Rus generali Ermolov merhametsizdi. Yaşlı Çeçenleri Dadayurt şehrinin harabe olmuş bölgesine geri gönderecekti. İhtiyar biçâreler, “Fakat biz yaşlıyız, size karşı savaşamayız. Mahzenler de yaşlı kadın ve çocuklar var, lütfen onları serbest bırakın” diye komutandan insani sorumluluğu yerine getirmesi için adeta yalvarıyorlardı. General acımasız bir biçimde kafasını ‘hayır’ diye sallayarak, ‘O çocuklar istikbalde asker olacaklar, kadınlarınız yeni çocuk doğuracaklar ve sizin gibi yaşlılar da onlara savaşmayı öğretecekler” diyor ve daha sonra ağzından korkunç bir emir çıkıyor: “Şehri içindekilerle beraber yok edin”. Ve taş taş üstünde kalmıyor, şehir yerle bir ediliyor.

Çoluk çocuk, ihtiyar, genç, kadın, erkek ayrımı yapılmadan koca bir şehir mezarlık haline geliyor. Evet, 1995’ten bahsetmiyoruz yıllar öncesinden, 1802’den, büyük bir soykırımdan bahsediyoruz. O gün sadece iki çocuk kurtulabilmişti, onlar da henüz merhamet duygusunu yitirmemiş ve bu kanlı katliama fazla dayanamayan iki Rus askeri tarafından. Bu gün Dadayurt yok artık, Çeçenler, bu katliamları birbirlerine anlatıp, kendi dillerinde yazılara döküp istikbale kayıt düşüyorlardı. İslâm Hattatev 23 yaşın­da çınar gibi bir delikanlı. Sim­siyah saçları ve parlayan koyu yeşil kartal bakışlı gözleriyle Kafkasların geçit vermez heybe­tini andırıyor. Yaklaşık bir saatlik bir görüşmede yeknesak ve ezgi dolu bir ses tonuyla, yağmalanan ülkesi Çeçenistan tarihi hakkında, zaman zaman gözlerimizi yaşartacak suskunluk ve dalgınlığıyla, kendine has aksanıyla İngilizce bize birşeyler anlatmaya çalıştı.

“Yanımda kitaplarım ve ar­şivim yok. Fakat inanın anlattığım herşey gerçek” diye adeta yemin ediyordu. “Rus hükümetinin ger­çekleri değil, benim yıllardır baskı altında tutulan ülkemin gerçek­leri bunlar.” İslâm Hattatev; şu an Hollanda’da yaşayan Çeçenlerden biri. Diğerleri, büyük bir iş adamı, olan Eorz Ali İsmailov ile Aslambek A. Kadiyev Çeçenistan’ın resmî görevlisi olarak gece gündüz cephenin batı yakasında anlama kabiliyetini yitir­miş medeni (!) dünyanın önyargılı davranışını giderebilmek için üç­lü bir grup olarak Paris, Londra, Lahey, Bonn, Brüksel daha birçok me­kanlar arası mekik dokumaktalar. Genç avu­kat İslâm, uluslararâsı hukuk mastırı için 1994’ün Eylül ayında Leiden Üniversitesi’ne başlamıştı. Şimdi burada yapayalnız, Şu anda kaldığı sade bir odanın penceresinden gözü kilometre-lerce uzakta kalmış ülkesinde, doğduğu kö­yünde, yerle bir olmuş Grozni’de geziyor.

Babasının, annesinin ve kız kardeşinin kur­tuluş ümidini sebepler açısından emniyet tel­kin eden dağlara bağlıyor. Kısa bir suskun­luktan sonra değişmeyen bir ses tonuyla, “Ya da ölmüşlerdir” derken, çaresizlik için­de gözlerinden boncuk boncuk yaşlar boşalıyor. “Ruslar bize ‘hayvan’ (vahşi) diye hitap ederler, ‘vahşi ve katiller’ diye. Ben Mos­kova Üniversitesi’nde hukuk okudum ama bu hiçbir şeyi değiştirmez, ben onların gö­zünde hep suçluyum!. Onların gözünde bü­tün Çeçenler vahşidir; çünkü tarih boyunca biz hep biz kalmak istedik. Onlara hiçbir zaman teslim olmayı düşünmedik ve onların nazarında hep suçlu kaldık. Biliyorum, bizi öldürmeye devam edecekler, yok edene ka­dar:”

Çeçen tarihine altın harflerle yazılan şeyhi Mansur’un modern zamana bir yan­sımasını andıran İslam Hattatev anlatmaya devam ediyor: 
Sözde bizim emniyetimiz için “her Çe­çen evde birkaç Rus askeri yerleşecek” dedi Stalin. Her gün sıcacık yemek ve sıcacık ev. Almanlarla savaşmak da yoktu. Ailelerimiz Rus askerlerin her türlü ihtiyacını görüyor­du. Hitler bizim petrolümüzü istiyormuş bu nedenle buraları iyi korumamız gerekiyor­muş. Askerler burada uzun, bir süre kalıcıdır demiş Stalin. Emniyet için.

Fakat 23 Şubat 1944 sabahı her Çe­çen başında bir süngüyle uyandı, ‘kalkın ve yürüyün’ diyerek bütün Çeçen halkını pijamalarıyla yollara döktüler. ‘Sizi hainler doğ­ru Sibirya’ya’ deniliyordu. Karşı gelen kim olursa, yaşlı, kadın, erkek, çoluk çocuk anında kurşunlanıyordu. Hatta kafileden, sıradan bir adım geride kalanın üzerine kurşunlar boşaltılıyordu. Ölenleri gömmek isteyenleri bile öldürüyorlardı. Yüzbinlerce insan hayvan vagonlarında Sibirya’nın bilinmez yerlerine sürüldü

Özellikle dağlarda korkunç bir dram yaşandı. Operasyon bir hafta sürecekti! Bu Stalin’in kesin emriydi. Fakat askerler işi zamanında bitirememişti. Dağların yüksekle­rinde büyük ve güzel bir göl vardır. İşte o gölde yaklaşık 50.000 Çeçen’i kadın, kız, çoluk çocuk boğdular. Böylece Stalin’in em­rini zamanında yerine getirmiş oldular. Baş­ka bir yerde 1.000’e yakın insan bir araya toplatılarak, topluca yakılmıştır.

Evet bunları belki hiç duyamamışsınızdır. Ben ne lisede, ne de Moskova’da üniversitede bunları duy­dum. Bunlar hiçbir yerde yazılmadı. Fakat her Çeçen’in hafızasında bunlar bir film gibi saklıdır. Düşünebiliyor musunuz, bir halk yaşadığı ülkeden sürülsün, her bir kısmının başka bir bölgeye sürülmesi ve tekrar ya­pılanması ne kadar enerjisini alacaktır o mil­letin.

1957’de Çeçenler sürgünden ülkemize döndüğünde, doğal hakları olan, hiçbir şeyi­ni kolay kolay geri alamamışlar.Bu da başlı başına ayrı bir problem ol­muştur. Çünkü Ruslar bilinçli bir şekilde gelire elverişli yerlerimizi Yahudi ve Ermenile­re vermişler ki, geçmişte olan dostluğumuzu kuramayalım ve etnik gruplar arasında hep problem olsun. Mesela benim babam. Önce Sibirya’ya oradan ‘Kazakistan’a tekrar Çişne’ye geldiğinde, evimiz domuzlara ahır olarakkullanılıyormuş. O tekrar yüksek bir pa­raya oraları satın almış ve şimdi anlatıla­mayacak ne zorluklar yaşamış. Hâlâ ya­şıyor. Dün televizyonda CNN haberlerinde gördüm. Köyümüz bombalanmış, zannede­rim evlerimiz yıkılmıştır.”

Kalkıp cama doğru yürüyor. Dışarıya bakıyor, içindeki dalgalanmaları, bedenine sığamayışı, bir kafese hapsedilen aslanı andırıyor. “Halkımızın yansından çoğu böylece yok oldu. Rus insanıyla bir kavgamız hiç ol­madı bizim. Benim de öyle bir düşüncem yok. Burada Hollanda’da bana yardımcı olan tanıdığım Ruslar var. Çeçenlerin problemi ve anlaşamadığı Rus hükümetidir. Bi­zim hakkımızda sonu gelmeyen yalanları, bilinçli, art niyetli propagandalarıyla dünya­nın gözünde bizi terörist ve mafya ilan etti. Batıyı ve bütün dünyayı da buna inan­dırmayı başardı. Bunda batının ve medya­nın da büyük rolü oldu. Bizim sadece İslâmî kimliğimizi ön plânda tutarak (İslâmî terim­lerle kendisini motive eden askerleri gös­tererek) medya ile dünyaya öyle bir mesaj verdi ki, zaten kafasında İslâm’a karşı belirli bir ön yargısı olan dünyanın, bizi de ka­fasındaki o çerçevede bir yere oturttu. Bu da zaten Rusya’nın ve bazı güçlerin he­defiydi. Bunda da belirli ölçüde başarılı oldular. “Ateş olmayan yerden duman tüt­mez” denildi. Böylece dünya ile birlikte siz de bu tuzağa düştünüz.

Dünya bir kez daha akl-ı selimle dü­şünmeyi bir kenara itti ve ön yargılı davran­dı. Bir soykırıma böylece ortak oldu. Hâlbuki bizim yaptığımız şeylerle Rus politikacı­larının yaptığı şeyleri yan yana koyup bir kıyas edebilirseniz, halkımızın direnişindeki masumiyetini bütün çıplaklığıyla görebilirsiniz. Fakat dünya bir kere daha çok geç kaldı.”

Duvarda kendi eliyle çizdiği ve derin bir özlemi hatırlatan bir resim. Kafkas sıra dağları ve dağların arkasından doğan, belli ki arzu ettiği hürriyet güneşi. Dolap ve bir çalışma masası ve kitapları. Caddeye bakan çıkıntılı bölmede secde yeri üzerine katlanmış dede yadigârı seccadesi Avrupa’nın bu en medenî ülkesinde sesini ve derdini kim­seye duyuramamanın bir ezikliği içinde tek sığınağıydı.

Üniversiteye yakın üç katlı bir binada mütevazı bir oda. İslâm, temiz ve titiz. Asil bir aileden geliyor belli. 
“Ailem asırlardır ülkemizi yöneten do­kuz boydan birini oluşturuyor. Bayrağımızdaki dokuz yıldız, dokuz boyu temsil eder. Yüz yıllardır ülkemiz bu dokuz boydan se­çilen meclisle yönetilir. Çeçenler hiçbir za­man isteyerek başka bir milletin bağım­sızlığı altına girmemiştir. Bu nedenle meclis­ten çıkacak bir kararla bütün Çeçenler silah­la ülkesini savunmaya geçer. Hakkımıza te­cavüz edilmediği sürece kimseye savaş ilan etmiş değiliz. Babalarımız hiçbir zaman sa­vaş taraftan olmadı. Fakat şimdi inanıyo­rum ki, eğer babam hayatta ise kesinlikle ülkesi için savaşıyordur. Ben de ülkemde ol­saydım şimdi elimde bu kalem yerine silah olurdu.

Ben Çişne’de doğdum. Grozni’ye ya­kın bir köy. Yüzyıllardır ülkemize başkentlik yapmış ipek yolu üzerinde zengin bir kültür ve ticaret merkezi idi. Yahudi, Ermeni, As­yalı ve Kafkasyalı birçok ırk beraberce ya­şıyorduk. Kafkasların hep koruyucusu ol­duk. Timur’u bile Çişne’yi yağmaladığı hal­de durdurmayı başardık.” (1369-1404)

Kuzey Kafkasya, Karadeniz ile Hazar denizi arası, yedi cumhuriyetçik ve en az 40 çeşit milletten oluşuyor. Karaçaylar, Kadarbeybalkarlar, Abhazya, Acarlar, Çeçen, İnguş, Osetya, Dağıstan ve daha değişik grup­lar. Uzun süreli savaş ve yağmalamalara ve “parçala, böl, yut” taktiğiyle tarihte bilin­meyen soykırımlarla nihayet 1864’te bu bölge Ruslar’ın eline geçer. Direnme 1550’lerde başlar. O zamanlar güçlü bir devlet olan Kırım Hanlığı Ruslar’ın saldırısını önler. Daha sonra 18.
yüzyılda Ruslar tekrar saldırır. Nihayet 1783’te Kırım Hanlığı’nın düşmesiyle zorunlu bağımlılık başlar. 1835’ten 1859’a kadar işgalci Ruslara kar­şı Çeçenler tarihe destan olacak direniş­leriyle Kafkaslara Şeyh Şamil’in destanını yazarlar. 1877’de Çeçenler yine kitle halin­de direnişe geçerler ve yine soykırım, hara­be şehirler ve toplama kamplarında çile çe­kerler.

1917 ihtilalinde de Rus taktiği aynı idi. Kafkas halkı yine plânlı bir şekilde sarıldı. Halkların özerk yönetimi ellerinden alındı. Yeniden sunî sınırlar çizildi ve böylece halk­lar arasında iç savaşlar oluşturuldu. Sonuçta Stalin’in emriyle bilinmeyen yönlere sür­günler ve bilinmeyen yerlerde soykırımlar yapıldı. Şimdilerde komünizmin çökmesiyle Çeçenler’de yeşeren ümit, kafkasları bütü­nüyle sarmış durumda. İslâm: “Rusların bizi devamlı yönet­meye kalkması beni hiç şaşırtmıyor.

Çeçenistan’ın bereketli ve zengin topraklan var. Ruslar, gelip Çişne’nin yanına yerleştiler, Grozni’ye. Tabii ki, bu bir tehditti.
Çeçen olmayan bazı aileleri oraya yerleştirmeyi ba­şardılar. Zamanla Çişne’nin önemini azalt­tılar. Sonraki yıllarda çeşitli entrikalarla Grozni yeni başkentimiz oldu.

Bakın size bir şeyi daha açıklayayım: Burada da sık sık karşılaşıyorum, bizi mafya olarak biliyorlar. Rus hükümeti bu elbiseyi bize dünyakamuoyunun önünde güzel giy­dirmiş. İşin aslı şudur: Biz birbirimize tutkun bir milletiz, 1957 sürgün dönüşünden sonra çok ciddi çalıştık, gençlerimizi hep okuttuk, ticaretle çok ciddi şekilde İlgilendik,kısacası yeniden yapılandık ve bu yönümüzle Rus­ya’ya yakın zamana kadar ekonomik açıdan birçok katkıda bulunduk. Bunu bütün dünya biliyor.

Ben Moskova’da hem okuyor hem de birçok ticarî işin avukatlığını yapıyordum. Rusya’nın dünyaya açılan kollarıydık adeta. Bu gelişmeden rahatsız olan Rusya, bizi karalamak için karanlık bir senaryo üretti. Sahip olduğumuz zenginliği elimizden al­mak için bizi mafya ilan etti. Bırakın mafyayı, kötü alışkanlıklarla uzaktan yakından bir alâkamız bile yok. Ben liseyi Çişne’de okudum, üniversiteyi Moskova’da. Tama­men komünizm ahlakıyla donatılmış bir eği­tim sisteminde yetiştik. Fakat hafta son­larında, tatillerde bizim evimiz, bir okul olurdu.

Tarihimizi, kültürümüzü yaşayan kay­naklardan yaşlılarımızdan alırdık. Annelerimiz çocukların eğitimiyle, edepli yetişmesiyle çok yakından ilgilenir. Tatlı bir disiplinimiz vardır. Buna paralel sosyal birkontrol.

“Türkiye’den fazla bir şey bekleyeme­yiz, evet halk herşeyi ile bizim yanımızda, bunu buradaki Türklerde de görüyorum, fakat dünyada belirli güçler var. Bu sebeple gönlüm çok şey arzu etse bile Türkiye’nin dikkatli davranmasında yarar var. Ümit edi­yorum ki, Türkiye’nin ileriye yönelik plânları vardır. Bizim de zaten diğer Türk cumhuriyetlerinden ve İslâm devletlerinden fazla bir beklentimiz yok. Gözlerimiz ve kalbimiz Türkiye’de.
Buğra Büyük

Bu kitabı yazmaya 1977 yılında, Harvard Üniversitesi'nden Dilbilim alanındaki diplomamı aldıktan kısa bir süre sonra başladım. Harvard'ı, MIT'de (Massachuets Institute of Technology - Massachusets Teknoloji Enstitüsü, Ç.N.) çalışmalarını sürdüren Noam Chomsky'nin çevresinde yürütülen dilbilim çalışmalarından ayıran bir biçimde ve Harvard muhafazakarlığının karakteristik bir özelliği olarak, teorik bilgi birikimine sahip olma zorunluluklarının yanı sıra öğrencilerin belirli bir dil hakkında ayrıntılı bilgiye ve bu dilin üyesi olduğu dil ailesi hakkında da ortalamanın üzerinde bir bilgiye sahip olmaları gerekmekteydi. Eski Gürcüce, Ermenice ve Osetçe'yi inceledikten sonra Kuzeybatı Kafkas dilleri olan Ubıkhça ve Çerkesçe'de karar kıldım. Bunlardan ilki hakkında Oslo Üniversitesi'nden Hans Vogt'un, ikincisi hakkında da Raşit T'hağapşaw'un yardımları sayesinde her iki dil hakkında da bilgi sahibi olabildim. Ayrıca, W. Sidney Allen'dan bana Calvert Watkins aracılığıyla ulaşan bazı malzemelerin yardımıyla Abazaca üzerinde de çalışmalar yaptım.

1975'te kendimi genç bir profesör olarak bulduğumda, büyük zorluklarla edinmiş olduğum bu bilgilerin paslanmakta olduğunu üzülerek gördüm. Oturup günü gününe çalışarak çeşitli malzemeleri taramak suretiyle çalışmalarımı sürdürecek öz disipline sahip olmadığım ve Kanada'da Çerkesçe, Abhazca ya da Abazaca konuşan birisini kolayca bulamayacağım için, folklorik metinlerin çevirisini yapmak üzere bir araştırma fonu arama düşüncesine kapıldım. Bu beni, dil bilgilerimi unutmama engel olacak sıkı bir programa sokabilirdi. 1979'dan 1981'e kadar, Birleşik Devletler İnsani Bilimler İçin Milli Araştırma Fonu (Philadelphia'daki İnsani Konular Çalışmaları Enstitüsü tarafından yönetilmektedir) ve Kanada Sosyal Bilimler ve Araştırma Konseyi (Hamilton, Ontario'daki McMaster Üniversitesi tarafından yönetilmektedir) Nart destanlarını çevirme çabalarımı cömertçe destekledi. Aradan yirmi iki yıl geçtikten sonra, halen bu diller hakkında bilgimin yeterli olduğunu söyleyemem, ancak Nart destanlarının önümde açtığı dünyanın beni büyülemeye devam ettiğini söyleyebilirim.

Nart destanları, çok eski ve çeşitli konulardaki kahramanlık hikayeleridir. Bu hikayeler Kuzey Kafkasya'da, Çeçenler, İnguşlar, Osetler, Çerkesler ve akrabalarının arasında, hatta Kartvelce konuşan Svanlar ve kuzey Gürcistan'da yaşayan Gürcü dağlılarının arasında geçer. Çerkesçe'nin külliyatı (İng.: corpus-Ç.N.), Çerkes bilim adamı A.M. Hadaghatl'e önderliğinde 1968-1971 yılları arasında çalışan bir ekip tarafından, Hadaghatl'e'nin "Geroicheskij epos Nartyi igo genezis" (Nart Kahramanlık Destanları ve Ortaya Çıkışları) adlı eserinde toplanmıştır. Hadaghatl'e'nin kalkıştığı, toplam yedi ciltlik muazzam işin burada yalnızca bir bölümü temsili olarak yer almaktadır. Kuzey Abhazlarının (Abazaların) destanları Vladimir Meremkulov ve Şota Salakaya tarafından derlenmiş, bir hikaye de İngiliz dilbilimcilerinden müteveffa W. Sidney Alen tarafından kayda almıştır. Külliyat bir bütünlük arz eder. Abhaz külliyatı Abhaz bilim adamlarından mütevefa Şalva İnal-İpa tarafından yönetilen bir ekip tarafından derlenmiştir ve "İnal-İpa ve Arkadaşları, 1962" referansı ile kaydedilmiştir. Bu çalışmadaki bir destan Kh. S. Bgazhba'nın Bziyb lehçesi çalışmasından alınmıştır. Maalesef, bu külliyatın yalnızca küçük bir bölümü burada yer almaktadır. Ubıhça'nın külliyatı ¦bütün mevcut Nart destanları¦ büyük oranda, ünlü dilbilimci ve halkbilimci Georges Dumézil tarafından derlenmiş; bir hikaye Norveçli dilbilimci Hans Vogt tarafından kayda alınmıştır. Boğaziçi Üniversitesi'nden Türk araştırmacı Sumru Özsoy, merhum Tevfik Esenç'ten yedi destan daha derlemiştir. Umuyorum ki bunlar da kısa bir zaman içinde yayınlanacaktır.

Osetçe'de korunmuş olan Nart destanları çok farklıdır. Dumézil'in ve diğer araştırmacıların üzerinde çalıştığı (1930; 1943; 1960a; 1965; 1968; 1978) bu destanlar çok süslüdürler; ancak komşu Çerkesler'inkiler kadar eski değildirler. Mazdaik özellikleri büyük ölçüde eksik olan (Benveniste 1959, 129) bu destanlar, İskitler, Sarmatlar ve Alanlar gibi Farsça konuşan ilkçağ bozkır göçebelerinin bazı gelenekleri ile ilgili kısıtlı bilgilerimizi edindiğimiz tek kaynaktır. Bu gelenekler, doğu bozkırlarındaki ve İran'daki Pers medeniyetine biçim veren Zerdüşt devriminden etkilenmemiş görünmektedir. Bu Pers özelliklerinin pek çoğu Kuzeybatı Kafkas geleneklerine de eklenmiştir.

Wisconsin Üniversitesi'nden Aylin Abayhan Karaçay-Malkar (Balkar) dilinin külliyatı üzerinde çalışmaktadır. Çeçen-İnguş külliyatı Svan külliyatı ile aynı şekilde, bir çevirmene ihtiyaç duymaktadır. Kuzeybatı Kafkas külliyatları ile Oset külliyatı arasındaki farklar göz önüne alındığında, diğer Nart destanları külliyatlarının karşılaştırmalı mitoloji çalışmalarına yapacağı katkı önemli miktardadır.

Nart destanlarını, yalnızca dünya mitolojisinin bir parçası olarak değil, aynı zamanda batı Avrasya'daki tarihi mitler hakkında araştırma yapanlar için bir hazine olarak sunmak amacıyla okunabilir bir çalışma haline getirmeye uğraştım. Anlatımın akıcılığını artırmak için eklediğim ifadeleri köşeli parantez içine aldım. Anlatımdaki geçişleri kolaylaştırmak amacıyla bu metinleri Kafkas adetlerine uygun olarak eklemeye çalıştım (Lotz et al. 1956; Luzbetak 1951; Grigolia 1939; Namitok 1939; Sanazaro 1506; sonuncu kaynak bana, Ubıh süt kardeşim Okan İşcan tarafından sağlanmıştır).

Mitler üzerinde yürütülen çağdaş çalışmaların en heyecan verici yanı, bu mitlerin, okuyucunun gözleri önüne serdiklerinden daha da eski olan kayıp inanış sistemlerine erişme imkanı sunmalarıdır. Bu çabaların öncüsü, çalışmaları Hint-Avrupa medeniyetinin çeşitli özelliklerini bulmak üzere yapılan daha geniş kapsamlı bir çalışmanın (örneğin, Polome 1982; Benveniste 1973; Wikander 1938; Olrick 1922) parçası olan müteveffa George Dumézil'dir (Littleton 1966). Puhvel (1987) Dumézil'in çalışmalarını sistematik bir biçimde ayrıntılı bir hale getirmiştir. Dumezil, içinde bulunduğu koşullar bunu gerektirdiği için ayrıntılarla ilgilenmek durumunda kaldıysa da, esas hedefi orijinal Hint-Avrupalıların karakteristik sosyal yapısının ana hatlarını ortaya koymaktı. Çalışmalarının ulaştığı sonuç, tarihi Hint kast sistemine benzer biçimde "rahipler", "savaşçılar" ve "çiftçiler-zanaatkarlar" şeklinde, iyi bilinen ve yaygın bir kabul gören üçe ayrılmış sosyal sınıflandırmadır.

Bense, karşılaştırmalı yorumlarımda ve notlarımda, yukarıdakinin tersine mitlerin garip ayrıntılarının konunun genel çerçevesinden ve ana hatlarından daha önemli olduğunu kabul ettim ve bu anlamda Puhvel'in bakış açısına yaklaşmış oldum. Ana hatlar, gelenek içinde bir çeşit anlatı amacına hizmet edebilirler; dolayısıyla da anlatıcının kültürünü ve kendi geleneği çerçevesindeki konumunu yansıtan nedensellik ve yorumlara açıktırlar. Garip ayrıntılar ise, yalnızca geçmişin bir kalıntısı olarak (çoğu zaman anlamsızca) metinde yer almaktadırlar. Konu bu açıdan ele alındığında büyük resim nadiren ortaya çıkar; ancak genellikle bu tip ayrıntılar, orijinal inanışlar ve simgeleştirmeler hakkındaki çok kısıtlı bilgilere sağlam birer destek oluştururlar.

Aslında bu, halkbilim alanında dilbilim yöntemlerinin kullanılmasıdır (Colarusso 1998). Örneğin, Hint-Avrupa kökenli dillerde "ayak" kelimesi ele alındığında önemli olan, tesadüfi ses benzeşmeleri, yani söz gelişi Latince ve Yunanca'da kelimenin p ile başlaması, Cermen dillerinde f ile başlaması ve Ermenice'de h ile başlamasıdır. Latince, Yunanca, Cermen dilleri ve Ermenice'nin hepsinde de "ayak" kelimesinin bir karşılığının bulunması değildir. İkinci durumda sözcük dağarcığının ortaya koyduğu genel yapısal sonuç işlev kökenlidir: bu dillerin konuşulduğu toplumların hepsinin de anatomik anlamda "ayak" kavramına sahip oldukları ve sözlüklerinin de bu durumu yansıttıklarıdır. Aslına bakarsanız, neredeyse bütün diller "ayak" anlamına gelen bir sözcüğe sahiptir. Ancak yalnızca bazı dillerdeki sözcükler p ya da f gibi seslerle başlar ve bu da ortak bir Proto Hint-Avrupa kökenine işaret eder. Bu metodolojik yönelim, garip ayrıntılar ve bozulmaya uğramış şablonlara sahip Kuzeybatı Kafkas dillerini, karşılaştırmalı çalışmalar için son derece önemli bir hale getirmektedir.

Bu çabamda bana bazı insanlar yardımcı oldu. Prof. B. George Hewitt ve eşi Zaira Khiba Hewitt, biri hariç bütün Abhaz destanlarını tercüme ettiler. Titiz bir şekilde yürütülen, kapsamlı bir çalışmaydı bu. Ben de, çeviri dilinin Kuzey Amerika konuşma diline daha uygun bir şekle getirilmesi için destanların metinlerini düzeltme cüretini gösterdim. Çerkes destanlarının seçiminde ve çevrilmesinde Raşid Thaghapşaw (Batı Çerkeslerinden - Bjedugh), Kadir Natkho (Batı Çerkeslerinden - Şapsığ) ve Majdalin Hilmi'den (Habjokua) (Kabardey) yardım aldım. Çerkesçe'den İngilizce'ye bilişsel sıçrama çok önemli miktarda olduğundan bütün hatalar tamamıyla bana aittir. Bana yardımcı olabilecek, Abazaca bilen kimse ile iletişim içinde olmadığımdan Abaza destanları için Meremkulov'un Rusça tercümelerinden yararlandım. Rusçam geçmişte de zayıftı, bugün de zayıftır; bu nedenle elimde bulunan büyük miktardaki Rusça malzemeyi kısa bir süre önce göçmen olarak Kanada'ya gelmiş olan Michael Ellinson'a çevirttim. Kendisinin yorulmak bilmez ve çalışkan bir çevirmen olduğu ortaya çıktı. Daha sonra Abazaca orijinalleri taradım ve bunları Rusça'ları ile karşılaştırdım. Bu karşılaştırmada iki kaynak arasında pek çok farklılık buldum. Bu farklılıkların hiçbiri Elinson'un çevirisinden kaynaklanmıyordu. Bunlar daha çok, ya Abazaca ve Rusça arasındaki bilişsel farklılıklardan ya da yer yer çok sert ve kaba biçimlerde ifade edilen orijinal metinlerin aktarılmaları sırasında yumuşatılmış olmalarından kaynaklanıyordu. Abazaca orijinal metinleri çevirirken (daha sonra örnek olarak bunların çözümlemelerini yayınlayabileceğimi düşündüğümden) en iyi iki öğrencim olan Rebecca Lee ve Bayla Greenberg'den yardım aldım. Profesör Hans Vogt, 1971'de kaydettiği orijinal Ubıhça teyp rulolarını bana göndererek ve daha sonra da ölümüne kadar bu en zor dil hakkındaki sorularıma yanıt vererek bana yardımcı oldu. Dumézil ve Vogt Ubıhça'yı Fransızca'ya çevirmiş oldukları halde, bir çözümleme ve açıklama henüz yayınlanmış değildir. Ubıhça'nın külliyatını yeniden çevirdim ve çok küçük birkaç düzeltme yaptıktan sonra, buradaki örnekle birlikte, bu dilin ilk açıklamasını ortaya koymuş oldum. Çeviri sürecinin başlangıcında, LS.H.L.'nin direktörü olan Dr. Joel Jutkowitz'in büyük yardımları oldu ve çalışmanın ilerleyen aşamalarında da, işler karmaşıklaştığında ve ilerlemek zorlaştığında Princeton Üniversitesi Yayınevi'nden Deborah Tiergarden sağlam bir dayanak noktası oldu. Ayrıca iki de okuyucuya teşekkür etmeliyim: Austin'deki Texas Üniversitesi'nden John Weinstock ve Montreal Üniversitesi'nden Kevin Tuite. John Weinstock çalışma üzerinde hassas bir okuma ve ayrıntılı bir genel kontrol yaptı. Kevin Tuite de benzer bir çalışmayı yürüttü ve Kafkasya konusunda bir uzman olarak çeşitli noktalarda eleştiriler ve öneriler getirdi. Metinde yer alan bu katkıları, kaynaklarını belirtmek için "[KT]" imiyle alıntıladım.

Elbette bu kitap, Sara Lerner ve Princeton Ünviersitesi Yayınevi'ndeki ekibin çabaları olmaksızın var olamazdı. Onlara şükran borçluyum. Ayrıca, kılı kırk yaran muhteşem çalışması için editörüm Dalia Geffen'e de teşekkür etmeliyim. Yazdığı bütün notları okudukça ve metnin neredeyse her notla biraz daha iyileştiğini gördükçe yaptığı işi daha da takdir ettim.

Dilbilim konusuna ilgi duyan okuyucular için (ve her birinin bu yüzyıl içinde yok olması ihtimali bulunan bu dillerin bir kaydının bulunması amacıyla) beş örnek metni, bütün açıklamalarıyla, çözümlemeleriyle ve çevirileriyle birlikte verdim. Bunların arasında, Batı Çerkesleri'nin ince lehçesi Bjeduğca ve Abhazca'nın tarihi lehçesi olan Bziyb lehçesinde yazılmış birer metin de yer almaktadır. Bunlara ek olarak bu çalışma, yukarıda da değinildiği üzere, Ubıhça'nın açıklanmış ve çözümlenmiş bir metninin yayınlandığı ilk çalışmadır.

Ancak şunu da eklemeliyim ki, karşılaştırmalı iddialarım tamamıyla bana aittir. Özellikle Çerkes, Abaza, Abhaz ve Ubıh arkadaşlarım burada ifade ettiklerime benzeyen görüşlerime pek katılmazlar. Çeviri sürecindeki yardımları, herhangi bir şekilde benim düşüncelerime, yaklaşımlarıma katıldıklarını ya da onları paylaştıklarını düşündürmemelidir.

Bu hacimdeki bir çalışma yalnızca yazarı için değil, hayatları yazarın hayatıyla bağlantı içinde olan insanlar için de yorucudur. Nartlar, eşime ve çocuklarıma, bir gölge gibi üzerimizde olan ancak hiç yok olmayan bir varlık ve bu çalışma da asla bitmeyecek bir seyahat gibi gelmiş olmalı. Linda'ya ve küçük Nartlar'ım Mark, Tara ve Darren'a sabırları, destekleri ve ilgileri nedeniyle teşekkür etmeliyim. Destanlardan büyük keyif aldılar ve Nartlar'ı hayatlarının bir parçası haline getirdiler. Umuyorum ki okuyucular da Nartlar'ı her zaman hayatlarının bir parçası olacak saygıdeğer varlıklar olarak değerlendirirler.

Son olarak sözlerimi, büyük Hint-Avrupa Araştırmacısı Edgar Polome'un 2000 yılı Mart'ındaki ölümünden duyduğum derin üzüntüyü ifade ederek bitirmeliyim. Bu çalışmayı Princeton Üniversitesi Yayınevi'ne 1994 yılında O tavsiye etmişti; ancak yayınlandığını görecek kadar yaşamadı. Birazdan okuyacakları için, benim kadar okuyucular da kendisine şükran borçludurlar.

Araştırma-John Colarusso Çeviren: Muharrem Nesij HUVAJ]

Tam'a Bahar Gelmeyecek

Aralık 03, 2018

Tam'a bahar gelmeyecek"Tam'a Bahar Gelmeyecek", son yıllarda Kafkaslarda yeniden yaşanmaya başlayan acıların gündeme gelmesi sonucu güncellik kazandı.

Bitti, artık bir daha olmasın, olmaz dediğimiz bir anda dünyanın herhangi bir yerinde birşeyler oluyor. Keder, acı

Özet: Kafkaslar, 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan itibaren Çarlık Rusyası ile Osmanlı İmparatorluğu arasında şiddetli bir mücadele alanı haline gelmiştir. Bu mücadelede Çerkesler, Osmanlı tarafını tutarak, Ruslara karşı amansız bir savaşım içine girmişlerdir. Kırım Savaşı’ndan sonra

Kuzey Kafkasya’nın coğrafi ve siyasi anlamda belki de en ilginç bölgesi Adıge Cumhuriyeti. Kendisi gibi, Kafkas halkının hakim etnik grubu oluşturduğu ve adlarını verdiği diğer Kuzey Kafkas cumhuriyetlerinden farklı olarak buranın da statüsü cumhuriyet olmasına

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @dergi_mizage: As we all know you are a bit busy these days, we want to remind you that Russia condemns the USA for Native American Gen…
Avusturya, Drau anıtı: ''Burada 28 Mayıs 1945’te yedi bin Kuzey Kafkasyalı, kadın ve çocukları ile birlikte Sovyet… https://t.co/yZtTG7dfDs
RT @Cerkesya: #21Mayıs #Circassiangenocide #ÇerkesSoykırımı https://t.co/ADgbR91klj
#21Mayıs1864 #21may1864 #genocide1864 #CircassianGenocide #circassianexile #CerkesSoykırımı #unutma #unutturma https://t.co/AOEiRG08aK
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery