27 Temmuz 1864'te Kafkasya Genel Valisi Mihail, "1567 yılında Çar VI. İvan'ın başlatmış olduğu Kafkas-Rus savaşlarının bittiğini" belirten belgeyi imzaladı ama sürgünler devam etti.

Osmanlı kaynakları, 13. yüzyıldan beri Kafkasya halklarından Adigelere, 17. yüzyıldan itibaren de Abhazlar, Ubıhlar, Dağıstanlılar, Çeçenler, İnguşlar ve diğer Müslaman Kafkasyalılara 'Çerkes' der. Bugün ise Çerkes deyince sadece Adigeler anlaşılıyor. Kabardey, Abzekh, Bjedug, Şapsığ, Besleney, Hatukhoay, Cemguy gibi boylardan oluşan Adigelerin M.Ö. 6. yüzyıldan bu yana, Azak Denizi'ni Karadeniz'e bağlayan Kırım Boğazı'ndan Gürcistan'a kadar uzanan ve Kafkasya diye anılan bölgenin kıyı şeridinde yaşadıkları kabul edilir.

4. yüzyıldan sonra Hıristiyanlıkla tanışan Adigelerin bir bölümü, 8. yüzyılda Bizans'tan kaçan yaklaşık 20 bin Yahudinin Kafkasya'ya yerleşmesi ve Türk kökenli Musevi Hazar Kırallığı ile kurulan ilişkiler sonucu Museviliği seçmişti. Çerkesler ve Abazaların İslamiyet'le tanışması 18. yüzyıl gibi geç bir tarihte oldu. Çerkesler Hanefi mezhebine girerken, Dağıstan ve Çeçen-İnguş bölgesinde ise daha önceki yüzyıllardan itibaren Şafiilik yayılmaya başlamıştı.

Taman Yarımadası'ndan Soçi'ye kadar uzanan Çerkesya, 1479'dan 1810 Rus istilasına kadar görünüşte Osmanlı İmparatorluğu'nun nüfuz alanındaydı ama aslında her zaman hür olmayı başarmıştı. Yine de 1787-1792, 1806-1812 ve 1827-1829 Osmanlı-Rus savaşlarında Osmanlı'dan yana olan Çerkeslerin kaderi, sonuncu savaşı (da) Rusların kazanması üzerine radikal biçimde değişti. 1829 Edirne Antlaşması'yla Çerkesya Rusya'ya bırakılmıştı. Çar I. Nikola, Özel Kafkasya Kolordu Komutanı Kont Paskeviç'e, 'dağlılar' dediği bölge halkları için sadece iki seçenek olduğunu söylemişti: Bunlardan ilki 'Dağlı halkları ebediyen itaat altına almak', ikincisi 'itaat etmeyenleri yok etmek'ti.

1837-1839 arasında Kuban nehri ve kolları boyunca kale ve karakollar inşa edildikten sonra Batı Adigelerinin dış dünya ile irtibatı kesildi. Bu nedenle 1839 kıtlığında bölge halkları büyük zarar gördü. 1840'larda baltalı Rus askerleri dağlıların bütün bahçe ve bağlarını yok etti.

Çerkesler, 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında topraklarını kaptırmamak için Osmanlılardan ve İngilizlerden yardım almaya çalışınca Rusya'nın tepkisi iyice sertleşti. 1857 yılının kışında Adagum Rus birliği Natukhay avullarını yakıp yıktı, dağlıların mallarını ve hayvanlarını yağmaladı. Köyler harabeye çevrildi, binlerce 'dağlı' esir edildi.

ŞEYH ŞAMİL'İN ESİR DÜŞÜŞÜ
6 Eylül 1859'da Doğu Kafkasya'da (Dağıstan-Çeçen-İnguş bölgesinde) efsanevi siyasi ve dini lider Şeyh Şamil'in esir alınmasından sonra Rusya bütün dikkatini Adige, Abaza ve Ubıhlara çevirdi.(Moskova civarındaki Kaluga'ya sürülen Şeyh Şamil, Rusların izniyle 1870'te hacca giderken İstanbul'a uğrayacak, bir yıl sonra Arabistan'da vefat edecekti.)

İlk adım General Melikov'un 1860'da İstanbul'a gönderilmesiydi. Abdülmecid'le yapılan anlaşma sonucunda Müslüman Kafkasyalıların küçük grup ve partiler halinde Osmanlı topraklarına göç etmelerine ilişkin mutabakat belgesi imzalandı. Bu anlaşma, ileriki yıllarda, Çerkeslerin ülkelerinden Rusya'nın zorlamasıyla değil gönüllü olarak ayrıldıkları yönündeki Rus tezine dayanak yapılacaktı. (Kemal Karpat'a göre bu anlaşma sadece 40-50 bin kişiyi kapsıyordu. Halbuki çeşitli kaynaklara gore 1858'den 1866'ya kadar 500 bin ila 2 milyon arasında mülteci Osmanlı topraklarına sığınacaktı. Bunların üçte biri Kırım Hanlığından, üçte ikisi Kafkasya'dandı.)

1861'de ikinci adım atıldı. Çar II. Aleksander Çerkesya'ya geldi ve Çerkeslere iki seçenek sundu: Ya silahlarını bırakarak Kuban Nehri'nin sol kıyısındaki bataklık Don bölgesine yerleşeceklerdi ya da Osmanlı topraklarına sürgün edileceklerdi. Onlardan boşalan yerlere de Ruslar ve Kazaklar iskân edileceklerdi. Çar'ın Çerkes toplumsal sisteminde önemli yeri olan serfliği de kaldırmayı planladığını bilen Çerkeslerin buna cevabı bağımsız bir devlet kurduklarını ilan etmek oldu.

'ÇERKES MESELESİ HALLOLMUŞTUR'
1862-1864 arasındaki kanlı Rus-Çerkes savaşlarından sonra Rus ordularının Mzımta nehri civarında nihai zaferi kazandığı 21 Mayıs 1864 günü bu kanlı süreci sembolize eden tarih olarak Çerkeslerin yüreğine ve beynine nakşedildi. 27 Temmuz 1864'te de Kafkasya Genel Valisi Mihail, '1567 yılında Çar VI. İvan'ın başlatmış olduğu Kafkas-Rus savaşlarının bittiğini' belirten belgeyi imzaladı ama sürgünler iki yıl daha devam edecekti... Üstelik bu süreçte Rusların en büyük yardımcısı bazı Adige, Şapsığ, Abhaz komutanlar, toplum liderleri olacaktı... Üstelik Çerkeslerin yanında olan Kazaklar, Polonyalılar ve Ruslar da vardı...

RUSLARIN İNSANLIK DIŞI MUAMELESİ
Malvarlıklarının yükte ağır kısmını, asıl olarak da sürülerini yanlarında götürememeleri için, 'dağlılar'ın kara yoluyla göçü yasaklanmıştı. Dolayısıyla sürgünler Karadeniz kıyılarına yöneldiler. Aç ve çıplak yığınlar başta Taman, Tuapse, Anapa, Novorossiysk, Tsemez, Soçi, Adler, Sohum, Poti, Batum, limanları olmak üzere sayısız liman, iskele ve koyda kendilerini yeni yurtlarına götürecek tekneleri, gemileri bekliyorlardı. Bu bekleyiş bazen günler, bazen aylar bazen ise bir yıl sürecekti. Bu yüzden daha ilk aylardan itibaren kadınlar, çocuklar ve güçsüz olanlar, açlık, hastalık ve soğuktan kitlesel halde ölmeye başladılar. Rejimin Kafkasya politikalarına hak veren Adolf Berje adlı Çarlık bürokratı bile şöyle yazacaktı: "17 bin dağlının toplandığı Novorossiysk koyunda gördüklerimi unutmayacağım. Hıristiyan olsun, Müslüman olsun, ateist olsun onların durumlarını görenler mutlaka çöker ve perişan olurdu.

AKIL ALMAZ İŞKENCELER YAPILDI
Ruslar, Çerkeslere hayvanlara bile yapılmayacak şeyler yaptılar. Şu gördüğüm olayları kâğıda gözyaşım damlamadan nasıl yazacağım? Kışın soğuğunda, kar, yağmur altında, evsiz, yiyeceksiz ve elbisesiz bu insanları tifo ve çiçek hastalığı da durumlarını iyice kötüleştiriyordu. Anasız kalmış bebekler ağlaşıyor, aç bebekler ölmüş annelerinin göğüslerinden anne sütü arıyorlardı. Genç bir Çerkes kadını paçavralar içinde, açık havada, ıslak toprağın üzerinde iki yavrusu ile birlikte uzanmış, biri ölüm öncesi çırpınışlarla yaşamla mücadele veriyor, diğeri ise soğuktan kaskatı kesilmiş annenin göğsünden açlığını gidermeye çalıyor. Binlerce insan göz önünde ölüp tükeniyordu ve böyle manzaralara sık sık rastlanıyordu (...) Dinsel bağnazlık, Rusya'ya karşı nefret ve Osmanlı Cennetiyle ilgili vaatler milleti bu duruma getirmişti..."

NUSRED GEMİSİNDE YAŞANAN TRAJEDİ
Bir başka kaynaktan sürgünlerin zorlu yolculuğunu izleyelim: "Osmanlı gemicilerinin gözü doymuyordu. 50-60 kişilik yelkenlilere üç yüzden fazla sürgün Kafkasyalıyı balık istifi dolduruyorlardı. Biraz su ve azıktan başka yanlarına hiçbir şey alma özgürlükleri yoktu. 5-6 gün denizde kalındığında suları ve azıkları biten, salgın hastalıkların zayıflattığı sürgünlerin birçoğu yolda ölüyordu. 6 yüz kişiyle yola çıkan bir gemiden denizi aşıp sağ olarak karaya çıkabilenler yalnızca 370 kişiydi, Nusred Bahri gemisine Tsemez'den 470 kişi bindirildi. Fırtınaya yakalanıp kayalara vuran bu gemiden yalnızca 50 kişi kurtulabildi." Benzer hikâyelerin Rus gemiciler için de anlatıldığını tahmin edebiliriz.

RUSLARIN ÇERKES SÜRGÜNÜ
Gelelim madalyonun öteki yüzüne. Osmanlı İmparatorluğu, dinsel, politik ve askeri nedenlerle mülteci akınından memnun görünse de devletin en azından mali olanakları bu göçü kaldıracak durumda değildi. Daha 1860 göçlerinde İstanbul'da işler çığrından çıkmıştı. Bu yüzden daha sonraki yıllarda mültecilerin İstanbul'a sokulmaması, Anadolu'da tutulması kararlaştırılmıştı. Trabzon'daki Rusya Konsolosu Moşnin şöyle yazıyordu: "Sürgün başladığından beri Trabzon ve çevresine getirilen göçmen sayısı 247.000 kişiye varmıştır. Bunlardan 19.000'i yaşamını yitirmişti. Şu anda kamplarda 63.290 kişi kalmıştır. Burada günlük ortalama ölüm sayısı 180-250 kişidir. Tifo vahim boyutlardadır".

'50 BİN KİŞİ HAYATINI KAYBETTİ'
19 Eylül 1864 tarihli Allgemeine Zeitung'da Konstantinopel (İstanbul) muhabirinin şu anlatıları yer alıyordu: "Samsun'da bildirildiğine göre (...) ölüm oranı sadece göçmenler arasında değil yerliler arasında da duyulmamış ölçülere vardı. 50 bin kadar ölü gömüldü. 60 bin göçmen açık havada veya şehrin sokaklarında yatıp kalkıyor." Benzer raporların İmparatorluğun Karadeniz kıyısındaki Giresun, Fatsa, Ayancık, İnebolu, Akçaabat veya Varna, Burgaz Köstence limanlarından, hatta Kıbrıs'taki Larnaka limanından da geldiğini söyleyelim.

Yine bu raporlara göre sürgünler hayatta kalmaları için evlatlarını köle olarak satıyorlardı. Bu amaçla, Trabzon ve Samsun'da geçici köle pazarları kurulmuştu. Tahmini rakamlara göre sadece 1863- 1867 arasında 150 binden fazla Çerkes köle alınıp satılmıştı.

'TAMPON HALK GÖREVİ GÖRDÜLER'
Çerkeslerin dili de gelenekleri de Türklere benzemediği için entegrasyonları (daha doğrusu asimilasyonları) zor oldu. Çerkeslerin çoğu Bulgaristan, Sırbistan, Makedonya ve Kuzey Yunanistan'a yerleştirildiler. Amaç hem Rusya'ya karşı tampon olmaları hem de yerel liberal hareketlere karşı silahlı güç olarak kullanılmalarıydı. Nitekim Çerkes çeteleri 1867 ve 1868'de Bulgar çetelerine karşı savaştı. Bu göçmenler açısından da uygun bir amaçtı çünkü onlar da Rusya tarafından desteklenen bu ayrılıkçı hareketlere karşı savaşarak adeta Rusya'ya karşı savaşlarını devam ettirmiş oluyorlardı.

ÇERKESLERE YAPILAN RUS ZULMÜ
Ancak 1872'de İstanbul'daki Rusya Konsolosu İgnatyev'e verilen bir dilekçedeki şu satırlar, Çerkes mültecilerin kısıldıkları kapana dair önemli ipuçları içeriyordu: "8 yıldır beylerimiz eziyetler çektirerek bizi akıl almaz bir esaret altında tutuyorlar (...) Yapılan hataların ağırlığını itiraf ederek, 8.500 aile adına aşağıda imzası bulunan bizler (...) Çar II. Aleksandr'ın yüksek himayesinden yararlanmak için vatanımıza geri dönmemize izin verilmesini rica ediyoruz. Bunun için her türlü fedakârlığa hazırız." Çarın bu dilekçeye cevabı kısa ve net oldu: "Geri dönüş söz konusu bile edilemez."

ANADOLU'DA ÇERKES GETTOLARI
Halkın '93 Harbi' dediği 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında merkez, Çerkesleri Balkanlar'dan çekmek zorunda kaldı. 1877'de Kars'ın Rusların eline geçmesi üzerine buradaki Çerkesler de şehri terk etmek zorunda kaldı. 1878'de Çukurova bölgesinde 48 köy Kafkasya ve Bulgaristan'dan getirilen Çerkeslerce iskan edilmişti.

Çerkesler, görece homojen gruplar olarak yerleştirildikleri Batı Anadolu ve Orta Anadolu'da fazla sorun yaşamadılar ama Sivas'ta ve Adana'da Avşarlar gibi Türkmen aşiretlerinin yaz-kış göçleri sırasında maddi zararlara uğradılar. Ayrıca Akdeniz'in sıcak iklimi de Çerkesleri çok zorladı. Batı Karadeniz bölgesinde Gürcülerle, Çerkesler ve Abazalar arasında çatışmalar yaşandı Karadeniz bölgesinde Gürcü ve Çerkes kılığına giren Müslümanların eşkıyalık faaliyetleri ile Ermenilerin siyasi amaçlı çetecilik faaliyetlerinin faturası da ağırdı.

Daha sonra Çerkeslerin bir bölümü (Şapsığlar, Kabardaylar, Abhazlar, Bjeduğlar) Suriye, Filistin ve Ürdün'e kaydırıldı. Bu yeni göçler, genel olarak Çerkeslerin ekonomik, sosyal durumunu kötüleştirdi.

DEVLETİN VURUCU GÜCÜ OLDULAR
Çerkesler egemen etnik grup olan Türklerle iyi geçiniyordu ama diğer gruplarla ilişkileri ya Türklerin çizdiği şekilde ilerliyordu ya da güçler dengesine göre şekilleniyordu. Örneğin 1880'lerde Rumların yoğun bulunduğu Ordu-Samsun hattında Gürcülerle birlikte Rumlara karşı konulandırıldılar. Buralarda hatta Erzurum, Sivas gibi bölgelerde Gürcü kıyafetiyle eylem yapan Abazalar vardı. Maraş bölgesindeki kadim Ermeni yerleşimi Zeytun, merkezi devletin yönlendirdiği Çerkes gruplarca sarmalanmaya çalışıldı. Yine önemli bir Ermeni nüfusu barındıran Doğu Anadolu'da, Kürtlerle birlikte Ermenileri taciz ettiler. Ürdün ve Lübnan'da, merkeze boyun eğmeyen Dürziler ve Bedeviler gibi grupları ezmek için Çerkesler kullanıldı. Bu görevleri öyle iyi yerine getirdiler ki, ileriki yıllarda Ürdün'de yönetici sınıflara dahil olmayı başardılar.

'DEVLETİN PİS İŞLERİNDE KULLANILDILAR'
Bunlar olurken, bir yandan Çerkesler yerli halk tarafından asimile edilmeye karşı koymaya çalışıyordu, hem de kendi alt gruplarını (örneğin Adigeler Ubıhları) asimile ediyordu. Çerkeslerin izole yaşantıları onların sosyal ve kültürel açıdan muhafazakar olmalarına neden oldu. Aslında pek çok Çerkes, sivil ve askeri bürokraside önemli görevler aldı ama entelektüel gelişim bununla uyumlu olmadı. Çünkü içinde hareket ettikleri siyasal ortam II. Abdülhamit'in baskıcı yönetimi idi. Çerkes elitlerinin alfabe geliştirme, edebiyat eserleri veya gazete yayımlama girişimleri Abdülhamit'in sansür yönetimine takılıyordu. Durum Meşrutiyet'in ikinci kez ilan edildiği 1908'den itibaren değişmeye başladı. Çünkü İttihatçıların Balkanlar'dan Altaylara uzanan Turan ülküsü, Rusya'ya karşı Kafkas halklarına, bu bağlamda Çerkes mültecilere önemli roller yüklemeye müsaitti. Yine de 1908'de kurulan Çerkes Teavün Cemiyeti'nin nizamnamesinden anlaşıldığı üzere bu yıllarda hala Çerkesler için anavatana dönmek çok güçlü bir hedefti.

Buna rağmen Çerkesler, Osmanlı Devleti'nin pis işlerinde görev almaya da devam ettiler. 1915'te Çerkes çeteleri ve Çerkes askeri elitleri önemli görevler üstlendiler. Örneğin İTC'nin yeraltı örgütü Teşkilat-ı Mahsusa'nın ünlü tetikçisi Yakup Cemil Çerkes'ti. Kuşçubaşı Eşref Teşkilat-ı Mahsusa'nın liderlerindendi. 1915 Haziranında Ermeni Milletvekili Avukat Krikor Zohrap'ın başını taşla ezerek öldüren Binbaşı Çerkes Ahmet'ti.

Bu durum, bir çeşit rehine psikolojinin ürünü mü yoksa, Çerkeslerin İttihatçıların Türkçülük fikriyatına duydukları sempatinin bir ürünü mü diye sorarsanız her ikisi de olabilir derim. Bunlara (yine ayrı bir yazı konusu olan) Harem'deki Çerkes kızlarının bir çeşit akrabalık hissi uyandırmış olmasını, merkezin 'hamiyetperverlik' söylemi ile Çerkesleri manevi kıskaca almış olmasını da ekleyebiliriz. Ama asıl neden 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren bölgeye hâkim olan milliyetçi gerilim, çatışma ve savaş atmosferiydi. Böylesi bir ortamda, egemen grupların (bizim olayımızda Osmanlı, Rus ve İngiliz hükümetlerinin), azınlıkta olan etnik gruplar arasındaki gerilimleri kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeleri çok kolaydı. Hele de bu gruplar Çerkesler gibi otoktan (yerli) halklardan değillerse, yani kendi siyasi projelerini gerçekleştirecekleri bir coğrafyadan yoksunlarsa....

ÇERKES SOYKIRIMI'NIN 150. YILI
Bu açıdan bakılınca, önümüzdeki yıl 'Çerkes Soykırımı'nın 150. Yılı' dolayısıyla Rusya Federasyonu, iki yıl sonra da 'Ermeni Soykırımı'nın 100. Yılı' dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti epey sıkıntılı günler yaşayacak. Umalım ki iki devlet de bu gerilimleri eski tip inkar politikaları ile değil, çağdaş normlara uygun yüzleşme ve onarıcı adalet politikalarla geride bırakmayı seçerler...

Ayşe Hür

Kaynak radikal.com.tr

1859 yılından itibaren başlayan anavatanından ayrılmalar, 21 Mayıs 1864'den sonra daha da şiddetlendi. 1860 yılında 4 milyon olan Kafkaslı nüfusu, 1897'de 1.660.000 sayısına inmişti. Adıge-Abaza-Ubıh grubundan oluşan Kuzeybatı Kafkasyalılar 85 % 'ler düzeyinde; Oset, Çeçen ve Dağıstanlı 10-15 % ‘ler düzeyinde anavatarlarından sürüldüler. 

Gerçekte bu sürgün, bir soykırım niteliğine dönüştü. İşte bu nedenle, 21 Mayıs 1864 günü Çerkeslerin yas günüdür. Anavatanlarından sürülen Kafkaslı sayısı 1.400.000-1.500.000 civarındadır. Sürülenlerin dışında, vatanında kalan Çerkesleri zorlamak için uygulanan politikanın özü şuydu ; ”Kaçırmak veya göçürmek istiyorsan, evleri, tarlaları, yak-yık, kaçmaktan ya da, aç kalıp ölmekten başk bir seçenek bırakma...”

Tarihçi M. Venyukov : “...Savaş son derece amansıca sürüyordu. Biz, geri dönülmesi olanaksız olacak şekilde, askerin ayak bastığı her yeri, son kişiye kadar Çerkeslerden temizleyerek ilerliyorduk...” 

Grand Dük Michael : Çerkes İleri gelenlerine, “Size bir ay süre veriyorum. Bir ay içerisinde ya Kuban ötesinde gösterilecek yere gidersiniz, ya da Osmanlı topraklarına gidersiniz. Bir ay içerisinde sahile inmeyen köylüleri ve dağlıları savaş esiri sayarım.” 

Rus Tarihçi Zaharyan : “Çerkesler bizi sevmezler. Biz onları, özgür çayırlarından çıkardık. Avullarını yıktık. Bir çok kabile tümüyle yok edildi...” 

Muhalif N.N. Rayevski : “Kafkasya'da yaptıklarımız, İspanyolların Amerika'da uyguladığı olmusuzluklarının aynısıydı. Dilerim ki, yüce Tanrı Rus tarihinde kan izlerini bırakmasın.” 

Fransız Fonvill : “Gemicilerin gözü doymuyordu. 50-60 kişilik gemiye 200-300 kişi alıyorlardı. 600 kişiyle yola çıktık. Ancak Trabzon'a 370 kişi sağ çıkabilmişti.” 

Polonyalı Teophil Lapinski : “...Açlık ve hastalık had safhada. Trabzon'a gelen 100.000 kişi 70.000 kişiye indi. Günlük ölü sayısı 500 kişidir. Trabzon'da bu sayı 400 kişidir. Gerede Kampı'nda 300 kişi, Akçakale ve Sarıdere'de ünlük ölüm 120-150 kişi arasındadır.” 

Rus A.P. Berge : “Novoroski koyu'nda 17.000 kadar dağlının toplandığı kıyıda gördüklerimi unutamam. O duruma, hristiyan da, müslüman da, ateist de olsa dayanamaz. Rus tarihinin yüz karası olan bu acılı sayfa, Adıge tarihi açısından bûyük zararlara yol açtı. Sürgün, ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmeleri, tarihini ve politik bir birlik olma sürecini uzun yıllar kesintiye uğrattı.”

Kafkasya'dan zorla çıkartılan Çerkesler geri dönüş için fırsat kollamaya başladılar. O da gecikmedi. 1877 yılındaki Osmanlı-Rus savaşı önemli bir imkandı. Seksen yaşındaki ak sakallı ihtiyarlar ve henüz sakalı bıyığı çıkmamış genç çocuklar, Türk ordularıyla Balkan ve Doğu cephelerinde Ruslar'la çarpıştılar. Bu sefer de kader yardım etmedi. 

1917 Şubat devrimi tüm Rus olmayan halklar gibi Kuzey Kafkasyalılar'da da özgürlük ve bağımsızlık umutlarını güçlendirdi. Mayıs 1917'de Vladikafkas kentinde toplanan Kuzey Kafkasya Halklarının Genel Kongresi 'nde, “Merkez İcra Komitesi” (yerel hükümet) seçildi. Hükümet, ülkeyi bağımsız ve egemen olarak, “Tüm Rusya Kurucu Kongresi”ne götürecekken, Ekim 1917 devrimi imkân bırakmadı. 

Kuzey kafkasya merkez İcra komitesi (hükümeti), II. Kongre'nin verdiği yetkilere dayanarak, Kuzey Kafkasya'yı bağımsiz bir cumhuriyet olarak ilan etti (11 Mayıs 1918). Bu cumhuriyet hukuki olarak, bugünkü tûm federe Kafkas Cumhuriyet bôlgelerini kapsıyordu. Hukuken ve fiilen tanımalar da olmuştu ki, ancak ônce General Denikin'in beyaz Rus Gönüllü Ordusu, sonra da Sovyet Kızıl Ordu'sunun saldırılarıyla 1921 yılı içinde bütünüyle ortadan kaldırıldı.

Not:"Biz Çerkesler" kitabından alınmıştır

 

Devlerin Sürgün Oyunu

Aralık 18, 2018

Batı Kafkasya'da Kafkas-Rus Savaşı'nın sona ermesi, Çerkeslerin zorla sürgün edilmesi ve Osmanlı İmparatorluğu sınırları içine yerleştirilmesi sorunuyla yakından ilgilidir. Bu, Kafkasya Genel Valisi Büyük Prens Mihail Nikolayeviç'in savaş bakanına hitaben yazdığı mesajda açıkça ifade edilmiştir: "Savaşın ne zaman sona ereceği meselesi, şu şartlarda bile bize düşman halkı Osmanlı'ya ne kadar zamanda gönderebileceğimiz sorununa dayanıyor.1

Bu nedenle bu sorun Rusya ve Osmanlı hükümetleri arasında en aktif diplomatik yazışmaların ve görüşmelerin konusu oldu. Görüşmeler sırasında her iki taraf da Çerkeslerin göç ettirilmeleriyle ilgilerinin olmadığını kanıtlamaya ve böylece onların gelecekteki kaderleri konusunda sorumluluktan kurtulmaya gayret ediyordu. İstanbul'daki Rusya elçiliğinin bu mücadelede önemli bir yeri vardı. Elçiliğin sadece Rusya Dışişleri Bakanlığı ile değil, Kafkasya Ordusu Başkomutanı ve onun Kafkasya'daki idaresi ile de doğrudan irtibatı vardı. Ayrıca, durumu yerinde inceleyerek Çarlık payitahtını ve İstanbul'daki elçiliği ayrıntılı bilgiyle donatan Rusya konsoloslarının Osmanlı topraklarındaki varlığı da diplomatik mücadeleyi kolaylaştırıyordu.

Temmuz 1859'da Rusya elçisi A. B. Lobanov- Rostovski, Başvezir Fuat Paşa ve Hariciye Nazırı Ali Paşa'nın onunla yaptığı bir sohbette, Kafkasyalı Müslümanların Osmanlı İmparatorluğu'na yerleşme serbestisinin sınırlandırılacağını, "Bu göçün son zamanlarda çok fazla arttığını ve Babıali'ye yük olmaya başladığını" açıkladıklarını bildiriyor.2

Bunun ardından verdiği resmi bir notada Osmanlı Hükümeti, Kafkasyalıların göçünün durdurulmasını ve bundan sonra "her iki hükümetin onayı olmadan göç yapılmamasını" talep etti.3 Rusya hükümeti bu notaya Kafkasyalı Müslümanların Mekke'ye gitmek için izin istedikleri karşılığını vererek şöyle dedi: "Dini inançların yerine getirilmesiyle ilgili bu isteğe karşı çıkamayız ve bunu istemeyiz."4

Bununla birlikte, Lobanov-Rostovski, Ali Paşa'yla yaptığı mutad sohbetlerinden birinde, "Bu kadar Kafkasyalıyı ayartıp Osmanlı sınırlarına yığılmalarına yol açan asılsız söylentilerin ve abartılmış umutların hala Dağlıların aklını çelmeye devam ettiğini" ve "yeni göçmenlerin Rusya sınırını geçmeye hazırlandığını" söyledi. Osmanlı ajanları tarafından Kafkasyalılar arasında yayılan, bir süre önce Rusya ile Osmanlı arasında imzalanan antlaşmaya göre Rusya hükümetinin Babıali'ye "Bütün Müslüman tebasını Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan Hıristiyanlarla değiştirme hakkı verdiği" şeklindeki söylentilere dikkat çekti.5

Kafkasyalıların göçü sorununun çözümünü hızlandırmak ve Osmanlı Hükümeti'nin engel çıkarmasını önlemek için 1860'ta İstanbul'a Tuğgeneral M.T. Loris-Melikov geldi. Kafkasyalıların Osmanlı'ya "toplu halde değil, küçük gruplar halinde" göç etmesine izin veren bir anlaşma imzalandı.6  Rusya hükümeti ayrıca Çerkeslerin Kafkasya sınırından uzaklara, Osmanlı İmparatorluğu'nun iç bölgelerine dağıtılması konusunda Babıali'nin onayını almayı başardı. 0 sırada Rusya hükümeti, "Rusya 'ya karşı düşmanca tutum ve dini hoşgörüsüzlükle dolu olan" göçmenlerin Osmanlı  İmparatorluğu'ndan geri dönmesinden çekiniyordu.7

Bu şekilde, göç hareketi resmi özellik kazandı ve 1861-1862 yıllarında da devam etti. Bu süre zarfında 100 binden fazla Kafkasyalı "Muhammed'in kabrini ziyaret etmek için Mekke'ye gitme gerekçesiyle, yerleşmek niyetiyle Osmanlı topraklarına geldiler.8
Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu'na göç ettirilmesi kitlesel hale gelince diplomatik görüşmeler yeniden başladı. Ekim 1863'te Kafkasya Ordusu Genel Karargah Başkanı General A.P. Kartsov İstanbul'daki Rusya Elçisi Y.A. Novikov'a, Çerkeslerin ana kitlesinin Osmanlı topraklarına göç etmek için dar bir kıyı şeridinde yığıldığını bildiriyordu:

"Biz, halkın bu şekilde kitleler halinde sevkiyatı karşısında Osmanlı hükümetinin karşılaşacağı sıkıntılardan çekiniyoruz; ayrıca Çerkesler sadece iki noktaya gitmek istiyorlar: İstanbul ve Trabzon'a; başka yer bilmiyorlar ve bilmek de istemiyorlar. 9

1863'teki Polonya ayaklanmasına ve Osmanlı ile Batı devletlerinin Kafkasya'da aktifleşen politikasına bağlı olarak bu sıralarda gerginleşen uluslararası ortam, Rusya'nın hükümet çevrelerinde endişeye ve Osmanlı hükümetinin Kafkasyalı göçmenleri almaya devam edip edemeyeceği konusunda kuşkulara yol açtı. Trabzon'daki Batı Avrupa ülkelerinin konsolosları Çerkeslerin göçünü durdurmak için her çareye başvuruyorlardı. Osmanlı makamlarını "bu göçle Kafkasya'daki Rusya düşmanlarının sayısının azalacağına" ikna etmeye çalışıyorlardı.10 Avrupa diplomasisinin tahrikiyle Osmanlı, Çerkeslere mektuplar ve çağrılar göndererek şu telkinde bulundu:

"Müslümanlar! Eğer topraklarınızı heder etmek istiyorsanız Osmanlı'ya gelip yerleşin; eğer kafirlere boyun eğmek istiyorsanız onların yanına yerleşin. Ama ne onu ne diğerini istemiyorsanız, o zaman sizinle yüz yüze görüşünceye kadar bekleyin. Allah izin verirse yakında yanınızda olacağız. Büyük devletlerin toplantısında şu kararlar alındı:

1) Rusların eski sınırlarında kalmaları ve Çerkeslere yaşadıkları toprakları bırakmaları; 
2) Çerkeslerin Osmanlı Devleti'nin tebası içine girmeleri; 
3) Bütün büyük devletlerin Rusların düşmanı olduğu."11

Osmanlı ve Batı devletleri tarafından yapılacak acil yardım ve cihat ilanlarıyla birlikte İstanbul'daki Çerkes Komitesi yöneticileri İsmail Bey, Karabatur ve diğerleri de soydaşlarına mesaj gönderdiler. Ubıhlara, Şapsığlara ve Abadzehlere bağımsızlık mücadelesini sürdürmeleri ve ata topraklarını terk etmemeleri tavsiyesinde bulundular.'2

Bu dönemde (1863) Çerkesya topraklarının büyük bölümü, Kafkas Sıradağları'nın kuzey yamacı artık Çarlık birliklerinin elindeydi. Burada Çerkesler 111.168 kişi kalmıştı. (Natuhay bölgesi 26.684 kişi; Şapsığ bölgesi 16.611 kişi; Bjeduğ bölgesi 23.782 kişi; Abadzeh bölgesi 16.314 kişi; Aşağı Kuban Komiserliği 4.340 kişi; Yukarı Kuban Komiserliği 26.348 kişi. Kuban ötesinde Rus nüfusu ise 92 stanitsada 116.111 kişi idi).'3

Çerkeslerin Osmanlı'nın ve Batı devletlerinin yardımına ve himayesine özellikle ihtiyacı olduğu bağımsızlık savaşının son döneminde bu devletlerin yönetim çevreleri vaatlerden öteye gitmediler ve sadece silah ve mühimmat, bir de küçük bir yabancı lejyonu göndermekle sınırlı kaldılar.

1863 yılı sonunda Abadzehlerin direnişi kırıldı. Bu haber, Rusya elçisinin bildirdiğine göre Ali Paşa'da büyük bir endişe yaratmıştı. Novikov şöyle yazıyor: "Osmanlı bizim bölgemizde Çerkesler şahsında güçlü bir müttefikini kaybediyor. Kuvvetlerimizin büyük bölümünü alıkoyan bir düşmandan kurtulurken, zayıf komşularımız için daha büyük tehdit oluyoruz."14

Rus birliklerinin Çerkesya'daki başarılarının Babıali'de yarattığı gerginliği ve rahatsızlığı biraz olsun hafifletmek için, Rusya elçiliği birinci dragomanı (çevirmen) Argiropulo, Ali Paşa ile yaptığı bir sohbette şunu söylüyordu:

"Ardında, daha sonra kolonizasyonu zor olacak boşalmış topraklar bırakan bir nüfustan vazgeçmek zorunda kaldığı için Rusya üzüntü duymaktadır."

Çarlığın politikasını haklı göstermeye çalışan dragoman, "Çerkeslerin Osmanlı'ya göç etmesi için çabalar o kadar arttı ki, bu iradeye karşı durmak mümkün değil" diyordu.15

Osmanlı Hariciye Nazırı'nın göçe tabi tutulacak Abadzehlerin sayısı hakkında bilgi istemesi üzerine, yaklaşık 51 bin rakamı verildi. Bu toplu göçün yol açabileceği zorluklardan endişeli olan Ali Paşa, Rusya elçisine hükümete danışmadan fikrini söyleyemeyeceğini bildirdi. Kısa süre sonra Ali Paşa Heyet-i Vukela (Bakanlar Kurulu)'nun Abadzehleri kabulüne ve imparatorluk sınırları içine yerleştirilmesine onay verdiğini, fakat onların sadece İstanbul'a ve Trabzon'a değil, diğer bölgelere de yerleştirilmesinde ısrarcı olduğunu bildirdi. Ayrıca Osmanlı Devleti, böyle ciddi bir tedbir için mali zorluklar nedeniyle hazırlıksız olunduğundan, göçün 20 Mayıs 1864'e kadar ertelenmesini rica etti.16

Osmanlı Çerkeslerin tamamıyla göç ettirilmesini beklemiyordu.

Kafkasya Ordusu Genel Karargah Başkanı'nın İstanbul'daki Rusya elçisine gönderdiği 19 Nisan 1864 tarihli talimatnamede "Dağlıların bir an önce ayrılması için mümkün olduğunca ısrar edilmesi ve Çerkeslerin toplu göçü konusunda yapılan Rus-Osmanlı görüşmelerinin tamamlanması arzusu" ifade ediliyordu. İmzalanan anlaşmaya göre Rusya hükümeti sadece, henüz dağlardaki evlerini terk etmemiş Çerkeslerin göçünün ertelenmesine müsaade ediyordu. Erteleme, bağımsızlık mücadelesine devam eden ve yenilmeleri durumunda bütün kavim olarak Osmanlı'ya yerleşmek niyetinde olan Ubıhlar için geçerli değildi. Ali Paşa bunu Novikov'la bir sohbetinde bildirmişti. Babıali göçmenlerin nakli için gemi sağlamayı ve onları Varna ve Köstence limanlarına ulaştırmayı taahhüt ediyordu. Babıali, Çerkesleri imparatorluk sınırları içinde, Rusya sınırından uzaklara yerleştirmeyi de kabul etmişti.17

Kafkas-Rus Savaşı sona ermeden bir ay önce Osmanlı Devleti ve İstanbul'daki yabancı misyonlar Kafkasya'nın Rusya tarafından ele geçirilmesini "olmuş bitmiş bir olay" olarak değerlendiriyorlardı. İngiltere Elçisi Bulver-Litton, Çerkes göçmenler için Londra'da maddi yardım kampanyası düzenlenmesi fikrini ileri sürüyordu. Babıali'ye Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu'nun en sıcak noktalarına dağıtılmasını teklif ediyordu. Novikov şöyle yazıyor: "Osmanlı hükümeti Çerkesleri küçük gruplar halinde, gelecekteki savaşlarda Osmanlı İmparatorluğu'nun koruyucu muhafızları olarak topraklarının en zayıf yerlerine dağıtmak niyetinde."18

Sultanın hükümeti Kafkasyalıların Osmanlı İmparatorluğu'na yerleşmesine çok sıcak bakıyordu. Çünkü bu göçle, Osmanlı İmparatorluğu'nun Hıristiyan halklarının içinde Müslüman nüfusunu artırma imkanı görüyordu. Rusya konsolosu Moşnin şöyle yazıyor:
"Çerkesler nüfusun Müslüman unsurunun artırılması istenen her yere dağıtıldılar." 9

Çerkesler, ileride kendi devletlerini kurmaya imkanları olmaması için Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde küçük gruplar halinde dağıtılarak yerleştirildiler.

Rusya ile Osmanlı arasındaki diplomatik mücadele, Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu içinde yerleştirilmesi sırasında da, Babıali bu konudaki anlaşmayı bozduğu için devam etti. Bu sorun özellikle İngiltere'nin politikasına bağlı olarak karmaşık bir hal aldı. İngiltere hükümeti Babıali'ye Çerkeslerden "Kafkasya sınırında özerk bir prenslik" kurulmasını ve onlardan Osmanlı ordusu için yeni bir ocak olarak, bir tür askeri koloni oluşturulmasını tavsiye ediyordu. Ayrıca Çerkeslerden, İngiliz ticareti için Trabzon-Emırum yolunun yapımında ucuz iş gücü olarak yararlanılması tasarlanıyordu.20

1865 yılında karayoluyla Transkafkasya üzerinden göç ederek gelen, Terek Oblastı'ndan beş bin Kafkasyalı ailenin yerleştirilmesi sırasında da böyle bir kaygı vardı. (Burada bahsedilen göçmenler Çeçenler ve Osetlerdir-ç.n.) Rusya ve Osmanlı hükümetlerinin karşılıklı anlaşmasına göre göçmenler, "Kafkasya sınırının yakınına değil, ülke içlerine, Diyarbakır ve Erzincan çevresine yerleşmek zorundaydı."

Çerkeslerin Kars'a yerleştirilmesine nezaret etmek için, Rusya tarafından komiser sıfatıyla Zelyonıy adında bir subay gönderildi. Bu subay, 1865 Ağustos ayında İstanbul'daki Rusya elçiliğine, yetkili Nusret Paşa'nın Çerkeslerin tespit edilen yerlere yerleştirilmesine karşı çıktığını, aksine onları "Rusya sınırına yakın Muş ve Van civarına" yerleştirilmek istediğini rapor etti. Rusya elçisi bunu hemen tedbir alması için Osmanlı Hariciye Nazırı'na bildirdi. Ali Paşa "Nusret Paşa'nın kendi başına hareket ettiğini" ve Babıali'nin ona Çerkesleri tespit edilen yerlere yerleştirmesi için yeniden talimat vereceğini söyledi. Ayrıca hiçbir göçmenin Van bölgesinde kalmayacağını, fakat "çok fazla sayıda göçmen gelmesi durumunda Bab-ı Ali'nin gerekirse yerleştirmeyi Rusya'yla sınırı bulunmayan Muş bölgesine kadar genişletebileceğini" belirtti.21

Çerkes göçmenlerin ana kitlesi Osmanlı İmparatorluğu'nun Asya topraklarına, Hıristiyan nüfusun (Ermeni, Rum v.d.) arasına, diğer bölümü ise (50 bin kadar aile, yani 400 bin kişi) İngiliz Hükümeti'nin "tavsiyesi üzerine"22 Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa bölümüne, Balkan Yarımadası'na, özellikle de Bulgaristan'a (200 bin kişi kadar) yerleştirildi. Varna'daki Rusya konsolosunun yazdığına göre "Dağlıları Bulgaristan'a bu şekilde yerleştirmekle Osmanlı hükümeti, bir yandan karşılarına Osmanlı yanlısı bir unsur koyarak Slavların her türlü özgürlük ve bağımsızlık hareketini felce uğratmayı, diğer yandan da büyük devletlerin Avrupa topraklarındaki Hıristiyan nüfus için özerklik hakkı talep etmesi durumunda, Hıristiyanlara karşı Müslüman nüfusun oylarının eşitliğini veya mümkün olduğunca çoğunluğunu sağlamayı ve böylece Hıristiyanları kendi topraklarında mülkiyet hakkından ebediyen mahrum etmeyi" hesaplıyordu.23

Çerkeslerin Balkanlara yerleştirilmesi sultanın Bulgaristan'daki valisi Midhat Paşa'nın projesine göre yapılıyordu. Çerkes yerleşimleri bütün Bulgaristan'a Bulgar köyleriyle karışık olarak küçük gruplar halinde dağıtılmıştı. Birbirlerinden belli mesafelerde bulunan bu köyler, yerleşimleri itibariyle Bulgaristan'ı çeşitli yönlerde kesen bir hat oluşturuyorlardı. Varna'daki Rusya konsolosu "Osmanlı Hükümeti Çerkeslere Tuna ve Balkanlar arasında, doğru bir hat üzerinde arazi tahsis etmeye gayret ediyor. Muhtemelen Tuna boyundaki kalelerle, doğal bir set olan dağlar arasında askeri bir hat oluşturmak amacında" diye yazıyordu.24

Bu "askeri hat", 1860'ta yerleştirilen Kırım Tatarlarının (150 bin kişi civarında) yerleşimlerinin bulunduğu Romanya'dan (Dobruca bölgesi) itibaren Sırbistan, Karadağ, Bosna ve Hersek sınırlarına kadar uzanıyordu. Çerkesler Yunanistan sınırına, Epir'in güney kısmına, keza Kıbrıs adasına da yerleştirildiler. Sayı olarak oldukça büyük bir Çerkes kolonisi Marmara Denizi kıyısında, Paderma'da kuruldu.25 Osmanlının Avrupa topraklarında Çerkeslere, büyük yollar ve en önemli dağ geçitleri boyunca köyler tahsis ettiler. Örneğin, eski Sırbistan sınırı boyunca Kosova Ovası'nda (Kossovo-Pole) 23 Çerkes yerleşimi vardı. Bunlardan en önemlileri Slavkovyak, Hamidiye, Macid, Potsariniye, Çerkessko-Sadovyane, Daniya-Levok idi.26

Çerkes yerleşimleri ağı Osmanlı İmparatorluğu'nun bütün Avrupa kısmını kaplıyordu. Bunlar, sınır hattını korumak için Rusların Kazak Stanitsaları gibi askeri koloniler olarak kurulmuşlardı. Bununla birlikte, Balkan halklarının özgürlük hareketleriyle mücadele için düzensiz birlikler bünyesinde Çerkes birlikleri de kurulmuştu. Bu faaliyetlerin doğrudan yöneticisi ve uygulayıcısı, kendisi de Çerkes olan ve Osmanlı hizmetinde bulunan Nusret Paşa idi. Bir kaynakta şu bilgiler yer alıyor:

"Bu paşa, hakkını vermek gerekir ki, yetenekli ve oldukça iyi bir askerdi, zira Paris'te askeri bilimler kursunu bitirmişti. Hükümetini memnun edecek şekilde, kendisine verilen görevi o kadar iyi yerine getiriyordu ki, Çerkeslerin kolonizasyonu hükümetin, ülkede Müslüman unsuru güçlendirmeyi ve Hıristiyanların isyanı halinde bu hareketi bastırmaya yönelik bir aracı elinde bulundurma amacına cevap veriyordu. Hükümet çevrelerinde, İstanbul'da artık bu şekilde bir hareketin çıkabileceğini tahmin edebiliyorlardı, bunu seziyor ve arzu ediyorlardı; buna karşı da tedbirler hazırlıyorlardı."

Slavların Kafkasya'ya Yerleştirilmesi

Kafkasyalıların Osmanlı İmparatorluğu'na yerleşmesi konusunda yapılan diplomatik görüşmeler sırasında, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Güney Slavlarının ve diğer halkların Rusya'ya yerleşmesiyle ilgili sorunlar da çözülüyordu. 1859'da başlatılan bu hareket özellikle Bulgar nüfus arasında çok büyük boyutlara ulaşmıştı ve daha ilk zamanlarda "100 kadar Karadağlı aile, yerleşmek için toprak tahsis edilmesini ve Rusya uyruğuna kabul edilmek istediklerini" bildirmişlerdi. Rusya hükümeti edindiği tecrübeyle Karadağlıları vatanlarındaki gibi yaşam koşulları bulabilecekleri bir yere, Kafkasya'nın Karadeniz kıyılarına yerleştirmeye karar verdi.

Kafkasya Ordusu Başkomutanı A.İ. Baryatinski, Dışişleri Bakanı Gorçakov'a şunları yazıyordu:

"Hükümetimizin rızası bile olmadan çok sayıda Kafkasyalının Osmanlı sınırları içine yerleşmesi ve Babıali'nin uyruğuna alınmaları, bize de bu elverişli koşullardan ve Osmanlının Slav nüfusunun psikolojisinden yararlanma hakkı veriyor. Onların büyük kitleler halinde Kafkasya'ya yerleştirilmesinin Kafkasya berzahında kesin ve sağlam şekilde yerleşmemiz açısından bizim için çok büyük tarihi ve devletsel önemi olurdu. Bu ülkenin tamamen yatıştırılmasıyla ortaya çıkacak devlet için faydalı bütün sonuçları tahmin etmek bile mümkün olmazdı. "

Bununla ilgili olarak Çar bir karar çıkardı:

"Bu mesele Kafkasya Komitesi'nde müzakere edilsin. Slavların Kafkasya 'ya yerleşmesini genel olarak çok yararlı görüyorum."29 Kafkasya Komitesi, Karadağlıların ve diğer Güney Slav ailelerin Kafkasya'ya yerleştirilmesinin sağlayacağı faydalar konusunda A.İ. Baryantinski'nin düşüncesiyle tamamen uyuşuyordu; fakat bu uygulama devlet için büyük bir masraf gerektirdiğinden komite sadece 100 ailenin yerleştirilmesi kararını aldı.

Osmanlı Hükümeti'nin Bulgarların Rusya'ya yerleşmesine onay verdiği ve göç hareketinin büyük boyutlara ulaşmaya başladığı 1861 yılında, Bulgar devrimciler ve yurtseverler (Rakovski v.d.) buna şiddetle karşı çıktılar. Çerkeslerin ve Kırım Tatarlarının Bulgar topraklarına yerleştirilmesini Bulgar halkı için ciddi bir tehlike olarak kabul ediyor ve Bulgarların Rusya'ya göç etmesinin, Osmanlı boyunduruğuna karşı Bulgar ulusal kurtuluş hareketini zayıflatacağı için daha büyük bir tehlike olduğunu ileri sürüyorlardı. Rakovski Bulgarlara vatanlarını terk etmemeleri, ne Rus ne de Osmanlı ajanlarının tahriklerine kanmamaları için çağrıda bulunuyordu.30

Rusya hükümeti hatasını farkederek Güney Slav halklarını Rusya'ya yerleştirme planına daha kapsamlı ve dikkatli yaklaşmaya başladı. Osmanlı Hariciye Nazırı Ali Paşa'nın 1863'deki "Rusya Karadağlıların Kafkasya'ya yerleşme arzularından yararlanabilir" açıklamasına karşılık Rusya elçisi Novikov, Karadağ'ın ve Çerkesya'nın politik ve stratejik konumunun aynı olmadığını ifade ediyordu. Şöyle yazıyor: "Bakana, iki halk arasındaki politik farklılık bir yana, bir de stratejik farklılık var diye karşılık verdim. O zamanlar Karadağ iki imparatorluğun, Avusturya ve Osmanlı imparatorluklarının kavuşma yerinde bulunduğundan daha zayıf sayılıyordu, çünkü denizden uzaktaydı. Çerkesya'nın isyankar kavimleri ise Karadeniz sahilinde yaşıyorlardı. Sürekli dışarıdan destek alıyorlardı ve bizim Kafkasya'daki egemenliğimiz için her zaman tehlike arz ediyorlardı".31

Rusya hükümeti Çeklerin ve Slovakların göç etme çabalarını da desteklemedi. 1868 yılında ABD'deki Çekoslovak Birliği Ana Komitesi Washington'daki Rusya elçisi Baron Stekl'e bir mektupla başvurdu. Mektupta "Kafkasya'ya ve Rusya İmparatorluğu'nun diğer güney bölgelerine her yıl 50 bin kişi olmak üzere Amerikalı Çek ve Slovakların yerleştirilmesi" rica ediliyordu. Kafkasya Genel Valisi Dışişleri Bakanı'na, "Karadeniz bölgesinde yerleşmek için boş arazinin sınırlı olduğunu ve ancak bir defada 30 binden biraz fazla insan yerleştirilebileceğini" bildirdi.32 Rusya'ya göç hareketi Avusturyalı Çekler arasında da başladı. Rusya hükümeti, Avusturya hükümetinde güvensizlik uyandırmamak ve göçe resmi bir hüviyet kazandırmamak için Viyana'daki elçisine "bu meseleyi fazla gündeme getirmemesi" talimatını verdi.

Rusya hükümeti Kafkasya'ya Anadolu'dan Rumların ve Ermenilerin yerleşmesine daha sıcak bakıyordu. Osmanlı hükümeti tarafından "Ahıska'dan 2.500 ailenin Rusya'ya yerleşmek istediğinin" bildirilmesinden sonra Kafkasya Komitesi, Slav olmayan Osmanlı Hıristiyanlarının (Ermeni ve Rumların) "çok yoksul olanlar dışında devletten para yardımı talep etmemeleri durumunda" Rusya'ya yerleşmelerine izin verdi.34

Osmanlı'dan Gayrimüslim Göçü

Fakat Osmanlı'daki Slavların, Rumların ve Ermenilerin Kafkasya'ya göçü, Çarlık Rusyası'nın hükümet çevrelerinde ve Kafkasya yönetimi içinde bu konuda fikir birliği sağlanamadığı için kitlesel karakter kazanmadı. Çerkesler ve Kırım Tatarları şahsında Osmanlı Avrupası'nın Hıristiyan nüfusu içinde Müslüman unsurun güçlendirilmesi konusunda sık sık eleştiriler yapıldı.

Çerkeslerin Balkanlara dağıtılarak yerleştirilmeye başladığı ilk günlerden itibaren Osmanlı hükümeti, onları Güney Slav halklarının ulusal kurtuluş hareketine karşı kullanmaya başladı.

1870'li yıllarda başgösteren Doğu krizi döneminde Rusya diplomasisi, Çerkeslerin Balkan Yarımadası'ndan çıkarılması için uğraşmaya başlamıştı. Çerkes sorunu Aralık 1876'da, büyük devletlerin katıldığı İstanbul Konferansı'nda müzakere edildi. Müzakerede iki proje, İngiliz ve Rus projeleri sunuldu. İngiliz projesi "Çerkeslerden ve Başıbozuklardan oluşan düzensiz birliklerin ortadan kaldırılmasını" öngörüyordu. Çerkeslerin ise "mümkün olduğunca Hıristiyanlardan uzak bölgelerde toplanmaları" gerekiyordu. Osmanlı İmparatorluğu da "bu tedbirin yerine getirilmesi için gerekli parayı sağlayacaktı."35 Rusya'nın projesi ise daha kesindi:

"Bütün Müslümanların silahsızlandırılması, bütün düzensiz birliklerin, özellikle Çerkeslerin dağıtılması ve çekilmesi", "Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa kısmına yerleşmesinin kesinlikle yasaklanması ve Rumeli'de bulunanlardan da mümkün olduğu kadarının Osmanlı İmparatorluğu'nun Müslüman Asya vilayetlerine gönderilerek buradan çıkarılması" talep ediliyordu.36

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı bir süreliğine Çerkes sorununun çözümünü erteledi. Fakat savaş bittikten sonra diplomatik baskı yoluyla Rusya, Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa kısmından çıkarılarak Asya'daki topraklarına gönderilmesi amacına ulaştı. Bu, 1878 Yeşilköy Antlaşması (madde 10 ve 16) ve 1879 Berlin Barışı (madde 15 ve 16) ile tespit edildi.37

Rusya diplomasisi bu şekilde çetin bir mücadele yürüterek, Kafkasyalı sürgünleri topraklarına alma konusunda Osmanlı'nın onayını almayı ve böylece Kafkas-Rus Savaşı'nın sonunu hızlandırmayı başardı. Çerkeslerin sürgününde baş suçlu Rus Çarlığı idi, Osmanlı İmparatorluğu'nun politikası da buna yardımcı oldu.

Osmanlı hükümeti büyük bir Çerkes nüfusunu alırken insani düşüncelerden çok politik amaçlar güdüyordu. Bu amaçlardan birincisi, Hıristiyan nüfus içinde Müslümanların sayısını artırmak; ikincisi de imparatorluk içinde yaşayan halkların ulusal kurutuluş hareketine karşı ve özellikle Rusya'yla yapılan dış savaşlarda Çerkesleri askeri güç olarak kullanmaktı. Çerkesleri küçük gruplar halinde dağıtarak bir an önce Türkleşmelerini sağlamak amacı da güdülüyordu.

19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı İmparatorluğu, birçok halkın bir arada yaşadığı bir devlet olarak varlığını sürdürüyordu. Hakim unsur olan Osmanlı Türkleri nüfusun ancak yarısına yakınını oluşturuyorlardı. İmparatorlukta 14 halktan (Slavlar, Rumlar, Ermeniler, Araplar, Kürtler, Arnavutlar v.d.) 35 milyondan fazla insan yaşıyordu. Bunlara yeni bir etnik grup, Çerkesler de dahil oldu. Asıl kitleyi Çerkesler (Adığeler) oluşturduğu için bütün Kuzey Kafkasyalı sürgünleri "Çerkes" olarak adlandırdılar. Osmanlı İmparatorluğu'na göç hareketinin sürdüğü tüm süre boyunca bazı verilere göre ise 1.800.000,38 bazı verilere göre ise 2.750.00039 Çerkes sürgün edildi.

Ali Kasumov-Hasan Kasumov 

Dipnotlar:
1-RGVİA (Rusya Askeri Tarih Devlet Arşivi), f.38, op.3İ (286). sv.875, d,9,1.
2-RGVİA. f.45İ, d.64,1.9.
3-Aynı yerde. 
4-Aynı yerde,l.ll.
5-AVPR,f.GA,l-9,op.8, d.3İ,1.32.
6-Berje A.P., Vıseleniye gortsev s Kavkaza (Dağlılann Kafkasya dan Göç Ettirilmesi) // Russkaya Starina, 1882, 7 T.33., s.342.
7-RGVİA, f.45İ,d.64,l.lİ.
8-RGVİA, f.4İİ, op.Aziatskaya çast, d.8,1.12.
9-AVPR,f.GAl-9,d.l91.5.
10-Aynı yerde,1.21.
11-Materialı dlya opisaniya voynı na Zapadnom Kavkaze (Batı Kafkasya'da Savaşın Tasviri İçin Belgeler) // Voyennıy Sbornik, 1864. Noll,s. 148-149.
12-RGVİA, f.38,op. 3İ/286,sv.873, d.8,1.17.
13-RGVİA,f.4İİ, op. 263/916a, d.l, 11.175-176. 
14-AVPR,f.GAl-9,d.l9,1.6.
15-Aynı yerde, 1.7.
16-Aynı yerde, 1.8.
17-Aynı yerde.
18-Aynı yerde, 1.73.
19-Slavyanski Sbornik. 1877, T.2, s.356.
20-Russki İnvalid. 1864,5 iyunya.
21-AVPR,d.GA l-9,op.8,d.l9,1.19.
22 -Niva,1876,No32,s.548.
23-AVPR, f.Turetski stol (stany), d.4464,1.55.
24-Aynı yerde,1.51.
25-AVPR,f.GA l-9,d.l9,1.122.
26-Severnıy Kavkaz.l936.Nİ 22.
27-Slavyanskiy Sbornik. 1877. T.2. S.6İ.
28-AVPR.f.Turetskiy stol (starıy), d.4464,1.55.
29-Aynı yerde, 1.78.
30-Aynı yerde, 1.136.
31-Kosev D.; Novaya istoriya Bolgarii. Moskv., 1952. S. 246-247.
32-AVPR, d. GA, 1-9,19,1.7.
33-AVPR.f. Turetskiy stol (starıy), d, 4464,1.26.
34-Aynı yerde.
35-Gladson U.,Bolgarskiye ujası i vostoçnıy vopros (Bulgar Dehşeti ve Doğu Sorunu), SPb., 1876, s.5.
36-AVPR, f.Kantselyariya, 1876, d.33,1. 2İ1,2İ5.
37-Sbomik dogovorov Rossii s drugimi gosudarstvami. 1856-1917 gg. (Rusya'nın Diğer Devletlerle Antlaşmaları.1856-1917), Moskova, 1952,s.7166,19İ. 
38- // Novıy Vostok, 1935. kn. 1 (7), s.l2. 
39-AANSSSR.f.8İİ,op.6.d.l88,1.8.
Kaynak:Rossiya i Çerkesiya - Vtoroya Polovina XVIII v.- XIX v. (Rusya ve Çerkesya -18 yy. İkinci Yarısı-19. yy.) İzdat. "Meotı", Maykop, 1995. Rusçadan Çeviren: Murat Papşu - Kafkasya Yazıları - İlkbahar 99 Sayı: 6

''Göç göç oldu göçler yola dizildi, uyku geldi ela gözler süzüldü''... 
Rus işgalinden ve Ermeni mezaliminden canlarını, yavrularını kurtarmak için kaçan Erzurum halkının göç türküsü böyle başlar...

Osmanlı Devleti`nin zayıflaması ile işgale uğrayan Kafkas ve Balkan coğrafyasında yaşayan Türk ve Müslüman halklar için de umutsuzluklar, göçler, ölümler, işgaller, ana vatanlardan kopuşlar, tehcirler de başlamış oldu. Göç hikayeleri, göç türküleri ayrı dillerde söylense de duygular, hüzünler hep aynı noktaya işaret ediyordu. Sürgün edilen, ana vatanlarından koparılan, hastalıklara yenik düşen, yollarda ölen, açlık ve sefaletle karşı karşıya kalan bu halkların acısı, ne yazık ki dünyanın gelişmiş ülkelerince bir türlü görülmedi.Tehcir edilen halkların sığınağı haline gelen Türkiye`yi, yıllardır Ermeni iddialarıyla karşı karşıya bırakan birçok gelişmiş ülke, ne yazık ki Kafkaslar ve Balkanlardan sürülen milyonlarca halkın yaşadığı acıları bir türlü görmek istemedi.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Kafkas Vakfı ve Balkan Medeniyet Derneği yetkililerinden derlenen bilgilere göre, Osmanlı İmparatorluğu`nun zayıflamasıyla 19. yüzyıldan itibaren Kafkaslardan ve Balkanlardan Anadolu`ya göçler başladı.

Rus Çarlığına bağlı askeri birliklerin 1859 yılında Kafkasya`ya girmesiyle bu coğrafyada göçler de beraberinde başladı. Rus birliklerine karşı verilen savaşı kaybeden Kafkas halklarını büyük bir dram bekliyordu. Çar`ın Kafkasya temsilcisi Grandük Mişel`in 1864 Ağustosunda Batı Kafkasyalılara, ``Bir ay zarfında Kafkasya terk edilmediği takdirde, bütün nüfus savaş esiri olarak Rusya`nın muhtelif mıntıkalarına sürülecektir`` şeklindeki fermanı, bölgedeki sürgünleri ve göçü tetikledi...

YÜZDE 30`U YOLCULUĞUNU TAMAMLAYAMADAN ÖLDÜ

Rus Çarlığının emriyle 1864 yılında 1 milyon 500 bin Kafkasyalı yurdundan oldu. Tehcire zorlanan Kafkas halklarının birçoğu sürgün yolculuğunda açlık ve kötü koşullara yenik düşerek can verdi, binlercesi Karadeniz`in azgın dalgalarına dayanamayan gemilerin batmasıyla engin sularda boğuldu, yüzlercesi kalıcı hastalığa yakalandı. Karadeniz`deki Taman, Tuapse, Anapa, Soçi, Sohum, Poti ve Batum gibi limanlardan Rus, Osmanlı ve İngiliz gemilerine bindirilen muhacirler, Trabzon, Ordu, Samsun, Sinop, Varna, Köstence ve İstanbul`a getirildi. Arşiv kayıtlarına göre, Kafkaslar`dan sürgün edilen insanların yüzde 30`una yakını, yolculuk tamamlanamadan öldü.

KAFKAS HALKLARININ İKİNCİ SÜRGÜNÜ
Kafkasya`da sürgünler 1864 yılıyla sınırlı kalmıyordu. 1864 sürgünüyle dünyaya savrulan Kafkasyalılar, tekrar ana vatanlarında toparlanma fırsatı bulamadan bu sefer 1943 ve 1944 yıllarında SSCB lideri Josef Stalin`in emriyle geniş çaplı bir sürgüne maruz bırakıldı. Bu sürgünde ise Kafkas halkları, asılsız bir şekilde II. Dünya Savaşı`nda Almanlarla iş birliği yapmakla suçlanıyordu.

KARAÇAY BALKARLARIN SÜRGÜNÜ
SSCB`ye bağlı Karaçay Özerk Bölgesi, 2 Kasım 1943`te Sovyet askerlerince kısa süre içinde boşaltıldı. Emirlere uymayan Türk kökenli bu halk, anında infaz edildi. Karaçay halkından 32 bin 929`u çocuk olmak üzere 63 bin kişi tıpkı diğer Kafkas halklarına yapıldığı gibi hayvan vagonlarına doldurularak Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan`ın iç bölgelerine gönderildi. 8 Mart 1944`de ise Balkarlar, Karaçay halkının maruz kaldığı acı sürgünü yaşadı.

ÇEÇEN VE İNGUŞLARIN SÜRGÜNÜ
Kızılordu`nun 23 Şubat 1944`te Kızılordu`nun 26. kuruluş yıldönümünü şenliklerine davet edilen Çeçen ve aynı etnik kökene sahip olan İnguşlar, apar topar ve binlerce insanın ölümü pahasına Sibirya`ya sürüldü...

Sürgüne gönderilen her aileye, yanlarına almak için ancak 20 kilogram bagaj izni verildi, insanların tüm mal varlıklarına ve hayvanlarına el konuldu. Felaketin en büyüğü ise sürgün yolculuğunda gerçekleşti. Sürgün edilen insanların yüzde 20`si kötü hava koşulları ve açlıktan öldü. Ölüm Çeçen ve İnguşlar`ın yakasını yerleştirildikleri yeni yerlerde de bırakmadı. Gerek iklim gerek ağır çalışma koşulları ve bunlara bağlı salgın hastalıklar nedeniyle pek çok muhacir yaşamını yitirdi. Çeçen ve İnguş halkının sürgündeki nüfus kaybının yüzde 38 oranında olduğu kaydediliyor.

Sovyetler Birliği Yüksek Şurası, 9 Ocak 1957 yılında aldığı karar ile 1944 yılında topyekun sürgün edilen Çeçen ve İnguşların ana vatanlarına dönmelerine izin verdi. 7 Mart 1944 tarihinde lağvedilen ve toprakları çeşitli ülkelere paylaştırılan Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ise 1957 yılında yeniden kuruldu. 1939 yılının resmi kayıtlarına göre 488 bin olan Çeçen-İnguşların nüfusu sürgünden sonra 200 bine kadar düştü. 1959 yılında ise Çeçen-İnguş Cumhuriyeti`ndeki tüm İnguş ve Çeçenlerin sayısı 311 binden ibaretti.

Sovyetler Birliği`nin dağılmasının ardından bağımsızlığını ilan eden Çeçenistan`da Rus birlikleriyle yerel direnişçiler arasında savaş başladı. 1994-96 yılları arasında bir milyon civarında nüfusu olan Çeçenistan, bu savaşta yaklaşık 120 bin kurban verdi. 1999-2001 yılları arasında yaşanan ikinci savaşta ise 100 bin Çeçen öldü, 30 bin Çeçen ise sakat kaldı.

KIRIM TATARLARININ SÜRGÜNÜ
Stalin döneminde sürgün sadece Kuzey Kafkasya ile sınırlı kalmadı. Sürgün kararından en çok etkilenen bir diğer halk ise Kırım Tatarlarıydı. 18 Mayıs 1944 gecesi başlayan sürgün furyası, 3 gün içinde 220 bin Kırım Tatarı`nın zorla yurtlarından koparılmasıyla sonuçlandı.

Orta Asya`nın ücra köşelerine götürülmek üzere ölüm katarlarına bindirilen Kırım Tatarlarının yüzde 42`si zor koşullara dayanamayarak ya da yapılan baskılar sonucu yaşamını yitirdi. Vatanlarına dönmek için çok yoğun bir mücadele veren Kırım Tatarları, hedeflerine ulaşmak için 1980`li yılları beklemek zorunda kaldı.

Yıllar sonra terk ettiği topraklarına gelen insanları başka bir hazin tablo bekliyordu. Kırım Tatarları yurtlarına döndükleri zaman evlerinin, iş yerlerinin ve topraklarının Ruslar ile Ukraynalılara dağıtıldığını gördü.

AHISKALILARIN SÜRGÜNÜ
Gürcistan`ın Ahıska bölgesinde yaşayan ve ``Osmanlı Türkleri`` olarak da bilinen Ahıskalılar, 14 Kasım 1944 yılında tarihin en acı olaylarından birini yaşadı. Aradan geçen 65 yıla rağmen Ahıskalılar, halen yurtlarına dönemedi. Anavatanlarından koparılan ve gittikleri yerde hayatta kalan Ahıskalıların torunları bugün Rusya Federasyonu, Özbekistan, Kazakistan, Türkiye, Ukrayna, Almanya, Fransa, İtalya ve ABD`de yaşamlarını sürdürüyor.

Stalin`in emriyle bir gece ansızın gelen haber üzerine doğup büyüdükleri vatanlarını zorla terk ettirilen Ahıska Türkleri, ``ölüm katarı`` olarak adlandırılan hayvan vagonlarına istiflenerek bir bilinmez yolculuğa çıktı. Sibirya`ya ve Sovyetlerin iç bölgelerine gönderilen yaklaşık 250 bin Ahıska Türkünün birçoğu yolda hastalıktan, açlıktan yaşamını yitirdi. Ayrı ayrı bölgelere dağıtılan Ahıska Türkleri yıllarca birbirinden haber alamadan yaşadı.

Özbekistan`da sürgün hayatı yaşayan Ahıskalılar, 1989 yılında ikinci büyük sürgün daha yaşadı. Fergana`da çıkan olaylarda yaklaşık 100 bin Ahıska Türkü ikinci vatan edindikleri Özbekistan`dan komşu ülkelere ve Rusya`nın Krasnodar bölgesi ile Ukrayna`ya göç etmek zorunda kaldı. Türkiye`de bir süre önce çıkarılan yasa ile Ahıskalıların Türk vatandaşlığına geçişi kolaylaştırıldı.

1944`de sürgün edilen Kafkas halklarından hiçbir şekilde yurtlarına dönüş yapamayanlar ise Ahıskalılar oldu. Gürcistan, Avrupa Konseyi`ne kabul edilirken Ahıskalıların yeniden kendi vatanlarına yerleştirilmesi konusunda taahhüt altına girdi, ancak bugüne kadar verilen sözler yerine getirilmedi.

KARABAĞ`IN ``KAÇGINLARI``
Ermenistan`ın Azerbaycan`ın Dağlık Karabağ bölgesini 1992-94 yıllarında yaşanan savaşta işgaliyle başlayan süreçte en çok zarar gören, sivil halk oldu. İşgale uğrayan topraklarından kaçan yaklaşık 1 milyon Azeri Türkü, halen zor koşullar altında Azerbaycan`ın çeşitli vilayetlerinde yaşamlarını sürdürüyor...

Hastalık

Aralık 18, 2018

Yurtlarından çıkıp gitmeğe zorlanmış Çerkesler’in ve diğer Kafkasyalıların en kötü düşmanı, beslenme eksikliği yüzünden gelişen hastalıklardı. Çerkesler Rus denetimindeki limanlarda, gemilere gerçek anlamda istif edilmişlerdi. Kendilerine ne yardım sağlanmıştı ne de yiyecek içecek verilmişti ve daha ilk uğranılan Osmanlı limanında, Trabzon'da, çiçekten, tifüsten ve iskorbüt'ten büyük sayılarda telef olup öldüler. 1863 kışında, Trabzon’da günde yirmi ile elli arasında Çerkes ölüp gidiyordu. Gelen baharın en kötü günlerinde, ölenlerin sayısı günde 500'e çıkmıştı; yalnız Trabzon'da ölenlerin sayısı 30.000'i bulmuş olabilir. Samsun ve Sinop gibi diğer limanlarda karaya çıkmış olanlar da benzer [yüksek oranda] ölüm yazgısını paylaştılar. Göçün en yoğun olduğu zamanda, Samsunda günde 50 sığınmacı ölmekte idi.

Osmanlı imparatorluğu, Çerkesler’in bu zorlanmış göçüne kesinlikle hazırlıksız yakalandı. Ülkede sağlık şartları zaten en iyi döneminde bile gerçekten iyi denebilecek halde olmaktan uzaktı ve devletteki genel yoksulluk, destek sağlayıcı para yardımı yapılması yahut yiyecek içecek sağlanması konusunda imkanları pek kısıtlıyordu.

"Mezarlıkların yakınlarındaki semtler, bu mezarlıklara ölüler gömülürken gösterilmesi gereken dikkatin gösterilmemesi ve bundan kaynaklanan sakıncalı sonuçlar nedeniyle oturulamaz olmuşlardır ve aileler tüm bireyleriyle konutlarından ayrılmaktadır. Kentin çeşmelerine su ileten kemerli ana su kanalında, bir Çerkesin suyun içinde yüzeduran ölüsü bundan birkaç gün önce bulunmuş ve o su kanalı murdar olmuştur [kullanılamamaktadır]. Caddeler ve sokaklar perişan derecede pis durumdadır; yiyecek kıtlaşmakta ve pahalılanmaktadır, yakacak hiç bulunmamaktadır, bütün bu haller sefaleti arttırmakta ve hastalığın yayılmasına imkan sağlamaktadır"

Ellerinde bulunan üç beş Doktoru ve bulabildikleri ilâçları göndermek dışında Osmanlılar bir şey yapabilecek halde değillerdi. Her ne olursa olsun çiçekle tifüs için tedavi çaresi [henüz, dünyada] yoktu. Tek çare [hastalığı birbirine bulaştırmamaları için] göçmenleri Karadeniz kıyılarındaki sığınmacı kamplarından alıp imparatorluk ülkesi içinde öteye beriye dağıtmaktı. Osmanlılar onları Karadeniz limanlarından, iskân edilecekleri yerlere gönderdiği süre boyunca da Çerkesler’in telef olup ölmeleri önlenemedi. Ölümlerle ilgili kayıtlar, taşıma gemilerinde, hastalıktan ileri gelen ölümlerde üç kişiden birinin hatta bazan daha fazlasının öldüğünü gösteriyor. Bir rapora göre. Çerkesler'den 2 718 kişilik bir topluluk Kıbrıs'a gitmek üzere Samsun'dan gemiye bindirilmişlerdi; bunlardan 202'si Samsun ile İstanbul arasında öldü, 528'i İstanbul’da gemiden indi, Kıbrıs'a doğru yolculuğu sürdüren I 988 kişiden 637'si daha yolculuk sırasında öldü, Kıbrıs’tan yazılmış bir diğer rapor, sözü edilen bu gemi dolusu Çerkesler'in yazgısı hakkında başka bilgiler içeriyor: "Karaya çıkanların yarıdan fazlasının öleceği belliydi, gerçekten de günlük ölümler 30 ile 50 arasında süre gitti"

Abazalar’ın Karadeniz limanlarına varışı zamanında ise, Osmanlı hükümeti daha iyi hazırlıklı idi. Süregiden parasal sıkıntılara rağmen, Osmanlılar Abazalar’’a daha özenli ilgi gösterebildiler ve onların [Abazalar’ın] arasında hastalıktan ileri gelen telefat az sayıda oldu. Sığıntıların sayısı da, daha önceki göçte görüldüğüyle karşılaştırıldığında, çok daha azdı ve bu durum hiç kuşkusuz selâmet sağlayıcı bir etki yarattı.

C. Marvin adında bir İngiliz yazarın kaleme alıp 1888 yılında Londra'da yayınladığı, "The Region of Eternal Fire" (İç Ateş Bölgesi) adlı kitabının 85-86. sayfalarında çok ilginç bir gerçeği açıklar: "1864'de doruk noktasına ulaşan sürgün sırasında Çerkesler, düşmanları olan ve onlara bunca eziyet eden Ruslara hayvan sürülerini bırakıp gitmek istemediler. Gemilerde kendilerine ancak yer bulabilen göçmenler, binlerce inek, öküz, sığır, koyun, keçi gibi değerli hayvanlarım ve hatta sevgili atlarını öldürmek zorunda kaldılar. Amaç düşmanın eline geçmemesiydi (...) Bu kadar çok hayvanın öldürülüp ölülerinin açıkta bırakılmasını düşünebiliyor musunuz? Çerkeslerin gidişinden sonraki aylarda, Çerkesya'da salgın hastalıklar kol gezmeye başladı. Dereler kan aktı, sular mikroplandı, Sıtma, tifo ve bir veba türü çevreye dehşet saçtı, Bu yüzden Ruslar planladıkları gibi oralara Kazak ve mujikleri hemen yerleştirmediler. Gelenler de öldüler. Çerkeslerin laneti tutmuştu."

"Çerkesya sahilleri olağanüstü harika yerler. Kırım'dan çok daha güzel ve vahşi bir doğal görünümü var. Bazı sahillerde dağlar hemen denizin kenarında göklere yükselir. Zengin ve tropikal sayılabilecek kadar yeşil bitki örtüsü düzlükleri ve dağ yamaçlarını kaplıyor. Havanın açık olduğu günlerde muhteşem Kafkas dağlarının gururlu zirveleri görünür. Burası dünyanın en güzel ve en verimli bölgelerinin başında gelir. Fakat ne yazık ki son 40 yıldan beri burası boş ve insandan arınmış, perişan bir durumdadır.

Tüm bu bölgenin bugünkü (1906) nüfusu 65.000 kişiyi geçmez. Bunların 25 bini Novorossiysk'de yaşar, 8 bin kişi de Sohum'da. 1864'den önce bu ülke bağımsızdı ve en az bir milyon yerli Çerkes nüfusa sahipti. Bu insanlar Rus emperyalizmine karşı koyan son halk idiler. Savaşçı, yiğit, azimli ve güzel insanlardı. Dinleri İslam olmakla beraber, aralarında eski pagan inançlara bağlı olanlar da bulunurdu. İşgalcilere karşı canla başla çarpıştılar. Sonunda üstün güçteki Rus ordusu ülkeyi işgal edince Çerkesler esaret altında yaşayamadılar ve Osmanlı topraklarına göç ettiler, daha doğrusu sürüldüler.

Bu sürgünün hikâyesi çok korkunç ve acıklıdır. Çünkü 300 bin Çerkes açlık, yokluk ve hastalıktan telef oldu. Sonunda Osmanlı'ya ulaşanlar oranın en zorlu kişileri oldular. Rusların ele geçirdikleri bu ülkeyi iskân etme gayretleri sonuçsuz kaldı. Çünkü bir anda sıtma salgını tüm sahili sardı ve burası dünyanın en sağlıksız bölgelerinden biri oldu.

Rusya ülkeyi fethetmiş fakat doğa ona bu toprakları kullanma izni vermemişti. Ülkelerinde 30 bin kadar Çerkes kalmıştı. Birkaç bin Rus mujik ve resmi memur, kıyı boyunca aralıklı yerleşim merkezleri kurdular. Bu doğa güzelliği ortasında sefil köyler oluşturdular. Çok az toprak işlendi. Bazı soylular ve Grandük tarımsal projeler gerçekleştirdiler. Bunlardan biri Novıy Afon'dur (Abhazya'da). Denizden baktığınızda Gagra yakınlarında Oldenburg prensinin yaptırdığı otel ve bahçeleri görürsünüz ve gizemli bir vadi ormanlar içinde kaybolur. Fakat içine girince anlarsınız ki sıtma, veba ve ulaşım zorluğu burada yaşamayı imkansız kılar.

Aydın O.ERKAN:Tarih Boyunca Kafkasya Sayfa:97-98 İstanbul,1999 Çiviyazıları

Page 1 of 2

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

https://t.co/z2AVKFGjVf
Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
RT @gilahsteney: Bu hikayeyi daha önce de duymuştum bir dadeden çok araştırdım doğruluğunu Şorten Askerbiy'in Kazanokue Jabağı kitabında da…
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı