Bu olay çok eski bir tarihte oldu. O zamanlar ülkemizde Nartlar yaşamaktaydılar. Çok sayıdaki mezarları halen Vıbın Irmağı ötesindedir. Karadeniz kıyısında oturan Nartlar balıkçıydılar, balık ağı atarlardı, usta şarap yapımcılarıydılar, toprağı da işlerlerdi.

Nartlar daha çok tarla tarımı ile uğraşırlardı. Tarlayı eker, ürün devşirme zamanı, ürünü elleriyle sökerlerdi ama bu böyle sürüp gidebilir miydi?

- Tlepş! dediler Natlar.
- Ne var?
- Tarladan ürünü kaldırmamız için bize bir alet yap, elimizle yolmaktan usandık, yol yol bitmiyor bu iş.
- Nasıl bir şey bu yapmamı istediğiniz, diye sordu Tlepş.
- Bilmiyoruz ama bir elimizle tutacak ve ürünü almamızı sağlayacak bir şey olsun, dediler.
- Öyleyse, dedi Tlepş, gidip Thağelıg'ın karısına bir danışın.
- Olur, diyerek Thağelıg'ın karısının yanına gittiler.

Nart kadını yanıt olarak;
- Olsa olsa, bunu İsp-guaşe bilir, diyerek İsp-guaşe'yi çağırttı.

İsp-guaşe Peterez'in annesiydi, telaşeli biriydi.

Çok geçmeden de yetişti. Bahçe kapısını atlayıp geçmek istedi ama kapı ona göre yüksek olduğundan çarpıp düştü.

Thağelıg'ın hanımı şakacı, biraz da sivri dillinin biriydi:

‘’Ooo, hoş geldin
Hoş geldin
Sevdiğimiz İsp-guaşe
Bize gelmeden yuvarlanıverdin anlaşılan’’ dediğini, biraz da dokundurarak (anlatan gülümsüyor) dediğini anlatıyorlar.

İsp-guaşe bu sözlere içinden gücendi ama yaşlı kadından ve yanındakilerden utanıp yutkundu.
- Senden sormak istediğim şu, diyerek, Thağelıg'ın hanımı neyi istediklerini söyledi.

İsp-guaşe bir yanıt vermeden, özene bezene geri döndü, bahçe kapısından atlayarak geçti! (anlatan bıyığını burarak gülümsüyor).
- İyi bir şey yaptıysan karşılığını bulursun!

Thağelıg'ın hanımı uyanık biriydi, İsp-guaşe'nin huyunu iyi bilirdi:
- Biriniz peşinden gidin, dinlesin, bakarsın bir şeyler söyler, dedi Natlara.

Dinlemesi için en gençlerini kadının peşinden gönderdiler.

İsp-guaşe gidiyor, delikanlı da onu izliyordu. Kendi kendine kızgın kızgın konuştuğunu duydu:

"Size söylemem,
Siz de asla öğrenemezsiniz!
Horoz kuyruğu gibi kıvıracaksın,
Yılan yavrusunun dişi gibi keskinleştireceksin!
Size söylemem
Siz de asla öğrenemezsiniz!"

Nart delikanlısı İsp-guşe'nin dediklerini yeniden iyice dinledi.

"Horoz kuyruğu gibi kıvıracaksın,
Yılan yavrusunun dişi gibi keskinleştireceksin!

Size söylemem, Siz de asla öğrenemezsiniz!" diyerek, "rap-rap" yürüyerek, başını sallayarak dönüyordu.

- Hııı, şimdi anladık-gülüp seviniyorlar-aletin nasıl yapılacağını.

Nartlar Tlepş'in yanına varıp:
- Horoz kuyruğu gibi bükeceksin. Yavru yılan dişi gibi inceltip keskinleştireceksin, dediler.

Tlepş, eşi bulunmaz bir demirci piriydi! Bir söylemek yeterdi, aynısını yapıp verirdi. Genç horoz kuyruğu gibi yuvarlak, yılan yavrusu dişleri gibi keskinleştirilmiş, ekinleri biçen güzel bir orak yaptı:
- Alın, Nartlar, bunun biçeceğinden eksik kalmayın, çalışın, yiyin, dedi.

Tlepş'in dediği gibi, Nartlar yaşamları boyunca biçecek bulmakta zorluk çekmediler, Tlepş'in yaptığı bu orağın köreldiğini de görmediler.

Tlepş'in elinden çıkma orak böylesine bir ustalık ürünüydü!

(*) Bu Shapsugh teksti 30 Ağustos 1958'de Adigey’in Afıpsıpe köyünden Ali Şhalaho tarafından Asker Hadeğal'a yazdırıldı.

Ali Şhalaho

Çeviri: HAPİ Cevdet Yıldız

Çabuk büyüyordu Sosruko. Yaşıtları daha beşikteydiler. O ise, avluda koşup duruyor, aşık oynamakla vakit geçiriyordu. Döşeği topraktı, yorganı gökyüzü, çakmak taşlarıyla besleniyordu, dağ arılarının balıyla beslenen öteki çocuklar, bu kuvvetli, benzeri görülmemiş sağlam çocuktan korkuyorlardı.

Onu öfkelendirdikleri zaman kıvılcımlar saçıyordu çünkü.

Küçük Sosruko bıkmıştı aşık oynamaktan: Tlepş’in demirhanesine dadandı. Sık, sık Demirciler Tanrısı Tlepş’i ziyaret eder oldu. Günün birinde Tlepş ona: ’’Oğlum çek bakayım şu körüğü’’ dedi. Sosruko bir körükledi, alt üst oldu demir hanenin içi, demirden yapılmış ne varsa havaya uçuverdi. Sadece ağır örs yerinden kımıldamadı.

Tlepş önce ürktü, sonra sevindi. Sosruko’nun gücünü denemeye karar verdi. ‘’Peki, oğlum. Bir de şu benim örsü topraktan çıkarabilecek misin bir bak bakalım?’’ Tlepş'in örsü çok derin çakılmıştı toprağa. Ayağı yedi kat yerin dibindeydi. Onu hiç değilse birazcık kımıldatan ancak «Ben bir Nart’ım» diyebilirdi. Sosruko körpe kollarıyla örse sarıldı; zorladı, zorladı ama örs bana mısın demedi. Tekrar asıldı, oynatamadı. Üçüncü denemesinde de başaramayınca. Tlepş üzgün bir sesle: ‘’Yok, Sosruko görülüyor ki, daha zayıf bir çocuksun. Ananın yanına dönsen. Sıcak ocağın başına otur da çakmak taşı kemir! Nartlara yaraşır büyük işler düşünmek, senin için biraz erken.’’

Eve dönünce, annesi onun keyifsiz ve üzgün olduğunu fark etti. Sosruko annenin sorularına cevap vermeden ocak başına çöktü, bir çakmak taşı alıp kıvılcımlar sıçratarak hırsla kemirmeğe koyuldu. Ertesi gün, sabahın köründe, gizlice, daha Tlepş gelmeden demirhaneye girdi. Koca örse sarıldı asıldı. Örs azıcık kımıldamıştı. ‘’Bugünlük bu kadarı yeter bana’’ dedi. ‘’Gidip biraz serinlemeli.’’ Aşağı, nehir boyunca indi. Yattı buzun üzerine, buz eridi, çünkü yaptığı işten, çelik vücudu ateş gibi olmuştu. Buzlar çözülünce, nehir, kış manzarası içinde, ilk bahardaki gibi gürül, gürül akmağa başladı.

Sosruko, ertesi sabah daha Tlepş gelmeden yeniden demirhaneye gitti. Yeniden sarıldı koca örse. Çekti, yedi kat yerin dibinden söktü, çıkardı. Demirhanenin kapısının önüne fırlatıp döndü evine. Tlepş demirhaneye girmek isteyince giriş yolunu tıkalı buldu, çünkü örs vardı orada. Nart ülkesinin en güçlüleri onu ancak biraz oynatabilirdi. Fakat böyle kaldırmağa Tlepş bile gücü yetmezdi. Örs demirhane kapısı önünde ayağı yedi kat yerin tozu ile kaplı devrilmiş duruyordu. Tlepş, ‘’benzeri görülmemiş bir insan gelmiş yeryüzüne. Bu güçte bir insanı dünya hiç görmemiştim. Ey, Yaşama Tanrısı Psatha, bu insan iyiliğin dostu bir yiğit olsun, kötülük elçisi olmasın! Onun hayatının başlangıcı, bütün kötü insanların sonu olsun!’’

Bu sırada demirhaneye üç Nart yaklaşmıştı. Kardeşti bunlar. ‘’Ömrün ateş gibi sürekli olsun!’’ diye; Demirciler Tanrısı Tlepş'i selamladılar. ‘’Ben de sizin için ayni şeyi dilerim’’ diye selama karşılık verdi Tlepş.

‘’Aramızda bir sorun var, yargıyı sen ver Tlepş’’ diye kardeşlerin en yaşlısı söze başladı. ‘’Bizler aynı günde doğmuşuz. Sabah ben, ortancamız öğle, en küçüğümüz de akşam. Kalkmış; kardeş, kardeş dağda ot biçiyorduk. Fakat hep küçüğümüz geçiyordu bizi ot biçmekte, bizimle aynı hizada başlıyordu, iki üç kere salladı mı tırpanı bizi iyice geçiyordu. Onu arkamızda başlatıyorduk, bir de ne görelim beş altı sallayışta bize yetişmemiş mi? Kaçıştık önünden, olur ya bizi de biçiverirdi. ‘En küçüğümüz amma da yamanmış ha’ dedik kendi aramızda dedik ya gene de ağrımıza gitti. Benim de ortancanın da’’.

’’Nasıl ağrıma gitmez’’ diye ortanca sözü aldı. ‘’Tutsun en küçük kardeş büyüklerini yensin. Müsaadenle, Tlepş, bak bir öğle vakti ne oldu anlatayım. Tırpanları toprağa sokmuştuk sapına değin. Oturmuş öğle yemeğini yiyorduk. Bir de baktık ki en küçüğümüzün tırpanı işe koyulmuş, biçer de biçer, yoluna bir ağaç mı çıkmış biçiyor, bir taşla mı karşılaşmış, onu da bölüyor ikiye.’’

Tlepş, ‘’desenize marifet ondaymış. kardeşinizde değil.’’

’’Hayır marifet bende değil’’ diye kardeşlerin küçüğü onadı, ‘’işte bu yüzden bu güçlü tırpandan iyi bir kılıç dövdürmek istiyoruz. Yalnız anlaşamadığımız bir şey var. Hangimizin alacak bu kılıç? Benim hakkım değil mi Tlepş?’’

Tlepş, sesini çıkarmadan tırpanı aldı, hemen kimin elinden çıktığını anladı. Debec, ustası ve Nartların ilk demircisi bu tırpanı Bereket Tanrısı Thagoleç için yapmıştı. Tlepş bu tırpan için kardeşlerin kavgaya tutuşacaklarını pek iyi anlıyordu. Üç Nart’a dedi ki: ‘’Elbette bu tırpan ve sizin için yapacağım bir kılıç yüzünden tartışırsınız. Tartışmanın sonu dövüştür. Dövüş düşmanlığa götürür. Düşmanlıksa insanlığı boğar, yok eder. Bu tırpan size babanızdan kaldı. Üzerinde hepinizin eşit hakkı var. Bakın, ne düşündüm. Demirhanenin kapısı önündeki örsü görüyor musunuz? Yolumu kapıyor. Yerine götürmek, yine eskisi gibi derin çakmak gerek. Kim yaparsa bunu, tırpandan döveceğim kılıç onun olur. Kabul mu?’’ ’’Kabul’’ diye yanıtladılar. ‘’Kabulse koyulun işe’’ diye kükredi Tlepş, «En büyüğünüz başlasın!’’

Kardeşlerin en yaşlısı örsü kavradı, ancak yerinden oynatamadı. Tekrar asıldı, nafile. Üçüncüsünde başaramadı. Sonra ortanca kardeş geldi örsün başına. Asıldı. Kımıldamadı bile örs. Yine çekti. Olmadı, üçüncüsünde birazcık kımıldadı. Sonunda en küçük kardeş geldi, bir kez çekti örsü. Kımıldatamadı. Yeniden denedi birazcık kaldırabildi. Üçüncü kez şöyle bir adım kadar sürükledi. Ancak örsü düşürdü, kendisi de üstüne kapaklandı. ‘’Sende örsümü kaldıracak güçte değilsin’’ dedi Tlepş ‘’Kılıç üzerinde hakkınızı yitirdiniz kardeşler’’ Biz gücümüzün yettiğini yaptık, diye cevap verdi üç kardeşler. ‘’Fakat bir Nart’ın sözü çelikten sağlamdır. İraden önünde saygıyla eğiliriz Tlepş. Demek içimizden hiç biri iyi bir kılıca layık değil.’’

Bu sırada demirhaneye Sosruko yaklaştı. Uzun zamandan beri öteden üç kardeşin boşuna uğraşmalarını seyretmişti. Geldi. Demirciler Tanrısı’na yakardı: ‘’Bırak bir de ben deneyim gücümü, Tlepş’’

Kardeşlerin en yaşlısı Tlepş'ten önce atıldı, bağırarak: ‘’Deneyecek ne işin varmış burada? Git ananın sütünü iç sen!’’ Orta kardeş de söze katıldı ‘’Amma da büyük görüyorsun kendini bacaksız. Yaşın başın ne? Hadi dön evine!’’. En küçük kardeş kahkahayı bastı: ‘’Hah hah hah! Sen daha yumurtadan yeni çıktın, hadi git gücünü Mejace’de (1) (yemekte) dene!’’

Bu sözlere fena kızdı Sosruko, örse koştu, tutup kaldırıverdi havaya. Eski yerine götürüp çaktı toprağa. Öyle, hızlı soktu ki, örsün ayağı yedi kat yerin dibini geçti, dokuzuncu katta durdu. Sonra üç kardeşlere bakmaya bile tenezzül etmeden eve annesinin yanına gitti.

’’Vay bacaksız vay’’ diye hayretler içinde kalmışlardı kardeşler. Nartların Chasesinde gördükleri bu mucizeyi anlatacaklarına yemin ettiler. Onların bu yemini Tlepş'in hoşuna gitti, dedi ki ‘’Nart kardeşler; bu mucizenin şerefine, iyi çelikten hepinize birer kılıç döveceğim, fakat Bereket Tanrısı için yapılmış Dabec'in tırpanından döveceğim kılıcı. Nartlardan buna en layık olan alacaktır. Yarın sabah içinizden demirhaneye en erken kim gelirse ilkin o alacak kılıcını. Anlaşıldı mı?’’ Kardeşler sevinçle cevap verdiler: ‘’Anlaşıldı Bilge Tlepş’’. Atlarına atlayıp yeni yiğit Sosruko'nun gücünü anlatmak için dolu dizgin Nartların Chasesine yöneldiler.

Tlepş; en iyi çelikten, hemen kılıç yapmağa koyuldu. Üç gün içinde üç kılıç yaptı, her birini bir kardeşe verdi. Sonra dokuz gün, dokuz gece demirhanesinden çıkmadı. Dokuz gün, dokuz gece Bereket Tanrısı’nın tırpanından bir kılıç doğdu. Kılıç tamamlanınca, demirhanede duvara astı.

Sosruko eninde keyifsiz, keyifsiz ocak başında oturuyor, can sıkıntısından için içini yiyordu. Sataney: ‘Oğlum’’ dedi, derdini paylaşmak için «Niye üzgünsün böyle’?’’ Sosruko: ‘’Üzülmek için ne gerekirse hepsi benim başımda’’ diye cevap verdi. ‘’Ne arkadaşım var benim, ne de yararlı bir şey yapıyorum. Boyuna ocak başında oturuyor, gözlerimi küle dikmiş bakıp duruyorum. Yaptığı işler için doğrusu şu bizim köpeği bile kıskanıyorum. Hiç olmazsa yabancı sokmuyor avluya, her geçen atlıya havlıyor. Şurada burada oturuyorum bense, iyi şeyler yapmak için gereken hiç bir şeyim yok.’’ Sataney haykırdı: ‘’Biricik yavrum, bir gün insan oğullarından kimsenin gücü benzemeyecek seninkine. Sen daha gençsin, düşman edinmen için biraz erken, gerçek bir dost bulacak çapta da değilsin şimdilik. Hem bir arkadaş nerden bulayım ben sana? Yetişkin hep bütün Nartlar, dengin yok ki aralarında. Yaşıtlarınsa daha beşikte yatıyorlar.’’

‘’Anneciğim’’ diye konuştu Sosruko «sadece bir arkadaş değil benim istediğim. Nart çocuklarından da bir şey istemiyorum. Savaşta gevşemeyen, hızlı konuşmaktan yılmayan dostlar gerek bana.’’

Anlamıştı Sataney, Sosruko'nun sözlerini. Doğru Tlepş'e gitti. Demirciler Tanrısına yalvardı, yakardı: ‘’Rahat vermiyor bana oğlum. Dünyayı dolaşmak, bütün Nart ülkesinin kıyısını bilmek isteği ile yanıp tutuşuyor. Bir atla bir kılıç diledi benden. Öğüt ver bana Tlepş. Ne yapayım ben şimdi? Korkarım ki, oğlum henüz pek genç. Gücü yetmez daha.’’

Tlepş alevlerin şavkı ile ışıltılı yüzünü Sataney’e çevirdi, gök gürültüsünü andıran sesi ile konuştu: ‘’Yanılıyorsun Sataney, gerçek gücüne erişti gayri oğlun. Yüzüne baksan daha çocuk ama ruhu ile tam olgun bir adam. Nart ülkesini tanımaksa isteği; güzel, koyulsun yola. Bir kılıç gerekiyorsa; gönder oğlunu bana!’’

Sosruko; sevinçten uçarak demirhaneye gelince, Tlepş sordu ona: ‘’Nasıl bir kılıç gerek sana?’’, ‘’Ne çok uzun olmalı. Ne çok kısa. Yakındaki düşmanı rahatça vurmalı, uzaktaki düşmana korku salmalı.’’ O zaman Tlepş; Bereket Tanrısı’nın tırpanından dövdüğü kılıcı aldı duvardan, Sosruko'ya uzattı ve dedi ki ‘’Nart ülkesinde bu kılıcı taşımaya layık yalnız sensin. Ünle, onurla taşı onu!’’

Sosruko sevinçle bağırdı: ‘’Ömrün uzun olsun Tlepş, ant içerim şimdi sana, tırpandan dövdüğün bu kılıcı lekelemeyeceğim.’’ Tlepş mutlu oldu; ‘’Ne lazım daha sana? Başka var mı dileğin?’’, ‘’Bir de atım olmalıydı, Tlepş!’’, ‘’Öyleyse dinle: Sataney'in iyi bir atı vardır. Söyle annene tüm iyilikler onunladır. O zaman verir atı sana.’’

Belinde Tlepş'in kılıcı, eve koştu Sosruko. Sataney onu böyle Tlepş'in kılıcı ile görünce yumuşak, üzgün bir sesle: ‘’Ne istediğini biliyorum oğlum. Tlepş, soylu kılıcı sana lâyık gördüyse, ben de seni bir attan yoksun etmem. Gel benimle!’’ dedi.

Sosruko'yu karanlık bir geçitten bir mağaranın önüne götürdü. Mağaranın deliği koskoca bir kaya ile kapanmıştı. Abramıve bir taştı bu. Sataney: ‘’Sosruko, gözümün nuru’’ dedi. ‘’Bu taşı çekebilir, içeri girersen, bir at bulacaksın orada. Üstüne binmeyi de başarırsan at senindir artık.’’ Genç çocuk bir itişle Abramıve taşı kenara fırlatıverdi, girdi mağaraya. Atın öfkeli kişnemeleri onu bir an için sanki sağır etmişti. Çakmak taşı kaplı yeri eşmesinden çıkan kıvılcımlar sanki kör etmişti. Dağlar yıkılıyor, dünya zangır zangır titriyordu sanki. Nart töresine göre Sosruko atın soluna yanaştı. Şaha kalktı at, genci bir
vuruşta ezip öldürmek istedi. Sosruko bu kez sağdan denedi. At yine üstüne bindirmedi. O zaman Sataney fısıldadı, ‘’Sosruko. Gözümün nuru! Seni yetişkin bir erkek bulmadığı için istemiyor’’. Sosruko bu sözleri işitir işitmez, yüreği öfke ile doldu. Çılgın gibi atın yanına gitti, bir sıçrayışta atladı üstüne, yelelerini tutup haykırdı.’’ Koruyun kendinizi Ciğitler (2).’’ Sonra yıldırım gibi geçide dalıp uzaklaştı oradan.

’’Ah başıma gelenler’’ diye dövündü zavallı Sataney. ‘’At öldürecek oğulcuğumu.’’ Fakat Sataney oğlunun arkasından bakana dek, at çoktan bir yıldız gibi göğe çıkmıştı bile, bir yıldız gibi bulutlar içinde kaybolmuştu. Orada gök kubbenin üstünde at, binicisini atmayı düşündü. Düşsün de yere, paramparça olsun! Neler yapmadı bunun için at. Şahlara mı kalkmadı, yıldırım gibi derinlere mi dalmadı. Fakat Sosruko sımsıkı tutuyordu yelesinden, düşmüyordu. At yükseldi, olmadı, aşağı indi, olmadı. Sonunda çok çok yukarılardan, yedi denizin sularının kavuştuğu bir yerde okyanusa daldı. Korkunç akıntılar, küçük binicisini sırtından sürükler sanmıştı. Fakat nerede, Sosruko sımsıkı tutuyordu yelesini, düşmüyordu. O zaman sarp yamaçlara, dik kayalara vurdu, kara yarlardan geçti fırtına azısı. Ancak kırlangıçlara yol veren yüzük kadar bir dağ geçidinde, şimdi düşer artık binici diye düşündü. Fakat nerde? Oğlancık sımsıkı tutuyordu yelesini, düşmüyordu. Yedi gün, yedi gece sürdü bu korkunç koşu. Sonunda at yoruldu. O zaman Sosruko haykırdı: ‘’Ee? Ne duruyorsun? Kımılda biraz! Senin yapacak bir şeyin yok, benimse şimdi geldi hevesim’’. Atın binicisini dinleyecek hali yoktu. Soluk soluğa durdu, kaldı. Burun deliklerinden çıkan duman sis gibi çalılara iniyordu.

Sosruko çalılardan dallar kesti. Parçaladı atın sırtında. At ‘’Hayvanların Tanrısı Amış adına yemin ederim ki, sen gerçek bir Nart kaldıkça ben de senin sadık atın olacağım’’ diye konuştu. Sosruko: ‘’Öyleyse, yürü bakalım!’’ diye buyurdu ve böylece eve döndüler. Genç biniciye karşıcı çıktı Sataney. Gözlerinden sevinç yaşları akıyordu. «Oğlum benim, gözümün nuru!» diye bağırdı. ‘’Ben çoktan yasını tutmuştum senin.’’

Sosruko indi. Atı bağladı bir kazığa. Annesine döndü: «Anne, bırak ağlama! Yolluk hazırla bana. Öyle pek ağır olmasın. Fakat uzun süre yetsin. Zaman geldi artık. İnsanları tanımak için gurbete çıkacağım.’’

Sosruko böyle konuştu işte. Sataney’in mutluluktan ışıldı gözleri, gururla oğluna baktı.

Çeviri: Kundeyt Şurdum

Ölülerin Şarabı

Aralık 08, 2018

Kuntabeş ve Hatkoyesler’in oğlu

Laşin: (…) Tek bir ismi öğrenerek,
Öğrendim yeryüzünde her şeyi,
“Seni seviyorum!..” diyerek,
Bitirdim tüm sözlerimi. .....

Fenes: Delisin sen, Laşin!.. Üzerinde yattığım şu kuma bir bak; yeryüzünün en yumuşak yatağıdır o, çünkü bir kadın tarafından serilmedi. Başının üstündeki göğe bak bir de şimdi, yani evrenin en temiz örtüsüne, hiçbir kadın eli kirletemedi onu. Yaşamayı kimden öğreneceksin? Kendisini boydan boya hayata adayan şu bilge ağaçtan mı, yoksa yalnızca elindekilerin hepsini istemekle kalmayıp, aynı zamanda seni de senden alan, doymak bilmez bir kadından mı?

Kitaba alınmayanlardan

Yeryüzünün en yüksek dağları buradadır; fakat insan, tüm dorukların da yukarısını görebilir.

En güçlü ve ihtiyar ağaçlar burada yetişir. Yine de insan, içlerinden herhangi birini en üst dalından tutup, yere kadar çekebilir.

Burada yetiştirilen atlar, kuşlardan hızlıdır. Savaşçılar, büyük kahramanlıkların ardından, çatısında dumanı tüten evlerine dönerler, yiğitlik ve cesaret şarkıları söyleyen aşıkları dinlemeye…

Kanlı çarpışmalarda dağları devirir, büyük suları aşar, devleri yenilgiye uğratırlar ve tüm savaş işlerini bitirdiklerinde, kafalarını dinlemek için, ormanlara, sineklerin cirit attığı kulübelere sığınırlar.

Sayısız orduyu kılıçtan geçirdikten sonra, gökyüzünde, aladoğanın birine yem olacak minicik bir kuşu farkedip, hayatını kurtarabilirler.

Atlarıyla ezip geçtikleri ekin, birkaç ülke insanını bir yıl boyunca tok tutabilirdi.

İçlerinden bir yiğit, günbatımına kadar zafere kavuşamayacağını anlamış ve güneşi alıkoymak için atını gökyüzüne sürmüştü; ne var ki ışık, gözlerini kör etti. Ayın ucuna çarptı, mantosunun eteği diğer uçta takılı kaldı; böylece tam yedi gün yedi gece ayın ucunda asılı bekledi. Ne zaman ki, mantosunun bağları koptu, bütün o günler boyunca dizlerinin arasında tuttuğu atının üzerinde, usulca yeryüzüne indi. Ayın ucunda sallanan mantoyu oralı bir çoban buldu ve her Tanrı’nın günü sırtına geçirip, çalım sattı.

İnsanlar zaman zaman toprağın sarsılıp titrediğini duyduklarında, bunda Kuntabeş’in de payı olduğunu bilirler. O ki, atının üzerindeyken, şöhretini bile geride bırakır; ve henüz gerçekleştirmediği kahramanlıklar için söylenen şarkılara bir türlü yetişemez. Ve işte bugün, bu saatte, bu an Kuntabeş, yine atını sürüyor; bakışları, hayvanın burun deliklerinden çıkan alevi geride bırakıyor. Sabah ne yediğini hatırlamıyor Kuntabeş; sefere çıkarken de, bütün bu günler boyunca neyle besleneceğini getirmemişti aklına.

Kuntabeş atını sürüyor, şöhret arzusuyla yanıp tutuşarak. Eğer söylenen şarkı onun için yazılmamışsa, bilin ki basit bir vızıltıdan ibarettir. Onun kahramanlığını anlatmayan söylencenin aslı yoktur. Eğer atı bu ormana işemediyse, burası orman değil, olsa olsa bir çalılıktır.

Kişniyor, inliyor, yırtınıyor Kuntabeş’in atı. Ağzından dökülen kanlı köpükler, uzun otları lekeliyor. Batırın sol omzunda bir şahin uyukluyor, kızgın oklar acıyla şıngırdıyor kılıfının içinde, kılıcı kana susamış, durmuş bekliyor kınında.

İşte böyle sürüyordu atını Kuntabeş ve sonunda, yeryüzündeki kadınların en güzelinin yaşadığı memlekete ulaştı. Arıyor muydu onu, kimse söyleyemez; kesin olan bir şey varsa, o da, uyuduğu saatler dışında, ömür boyu kahramanlık peşinde at sürdüğüdür. Demek ki onun için hiç bir karşılaşma, rastlantı olamaz. Eğer böylesi bir rastlantı söz konusu olduysa bile, er ya da geç kanlı bir zafer ile sonuçlanmıştır. Ve işte karşısında dikenli bitkilerden örülü bir set, ki şapkanı fırlatsan öteki tarafa geçmez; ve işte sağlam, dev kapılar, ki üzerlerine bir dağ devrilse yıkılmazlar. Ne var ki, Kuntabeş’in seti aşması için atını biraz mahmuzlaması yetti, kapılar cesur yiğidin atının bir kuyruk darbesiyle yıkılıverdi.

Kuntabeş’in atı, büyük evin kirişlerinin önünde durduğunda, yakınlardaki dağ dorukları titredi, civar ormanlardaki bütün ağaçlar yapraklarını döküverdi. Bir tek evin kendisi, bu güçlü sarsıntıya dayanabildi; yarı yarıya çürümüş kirişler devrilmedi, yıllanmış duvarlar çatlamadı, çoktandır kargalara barınaklık eden, delik deşik çatı çökmedi. Bu köhne ev ne yıkıldı, ne sarsıldı, çünkü o, yeryüzündeki kadınların en güzelinden yayılan ışık ve tutkuyla sağlamlaştırılmış, hatta belki baştan aşağı bu maddeden yapılmıştı.

Işığın kızı, yiğidi karşılamak için dışarı çıkmadı, elini hafifçe oynatmasıyla, evin duvarları saydamlaştı, o zaman Işıktanelli Kadın boylu boyunca göründü. Fakat hiç kimse, hiçbir zaman, en güzel kadının güzelliğini anlatmaya cüret edemez… O yüzü kendi gözleriyle gören her erkek, yeryüzündeki bütün diğer kadınları unutmuştur. Ve hiç kimse bu kadının kime benzediğini söyleyemez, çünkü güzelliğini bir başkasıyla karşılaştırmak olanaksızdır. Işıktanelli Kadın, ışık huzmeleri ve renklerden dokunmuştur. Sesi, derin fısıltılar ve tutkulu iç çekişlerdir onun, tatlı bir yorgunluğu ve yüreğin hiç bitmeyen arzularını söyler. Hareketleri, kirpiklerinin açılıp kapanışı, bakışları, göz kamaştırır, insanın kanı damarlarında gürültüyle akar. İşte göz kapaklarının titremesiyle, üzerine sayısız yıldızın ışığı yansıyan tavan sallandı; yıldızlar, bu kadının gözlerinden yayılan ışığa bir göz atmaya, kendi ışıklarının onunkinin yanında sönüşünü izlemeye inmişlerdi yer yüzüne. Bu gözlere bakıp da kör olanın vay haline! Ama bu balçık tabanlı, serin odada sağ kalan erkek, sonsuz mutluluğa ermiş demektir.

“Kuntabeeş!..”, bu ışıklı ses, kadının titreyen kirpiklerinden kopup geldi, duvarları aştı, yiğidi sarıp sarmaladı. “Kuntaabeeş!..” Bu bahçe yüz yıldır, bu sesi duyup da yüreği titremeyen, dizlerinin bağı çözülmeyen bir insana tanıklık etmemişti.

Fakat Kuntabeş’in sırtında ev yapımı kalın yünden bir gömlek, onun da üzerinde bir yaban domuzunun ensesindeki sert tüyleri andıran göğüs kıllarını bastıran demirden bir zırh vardı. Yağmurlardan ve karlardan, atının ağzından çıkan köpüklerden ve yiğidin kendi terinden ötürü baştan aşağı paslanmış zırhın da üzerine çelik cebeler dikilmişti. Bunlar de yetmiyormuş gibi, acayip bir hayvanın derisinden yapılmış, bronz şeritlerle kaplı, dev bir kalkan koruyordu Kuntabeş’i. Gerçi tüm bunlar olmasa bile, Kuntebeş’in göğüs kafesinin içinde çarpan kalbe, o güne dek ne bir ok, ne bir mızrak, ne de büyük ağaçların altında biraz dinlenmek için uyurken canına kastetmiş yıldırımlar zarar verebilmişti. Öyle bir kalp taşıyordu ki, daha doğrusu – öyle bir kalp onu taşıyordu ki, bir kez olsun huzur nedir bilememiş, şu koca dünyada nereye, neden ve hangi gereklilik uğruna koşturup durduğunu düşünmeye fırsatı olmamıştı.

“Kuntabeş!”, dedi ona aynı ses bir kez daha. Bu sesi duyan kuşlar yollarını şaşırır, farklı yönlerde savrulmaya başlarlardı. Bu sesin anlattığı bir şey daha vardı, o da – daha önce asla aynı erkek adını iki kez tekrar etmemiş olduğuydu.

Fakat bir kadın tarafından seslendirilen kelimeler, Kuntabeş’in anlayabileceği türden kelimeler değildi. Kılıcının dairesel bir hareketiyle, duvarda, kendi dev bedeninin rahatlıkla geçebileceği bir yarık açtı, ne de olsa kimse ona bir yere girmek için kapıyı açabileceğini öğretmemişti. Elini, Işıktanelli Kadın’a uzattı.

Kadınların en güzelinin yüreği gönendi, çevresine yaydığı ışık titredi, kar beyazı göğüsleri heyecanla inip kalktı, erkek gözlerine aç, yuvarlak kalçaları aralandı, elleri, tertemiz dağ pınarları gibi kıpırdandı.

“Ellerini, saçlarımın arasına daldır,” diye fısıldadı, “seni ölümsüz bir varisle ödüllendirebilirim. Bacakları bu evin kirişleri gibi sağlam, kolları, şimşir gövdesi gibi, bu evden, kendinle beraber bir oğul çıkaracaksın, o senin halkının soyunu sürdürecek.”

Işıktan kadının ateşi Kuntabeş’i yakmaya yetmedi. Ne kalbi titredi, ne dizlerinin bağı çözüldü. Güçlü avucunu uzattı; nice aşk sözcükleri ve inlemelerin, aralarında hiç bir iz bırakamadan sönüp gittiği, uzun, ipekten saçları yakaladı ve kadını evin dışına sürükledi.

“Senden olsa olsa bir sümüklüler kabilesi doğar, kancık!” dedi Kuntabeş ve avludan ayrılırken şunu da eklemeyi unutmadı: “Sen yiğitler doğurmuyorsun, pislik içinde yaşamaya yazgılı insanlar, çobanlar doğuruyorsun. Işığın kahramanlıklara değil, kalbin gelip geçici, boş hazlarına davet ediyor. Seni, eteklerinde en derin suların bulunduğu, dağların en yükseğine götürmeli, oradan aşağı atılmayı hak ediyorsun!”

İşte Kuntabeş’in kelimelerle ifade edebildikleri bunlardı, edemedikleri ise şöyle özetlenebilirdi: “Şanlı yiğitleri kahramanlıklara götüren yollara tuzaklar yerleştiriyorsun. Senin sesini duyup, ışığını gördüklerinde, ufukları oklarla delmek yerine, çalılıkları “tutkunun okları” ile suluyorlar. Artık yirmi yaşımı geride bıraktım, senin yağlı, solgun kalçalarından başka düşünecek şeylerim var, harp meydanında kahramanca bir ölümle kucaklaşmak gibi… Sen ise, önüne bir sadaka atarlar umuduyla yiğitlerin ellerini yalayan bir kancıksın!”

Bu söylenmemiş sözlerle Işıktanelli Kadın’ı, bir çöp torbası gibi atının üstüne yığdı ve bozkıra doğru yol aldı.

Atını sürüyor Kuntabeş, uçuyor atının sırtında yine, uçsuz bucaksız bozkır boyunca. Kuntabeş’in eski mantosunun içinden Işıktanelli Kadın’ın eli her göründüğünde, bütün o diyar sönmez bir ışıkla aydınlanıyor, ipekten saçları rüzgarda savruluyor, yıldızlar bu saçların içine dalıp, gökyüzünün tüm renkleriyle parıldıyorlar. Geçtikleri ırmak suları peşlerinden geliyor, ormanlar başlarını eğiyor, dağ dorukları keder ve hasretle arkalarından bakıp kalıyor.

Uzun muydu, kısa mıydı Kuntabeş’in yolu, bir Nart asla mesafeleri ve zamanı düşünmez; savaştığı yerin adı Dünya’dır onun, ölümle karşılaştığı zamana Sonsuzluk denir. Nart, hedefine ulaşmadan durmak nedir bilmez. Fakat Kuntabeş bu kez, henüz yorulmaya bile vakit bulamadan, üzerinde dağınık bir şekilde şimşir ağaçlarının büyüdüğü geniş vadide durmak zorunda kaldı, kendisi de yüzyıllık, kudretli bir şimşiri andırıyordu, karla örtülmüş sakalları ve bıyıkları ile dev bir adamdı, haddinden geniş omuzları vardı ve durduğu yerde bileklerine kadar toprağa batıyordu.

Kuntabeş’in, o an karşısında duran adamın büyük mü küçük mü olduğunu düşünmeye ne vakti, ne de bir nedeni vardı. Asla geriye de dönmezdi, ne de olsa aklına koyduğu bir şeyin tamı tamına gerçekleşeceğinden şüphesi yoktu. Kuntabeş, hiç yolundan ayrılmadan dev adamın önünden geçip gitmeyi istiyordu. Atının terkisinde yeryüzündeki kadınların en güzelini taşıyan bir yiğit, kim olduğunu bile bilmediği (bir çoban, işsiz güçsüz bir serseri, fazlasıyla cömert bir ev sahibinin bol boza ikramından sonra çalıların arasında kendisine sakin bir yer arayan bir seyyah bile olabilir) biri yoluna çıktı diye duracak değil ya! Kuntabeş, adamın önünden, yıllanmış ağaçların tepelerini toz altında bırakarak geçip gitti, fakat adam arkasından elini uzattı ve Kuntebaş’i, atının kuyruğundan yakaladığı gibi geri çekti, öyle ki elinde kuyruk, yiğidin yüzüne bakarak şunları söyleyebildi: “Bana selam vermeden önümden geçme cesaretini kendisinde bulan bir Nart’ın birkaç kemiğini kırmadan evime dönmem imkansız. Neden diye sorulacak olursa, en azından şu sebepten derim: Üç-nineler beni eve sokmaz da ondan, dahası kaderime lanetler yağdırır, soluksuz bedenimi köpeklerin önüne atar, artıklarını da karga sürülerine bağışlar… Ters gidiyorsun sen şanlı yiğit, arkan önüne dönmüş. Bugünden düne fırlamak sanki niyetin.”

Kuntabeş’in yüzü gölgelendi. “Eğer karşına çıkan ilk aptal seni durdurabildiyse, bir çakalın leş kokulu midesinden başka bir yeri haketmiyorsun!” dedi kendisine ve yumruğunu atının tepesine indirdi. At, yere yığıldı, sırtındaki kutsal hazineyi düşürdü, aralanan mantonun içinden Işıktanelli Kadın çıktı, inci tanesinden gözyaşlarını, çiğnenmiş basılmış otlara serpiyordu.

“Evsiz köpek sürülerinin evladı!” dedi yabancı, “güneş batar, ay gelmez olur. Zamanın yittiği bu anlarda kimse, acı çekenin gözyaşlarını görmezken, Yaratan tarafından, sabrı denenmek üzere bizlere gönderilen Işıktanelli Kadın, yorgun kalplerimizi aydınlıkla buluşturur, bu dünyanın, bizlerin mutluluğu için yaratıldığını hatırlatır! Ve sen onun kutsal bedenini, o iğrenç mantonla sarmaya cüret ettin, öyle mi?!”

Kuntabeş’in yüzü bulutlarla kaplandı, sert bakışlarında şimşekler yanıp söndü, onlardan çıkan alevle tutuşan bıyıkları titredi:

“Bir dakika sonra kara kargaların yuvalarında didikleyecekleri bu çürümüş et ve kemik parçası hangi soydan acaba?”

“Işıktanelli Kadın’dan yayılan şefkat ve mutluluk ışığının böyle parıldadığı yerlerde kargalar, kendilerine yuva yapmaya korkarlar. Ben Hatlardanım, Hat soyunun genç oğullarından biriyim. Aşıkların, senin daha gerçekleştirmediğin kahramanlıklara, geleceği anlatan yalan efsanelerden şarkılar derledikleri memlekettenim ben. “Kendi işlerimle yaşamak istiyorum dedim”, aptal Kuntabeş’le ilgili sözler ve melodilerde değil. Dikildim işte karşına. Kuntabeş, hayatı tersinden yaşıyor. Eğer ismini tersinden okuyacak olursak gerçek bir Şebatnuko’dur o. Sen, o uğursuz beygirinin üzerinde sarsıla sarsıla giderken, ışıklı kadının ışığı asırların önüne geçti, annemin rahmini vaktinden önce terk etmem gerekti. Aşk ve tutkunun ışığı kılıçla elde edilemez, yüce gökler tarafından bahşedilir insana. Dudaklarımda annemin sütü henüz kurumadan yola çıktım, sakalları karla kaplanmış senin karşına dikildim. Beni buraya inleyen rüzgarlar sürükledi, kederli dağ dorukları gösterdi bana bu yolu, buraya varana kadar ne yedim ne içtim, çatlayan dudaklarım yalnızca gökyüzünden inen çiylerle ıslandı… Sense hangi yerlerden geldiğini, ne zaman yola koyulduğunu anımsamıyor ve seni kimsenin görmeyeceği bir yere doğru atını sürüyorsun.”

Hat, yerinden kıpırdadı, ayaklarını toprağın içinden çıkardı, üzerlerindeki taş ve toprak parçalarını silkeledi, Kuntabeş’in yanına vardı. Yiğit, henüz kıpırdamaya vakit bulamadan, kendisini ayak bileklerine kadar toprağa saplanmış buldu. Sonra Hat, onu bir kez daha yakaladı ve tekrar toprağa sapladı, bu kez beline kadar. Hat, Kuntabeş’i üçüncü kez havaya kaldırdığında, onu ta çenesine kadar toprağa sapladı ve şöyle dedi: “Kafan sersem olsa da, sağlam bir bedene sahipsin. Madem öyle kafan dışarıda kalsın. Burnunla nefes al, gözlerinle çevreni seyret, belki işe yarar bir şeyler görürsün. Kar yağarsa, dilini dışarı sarkıtabildiğince sakallarını yala, yağmur yağarsa bıyıklarından damlayan suyu emersin.”

Hat, Işıktanelli Kadın’a yaklaştı, onu kaldırdı, küçücük bir kuştan daha hafif olduğunu anladı, kar beyazı vücudunu tek bir ipliğin bile örtmediğini gördü.

“Hakaretin alevi üzerimdeki ipekten elbiseleri küle çevirdi,” dedi sesinde derin bir hüzünle Işıktanelli Kadın.

“Hiçbir elbise, seni senden daha güzel yapamaz ve gizleyemez bedenini,” diye yanıtladı onu Hat, bir yandan da Tanrı’ya kendisini bu güzellikle kör etmemesi için yakarıyordu. Kuntabeş’e döndü: “Işıktanelli Kadın’a bak kafasız Nart, bak o lanet olası mantonla lekelediğin kadına!”

Kadın, tam önlerinde, küçücük ayakları toprağa neredeyse hiç basmadan duruyordu, elleri havadaki en ufak esintiyle titriyor, vadiyi sönmez bir ışığa boğuyordu. Gözleri aynı anda, hem kaderine yazılmış mutluluğu, hem de öleceğin saati görüyorlardı.

Hat, yüreğinde, toprağın dayanılmaz gücünü duydu; bedeni nehirlerce çağlıyor, isyankar rüzgarlarca havalanıyor, uçuyordu… Ateşin içine girenin dönüşü yoktur. Hat, Işıktanelli Kadın’a yaklaştı, elleriyle, hiç titremeden havaya kaldırdı onu, kucağına aldığı kendi hayatıymışçasına, dikkat ve sevgiyle taşıdı onu. Orman yakın, ağaçlar uzak; ağaçlar yakın, orman uzak, hazinesini göklerin altına, asırlık ormana, suskun ağaçların gölgesine bıraktı.

Nartlar’ın şanlı oğlu, uzaklıkları ve zamanı geçmeye çalışan, tersten yaşayan Kuntabeş ise, toprağın içinde duruyor, bir tek kafası dışarıda. Kulakları, ihtiras dolu fısıltıları işitiyor, ama sözcükleri seçebilmek olanaksız. Gözleri, vadideki yüksek otların ürperişlerini, sonra parmak uçlarına çıkarak, başlarını ormana çevirişlerini, Hat’ın nefesindeki ateşle tutuşarak küle dönüşlerini görüyor. Dağ dorukları, başlarını çeviriyor, vadideki ağaçlar çeviriyor bakışlarını… kuş sürüleri birden irkilip ormanı terk ediyorlar... Hayvanlara gelince, bu okşayıcı sevgi sözcüklerinden güçlerinin tükendiğini hissedip, ormanın en karanlık köşelerine kaçışıyorlar…

Yorgun ve acılar içindeki Nart defalarca kez uykuya daldı ve uyandı defalarca kez; karlar yağmurlarla değişiyor, yağmurların yerini kavurucu yaz sıcağı alıyordu. Çatlayan dudaklarına konan sineklerle besleniyordu Kuntabeş.

Aradan biraz daha zaman geçti ve sonunda, Hat’ın vadide yürüdüğü görüldü. Rüzgarlar ve yıldırımlarla budanmış bir meşe ağacı gibi, iki yana sallanarak ve önünü bile göremeden ilerliyordu. Kendi gölgesi bile güçlükle takip edebiliyordu onu. Hat, en yakındaki nehre kadar geldi, kafasını tertemiz sulara daldırdı, suyun başında ve bitiminde tek damla su kalmayana, bütün iri ve küçük balıklar kuruyan yatağın içinde nefessiz kalıp ölene, kıyıdaki ağaçlar kuruyup gidene kadar başını sudan çıkarmadı.

Hat, Nart’ın gözlerinin önünde vadideki yoldan ormana döndü; sonsuz, dipdiri bir güce kavuştuğunu, vücudunun sağlamlaştığını, esnekleştiğini, göz içlerinde şimşekler çaktığını, bu hayatı sevmeye ve bir kez daha tüm dünyayı sevinç ve tükenmez arzuların sesleriyle çınlatmaya hazır olduğunu hissedebiliyordu.

“Gölgemle konuş, beyinsiz,” dedi Nart’ın önünden geçerken, “o bile bir kadın tarafından sevilmenin nasıl bir mutluluk olduğunu anladı.”

Hat’ın aşkı üzerine çok söz söylenebilir. Sayısız günler ve geceler sonra terk ettikleri orman, dünya döndükçe kurumayacak, güçlü ağaçların altındaki otlar hiçbir zaman solmayacak. Buraya uğrayan bir alageyiğin ya da başka bir hayvanın soyu hiçbir zaman tükenmeyecek ve eğer sabırlı bir avcının yolu düşerse buralara, yüreği masalsı seslerle dolacak, okunu ve yayını bir kenara fırlatıp, ellerini ağaca uzatacak, ağacın önünde saygıyla eğildikten sonra, özürler dileyerek kalın, neşeli bir dal kesecek. Göklerin ışığını, soluk alıp veren toprağın seslerini hatırlayan bu daldan, güzelin yüzlerini ve hayatın ebedi kanunlarını tek bir melodide buluşturabilen bir figür yaratacak. Hat ve Işıktanelli Kadın’ın, uzun süren çarpışmalarda oraya buraya saçılan tutku okları ise, sersem rüzgarların peşi sıra uzak, kimsesiz topraklara ulaştı, yeni kabileler ve halklar doğdu gittikleri her yerde.

Hat, ormandan çıktığında gençleşmiş, ebedi gençliğe sahip Işıktanelli Kadın’ın yaşına ermişti. Vadide bekleyen Nart’ın yanına yaklaştı, onu toprağın içinden çıkardı, üzerine yapışmış toprak parçalarını, tozu silkeledi ve şöyle dedi:

“Sana atımı armağan ediyorum. Akılsızca koşturman sırasında ezip geçtiğin yollardan gitmeyecek o. seni, insanların yaşadığı, bereketli topraklarını ekip biçtikleri, darı ve arpa yetiştirdiklere yerlere götürsün. Kim bilir, oralarda, güneşten ve üzüm salkımlarından yapılan içkileri içen Fenes adlı adama rastlarsın. Onun sözlerini uyanmaya mecbur yüreğinle dinle, kıt aklınla değil ve hayat iksiriyle dolup taşan boynuzu uzatmasına kalmadan, iyice terle ve tarlalarına serptikleri gübrenin içerisinde gezinenlerle birlikte, dizlerinde derman kalmayana kadar yorul. Bana gelince, Işıktanelli Kadın’a eşlik edeceğim, onun gösterdiği yöne dikeceğim bakışlarımı, ikimiz canımız nereye isterse oraya gideceğiz. Nasılsa vaktimizin de yolumuzun da ucu bucağı yoktur, gidebileceğimiz toprakların hududu… Zaman senin için işleyecek ve eğer ruhun tekrar boşluğun sınırsızlığı ile huzursuzlaşacak olursa, bilgeleşmiş yüreğinle etrafına bir bakın, tüm zamanlarda ve mesafelerde, inci ve çiy rengi bir ışığın içinde, ardımız sıra uzanan bir yol göreceksin. Bu yolu izle, bir yerinde duru bir pınar çıkacak karşına, bil ki, bu pınar, bizim birbirimizi severek hayatı kutsadığımız yerde çıkmıştır toprağın içinden. Birbirimize fısıldadığımız aşk sözleri, yeraltındaki suları harekete geçirmiş, onları toprağın üzerine, ışığın ve hayatın ortasına çağırmıştır. Bir şimşir ormanında, barış içinde salınan ağaçların altındaki köye rastlarsan eğer, orada yaşayan insanların yüzlerine dikkatle bak, onlarda bizi göreceksin, beni ve Işıktanelli Kadınımı. Onlar sana, belki daha dün, belki de bir hafta önce, henüz bizler burada bir günlüğüne dinlenmeye kalmadan evvel, bu korunun insan nedir bilmediğini anlatacaklar. İşte orada Hatlar’ın soyunu tanıyacaksın, onlar kendilerine Hatkoyesler diyecekler, zira onlarda bundan böyle Aşk ve Yiğitlik tek vücut olacak. Biz doğuracağız, sense çoğaltacaksın, Kuntabeş. Sınırsız mutluluk seninle olsun!

Fenes: İşte tarih başlıyor; kahramanları bilmiyor bu tarihin sonunu, ne de olsa yaşamak isteyen sonsuzda yaşar ve ölen, Tanrı’ya seslenerek karanlığın yolunu tutar. Oysa Tanrı hep susar; Onun sözü, Onun işidir.
O-ha-hay!..

Khuyekho Nalbiy
Çeviri: Günay Kızılırmak Çetao

I

Tlepş Nartların ilk demircisiydi.

Demiri ısıtıp tavına getirdiğinde bir eliyle ateşten çıkarır, diğer elinin yumruğuyla da döverdi. Böyle çalışıp dururdu. Gün geldi oğlunu evlendirdi. Gelininin gösterdiği örneklerden yararlanarak, bir maşa ile bir çekiç yaptı. Bunlarla çalışmaya başladı.

Bir gün Habaş ile Beşıko, iş siparişi vermek için Tlepş’ın yanına geldiler.

- Tlepş, dediler. Bize bir kılıçla bir mızrak yap ama üzerlerine kum serpmeden yap bunları. Kılıç vurduğunu kesen, mızrak da her şeyi delip geçen cinsinden olsun. Ancak yineliyoruz, katiyen kum dökmeyeceksin bunları yaparken. Yoksa bozuşuruz. Bunları yarın gözümüzün önünde yapmanı istiyoruz. Bunları söyleyip gittiler.

Kum dökmeden ham demiri nasıl sertleştireceğini bilmiyordu. Bu nedenle ne yapacağını bilmeden düşünüp duruyordu Tlepş.

Kayınpederinin (пщы) bu endişeli halini gelini fark etti.
- Ne diye kayınpederim (sipş) böylesine üzgün, diye sordurdu.

Olup biteni gelinine ilettirdi.
- Beni yanına aldırsın öyleyse, dedi gelin. Körük çekmeye yanına geleceğim.
- Olur, dedi Tlepş de.

Ertesi gün Habaş ile Meşıko geldiler. Tlepş de çalışmaya başladı. Gelini de körüğü çekiyordu. O dönemdeki körüklerin, hava alması için üst tarafında delik bulunurdu.

Ocaktaki demir ısınıp kıvılcımlar saçmaya başlayınca, kol yenine kum doldurmuş olan gelinine:
- Hadi, hadi, gelinim! dedi Tlepş.

Gelin kol yenindeki kumu körüğün içine boşalttı, hava ile birlikte demirin üzerine görünmeksizin yayılıvermişti kum.

Demir kızıllıktan beyaza dönüşünce, Tlepş demiri hemen örsün üzerine getirip kılıcı yaptı. Ardından mızrağı da tamamladı.
- Usta, bunun pek işe yarayacak gibi bir görüntüsü yok, dedi kılıcı ısmarlayan.
- Ver bana, diyerek kılıcı aldı Tlepş, kılıcın keskin tarafı ile örse bir vurdu, örs ikiye ayrıldı. Bunun üzerine:
- Ne kadar da usta demirci! dedi Beşıko.


II

Tlepş ile Hudımıj (Хъудымыжъ) Nartların en usta demircileri idiler. Hudımıj’ın atölyesi Kurğo Bjape (Кургъо бжъапэ) tepesinde, Tlepş’ın atölyesi de şimdiki Yegerukay (Еджэрыкъуай) köyünün bulunduğu yerin yakınındaki “Ğuç’ıps’ıy Oşha” (Гъучlыпцlый lуашъхьэ) tepesindeydi.

İki demircinin beraber kullandıkları ortak bir çekici vardı. Nart Tlepş ocağının başında körük çekip demirini ısıtırken çekici Hudımıj’a atar, Hudımıj çalışırken, Tepş de demirini ısıtmış olurdu. Bu arada demiri soğuyan Hudımıj da “jüjüjü” sesleri yayan koca çekici Tlepş’e fırlatırdı.

İki demirci böyle çalışıyorlardı ama bir gün Tlepş çekici atmadı. O güne değin Tlepş öyle bir şey yapmamıştı.

Hudımıj kaygılandı: “Olmaz böyle şey, başına bir şey gelmiş olmalı, varıp bir bakayım”, dedi ve Tlepş’ın evine gitti. Bahçeye girip seslendi:
- Tlepş evde mi?
- Değil, dediler.
- Nerede öyleyse?
- Yınıjlar (devler) şölene çağırdılar onu. Orada olmalı, dediler.
- Peki yınıjların yerini kim biliyor?
- Ben biliyorum, -dedi bir çocuk.
- O halde beni oraya götürür müsün yavrum, dedi Hudımıj da.
- Tabii götürürüm, baba, diyerek öne düştü çocuk. Yınıjların evine vardılar. Yınıjların yeme içme şöleni sürüyordu.

Hemen karşılayıp buyur ettiler gelenleri. Yaşlı Hudımıj ünlü bir demirci de olduğundan büyük bir saygıyla başköşeye götürüldü ve Tlepş’ın yanına oturtuldu.

Yeme içme bitince sıra oyunlara geldi.
- Nart Hudımıj, herkes oyununu görmek istiyor, diyerek hatiyak’o (хьатияк1о;şölenin yöneticisi) kendisini çağırdı.
- Olur, oynayayım, dedi Hudımıj. Ancak çok hafifim, omzuma bir ağırlık bastırmadan olmaz bu iş.

Nart Hudımıj topluluktan ayrıldı, onarım için birinin getirdiği ve atölye kapısında duran dört çift öküz koşulu bir sapanı atölyenin içine aldı, kapıyı kapattı. Omzunda bir yük olmadan oynayacak olursa, bir kazaya yol açmasından çekindiği için, sekiz öküz koşulu sapanla birlikte demirci atölyesini, olduğu gibi omzuna alıp oyun yerine döndü, elbisesiz ya da ayakkabısız oynayacağından daha iyi bir biçimde oynamaya başladı. Yınıjların şaşkın bakışları altında Hudımıj, oynadığı yeri oluklu bir daire biçiminde göğsüne değin oymuştu.
- Çok güzel, çok güzel! Sen kazandın Hudımıj, sağol, diyerek hatiyak’o kendisini durdurdu.

Hudımıj, hiçbir şeyi bozmadan demir atölyeyi yerine götürdü, kapısını açıp sekiz öküz koşulu sapanı dışarı çıkardı.

Nart Hudımıj’ın daireler çizerek oynadığı yer, önceleri köy kıyısında idi, şimdiyse Kunçıkohabl (Къунчыкъохьабл) köyünün orta yerinde bulunmaktadır. Ortası tümsek, tümseğin kenarları ise çukur biçimindedir, gidenler görebilirler. Buraya hala “Nart Hudımıj’ın Oyun Yeri” derler.

NOT: Bu Bjedugh teksti 1887’de Adigey’in Askalay köyünde doğan usta öykü anlatıcısı ve demirci İsmail Beretar tarafından, 23 Kasım 1951’de Asker Hadeğal’a yazdırıldı

İsmail Beretar

Çeviri: HAPİ Cevdet Yıldız

Nart yiğitlerinden Nemırıfo, Abın ırmağı vadisinde yaşıyordu. Bir delikanlı eş aramak amacıyla komşu bir köye gidip bir kızla görüşmüştü. Kız, "Şu gün gelirsen sana kaçarım", diye delikanlıya gün vermişti.

Geleneğe göre, başlık (уасэ/vase) ödemeden kız alınamazdı. Delikanlının ise başlık verecek yeterli bir varlığı yoktu, kızı kaçırması gerekiyordu. Bu bakımdan kendisinden daha yaşlıca da olsa Nemırıfo'ya başvurma gereği duydu:

- Senin karşına böyle çıkmayı hiç istemezdim ama bu işimi halletmem için senin de benimle birlikte gelmen gerekiyor ve bana yardım edersen çok sevinirim, dedi.

Delikanlı iyi çocuktu, bu nedenle onu kıramadı Nemırıfo.

Gün geldiğinde, genç arkadaşlarına ve Nemırıfo'ya haber saldı delikanlı, hep beraber kızı almaya gittiler. Kız, gece sessizce evinden dışarı çıktı ve yanlarına geldi. Bu gibi durumlarda kız, arabayla değil, at sırtında götürülürdü. Dönüş yolunda, gençlerin kendi aralarında şakalaşmaları ve daha rahat olmaları için Nemırıfo onları biraz geriden izliyordu. İki köy arasında bulunan mezarlığa ulaştıklarında, gençler bir duraksadılar.

Geceleri o mezarlığın içinden geçen yolu izlemekten kaçınırlardı. Bu nedenle birbirlerine sordular:

- Uzun olan dolambaçlı yoldan mı, yoksa mezarlıktan geçen kısa yoldan mı gidelim, diye.

- Mezarlık içinden gitmeyelim, yanımızda kadın var, dedi bazıları, bazıları da buna karşı çıktı. Tartışıp dururlarken, arkadan Nemırıfo da yetişti. Kaçırılan kız:

- Şıhançerıye yanınızdaysa, korkmam, isterseniz kısa yoldan da gidebilirsiniz, dedi.

- Ne duyarsanız duyun, ne görürseniz görün, aldırmayın ve duraklamayın, yolunuza devam edin ve mezarlığı geçip gidin, diyerek Nemırıfo, çocukları yola çıkardı. Kendisi de biraz geride kaldı. Atlı grubu sessizce mezarlığı geçti.

Mezarlığın yarısına gelmişlerdi ki, Nemırıfo korkunç bir bağırtı sesi duydu. Sesin geldiği yöne baktığında, bir ot yığını yüksekliğinde ve sallana sallana gelen bir karaltıyı gördü. Durdu ve bu gelenin kendisine yetişmesini bekledi.

At sırtında olduğu halde gelen şeyin kendisinden de daha yüksek olduğunu gördü. Eğerinin üzengileri üzerinde bir dikilip gelene bir kılıç darbesi indirdi. İlk yağmurun atların ayak seslerini yumuşatışı sırasında görüldüğü gibi, yaralıdan boşanan kan yerleri ıslatıp yumuşacık hale getirmişti. Bir tek vuruşla bu gelen şey, her ne ise sessizce yere yığılıp kalmıştı.

Sabahleyin yaşlılar yanına gelip Nemırıfo’ya sordular.

- Dün gece gençler eski mezarlıkta bir bağırtı sesi duyduklarını, ama ne olduğunu bir türlü anlayamadıklarını söylüyorlar, diyerek sordular ve Nemırıfo'nun yanıtını merakla beklediler.

- Neye vurduğumu bilmiyorum, ama her neyse bu vurduğum yaratıktan çok kan akmış olmalı, dedi.

Yaşlılar mezarlığa gittiler. Kan izlerinin bir mezara doğru gittiğini gördüler.

O günden sonra mezarlıktan asla korkutucu bir ses duyulmadı. İnsanlar geceleri de mezarlığın içinden geçebilir oldular.

Ailesi, Nemırıfo’nun kullandığı bu kılıcı kimseye vermemek için ant içti. Çünkü kılıcı yapan usta Tlepş idi. Tlepş Nartların en usta demircisiydi. Kılıç yaptırmak için her gelene:

- Sallamak için mi, saplamak için mi istersin kılıcı, diye sorardı.
- Sallamak için, dendiğinde ucu delik bir kılıç yapardı. Nereyi hedef alırsan al, o kılıç hedefi biçer geçerdi. Nemırıfo da böylesine ucu delik bir kılıçla vurmuştu zaten o yaratığı.

Saplayacak cinsten olan kılıç ise, her şeyi delip geçen ama biçmeyen ve kesmeyen bir kılıç olurdu.

Tlepş’in yapıp verdiği bu kılıç Nemırıfo’yu kurtarmıştı. Üstüne gelenin büyük bir ejderha (блэгъо) olduğu belliydi ve canından olması işten değildi.

(*) Bu Şapsığ-Aguy teksti Kıyıboyu Shapsughya’nın Aguy köyünde, 8 Ekim 1951’de usta öykü anlatıcısı Sepşah Neğuç (Нэгъуцу Сэпшахь) tarafından Asker Hadeğal’a yazdırıldı). -HCY

Sepşah Neğuç

Çeviri: HAPİ Cevdet Yıldız

Nart Badinokue

Aralık 08, 2018

Nart Badinokue (Adiğey şivesinde Şebatniko) Kuzey Kafkasya mitoloji kahramanlarının en ilginç olanlarındandır. Daha önce sözü edilen Sosrıkua, Tlepş ve benzeri kahramanlar, iyi savaşçı olmak, toplumu yönetmek gibi özellikleri ile destanlarda iz bırakmışlardır. Badinokue ise bu özelliklerinin yanı sıra müzik, şşir gibi sanat alanlarına yönelik davranışları ile Nart toplumunu estetik açıdan etkileyen bir destan kahramanıdır.

Kabardey-Besleney-Abazin şivelerinde "Badinokue" olarak geçen bu kahramanın ismine Karadeniz'in doğusundaki mezar taşlarında rastlanıldığı açıklanmaktadır. Gürcü bilimadamı Y.A. Çavaşvili'nin "Gürcü Tarihinin Problemleri" adlı yapıtında bu sav açıkça işlenmiştir.

Prof. G.V. Ragova'ya göre, bu denli karışık Adiğe isimlerinin yazıldığı ve kullanılmaya başlandığı tarih bilinmeyecek kadar eskidir. Şebetriko ismi el açıklığı anlamına gelmektedir. Bolluğu içerir ve çok heceli bir sözcüktür. Bu isim hece hece ayrıldığında "Şe-ben-rı-te-rer" oku çok veren anlamı çıkmaktadır. Ok ve yayı çok kullanan Nart kahramanları için çok doğal bir isim olduğu görülmektedir. Sözcüğün sonundaki "Rıt-re" bölümü Abazince'de de vermek mastarı ile çakışmaktadır. "Ko"=Oğul, "Yı-ko"=Oğlu anlamına geldiği tüm Adiğelerce bilinen basit bir dilbilgisi kuralıdır. "Şebetniko" ismi ise "Çok silah verenin oğlu" anlamına gelmektedir. Aynı kurallara uyan Adiğe isimleri pek çoktur."Kışoko, Aleciko, Ghıbıjko" gibi isimlerdeki 'ş' harfi Şapsığ söyleşinde ince, diğer Adiğe boylarının söyleyişlerinde kalın olarak kullanılır. Şı (kalın), Şi (ince), aşe, "Şebetniko" sözcüklerinin etimolojik araştırmasını yaparken dikkatleri "be" sözcüğü çekmektedir. Bu sözcük eski Adiğe dilinde bulunmakla beraber bu gün Kabardey söyleyişinde fazla kullanılmamaktadır. O halde Adiğeler, Karadeniz, KErç, Azak ve Psıj kıyılarında topluca yaşarken ve aynı lehçe ile konuşurlarken "be" takısı da dilde yaşamakta idi. Öyle ise "Şebetmiko" ismi de o çağlarda kullanılmaya başlanmıştır. Hatta günümüzde Abazincede "Be ğue-re" şeklinde kullanılan ve çoğalmak, bollaşmak, üremek anlamına kullanılam sözcükte bile "be"=çok kökü hala yaşamaktadır.

Şebatnıko isminin Abhazlarda da pek değişmeden kullanıldığı (Nart Şabatnıko, Naşbatıkua) ortaya çıkmaktadır. Adiğe Phonemlerinin (Na-ş-ba-tı-ko) hepsi Abhaz dilinde yaşamaktadır. Hatta Adiğe telafuz kurallarına uygun biçimde Abhazca'da da kullanılmaktadır. Bugün Adiğey de, Karadeniz kıyısı Şapsığlarında, "Şebatın", "Şebatnıkua" denildiği halde, Çerkesk'te, Kabardey'de bu isim "Şebadınokua", "Badınokua" şeklinde kullanılmaktadır. Bı isimdeki "T" phonemi, iç Adiğe (Kabardey-Besleney) dilinde kelime içinde "D" olmaktadır. Bu konuda bir kaç örnek vermekte yarar vardır: "Tığuse-Diğuse, Thamate-Thamade" şekline dönüşmektedir.

Kabardey söyleyişindeki "Badınokue" ismi komşu Osetin ve Abazin söyleyişlerine Kabardey telaffuzu ile geçmiştir. Bu dillerde de Badınokue şeklinde kullanılmaktadır. Bütün bu açıklamalardan ulaşılan sonuç şudur: "Şebat" "Şebatniko", Badınokue" sözcüklerinin ifade ettiği ad aynı addır. İsa'dan önceki yüzyıllarda yazılmış, Grek Destanlarında da bu isme rastlanmaktadır. Ayrıca Linguistik karakterlerde yukarıda sözü edilen özellikler de vardır. O halde bu ünlü Nart isminin Adiğe-Abhaz grubu Kuzey Kafkasyalılara ait olduğu gerçeği aydınlığa kavuşmaktadır. Kahramanımızın isminin bu açıklama dışındaki özellikleri Hadağatle Asker'in "Nartlar" derlemesinde yeterince belirtilmiştir. Bu yazıda biz Kafkasya dışında, özellikle Türkiye'nin belirli bir bölgesinde yaşayan Kuzey Kafkasyalılar arasında, bu kahramanın nasıl tanındığı ve Grek mitolojisindeki aynı tip motiflerle karşılaştırmasını yaparak kısa da olsa Hadağatle Asker'in bu konuya ilişkin derlemesinde haklı olarak açık bıraktığı bir cepheyi tamamlamak amacındayız.

Badinokue mitolojimizde "Khamılepşine" (Kamıştan yapılan bir Kafkas flütü) çalan, kırlarda, ormanlarda sürülerini otlatan, doğaya aşık bir kahraman olarak tanımlanır. Kafkasya'da yapılan derlemelere girmeyen bir öyküsü aynı zamanda Kafkas Folk danslarından "Kafe" veya "Zefako" veya "Guaşemahue"nin doğuşunuda anlatması bakımından ilginçtir: "Nart Babinokue yukarı Kuban yamaçlarında sürüsünün otlatmaktadır. Çevredeki toprak ve yaylalar varlıklı bir prens'in yönetimidedir. Prens'in kızı genç Guaşe uzun süredir melankolik bir hastalıktan kurtarılamamaktadır. Yemeden içmeden kesilmiş, gülmez konuşmaz olmuştur. Kızını bu hastalıktan kurtaramayan prens, uçan kuştan medet umar hale gelmiştir. Her yana haber salarak, kızını bu beladan kurtaracak kişi ile evlendireceğini, bu kişiye mal ve mülkünün yarısını vereceğini duyurur.

Ülkenin dört bir yanından gelenler her konuda her türlü ustalıklarını gösterirler. Şarkı söylerler, masal anlatırlar, prensesi güldürmek için her yola baçvururlar. Ancak güzel kızı karanlık dünyasından kurtaramazlar. Nart Badinokue ise sürüsünü suya saldıktan sonra bir ağacın altına çekilerek Khamılepşine'sini dudağına götürür, bütün ustalığını göstererek çalmağa başlar. Sesten sese melodiden melodiye geçerek hızlanır. Sihirli borusundan o güne dek duyulmamış güzellikte eserler dökülmeye başlar. Badinokue'nin çaldığı hava o denli güzeldir ki, bahçeye çıkartılan hasta prensesin kulağına kadar gider.

Guaşe yıllar süren uykudan uyanır gibi gözlerinin açar, gülümsyerek yerinden kalkar, müzüğin çoşkusuna kendisini bırakarak o güne dek görülmemiş incelikte bir dansa başlar, kuş gibi, tüy gibi kayıp gider prenses... Durup dinlenmeden danseder danseder danseder... Görenler bu mutlu olayı prense duyurmak için koşarlar. (Bu text Pınarbaşı ilçesinin Kazancık köyünde K'unip'at Kadir tarafından anlatılmıştır. Y. Özdemir çocukluğunda duyduğu şekli ile kaleme almıştır.) Nart Badinokue güzel Guaşe ile evlenirmi bilmiyoruz, ancak "Kafe"nin bugün bile Çerkesler arasında en çok sevilen ve beğenilen danslardan biri olduğunu biliyoruz. Sözü Kafe'ye getirmiş iken bu konuda kısada bir açıklama yapmayı faydalı buluyoruz. Adiğe dilinde müzik eşliğinde oyun, dans genel anlamında kullanılır Kafe sözcüğü. Özellikle Kabardey-Besleney gruplarında her türlü dans karşılığında kullanıldığı gibi bir erkek ve bir kız dansçının düo şeklinde oynadığı, karşılıklı uzun gidiş dönüş ve geçiş hareketleri ile oynanan ağır ve soylu bir dansın adı olarak da kullanılır. Gerçekte bu dansın adı "Kafe" olmayıp "Guaşemahue veya Guaşemaf" (Prensesin günü veya uğuru anlamına) dır.

Nitekim Yukarı Kuban, bugünkü Karaçay-Çerkesk Özerk Bölgesi yöresinden ayrılıp Uzunyayla yöresine yerleşmiş olan Abazin köylerinde bu gün bile bu dansa Guaşemahue denmektedir. Bir Guaşeyi onulmaz hastalıklarından kurtaran bir melodinin, bir dansın bu tür adlandırılması anlamlı olduğu kadar Nart Badinokue'nin özelliklerini yansıtan destanların Çerkes halkının belleğinde ve zevkinde şimdilere dek yaşayan bir kanıtıdır da... Nart Badinokue'yi müzikle ilişkisi bakımından Grek mitolojisindeki Tanrı "Pan", latin mitolojisindeki "Faunus" adlı kahramanlara benzetebiliriz. Grek mitolojisinde tanrı Pan, küçükbaş hayvanların ve çobanların koruyucusudur. Keçi ayaklı ve insan başlı olarak düşünülürdü. Maykop kurganlarında yapılan kazılardan çıkarılan altın kaplama tabletlerde bu tasvire uyan kabartmalara rastlanması çok ilginçtir. Bu anlatıma uyan başka kahraman daha vardır Çerkes mitolojisinde. Keçi ayaklı olan ve düğün bayram töreni, hasat töreni gibi insanları toplayan olaylarda ortaya çıkan ve toplumu eğlendiren "Ceğafe" adlı bu kahraman özellikle Abazin Halk Destanların'da sık sık konu olur.

Tanrı Pan kavalını çok sever. İnsanların ve hayvanların uykuya daldığı sıcak yaz günlerinde öğle vakti birden bire beklenmedik gürültüler koparır, çevreye korku saçarmış. Maraton savaşlarında Persler'i bu şekilde bozguna uğrettığı için Atinalılar Tanrı Pan onuruna Akropol eteklerinde bir tapınak bile yaptırırlar. Pan'ın bu özellikleri çağdaş edebiyatta ve sanatta bile etkisini göstermiştir. Fransız bestecilerden Cladue Debussy, "La Mer" adlı yapıtında Tanrı Pan'ın gürültüsünü ve kavalını simgeleyen solo flüt partisini "Prelude de L1apremidie d'un Pan" (Bir Pan'ın Öğleden Sonrası Prelüdü) bir bölümde işlenmiştir. Bizim Mitolojimizde Nart Badinokua omuzları Kafkas Dağları genişliğinde, bir omzunda güneş doğarken, öbür omzunda gece karanlığının olduğu, bir omuzunda bahar başlarken, diğer omuzunda karakışın hüküm sürdüğü şeklinde tanıtılmaktadır. Bu özellikleri ile günümüze dek şarkı ve destanları ile yaşaya gelmiştir.

 

Yismeyl Özdemir ÖZBAY- Mitoloji ve Nartlar' kitabından alınmıştır.

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Abzeh Aile Armaları

Oca 26, 2019 Rate: 0.00

Post Gallery