Büyük Kafkas Savaşı’nın son bulduğu tarih olan 21 Mayıs 19647’te Mihail Nikolaeviç bu gün Kuebıde olarak anılan yerde atından inip Kafkas halklarını (katliamlarla ve insanlık dışı yöntemlerle de olsa) dize getirdikleri için komutanlarını askerlerini kutlamıştı.

Kafkas savaşları olarak anılan bu savaşların acı izleri uzun yıllar silinmedi. Burada bu savaşın nedenlerini bu dönemde yaşanan dramı ayrıntıları ile ele alamayacağız belki, zaten bu tarihin ve tarihçilerin işidir.

Ancak reddedilemez bir başka gerçek artık tarihin ve tarihçilerin bu olayları tüm gerçekliği ile ele alıp araştırarak tüm bilgileri ortaya koymaları zamanının geçmekte olduğu ve bu konuda geç bile kalındığıdır. Eğer tarihe karşı bir kastınız, düşmanca bir tavrınız yoksa, gerçeği asla sonsuza dek gizleyemez örtbas edemezsiniz.

Yukarıda söz konusu ettiğimiz törenin ve kutlamanın olduğu gün Wubıhların topluca anayurtlarını terkettikleri gündü. Dağlara sığınıp kalan bazı ailelerden birisinin bir üyesi o gün gördüklerini daha sonraları şöyle anlatır: "Kimileri atlı, kimileri kağnılarla, kimileri at arabalarıyla ve kimileri de yaya olarak guruplar halinde geçip gittiler deniz kenarına doğru, tüm guruplar tüfekleri ellerinde parmakları tetikte askerlerin kuşatması altında devam ettiler yollarına".

Kafkas savaşlarının bitişinin kutlandığı ve Rus birliklerinin komutanlarının tebrik edilip törenler düzenlendiği o yerler Wubıh topraklarıydı. Wubıhlar tüm halklardan sonra teslim oldular ve silahlarını bıraktılar.

İşte o kötü gün ile birlikte birkaç bin yıllık tarihi olan Wubıhların tarihi ve halk olarak varlıkları da fiilen sona erdi.

Anayurdunu terkedenler ise yüzyıldan fazla koruyamadılar varlıklarını; zamanın acımasız dişlileri arasında birer birer tükenip gittiler geriye kalan bir avuç insan da.

Bu halkın başına gelen acı olayı Şınkube “Begrat Jılak|e” adlı romanında detayları ile anlatır. Wubıhlar eski tarihin bilinen halklarındandır ve o dönemlere ilişkin yapıtların pek çoğunda onların kahramanlıklarından söz edilir. Wubıhlar Adigelerle Abhazların ortasında yerleşik bulunurlardı. Aslında Adigeler, Abhazlar, Wubıhlar; Tarihleri, gelenekleri, kültürleri ile birbirinden pek ayrım göstermeyen ve aynı kökten gelen tek bir halktır. Dillerindeki bazı ayrımlara karşın dilde de aynı kökten beslenirler. Tek bir dilden türemiş lehçeler gibidir her üçü de. Gerek Abhazlar, gerek Adigeler ve gerek Wubıhlar çok uzun yıllar, pek çok düşmana karşı savaşmak zorunda kalmışlar, eski deyim ile kılıç elde yaşayagelmişlerdir. 

18.yüzyılın ikinci yarısında Kafkas insanının yarısının o güne kadar baş koyduğu özgürlük savaşının en acı günleri belirdi ve bu dönemde anayurtta halkımızın pek az bir bölümü kalmak üzere acı bir sürgün yaşandı. O dönemi yaşayan bir insanın kaleme aldığı şu sözler durumu çok net anlatıyor: "Bir zamanlar cennet gibi olan vatan toprakları bu gün bir mezarlığa dönmüş durumda. İnsanlar sürgün edildi, topraklarımız boşaltıldı. Dağlara sığınan birkaç aileden ve çaresiz bir bölüm insanlardan başka hiç kimse kalmadı. Bu manzarayı gördükçe insanın içi parçalanıyor".

Çoğunluk kaynaklara göre 17.yüzyıl başlarında Adigelerin yalnız bir bölümü olan Shapsughlar, Abadzechler, Bjedughlar, Kemırkueyler, Nahutaçlar’ın sayısı milyonun çok üzerindeydi. Şimdiye dek kanlı bir yol gibi uzayıp giden bu savaş yıllarının ateşi içerisinde tükenip giden insanların sayısına kimse yoğunlaşmadı. Bunu başlıbaşına araştırma konusu olarak ele alıp incelemedi.


Genellikle daha çok bilgi sahibi olduğumuz konu anayurttan sürülenlerle yerinde kalan çok az insanın sayıları ile ilgilidir. Abhaz araştırmacı G.A.Dzidzarie'nin verdiği rakamlara göre 1864 yılında 700.000 Adige, 100.000 Abhaz, Wubıhların tümü sürgün edilmişlerdir. Ayrıca yukarıda sıraladığımız Adigelerin diğer kollarından olan milyonun üzerindeki Bjedugh, Kemırguey, Natuhaç vb. halktan geriye anayurtta kalan yalnız 40.000 kişidir.

Bu sürgünde Natuhaçların bütünü, Shapsughların, Abadzechlerin bütüne yakını, yine Bjedughların, Kemırgueylerin, Besleneylerin çok büyük bir bölümü anayurttan sürülmüşlerdir. 300.000'in üzerindeki Shapsughların yerleşik bulundukları Anapa ile Şahıe ırmağı arasındaki bölgede yerleşik kalan insan sayısı çok azdı. Aynı acı sonu yaşayan Abhazlardan sürgünden artakalan insan sayısı yalnız 40.000 kişiydi. Kabardeylerin yaşadıkları son da pek farklı olmadı. 18.yüzyıl başlarında sayıları 400.000 üzerinde olan Kabardeylerden savaşlar ve salgın hastalıklar sonunda nüfusun onda dokuzu yok oldu. 19.yüzyıl başlarında geriye kalan insan sayısı 40.000 kadardı. 

Kafkas savaşlarından yalnız Adigeler değil diğer komşu Kafkas halkları olan Asetinler, Dağıstanlılar, Çeçenler, Balkarlar, Karaçaylar, İnguşlar da nasiplerini aldılar. Bu büyük savaştan ve sonrasındaki sürgünden kimi az kimi çok ama sonuçta hepsi bir şekilde etkilendiler. Dağlı halkların baş koydukları Kafkas savaşlarının nedenleri konusunda pek çok ayrı görüş öne sürülmektedir. Bunların çoğunluğu ne yazık ki gerçeğin tümünü yansıtmamakta ve bize göre doyurucu bilgiler içermemektedir. Bu konu günümüzde hala tam olarak netleştirilmiş değildir. 

Yine aynı şekilde yanıtlanması gereken bir başka soru ise İstanbılakuıe olarak adlandırdığımız Osmanlı topraklarına sürülme konusudur. Bu iki sorun yüzyıldır önümüzde yanıtlanması gereken iki önemli soru olarak durmaktadır.

Neden böyle oldu ,nedir bunun kaynağında yatan?

Neden yüz binlerce insan yollara düşüp anayurtlarını terk etmek zorunda kaldılar? En kolay ve araştırmacılarımız tarafında da en çok rağbet gören yanıt, bu sorunun kaynağında dinsel olduğu ve halkımızın din tacirleri tarafından, mollalar tarafından aldatılarak yurtlarını terk etmeye yönlendirildikleri yanıtıdır.

İşte budur günümüzde hala bu soruya verilen ve genelliklede itibar gören yanıt. Çoğunlukla bize söylenen bu olsa da özellikle bu yanıtı kabul etmemiz için bir neden yok bence. Böylesi saçma bir yanıt ile aldatıldığımız, gerçekten uzaklaştırıldığımız zamanlar çok gerilerde kaldı artık. Bundan hepimiz emin olmalıyız. Elbette bu acı sonun hazırlanmasında dinin ve din adamlarının hiç etkisi yok değil.

İnsanları yanılttıkları, büyük vaatlerde bulunarak cazip önerilerle aldattıkları ve sonradan da ortadan yok olup insanlarımızı yüzüstü bıraktıkları yalan değil. Ancak bu başlı başına bir neden olarak kabul edilemez, edilmemelidir. Milyonlarla ifade edilen bir halkın din ve din adamları yüzünden mahvolduğunu iddia etmek yalnız gerçeğin örtbas edilmesine yardımcı olur.

Yıllarca bağımsızlık savaşı veren Kafkasya bu savaşını din bayrağı altında yapmamıştır. Evet zaman zaman bu savaş dinsel bir kimlik kazanmıştır ama asla savaşın asıl nedeni, dökülen kanın asıl nedeni dinsel bir savaş için değildir. Asıl neden bağımsızlıktır.

Bu sorunun asıl yanıtını Karl Marks'ın sözünde bulabilirsiniz. "Bakın onlara, bağımsız yaşamak isteyen insanların neler yapabileceğini görmek istiyorsanız, onlara bakın" Marks bu söz ile Kafkasya'nın bağımsızlık savaşını diğer halklara örnek göstermiştir.Kafkasya savaşına ve sürgününe dini ana neden olarak göstermek onun özündeki anlamı ve uğruna çok büyük bir bedel ödenen özgürlük savaşının ve getirdiği sonuçları küçültmek anlamına gelir. 

O dönem, imparatorlukların ve emperyalizmin en gözü dönmüş yöntemlerle dünyayı paylaşıp yağmaladıkları dönemdi ve Afrika ve Asya halkları gibi bağımsızlıkları için can vermekten çekinmeyen dağlı haklarda bu gözü dönmüş yağmanın ve paylaşım siyasetinin içerisinde tükenip gittiler. Bu bir tarihsel sürecin olageldiği şekli ile işleyişidir. Ancak bizi daha çok etkilemesinin ve incitmesinin nedeni bu işleyişten en fazla zarar gören halkların başında geliyor olmamızdır.

Kafkasya her dönemde güçlü devletlerin ilgi alanında olmuş bu devletler bu bölgede üstünlük sağlamak için yüzyıllar süren savaşlar vermişlerdir birbirlerine karşı.

Örneğin Türkler ve Persler bu topraklar için birbirleri ile bir kaç yüzyılı bulan bir savaş içerisinde olmuşlardır.

Aynı şekilde Kafkasya, Rus Çarlarının her zaman düşlerine girmiş, bu toprakları ele geçirecekleri günün hayali ile yaşamışlardır pek çoğu. Napolyon'un yenilip güçlü ordusunun dağılmasından sonra Rus Çarları artık bu rüyalarının gerçekleştirilmesi zamanının geldiğine karar vermiş olmalılar ki, Kafkasya üzerinde yavaş yavaş ağırlıklarını hissettirmeye ve üstelik açıkça "diğer imparatorlukların Kafkasya’yı ele geçirmek için tetikte olduklarını ve bunun yayılma politikası izleyen, büyüyen Rus İmparatorluğu’nun aleyhine olduğu" düşüncesini dile getirmeye başlamışlardı.

Kafkasya’ya ilişkin her güçlü ülkenin bir politikası ve ileriye dönük planları vardı. Ancak asla geleceğe ilişkin söz hakkı olmayan ve düşüncesi alınmayanlar ise bu toprakların asıl sahibi olan dağlı haklardı. General Yermolov, Rus tarihinde çok bilinen ve kahraman olarak görülen bir isimdir. Napolyon'a karşı gösterdiği başarı ile ünlenen bu komutan aynı zaman da dağlı halklara karşı acımasız tutumu ile Rus İmparatorluğu’nun Kafkasya politikasındaki tavrının en önemli belirleyicisidir belki de. "Dağlı halklarla ancak ateş ve kılıç ile konuşulur" diyen bu acımasız komutanın bir tek seferde 200 Adige köyünü yakıp talan ettiğini ve bunun benzeri daha pek çok acımasız yöntemleri hala unutulmuş değildir ve tarih sayfaları yazar tüm bu katliamları.

Rus Çarı I.Nikolay'a bile bu komutanın artık çok ileri gittiğini itiraf ettirecek ve onu görevden aldıracak kadar insanlık dışı yöntemler kullanan Yermolov'un diğer tüm yaptıklarını gözardı etseniz bile, yalnız Adigelere karşı tutumu bu generali tarih önünde suçlu ilan etmek için yeterlidir. Yermolov görevden alınmış olsa da onun geliştirdiği mantık Kafkasya’da yerleşik kalmış ve ondan sonra gelenler de aynı insanlık dışı yöntemlerle hareket etmişledir savaş süresince. "Dağlı halklarla ateş ve kılıç ile konuşacaksınız" yaklaşımı Kafkas halkları kırılıp yok edilerek teslim alınıncaya kadar sürekli Kafkasya’da hakim olan ve uygulanan tek politika, tek yöntem olarak devam etmiştir. Bu kan ve ateş üzerine kurulu politika 1864 yılına dek sona ermeksizin devam etmiş, Çar orduları kadın, çocuk, yaşlı ayırtetmeksizin öldürebildiklerini öldürmüş, sağ kalanları ise yurtlarından sürmüşlerdir.

1828-1829 Türk Rus savaşının sonunda iki imparatorluk arasında imzalanan Adrianopolis antlaşmasının gereği olarak Gürcistan Rusya’ya katılmış, Karadeniz’in doğusundaki kaleler Rusların eline geçmiştir. Bu kalelerin çoğu Adige topraklarındaydı, dolayısıyla Ruslar kendilerini bu topraklar üzerinde de hak sahibi olarak görmeye başladılar. 

Türkler Sahip Olamadıkları Adige Topraklarını Pazarlık Konusu yapıyorlar

Burada Türkler çok akıllıca bir politika ile kendilerine ait olmayan toprakları pazarlık masasına getirip kullanmışlardı ancak tüm bu gelişmelerden habersiz olanlar ise asıl o toprakları da yaşayan ve o toprakların sahibi olan Adigelerdi. Adigeler, Türklerin Kafkasya’da kaleler inşa etmelerine izin vermiş olsalar da asla kendilerini Türk himayesinde görmemişler, topraklarını Türk toprakları gibi düşünmemişlerdir.

C.Golubov'un "Askerin Anısına" adlı romanında bu konuda Adigelerin bakışını anlatan güzel bir anekdot yer alır. Wubıhların ünlü komutanı Hacı Berzeg ile General Raevski arasında şöyle bir konuşma geçer: "Saygıdeğer hacı neden direniyorsunuz, topraklarınızı üzerindeki ölüleriniz ve dirileriniz de dahil olmak üzere her şeyi ile birlikte Türk Sultanı bize verdi antlaşmada bu açıkça yer alıyor, neden Sultanı’nın sözünü dinlemiyorsunuz? Neden silahlarınızı bırakıp teslim olmuyorsunuz?" Adigelerin asla aklından geçmezdi ki, Türk Sultanı sahibi olmadığı bir şeyi başkalarına verme hakkına sahip olsun. Bunun üzerine Hacı Berzeg Rus komutana şu tarihi yanıtı verir: "Şu ağacın tepesindeki kuşu görüyor musun? Onu sana veriyorum, yakalayabilirsen."

Bağışlayacağınız şey önce sizin olmalıdır, size bağlı olmalıdır. Oysa Adigeler kendilerini hiç bir zaman ne Türklere ne Ruslara, ne İngilizlere, ne İranlılara ait olarak görmemişlerdir. Ayrıca bu imparatorlukların her zaman bölgede üstünlük kavgaları süregelmiş olmasına karşın, Adigeler üzerinde bir kaç bin yıldır yaşadıkları toprakları asla kimseye vermeye niyetleri yoktu. Bu uğurda çok uzun yıllar savaşlar vermişler pek çok can dökmüşlerdi ve bundan sonrada öyle devam edecekti.

Yukarıda sözünü ettiğimiz Türk Rus antlaşmasından sonra Rus Çarı, Kafkasya üzerindeki baskısını iyice artırmış artık Karadeniz sahillerini de kendi hükümranlığında kabul ettiğinden denizden de gemilerle ablukaya almıştı bölgeyi. Oysa Türklere boyun eğmeyen Adigelerin Ruslara boyun eğmeye de hiç niyetleri yoktu ve Rus yayılmacılığı bilinen yöntemi ile kan ve ateş bölgeye yerleşmeye başladı . Bu şekilde başlayan işgal 1864 yılına kadar sürdü, bu savaşlarda Adigelerin akıttıkları kanın, döktükleri canın yaşadıkları felaketin tarih tanığıdır.

Ancak dünya devletleri, tarihte bir benzeri görülmemiş bu katliama sessiz kalmış, yaşanan dram görmezden gelinmiştir. Kafkas halklarının bu savaşlarda ve sonrasında yaşadıkları acı son, insanlık tarihinde pek az halkın başına gelmiştir. Taman'dan Soçi’ye kadar pek çok yerde Adigelerden geriye kalan izlerle karşılaşırsınız. Bu gün; köy adlarını, dağ ve nehir adlarını, coğrafi bölge adlarını görürsünüz.

Yalnız buncadır Adigelerden geriye kalan. 

Bir dönem Karadeniz kıyısında yerleşik bulunan Shapsughlardan, Natuhaçlardan, Wubıhlardan ve diğerlerinden Tuapse yöresinde bir küçücük Shapsugh bölgesi, Psıj yöresinde bir küçük Adige bölgesi ve benzer bir kaç darmadağın yerleşim bölgesi kalmıştır. İşte bu kadarcıktır sayıları milyonlarla anlatılan bir halktan geriye kalan.

Anayurdundan sürülenler ise bu gün dünyanın her tarafına dağılmış bir halde yok olmanın eşiğinde kendi felaketlerini yaşamaktadırlar. Bu gün Kafkasya’dan sürülen insanlarımız Türkiye, Suriye, Mısır, Ürdün, İsrail, Yugoslavya,Bulgaristan ve daha sonraki yıllarda göçler ile Amerika, Almanya, Fransa, Kanada vb. ülkelere dağılmışlar ve anayurtlarından uzak paramparça yaşayıp yok olmaya mahkum edilmişlerdir.

O dönem savaşlarda görev alan bir Rus yazar daha sonra şöyle anlatır kitabında: “Çerkeslerin silahlarını bırakmaları için nüfusun yarıdan fazlasının ölmesi gerekti. Ormanlara, dağlara kaçıp sığınanların on katı insan savaştan açlıktan ve doğa koşullarından dolayı can verdiler. Hepsinden daha çoktu kadın ve çocuk ölümü. Yurtlarından sürülmek üzere deniz kıyısına indirilen insanlara baktığınızda kadın ve çocukların azlığı açıkça görülebiliyordu. Canlarını kurtarmak için ormana sığınan kadınların çaresiz kaldıklarında çocuklarını öldürdükleri durumlara çok tanık oldum.”

Bir insanlık ayıbından bir dramdan başka hiç bir şey olmayan bu sonucu getirdi Rus askeri yönetiminin "Çerkeslere karşı konuşulmak üzere" kullandığı dil.

Bu dili konuşan ve insanlık dışı yöntemlerle hareket eden Ruslar sonuçta asıl hedefleri olan “Çerkeslerin Kafkasya’dan temizlenmesi” amacına ulaştılar.

Şamil'i esir alan Rus general Graf Baryatinski son dönem bu yöntemi en acımasız şekli ile kullananlardan birisidir. Onun asıl amacı, neredeyse kazanılmış olan savaş değil geriye kalan Kafkas halklarını yıldırarak bölgeyi terketmeye zorlamaktı.

Bu düşüncesini savaşın sona ermesi şerefine düzenlenen törende Çar'a açık açık şöyle anlatıyordu: "Eğer onları bu topraklardan temizlersek sonsuza dek Kafkasya diye bir sorunumuz kalmayacak, bu verimli ve stratejik topraklar tümüyle bizim elimize geçmiş olacaktır."

Artık tümüyle güçsüz düşmüş dağlı halklar anlaşmak istediklerinde onlara iki seçenek öneriliyordu. 

1) Kafkasya’yı terkedin bizim göstereceğimiz bölgelere yerleşin, 

2) Osmanlı topraklarına göçedin. 

Kafkasya dışında yerleşilmesi istenen topraklar genellikle yaşanması olanaksız, verimsiz ve asla Çerkeslerin anayurtları ile karşılaştırılamayacak bölgeler oluyordu. Bu durumda tek seçenek kalıyordu geriye: Osmanlı’ya göçetmek. Aslında 1.seçenek yalnız dışarıya karşı göstermelik bir merhamet ve iyi niyet gösterisiydi; gerçekte tek seçenek vardı o da 2.seçenek.

Rus Çarı savaşın sonuna doğru Psıj bölgesini ziyaret ettiğinde, Abadzech thamadeleri toplanıp bir karar almışlar ve teslim olmayı ve Çar’ın kararlarını kabul etmeyi kararlaştırmışlardı. Tek bir koşulları vardı sürgün edilmemek. Buna karşın istenirse başka bir bölgeye göçetmeyi de kabul etmişlerdi. Ancak bu gruba Çar’ın yanıtı ölüm gibi soğuk ve katıydı: “Bu toprakları terkedin, Osmanlı’ya gidin.” Öyle ya artık savaşın sonuna gelinmiş ve bu halklar tüm güçlerini tüketmişlerdi dolayısıyla öne sürülen her koşulu kabul etmek zorundaydılar.

Rusların bu tutumu karşısında anayurdu terkedip sürgüne gitmekten başka hiç bir çaresi kalmamıştı Adigelerin. İşin garipsenecek yanı; Osmanlı da bu duruma izleyici kalıyor, engel olmak bir yana bu göçü teşvik bile ediyordu. Adige topraklarında, Osmanlı vatanının “cennet parçası”na davet eden ve Sultan’ın fermanlarını taşıyan pek çok adam belirmişti. 1864 yılı 1 Mayıs’ında bu adamlardan biri padişah fermanı olduğunu iddia ettiği çağrıda Adigelere şöyle sesleniyordu: “Ailelerinizi yanınıza alın, gereksinim duyacağınız değerli eşyalarınızı yanınıza alın, Sultan’ın ve Osmanlı yönetiminin destekleri sizlerden asla esirgenmeyecektir, yerleşeceğiniz binalar tarafımızdan inşa edilecektir, tüm ülke sizlere yardımcı olacaktır, asla endişe etmeyiniz. Bir sorun çıkarda sonbahara kadar gelemezseniz bundan daha fazla gecikmemeye çaba gösterin ve sizden önce gidenlere yetişmeye çalışın.”

İnsanlar işte bu tür sözlerle aldatıldılar, ayrıca gözardı edilemeyecek bir başka önemli etken de, bir bölüm feodal beylerin tutumu oldu, bunlar da göçü teşvik etmek için ellerinden geleni yaptılar ve hatta bundan maddi çıkar sağlayan bir kısım feodal beyler ve Osmanlı Ordusu’nda görev alan bazı paşalar, üst düzey komutanlar isimleri ile ortaya konulabilecek kadar belirgin bir tutum sergilemişlerdir.

Kafkas Savaşı’nın sonunda Rus Çarı ve Osmanlı Sultanı Kafkasyalıların gıyabında anlaşmaya varmışlar ve onların geleceğine ilişkin kararlar almışlardır. Türk Sultanı zor durumda kalan Kafkasya halkını kendi ülkesine kabul etmeye rıza göstermiş ve görünüşte büyük bir merhamet örneği vermişti. Oysa gerçekte durum hiç de öyle değildi. Kafkasyalılar Osmanlı Sultanı için hazır asker demekti..

İç karışıklıkları hiç eksik olmayan ve sürekli bir kaç cephede savaş halinde olan Osmanlı için bu insanlar tam aranan kişilerdi. Cesur, sadık, gözüpek ve savaşçı yepyeni bir güç kazanmıştı Osmanlı ordusu. Zaten asıl amacın bu olduğu Kafkasyalılar Osmanlı topraklarına gelir gelmez çok net biçimde görmüşlerdi. Osmanlıların asıl hesapları gün yüzüne çıkmıştı.

Osmanlı yönetimi gelen göçmenlerin bu kadar yüksek sayılara ulaşacağını hesaplamamıştı, üstelik hepsi dikbaşlı ve boyun eğdirilmesi çok zor insanlardı. Bu durum Osmanlıları ürkütmüş olmalı ki bir anda yönetimin tavrı değişivermiş ve gelenlerin karşısına Osmanlı birlikleri dikilivermişdi. İşte bundan sonra uygulanan zorunlu yerleştirme politikası ile savaştan yorgun düşmüş ve neredeyse tükenmek üzere olan Kafkas halkları yepyeni bir baskı ve sefaletin içerisine düşürülmüşlerdir. Bunun sonucunu ise en net şekilde Wubıhların başına gelen acı son bize gösteriyor .
Diğerlerinin sonu da bu gün gelinen noktaya bakıldığında Wubıhlardan pek de farklı değildir.

Bazı tarihçilere göre Kafkasya’dan sürgün edilen insan sayısı yaklaşık 1.800.000 kişidir. Ancak tarihçilerin büyük bölümü bu sayının kuşkulu olduğu ve sürgün edilen insan sayısının bu rakamın çok üzerinde olması gerektiği konusunda aynı düşünmektedir. Çünkü burada verilen sayı yalnız resmi göç evrakları olan ve kayıtlara geçen insan sayısıdır. Oysa hiç bir kayıtta geçmemesine karşın yalnız Shapsugh ve Natuhaçlardan 1861-1862 arasında 20.000'in üzerinde ve yine 1864’te 21.000'in üzerinde insan göç etmek zorunda bırakılmışlardır.

Rus kaynaklarında yalnız resmi olarak kaydı bulunanlardan sözedilmekte ve dolayısıyla sayılar düşük gösterilmeye çalışılmaktadır. Sultan Devlet Giray anılarında, 1816 yılından 1910 yılına dek Kafkasya’yı terkeden ya da terketmeye zorunlu bırakılan insan sayısı 3.097.000 kişi olarak belirtmektedir. Yine aynı kaynakta 1910 yılında Osmanlı’daki Çerkes sayısı 2.750.000 kişi olarak belirtilmektedir. Devlet-Giray bu rakamları verirken kaynak olarak Osmanlı’nın istatistik enstitüsü verilerine dayanmaktadır. Dolayısıyla bu sayıları gerçeğe en yakın olarak kabul etmek gerekir.

Sürgün, Kafkasya halkına çok büyük bir bedele malolmuş ve yola çıkan insanların neredeyse yarıya yakını yollarda yaşamını yitirmiştir. Anapa, Çemez (Novorosisk), Tuapse, Subaşı, Psezuape, Adalar, Suhumi kıyılarında Rusların, ayrıca Osmanlıların gönderdiği gemilerin yanısıra pek çok özel tekneler de ücretini Ruslardan almak üzere aylarca kıyıya yığılan insanları taşımışlardır. 

Bu olaylara tanık olan o günün gazetecileri, yazarları pek çok yazılarında bu acıyı ayrıntılarıyla anlatırlar. Bunlardan bir tanesi olan A.P.Berje tanık olduğu bir olaydan şöyle sözeder: “Novorosisk limanına 17.000 den fazla insan yığılmış büyük bir çaresizlik içerisinde kendilerini karşıya geçirecek gemileri bekliyorlardı. Salgın hastalıktan insanlar bitkin düşmüşlerdi, denizin yüzeyi cesetlerden görünmez haldeydi, ölmüş annesinin kucağında minicik yavruları görüp acı duymamak olası değildi. Yine bir Rus görevli sonradan kaleme aldığı anılarında şöyle anlatır: “Gördüklerimiz karşısında ürpermemek, acı ve utanç duymamak mümkün değildi. Yaşlı insanların, küçücük çocukların cesetleri sokak köpeklerince parçalanıyor, salgın hastalıklardan güçsüz düşmüş insanlar tökezlese sokak köpekleri üzerlerine çullanıp parçalıyorlardı. Sağ ve ayakta kalmayı başarabilenler ise artık tüm ümitlerini yitirmişler diğer tarafta da kendilerini bekleyen pek parlak bir son olmadığını anlamanın çaresizliği içerisindeydiler. İnsanlar gemilere doluşup gidiyorlar eğer denizin üzerindeyken birisi hastalansa hiç acımadan atıyorlar denize. Böylesi pek çok ceset yine kıyılara vurmuş ve deniz kenarında çürümeye bırakılmış durumdaydı:” 

Aynı bu örnekler de olduğu gibi daha pek çok kaynakta insanlık tarihinin belki de en acı dramlarından birisi olan Kafkasya sürgününe ilişkin bilgiler bulabilirsiniz. Fransız gazeteci A.Fonvill'in “Çerkes Özgürlük Savaşının Son Yılları” adlı kitabında bu dönem ve yaşanan acılar tüm çıplaklığı ile anlatılır.

Bunca acı ve felaketin sonunda Osmanlı topraklarına ulaşabilenler ise hiç de bekledikleri ve kendilerine söz verildiği gibi bir manzara ile karşılaşmamışlardı.

İnsanlar aç, açık, hasta ve çıplak, içler acısı bir durumda terkedilmişlerdi bin bir sözle davet edildikleri topraklarda. Sayıları on binlerle ifade edilen cenazeler kalkıyor, insanlar yollarda, evsiz barksız ağaç altlarında ölüyorlar ve cesetleri günler sonra gömülebiliyordu. Ne Osmanlı Sultanı ne de onun yöneticileri hiç bir sözlerini yerine getirmemişler, zaten direncinin son noktasında olan bu insanları ortada bırakıvermişlerdi. Akçakale’de, Sinop’ta, Samsun’da, Varna’da sayıları on binlerle ifade edilebilecek kayıplar vardı. Eylül 1864’te yalnız Samsun’a gelen 110.000 insandan 50.000’i ölmüş sağ kalan 60.000 kişi ise hiç bir gereksinimi karşılanmamış olarak sefil bir durumda bırakılmışlardı. Aşağı yukarı yanaştıkları tüm sahillerde Kafkasyalıların yaşadıkları manzara bu ya da bunun benzeri acı bir sondu.”

Profesör Smirnov'un yazdığına göre sürgün edilen insanların yarıdan fazlası göç yollarında, Karadeniz’in geçilmesi sırasında ve daha sonra Osmanlı topraklarında yaşamını yitirmiş, sağ kalanların ise özellikle kadın ve çocukların oluşturduğu %15 gibi bir bölümü de köle tüccarlarının eline düşerek pazarlarda satılmışlardır. Bu bilgileri daha önce sözettiğimiz Fransız yazar Fonvill ve daha sonra anılarını yazan bir İngiliz konsolosu da doğrular.

Adigelerin Osmanlı topraklarına gelişinden sonraki dönem başlı başına bir inceleme konusu olarak ayrıca ele alınmalıdır kanaatimce. Ateş bir kez yandıktan sonra onun alevini büyütmek o kadar da zor bir iş değildir. Kafkas savaşlarının alevlenip yayılmasında pek çok etken bir araya gelmiştir. Rus çarlarının emperyalist emelleri, Rus komutanların acımasız insanlık dışı tutumları, Adige feodal beylerinin sorumsuz ve kişisel çıkar gözeten tutumları, Osmanlı, İngiliz, Fransız imparatorluklarının kendi çıkarları doğrultusundaki kışkırtmaları. Tüm bu karmaşanın ve örtülü kavganın içerisinde Kafkas halkı bağımsızlığını ve topraklarını yitirerek başka topraklara sürülerek en büyük bedeli ödeyen taraf olmuştur.

Bir halkın bağımsızlığı için verdiği savaşa ve bu savaşın sonucunda ödediği bedele tarih tanıktır.

Kafkas halklarının bu şanlı kavgasını her ülke kendi çıkarları doğrultusunda tarihi ve olayları saptırarak göstermeye çalışmaktadır. Gerek Ruslar ve gerekse Türkler kendi topraklarında olan acı olayları görmezden gelmektedirler.

Bir başka çarpık bakış açısı ise; bir halkın, uğruna büyük bedeller ödenen, çok büyük acılar çekilen bağımsızlık kavgasını yalnız bir din savaşı, bir gazavat olarak lanse etme çabasıdır.

Tarih Kafkas Savaşlarında Adigelerin Din Bayrağı Altında Savaştıklarına Tanık Değildir.

Uğruna bunca kan, bunca can dökülen ve bu kadar ağır bir bedel ödenen bir savaşı böyle sunmaya çalışmak, bunun yalnız bir gazavat olduğunu iddia etmek, ardında başka amaçlar aranması gereken boş bir çabadır.

Müslüman din adamlarının hiç bir zaman böylesine bir etkinlikleri olamamıştır Adigeler üzerinde. Sözgelimi Shapsughlar, Abadzechler ya da Natuhaçlar ve diğer pek çoğu Gazavat çağrısına katılmamışlardır. Onların savaşları vatanları, canları, özgürlükleri içindi. Evet zaman zaman bu halklardan da gazavat çağrısına katılanlar ve o yönde hareket edenler olmuştur ancak asla bu tür hareketler topluca bir destek bulmamıştır. Hiç bir zaman bu savaşların din ve din adamları tarafından başlatılmış ve din bayrağı altında yürütülmüş bir mücadele olduğu iddia edilemez.
Bunun en iyi örneği, Şamil'in naiplerinin Adigelere asla söz geçirememeleri ve kendi diledikleri şekilde yönlendirememeleridir.

Çünkü Adigeler kendi vatanlarının ve bağımsızlıklarının savaşını veriyorlardı. Onların kavgası hiç bir zaman “gavur kanı akıtmak” kavgası değildi. Şamil’in 1842-1845 ve 1848 yıllarında Adigeleri gazavat bayrağı altında toplamak üzere gönderdiği naillerinden hiç birisi tam olarak başarı sağlayamamış Adigeler özgürlük savaşlarının din savaşlarına dönüştürülmesine izin vermemişlerdir. 

Bunlardan en sonuncusu (Muhammet Emin)1859 yılında savaşı bırakmış ve öncülüğüne soyunduğu insanları yüzüstü bırakarak Osmanlı’ya geçmiştir. Oysa Adigeler 1864 yılına dek silah bırakmamacasına savaşa devam etmişlerdir. Yalnız bu bile Adigelerin bir din savaşı içerisinde olmadıklarını anlamak için yeterli nedendir.

Adigelerin savaşı bir özgürlük savaşıdır ancak en büyük eksikliği bir önderlikten yoksun oluşu ve birbirinden kopuk bölgesel savaşlar şeklinde sürdürülmesidir. Burada Kafkasya’nın neden tek bir ülke ve tek bir önderlik altında savaşamadığını uzun uzun incelemek elbette olası değildir. Ancak yenilginin ve doğurduğu acı sonuçların en önemli nedeni, savaş süresince devam eden dağınıklık ve organizasyonsuzluktur. Sözgelimi Natuhaçlar savaşırken Shapsughlar, Shapsughlar savaşırken Abadzechler destek vermeden diğerinin ezilmesini izlediler. Kafkas halklarının daha sonra bir araya geldikleri, birlikte savaştıkları dönemler olmakla birlikte hiç bir zaman tek bir önderlik altında savaşamadılar. 


"İki denizin arasında tek bir yönetim olmalıdır".

Bu söz Kıetıkıe Aslenbeç tarafından söylenmiş olmasına karşın kendisi de bunu gerçekleştirememiştir. Neğume Şore, Kafkasya’nın bir yönetim altında toplandığı tek dönem olan İnal Dönemi’ni anlatır yapıtında, ancak aynı yapıtında İnal'ın ölümünden sonra Adige pşılerinin nasıl birbirine düşüp yeniden dağıldıklarını da anlatır üzülerek.

Sanırım Adigeler tarihin yüzüne gülmediği halklardan birisidir. Eski dönemlerden bu yana büyük imparatorlukların kurulduğu Avrupa ve Asya’nın ortasında bir köprü durumunda olmalarına karşın asla düşmanlarının uykularını kaçıracak güçlü tek devlet durumuna gelemediler Adigeler.

Artık tarihi suçlamanın ya da yargılamanın bir anlamı yoktur. Halkımız böylesi bir güçlü birliği kuramamış olmanın bedelini Kafkas Savaşları ile sonrasında yaşadığı felaketle çok acı bir şekilde ödedi zaten.
Kafkas Savaşları ve sonrası halkımızın bir kaç kuşağının yaşadığı bir acı dönemdir. Artık bu dönemin tüm gerçekliği ile ortaya konulması tarihin, tarihçilerin görmezden gelemeyecekleri bir görev durumuna gelmiştir.

Bir kez daha belirtmek gerekir ki, artık bu dönemin başkalarının çıkarlarına göre yorumlandığı, emirle yazdırılmış bir tarih değil olayların doğru şekilde ele alınıp incelendiği ve gerçeklerin tüm çıplaklığı ile ortaya konulduğu gerçek tarihe gereksinim vardır. Yeni kuşak öncelikle bunu bekliyor. Asla unutulmamalıdır ki Kafkas savaşları tarihimizin ve geleceğimizin temeline koyacağımız ana temadır. Böyle olduğu içindir ki, bu konuyu bize dikte ettirildiği şekli ile kabullenip geçemeyiz. Tüm gerçeklerin ortaya konulması, gereken derslerin çıkartılması ve yeni kuşağın bu acıyı, nedenlerini, sonuçlarını eksiksiz ve doğru olarak bilmesi bizlerin üzerinde bir borçtur.

Tarihini bilmeyen bir halk, geçmişine sahip olmayan bir halk, geleceğine de sahip olamaz.

Artık yeter.Eğer Wubıhların akıbetine uğramak istemiyorsak. Eğer yaşadığımız acılardan biraz olsun ders alacaksak, eğer bunlardan bir sonuç çıkartacaksak, eğer yarınlarda güzel bir şeyler yaratacaksak olaylardan gereken dersleri alma zamanımız çoktan geldi geçiyor.


Kermokuıe Hamıd
Çeviri: Ergün Yıldız
Nalçik 1989

Kafkas Sürgünü

Aralık 17, 2018

21 Mayıs 1864 Kafkasya’da tarihin durduğu gün. Işgal, sürgün, soykırım, göç Kafkasya kahramanların, güzel insanların, eşsiz tabiatın, yalçın ve geçit vermez dağların olduğu, anka kuşunun efsaneler ülkesi. Kafkasya, sıcak denizlere inme sevdasının kurbanı, işgal,kan, gözyaşı, savaş, soykırım ve sürgünler ülkesi. Sevda türkülerinden çok hürriyet türküleri söyleyen özgür ruhlu, özgürlük tutkunu, gururlu erkeklerin ve kadınların ülkesi. 

Türkiye’de ise sadece Çerkeztavuğu,Çerkez kızı, harika dansları, efsane İmam Şamil ve Çeçensavaşı ile hatırlanan güzel ülke. Türkiye’de Kafkasya bu simgelerle tanınır da, maalesef bu güzel ülkenin insanlarının Türkiye’ye niçin, ne zaman ve hangi şartlarda geldikleri ve kim oldukları çok az kimse tarafından bilinir. 

Halbuki bundan tam 136 yıl önce Kafkasyalılar için Türkiye’ye gitmek demek, uğrunda seller gibi kanların döküldüğü anavatanlarından kalplerini bırakarak sürgün edilmek ve bu sürgünde anlatılmaz acılar yaşamak demekti.21 Mayıs Kafkasyalılar için vatanlarından sökülüp atıldıkları,tarihte eşine ender rastlanan büyük sürgünün ve tarifsiz acıların yıldönümü. 

Büyük sürgün ve göçün üzerinden tam 136 yıl geçti. 21 Mayıs 1864, Kafkasya’da silahların sustuğu ve son mücadelenin de kaybedildiği, bu yüzden de büyük sürgünün sembolü kabul edilen gündür.

Bu son mücadele bir bakıma yüzyıllarca süren Rus-Kafkas savaşlarının kısa bir özetidir. Bir avuç Çerkez, kendilerinden hem sayıca hem silahça kat be kat üstün olan Rus kuvvetlerine karşı kahramanca savaşmışlar ve artık yenilginin kaçınılmaz olduğunu anlayınca kadınlar da silahlanıp savaşa katılmış ve son kahraman da şehit oluncaya kadar mücadele etmişlerdir. Vadi kan gölüne dönmüş, hırslarını alamayan Ruslar geride kalan çocukları birbirine bağlayarak toplara hedef yapmış ve hepsini imha etmiştir.

Bu son savaşın da kaybedilmesi ile Kafkasya tamamen işgal edilmiş ve tarihte benzerine zor rastlanır bir sürgün ve soykırım yaşanmıştır. Bu öyle bir sürgündür ki, yaklaşık 3.000.000 insan yerinden yurdundan sürülmüştür. Bu insanların yaklaşık 2.000.000’u vatanlarından kovulmuş ve Osmanlı topraklarına sürülmüş ancak hiçbir zaman geri dönememişlerdir. Halbuki onlar ilk fırsatta yurtlarına geri döneceklerini düşünerek, gittikleri yerlerde yıllarca ev bile yapmamışlardır. 

Bu sürgün sırasında yüz binlerce insan soğuktan, açlık ve susuzluktan ve bunların neticesinde hastalıktan kırılmış, yine bir kısmı da hayvanlar gibi tıklım tıklım dolduruldukları gemi ve sandallarda fırtınaya yenik düşerek ölmüşlerdir. Kıyıya ulaşabilenler ise, imkânların yetersiz olması nedeniyle aynı akıbete Osmanlı topraklarında yakalanmışlardır. Acılar, sağ kalanların da yakasını bırakmamış; Osmanlı toprakları içerisinde sürgüne maruz kalmışlar, bir kısmı da yerleştikleri yerin iklim koşullarına dayanamayarak hayatlarını kaybetmişlerdir. Büyük sürgün neticesinde Batı Kafkasya’nın nüfusunun yüzde 90’ı boşaltılmıştır.

Sürgün, 1859’da İmam Şamil’in esir düşmesi ve Doğu Kafkasya’da savaşın sona ermesi ile başlamış; 1864’te Batı Kafkasya’da savaşın bitmesi ile doruğa çıkmış ve uzun yıllar devam etmiştir. 

Ancak enteresandır ki, tarihin görebildiği ender trajedilerden biri olan bu soykırım ve sürgün hakkında hemen hiç kimse -ki bunlara bu sürgünlerin torunları da dahildir- hiçbir şey bilmemektedirler. Bu durumun birçok sebebi vardır. En önemlisi, Osmanlı Devleti’nin iskan politikasıdır. 26 milyon km. karelik bir coğrafyaya bu insanlar dağınık bir halde yerleştirilmişlerdir. 

Sürgün:
21 Mayıs 1864’te son silah da sustuktan sonra Çar II, Aleksandır’ın kardeşi Granddük Mihail Nikoleyeviç Ağustos ayında bir bildiri yayınlayarak, Çerkezlerin bir ay içerisinde Osmanlı topraklarına göçmeleri, aksi takdirde Rusya’nın iç bölgelerine yerleştirilecekleri tehdidinde bulundu. 

Osmanlı Devleti ile Çerkezlerin Osmanlı topraklarına yerleşmeleri için anlaşan Rusya, bir yandan Rusya toprakları içerisinde devletin göstereceği yerlere gitmek isteyenlere yardımcı olunacağını açıklıyor; bir yandan da halkın arasında kuzeye gidenlerin derhal askere alınacağı ve 25 yıl boyunca İslâm halifesinin ordusuna karşı savaştırılacağı dedikodusunu yayıyordu. Bu dedikodu en az baskı yöntemleri kadar başarılı olmuştur.M.Yenuyov adlı Rus yazarın anlattığına göre; Müslüman köylerin halkı, vahşetleri ile ünlü Kazaklar nezaretinde hızla en yakın Rus Kazak köyüne götürülüyor ve oradan da Anadolu topraklarına gönderilmek üzere Karadeniz sahilindeki toplama kamplarına sevk ediliyordu. Bu sırada halkın yanına çok az bir şeyler almasına izin veriliyordu. 

Kazaklar kafilenin arkasından geliyor ve ormanlara kaçmak isteyenlere engel olmaya çalışıyordu. Yolda vahşi Kazakların tecavüzlerine direnmeye kalkanlar, bütün aileleriyle birlikte yok ediliyorlardı. 

Sürgünün Zirve Noktası:
Sürgün ve göç, aslında 1859 yılından itibaren başlamıştı. Ancak 1863-1864 yıllarında zirve noktasına ulaştı. 

Göç, karadan ve denizden olmak üzere iki şekilde yapılmıştır. Karadan göçler, deniz yoluyla yapılanlara kıyasla çok azdır. Rusya Çerkezler’i bir an önce başından atabilmek için Karadeniz kıyılarına Osmanlı gemilerinin yanaşmasını yasaklamasına rağmen, sürgün için bütün Osmanlı gemi ve teknelerinin yanaşmasına izin vermiş, hatta kendi gemilerini bile görevlendirmiştir. Çünkü Çerkezler gemilere bindirilip Karadeniz’e gönderildiği an, Ruslar için iş bitmiş sayılıyordu. Karadeniz kıyılarına toplanan halk bir yandan açlık, hastalık ve soğukla mücadele ederken, bazen aylarca gemi bekledikleri oluyordu. Büyük bir kısmı daha gemiye binemeden açlık ve hastalıktan ölüyordu. 

Sürgün edilen halkın çektiği çile ve eziyetler hakkında ne yazılırsa yazılsın, hiçbiri gerçekleri yansıtmaya yetmez. İsmail Berkok’un ifadesiyle, Kafkas halkına reva görülen bu zulüm öylesine ağırdır ki, hiçbir yazarın vicdanı bu hadiseleri ayrıntılarıyla anlatmayı kaldırmaz; zaten denese de bu durumu ifade için tabir bulamayacaktır. Hakikaten bu araştırma esnasında en büyük zorluk, bu facia ile ilgili ayrıntılarda yazılı kaynak bulmakta yaşanmıştır. 

Yaşanan çileye bir küçük örnek verecek olursak; 1864’te sürgüne tanık olan A.P. Berje şunları yazıyor:
‘Novorossiyk koyunda 17 bin kadar dağlının toplandığı kıyıda gördüklerimi unutamayacağım. Onların bu durumlarını gören Hıristiyan olsun, Müslüman olsun, ateist olsun mutlaka çöker ve perişan olur. Kışın soğuğunda, kar yağmur altında, evsiz, yiyeceksiz ve elbisesiz bu insanlar tifo ve çiçek hastalığının da azizliğiyle tamamen mahkûmdurlar. Anasız bebeler ağlaşıyorlardı. Analarının kucağında iki kardeşten biri gözleri önünde ölümle pençeleşirken, kardeşi ölmüş anasının göğüslerinde süt aramaktaydı. Binlerce insan göz önünde ölüp tükeniyordu.’ 

Gemilere Tepeleme Yükleniyordu
Karadeniz kıyılarında bu durum yaşanırken, gemilere binebilenler de çok farklı bir durumla karşılaşmıyordu. Çerkezler, Türkiye’ye gitmek için acele ediyorlardı. Gemiler genellikle, deyim yerindeyse tepeleme yükleniyordu. Gemi sahipleri dağlıları soyup her şeylerini ellerinden alıyorlardı. Normal zamanda 50-60 kişi alan güverteyi 300 veya 400 kişi dolduruyordu. 

Erkekler yarı bellerine kadar suyun içinde, çocuklarını ve karılarını gemiye taşıyorlardı. Bütün aile gemide yerini alınca onlar da biniyorlardı. Kadınları geminin ambarına indiriyorlardı. Erkekler güvertede çömelmiş halde öyle sıkışık yerleşiyorlardı ki; yolculuk sırasında tayfalar, yolcuların başları üzerinde yürümek zorunda kalıyorlardı. Çerkeslerin yanlarına aldıkları yiyecek, birkaç avuç darı ile birkaç küçük fıçı sudan ibaretti. 

Açık denizde yolculuk, bazen 5-6 gün sürüyordu. Denizde hava bozduğunda fazla yüklenmiş tekneler, denizde tutunamıyor ve batıyordu. Normal yüklenmiş tekneler ise, dalgalardan o kadar sarsılıyordu ki, zavallı yolcular üst üste yığılıyor ve birbirlerini eziyorlardı. Rüzgâr olmadığında gemiler yol alamıyor, o zaman da açlıktan ölüm ile yüz yüze kalıyorlardı. 

Tayfaların anlattıklarına göre böyle bir gemide ambardaki sıkışıklıktan dolayı ezilerek ölen iki kadın ve bir bebeği denize atmak zorunda kalmışlar. Üçüncü gün iki adam ve bir kadın daha ölmüş. Dördüncü gün on beş kişi ölmüştür. Bazı gemiler ise seyre uygun olmadığı için alabora oluyor; yüzlerce insan Karadeniz’e gömülüyordu. 

Osmanlı sahillerine ulaşanlarda ise yolcuların yarısı yolda ölmüş, Trabzon’a varmadan önce denize atılmışlardı. Gemilerde hastalanan ve ölenleri derhal denize atıyorlardı. Anlatılır ki; böyle bir gemide bir gün ağır bir koku gelir, ancak bir türlü kokunun sebebini bulamazlar. Nihayet birkaç gün sonra bu kokunun bir annenin kucağında yavrusunun cesedinden geldiği anlaşılır. Zavallı anne, yavrusu denize atılacağı için hiçbir şey söylememiştir. Zorla yavrusunun cesedi alınır ve Karadeniz’in soğuk sularına atılır. Ve biçare ana yüreği hemen arkasından kendisini de o ölüm kokan karanlık sulara bırakır. 

Karadeniz'e Binlerce İnsan Gömüldü
Bu ve benzeri şekillerde Osmanlı kıyılarına doğru yol alan gemilerde de binlerce insan ölmüş ve Karadeniz’e gömülmüşlerdir. Bu hadise dolayısı ile Karadeniz kıyısında kalan Abhazlar çok uzun yıllar boyunca Karadeniz’den balık yiyememişlerdir. Çünkü inanıyorlardı ki o balıklar kardeşlerinin etleriyle beslenmişlerdir ve o balıkları yemeleri demek, kardeşlerinin etlerini yemek denmekti. 

Çaresizliğin, ölümün, açlık ve hastalığın Çerkes halkı için et ve tırnak gibi ayrılmaz bir parça haline geldiği hiçbir kavramla ifade edilemeyen acı kader, bu zavallıların Osmanlı topraklarında da peşini bırakmadı. Rusya ile anlaşmasını 40-50 bin kişi için düşünen Osmanlı Devleti, gelen yüz binler karşısında çaresiz kalmıştır. Fatura yine bu talihsiz halka çıkmış ve binlerce insan, iskân edileceği yer için daha yola çıkarılamadan açlık ve hastalıktan ölmüştür. 

Trabzon Rus Konsolosu’nun Rus generallerinden Katreçef’e verdiği bir raporda şu bilgiler yer almaktadır:
Türkiye’ye gitmek üzere Batum’a 70 bin Çerkes geldi. Bunlardan ortalama olarak günde yedi kişi ölüyor. Trabzon’a çıkarılan 24.700 kişiden şu ana kadar 19.000’i ölmüştür. Şimdi burada bulunan 63.900 kişiden her gün ortalama 180-250 kişi ölmektedir. Samsun civarındaki 110.000 kişi arasında ortalama her gün 200 kişi ölmektedir. Trabzon, Varna ve İstanbul’a gönderilen 4650 kişiden de günde 40-60 kişinin öldüğü haberini aldım.’

Çerkeslerin Osmanlı kıyılarındaki halini A.Fonvil şöyle anlatıyor: 
Trabzon yakınlarındaki Akçakale’ye çıktığımızda ilk göçmenlerin kışın başında buraya geldiklerini, sayılarının 12 bin olduğunu ve hemen hepsinin salgın hastalıktan ölmüş olduğunu öğrendik. Anadolu kıyılarına gelenlerin sayısı 60 bini bulmuştu. Sadece Akçakale’ye gelenlerin sayısı 15 bine ulaşmıştı. Hiç yiyecekleri yoktu ve Osmanlı hükümetinin sağladığı yardımı saymazsak, hemen hiçbir şey yemeden yaşıyorlardı. Verilen ekmek, ihtiyaçlarının ancak yarısını karşılıyordu. 

Çerkesler bu karmaşık ortamda bile bir düzen tutturmak için uğraşıyordu. Her aile kendisine, birkaç parça yoksul ev eşyasını koyduğu ayrı bir ağaç altı seçmişti. Bütün varlıkları, birkaç küçük tahtadan yapılma elbise sandığı ve içinde birkaç avuç darı bulunan deri torbadan ibaretti. Bazıları ateş için odun kesiyor, bazıları da ağaç dallarından korunağa benzer bir şeyler yapıyorlardı. Genç kadınlar su taşıyor, gece için yosundan ve kuru yapraklardan yatak hazırlıyor ve çocuklarını emziriyorlardı. Gözleri yaşla doluydu.’ 

‘Akçakale’de o kadar çok ölü vardı ki ağıtlar dayanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Konukseverliklerinden o kadar süre yararlandığım şimdi ise tamamen ayrıldığım bu talihsiz insanların kahredici yoksulluğu yüreğimi sızlatıyordu. Onlar benim dostlarımdı, silah arkadaşlarımdı. Aynı zamanda hepsinin mutlak ölüme mahkûm olduğunu biliyordum ve bu bana çok acı veriyordu. 

Köle Ticareti Had safhaya Ulaştı
Kafkasya’nın bu gururlu insanları içine düştükleri bu durumdan yararlanmak isteyen açgözlüler yüzünden köle ticareti yoğunlaşmaya başlamıştı. Bu zavalıl insanlar çok ucuz fiyata bazen bir ekmek parasına köle olarak satılıyorlardı. Yüzlerce fırsatçı köle tüccarı, bu işten büyük kârlar elde etmişlerdi. Din ve sevap düşüncesiyle bu göçmenlere sahip çıkan az sayıda hayırsever dışında herkes bu insanlardan faydalanmaya çalışıyordu. Osmanlı şehirlerinde köle ticareti büyük boyutlara ulaşmıştı. Oysa yasalara göre köle ticareti yasaktı.

Çerkes kölelerin fiyatları arzın yüksek oluşu nedeniyle 60-80 rubleye kadar düşmüştü. 11-12 yaşındaki çocuklar se 30-40 rubleye satılıyorlardı. Trabzon’dan İstanbul’a köle nakliye güzergahı kurulmuştu, İngiliz tüccarlar bile köle ticareti yapıyorlardı. Sefalet ve fakirlik yüzünden göçmenler, hiç değilse karınları doyar diye evlatlarını satmak zorunda kalıyordu. Hatta Trabzon’daki Rus Konsolosu bile sanki hiç suçları yokmuş gibi bu durumu eleştiriyordu. 

Tahmini rakamlara göre 1863-1864 arasında 10 binden fazla insan köle olarak satılmıştır. 

Osmanlı'nın Aczi
Bu insanlar bu kadar zor koşullarda iken, hemen akla Anadolu halkı ve Osmanlı Devleti hiç yardım etmedi mi sorusu gelebilir. Gerçekte halk ilk gelenlere elinden gelen her yardımı yapmış, ancak kendisi de çok yoksul olduğu için ve gelenlerin ardı arkası kesilmediği için bir süre sonra hiç yardım edemez hale gelmiştir. Aynı şey Osmanlı Devleti için de geçerlidir. Beklenen 50 bin kişiye karşın 1.5 milyon insan gelmiştir. Zaten devlet borçlu ve fakir bir haldedir. Bu yüzden Çerkez halkına gerekli yardımı yapamamıştır. Osmanlı Devleti o kadar zayıflamıştır ki, bu insanların iskanı meselesinde dahi Rusya’nın kesin talimatlarına harfiyen uymak zorunda kalmıştır.

Bu yaşananlardan sonra Kafkasya’lıların iskan edilmelerine geçersek, Osmanlı onları birarada tutmamaya özen göstermiştir. Anadolu çok fakir olduğu için bir kısmını Avrupa’daki topraklara yerleştirmiş, kalanları İstanbul çevresine Anadolu’yu ikiye bölecek şekilde Samsun-Hatay hattına, bir kısmını kutsal toprakları korumak için bugünkü Ürdün, Suriye’nin olduğu topraklara yerleştirmiştir. Osmanlı bu iskan işini belli amaçlara yönelik olarak ve planlı bir şekilde yapmıştır. Ancak sürün hastalık ve ölümler bu talihsiz halkı Osmanlı topraklarında da rahat bırakmamıştır. 

Örneğin Çukurova’ya yerleştirilen 74 bin Çerkes’den geriye sadece 4 bin kişi kalmış diğerleri sıtmadan ölmüştür. Sağ kalanlar için sürgün adeta kader haline gelmiş ve sürgün üstüne sürgün edilmişlerdir. Balkanlardan Sürgün: 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı’nın sonuçları anayurda dönüşün kapılarını kapatırken, sürgün üstüne sürgün kapılarını açmıştı. 1878 Berlin Anlaşması’na, Çerkeslerin Balkanlardan çıkarılması şartını koymuşlar, Osmanlı Devleti de bunu kabul etmişti. Böylece Balkanlar’a yerleştirilmiş olan Çerkesler, tekrar sürgün edilerek Anadolu, Suriye ve Ürdün’e gönderdiler. 

Cengiz Demirci

Rus generali Ermolov merhametsizdi. Yaşlı Çeçenleri Dadayurt şehrinin harabe olmuş bölgesine geri gönderecekti. İhtiyar biçâreler, “Fakat biz yaşlıyız, size karşı savaşamayız. Mahzenler de yaşlı kadın ve çocuklar var, lütfen onları serbest bırakın” diye komutandan insani sorumluluğu yerine getirmesi için adeta yalvarıyorlardı. General acımasız bir biçimde kafasını ‘hayır’ diye sallayarak, ‘O çocuklar istikbalde asker olacaklar, kadınlarınız yeni çocuk doğuracaklar ve sizin gibi yaşlılar da onlara savaşmayı öğretecekler” diyor ve daha sonra ağzından korkunç bir emir çıkıyor: “Şehri içindekilerle beraber yok edin”. Ve taş taş üstünde kalmıyor, şehir yerle bir ediliyor.

Çoluk çocuk, ihtiyar, genç, kadın, erkek ayrımı yapılmadan koca bir şehir mezarlık haline geliyor. Evet, 1995’ten bahsetmiyoruz yıllar öncesinden, 1802’den, büyük bir soykırımdan bahsediyoruz. O gün sadece iki çocuk kurtulabilmişti, onlar da henüz merhamet duygusunu yitirmemiş ve bu kanlı katliama fazla dayanamayan iki Rus askeri tarafından. Bu gün Dadayurt yok artık, Çeçenler, bu katliamları birbirlerine anlatıp, kendi dillerinde yazılara döküp istikbale kayıt düşüyorlardı. İslâm Hattatev 23 yaşın­da çınar gibi bir delikanlı. Sim­siyah saçları ve parlayan koyu yeşil kartal bakışlı gözleriyle Kafkasların geçit vermez heybe­tini andırıyor. Yaklaşık bir saatlik bir görüşmede yeknesak ve ezgi dolu bir ses tonuyla, yağmalanan ülkesi Çeçenistan tarihi hakkında, zaman zaman gözlerimizi yaşartacak suskunluk ve dalgınlığıyla, kendine has aksanıyla İngilizce bize birşeyler anlatmaya çalıştı.

“Yanımda kitaplarım ve ar­şivim yok. Fakat inanın anlattığım herşey gerçek” diye adeta yemin ediyordu. “Rus hükümetinin ger­çekleri değil, benim yıllardır baskı altında tutulan ülkemin gerçek­leri bunlar.” İslâm Hattatev; şu an Hollanda’da yaşayan Çeçenlerden biri. Diğerleri, büyük bir iş adamı, olan Eorz Ali İsmailov ile Aslambek A. Kadiyev Çeçenistan’ın resmî görevlisi olarak gece gündüz cephenin batı yakasında anlama kabiliyetini yitir­miş medeni (!) dünyanın önyargılı davranışını giderebilmek için üç­lü bir grup olarak Paris, Londra, Lahey, Bonn, Brüksel daha birçok me­kanlar arası mekik dokumaktalar. Genç avu­kat İslâm, uluslararâsı hukuk mastırı için 1994’ün Eylül ayında Leiden Üniversitesi’ne başlamıştı. Şimdi burada yapayalnız, Şu anda kaldığı sade bir odanın penceresinden gözü kilometre-lerce uzakta kalmış ülkesinde, doğduğu kö­yünde, yerle bir olmuş Grozni’de geziyor.

Babasının, annesinin ve kız kardeşinin kur­tuluş ümidini sebepler açısından emniyet tel­kin eden dağlara bağlıyor. Kısa bir suskun­luktan sonra değişmeyen bir ses tonuyla, “Ya da ölmüşlerdir” derken, çaresizlik için­de gözlerinden boncuk boncuk yaşlar boşalıyor. “Ruslar bize ‘hayvan’ (vahşi) diye hitap ederler, ‘vahşi ve katiller’ diye. Ben Mos­kova Üniversitesi’nde hukuk okudum ama bu hiçbir şeyi değiştirmez, ben onların gö­zünde hep suçluyum!. Onların gözünde bü­tün Çeçenler vahşidir; çünkü tarih boyunca biz hep biz kalmak istedik. Onlara hiçbir zaman teslim olmayı düşünmedik ve onların nazarında hep suçlu kaldık. Biliyorum, bizi öldürmeye devam edecekler, yok edene ka­dar:”

Çeçen tarihine altın harflerle yazılan şeyhi Mansur’un modern zamana bir yan­sımasını andıran İslam Hattatev anlatmaya devam ediyor: 
Sözde bizim emniyetimiz için “her Çe­çen evde birkaç Rus askeri yerleşecek” dedi Stalin. Her gün sıcacık yemek ve sıcacık ev. Almanlarla savaşmak da yoktu. Ailelerimiz Rus askerlerin her türlü ihtiyacını görüyor­du. Hitler bizim petrolümüzü istiyormuş bu nedenle buraları iyi korumamız gerekiyor­muş. Askerler burada uzun, bir süre kalıcıdır demiş Stalin. Emniyet için.

Fakat 23 Şubat 1944 sabahı her Çe­çen başında bir süngüyle uyandı, ‘kalkın ve yürüyün’ diyerek bütün Çeçen halkını pijamalarıyla yollara döktüler. ‘Sizi hainler doğ­ru Sibirya’ya’ deniliyordu. Karşı gelen kim olursa, yaşlı, kadın, erkek, çoluk çocuk anında kurşunlanıyordu. Hatta kafileden, sıradan bir adım geride kalanın üzerine kurşunlar boşaltılıyordu. Ölenleri gömmek isteyenleri bile öldürüyorlardı. Yüzbinlerce insan hayvan vagonlarında Sibirya’nın bilinmez yerlerine sürüldü

Özellikle dağlarda korkunç bir dram yaşandı. Operasyon bir hafta sürecekti! Bu Stalin’in kesin emriydi. Fakat askerler işi zamanında bitirememişti. Dağların yüksekle­rinde büyük ve güzel bir göl vardır. İşte o gölde yaklaşık 50.000 Çeçen’i kadın, kız, çoluk çocuk boğdular. Böylece Stalin’in em­rini zamanında yerine getirmiş oldular. Baş­ka bir yerde 1.000’e yakın insan bir araya toplatılarak, topluca yakılmıştır.

Evet bunları belki hiç duyamamışsınızdır. Ben ne lisede, ne de Moskova’da üniversitede bunları duy­dum. Bunlar hiçbir yerde yazılmadı. Fakat her Çeçen’in hafızasında bunlar bir film gibi saklıdır. Düşünebiliyor musunuz, bir halk yaşadığı ülkeden sürülsün, her bir kısmının başka bir bölgeye sürülmesi ve tekrar ya­pılanması ne kadar enerjisini alacaktır o mil­letin.

1957’de Çeçenler sürgünden ülkemize döndüğünde, doğal hakları olan, hiçbir şeyi­ni kolay kolay geri alamamışlar.Bu da başlı başına ayrı bir problem ol­muştur. Çünkü Ruslar bilinçli bir şekilde gelire elverişli yerlerimizi Yahudi ve Ermenile­re vermişler ki, geçmişte olan dostluğumuzu kuramayalım ve etnik gruplar arasında hep problem olsun. Mesela benim babam. Önce Sibirya’ya oradan ‘Kazakistan’a tekrar Çişne’ye geldiğinde, evimiz domuzlara ahır olarakkullanılıyormuş. O tekrar yüksek bir pa­raya oraları satın almış ve şimdi anlatıla­mayacak ne zorluklar yaşamış. Hâlâ ya­şıyor. Dün televizyonda CNN haberlerinde gördüm. Köyümüz bombalanmış, zannede­rim evlerimiz yıkılmıştır.”

Kalkıp cama doğru yürüyor. Dışarıya bakıyor, içindeki dalgalanmaları, bedenine sığamayışı, bir kafese hapsedilen aslanı andırıyor. “Halkımızın yansından çoğu böylece yok oldu. Rus insanıyla bir kavgamız hiç ol­madı bizim. Benim de öyle bir düşüncem yok. Burada Hollanda’da bana yardımcı olan tanıdığım Ruslar var. Çeçenlerin problemi ve anlaşamadığı Rus hükümetidir. Bi­zim hakkımızda sonu gelmeyen yalanları, bilinçli, art niyetli propagandalarıyla dünya­nın gözünde bizi terörist ve mafya ilan etti. Batıyı ve bütün dünyayı da buna inan­dırmayı başardı. Bunda batının ve medya­nın da büyük rolü oldu. Bizim sadece İslâmî kimliğimizi ön plânda tutarak (İslâmî terim­lerle kendisini motive eden askerleri gös­tererek) medya ile dünyaya öyle bir mesaj verdi ki, zaten kafasında İslâm’a karşı belirli bir ön yargısı olan dünyanın, bizi de ka­fasındaki o çerçevede bir yere oturttu. Bu da zaten Rusya’nın ve bazı güçlerin he­defiydi. Bunda da belirli ölçüde başarılı oldular. “Ateş olmayan yerden duman tüt­mez” denildi. Böylece dünya ile birlikte siz de bu tuzağa düştünüz.

Dünya bir kez daha akl-ı selimle dü­şünmeyi bir kenara itti ve ön yargılı davran­dı. Bir soykırıma böylece ortak oldu. Hâlbuki bizim yaptığımız şeylerle Rus politikacı­larının yaptığı şeyleri yan yana koyup bir kıyas edebilirseniz, halkımızın direnişindeki masumiyetini bütün çıplaklığıyla görebilirsiniz. Fakat dünya bir kere daha çok geç kaldı.”

Duvarda kendi eliyle çizdiği ve derin bir özlemi hatırlatan bir resim. Kafkas sıra dağları ve dağların arkasından doğan, belli ki arzu ettiği hürriyet güneşi. Dolap ve bir çalışma masası ve kitapları. Caddeye bakan çıkıntılı bölmede secde yeri üzerine katlanmış dede yadigârı seccadesi Avrupa’nın bu en medenî ülkesinde sesini ve derdini kim­seye duyuramamanın bir ezikliği içinde tek sığınağıydı.

Üniversiteye yakın üç katlı bir binada mütevazı bir oda. İslâm, temiz ve titiz. Asil bir aileden geliyor belli. 
“Ailem asırlardır ülkemizi yöneten do­kuz boydan birini oluşturuyor. Bayrağımızdaki dokuz yıldız, dokuz boyu temsil eder. Yüz yıllardır ülkemiz bu dokuz boydan se­çilen meclisle yönetilir. Çeçenler hiçbir za­man isteyerek başka bir milletin bağım­sızlığı altına girmemiştir. Bu nedenle meclis­ten çıkacak bir kararla bütün Çeçenler silah­la ülkesini savunmaya geçer. Hakkımıza te­cavüz edilmediği sürece kimseye savaş ilan etmiş değiliz. Babalarımız hiçbir zaman sa­vaş taraftan olmadı. Fakat şimdi inanıyo­rum ki, eğer babam hayatta ise kesinlikle ülkesi için savaşıyordur. Ben de ülkemde ol­saydım şimdi elimde bu kalem yerine silah olurdu.

Ben Çişne’de doğdum. Grozni’ye ya­kın bir köy. Yüzyıllardır ülkemize başkentlik yapmış ipek yolu üzerinde zengin bir kültür ve ticaret merkezi idi. Yahudi, Ermeni, As­yalı ve Kafkasyalı birçok ırk beraberce ya­şıyorduk. Kafkasların hep koruyucusu ol­duk. Timur’u bile Çişne’yi yağmaladığı hal­de durdurmayı başardık.” (1369-1404)

Kuzey Kafkasya, Karadeniz ile Hazar denizi arası, yedi cumhuriyetçik ve en az 40 çeşit milletten oluşuyor. Karaçaylar, Kadarbeybalkarlar, Abhazya, Acarlar, Çeçen, İnguş, Osetya, Dağıstan ve daha değişik grup­lar. Uzun süreli savaş ve yağmalamalara ve “parçala, böl, yut” taktiğiyle tarihte bilin­meyen soykırımlarla nihayet 1864’te bu bölge Ruslar’ın eline geçer. Direnme 1550’lerde başlar. O zamanlar güçlü bir devlet olan Kırım Hanlığı Ruslar’ın saldırısını önler. Daha sonra 18.
yüzyılda Ruslar tekrar saldırır. Nihayet 1783’te Kırım Hanlığı’nın düşmesiyle zorunlu bağımlılık başlar. 1835’ten 1859’a kadar işgalci Ruslara kar­şı Çeçenler tarihe destan olacak direniş­leriyle Kafkaslara Şeyh Şamil’in destanını yazarlar. 1877’de Çeçenler yine kitle halin­de direnişe geçerler ve yine soykırım, hara­be şehirler ve toplama kamplarında çile çe­kerler.

1917 ihtilalinde de Rus taktiği aynı idi. Kafkas halkı yine plânlı bir şekilde sarıldı. Halkların özerk yönetimi ellerinden alındı. Yeniden sunî sınırlar çizildi ve böylece halk­lar arasında iç savaşlar oluşturuldu. Sonuçta Stalin’in emriyle bilinmeyen yönlere sür­günler ve bilinmeyen yerlerde soykırımlar yapıldı. Şimdilerde komünizmin çökmesiyle Çeçenler’de yeşeren ümit, kafkasları bütü­nüyle sarmış durumda. İslâm: “Rusların bizi devamlı yönet­meye kalkması beni hiç şaşırtmıyor.

Çeçenistan’ın bereketli ve zengin topraklan var. Ruslar, gelip Çişne’nin yanına yerleştiler, Grozni’ye. Tabii ki, bu bir tehditti.
Çeçen olmayan bazı aileleri oraya yerleştirmeyi ba­şardılar. Zamanla Çişne’nin önemini azalt­tılar. Sonraki yıllarda çeşitli entrikalarla Grozni yeni başkentimiz oldu.

Bakın size bir şeyi daha açıklayayım: Burada da sık sık karşılaşıyorum, bizi mafya olarak biliyorlar. Rus hükümeti bu elbiseyi bize dünyakamuoyunun önünde güzel giy­dirmiş. İşin aslı şudur: Biz birbirimize tutkun bir milletiz, 1957 sürgün dönüşünden sonra çok ciddi çalıştık, gençlerimizi hep okuttuk, ticaretle çok ciddi şekilde İlgilendik,kısacası yeniden yapılandık ve bu yönümüzle Rus­ya’ya yakın zamana kadar ekonomik açıdan birçok katkıda bulunduk. Bunu bütün dünya biliyor.

Ben Moskova’da hem okuyor hem de birçok ticarî işin avukatlığını yapıyordum. Rusya’nın dünyaya açılan kollarıydık adeta. Bu gelişmeden rahatsız olan Rusya, bizi karalamak için karanlık bir senaryo üretti. Sahip olduğumuz zenginliği elimizden al­mak için bizi mafya ilan etti. Bırakın mafyayı, kötü alışkanlıklarla uzaktan yakından bir alâkamız bile yok. Ben liseyi Çişne’de okudum, üniversiteyi Moskova’da. Tama­men komünizm ahlakıyla donatılmış bir eği­tim sisteminde yetiştik. Fakat hafta son­larında, tatillerde bizim evimiz, bir okul olurdu.

Tarihimizi, kültürümüzü yaşayan kay­naklardan yaşlılarımızdan alırdık. Annelerimiz çocukların eğitimiyle, edepli yetişmesiyle çok yakından ilgilenir. Tatlı bir disiplinimiz vardır. Buna paralel sosyal birkontrol.

“Türkiye’den fazla bir şey bekleyeme­yiz, evet halk herşeyi ile bizim yanımızda, bunu buradaki Türklerde de görüyorum, fakat dünyada belirli güçler var. Bu sebeple gönlüm çok şey arzu etse bile Türkiye’nin dikkatli davranmasında yarar var. Ümit edi­yorum ki, Türkiye’nin ileriye yönelik plânları vardır. Bizim de zaten diğer Türk cumhuriyetlerinden ve İslâm devletlerinden fazla bir beklentimiz yok. Gözlerimiz ve kalbimiz Türkiye’de.
Buğra Büyük

“Tarih” denilince herkesin algıladığı “şey” hemen hemen aynı. Yani “savaş”. Çünkü savaş, çok az farkla herkese aynı acıyı verir. İnsan belleği genellikle mutluluğu korumada tembeldir. Ama acıyı kolay kolay unutamaz. Onun için “tarih” denilince acı veren savaş akla gelmektedir. Yine “tarih” denilince akla gelen bir başka “şey” de maalesef geçmiş zamandır. Daha doğru bir deyimle “tarih” dünü çağrıştırmaktadır. Oysa “tarih” bir bakıma ne savaştır ne de geçmiş zamandır. “Tarih” yazıdır. Bugündür. Yarındır ve geçmiş zamandır.

Kısaca tarih, bir ulusun coğrafi bir mekanda dünü, bugünü ve yarınını bir zaman dilimi içinde sorgulayan, yargılayan ve sonuca bağlayan bilim dalıdır. Bu anlamda çoğu ulusun tarihinde unutulmaz acı günler mevcuttur. Ancak bu acı günleri unutamamayı, yeni acılara kaynaklık eden bir mesele haline getirmemeye özen gösterilmezse acılar bitmez. Tarihi olayları kan davası haline getirirseniz yeni kan davalarına zemin hazırlamış olursunuz. Belki de bilerek veya bilmeyerek yaptığımız kişisel tepkilerimizle geçmişe benzin taşıyoruz. Oysa geçmişin sorgulanması benzer acıların tekrarını önlemek için olmalıdır.

Gerçektir, Çerkes Halkı’nın da tarihinde acı günler vardır. Ama “en acılı gün bizimkidir” yaklaşımı gerçekçi olmaz. Ancak tarihin kaydettiği acının da acısı olaylardan biri sayabiliriz Çerkes Halk Katliamı ve Sürgününü. Bu olay “Göç ve Sürgün gibi kavram sözcüklerle anlatılamayacak kadar utanç vericidir. Çünkü insanlık tarihinde böylesine eşit olmayan bir uygulamanın mevcudiyeti yok denilecek kadar azdır. Hiçbir gerekçe bu katliam ve sürgünü bir savaş esprisi içinde gösteremez. Zira sayısal ve teknolojik bakımından o günün Çerkes Halkı ile kıyaslanamayacak kadar üstün bir gücün karşısında durmanın adı, en basit tanımıyla “SAVUNMA” dahi olamaz. Sadece yaşayan birinin canını saldırgandan kurtarabilmesi için gösterdiği doğal tepki olabilir. Onun içindir ki bu işgal ve yok ediş eylemi hiçbir savaş kuralına uygun değildi. O bakımdan bu tarihsel dram tüm insanlık aleminin ortak acısı olmalıdır. Bu ve benzeri olayların sorgulanması, yargılanması ve düzeltilmesi ise insanlık camiasının yüz akı olacaktır.

İşte her yılın 21 Mayıs’ında anma törenleri ile Çerkes Halkının yapmak istediği şey bu tarihsel katliam ve sürgünü tüm dünyaya hatırlatmaktır.

2002 yılının 21 Mayıs’ında başta Ata Yurdu Kuzey Kafkasya’da olmak üzere Çerkesler yaşadığı her yerde bu olayın anısına anma ve hatırlatma toplantıları yaparak çağrısını tekrarlamıştır.

Rusya Federasyonu cumhuriyetlerinden Kabardey Balkar Cumhuriyeti’nde de yukarıda sözü edilen anma ve hatırlatma toplantıları gerçekleştirilmiştir. Cumhuriyetin başkenti Nalçık’taki anma ve hatırlatma toplantısına başta Cumhurbaşkanı olmak üzere kalabalık halk yığınları ile birlikte cumhuriyetin en yetkili organ temsilcileri katılmıştır. Sürgün anısına yapılacak olan anıtın yerinde bulunan anıt taşın önünde yapılan yas töreni sürgünde ölenler için okunan dua ile başlamıştır.

Kabardey – Balkar Cumhuriyeti Sosyal Bilimler Enstitüsü müdürü Hasan Dumanov kendi incelemesine dayanarak yaptığı açıklamada Adıge sürgününün dünyanın en dramatik olaylarından biri olduğunu belirterek, “Bu gün 40’ı aşkın ülkede yaşayan Adıgelerin nüfusunun birkaç milyonu aştığını biliyoruz, ne yazık ki üç cumhuriyetimizde yaklaşık 750 bin Adıge yaşamaktadır.” demiştir.

Kabardey – Balkar Cumhuriyeti Parlamentosu Halklar Arası İlişkiler Dairesi’nin ortak başkanı Boris Giliev; “Nüfusun onda dokuzunu kaybedip ayakta kalabilecek halk az bulunur. Demografik ve biyolojik kurallara karşın ayakta kalan, kendi kültürünü, dilini ve geleneklerini savunabilen sayılı halklardandır Adıge Halkı...” demiştir,

Yayın ve Bilgi Bakanlığı Bakan Yardımcısı Nikolay Lapin; “Rus – Kafkas savaşlarında, her iki tarafta en önemli ve yetişkin bireylerden çok kayıp vermiştir.” demiştir, Adıge Xase (Çerkes Derneği) Başkanı Hafıtse Muhammed ise, olaylardan iki sonuç çıkarttığını belirterek; “Eğer güçlü bir komşunuz varsa, onunla barış içinde yaşamak ilkeniz olmalıdır. İkinci sonuç ise; ırkçılığı kaldırmalıyız, agresif milliyetçiliğin bize dokunmaması için dua ediyorum ve ben halkları barıştıran mantıklı yurtseverliğe inanıyorum” demiştir.

Törenin sonuna doğru, Cumhuriyet yöneticileri, Kurumlar ve Cumhuriyeti oluşturan halkların temsilcileri anıt taşına çiçekler koymuşlardır. Aynı saatte Abhazya Meydanı’nda ise, 40-50 kişinin katılımı ile yapılan alternatif anma töreni sürdürülmüştür.

Nalçık 2002 / 21 Mayıs Ali Çurey / Musa Eldarov

Kafkasya jeostratejik konumu ve doğal zenginlikleri nedeniyle tarihin bilinen bütün dönemlerinde emparyelist güçlerin ilgisini çekmiştir.

Rusya bu amaç uğruna katliam, cebren ve ikna yolu ile Hıristiyanlaştırma, deportasyon(yurt dışına sürülme) gibi yollara başvurmuş deportasyon planına ise Dağıstan halkının tamamını, Çeçenler, İnguşlar, Malkarlar, Karaçaylar’ı dahil etmiştir. Burada değinmek gerekir ki, deportasyona sebep olarak Rusya resmi açıklamalarında sözü geçen halkların Almanlarla işbirliği içinde olduğunu ileri sürerek Çeçen-İnguş, Karaçay-Malkarlarda 1939’dan beri devam eden direniş hareketlerini göstermiştir. Ancak fiilen bakıldığında böyle bir durumun oluşu ihtimal dahilinde değildir çünkü eli silah tutan erkekler cephede Rus üniformalarıyla Almanlara karşı savaşırken köylerde kalan yaşlı, çocuk ve harp malullerinin siyasi bir işbirliği oluşumu içine girmesi mümkün değildir. Ayrıca Almanların Grozni petrollerine gelmeden çekilmek zorunda bırakılmaları da Çeçen Alman işbirliği iddialarını temelsiz bırakmaktadır.

Varolduğu günden itibaren sınırlarını genişletme eğiliminde olan Rusya; Karaçay-Malkarlıların yaşadığı Elburus dağının Şimal etekleriyle tabiat güzellikleri, kaplıcaları, maden suları ve ılıman iklimi nedeniyle ilgilenmeye başlamıştır. Stalin-Beria dönemlerinde sürgün sonrasında dağ Gürcülerinin Karaçay topraklarında iskânı sağlanmış ve Ahıska Türklerinin deportasyonu gerçekleştirilerek Şimal eteklerinin de Rus topraklarına katılması amacı güdülmüştür.
Azerbaycan ve Çeçenistan’daki zengin petrol kaynaklarının Rusya’ya akıtılması da deportasyon için geçerli bir nedendir.

Rusya’nın bu emelleri doğrultusunda yaptığı saldırılarla Kafkas Halklarının dirençlerinin tüketildiği 21 Mayıs 1864 tarihinde sürgün başlamıştır.
Kırım Savaşından sonra Ruslar kaybettikleri yerleri ve prestijlerini tekrar kazanmak amacıyla Kafkasya’ya saldırılara başladılar.1859’da Doğu Kafkasya’nın direnci kırıldığında ve Ruslar Batı Kafkasya’ya iki yol teklif ettiler. İlki Stavropol bölgesiyle Salstepine’ye göç etmek ikincisi Osmanlı topraklarına göç etmek. Rus ajanları Kuzeye göç edeceklerin Hıristiyanlaştırılacaklarını ve 25 yıl askere alınacaklarını söylemekteydiler. Buna istinaden Rus hükümetinin, Batı Kafkasyalıları özellikle Osmanlı topraklarına göç ettirmek istedikleri yargısına varılabilir.

Kafkasyalıların ardı ardına aldıkları yenilgiler üzerine Ağustos 1864’de Rus Çar’ının kardeşi Grandük Mişel tarafından yayınlanan fermanla bir ay içinde Kafkasya’nın boşaltılmasını istediğini ve vatanda kalan herkesin, harp esiri olarak Rusya’nın belirli bölgelerine sürülecekleri bildirildi ve vatandan Osmanlı topraklarına sürgün başladı.

21 Mayıs 1864’te 4 asırlık Rus-Kafkas Savaşının batı kesiminde de mağlubiyetle sonuçlanmasıyla başlayan büyük sürgün süreci Kafkas halkı için çilelidir. Sürgün yolunda telef olan binlerce insan mevcuttur. Bu durum Trabzon’daki Rus konsolosunun, sürgün işlerini idare etmekte olan General Katraçef’e yazdığı raporda şöyle anlatılmaktadır: “Türkiye’ye gitmek üzere Batum’a 70 bin Çerkez geldi. Bunlardan vasati olarak günde 7 kişi ölüyor. Trabzon’a çıkarılan 24bin700 kişiden şimdiye kadar 19 bin kişi ölmüştür. Şimdi orada bulunan 63 bin 900 kişiden her gün 180- 250 kişi ölmektedir. Samsun civarındaki 110bin kişi arasında her gün vasati 200 kişi can veriyor. Trabzon, Varna ve İstanbul’a götürülen 4bin 650 kişiden de günde 40-60 kişinin öldüğünü haber aldım.” (Geçmişten Günümüze Kafkas Trajedisi, Uluslar arası konferans, 21 Mayıs 2005)

9 Mayıs 1857’de sürgün kanununu çıkaran Osmanlı Devleti bu arada da Rus Çarıyla gizlice anlaşma yapmış ve bu anlaşmada Osmanlı ve Rus çıkarları gözetilmiştir. Anlaşmaya göre göçenlerin mal, can ve hürriyetleri dahil tüm hakları sultan garantisi altında olacak ve göçenlere her türlü vergiden muaf olarak arazi verilecek anadoluya yerleşenler 12 yıl askerlikten muaf tutulacaktır. Ayrıca 1860 yılında kurulan İskan-ı Muhacirin Komisyonu ile ekonomik ve politik çıkarlar da gözetilmiştir.
Bu dönemde Osmanlıya genç ve savaşçı nüfus gerekirken Rusya’nın da bu nüfustan kurtulması gerekliydi. Rusya bu nüfusu Osmanlıya yollarken kati olarak Kafkasya’dan gelen nüfusun Rus sınır boylarına yerleştirilmemesini istemekteydi. Osmanlı arşivinden elde edilen bilgilere göre Kars’a yerleştirilen 100 hane Çeçen olduğu için Rusya Osmanlıya bir ültimatom yollayarak Kars’ta ki halkı çekmelerini aksi takdirde yolladıkları göçerleri durduracaklarını belirtmiştir. Doğu Anadolu ve Kars’a Kafkasyalıların yerleştirilmesine şiddetle karşı çıkan Rusya aynı hassasiyeti Balkanlar içinde göstermekteydi. Osmanlı’nın da bu dönemde göçerler için uyguladığı bilinçli bir iskân politikası vardır. Gelenlerin bir grubu Karadeniz’den bu gün ki Bosna-Hersek’e kadar olan hatta yerleştirilmiş bir kısmı da Marmara bölgesine İstanbul’u kuşatacak şekilde yerleştirilmiştir. İskân planlaması yapılırken yerleşik halkın etnik kökenleri göz önünde tutularak olası ayaklanmaların da engellemesi hedeflenmiştir.

Sürgün yıllarından bahsederken; Rus Tarım Uzmanı İ. N. Klingen, 1870 yılında “Çerkezler yurtlarını çok seviyorlardı ama özgürlüklerine olan bağlılıkları ondan bile üstündü. Ya üstün güçler karşısında boyun eğecekler yada ölünceye kadar savaşacaklardı. Onlar boyun eğmektense ölmeyi seçtiler. Kendileriyle birlikte binlerce yılın birikimi olan kültürleri de 30yılın içinde yok edildi.”sözlerini kullanırken, Rus Savaş Bakanı Mikhail Yevdokimov, 1865 yılında verdiği demeçte, “Tehlikeli halkın azalması bizi birçok uğraştan kurtaracaktır…442 ailenin gitmesinden dolayı üzülmeyin onlar iki kat daha fazla gitseler de bundan dolayı bölge hiç zarar görmez… Tüm halkın gidebileceği yönündeki endişeye gelince, böyle bir şeyin gerçekleşmesi bize hoşnutluğun yanı sıra önemli bir fayda sağlardı.” Demiştir. P.P. Kordenko, 1874 yılında “1825 yılı boyunca bizim müfrezeler Kuban ötesini ezip geçiyorlardı ve dağlıların köylerini yok ediyorlardı. Yangın ve baskınlarda binlerce Çerkez hayatını kaybettiği gibi yiyecek ve yakacak rezervleri de imha edildiği için sağ kalanlarda açlık ve hastalıktan ölüyorlardı.”sözleriyle savaşın insanlık ötesi boyutunun resmini çizmekteydi. Tarihçi Yazar ve Kafkasya Uzmanı Ploton Zubov,1834 yılında yaptığı açıklamada; “Çeçenler haydut, hırsız, hain, son derece cesur, korkusuz, kararlı, zalim, kibirli, alaycı, gururlu ve kontrol edilemez insanlardır. Bunlardan kurtulmanın tek yolu hepsini toptan imha etmektir” ifadesini kullanarak savaşın kendince haklı olduğunu savunmaktaydı.

Tarihte yaşanan felaketin acıları ve izleri Kafkasyalılarda halen devam etmektedir. Geçmişten günümüze Kafkasların Trajedisi başlığıyla 2005 yılında yapılan uluslararası konferansta savaştan ve sonuçlarından bahsedilirken; “1994’ten bu yana Çeçenistan da bütün acımasızlığıyla devam eden saldırılar günümüzün somut soykırım suçlarıdır. Son 10 senede Çeçenistan’a yönelik Rus saldırıları sonucu 42 bini ilkokul çağındaki çocuklar olmak üzere nüfusun dörtte birini oluşturan 250 bin sivil en barbarca yöntemlerle öldürülmüş 20 bin kişi Rus askerleri tarafından evlerinden alınıp götürülerek yargısız infaza tabi tutulmuştur. Çeçenistan’da ki 424 köyden Rusların yaşadığı üç tanesi hariç 421’i havadan bombardımanla enkaz haline getirilmiştir.400 bin insan komşu cumhuriyet ve bölgelere sığınmıştır.” sözleri kullanılmış ve günümüze kadar yansıyan sonuçlarının ve yarattığı sorunların çözümü için arayışlarda bulunulmuştur.

Kafkasya halkları Rusya’nın bölgeye yönelik işgal girişimleri, uğradıkları saldırı ve uygulanan gayri insani politikalar sonucu bu gün yok oluşun eşiğine gelmiştir. Vladimir Putin de dahil olmak üzere Rusya’nın başında olan yöneticiler ülkenin var olmaya başladığı günden bu güne topraklarını genişletmeyi hedef seçmiştir.
Rus yönetimleri bu süreçte işgal edilen topraklarda tüm insanlar ile onların yaşam koşullarını ortadan kaldırma maksadı gütmüş yerleşim birimlerini hedef alan saldırılar da sivil halk katledilmiştir. Soykırım suçu açık bir şekilde işlenmiştir ve yenilgiyle çıkan Kafkasyalıların hayatta kalanları da sürülerek ikinci bir soykırıma tabi tutulmuştur.

Soykırım kavramı; Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme ve Uluslararası Ceza Statüsü olmak üzere başlıca iki uluslararası hukuk metninde tanımlanmıştır.

Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme
Md.1. Soykırım Birleşmiş Milletler ruhuna ve amaçlarına aykırı ister savaş ister barış zamanında işlenmiş olsun devletler hukuku suçu olarak kabul edilmiş ve bu suçu önlemeyi ve cezalandırmayı taahhüt etmiştir.

Md.2. İşbu sözleşmede jenosit, milli, etnik, ırki veya dini bir grubun kısmen veya tamamen imha edilmesi maksadıyla az sayıdaki fiillerden birinin intikap olması demektir.

a. Gurup üyelerinin katli
b. Gurup üyelerinin bedeni ve akli melekelerine ciddi surette zarar verişi
c. Gurubun bedeni varlığının kısmen veya tamamen imhası sonucunu doğuracak hayat şartlarına kasten tabi tutulması.
d. Gurup için de doğumları sekteye uğratacak tedbirler alınması
e. Bir grup çocuklarını diğer bir gruba zorla nakledilmesi.

Md.5. Taraf devletler sözleşme hükümlerinin uygulanmasını sağlamak üzere kendi anayasalarına uygun olarak gerekli yasal tedbirleri almayı bilhassa soykırım fiilini işlemekten suçlu bulunacak kişilere uygulanacak etkili cezayı yaptırımları yasalaştırmayı taahhüt etmektedir.
Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü

Md.5. Soykırım suçu mahkemenin yargı yetkisine dahil edilmiştir.

Md.6. Soykırım suçu bu maddeyle düzenlenmiştir.

Md.25. (3)(b) Soykırım suçu işleyen yada yeltenen birine bu suçun işlenmesini emreden suça teşvik yada tahrik eden herkes soykırım suçlusudur.
mad.23. (3)(e) Bir kimsenin doğrudan yada alenen diğerlerini soykırım suçunu işlemeye kışkırtması soykırım suçu olarak kabul edilir.
Tarihteki Rus-Kafkas İlişkilerine, savaşlarına ve Kafkas departosyonuna bakıldığında Rusya’nın Kafkas halkına uyguladığı eylemlerin Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü ve Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme belgelerine dayanılarak soykırım suçu olarak kabul edilmesi gerekmektedir. Öyle ki sivil halk katledilmiş tehcire zorlanmıştır ve bu olaylar alenen meydana gelmiştir.

Soykırımla ilgili suçlar, soykırım anlaşmasının imzalanmasından sonra 1945 ten günümüze hukuki olarak ele alınabilecek yargıya tazminata tabi tutulabilecek suçlardır. Siyasal olarak geriye yürüme söz konusu olabilse bile hukuki olarak ceza-i müeyyide getirilen hiçbir hukuki düzenleme geriye yürüyemez. Evrensel hukukilik prensibine aykırıdır. Yarı kalmış ceza olamayacağı gibi bunu yasaklayan bir kanun uluslar arası bir sözleşme olmadan işlenmiş suçlara ceza verilemez.
Siyasal alanda ise soykırımın kabul edilişi devlet ve o devletin mensubu insanları için utanç kaynağı olarak kabul edilmektedir.

1864’de Rusya’dan sürülen bir buçuk milyon Kafkasyasalının en az 600 binin sürgün sırasında öldüğü tahmin edilmektedir.1917–1920 yıllarında ne kadar insan öldüğü bilinmemektedir. 1944 yılında tüm Çeçen-Inguş nüfusu Sibirya’ya sürülmüş 13 sene sonra 300 bin kişi geri dönmüştür.

Hukuksal olarak gerek BM teşkilatının veto yetkisine sahip beş ülkesinden bir tanesinin Rusya olması, gerekse büyük devletlerin aralarındaki siyasal paslaşmalar ve devlet çıkarlarının ön planda tutuluşu nedeni ile geçmişte yaşanan olaylar göz ardı edilmekte ve günümüz de devam eden olaylara hiçbir uluslararası kurum müdahale etmemektedir.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1948 yılında onaylanıp 1951 yılında yürürlüğe giren Soykırımın önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşmeler’de verilen örnekler arasında Kafkas soykırım ve sürgününden bahsedilmemiştir. Ve yine Ankara Ticaret Odasının Soykırımlar Tarihi: Iki Yüzlü Kriterler Raporu adını taşıyan Mayıs 2005 tarihli raporda 50’yi aşkın soykırım örneğine yer verilmiş ancak orada da ne tarihte ne de günümüzde Rusya’nın Kafkaslarına uyguladığı soykırımlardan bahsetmemiştir. Amerika’daki Soykırım Anma Müzesi Vicdan Komitesi tarafından 7 Mart 2005’te yayınlanan son yılın soykırımları listesinde Kafkas haklarından bahsedilmemiştir. Oysaki komünist dönemde ve 1944 sürgünleri sırasında öldürülen Kafkas halkları ile 1994’ten bu yana Çeçenistan’da sürdürülen soykırıma kurban giden 250 bin sivilden hiç söz edilmemiştir.

Günümüz şartlarında bakıldığında Rusya’nın Çeçenistan’ı istemesi ve hala savaşların devam edişine şöyle bir açıklama getirilebilir. Rusya’nın değer kaynakları ele alındığında petrol ülkesidir ancak 100 yıldır petrolü çekilmektedir. Rusyanın diğer kaynakları gözetildiğinde petrol açısından dikkate alınabilecek değeri yoktur. Rusyanın binde biri kadar toprağa sahip yüzde biri kadar nüfusu bulunan çeçenler toprak zenginliği ve doğal kaynakları olarak kendi halkını refah için de yaşatabilir ancak Rusya’ya getirisi pek fazla olmaz. Çeçenistan’ın stratejik önemi kuzeyin güneye geçiş ve güneyin kuzeye çıkış yolu üzerinde bulunmasıdır. Ve yine günümüz şartlarında stratejik olarak enerji hatlarını kesiştiği bir nokta bulunmaktadır. Dünyanın ekonomik çıkarlarının döndüğü noktaya çok yakın oluşu Rusya’nın hâkimiyetini etkilerini stratejik çıkarlarını sürdüre bilmesi için önemlidir.

Çarlık döneminden beri sıcak denizlere inme politikasının önünde set ihtiva edişi Sovyet döneminde aynı politikanın ideolojik versiyonun sürdürülebilmesi için tampon bölge oluşu konum olarak güneye geçişte bir yol olması 20–21 yüz yılın yeni paylamışındaki Orta Asya, Avrasya enerji kaynaklarının yakınında bir kısmınında üzerin de oluşu önemli kılar Çeçenya’yı.

Yüzeye kadar çıkan gravitesi yüksek petrol verimli Kafkas ovaları ikinci hatta üçüncü plandadır. Ancak Rusya’nın imparatorluk olarak birkaç yüzyıldır işgal ettiği alanlarda kalabilmesi için önemlidir. Ve Rusya federasyon olarak kaldığı sürece de önemini koruyacaktır.

Çeçenler de mücadelelerini, 1550’lerden itibaren sömürgeciliğe karşı yapılan bağımsızlık mücadelesi, işgal üzerine çıkan bir savaş, direniş olarak tanımlamaktadırlar ve istemlerinde kendi sınırları dışına taşan bir düşünce yoktur. Savaş nedenleri arasında ulusal, etnik, dini, kültürel dinamikler de mevcuttur. Bu dinamikler mücadeleyi beslemektedir.

Sonuç itibariyle Rusya ile Kafkas Cumhuriyetleri ve halen sıcak çatışmaların devam ettiği Çeçenistan arasında barışın sağlanması uzlaşmaya varılması tarih sahnesinden de görüldüğü üzre askeri yöntemlerle mümkün değildir. Süregelen savaşın iki tarafın da çıkarlarını gözeten çözümü dünya kamuoyu ve uluslararası örgütlerin duyarlılığından geçmektedir. Avrupa Birliğine üye devletler ve ABD sorunun çözümünde anahtar görevi üstlenebilir. Savaşın devamı iki tarafında uluslararası toplum otoriteleri açısından yıkıcıdır ve iki tarafta bunu kabullenmelidir.

Bir çözüm yolu daha vardır ki uygulanması mümkün gözükmemektedir. Dünya devletlerinin siyasal çıkarları yüzünden Kafkasya da halen devam etmekte olan olaylara ses çıkartamamasının alternatifi saldırıda bulunan devlete karşı insanların organize olup bu devleti uzun bir süre ekonomik olarak boykot etmeleridir.
Diğer bir yol da elde edilebilinecek güçtür. Ancak küçük devletlerin büyük devletlerle baş edebilecek gücü olmadığından o günkü konjekture göre bağımsız olmaları hangi devletin lehineyse o devletten destek alınır. Ancak günümüzde Kafkas milletlerinin bağımsızlığı onlara destek verebilecek güçteki devletlerin lehine değildir... 

Kafkaslar-Orta Asya-Ortadoğu Çalışma Grubu

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

Değerli büyüğümüz Yismeyl Özdemir Özbay'a Allah'tan Rahmet ailesine ve camiamıza baş sağlığı dileriz. https://t.co/568Ue3bIPa
RT @profdrhalukkoc: Rusya Fed.Ank B.elçisi Aleksey Yerhov;1820-1870 yıllarında her türlü eziyet,baskı ve zorla topraklarından sürdükleri Ka…
https://t.co/z2AVKFGjVf
Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı