O yılın kışı işte, o yılın, 
Sivri kama misali,
İnsanın bağrına saplanıp da yaşanan 
Kışı işte o yılın! O yılın hiç yazı olmadı ki...
Kanayan yüreğimin yarası kapanmadı ki hiç!
İçimi kavurarak süren o yılın kışı
On üç buzlu ayaza dönüştü
Ve daha bir başka soğudu
Tamı tamına on üç kez!

Sibirya’da dona dönmüş on üç yıl
Saplanır içime on üç anıt misali.
On üç yıldan uzun süren o tam on üç yaraya
Deva olmaz zaman denen sonsuzluk!

Zelimhan Yandarbiyev

1941 yılının Haziran ayında Sovyetler Birliği’ne karşı saldırıya geçen Almanlar, hızla ilerleyerek Kafkasya’ya doğru yöneldiler. 1941–42’de, Kafkasya’daki petrol üretim bölgelerine sahip olmayı amaçlayan Almanlar, Sovyetler Birliği’nin Azerbaycan’dan sonraki en zengin petrol rezervlerine sahip Çeçenistan’ın Grozni petrol bölgesini ele geçirmek için harekete geçtiler. Alman birlikleri, 1942 sonbaharında Çeçen-İnguş Cumhuriyeti’nin bazı bölgelerini işgal etmelerine rağmen Grozni’ye girmeyi başaramadılar ve Stalingrad yenilgisinden sonra Kuzey Kafkasya’dan çekildiler. Ancak, Almanların Kafkasya’dan çekilmesinin hemen ardından yerel nüfus büyük oranda Kızıl Ordu’ya bağlı kaldığı halde yerel Komünist Partisi saflarında ve devlet kurumlarında hızlı bir tasfiye hareketi başladı. Sovyet yönetimi, Almanların Sovyet topraklarındaki ilerleyişinden başta Çeçen ve İnguşlar olmak üzere Kalmıklar, Balkarlar, Karaçaylar, Mesket Türkleri, Kırım Tatarları ve Volga Almanlarını sorumlu tuttu ve onları ihanet içindeki halklar olarak topraklarından sürme kararı aldı. 7 Mart 1944’te ülkede yaşayan tüm Çeçen ve İnguşların sürgün edilmesi kararı yayımlandı ve Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin (ÖSSC) feshedilerek yerine Grozni Oblastı’nın kurulduğu açıklandı. Kararın gerekçesi ise şu şekilde ifade edildi: “Büyük Anavatan Savaşı’nda, özellikle Nazi Almanlarının Kafkasya operasyonları sırasında Çeçen ve İnguşların çoğunluğu anavatana ihanet ederek faşist işgalcilerin tarafına geçmiştir. Çeçen ve İnguşlar, Almanların talimatı üzerine Sovyet yönetimine ve güçlerine karşı savaşmışlar ve uzun zamandır komşu bölgelerdeki kolektif çiftliklere karşı haydutça saldırılar düzenleyerek Sovyet vatandaşlarını soymuşlar ve öldürmüşlerdir. Bundan dolayı Yüksek Şura Kurulu, Birinci Çeçen-İnguş ÖSSC’sine bağlı ve komşu bölgelerdeki Çeçen ve İnguşları SSCB’nin diğer bölgelerine göndermeye ve Çeçen-İnguş ÖSSC’sini lağvetmeye karar vermiştir.” Kararın ardından, 23 Şubat 1944’te Kızıl Ordu birlikleri Çeçen ve İnguşların yaşadıkları bölgeleri kontrol altına alıp sürgünü başlattılar. SSCB’den Avrupa’ya kaçarak İngiltere’ye sığınmış olan Albay G. Tokayev, sürgünün başlangıç hadiselerini şöyle anlatmaktadır: 

“Daha 1944 yılında Kuzey Kafkasya, özellikle Çeçen-İnguş bölgeleri, NKVD (Stalin’e bağlı İçişleri Bakanlığı Halk Komiserliği) mensupları ile doldurulmaya başlanmıştı. Ertesi gün, Kızıl Ordu Günü arifesinde her tarafta mitingler düzenlenmişti. NKVD albayı kürsüye gelerek şöyle dedi: “Esas mevzua girmeden evvel şunu haber vereyim ki, miting NKVD birlikleriyle çevrilmiştir ve bütün firar teşebbüsleri derhal ve yerinde kurşuna dizilerek cezalandırılacaktır.” Ahali neye uğradığını bir türlü anlayamıyordu. Albay elini kaldırarak başının üzerinde bir daire çizdi. Bu bir işaretti. Etraftan mitralyözler şakırdayarak onun sözlerini teyit etti. Birkaç kişi hançerini çekerek albayın üzerine atlamaya teşebbüs etti ise de makineli tüfeklerin ateşi onları bir yaprak gibi düşürdü. Birisi firara kalktı ise de, onu da mitralyöz ateşi biçti. Genç bir İnguş mitralyözcünün üzerine atıldı. O da aynı akıbete uğradı. Sağ elinde bir tabancayı, sol elinde de Milli Emniyet Komitesi’nin kararnamesini tutan albay sözlerine devam etti: “Adil ve âkil Stalin siyaseti sizin çok milliyetli sosyalist vatanında inkişâf etmeniz için her şeyi yaptı.” Herkes başları önünde bu mutat sözleri dinliyordu. Fakat albay bütün Çeçen-İnguşları Almanlarla iş birliği yapmakla suçlayınca, bütün halk bir ağızdan bağırmaya başladı: “Yalan, iftira! Biz Almanlara yardım etmedik!”

Tokayev’in bu anlattıkları, 1954 yılında Batı’ya iltica etmiş sabık NKVD subayı Yarbay Grigori Stepanoviç Burlutskiy tarafından da doğrulanmaktadır. Burlutskiy’e göre alay kumandanı muavini kürsüye çıkmış, kısa ve kuru nutkunda Komünist Partisi ile Sovyet Hükümeti’nin kararını ilan etmiştir. Kararın muhtevası şu şekildedir: “Sovyetler Birliği toprakları Alman faşist orduları tarafından işgal edildiği zaman Çeçen-İnguş Muhtar Sovyet Cumhuriyeti ahalisi Çeçenler ve İnguşlar Alman ordularına yardım ettiler. Bunu nazara alan Komünist Partisi ve Sovyet hükümeti, Çeçen-İnguş ÖSSC halklarını Sovyetlerin başka bölgelerine göç ettirme kararı vermiştir. Herhangi bir mukavemet ve emirlerimizin icrasında boyun kaçırmak yolundaki teşebbüsler partinin ve Sovyet hükümetinin kararlarına itaatsizlik telakki edilecek ve ordu ikaz etmeden silah kullanacaktır.”

Her aileye 20 kg bagaj için izin verildi ve arkalarında kalan evleri, toprakları ve büyükbaş hayvanlarına Rusya Sosyalist Federatif Sovyetler Cumhuriyeti (RSFSC) tarafından el konuldu. Stalin’in verdiği emir gereğince 500 bin ila 700 bin Çeçen-İnguş, yük trenlerine bindirilerek başta Sibirya ve Kazakistan olmak üzere Orta Asya’ya sürüldü. Yalnızca 2,000 kişi dağlara kaçabildi. Birkaç gün su ve yiyecek verilmeden hayvan vagonlarında yapılan yolculuk sırasında insanların yaklaşık %20’si hava koşulları ve açlık nedeniyle hayatını kaybetti. Sürgünün ilk yıllarında iklim koşulları, ağır çalışma ve salgınlar sonucunda pek çok kişi daha hayatını kaybetti ve Çeçen ve İnguş halklarının nüfus kayıpları arttı. Her 10 eve bir gözlemci verilmek suretiyle polis devleti mantığı ile kontrol edilmek istenen Çeçen ve İnguşların her ay kendilerini kaydettirmeleri de zorunluydu. Sürgünde dahi rahat bırakılmayan bu insanların birçok şey için polisten izin alması gerekiyordu. Bulundukları mekandan yalnızca üç kilometre uzaklaşmaları dahi yasaktı. 

NKVD tarafından gerçekleştirilen sürgün büyük bir gizlilik içinde yapılmıştı. Olaydan ancak iki yıl sonra, 26 Haziran 1946’da zorunlu göç “İzvestiya” gazetesinde küçük bir haber olarak yer aldı. Bununla birlikte, sürgün yerleri ve durumları ancak 11 yıl sonra, yani 1955’te anlaşılabildi. RSFSC Üst Konsey Prezidyumu, Prezidyum Başkanı İ. VIasov ve Sekreter P. Bahmorov’un imzaladıkları bir bildiriyle Kırım Tatarları ve Çeçenlerin SSCB’nin değişik yerlerine sürüldüğünü onayladı. 26 Kasım 1948’de yayınlanan bir bildiri ile de, sürgünlerin yurtlarına geri dönme haklarından mahrum olarak, süresiz sürgünde kalacakları bildirildi. Sürgün yerleri, durumları ve yaşayışları hakkında bilgi ancak sürgünden 11 yıl sonra verildi.23 Şubat 1944’te başlayan ve üç günde tamamlanan sürgün Çeçen-İnguş halkının maruz kaldığı en büyük felaketlerden biri olarak tarihe geçti. Cephede savaşan Çeçen ve İnguşların henüz evlerine bile dönmediği bir sırada gerçekleştirilen böylesine bir sürgünü meşru gösterecek herhangi bir delil mevcut değildi. Nitekim, Stalin’den sonra Sovyetler Birliği’nin başkanlığına gelen Kruşcev 25 Şubat 1956 tarihinde Parti’nin 20. Kongresi’nde yaptığı konuşmada “Aklı başında bir insanın; kadın, çocuk, yaşlı, komünist ve komsomol ayrımı yapmadan tüm milleti, bireylerin veya bir grup insanın yaptığı hareketlerden sorumlu tutmak suretiyle toplu halde sürgün ederek cezalandırmasını anlaması zordur.” ifadesini kullandı. Kararın gerekçesi olarak “Nazi iş birlikçiliği” öne sürülmüştü; ancak Stalin’in amacı geçmişteki isyanlarından dolayı Kuzey Kafkasya halklarını cezalandırmak ve onların Türkiye topraklarına planlı göçünü engellemekti.

Haybah Katliamı

Bu sürgün sırasında çok sayıda katliam gerçekleştirildi. Bunlardan biri de Haybah köyünde gerçekleştirilen ve çoğunluğu kadın ve çocuk olmak üzere 700 kişinin ölümüne neden olan katliamdı. NKVD polisleri Haybah köyü halkını kadın, erkek, ihtiyar, çocuk ayrımı yapmaksızın ahırlara doldurarak diri diri yaktılar. Adalet Bakanı eski yardımcısı iken, buraya gönderilerek askeri birliğe katılmaya zorlanan Ziyaudi Malsagov, 27 Şubat 1944 günü Haybah’da gerçekleştirilen katliamı şöyle anlatmaktadır: “Cumhuriyet’in diğer bölgelerindeki Çeçenlerle İnguşlar vatanlarından sökülüp Kazakistan’a yollanmaktaydı. Fakat buradakileri nakletmek mümkün değildi. Çevre avullardan toplanan halk yola çıkarıldı. Hastalar, yaşlılar ve zayıflar, ertesi günü helikopterlerle taşınacakları söylenerek arkada bırakıldılar. Kadın, çocuk ve gençlerin bir kısmı da onlarla kaldı. Kalanlar 650-700 kişi kadardı. 27 Şubat 1944 günü sabah saat dokuzda çevre avullardan ve Haybah’tan toplanan bu insanlar bir ahıra sürüldü. Bu ahıra, Lavrentiva Pavloviça Beriya’nın “Örneklik Beygir Ahırı” denilmekteydi. Bu ahıra daha önce, dışardan ateşlenince içeriyi tutuşturacak şekilde kuru ot ve saman yığılmıştı. Bu insanlar ahıra sürülüp üstlerine kilit vuruldu. Ardından ahır ateşe verildi. Ateş tutuştuğu zaman ben fazla uzakta değildim. İnsanlar ahırın kapısını zorlayıp kırdı ve dışarıya çıktı. Gvişiani de o an emretti: “Ateş!” Meğer otomatikler daha önce mevzilenmiş. Otomatların biçtiği ceset yığınları kapı çıkışını tamamen kapattı. Bir iki kişi firara kalkıştı. Onları da öldürdüler. 650-700 insan ahırın içinde cayır cayır yakılarak öldürüldü.” 

Sürgün sırasında çok sayıda Çeçen’in ölümüne neden olan bir başka hadise de Sotni köyünde yaşandı. Çeçen ve İnguşları sürmekle görevlendirilen Kızıl Ordu askerleri ve NKVD polisleri, Sotni köyü erkeklerini topladıktan sonra, yine çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan çok sayıda Çeçen’i, buzun onları taşımayacağını bildikleri halde buz tutmuş Galanşoh gölünü geçmeye zorladılar ve binlerce Çeçen, Galanşoh gölünde can verdi.

Drau Katliamı
 
Drau katliamında katledilenler anısına yazılan yazıt
Drau katliamında katledilenler anısına yazılan yazıt
Kuzey Kafkasya halklarının İkinci Dünya Savaşı sırasında maruz kaldığı katliamlar Rusya toprakları ile sınırlı kalmamış, Avrupa’ya kadar uzanmıştı. 1944 yılının sonlarına doğru Rus saldırılarından kurtulmak için Avrupa ülkelerine kaçan çoğunluğu kadın, çocuk ve ihtiyarlardan oluşan çok sayıda Kuzey Kafkasyalı, önce İtalya’nın kuzeyindeki Paluzza bölgesinde bulunan İtalyan dağ köylerine yerleştirildiler. Savaşın bitmesinden birkaç gün önce de Avusturya’ya, Carinhia’nın Ober Drauburg bölgesine sürülerek, burada Drau nehri vadisine yerleştirildiler. 11 Şubat 1945’te Yalta Konferansı’nda Rusya, Amerika ve İngiltere tarafından alınan bir karar ile İngiliz işgal bölgesine dahil edilen bu vadideki insanların Rusya’ya iade edilmesine karar verildi. Mülteciler en azından Türkiye’ye gitmeleri için izin verilmesini istediler; ancak bu talepleri reddedildi. Londra’dan gelen 28 Mayıs 1945 tarihli karar, “Mülteciler, Sovyet otoritelerine teslim edilecektir.” şeklindeydi. Kararın uygulanması için, İngiliz tankları, bu insanları Dellah bölgesine sürdüler. Burada “yurtlarına dönmeleri gerektiği ve bunun için kendilerine yardımcı olunacağı” resmen tebliğ edildi.

28 Mayıs - 1 Haziran tarihleri arasında yaklaşık 8,000 Kuzey Kafkasyalı silahlardan arındırılarak Ruslara teslim edildi. Teslim edilenler sınırın sadece 200 metre ilerisinde kurşuna dizilerek öldürüldüler. Çok az sayıda Kafkasyalı, Rus askerlerinin elinden kurtularak diğer ülkelere geçebildi. Geriye kadın ve çocukların cesetleri ve Kuzey Kafkasyalıların bir vadiyi dolduran eşyaları kaldı.

Teslim olmanın ölüm ya da Stalin’in acımasız kamplarında mahkumiyet anlamına geldiğini bilen bazıları Ruslara teslim olmaktansa kucağındaki çocuğuyla nehre atlamayı tercih etti. Bu korkunç dramın şahitlerinden çiftçi Martin Nagale gördüklerini şöyle anlatıyordu: “…Çok korkunçtu. Kadınlar teslim edilmemeleri için yalvarırken, her yeri gözyaşları ile yıkıyorlardı. Bu yalvarmaların faydasız olduğunu gören birçoğu da çocukları ile kendilerini Drau nehrine attılar.” Bir başka şahit Mrs. Maria Tiffling, faciada gördüklerini şöyle ifade ediyordu: “Bir ailenin bütün fertleri ile Drau sularında kayboluşunu unutamam. Anne bir yavrusunu sırtına bindirmişti. Diğer ikincisinin de ellerini tutuyordu. Üçüncü ve en küçük çocuk da babasının kollarında idi. Hepsi de kendilerini asi Drau’nun sularına korkunç çığlıklarla attılar.” Dünya tarihinin az bilinen bu katliamından sonra Avusturya’nın güneyinde Spittal Drau kasabasında 24 Ekim 1960 yılında Batı Avrupa Müslümanları Birliği tarafından küçük ama anlamlı bir anıt dikildi. Anıtın kitabesine şunlar yazılmıştı: “Burada 28 Mayıs 1945’te 7,000 Şimali Kafkasyalı, kadın ve çocukları ile birlikte Sovyet makamlarına teslim edildiler. Ve İslamiyet’e olan sadakatleri ile Kafkasya’nın istiklali ideallerine kurban gittiler.”


İade-i İtibar: Çeçen-İnguşların Geri Dönüşü

Çeçenler sürgün edildikleri yerlerde de boyun eğmemişlerdir. Kazakistan’da sürgünde bulunan Çeçenlerin tavırları Aleksandr Soljenitsin’in “Gulag Takımadaları” kitabında şöyle tasvir edilmiştir: “Psikolojik olarak asla boyun eğmemiş bir halk vardır, bir tanesi, iki tanesi değil bütün bir halk. Bunlar Çeçenlerdir. Onlar istedikleri şeyleri güç kullanarak elde edebilirler. Sadece asilere karşı saygı duyarlar. Herkes onlardan korkar. Onları istedikleri gibi yaşamaktan kimse alıkoyamaz. 30 yıl boyunca hüküm süren rejim onları kendi kanununa baş eğdirmeye muvaffak olamadı.”

Stalin’in ölümünden üç yıl sonra, Kruşcev, 25 Şubat 1956 tarihinde Komünist Parti’nin 20. Kongresi’nde yaptığı konuşma ile ‘de-Stalinizasyon’ kampanyasını başlattı. Kongrede Çeçenler, İnguşlar, Balkarlar, Karaçaylar ve Kalmıkların itibarları iade edildi. Sürgünde yaşayan Kuzey Kafkasyalıların topraklarına dönmelerine izin verildi. İlk önce aşamalı olarak sürgünlerin önemli bir bölümünün kayıtlardan kurtarılması sağlandı. Haziran 1955’te Çeçen ve İnguşlara kendi dillerinde kültür ve eğitim faaliyetleri gerçekleştirme izni verildi. Ancak Çeçenler ve İnguşlar topraklarının iadesini ve özerk cumhuriyetlerinin yeniden kurulmasını talep ettiler. Bu amaçla yaklaşık 30 bin kişi, Sovyet yönetiminin izni olmaksızın geri döndü. 

16 Temmuz 1956’da SSCB Yüksek Şura Kurulu, sürgün edilmiş olan Çeçenlere uygulanmakta olan yasal kısıtlamaları kaldıran bir karar yayımladı. Ancak ülkelerine geri dönme ve müsadere edilen mülkiyet haklarının iadesi konusunda herhangi bir açıklamada bulunulmadı. Ardından Komünist Partisi Merkez Komitesi, 24 Kasım 1956’da Çeçenlerin ve İnguşların ulusal özerkliklerinin yeniden verilmesi kararını aldı. Nihayet 9 Ocak 1957’de Sovyetler Birliği Yüksek Şurası, aldığı bir karar ile 1944 yılında topyekun tehcir ve katledilen Çeçen-İnguşların yurtlarına dönmelerine izin verdi ve Çeçen-İnguşetya’nın RSFSC bünyesinde ÖSSC olarak yeniden kurulmasını karara bağladı. Ancak, bu kararnamede sürgün sırasında ne kadar insanın öldüğü, ne kadarının katledildiği ve maddi zararın boyutu hakkında bilgi verilmedi. 

Groznenskiy Raboçiy gazetesinin 12 Ocak 1958 tarihli nüshasında, aynı yıl 1 Ocak’ta sürgünden dönen Çeçen ve İnguşların sayısının 200 bin civarında olduğu yer aldı. Bu da 1944 yılında sürülmüş olan 700 bin nüfuslu Çeçen-İnguş Muhtar Cumhuriyeti ahalisinin takriben %30’una karşılık gelmekteydi. 1944 sürgünleri arasında, sürgünden birkaç hafta önce doğan Cevher Dudayev ve ailesi de vardı. Dudayev ve ailesi, köylerinden alınarak Kazakistan’a sürüldüler ve kolhozlarda çalışmaya zorlandılar. Dudayev ve ailesi ancak 1957 yılında Grozni’ye dönebildi. Aynı şekilde Çeçenlerin önemli liderlerinden Aslan Mashadov da sürgünde doğup çocuk yaşta anavatana dönenlerdendir. 

Geri dönmeyi başarabilen Çeçenler çok ciddi problemlerle karşı karşıya kaldılar ve sürgünün açtığı yaraları iyileştirmek için zorlu bir mücadele verdiler. 1944’ten 1956’ya kadar devam ettirilen Ruslaştırma politikaları sonucu, kentlerin, kasabaların, köylerin ve bölgelerin adları değiştirilmiş ve Çeçen-İnguş topraklarına on binlerce Rus yerleştirilmişti. Toprakları Ruslar ve diğer etnik gruplar tarafından işgal edilen Çeçenler ve İnguşlar eski köylerine değil, kendileri için kurulan özel kolektif çiftliklere yerleştirildiler. 540 bin nüfuslu başkent Grozni’ye 500 bin kişinin sürgünden dönmesi beklenmekteydi. Böylelikle konut sıkıntısı Rus asıllılarla Çeçen ve İnguşlar arasında gerginlik yarattı ve 1958’de silahlı çatışmalar başladı, çok sayıda insan hayatını kaybetti.

Topraklarına dönen Kuzey Kafkasyalı halklar bir kez daha sistematik baskıyla karşı karşıya kaldılar. Grozni’deki Rus yerleşimciler Çeçen ve İnguşlara yönelik saldırılar düzenlediler. Çeçenler ve İnguşlar, sabotaj, terörizm ve silahlı ayaklanma gibi pek çok suçla itham edildi ve yargılandı. 1958, 1963 ve 1964’te Mohaçkale, Grozni ve Nazran’da geniş çaplı yargılamalar gerçekleşti.

Rusya’nın soykırıma yönelik sürgün planı, Kuzey Kafkasya’da genel kontrolün güvence altına alınması açısından stratejik bir anlama sahiptir. Bu toprakların güneyden gelebilecek tehditlere karşı tampon bölge özelliği taşıması, burada yaşayan halkların sürgün edilmesinde önemli bir etkiye sahiptir. Öte yandan, dağlık bölgelerde yaşayan Çeçen ve İnguşların dinlerine ve geleneklerine bağlı olması ve Sovyet rejiminin öngördüğü yaşam tarzına uyum sağlamamaları, Sovyet yönetimi tarafından ciddi bir problem olarak görülmekteydi. Bu nedenle Moskova’nın ateist propagandaları zaman zaman dayatmaya dönüşebiliyordu. Sovyetler döneminde yıkılan çok sayıda cami de bunu doğrulamaktadır.

Kuzey Kafkasya halklarının Slav olmaması ve komünizmi desteklememesi de zorunlu göç ve sürgünün nedenleri arasında sayılabilir. Nitekim, Kuzey Kafkasya halkları, parti örgütlenmesine beklenen düzeyde katılmamışlardı. Çeçenistan’da ve İnguşetya’da Ocak 1934’te üye ve adaylarla birlikte parti örgütü 11,966 kişiyken, bu sayı Nisan 1937’de üye kartlarının yenilenmesi sırasında 6,914 kişiye düşmüştü. Özetle ifade etmek gerekirse, soykırıma ve sürgüne maruz bırakılan Çeçen ve İnguşlardan boşalan topraklarda uygulanan Ruslaştırma politikaları, Rusya’nın geçmişten bugüne izlediği Kafkasya politikasının devamı niteliğindedir. Sürgüne sebep teşkil eden Almanlarla iş birliği iddiaları göstermelik bir gerekçe olarak gözükmektedir. Demografik yapıya sürgün yoluyla yapılan bu müdahale, Kafkasya’nın yerel halkları arasında bir çatışma zeminini de beraberinde getirmeyi amaçlamıştır. Nitekim, Rusya bugün geçmişte izlediği bu politikanın meyvelerini toplamaktadır.

Kafkaslar'da tarih bir yandan bölünmüşlük gerçeğine, bir yandan da birlik düşüne dayalı olarak gelişmiştir. Kafkasya'nın siyasi, kültürel ve toplumsal coğrafyasının parçalı yapısı, bu bölgede hem büyük siyasi güçleri hem de yerel güçleri bir birlik gerçekleştirme düşüne yöneltmiştir. Dolayısıyla tarih boyunca bu topraklar iktidar mücadelelerine sahne olmuştur. Bu çalışmada, söz konusu iktidar mücadelelerinin mağdurları olan Kafkas halklarının maruz kaldığı göçlere, yıkımlara, ıstıraplara değinilecektir. Bu bağlamda, 1944 Çeçen halkı sürgünü ve bu sürgün esnasında yaşanılan Haybah katliamı ve Drau Faciası incelenecektir.

Rus Çarlığı'nın 19. yüzyıldaki yayılma alanında yer alan Kafkasların yerleşik halkları, uygulanan nüfus politikaları ile yurtlarından edilmişler ve farklı coğrafyalara göç ettirilmişlerdir. Bu göçler 1850'li yıllarda başlamış, 1862-65 arasında zirveye ulaşmış, 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı ve 1890-1908 yılları boyunca da sürmüştür. Bu göçlerde Rusya'nın en önemli amacı, Kafkas topraklarını kendisine karşı mücadele veren etnik unsurlardan arındırarak Ruslaştırmak olmuştur. Rusya, işgal ettiği Kafkaslar'da askeri yönetimini kurduktan sonra bölgede zorunlu göç ve yerleştirme politikaları izlemiş, yerinden edilen Kafkas halklarının yerine Rusları, Ukraynalıları, Hristiyan Kazakları ve Don Kazaklarını yerleştirmiştir.

19. yüzyılda, Kafkas halklarının yaklaşık olarak üçte birinin, bilhassa Rusya'nın başını en çok ağrıtan Kuzey Kafkasyalıların yaşadıkları topraklardan göç ettirilişi, Çarlık Rusyası'nın planlı bir girişimi olarak gerçekleşmiştir. 1860 yılında Kuzey Kafkasya'da yeni bir idari taksimat yapılmış, eyaletlere ait Rus birlikleri oluşturulmuş, yerli halklara Rus hakimiyetini ve sonrasında da Rus makamlarının uygun gördüğü yerlere gitmeyi kabul etmedikleri takdirde Osmanlı topraklarına göç etmekten başka çarelerinin olmadığı söylenmiştir. Ruslar, halk içinde işletilen dedikodu mekanizması ile göç etmeyenlerin Hristiyanlaştırılacağını ve 25 yıl süre ile askere alınıp hilafet ordusu karşısında cepheye sürüleceğini yaymışlardır. Özellikle Çerkezlerin ikamet etmekte olduğu verimli topraklara göz diken Rusya, Çerkezlerin köylerinde yaşamalarını olanaksız kılmaya yönelik saldırılar gerçekleştirmiştir. Köyler önce talan edilmiş, arkasından yakılıp yıkılmış, sürü hayvanları ve yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli olan temel gereksinimler halkın elinden alınmıştır.

1864'te Çar Naibi Grandük Michel, bir ay içinde Kafkasya terk edilmediği takdirde bütün yerli halkın savaş esiri olarak Rusya'nın çeşitli bölgelerine sürüleceğini ilan etmiştir. Kafkasya'yı kendisine sadık bir Hristiyan yurdu haline getirmekte kararlı olan Rusya, bundan sonra Kafkasya'da önemli bir nüfus değişimi ve yeniden iskan süreci başlatmıştır. Böylece çok sayıda Çerkez ve Çeçen, Osmanlı İmparatorluğu'na göç etme kararı almıştır. Ancak yolculuk şartları ağır olduğundan çok sayıda göçmen açlık, kötü koşullar, hastalık, gemilerin batması gibi nedenlerle yolda hayatını kaybetmiştir. Bazı kaynaklara göre göç edenlerin sayısı 1,2 ila iki milyon arasındadır ve insanların yaklaşık 500 bini yolculuk sırasında ölmüştür. Çeçenlerin oranı ile ilgili kaynaklarda ortaya konan verilerde bu şekilde göç eden 910 bin Kafkasyalının 60 binini Çeçenlerin oluşturduğu belirtilmektedir. Göçmenler, Osmanlı İmparatorluğu'nun Trabzon, Ordu, Samsun, Sinop, İstanbul ve Ege kıyılarındaki şehirlerine getirilmişlerdir. Buradan sonra Türkiye'de Adana, Giresun, Maraş, Kayseri, Muş, Sivas, Kars, Mardin illerine ve Ürdün, Suriye gibi ülkelere yerleşmişlerdir.Kafkas halklarının maruz kaldığı sürgünler, 19. yüzyılda yaşananlarla kalmamıştır. Sovyet Rusyası sınırları içerisinde yer alan Kafkasya'da yaşayan halklar, İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında da büyük göçlere maruz kalmışlardır. Bunlardan en önemlisi 1944 yılında gerçekleşen zorunlu sürgün uygulamasıdır.

1941 yılının Haziran ayında Sovyetler Birliği'ne karşı saldırıya geçen Almanlar, hızla ilerleyerek Kafkasya'ya doğru yöneldiler. 1941-42'de, Kafkasya'daki petrol üretim bölgelerine sahip olmayı amaçlayan Almanlar, Sovyetler Birliği'nin Azerbaycan'dan sonraki en zengin petrol rezervlerine sahip Çeçenistan'ın Grozni petrol bölgesini ele geçirmek için harekete geçtiler. Alman birlikleri, 1942 sonbaharında Çeçen-İnguş Cumhuriyeti'nin bazı bölgelerini işgal etmelerine rağmen Grozni'ye girmeyi başaramadılar ve Stalingrad yenilgisinden sonra Kuzey Kafkasya'dan çekildiler. Ancak, Almanların Kafkasya'dan çekilmesinin hemen ardından yerel nüfus büyük oranda Kızıl Ordu'ya bağlı kaldığı halde yerel Komünist Partisi saflarında ve devlet kurumlarında hızlı bir tasfiye hareketi başladı. Sovyet yönetimi, Almanların Sovyet topraklarındaki ilerleyişinden başta Çeçen ve İnguşlar olmak üzere Kalmıklar, Balkarlar, Karaçaylar, Mesket Türkleri, Kırım Tatarları ve Volga Almanlarını sorumlu tuttu ve onları ihanet içindeki halklar olarak topraklarından sürme kararı aldı. 7 Mart 1944'te ülkede yaşayan tüm Çeçen ve İnguşların sürgün edilmesi kararı yayımlandı ve Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin (ÖSSC) feshedilerek yerine Grozni Oblastı'nın kurulduğu açıklandı. Kararın gerekçesi ise şu şekilde ifade edildi: "Büyük Anavatan Savaşı'nda, özellikle Nazi Almanlarının Kafkasya operasyonları sırasında Çeçen ve İnguşların çoğunluğu anavatana ihanet ederek faşist işgalcilerin tarafına geçmiştir. Çeçen ve İnguşlar, Almanların talimatı üzerine Sovyet yönetimine ve güçlerine karşı savaşmışlar ve uzun zamandır komşu bölgelerdeki kolektif çiftliklere karşı haydutça saldırılar düzenleyerek Sovyet vatandaşlarını soymuşlar ve öldürmüşlerdir. Bundan dolayı Yüksek Şura Kurulu, Birinci Çeçen-İnguş ÖSSC'sine bağlı ve komşu bölgelerdeki Çeçen ve İnguşları SSCB'nin diğer bölgelerine göndermeye ve Çeçen-İnguş ÖSSC'sini lağvetmeye karar vermiştir." Kararın ardından, 23 Şubat 1944'te Kızıl Ordu birlikleri Çeçen ve İnguşların yaşadıkları bölgeleri kontrol altına alıp sürgünü başlattılar. SSCB'den Avrupa'ya kaçarak İngiltere'ye sığınmış olan Albay G. Tokayev, sürgünün başlangıç hadiselerini şöyle anlatmaktadır:

"Daha 1944 yılında Kuzey Kafkasya, özellikle Çeçen-İnguş bölgeleri, NKVD (Stalin'e bağlı İçişleri Bakanlığı Halk Komiserliği) mensupları ile doldurulmaya başlanmıştı. Ertesi gün, Kızıl Ordu Günü arifesinde her tarafta mitingler düzenlenmişti. NKVD albayı kürsüye gelerek şöyle dedi: "Esas mevzua girmeden evvel şunu haber vereyim ki, miting NKVD birlikleriyle çevrilmiştir ve bütün firar teşebbüsleri derhal ve yerinde kurşuna dizilerek cezalandırılacaktır." Ahali neye uğradığını bir türlü anlayamıyordu. Albay elini kaldırarak başının üzerinde bir daire çizdi. Bu bir işaretti. Etraftan mitralyözler şakırdayarak onun sözlerini teyit etti. Birkaç kişi hançerini çekerek albayın üzerine atlamaya teşebbüs etti ise de makineli tüfeklerin ateşi onları bir yaprak gibi düşürdü. Birisi firara kalktı ise de, onu da mitralyöz ateşi biçti. Genç bir İnguş mitralyözcünün üzerine atıldı. O da aynı akıbete uğradı. Sağ elinde bir tabancayı, sol elinde de Milli Emniyet Komitesi'nin kararnamesini tutan albay sözlerine devam etti: "Adil ve âkil Stalin siyaseti sizin çok milliyetli sosyalist vatanında inkişâf etmeniz için her şeyi yaptı." Herkes başları önünde bu mutat sözleri dinliyordu. Fakat albay bütün Çeçen-İnguşları Almanlarla iş birliği yapmakla suçlayınca, bütün halk bir ağızdan bağırmaya başladı: "Yalan, iftira! Biz Almanlara yardım etmedik!"

Tokayev'in bu anlattıkları, 1954 yılında Batı'ya iltica etmiş sabık NKVD subayı Yarbay Grigori Stepanoviç Burlutskiy tarafından da doğrulanmaktadır. Burlutskiy'e göre alay kumandanı muavini kürsüye çıkmış, kısa ve kuru nutkunda Komünist Partisi ile Sovyet Hükümeti'nin kararını ilan etmiştir. Kararın muhtevası şu şekildedir: "Sovyetler Birliği toprakları Alman faşist orduları tarafından işgal edildiği zaman Çeçen-İnguş Muhtar Sovyet Cumhuriyeti ahalisi Çeçenler ve İnguşlar Alman ordularına yardım ettiler. Bunu nazara alan Komünist Partisi ve Sovyet hükümeti, Çeçen-İnguş ÖSSC halklarını Sovyetlerin başka bölgelerine göç ettirme kararı vermiştir. Herhangi bir mukavemet ve emirlerimizin icrasında boyun kaçırmak yolundaki teşebbüsler partinin ve Sovyet hükümetinin kararlarına itaatsizlik telakki edilecek ve ordu ikaz etmeden silah kullanacaktır."

Her aileye 20 kg bagaj için izin verildi ve arkalarında kalan evleri, toprakları ve büyükbaş hayvanlarına Rusya Sosyalist Federatif Sovyetler Cumhuriyeti (RSFSC) tarafından el konuldu. Stalin'in verdiği emir gereğince 500 bin ila 700 bin Çeçen-İnguş, yük trenlerine bindirilerek başta Sibirya ve Kazakistan olmak üzere Orta Asya'ya sürüldü. Yalnızca 2,000 kişi dağlara kaçabildi. Birkaç gün su ve yiyecek verilmeden hayvan vagonlarında yapılan yolculuk sırasında insanların yaklaşık %20'si hava koşulları ve açlık nedeniyle hayatını kaybetti. Sürgünün ilk yıllarında iklim koşulları, ağır çalışma ve salgınlar sonucunda pek çok kişi daha hayatını kaybetti ve Çeçen ve İnguş halklarının nüfus kayıpları arttı. Her 10 eve bir gözlemci verilmek suretiyle polis devleti mantığı ile kontrol edilmek istenen Çeçen ve İnguşların her ay kendilerini kaydettirmeleri de zorunluydu. Sürgünde dahi rahat bırakılmayan bu insanların birçok şey için polisten izin alması gerekiyordu. Bulundukları mekandan yalnızca üç kilometre uzaklaşmaları dahi yasaktı.

NKVD tarafından gerçekleştirilen sürgün büyük bir gizlilik içinde yapılmıştı. Olaydan ancak iki yıl sonra, 26 Haziran 1946'da zorunlu göç "İzvestiya" gazetesinde küçük bir haber olarak yer aldı. Bununla birlikte, sürgün yerleri ve durumları ancak 11 yıl sonra, yani 1955'te anlaşılabildi. RSFSC Üst Konsey Prezidyumu, Prezidyum Başkanı İ. VIasov ve Sekreter P. Bahmorov'un imzaladıkları bir bildiriyle Kırım Tatarları ve Çeçenlerin SSCB'nin değişik yerlerine sürüldüğünü onayladı. 26 Kasım 1948'de yayınlanan bir bildiri ile de, sürgünlerin yurtlarına geri dönme haklarından mahrum olarak, süresiz sürgünde kalacakları bildirildi. Sürgün yerleri, durumları ve yaşayışları hakkında bilgi ancak sürgünden 11 yıl sonra verildi.23 Şubat 1944'te başlayan ve üç günde tamamlanan sürgün Çeçen-İnguş halkının maruz kaldığı en büyük felaketlerden biri olarak tarihe geçti. Cephede savaşan Çeçen ve İnguşların henüz evlerine bile dönmediği bir sırada gerçekleştirilen böylesine bir sürgünü meşru gösterecek herhangi bir delil mevcut değildi. Nitekim, Stalin'den sonra Sovyetler Birliği'nin başkanlığına gelen Kruşcev 25 Şubat 1956 tarihinde Parti'nin 20. Kongresi'nde yaptığı konuşmada "Aklı başında bir insanın; kadın, çocuk, yaşlı, komünist ve komsomol ayrımı yapmadan tüm milleti, bireylerin veya bir grup insanın yaptığı hareketlerden sorumlu tutmak suretiyle toplu halde sürgün ederek cezalandırmasını anlaması zordur." ifadesini kullandı. Kararın gerekçesi olarak "Nazi iş birlikçiliği" öne sürülmüştü; ancak Stalin'in amacı geçmişteki isyanlarından dolayı Kuzey Kafkasya halklarını cezalandırmak ve onların Türkiye topraklarına planlı göçünü engellemekti.

Bu sürgün sırasında çok sayıda katliam gerçekleştirildi. Bunlardan biri de Haybah köyünde gerçekleştirilen ve çoğunluğu kadın ve çocuk olmak üzere 700 kişinin ölümüne neden olan katliamdı. NKVD polisleri Haybah köyü halkını kadın, erkek, ihtiyar, çocuk ayrımı yapmaksızın ahırlara doldurarak diri diri yaktılar. Adalet Bakanı eski yardımcısı iken, buraya gönderilerek askeri birliğe katılmaya zorlanan Ziyaudi Malsagov, 27 Şubat 1944 günü Haybah'da gerçekleştirilen katliamı şöyle anlatmaktadır: "Cumhuriyet'in diğer bölgelerindeki Çeçenlerle İnguşlar vatanlarından sökülüp Kazakistan'a yollanmaktaydı. Fakat buradakileri nakletmek mümkün değildi. Çevre avullardan toplanan halk yola çıkarıldı. Hastalar, yaşlılar ve zayıflar, ertesi günü helikopterlerle taşınacakları söylenerek arkada bırakıldılar. Kadın, çocuk ve gençlerin bir kısmı da onlarla kaldı. Kalanlar 650-700 kişi kadardı. 27 Şubat 1944 günü sabah saat dokuzda çevre avullardan ve Haybah'tan toplanan bu insanlar bir ahıra sürüldü. Bu ahıra, Lavrentiva Pavloviça Beriya'nın "Örneklik Beygir Ahırı" denilmekteydi. Bu ahıra daha önce, dışardan ateşlenince içeriyi tutuşturacak şekilde kuru ot ve saman yığılmıştı. Bu insanlar ahıra sürülüp üstlerine kilit vuruldu. Ardından ahır ateşe verildi. Ateş tutuştuğu zaman ben fazla uzakta değildim. İnsanlar ahırın kapısını zorlayıp kırdı ve dışarıya çıktı. Gvişiani de o an emretti: "Ateş!" Meğer otomatikler daha önce mevzilenmiş. Otomatların biçtiği ceset yığınları kapı çıkışını tamamen kapattı. Bir iki kişi firara kalkıştı. Onları da öldürdüler. 650-700 insan ahırın içinde cayır cayır yakılarak öldürüldü."

Sürgün sırasında çok sayıda Çeçen'in ölümüne neden olan bir başka hadise de Sotni köyünde yaşandı. Çeçen ve İnguşları sürmekle görevlendirilen Kızıl Ordu askerleri ve NKVD polisleri, Sotni köyü erkeklerini topladıktan sonra, yine çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan çok sayıda Çeçen'i, buzun onları taşımayacağını bildikleri halde buz tutmuş Galanşoh gölünü geçmeye zorladılar ve binlerce Çeçen, Galanşoh gölünde can verdi.

Stalin'in ölümünden üç yıl sonra, Kruşcev, 25 Şubat 1956 tarihinde Komünist Parti'nin 20. Kongresi'nde yaptığı konuşma ile ‘de-Stalinizasyon' kampanyasını başlattı. Kongrede Çeçenler, İnguşlar, Balkarlar, Karaçaylar ve Kalmıkların itibarları iade edildi. Sürgünde yaşayan Kuzey Kafkasyalıların topraklarına dönmelerine izin verildi. İlk önce aşamalı olarak sürgünlerin önemli bir bölümünün kayıtlardan kurtarılması sağlandı. Haziran 1955'te Çeçen ve İnguşlara kendi dillerinde kültür ve eğitim faaliyetleri gerçekleştirme izni verildi. Ancak Çeçenler ve İnguşlar topraklarının iadesini ve özerk cumhuriyetlerinin yeniden kurulmasını talep ettiler. Bu amaçla yaklaşık 30 bin kişi, Sovyet yönetiminin izni olmaksızın geri döndü.

16 Temmuz 1956'da SSCB Yüksek Şura Kurulu, sürgün edilmiş olan Çeçenlere uygulanmakta olan yasal kısıtlamaları kaldıran bir karar yayımladı. Ancak ülkelerine geri dönme ve müsadere edilen mülkiyet haklarının iadesi konusunda herhangi bir açıklamada bulunulmadı. Ardından Komünist Partisi Merkez Komitesi, 24 Kasım 1956'da Çeçenlerin ve İnguşların ulusal özerkliklerinin yeniden verilmesi kararını aldı. Nihayet 9 Ocak 1957'de Sovyetler Birliği Yüksek Şurası, aldığı bir karar ile 1944 yılında topyekun tehcir ve katledilen Çeçen-İnguşların yurtlarına dönmelerine izin verdi ve Çeçen-İnguşetya'nın RSFSC bünyesinde ÖSSC olarak yeniden kurulmasını karara bağladı. Ancak, bu kararnamede sürgün sırasında ne kadar insanın öldüğü, ne kadarının katledildiği ve maddi zararın boyutu hakkında bilgi verilmedi.

Groznenskiy Raboçiy gazetesinin 12 Ocak 1958 tarihli nüshasında, aynı yıl 1 Ocak'ta sürgünden dönen Çeçen ve İnguşların sayısının 200 bin civarında olduğu yer aldı. Bu da 1944 yılında sürülmüş olan 700 bin nüfuslu Çeçen-İnguş Muhtar Cumhuriyeti ahalisinin takriben %30'una karşılık gelmekteydi. 1944 sürgünleri arasında, sürgünden birkaç hafta önce doğan Cevher Dudayev ve ailesi de vardı. Dudayev ve ailesi, köylerinden alınarak Kazakistan'a sürüldüler ve kolhozlarda çalışmaya zorlandılar. Dudayev ve ailesi ancak 1957 yılında Grozni'ye dönebildi. Aynı şekilde Çeçenlerin önemli liderlerinden Aslan Mashadov da sürgünde doğup çocuk yaşta anavatana dönenlerdendir.

Geri dönmeyi başarabilen Çeçenler çok ciddi problemlerle karşı karşıya kaldılar ve sürgünün açtığı yaraları iyileştirmek için zorlu bir mücadele verdiler. 1944'ten 1956'ya kadar devam ettirilen Ruslaştırma politikaları sonucu, kentlerin, kasabaların, köylerin ve bölgelerin adları değiştirilmiş ve Çeçen-İnguş topraklarına on binlerce Rus yerleştirilmişti. Toprakları Ruslar ve diğer etnik gruplar tarafından işgal edilen Çeçenler ve İnguşlar eski köylerine değil, kendileri için kurulan özel kolektif çiftliklere yerleştirildiler. 540 bin nüfuslu başkent Grozni'ye 500 bin kişinin sürgünden dönmesi beklenmekteydi. Böylelikle konut sıkıntısı Rus asıllılarla Çeçen ve İnguşlar arasında gerginlik yarattı ve 1958'de silahlı çatışmalar başladı, çok sayıda insan hayatını kaybetti.

Topraklarına dönen Kuzey Kafkasyalı halklar bir kez daha sistematik baskıyla karşı karşıya kaldılar. Grozni'deki Rus yerleşimciler Çeçen ve İnguşlara yönelik saldırılar düzenlediler. Çeçenler ve İnguşlar, sabotaj, terörizm ve silahlı ayaklanma gibi pek çok suçla itham edildi ve yargılandı. 1958, 1963 ve 1964'te Mohaçkale, Grozni ve Nazran'da geniş çaplı yargılamalar gerçekleşti.

Rusya'nın soykırıma yönelik sürgün planı, Kuzey Kafkasya'da genel kontrolün güvence altına alınması açısından stratejik bir anlama sahiptir. Bu toprakların güneyden gelebilecek tehditlere karşı tampon bölge özelliği taşıması, burada yaşayan halkların sürgün edilmesinde önemli bir etkiye sahiptir. Öte yandan, dağlık bölgelerde yaşayan Çeçen ve İnguşların dinlerine ve geleneklerine bağlı olması ve Sovyet rejiminin öngördüğü yaşam tarzına uyum sağlamamaları, Sovyet yönetimi tarafından ciddi bir problem olarak görülmekteydi. Bu nedenle Moskova'nın ateist propagandaları zaman zaman dayatmaya dönüşebiliyordu. Sovyetler döneminde yıkılan çok sayıda cami de bunu doğrulamaktadır.

Kuzey Kafkasya halklarının Slav olmaması ve komünizmi desteklememesi de zorunlu göç ve sürgünün nedenleri arasında sayılabilir. Nitekim, Kuzey Kafkasya halkları, parti örgütlenmesine beklenen düzeyde katılmamışlardı. Çeçenistan'da ve İnguşetya'da Ocak 1934'te üye ve adaylarla birlikte parti örgütü 11,966 kişiyken, bu sayı Nisan 1937'de üye kartlarının yenilenmesi sırasında 6,914 kişiye düşmüştü. Özetle ifade etmek gerekirse, soykırıma ve sürgüne maruz bırakılan Çeçen ve İnguşlardan boşalan topraklarda uygulanan Ruslaştırma politikaları, Rusya'nın geçmişten bugüne izlediği Kafkasya politikasının devamı niteliğindedir. Sürgüne sebep teşkil eden Almanlarla iş birliği iddiaları göstermelik bir gerekçe olarak gözükmektedir. Demografik yapıya sürgün yoluyla yapılan bu müdahale, Kafkasya'nın yerel halkları arasında bir çatışma zeminini de beraberinde getirmeyi amaçlamıştır. Nitekim, Rusya bugün geçmişte izlediği bu politikanın meyvelerini toplamaktadır.

Kaynak: Kavkaz Center

Kafkasların zirvelerinden Orta Asya’nin steplerine sürülen garip bir milletin acıklı bir hikayesi bu... Bir başka ifadeyle... Bağrında yetiştirdiği evlatlarını Sovyet Ordusu’na asker vermek zorunda kalan, bu yüzden takdir edilecegi yerde yaşlısı, kadını, kızı ve kundaktaki bebekleri ile birlikte, yüzyıllardır yaşadıkları anavatanlarından sürülen bir garip Türk ırkı olan Karaçaylıların dramı bu..

Tarih 2 Kasım 1943... Asırlardır Kuzey Kafkasya’nın zirvelerini kendilerine yurt tutmuş Karaçaylılar, Sovyet Diktatörü Joseph Stalin’in bir emriyle toplu sürgüne gönderiliyor... Dünya tarihinde eşine az rastlanır bir olaydır bu… Gece yarısı evlerinden alınan Karaçaylılar, hayvan taşımakta kullanılan vagonlara doldurularak Orta Asya’ya gönderilir.. Karaçaylılar, bu büyük sürgünün tek mağdurlari değil... Kafkasların bağrindaki bir avuç topraklarından zorla koparılarak hayvanlar gibi trenlere yüklenerek “toplu sürgün”e gönderilen Malkarlar, Çeçenler ve Inguslar da bu zulmün kurbanları. O günleri bizzat yaşayan bir yazar olan Halimat Bayramuk’un sözleriyle…

“Evlerinden , yüzyıllardır yaşadıkları topraklardan zorla koparılan bu insanlar, önce askeri kamyonlara hayvanlar gibi doldurulmuş ve sonra da günlerce sürecek çileli bir yolculuğun trenine bindirilmişti..”

Karaçaylıların Kara Günü olarak tarihe geçen bu dramı daha iyi anlayabilmek için zaman tünelinde geçmişe doğru kısa bir yolculuk yapmak gerekiyor… Rusya’da Komünistlerin iktidarı ele geçirdikleri tarihten itibaren büyük bir baskı altına aldıkları Çeçenler, İnguşlar, Dağıstanlılar, Karaçaylılar ve Malkarlılar büyük bir baskı altında tutulmuşlar. Kuzey Kafkasya’da Şeyh Mansur ile başlayan, İmam Gazi Muhammed ve İmam Şamil liderliğinde devam eden bağımsızlık mücadelesini unutmayan Komünistler, bu milletlere hep düşmanca davranmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın başlarında Almanya Diktatörü Hitler ile ittifak yapan Stalin, daha sonra bir menfaat çatismasina girince Almanlar, Rusya’ya (o zamanki adiyla Sovyetler Birligi’ne) savas açarlar… Stalin’in Kizil Ordu’su her cephede agri maglubiyetler alir ve Alman Ordulari, hizla ilerlemeye baslar… Karaçaylar da bu savasta Kizil Ordu birlikleri safinda savasir.. 15,600 Karaçay genci aktif olarak cephelerde Almanlarla çarpisir. 2,000 Karaçayli da geri hizmet görevindedir. Karaçay milleti zorunlu olarak Kizil Ordu saflarinda girdigi bu savasta 9,000 evladini kaybeder.

O siralarda 80,000 kisilik bir nüfusa sahibolan Karaçaylilar, nüfuslarinin yüzde 11’ni bagli bulundugu ülke için feda etmekle kalmaz, savas boyunca Kizil Ordu’ya için o zamana göre çok büyük bir meblag sayilabilecek 1 milyon ruble para, içinde 70,000 parça elbisenin bulundugu 6 vagon dolusu hediye paketi yollar.

Ama ne çare? Kizillara yaranmak mümkün degildir.. Stalin yönetimi, Kuzey Kafkasya milletlerini isgalci Alman ordulariyla isbirligi içine giren hainler olarak suçlamaktadir.. Aslinda “Almanlarla isbirligi yapma suçlamasi, savastan önce hazirlanan planin sadece bir parçasidir. Kendisi de bir Gürcü olan Stalin, Karaçaylarin oturduklari Kuzey Kafkasya’nin incisi gibi olan topraklarini Gürcistan’a vermeyi kararlastirmistir. Bu plani uygulamak için uygun bir firsat aramaktadir. Savas bitince aradigi firsati firsati buldugunu düsünür ve planin uygulanmasi talimatini verir:

- Gerici Karaçaylar Orta Asya steplerine sürülecek, onlardan bosalacak evler, yurtlar hepsi Gürcistanlilara verilecek. 
2 Kasim 1943 günü 60 bin kisilik bir Kizilordu birligi Karaçay’a gelir.. Gündüz saatlerinde olan bu olay halki biraz tedirgin etmistir ama onlarin büyük bir felaketin habercileri oldugunu kimse ahmin edememistir.

Gece yarisi.. Herkesin derin uykuda oldugu bir an… Gecenin karanliginda Karaçay ‘da bütün sehir ve köylerde hazir kuvvet olarak bekletilen askerler , önceden planlandigi gibi ayni anda bütün evlerin önüne gruplar halinde toplanir.. 
Ikisi elde silah atese hazir vaziyette..Üçüncü asker kapiyi yumruklar : 
- Takkk ! Takkk ! Takkk! … Çabuk açin kapiyi! 
Evlerde sanki bir deprem varmisçasina bir silkinme harekati baslar..Gece elbiseleri ile birer ikiser disari firlar insanlar.. Daha gözlerini açamadan evlerinin kapilarini açan Karaçaylar , karsilarinda namlulari kendilerine çevrilmis tüfekleri görünce saskina döner..

Rus askerlerinin yüzleri mahkeme duvari gibi..Insanlara degil de sanki bir hayvana seslenmekte.. 
- “ Derhal evden çikin ! Yaniniza sahsi esyalariniz, yiyecek ve içecek olarak sadece 25 kg.’lik bir bagaj alabirsiniz. İki saat içinde bütün ev halki disari çikmis olacak.. Haydi çabuk! Çabuk evlerinizi bosaltip köy meydanina toplanin.. Haydi yürü !..” 
Insanlar saskin.. Sok geçiriyorlar..Kendini toparlayabilenler, askerlere soruyor :

Karaçay halkinin kara günü gelip çatmistir. Dünya tarihinde esine az rastlanir bir zulüm oyunu sahneye konulmakta.. Evlerinden zorla alinan kadinlar , çocuklar ve yasli insanlar köy meydanlarina toplanmis.. Bekletilmekte…Aradan kaç saat geçer bilinmez

Kafkaslarin zirvelerinden Orta Asya steplerine uzanan dramatik bir yolculuga çikmaya hazirlanan Karaçaylar , yikilmis , bitmistir.. O köyden, bu köyden onbinlerce insan seli toplanir meydanlarda..Direnmek isteyen , yüzyilllardir yasadigi vatan topraklarindan kopmak istemeyenler ise hemen oracikta Rus askerlerinin kursunlarina hedef olurSair Ismail Semen’ in ifadesiyle .. “Karabiyik ( Stalin) kanimizi içe ,içe… Aydinlik gündüzümüzü etdi kara gece …”

Her taraf ana baba günü.. Karaçay’in üstünde kara bulutlar birikmis , yagmur damlalari kadini , kizi yaslisi genciyle bilinmez bir istikamete dogru silah zoruyla baslatilan bir seferin yolcularinin gözlerinden akmakta… Saatler sikinti yüklü. Tasimasi zor …

Birden homurtulu sesleriyle kamyonlar çikar gelir…Askerler elde silah küfürle, dipçik darbeleriyle doldurmaya baslar insanlari.. Insanlar, sanki patates çuvallari..Binen bindi, binemeyenleri kaldirip firlatiyorlar kamyonlarin içine. Karaçaylar kamyonlara istif edilmis..Her kamyonda tüfeklerinin namlulara bu insanlara çevrili iki asker…Ve büyük bir gürültüyle sarsilir kamyonlar .. Konvoy halinde ilerlemeye baslar. Aglamalar ,sizlamalar dinmis onsarin yerini bir dehset atmosferi sarmis..Her kafada bin bir çesit endise..Kamyonlara sikis , depis doldurulmus bir halde bir süre giderler…

Aradan kaç saat geçer kimse bilmez.. Bir zaman gelir kamyonlar durur…Içeridekiler ne oldugunu pek anlayamamistir…Neden sonra bir tren sesi duyulur..Derken bir daha.. 
Askerler asagiya iner ..Kamyondakilere seslenir.. 
-“ Tek sira halinde asagiya inin ! “ 
Silahlar kamyondan inmekte olan Karçay sürgünlere çevrili.. Kamyonlardan inen sürgünlere bes dakika bir mühlet taninir…Bir asker yüksek sesle bagirir.. 
- “ Hemen , vagonlara !..Saga sola bakmak yok.. Mecburi ihtiyaçlariniz için sadece 5 dakika müsaade ! “ 
Bu sesi duyan herkes saga sola kosusur..Ihtiyaç giderecek gizli bir yer arar..Ama nerede ? Utana sikila buldugu yerlere çökerler… Ve daha verile süre dolmadan birer ikiser tikilirlar vagonlara.. Hayvan nakliyatinda kullanilan vagonlarin içi pislik doludur..Kokudan girilmez içeri..Ama var mi imkani karsi koymanin…

Her vagona 40’ar , 50’ser kisi istif ederler… Vagonlarin hava almak için birakilan pencereye benzer delikleri de disaridan kapatilir.. Ve tren düdügünü çalar.… Bilinmez bir istikamete dogru yol almaya baslar.. Kimbilir kaç bin ton dert yükünü omuzlayan kara tren insanin genzine isleyen kömür dumanlarini yayarak ilerlemekte..Vagonlarda istif edilmis insanlar ,sanki birer esya.. Insanlarin tabii ihtiyaçlari olur , esyalarin olur mu?

Vagonlardan bir vagon.. Bir yasli Karaçayli , kartal gibi kendilerini süzen askerlere el isareti yapar.. “ -Asker oglum !.. Sikistim..Tren ne zaman duracak ? “ 
Askerlerin yüzü mahkeme duvari.. Ne ses var , ne soluk.. Ne de bir hayat belirtisi.. 
Ihtiyar , biraz daha bekler…Ama dayanamaz. Ve olanlar olur..Vagonun havasi degisir.. Herkes burnunu tutmakta..:Zavalli ihtiyar utancindan yüzü kipkirmizi…Bir eliyle yüzünü kapatir..Aradan kaç saat geçer bilinmez..Ve kokularin dayanilmaz hale geldigi bir anda tren yavaslamaya baslar ..Bir süre sonra durur… 
Askerler , vagondakilere seslenir.. 
- “15 dakika ihtiyaç molasi.. Vagonlari temizleyin ve içecek sularinizi alin !…” 
Kapilar açilir..Insanlar, alel acele istasyonda bulunan bir çesmenin önüne dolusur. Bütün zorluguna ragmen kendini tutabilenler de dogru kuytu bir köseye ihtiyaç görmeye…Sonra da 
arkalarina kaçar vagon takilmis bilinmez yüzlerce yük treni çesitli yönlere dogru hareket halinde..

Yollarda , temel ihtiyaçlari karsilanmayan Karaçaylar, büyük kayiplar veririrler..Özellikle yasli ve küçük çocuklar arasinda ölüm kol gezmeye baslamistir. O günleri andikça yüreklerinde henüz kabuk baglamamis bir elem yarasi zorluyor nefeslerini.. Sürgün zamani 14 – 15 yillarindaki gençleri , simdilerin 70-80likleri olan yaslilar.

- -“ Vadesi dolan su veya bu sekilde girecek kara topragin altina.. Ama Rus askerleri , bizim ölenlerimize kara topragi da çok gördüler.. Her vagonda avinin üstüne atlamaya hazir bir atmaca gibi Karaçay sürgünleri gözetleyen Rus askerleri hemen harekete geçiyor ve trenin ilk durdugu yerde disariya firlatiyorlardi..Karsi koymak isteyen yakinlari ise dipçik darbeleri ile kendini yerde buluyordu..”

Kafkaslar’dan kalkan ve kimsenin bilmedigi yaban ellere dogru yol alan dert katarlari 20 gün asan bu çileli yolculuktan sonra Kazakistan, Özbekistan, Kirgizistan’in farkli bir çok bölgesine yüklerini bosaltir..Istasyonlarda onlari bekleyen kamyonlara yüklenirler…Hayvanlar gibi tikildiklari trenlerde yüreklerine biriken tonlarca gözyasinin agirligi , yol yorgunlugu ile birlesmis talihsizler ordusu simdi artik birer robot gibidir.. Insan olduklarini çoktan unutmuslar… Artik ne askerlere kiziyorlar ..Ne de bir seyden sikayet ediyorlar…Yüzlerinde donmus bir istirap haritasi .. 
Herkeste ayni hedef…

- “ Nereye gideceksek bir an evvel gitsek te bitse bu elem yolculugu..” 
Istasyonlardan homurdanarak aayrilan kamyonlar , soguktan titreyen Karaçay sürgünleri gruplar halinde degisik kamplara dagitir..

Bu konuda yillardir arastirmalar yapan Çerkesk’de oturan Musa Abayhan’a göre Karaçaylarin dagitildiklari kamp sayisi 550 .. Arsatirmaci Abayhan ‘in , sürgün bölgelerine giderek tek tek tesbit ettigi sürgün kamplarinin kendi el yazisi ile hazirladigi listesi metrelerce uzanan bir vahset tablosu gibi..

Büyük çogunlukla Kazakistan , Tacikistan , Özbekistan ve Kirgizistan taraflarina gönderilen Karaçay sürgünler , buralarda insanlarin yasadikalri yerlere degil, bozkirlarda , steplerde kendileri için özel olarak kurulan çalisma kamplarina dagitiliyor.. 
“- Ama kirin basinda da olsa , kamplarda mecburi çalisma cezasi verilen mahkumlara bile yatacak yer ve yiyecek as garantisi verilir . “ diyor Arastirmaci Musa Abayhan.. 
Gerçekten de kamplarda ne yatacak dogru dürüst bir yer var ne de yiyecek bir sey..Derme çatma bir kaç kulübe.. Hepsi o kadar..

Sürgüne çikarildiklari gün 1,400 vagon içinde bulunan 70,000 Karçayli nüfusun yüzde 53.9’unu çocuklar, yüzde 28.1’ni kadinlar, yüzde 18’ini de erkekler teskil ediyordu. Bunlardan 653 Karaçayli açlik ve susuzluktan vagonlarda hayatini kaybetti. 
Kamplarin saglik sartlarina uygunsuzlugu yüzünden ilk iki yil içinde Karaçay sürgünlerin yüzde 35’i de kolera ve tifo gibi hastaliklara yakalanarak hayatini kaybetti. Ölenlerin 22,000’ini çocuklar teskil ediyordu.

Her kampin basinda hapisane kaçkini kilikli bir komutan..Merhamet denilen duygu ile hiç bir tanisikligi yok.. Elinde kirbaç , istedigi sürgünü dövme ve öldürme yetkisine sahip..Kamplarin bulundugu yerden 5 km öteye gitmek kesinlikle yasak.Sürgünler baska kamplarda bulunan akrabalarini ziyaret etmeyecek. Sadece kamp komutanin verdigi isler yapilacak .. Kimse kimse ile görüsmeyecek..Kamp komutanina hiç bir konuda sikayete gidilmeyecek..Sürgünler sabah aksam kontrol altinda tutulacak.. Ve daha bir dizi insanlik disi kural.. Bunlara uymayanlarin hali duman…Ölünceye kadar sopa veya komutaninin keyfini tatmin edecek kadar bir hapis cezasi..

Iste bu sartlar altinda insanlar nasil yasarsa Karaçay sürgünler de öyle yasadilar.. Hem de bir yil ,iki yil degil tam 14 yil… Stalin, ölüp de yerine Nikita Krusçev gelince Karaçaylilardan bir heyet , kendisini ziyarete gitti. Baslarindan geçen olaylari, bir millet olarak ugradiklari haksizliklari anlattilar..Ve Krusçev’den Karaçaylilara kendi atayurtlari olan Kafkasya’ya dönmeleri için izin verilmesini istediler… 
Karaçaylarin bu istegi zamanin Sovyet Rusya lideri Krusçev tarafindan olumlu karsilandi.. Bir süre sonra toplanan Sovyet Komünist Partisi toplantisinda , Stalin tarafindan sürülen bütün milletlerin, tekrar atayurtlarina dönmesine izin verilmesi kararlastirildi. 
Haberin alindigi ilk gün bir bayram günü gibi kutlandi.. Herkes mutlu..Herkes sevinçliydi.. Öyle ya… Artik yillardir hasretini çektikleri Kafkaslara , Mingi Tav ( Elbrus Daglari ) na kavusacaklar .. Koban nehrinin sularindan içerek hasretle yanan yüreklerini ferahlandiracaklardi..

Ama ertesi sabah herkes düsünceli kalkti yataklarindan… O günleri , sevinçle hüzünü bir arada yasayanlar anlatiyor … 
- “ Neden sonra ayaklarimiz suya erdi..Topraga bastik..Çamuru avuçladik..Ve hayatin aci gerçekleri ile bir defa daha karsilastik.. Bunca zaman emek verdigimiz malimizi mülkümüzü böyle yüzüstü birakip da mi gidecektik..”

Simdi zihinlerinde iki farkli fikir birbiri ile siddetli bir çatisma içinde idi..Beyinleri zonkluyordu sanki.. Duygu yükü ile kendini daha haberi duydugu anda Kafkasya trenine bindiren birinci düsünce .. Ünlü sanatkarlarindan Albert Özden’in sarki sözlerinde de yeralan :

“ Ölenlerimizi sirtimiza yüklenip gideceksek de, bir çare bulup gidelim Kafkasya’ ya ..”

Diger düsünce ise ise daha farkli açidan yaklasiyor… “ Tam 14 yil bu topraklara emek verdik..Yillarca eziyet gördük ama iyi kötü basimizi altina sokabilecegimiz bir çatimiz var.. Kafkasya’daki evlerimizde Gürcüler oturuyor.. Simdi geri dönersek bir de onlarla mücadele edecegiz..Yani , sonuçta Kafkasya’da hayata yine sifirdan baslayacagiz.. Artik yetmedi mi 
Burada çektigimiz çile.. Suyuna , havasina alistigimiz bu topraklardan gitmeyelim..” 
Bu psiklojik atmosferin etkisi altinda kalan Karaçaylar ikiye bölündü.. Kimi , “ Vatanimiza 
dönelim “ kimi de “ Burada kalalim..” dediler.. Sonunda sürgündeki Karaçaylar’in büyük bir 
bölümü “Atayurt Kafkasya” ya geri dönme karari verdi..

“Kafkas daglarinin taslarini yalayip Koban nehrinin suyunu içer yine karnimizi doyururuz “ diyerek yol hazirliklarina baslarlar..14 yildir her bir ailenin disi ile tirnagi ile kazandiklari üç bes kurus ile yapilan evler , alinan esyalarin hepsi yok pahasina satildi.Yanlarinda sadece üç bes parça bir esya yükü ile tuttular Kafkasya’nin yolunu..

Gelen her aile, hemen kendi evinin bulundugu köye ulasma gayretinde.. Hedef yillardir uzakta kaldiklari evlerine bir an önce dönebilmek.. Varirlar birer ikiser evlerine ..Ama orada onlari hiç de hos olmayan sürprizler beklemektedir…Kiminin evi yikilmis , yerinde yeller esmekte..Kiminin evinde, sürgünden sonra getirilen Gürcü aileler oturmakta.. Çok sansli olanlarin evleri bos ama hepsi birer harabe ..

Stalin’in emriyle Karaçaylarin evlerine yerlestirilen Gürcülerin bir kismi , hükümetin kesin emrine ragmen evleri bosaltmamakta israr etmekte.. Kavga dögüs , hatta bazi kanli olaylar cereyan etmekte..Neticede Gürcüler bir kaç zaman sonra Karaçay’i terkeder gider ama Karaçay harabolduktan sonra… 14 yil boyunca Karaçay’larin evlerinde oturan Gürcüler , her tarafi talan etmisler.. Karaçay mezarligindaki taslari bile kendi yaptiklari bina insaatlarinda kullanacak kadar saygizislik sinirlarini zorlamislar..

Ama Karaçayli oturup aglayacak degil.. Nasil olsa aliskin hayatin zorluklarina.. Ve elbirligi ile baslatirlar bir imar faaliyeti..Biraz zahmet çekilse de sonunda herkes kendi evini barkini düzene koyar tekrar..

FAYDALANILAN KAYNAKLAR 
- Bayramuk, Halimat. Ondört Yil 
- Aslanbek, Mahmut, Karaçay ve Malkar Türklerinin Faciasi, Çankaya 1952 
- Botas, Hamit, Karaçay’da Soykirim, Paterson, 1995 
- Abayhan, Musa- Mülakat, Çerkesk,1998

Murat Yeşil, Ph.D.

Sürgün Yürekler!

Şubat 20, 2014

23 Şubat, tarih sayfalarına kara bir leke olarak düşmüştür. Zira 23 Şubat 1944’te Moskova’da insanlık, unutulmayacak bir zulme tanıklık eder.

O gün Kızıl Ordu’nun yıldönümü için düzenlenen şenliklere katılmak üzere binlerce kişi Kızıl meydana toplanır. Eğlence olacağı beklentisinde olan Çeçen ve İnguşların etrafı aniden silahlı kimseler tarafından kuşatılır. Erkekleri “Rus Ordusu” için askere alınan kadınlar ve çocuklar silahlı güçler tarafından hazır bekletilen trenlere doldurulur. Yaşlı, kadın, çocuk demeden herkes evlerinden alınarak 24 saat içinde “ölüm trenleri” ile Sibirya ve Kazakistan’a sürülür. Arkada kalanlar ise ahırlara kapatılarak korkunç bir şekilde yakılır.

Trenler hiç durmadan yol alır. İçine tıkıştırılan Çeçen ve İnguşlar aylar süren yolculukta ölüm kalım savaşı verirler. Kimi açlıktan, kimi salgın hastalıktan hayatını kaybedenler hareket halindeki trenlerden karlı yollara atılarak yola devam edilir. Aylar süren bu ölüm yolculuğu nihayet son bulur. Sağ kalanların kimi Sibirya’da kimisi de Kazakistan’da yerleşim alanları olmayan arazilere terk edilir.

Sağ kalanlar bu kez hayatta kalabilmek için civarda bulunan yerleşimlere giderek kapı kapı yiyecek ister. Zorlu ve çetin bir mücadele ile “sıfırdan” hayat kuran sürgün mağduru yorgun gönüller, bir gün memleketlerine dönecekleri özlemi ile hayata tutunurlar. Ancak 13 yıl sonra memleketlerine döndüklerinde bu kez onları bekleyen başka bir kötü sürprizle karşılaşırlar. Ruslar boşalan evlerine yerleşmiş, arazilerini gasp etmişlerdir.

Kafkas halkları benzer bir sürgünü de 1800’lü yıllarda yaşamıştır. 1859-1864 yıllarında yurtlarından sürülen Kafkas halkları deniz yoluyla Taman, Tuapse, Anapa, Tsemez, Soçi, Adler, Batum gibi limanlardan gemilere bindirilerek Osmanlı Devletinin Trabzon, Samsun, Sinop, İstanbul, Varna, Köstence limanlarına indirilir.

Sürgün yolunda çekilen çileler, yollarda telef olanların feci durumları Trabzon’daki Rus Konsolosun raporunda şöyle yer alır.
''Türkiye'ye gitmek üzere Batum'a 70.000 Çerkes geldi. Bunlardan vasati olarak günde 7 kişi ölüyor. Trabzon'a çıkarılan 24.700 kişiden şimdiye kadar 19.000 kişi ölmüştür. Şimdi orada bulunan 63.900 kişiden her gün 180-250 kişi ölmektedir. Samsun civarındaki 110.000 kişi arasında her gün vasati 200 kişi can veriyor. Trabzon, Varna ve İstanbul'a götürülen 4650 kişiden de günde 40-60 kişinin öldüğünü haber aldım."

En başa dönecek olursak…

Rusya İmparatorluğu 18. yüzyılda Kafkaslara ve daha güneye doğru alabildiğine yayılma ve genişleme çabası içinde olmuştur. Çarizm’in Kafkasya politikası işgalci bir mantığa oturtulmuş, Kafkas halklarını “dağlılar” olarak sıfatlandıran Rusya, “dağlıları yola getirmenin ise silah zoru ve şiddetle mümkün olacağını” iddia ederek bölgede daima şiddete dönük politikalar izlemiştir.
Esasında Rusya’nın amacı sadece Kafkaslar değil, Kafkasya üzerinden İran ve Osmanlı topraklarına uzanmak ve sıcak denizlere ulaşmaktır. Rusya’nın bu hedef için tarih boyunca Kafkasları ezip geçme teşebbüsü bölgedeki Rus-Kafkas savaşlarını da tetiklemiştir.

Kafkaslardaki Rusya orduları komutanlarından Prens Sisianov’un ”damarlarımdaki kan kazandaki gibi kaynıyor, azalarım asilerin kanını sizin topraklara akıtmak için sabırsızlık içerisindedir. Şunu bilin ki, süngü, mermi ve toplarım sizin kanlarınızı nehir gibi akıtacaktır. Ve topraklarınızdan akan o bulanık çaylar yerine ailelerinizin kırmızı kanları akacaktır” şeklindeki korkunç sözleri Kafkas halkları üzerindeki tehdidin boyutunu ifade eder şekilde kayıtlara geçmiştir. Kafkasya tarih olarak uygarlığın beşiği kabul edilir. Özellikle Kuzey Kafkasya ana coğrafya olarak bu kabulün merkezinde yer alır. Nitekim 18. yüzyılın sonlarına doğru İslam’ın yayılma süreci bu bölgede Kabardeylerden başlayıp hızla yayılarak tamamlanmıştır.

Rusya emperyalistleri İslami çevrelerle baş edebilmek için önce halkaların arasında yaşanan örf ve adetleri kullanmak istemiş ama başarılı olmamıştır. Rusya egemen olmak ve bu bölgeleri topraklarına katmak için değişik yöntemler ve çeşitli politikalar uygulamıştır. Rus burjuvaları Kafkas halklarından söz ederken onların barbar, fakir, tembel, kültürsüz, gelişmemiş bir toplum olduğunu ispatlamaya çalışmıştır. Bununla da kalmamış işgal edilen, ele geçirilen topraklarda çok sayıda askeri tesis ve yerleşim kulelileri inşa ederek bütün bunların Kuzey Kafkasya’yı ele geçirmek için birer atlama tahtası oluşturması düşünülmüştür.
Rusya’ya göre Kafkaslarda uygarlığın geçerli olması mümkün değildir ve dağlıları yola getirmenin tek yolu silahlı katliam ve şiddettir. Esasen Rusya’nın genel politikası “biz düşmanlarımızı korku ve şiddetten başka nasıl yenebiliriz? Bu insan severlikle yürümez” şeklindedir.

Rus İmparatorluğu Kuzey Kafkasya’da tutunabilmek ve burada siyasi, askeri açıdan egemen olabilmek için her türlü yolu ve yöntemi denemiştir. Bu yolla Kafkasya’daki milletleri Ortodoks Hıristiyanlığına geçmesi için zorlamış, ne var ki 16. yüzyıldan itibaren başlattığı bu harekât İslam’ın yayılmasına engel olamamıştır.

Kuzey Kafkasya’da Abaza, Adige, Asetin, Çeçen, Dağıstan, Karaçay ve Balkar halkları yaşamaktadır. Rusya’nın Kafkaslar üzerinde kendi siyasi ve stratejik çıkarlarını korumak için tarih boyunca feodal (Toprak hâkimiyeti) ve militer (asker-ordu)yönetimleri, sömürgeci uygulamaları tercih etmişti. Özellikle Dağıstan ve Çeçenistan halkları tarafından “Müridizm” bayrağı altında 3. İmam Şamil önderliğinde çar ordusuna karşı “bağımsızlık harekâtı” başlatılmış ve bağımsızlık kavgası tüm Kafkasya’yı sarmıştı.
Özgürlük ateşini yakan Şamil ”tek bir Allah’a inanların imdadına geldim ve siz din kardeşlerimin yardımcısıyım. Kâfirlere ve Ruslara bağlı olan Müslümanlarla ise sonuna kadar savaşacağım” diyordu.

Sömürgeci uygulamalara karşı Rusya’ya öfke saçan “dağlıların” özgürlük savaşı yıllarca sürmüştü. Yüz binlerce insan öldürülmüş, geniş topraklar boşaltılıp insansız hale getirilmiş ve Kafkas halklarının çoğunluğu Osmanlı topraklarına sürülmüştü. Nitekim 19. yüzyıldan itibaren süren Kafkas ve Rus savaşları sonuçları bakımından tam anlamıyla bir soykırım (jenosit) niteliğindedir ve bu gün hala devam etmektedir.

 

Kaynak: timeturk.com

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
RT @gilahsteney: Bu hikayeyi daha önce de duymuştum bir dadeden çok araştırdım doğruluğunu Şorten Askerbiy'in Kazanokue Jabağı kitabında da…
BBC News Türkçe - Kafkasya'nın incisi Abhazya'da seçim zamanı: Ülke küçük, yarış büyük - Fehim Taştekin https://t.co/bjR7eWQ8gt
RT @Cerkesya: Abhazya Ulusal Bayrak Günü Kutlu Olsun. #Abhazya #Bayrak #Abkhazia https://t.co/FlUYIdyuRv
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı