I
Natların (Nart) eskiden sihirli bir altın elma ağaçları vardı. Bu altın ağaç sıradan bir ağaç değildi: Ağaç üzerinde sabahleyin açan bir çiçek, akşamleyin olgun bir elma haline gelirdi. Bu elmanın ilginç özellikleri ve sırları vardı. Elmanın bir yarısı kırmızı, bir yarısı da beyazdı.

Çocuğu olmayan bir kadın
Elmanın beyaz yarısını yediğinde
İpek gibi saçları olan
Güzel bir kız çocuğu doğururdu,
Çocuğu olmayan bir kadın
Elmanın kırmızı yarısını yediğinde
Gürbüz bir oğlan-
Bir Nart pehlivanı dünyaya getirirdi!

Ancak bir süre sonra, elma, geceleri gizlice çalınmaya başladı. Çalan da bir türlü yakalanamıyordu.
- Ah, şimdi! Ne yapmalı, diyerek Natlar sorunu, sonunda H’ase’ye (Хасэ-Meclis) götürdüler.
- Bekçi dikelim, dediler ve bekçi diktiler. Ancak bir yararı olmadı, elma her gece çalınmaya devam etti yine.
- Yüksek ve dikenli bir çitle çevirelim!- diyerek, sivri kazıklı çitlerle ağacın etrafını çevirdiler. Ancak bunun da bir yararı olmadı, elma yine çalınmaya devam etti.
- Atlı bir müfreze ile ağacı koruma altına alalım, dediler ve ağacı süvari birlikleriyle çevirdiler. Onun da bir yararı gelmedi. Hırsızın izine bile rastlanamadı!

Günler boyunca böylesine umarsızca oyalanıp durdular.

Nat Tatemko’nun iki oğlu vardı. Büyüğünün adı Pıge, küçüğünün de Pızığeş idi. İkisi de ünlüydüler; okları şaşırmaz, kılıçları da bağışlamazdı. Nöbet sırası bu iki genç kardeşe gelmişti. Ağacı beklerken, büyüğü yatıp uyudu, daha yorulmuş olmalıydı. Küçüğü ise, oku yayında, gözü elmada tetikte dururken, üç güvercin gelip ağaca kondu.
- Ihı, tamam! Ne yapsam şimdi, dedi içinden. Okunu atıp birini yaraladı.

Güvercinler kanatlanıp uçtular, elmayı da alıp beraberlerinde götürdüler.

Pızığeş, yaralı güvercinden dökülen kanı beyaz havlusuyla yerden alıp ağabeyini uyandırdı. Durumu anlattı. Hemen güvercinlerin peşine düştüler. Kandamlalarını izleyerek, H’ı Mıvt’e Denizi (Хы Мыут1; Azak Denizi) kıyısına ulaştılar. Kan izleri orada son buluyordu.
- Tamam, dedi Pızığeş. Sen ve ben aynı ana babadan olma kardeşiz. Hırsızın kim olduğunu bulmadan dönersek, hem bize, hem ana babamıza karşı ayıp olur. Bu üç güvercin bu denize daldılar. Ben de dalıp peşlerinden gideceğim. Sen beni kıyıda bekle. Bir yıl boyunca bekle. Dönmezsem, yaşamadığıma say.
- Olur, dedi ötekisi de. Git, denizin altını üstünü tara ve bul onları. Yolun açık olsun.

Nat Pızığeş denize dalıp dibe indi. Gitmeye devam etti. Sonunda bir bahçe içinde bir başına duran güzel bir beyaz sarayla karşılaştı. Bahçesine girer girmez, hepsi birbirine benzeyen yedi delikanlı koşup karşıladı kendisini.
- Hoş geldin, diyerek eve buyur edip oturttular. Kendileri, saygı gereği ayakta beklemeyi yeğlediler.

Birinin elinde leğen ile ibrik, diğerinin elinde beyaz bir havlu olan iki kız içeri girip konuğun ellerini yıkamasına yardım ettiler.

Ardından sofrayı -ane- (2) getirdiler. Sofrada, Natların altın ağacından alınan elma da vardı.
- Vay canına! Bak hele, dedi içinden Nart delikanlısı. Anlaşılan tam yerine gelmişim!

Yedirdiler, içirdiler, oturup sohbet ettiler. Ardından:
- Biz Deniz Tanrıçası Psıtha-guaşe’nin çocuklarıyız. Üç erkek, üç de kız kardeşiz, dediler Nart gencine. Saklayacak durum yok, senin gördüklerin iki kız kardeşimiz, üçüncüsü gelemeyecek durumda, dediler Nart’a.
- Nedir sorunu, elimden bir şey gelir mi acaba, dedi Nat Pızığeş de.
- Söylememiz uygun düşmüyor ama durumu senden gizlemenin de artık bir anlamı kalmadı, dediler Psıtha guaşenin oğulları…
- Söyleyin öyleyse, dedi konuk da.
- Üç kız kardeş eş bulmak için güvercin görünümüne bürünüp Nart Ülkesine uçmaya, Nartların altın ağacındaki günlük elmayı getirmeye başlamışlardı. Şimdiye değin bir sorunla karşılaşmamışlardı. Bu son uçuşta en küçük kız kardeşimiz “Mığezeş guaşe” vuruldu, şimdi kanlar içinde ölüm döşeğinde yatıyor, dediler.
- Peki, yok mu bir çaresi bunun, dedi Nart da.
- Çaresi yok, ilacı Natya’da (Nartlar ülkesinde) dökülen kanında, dediler.
- Öyleyse, o kandan var bende, dedi Nart.

Elini cebine atıp güvercinin kan damlaları bulunan beyaz havlusunu çıkardı, ıslatıp kızın yarasına bastırır bastırmaz, güzel Mığezeş guaşe eski sağlığına yeniden kavuşuverdi.

Psıtha guaşenin oğulları çok sevindiler:
- Denizin üstü de dibi de bir senin için. Senin gibisini görmedik şimdiye değin, dediler. Bu üç kız kardeşimize bir bak da beğendiğin çıkarsa verelim sana, dediler.
- Öyleyse, dedi Nart. Bana vereceğiniz iyileştirdiğim kız olsun.
- İyileştirdiğin kız Mığezeş, öyle olsun, diyerek kızların en küçüğü Mığezeş’i Pızığeş’e verdiler.

Böylece yeryüzünde yaşayan Nart delikanlısı ile deniz dibinde yaşayan kız evlenip bir yuva kurdular.

Nat Pızığeş’i uzun bir süre ağırladılar, yedirip içirdiler. Ardından da Mığezeş guaşe ile birlikte yolcu ettiler.

Nat Pızığeş’i bir yıldır bekleyen Pıge, kardeşinin döndüğünü görünce, çok sevindi: “Hele bir sağ döndüysen bu bize yeter!” dedi ve üçü birlikte evlerine döndüler. Yedi gün yedi gece boyunca Nartlar yediler, içtiler, dans ettiler, düğün evinin bahçesini şenlendirdiler, ellerinden gelen hiçbir şeyi esirgemediler.

Yeni çift, mutlu bir yaşama kavuştu. Mığezeş’in ikiz oğlu oldu, ikizlerden birine “Verzemeg” (Орзэмэдж), diğerine de “Yımıs” (Имыс) adı verildi. Daha sonraları Mığezeş oğlu Verzemeg ile Yımıs, Natya’da ünlenen birer er kişi oldular.


II.

Nartların elma ağacının ilginç özellik ve sırları vardı. Ağacın tepesinde, günlük elmalardan ayrı olarak, yılda bir kez, tek bir elma yetişirdi. Bu elma görüntü ve irilik yönünden çift renkli günlük elmalardan farklıydı, daha iri, daha sert ve daha gösterişli olurdu.

Setenay guaşe, elma ağacının bu özelliklerini öğrenmişti. İlk kırağı düşüp ağacın yaprakları dökülmeye başladığında, elmayı ağaçtan alır, sandığına koyup saklar, bekletirdi. İnsan olmadık durumlarla da karşılaşabilir, iyi ya da kötü günü olabilir. Elmayı böylesine durumlar için saklardı.

Bu elmadan yiyen kişi temiz kalpli, acıma duygusu gelişmiş, zinde ve gençleşmiş biri olurdu. İnsanın ömründen yitirdiğini, bu elma, o kişiye geri getirirdi.

Setenay guaşenin yaşlandığını, güçten düşüp kocadığını ya da yüzünün kırıştığını gören ya da duyan olmuş muydu ki hiç? Olmamıştı, çünkü o hep genç kalırdı!

Setenay guaşe elmanın kaymak gibi yumuşak iç kısmını yüzüne sürer, bembeyaz, iç açıcı ve çekici bir görünüm elde ederdi. Elmanın kabuğunu kaynatıp suyunu kime içirirse, o kişi neşeli, doğru kalpli ve merhametli biri oluverirdi.

Çok geçmeden, Natların bu sırrını Yemınej (4) de öğrendi. Sınamak için, kör ve topal biri kılığına bürünüp Setenay guaşenin yanına vardı.

- Setenay, dedi.
- Ne var?
- Ayaklarım artık beni kaldırmıyor, gözlerim de iyi görmüyor, unutkan olmaya, bunamaya başladım, moralim çok bozuk, artık günlerim sayılı. Ne olur yardım et, dedi Yemınej. Büyük elmanızın şifa verici olduğunu biliyorum, yardım et bana!
- Benim elmamın sana bir yararı olmaz, diye yanıtladı Setenay guaşe onu. Sen çok kötü birisin, kötülüğün sınırsız. Sana yardımcı olamam.

“Bana bir yararı yoksa başkalarına da olmasın!” diyerek Yemınej, bir gece, gizlice Natların altın elma ağacını dibinden kesti. Eğer Natlar, bu ağacı koruyabilmiş olsalardı, günümüze değin, ihtiyarlamadan sağlık ve mutluluk içinde yaşıyor olacaklardı!

DİPNOTLAR:
1) “Bu öyküyü 50 yıl kadar önce, çocukluğum sırasında konuk odasında dinlemiştim” diyor ünlü öykü anlatıcısı İbrahim Huşt. Nartın adını Adige toplulukları farklı söylüyorlar; bir bölümü “Verzemedj”, ”Verzemeg” diyor, bazıları da “Verzemes”, ”Vazırmes” diyorlar. Nart terimi de bazen “nat”, bazen de “nart” olarak söyleniyor. -A.H.
2) Ane; üç ayaklı ve seyyar Adige yemek masası (sofra). -HCY
3) Yemınej-Nartlara düşman kötü bir dev, mitolojide kötülük simgesi bir yaratık. -HCY.

Not: Bu Shapsugh teksti 1881’de Adigey’in Afıpsıp köyünde doğan usta şarkıcı İbrahim Huşt tarafından, 20 Eylül 1959’da Asker Hadağal’a yazdırıldı. İbrahim Huşt Arapça okuma yazma bilirdi, kendi düzenlediği özel bir Adige alfabesi ile bir çok öyküyü yazıya geçirdi ve derlemeler yaptı.

İbrahim Huşt

Çeviri: HAPİ Cevdet Yıldız

Seteney Guaşe

Aralık 08, 2018

Kuzey Kafkasya Halk Destanlarının sembolü olmuştur Seteney Guaşe. Güzeldir, bilgedir, Nart kurultaylarında çözümlenemeyen toplumsal sorunlar O'nun dudakları arasından çıkan sihirli bir kaç söz ile hallolur.

Yarı tanrıça - yarı insan bir özelliği vardır. Grek mitolojisinde de rastlarız bu tür kahramanlara, örneğin, Achilleus, Hector, Agamemnon, Paris yarı tanrı - yarı insan kahramanlardır. Ne var ki Grek mitolojisinde kadın kahramanların çoğu salt tanrıça niteliği gösterir. Athena, Hera Aphrodite, Artemis bu tür tanrıçalardır. Seteney Guaşe ise Kuzey Kafkasya mitolojisinde tektir. Saydıpımız Grek tanrıçalarının kimi özelliklerini tek kişilikte birleştirmektedir. Güzelliği ile Aphrodite, cesur ve bilge oluşu ile Athena ve Hera'dır. Biraz da Artemis'tir Kuzey Kafkasya Mitolojisinde Seteney...

Demirci Tlepş ile olan ilişkisi, aphrodite ile ateş ve demirciler tanrısı topal ve çirkin Hephaistos arasındaki bağa benzer. Seteney'in çok yönlü işlevlerine kıyasla Grek tanrıçalarının işlevleri tek yönlüdür. Seteney'in farklı özellikleri Grek Mitolojisinde ayrı bir tanrıça ile simgelenmiştir.

Seteney için bilgedir demiştik, Büyük Nart Kurultaylarının çözemediği toplumsal sorunları çözer demiştik. Bu özelliği ile batılı araştırmacıları ve Kafkasologları yanlış yanılgılara itmiştir Seteney... Bu bilim adamları nart topluluğunu, dolayısıyla Kuzey Kafkasya boylarının anaerkil (Matriarkal) bir yapıya sahip oldukları kanısına varmışlardır. Anaerkil savına dayanak olarak da Sosrıkua'nın "Seteney oğlu Sosrıkua" (Seteneyko Sosrıkua) olarak tanımlanmasını göstermişlerdir. Oysa bu durum Seteney'in güçlü kişiliği nedeniyle yalnız Sosrıkua için geçerlidir. Sosrıkua dışında annesinin adı ile anılan Nart kahramanı yoktur. sosrıkua ve Seteney'in Kuzey Kafkasya Mitolojisindeki etkinlikleri Kuzey Kafkasya boylarının geçmişte salt anaerkil bir yapıya sahip olduklarını kanıtlamaya yetmez. Her toplumda olduğu gibi belli bir zaman kesiminde anaerkil bir düzene rastlanabilir. ancak Seteney Guaşe ile ilgili textlerin yoğun bir biçimde söylendiği çağlarda Kuzey Kafkas boylarının anaerkil süreyi tamamlayıp tamamlamadıklarını gösterir kesin deliller henüz saptanamaıştır.

Kuzey Kafkasya toplumlarının Abazin-Abhaz-Adiğr gruplarında bu kahramanı Seteney ismi ile yaşıya gelmiştir. Osetin-Karaçay-Balkar dillerinde Şatana veya Satana şeklinde değişikliklere uğramıştır.

Seteney ismi günümüz Kafkas dillerinde çiçeklerin en güzeli olan "Gül" anlamında kullanılmaktadır. Dolayısı ile kadın güzelliği ve erdemin sembolü olan bu destan kahramanının güzelliği, çiçeklerin en güzeli olan "gül-rosa" ile eş anlamlı tutulmuştur. Seteney sözcüğünün ayrışımından gülden başka anlamlar da çıkabilmektedir. Şöyle ki;

Adiğe şive grubunda "SE" sözcüğü bıçak, kılınç anlamında kullanılmaktadır. "TIN" veya "TEN" sözcüğü vermek veya lutufta bulunmak anlamındadır. "SETIN" bıçak vermek sözcüğü, belki de kahramanımızın isminin kökü olmuştur. Çoğu araştırmacılar bu açıklamada birleşmektedirler. Orta ve yeni çağlarda silahşör ve şövalyelerin ödüllendirilişi, onlara soylu ünvanlar verilişi, kılınçla (hükümdarca, özelliklede kadın hükümdarlarca) kutsanmalarından sonra olurdu. Batıda olduğu kadar Türk-İslam geleneklerinde de bu özellikler son yıllara kadar yaşamıştır (Kılıç kuşanma törenleri gibi). Bu uluslararası gelenekle Seteney'in güçlü kişiliği birleştiğinde sözcüğün kökenine, doğuşuna yaklaşabiliriz. Bu topluma düşünce ve davranışları ile yön verebilen, Nart kahramanlarına önderlik eden kadın kahramanın onlara silah vermesi, toplum için yöneticilik ve ünvanlar dağıtması olağandır. Böyle bir araştırma ile gerçeğe yaklaşmakta birçok bilim adamı birleşmektedir.

Geriye aydınlatılması gereken bir husus kalmaktadır: gül ile Seteney arasındaki ilişki, Kuzey Kafkasyalılar güzellikte ve bilgelikte eşi bulunmayan bu kahraman ile çiçeklerin en göz alıcısı olan, bir tanrıçaya yakışan "GÜL"ü şekilde ve anlamda birleştirmiştir.

Gül ile Seteney isminin arasındaki ilişki bir rastlantı sonucu, Arapgir ilçesinde yaşayan Hımsat adlı bir Kabardey nineden derlediğimiz bir küçük text ile aydınlanmış olmaktadır. Bu texti burada kısaltarak vermekteyiz:

"Seteney bir gün evinin bahçesinde oturmuş sırma işlerken, uzakta dağ yamacında, oğlu genç sosrıkua'nın devlerle kavgaya tutuştuğunu, devlerin onu öldürmek için, dizlerinden yaralamaya çalıştıklarını, bunun içinde dağdan Sosrıkua'nın üzerine demir tekerler yuvarladıklarını görür. Oğlunun ölüm ile karşı karşıya olduğunu anlar, gergefindeki sırma işlemesini bir tarafa fırlatarak oğlunu kurtarmaya koşar. Bahçe çitinden atlarken ayağına beyaz güllerin dikeni batar, ayağından damlayan kanlarla bir anda bütün beyaz güller kırmızıya dönüşür. O günden bu yana Kuzey Kafkasyalılar kırmızı gül anlamına gelen Seteney ismini kız çocuklarına ad olarak seçerler."

Bu küçük text, Kuzey Kafkasya Mitolojisinde karanlık kalan bir kavramı az da olsa aydınlatması bakımından önemlidir. Çünkü Hadağtle asker'in "Nartlar"ında, ne Dumesil'in "Mythe et Epopee" adlı yapıtında, nede son ıolarak 1975 yılında yayınlanan Meremkuıl Vladimir'in "Nartı Abazinsky Narodny Epos" adlı yapıtında bu konu bu denli aydınlığa kavuşturulamamıştır. Bu kısa öykü öteden beri savunulan Kuzey Kafkasya ve Grek mitolojilerinin arasındaki benzerlik ve Grek mitolojisinin Kafkasya mitolojisinden etkilenmiş olduğu savlarınıda desteklemektedir. Tanrıça Aphrodite ile Seteney'in benzeşimi bu sav'ın bir bölümüdür. Grek mitolojisine göre: "Kıskançlık yüzünden diğer tanrılar yakışıklı Adonis'in üzerine bir yaban domuzu salarlar. Sevgilisinin yardımına koşan Aphrodite'nin ayağına beyaz gülün dikeni batar. Yaradan akan bir damla kan Tanrıçanın çiçeği olan beyaz gülleri kırmızıya boyar." Ancak bu destan textinin Kuzey Kafkasya'dan Antik Grek'e geçtiğini ısrarla savunmaktayız. Zira Antik Yunan dilinde "Aphrodite" sözcüğü ile "gül" sözcüğü arasından etimolojik veya öyküsel hiçbir ilişki bulunmamaktadır. Oysa Çerkes dillerinde gülün karşılığı hala Seteney olarak yaşamaktadır.

Nartların en yaşlısı Wezırmes'ten kendi oğlu genç Sosrıkua'ya kadar herkesin akıl hocasıdır Seteney. Savaş ve barışa karar vermek, hasat için yeni usuller bulmak, onun görevlerindendir. Hastalık, kıtlık, deprem gibi doğal afetlerde toplumun son danışma mercii Seteney Guaşe'dir. Adiyukh, Yemğazei Gıaşe, Psıtha Guaşe gibi kadın kahramanlar salt güzellikte kadın olarak ün salmışlardır. Seteney Guaşe ise tek başına bir karr ve yargı mercii gibi Nart halkını etkilemektedir.

Doğan çocukalrın isim annesidir. Adını verdiği her çocuğun kulağına üflemek onun toplumsal görevlerindendir. Kulağına üflemediği çocuk geri zekalı olmağa mahkumdur. Bu konuda o denli bencilce davranırki, işine burnunu sokan Nart Tlepş ile çatışmaktan ve onu kırmaktan bile çekinmez.

Seteney bütün bu özellikleri ile Kuzey Kafkasya sanatında, toplumun isminde, zevkinde ve düşüncesinde destan çağından bugüne dek yaşamaktadır. Her çağda güzelliğin, bilgeliğin, aklın, sağduyunun, erdemin sembolü olagelmiştir.

Yismeyl Özdemir ÖZBAY - Mitoloji ve Nartlar' kitabından alıntıdır.

Nart Mığezeş guaşenin üç oğlu vardı: Verzemes, Yımıs ve Pşımaruk (Пщымарыку). Ayrıca üç de kızı vardı.

Mığezeş ölürken oğullarına vasiyette bulundu: “Çocuklar, dedi. Kızları birer iyi kişiyle evlendireceksiniz.

Ölümümün üzerinden yedi ay kadar bir süre geçtikten sonra, bir gece yarısı atlının biri gelecek ve “Hazır mısınız?” diye seslenecek, ona en büyük kızı veriniz. Üç ay geçtikten sonra, bir gece yarısı daha başka biri gelecek, ona da ortanca kızı veriniz. En küçüğünü de gece yarısı en son gelene verirsiniz. “Kimsiniz, kimlerdensiniz?” gibi şeyler sormayınız. Ahırda üç at duruyor, dedi. Bu üç atı ve hayvanları alınız, birbirinize değer veriniz. Birbirinizden ayrılıp ayrı yuva kurmanız gerektiğinde, malları söyleyin de sizin adınıza Nart Khasesi (2) bölüştürsün. Ben bölüştürmem. Çünkü “ona daha çok”, “bana daha az verdiniz” der, bana içlenirsiniz.

Yedi ay sonra, Mığezeş guaşenin dediği gibi, gece yarısı bir atlı çıka geldi. “Jov” (Hu), diye bağırınca Verzemes dışarı çıktı.

Verzemes gelen atlıyla konuşup içeri döndü. Ağabeyinin yanına varıp durumu anlattı:
- Durum bu, ne düşünüyorsunuz, dedi.
- Neyin nesi olduğunu bilmediğim birine kız kardeşimi veremem, git yat, dedi ağabeyi.

Ancak; Verzemez, yine de kız kardeşinin yanına varıp durumu anlattı, “bu gelen kişiye varmak istiyor musun” diye sordu.
- İstiyorum. Çok öncesinden kararlaştırılmış bir söz bu, dedi kız.
- Öyleyse hazırlan, dedi ve kızı gelen atlıya verdi Verzemes.

Üç ay sonra ortancayı, ardından da en küçüğünü, ağabeylerine bile danışmadan gelenlere verdi.

Ağabeyleri, “Kızları ne yaptın” diye Veremes’e sordular. Verzemes de, “evlendiler, kendi istekleriyle gittiler”, dedi.
- Hayır, sen verdin onları, diyerek kızdılar Verzemes’e.
- Konuk geldiğinde kızların yaptığı işleri ceza olarak artık sen yapacaksın, diyerek bu yükü Verzemes’in sırtına yüklediler.

Ev işlerini bir süreliğine yüklendi ama artık dayanamaz hale gelince, arkadaşlarının yardımıyla büyük ağabeyini evlendirdi.

Bir süre sonra ortanca ağabeyi de evlendi. Ağabeyleri Vezemes’i de evlendirmeyi düşündüler ama Verzemes:
- Ben kendi istediğim biriyle, sadece Nart Setenay’ın kız kardeşi Psetın guaşe (3) ile evlenirim. Bütün bir Nart ülkesinde evlenmek istediğim başka biri yok, dedi.

Kardeşleri çıkıştılar:
- Çok zor, olanaksız bir şey bu, diyerek.
- Ona ilişkin çok şey duyduk, kız çok uzak, ulaşması olanaksız bir yerde, olmaz bu iş, gidemezsin, dediler.
- Giderim, dedi Verzemes de.

Üç at içinden Verzemes’in payına yeşil at düşmüştü.

Verzemes, yola düşmeden önce yengelerine dönüp son arzusunu söyledi:
- Sağ kalırsam dönerim, dönemezsem cesedimi getirmelerini ayarlarım, cesedim gelmeden yasımı tutmayın.

Yola koyuldu, az gitti, uz gitti, sonunda köyün birine ulaştı. Bir koyun çobanı ile karşılaştı:
- Bereketli ola çoban, dedi.
- Sağol, buyur!
- Sen de sağol, köyde kime konuk olabileceğimi soracaktım, diye sordu.
-Öyleyse oraya konuk ol, diye bir bahçeyi gösterdi ve yaşlı birine danışman gerekirse çekinmeden bana danışabilirsin, dedi.

Doğruca gösterilen bahçeye girdi. Konuğu hemen haç’eş’e (konukevine) alıp evin hanımını haberdar ettiler:
- Konuğumuz var, hemen bir şeyler hazırlamak gerekir, dediler.

Evin hanımı su almaya bahçeye çıktığında kardeşinin yeşil atını görüp tanıdı. Kadın Verzemeg’in kız kardeşiydi. Haçeş’e girer girmez kardeşini tanıdı.
- Olmadı, Verzemeg, sen konuk olamazsın, hadi gidelim, diyerek asıl eve götürdü, ellerini yıkatıp birlikte yemek yediler.

Verzemeg kız kardeşine, eşin bahçede şu gördüklerimden biri mi, diye sordu.
- Değil, Psetın guaşenin ‘heğaşö’suna (хэгъашъо/şölenine) gitti, dönmesi an meselesi, diyecekti ki, adam da dönüverdi.

Atını ahıra götürdüğünde, kendi atının yerinde başka bir atın bağlandığını görmüştü. Konukevine vardığında,
- Konuk burada değil. Guaşe (evin hanımı) gelip “sen konuk değilsin” diye alıp götürdü, dediler odadakiler.
- Ooo, demek ki ağır bir misafir gelmiş olmalı, diyerek eve gitti.

İçeri girdiğinde Verzemes’in katlanmış yatağın üzerinde oturduğunu gördü, selamlayıp yanına ilişti. Kocasının dalgın halini gören karısı sordu:
- Bu oturanı tanımadın mı?
- Tanıdım, kardeşin.
- İşte beni sana veren en küçük ağabeyim bu, dedi.

Yine de kocasının dalgınlığının sürmesi üzerine yeniden sordu:
- Niye neşesizsin böyle? Beni geri götürmeye ya da bir şey istemeye mi geldi sanıyorsun, dedi.
- Hayır, beni düşündüren şey başka, üçümüz arasında bir sorun olabilir mi, götüreyim derse götürür, hayvan derse, veririm. Benim düşündüğüm şey, başka şey, deyip anlatmaya başladı.
- Düşündüğüm şey, katıldığımız gegu (4) (джэгу) süresince, kardeşimle beni şenliği yönetmekle görevlendirdiler. Evvelki gün şenliği tamamladık ama işin gereği diyerek hemen dönmedik, iki gün daha orada kaldık. İşimizi tamamlayıp dönüş yoluna koyulduk. Dönerken bir orman kıyısında bir kızın feryat ettiğini duyduk. Birbirimizden ayrılıp beklemeye başladık ama kızı götüren kişi ağzımızı açmamıza fırsat bile tanımadı! Çarpıp hızla yanımızdan geçip gitti. Altında Jak adlı yetişmesi olanaksız bir at var. Ne yapabiliriz, diye düşünüp duruyordum, dedi ev sahibi.
- Psetın guaşeyi kaçırıp götürdüyse, ben de onun için gelmiştim zaten, gider ölü ya da diri bulur getiririm, dedi Verzemes.

Verzemeg’i durduramadılar. Gece yarısı demeyip koyuldu yola. Dümdüz bir yol tutturmuş gidiyordu. Sonunda, bir köy kıyısında, bir koyun çobanı ile karşılaştı.
- Buyur, dedi çoban.
- Sağol, buyuracak zamanım yok, işim acele. Kime konuk olmam uygun olur, diye sorunca; ihtiyar, bir bahçeyi gösterdi.
- Bir sorunla karşılaşırsan beni geçip gitme, dedi çoban.

Bahçeye girer girmez Nart Verzemes’i karşıladılar ve buyur ettiler.

Evin sahibesi bahçeye çıktığında yeşil atı tanıdı. Doğruca konukevine gidip Verzemeg’i aldı: “Konuk değilsin ki sen!” diyerek.

Bir süre sonra kocası da dönüp yanlarına geldi. Oturdu ama neşesiz, kara kara düşünüp duruyordu. Karısı sordu:
- Nedir seni böyle düşündüren şey, diye.
- Düşündüğüm şey, ormandan geçerken Arhon Arhonıj’ın (6),Psetın guaşeyi feryat içinde götürmekte olduğunu gördük. Ancak bir şey yapamadık, yaralanan ve ölenlerimiz oldu. Yine de sıyrılıp gitti aramızdan.
- Ben de Psetın guaşeyi arıyordum, ya kendisini ya da ölüsünü getiririm, deyip atına atlayıp yola koyuldu.

Sonunda, yine bir köy yakınında bir koyun çobanı ile karşılaştı. Çoban Adige geleneğine uygun olarak, “Buyur” diyor ama yaşlı biri olduğundan ona değil, daha uygun birine konuk olmak istiyor ve çobandan uygun bir ev soruyor. Verzemes, çobanın söylediği evin bahçesine giriyor. Atını bağlama yerine bağlayıp konuk evine giriyor. Kız kardeşi atı tanıyıp Verzemes’i alıp büyük eve götürüyor. Verzemes kız kardeşine soruyor:
- Ev sahibi evde değil mi?
- Hayvanlarını görmeye gitti, dönmesi yakındır. Derken hane sahibi de geldi. O da oturup düşünmeye başladı.
- Beni sana veren burada, sen dalmış gitmişsin.
- Yoo, buraya gelirken Psetın’ın evindeki ‘gegu’dan dönenlerle karşılaştım, onların söylediklerini düşünüyordum.
- Ben de onu arıyordum, hemen gitmeliyim, dedi Verzemes.
- Olmaz, gitmemelisin, onu alt etmek olanaksız, karısı olsun diye kaçırmadı onu, kendisiyle boy ölçüşecek bir Nart yiğidi olup olmadığını sınamak için yaptı bunu, dedi öteki.

Delikanlıyı durduramayınca:
- Atın bu iş için yetersiz,-deyip kendi atını verdi. Bir ırmakla karşılaşacaksın, ırmağı atla geçemezsin, denemeye kalkışma, ırmak boyunca ilerlersen bir kayıkçıyla karşılaşacaksın, onun yardımıyla ırmağı geçmeye bak, dedi.

Verzemes söylenen ırmağa ulaştı, ırmak boyunda ilerlerken yaşlı biri ile karşılaştı.
- Nereye gidiyorsun, evlat, karşı yakada tehlikeli biri var, kuş bile uçurtmuyor, her gideni acımadan öldürüyor. Sen de canından olmayasın.
- Hayır, beni kimse öldüremez. Nasıl suyu geçebilirim, onu söyle sen bana, dedi. İhtiyar çocuğu ırmaktan geçirip şunları söyledi:
- Öğle vakti ormanda saklan. Gece yola koyul, sabaha karşı gidip onu görünmeden görmeye çalış, önce seni görecek olursa, seni asla sağ bırakmaz, çok dikkatli ol.

Verzemes gece boyunca ilerleyip sabahleyin devin sarayına ulaştı. Psetın guaşenin ağlama sesini duyunca, kıza seslendi:
- Gel buraya, çite yaklaş, dedi.

Psetın guaşe çite yaklaştı:
- Girmeyecek misin bahçeye?

Psetın bahçe kapısını açıp kendisini bahçeye aldı.
- Psetın, buraya seni geri götürmeye geldim.
- Olmaz, başına iş açarsın, beni de yakarsın. Kendisi uyanmasa da atı Jak bizi duyarsa çiğneyip geçer. Kendisi öğleye kadar uyur.
- Öyleyse gidelim, öğleye kadar hayli yol alırız, deyip kızı atına alıp yola koyuldu. Sonunda kıyıdaki yaşlının yanına vardılar.
- Büyük bir tehlike içindesiniz, sizin bir haftada aldığınız mesafeyi onun atı bir günde alır, yetişir yetişmez seni öldürür, bu nedenle açıktan değil, orman kıyısından ilerle.

Olanca hızıyla giderlerken geriye bir baktıklarında bir atlının hızla peşlerinden gelmekte olduğunu gördüler.
- Bak, geliyor, ne yapacağımızı bir kararlaştıralım, diye aralarında konuştular.
- Açık yerlerden, düzlüklerden ilerlersek, at ya da koyun çobanları bizi görürler, bizi ele vermezlerse canlarından olurlar. Bu nedenle orman kıyısını izlememiz yerinde olur, ben yola devam edeyim, sen de ormanda gizlen. Ben ölsem bile, sen kurtul, elimden geldiğince katlanmaya çalışırım.

Dev Psetın-guaşeye yetişip sordu:
- Sen ve ben yedi yıl birlikte olmayı kararlaştırmıştık, peşinden bir Nart gelmediği takdirde seni bırakacağımı söylemiştim, böyle kararlaştırmamış mıydık, kiminle yola çıktın böyle, nerede o?
- Seni nasıl uyandıracağımı bilemeden, bu atlı beni çağırdığından yola çıkmıştım.
- Nerede o atlı?
- Burada.

Atlı ortaya çıkınca sordu:
- Nerelisin, ne istiyorsun?
- Ben Psetın guaşeyi götürmeye geldim, bırakırsan alıp götüreceğim, bırakmazsan seni öldürmek pahasına da olsa yine götüreceğim, dedi. Dev uzanıp delikanlıyı kaptı ve ormana doğru fırlattı.
- Gel buraya, deyip kızı da alıp gitti.
- Bundan sonra böyle bir şey yapma, yedi yıl geçtikten sonra ben seni kendi elimle evine bırakacağım, diye kızı uyardı.

Verzemes’in atı, bağlandığı yerden kurtulup köye döndü.

Durumu gören kız kardeşi ile eniştesi, “öldürülmüştür” kaygısıyla kendisini aramaya çıkmışlardı. Ormana vardıklarında Verzemes’in yamçısını buldular. “Uzakta olmamalı”, diye ararken, delikanlıyı bitkin bir halde bulup evlerine geri götürdüler.

Çocuğu tedavi edip kısa sürede iyileştirdiler. Tamamen iyileştiğinde: “Yine gideceğim”, diye tutturdu Verzemeg. Atına atlayıp kayıkçı ihtiyarın yanına vardı.
- Baba, yine gideceğim, peşimden yetişip kızı götürdü, bir yolu varsa söyle bana, tanıyorsun sen onu.
- Kendine güveniyorsan söyleyeyim: “Devin atı Jak’ı doğuran kısrağı bulur, ondan bir tay edinirsen kızı kurtarabilirsin. Bunu Psetın’e söyle, sorup kısrağı devden öğrensin ve sana söylesin. Devi ancak o konuşturabilir.

Delikanlı doğruca kızın yanına vardı. Kız telaşlandı:
- Ne diye vazgeçmiyorsun bu işten, ne yapmayı düşünüyorsun?
- Geliş nedenim farklı, Jak’ı doğuran kısrağı bulmak istiyorum, bunu ona söyletmelisin. Bu kısrağı bulursam, ancak o zaman seni götürebilirim, dedi çocuk.
- Sen ormanda saklan, gölgeni bile gösterme, söyletebilirsem söyletirim.

Arhon Arhonıj uyanıp bahçeye çıktı, demirleri düzeltti, bazılarını fırlatıp attı, ardından da kızın odasına girdi.
- Nedir bu süsler böyle?
- Bunlar saygınlamak için, bunlar Jak’ı doğuran kısrak için, nasıl bir kısrak ki bu?

Dev kuşkulandı ama kız üsteledi, sonunda devi konuşturmayı başardı: Jak’ı doğuran, H’ı T’uale (Хы Т1уалэ/Kerç Boğazı) yöresinde bir adada yaşayan, Kuheren (Кухъэрен) sahibi vıdı (cadı) bir kadına ait bir kısrak. Kız bunları hemen Verzemes’e bildirdi.
- Umudunu yitirme, sağ kalırsam dönerim, varsa böyle bir kısrak, bulurum, diyerek kıza veda etti.

(İhtiyar kayıkçıyı gördü. Ondan yolda karşılaşacağı zor durumdaki bütün hayvanlara ayırımsız yardım etmesi gerektiğini öğrendi. -H.C.Y.)

Yola devam ederken, bir çayırlığa ulaştı. Yol boyundaki bir ağacın dibine oturup biraz dinleneyim derken, yanına çok zor durumda olan küçük bir şahincik kondu.
- Çok zor durumda olmalı bu kuş, yardım etmeliyim, diyerek kuşu eline aldı.
- Beni böyle kurtaramazsın, dedi şahincik. Bunun üzerine onu koynuna koyup sakladı. Büyük bir kartal kuşu arıyordu, bakındı, bakındı ama bulamadı. Kartal gittikten sonra kuşu saldı, kuş:
- Sana şimdi yardım edecek durumda değilim ama zor duruma düşersen beni anımsa, diyerek uçup gitti.

Yola koyulup giderken çukura düşmüş bir kurt ile karşılaştı.
- Kement atıp seni çıkarayım, deyince, “Hayır öyle olmaz, sen de çukura düşersin, şu ileride bir koyun çobanı var, ondan bir koyun al, kesip azar azar bana yedir, sonra da bana yardım edersin, ancak o şekilde çıkartabilirsin beni bu çukurdan, dedi. Vezırmes çobanın yanına gidip bir koyun istedi, “Buyurursan sana koyun da keser ağırlarım” diyerek bir koyun verdi çoban. Koyunu getirip kesti, ardından azar azar kurda atıp yedirdi.

- Şimdi kemendinle beni çıkarabilirsin ama önce kemendini bir ağaca bağla, sonra da bana yardım et, dedi kurt.

Kurdun dediğini yaptı ve onu çukurdan çıkardı.
- Ne o kurt, doymadın mı? Öyleyse al, diyerek koyunun ciğerlerini de kurda yedirdi.
- Koyunların peşindeyken sürünün köpekleri beni kovalamaya başladılar, ben de kaçayım derken bu çukura düştüm. Zor duruma düşersen sen de beni anımsa, deyip uzaklaştı kurt.

Yola devam ederken deniz kıyısında bir balığın karaya düştüğünü, umutsuzca çırpındığını ama suya dönemediğini gördü. “Buna da yardım etmeliyim”, diyerek balığı aldı, temizleyip doyurdu, ardından da suya bıraktı.
- Zor bir duruma düşersen, beni anımsa, sana yardımcı olmaya çalışırım, dedi balık.

Yine yola devam ederken büyük bir ormana daldı. Ormanda yol alırken, yüksek bir ağacın tepesindeki yuvadan cikcikleyen yavru kuş sesleri duydu.

Yaşlı adam, “zor duruma düşenleri geçip gitme” demişti ya. O da atının bağlayıp ağaca tırmandı. Yuvada iki yavrunun bulunduğunu, bir yılanın da yuvaya doğru tırmanmakta olduğunu gördü. Yılanı öldürdü. Yavrular kurtulduklarına çok sevindiler ama yılanın kötü kokusundan delikanlı fenalaşıp bayıldı. Anne kartal ağacın dibinde baygın yatan delikanlıyı gördü.

Vuv, “insan kokusu alıyorum” diye saldırıya hazırlanan anne kartalı, yavruları hemen uyardılar: Bizi o kurtardı, yılanı da o öldürdü, dediler. Bunun üzerine anne kartal su getirip delikanlıyı kendine getirdi.
- Nedir sorunun, diye sordu delikanlıya anne kartal.
- Buralarda yaşayan bir neğuç’ıtse (5) kadına ait bir at sürüsü olmalı, onu bulmak istiyorum.
- Olmaz, çok tehlikeli, oraya gidemezsin, yoksa canından olursun, dedi kartal.
- Ölecek olsam da gitmeliyim.
- Öyleyse, seni ve atını oraya götürür, bırakırım. Benim görünmem olmaz. Şimdi yavrularıma bu gece yetecek kadar yiyecek getireyim, sonra gideriz.

Ardından kartal Vezırmes ile atını sırtına aldı, söylenen yere uçtu, vıdı (7) kadının evini gösterdi.
- Bahçesine ulu orta girmen olmaz, gece boyunca bahçeye girebileceğin gibi bir yer kazı, ardından sabahleyin içeri gir. Vıdı, her sabah, bahçeye çıkıp etrafı bir gözden geçirir, sonra da oturur. Sen de gizlice arkasından yanaşıp memesini ağzına al, deyip gitti kartal.

Delikanlı gece boyunca, sessizce bahçeye açılan bir tünel kazıdı. Vıdı kadın sabahleyin dışarı çıktı, bahçeyi gözden geçirdi, ardından da bir yere oturdu.Delikanlı da sessizce arkadan yanaşıp büyücü kadının memesini ağzına aldı. Vıdı gözünü kulağını yolmaya, üstünü başını dövmeye başladı.
- Niye dövünüyorsun böyle annemiz, diye sordu delikanlı.
- Görülmüş, duyulmuş şey değil bu başıma gelen, onun için dövünüyorum, dedi kadın. Peki, ne istiyorsun, onu söyle sen?
- Beni at çobanın olarak almanı istiyorum.
- Olmaz, sen o işi beceremezsin, bir yıl konuğum ol, olup biteni gör, bu işin olmayacağını anlarsın.

Delikanlı diretti.
- Israr ediyorsun, peki öyle olsun ama sürüye zarar verdirirsen canından olursun, bunu da böyle bil, dedi vıdı kadın. Kuheren’e (uçan tekne) binip ormana gittiler, delikanlının atını da beraberlerinde sürünün olduğu yere götürdüler.

Neğuç’ıtse atları delikanlıya gösterdi, ardından dönüp gitti. Delikanlı gece yarısına kadar atların arasında dolaşıp durdu. Gece yarısına doğru atlar uyumak için yere yattılar, delikanlı da şöylesine bir kestireyim derken dalıp gitti. Gözlerini açtığında, atlar ortalıktan yok olmuşlardı. Oraya buraya koşuşturdu ama boşuna, bulamadı onları. Kıyıda yürürken bir balık başını çıkarıp sordu:
- Delikanlı, nedir bu telaşın, diyerek.
- Atları bulamıyorum.
- Peki, bekle biraz, ben bulurum onları. Çok geçmeden balık atları geri getirdi. Ardından “benden bu kadarı”, diyerek suya dalıp gitti.

Sabahleyin, “atları kaçırdığından emin” vıdı kadın çıka geldi.
- Atları kaçırdın mı?
- Hayır, buradalar.
- Öyleyse ilk aferini hak ettin. Atını bağla, otlasın, sen de atla bakalım, diyerek delikanlıyı uçan teknesine alıp evine götürdü.

Delikanlıya sıcak şep’aste (щэп1астэ/sütlü kaçamak) yedirdi.
- Şimdi rahat bir uyku çek, hiçbir şeyi de aklına takma, iki gece daha atları beklemen gerekecek, buna hazırlan, dedi.

Akşamleyin yine sıcak şep’aste yedirip delikanlıyı atların yanına götürüp bıraktı. Delikanlı atına atlayıp sürüyü ormanın kıyısına götürdü. Atları gözlerken uyku bastırdı. “Şöyle biraz kestirsem” diye oturduğunda dalıp kaldı.

Atları göremedi. Aradı aradı ama bir türlü bulamadı. Telaş içinde orman kıyısında koşuştururken kurt ile karşılaştı:
- Nedir delikanlı bu telaşın, diye sordu kurt.
- Atları yitirdim, arıyorum, bulamıyorum.
- Merak etme, bekle biraz burada, ben onları bulup getiririm sana, deyip kurt ormana daldı.

Sabaha karşı kurt, atları geri getirdi.
-Delikanlı, artık atlara daha dikkatli sahip çık, benden bu kadarı, diyerek ormana daldı kurt.

Neğuç’ıtse kadın geldi.
- Atları yitirmediğin için ikinci aferini hak ettin, dedi.

Delikanlıyı eve götürüp doyurdu, ardından da yatırdı.

Üçüncü gece, delikanlı atları çayırda otlatmaya başladı, kendi de at sırtındaydı. Bir ara at sırtında esneyip gözlerini bir kapayıverdiğinde atların yok olduğunu gördü. Aradı aradı ama bulamadı, yorulup biraz dinlenmek için bir yere oturduğunda, şahincik yanına geldi:
- Dalmışım, atları da gözden kaçırdım, dedi kuşa.
- Bekle sen biraz, diyerek şahincik atları aramaya gitti. Bir süre sonra onları getirip geldi. Şimdi az bir zamanın kaldı, sakın uykuya dalayım deme, benden bu kadarı, diyerek uçup gitti şahincik.

Kadın geldi.
- Üçüncü aferini de hak ettin, oğlum! Seninle kimsenin boy ölçüşemeyeceğini öğrenmiş oldum. Sana birazdan doğacak bir tay vereceğim, diyerek genci uçan teknesine bindirip evine götürdü. Gece iyice dinlendirdikten sonra, sabahleyin atların yanına götürdü. Atların içinde ikisi endamlı, birisi de çarpık bacaklı yeni doğmuş üç tay vardı. Delikanlı çarpık bacaklısını seçti.
- Biçimsiz bir tay o, dediyse de kadın, delikanlı sadece onu istedi.

Tayı alıp dönüş yoluna koyuldu, bir su kıyısına vardı. Suyu nasıl geçeceğini düşünürken, küçük tay dillendi:
- Suyu geçmek sorun değil ama henüz gerekli güce ulaşamadım. Beni sal da, anamı biraz emeyim, ondan sonra en güçlü at ben olurum,-deyince tayı saldı. Tay bütün gün anasını emdi, akşama doğru güçlenmiş kocaman bir tay olarak geri döndü.
- Şimdi, seni de atını da götürebilirim ama atın önüme geçip yolumu engellemesin, dedi.

Delikanlı taya bindi, atını da yedeğine alıp suyu geçti. Doğruca yaşlı adamın yanına varıp durumu ona anlattı.

Delikanlı Psetın guaşenin yanına varıp onu çağırdı. Psetın guaşe dışarı çıktı.

- Niye geldin yine, diye sordu.
- Artık çekinme, atla bu ata, diyerek atına Psetın guaşeyi bindirdi, birlikte yola düştüler. Bir süre sonra, peşlerinden bir atlının gelmekte olduğunu gördüler. Sözü tay aldı:
- Siz karışmayın, ben onunla konuşurum, dedi.

Jak yetiştiğinde ağabeyine:
- Nedir bu sırtındaki dev, ne diye taşıyorsun onu, diye çıkıştı.
- Peki ne yapmamı istiyorsun?
- Sen biraz yavaşla, sinirlenip sana kırbacını şaklattığında onu şu karşıdaki kayaya çarpıp sersemlet, biz de onu öldürelim, dedi.Jak da öyle yaptı. Devi öldürdüler. Devin başı yanlarında, devin atını da alıp en küçük damadın evine geldiler.

Arhon Arhonıj’ın kafasını kazığa geçirip içeri girdiler.

İyi karşılandılar. İnsanlar toplanıp bir karara vardılar:
- Bu dev her yıl bizi yağmalıyor, çok şeyimizi alıp gidiyordu. Gidelim yağmaladığı mallarımızı, tutsak aldığı insanları kurtaralım, dediler. Malları insanlara pay ettiler, tutsaklardan isteyenler köyde kaldı, isteyenler de istedikleri yerlere gittiler.
- Şimdi, bunca tehlikeyi uğruna göze aldığın bu kız ile evlenmeni uygun görüyoruz, dediler.
- Doğrusu, ben de bunu istiyorum ama onun da kabul etmesi gerekir, dedi delikanlı.

Kız da “evet” dedi.

Düğünün ilk üç gününü en küçük damat yaptı. Kendisine hediye verilen hayvan sürüsüyle birlikte ortanca damadın evine geldiler, orada da aynısı yapıldı. Oradan da en büyük damadın evine geldiler. Oradan da bir gelin alma (düğün) alayı halinde asıl evlerine döndüler. Üç kız kardeş kendisi için yedi gün (8) süren bir düğün yaptılar.

Nart Verzemes ile eşi mutlu bir yaşam sürdürmeye başladılar. Bir süre sonra Psetın guaşe bir oğlan çocuğu dünyaya getirdi. Bu çocuk sonraları yiğitliğiyle ün salacak olan Şebatınıko idi. Savsırıko ile Şebatınıko kuzen, yani teyze çocukları idiler.

Nart Yeşerıko’nun da annesi Psetın guaşe idi.

Dip Notlar
1) Bu Bjedugh teksti 1877’de Adigey’in Tahtamukay köyünde doğan usta öykücü Tıv Brakıy/Тыу Бракъый tarafından 20 Eylül 1960’da Asker Hadeğal’a yazdırıldı.
2) H’eğaşö (Xэгъашъо)- şölen, kokteyl, yeme içmeli ve eğlentili toplantı- ç.n.
3) Psetın guaşe- Nart Mığezeşko Verzemeg’in, devi öldürerek kurtardığı ve genç yaşta evlendiği kızın adı. Şebatınıko ile Yeşerıko’nun annesi- A.H.
4) Gegu (djegu)- Danslı toplantı, balo, şenlik.
5) Neğuç’ıtse (neğuçvıtse)- Vıdı, tek memesi sırtında ve açıkta olan, geleceği görebilen büyücü kadın, masal kişisi- ç.n.
6) Arhon Arhonıj (Aрхъон Архъоныжъ)- Nartlara düşman bir dev topluluğu-A.H..
7) Vıdı (uıdı)- Her şeyi görüp algılayabilen masal kişisi. “Uıdım fed/удым фэд”- “Vıdı gibi”- Gözünden hiçbir şey kaçmaz anlamında, Adigeler “Vıdı gibi” derler- ç.n. Geleneksel Adige (Bjedugh) düğünü (nısaşe), sözgelişi Adigey’de, halen yedi gün sürer- ç.n.

Atlantis insanlık tarihinin en büyük muammasıdır...

Efsane şöyle başlar; zamanımızdan 11.500 yıl kadar önce genellikle bir çoklarının Atlas Okyanusunda olduğunu iddia ettikleri bir kıta varmış. Bu ülke insanlığın, özellikle beyaz-Ari ırkın doğduğu ve çok üstün bir uygarlığa yükseldiği bir adaymış.

Büyüklüğü Libya ye Asya’nın (Anadolu) toplam alanından daha genişmiş. Burada Güneş’e tapan bir dini ve teknolojide çok gelişmiş bir ilmi benimsemiş, çok yüksek kültüre sahip ve çok uygar bir millet yaşarmış... Atlantisliler, Avrupa, Akdeniz, Karadeniz, Hazar Denizi ve Orta Amerika kıyılarına yaptıkları seferler ile ora halklarına bu uygarlıklarını aşılamış ve koloniler tesis etmişlerdi.

Sık sık meydana gelen depremlere ada halkı alışmışsa da. gene epeyce zararlı. oluyordu. Bir gün çok şiddetli depremler sonucu, Atlantis adası tamamıyla sulara gömülerek yeryüzünden yok olur ve silinir gider.

Zamanımızdan 2400 yıl kadar evvel yaşamış olan eski Atinalı filozof-düşünür Eflatun (Plato) M.E.428-348, Atlantis efsanesini ilk yazan adamdır. Eflatuna göre, Atinalı Solon, M.E. 6ncı. yüzyılda yaşadı, devlet adamı, eski Mısır'ı ziyarete gittiğinde orada büyük itibar görür ve Sais Mabedi rahipleri ile görüşür. Bu Mısır rahipleri Solon'a Yunan ve Mısır uygarlıklarının daha bir çocuk kadar genç olduklarını ve fakat asıl insanlığın altın devrinin kendi zamanlarından 9000 yıl evvel sulara gömülerek batan ve yok olan Atlantis uygarlığı olduğundan bahsederler. Solon hayret ve ilgi ile bu açıklamaları dinler ve ilk defa olarak bir batılı Atlantis’in varlığını efsane şeklinde dahi olsa,öğrenmiş olur.

Sonradan bu notlar ve bilgiler Eflatun tarafından diyaloglar adı altında kaleme alınır.

Birinci diyalog, Timaeus, ikinci diyalog, Critias, veya Atlantik’tir. Eflatun bu iki. yazıda Atlantis kıtasını ve gelişimini sonuca kadar detayları ile izah eder. (İlgilenenler, bu eseri okumaları tavsiye olunur).

Bir çok alime göre, Atlantis, Atlas Okyanusunda değil, fakat başka bir yerde idi. Örneğin, Akdeniz'de, veya Ege’de Tera adası, Afrika’da, Kuzey Denizinde, vs., bazı araştırmacılar ise bu muamma ülkenin Kafkasya'da olduğundan bahseder, bunlar Reginald A. Fessenden, Delisle de Sales, Hermann Wirth, gibi tarihçi ve araştırmacılardır.

Atlantis kıtasının Kafkasya'da olduğu gerçekte ispatlanamayacağı ve mantığa aykırı olabileceği düşünülebilir, fakat gerçek olan bir şey vardır ki Kafkasya ile Atlantis arasında çok yakın bir ilişki saptanmıştır.

Atlantis’ in sulara batışını izleyen büyük tufanın o zamanki bilinen dünyayı sular altında bırakmış olması da gerekirdi. Bu tufanda su yüzünde ancak yüksek dağların kalmış olabileceği de çok mümkündür. Avrupa'nın en yüksek dağları Pireneler, Alpler ve Kafkas dağlarıdır, ve bu civarda yaşayan insanlar en yakın kara olduğu için tufanda kurtulanlar arasında sayılabilir. Bu büyük felaketten kurtulabilen bir kısım Atlantislilerin de böyle dağlık kara parçalarına sığınarak hayatlarını kurtarabilecekleri de akla gelen bir teoridir. Eflatun da bunu bu şekilde yansıtmıştır.

Milletler devir, devir geçirdikleri gelişimleri ve uygarlıkları zamanla unuturlar. Felaketler, tufanlar, depremler çok şeyi yok eder, kalan harabeler bir taş yığınıdır. Bir yüzyıl evveline kadar Mısır halkı hiyeroglifleri okumaktan ve geçmiş Mısır’ın üstün uygarlığının derecesinden habersiz yaşıyorlardı. İranlıların Pers ve Darius hakkında hemen hemen hiçbir bilgileri yoktu. Sonraları arkeolojik araştırmalar sayesinde eski yazılarda deşifre olunca çok şeyler öğrenildi, ve bu milletlerin bugünkü hallerinden çok daha üstün bir uygarlığa sahip oldukları anlaşıldı. Yunanlılar ve Romalılar da aynı sınıflandırmaya girebilir.

Kafkasya’ya gelince konumuz dahiline giren, özellikle Kuzey-Kafkasya birçok efsane ve masallara konu olmuş, iklimi, geçmişi, coğrafyası ve tarihi ve insanları ile çok ilginç bir ülkedir.

Bu özellikle Çerkesistan (veya Çerkesya) bölgesinde 19ncu yüzyıldan beri yapılan arkeolojik kazılarda çok ilginç ve kıymetli kral mezarları. ve katakomb kültürü ve uygarlığının kalıntıları keşfedilmiştir, (E. Chantre) Maikop ve civarında. Gene sahilde Tuapse' den içerde Osetya’ya kadar olan bölgede ki bu da eski Çerkesya mıntıkası. olarak kabul edilir, Dolmen denilen yekpare taş yapıtlara rastlanmaktadır. Bunların birer mezar mı yoksa birer anıt mı oldukları henüz belirlenememiştir.

Kafkasya hakkında iki çok şümullü eser yazmış olan ve bu ülkede Çarlık devrinde ve sonra bizzat geziler yapmış bulunan İngiliz John F. Baddeley, ikinci eserinde, Kuzey-Kafkasya’da görmüş olduğu “Devasa” harabelerden bahseder. Dünyada diğer bir eşinin ancak Güney Amerika'da,Bolivya'da, 4000 metre yükseklikte Titicaca gölünün sahillerinde, “Tihuanaco” kalıntılarında görüldüğü bu “Devasa" harabelerin nasıl bu yüksek yerlerde binlerce yıl evvel, ne gibi aletlerle ve kimler tarafından yapıldığı muamması hala çözülmemiştir. Baddeley'in gördüğü harabeler Osetya mıntıkasında, Kaluat köy sırtlarında, Edisa adı ile anılır. Yazar bu kalıntıları yerli Prof. Melitset Bekof ile gezmiş ve hayran kalmıştır. Adına “Devler Kalesi denilen bu yapıtlar yüksek bir plato üzerine kurulmuş olup, birkaç dönümden fazla bir alanı kaplamakta idi. Volkanik olduğu iddia edilen ve yüzlerce ton ağırlığında kayalardan yapılmıştır. Dikdörtgen şeklinde olan duvarlarının kalınlığı yerine göre üç metreden fazladır. Taşlar yekpare bloklar olup kesilmiş veya yontulmuş değildir,sanki kalıptan çıkmışsa benzer, yüzlerce ton ağırlığındadır her bir taş. Herhangi bir çimento gibi madde ile yapıştırılmamış olup, gayet düzgün şekilde aralarında milimetrik bir açıklık olmadan birbirlerine uyum sağlamışlardır. Böylece bu görkemli yapıt insan üstü bir kalıntı. Görünümü vermektedir. Baddeley’in sorusuna cevaben, Prof. Melitset Bekof, bunların Keltler'den kalma olabileceğini söyler, fakat Baddeley' e göre bu eserin Kafkas-Nart mitolojisine de dayanabileceği tasavvur edilebilir.

Bunun gibi daha birçok izah edilemeyen sırlara sahip olan Kafkasya'da geçmişte çok büyük bir uygarlığın bulunduğu ve orada yaşamış insanları etkilediği inkar edilemez.

Sonraları halk evvelce değindiğimiz gibi bu büyük uygarlığı unutmuş basit bir pastoral hayat yaşamaya başlamıştır. Fakat en ilginç nokta şudur: Kuzey-Kafkasya halkları, özellikle Çerkes dediğimiz, Adigeler ilk çağlardan beri bu ülkenin otokton yerel ahalisini teşkil etmektedir Adigelerin, Şhabze denilen yazılmamış ve fakat en küçük noktasına kadar uygulanan töre ve adetleri, yani bir nevi anayasaları. vardır. 19 uncu yüzyılda Avrupalılara kıyasla basit bir hayat ve toplum düzeni yaşayan bu Çerkesler' in arasına gelerek bin yıldan fazla yaşayan İngiliz araştırmacı ve seyyah James S.Bell, bu insanlar için; “Bütün gördüklerimin bana verdiği kanı şudur, genellikle Çerkesler, şimdiye kadar tanıdığım, işittiğim ve okuduğum milletlerin en kibar ve nazik olanıdırlar." diye yazmıştır.

Gene Çerkesleri 1818-1819 yıllarında ziyaret etmiş olan Şövalye Kont T.de Marigny, bu insanların arasındaki terbiye, büyüğe ve kadına saygı, boğazına, beline ve diline sahip olmada gösterdikleri irade ile misafirperverlik, fazilet ve inceliklerini uzun, uzun anlatır ve eğer ailevi vaziyeti müsait olsa idi, bu insanlar arasına yerleşip geri kalan hayatını orada yaşamak istediğinden bahseder.

Şimdi en mühim noktaya gelelim; yazılı bir kanunları,polisi, üniversitesi, yazılı bir edebiyatı ve maliye teşkilatı, para, altın ve diğer değerli kıymetlere dayanan bir ekonomik düzeni olmayan bu toplumun,ilkel, barbar bir kabile düzeni olması gerekirken; halkın birbirini yağmaya, sefahate, içkiye ve eğlenceye düşkün, korku ve dehşetin kol gezdiği bir düzende yaşaması icap ettiği şartlarda, aksine bu ilkel şartların mevcut olduğu bu toplumda, bin yıllık bir gelişmeden geçmiş bir İngiliz milletinin, veya diğer ileri milletlerin, tahsil, kanun ve devlet otoritesi ile gelişmiş niteliklerinin yerleşmiş ve geçerli olduğu görülmektedir. Bu ileri ülkelerde bu gibi töreleri ve terbiyeyi uygulamak için, yüzlerce yıllık tahsil ve eğitim ile devamlı,. tekamül eden kanunlar yapılır ve bunlar polis, asker vs., kuvvetlerle işleme sokulurken, Çerkeslerde tamamen doğal olarak uygulanmakta ve asırlardan beri devam edegelmekte idi. Rus işgaline kadar(1864) bağımsız Çerkesya'da yalnız misafir olmayan ve izinsiz ülkeye giren yabancılara karşı tecavüz,hırsızlık ve düşmanca hareket görülmüştür.

Çok eski devirlerde Araplar büyük tufandan önce var olan bir ada uygarlığından ve burada yaşamış olan AD diye bir kavimden bahsederler. Bu adanın deprem ve tufan sonucu battığını efsane ederler. Bu batan ada efsanesi Atlantis ile aynıdır. (Charles Berlitz,Mystery of Atlantis, 1976)

Sonraları tek tanrı dinleri ilk insana Adem demiştir... Acaba bu ilk insan değil de ilk kavim olmasın?

Çerkesler kendilerine, kendi lisanlarınca Adige derler. Bu da AD'dan gelen anlamına gelebilir. Bir de Ademey adında bir Çerkes boyu vardır ki geçmişinin Adem’e dayandığını iddia eder.

Eflatun, Kritias adlı ikinci diyalogunda Atlantislilerden ve adetlerinden bahsederken şunları yazıyor; “Törelerine ve adetlerine çok bağlı idiler. İlahlarına karşı saygılı idiler. Çünkü yüksek bir seciye ve ruh asaleti taşıyorlardı. Nezaket ve akıl onların hayatlarında ve karşılıklı ilişkilerinde en önemli yöntemleri idi. Ahlak en önem verdikleri kıymet idi. Dünyevi şeyler ile o kadar ilgilenmezlerdi, mal, mülk, altın, servet onların alakadar oldukları mevzular değildi. Bunlara dünyevi bir yük olarak bakarlardı. Lüks ve sefahat onları. zehirlememişti. Servet onların iradelerini kırmamıştı. Aklı başında, ayık insanlardı. Bu dünyevi mal, mülk,servet ve sefahatin arkadaşlık, şeref ve karşılıklı saygılarını yitirebileceğinin tehlikesini kavramış, mütevazı insanlardı

Eflatun’un Atlantislilerin adetlerinden bahseden bu sözleri, şaşırtıcı bir benzerlikle, Kont de Marigny, E.Spencer, J. Sbell, J. A. Longworth ve D. Urquhart gibi Avrupalıların Çerkesler hakkındaki anılarına benzemektedir. Bu iki kavmin töreleri ve adetleri arasındaki benzerlik hayret vericidir.

Bazı şüpheciler, Atlantis'in tamamen hayal ürünü olduğunu ve Eflatun’un ideal bir Atina yaratmak için bu ideal halk ve devlet fikirlerini Atlantis efsanesini yaratarak yaymak istediğinden bahsederler. Eğer bu iddia doğru ise, demek ki Eflatun’un kurmak istediği ideal Atina ve ideal toplum, binlerce yıl Çerkesya da gerçekleşmiş olmuyor mu ?

Avrupa'da Bronz devrinde etken olmuş bir Etrüsk uygarlığı vardı. İtalya’nın Ligurya yöresinde gelişmiş olan Etrüsk uygarlığı sonraları Romanlılar tarafından tasfiye edilmiş ve yok olmuştur. Bugüne dek çözülememiş bir alfabeleri vardır. Silahları ve harp arabaları bronzdandı. Geriye çeşitli sanat eserleri bırakmış olan Etrüskler, İtalya’ya, Anadolu'dan Lydia'dan geldikleri söylenir. Bu kavim Hititlerin bir kolu idi,Anadolu'ya yerleşmiş Kafkas asıllı bir ırk olduğu iddia edilir. Fransız dilbilimcisi, Georges Dumezil ise Çerkeslerin Wubıh boyu lehçesinin Hititçe ile aynı olduğunu kanıtlamıştır. Britanika Ansiklopedisi, açıkça Etrüsk lisanının Kafkas dilleri ile alakalı ve çok fonetik benzerlikleri olan bir dil olduğunu yazar. (Encyclopedia Brittanica, Etruscan Language). Birçok Avrupalı dilbilimci ve etnolojist ve araştırmacı da bu tezi savunmaktadırlar. 19. yüzyılda yaşamış Çerkes tarihçisi, Noguma Şura Bekmurzin, Etrüskler'in, Ligurlar'ın ve Pelasglar'ın Kafkas asıllı kavimler olduğunu iddia eder. Bu tezi savunanlar arasında son devrin araştırmacı ve yazarlarından Aytek Natımok ve Gunokue K. Özbay da vardır.

Eflatun ise Etrüskler'in yerleşim merkezi ve ülkesi olan Ligurya için özellikle Atlantis'in bir kolonisidir der. (C.Berlitz.Mystery of Atlantis).

Tarihçi Alexander Başmakof insanlığın geçmişinin esrarı hakkında şunu yazmıştır; "Tarih öncesi (prehistorik) devirlere ait anahtarlar halen Kafkas ve Pirene (Bask) Dağları'nın yüksek vadilerinde yaşayan kavimlerin elindedir."

Basklar, İspanya'nın Pirene Dağları ve Atlantik Okyanusu kıyıları ile Fransa hududu yakınlarında yaşayan Avrupa'nın en eski bir değişmemiş kavmidir. Basklar dürüstlükleri, enerjik tavırları, sadakatleri ile temayüz etmiş bir millet olup aynı zamanda hala büyü ve büyücülüğe inanırlar. Çok batıl itikatları vardır.

Lisanları Avrupa'nın hiçbir lisanına benzemediği gibi, çok eski devirlere. dayanmaktadır. Mağara devri günlerinin, Kro-Magnon insanlarının lisanını andırır bir kökten gelir. Mesela ‘tavan kelimesi mağaranın üstü manasına olup,’bıçak' kelimesi ise ‘kesici bir taş anlamına gelen bir cümleciktir. Bu milletin antikitesi, Atlantis hakkında bir kitap yazmış olan, yazar Spence'in Atlantis'ten göç edenlerin zaman zaman İspanya ve Fransa sahillerine yerleştiklerini bir nevi teyit eder gibidir.

Britanika Ansiklopedisi, Bask Lisanının, Kafkas lisansları ile alakalı ve aynı aileden olduğunu açıkça yazar.

Atlantis'in Esrarı, kitabında Charles Berlitz, Bask lisanı için Avrupa'nın çok eskilerden kalma bir yaşayan fosil lisanı diye bahseder, ­buzul çağından evvelki bir lisan yahut da daha doğrusu Atlantis lisanının günümüze kalmış tek temsilcisi, der.

Öyleyse, Kafkas lisanları - özellikle Çerkes, Abhaz Lehçeler de - bu temsilciliğe hak kazanmış olmaz mı ?

Basklar ırken ve lisanen Kafkasya’nın Abhaz-Abaza kavmine akrabadırlar (Tarihte Kafkasya) isimli kitabında Gen. I. Berkok, Baskların, Abask Abhaz, ırkı ile aynı soydan geldiklerini açıklayarak izah eder. Bunlara Kafkasya'da hala ‘Baskheg' diye hitap edildiğinden bahseder.

Böylece Atlantis efsanesi ile Etrüsk ve Bask'ların ilişkilerini açıkça ortaya koymuş olduk. Etrüsk ve Bask’ların da Kafkas, Çerkes-Adige ve Abhaz kavmi ile yakın ilişkileri de inkar edilmez bir tarihi gerçektir.

Çerkesler arasında en küçük köydeki en cahil bir ihtiyar kadından dahi duyabileceğiniz yaygın bir söyleşi vardır, birisine kızdıkları zaman şöyle derler, “Ta ham hitug ou vieh” manası, “Allah seni o batan adaya sürsün.” Kafkasya sahillerinde hiç ada yoktur ve bu söz çok eski bir deyiştir. Hatta dağ köylerinde denizden yüzlerce km. uzakta deniz görmemişler arasında da kullanılmakta idi.

Gene Çerkeslerde ihtiyar nineler ve dedeler, küçük çocuklara yüzlerce yıl evvel dahi 'uçan gemiler' ve 'yelkensiz vapurlar' ile ilgili masallar anlattıkları bir folklor gerçeğidir. (Circassian Star, No. l, vol. l, Nana, Nina)

Günümüzde Atlantis’in geçmişteki varlığı tam olarak kanıtlanmış değildir. Fakat birçok ilim adamı yüzlerce yazar, yıllardan beri bu konuda yüzlerce eser yazmışlar, tezler yürütmüşler ve iddialarda bulunmuşlardır. Bu konu ile alakalı filimler çevrilmiş ve konferanslar verilmiştir.

Bu incelememiz de bu konuya küçük bir ışık tutabilirse, mutlu oluruz.


Bibliyografya,
1. BADDELEY, JONN F., Rugged Planks of the Caucasus. Oxford 1940.
2. BASHMAKOY, A1exander, Ciqnuante Siécles d’evo1ution Ethnique autour de la Mer Noire (Cimmertene-Circaseiene) Paris 1937.
3. BERLITZ, Char1es, Mystery of Atlantis. London 1976.
4. BERKOK, Gnl. İ. Tarihte Kafkasya – İstanbul 1958
5. BElL, James S., Journal of a Residence in Circassia. London 1839.
6. FESSENDEN, Reginald A., The Deluged Civilization of the Caucasus Isthmus, Boston 1923.
7. GUNOKUE K. ÖZBAY. Kuzey Kafkasya Dergisi. Sayi 58. İstanbul 1980.
8. P.T.S., Circassian Star. Dergi. No. 1, Vol. 1, New York 1978.
9. KESKIN, Bnb. Ali, Özel Notlar.
10. de MARIGNY, Travels in Circassia. London 1837.
11. NAMITOK, Aytek. Origines des Circassiens. Paris 1939.
12. NOGUMA Ş0RA Bekmurzin, Çerkes Tarihi (Vasfi Güsar) 1844. İstanbul 1974.


Aydın Osman Erkan

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @profdrhalukkoc: Rusya Fed.Ank B.elçisi Aleksey Yerhov;1820-1870 yıllarında her türlü eziyet,baskı ve zorla topraklarından sürdükleri Ka…
https://t.co/z2AVKFGjVf
Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı