Köpek, niteliklerini üç yaşında, at dokuz yaşında, erkek otuz yaşında gösterir. 
Çerkes atasözü

Çerkeslerde atçılık binlerce yıllık geçmişten süzülerek bugünlere gelen bir bilimdir. Çerkeslerin atla ilişkisini ona verdikleri ad da gösterir: şı hem at hem de erkek kardeş anlamına gelir. Bu, özel bir bağlılığın ve bu asil hayvana duyulan sınırsız sevginin ifadesidir. Çerkesler mahmuz kullanmaz. Acı vermemek için ata yumuşak deri uçlu kamçıyla nadiren vurur, kamçıyı sadece bir simge olarak taşırlar. Kamçı, genç kızın sevgilisine verdiği güzel bir hediye veya atlı oyunlarda ödüldür.

Atla ilgili gelenekler Çerkeslerin yaşamında önemli yer tutar. Çerkes geleneklerine göre bir kadının veya yaşlının önünden atla geçmek büyük ayıptır. Atlı 30-40 metre kala atından iner, karşılaştığı kişi yürüyorsa saygılı bir şekilde durur ve sağ tarafından geçmesini bekler. Karşılaştığı kişi duruyorsa, atının dizginlerinden tutarak saygılı şekilde yanından geçmesi gerekir. Bir kadınla veya büyükle atın üzerinde oturarak konuşmak ayıptır.

Atlıyla yaya karşılaştığında önce atlı selam verir. Atlı, karşıdan gelen bir kadına veya yaşlı bir adama rastladığında atından inerek gideceği yere kadar ya da izin verilinceye kadar ona eşlik etmesi gerekir. Atlı olarak bir yere gidilirken herkesin konumuna göre bulunması gereken yer bellidir. Yaşça küçük olan, thamadenin solunda yerini alır. Thamadeye birden fazla atlı eşlik ediyorsa büyük olan solunda, daha genç olan sağında yer alır. Ölüm haberi getiren atlı atın ters tarafından, yani sağından iner. Bunun dışında atın sağından inmek uğursuzluk sayılır.

Misafir olunan bir evde ağırlamadan duyulan memnuniyet veya memnuniyetsizlik at üzerinden gösterilir. Ayrılırken, memnun kalınmışsa at başı eve doğru bakacak şekilde tutulur ve öyle binilir. Sağdan dönerek avludan çıkılır. Ev sahibinin konukseverliğinden memnun kalınmadığını göstermek içinse, avludan çıkarken ata kamçıyla vurulur.

Ehlileştirilmemiş yılkı atlarının yakalanması için arkançeş denilen özel bir at eğitilirdi. Yılkıcı onun üzerindeyken yabani atın boynuna arkanı (kementi) atardı. At kaçıp kurtulmaya çalışırken arkançeş de nereye giderse gitsin sürekli onun ardından koşardı, ta ki yılkıcı boynundaki arkanı tutuncaya kadar. Fakat yılkıcının arkanı gevşettiğini hissedince yavaş yavaş hızını azaltır ve birdenbire dört ayağını direyerek çakılmış gibi dururdu. Böylece yılkıcılar en güçlü atın bile kolayca hakkından gelirler ve onu yakalayıp yere devirirlerdi.

Çerkes Atı Cinsleri

Eskiden pşı (prens) ailelerinin kendi adlarıyla anılan at cinsleri vardı. En ünlü Çerkes atı cinsleri Şoloh ve Beçkandı. Şoloh, Beştav'da ve Zelençuk vadilerinde (bugünkü Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti), Beçkan ise bugünkü Adıgey topraklarında yaygındı. Bu cinslere Kırım pazarlarında yerli koşu atlarından 25 kat fazla fiyat verilirdi. Şoloh cinsi atların özelliği, toynaklarının bardak biçiminde olması ve arka tırnaklarının olmamasıydı; bunun için nala ihtiyaç duymuyorlardı. Beçkan, özellikleri açısından eşsiz bir binek atıydı. Çok sabırlı ve dayanıklı, Çerkeslerin yaşamının ayrılmaz parçası olan biniciliğin bütün gereklerine son derece uygundu; gerektiğinde yemsiz olarak 3-4 günlük yola dayanabiliyordu. Halk arasındaki tarifiyle Beçkan: "Boynu düzgün, sağrısı mantara benzer, geyiğinki gibi dik baldırları vardır. Kasığı dardır, genişliği üç parmağı geçmez. Bir kaburgası fazladır ve dolayısıyla gücü de fazladır."

Kundeyt 7-9 yaşına kadar genellikle özelliklerini göstermez. Bu cinsin kısrağını iki yaşına kadar basit bir cinsten ayırmak zordur; çok tüylü ve gösterişsizdir. Ama iki yaşından sonra değişmeye başlar. Tüyleri düzelir, karnı toplanır, kulakları sivrilir, asıl görünümünü almaya başlar.

Bu cinslerden başka Zelençuk vadilerinde Alheskir, Hağundoko, Hatohşoko cinsleri ve Yecebukay'da Yivuan cinsi atlar biliniyordu. Bu cinsler mükemmel binek atı nitelikleriyle ve pşıların özel damgalarıyla tanınıyordu. Çerkesler, atı sadece binmek için yetiştirirler ve sadece aygırlara ve iğdiş edilmiş atlara binerlerdi. Kısrak sürüleri sadece üreme amacıyla tutulurdu.

Baskın ve soygunu meslek edinen soylular şöyle dermiş: "Bir Abuk ve bir arkanın varsa, artık malın mülkün var demektir..."

En varlıklı ve nüfuzlu at yetiştiricisi olan Çerkes pşılarının sürüleri hiçbir zaman 150-200 kısrağı geçmezdi. Kendi damgası olan her pşı kendi at cinsine sahip olabilirdi. Geçmişte olmuş şöyle bir olay anlatılıyor: Pşı Şoloh yaşlandığı için işlerini oğullarına devretmiş. Pşının kısrak sürüsü hiçbir zaman iki yüzü geçmemiş. Oğulları ise birkaç yılda bu sayıyı bine çıkarmışlar ve bütün hayatı boyunca bu kadar ata sahip olamadığı için babalarına serzenişte bulunmuşlar. Yaşlı pşı karşılık vermemiş. Ertesi gün bin kısrağın hepsini yüksek çitlerle çevrili ağıla getirmelerini emretmiş. Daha sonra adamları üç taraftan ateş etmeye başlamışlar; ürken kısraklar ateş edilmeyen taraftaki çite doğru hücum etmişler. Fakat sadece yaşlı pşının eski sürüsünden olan iki yüz kısrak yüksek çitlerin üzerinden atlayabilmiş. O zaman yaşlı Şoloh oğullarına demiş ki: "İşte, çiti geçenler benim cins atlarım, kalanlar da at değil inek…"

Çerkesler donlarına göre de atların nitelikleri olduğuna inanırlardı. Tarihçi ve etnograf A.H. Zafes'in yazdığına göre Çerkeslerin tercihi demir kırı ve doru idi, alaca at hiç yetiştirmezlerdi. Bununla ilgili şöyle bir hikaye anlatıyor:

Bir gün kurt sürüsü yaşlı, kör bir kurdun önderliğinde, yılkıcıların yokluğundan yararlanarak at sürüsüne saldırmış ve birkaç tayı yaralamış. Kurtlar kaçarken içlerinden biri kör kurda yılkıcının atla onları kovaladığını söylemiş. Yaşlı kurt atın donunu sormuş. Yağız olduğunu öğrenince "Hemen sürülmüş bir tarlaya girin" demiş. Kurtlar sürülmüş tarlaya girip koşmaya başlamışlar ve yağız at onlara yetişememiş. İkinci defasında kör kurda binicinin onları doru bir atla kovaladığını söylemişler. Kurt bütün sürüye kesilmiş ağaç kütüklerinin bulunduğu bir yerde koşmalarını tavsiye etmiş... Orada koşmaya başlamışlar ve yine kovalayanın elinden kurtulmuşlar. Üçüncü kez yılkıcı koyu kır bir atla kurtların peşine düşmüş. İhtiyar kurt, sürüsüne güneşe karşı koşmalarını söylemiş ve yine yılkıcının elinden kurtulmuşlar. Dördüncü kez kaçarlarken bu kez yılkıcının demir kırı atla peşlerinde olduğunu öğrenince kör kurt telaşla, "Kürk pazarında buluşuruz", demiş, "kurtarabilen canını kurtarsın."

Yüz yıldan fazla süren yıkıcı Rus-Kafkas Savaşı ve sürgün Çerkes at cinslerinin çoğunun yok olmasına yol açtı. Daha sonra Rusya'daki iç savaş yıllarında kalan cinsler de yok oldular. Son Şoloh cinsi atlar Birinci Süvari Ordusu'nun birlikleri için dağlardaki otlaklarından indirildi ve kaybolup gittiler. Kafkasya'da Sovyet iktidarıyla birlikte Çerkes atçılığının da sonu geldi. Zelençuk vadilerinde kalan cins atlar da ilk Sovyet haraları kurulunca diğer cinslerle karıştılar.

25-30 Çerkes atı cinsinden bugün sadece Şağdiy kalmıştır. Kalan bu tek cins dünya atçılık literatüründe 'Kabardin' (Kabardey) olarak bilinir ve en iyi dağ atlarından biri kabul edilir. Kaygan dağ patikalarında yürümek, nehir geçmek, derin karda ilerlemek konusunda inanılmaz yetenekleri vardır. Dik kayalık patikalarda dengesini çok iyi korur. Ani ısı değişikliğine ve hava basıncına karşı dayanıklıdır. Ayrıca karanlıkta ve yoğun siste yolunu bulmasını sağlayan şaşmaz yön duygusu vardır. 150 kg. yükle günde 100 km. yol kat edebilir. 1935-36'da Kafkas dağlarında yapılan bir trialde Kabardey atları 3 bin km.lik mesafeyi kötü hava ve arazi koşullarında 37 günde tamamladılar. Bu konudaki rekor Aze adında bir kısrağa ait: Dağ eyeriyle ve tam yüklü olarak 100 kilometreyi 4 saat 25 dakikada kat etti. Bu dereceye başka hiçbir at cinsi tarafından yaklaşılamadı.

Kabardey atının yapısı güçlüdür, uzun boyunlu ve kalın gövdelidir. Kısa ve güçlü bacakları vardır. Arka bacakları dışa büküktür. Çok büyük olmayan uzun kafası genellikle çıkıntılıdır. Sırtı düz ve kısa, sağrısı düşük ve nispeten geniştir. Ortalama olarak cıdağı (sırt yüksekliği) 1.52-1.58 cm., göğüs genişliği 187.8, tarak genişliği 20.3 cm.dir. Kulakları uzun, dik ve çok hareketlidir. Yelesi ve kuyruğu gürdür. Genellikle doru veya yağızdır. Çetin dağ yollarında yürümenin sonucu, yürüyüşü enerjik ve yüksektir. Açık dörtnalı çok hızlı değildir. Yürüyüşü (adeta) sakin ve dengelidir. Süratlisi ve toplu dörtnalı yumuşak ve hafiftir. Bu özellikleriyle geçmişte Çerkesler için uzak askeri seferlerde ve baskınlarda kullanılan ideal bir attı.

Kabardey atları genellikle cinslerini doğal olarak sürdürürler ve yılkı halinde dolaşırlar. Rivayete göre soyu Cengiz Han'ın en gözde aygırından gelmektedir. Son derece sakin ve itaatkar huylu olduğu için tercih edilir. Çaprazlama sonucu dört yeni nesil elde edilmiştir. Bunlardan 'İngiliz-Kabardey' 1966'da resmen cins olarak kabul edilmiştir.

En iyi Kabardey atları Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde Malokaraçayevsk ve Malka, Kabardey-Balkar Cumhuriyeti'nde Guaran haralarında yetiştirilir. Bu haralarda atlar yazın yüksek yaylalarda, kışın dağ yamaçlarında tutulur. İki yaşına geldiklerinde koşu performansları denenir. Kabardey atı diğer koşu atları kadar hızlı değildir, buna karşın diğer atçılık sporları için son derece uygundur.

ATLA İLGİLİ TERİMLER VE DEYİMLER

adığeş (адыгэш) – Çerkes atı

alaşe (алашэ) – iğdiş edilmiş aygır

Alp (Алп) – masal atı

arkan (аркъэн) – yabani atları yakalamak için kullanılan kement

arkanç'eş (аркъэнкIэш) – yabani atları yakalamak için özel olarak eğitilmiş at

dunajın (дунажын) – dört yaşında kısrak

dunan (дунан) - dört yaşında aygır

Durdıl (Дурдыл) – mitolojide olağanüstü gücü ve güzelliği olan at

Fare (Фарэ) – masal atı

hak'o (хакIуэ) – aygır

hak'uepş'e (хакIуапщIэ) – 3-4 yaşında aygır

kesrak (къэсракъ) – atın kuyruğunu kırkma şekli

kunajın (къунажын) – üç yaşında kısrak

kunan (къунан) – üç yaşında aygır

lhakoh (лъакъуэху) – seki (atın bacağının alt kısmındaki beyaz leke)

lhedakatsıce (лъэдакъэцыджэ) – toynaklarının üzerinde kısa tüyler olan at (cins at olmanın göstergesi sayılıyordu)

nebğef (нэбгъэф) – iki yaşında tay

pehu (пэху) – sakar, akıtma (burundaki beyaz leke)

pş’eğualekım (пщIэгъуалэкъым) – çok iyi değil, değerli değil (“kır değil”)

şavo (шауэ) – tarla işleri zamanı at güden çoban

şı 'adej (шы Iэдэж) – binicisinin dizgininden tutarak götürdüğü at

şı'aku (шыIэкъу) – mola sırasında atlara bakmakla görevli kişi

şıbe, şı guarte (шыбэ, шы гуартэ)– at sürüsü, yılkı

şıbğa yilhan (шыбгъэ илъхьэн) – (birini) küçük düşürmek, aşağılamak (“atın göğsüyle itmek”)

şıbğarıvo, şıbğarık′o (шыбгъэрыуэ, шыбгъэрыкIуэ) – binicisinin attan düşürülmeye çalışıldığı bir oyun

şıbz (шыбз) – kısrak

şıbzıho (шыбзыхъуэ) – kısrak çobanı

şıbzıho plhır (шыбзыхъуэ плъыр) – geceleri kısraklara bakan çoban

şıç’eph (шыкIэпх) – savaşta veya baskında ele geçirilen esir (“at kuyruğuna bağlanan”)

şıç'etheş' (шыкIэтхьэщI) – at alındığında yapılan kutlama

şıdıpe (шыдыпэ) – beyaz burunlu at

şıduğ (шыдыгъу) – at hırsızı

şı faşe (шы фащэ) – binek atının bütün takımı (eyer, dizgin, kamçı vd.)

şı f'edap'e (шы фIэдапIэ) – at bağlama yeri

şıguş (шыгуш) – koşum atı

şığacegu (шыгъэджэгу) – mızıka eşliğinde at oynatma ve bunun için çalınan melodi

şı ğajap'e (шы гъэжапIэ) – at yarışı yapılan yer, hipodrom

şığajeş (шыгъэжэш) – yarış atı

şığa-l’ığa (шыгъэ-лIыгъэ) – süvarinin atıyla birlikte gösterdiği kahramanlık (“atlık-erkeklik”)

şığase (шыгъасэ) – at eğiticisi

şığaşhe, şızeşe (шыгъашхэ, шызешэ) – ahırda atlara bakan, yem veren kişi

şıhahuşu (шыхьэхушу) – kendi atı olmayan ve başkasının atını kullanan kişi

şıhepş (шыхэпщ) – gece at otlatma

şıho (шыхъуэ) – at çobanı

şıhu (шыхъу) – iğdiş edilmiş aygır

şıhuape (шыхуапэ) – düğünde kızların mendil vb. ile atı süslemesi

şıhuğuse (шыхугъусэ) – at sürmede yardımcı kişi

Şıhulhağo (Шыхулъагъуэ) – Samanyolu (“at sürme yolu”)

şı′ığ (шыIыгъ) – savaşta, çarpışma sırasında atlara bakmak ve korumakla görevli kişi

şıkejeç' (шыкъежэкI) – atlı karınca

şı k'uaf'e (шы кIуафIэ) – hızlı at

şılhegu, şıvaka (шылъэгу, шывакъэ) – kaplumbağa (“at toynağı tabanı”, “at ayakkabısı”)

şınşe (шыншэ) – yoksul (“atsız”)

şınt′ı'u, şıvunt′e'u (шынтIыIу, шыунтIэIу) – daha çok ilkbaharda atın sırtında çıkan çıban

şı'o (шыIуэ) – at ağılı

şıpehute, şupehute (шыпэхутэ, шупэхутэ)  – atlı devriye

şıperıt (шыпэрыт) – başlık olarak verilen cins at

şıpetes (шыпэтес) – ata ilk defa binen çocuk için yapılan tören

şıplhe, jal (шыплъэ, жал) – cıdağı (atın iki omuzunun arası)

şıpsafe (шыпсафэ) – suvarma, atlara su içirme

şıpşerıh (шыпщэрыхь) – atın omuz üstünde taşınarak getirilen ganimet veya esir

şıseç′ (шысэкI) – at iğdiş eden kişi

şışe (шышэ) – at sütü

şış′e (шыщIэ) – tay

şışha (шыщхьэ) – binicinin hareket yönü (“at başı”)

şışhagoren (шыщхьэгуэрэн) – atların veya atlıların bir araya toplanması

şışhazef’edze (шыщхьэзэфIэдзэ) – dizginleri diğer atın eyerine bağlayarak atları hazır tutma

şışhaçınçe (шыщхьэчынчэ) – üvez ısırmasıyla atlarda ortaya çıkan bir hastalık

şışhamığaze (шыщхьэмыгъазэ) – gözüpek, yiğit (adam) (“başını çevirmeyen at”)

şışhates, şıtes (шыщхьэтес, шытес) – çift sürerken atı idare etmesi için üzerine bindirilen çocuk

şış′ıbğın (шыщIыбгын) – atın sırtındaki yaraları tedavi etmek için kullanılan merhem

şı tesıç'e (шы тесыкIэ) – ata biniş şekli

şı thak'uma deplhın (шы тхьакIумэ дэплъын) – attan iyi anlamak (“atın kulağına bakmak”)

şı-vuane (шы-уанэ) – tam koşumlu binek atı

şu (шу)– atlı, süvari

şudeğaze (шудэгъазэ) – atlının yolda karşılaştığı bir yaşlıya veya kadına eşlik etmesi

şu ğuse (шы гъусэ) – atla birine eşlik eden kişi

şupeje (шупежэ) – misafirleri karşılamak için çıkarılan atlı

şurılhes (шурылъэс) – yayaların atlılarla yaptığı bir yarış oyunu

şu ts'ahuts'e (шу цIахуцIэ) – (1) eyersiz binici; (2) silahsız süvari

Thojey (Тхъуэжьей) – Nart Destanı’nda Sosruko’nun sihirli atı

tuma (тумэ) – cins olmayan, karışık cinsli at

vork şı tesıç′e (уэркъ шы тесыкIэ) – soyluların zerafeti simgeleyen ata binme şekli

vuaneş (уанэш)– binek atı

yemılıc (емылыдж) –eyer vurulmamış at, yılkı atı

Zek′uetha (ЗекIуэтхьэ) – Binicilerin koruyucu tanrısı. Sürekli yolculuk eder, savaşa ve baskına gidenleri korur. Sefere çıkmadan önce ondan başarı dilenir, dönüşte ganimetin bir kısmı onun yaşadığına inanılan kutsal korulara bırakılır.

zek'ueş (зекIуэш) – savaş ve baskın için özel eğitilmiş at

 

AT DONLARI

brul (брул) – kır

ğo, şığo (гъуэ, шыгъуэ) – kula

ğo-kara (гъуэ-къарэ) koyu al, koyu kestane

kabıfe (къабыфэ) – açık doru

kara (къарэ) – yağız

karapts'e (къарапцIэ) – tam yağız, kuzguni

pş'eğuale, şıkaz (пщIэгъуалэ, шыкъаз) – demir kırı

pts'eğueplh (пцIэгъуэплъ) – doru (гнедой)

tho, şıtho (тхъуэ, шытхъуэ) – koyu kır

thueplh (тхъуэплъ) – kestane, al

şığoşığey (шыгъуэшыгъей) – kır benekli kula

 

ÇERKES ATI CİNSLERİ


Abuk (Абыку)

Açetır (Ачэтыр)

Ağan (Yeğan) (Агъэн, Егъэн)

Alheskir (Алъэскир)

Beçkan (Бэчкъан)

Hağundoko (Хьэгъундокъуэ)

Hatohşoko (Хьэтэхъушокъуэ)

Huara (Хуарэ)

Jaje (Жажэ)

Jeraştı (Жэращты)

Juhar (Жухьэр)

Kaban (Къэбан)

Kokşavul (Куэкушаул)

Kundeyt (Къундет)

Kuratı (Къураты)

Şağdiy (Шагъдий)

Şeceroko (Шэджэрокъуэ)

Şoloh (Щолэхъу)

Trama (Трамэ)

Yeseney (Есэней)

Yivuan (Иуан)

 

Kaynaklar:

- www.adygeya.maykop.ru/kulture/hourse

- Aliy Çerkes; “Habze”; Adıgeyli Abhazya Gönüllüleri Birliği (SADA) Yayın Organı. Mart 1997,Sayı  2 (21).

- "O razvitii konnozavodstva" (Atçılığın Gelişimi); T.H. Kumıkov’un «Dmitri Kodzokov» adlı kitabından. Elbrus Yay. Nalçik 1985. 180 s. /s. 91-98.

 

MURAT PAPŞU

Nart Dergisi 72. Sayı
Kaynak: kafkasfederasyonu.org

 

Çerkeslerdeki doğa Tanrıları, diğer toplumlarda olduğu gibi mitosların bir kalıntısıdır ve hayal ürünüdür.

Eski Hint, Sümer, Mısır, Hitit mitlerinde de Tanrılar, insan suretinde tasarlanmıştır. Bu Tanrıların bir kısmı dişi, bir kısmı erkektir. Tevrat’ta Tanrının insanı, çamurdan kendi suretinde yarattığı ve ruhundan(nefesinden) üflediği yazılıdır. Kur’an’da aynı olay tekrarlanmaktadır.

Eski Çerkes inancının, çok Tanrılı inanç olduğu görüşü, sadece mitos döneminden kalma doğa Tanrıları anlayışına özgü olarak söz konusu olabilir. Ancak bir adım daha atılırsa eksik ve yanlış kalır, çünkü doğa Tanrılarının ötesinde ve üstünde bir THA kavramı vardır ki bu, varlığın da varoluşun da yaratıcısıdır. Hatta bir görüşe göre kendisidir. Çerkesler bunun farkına vararak soyut, tek tanrı THA kavramını oluşturabilmişlerdir. Bu gelişim, olaylar dünyasının gözlenmesinden doğan kopuk ve hayali çok tanrı anlayışından, bütünseli kavrama noktasına gelmiş sezgi ve akıl anlayışına geçiştir. Çerkeslerin bu geçişi erken bir çağda yapmış oldukları anlaşılmaktadır.

Doğa Tanrılarının kendi aralarında ve doğa Tanrılarıyla insanlar arasında zıtlaşmalar ve çekişmeler vardır(bunun örneklerine Nart Destanlarında rastlanır), ancak THA ile doğa tanrıları ve insanlar arasında böyle bir zıtlaşma yoktur. Çünkü THA kavramı, kavram kargaşasının sona erdiği bir gelişim noktasıdır.

Kafkasya kökenli olan Sümerlilerin bir kısmı, Kasitler, Mısır’a giden Kaslar, Hititler, Etrüskler, gittikleri yerlerin ve komşularının dinlerinden ve tanrı anlayışlarından etkilenmişler ve bu etkinin serpintileri Kafkasya’ya kadar varmıştır. Örneğin Mısır’daki güneş tanrısı RA’nın, Kafkasya’nın bugünkü inanışında ve söylencesinde kalıntıları görülmektedir.

Eski çağlarda Ortadoğu’ya ve Akdeniz havzasına kadar inen Kafkaslılarda Tanrı kavramında bir gerileme görülmektedir. Nerede Tanrıların heykelleri yapılmış ve tapınılmışsa orada soyut Tanrı inanışı ya oluşmamıştır ya da gerilemiştir.

Nitekim, bu saydığım yerlerde tanrılar ve krallar heykelleştiği ve putlaştığı halde, Kafkasya’da THA anlayışında böyle bir durum görülmemektedir. Tanrıları ve insanları putlaştırmak ya ilkelliktir, ya geriye gidiştir.

Kadınları çarşafa sokan Semitik Tanrı ve din anlayışının, Kafkasya Tanrı ve inançlarıyla bağdaştırılmasına imkan yoktur. Bu, Kafkasyalılar için geriye gidiş olur. Fakat bunun için misyonerce çalışmalar vardır.

Volter ve başka araştırmacıların yazdığı gibi Hz. İbrahim Kafkas kökenli ise Yahudiler ve Araplar ataları olarak kabul ettikleri Hz. İbrahim’i doğru olarak anlamamışlar de­mektir, ya da Hz. İbrahim Ortadoğu inançlarının etkisi altında kalmıştır. Kur’an’­da, İslam’ın, İbrahim’in dini olan Hanif dini olduğu sık sık tekrarlanmakta ise de bu din hakkında bilgi verilmemektedir. 

Hz. Muhammed’in ölüm döşeğinde, “Bana kalem kağıt verin, size gerçeği yazacağım” isteği Ömer tarafından geri çevrilmeseydi, belki şimdi kapalı kalmış olan bir çok gerçek ortaya çıkmış olacaktı ve bu günkü dünya da başka bir dünya olacaktı.


Başta THA, ADIGE, DIĞE (TIĞE), THAMADE (THAMATE) gibi bazı kelimeler olmak üzere, birçok kelimenin nereden ve nasıl türediği hakkında haklı bir merak ve eğilim vardır. Fakat bu konuda yapılan çalışmalar pek olumlu bir sonuç vermemektedir.


Örneğin THA kelimesi üzerinde benzer yakıştırmalar yapılmıştır. Bu tek hecenin nereden türediğini bulmak mümkün değildir, çünkü yapı olarak türemiş veya bileşik kelime değil, basit kelimedir. Yukarıda değinildiği gibi THA kavramı, gelişmiş soyut bir kavramdır, rakipsizliği, benzersizliği, sonsuzluğu anlatmaktadır. İnsan aklı buraya kadar yükselebilmiştir. Dönüp bu oluşumu seslerin gizinde aramanın bir yararı ve anlamı yoktur. Ancak, birden fazla heceden oluşan kelimelerde analiz ve sentez yöntemi kullanılabilir. 

Örneğin “PSE” kelimesi bir kavramdır, ama iki kelimeden oluşmuştur ve bu iki kelime birleşerek, anlam bakımından, ikisinin de tekrarı olmayan, ama onları da içeren bir üst kavram haline gelmiştir. “PE”, önde, ön, ileride anlamına gelir. Bu yüzden yüzdeki organların en öne uzanmış olanına, yani “Burun”a PE denilmiştir.

“SE” kelimesi “Ben” anlamına gelir. İkisinin birleşmesinden oluşan “PSE”; benden önceki anlamındadır. Yani “Ben”i insan olarak kabul edersek “PSE”, yani RUH, insandan önce olmuştur. Onun beden­len­mesiyle “insan” oluşmuştur. Bu analizden çıkarmak istediğimiz sonuç şudur: eski Çerkes inancına göre RUH, bedenden önce de vardı.

Anlam açıklığı nedeniyle “PSE” için kullandığımız bu yöntemi, bütün türemiş ya da bileşik kelimeler için kullanamıyoruz. Örneğin üç heceli “ADIGE” isminin analizinden tutarlı bir sonuca varılamamıştır.

Eski Çerkeslerde cennet-cehennem kavramları yoktur, fakat ahret (Hadrıhe) ve ruhun ölümsüzlüğü kavramları vardır.

Evliya Çelebi, Çerkezistan anılarında Çerkeslerin “İnsan, ot gibi biter, sonra yiter” dediklerini yazmaktadır. Çerkeslerin bu görüşlerini yadırgamaya gerek yoktur, çünkü Kur’an’daki bir ayette de aynı söz yazmaktadır. Bu ayette şöyle deniliyor: “Allah sizi yerden ot bitirir gibi bitirmiştir.”(71/17)

Cennet-cehennem kavramları Tevrat’ta yoktur. Yahudiler, M.Ö.6.yy’da Babil’e sü­rül­dükleri zaman, bu kavramları Zer­düşt dininden aldılar ve Tevrat’a geçirdiler. Kur’an’da cennet ve cehennem büyük bir ağırlık kazanmış ve çok tekrarlanmıştır, ancak cehennemden her söz edişte, bunun korkutmak için söylendiği belirtilmektedir. Bunun için bir örnek verelim: “İşte sizi alevlendikçe alevlenen bir ateşle korkuttum.” (92/14). Başka bir ayette de bütün insanların cehenneme gidecekleri, ancak iyi olanların sonradan cennete gönderilecekleri söylenmektedir: “Hepiniz cehenneme gideceksiniz, sonradan Allah’tan sakınanları kurtaracağız.”(19/71).

Eski Çerkes inancına göre, THA önce, PSE’yi (Ruhu), sonra SE’yi (Bedeni) yaratmıştır.

Çerkeslerin ahret ve ruh anlayışları masallarda da işlenmiştir. Çerkes Masalları kitabımızdaki “Baba ve Kızı” masalında Çerkeslerin Ahret ve ruh anlayışı görülmektedir. Bu anlatıma göre ahrette de dünyaya benzer bir yaşantı devam etmektedir. Yani dünya ile ahret birbirinin fotokopisi gibidir. Hangisi asıl, hangisi fotokopidir, bilemiyoruz ancak dünyanın bir sınav yeri olduğu inancına bütün toplumlarda rastlanmaktadır.

Masallarda bir genç, bir süre önce ölen annesiyle görüşmek için öte dünyaya gitmek ister. Şimdi masaldan konumuzla ilgili alıntılar yapalım: 

“...Ölüler ülkesine gitmeye karar vermiş. Giyinmiş, kuşanmış, azığını alıp yola çıkmış. Gide gide dünya ülkesinin sonuna varmış ve ölüler ülkesine girmiş. Ormanı, suyu olmayan, çıplak düz bir ovada yol alıyormuş. Gittiği yeri bilmeden ilerlerken kocaman siyah bir şey görmüş. “Allah Allah bu da neyin nesi, tek başına kımıldamadan duruyor.” demiş. Yaklaşınca kocaman siyah bir ö­küz olduğunu fark etmiş. Öküzün kuyruğu kalkık, bir boynuzu yerde, bir boynuzu gök­teymiş. Otlayamıyormuş. Delikanlı öküze:

-Neden bu kadar kötü durumdasın? Diye sormuş.

-Ben de bilmiyorum, o gittiğin yerdekilere sor, demiş öküz.

Delikanlı onu geçip yoluna devam ederken bir fırın görmüş. Bir yaşlı kadın fırına ekmek koyuyor, ekmek hemen pişiyor ama yemek için ağzına götürürken birden yok oluyormuş. “Bu da ne acayip bir şey” diye delikanlı hayretler içinde kalmış. 

Yaşlı kadına sormuş:

-Bunlar neden böyle oluyor?

-Bilmiyorum, demiş yaşlı kadın, durumumu gördün, bunun nedenini gittiğin yerdekilere benim yerime de sor. Rica ediyorum.

Delikanlı orayı geçtikten sonra bir kararıp bir ışıyan bir dünyaya girmiş “Allah Allah, bu nasıl bir dünya? Atımın derisi, iki adımda bir kararıyor, bir ışıyor” demiş kendi kendine.

Böyle aç susuz giderken uzakta kararıp ışıyan bir şey görür gibi olmuş. Biraz sonra su kıyısında kaz otlatan küçük yaşlı bir kadına rastlamış. Küçük nine delikanlıyı görünce:

-Buyur oğlum, sen uzaklardan geliyorsun, acıkmışsındır, diyerek onu küçük bir eve almış. Kızarmış kaz etiyle karnını doyurmuş, atına da yiyecek vermiş. Genç adam yaşlı nineye sormuş:

-Söyler misin bana, bu nasıl bir ülke böyle? Bir kararıyor, bir ışıyor. Bunun nedeni nedir? Küçük nine şöyle cevap vermiş:

-Tabii söylerim oğlum, bu geldiğin yer “ÖLÜLER ÜLKESİ” denilen yerdir. Ölülerin geldiği dünya burasıdır. Işıdığı zaman, iyilik yapıp da gelenler için ışır, karardığı zaman kötülük yapıp da gelenler için kararır. Sen buraya gelirken bir boynuzu gökte, bir boynuzu yerde, otlayamaz durumda kocaman bir öküze rastlamıştın. O öküz, insanlara isteyerek hizmet etmediği için öyle oldu. O yaşlı kadının, pişirdiğini yiyememesinin sebebi, yaşamı boyunca yiyecek konusunda başkalarına kötü davranmış olmasıdır. Dünyadayken, pişirdiği ekmeklerden büyük küçük, hiç kimseye yedirmemişti. Şimdi kendisinin de yiyememesinin nedeni budur. Bak oğlum, yüz yılı aşkın bir süreden beri bu suyun kenarındayım. Şimdiye kadar hiç canlı bir insan görmedim. Sen ise canlısın, nereden gelip nereye gidiyorsun?

-Ölen annemizin yanına gidiyorum. Hasta olan kız kardeşim, “Annemizin parmağındaki altın yüzüğü getirip parmağıma takarsan iyileşeceğim” dediği için buraya geldim.

-Öyleyse oğlum, söyleyeceklerimi iyi dinle. Sen yola çıktığın gün, annen öleli yedi yıl olmuştu, bu gün annen öleli sekiz yıl oluyor, sen bir yıldır yoldaydın. Annenin olduğu yere geldin. Uzakta değil ama oraya atla gidemezsin. Atını burada bırakacaksın, yolda ölü taşıyan bir sandal göreceksin. Sandala binip denizi geçince, toprağa ayak bastıktan sonra anneni bulacaksın. Şimdi yola çıkarım dersen azığını hazırladım.

Delikanlı, küçük ninenin verdiği azığı da yanına alarak yola çıkmış. Gide gide ninenin söylediği gibi kütük kadar büyük ve ağır bir ölü sandalına rastlamış. Hiçbir şey demeden sandala binmiş. Sandal, delikanlıyı, büyük bir denizden geçirip öte yakaya çıkartmış. Karaya ayak basınca oturup bir şeyler yedikten sonra yola çıkmış. Çok gitmeden, dönen büyük bir taşa rastlamış. Dönen taşta bir kapı olduğunu görmüş. Kapının üstüne sıçrayınca kapı açılmış, delikanlı odadan içeri girmiş. Oda daracıkmış. Sonra bir kapı daha açılmış, delikanlı oraya bakınca derli toplu tertemiz bir ev ve sedirde yatan bir kadın görmüş. Delikanlı annesini tanıyıp yaklaşmış ve okşamış. Annesi gözlerini açıp doğrulmuş ve şöyle konuşmuş:

-Seni buraya getiren nedir oğlum? Şimdi sana söyleyeceklerimi yerine getireceksin. Seni buraya gönderen kız kardeşinin kalbini kırmayacaksın. Babanın da kalbini kırmayacaksın. Beni daha fazla göremeyeceksin.

Annesi, yüzüğü oğluna vermiş, kendisi tekrar uzanmış ve ruhu çıkmış. 

Delikanlı da annesinin yattığı taş odadan ayrılmış.

Yine o ölü taşıyan sandala atlayarak denizden bu tarafa geçmiş. Yürüyerek daha önce rastladığı kazları otlatan ninenin yanına gelmiş. Nine onun geldiğini görünce çok sevinmiş,

-Altın yüzüğü getirdin mi? diye sormuş.

-Getirdim nine, sen olmasaydın o denizi geçemezdim, annemi de göremezdim demiş. Ni­ne, “Öyleyse bir şeyler ye, oğlum diyerek, delikanlıyı iyice doyurmuş. Delikanlı atına bi­nip kız kardeşine gitmek için yola çıkmış...” 

Yaptığımız bu masal alıntısında görüldüğü gibi eski Çerkesler, ölüm, ahret (Hadrıhe), ruh (PSE) gibi konularda ilginç inanışlara sahiptirler.

 

Yaşar Bağ (Nart Dergisi 11.Sayısı-1999)

Çerkes silahları da her şey gibi zamanın değişik ve gelişmelerine uyarak biçim değiştirdiği anlaşılmıştır. 1722 yılında başlayıp 1864 yıllarına kadar süren Çerkes - Rus savaşlarında düşmanın silahlarından üstün, hiç olmazsa eşit silah kullanmak icap ettiğinden bu savaşlarda ok ve yay kullanılması terk edilmişti.

Sonraları bunu sadece kibarlık nişanesi olarak yada avlanmak için savaş haricinde de taşıdılar.

Çerkesler bu zamanlarda diğer milletlere nazaran daha iyi silahlar yapmaktaydılar. Çeliği iyi işlediklerin­den kama ve kılıçları iyi kesmek konusunda eşsizdi. Çerkes zevki, tabiat güzelliği silah takımlarına da yansımıştır.

KAMA: Çerkesler’in en eski vefakar dostu kamadır. Müdafaa amaçlı kullanılan bir silahtır.O elbise gibi yataktan başka her yerde vücudun ayrılmaz bir parçasıdır. Yakın vuruşlarda kamanın en çok iş gören silah olduğunu bildiklerinden daima yanlarında taşırlar. Hem keser, hem de delici özelliği olmasına rağmen düşmanı dürterek öldürmemişlerdir kendi aralarında da dürtmek ayıp sayılmaktadır.

Kamalar hep halkın kendi ürünüdür. Ve herkesin zevkine göre kını süslenir. Genellikle “savur” dedikleri at derisi yada “sahtiyan” denilen keçi derisinden yapılan kama taşırlar, kısmen yada tamamen altın ve gümüş ile kınını kaplatırlar, süslü güzel nakışlarla güzelleştirirler. Kamanın altında tahta kına oyulmuş bir bıçak bulu­nur. Gümüş kaplamalı kamaların kabzası bazen fil dişinden, genelliklede siyah manda boynuzun­dan yapılır. Kama, kabzasına yakın yerinden kemere sağdan sola doğru takılır.

SEŞHO-KILIÇ: Çerkes silahları arasında kamadan sonra kılıcın önemi vardır çünkü Çerkesler devamlı savaşlara yetecek derecede barut yapmak veyatedarik etmek konusunda kimi zaman zor duruma düştüklerdi. Ancak kılıcı her yerde ve her zaman kullanabilecekleri için önemli bir kıymet verirlerdi. Saldırı amacıyla kullanılan bir silahtır. Genellikle savaşlarında yalın kılıç olarak düşmana saldırılardı ve onunla kendilerini savunurlardı. İlk başlarda “Kate” olarak adlandırılan ve zırh delme özelliğine sahip uzun kılıçları kullanırlardı (Üst resim)Daha sonra Kuban-Karadeniz Adıgelerinin icadı olan süvari kılıçlarını kullandılar (Alt resim).

 

 

İyi kılıç kullanmak, düşmanın atının üstünden kapıp yere atmak için bilekte fazla kuvvete gerek olduğundan Çerkesler idmanlarında genellikle kolun adalelerine önem verirlerdi. Gençlerin her zaman taş atması, demir gülleler kullanması eğlencenin yanında kola kuvvet vermek içindi. Bir kılıç darbesiyle düşmanı iki parça edememek maharetsizlik sayılırdı. Bundan ötürü asılı duran 3-4 koyun gövdesini bir kılıç darbesiyle kesebilecek kadar kollarına kuvvet ve maharet verirlerdi.

Çerkes kılıçları çeşitli memleketler yapısıydı. Çoğu kendileri tarafından imal edilmiştir. Bazısı dünyaca tanınmış Şam çeliğinden yapılmış kılıçlardır. Bunlar Mısır’daki hemşehrileri aracılığıyla tedarik ederlerdi. Bunlardan başka Eski Romalılara, İspanyollara ait ve üzerlerinde Latin ve İspanyol yazıları, resimleri bulunan kılıçlar da vardı.

Bunlar Haçlı Savaşlarına katılmak için “Daryal” geçidini kullanarak Anadolu’ya geçmek isteyen ve perişan edilen Avrupa sürüleriyle, Çerkesya sahillerinde eski zamanlarda ticaret oluşturmuş olan Cenevizlilerden kalmadır. Bazı meşhur kılıçların değeri çok fazla olduğundan ancak birkaç esir köle ve cariye karşılığında satın alınırdı.

Kılıçların kını; siyah Savur ya da sahtiyan kaplıdır. Kabzası da siyah boynuzdan ya da beyaz fildişinden yapılmıştır. Kimilerinin kılıçları ise kamalar gibi kısmen ya da tamamen nakışlı gümüş ve altınla kaplıdır.

Kılıç sağdan sola omuzdan takılır ve solda bulunur. Kayışı üzerinde düğme bulunmaz Fakat ucunda gümüş veya altın toka bulunur.

FXONÇ-TÜFEK: Çerkesler’in tüfekleri genellikle kendi yapımlarıdır. Hafif ve narin olduklarından taşınması kolaydır. Atışı rahat ve çok iyi olduğundan bu tüfeklerle Çerkesler 2-300 metrede dikili nişangah tahtasının ortasındaki üç santimetre çapındaki küçük daireyi vurmakla yetinmezler, dairenin ortasındaki ufki olarak yerleştirilen bıçağın ağzı ile kurşunu iki parçaya ayırmaya nişancılık derler. Göğüsteki fişekliklerin her birisinde ölçülmüş olarak bir atım barut ile ağızda çaputu ile beraber kurşun bulunduğundan alışkanlık sahibi Çerkesler, tüfeklerini hemen hemen otomatik silahlar kadar hızlı doldurulup atarlar. Çakmağın ağzına kuru barut koymak için fişekliğin altındaki sol cepte zarif ve kullanışlı kolay siyah boynuzdan yapılmış güzel bir barutluk vardır.

Tüfeğin kundağının ucuna beyaz fildişi, tahta kısmının üzerine gümüş halkalar konur. Fakat demir üzerine altın çok nadir işlenir. Tüfeğin ayrı kayışı varsa da daima kılıf içinde taşınır.

Kılıf ise yamçı keçesi gibi üzeri kıvırcıklı siyah keçedendir. Kayış takılacak yerlerinde, iki ucunda kırmızı sahtiyandan birer kemeri vardır. Nişan çatalı kılıf açık ağzı ile kırmızı sahtiyandan yapılmış kemer sırma şeritlerle süslenir. Tüfek daima sağ omuzdan asılır ve dipçiği aşağıda bulunur. 

GERAHO-TABANCA: Çerkes tabancaları tüfeğin kısa bir modeli olup yalnız dipçiği biraz kavisli ve ucunda fil dişinden ya da siyah boynuzdan bir yuvarlağı vardır. Bu toparlağın ucundaki halkaya bağlı sırma işlemeli bir bağ ile duvara asılır. Tabancanın kabzasını, bileziklerini sahipleri gümüş ve altınla süslerler.

Tabancanın beyaz patiskadan bir kılıfı bulunur. Ve kılıf içinde olduğu halde arkada kemerle setre arasına sağdan sola geçirilir. Bazen kılıfsız olarak konulur, bazen de siyah sahtiyandan yapılmış kılıf içinde kemere takılır. Tabancayı yakın müsaderelerde kullanırlar.

Çerkesler Kimdir?

Aralık 27, 2018

Kafkasya’nın Renklerini Anadolu’ya Taşıdılar. O Güzelim Vatanlarına Hasret Şarkılar Yakarak… İnsan Irkının Üç Yüz Bin Yıl Önce Ortaya Çıktığı Bir Ülke. Masallar Diyarı, Düşler Ve Mutluluklar Coğrafyası… Binlerce Yıldır Toplumların, Uygarlıkların Gelip Geçtiği Kavimler Kapısı. Kafkasya… Çerkeslerin Ana Yurdu. Çerkesler Kafkasya’nın Yerli Halkı… Yüksek Medeniyet Kurmuş Bir Halk. Çerkesler Kuzey Kafkasya'da Kaldıkları Sürece Hep Savaşmak Zorunda Kaldılar…


Önce Sarmantlar Saldırdı Topraklarına… Sonra Sarmantlardan, Hazarlara; Alanlardan, Perslere; Cengiz Han’dan, Aksak Timur’a; Kırım Hanlarından Rus Çarlarına Kadar Herkes Eşi Benzeri Bulunmayan Bu Coğrafyayı Kendi Topraklarına Katmak İstedi. Cesur Ve Zaptedilmez Bir Halk Olan Çerkesler Uzun Süre Bu Saldırılara Göğüs Gerdiler. En Çetin Mücadeleyide Ruslara Karşı Sergilediler. 

Çerkesler Tam 306 Yıl Ruslara Büyük Kayıp Vererek Direndiler Kutsal Bir Varlık Gibi Gördükleri Ülkelerinin Güzel Dağlarını, Topraklarını… Yürekleri Sadece Vatan Sevgisiyle Dolu İnsanlar Olarak… Çerkesler Doğdukları Andan İtibaren Yaşamlarında Her Şey Bir Tören Niteliğindedir. “Habze” Denen Geleneksel Kurallara Bağlı Bir Yaşam Sürerler.Bu Kurallar Hayatı Tümüyle Kucaklayan Güçlü Bir Hukuk Sistemidir. Misafirperverlik:"Şöhret İçin Keskin Kılıç Ve Kırk Sofra Gerekir" Der Çerkesler. Çerkes Camiasında Kabul Görmenin Bir Yoludur Misafirperverlik. Hizmette Kusur Asla Affedilmez. Her Evin Mutlaka Bir Misafir Odası Vardır Ve Sürekli Olarak Hizmete Hazırdır. Misafirperverlik Bir Kültürel Yapının Uzantısıdır. 

Çerkesler Kendi Aralarında Geliştirdikleri Saygı Mefhumunu Misafirlikte De Aynen Uygularlar. Çerkes Kaması, Kafkasya’da Yüzlerce, Belki Binlerce Yıl, Çerkes Kimliğinin Ve Kişiliğinin Bir Parçası Olarak Taşındı. Kama, Sürekli Taşınır, Ancak Seyrek Kullanılan Bir Silahtı.Geleneklere Göre Misafir Odasına Oturmadan Önce Duvara Asılırdı Silahlar. Sadece Kama Asılmazdı Çünkü Kama Sahibiyle Özdeşti. Çekilen Kama, Mutlaka Hedefini Bulurdu Ve Bunu Herkes Bilirdi. Bildikleri İçin Gereksiz Yere Çekilmezdi...

Çerkesler

Aralık 27, 2018

Çoğu kimse “Çerkes” denilince Çerkes tavuğu, Çerkes halk oyunları, belki bir kısmıda Çerkes Ethem veŞeyh Şamil’i anımsayabilir. Ama onların toplumsal özellikleri hakkında yeterli bilgi sahibi değildir.

Çerkesler bize Osmanlı’dan kalan bir toplumsal mirastır. Çerkeslerin anavatanı Kafkasya’dır. Kafkasya, tarih boyunca hep çeşitli devletlerin egemenlik kavgalarının verildiği bir coğrafi bölgenin adıdır. Batıda Karadeniz, doğuda Hazar Denizi, güneydeTürkiye, İran, Azerbaycan, Kuzeyde ise, Rusya yer alıyor.

Çerkesler 1860 larda bitip tükenmeyen Osmanlı-Rus savaşlarında Osmanlı’dan yana tavır alırlar. Bu savaşta Osmanlılar yenilince onların tarafını tutan Çerkesler, Kafkasya’dan zorunlu göçe başlarlar. Göç, Anadolu’ya, Balkanlara ve Ürdün yönüne gider. Mısır ve Suriye’yi de kapsar.

Çerkesler, Grek mitolojisi kaynakları Sindo-Meot kavimlerinden olduklarını, Çerkes adınında Kerket’ten türediğini yazarlar. Kendilerine Adıgeler’de diyen Çerkesler, Adige kelimesinin, öbür taraf, Karadeniz tarafında oturanlar, Adıgeliler, Karadenizliler anlamına geldiğini ifade ediyorlar.

1860’daki Osmanlı-Rus Savaşı ardından 1868’de Çerkes beylerini dize getirmek için yapılan reformlarla sürüyor. Bu durumunda göçe katılımda etkisinin olduğu gözleniyor. Kafkasya’daki Çerkes nüfusun %80’i bu zorunlu göçe tabi olur. Kaynakların verdiği bilgilere göre; 500 bin ile 1.500 bin arası kişi göçe katılır.
Çerkesya’da yaşanan bu göç olayı dünyada ender rastlanan bir göçtür. Bugün bile anavatandan daha çok Çerkes anavatan dışında yaşamaktadır. Türkiye’de yaşayan Çerkes sayısı bile anavatan Kafkasya’dan daha çoktur.

Çerkesleri; sosyolojik olarak bugün bile henüz millet ya da milliyet olarak nitelemek zor gözüküyor. Çünkü Çerkes adeta bir üst kimliktir. Bu üst kimlik, ya da şemsiye altında 50 civarında boy var. Bunlardan bazıları; Abhaz, Oset, Ibıh, Kabartey Balkar, Şapsığ, Çeçen, Bjedug, Besleney, Cemguy, Çeçen v.s. adlarını taşıyor. Çerkesce diye bir millet ya da milliyet yok. Bu saydığım ve sayamadığım bütün boylar dışa karşı kendilerine Çerkes diyorlar. Ama kendi aralarında boy adları öne çıkıyor.

Çerkesce diye konuşulan bir dilde yoktur. Adı geçen tüm boyların kendi ana dili var. Kendi aralarında dil bilenleri birbiri ile anlaşıyorlar. Ama ortak bir dilleri yok. Rusya’dakilerin ortak dili Rusça, Türkiye’dekilerin ortak dili Türkçe, Suriye’dekilerin ortak dili Arapça veya Fransızca, Ürdün’dekiler’in Arapça v.s.dir.
Çerkesce diye ortak bir dil henüz oluşmamış. Bu durum şöyle olabilirdi veya olur. Ya bu boy dillerinden biri tüm Çerkes boylarının ortak dili olabilirdi veya olabilir. Ya da boy dillerinin her biri ayrı ayrı dil olur. Ayrı etnik yapılar oluşturur.

Kısa zamanda bu iki olasılıkta zor gözüküyor. Çerkeslerin tarihlerinde alfabe çok değişmiş. Bir ara Arap alfabesi kullanılmış bir ara Latin alfabesi denenmiş. Grek alfabesi denendiği de olmuş. S.S.C.B. döneminde Kiril alfabesi uygulanmış. Kafkasya mitolojide diller ülkesi olarak tanıtılıyor. Kafkasya’da ki Çerkesya bu durum için tipik bir örnek. Her boyun, kabilenin bir ayrı dili var. Adeta her köyün ayrı bir dili var. Çoğunun adı literatürde bile yok.

Çerkesler, coğrafi olarak iki bölgede bulunuyor. ‘KuzeyKafkasya ve Güney Kafkasya. Kuzey Kafkasya’da; Abhazlar, Adıgeler, Ubıhlar, Kabarteyler, Çeçenler, Dağıstanlılar, Osetler, Karaçaylar v.s. Güney Kafkasya’da ise; Gürcüler, Lazlar, Ermeniler ve bu bölgede yaşayan diğer Çerkes boyları. Adıge etnik kökenli halklar olarak ise; Şapsığlar, Abhazlar, Bjeduglar, Kaberteyler, Cemguylar veBesleneyler sayılıyor. Örneğin; Çerkes Ethem Adıgelerin Şapsığ boyunun Dipsov ailesine mensuptur. Üç kuşak Çerkes, Rusya’ya karşı özgürlük ve bağımsızlık için savaştı. Bu uzun ve kanlı savaşta yaklaşık bir milyona yakın Çerkes öldü. Anadolu, Balkanlar, Suriye ve Ürdün’e gidenlerinde bir kısmı yollarda öldü. Bugün Ürdün’de yaklaşık 60 bin, Suriye’de 40 bin, İsrail’de ise 5 bin civarında Çerkes yaşadığı tahmin edilmektedir. Balkanlar’dakiler ise Avrupa devletlerinin istememesi üstüne tekrar Anadolu’ya sürülmüştür. Bu sıradada onbinlerce Çerkes yollarda ölmüştür.

OSMANLI ÇERKES İLİŞKİLERİ

Ürdün’e, Suriye’ye giden Çerkesler gibi Osmanlı’ya gelenlerde kısa zamanda Saray ile iyi ilişkiler kurmayı başarmış ve devlet erkinde yeralmışlardır. Yaklaşık 500 yıldır Türkmenler’le didişmeyi kendine meslek edinen Osmanlı yönetimi, Osmanlı-Rus Savaşı’nda kendi safında yeralan Çerkeslere devletin kapılarını açmıştır. Kısa zamanda Çerkesler Osmanlı Sarayı’nın yönetiminde yer almayı başarmışlardır.

Çerkesler ülkenin; Bolu, Adapazarı, Bilecik, Bursa, Balıkesir, Eskişehir, Manisa ve bu saydığım illerin birçok ilçesine olduğu gibi Orta Anadolu’da da başka Kayseri-Uzunyayla olmak üzere Adana, Sivas, Tokat, Sinop, Amasya, Çorum, Yozgat, Maraş, Samsun gibi yerleşmelerine yerleştirilmişlerdir.

Bugün Türikye’de Çerkeslerin nüfusunun yaklaşık bir milyondan başlamak üzere çeşitli rakamlar verildiğini görülüyor. 1970’li yıllarda yapıldığı söylenen bir araştırmaya göre ülkemizde 900 civarında Çerkes köyü bulunduğu ifade edilmektedir. Türkiye’de yaşayan bugünkü Çerkes nüfusununda anavatanları Kafkasya’dan daha fazla olduğu biliniyor. Bu sayı ise tahminen 1 milyon nüfus civarındadır.

S.S.C.B. döneminde kurulan Çerkes-Adıgey Özerk Bölgesi 1924’e kadar Kuban Eyaletine, 1934’e kadar Kuzey Kafkasya eyaletine, 1937’ye kadar Azak Eyaletine, 1991’e kadar ise Krasnodar Eyaletine bağlı kalır. 1991’de ise Rusya Federasyonu’na bağlanır. Karaçay Çerkes Cumhuriyeti, Kabartey Balkar Cumhuriyeti, Abhazya Cumhuriyeti’nin kaderide benzer şekilde gelişmiştir.

Osmanlı ile iyi ilişkilerini feodal bağımlılık vefa yiğitlik temaları ile açıklayan Çerkesler arasında; Soylular, Köylüler ve Köleler kadim sınıflamasının bazı izlerinin bugün bile görüldüğü belirtilirse abartılmış sayılmaz. Bugün bile, her Çerkes nerede ise çoğunlukla hangi soya boya ait olduğunu bilir. Aynı soydan herkes birbirinin akrabası sayılır. Ama aralarında evlenme yasağı uygulanır. Soylular, kölelerle v.s. evlenemez. Bu anlayaşın bugün bile izleri görülmektedir.

Çerkeslerin İslamiyet ile ilişkileri Osmanlı ile ilişkilerle birlikte olur. Buda yıl olarak yaklaşık 1600-1700 yıllarında olur. Çerkesler önceleri çok tanrılı dinlere inanırlar. Bunu Hıristiyanlık izler. 1700’lerde bazı bölgelerde Hıristiyanlık bazı bölgelerde ise yaşayan Animizin yerini İslamiyet’e bırakır.

Çerkesler, İslamiyet ile Osmanlı’nın Hanefi İslami resmi mezhebi olarak tanıdığı dönemde tanıştıkları için doğal olarak Hanefi İslamı benimserler. Ama anavatandakilerin çoğunluğu Hıristiyan’dır. Son yıllarda anavatanda da Çerkesler’in çoğunluğu İslamiyet’i kabul etmiştir.

CUMHURİYET DÖNEMİNDE ÇERKESLER

Çerkesler, Anadolu’nun 140 yıllık misafirleridir. 1860 yılından önce anavatanları Kafkasya’da yaşıyorlar. Çerkesler kendilerini “Türk” olarak kabul etmiyor. Yaşlı ve okuma-yazması olmayan Çerkesler Türkçe bilmiyorlar. Kendilerini Türk ya da Rus olarak görmüyorlar. Biz “Çerkesiz” ya da “Adıgeyiz” diyorlar. Bundan sonra ise hangi boya ya da soya bağlı ise o soy adı ile kendilerini tanıtıyorlar. Osetim, Abhazım, Çeçenim, Kabarteyim v.s.

Çerkesler, Türkler ile olan 140 yılın yaklaşık 60 yılını Osmanlı döneminde yaşamışlar 80 yılı aşkın bir zamandırda Cumhuriyet döneminde yaşıyorlar. Çerkesler 140 yıldır esas olarak Osmanlı ve Cumhuriyet yönetimi ile iyi ilişkiler içinde bulunuyorlar. Bu uyumlu ilişki Kurtuluş Savaşı şartlarında “Anzavur Ahmet” ve “Çerkes Ethem Olayı” nedeni ile küçük bir sarsıntı geçirsede fazla uzun sürmedi. Merkezi otorite ile ilişkiler düzeldi.

Bu yaşanan 140 yılda Çerkesler Osmanlı ile kurdukları iyi ilişkileri Cumhuriyet döneminde de devam ettirdiler. Osmanlı ile kurulan iyi ilişkiler sonucu Osmanlı’da hem asker hemde sivil bürokraside önemli mevkilere geldiler. 1. Dünya Savaşı ve ardından Kurtuluş Savaşı şartları geldiğinde MustafaKemal ve çevresinde hayli Çerkes kökenli asker-sivil bürokrat devlet yönetiminde yer almıştı. Bu daha sonrada devam etti. Bunlardan bazılarını saymak gerekirse; Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, General Cemil Cahit Poydemir, Recep Peker, Bekir Sami Kunduk, İbrahim Sureyya Yiğit, Ömer Mümtaz Tanbiy, Hakkı Behiç, Teşkilatı Mahsusa’nın kurucusu Kuşçubaşı Eşref, Mustafa Kemal ile Amasya buluşmasını gerçekleştiren Karzeg Salih Paşa, Yusuf İzzet Paşa, Hakkı Münse, Ali Sait Akbaytogan, Deli Halit Paşa, Salih Berzeg Paşa v.s.

Kurtuluş Savaşı tarihinde; İngilizler’in yönlendirmesi sonucu; “Şarkı Garip Çerkesleri Temini Hukuk Cemiyeti’nin 19 yöreden 17 ayrı kabileden temsilcinin 24 Ekim 1921’de İzmir’de yapılan, Yunan İşgali’ni öven ve İttihat Terakki’yi eleştiren toplantı sayılmazsa Çerkesler Kuvay-i Milliye’nin yanında yer almıştır.

Osmanlı’dan önemli ayrıcalıklar elde etmiş Çerkesler için Osmanlı’ya, hilafete, saltanata karşı tavır almak kolay olmamıştır. Anzavur Ahmet Olayı; Padişaha, hilafete, saltanata bağımsızlılığı ya da sedakati gösteren bir davranış olsa gerektir.

Çerkesler, bugün bazı kaynakların yazdığına göre bir milyon nüfusu olan Osmanlı ile kurulan iyi ilişkileri Cumhuriyet döneminde de sürdüren merkezi otorite ile uyumlu kendi anavatanından çok ülkemizde yaşamayı tercih etmiş bir toplumdur.

Çerkeslerin Osmanlı’da olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de devleti sahiplenme konusunda, devletimizi ve ülkemizi sevme, sayma konusunda aynı özelliklerini devam ettirdiklerini söyleyebiliriz.

Ülkemizde yaşayan Çerkeslerin 140 yılda Çerkes olmaktan çok Türkleştikleri’de söylenebilir. Çünkü Çerkes nüfusun %80’inin Çerkesce yerine Türkçe’yi kullandıkları ve anadili olan Çerkesce’yi konuşma işini %20’lik yaşlı kesime bıraktıklarını yazarsak bu abartı sayılmaz. Bu nedenle son günlerde TRT tarafından Radyo ve TV’de başlayan Çerkesce anadilde yapılan yayınlar başlayınca bazı Çerkesler bile şaşırıp kalmışlardır. Yayınlara ilgi ise beklenenin çok altında olmuştur.
Ülkemizin toplumsal renklerinden birini oluşturan Çerkezlerin azınlık bir toplumsal kesim olduğunu söyleyebiliriz. Ama oldukça şanslı, adeta ayrıcalıklı bir azınlık ya da toplumsal rengimiz olduğunuda ifade edebiliriz. Bu toplumsal rengimizin kendi kültürel özelliklerini yaşamak istemesi kadar doğal birşey olamaz. Ama bu hassas özellik asla bazı olumsuz amaçlar için kullanılıp siyasallaşmamalıdır. Bu özelliğin siyasallaşması öncelikle Çerkeslerin merkezi yönetim ile kurulmuş olan olumlu ilişkisini bozacağı unutulmamalıdır. Bu örnek toplumsal ilişki bozulursa bunda en çok Çerkeslerin rahatının kaçacağı ortadadır. Bu toplumsal “büyü”yü bozmaya çalışan kesimlere meydan verilirse bu işin faturası ağır olabilir.

KAYNAKLAR
-Sula Benet, Abhazlar, 1994 Ankara
-Hayri Ersoy Çerkeslerin Tarihi 1996 İstanbul
-P.A. Andrews, Türkiye’de Etnik Gruplar 1992 İstanbul
-Hale Soysü, Kavimler Kapısı, 1992 İstanbul
-A. T. Önder, Türkiye’nin Etnik Yapısı 1999 Ankara
-Orhan Türkdoğan, Etnik Sosyoloji 1997 İstanbul
-M. İzzet, Kafkas Tarihi, 1980 İstanbul
-İslam Ansiklopedisi. Çerkesler Maddesi, 1960 Ankara
-Murat Bujedug Sürgün Halk Çerkesler Birikim S. 71-72 1995 İstanbul
-Özdemir Özbay, Kuzey Kafkasya, 1995 Ankara
-Son Ubıh, Bağrad Shinkaba, 2000 İstanbul
-Muhittin Ünal, Kurtuluş Savaşında Çerkeslerin Rolü, 2000 Ankara
-Ali Kasuman, Çerkes Soykırımı, 1995 Ankara
-Yaşar Bağ, Çerkeslerde Kültür Din Tanrı, 1997 İstanbul
-Yaşar Bağ, Çerkezler, 1999 Ankara
-Nawko Abdullah, Çerkesce Mevlid, 2000 Ankara

Avşarlar ve Çerkesler

Aralık 27, 2018

Uzunyayla ve kaderin cilvesi...  Uzunyayla'yı bilir misiniz bilmem. Kayseri - Sivas arasındaki geniş arazi. Bu arazi bir zamanlar 19.yy 'da ormanlarla kaplıymış. Bu arazi, Avşarlar'ın yaylası durumundaymış. Avşarlar, yazları hayvanlarıyla Uzunyayla'ya çıkar. Kışları da Çukurova'da geçirirlermiş. Yıl, 1850'lerin sonuna geldiğinde, kader iki toplumu bu bölgede karşı karşıya getiriyor. Her iki toplum da yenilmiş, ezilmiş, büyük çatışmalardan, kargaşadan, savaştan çıkmış.

Bu iki toplum, Avşarlar ve Çerkezler'dir. Kısaca bu iki toplumu Uzunyayla'da karşı karşıya getiren tarihi sürece değinmek istiyorum.

Çerkezler, Kafkasya bölgesinde yaşayan bir topluluktur. Ruslara karşı bağımsızlık mücadelesi vermektedir. (19.Yüzyılın ortaları) Şeyh Şamil ve Hacı Murat gibi savaşcıların başarıları, Çerkezlerin yenilmesini engelleyememiştir. Ruslar çok acımasız davranarak, Çerkezleri yurtlarından atmışlardır. Batılı toplumlar ve o zaman güçsüz olan Osmanlı bu olaylara seyirci kalmıştır. 

Tarihin en büyük göçlerinden biri başlamıştır. Çerkezler bu göç sırasında çok acılar yaşamışlar çok kayıplar vermişlerdir. Osmanlı devletine sığınan bu toplum, göç sırasında çok acılar yaşamıştır. Osmanlı, Çerkezleri Anadolunu'nun ve Suriye'nin değişik bölümlerine yerleştirmiştir. Bu yerleştirme yerlerinden en önemlisi de, Avşarlar'ın yaylası olan Uzun Yayla'ya yapılmıştır.

Gelelim, diğer mağdur duruma düşen Avşarlar'a: Avşarlar, Türklerin en büyük boylarından biri, tarihte bir çok devlet kurmuş Türk Boyu. İran'da, Azerbeycan (Karabağ), Karaman' da devlet kurmuş bir topluluk. Yerleşik düzene yavaş yavaş geçen bir topluluk. 

Güney bölgemizde yaşayan Avşarlar'ın çoğunluğu göçebe yaşamını devam ettirmektedirler o zamanlar. İlkbahar ve yaz aylarında hayvanlarıyla, Uzunyayla'ya çıkmaktadırlar. Tek geçim kaynakları hayvancılıktır. Kış mevsimi gelince de Çukurova'ya inmekteler. Osmanlı, Avşarları yerleşik düzene geçirmek istemektedir.

O zamanlar Çukurova bataklık, sıtma, kolera (gecebaş) her türlü hastalığın kol gezdiği yer. Yerleşik düzene geçmek, Çukuova'ya yerleşmek, göçebe yaşama alışmış bir topluluk için ölüm fermanı gibidir.

Padişahın çıkardığı fermana karşı çıkarlar. Avşar Ozan Dadaloğolu, bu karşı çıkışı şu sözleriyle dile getirir:

" Kalktı göç eyledi Avşar elleri 
Ağır ağır giden eller bizimdir 
Hakkımızda devlet vermiş fermanı 
Ferman padişahın, dağlar bizimdir."

Bu tarihlerde her cephede yenilen Osmanlı, en güçlü ordusunu Avşarlar'ın üstüne gönderir. Avşarlarla, Osmanlılar arasında çok kanlı savaşlar olur. Neticede, Avşarlar çok büyük kayıplar vererek yenilirler. 

Dadaloğlu yenilgiyi şu dizleriyle anlatır.

" Derviş Paşa yıktı yıktı illeri 
Soldu bütün yurdumuzun gülleri 
Karalar giydikte attık alları 
Altınımız geçmez akçe tunç oldu 

Derviş Paşa gayri kına yakınsın 
Böbürlensin dört bir yana bakınsın 
Amma bizden gece gündüz sakınsın 
Öç alırız ilk fırsatı bulanda"

Avşarlar yenilince, Osmanlı Avşar'ı zorla iskân (yerleştirme) yapıyor. Aynı dönemde, Kafkaslardan gelen Çerkezler de yerleştirmeye tabi tutuluyor. Avşarlar'a karşı tarih boyunca düşman olan Osmanlı, Avşarlar'ın yurtlarına, yaylalarına Çerkezler'i yerleştiriyor. Avşarlar'a kala kala kıraç dağlar tepeler kalıyor. Hayvanlarını otlatacak alan bulamıyorlar. yoksullukla başbaşa kalıyorlar.

Aynı dönem Uzunyayla'ya gelen Çerkezler için de zor günler başlıyor. Böylece, Çerkezlerle Avşarlar komşu oluyorlar. Çerkezler, tarlalardan yemek için ot - yemlik- toplayan Avşar kadınlarını gördüklerinde önce çok yadırgıyorlar. Avşarlar da şimdiye kadar o bölgede görmedikleri insan tiplerini gördükçe onlar da bir tuhaf oluyorlar. Kendilerini savaşta yenen, darmadağın eden, gelinleri dul bırakan, padişahtan medet umurak ona sesleniyorlar.

Yedikleri darı 
Giydikleri deri 
Gözü göz, benzi sarı 
El- aman padşahım 
Sür gitsin geri.

Zaman içinde Avşarlar yeterli otlak bulamadıklarından, hayvancılığı bırakıyorlar. Tarımdan da anlamadıklarından, verimsiz arazilerde yoksullukla başbaşa kalıyorlar. İlk başlarda Çerkezlerle bir çok kavgaları oluyor. Zamanın yönetimleri de Çerkezlerden yana tavır alıyor. "Sefalet, asaleti bozar." Avşar sözü, o zamanlardan kalma. Durumu anlatması bakımından önemli bir söz.

Çerkezlerle, zaman içinde kavgalar biter, az da olsa bir yakınlaşma olur. Birbirlerinin gelenek ve göreneklerini de öğrenirler. 

Avşarların düğünleri dernekleri cirit oyunları, yumruk (yumsuk) oyunları, halayları çok ünlüdür. Avşarların önemli bir geleneği de ağıtlardır. Ölülerin arkasından doğaçlama olarak söylenen uyaklı sözlerdir. Ağıt konusunda, Avşarların şu sözü ünlüdür. "Ölümden değil, ağıtsız ölmekten korkarım" Özellikle Avşar kadınları çok güzel ağıtlar yakarlar. Bunlardan, Sindelli Kara Zala, Paşalılı Cemile, Kurtlar köyünde Mehdi nine, Hassa köyünden Kamer Karı...

Günün birinde, köyün birinde bir Çerkez Beyi ölür. Çerkezlerin ağıt geleneği yoktur. Avşarlar'ın çok iyi ağıt yaktıklarını bilirler. Kendi beylerine ağıt yakması için, yakın köyün ünlü ağıtçısı, Kamer Karı'yı çağırırlar. Kamer Karı, ölü evine gelir. Sağa döner, sola döner bir türlü doğaçlama yapamaz. Biraz duygulanması ağlaması gereklidir. En sonunda dayanamaz ve dilinden şu sözcükler dökülür:

"Ne diyeyim de ne söyleyem, 
Ölü bizim olmayınca 
Birer birer tükenir mi 
Kırkı birden ölmeyince"

Avşarlar, her acıda, her savaşta ağıtlar yakmışlar. 

"Sarıkamış Altınbulak 
Soğanlı'yı biz ne bilek 
Bizim uşak böyle gezer 
Ağlı zıbın, kara yelek 

İbrişimin kozaları 
Battı Avşar kazaları 
Sarıkamışta kırıldı 
Gonca gülün tazeleri 

Yüzbaşılar yüzbaşılar 
Tabur taburu karşılar 
Yağmur yağıp gün değince 
Yatan şehitler ışıldar."

Yazımızın başında, kader iki toplumu karşı karşıya getirdi demiştim. Yıllar geçti şimdi bu bölgelerin nüfusu azaldı. Çerkezler göçtüler, Avşarlar göçtüler. Hayvancılık kalmadı, Çerkez atları da. Bir zamanlar yılkı atlarıyla dolu olan Binboğalar şimdi bomboş.

İki toplum da eğitime çok önem verdi. Eğitimli insanlar ülke kalkınmasında çok önemli görevler aldılar almaya devam ettiler. Avşarlarla, zaman içinde kırgınlıklar kalmadı. Avşarlar erkek çocuklarının adını " Çerkez" bile koydular. Bir Çerkezle, Avşar bir araya geldiğinde anlatacakları çok şey vardır. Çerkez hemen Avşar'ın biri derken, arkasından Avşar da Çerkez'in biri diye başlar.

Bu konuda anlatılacak yazılacak çok şey var. Acılar, yoksulluklar, başta birbirini sevmeyen toplumu birbirine dost yapmıştır. Zaten kader onları bir araya getirmişti.

 

Erdoğan ŞAHİN
MİLLİYET.BLOG

Nart: Çerkes kültüründe düğünün yeri nedir? 
Sn. Tuç: Genelde kültürün ana temasını oluşturan üç husus vardır. 1- Doğum, 2- Evlilik, 3-Ölüm durumunda yapılan etkinlikler. Çocuk doğduğu zaman bir etkinlik yapılır, evlenirken yapılan etkinlik çok zengin ve ayrıntılıdır. Ölüye de çok değer verirler. Çünkü, Çerkesler’de insana çok değer verilir. Onun için ana başlıklarıyla düğünlerde bugünümüze faydalı olacak konuları dile getirelim, onlar üzerinde duralım... 

Köy düğünleri ile bugün şehirlerde yapılan salon düğünleri arasındaki farklılıkları görebilmemiz açısından, önce köy düğünleri hakkında bize bilgi verebilir misiniz? 
Kültürümüzde, gelin alma düğünü denilen ‘Nıseşecegu’ ile ‘delikanlı düğünü’ olmak üzere iki tür düğün vardır. ‘Delikanlı düğünü’, misafir gelen birini onore etmek ya da eğlence amacıyla daha çok gençler arasında yapılır. Gençler, bayanları toplar ve düğün yaparak kendi aralarında eğlenirler. Orada gençler bir araya gelirler. Bu düğünlerde katı kurallar mevcut değildir ve bunlar daha çok eğlenceye dönük düğünlerdir. Sanıyorum, bu geleneği başka hiçbir kültürde görmüyoruz. ‘Düğün yaptık’ dediğimizde insanlar, ‘kim evlendi de düğün yaptınız’? diyorlar. Bizim kültürümüzde düğün yapmak için mutlaka birinin evlenmesi gerekmiyor, biz 3-5 kişi bir araya geldiğimizde de düğün yapabiliyoruz, veya bir misafirimiz geldiğinde onun için düğün yapabiliyoruz. Fakat, misafir Thamade pozisyonunda ise düğün yapılmaz. 

Gelin alma düğününde yani ‘Nıseşecegu’de ise, gelinin bulunduğu yere gidilerek gelin getirilir. Bu olay 3 gün, 5 gün, bazen bir ay kadar sürer. Gelin alma olayı özellikle kış dönemlerine, işsiz zamanlara denk getirilir ki, uzun uzun eğlenilsin. Kadın, Çerkes toplumunda çok saygıdeğerdir. Dolayısıyla nazlandırılır. Hele genç kızlar daha çok nazlandırılır. Esasında çağrılmadan, buyur edilmeden genç kız düğüne katılmaz. Bu nedenle, düğünden önce, düğüncü aile, kızlarının (kızları yoksa yakın bir akrabalarının) yanına bir delikanlıyı katarak, ev ev dolaşırlar ve genç kızları düğüne çağırırlar. Düğün yapılır; düğün bozulduktan sonra evlerinden alınan genç kızlar, tekrar evlerine götürülürler. 

Çerkes düğünlerinde oturmak yoktur. Yaşlı, genç düğüne katılan kim olursa olsun oturmaz. Sadece evli kadınlar gerilerde bir köşeden düğünü seyrederler. Bunun dışında herkesin ayakta durması, ayakta duramayacakların düğüne katılmaması gerekir. Fakat günümüzde düğün yapılırken kızlar oturuyorlar. Bunun organize edilmesi gerekir. Organize eden gençlerden biri, bir delikanlı veya bir kız oturuyorsa, onu düğüne davet etmeli, onun da düğüne katılmasını sağlamalıdır. 
Düğünde erkekler bir tarafa, bayanlar bir tarafa dizilir. Düğün yapılan yerin en emin tarafı kızlara verilmelidir. En sağ başta, ‘baş koruyucu’ denilen birisi durur, onun yanında ‘jan’ tabir ettiğimiz ‘prenses’ durur. Onun yanında da Xhıgebz-thamade durur. Yani herkesin duracağı oyun yeri bellidir. Onun yanında varsa misafir kız, daha sonra toplumdaki sosyal yerlerine göre diğer kişiler, en sonda da düğün sahibi aileden bir kız yer alırlar. Bu kızın yanında da koruma görevi yapan bir erkek bulunur. 

Düğünlerde kızlar sırayla oyuna çıkar, erkeklerde ise sıra yoktur. Fakat onlarda gelişigüzel bir şekilde çıkamazlar. Bir delikanlı, bir kızı gözüne kestirmiş, onunla oynamak istiyorsa, o kızın sırasına denk getirir, öyle oyuna çıkar. Kendiliğinden de çıkamaz. ‘Hatiyako’ (düğünde oyuna çıkma sırasını idare eden kimse) dediğimiz kişiyi tembihleyerek, hatiyakonun organizesiyle düğüne çıkar. Düğünün esası budur. Kızlar sıra olduklarında, ablası ya da kendi sülalesinden bir büyüğü olan kız arka sırada dikilir, düğüne katılır ama oynamaz. 

Düğünler uzun sürdüğü ve sürekli ayakta durulduğu için grup grup, önce misafirler, sonra diğerleri dinlendirilir ve dinlenenlere ikramda bulunulur. Düğünden dinlenmek için çıkarken büyük olan kişiden izin istenir, geri gelindiğinde tekrar gelindiği bildirilir. Yani şimdi yapılan salon düğünlerinde olduğu gibi düğüne gelişigüzel girilip çıkılmaz. 

Gelin alma düğününü kim organize eder? 
Bir aile gelin alacaksa, kendisine yakın olan, o sorumluluğu yüklenebileceğine inandığı, güven duyduğu bir büyüğüne gider, durumu anlatır. ‘Hayırlı bir işimiz var, bize aracı olun’ der. Ve o kişi bir ön toplantı yaptırır. Düğünün organizasyonunda ‘Ceug thamade’, düğün thamadesi dediğimiz bu kişi ailenin adına tüm sorumluluğu taşır. Toplantıyı o yapar, ‘wunafe’ yi o yaptırır, gelincileri o gönderir, gelinciler geldiğinde o karşılar. Düğünü olan ailenin mensupları ona yardımcı durumdadır. Örneğin; delikanlının küçük kardeşi ve ‘şavo’ (sağdıç) da ona yardımcı olur. 

‘Hatiyako’ nasıl belirlenir? ‘Hatiyako’ dediğimiz düğünü idare eden kişidir. Hatiyako da esas ‘ceug thamade’sine bağlıdır. Düğünden önce yapılan toplantıda o da belirlenir. Zaten köy hayatında, bir küçük yörede, kimlerin ne olduğu bilinir. ‘Hatiyako’nun işini, sorumluluk, yetenek ve tecrübe isteyen bir görev olduğundan herkes beceremez. Dolayısıyla bu görevi kimin yapacağı hemen hemen bellidir. 

Gelin ve damadın düğüne katılmaları konusundaki düşünceleriniz neler? Köylerde yapılan düğünlerde erkek hiçbir şekilde görünmez, tabii kız da görünmez. Düğün tamamen onların dışında gelişir. Fakat şehir düğünlerinde, aynı diğer kültürlerde olduğu gibi; gelin ve damat düğüne beraber gelip gidiyorlar. Diğer toplumlardan haliyle etkileniyoruz. Şimdi delikanlıyla evleneceği kızı düğüne, anne-babanın karşısına çıkardıysak; artık ondan sonra nasıl yapsak boş. Çünkü Çerkes gelini kendi düğününde oynamaz. Bazı düzenlemeler getirmek lazım. 

Damadın kaldığı yeri biliyoruz, gelinin kaldığı yer hakkında bilgi verir misiniz? 
Kafkasya’da hiçbir zaman gelin babasının evinden çıkmaz, önceden alınıp bir akrabasının evine götürülür. Kız istenmeye, yani nikah kıyılmaya gidileceğinde, kız baba evini terkeder, yakın komşuların (zaten komşular aile gibidir) evine gider. Dolayısıyla evi orasıdır, oradan çıkar. Ondan sonra bir müddet annesine, babasına görünmez. 

Bir düğünde ‘göz aydın’ merasimi nasıl yapılır? 
En az iki kişinin bir araya gelmesiyle bir grup oluşur. Çerkes geleneğinde; grupta temsil ve otorite vardır. Grubu oluşturan iki kişinin de karşı tarafla muhatap olması gerekmez, hangisi daha büyükse, hangisi daha yetenekli ise o muhatap olur. Bin kişi adına bir kişi selam verir ve bir kişi selam alır. Bir köy olarak ya da bir grup olarak düğüne gidildiğinde ise; grup adına bir kişi görevlendirilir ve o kişi thamadeye ‘göz aydın’lığı verir. Gelin gelmeden, eve girmeden de göz aydına gidilmez. 

Düğün nasıl başlar? 
Düğünde öncelikle, ‘şagarey’ oynar, yani ev sahibi pozisyonunda olan bir kimse hatta hatiyako düğünü başlatır. Yani yabancı olmayan birisi düğünü başlatır, ondan sonra misafirlere, diğerlerine sıra gelir. İlk önce misafir çıkartılmaz. Düğünde çok değer verilen bir misafir varken düğün bozulmaz. Misafir düğünden ayrıldıktan sonra, düğün ‘wuig’le sonlandırılır. 

‘Hoh’ olayının asıl amacı nedir? 
Amaç, insanları onurlandırmak, memnun etmektir. Toplumlar kendilerini çeşitli şekillerde ifade etmeye çalışırlar. Bunların birçoğu semboldür. Örneğin batılılar; misafirleri geldiği zaman tuz yalatırlar, ekmek ısırtılar... ‘Bje’ de Çerkeslerin bir sembolüdür. Maxımeyi ‘bje’ ye doldururlar ve onore edecekleri kişiye sunarlar. Bazen maxımenin yanında haluj, tuhuj, şelame, halıve de bir tepsiye konur ve bunlar bir arada sunulur. Bu şekilde onurlandırılan kişi bir konuşma yapar, güzel temennilerde bulunur. Buna ‘hoh’ denir. Ya da bjeyi bir başkasına verip, konuşma yaptırabilir. Çünkü onun edebiyatını çok güzel yapanlar, çok güzel dile getirenler var. ‘Hoh’ yapıldıktan sonra ilk yudumu, konuşanın sol tarafında duran kişi alır. 

‘Hoh’ yapan kişinin yanındaki maximeden bir yudum aldıktan sonra kendisi yudumlar. Solundaki kişi de ev sahibi pozisyonundadır. Daha sonra diğerleri birer yudum alır. Tepsideki halujlar parçalanır ve herkese birer lokma ulaştırılmaya çalışılır. Maxıme kurulmaz olduktan sonra yerini şerbet aldı. 
‘Bje’ o ailenin düğün sahibi hanımefendinin minnet ikramıdır. Çok önemlidir. Memnuniyetini ifade etmek için sunduğu bir ikramdır. Bu nedenle konuşma ayakta yapılır. Bjeyi ev hanımı adına birisi getirir ve hoh’u yapacak kişiye verir. Hah yapıp bitirinceye kadar, bje ayakta sıkı bir şekilde tutulur. Daha sonra yanındakine uzatılır. Bu kişi de tek bir yudumda içer ve bjeyi getirene geri verir, bu şekilde bir düzenleme yapılır. 

Sizce bu adetlerin hangileri ne ölçüde şehir hayatına aktarılabilir? 
Ben şehir düğünlerinde şunlar yapılsın, şu şekilde yapılsın diyebilirim, fakat bunlar benim görüşlerim olur. Köy düğünlerini tamamen salona taşımak tabii ki mümkün değil, ama en azından bje merasimi, wuig olayı, thamade gibi adetlerin korunması, yok olmaması gerekir. Adetler toplumsal olduğuna göre, Çerkes insanı adetlerine bağlı kaldığı sürece bir ‘toplumu’ ifade eder. Kurallar ihmal edilmişse, orada bireysellik ortaya çıkar. Dolayısıyla bir adeti değiştirmek bir kişinin haddi ve hakkı değildir. Topluma maledilecek bir şeyin toplum tarafından görüşülmesi gerekir. Eski adetleri bilenlere, sadece bilmek değil onun şuuruna ermiş, anlamını gerekçesini bilenlerle bir grup olarak tartışmak, ortaya koymak gerekir. Sonra da bunlar toplum tarafından kabul görünce uygulanır. 

Son olarak eklemek istediğiniz şeyler nelerdir? 
Çerkes gelenekleri içinde yaşamak benim hoşuma gidiyor. Size de illa Çerkes usulüne göre yaşayın demiyorum, onurumuza, haysiyetimize söz getirmeden nasıl isterseniz öyle yaşayın. Öte yandan Kuzey Kafkasyalılar fevkalade disipline olmuş bir toplumdur. Disiplinin olmadığı bir yerde hiçbir şey olmaz. Dolayısıyla düzgün, düzenli, ölçülü hareket etmek lazım. Ölçüsüzlük, gelişigüzelliktir. Mutlaka herşeyin bir ölçüsünün olması gerekir. Benim aradığım budur. 

Muhafaza edilmesi gereken çok güzel geleneklerimiz, adetlerimiz var. İnsanlarımız çok etki altında kalıyor, ‘gelişim’ mi, ‘değişim’ mi? Bunun bilincinde değiliz çoğunlukla. Her toplumun şuuru, beyni varsa gelişim içinde olması lazım, değişim değil. Değiştiğiniz zaman aslınızı inkar eder, kökünüzü, geçmişinizi kaybedersiniz. 
Değerli büyüğümüze verdiği bilgilerden dolayı teşekkür ederiz.


Düğünlerimiz Üzerine / Saim Tuç 
Nart Dergisi 5. Sayı - 1998

Çerkeslerde Toplantı

Aralık 26, 2018

Çerkeslerde toplantı yapmak için çok vesile ve neden vardır. Bir köyden diğer bir köye gidildiğinde ya da o köye dışarıdan bir misafir gelmişse gençler hemen bir araya gelirler.

Bir düğünün bitiminde gençler toplanarak böyle bir ortamın oluşmasına sebep olabilirler. Yine kendi aralarında böyle toplantıları önceden planlayabilirler. Muhabbet toplantıları fonksiyonel açıdan bir çok amacı gerçekleştirmektedir. Bu tür toplantılarda bir çok Çerkes genci birbirleri ile tanışma imkanı bulur. Aynı sülaleden olan kişilerde birbirini tanımış olur. Aynı yaş grubundan toplanıp tanışan bu kişiler böylece eğlenme şansını yakalar. Birbirlerini tanıyan genç kız ve erkekler aradıkları vasıflan taşıyan kişilerle kaşen olarak daha sonra evlenebilme imkanını bulurlar. 

Toplantı düzeni 

Toplantıda insanlar dağınık bir şekilde oturamazlar. Herkes konumuna göre oturması gereken yerde oturmak durumundadır. Oturma sisteminde kızlar ve erkekler ayrıdır. Karışık oturmazlar. Toplantıda hiyerarşik yapılanmanın getirdiği farklı statü ve rollerin olması fertleri istediği gibi davranmaktan alıkoyar. Herkes örf ve adetlere göre oturma düzeni alır. Thamatenin sağında ve solunda birer yardımcı bulunur. Bu kişiler ev sahibi olmaması kaydı ile gelen misafirlerden birisi olabilir. Bunlar en az thamate kadar topluma etki edecek konumdadırlar. Eğer bu cemiyet düğün, nişan türü bir cemiyetse thamatenin sol tarafına yaş sırasına göre erkekler, sağ tarafına yaş sırasına göre bayanlar oturur. Bayanların thamatesi de cemiyetin thamatesinin sağ yanında oturur. Yaş sırasına göre de diğer bayanlar da sağ tarafta yer alırlar. Diğer cemiyetlerde ise sağında ve solunda erkekler oturmaktadır. 
Gösterilen her davranışın belirli kuralları vardır. Fakat buna rağmen bu tip toplantılar çok eğlenceli ve faydalı olur. Bu tür toplantılar yeni iştirak etmeye başlayan gençler açısından da eğitim merkezi sayılır. Burada habzenin yani örf ve adetlerin uygulamalı olarak öğretilmesi bağlanır. İnsanlar birbirine kaynaşır. Kızlar ve erkekler arasında arkadaşlık kurulur. Bu tip toplantılar belirli yaş gruplarına ayrılmıştır. Kızlar ve erkekler kendi yaş gruplarının toplantılarına katılırlar. Her yaş grubunun toplantısı ayrı olmaktadır. 

Eğlenerek tanışma 

Bütün toplantılar başlarken tanışma faslı vardır. Cemiyette kişileri tanıştırma görevini thamatenin isteği üzerine pşerah yerine getirir. Cemiyet kalabalık ise herkesi tek tek tanıştırmak yerine değişik bir ortam hazırlanarak herkesin birbiriyle tanışması sağlanır. Bu daha ziyade vakit geçirici oyunlarla olur. Bu oyunlar cemiyetteki insanların birbirleri ile tanışmasına ve etkileşim kurmasına vesile olur. Oyunu pşerah başlatır. Mesela çapşı denilen bir oyun vardır. Pşerah cemiyetteki kişilerin herhangi birisini kaldırır. Kaldırdı kişinin eline vurur. Eline vururken de kendi ismini, kabile ismini ve boy ismini söyler. Yine o kişi de aynı şekilde başkasını kaldırır. Bu şekilde oyun süresince bir tanışma olur. Fakat cemiyette Çerkez olmayan bir kişi varsa o kişi sadece bulunduğu konum itibariyle tanıştırılır. 

Habzenin kesin kuralları 

Muhabbet geceleri habzenin kesin kurallarına göre şekillenir. Bu kurallara uyulmadığı taktirde thamate araya girer ve kuralların uygulanmasını sağlar. Kurallara uygun hareket etmeyen kişiler ise diğer fertler tarafından uyarılır. Bu nedenle bu toplantıda serdedilen her davranış kurallara uygun olmak durumundadır. O gecede hiç kimse keyfi olarak odadan dışarı çıkamaz. Dışarı çıkmak istediği taktirde thamateden izin alır. Thamate izin vermişse dışarıya çıkabilir. Birisi herhangi bir durumda dışarı çıkıyorsa orada bulunan herkes çıkarken ayağa kalkar. Aynı şekilde dışarıdan içeriye gelindiğinde de aynı şey geçerlidir. Bu durum Çerkes kültüründeki saygı unsurunun etkinlik göstergesidir. 

Bir kompliman geleneği Pseluh 

Çerkeslerin her vesile ile yaptığı toplantılar, gençlerin kendilerini göstermesi ve kabiliyetlerini sergilemesi için birer fırsattır. Böyle eğlencelerde birbirinden hoşlanan genç kız ve erkekler sanki evleneceklermiş gibi birbirlerine iltifat ve ilanı aşk ederler. Çeşitli şakalar yaparlar. Bazen aynı kıza bir kaç genç birlikte iltifat ederek eğlenceyi artırır. Kızlar da gençlerin bu iltifatlarına uygun şakalar yaparlar. İltifatlarla birlikte yapılan tüm şakalaşmalara pseluh denmektedir. Pseluh işin gayri ciddi boyutudur. O cemiyetle sınırlıdır. Pseluk zahiren gayri ciddi gibi görünse de bu kanaat yanıltıcıdır. Bütün eğlence ve şakalar birtakım yaptırımlara haiz olan habzenin kesin kuralları ile sınırlıdır. Gelişigüzel bir biçimde pseluk yapılmaz. Saygısızlık yapmak karşısındaki kişiyi en ufak bir şekilde rencide etmek yasaktır. Pseluk ile başlayıp daha sonra da devam eden kaşenlik iki kısma ayrılmaktadır. Bunlardan birisi şaka diğeri ise ciddi kaşenliktir. 
Şaka kaşenliğine semerko denmektedir. Bu durumda kişiler ciddi olmasalar dahi sırf o geceye ya da bir kaç geceye mahsus olarak kaşen olabilirler. Burada amaç eğlenmek, birbirlerini tanımak bunu yaparken de hoş vakit geçirmektir. Şaka kaşenliğinde kız ve erkek birbirlerine sanki evleneceklermiş gibi meth edici ve övücü sözler söyler. 

Misafirlerin durumu 

Bu cemiyetlerde misafir olan kişiler, çok önemli bir mazeretleri olmadıkça diğer kişiler topluluğu terk etmeden o ortamı terkedemezler. Toplantı bitene kadar o ortamda bulunmak durumundadırlar. Çünkü diğer kişiler daha ziyade o gece onlar için toplanmıştır. Bu nedenle onların toplantıyı terkedip gitmeleri saygısızlık sayılır. Aynı kural misafir ve ev sahibi dışında ev sahibinin arkadaşları için de geçerlidir. Bunların cemiyeti terkedip gitmesi de misafirlere karşı bir saygısızlık olarak nitelendirilir. 

Oyunlar 

Çerkes gençlerinin düğün gibi toplumsal aktiviteler vesilesiyle tertip ettiği toplantılarda çeşitli oyunlar oynanır. Oyunlar hem cemiyetteki insanların birbirleri ile tanışmasını sağar hem de toplantının eğlenceli geçmesine sebep olur. Bu oyunlar folklorik ve dans türü oyunlar değildir. Eğlenceye yönelik olan ve herkesin iştirak ettiği oyunlardır. Oyunu pşerah başlatır. Oynanan oyunların bazılan şunlardır. 

Çapşı: Bu oyun birbirinin eline vurarak tanışmayı sağlayan oyundur. 

Aykan: Pişerah kalkar. Başka birini de kaldırır. İkisi de eliyle birbirinden habersiz olarak bir, üç ya da beşi göstermek durumundadır. Oyunun kurallarına göre üç biri, beş üçü, bir de beşi yenmektedir. Bu durumda yenen sayılan eliyle gösteren kişi diğer kişinin eline hızlı ya da yavaş olarak vurmaktadır. 
Eş Seçme: Oyunun başında herkes ikişerli olarak eşleştirilir. Daha sonra pşerah kalkar, sırayla herkese eşinden memnun musun diyerek sorar. Eğer memnunsa, memnun olduğu için eline havluyla vurulur. Memnun değilse eline vurulmaz ve eş olarak kimi istediği sorulur. O da orada bulunan herhangi bir kişiyi eş olarak tercih eder. Bu durumda tercih ettiği kişinin eşine eşini veriyor musun diye sorulur. Eğer verirse eline vurulmaktan kurtulur. Eşini vermeyi kabul etmezse eşini isteyen kişinin taktir ettiği sayı kadar (daha önceden bir limit belirlenir) hızlı yada yavaş şekilde eline vurulur. 

Yüzük Oyunu: Bu oyunda bir yüzük saklanır. Bir kişi kaldırılır ve kaldırılan kişiden yüzüğü bulması istenir. Bunu da diğer kişilerin tarifleri ile yapar. Yüzüğü arayan kişi diğer kişilerin verdiği ipuçlarına göre yüzüğün kimde olduğunu bulur. 

Bu oyunların yanısıra daha farklı oyunlarda oynanmaktadır. Bu oyunlar kişilerin hem birbirleriyle tanışmasını hem de etkileşim ve iletişim kurmasını sağlar. Kişiler çapşı denilen oyunla çok kısa bir süre içinde birbirleri ile tanışma imkanı bulur. Aykan denilen oyunda bunun hemen akabinde gelir. Bu oyunda da en fazla bir dakika kadar süre içerisinde birbirleriyle konuşma imkanı sağlanmış olur. Onlar da eğer iletişim kurmak isterlerse bu fırsatı değerlendirmeye çalışırlar. Eş seçme oyununda ise eşini vermemenin cezası vardır. Kişiler eğer eşlerine bağlı iseler eşlerini vermezler. Bağlı değillerse eşlerini değiştirirler. Eşine ne kadar bağlı ise o kadar cezaya tahammül eder. Bu bağlılığı hem karşısındaki kişiye hem de topluma yansıtmış olur. Bunun gibi diğer oyunların oynanmasında da bir takım incelikler ve faydalar vardır. Bu tip oyunların yanı sıra toplantılarda maniler, güzel sözler, şarkılar vs. söylenir. Bir çok değişik konular konuşulur 

Not. Bu yazı Jabagi Baj'ın "Çerkesya'da Sosyal Yaşayış ve Adetler" adlı kitabı ile Zeynep Durgun'un "Çerkeslerde (Adıgeler) Kaşenlik Adeti ve Sosyal Değişme" adlı tez çalışmasından yararlanılarak derlenmiştir.

Fehim Taştekin

Çerkesler'de Savaş

Aralık 26, 2018

Savaş ve Kuzey Kafkasya... Bu iki kavram asırlardan beri ayrılmadı... Dünya tarihinde hoş görülemez bir suç(!) olan ‘ulusların kendi ülkesinde bağımsız yaşama hakkı’ Kuzey Kafkasyalılara da tanınmadı. Yüzlerce yıldır savaş içersinde olan Çerkeslerin gelenekleri de bu çerçevede şekillendi. ‘Savaş’ adeta bir yaşam biçimi oldu... 


İçinde bulundukları ülkenin coğrafi ve ekolojik konumu yüzünden saldırılar, yağmalar, sürgünler ve katliamlarla karşı karşıya bırakılmışlardır ve ne acıdır ki 21. Yüzyıl dedikleri, kardeş halklar masallarının okunduğu ‘global ve medeni’(!) dünyada Kafkasyalılar hala bunlarla iç içe yaşamak zorundalar. 

Doğdukları andan itibaren ‘özgür’ yetiştirilen Kafkasyalılar da asırlarca süren bağımsızlık savaşları meydana gelmiştir. Kimi çıkarcı devletler Kafkasya’yı kendi malıymış gibi birbirlerine peşkeş çekse de Kuzey Kafkasya bunu asla kabul etmemiştir. Bir Rus Generali Şapsığ beyine “Osmanlı hanedanı topraklarınızı Çarımıza bahşetti bundan sonra Kafkasya bizimdir!” der. Şapsığ beyi gülümseyerek şöyle yanıt verir “General şu havadaki kuşu görüyor musun?....O kuşu sana verdim git onu al!” 

Çerkeslerin ne derece bağımsızlık şuuruna sahip oldukları İmam Mansur’un şu sözlerinden anlaşılmaktadır... “Bizim için en kötü durum, tüfeklerimizin barut ve kurşun ihtiyacından dolayı neredeyse tamamen kullanılmaz hale gelmeleridir. Fakat elimizde onlara sallayabileceğimiz kılıçlar oldukça gavura asla teslim olmayacağız. Eğer tüm dünya tarafından terk edilir ve gücümüzün son safhasına sürülürsek, işte o zaman Çerkeslerin neler yapabileceklerini tüm dünya görecektir. Karılarımızı ve çocuklarımızı, Rusların ellerine geçmemeleri için bizzat kendimiz öldürecek ve en son adamımıza kadar onların intikamını almak için öleceğiz....” 

Çerkeslerin tarihte düzenli orduları olmamasına rağmen gerektiğinde süratle toplanabiliyor ve Xabzelerin öngördüğü şekilde liderlerini seçebiliyorlardı. Lider vasfında ki kişinin savaş yeteneğinin diğerlerinden fazla ve toplum içersinde sayılan bir kişi olması gerekiyordu. Osmanlı ve diğer devletlerde olduğu gibi savaşlarda liderler uzak bir yerden savaşı izleyerek emir yağdırmaz, savaşa giderken en önde, düşmanla ilk çatışmaya girenler arasında yerlerini alır, dönüşte ise arkadan gelebilecek tehlikelere karşı koymak için en arkadan kafileyi takip ederlerdi. 

Tarihin bilinen dönemlerinden beri sürekli saldırıya maruz kalan Çerkeslerin kıyafetlerinde savaş unsuru etkili olmuştur. Her bir Çerkes her an bir savaş olacakmışçasına hazır bulunur, tüm silahlarını kıyafetleri ile beraber taşırlardı. Kafkasya’da evler son derece sade ve gösterişiz yapılırdı. Her hangi bir saldırı durumunda düşmanın eline geçmemesi için gerekli eşyalar alındıktan sonra ateşe verilirdi. Evlerin sade olmasına rağmen silah ve at takımları altın, gümüş gibi kıymetli eşyalarla donatılırdı. Bununla beraber yanlarına gereksiz eşyalar almaz yalnızca yetecek kadar yiyecek bulundururlardı. (Çerkeslerin doğuştan az yiyerek yetişmelerinden dolayı bu yiyecekler zaten ağırlık teşkil etmezdi.) Akınlarda at arabası, hayvan ve top mermisi gibi ağır silahları bulundurmayan -ne acıdır ki bu silahlar zaten Çerkeslerde bulunmazdı- bir Çerkes için düşmanın elinden kurtulmak zor bir iş değildi. 

Genellikle savaş anlamına gelen kırık ok düşmana gönderilirdi. Geleneklere göre elçinin can güvenliği ve şahsi dokunulmazlığına riayet edilirdi. Efsanelerde, Çerkeslerin gündüz savaştıkları düşmanlarını gece ziyaret etmeleri ya da onları davet ederek ağırladıkları ve savaşın onuruna şenlikler düzenlendiğini, hiçbir art niyeti olmayan görüşmelerin yapıldığı anlatılmaktadır. Çerkeslerde düşmanlarla olan münasebetlerde de Xabze söz konusudur. Esirlere acımasızca davranmak uygun görülmeyen bir davranıştır. Bu kurallara düşmanın evini ve tarlasını yakma yasağı da eklenmiştir. Sadece başkaları tarafından kaçırılan kişinin eşi kaçıran kimsenin yaşadığı evi ve köyünü yakma hakkına sahiptir. Aynı zamanda Çerkes gelenekleri ev içerisinde insan öldürülmemesini emreder. Ölen düşmanlarının naaşlarının ailelerine iadesinin olanaksız olduğu durumlarda, tüm gerekli koşullar yerine getirilerek toprağa verilmesi gelenekler gereğidir. Ayrıca savaşta elde edilen bayan esirlerde sadece at üstünde taşınmıştır. Üç yıl Kafkasya’da yaşamış olan bir Polonyalı subay: “Adiğeler yapıları itibariyle cesur, kararlıdırlar ancak yersiz yere kan dökmeyi hunharlığı sevmezler cesetlerin sakatlanması, uzuvların kesilmesi, silahsızların öldürülmesi, kadınlara yönelik hakaretler ve benzerleri görülmemektedir” der. 

Çerkesler düşmanlarına bu derece insani davransalar da Ruslar katliamlarından asla vazgeçmemiştir. Bir Rus subayının da şu sözleri bu iddiayı kanıtlar niteliktedir: “Dağlılar yalnız savaş alanlarında değil, halkın eylemlerinde de katı bir direniş gösteriyorlardı. Bir tek kişi kalsa bile koca bir orduya teslim olmuyordu. Birkaç kez uygulanan yıkım ve yağmadan sonra bile avlularından ayrılmıyor, yurdunda inatla, ısrarla direniyorlardı. 

...Dağlılar teslim olmuyor diye başladığımız işten cayacak değildik Çerkeslerin silahlarını almak için Dağlıların yarısını kırmak gerekiyordu...Katliama giriştiğimizde kadın ve çocukların birçoğu ormana sığınıyordu. Bunların çoğu gezici birliklerimiz tarafından bulunuyor, genelliklede öldürülüyorlardı. 

...Bu kanlı kırımda, çoğu zaman analar elimize düşmemesi için çocuklarını kendi elleriyle öldürüyorlardı. Birçok dağlı kabile tamamen yok edildiler. Yeryüzünden silindiler. 

...Dehşet verici savaş bitip, Kafkasya’daki egemenliğimiz yerleştiği için biz bugün, vatanı ve özgürlüğü son nefesine, son kanına kadar savunan yiğit ama yenik düşmanımızın bu olağanüstü kahramanlığına duyduğumuz hayranlığımızı da belirtmeden geçemeyeceğim.....” 

Çerkeslerde, düşmanın eline diri olarak ele geçmek son derece utanç verici bir durumdur. Bir Çerkes çaresiz kaldığında teslim olmadan evvel mutlaka olabildiğince direnir, genellikle de canını vermeden önce birkaç Rus’un da canını alırdı. Onursuz bir şekilde ölmek kabul edilemez bir olgudur Kafkasya’da... Onursuzluk olarak kabul edilen başka bir olayda silah ya da atın düşmanın eline geçmesidir. “Atlının savaşta ölmesi evinde ağlayıştır, silahının kaybedilmesi köyünde ağlayıştır” der bir Çerkes atasözü...Savaşta şehit olanların arkadaşları, onun silahlarının korumak zorundadır. Ölenin naaşına olan saygı çok ileri derecededir. Bu sebepten naaşın düşmanın elinden alınması için arkadaşları ne pahasına olursa olsun saldırıya geçerlerdi. Ne acıdır ki bu gelenek kimi savaşlarda gücün bölünmesi nedeniyle Çerkeslere büyük zararlar vermiştir. Çerkeslerin savaş taktiği genellikle gerilla şeklinde olmuştur. Ufak gruplara ayrılıp düşmana ağır kayıplar vermişlerdir. Bu taktiği bir Rus subayı şöyle yorumlar... “Bizimle doğrudan doğruya savaş alanında karşılaşın. İşte o zaman, sayınız ne kadar fazla olursa olsun sizi yeneriz. Fakat şimdi bir arı sürüsü gibi çevremizde uçuşarak bizi taciz ediyorsunuz ve biz de, karşılık vermek üzere etrafımıza baktığımızda kimseyi göremiyoruz” ve ardından bir avuç barutu havaya saçarak, “ işte otlardaki bu taneler kadar bulunmaz oluyorsunuz” der... 

Çerkesler savaşı bir şenlik havasında görürlerdi. Çatışmalarda zengin at koşumları ve silahları ile en iyi giysilerini giyerlerdi. Anlatılan eski bir gelenek; “ceguako” denen müzisyenler savaşlarda yerlerini alır, çatışmaları yükseklerden seyrederek kişilerin yaptıklarını adlarıyla zikrederek beste yaparlarmış. Böyle bir şarkı da bir kimsenin adının korkak olarak geçmesi yüzyılların getirdiği olmazsa olmaz bir zorunluluk olan ‘savaşçılık’ karakterini taşıması gereken bir Çerkes için ölüm demektir. Toplumda korkak damgası yemiş bir kimse insanlar arasında ne saygı ne de arkadaş bulabilir. Böyle birisi kadınlarda dahil herkesin ayıpladığı bir kişi olur, kendisiyle evlenecek bir kız dahi bulamaz. 

Her savaşçı sadece kahramanlığı değil ayni zamanda onurlu ölümü de düşünür. Bu yüzden kimin elinde öldüğü önemli değildir. Yeter ki bu kişi kendisi gibi cesur ve buna layık bir savaşçı olsun. 

Çerkesler tarihte hiç bir zaman başkalarının emrine itaat etmemişlerdir. Kendi iradeleri dışında kimse onları savaşa gönderemez, onlar kendilerini tehlikeye karşı koyarlar, dövüşürler ve gönüllü ölürler! Yaralanmaları en büyük ödüldür. Öldürülürler, ailelerini kimse hor görmez. Herşey ‘cesur’ denmeleri içindir. İşte budur onlar için gerçek ödül! Bu tek kelime için ölüme giderler’ Diğer halklarda ise böyle değildir, onlar emir alırlar, iradeleri dışında savaşa giderler, ödülleri ise o kadar büyüktür ki, en korkak olanı bile bir anlık cesur olur. 

Gelişmiş silahlardan yoksun Çerkeslerin Rusya’ya karşı bunca yıl direnebilmelerinin en büyük nedenlerinden birisi, herkesi sosyal görevini yerine getirmeye zorlayan toplum duygusu ve buna bağlı olarak yaptırım gücü bulunan adetler, diğeri de kişiler arasındaki kahramanlık yarışmasıdır. Bu kahramanlık yarışması yalnızca Rus ordusunu seyrekleştirmek ve kendilerinden korkmaya zorunlu kılmakla kalmıyor, aynı zamanda Kuzey Kafkasya’ya seçkin kahramanların vatanı olmak onuru da kazandırıyordu. 

Bir çatışmada şehit olan birisinin ailesi için böyle bir olay büyük bir şerefti. Analar evlatlarını kaybetmenin acısının yanında bunun hakli gurur ve sevincini de taşırlardı. Bu kahramanların adları yıllarca anılır, onurlarına ağıtlar yakılır, yiğitlikleri neşredilirdi. Ruslarla yıllarca çarpıştıktan sonra şehit düşen Bjeduğ Prensi Pşıkuy’un adına yakılan aşağıdaki ağıtta ‘kahramanlığa’ verilen değeri göstermektedir. 


PŞIKUY BEY’IN AGITI 

Ne kadar cesur bir kalbe sahip!
Oysa ne kadar da genç,
VE de cesur olduğu kadar da cömert;
Kendi evi değildi savaştığı,
Korumak için uğruna can verdiği!
Ay-a-ri-ra

Dinle General Zass’ın davulunun sesini!
Gör, bak nereden geliyor Kazaklar;
Korkusuz Pşikuy, onların arasına dalıyor
Davula yöneltiyor kılıcını
Ay-a-ri-ra

Evi sonsuza kadar çökmüş bulunuyor,
Yıkılmış çünkü direği!
Kız kardeşi ağlıyor; ne evi var,
Ne de kaçacak yeri o günden.
Ay-a-ri-ra

Yırtıyor, parçalıyor kuzgunu saçlarını,
Leipsic ipeğinden daha siyah ve parlak,
Göğsünü yumrukluyor, çünkü
Evinin direği, cesur Pşıkuy yok artık.
Ay-a-ri-ra

Doğruca General Zass’ın üzerine sürdü atını
Canını kurtarmak için açtı Zass;
Ama O da, atını getirdi zafer içinde,
Atını ve süslü koşumlarını!
Ay-a-ri-ra

O ölüm kalım gününde
İki at yordu, değiştirdi;
Fakat kendi ruhu yorulmadı,
O kadar güçlüydü ki yüreği!
Ay-a-ri-ra

Bir aşık olarak gittiği o ülkeden tabutun içinde döndü!
Tuzlu gözyaşları döken annesi,
Islattı cansız yüzünü Pşıkuy’un.
Ay-a-ri-ra

“Allah’a şükürler olsun!” dedi, kadın ağlarken,
“Bir yağmacı değildi, O:
Fakat elde kılıç öldü,
Allah ve Adiğe için!”
Ay-a-ri-ra

Köyün diğer bütün kadınları da,
Göğüslerini parçaladılar, ağladılar,
Eyvah ey gün! Eyvah ey zaman!
Öldü artık bizim koruyucumuz.
Ay-a-ri-ra

Köyün diğer bütün kadınları acılı yaşlar döktüler,
İçleri yandı, koruyucularının gitmesine;
Çok iyi biliyorlardı ki, kendileri ve çocukları
Kurtulmuşlardı, Pşikuy kılıcını çektiği zaman
Ay-a-ri-ra

O hayatını kaybetti, fakat
Tabutunu hala süslüyor silahları;
Orada duruyor siyah tüfeği de,
Patladığı zaman Rusları korkuyla çökerten.
Ay-a-ri-ra

O gün giydiği kan kırmızısı elbisesi
Bütün gün parladı, durdu,
En koyu yıldırım bulutları içinde yer alan
Bir güneş gibi.
Ay-a-ri-ra

Kara atı, bir şahin gibi dönerken
Pşikuy onu savaş alanına sürdü;
Elbisesinin kolları sallanıp durdu
Kılıcını savurmasından çıkan rüzgardan.
Ay-a-ri-ra

“Atımı alı n kız kardeşime götürün!”
Dedi, can verirken Pşikuy,
“Onun gözlerinden kanlar dökülmeli,
Diğer gözler sadece su akarken”.
Ay-a-ri-ra

Ve bir şehid bu şekilde düşerken
Açıldı bütün cennet kapıları
Karşılamak için Kahraman!,
Erenlerle sonsuza kadar kalması için.
Ay-a-ri-ra


Kuzey Kafkasyalılar, kendi topraklarına el uzatılmadığı, vatanlarının ve özgürlüklerinin ellerinden alınmaya çalışılmaması halinde tüm dünyayla kardeş olarak yaşamayı tercih etmişlerdir. Yüzyıllardır çok şey değişti...medeniyetler, milletler, anlayışlar... Fakat Kafkasya tarihi adına değişmeyen iki şey var; birisi Rusların barbarlığı, saldırganlığı ve yalanları, diğeri de Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlık aşkı. Bu gün Çeçenistan’da asırlardan süre gelen ‘Kafkasyalı’ mantalitesi devam ediyor. Kahramanlıklarını Ruslar da dahil tüm dünya kabul ediyor... ama ne acıdır ki böyle bir millete bağımsız yaşama hakkı çok geliyor dünya için ‘dengeler adına’... kahramanlık da yetmiyor, zafer de ‘bağımsızlığa’... 

Alper Mangır

Delikanlı tabiri Çerkesler'de rüşt çağı gelmiş genç anlamında kullanılmaz. Çünkü Çerkes çocukları on yaşını geçince artık delikanlı sayılır. Kendilerinden mertlik vasıfları beklenir ve istenir. Bu konuda Çerkes terbiye usulleri rekabet kabul etmez. 

Mersiyeleri, şarkıları hala dillerde dolaşan Prens Pşikoy Rus Ordusuna saldırarak Baş Kumandan Meşhur General Zass'ı atından attığı, generalin bindiği atı alıp getirdiği, kanlı savaşta üç defa at yararak değiştirdiği, fakat kendisi yorulmayarak: "Atımı sevgilime götürünüz. başkaları tuzlu su akıtırken kendisi kanlı su akıtsın. "diyerek şehit olduğu zaman henüz reşit olmamıştı. muhtelif savaşlarda sekiz yara almış olan Aşereluk şehit olduğunda on dört yaşındaydı. Çocukların yükseklik derecesini gösteren bu gibi cesaret eserleri pek çoktur. Onlardaki bu yeteneği tabiatın onlara verdiği özel bir imtiyaz olarak kabul etmek yerindedir. Çünkü yüksek bir ruh taşıyan Çerkes delikanlısının kuvvetli karakteri hiç bir konuda başkalarından geri kalmasına izin vermez. Kendisne şeref oluşturacak tek aracın soyu ve serveti değil, çok güzel vasıflar olduğunu bilir. Bundan dolayı Çerkes delikanlılarının hepsinde üstünlük iddiası ve şöhret eğilimi fazladır. Harp meydanında, meclislerde, toplantılarda, eğlencelerde yüksek terbiyesiyle, yüksek karakteriyle akranına yüksek olduğunu göstermeye çalışır. 

Delikanlı haya sahibidir. Fakat acizlik bilmez. Uyuşuk ve sessiz hayatı sevmez. ezeli hürriyet diyarı olanbir yerde doğup büyüdüğünü takdir eder. Hareketli ve faal bir muhit içinde canlı ve hareketli olması gerektiğini bilir. Bundan dolayı muhite uymaya gayret eder. Kendisine söz düştüğü zaman serbestçe meramını ifade eder. Özellikle umumi yerlerde güzel söz söylemek Çerkeslerce pek şerefli bir özellik sayıldığı için, o gibi yerlerde sıkılmak, kekelemek, beceriksiz davranmak delikanlı için büyük bir ayıp ve kusur sayılır. Bundan bahsederken Mr. Bell aynen aşağıdaki açıklamayı yapıyor: 

"Meclislerde halk işlerini görme esnasında büyük bir topluluğa karşı insanların hiç sıkılmayarak kolaylıkla anlatıcı ve hitaabelerde bulunması beni hayran bırakmıştı. bu güzel örnek hurriyette, toplulukların çokça olmasına, umumi çıkar için herkesin büyük ilgi göstermesine yorumlanabilir. Serbest nutuk çekenler içinde hepsinin üstünde iki kişi mertçe, hatip tavırlar ile benim şimdiye kadar ayan ve millet meclislerinde, avukatlar toplantılarında, tiyatro sahnelerinde temayüz etmiş olarak gördüklerimin hepsine rekabet ederler. " 

Kambl, Talma, Keen bile, Adler Prens'i Ali Bey'in o mıntıka namına seçilen kırk zatın başında olarak meclisin ortasında asılı duran Kur'an'a yaklaşarak asilane bir eda, yüksek bir vekarle hitabesini teyit, sonra büyük bir saygıyla döndüğünü görselerdi hayret, belki de istirkap ederlerdi. 

Çerkesler'in Washington'u olan meşhur Degumko Hacı Giranduk'u tekrarlanmış hitabelerde bulunurken ilgilendiği meseleye ait derin düşüncelere daldığı halde keskin kara gözlerinin sakin bakışını, kendisine verilen şiddetli cevapları soğukkanlılıkla karşıladığını izah ve ispata lüzum gördüğü noktalarda deliller göstermeye ve iddiaları ret ve çürütmeye izin vererek sakin bir şekilde oturan ak sakallı Thamatelere itidalle, fakat metanetle meseleyi açıkladığını gören her fert, onun dehasının lüzumunda herkese üstünlüğünü ne kadar açık bir surette ispat edeceğini anlar. 

Bu iki genç yaşarlarsa ( çünkü her ikisi korku bilmeyen cengaverlerdir. )bu taraftaki işlerin baş çeviricisi olmak hakkında yükseleceklerdir. Özellikle Berzeg Giranduk kuvvetli karakteri ile gençlerin özel müzakerelere iştiraklerine karşı olan ihtiras fikrine şimdiden galebe çalmıştır. Bu iki şahıs kuvvetli mizaçlarıyla beraber mertliğinde birer örneğidir. Herikisi vatanseverlikte samimi, umumi hareketleri tenkitten uzaktır. Asil tavırlarıyla nazik hareketleri, iyiliklerle dolu bir terbiyenin birleşimiydi. 

Uzun boylu kuvetli ciğeri sebebiyle (altı kadem üç pus irtifaında olup geniş omuzları Herkül'e benzer) eski devirlerde bile emsali nadir bulunur bir şampiyon olan Arslanbi'de Keğaş-Qegeş Vadisi Reislerindendir. Serbest, canlı, konuşmada akıcı bir hatiptir. Kendisi alınan yeni kararları kabul etmek üzere orada toplanan Azra'lılara haber vermek için görevlendirilmişti. Bu görevi tam bir Stentor (şimşek sesiyle şöhret bulan bir zatın adıdır)'a layık bir şekilde yaptı. Her maddenin başında söylediği şeylere iyi dikkat edilmesi için yüksek sesle bağırmak suretiyle sonuna kadar dikkat ve sessizlikle dinletti. Etrafını susturarak asıl meseleye dönmesi bizim parlamento seçimlerinde söylenen nutuklara benziyordu. 

Adhenkum'da toplanmış olan millet meclisinde nutuk verenlerden bahseden Mr. Longvors 'te Şapsıgların Demosten adını verdikleri NEŞU hakkında (bir defa nutka başlıyınca o adar tatlı söylüyor ki memleketlerindeki balları yemiş zannedilir) Demosten gibi jest yapmıyor fakat "ahenkdar hitabeti meclisin yanında akan derenin sesiyle aynı ahenktir" diyor. 

Güzel söz söylemeye, serbest hitabete alışmak için delikanlılar, ormanlarda ağaçlar arasında alışmasını yaparakserbestçe söz söylemek, melis huzuruna vakur girip çıkmak alışkanlığını almaya çalışırlar. Meclisler delikanlılar için edep okuludur. Meclisler açıktır. Gençler orada gördükleri usulleri gerekli gördükçe göstermeye hazırlanmak zorundadırlar. 

Mr. Bell diyorki:"Çerkesler fikirlerini canlı, çoğunlukla açık ve süratli bir şekilde ifade etmek konusunda büyük bir üstünlük gösteriyorlar. Halk, doğaları gereği münakaşa ve müzakereye alışkın olduklarından çok defa küçük şeyler için tartışma olur. 

İşte bu terbiyenin sonucu olarak delikanlıların tavırlarında doğal bir serbestlik, uydurma değil gerçek bir kibarlık görülür. Başka milletlerde hükümdar dairelerine mahsus sayılan yüksek nezaket ve inceliği Çerkes delikanlıları öyle iki yüzlülük muhitinde değil özgürlük anıtı saydıkları kutsal ormanların saf ve sakin bağrında öğrenirler. Bundan dolayı hareketlerinde riyakarlık görünmez, temiz bir doğallık gösterir. 

1837 tarihinde Güney Rusya'da steplerde seyahat eden Homer de Hil Ekaterinodar'da bir baloya ilk defa katılmış olan birkaç dağlı Çerkes'in ömürlerini böyle sosyetelerde geçirmiş centilmen gibi gayet serbest ve nazik hareket ederek dikkatini çektiklerini takdirle yazıyor. Bunun gibi terbiyeleri tetkik eden her fert fikirlerinde birleşiyorlar. 

Nefse hakimiyet Adighe olmanın birinci şartından olduğu için Adiğe Delikanlısı hiçbir hareketinde kötü alışkanlıklara düşmez. Her konuda VERKIĞ yani kibarlık onun rehberi olur. çünkü kibarlığı ihmal etmeyi insanlığı bırakmakla bir tutar. 

Adige Delikanlısı korku bilmez. Kalp, akıl, irade onun için esas olduğu gibi ceareti cahilane değil akıllıca yapmak ister. Bundan dolayı Çerkesler "Cesurdan korkma, o cesaretini haklı işlerde mücadelede gösterir. "derler. Delikanlının medeni cesarete malik bulundukları hususundaki Mr. Bell'in evvelce anlatılan sözleri de dikkate değer. Onlarda korku büyük bir kusur sayılır. 

Çerkes Delikanlıları'nın kahraman yetişmesindeki amillerinden biri de şiirleridir. Onlarda şehvani hislere taalluk eden şiirler yoktur. Oyun havaları haricinde bütün şiirleri yiğitliğe, iyiliklere ait methiye ve taşlama ile ağıtlardır. 

Her olay üzerine Çerkes şairleri olayda kendini göstermelerinin mehdini, beceriksizlik gösterenlerin taşlamasını gösteren şiirler söylerler. Böyle şiirler erkek kız herkesin dilinde dolaşır. hemen her misafir odasının eşyasınsın biri de Çerkes Kemençesi (Phapşine) dir. Her cemiyette kahramanlarınismi ihtiramla söylenir, bedbaht beceriksizliklerin de adları alay ile tekrar edilir. Bu hareket delikanlıların faziletli terbiyesine büyük tesirler yapar ve delikanlı bu methiyelerde ismi geçsin diye harikalar göstermek aşkını taşır.

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Son Twetler

Almastı Çerkes Kadın Hareketi kuruldu: Sesiniz sesimiz olsun - bianet https://t.co/5D7bpzWdvZ
RT @dergi_mizage: As we all know you are a bit busy these days, we want to remind you that Russia condemns the USA for Native American Gen…
Avusturya, Drau anıtı: ''Burada 28 Mayıs 1945’te yedi bin Kuzey Kafkasyalı, kadın ve çocukları ile birlikte Sovyet… https://t.co/yZtTG7dfDs
RT @Cerkesya: #21Mayıs #Circassiangenocide #ÇerkesSoykırımı https://t.co/ADgbR91klj
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery