunca uzanıyor. Ayrıca Kütahya, Afyon, Konya, Aydın ve benzeri illerde de yer yer küçük Kafkas göçmen köylerine rastlanır.

Kimlere Çerkes denir?
Çerkes kavramı, Kafkasya’da yaşayan halklardan herhangi birinin doğrudan ismi değildir. Osmanlı’dan günümüze kadar, göçler ve sürgünler sonucunda Kafkasya’dan gelen tüm göçmenlere bir üst kimlik olarak Çerkes denilmiştir. Oysa Kafkaslarda her bir halk, kendi tahini adıyla yaşar ve kendi adıyla bir cumhuriyete sahiptir.

Hapishanesi olmayan halk
Çerkes halklarının sürgüne maruz kaldıkları yıllara kadar hiçbir zaman suçluların barınacağı bir hapishanesi olmadı. Çünkü, eğitim, yaşam ve cezalandırma sistemi insanların hapsedilmesine gerek bırakmazdı. Bir insanın kendi toplumu tarafından dışlanması, onurunu her şeyin üstünde tutan bir Çerkes için hapsedilmekten çok daha ağır bir cezaydı.
Aşkları, bağımsızlık...
Çerkesler yaşamları boyunca kültürel değerlerini ön plana almışlardır. Çerkesler ve kültürleri üzerinde tarih boyunca baskılar hep var oldu. Bu baskılara karşın kendi kültürlerini geliştirmeye devam eden Çerkesler, aynı zamanda da bu baskılara karşı hiçbir zaman boyun eğmedi. “Kendi kültürünü geliştirmek, başkalarının kültürlerini yok saymamaktan ve küçümsememekten geçer” düşüncesiyle hareket eden Çerkesler, hiçbir kültürü küçümsememiş, aksine tüm farklı kültürlere saygı duymuştur. Çerkesleri farklı kılan bir başka unsur ise, hürriyet ve bağımsızlık aşkıdır.

Umutsuzluğa yer yok
Çerkeslerin geleneklerinde yardımlaşma büyük bir yer tutar. Düğünde, cenazede, savaşta beraber olmak Çerkeslerde bir gelenektir. Değiş tokuş yapmak ve hediye vermek ise arkadaşlık ve hatırlanmanın sembolüdür. Gösteriş, kibir ve bencillik hiç hoş görülmeyen davranışlardır. Çerkesler, çevreyi, yurdu ve halklarını çok iyi tanır, olayları bilir ve takip eder. Sabırsızlık, tahammülsüzlük ve yaşamın getirdiği çeşitli acı ve zorlukları göğüsleye?memek uygun görülmez hatta ayıplanır. Umutsuzluk ise hiç hoş görülmez ve Kafkas hayat felsefesinde yeri yoktur. Çerkes kültüründe terbiye, saygı, onur gibi değerler çok kıymetlidir.

Abhazya’da özgürlük ateşi
KAFKASYA’DA gözler, Kosova’nın bağımsızlığını kazanmasının ardından benzer durumdaki Abhazya’ya çevrildi. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Gürcistan Abhazya’yı istila etti; ancak ummadıkları bir dirençle karşılaştılar. Kuzey Kafkasya’da ve Türkiye’de yaşayan kardeşlerinin de desteğini alan Abhaz halkı, Gürcü kuvvetlerini yenerek, de-facto bağımsızlığını ilan etti. 1993 yılından bugüne kadar Gürcü politikacılarının tavrı ve ambargo uygulamaları, uzlaşma zeminini yok etti. Kosova’nın bağımsızlığının tanınmasıyla Abhazya’da da yeni bir döneme girildi. Kosova’nın bağımsızlığının birçok devlet tarafından tanınmasının Abhazya açısından da emsal oluşturduğunu ileri sürüldü.

Kafkasya, Türkiye’de çok karıştırılan ve çok az sayıda kişinin tam olarak bildiği bir coğrafya... Kafkasya’nın hangi coğrafyayı ve cumhuriyetleri kapsadığı, yazı dizimizin anlaşılması açısından da önem taşıyor. Kafkasya olarak adlandırılan coğrafya ve bu coğrafyanın içinde bulunan cumhuriyetler en basit şekliyle şöyle özetlenebilir: Kafkasya, Kuzey Kafkasya, Güney Kafkasya ve Çerkesya...

KUZEY KAFKASYA
Kafkas sıradağlarının kuzeyinde kalan ve batısında Azak ile Karadeniz, kuzeyinde Maniç çukuru, doğuda Hazar Denizi ve güneyde de dağlardan inip Karadeniz’e ulaşan İngur ırmağı ile çevrile alan Kuzey Kafkasya olarak adlandırılır. Abhazya ve Kuzey Osetya toprakları, kısmen dağ yamaçlarında ve kısmen güneyde kalıyorsa da kültür dokusu ve köken ortaklığı bakımından kuzeye dahil ediliyor.

GÜNEY KAFKASYA
Kafkas sıradağlarının güneyinde kalan ve günümüzde Gürcistan, Azerbaycan, Ermenistan, Dağlık Karabağ ve Nahçıvan’ı kapsayan bölge Güney Kafkasya olarak adlandırılıyor. Tarihi ve kültürel bağ yerine, coğrafi veya Kafkas sıradağları esas alındığı takdirde, Abhazya ve Güney Osetya da bu bölgeye dahil edilebilir.

ÇERKESYA
Birçok tarihçi ve haritacı Çerkeslerin yurdu anlamında sadece Adıge boylarının, Abhaz-Abazin boylarının ve Ubıh halkının topraklarını kapsayan orta ve kuzeybatı Kafkasya için bu kavramı kullanıyor. Kafkas halklarının tümünü “Çerkes” üst kimliği kapsamında değerlendiren tarihçiler ve kuruluşlar, tüm Kuzey Kafkasya’yı Çerkesya olarak adlandırıyor.

KAFKASYA
Azak Denizi, Maniç çukurlukları, Hazar Denizi ve Karadeniz arasında kalan Apşeron Yarımadası’ndan başlayarak, kuzeybatı istikametinde ünlü Kafkas sıradağlarının hem kuzeyini, hem güneyini içine alan geniş coğrafi bölgeye genel bir ifadeyle Kafkasya deniliyor. Oysa Türkiye’de bu kavram daha çok Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, Dağlık Karabağ ve Nahçıvan’ı içine alan, Güney Kafkasya anlamında yanlış bir şekilde kullanılıyor.

Sonraki Yazı: Abhazya’nın bağımsızlık özlemi
Tercüman Gazetesi 12.04.2008

Abhazlar’ın bağımsızlık özlemi: Kosova’daki durumla birlikte Abhazya’nın bağımsızlığı mücadelesi yeni bir ivme kazandı. Kafkas Dernekleri Federasyonu Başkanı Candemir, “Yeni dönemde tüm büyük devletlere düşen görev, adaletli olmaktır” dedi

TÜRKİYE’DE Kuzey Kafkas kökenli vatandaşların kurduğu 56 dernek, oluşturdukları üst kuruluşları Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAFFED) çatısı altında faaliyet gösteriyor. Tüm dünyadaki Çerkes nüfusunun en kalabalık bölümünü barındıran Türkiye’deki Çerkesleri temsil eden Federasyon’un Başkanlığını ise Cihan Candemir yapıyor. Osmanlı topraklarına sürülen Çerkeslerin, Anadolu’da çöken bir imparatorluğu korumak, yeni vatanlarını da kaybetmemek için savaştıklarını aktaran Candemir, bu uğurda çok sayıda Çerkes’in de şehit düştüğünü söyledi. Osmanlı için savaşan Çerkeslerin torunları olarak Türkiye’deki yaşamlarına devam ettiklerini belirten Candemir, “Dileğimiz, vatandaşı olduğumuz Türkiye Cumhuriyeti’ndeki tüm halkların birbirleriyle barışık, huzur içinde, birlikte yaşamalarıdır” diyor.
Kafkasya-Türkiye ilişkileri.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından, geride bıraktıkları akrabalarına kavuşma imkânı bulan Çerkesler, bugün atalarının yaşadığı topraklara gidip gelebiliyor, orada kalan akraba ve soydaşlarıyla rahatlıkla görüşebiliyorlar. Bu durumu Türkiye ve kendileri açısından büyük bir zenginlik olarak gören Çerkesler, aynı zamanda her iki tarafa da önemli ekonomik ve siyasi olanaklar sunuyor. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Rusya Federasyonu’nda Türk işadamlarına, başta inşaat sektörü olmak üzere büyük imkânlar doğdu. Karşılıklı imzalanan doğalgaz anlaşmalarıyla soğuk savaş döneminde 1 milyar dolar olan ticaret hacmi, önce 3 milyar dolara, ardından ise 10 milyar dolara kadar çıktı. Bu rakam 2007 yılı sonu itibariyle 20 milyar dolara yaklaştı.
Türkiye Kafkasya’yı keşfediyor

KAFFED Başkanı Candemir ise, yeni dönemin getirdiği açılımın Kuzey Kafkasya bölgesine yansımalarını şöyle özetliyor: “Türkiye’de yaşayan Çerkesler, açılan kapıların ardında akrabaları ile kavuşma olanağını buldular. Yüzlerce yıllık ayrılıklardan ve yasaklardan sonra kültürel ilişkilerin kurulması, turistik gidiş gelişlerin artması, bazı arkadaşlarımızın Kafkasya’da yerleşerek işlerini kurmaları, olumlu gelişmeler olarak her iki tarafa da yansıdı. Ancak, Türkiye ile Rusya Federasyonu arasındaki ticari gelişmelerin, Kafkasya bölgesine yeterince yansımadığını ifade etmek zorundayız. Önce bölgedeki Gürcistan-Abhazya savaşı, ardından Rusya-Çeçenistan savaşları, bölgedeki istikrar ve güven ortamını yok etmiştir. Bu olaylar Osetya’ya ve Kabardey-Balkar Cumhuriyetleri’ne taşınmış ve bölgenin ekonomik gelişmesinin önünde olumsuz nedenler oluşturmuştur. Hatta bizim Kafkasya bölgesine gidiş gelişlerimiz bile etkilenmiştir. Şimdi Kafkasya bölgesinin ekonomik potansiyeli yeniden keşfediliyor. Kafkasya’da yeni bir dönem açılıyor. Adıgey Cumhuriyeti ve Kabartay-Balkar Cumhuriyeti’nin başında halkın sevdiği, iş yapmasını bilen, değerli insanlarımız Cumhurbaşkanı olarak görev yapıyorlar. Diaspora ile dayanışmanın, bölgenin ekonomik gelişmesinin ve barış içinde yaşamanın önemini herkes daha iyi kavramış durumda.”

Gürcistan’a kafa tuttular
Kafkasya’da gözler, Kosova’nın bağımsızlığını kazanmasının ardından benzer durumdaki Abhazya’ya çevrildi. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Gürcistan Abhazya’yı istila etti; ancak ummadıkları bir dirençle karşılaştılar. Kuzey Kafkasya’da ve Türkiye’de yaşayan kardeşlerinin de desteğini alan Abhaz halkı, Gürcü kuvvetlerini yenerek, de-facto bağımsızlığını ilan etti. 1993 yılından bugüne kadar Gürcü politikacılarının tavrı ve ambargo uygulamaları, uzlaşma zeminini yok etti. Kosova’nın bağımsızlığının tanınmasıyla Abhazya’da da yeni bir döneme girildi. Kosova’nın bağımsızlığının birçok devlet tarafından tanınmasının Abhazya açısından da emsal oluşturduğunu ileri süren Kafkas Dernekleri Federasyonu Başkanı Cihan Candemir, şunları söyledi:
Bağımsız devlet olabilme kriteri

“Kosova örnek alındığında, Abhazya’nın ve de Güney Osetya’nın, bağımsız olmak için çok daha fazla tarihi ve uluslararası hukuklardan kaynaklı nedenlere sahip olduğu görülecektir. Bu konuda Abhazya’dan yapılan açıklamalara, Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitemizin bildirilerine dikkat çekmek istiyorum. Merak edenler, bu belgeleri okuduklarında ne demek istediğimizi daha iyi anlayacaklardır. Burada Türkiye Cumhuriyeti hükümeti de dahil olmak üzere, tüm büyük devletlere düşen görev, adaletli olmaktır. Çifte standartlı olmamaktır. Artık Kosova örneği ile dünyada yeni bir, “bağımsız devlet olabilme” kriterleri oluşmuştur. Kendi destekledikleri ülkeler için bu kriterleri kabul edip, desteklemedikleri ülkeler için kabul etmemek çifte standardı, olsa olsa sorunların çözülmesini engeller. Daha fazla kan ve gözyaşı dökülmemesi için, tüm devlet yöneticilerinin tarihi iyi bilmeleri, okumaları, öğrenmeleri ve somut kriterlere göre tutarlı ve adil davranmaları gerekiyor. Gürcistan yöneticilerinin de aklıselim ile olaya yaklaşarak, bölgede yeni gerilimlere yol açmamasını diliyorum. Dünyada barış ve huzurun çaresini burada görüyorum. Abhazya söz konusu olunca, şu güzel Abhaz duası tüm sözlerin sonu oluyor: Tanrı, tüm halkları özgür ve mutlu kılsın, fakat Abhazları da unutmasın!”

Sonraki yazı: Abhazya gerçeği Gürcü-Abhaz ilişkileri
Tercüman Gazetesi 13-04-2008

 

Rusya’dan kritik karar:
Kosova´nın bağımsızlığına tepki gösteren Rusya, BDT tarafından 12 yıldır Abhazya´ya uygulanan ambargoyu kaldırdığını duyurdu. Abhazlar bu jestin tanınma sürecini önünü açacağını düşünüyor.

30 EYLÜL 1993´de sona eren Abhaz-Gürcü savaşları özellikle Abhazya üzerinde büyük tahribatlar yarattı. 10 milyar doları bulan maddi kaybın yanında Abhazya´nın tarihi, kültürü ve ekolojisi büyük ölçüde yok oldu. Savaş sonrasında Abhazya ile Gürcistan arasında, Birleşmiş Milletler, AGİT ve Rusya´nın gözetiminde hızlı bir diplomasi maratonu başladı. 2001 yılının ortalarına kadar Abhazya-Gürcistan anlaşmazlığı ile ilgili 350´den fazla toplantı yapıldı ve 400´e yakın belge imzalandı. Görüşmelerde, sorunun siyasi çözümüne ilişkin somut bir ilerleme sağlanamadı.

1995´te Gürcistan´ın talebi üzerine, Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) Abhazya´ya ağır yaptırımlar içeren ambargo uygulamaya başladı. Bugün bile devam eden bu ambargo ile Abhazya, ekonomik ve siyasi olarak dünyadan tecrit edildi. BM, AGİT ve Rusya´nın diplomasi trafiği ile barış süreci 1998 sonlarında yeniden başlatıldı. Atina, İstanbul ve Yalta´da belirli aralıklarla görüşmeler yapıldı. Bu görüşmelerde saldırmazlık anlaşmaları yenilendi ve iki taraf arasında ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi, mültecilerin dönüşü, sınır güvenliğinin artırılması gibi konular ele alındı.

Kim ne istiyor?

Bugüne kadar, Gürcistan-Abhazya arasındaki anlaşmazlığın siyasi çözümü konusunda tarafların uzlaşabileceği bir sonuç çıkmadı. Abhazya, 1997´de sunduğu federatif çözüm önerisinin yanıtsız bırakılması üzerine bağımsızlığa yöneldi. 3 Ekim 1999´da Abhazya´da yapılan referandumda halkın yüzde 98´i bağımsızlıktan yana oy kullandı. Gürcistan´ın siyasi çözüm önerisi ise Abhazya´ya "otonom" vermekten ileri gitmedi. Taraflar arasındaki ikinci önemli anlaşmazlık konusu ise savaş nedeniyle Abhazya´yı terk eden Gürcü-Megrel-Svan mültecilerinin durumudur. Abhazya, yapılan anlaşmalar gereği, yaklaşık 220 bin olan bu mültecilerden anlaşma şartlarına uyan ve dönmek isteyen mültecilerin geri dönüşünü, kademeli olarak sağlıyor. 65 binden fazla mültecinin Abhazya´ya dönüşü sağlandı. Gürcistan ise tüm mültecilerin bir anda geri alınmasını istiyor.

Rusya´dan kritik adım

Kosova´nın bağımsızlığına tepki gösteren Rusya, bu süreçte kritik bir karara imza attı. Rusya, Abhaz-Gürcü savaşı sonrası, Bağımsız Devletler Topluluğu tarafından 1996´dan beri Abhazya´ya uygulanan ambargoyu kaldırdığını duyurdu. 1996 tarihinde Abhazya resmi makamları ve Abhazya´daki bütün tüzel ve gerçek kişilerle ekonomik ve sosyal ilişkilere, seyahat özgürlüğünün kısıtlanması ve benzeri bir çok hürriyetin yasaklanması ve yaptırımların uygulanmasına başlandı. 12 yıldır uygulanan ambargo Rusya´nın bu adımıyla son bulmuş oldu. Abhazların bundan sonraki talepleri ise, Sohum Havalimanı ile Sohum, Ocamcıra ve Pitsunda limanlarından sorunsuzca seyahat edilebilmesi. 17 Şubat 2008 tarihinde Kosova´nın bağımsızlığını ilan etmesinin akabinde Rusya tarafından Abhazya´ya yapılan böyle bir jest, Abhazya´nın bağımsızlığının tanınması sürecinin de önünü açacağı şeklinde yorumlandı.

Bağımsızlık umutları yeşerdi

Kısa bir süre önce Kosova´nın bağımsızlığını ilan etmesi ve ardından Rusya´nın kritik adım atarak ambargoyu kaldırması ile sonuçlanan süreç Abhazya´yı da harekete geçirdi. Abhazların, Devlet Başkanı olarak gördüğü Sergey Bagapş, diasporada yaşayan Abhazlar için bir mesaj yayınladı. Bagapş şunları söyledi:
"Bu süreç, bağımsızlığımızın uluslararası camia tarafından tanınmasının uzun zaman almayacağı konusunda umutlarımızı daha da güçlendiriyor. Esasen dünyadaki politik dengeler hangi yönde değişirse değişsin halkımızın hedefinden en küçük bir sapma göstermeyeceği muhakkaktır. Ancak Kosova´nın tanınması da Abhazya açısından göz ardı edilemeyecek bir emsal teşkil etmiş ve bu konudaki çalışmalarımızda güçlü bir dayanak noktası olmuştur. Bizim temel hedefimiz devletimizin tanınmasını sağlamak, ülkemizi ve ulusumuzu Gürcistan´ın neden olduğu tehditlerinden koruyabilmektir. Bu amaçla Abhazya yönetimi olarak tüm gücümüzle ve her alanda tam bir seferberlik ilan etmiş durumdayız.

Bu yüzden her zamankinden daha çok güçlü olmamız, dayanışmamız ve ulusumuzun geleceği için omuz omuza vermemiz gereken çok özel bir dönemden geçmekteyiz. Tarihin bizlere sunduğu bu şansın önemini kavrayarak halkımızın yaşadığı her noktadaki tüm kuruluşlarımız, Abhazya´nın tanınma mücadelesinden yüz akıyla çıkabilmesi için kesin bir beraberlik içinde olmalıdırlar."

Türkiye’deki Çerkes örgütlenmesi
Yaşanan büyük sürgün sonucu Osmanlı topraklarına göçen Çerkesler, uzun süre vatanlarına tekrar dönmenin hayaliyle yaşadı ve bunun için mücadele etti. İlk yıllarda kendilerini Osmanlı topraklarında kalıcı olarak görmedikleri için evleri dahil her şeyi emanet yapan Çerkesler, ne zaman ki artık geri dönüşün mümkün olmadığını gördüler, ondan sonra kalıcı evlerini ve örgütlerini kurmaya başladılar. Çerkeslerin Türkiye´deki örgütlenmeleriyle ilgili bilgi veren Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAF-FED) Genel Koordinatörü Cumhur Bal, ilk Çerkes örgütlenmesinin II. Meşrutiyet´in getirmiş olduğu nisbi özgürlük ortamında gerçekleştiğini söyledi.

Örgütlenme süreci
Cumhuriyetin ilk yıllarından başlamak suretiyle, 1950 yılına kadar kültürel bir aktivite ya da organizasyona izin verilmediğini hatırlatan Cumhur Bal, şu bilgeleri verdi:
"1952 ve 1961 yıllarında iki ayrı Kafkas Kültür derneği kuruldu. Bu süreci takiben diğer il ve ilçelerde de Kafkas dernekleri kurulmaya başladı. 1975-76 yıllarında başlatılan tüm Kafkas kültür derneklerinin bir çatı altında toplanması çalışmaları 1980 darbesi sonucu sekteye uğradı. 1987 yılından itibaren ikinci kez derneklerin merkezi örgütlenme çalışmaları tekrar yapılmaya başladı. Bu çalışmaların sonucu olarak 1993 tarihinde Kafkas Derneği Genel Merkezi Ankara´da kuruldu.10 yıl faaliyet gösteren Kafkas Derneği Genel Merkezi (KAF-DER) Türkiye genelinde 33 şubeye ulaşmıştır. 2002 yılında derneklerin federasyonlaşmasına izin veren yasanın çıkması ile birlikte KAF-DER 2003 tarihinde federasyonlaşmanın önünü açmak için tüm şubelerini feshetti. 18 aylık bir hazırlık süreci sonucunda 2003 tarihinde, 21 derneğin katılımı ile Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAF-FED) resmen Ankara´da kuruldu. Bugün için üye dernek sayısı 56´dur.

DÇB´nin kurucu üyesi Türkiye

1991 yılında Kafkasya´da kurulan ve şu anda merkezi Nalçik´te bulunan Dünya Çerkes Birliği´nin (DÇB) Türkiye kurucu üyesidir. Dünya Çerkes Birliği´ne Türkiye dışında ABD, Avrupa, Ürdün, Suriye, İsrail, Kafkasya ve Rusya´da kurulu dernek ve federasyonlar da üyedir. Kafkas Dernekleri Federasyonu çatı örgüt olması nedeni ile faaliyetlerini bölgesel, ulusal ve devletlerarası düzeyde yürütmektedir. Sürgününün yıl dönümleri bir etkinlikleri haftasına dönüştürülerek konferans, seminer, sempozyum gibi aktivitelerle anılmaktadır. Kuzey Kafkasya´dan müzik, tiyatro ve folklor grupları Türkiye´ye davet edilerek toplumun kendi kültüründen eserleri izlemesi sağlanmaktadır. Her yıl Adigey ve Kaberdey- Balkar Cumhuriyetleri´nde düzenlenen yaz kamplarına çocuklar göndermektedir. Yine her yıl Kaberdey-Balkar Cumhuriyeti Devlet Üniversitesi´nde okumak üzere burslu öğrenci gönderilmektedir."

Sonraki Yazı: Dünyanın gözü ABHAZYA’da
Tercüman Gazetesi 14.04.2008

 

Dünyanın gözü Abhazya’da
Kosova’nın bağımsızlığının uluslararası sistemde köklü bir değişiklik yarattığını söyleyen Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi Başkanı Argun, “Tüm dünyanın gözü, demokratik ve modern bir devlet olma yolunda önemli adımlar atan Abhazya’da” dedi

GÜRCİSTAN’IN Abhazya’ya saldırması ve işgali ile başlayan savaş, yaşanan olağanüstü durum ve bölgeye insani yardım amacıyla Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi kuruldu. Gürcistan-Abhazya savaşı öncesinde ve sonrasında önemli faaliyetlerin altına imza atan Komite’nin Başkanı olan İrfan Argun, hedeflerinin, bağımsız ve demokratik Abhazya’nın tanınmasını sağlamak olduğunu söyledi. 1999 yılında Abhazya’da yapılan referandumda, Abhaz halkının yüzde 97,7’sinin Abhazya’nın bağımsız, demokratik ve hukuki bir devlet olması yönünde oy kullanarak bağımsızlığı perçinlediğini aktaran İrfan Argun, Kosova’nın bağımsızlığını ilan etmesinin ardından Abhazya’nın uluslararası platformda tanınması ile ilgili yeni bir sürece girildiğini belirtti.

Milyonların anavatan özlemi
“Abhazya, 15 yıldır bağımsız, demokratik ve uluslararası standartlara göre yapılan seçimlerle belirlenen bir Parlamentosu ve Devlet Başkanı, hükümeti, yargı organları, özgür basın, sivil toplum örgütleri ve ifade özgürlüğü gibi temel özgürlük hakların olduğu, bağımsız fakat tanınmamış bir devlettir” diyen Argun, şunları söyledi:

“Günümüzde dünyanın en büyük diasporalarından biri kabul edilen Türkiye’deki Çerkes diasporası, 1864’de biten Kafkas-Rus Savaşları sonrası sürgün edildi. Savaş sırasında ve sonrasında Abhaz, Adiğe ve Ubıhlar başta olmak üzere tüm Kuzey Kafkas halkları nüfusunun yarıdan fazlası ülkelerini terk etmek zorunda bırakıldı. Bu dönemlerde yaklaşık 2.5 milyon insan Osmanlı topraklarına, oradan da dünyanın birçok ülkesine dağıldı. Halen en büyük Abhaz ve Kuzey Kafkas halk diasporasının bulunduğu Türkiye’nin yanı sıra Mısır, Suriye, Ürdün, İsrail, Yugoslavya, Yunanistan, Avrupa ülkeleri, ABD, Rusya ve pek çok ülkede 10 milyonu aşkın Abhaz ve diğer Kuzey Kafkas halkları anavatanlarından uzakta yaşamaktadır.”

Gözler Abhazya’da
Komitenin Abhazya ile diaspora arasında köprü vazifesi gören, resmi kurum ve makamlar arasında koordinasyon ve bilgi akışını sağlayan, savaşın bitiminden bugüne kadar da bu görevi eksiksiz biçimde devam ettiren en üst örgütlenme olduğuna dikkat çeken Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi Başkanı İrfan Argun, Abhaz-Gürcü sorunu ile ilgili olarak şu değerlendirmelerde bulundu:

“Başta ABD ve AB olmak üzere, Batı dünyasının desteğiyle, Kosova’nın 17 Şubat 2008 tarihinde, tek taraflı bağımsızlık ilan etmesi, bundan sonra yaratacağı sonuçlar bağlamında, tersi iddia edilse dahi, uluslararası sistemin geleneksel yapısında köklü bir değişiklik anlamına gelmektedir. Tüm dünyanın gözü, daha önce bağımsızlığını ilan eden demokratik, çoğulcu ve modern bir devlet olma yolunda önemli adımlar atan Abhazya’dadır artık. Kosova’nın bağımsızlık sürecinin, kendine has, başka yapılara örnek teşkil etmeyecek bir süreç olduğunu iddia etmek ve bu çerçevede politikalar yürütmek, geleneksel çifte standartlara uyarlı, fikri istikrarsızlık ve iki yüzlülükten başka bir anlama gelmemektedir. Tarihsel gerçekler, siyasal ve ekonomik süreçler Abhazya için gayet açık olarak ortadadır. Gerek Abhazya’da gerekse diasporada yaşamlarını sürdüren Abhazlar için tarihi günler yaşanmaya devam etmektedir. Bunun sonucunun uluslararası düzeyde tanınması gereken tam bağımsız Abhazya Devleti olduğuna ve olacağına kimsenin kuşkusu olmamalıdır.

Abhaz ulusu, kökleri çok eskilere dayanan bağımsız bir yaşam geleneğine sahiptir. Abhazya, var oluşundan bu yana Kafkasya’nın siyasi ve ekonomik hayatında önemli rol oynamıştır. O tarihten günümüze, Abhazya’nın ve Abhazların yürüttükleri zorlu mücadeleler, hem Kafkasya’nın hem de bugünkü Abhazya’nın tarihidir. Verilen mücadelelerin, bir ulusun var olma mücadelesi olduğu ve halkımızın zaman zaman tarih sahnesinden silinen birçok milletler gibi yok olma tehlikesiyle karşı kaldığı hiçbir zaman unutulmamalıdır. Bu mücadelenin aynı zamanda, bugünkü Abhaz halkının kimliğinin, örf ve adetlerinin şekillenmesindeki önemi ve yeri de göz ardı edilmemelidir.”

“Abhazya dünya gerçeğidir”
“Abhazya, bugünkü dünyamızda bir gerçekliktir, vardır ve yaşayacaktır” diyen Argun, işgallerin Abhazların ulusal bilinçlerini, dil ve kültürleri ile tarihlerini unutmalarına yol açmadığını belirtti. Argun, Abhazya’nın BM tarafından kabul edilen, bağımsız, egemen bir devletin sahip olması gereken bütün organlara sahip olduğunu ifade etti. Demokrasinin Abhazya’da yerleştiğini söyleyen Argun, “Gelişmiş sivil toplum kuruluşları, bağımsız ve özgür bir basın, meşru muhalefet ve etkili bir hukuk sistemi bulunmaktadır. Savaş sonrası yaklaşık on beş yıllık dönem, bağımsızlığı henüz tanınmamış Abhazya Cumhuriyeti Devleti’nin yaşama kabiliyetini teyit etmiştir. Artık istenen ve beklenen, tüm dünyanın BM Teşkilatı Yasası’na uygun olarak Abhazya’nın egemenlik ve bağımsızlığını kabul etmesidir. Abhazya da bu hakkı talep etmektedir. Diaspora bu kararın arkasındadır ve elinden geldiğince sonuna kadar Abhazya’nın bağımsızlık mücadelesini destekleyecektir. Abhazların ve Abhazya’nın tüm dünyadan beklentisi, Abhazya gerçeğini görmeleri, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olarak, Abhazya’ya saygı göstermeleridir” diye konuştu.

Abhaz tarihine bakış
Abask, Aspil, Sanig ve Misimyan halklarının birleşiminden doğan ve 5 bin yıllık kültüre sahip olan Abhazlar, 19. yüzyılın başlarında diğer Kuzey Kafkas halklarıyla birlikte Rusya’ya karşı savaşa girdi. 1864’te biten bu savaş, Abhazya’nın nüfus dengesini altüst etti. Abhaz halkının yüzde 70’ten fazlası Abhazya’dan sürgün edildi ve boşaltılan topraklara Ruslar, Kazaklar ve Gürcüler yerleştirilmeye başlandı. 1917’de Rusya’da gerçekleşen Sovyet ihtilali, Kafkasya’yı da etkisi altına aldı ve Abhazya’ya yeniden egemen devlet olma şansı getirdi. 1921’de Abhazya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu. 1922’de ise Abhazya ile Gürcistan, iki ayrı egemen devlet olarak “Anlaşmalı Sosyalist Federal Cumhuriyet” oluşturdular. 1931’de SSCB’nin başına Stalin’in geçmesi ile birlikte Abhazya’nın 10 yıllık “Cumhuriyet” statüsü, “Özerk Cumhuriyet” statüsüne dönüşerek Gürcistan’a bağlandı. SSCB tarihinde siyasi statüsü düşürülen tek ülke Abhazya’dır. Bu tarihten itibaren Abhazya’da sistemli olarak soykırım, asimilasyon, suni olarak Gürcü nüfusunun arttırımı ve Gürcüleştirme politikasını başlatıldı.

Gürcü-Abhaz savaşı
Gürcistan’da 1989’da Ziviad Gamsakhurdiya’nın yönetime gelmesi ve Abhazya’nın Gürcü toprağı olduğunu ilan etmesi, ilişkileri iyice gerginleştirdi. Tiflis’ten yönlendirilen silahlı Gürcü, Abhazlara saldırdı. Abhazlar bu saldırılarda ciddi kayıplar verdi. 1989 ve 1990’da Gürcistan iktidar organları, 1921 ile 1988 tarihleri arasındaki tüm hukuki kararları yürürlükten kaldırdı. Böylece Gürcistan ile Abhazya ilişkilerini düzenleyen hukuki kararlar da geçersiz sayıldı. Bunun üzerine Abhazya Yönetimi, Gürcistan’a çağrı yaparak yeni dönemde Gürcistan-Abhazya ilişkilerinin nasıl olacağının görüşülmesini istedi. Çağrıların yanıtsız kalması üzerine Abhazya Parlamentosu, 25 Ağustos 1990’da egemenlik deklarasyonunu yayınladı. 1992’de Gürcistan silahlı birlikleri Abhazya’ya saldırdı. Abhazlar direniş gösterdi. Bir yılı aşkın devam eden savaşta Abhazya’ya Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri ve Türkiye’den büyük destek geldi. Bugüne kadar Gürcistan-Abhazya arasındaki anlaşmazlığın siyasi çözümü konusunda tarafların uzlaşabileceği bir sonuç alınamadı. Abhazya, 1997’de sunduğu federatif çözüm önerisinin yanıtsız bırakılması üzerine bağımsızlığına yöneldi. 3 Ekim 1999’da Abhazya’da yapılan referandumda halkın yüzde 98’i bağımsızlıktan yana oy kullandı.

Yeryüzü cenneti Abhazya...

Coğrafi Konumu:
Batıda Psou Nehri, (R.F. Krasnodar Eyaleti), Doğuda İngur Nehri (Gürcistan), Kuzeyde Kafkas Dağları (Karaçay- Çerkesk Cumhuriyeti), Güneyde Karadeniz ile sınırlıdır.

Yüzölçümü:
8 bin 600 kilometrekare

Nüfusu:
1992’deki savaş öncesinde 550 bin, savaş sonrasında ise 350 bin.

Etnik Bileşim:
Abhaz, Gürcü, Rus, Megrel, Ermeni, Türk, Musevi, Svan

Resmi Dil:
Abhazca, Rusça

Başlıca Kentleri:
Suhum(Başkent), Gagra, Gudauta, Oçamçira, Tkvarçal, Gal

Büyük sürgün...
1859 yılından itibaren başlayan anavatanından ayrılmalar, 21 Mayıs 1864’den sonra daha da şiddetlendi. 1860 yılında 4 milyon olan Kafkaslı nüfusu, 1897’de 1 milyon 660 bine düştü. Adıge-Abaza-Ubıh grubundan oluşan Kuzeybatı Kafkasyalılar yüzde 85’ler düzeyinde; Oset, Çeçen ve Dağıstanlı yüzde 10-15’ler düzeyinde anavatanlarından sürüldüler. İşte bu nedenle, 21 Mayıs günü Çerkeslerin yas günüdür.

21 MAYIS ANDI
Biz, insanlık tarihinin en acımasız sürgün ve soykırımını yaşamış Çerkesler olarak...
nerede yaşıyor olursak olalım yaşadığımız soykırımı unutmayacağımıza, gelecek nesillere de
unutturmayacağımıza...
her türlü baskıya asimilasyona karşı koyarak var olacağımıza...
21 Mayıs’ı ulusal-kültürel dirilişimizin günü yapacağımıza...
yaşadığımız tüm ülkelerde anavatanımız Kafkasya’da ve tüm dünyada barışı savunacağımıza...
Atalarımızın manevi huzurunda and içeriz...

Sonraki Yazı: Diasporanın haykırışı
Tercüman Gazetesi 15-04-2008

 

PKK ağzıyla konuşanlar var

“Ergenekon’un içinde Çerkesler var” iddiasına tepki veren Kafkasya Uzmanı Hasan Kanbolat, Türkiye’de bazı çevrelerin terör örgütü PKK’yı korumak adına Kafkasya kökenlileri hedef haline getirmeye çalıştıklarını söyledi.

SON günlerde bazı gazetecilerin ortaya attığı, Ergenekon’un içinde Çerkes ve Abhaz kökenlilerin yoğunlukta olduğu yönündeki iddialar büyük tepki topladı. Kafkasya Uzmanı Hasan Kanbolat, “Bazı çevreler, Türk milliyetçiliğine hedef olarak PKK terör örgütünü değil, Kafkasya kökenlileri göstermek arzusunda” diyerek basında yer alan iddiaların masumane olmadığını savundu. Çerkesler başta olmak üzere Kafkasya kökenlilerin hedef gösterildiğini belirten Kanbolat, Türkiye üzerinde oynanan yeni oyunlara dikkat çekti. Kanbolat, “Bazı gazetecilerin demeçlerini, Kafkasya kökenli Türk vatandaşlarını hedef haline getirmenin bir parçası olarak değerlendiriyorum. Bu yönde verilen röportajın da tesadüfü olmadığını düşünüyorum. Türkiye üzerinde yeni bir oyun oynanıyor ve bazıları bu oyuna alet oluyor. Dikkatli ve uyanık olmak lazım” dedi.

Çerkezler asli unsurdur

Kanbolat, Türkiye’nin kuruluşunda Balkan göçmenleriyle Kafkasya göçmenlerinin ağırlıklarının ve emeklerinin büyük olduğunu belirtirken, “Bu unsurlar Türkiye Cumhuriyeti’nin ana betonunu oluşturuyorlar. Amaç, bu betonu parçalayarak Türkiye Cumhuriyeti’nin parçalanmasını sağlayabilmektir. Bunun için Kafkasya kökenliler hedef haline getiriliyor. Kafkasya kökenlilerden sonra sırada Balkan kökenliler var” iddiasında bulundu. Kanbolat, gazetecilerin Çerkesleri hedef gösteren demeçlerini, Türkiye’yi bölmeye yönelik bir politikanın kilometre taşı olarak değerlendirdi. Çerkesleri hedef gösteren yayınları terör örgütü PKK’nın yayın organlarında da görmenin mümkün olduğunu aktaran Kanbolat, şunları söyledi:

“PKK terör örgütü, kendisini Türk milliyetçiliğinin hedefinden çıkartıp, Kuzey Kafkasyalıları hedef yapmak istiyor.

“İç savaş isteyenler var!”

Gazetelerde yer alan bu yöndeki yayınları, böyle bir arayışın sonucu olarak değerlendiriyorum. Türkiye’de bazı grupların bu yönde stratejisi var. Bir taşla bir kaç kuş vurmak istiyorlar. Hem PKK’nın zarar görmesi önlenecek, hem de Türkiye’nin ana betonunu oluşturan Balkan ve Kafkasya unsuru bertaraf edilecek. Böylece de Türkiye’nin parçalanma süreci başlayacak. Bu, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı oynanan yeni bir oyundur. Bu oyunun farkında olan da var olmayan da var. Önemli olan böyle bir oyunun oynandığını görmek, bu oyuna karşı ne yapmamız gerektiğini düşünmek. Bu oyunun hedefi Kafkasya kökenliler değil, Türkiye Cumhuriyeti’dir. Türkiye’yi iç savaşa ve parçalanmaya götürmeye çalışıyorlar.”

Gürcistan NATO üyesi olursa

Gürcistan’ın NATO üyeliğini de değerlendiren Kafkasya Uzmanı Hasan Kanbolat, bunun önündeki en büyük engel olarak, fiilen Gürcistan’dan bağımsız olan Abhazya ve Güney Osetya’yı gösterdi. “Bükreş Zirvesi’nde Gürcistan için NATO’nun kapılarının aralanmayarak ertelenmesi Rusya Federasyonu’nun Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlık kararlarını şimdilik tanımamasını sağlamıştır” diyen Kanbolat, şöyle konuştu:

“NATO ülkeleri devlet ve hükümet başkanları, 2-4 Nisan 2008 tarihleri arasında NATO Bükreş Zirvesi için bir araya geldi. Bükreş Zirvesi’nde Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’nun kapılarını aralayan MAP’e (Üyelik Eylem Planı) dahil edilmesi bekleniyordu. Böylece NATO, Bükreş Zirvesi’nde Güney Kafkasya’yı da kapsayacak şekilde doğuya doğru genişlemeye devam etmek istiyordu. Ancak, Almanya ile Fransa’nın karşı çıkmaları ve süreci erken bulmaları, Moskova’nın NATO’nun doğuya doğru genişlemesinden kaygı duyması Ukrayna ve Gürcistan’ın MAP’e dahil edilmesini şimdilik önledi. George Bush’un kendi ifadesiyle ‘özgürlük çemberi’nin, Ukrayna ile Gürcistan’ın da aralarında bulunduğu yeni NATO üyelerini kapsayacak şekilde genişlemesi gerçekleşmedi. İttifakın bu konuda karar alması için oy birliği gerektiğinden, Ukrayna ve Gürcistan’ın bu aşamada MAP’e dahil edilmeleri zaten zor görünüyordu. Böylece NATO, Avrupa’nın doğusunda sınırlı genişleyecek. Karadeniz’e ve Kafkasya’ya doğru genişleme stratejisi ise bir başka bahara kaldı. Gürcistan için NATO’nun kapıları açılırsa Rusya Federasyonu’nun Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlık kararlarını tanıma olasılığı artabilir. Bu durum, Gürcistan’ı sıcak çatışmaya çekebilir.”

Eskişehirli gençler, savaşa gitti

Büyük Çerkes sürgününden sonra bir grup Kuzey Kafkasyalı da Eskişehir yöresine yerleşti. Osmanlı’nın son dönemleri ve Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Çanakkale’de Yemen’de Trablusgarp’ta ve Balkanlar’da şehit veren Çerkesler, özelikle Kurtuluş Savaşı’nın örgütlenmesi ve daha sonraki dönemde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında aktif görevler üstlendi.

En tehlikeli yerler

1990’larda SSCB’nin yıkılmasından sonra Kafkasya’daki siyasi gelişmeler, Türkiye’deki bütün Çerkeslerin olduğu gibi Eskişehir Çerkeslerinin de dikkatini senelerdir irtibat kuramadıkları anavatanlarına ve akrabalarına çekti.

Eskişehir Kuzey Kafkas Kültür ve Dayanışma Derneği Abhazya topraklarını Gürcistan birliklerinin işgal etmesi üzerine Türkiye Kafkas diasproasının yaşadığı diğer bölge ve illerle iletişime geçti ve Kafkasya’daki kardeşlerinin yanında olduğunu gösterdi. Eskişehir Kuzey Kafkas Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Muharrem Tambova, bu dönemde Abhazya’daki kardeşlerinin yardımına koşan diaspora gönüllülerinin içinde yerlerini alan Eskişehirli gençlerin, savaş esnasında diğer arkadaşlarıyla birlikte en tehlikeli bölgelerde gönüllü olarak görev yaptıklarını söyledi.

Barış istiyoruz

“Abhazya savaşının ardından kanuni hakkı olan bağımsızlığını ilan eden Çeçen İçkerya Cumhuriyeti’ne karşı Rusya’nın başlattığı savaş Eskişehirli Çerkeslerin anavatanları için tekrar birlik olmalarını sağlamıştır” diyen Tambova, “250 bin masum Çeçen’in Rusya tarafından katledilmesine yaklaşık 400 bin Çeçen’in vatanlarından uzaklarda mülteci konumuna düşmesine sebeb olan Rus mezalimi ne yazık ki günümüzde de devam etmektedir” şeklinde konuştu. Tambova şunları söyledi:

“Özellikle SSCB’nin yıkılmasından sonra Kafkasya’daki hemşehrileriyle kucaklaşma imkanı bulan Eskişehir Çerkesleri, tüm Türkiye Kafkas diasporasında olduğu gibi anavatanlarının barış ve huzur içerisinde olmasını dilemektedir. Ancak tarih boyunca hiç kimsenin toprağında gözü olmayan Kafkasyalıların kaderi emperyal güçlerin saldrılarıyla kabusa dönüşmüştür. Çeçenistan işgalinden kaçarak Türkiye’ye sığınan ve sayıları 2 bini geçmeyen Çeçen kardeşimize halen mülteci statüsü dahi verilmemiş olması, Abhazya’nın bağımsızlık talebinin görmezden gelinmesi Çerkesleri derinden yaralamaktadır.”

Sonraki Yazı: Kafkasya’dan Türkiye’ye bakış
Tercüman Gazetesi 16.04.2008

 

Gürcistan’ın NATO üyeliği tanınmanın önünü açar...

Gürcistan NATO’ya girse de girmese de komşumuz olarak kalacak. Gürcü politikacılar, NATO’ya girmeleri durumunda, Abhazya’yı alacaklarını ileri sürüyor...

ABHAZYA Parlamentosu’ndan bir heyet, Abhazya’nın bağımsızlığının Birleşmiş Milletler ve dünya devletleri tarafından tanınması çalışmaları çerçevesinde Türkiye’ye geldi. Abhazya Parlamentosu eski Başkanı Sokrat Cincolia, Abhazya Parlamentosu Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Guram Gumba ve Abhazya Ekonomik İlişkiler Komisyonu Başkan Yardımcısı Talih Özcan’dan oluşan heyet, sivil toplum kuruluşları, kanaat önderleri ve Abhaz-Kafkas diasporası ile çeşitli temaslarda bulundu. Gürcistan’ın NATO üyeliğinden Rusya’nın tutumuna, dönüş teorisinden KKTC ile ilişkilere kadar birçok konuda Tercüman’a değerlendirmelerde bulunan Abhazya heyeti, Türkiye’den destek talep etti.

2014 Soçi Kış Olimpiyatları bir şans

· Türkiye’den beklentileriniz nelerdir?

Türkiye bizim komşumuz. Bizim canlarımız burada yaşıyor. Bugün Türkiye’de yaşayan Abhazların kökeni Abhazya’dır. Onlar savaş zamanında bizlere yardımcı oldular, gelip savaştılar. Türkiye’ye gelme nedenimiz, burada yaşayan insanlarımıza en taze bilgileri vermektir. Abhazya’dan gelen insanların buradaki insanlarla temas etmesinde her zaman yarar vardır. Dünyanın çeşitli yerlerinden insanlar, gazeteciler Abhazya’ya gelip bilgi alıyor ama Türkiye’den kimse gelmiyor. Biz, Türkiye kamuoyunu da bilgilendirmek istiyoruz. Bağımsızlıkla ilgili haklılığımızı ve tanınmayla ilgili her türlü talebimizi anlatmaya çalışıyoruz.

· Büyük sürgün sonrasında çok sayıda insan vatanından uzaklaştırıldı. Bugün bazı kesimler dönüş teorisinden söz ediyor. Dönüş teorisyenlerinin görüşlerine katılıyor musunuz?

Abhazya, diasporada yaşayan insanlarımızın evleridir. Evlerine dönmek isteyenlere kapımız sonuna kadar açıktır. Her bir Abhaz’ın, nerede yaşıyorsa yaşasın geri dönmeye hakkı vardır.

· 2014 yılında yanı başınızdaki Soçi’de Kış Olimpiyatları düzenlenecek. Olimpiyatların Soçi’de yapılması Abhazya’yı nasıl etkileyecek?
Olimpiyat organizasyonunda Abhazya’dan ne bekleniyorsa biz yapmaya hazırız. Olimpiyatlar ekonomik anlamda Abhazya’ya fayda sağlayacaktır. Olimpiyatların Soçi’de yapılacak olması, Abhazya’nın korku ve kargaşanın hakim olduğu yönündeki iddiaları da çürütüyor.

“KKTC’de ofis açılacak”

· Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile ilişkileriniz nasıl?
KKTC ile benzer sorunlarımız, problemlerimiz var. İki halk da birbirine benziyor. Ortak hareket etmek için nelerin yapılabileceği üzerinde duruyoruz. Dışişleri Bakan Yardımcısı KKTC’ye gidip geliyor. Bazı formüller var ve onlar üzerinde çalışıyoruz. KKTC’de bir ofis kurmak gibi planlarımız var. Şimdilik sadece karşılıklı görüşmeler yapılıyor.

· Kosova’nın bağımsızlığını ilan etmesinin ardından yeni bir sürece girildi. Kosova’nın bağımsızlığının Abhazya’ya örnek teşkil ettiğini düşünüyor musunuz?
Yapılan yorumlar Kosova ve Abhazya’nın durumlarının birbirine benzediği yönünde. Benzeyen yönlerimiz de var benzemeyen yönlerimiz de... Abhazya’nın çok eski bir tarihi var. Abhazya geçmişten beri ayrı bir devlettir. Biz o şekilde bakıyoruz.

· Peki Rusya’nın bu süreçteki tutumunu nasıl yorumluyorsunuz?
Rusya henüz bize olumlu ya da olumsuz bir cevap vermiş değil. Bu konudaki yaklaşımları olumlu ve samimi... Ne kadar samimi olduklarını ise zaman gösterecek. Abhaz Parlamentosu Kosova’nın bağımsızlığının kabul edilmesinden sonra çok daha çok çalışmaya başladı. 7 Mart tarihinde bağımsızlık bildirisi yayınladı. Rusya Parlamentosu Abhazya’nın bağımsızlığının kabulü yönünde görüş bildirdi.

Gürcistan’ın NATO üyeliği lehimize...

· Gürcistan’ın NATO üyeliği Bükreş Zirvesi’nde gerçekleşmedi. Gürcistan’ın NATO’ya üye olması Abhazya’nın tanınma çabalarını nasıl etkiler?
Geçmişte, Gürcistan ile Abhazya arasında savaş yaşandı. Bu savaşın etkileri hâlâ devam ediyor. Onların NATO’ya girip girmemesi bizi çok fazla ilgilendirmiyor. Geçici olarak NATO üyelikleri durduruldu ama sonuçta bir şekilde NATO’ya gireceklerdir. Gürcistan NATO’ya girse de girmese de bizim komşumuz olarak kalacaktır. Gürcü politikacılar, NATO’ya girmeleri durumunda Abhazya’yı alacaklarını ileri sürüyor. Gürcistan bundan önce Rusya’yı yanına alarak bir takım girişimlerde bulunmuştu, şimdi de NATO’yu arkalarına alarak Abhazya’ya baskıyı artırmayı, saldırı yapmayı hedefliyor. Abhazya üzerindeki emellerini NATO desteği ile gerçekleştirmek istiyorlar. Gürcistan’ın komşusu olan Abhazya ile sorunları var. NATO’ya girecek bir ülkenin komşularıyla problemi olmamalıdır. Bunu, Almanya Başbakanı Angela Merkel de söylüyor. Aynı şekilde Rusya’da Gürcistan’ın NATO’ya girmesini istemiyor; çünkü kendi aralarında bir çekişme var.

· Yaşanan bu süreç Abhazya’nın dünya devletleri tarafından, en azından Rusya tarafından tanınmasını kolaylaştırmaz mı?
Gürcistan NATO’ya girerse Abhazya’nın lehine her şey olur. Abhazya’da yaşayan aşağı yukarı herkesin aynı zamanda Rus pasaportu var. Rusya bundan dolayı Abhazya’da yaşayan herkesin can ve mal güvenliğini koruyacak, toprak bütünlüğü mücadelesinde yanlarında olacaktır. Gürcistan’ın nereye üye olduğu Abhazya’yı çok da ilgilendirmez. Çünkü Abhazya onlarla beraber yürümeyecektir. Abhazya bağımsızdır ve öyle de kalacaktır.

Abhazya’nın bağımsızlığı başkalarının elinde değil

· Abhazya’nın bir “B Planı” var mı?
Uluslararası hangi gelişmeler olursa olsun biz bağımsızlık yolunda mücadelemize sonuna kadar devam edeceğiz. Rusya’nın veya başka bir ülkenin tutumuna karşı bizlerin B,C ve D planları hazır. Bağımsızlığımız bir yere veya birilerinin atacağı adımlara bağlı değil. Biz bu yolda yapılması gereken her şeyi yapacağız. Gürcistan’dan ayrıldığımızı çok defa ilan ettik. Gürcistan, hiçbir zaman bağımsız olamazsınız diyordu. Gürcistan SSCB’den ayrıldı, biz de Gürcistan’dan ayrıldık. Bugün itibariyle onlar ayrı, biz ayrı bir devletiz. Abhaz-Gürcü savaşının gerekçesi de budur. “Gürcistan galip gelir” diyorlardı ama görüldüğü gibi hem yasal yönden hem de savaş yönünden biz galip geldik. Bize, “devlet kuramaz, içerde biterler” diyorlardı. Halbuki biz tam bir devlet olduk. Bir devletin oluşmasında gerekli olan tüm unsurlara sahibiz. Bugün eskisinden çok daha güçlüyüz. Şimdi kimse bize bir şey yapamaz.

· Batı ülkeleriyle ilişkileriniz hangi boyutta?
Almanya’da, Fransa’da ve birçok Avrupa ülkesinde insanlarımız yaşıyor. Bizim insanlarımız dünyanın her yerinde Abhazya için çalışıyor. Herkes elinden geleni yaparak Abhazya’ya katkı sağlamaya çalışıyor.

Sonraki Yazı: İstanbul’daki Abhazya’lılar acılarını anlatıyor...
Tercüman Gazetesi 17.04.2008

 

Türkiye bizim de vatanımız
Atatürk ve silah arkadaşları ile omuz omuza çarpışan Abhazalar, kendilerine kucak açan Türkiye için her zaman göreve hazır olduklarını söylüyorlar...
Rusya’nın Osmanlı İmparatorluğu ile karşı karşıya geldiği Kırım Savaşı’nı kaybetmesinden en çok zararı kuşkusuz Çerkesler gördüler. Onlarca yıl Osmanlı yönetiminde yaşayan Çerkesler, ve dizimizin şu anki konusu olan Abhazalar, Ruslar’ın bitmek bilmeyen hırsları karşısında bir anda ne yapacağın bilemeyen, çaresiz insanlar olarak ortada kaldılar. Rusya’nın bu yayılımcı politikası Abhazaları evlerinden, yurtlarından etti. Tabi ki burada en net ve güvenli adres ise Osmanlığı İmparatorluğu’nun kurulduğu topraklar olan Anadolu’ydu. 19. Yüzyıl’da, özellikle de 1864 yılında başlayan Büyük Çerkes Göçleri ile tahmini rakamlara göre 1 milyondan fazla Çerkes, Anadolu’yu kaçtı. Türkiye’ye yönelik göçler, küçük gruplar halinde yapılırken, Çerkesler, Trabzon’dan Düzce’ye; İstanbul’dan Diyarbakır’a kadar Anadolu’nun dört bir tarafına yerleştiler ve artık içimizden biri oldular. Çerkesler Anadolu’yu öyle benimsedi ki, İstiklal Savaşı sırasında kurulan ve görevi üzerindeki bombalar ile düşmanın üzerine koşarak kendisini feda edip düşmanı yok etmek olan fedailer grubuna gönülle seçilenler arasında Çerkesler’in sayıca fazlalığı dikkat çekiyor.

Biz kardeşiz
Kafkasya-Abhazya Dayanışma Komitesi yöneticilerinden İhman Kıymet’e göre, Çerkesler’in kendilerine kucak açan Anadolu’da sergiledikleri fedakarlığın, “Kardeşin kardeş için canını vermesinden” hiçbir farkı yok. Çerkesler’in halen avukatlıktan gazeteciliğe; doktorluktan subaylığa kadar tüm mesleklerde çalıştıklarını belirten Kıymet, “Ama sokakta bir insanın Abhaza olduğunu anlayamazsınız. Çünkü toplum içinde iken Abhazaca’yı kullanmayız. Kesinlikle Türkçe konuşuruz. Bizim Abhaza olduğumuzu anlamanız mümkün olmazı” dedi.

Türkiye’den şehidimiz var
Abhazya’nın bağımsızlığını ilan ettikten sonra, daha önce bağlı bulunduğu Gürcistan ile derin sıkıntılar yaşamaya başladığına dikkat çeken Kıymet, “Gürcüler’e karşı bağımsızlık savaşımıza, inanır mısınız, kazma ve kürekle başladık. Daha sonra çığ gibi büyüdük. Türkiye’den bile birçok Abhaza’nın yanısıra Türk kardeşlerimiz bile gönüllü olarak savaşa katıldılar. Onlarca şehidimiz bile var” diye konuştu. Abhazya’nın gözünde Türkiye’nin ağabey pozisyonunda bir ülke olduğunu belirten Kıymet, “Biz asla, ‘Sizin için şöyle yaptık, böyle yaptık’ demiyoruz. Sadece Türkiye’nin, kardeş ülke Abhazya’yı tanımasını istiyoruz” dedi.

“Yaşasın Türkiye, yaşasın Abhazya”
Abhazya-Gürcistan savaşı sırasında bölgede görev yapan, Abhazalar’a karşı uygulanan aşırı şiddete gözleriyle tanık olun, kendisine de işkence yapılan Abhaza Gazeteci Vilademir Ayüzba ise Abhazya Devlet Başkanı Sergey Bagapş’ın 17-24 Ekim 2008 tarihleri arasında yapmayı planladığı, fakat ertelenen Türkiye gezisinin hayal kırıklığı yarattığını söyledi. Bu ziyareti Gürcü lobisinin engellediğini belirten Ayuzba, “Herşeye rağmen Türkiye bizi mutlaka tanıyacak. Yaşasın Türkiye, yaşasın Abhazya” dedi.

Dişli’den, “Söz”ü bekliyorlar
Bu arada sözü alan komite yöneticisi İlhan Kıymet, ziyaretin ertelenmesiyle ilgili olarak, bir etkinliklerine katılan AKP Sakarya Milletvekili Şaban Dişli’nin, “Terslikler oldu. Bu ziyaret “engellendi değil de ertelendi” derseniz, memnun olurum. Duyulan rahatsızlığı başta Cumhurbaşkanı olmak üzere bütün yetkililere ileteceğim. Konunun takipçisi olacağıma söz veriyorum” şeklindeki konuşmasını hatırlattı.

Gürcü askerleri ticareti engelliyor
Türk şirketlerinin Abhazya’da giderek artan faaliyetlerinin, Gürcistan’da rahatsızlık yarattığını belirten Gazeteci Ayüzba, “Bu rahatsızlık, Gürcistan medyasına yansıyor. Abhazya’daki lokantaların yüzde 40’ını Türkler işletiyor. Gürcü basına göre, Türk kargo gemileri, yasa dışı bir biçimde Abazya’ya giriyorlar. Türk gemilerin, kereste, metaller ve narenjiye taşıdıklarını, Türkiye’den Abhazya’dan en çok Marlboro ve Viceroy sigaraları kaçak olarak sokulduğunu yazıyorlar. Gazeteler, ‘Türk işadamları, Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü göz ardı ediyor ve Abhazya’da yasa dışı ticari faaliyetlerde bulunuyor’ diye yazıyorlar” dedi. Gürcü sahil güvenlik botlarının 1997 yılından bu yana Türk gemilerini bloke etmeye çalıştıklarına da dikkat çeken Ayüzba, ancak bu önlemlerin büyük ölçüde yetersiz olduğunu söyledi.

Dedelerim Osmanlı için şehit düştü
Sohbetimize katılan Hakkı Özdemir ise, dedesinin 4 kardeş olduğunu ve Abhazya’dan göç ettiklerini anlatıyor. Dedelerinin Osmanlı İmparatorluğu’nu toprak bütünlüğü için şehit olduğunu belirten Özdemir, şunları anlattı: “Dedelerimin ikisi bir daha dönmüyor. Şam’da 15 yıl askerlik yapıyorlar. Gazi olan dedelerim, savaş bitince Düzce’ye kadar yürüyerek geliyorlar”

Ruslar’ın tanıması da önemli
Yıllarca SEKA’da çalıştıktan sonra emekli olan Kadir Ural ise, bağımsız Abhazya’yı Ruslar’ın da tanımasının çok önemli olduğunu dile getiriyor. Rusya’nın Abhazya’nı tanıma ihtimalinin oldukça yüksek olduğunu belirten Ural, bu ülkenin halen Abazya’nın bağımsızlığını tanımadğını, ancak bölgeye siyasi ve ekonomik destek verdiğini söyledi.

Çerkesler bu yazarı okuyor
Sohbetimize katılan isimlerden birisi ise Tarihçi, Araştırmacı Yazar ve Şair Zafer Süren. Abhazalar’ın yaşadığı sıkıntıları, sürgünleri ve acıları cümlelere döken Süren, “Yaşananlar binlerce kitapla bile anlatılamayacak çok” diyor. Çerkesler şu an Süren’in, “Tam’a Bahar Gelmeyecek” adlı şiir kitabını okuyorlar. Kitabın arka kapak yazısı, aslında bütün Abhazalar’ın düşüncesini anlatıyor: “Bu, gerçek ve acımasız bir savaştı. Yüzlerce Çerkes köyü ateşe verilmişti, onların ekinleri ve bahçeleri imha edilerek atlara çiğnetiliyor, harabeye çevriliyordu. Teslim olup boyun eğenler ise ovalara sürgün edilerek özel pristavların emrine veriliyordu. Bir kısım ise Osmanlı topraklarına göçürülmek üzere deniz kıyısına gönderiliyordu’

Kitaptan bir şiir
Ölüm var önümüzde
Ne varsa miras kalıp gelen gerilerden.
Adımız kuma yazılıp silinmesin
Güneşe yazalım
Her gün yeniden doğalım.
Bir halk isek biz de
Geleceğe miras kalalım.

Sonraki Yazı: Çerkezler ne yiyorlar, kültürleri nasıl?
Tercüman Gazetesi 18.04.2008

 

Abhazalar’ın en sevdiği yemek kesinlikle Haluj. Mantıya benzeyen bu yemeği tadabilmek için özel geceler bile düzenleniyor

Haluj´suz asla olmaz
ABHAZALARI anlattığımız, “Çerkesler” yazı dizisinin bu bölümü ağzınızı sulandıracak. Onlarca acıya maruz kalarak, evlerinden, yurtlarından olan Abhazalar, bu kadar sıkıntıya rağmen kültürlerinden asla vazgeçmemişler. Türkiye’ye göç eden Abhazalar da hem dillerini hem folklorlerini özenle koruyorlar. Abhazalar’a , “Çerkez yemekleri” dediğiniz anda gözleri parlıyor. Çünkü onbinlerce Abhaz’ın sık sık biraraya gelmesinin bahanesi aslında yemekleri. Birçok milletette olduğu gibi, Abhazalar’ın da kendine özel bir yemek zevki var. Abhaza yemekleri dendiği anda ise akla ilk gelen Haluj. Haluj mantıya benzeyen yapısı ve içine katılan özel otu ile adeta bir tat abidesi. Abhazalar için Haluj o kadar önemli ki, yoğun işlerinin arasında bile haftada en az iki, üç kere bu yemek için vakit ayırıyorlar ve mutlaka Haluj Gecesi düzenliyorlar. Şu aralar ise Kadıköy’de Balık Pazarı’nün üst sokağında açılan ve adını Abhazya’daki Ritza Gölü’nden alan Ritza Restaurant Abhazalar arasında çok meşhur. Abhazalar’ın en çok sevdiği bir diğer yemek ise Şipsi, yani bildiğimiz Çerkes Tavuğu. Diğer yemeklerinden bazıları ise şöyle: Stir (Çorba), Leğejağ (Kuru et), ekmek (pasta),

Sofra, nezaket imtihanı
Araştırmacı-Yazar Hulusi Üstün göre, sofra, Çerkesler’de insanların nezaket imtihanından geçtiği bir yer olarak kabul ediliyor. Yemeği ağır yemek, lokmaları orta büyüklükte bulundurmak, kibarca almak, başı sofra üzerine çok eğmemek, lokma ağza yanaşmadan ağzı açmamak, bir lokmayı çiğneyip mideye indirmeden diğer lokmayı almamak, sofra üzerine aksırmamak, ekmek ve börek gibi şeyleri ısırmamak, lokmayı el ile koparmak, az yemek, fakat kibarlık edeceğim diye aç kalmamak gibi özellikler Abhazalar’ın sofradaki karakterlerini yansıtıyor. Abhazalar’ın bir önemli özelliği ise, eğer evlerine bir misafir gelmişse yemeğe başlamadan önce ev sahibi olarak mutlaka güzel bir konuşma yaparak konuklara iltifat etmek. Aynı şekilde yemekten sonra da misafir bir teşekkür konuşması yapıyor.

Dans hayatı anlatıyor
Hulusi Üstün, dünya kültür haritasında büyük özgünlük sergileyen Kuzey Kafkasya’da halk danslarının da gerek ritim, gerek müzik, gerek figür olarak farklı etnik grupların karakterlerini, geçmişlerini, ve sosyal dinamiklerini yansıttığını söyledi. Kafkasya’da dansın, hem duyguların, hem beşeri ilişkilerin ifadesi olarak neşede, hüzünde, barışta, savaşta insanların yaşam karşısındaki duruşunun önemli bir ifadesi olduğunu belirten Üstün, “Yaşanılan sürgün ve soykırımlara rağmen bölge halkının dipdiri bir şekilde varlığını sürdürmesinin önemli dinamiklerinden birisi de danstır. Dünyanın her yanına dağıtılmış sürgün nesiller hala yaşadıkları her yerde aynı müzik eşliğinde aynı dansları yaparak kültürel kimliklerini yaşatmaktadır. Bir Ürdünlü Çerkesin, bir Kosovalı Çerkes ile, bir Türkiyeli ile birlikte dans edebilmesi ulusal kültürün tarih boyunca hiçbir sürgün halkın beceremediği kadar korunduğunu göstermesi açısından enteresandır” diye konuştu. Abhaz dansının özgün Kafkas motifleriyle Karadeniz figürlerinin belirgin olduğu danslardan olduğunu belirten Abhaz, bunun da Apsuwa adıyla anıldığını söyledi. Üstün şunları anlattı: “Bölgenin her yerinde olduğu gibi bir kadın bir erkek olarak oynanır. Kadın ve erkek aynı ayak figürlerini aynı hız ve ritimle yapar. Çiftlerin uyumu son derece önemlidir. Danslar, bir buçuk vuruşluk tempoyla (kalp ritmi) yapılır. Diğer gençler tahtalara vurup vokal yaparak müziğe eşlik ederler. Oyunlar ya Atgara (düğün) adı verilen büyük eğlencelerde ya da Açare adı verilen küçük eğlentilerde sergilenir. Türkiye’de Adapazarı, Düzce, Eskişehir çevresinde yaygındır.

Gürcü birlikleri Yukarı Kodori’den çekilsin
GÜRCİSTAN’DAN bağımsızlığını ilan eden Abhazya’nın lideri Sergey Bağapş, Yukarı Kodori bölgesinden Gürcü askeri birliklerinin çekilmesini istedi.
Bağapş, Sohum’da BM gözlemcileriyle görüşmesinde yaptığı açıklamada, Tiflis’in Abhaz toprakları içinde kalan ancak Gürcistan’ın denetiminde olan Yukarı Kodori’ye ve Abhaz sınırlarına askeri birliklerini yerleştirdiğini belirterek, “Bu, birlikler kısa sürede geri çekilmezse biz de buna karşılık gerekli önlemimizi alacağız” dedi.
Abhazya’nın BM kararlarına uygun hareket ettiğini söyleyen Bağapş, Yukarı Kodori’deki Gürcü birliklerinin geri çekilmesi konusunda BM’nin de gerekli adımları atmasını istediklerini ifade etti. Açıklamasında ayrıca Bağapş, “Gürcistan-Abhazya sınırındaki İnguri köprüsüne Gürcü askeri birliğinin hangi amaçla getirildiğini bilmek istediklerini belirterek, bu konunun bir an önce açıklığa kavuşmaması halinde Abhaz güçlerinin de Gali ve Kodori yönünde hareket edeceğini” kaydetti.

Sonraki Yazı: Güney Osetyalılar anlatıyor
Tercüman Gazetesi 19.04.2008

 

Osetler bağımsızlık mücadelesi veriyor

Tarihi köklerinin bir hayli geçmişe dayandığını belirten Alan Vakfı Başkanı Yıldırım, "Kral Arthur'un bile Oset olduğu iddia edilir. Bağımsızlık mücadelesinden hiç yılmadık" diye konuştu

ÇERKESLERİN önemli bir bölümünü oluşturan Osetler, yıllardır bağımsızlık mücadelesi veriyor. Güney Osetya-Gürcistan arasındaki çatışmada ise şu an dingin gibi görünse de soğuk olarak nitelendirilebilecek önemli esintiler var. 10 Kasım 1989'da Güney Osetya Özerk Bölgesi Halk Temsilciler Meclisi, bölgesel özerkliğin "Özerk Cumhuriyete" çevrilmesi talebiyle Gürcistan SSC Yüksek Sovyeti'ne başvurdu. Ancak başvuru, 16 Kasım 1989'da reddedildi. 23 Kasım 1989'da aşırı milliyetçi güçler, Güney Osetya'nın başkenti Tsihinvali'ye saldırıp kuşatma altına aldılar. 1990 Eylül'ünde Güney Osetya Demokratik Sovyet Cumhuriyeti ilan edildi. 20 Kasım 1990'da bağımsızlığını ilan eden Gürcistan, Güney Osetya Cumhuriyeti'nin özerkliğini kaldırdı ve bölgeyi Tiflis yönetimine bağladığını açıkladı. Ocak 1991'de Gamsahurdiye yanlısı Gürcü milisler, Tsihinval'i işgal ederek silahlı saldırı başlattı. Tsihihvali ve çevre köylerindeki Gürcüler, yaşadıkları yerleri terk ederek kaçtılar. İşgal ve saldırılar sürerken Güney Osetya Temsilciler Meclisi, 4 Mayıs 1991'de toplanarak Gürcistan'dan ayrıldığını ilan ederek Rusya Federasyonu sınırları içinde kalan Kuzey Osetya ile birleşmek istediğini duyurdu.

Enkaz Oset köyleri

6 Ocak 1992'de Gürcistan'da askeri darbe sonucunda işbaşına gelen yeni yönetim, Güney Osetya'ya ağır silahlarla saldırarak birçok Oset köyünü enkaz haline getirdi. 1991 yılında kurulan Rusya Federasyonu, Güney Osetya'nın Rusya'ya katılma taleplerini reddetti ancak birliklerini, Kuzey Osetya sınırına yığdı. 1992 Haziran ayında savaş helikopterleri ve tanklarla birlikte Gürcü Ulusal Muhafız birliklerine karşı Tsihinvali civarında savaşa girdiler. Gürcistan Cumhurbaşkanı Şevernadze, bunu Moskova'nın Güney Osetya'yı zorla ilhak etmek iç in emperyalist bir girişim olarak nitelendirdi ve Gürcü Ulusal Muhafız Birlikleri, Güney Osetya'ya karşı ağır bir bombardıman harekatı başlattılar. 2 Haziran 1992'de Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Boris Yeltsin tarafları, Ukrayna'nın Dagomis kentinde görüşmelere davet etti. Burada Rusya, Gürcistan, Kuzey ve Güney Osetya birliklerinin katılımıyla oluşturulacak bir barış gücünün gözetiminde ateşkes antlaşmasına varıldı. Gürcistan-Güney Osetya sınırında ve Tsihinvali çevresinde güvenlik koridoru oluşturuldu. 4 Temmuz 1992'den itibaren bu bölgeye barışgücü konuşlandırıldı. 1992'de Güney Osetya'da yapılan referandumla yüzde 99 oyla bağımsızlık ve Kuzey Osetya ile birleşme kararı alındı.

2 bin insan öldü

Güney Osetya-Gürcistan savaşında taraflardan 2 bine yakın insan öldü, bin civarında insan yaralandı. Gerek Osetler'den gerekse Gürcüler'den onbinlerce kişi, sığınmacı durumuna düştü. Savaşa rağmen anlaşmazlık çözülemedi. Güney Osetya'nın statüsü konusunda çözüm sağlanamadı. Mayıs 1996'da ekonomik ilişkilerin yeniden kurulması ve barış görüşmelerinin yeniden başlatılması için Moskova'da bir memorandum imzalandı. Günümüze kadar yapılan bütün görüşmelerden bir sonuç çıkmadı. Yapılan bütün görüşmelerde Gürcistan tarafı ya görüşmelerden çekiliyor veya kabul edilemeyecek şartlar ileri sürüyor. 12 Kasım 2006 tarihinde ikinci kez yapılan referandumda yine bağımsızlık kararı alındı. Bugün Güney Osetya'nın tıpkı Abhazya gibi de facto durumu devam etmektedir.

Osetler bugün mutlu

İstanbul'da faaliyet gösteren Alan Kültür ve Yardımlaşma Vakfı'nın Başkanı Remzi Yıldırım, bugün Osetlerin bağımsızlık mücadelesi verdiğini ama mutlu yaşadığını belirtti. Oset olmaktan dolayı gurur duyduğunu söyleyen Başkan Yıldırım, 56 yaşında. Aynı zamanda Mali Müşavirlik yapıyor. Soyağacını biliyor. Sık sık köklerinin dayandığı bölgeye gittiğini belirten Yıldırım, Osetlerin kendi içinde denetimli ama modern bir yaşantı sürdürdüğünü vurguladı.

Sonraki Yazı: Vakıf Başkanı Yıldırım'dan Osetler...
Tercüman Gazetesi 20.04.2008

 

Bizde esas olan saygıdır
Alan Vakfı Başkanı Yıldırım, Çerkeslerin bir kolunu oluşturan Osetler’de saygının önemli olduğunu dile getirerek “Aile birliği bizim için çok önemlidir. Bu, kültürümüzün özünü oluşturur” dedi

“ÇERKES Dünyası” başlıklı yazı dizimizin bugünkü bölümünde Çerkeslerin önemli bir bölümünü oluşturan Osetler ile devam ediyoruz. Yakın tarihinde büyük bir bağımsızlık mücadelesi veren Osetler’in asıl bölgesi, Kuzey ve Güney Osetya. Kuzey Osetya, Rusya Federasyonu üyesi ülke. Doğusunda Çeçen-İnguş, batısında Kabardey-Balkar, güneyinde ise Gürcistan’a bağlı olan Güney Osetya bulunuyor. 632 bin nüfuslu Kuzey Osetya’da yaşayanlar, tarih boyunca Ruslar’la hep sıcak ilişki içinde oldular. Tarihte Ruslar önce bu bölgeye yerleşmiş, doğu ve batı Kafkasya’yı birbirinden ayırdıktan sonra ancak işgal edebilmiştir. Osetya eskiden beri diğer Kafkas halklarına soğuk durmakta, Kafkas halklarının geliştirdiği organizasyonlarda hiçbir zaman aktif görevler almamakta.

Son Çeçen-Rus savaşında Osetya’nın başşehri Vladikavkas’ın, Çeçenistan’a yapılan hava akınlarında ve ordu ikmalinde merkez üs konumunda bulunması, Çeçenler’in şimşeklerini Osetler üzerine çekti. Osetler’le İnguşlar arasında meydana gelen yeni bir çatışmada, Çeçenler de Osetler’e karşı savaşa girebilirler. Ayrıca Güney Osetya’nın Kuzey Osetya’yla birleşme çabaları sebebiyle, Gürcistan’la Kuzey Osetya arasında da soğukluk bulunuyor.

Gürcülerle sert çatışmalar

Güney Osetya da Rusya Federasyonu üyesi. Gürcistan’a bağlı özerk bölge konumundaki Güney Osetya’nın 100 bin nüfusunun yüzde 66’sını Osetler oluşturuyor. Bölgede 28 bin Gürcü ve 6 bin de diğer halklardan insanlar yaşıyor. Gürcistan’daki Osetler, 13-14’üncü Yüzyılda Moğol ordularının Kafkasya’yı işgali esnasında Kafkas Dağları’nı aşarak Gürcistan’a gelmişler. Sovyet döneminde de Güney Osetya Cumhuriyeti oluşturulmuştur. Güney Osetya Halk Cephesi, 1989 yılında Gürcistan’dan ayrılıp, Kuzey Osetya ile birleşerek, Birlik Cumhuriyetleri’ne dahil olmak istediklerini açıkladı. Bu Gürcüler’in şiddetli tepkisini çekti. 1989 yılı yazında Osetler’le Gürcüler arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. 1989 Eylül’ünde Gürcü ordusu Osetya’ya girdi. Çatışmalar aralıklı olarak beş ay sürdü. 1990 sonunda Zviad Gamsakhurdia Hükümeti, Güney Osetya’nın özerkliğini kaldırdı.

Dil, kültür için temel şart

Kuşaktan kuşağa anadillerini korumaya çalıştıklarını belirten Alan Kültür ve Yardımlaşma Vakfı Başkanı Remzi Yıldırım, “Ben de çocuklarıma Osetçe’yi öğrettim. Kültürün sürdürülebilmesi için dil önkoşul” diye konuştu. Ailede saygının çok önemli olduğunu söyleyen Yıldırım, “Mesela büyüklerin yanında bacak bacak üstüne atmak, bizde büyük saygısızlık sayılır” diye konuştu. Kültürlerinin dışa açık olduğunu özellikle vurgulayan Başkan Yıldırım, “Bizde evlenme çağına gelmiş bir genç kız, kendi eşini kendisi seçer.” bilgisini verdi. Yıldırım, ayrıca Türkiye’deki ünlü Osetler içinde Ünlü Sinema Oyuncusu Fikret Kuşkan, Mizah Yazarı Kandemir Konduk ve Diyet Uzmanı Dr. Muzaffer Kuşhan olduğunu belirtti.

İşte Ünlü Osetler

TÜRKİYE’DEKİ ünlü Osetler’den biri, Türk sinemasının son yıllardaki en güçlü oyuncularından Fikret Kuşkan. 1965 İstanbul doğumlu oyuncuyu gişe rekorları kıran filmler, “Babam ve Oğlum”, “Anlat İstanbul” ve “Mustafa Hakkında Her Şey”den tanıyoruz. Bugüne kadar 38 filmde ve birçok televizyon yapımında rol alan Kuşkan, Türk Sineması’nın en yetenekli oyuncularından biri olarak gösteriliyor. Fikret Kuşkan, 23. Antalya Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülünü Ekrem Bora’yla paylaştı. 19. Ankara Film Festivali’nde ise en iyi erkek oyuncu seçildi. Yine ünlü Osetler’den biri de ülkemizin tanınmış tiyatro ve mizah yazarı Kandemir Konduk. Yazarın ilk oyunu Yüzsüz Zühtü, 1971 yılında Altan Erbulak-Metin Serezli Çevre Tiyatrosuínda sergilendi. Bugüne kadar 17 oyunu sahnelenen Konduk’un 14 öykü, oyun ve şiir kitabı vardır. Konduk, televizyon izleyicisinin yakından bildiği Perihan Abla, Ana, Mahallenin Muhtarları gibi pek çok dizinin de yazarıdır. Türkiye’nin yetiştirdiği bir diğer Oset isim ise Diyet Uzmanı Operatör Dr. Muzaffer Kuşhan. 1969 yılında İstanbul Tıp Fakültesi’ni bitiren Kuşhan, Federal Almanya Cumhuriyeti’nde 6 yıllık genel cerrahi ihtisasını tamamlayarak uzman oldu. Bu zaman içerisinde ince bağırsağın kısaltılması, mideye balon koyma, çenenin bağlanması gibi zayıflama yöntemlerini uygulayan ekipte yer aldı. Arkasından 2 yıllık kaza cerrahisi üst ihtisasını tamamladı. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde sağlıklı yaşam kliniklerinde incelemelerde bulundu.

Sonraki Yazı:Çeçenler anlatıyor...
Tercüman Gazetesi 21.04.2008

 

Ölürler ama asla boyun eğmezler
Tarihe mücadeleleriyle adını yazdıran Çeçenler, vatanperverlikleriyle tanınırlar. Bu amaçla kurulan Kafkas Çeçen Kültür Derneği de Türkiye’deki Çeçenleri kültürel dayanışma çatısı altında topluyor.

ÇERKESLERİN bir bölümünü oluşturan Çeçenler, 1859 yılında İmam Şamil’in Rusya’ ya esir düşmesinden sonra muhacir olarak ülkelerini terk edip diğer Kafkas halklarının da göçtüğü Anadolu’ ya yerleştiler. Türkiye’ nin değişik bölgelerine gelen bu ilk dalganın güneye inen kolu Kahramanmaraş’ ta Çardak kasabasını kurdu. Çeçen kültürünün tanıtılması çabalarına öncülük eden Çardaklılar, 1989 yılına gelindiğinde bu faaliyetleri bir dernek çatısı altında toparlama kararı alarak Çeçen kültür ve folklorünün tanıtılması ve Anadolu’ da varlığını sürdürmesi amacıyla Çardak Kültür Derneği’ ni kurdular. 90’lı yıllarda Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecinde Çeçenya ve Çeçen toplumunun Türkiye ve dünya kamuoyuna gerektiği gibi tanıtılmasında bu dernek büyük görevler üstlendi. 1995 yılından başlayarak artan sayıda Çeçen’ in Türkiye’ ye göçetmesi ile doğan barınma, Türk toplumuna uyum, eğitim ve öğretim gibi sorunların üstesinden gelebilmek için faaliyetlerin daha sistematik ve kurumsal gerçekleşmesi ihtiyacı ileri seviyede bir çalışmayı kaçınılmaz kıldı ve Çardak Kültür Derneği’ nin bir adım ötesine geçilerek 2001 yılında Kafkas Kültür Derneği projesi hayata geçirildi.

Amaç, dostluğu pekiştirmek
Kafkas Çeçen Kültür Derneği, savaş şartlarının kuşatması altındaki Çeçen kültürü, tarihi, edebiyatı, folklorü, toplumsal yaşamı, mimarisi, sanatı ve doğal güzelliklerinin ne yazık ki böylesine olumsuz ve baskın atmosferde neredeyse bir detay haline geldiğinin farkında olarak, savaşın toz bulutu altında gözlerden ve dikkatlerden kaçan bu çok önemli detayı, Çeçen toplumunun kültürünü ve toplumsal varoluşun tüm tezahürlerini Türkiye ve dünya kamuoyu duyarlılığının ilgisine sunmayı amaçlamakta.

Derneğin temel amacı; tarihi, sosyal, kültürel ve akrabalık bağları bulunan Çeçenya halkı ile Türk halkı arasındaki dostluk ilişkilerinin geliştirilmesini ve ekonomik, kültürel ve sosyal dayanışmayı sağlamaktır. Dernek, kültürel değerlerin ortaya çıkarılması ve mevcut olanların korunmasına yönelik çalışmalar gerçekleştirmeyi önüne hedef olarak koydu. Savaş, doğal afet, hastalık veya ekonumik güçlükler nedeniyle yardıma ihtiyaç duyan insanlarımıza ayni ve nakdi yardımlar yapmak, sağlık problemlerinin çözümüne katkıda bulunmak derneğin amaçları arasında yer almakta.

Ciddiyet ve terbiye esas
Çeçenlerin milli karakteri üzerine çok şey söylenir. Bütün dağ halklarında olduğu gibi onların yapısında da coğrafi muhitin, sert iklimin tesirinden söz edilir. Çeçenler psikolojik açıdan melankolik sınıfa dahil edilirler. Bu sayılarının az, topraklarının küçük olmasından; asırlar boyunca yabancıların işgaline karşı mücadele etmelerinden, büyük devletler kuramayışlarından kaynaklanır. Melankolik olmalarının ikinci sebebi ise, Çeçen milli karakterinin bir özelliği olan “Ciddiyet”tir. Çeçenler hiçbir zaman yüksek sesle konuşmaz, yerli yersiz gülmezler. Laubali ve bayağı davranışlardan uzaktırlar. Çeçenler çok terbiyeli bir millettir. Konuşurken yabancıların, özellikle başka bir milletten olanın gözünün içine bakmazlar. Cevapları ve soruları kısa ve açıktır. Şartları nasıl olursa olsun muhtaçlara ve düşkünlere yardım elini uzatırlar. Doğru sözlü ve dürüsttürler. Yalan konuşmak onlar için ölümden de beterdir. Verdikleri sözü mutlaka yerine getirirler. Vefa ve sadakat duyguları son derece gelişmiştir. Aynı zamanda temiz kalpli ve saftırlar.

Hileyi asla bağışlamazlar
AZERBAYCAN’IN başkenti Bakü’de yayınlanan Hak gazetesinin 1996 yılında yayımlanan bir sayısında Çeçenlerin şu karakteristik özellikleri üzerinde durulmuştur: Kolaylıkla yalan ve hile tuzağına düşebilirler. Ancak kandırıldıklarını anlayınca deliye dönerler. Hileyi bağışlamazlar. Her konuda kin tutmazlar ama aynı zamanda öçlerinden korkmak gerekir. Misafirperverlikleri dillere destandır. Evlerinde misafir olan bir kimsenin bir şeyi beğendiğini hissederlerse değeri ne olursa olsun onu misafire bağışlarlar. Çeçenler’in yiğitliği, mertliği hakkında konuşmak ise yersizdir. Onları mahvetmek mümkündür, ancak itaat altına almak, asla! Kısacası Çeçenler karakter itibarıyla çok seçkin bir millettir. Korkup çekinmenin, riya ve hilenin ne olduğunu bilmezler. Vatanperverlikleri ise dillere destandır. Dünya buna şahittir.

Sonraki Yazı: Çeçenlerin gelecekten beklentileri..
Tercüman Gazetesi 22.04.2008

 

Kurtuluşun yılmaz kahramanı Çeçenler
Kafkas Çeçen Kültür Derneği Başkanı İsmail Erdoğan, dedesi Milis Mülazım Mirza Bey´in Maraş´ın Kurtuluşu´nda büyük başarılara imza attığını belirterek "Dedem, birçok madalya kazandı" dedi

İSMAİL Erdoğan, 1976 Kahramanmaraş Çardak Kasabası doğumlu. İstanbul´da beden eğitimi öğretmeni olarak görev yapıyor. Aynı zamanda son bir yıldır Kafkas Çeçen Kültür Derneği´nin başkanlığını üstleniyor. İsmail Öğretmenin kapısını tıklattığımızda ilk dikkatimi çeken misafirperver tavrı oldu. Röportaj sırasında ise Çeçen halkının sorunlarını ve tarihi mücadelesini anlatırken ise cesurca sözcük kullanımı. Erdoğan, Çeçenlerin ne zor şartlar altında yaşadığını belirtiyor sonunda da "Ümidimiz hala tükenmedi" diyordu. Anneannesinin dedesi Milis Mülazım Mirza Bey´in Kurtuluş Savaşı´nda nasıl cansiperane savaştığını dile getiren Erdoğan ile söyleşimize geçiyoruz.

-Atalarınız Türkiye´ye nasıl yerleşti?
Öncelikle ben Kahramanmaraş´ın Çardak kasabasında doğdum. 1855-1865 yılları arasında gelen kafile arasında dedem Türkiye´ye geldi. Çeçenlerin mücadelesini bilmeyen kalmadı. 1840´lı yıllarda Çeçenistan´daki savaş artık bitmiş, Şeyh Şamil teslim olmuştu. Çeçenlerin varolan nüfusları yarıya inmişti. Lider konumundakileri de Sibirya´ya sürmüşlerdir. Halk, ya ölecek ya da ´hünkar´ dedikleri Osmanlı´ya göç edeceklerdi. Bölgede kalma olasılıkları yoktu. Çünkü orada kaldıklarında kültürleri yok olacaktı. 1855´li yıllarda Rusya ile Osmanlı Devleti arasında yapılan bir anlaşma sonucu, Türkiye´ye gruplar halinde göç ettiler. Osmanlı, Çeçen halkına son derece nazik davranmıştır ve istedikleri yerde yaşayabilme hakkı tanıdı. Atamarımız da İstanbul, Balıkesir, Kars, Kahramanmaraş, Sivas, Muş, Van, Mardin gibi illere yerleştiler. Ancak çok büyük nüfus kaybına uğradılar. Göç eden 5 bin kişilik kafileden ancak bin kişi sağ kaldı. Hastalıktan, yoksulluktan halk öldü.

-Dedeniz size hangi anıları anlattı peki?
Göç sırasında Kahramanmaraş´ta kafiledeki bir Çeçen kadın, doğumdan ötürü çok rahatsızlanıyor. Doğumdan sonra daha da kötüleşiyor. Diğerleri, "Biraz daha bekleyelim" diyor. O sırada kış geliyor. Koşullar zorlaşıyor. Orada konaklamak zorunda geliyor. İlkbaharı da gördüklerinde Kafkasları anımsattığı için bölgeye yerleşiyor. Ağaçlardan dolayı da ´Çardak´ diyorlar. Tüm dünyada en büyük Çeçen köyü olarak Çardak kasabası geçiyor.

-Nüfusu nedir kasabanın?
Tabii ki, daha sonraları özellikle eğitim dolayısıyla kasabadan göçler gerçekleşmiş. Şu anda Çardak´ın nüfusu 5 binin üzerinde. Çeçenler, Türkiye Cumhuriyeti´nin kuruluşunda bile çok aktif rol oynamışlar. Özellikle Kahramanmaraş ve Gaziantep´in kurtuluşlarında yer almışlardır. Hatta Anneannemin dedesi Milis Mülazım Mirza Bey, Kurtuluş Savaşı´nda önemli başarılara imza atmıştır. Çardak´ta yaşayan bir aile büyüğümüze Kahramanmaraş´ın kurtuluşunda yeraldığı için Mustafa Kemal Atatürk, bizzat madalya ile ödüllendirmiştir. Çeçenistan´daki savaştan dolayı bölgeden Türkiye´ye mülteci olarak gelen ailelerle birlikte İstanbul´da Çeçen nüfusu son yıllarda artmıştır. İstanbul´da bilinen üç yerde-Kadıköy / Fenerbahçe, Ümraniye, Beykoz- toplu mülteci kampları var.

Barış güvercini bekliyorlar
İNGUŞ Halk Kongresi, İnguşistan Cumhuriyeti adında ayrı bir devlet kurulması ve Rusya Federasyonu içinde kalınması doğrultusunda bir karar aldı. Ve İnguş Cumhuriyeti kuruldu. Yeni kurulan bir devlette görülebilecek olağan farklılaşmalar dışında Çeçenistan´da önemli kutuplaşma görülmedi. Muhalefet ile yönetim arasında çatışmalar görülmüyordu. 1994 başlarında iki önemli olay, daha sonraki gelişmeleri etkiledi. Çeçenistan Devlet Başkanı Cohar Dudayev, değişik vesilelerle Rusya ile aralarındaki ilişkilere politik bir çözüm bulunması için görüşmalar yapılmasını, petrol boru hatlarının ve demiryolunun ortak işletilmesini önerdi. Bu doğrultuda bazı görüşmeler yapıldı. Fakat Çeçenistan´ın Rusya´nın anayasal bir parçası olması ve Rusya-Tataristan arasındaki antlaşmanın görüşmelere temel alınması yönündeki taleplar yüzünden bu görüşmelerden bir sonuç alınamadı.

Sonraki Yazı: Türkiye´deki ünlü Çeçenler kim?
Tercüman Gazetesi 23.04.2008

 

Çeçenler kültürlerini doyasıya yaşayamadı
Çeçenlerin çok zor günlerden geçtiğini söyleyen Kafkas Çeçen Derneği Başkanı Erdoğan, “Kültürümüzü doya doya yaşayamadık. Çeçenlerin hayatı savaş ve vahşet dolu. Gerçekten çok trajik” diye konuştu.

SIK sık biraraya geldiklerini belirten Kafkas Çeçen Kültür Derneği Başkanı İsmail Erdoğan, buna rağmen özellikle Türkiye’de mülteci kamplarında yaşayan hemşerilerin kültürlerini devam ettirmekte zorlandıklarını belirtti. Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihin her döneminde kendilerini kucakladığını ve samimi ilişkiler içinde bulunduğunu söyleyen Erdoğan, “Bu özveriye Çeçenler de asla ihanet etmemiştir” açıklamasını yaptı. Erdoğan ile söyleşimizin ikinci ve son bölümüne geçiyoruz.

Derneğinizin faaliyetleri neler?
İstanbul’da, iki derneğimiz mevcut. Biri, Kafkas Çeçen Dayanışma ve Kültür Derneği. Savaş sırasında kurulmuş, mülteci konumundaki, zulüm görmüş insanlara yardım amaçlı kurulmuş bir dernektir. Şu anda çok faal olmasa da çalışmalarını sürdürüyor. Bizim derneğimizin kuruluş amacı ise şöyle: 1984 yılında bir hemşerimiz İstanbul’da vefat etti. Bölesi bir durumda bile Çeçenler, biraraya gelmiyor. Diyorlar ki: Biz burada o kadar kalabalığımız ancak biraraya gelemiyoruz. Dernek kuralım. Aşamalar böyle gelişti. Derneğimizde dil kursu açtık. Aylık kahvaltılarımız oluyor. Herkesle sıcak ilişkiler içinde olmak temel inancımız. Geçen hafta da geleneksel olarak bir etkinlik düzenledik. Bize özgü Galnış (Cirdingiş) yemeğini Çeçen hemşerilerimizle yedik.

Galnış (Cirgindiş) yemeğinin hazırlanışını alalım sizden öyleyse.
Tabii ki. Hamur yoğrulup küçük parçalar halinde kesilir. İçleri bastırılıp geriye doğru çekilir. İçi boş hale gelir. Kenarda bekletilir. Tavuk eti kaynatılır. Et suyuyla bu hamur haşlanır. Bol sarımsaklı sos yapılır. Büyük bir sininin içine haşlanan hamurlar yerleştirilir. Etler de üzerine yerleştirilir. Zor ama leziz bir yemektir.

Çeçen kültürü motifleri neler?
Çeçenler, kültürlerini hiçbir zaman doya doya yaşayamadı! Kafkasya’daki bağımsızlık ateşini yakanlar da, savaşanlar da Çeçenlerdir. Nüfus, 1990’da bir milyon oldu. Bir milyonuncu bebek için kitap yazılıp, şarkılar bestelendi. Bir savaş çıktı. 300 bin ölü. Bunların 18 bini çocuk. Bugün 17 bin kayıp insanımız var. Nerede oldukları belli değil. 40 bin Çeçen mülteci konumunda. Çoğu engelli olarak yaşamını sürdürüyor. Barakalarda yaşayan mülteciler, kültürlerini nasıl yaşatsınlar? Bir dönem Çeçenler, Rusları haltettiği zaman herkes Çeçenleri kucaklıyordu. Bugün çok zor bir durum mevcut. Türkiye Cumhuriyeti, bize tarih boyunca her zaman, her anlamda kucak açtı. Bugün belki pek yanımızda olmayabilir ama yarın belki olurlar. Çeçenler de kucaklaşmaya asla ihanet etmemişlerdir.

İşte ünlü Çeçenler
SİYASET dünyasının önde gelen isimlerinden Abdüllatif Şener’in Çeçen olduğu bilinir. AKP’nin kurucu üyesi olan Şener, 1954 yılında Yıldızeli’nde doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Gazi Üniversitesi’nde doktora yaptı. 59. Hükümet (Erdoğan Hükümeti) ve 58. Hükümet (Gül Hükümeti) Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı, öncesinde 54. Hükümet (Erbakan-Çiller Hükümeti) Maliye Bakanı, TBMM 19. Dönem ve 20. Dönem Refah Partisi, 21. Dönem Fazilet Partisi, 22. Dönem AKP Sivas milletvekilliği görevinde bulundu. Ayrıca 21. Genelkurmay Başkanımız Doğan Güreş de Çeçen asıllıdır. 1926’da Adana’da dünyaya gelen Güreş, 1973 yılında Tuğgeneral, 1977 yılında Tümgeneral, 1981 yılında Korgeneral, 1985 yılında Orgeneralliğe yükseldi. Orgeneral rütbesinde Harp Akademileri Komutanlığı ve 1. Ordu Komutanlığı yaptı. 23 Ağustos 1989 tarihinde Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na, 4 Aralık 1990 tarihinde Genelkurmay Başanlığı görevine atandı. 30 Ağustos 1994 tarihinde emekliye ayrıldı. Yine tiyatro sanatçısı Cem Özer de Çeçen’dir. 1959 yılında doğan sanatçı, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni yarım bırakıp Dostlar Tiyatrosu gibi topluluklarda çalıştı. Televizyonda ‘Laf Lafı Açıyor’ adlı programın sunuculuğuyla tanındı. Sanatçı Nurgül Yeşilçay’la evli.

Sonraki Yazı: Son söz yine Çerkeslerde...
Tercüman Gazetesi 24.04.2008

 

Özgür Dağıstanlılar kimlikleri için çabalıyor
Ruslarla 30 yıldan fazla süren savaşları, Dağıstanlılar için en zorlu dönemi oluşturdu. Türkiye’ye dağınık halde göç eden Dağıstanlılar, bugün özkültürlerini korumak için yoğun mücadele veriyor

‘ÇERKESLERİN Dünyası’ başlıklı yazı dizimizin son bölümünde, Kafkasya’da önemli bir nüfusa sahip Dağıstanlıları yorumlayacağız. Öncelikle ‘Dağıstan’ denince tüm Doğu Kafkasya akla gelmekle birlikte Avar, Lezgi, Gazi-Kumuk ve Dargin gibi yerli halklar daha çok dağlık bölgelerde toplanmışlardır. Siyasi ve askeri yönden bütün dağlı kavimler gibi Dağıstanlılar da savaşçı, aktif ve hürriyetlerine düşkündürler. Bu nedenle bu bölgede ovalık kesim, dağlık kesime tabi olmuştur. Şeyh Şamil’in Dağıstan’da en fazla dayandığı kabileler dağlı kabilelerdirler. Bilhassa Lezgiler ve daha az olmakla beraber Avarlar bu çerçevede örnek olarak verilebilir. Ahmet Cevdet Paşa, Dağıstan’ın nüfusunu 1878 yılında 270 bin hane olarak tesbit ediyor. Allen-Muratoff ise “Mürid Savaşları” sırasında Doğu Kafkasya kabilelerinin nüfusunu tahminen 500 bin olarak veriyor.

Bireysel göç yoğun
Dağıstanlılar savaşların en sonuncusunu ve en çetinini Ruslara karşı verdiler. Ruslarla 30 yıldan fazla süren savaş, 1859 yılında Şeyh Şamil’in tutuklanması ve sürgüne gönderilmesiyle sona erdi. Bundan sonraki mücadele de sık sık gerçekleştirilen ayaklanmalarla sürdü. Bu yoğun saldırılar Dağıstanlıların da yurtlarını terk etmesine neden oldu. Ve ilk göç diyarı tabiî ki onlar için de Anadolu toprakları oldu. Dağıstan’dan göçler küçük gruplar halinde başladı ve hiçbir zaman büyük dalgalar haline dönüşmedi. En yoğun göçler 1859’da Şeyh Şamil’in silah bırakmasının ve 1877-1878 ayaklanmasının ardından yaşandı. Rusya’da, çarlığın bolşevikler tarafından devrilip, bağımsız Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin yıkılmasından sonra, 1920-1928 yılları arasında da göçler küçük gruplar halinde süregeldi, ikinci Dünya Savaşı’yla ve 1945’teki bireysel göçlerle sona erdi. Dağıstan’dan gelenlerin büyük çoğunluğu karayolunu tercih etti. Osmanlı topraklanna Erzurum Vilayeti’ne bağh olan Kars, Doğu Beyazıt vb yerlerden giriyorlardı. Pek azı ise Kafkasya limanlanna inerek, oradan istanbul, Trabzon ve Karadeniz iskelelerine naklediliyorlardı. Dağıstanlı topluluklar Türkiye’de hemen hemen 100 yerleşim biriminde yaşamaktadır. Yaklaşık sayılan ise 200 binin üzerindedir. Ancak anadili kullanım oranı tahmini olarak yüzde 10 civarındadır. Dağıstanlıların yerleşmiş bulundukları iller, büyük şehirlere ek olarak Yalova, Balıkesir, Bursa, Çanakkale, Denizli, Adana, Aksaray, Kahramanmaraş, Kars, Muş, Erzurum, Sivas, Tokat, Samsun, Hatay, Kayseri, Diyarbakır, Artvin, Trabzon’dur.

Kafkas Kartalı...
Şeyh Şamil, Kafkas halklannm direniş tarihinde çok önemli bir isim. Kafkas halkları için bir XIX. yüzyıl destanı. Avar kökenli olan Şeyh Şamil, 1830’lu yıllarda Ruslara karşı direniş hareketinin önderlerinden olan Molla Muhammed’in yarında yetişti. Onun siyasal ve dinsel görüşlerinden etkilendi. Molla Muhammed’in dinî vaazlarının etkisinde ka?lan Şamil, Kafkasya’yı Rus tahakkümünden kurtarmanın tek yolunun, ülke Müslümanlarıni parçalayan kan davası, dil ve mezhep ayrılığı gibi unsurlardan temizleyecek, tamamiyle şeriat hükümlerine uygun bir yönetimin kurulmasında görüyordu. Bu dinsel yaklaşım bütün Kafkas halkları tarafindan benimsenmedi. Bunun üzerine Molla Muhammed, Avarlann merkezi olan Hünzak Kalesi’ni Şeyh Şamille bir?likte ele geçirmeyi denedi. Ancak Hacı Murat kuvvetlerine yenildi ve geri çekilmek zorunda kaldı.

En fazla Çerkes Türkiye’de
TÜRKİYE’NİN tüm dünyada en fazla Çerkes nüfusun yaşadığı ülke olduğunu belirten Bursa Kafkas Derneği Üyesi Aydın Demirtaş, “Bu nüfusun 50 bin kadarı da Bursa’da yaşıyor. Bursa ve civarında yaşayan Çerkeslerin büyük çoğunluğu Osmanlı zamanında Batı Çerkezistan olarak adlandırılan bölgeden gelenlerden oluşuyor. Bu bölgeye en yoğun göç, daha önce Kafkasya’dan Balkanlara sürgün edilen nüfusun 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonucu Rusların galibiyeti ile Balkanlardan ikinci kez sürgüne uğramasıyla gerçekleşmiş. Abhazlar Bozüyük ve İnegöl civarında yoğunlaşırken Adigeler Kemalpaşa, Karacabey, Balıkesir, Bandırma, Gönen, Susurluk, Biga, Yalova civarına serpiştirilmiş. Adı geçen yerlerin hepsinde birer Kafkas Derneği mevcut” diye konuştu. 43 yıl önce kurulmuş bulunan Bursa Kafkas Derneği bütün bu derneklerin koordinasyon merkezi olmayı üstlenmiş olduğunu söyleyen Demirtaş, tüm Çerkeslerde olduğu gibi bu bölgede yaşayan Çerkeslerin de en büyük sıkıntısının kültür mirasını yeni kuşaklara aktaramamak olduğunu açıkladı. Gençlerin bir çoğu da anadilleri Çerkesceyi bilmiyor olmaktan, binlerce yıl konuşulmuş ve anne-babalarına kadar ulaşmış dillerinin kendilerinde bitiyor olmasından büyük üzüntü duydiklarını vurgulayan Demirtaş, Akraba dil Ubıhça’nın en son konuşulduğu bölge de burası. Manyasın Hacı Osman köyünde yaşayan Tevfik Esenç 1992 yılında 84 yaşında öldüğünde Ubıhça da en son konuşanını kaybetmiş. Ubıhça sesleri duyabileceğiniz tek yer Fransız dilbilimcilerin arşivleri artık” açıklamasında bulundu. Bölge Çerkeslerinin her yıl bir iki kez salon kiralayarak Haluj (Bir Çerkes Yemeği) Gecesi denilen buluşma etkinliğini gerçekleştirdiklerine değinen Demirtaş, her yıl bu bağlamda birçok kültürel etkinlik gerçekleştirdiklerini ifade etti.

Son
Tercüman Gazetesi 25.04.2008

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Son Twetler

Almastı Çerkes Kadın Hareketi kuruldu: Sesiniz sesimiz olsun - bianet https://t.co/5D7bpzWdvZ
RT @dergi_mizage: As we all know you are a bit busy these days, we want to remind you that Russia condemns the USA for Native American Gen…
Avusturya, Drau anıtı: ''Burada 28 Mayıs 1945’te yedi bin Kuzey Kafkasyalı, kadın ve çocukları ile birlikte Sovyet… https://t.co/yZtTG7dfDs
RT @Cerkesya: #21Mayıs #Circassiangenocide #ÇerkesSoykırımı https://t.co/ADgbR91klj
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery