Kuzey Kafkas halklarının sürgünü ve müteaddit defalar jenoside maruz kalmaları, temel insan hak ve hürriyetlerinin garanti altına alındığı uluslararası hukuk alanında henüz bir hak arayışına dönüşebilmiş değildir.

İngiliz ve Osmanlı devletlerinin resmi kayıtlarına geçen 1864'teki Kafkasya sürgünü ve jenosidi tarihte bir kere yasanmış ve tozlu raflarda yerini almış bir olay olmayıp tam tersi kötü sonuçları günümüzde dahi devam eden feci tarihsel bir kazadır.

1864'te yaşanan birinci sürgünün kötü sonuçları adeta mağdurlarından torunlara miras olarak kalmış, üstelik mirasa yeni sürgünlerle ilaveler yapılmıştır. Yani Kafkasya'daki ilk sürgünün acıları telafi edilmeden yeni sürgünlerle mağduriyetler çoğaltılmıştır.

Kafkasya'yı Kafkasyalılardan arındırma süreci uzun savaşların ardından yerli halkların Rus Çarlığı'na yenilgisiyle 1859-1864 yılları arasında büyük bir sürgüne dönüşmüş, zaman içerisinde bu yok etme planı uluslararası hukuk açısından ancak jenosit ile tanımlanabilecek uygulamalarla bugüne kadar devam ede gelmiştir. 19. yüzyılda Çarlık Rusyası, 20. yüzyılda SSCB ve şimdi Rusya Federasyonu, sürgünü Kafkasyalıların bir alın yazısı haline getirmeyi başarmıştır.

Rusların Kafkasya'ya yerleşme politikasının sonucu olarak;sadece 1864'te 1 milyon 500 bin Kafkasyalı yurdundan olmuş, binlercesi sürgün yolculuğunda açlık ve kötü koşullara yenik düşerek can vermiş, binlercesi Karadeniz'in dalgalarına dayanamayan gemilerin batmasıyla engin sularda boğulmuş, yüzlercesi kalıcı hastalığa yakalanmış, binlercesi getirildikleri yerlerde köle olarak satılmış, yüzlerce kadın zorla tecavüze uğramıştır. Ayrıca sürülenlerin toprakları, evleri ve sahip olduğu diğer tüm mal varlıkları Kafkasya'ya ikame ettirilen Rus ve Kazaklara verilmiştir. Karadeniz'deki Taman, Tuapse, Anapa, Tsemez, Soçi, Adler, Sohum, Poti, Batum gibi limanlardan Rus, Osmanlı ve İngiliz gemilerine balık gibi istif edilerek, Osmanlı topraklarına yani Trabzon, Ordu, Samsun, Sinop, Kefken, Varna, Burgaz, Köstence, İstanbul ve Ege kıyılarına dökülen insanların yüzde 30'unun henüz sürgün yolculuğu tamamlanmadan telef olduğu yönünde bilgiler arşiv kayıtlarında mevcuttur.

Sözgelimi insan yüklü gemilerin boşaltıldığı yerlerden biri olan Trabzon'daki Rus Konsolosu, Mayıs 1864'te "30 bin kişi açlık ve hastalıktan kırıldı. Gemilerde hastalık alameti gösteren olursa derhal denize atılırdı... 1858-1865 yıllarında 493.124 insanın gittiği Trabzon'da bir tek adamın 30-50 cariye birden aldığı oluyordu..." diye yazmıştır. (1) Hem Kafkasya hem de Osmanlı kıyılarında ölen insanların gömüldüğü çok sayıda toplu mezarın olduğu yine kayıtlarda yerini almıştır. Sürgün sürecinde Trabzon'daki Rus Konsolosu sürgün kararını yürüten General Katraçef'in tanıklığı şöyledir: 

"Türkiye'ye gitmek üzere Batum'a 70.000 Çerkes geldi. Bunlardan vasati olarak günde 7 kişi ölüyor. Trabzon'a çıkarılan 24.700 kişiden şimdiye kadar 19.000 kişi ölmüştür. Şimdi orada bulunan 63.900 kişiden her gün 180-250 kişi ölmektedir. Samsun civarındaki 110.000 kişi arasında her gün vasati 200 kişi can veriyor. Trabzon, Varna ve İstanbul'a götürülen 4650 kişiden de günde 40-60 kişinin öldüğünü haber aldım." (2) Rus makamları sürgün suçlamalarından kaçabilmek için bu tarihi trajediyi göç kavramıyla izah etmeye kalkışmıştır. Ancak insanların bile bile ölüme razı olduğu zorlayıcı ortamı izah etmesi açısından Çarın Kafkasya'ya temsilcisi Grandük Mişel'in 1864 Ağustosu'nda Batı Kafkasyalılara gönderdiği şu ferman yeterlidir: "Bir ay zarfında Kafkasya terk edilmediği takdirde, bütün nüfus savaş esiri olarak Rusya'nın muhtelif mıntıkalarına sürülecektir:" (3) Yurtlarından edilen Kafkas halkları Türkiye, Suriye, Ürdün, İsrail, Mısır, Irak, Lübnan, Kuveyt, Libya, Yunanistan, Makedonya, Kosova gibi dünyanın 40 değişik ülkesinde yaşamaya mecbur bırakılmıştır.

Mevcut Rus, Osmanlı ve Avrupa kayıtlarına göre, 1862-1870 yılları arasında sürgüne gönderilenler 1,2 ile 2 milyon civarındadır. Yaklaşık olarak 500 bin Kafkasyalının yolculuk sırasında veya vardıkları Osmanlı limanlarında öldüğü bilinmektedir. (4) Sürülenler bir daha vatanlarına geri dönememiş, ancak onların torunları Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra vatanlarına gitme şansı elde edebilmişler ama dedelerinin kaybettiklerini geri verecek ne bir makam bulabilmişlerdir, ne de bu yönde bir kamu iradesi. 

1943-1944 Sürgünü 

Kafkasyalılar 1944'te yaşadıkları sürgünün acılarını üzerlerinden atamamış ve bu tarihi kazanın sonuçlarından hala kurtulamamışken hayatlarında yeni sürgün sahifeleri açılmıştır.

Sürgünün devam eden bir sonucu olarak diasporada yaşayanlar, anavatanlarından uzak olmaları nedeniyle kültür ve dillerini günbegün kaybediyorlar. Mevcut temel hak ve hürriyetler perspektifinin, bu kaybın önüne geçilmesinde referans olma yeteneği var mıdır? Ataları sürgün edilen halkların tekrar vatanlarına dönebilmesi temel haklar kapsamında değerlendirilmediği sürece mevcut politik iradelerin bu konudaki olumsuz yaklaşımlarını aşmak kolay kolay mümkün olamamaktadır. Uluslararası hukuk metinleri ortaya çıkmadan ve temel insan hakları birtakım sözleşmelerle garanti altına alınmadan önceki dönemlerde vuku bulmuş olmalarına rağmen etkileri hala devam etmekte olan olayların mağdurlarının mağduriyetlerini telafi edecek uluslararası bir hukuk anlayışı, uluslararası hukuk metni ve bunu uygulayacak bir mekanizma şimdi bile ortaya çıkabilmiş değildir. 

Bir milletin yok ediliş fermanı 

1864 sürgünüyle dünyaya savrulan Kafkasyalılar tekrar anavatanlarında toparlanma fırsatı verilmeden Kafkasya'nın bakiyeleri sayılan halklar bu sefer 1943 ve 1944 yıllarında SSCB lideri Yosef Stalin'in emriyle geniş çaplı bir soykırıma maruz bırakıldılar. Kafkas halkları, asılsız bir şekilde II. Dünya Savaşı'nda Almanlarla işbirliği yaparak ihanet etmekle suçlanmışlardı.

23 Şubat 1944 günü yani Kızılordu'nun 26. kuruluş yıldönümünde şenliklere davet edilen Çeçen ve aynı etnik kökene sahip olan İnguşlar apar-topar ve binlerce insanın ölümü pahasına Sibirya'ya sürüldü. Aynı şekilde 2 Kasım 1943'te Karaçaylılar, 8 Mart 1944'te de Balkarlar Sibirya ve Kazakistan'a sürüldüler. Kırım Tatarları ve Ahıska Türkleri de sürgün edilen halklar arasındaydı.

Sovyet Rusya, sürgün operasyonunu büyük bir gizlilik içinde gerçekleştirmiş, kamuoyu ancak iki yıl sonra yani 26 Haziran 1946'da "İzvestiya" gazetesinde çıkan küçük bir haber ile olanlardan haberdar olabilmişti. Her aileye 20 kg. bagaj izni verilmiş, insanların tüm mal varlıklarına; evlerine, topraklarına ve büyükbaş hayvanlarına el konulmuştu. Felaketin en büyüğü ise sürgün yolculuğunda gerçekleşti: İnsanların yüzde 20'si kötü hava koşulları ve açlıktan öldü. Ölüm Çeçen ve İnguşlar'ın yakasını yerleştirildikleri yeni yerlerde de bırakmadı ve ilk birkaç yıl içinde gerek iklim gerekse ağır çalışma koşulları ve bunlara bağlı salgın hastalıkları nedeniyle pek çok insan yaşamını yitirdi. Çeçen ve İnguş halkının sürgündeki nüfus kaybının yüzde 38 oranında olduğu kaydediliyor. 9 Ocak 1957'de Sovyetler Birliği Yüksek Şûrası aldığı bir karar ile 1944 yılında topyekûn sürülen Çeçen-İnguşlar'ın yurtlarına dönmelerine izin verdi. 12.0I.1958 tarihinde Groznenskiy Raboçiy gazetesi, sürgünden dönenlerin sayısını 200 bin olarak yazmıştır. (5) Ancak sürgünden 4 yıl öncesinin yani 1939 yılının resmi kayıtlarına göre yeni kurulan Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ndeki Çeçen ve İnguşlar'ın nüfusu 488 bindi. Süngünden sonra (1959'un rakamlarına göre) Çeçen-İnguş Cumhuriyeti'ndeki tüm İnguş ve Çeçenlerin sayısı 311.2 binden ibaretti. (6) 

Haybah katliamı 

Çeçen-İnguş Özerk Cumhuriyeti'nde tüm köyler sürgüne tabi tutulurken ulaşımın ve insanların tahliyesinin zor olduğu bölgelerde ise jenosit uygulamalarına gidildi. 27 Şubat 1944'de yaşanan Haybah katliamı buna bir örnektir.

Çeçen-İnguş Özerk Cumhuriyeti Adalet Bakanı eski Yardımcısı Ziyaudi Malsagov tanık olduğu olayları şöyle anlatmaktadır: 
"Cumhuriyetin diğer bölgelerindeki Çeçenlerle İnguşlar vatanlarından sökülüp Kazakistan'a yollanmaktaydı. Fakat buradakileri nakletmek mümkün değildi. Çevre köylerden ve mezralardan toplanan halk, yaya olarak yola çıkarıldı. Hastalar, yaşlılar, zayıflar ertesi günü helikopterlerle taşınacaktır denilmek suretiyle arkada bırakıldılar. Bir miktar genç, genç kız, çocuk ve kadın da onlarla kaldı. Toplam 650-700 kişi kadardı. 27 Şubat 1944 günü sabah saat 09.00'da bu insanlar şu ahıra sürüldü...Üstlerinden kilit vuruldu. Ardından ahır ateşe verildi. İnsanlar ahırın kapısını zorlayıp kırdı ve dışarıya seğirtti. Gvişiani de o an emretti: -Ogon! (Ateeş!)

...Bir iki kişi firara kalkıştı. Onları da öldürdüler. 650 veya 700 insan ahirin içinde cayır cayır yakılarak öldürüldü. (7) Komünist Partisi'nin XX.Kongresi'nde Kruşçev, Karaçaylılar, Balkarlar ve Kalmıklar'ın zulme uğradığını itiraf etti. Komünist Partisi Merkez Komitesi, 24 Kasım 1956'da Çeçenlerin ve İnguşlar'ın ulusal özerkliklerinin yeniden verilmesi kararını aldı. 7 Mart 1944 tarihinde lağvedilerek toprakları Gürcistan, Dağıstan ve Kuzey Osetya'ya paylaştırılan Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti 9 Ocak 1957'de yeniden kuruldu.

Sınır bölgeler Çeçen-İnguşetya'ya geri verilmedi, ama buna karşılık Kargalin, Naur ve Şelkov'dan oluşan üç bölge bu ülkeye bağlandı. 

Kırım ve Ahıskalıların sürgünü

Stalin döneminde sürgün sadece Kuzey Kafkasya ile sınırlı kalmadı. Sürgün kararının vurduğu bir diğer halk ise Kırım Tatarlarıydı. 18 Mayıs 1944 gecesi başlayan sürgün furyası 3 gün içinde 220.000 Kırım Tatarı'nın zorla yurtlarından koparılmasıyla sonuçlandı. KGB'den önceki Rus istihbarat servisi NKVD, sürgün edilenlerin 191.044 kişi olduğunu açıklamıştı. 

Orta Asya'nın ücra köşelerine götürülmek üzere ölüm katarlarına bindirilen insanların yüzde 42'si zor koşullara dayanamayarak yada yapılan baskılar sonucu yaşamını yitirdi. Kırım Tatarları'nın sürgün hayati Çeçenlerden daha uzun sürdü. Vatanlarına dönmek için çok yolu deneyen Kırım Tatarları dönüş için 1980'li yılları beklemek zorunda kaldı. Yıllar sonra terk ettiği topraklarına gelen insanları başka bir hazin tablo bekliyordu. Evleri, işyerleri ve toprakları hatta ibadethaneleri Ruslara ve Ukraynalılara dağıtılmıştı. Camiler de ahır veya ambar amacıyla kullanılmaktaydı. SSCB Yüksek Sovyet'inin 1944 sürgünü ile ilgili bütün işlemlerinin Kasım 1989'da "kanunsuz ve kriminal" ilan edilmesiyle birlikte geri dönüş sancıları arttı ve şimdiye kadar 250.000'nin üzerinde Kırım Tatarı tekrar vatanlarına dönmeyi başardı ancak dönemeyenlerin önüne konulan çok sayıda engel var.

Ahıskalıların yüz yüze oldukları en büyük dram ise sürgün edildikleri ülkelerden geri dönememeleri oldu. Günümüzde bu insanların torunları Rusya Federasyonu(Krosnodar Kray), Özbekistan, Kazakistan, Türkiye, Ukrayna, Almanya, Fransa ve İtalya' gibi ülkelerde yaşamlarını sürdürüyor. Özbekistan'da sürgün hayatı yaşayan Ahıskalılar, 1989'da birtakım provokasyonlar sonucu ortaya çıkan ve Fergana olayları olarak tarihe geçen gelişmelerin ardından yeniden yurtlarından oldular. Özbekistan'dan çıkarılanlar Krosnodar ve Ukrayna'da geçici meskenlerde yaşamlarını sürdürmeye çalışıyor. En büyük sorunları hiçbir ülkenin vatandaşı olamamaları. Geçtiğimiz yıllarda ise Türkiye'de çıkarılan bir yasa ile az miktarda Ahıskalı Türk vatandaşlığına kabul edildi. Yani 1944'de sürgün edilen Kafkas halklarından hiçbir şekilde yurtlarına dönüş yapamayanlar ise Ahıskalılar oldu. Gürcistan, Avrupa Konseyi'ne kabul edilirken Ahıskalıların yeniden kendi vatanlarına yerleştirilmesi konusunda taahhüt altına girdi ancak bugüne kadar verilen sözler yerine getirilmedi. 

Karaçay-Balkarların Sürgünü 

2 Kasım 1943'te Karaçay Özerk Bölgesi, NKVD askerleri tarafından iki saat gibi kısa bir süre içinde tamamen boşaltıldı. Askerlerin emirlerine uymayarak evini terk etmek istemeyenler anında infaz edilirken içeride insan olup olmadığı kontrol edilmeksizin konutlar ateşe verildi. 2 Kasım 1943 tarihinde sabahın erken saatlerinde 32.929'u çocuk olmak üzere 63.333 kişi tıpkı Çeçenlere yapıldığı gibi hayvan vagonlarına doldurularak Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan çöllerine gönderildi. Yani bir millet ölüme mahkum edilmişti. 8 Mart 1944'de aynı akıbete Karaçaylılarla aynı etnik kökenden gelen Balkarlar maruz kaldı. 

Avrupa'nın göbeğindeki vahşet

Kafkasya'da 1943 ve 1944'de yaşanan sürgün olayının görmezlikten gelinen bir de Avrupa ayağı var. İnsanlığın kara tarihine Drau Faciası olarak geçmesi gereken bu olayda İngiltere ve Amerika'nın sorumluluğu inkar edilemez bir gerçektir. Almanlarla birlikte gönüllü yada esir olarak veya kendiliklerinden Rus saldırılarından kurtulmak için Avrupa ülkelerine ulaşmış bulunan Kafkasyalılar, Ruslara teslim edilmek istenince tam bir insanlık faciası yaşanmıştır. 1944 yılının sonlarına doğru Rusya'dan Avrupa'ya geçen Kafkasyalılar, İtalya'nın kuzeyindeki Paluzza'nın dağ köylerine yerleştirildiler. Savaşın bitmesinden birkaç gün önce de Avusturya'nın Carinhia'daki Ober Drauburg bölgesine sürülerek, Drau nehri vadisine yerleştirildiler. Yalta'da Rusya, Amerika ve İngiltere bir anlaşma ile İngiliz işgal sahasına dahil edilen bu bölgedeki insanların Rusya'ya iade edilmesine karar verildi. Bu Stalin'in ölüm kusan baskıcı politikalarından kaçan Kafkasyalılar için yeni bir facia demekti. Mülteciler en azından eski Osmanlı topraklarına gitmeleri için izin verilmesini ve kendilerine yeni bir kapının aralanmasını istemişlerdi. Ancak buna olumlu cevap verilmemiştir. Londra'dan gelen 28 Mayıs 1945 tarihli emir, "Mülteciler Sovyet otoritelerine teslim edilecektir" şeklindeydi. İnsanlar önce silahlardan arındırıldılar, sonra komutanlar bir oyuna getirilerek Ruslara teslim edildiler. Ardından kamyonlara binmek istemeyen insanlar üzerine İngilizler tanklarla yürüyerek büyük bir faciaya neden olmuştur. 

Buradaki insanların çoğunluğu kadın, çocuk ve ihtiyarlardan oluşuyordu ve insanlardan bir kısmı Ruslara teslim olmaktansa kucağındaki çocuğuyla nehre atlamayı tercih etti. 

Kafkasyalı mültecilerin teslim edilişi ibret vesikası olarak 1960 yılında Avrupa İslam Cemiyeti'nin çalışmaları sonucu İrschen köyünde anıta dönüştürüldü. Anıtın üzerinde Almanca şunlar yazılıdır: 

-Burada 1945 yılının 28 Mayısı'nda 7000 Kuzey Kafkasyalı, kadınları ve çocuklarıyla Sovyet otoritelerine teslim edildiler ve İslamiyet'e olan sadakaları ile Kafkasya'nın istiklali idealine kurban gittiler. (8) 

Sürgünün devam eden kötü sonuçları 

Kafkasya'nın kaderi haline getirilen sürgün ve jenosit, 1994-1996 arası ve 1999'da Çeçenistan'da kendini yeniden hatırlattı. 1864'te sürülen halklar gittikleri yerlerde kendilerine yapılan muamelelerin temel insan hakları kriterleri açısından ele alınması ve hukuk temelli bir yoruma kavuşturulması gerekmektedir.

Kafkas sürgünü dünya tarihinin en trajik olaylarından birisi olmasına rağmen uluslararası anlaşmalarla çerçevesi çizilmiş temel insan hak ve hürriyetlerinin uygulama alanlarında bir karşılık bulamamış olması anlamlıdır.

Tarihi felaketin kurbanlarının haklarının iadesi için uluslararası hukuk mekanizmasını çalıştıracak güçlü iradeler ortaya konamamış ve sorumluların tespiti ve yargılanması süreçleri başlatılamamıştır. Çeçenistan'da 1999'da başlayan savaşla birlikte 500 bine yakın insanin mülteci durumuna düşmesi Kafkas haklarının sürgün ortamından kurtulamadıklarını bir kez daha ortaya koymuştur. Uluslararası hukukun bir parçası olma konusunda açıkça direnç gösteren Rusya, çevresiyle ilişkilerini emperyalist emeller üzerinde kurmaktan vazgeçmediği sürece Kafkasya'nın alınyazısı haline gelen sürgün ve jenosit tarihi de sona ermeyecektir. Rusya'nın emperyalist ilgisi kendi toprakları dışındaki yakın çevresiyle sınırlı değildir. Rusya Federasyonu, bir asra yaklaşan bir süredir kendi toprak bütünlüğü içerisinde olmalarına rağmen diğer Kafkas Cumhuriyetleri'ne karşı da emperyalist bir ruhla hareket etme çelişkisi içerisindedir. Üstelik SSCB'nin dağılmasından sonra bile Çeçenistan dışında diğer Kafkas ülkelerinden hiçbirinde Rusya Federasyonu'nun toprak bütünlüğünü tehlikeye sokacak ciddi bir hareket gözlemlenebilmiş değildir. Tam tersi Rusya'nın egemenliği altına aldığı yerlerdeki korku ve kuşkuya dayalı baskıcı tutumları ve beslediği emperyalist ruh, bölge insanlarına 1864'ü unutma şansı vermemektedir. Rusya buralarda kendi egemenliğinden şüphe edercesine hareket etmekte ve halkların dizginlerini elinde tutmak için baskıcı eğilimlere yönelmektedir.
Rusya bugün de bazı uluslararası metinlere imza atmakla birlikte özellikle Avrupa ülkelerinin güvenini hala kazanamamıştır. 

(1) "Papers Respecting the Settlement of Circassian Emigrants in Turkey", Londan Printed by Harrison and Sons. 
(2) age.
(3) Tarihte Kafkasya, General İsmail Berkok, İstanbul 1958, İstanbul Matbaası, Sayfa 526
(4) The Status of the Muslim Under European Rule:The Eviction and Settlement of the Cerkes, Journal of the Institute Minorty Affairs, Vol.1, No:2.
(5) Tarık Cemal Kutlu, Çeçen-İnguşlar'ın Bütünüyle Sibirya İçlerine Sürgünü, (23/24 Şubat 1944 - 9 Ocak 1957)
(6) RGİA, F.571; Aktaran: V.M.Kabuzan, Naseleniye Severnogo Kavkaza v XIX-XX vekah Sn.Petesburg 1996, s.145
(7) Uciyev (Utsiyev), Abu. "Xhaybax, Xatn' sanna..."Daymoxk gazete, Grozny 30 Avgust 1991 ;İsmailov ,Abu. "Vayna diclurdac Xhaybaxan qhiemat de" , Daymoxk, Grozny 22 fevral 1992. Aktaran: Tarık Cemal Kutlu, Genosidin bir başka örneği: Xhaybax (Haybah) katliamı ( Şubat 1944)
(8) Drau Faciası ile ilgili olarak o dönemin tanıklarından Musa Ramazan'ın "Bir Göçmenin Anıları" ve Mahmut Aslanbeg'in "Karaçay Türklerinin Faciası" adlı kitaplarına başvurulabilir.

Sürgün ve Soykırım; Kuzey Kafkasya insanının belleğinde acı ile yer etmiş iki sözcüktür. Sözlüklere baktığımızda Sürgün (Tehcir): “1-Ceza olarak belli bir yerin dışında veya belli bir yerde oturtulan kimse veya topluluk, 2-Bu biçimde sürülme işi ve bu işin sonucu” şeklinde tanımlanmaktadır. Soykırım (Genocide): “Bir insan topluluğunu, ulusal, dinsel, politik vb sebeplerle yok etmek” olarak tanımlanmaktadır.

Tarih boyunca pek çok dış saldırılara uğrayan “Kafkasya’da 18 ve 19. yüzyıllarda yoğunlaşan Çarlık Orduları saldırılarına direnmeye çalışan Çerkes boyları, 19. yüzyılın ilk yarısında, dönemin en güçlü devletlerinden olan Çarlık Rusyası’na karşı çok kanlı bir biçimde vatanlarını korumayı sürdürmeye çalışmışlar ise de, yüzyılın ikinci yarısında çok büyük kayıplar vererek güçsüz düşmüşlerdir. İşgal edilen tarihi topraklardan sürülen halk, Osmanlı topraklarına sığınmaya başladı, sürgünün en yoğun dönemi 1863-1864 yılları oldu. 21 Mayıs 1864’te sürgün Çerkes nüfusunun %80’ini kapsar düzeye ulaştı.

Kuzey Kafkasya’dan Çerkeslerin sürülmesi olayı Dünya tarihinin en büyük trajik olaylarından biridir. O günkü koşullarla hiç de yeterli olmayan Rus, Osmanlı ve İngiliz gemilerine adeta istif edilen Çerkesler, Karadeniz’deki Osmanlı limanlarına, liman olmayan boş alanlara, özellikle de Trabzon, Ordu, Samsun, Sinop, Kefken, Varna yöreleri ile İstanbul ve Ege adalarına döküldüler. Sürgüne uğrayıp vatanını terk eden nüfusun 1.500.000 civarında olduğuna ilişkin bir mutabakat vardır. Bu nüfusun %30 kadarı açlık, hastalık ve deniz kazaları nedeni ile yollarda telef olmuştur. Halen Anadolu’nun değişik yörelerinde toplu Çerkes mezarlıklarına rastlamak olasıdır.

Sürgün yaşamında, uygulanan iskan politikaları doğrultusundaki dağınık yerleşim, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması ile tam bir parçalanmaya dönüşmüştür. Başlangıçta yalnızca coğrafi uzaklık anlamına gelen dağınıklık, bu kez ülkeler arası bir boyut kazandı. Sürgündeki Çerkes halkı Türkiye, Suriye, Ürdün, İsrail, Mısır, Irak, Lübnan, Kuweit, Libya, Yunanistan, Makedonya, Kosova’da ve buralardan göç etmiş olarak da Amerika ve Avrupa’da, daha doğrusu dünyanın kırktan fazla ülkesinde yaşamak zorunda bırakıldı. Bu parçalanmış yaşam biçimi Çerkes halkının özgün kültürünü, dilini hızla yok olma sınırına yaklaştırmaktadır. Oysa Kafkasyalıların ulusal ve kültürel dinamikleri, özellikle atayurtlarına karşı duydukları özlem, hiçbir zaman sönmemiştir. Yukarıda tanımlamaya çalıştığımız Sürgün ve Soykırım sözcüklerinin taşıdığı acılardan, getirdiği yıkımlardan hemen sonra umut, aydınlık ve gelecek için halkımızın bel bağladığı sözcük ise “Dönüş”tür. 1864 büyük sürgününün hemen arkasından atayurduna dönüş düşüncesi Çerkes insanının büyük İDEA’sı olmuştur. Bu düşüncenin hiç kesintiye uğramadan yaşatıldığı ve günümüz kuşaklarına ulaştığı gerçeğinin birçok kanıtı vardır.

Atalarımızın Osmanlı topraklarına yerleşerek yaralarını sarmasından hemen sonra, örgütlenmeye başladığını, atayurduna kavuşmak fikirlerini yaymak için Ğuaze gazetesini ve daha başka yayınları çıkarttığını, Çerkes Teavun Cemiyeti’nin bu konuda çalışmalar yaptığını, zamanın padişahına dönüş için resmi başvuruların yapıldığını, bu konuda yoğun çaba harcandığını belgelerle bilmekteyiz.

Hiçbir zaman sönmeyen, Atayurduna dönüş ateşi, cumhuriyetin ilk yıllarında, Tek Parti Yönetimi döneminde küllenmek zorunda idi. Bırakınız dönüş sözcüğünü, coğrafya ismi olan “Kuzey Kafkasya” sözcüğü bile kullanılamadığı için, cumhuriyet döneminde ilk kurulan derneğimizin adı “Dost Eli Yardımlaşma Cemiyeti” idi. 1961 Anayasasının getirdiği nispeten daha özgür ve demokratik ortamda, 1961 yılında Ankara Kuzey Kafkasya Kültür Derneği kuruldu. Bu tarihi, diğer derneklerimizin kuruluşu izledi. Giderek 1970’ten itibaren atayurdu ile yazışma, haberleşme, tek tük de olsa ziyaretler başlayınca 1920’li, yıllardan başlayarak küllenmiş olan Dönüş Ateşi yeniden parladı. Yeniden umut oldu, hasretle sözü edilir oldu. Kuzey Kafkasya ile ilgili bilgileri, ilk ciddi yazıları, saygıdeğer büyüğümüz İzzet Aydemir’in çıkarttığı “Kafkasya-Kültürel Dergi”de bulmaya başladık. 1970’li yıllarda tamamen amatörce bir deneme olarak yayımlanan “Kamçı” gazetesi 12 Mart ara rejimi nedeni ile 12 sayılık deneme süresini tamamlayamadan 7. sayısından sonra yayınını durdurmak zorunda kaldı. Ankara’da çıkartılan “Nartların Sesi” gazetesi de aynı akıbete uğrayarak 12 Eylül hareketi ile kapatıldı. Bu iki küçük gazetede yine atayurt ve ürettiği kültür, diasporadaki sorunlar, atayurda duyulan özlem yoğun bir biçimde izlenmiştir. Bu arada Dönüş Düşüncesi’ni daha detaylı bir biçimde işleyen, daha profesyonelce yaklaşımlar öneren Yamçı Gazetesi varılması gereken hedef olarak “Çerkes halkının kendi topraklarında kendi kaderini tayin etme hakkının bulunduğu, Dönüş’ün bu anlamda Çerkes halkının kendi kaderini tayin etmesi olduğu” ilkesinden hareketle en kısa zamanda dönebilecek herkesin atayurduna dönmesini göstermiştir. Bu fikir bugün de zaman zaman çeşitli yayın organlarında yer almaktadır.

Bu açıklamalardan sonra, saygıdeğer panel katılımcılarının kendi yorumlarına, duygularına, düşüncelerine yorumsuz bir biçimde bazı uluslararası belgelerin konuyu ilgilendiren bölümlerini sunmanın yararlı olacağı inancındayım;

I- Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 10.12.1948 tarihinde ittifakla ve 217 sayılı kararı ile kabul ettiği “İNSAN HAKLARI EVRENSEL BEYANNAMESİ” 6.4.1949 tarih ve 3/9119 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Türkiye’de de ilan edilmiş, 29.5.1949 tarih ve 7217 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiş ve Türk İç Hukuku haline gelmiştir.

1. Beyannamenin 1. Maddesi: “Bütün insanlar hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler ve birbirlerine karşı kardeşlik zihniyeti ile hareket etmelidirler.”

2. Beyannamenin 2/1. Maddesi: “Herkes ırk, renk, cins, dil, din, siyasi veya diğer herhangi bir akide, milli veya içtimai menşe, servet, doğuş veya herhangi diğer bir fark gözetilmeksizin işbu beyannamede ilan olunan tekmil haklardan ve bütün hürriyetlerden istifade edebilir.”

3. Beyannamenin 8. Maddesi: “Her şahsın kendisine anayasa veya kanun ile tanınan ana haklara aykırı muamelelere karşı fiili netice verecek şekilde milli mahkemelere müracaat hakkı vardır.”

4. Beyannamenin 12. Maddesi: “Hiçkimse özel hayatı, ailesi, meskeni veya yazışması hususlarında keyfi karışmalara, şeref ve şöhretine karşı tecavüzlere maruz kalamaz. Herkesin bu tecavüz ve karışmalara karşı kanun ile korunmaya hakkı vardır.”

5. Beyannamenin 13/1. ve 13/2. Maddeleri: “Herkes herhangi bir devletin arazisi dahilinde serbestçe seyrüsefer ve ikamet eylemek hakkına haizdir.”

“Herkes, kendi memleketi de dahil olduğu halde, herhangi bir memleketi terk etmek ve memleketine tekrar dönmek hakkına haizdir.”

6. Beyannamenin 19. Maddesi: “Her ferdin fikir ve ifade hürriyetine hakkı vardır. Bu hak fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek, memleket sınırları mevzubahis olmaksızın malumat ve fikirleri her vasıta ile aramak, elde etmek ve yaymak hakkını gerektirir.”

7. Beyannamenin 28. Maddesi: “Herkesin işbu beyannamede derpiş edilen hak ve hürriyetlerin tam tatbikini sağlayacak bir sosyal ve milletlerarası nizama hakkı vardır.”

8. Beyannamenin 30. Maddesi: “İşbu beyannamenin hiçbir hükmü, içinde ilan olunan hak ve hürriyetlerin bir devlet, zümre veya fert tarafından yok edilmesini güden bir faaliyete girişmeye veya bilfiil bunu işlemeye herhangi bir hak getirir mahiyette yorumlanamaz.”

II- Avrupa İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Sözleşmesi:

Avrupa Konseyi, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ilan ettiği hak ve hürriyetlere kendi üyeleri tarafından fiilen riayet edilmesini sağlamak maksadıyla “İNSAN HAKLARINI VE ANA HÜRRİYETLERİNİ KORUMAYA DAİR SÖZLEŞME”yi hazırlamış, bu sözleşme 4.11.1950 tarihinde Roma’da imzalanmıştır. Sözleşme 3.9.1953 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne sonradan ilave edilen haklar ve hürriyetlerle ilgili ek protokol 20.3.1952 tarihinde Paris’te imzalanmış ve 18.5.1954 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Türkiye 10 Mart 1954 tarih ve 6366 sayılı kanunla bahis konusu sözleşme ve ek protokolü onaylamıştır. Onay belgesini 18.5.1954 tarihinde Avrupa Konseyi’ne sunmuştur. Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve Divanı’nın zorunlu yetkilerini tanıyan beyanlarını ise önceden yapmamıştır. Örneğin, kişisel başvuru hakkı ve benzeri bazı maddelere önce çekince koymuştur. Türkiye’de sözleşmeye karşı ilginin artması, Türkiye’nin ilk kez bireysel başvuru hakkını 28.1.1987 tanıması sonucunu getirmiştir. 20.1.1990 tarihinde de Divan’ın zorunlu yargı yetkisini tanımıştır.

1.Sözleşmenin 1. Maddesi: “Yüksek akit taraflar, kendi kaza haklarına tabi bir ferde işbu sözleşmenin birinci faslında tarif edilen hak ve hürriyetleri tanırlar.”

2.Sözleşmenin 2. Maddesi: “Hiçkimse işlendiği zaman milli veya milletlerarası hukuka göre bir suç teşkil etmeyen bir fiil veya ihmalden dolayı mahkum edilemez.”

3.Sözleşmenin 8/1. Maddesi: “Her şahıs hususi ve ailevi hayatına, meskenine ve muhaberatına hürmet edilmesi hakkına maliktir.”

4.Sözleşmenin 11/1. Maddesi: “Her şahıs asayişi ihlal etmeyen toplantılara katılmak ve başkaları ile birlikte sendikalar tesis etmek ve kendi menfaatini korumak üzere sendikalara girmek, hakkı dahil olmak üzere, dernek kurmak hakkına haizdir.”

5.Sözleşmenin 14. Maddesi: “İşbu sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerden, istifade keyfiyeti, bilhassa cins, ırk, renk, dil, din, siyasi ve diğer kanaatler, milli ve sosyal menşe, milli bir azınlığa mensupluk, servet, doğum veya herhangi bir durum üzerine müesses hiçbir tefrike tabi olmaksızın sağlanmalıdır.”

6.Sözleşmenin 64. Maddesi “Bu sözleşmenin imzası veya tasdik belgesinin tevdii anında her devlet sözleşmenin muayyen bir hükmü hakkında, o zaman kendi ülkesinde mer’i olan bir kanun bu hükme uygun bulunmaması nisbetinde ihtirazi kayıt koyabilir. İşbu madde umumi mahiyette ihtirazi kayıtlar konulması, selahiyetini bahşetmez.”

III- Helsinki Avrupa Güvenliği ve İşbirliği Konferansı:

3 Temmuz 1973’te Helsinki’de başlayıp, 18 Eylül 1973’ten 21 Temmuz 1975’e kadar Cenevre’de çalışmalarını sürdüren ve 30-31 Temmuz-1 Ağustos 1975’te üst düzeyde yeniden Helsinki’de toplanıp belgelerin onaylanması ile sonuçlanan uzun ve zorlu bir çalışmanın son halkasıdır. 33 Avrupa devleti ile ABD ve Kanada katılmıştır. Katılan devletlerin devlet ya da hükümet başkanlarınca onaylanan “Nihai Belge”de yer alan ve konumuzu ilgilendiren bölümler şöyledir:

1. “VII. Düşünce, vicdan, din ve inanç özgürlüklerini de kapsar bir şekilde insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı”

2. “VIII. Halkların haklarının eşitliği ve kaderlerini kendilerinin saptamaları hakkı”

3. “Ulusal azınlıklar veya bölgesel kültürler; katılan devletler, eğitimin türlü alanlarında aralarındaki işbirliğine, ulusal azınlıkların veya bölgesel kültürlerine bulunabileceği katkının bilinci ile, ülkelerinde böyle azınlıklar veya kültürler varsa, bu katkıyı üyelerinin yasal çıkarlarını göz önünde tutarak kolaylaştırmak niyetindedirler” denmiştir.

IV. Yeni Bir Avrupa İçin Paris Yasası:

1975 yılında Helsinki Nihai Senedi’nin imzalanması ile başlayan ve bloklar arası gerginliğin bütün ağırlığı ile devam ettiği bir dönemde büyük umutlar bağlanan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı süreci 19-21 Kasım 1990 tarihinde 34 üye ülkenin katılımıyla toplanan Paris Zirvesi ile noktalanmış; soğuk savaşı resmen sona erdirerek Avrupa için barışa, temel hak ve hürriyetlere, karşılıklı anlayış ve işbirliğine dayalı, demokratik bir geleceğin ana hatlarını üye ülke devlet ya da hükümet başkanlarının imzaladığı Yeni Bir Avrupa İçin Paris Yasası ile tescil edilmiştir.

Yasanın konumuz açısından önem taşıyan bölümleri şöyledir:

1. “İnsan Hakları, Demokrasi ve Hukukun Üstünlüğü” başlıklı bölümün “Ayrım Gözetmeksizin Herkesin” alt başlıklı beşinci paragrafı: “ayrım gözetmeksizin herkesin düşünce, vicdan, din ya da inanç hürriyetine, ifade hürriyetine, örgütlenme ve toplantı düzenleme hürriyetine, seyahat hürriyetine sahip olduğunu”

2.Yine aynı bölümün 9. paragrafında “ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dil ve dini kimliklerinin korunacağını, ulusal azınlıklara mensup kişilerin bu kimliklerinin ayrıma tabi tutulmaksızın ve kanun önünde tam bir eşitlikle, hür olarak ifade etmeye, korumaya ve geliştirmeye hakları olduğunu teyid ederiz”

3.“Taraf Devletler Arasında Dostane İlişkiler” başlıklı bölümün 8. paragrafının son kısmında “halkların eşit haklara sahip olduklarını ve Birleşmiş Milletler Yasası ile uluslararası hukukun devletlerin toprak bütünlüklerini konu alanlar dahil, ilgili normlarına uygun olarak, kendi kaderlerini tayin hakkına sahip bulunduklarını tekrar teyid ederiz” denilmektedir.

Bütün bu uluslararası belgeler Türkiye Cumhuriyeti ve Sovyetler Birliği (şimdi onların halefi olan Rusya Federasyonu ve Gürcüstan) için iç hukuk haline gelmiş ve yürürlükte bulunan yasalar gibi geçerli kurallar olmaktadır.

Uluslararası belgelerden sonra, dilerseniz bir nebze de Rusya Federasyonu’nda ve Kuzey Kafkasya’da “Dönüş” fikri doğrultusunda meydana gelen değişikliklere bir göz atalım.

I. Bugünkü Rusya, Çerkes halkının 19. yy.’da Kafkasya savaşlarındaki mücadelesinin, kendi bağımsızlık ve özgürlük mücadeleleri olduğunu, ayrıca savaşların doğurduğu, olumsuz sonuçların giderilmesi gerektiğini kabul etmiştir. Kafkas savaşlarının sona ermesinin 130. yıldönümü olan Mayıs 1994’te Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Boris Nikolayeviç Yeltsin’in Kafkas halklarına hitaben yayınladığı bildiride bu gerçekler açıkça ifade edilmiştir. Bu başarı Kuzey Kafkasya’daki cumhuriyetlerimizin yöneticilerinin başarısıdır.

Ayrıca Rusya Devlet Duması (parlamento)nın 8 Aralık 1995 tarihinde kabul ettiği “Rusya Diasporası’na Yardım ve Soydaş Haklarının Korunması”na ilişkin deklarasyonda da bu gerçekler bir kez daha ifade edilmekte ve onaylanmaktadır. Bu deklarasyonun tamamı, Adığey Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Aslan Carım’ım dünyada yaşayan tüm soydaşlarımıza seslenişi, Rusya Federasyonu Yüksek Meclisi’nce çıkartılan 28. 11. 1991 tarihli, 1948-1 sayılı kanunun “Rusya Federasyonu Vatandaşlığı” hakkındaki 19. maddesi, Adığey Cumhuriyeti anayasasının konuyla ilgili 10. maddesi, Adığey Cumhuriyeti Parlamentosu’nun 29 Mayıs 1997 tarihinde kabul ettiği “Adığey Cumhuriyeti’nin Anayurda Dönüş Yapanlar (Repatriant) Kanunu”nun tamamı, Adığey Cumhuriyeti’nde yaşayan Dönüş Yapanların Kimi Yasal Haklarına İlişkin Adığey Cumhuriyeti Başkanlık Kararnamesi, (3.11.1997 tarih ve 258 sayılı) bu kararnamenin eki olan Repatriant Belgesi’nin bir örneği, Adığey Cumhuriyeti’nin 17.7.1996 tarihli ve 100 no’lu Başkanlık Kararnamesi’nin eki olan “Adığey Cumhuriyeti’ne Gelenlerin Oturum Hakkı Elde Edebilme Usuller Hakkında Yönetmelik” gibi bütün bu belgeler Ruşça, Çerkesçe, Türkçe ve Arapça olarak toparlanıp bir kitapçıkta basılmış ve diasporadaki kuruluşlarımıza gönderilmiştir. Bütün bu belgeler zaman zaman KafDer Bülten ve Nart Dergisi’nde yayımlanmıştır. Daha detaylı bilgi edinmek isteyenler bu detayları KafDer Genel Merkezi’nden öğrenebilecektir. Aslında bütün bu belgelerin bir kitapçık halinde yayımlanmasının da gerekeceği inancındayım. Çok uzun zaman alacağı için bu konuşmamda detaylarına giremeyeceğim tüm bu belgelerin Adığey Cumhuriyeti’nce hazır hale getirilmesi “Dönüş”ün Atayurdu cephesi açısından büyük bir aşamadır. Aynı hazırlıkların diğer cumhuriyetlerimizce de en kısa zamanda ele alınarak Adığey Cumhuriyeti düzeyine getirilmesi dileğimi belirtmeden geçemeyeceğim.

Dönüş’ün hukuksal altyapısı olan bütün bu belgeler yeterince diasporada yaşayanlara duyurulabilmiş değildir. Bu önemli görevin yerine getirilmesinde Kafkas Derneği Genel Merkezi’ne ve şubelerine büyük görevler düşmektedir, öte yandan bütün bu belgelerin vatandaşı olmakla gurur duyduğumuz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını yitirmeksizin Kafkasya’ya dönüş olanağını sağlar mahiyette hazırlanmış olması sevindiricidir.

Dönüş Düşüncesi ve eyleminin Atayurdumuz cephesinden hazırlanan bu altyapısını açıkladıktan sonra, çok önemli bir başka uluslararası belgeden bahsetmeden geçemeyeceğim.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, Azınlıkların Korunması ve Ayrımcılığın Engellenmesi Alt Komisyonu’nun 28 Ağustos 1997’de aldığı 1997/31 sayılı kararı, özetle “tüm devletlerden kendi yurdu veya daha önce yaşadığı bölgeye dönüş hakkının uygulanması ve yaygınlaşmasının, mültecilerin ve ülke içinde yerlerinden edilenlerin acılarının engellenmesi ve sorunlarının çözümü için en önemli araçlardan biri olduğu gerçeğini göz önüne alarak ….. Tüm devletlerden dönüş hakkına ve vatandaşlık hakkına saygı duymalarını ve bunları desteklemelerini ister.” hükmünü getirmiştir. Bu önemli belge Nart Dergisi’nin Eylül-Ekim 1998 tarihli 9. sayısında yayımlanmıştır.

Buraya kadar anlatmaya çalıştığımız ulusal ve uluslararası belgelerde, hukuk normlarda açıkça yer alan “Dönüş” dışında Çerkes halkının asimilasyon bataklığından kurtarılmasını sağlayacak farklı hiçbir görüş hala üretilememiştir; üretilmesi de mümkün değildir.

Dönüş olayı iki açıdan önemi artarak halen gündemdedir:

1. Kuzey Kafkasya’daki cumhuriyetlerimizin demografik sorunlarını çözerek güçlenmelerini sağlamak için tek yol hangi aşamalardan hangi engellerden aşarsa aşsın, Dönüş’tür. Dönüş’ün Atayurdu kanadında hukuksal altyapısını oluşturan yukarıda sözünü ettiğimiz düzenlemelere emeği geçen başta Sayın Cumhurbaşkanı Aslan Carım ve bugün mutlu ve kıvanç dolu bir yaşamı atayurdunda sürdüren dönüşün ilk temsilcileri sevgili arkadaşlarımıza şükranlarımı sunuyorum.

2. Çok hızlı bir biçimde yok olmakta ivme kazanan diaspora Çerkeslerinin ve diasporadaki Çerkes kültür ürünlerinin atayurduna dönüşü bu açıdan da daha acil ve zaruri olmaktadır.

Geldiğimiz bu aşamadan sonra bence yapılması gereken dönüş fikrini yeniden tartışmak değil, dönüşü hızlandıracak sağlıklı politikalar üretmektir. Dönüşün altyapısını oluşturacak sosyo-ekonomik girişimleri realize etmektir. Toplumumuzun diaspora kesimindeki yeni örgütlenmelerin bu anlamda ele alınması gerekmektedir.

Tüm derneklerimize, kurulu veya kurulmakta olan vakıflarımıza, tüm bireylerimize bu yolda zor ve o denli de kutsal olan görevler düşmektedir. Atayurdumuza dönüş için çıktığımız kutsal yolumuzun kutsal, aydınlık, pürüzsüz olması dileğiyle hepinizi saygıyla selamlar, teşekkür ederim.

Kaynak: Özdemir Özbay, "Sürgünün Sonuçları ve Geri Dönüş konusu", Nart Dergisi, Sayı 12, Mart Nisan 1999, ss. 29-34.

Soykırım Nedir?

Aralık 14, 2018

"Soykırım" (Genocide) sözcüğü, ilk kez Raphael Lemkin tarafından 1943 yılında eski Yunanca genos (soy veya kabile) ve Latince cide (öldürmek) kelimelerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Avrupa Yahudilerinin yok edilmesi dahil, Nazilerin uyguladığı sistematik katliam politikalarını tanımlamaya çalışan Lemkin, soykırım kavramını "ulusal toplulukları yok etmek amacıyla, topluluğun yaşaması için gerekli temelleri yıkılmasını hedefleyen çeşitli etkinliklerin koordineli planı" için önermiştir.

Lemkin'e göre "kitlesel katliam" Nazilerin sistemli katliam politikalarını tanımlamakta yetersizdi, çünkü bu kavram suçun işlenmesine ilişkin, savaşın uygulamasından bağımsız olarak sadece "ırksal, ulusal veya dini" nedenlere dayalı saikleri göz önüne almıyordu. Savaş suçları ile kez 1907'de Lahey Sözleşmesi'nde tanımlandı, fakat soykırım suçu ayrı bir tanım gerektiriyordu, çünkü bu "sadece savaş kurallarına karşı bir suç değil, fakat sadece ilgili kişi veya ulus ötesinde tüm insanlığı etkileyen bir suç"tu.

Lemkin'in çalışmasından bir yıl sonra, Nuremberg'de kurulan Ulsulararası Askeri Mahkeme, üst düzey Nazileri "insanlığa karşı suç" işlemekle yargıladı. İddianamede "soykırım" sözcüğü yasal olarak değil, betimleyici bir sözcük olarak yer aldı. Nuremberg Davalarında, Nazi savaş suçlularının hem kendi, hem de diğer uluslara yönelik katliamları için kullanılan "insanlığa karşı suç" ilkesinin kapsamı daraltılmıştı. Bu suç sadece uluslararası çatışmalarda işlenen suçları kapsayacak şekilde tanımlanmıştı.

Uluslararası Askeri Mahkeme Tüzüğü insanlığa karşı suçları "savaştan önce veya savaş sırasında sivil nüfusa uygulanan katliam, imha, köleleştirme, sürme ve diğer insanlık dışı eylemler; veya suçun işlendiği ülkenin yasalarına uygun olup olmadığına bakılmaksızın Mahkeme'nin yargı alanına giren herhangi bir suçu işlemek içim siyasi, ırksal ve dini nedenlerle zulmetmek" olarak tanımladı. İnsanlığa karşı suçlar tanımı, Uluslararası Ceza Mahkemesi'ni kuran Roma Statüsü'nün hazırlanması sürecinde daha rafine edildi.

9 Aralık 1948'de Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme'yi kabul etti. Bu sözleşme ile "soykırım", üye devletlerin "engellemesi ve suçu işleyenleri cezalandırması" gereken uluslararası bir suç olarak tanımladı.Sözleşmeye göre, "ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden her hangi biri, soykırım suçunu oluşturur:

a) Gruba mensup olanların öldürülmesi,
b) Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar verilmesi,
c) Grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak yaşam şartlarını kasten değiştirmek,
d) Grup içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler almak,
e) Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek.

Sınır Tanımayan Doktorlar (Medecins Sans Frontieres) örgütü eski başkanı Alain Destexhe, soykırımı diğer bütün suçlardan ayıran özelliğin arkasındaki niyet (saik) olduğunu vurgular. Destexhe'ye göre "Soykırım insanlığa karşı işlenen bütün diğer suçlardan çok farklı ölçekte bir suçtur. Soykırım hedef seçilen grubun tüm olarak yok edilmesi niyetini içerir. Bu nedenle soykırım insanlığa karşı işlenen en ağır ve en büyük suçtur."

2002 yılında Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) kuruldu ve Roma Statüsü Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne, soykırım, insanlığa karşı işlenen suçlar, savaş suçları ve saldırı suçuna ilişkin yargılama yetkisi tanıdı.

Soykırım insanlığa karşı işlenen en ağır ve en büyük suç olduğu için, bu suçu işleyenler suçlarını inkar etmek için çok çeşitli yöntemler geliştirmiştir. Israel Charny* inkar taktiklerini aşağıdaki şekilde özetlemektedir:

1. İstatistikleri sorgula ve küçümse.
2. Gerçekleri dile getirenlerin niyetlerine saldır.
3. Ölümlerin kasıtlı olmadığını iddia et.
4. Kurbanların garabetini/yabancılığını vurgula.
5. Ölümleri kabileler arası çatışma ile meşrulaştır.
6. Ölümlerden "kontrol edilemeyen" güçleri sorumlu tut.
7. "Barış sürecinden" çekilebilecek olan soykırımcıları kışkırtmaktan kaçın.
8. Mevcut ekonomik çıkarlar için inkarı meşrulaştır.
9. Kubranlara iyi muamele edildiğini iddia et.
10. Bütün olanların soykırım tanımına girmediğini iddia et.
11. Kurbanları suçla.

Soykırım dünyadaki en önemli insan hakları sorunudur. Gelecekte yeni soykırımların gerçekleşmesini engellemek için geçmişte gerçekleşen soykırımların tanınması ve soykırıma uğrayan halkların haklarına saygı duyulması ve haklarının iadesi gereklidir. Geçmişteki suçların tanınması soykırımı engelleyecek ve durduracak siyasi iradenin oluşturulması için zorunludur.

* Israel Charny, "Templates for Gross Denial of a Known Genocide: A Manual", The Encyclopedia of Genocide, Cilt 1, ABC-CLIO, 1999, s. 168.

Kuzey Kafkasya’da Sovyet Rus VahşetiKuzey Kafkasya’da Sovyet Rus Vahşeti Konferans notları. Kuzey Kafkasya’da 1944 Yılı Toptan Sürgün ve Katliam (Genocide) Faciası

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
RT @gilahsteney: Bu hikayeyi daha önce de duymuştum bir dadeden çok araştırdım doğruluğunu Şorten Askerbiy'in Kazanokue Jabağı kitabında da…
BBC News Türkçe - Kafkasya'nın incisi Abhazya'da seçim zamanı: Ülke küçük, yarış büyük - Fehim Taştekin https://t.co/bjR7eWQ8gt
RT @Cerkesya: Abhazya Ulusal Bayrak Günü Kutlu Olsun. #Abhazya #Bayrak #Abkhazia https://t.co/FlUYIdyuRv
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı