Hanife Kundetey'den (Şegem II) Hamıkue Tlostenbeç'in kızıydı. O çok güzel, çok akıllı ve zarif olması yanında çok usta bir mızıkacı idi. Köylerinde her kimin düğünü, eğlencesi olsa, gelip onu götürürlerdi. 

O da hiç kimseyi kırmaz hepsine giderdi. Günlerden bir gün Çerwan ailesinde bir düğün vardı ve Hanife her zaman olduğu gibi burada mızıka çalıyordu. Düğün böyle güle oynaya devam ederken Hanife oyuna çıktığı bir sırada, misafirlerden sarhoş olan bir adam (ağıtta belirtildiğine göre Abreclerde Muhahmmet Ali) silahını çekerek oynayan kızın kızın şerefine bir kaç el ateş etmiş. 

Yine eskilerin söylediğine göre o zamanlar bir genç kız oynarken silah sıkmak ona değer vermek, onu takdir etmek anlamlarında ve normal karşılanan bir şeymiş. İşte bu şekilde atılan kurşunlardan birisi önce bir genç kıza, onuda geçerek oynamakta olan güzel mızıkacıya isabet etmiş. Bu yürek parçalayan ölüm işte bu ağıta kaynak olmuş. 

Bu ağıtı Nezer Maşe, Dzeğeştokue Karemırze ve bize öyküyü anlatan Mırzehan Zeyret'ten dinledim. Bu ağıt günümüzde hala söylenegelir.

Kıerbeç'in türküsü adlı bu ağıt ilk kez Adigey’de söylenmiş olmasına karşın Kaberdey bölgelerinde daha çok bilinip söylenmektedir. 

Söylenceye göre bir dönem Kaniye isimli bir Adige köyü ile yakındaki bir Nogay köyü arasında bir sürtüşme ve düşmanlık başgöstermiş. 

Kıerbeç ise bu Adige köyünde en sözü geçen en bileği kuvvetli ve aynı zamanda Nogayların en çekindikleri gençlerin başında gelirmiş. Bu gözü pek genç her olayda onların karşısına dikilir şimdiki deyim ile her taşın altından çıkarmış. İşte bu nedenle Nogayler bu genci öldürmeye karar vermişler. Kıerbeç bir başka yerde bulunduğu sırada ona kasıtlı olarak "Kaniye köyü baskına uğradı" yalan haberini ulaştırmışlar.

Doğal olarak, bunu duyan genç "oturduğumuz yerde kendimizi yedirtmeyiz" diyerek hemen yola koyulmuş ve dönüş yolunda kendisini bekleyen Nogay nişancıları tarafından kurulan tuzağa düşerek vurulmuş. Kıerbeç aldığı bu yaraya karşın ellerinden kurtularak köyüne ulaşmış ancak bir daha ayağa kalkamadan günlerce hasta yattıktan sonra kangren olan bacağı ölümüne neden olmuş. 

Onun yiğitliği ve terbiyesine ilişkin hala şu haber anlatılagelir: Kıerbeç’in ölümünün yaklaştığını farkeden diğer insanlar, babası Muhammed'i "oğlunu ölmeden önce son bir kez gör, konuş" diyerek zorlamışlar ve gencin babası bu nun üzerine oğlunu görmeğe gitmiş. Bunu duyan Kıerbeç ise "babam beni yatarken görmesin" diyerek evin içerisinden giriş kapısı üzerine bir ip bağlatmış ve bu ipe tutunarak kangren ayağına karşın babasını ayakta karşılamıştı. 

Yaşlı baba oğlunu son bir kez bu şekilde ayakta gördükten sonra hiç bir şey söylemeksizin dönüp gitmiş. Kıerbeç ise babasının evden çıkışından hemen sonra olduğu yere yığılıp oracıkta can vermiş. İşte bu Kıerbeç Yi Wuered denilen ağıtın öyküsü budur. Ağıtı ilk kez ağabeyim Kıardenguşıe M. den dinledim. 

Ancak bir çok kişi tarafından bilinir ve söylenegelir.

Janbolet'in ağıtı hakkında eskiler şöyle anlatırlar. 

Yeçemezıkue (bir kısmı Yerkuey Mezıkue olarak anlatır) sağlıklı, dinç ve toplumda sözü değer gören bir yaşlı idi. İlk çocuğu olan Janbolet'in doğumundan sonra eşi ölmüş ve bunun üzerine bir süre sonra Temezlerin kızı andole Guaşe ile yeniden evlenmişti. Bu kadından yeniden 9 çocuk sahibi olmuştu. Ancak çocuklarını büyütemeden ölmüş ve çocuklar annelerinin elinde birlikte büyümüşlerdi. 

Janbolet aynı babası gibi çalışkan, dürüst, güçlü ve sözü geçen bir genç olmuş, diğerleride bunun tam tersi tembel, uyuşuk ve zayıf karakterli birer genç olarak ortaya çıkmışlardı. Ancak, andole Guaşe üvey oğlunun toplumda gördüğü değeri, buna karşılık kendi öz çocuklarının yetersizliğini bir türlü hazmedemiyor ve sürekli kıskanıyordu. Bu kıskançlık o derceye gelmişti ki, Janbolet'i oğullarına öldürtmeye karar vermişti. 

Ancak oğullarının hiç birisi onunla baş edebilecek güçte değildi. Üvey kardeşlerinden en küçüğü Janbolet'i çok severdi. Öyleki öz ağabeylerinden daha çok onun yanına gelir, Janbolet'de onunla sürekli ilgilenirdi. 

İşte bu çocuk annesinin üvey kardeşlerine kurduğu tuzağı gelip Janbolet'e haber vermişti. Ertesi akşam kardeşleri gelip onu öldüreceklerdi. Doğal olarak Janbolet’de hazırlığını yapmış yatağına bir koca kütük koyarak üzerini de örtmüş ve kapı arkasında gelenleri beklemeye başlamıştı. Gece artık herkesin uyuduğuna düşünen kardeşler Janbolet'in odasına geldiler. 

En küçük dışında hepsi sırasıyla aralık kapıdan içeri süzülüyor kılıçları ile yatakta sandıkları Janbolet'e vuruyorlardı. Ancak karanlıkta kapı arkasında bekleyen Janbolet hepsini teker teker kafalarına vurarak bayıltmış, daha sonrada silahlarını ve bütün elbiselerini alarak çırılçıplak 8 kardeşi kendi odasına hapsettikten sonra elbiselerini götürerek annelerinin kapısı önüne atıvermişti.. 

Oğullarının giysilerini gören andole Guaşe oğullarımı öldürdü diye feryat figan ederek geldiğinde Janbolet üvey kardeşlerini serbest bırakmış ve onlara bir daha böyle şeyler yapmamaları için yalvarmıştı. Ancak kadın oğullarının bu beceriksizliği karşısında daha da çileden çıkmış sürekli onunla uğraşmaya başlamıştı. Bu işin iyiye gitmeyeceğini anlayan Janbolet kadının üç kardeşine gizlice haber göndererek onları çağırttı. 

Olan biteni anlattıktan sonra kardeşlerin kendi gözleri ile görebilmeleri için bir plan yaptı. Janbolet andole Guşe’nin yanına giderek "evde üç misafirim var. Ancak benim acilen bir işim çıktı. Ben dönünceye kadar siz onlarla ilgilenirmisiniz diyerek gitti. Janbolet az mı kaldı çok mu bilinmez; ama döndüğünde misafirlerini evde açlıktan bitkin bir halde öylece yığılmış otururken buldu.

Aynı şekilde misafirlerin atlarına su bile verilmemişti.. İşte dedi Janbolet kızkardeşinizi gördünüz. Bırakın beni, haneye gelen misafirime bile böyle davranıyor. Bunu üzerine üç kardeş kızkardeşlerinin yanına giderek bu yaptığının insanlık olmadığını, törelere uymadığını ve hatalı olduğunu üstelik kendi ailelerine de leke getirdiğini söyleyip "bundan sonra bizim bir kızkardeşimiz yok" diyerek evi terkedip gittiler. andole Guaşe Janbolet'in bu hareketi üzerine iyice zıvanadan çıktı. 

Açıkça onu öldürmeleri için oğullarını gönderdi. Bu kavgada Janbolet üvey kardeşlerini öldürdü, kendiside aldığı yara ile öldü. Ağıtı ise Janbolet'in ölürken söylediği rivayet edilir. 

Kaynak Thape Dergisi Ocak 2004

Yaşlıların anlatımına göre, Şecemokue Hasanş yalnız başına birisiymiş. Üstelikte yoksul. Böyle olunca onun sevdiği kızı almak için başlık parası vermesi mümkün değilmiş. Hasanş ne kadar züğürt ise sevdiği kız da tam tersine çok zengin ve üstelik büyük bir aileden imiş. Bu aileninde kızlarını başlık parası almadan vermeleri mümkün değilmiş. 

Aslında burada bir açıklama getirmeden edemeyeceğim. Bizim törelerimizde kesinlikle böyle bir şey yoktur. Ancak Adige kızlarının güzelliği ve zerafeti o kadar nam salmışki Kırım hanları, paşaları,Osmanlı paşaları bir Çerkes kızı ile evlenebilmek için kızı ve ailesini razı edebilmek uğruna türlü hediyeler, altınlar, gümüşler gözden çıkartırlarmış. 

İşte bu gide gide zaman içinde nakit paraya, bu gün başlık parası denilen yüz kızartıcı hale dönüşmüş. Her neyse 

Hasanş böyle bir para ödeyecek durumda değilmiş doğal olarak. O bu başlığı ödeyemeyince kızı türlü hediyeler ve yüklü paralar veren Nogay hanına vermişler. 

Genç kız bu durumu kabullenmemiş ve ailesinin bu kararını sevdiği adama bildirmiş bir şekilde. Nogay gelin alayı kızı alıp köyü terkettikten sonra her iki tarafı otlar ve dikenlerle kaplı bir patikada Hasanş, düğün alayının önünü kesmiş ve silahını çekerek gurubun arasından gelini sırtladığı gibi insan boyunu aşan otların arasına dalmış. Nogaylar ilk şaşkınlığı atlatıp onları izlemek istemişler ancak nerede ise sık bir ormanı andıran bu dikenli arazide onları bulmak mümkün olmamış. 

Bunun üzerine dört bir yandan otları ateşe vermişler cehennem ateşinin içinde kalan sevgililer çaresiz dışarı çıkmaya çalışırken ve tam kurtulduklarını düşünürken sık otların arasından farkedemedikleri bir Nogay tarafından açılan ateş sonucu Hasanş vurulmuş ve ölmüş. Nogaylar Cesedi oracıkta bırakıp gelini alarak gitmek istemişler. Ancak genç kız, "eğer onu layıkı ile toprağa vermezseniz sizinle gelmem. Gerekirse buracıkta ölürüm" diyerek direnmiş. 

Nogaylar çaresiz mezarı kazmış ölüyü mezara indirmişler. Genç gelin "izin verin mezarını ben düzenleyeceğim" diyerek mezarın içine inmiş ve saçında örülü makası çıkartarak sevdiği gencin yanıbaşında kendi canına kıymış. Nogaylar da bunu üzerine yanyana yatan iki gencin mezarını kapatarak geldikleri gibi eli boş dönmüşler. 

Öyküsünü dinlediğiniz bu ağıtı ise daha sonradan Hasanş'ın arkadaşları söylemişler. Ağıtın kaynağı Kaberdey’dir 

Kardenguşe Zramuk

Çeviri : Ergün YILDIZ

Kaberdey Tarihi’ne yönelik bilgiler açısından bu şarkı benzerleri arasında en geniş bilgi veren ve aynı zamanda en sağlam kabul edilenidir. Bu müziğe kaynak olan olay için Neğume Şora şöyle yazar: 

Turgutlular (şimdiki Kalmukların ataları ya da aynı kökten bir boy) oldukça büyük bir güç ile Tatarları da yanlarına alarak Kaberdey sınırlarını taciz etmeye, saldırılar düzenlemeye başlamışlardı. Kaberdeyler bunu karşılıksız bırakmamak amacı ile kadın ve çocukları, yaşlıları, at sürüleri ve hayvanlarını güvenli bölgelerde topladıktan sonra üç günlük bir hazırlık yaparak düşmanla karşılaşmak üzere harekete geçmiş, Balk ırmağının Terek nehrine döküldüğü noktada düşmanla savaşa tutuşmuşlardı. 

Göğüs göğüse süren çarpışmalar sonunda Kaberdeyler sayıca çok üstün olan düşmanla başedemeyip yavaş yavaş geri çekilmek zorunda kaldılar. Daha gerilere yeniden toparlanan Kaberdey güçleri burada düşmanı yeniden karşılayarak savaşa tutuştular kıran kırana süren savaşa oluk oluk akan kana karşın düşmanla başedemeyen Kaberdeyler daha da geriye, Şerec deresine paralel dağ yamaçlarına kadar çekilmeye mecbur kaldılar. Ertesi gün çekilen Kaberdey birliklerini tamamen dağıtmak amacı ile ilerleyen düşmanı yeniden karşılayıp savaşa tutuştular. 

Bu kez iyi yer tutmuş Kaberdeyler düşmana günlerce direnerek daha öteye yol vermediler ancak düşmanı geriletmeleri de mümkün olmadı. Her iki taraftan yüzlerce insanın öldüğü bu karşılaşmada Kabedey pşılerinden (Pşı Apşokue, Kıdrışokue, Kanşokue, Puçt Kalemet ve genç Tepşerokue, Şolehukue, Cılahıstenıpş) bir çoğu bu savaşta öldüler. Kaberdeyler her ne kadar düşmanı bu noktada tutmayı başarmış olsalarda durumları oldukça ümitsizdi ve pek bir kurtuluş yoluda görünmüyordu. 

Ancak ertesi günün aydınlığı ile birlikte hiç ummadıkları bir şey oldu: Diğer halklardan oluşan 2000 kişinin üzerinde gönüllü yardım birliği gelmişti. Bu yeni moral destek ile dinlenmiş yeni askerlerin de yardımı birleşince Kaberdeyler toparlanarak düşman üzerine saldırıya geçtiler yeniden alevlenen çarpışmalar sonucunda bu kez düşman tutunamayarak geri çekilmeye başladı. 

Çok geçmedende bozguna uğrayarak dağıldılar. Birlikler arkasında bir çok esir ve ganimet bırakan düşmanı kendi topraklarına kadar sürerek Balk nehrinin öte yakasına kadar kovaladılar. Neğume’nin söylediğine göre dilimizde yeralan "Pariiuhu Uihue" sözü o zamandan kalmış (Pariiuhu Psıhurey köyü ile Balk ırmağı arasında kalan yer). Yani düşmanın durumuna düş, bozguna uğra gibi bir anlam taşırmış. 

Daha sonraları o savaşın olduğu bölge Kıaşkataw ismini aldı. Bu şarkı yalnızca Kaberdeylerde söylenegelir, diğerlerince pek bilinmez. 

Şarkıyı ilk kez Psıguensu'den Tşıhumırze Kueşouk'den işittim ve derledim. 

Zeramuk Kardenguşe

Çeviri: Ergün YILDIZ

İnşaat malzemesi yüklü kamyonet, Moda'da büyük bir inşaatın önünde durdu. Yanımdaki şoför, burası dedi. Çalıştığım firmanın kamyoneti ile malzeme nakletmek benim görevim değildi. Kim bilir belki de yitmiş bir kardeşimi görmem için Tanrı görevlendirmişti beni. Yapının hemen önünde harç karıştıran amele içeriye seslendi.

- Çerkes. Malzeme geldi. Gel de teslim al
- Patlamadınız ya geliyok, dedi içerden doğulu olduğu şivesinden anlaşılan bir ses ve çok geçmeden pala bıyıkları, kıyafeti ve yürüyüşü ile tipik bir inşaat çavuşu koşar adım çıktı.

O kamyonetteki malzemelere bakarken ben yanına sokuldum.

- Sana Çerkes dediler neden?
- Adım Çerkes de ondan.
- Bu senin takma adın mı?
- Adamın nüfus kahadındaki adı takma mı olur ki?
- Hakiki adın mi Çerkes?

Yüzündeki ifade kızgınlığı gurura terk etti.

- Ne belledin ya?
- Öyleyse seninle biraz konuşalım.
- Hele şu malzemeleri bir indirek te gonuşuruk.

Yanına çağırdığı bir amele ile çabuk çabuk malzemeleri indirip içeriye taşıdılar. İşini bitirmiş olmanın verdiği rahatlıkla yanıma geldi.

- Buyur abey gonuşak.
- Nerelisin?
- Siirtliyim.
- Peki anlat bakalım, sana neden ÇERKES adını takmışlar ve kim takmış?
- Neden sordun ki? dedi yüzüme ters ters bakarak
- Ben de Çerkes’im de merak ettim, diye cevapladım.

Bakışları birden değişti.Bu bakışlarda bir büyüğüne karşı ettiği saygısız davranışın utancı, uzun süre çölde susuz kalmış birisinin bir sürahi suya bakışı okunuyordu. Birden yaydan fırlamış ok gibi koştu bulduğu bos bir sandığı kaptı getirdi. İtina ve çabuklukla sandığın tozunu sildi. Oturmamı işaret etti ve elini uzattı.

- Hos gelmissin abey otur hele, dedi.

Uzattığım elimi sevgiyle ve kuvvetle sıktı. Tekrar sordum.

- Bana aileni çevreni ve kendini anlatır mısın?
- Abey, dedemin babası Kafkasya'dan gelmiş. Galabaymişlar geldiklerinde ama ötekiler ya garışıp gitmişler ya da göçmüşler başka yerlere. Dediğim gibi galanlar garışmışlar yerli halkla. Benim dedem akıllı adammış abey. O ölüm döşeğindeyken ben doğmuşum. Babama "sonrakiler bilmeyecekler. Bari bu çocuğa Çerkes adını takın. Hiç değilse onun adı geçtikçe Çerkes olduğunuzu hatırlarsınız" demiş.

- Çerkesce biliyor musun?
- Bilmem
- Adetleriniz nasıl?
- Kürt adetleri abey.
- Kızlarınızı kime verirsiniz?
- Başlığı kim çok verirse ona.
- Çerkes düğünü gördün mü hiç?
- Görmedim.
- Çerkeslikle ilgili hiçbir şey bilmiyor musun?
- Yok abey, babam kendi bilmez ki öğretsin. Anam Kürt biz de Kürtçe öğrendik.
- Ama insan kendi adetlerini, nereden gelip ne yaptığını öğrenmek için gayret göstermez mi?
- Fakirlik abey, memlekette çalıştık ağanın işinde. Bir gün, sen bizden değilsin zati, dedi kovdu. Vurduk geldik buraya, gece gündüz çalışıyok ki eve para gönderek.

Bakıştık bir müddet seksizce. Onun bakışlarında yitmişliğin üzüntüsü ve utancı, bakışlarımda yiten bir kardeşimin şahsında ÇERKES ulusunun yitmişliğini görmenin üzüntüsü, bu ulusun yitmesine neden olanlara karşı biriken hıncım vardı.

- Dinle bak kardeşim ÇERKES, dedim ve dilimin döndüğünce kim olduğumuzu, nereden, nasıl ve hangi umutlarla geldiğimizi, geldiğimizde ne bulduğumuzu, adetlerimizi, düğünlerimizi anlatmaya çalıştım. Ama kendini öğrenmenin ona büyük bir sevinç verdiği de su götürmez bir gerçekti. Nasırlı eli ile yanağına süzülen göz yaşlarını silerken;

- Abey, dedi. Senin memleketin buraya kaç saat?
- Altı saat vardır, dedim.
- Bu ay memlekete para göndermeyim. Sen beni sizin oraya götür, gözümle bir görem de çoluk çocuğa anlatam. Onlara anlatacağım göndereceğim paradan daha kiymatli herhal.

Yanından ayrılırken ÇERKES, ağlıyordu. Bu kendini bulmanın verdiği mutluluktan, yitmişliğin verdiği üzüntüdendi.

Aşçılığıyla ün yapmış yaşlı bir Çerkes Anne, akşam yemeğine gelecek olan oğlu ve yeni gelini için yine mutfağına kapanmış, yemek yapıyordu. Aynı akşam yemeğe eski bir aile dostu da davetliydi. 

Beklenen misafirler gelip sofraya oturduklarında çok şaşırtıcı bir durumla karşılaştılar. Yaşlı Çerkes Annenin o gece yaptığı yemekler değme oburların bile 
iştahını kapatacak kadar berbattı. Tatlılar un kokuyordu, patatesler yanmıştı, köfteler ise neredeyse hiç pişmemişti. Oğlu, yeni gelini ve aile dostu, kadıncağıza durumu fark ettirmemek için ellerinden geleni yaptılarsa da, yemek sırasında pek iştahlı göründükleri söylenemezdi. 

Nihayet yemek bitti ve yeni evli çift annelerinin ellerini öperek evlerine gittiler. Aile dostları ise biraz daha kaldıktan sonra gitmeyi düşünüyordu. Oğlu ve gelini gittikten sonra, Çerkes Anneye: 

"Senin harika bir aşçı olduğunu adım gibi biliyorum. Bana söyler misin, bu geceki yemekler neden o kadar kötüydü? Bence ya hastasın ya da bir sorunun var" dedi. 

Yaşlı Çerkes Anne gülümseyerek cevap verdi: "Hayır, hiçbir şeyim yok. Kasten yaptım. Bu yemekten sonra oğlum asla ikide bir annesinin yemeklerini hatırlatıp karısının kalbini kıramayacak."
Alıntıdır.

Müthiş bir atlamayla düşmüştü son topçu atışı birkaç metre ileriye. O kör topçu onca isabetsiz atışın ardından şans eseri bu kez hedefi tutturmuştu ne yazık ki. Aslan bu isabetsiz atışları Allah’ın bir lütfü olarak görüyordu çünkü en az otuz yapmıştı aynı topçu ama hiçbirinde kendisinin yakınına yada siper arkadaşlarına isabet etmemişti ancak bu son atış birkaç metre ilerisine, günlerdir birlikte savunma yaptıkları arkadaşlarının üzerine düşmüştü. Orada iki arkadaşının yaralandığını görüp hemen yanlarına gitti. İlk ulaştığı arkadaşının bedeni derin yaralar almıştı ve daha müdahale edemeden arkadaşı şehit düşmüştü. hemen diğer arkadaşının yanına yöneldi Aslan. Diğer arkadaşı şanslı olsa gerek top mermisi düştüğünde mermiyle arasında şehit olan arkadaşı vardı ve onun sayesinde ölümden kurtulmuştu. Aslan yanına vardığında o çoktan toparlamaya başlamış ve kendini kontrol ediyordu. Aslında kendisinden ziyade silahının sağlam olup olmadığını kontrol ediyordu. Silahı bulur bulmaz hemen kaptı ve cephesini savunmak için yerine dönmeye yeltenmişti ki Aslan’ın şaşkın bakışını üzerinde hissettiği için ona dönüp;

-Ne oldu Aslan, neden bekliyorsun, dön yerine! Diye bağırdı.

Aslan halen şaşkın bakışlarla;

-El !!! Elin !!! diyebildi sadece 

Yaralı adam anlamadığı için biraz kızgın tavırla;

-Ne eli ne diyorsun sen! Diye cevap verdi.

Aslan biraz zorlanarak ta olsa eliyle adamın elini işaret etti. Adam Aslan’ın işaret ettiği eline bakınca kısa, sessiz ve basit bir çığlık attı ama korkudan değil üzüntü ve kızgınlıktandı. Yine de hiç zaman kaybetmeden cebinden çıkardığı bez parçasını az önceki patlamada kaybettiği geç olsa fark ettiği üç parmağının yerinden akan kanı durdurmak için eline sarmıştı. Öyle ki adam başparmağı ve işaret parmağı üç parmağını kaybetmişti ama yinede cepheyi terk etmiyordu son gücüne dek savaşıyordu.

Akşam olunca çatışmalar oldukça hafiflemişti. Aslan ve siper arkadaşları tedavi olmak için cephe arkasına çekildiler.Aslan yaralı arkadaşının yanından biran olsun ayrılmamış ve onun için elinden geleni yapıyordu. Aslan bu adamı tanıyordu tıpkı onun Aslan’ı tanıması gibi ama gündüz yaşadıkları onu öle şaşırtmıştı ki adamın ismini unutmuştu. En sonunda dayanamayıp bu arkadaşına söyledi. Arkadaşı biraz şaşkınlık içerisinde gülerek;

-Cemaleddin diye cevap verdi.

Aslan bu soruyu sorduğu için utanmıştı. Daha önce tanıdığı kimsenin ismini unutmamıştı. Dahası hafızası çok kuvvetliydi ve çevresinde takdir edilirdi. Ne yapsın ki böylesi şaşkınlık verecek ve normal dışı olayla ilk kez karşılaşmıştı. Sonra Cemaleddin’in köyünü bilmediği hatırladı ve sormaya karar verdi. Nasıl olsa bundan sonra hiçbir sorusu bu kadar garip olmazdı.

Cemaleddin de Aslan gibi savaştıkları bölgenin iç kesimlerindeki bir köydendi. Ancak köyleri birbirine yakın sayılmazdı. Aslan ve Cemaleddin çoktan koyu bir sohbete dalmışlardı bile. Bu sohbet sabaha kadar sürmüş, birbirlerine köylerinden ve oralara duydukları özlemden bahsetmişlerdi.

Aslan sabaha karşı Cemaleddin’e içinde bulundukları durumu ve savaşın nasıl sonuçlanacağı sordu. Onun fikirlerini almak istedi. Cemaleddin Aslan’ın bu soruları karşısında biraz durgunlaştı ve sonra sakince yanıtlamaya başladı;

-Aslına bakarsan düşman sayıca bizden çok fazla ve onların topları var cephane sıkıntıları yok. Bizde ise oldukça eski silahlar, yedekleri hiç yok ve sayılı cephaneyle savaşıyoruz. Ancak inancım o ki Allah bizim yanımızda ve savaşı kazanacağız. Her ne kadar kazanma şansımız yokmuş gibi görünse de kazanacağız.

Aslan aldığı cevaptan hiç mutlu olmamıştı ve kalbine içten içe bir korku saplanmıştı. Kaybedecekleri fikrine kapılmıştı duyduklarından ve Cemaleddin’in de böyle düşündüğünü ancak moralini bozmamak için umutlu konuştuğuna karar verdi.

Her şeye rağmen bugün o top mermisi düştüğünde karşılaştığı durum onu hayrete düşürmüştü. İçinden; 

-Ne olursa olsun sormalıyım bunu o diye geçirdi

Ve az sonrada sordu bunu Cemaleddin’e;

-Peki Cemaleddin bugün seninde bu savaşı kazanamayacağımızı düşündüğüne eminim, buna rağmen siperde üç parmağın koptu gidebileceğin yerde kalıp savaşmayı seçtin. Bu durum bence mantıklı değil, neden halen bir şeylerin mücadelesini veriyorsun. Bundan böyle elinin yarısı olacak ömrün boyunca?

Cemaleddin bu soruya çok kızmıştı ama gene sakin bir üslupla ve öğretmen edasıyla yanıtladı;

-Bak Aslan ben bu savaşı kaybedeceğimizi aklımın uçundan bile geçirmedim. Bunu iyi anla. Savaşlar inançsız kazanılmaz ve biz bu savaşı kazanacağız.siperdeki olaya gelince dün benim yerimde biri vardı o siperde. O benim köylümdü tam iki hafta savundu burayı ve şehit düştü. Bugün yanımda can verende o adamın küçük kardeşiydi. Abisinin yerini doldurmaya geldi ve şehit düştü. O da görevini yaptı. Ben üç parmağımı kaybettim diye cepheyi bıraksam hangi yüzle köyüme dönerim. Onların yüzüne nasıl bakarım. Orada ne durumda olsam ölümüne dek veya savaşı kazana dek duracağım terk etmem siperi !!!

-Üç parmağımı yada elimi, iki elimi, ayaklarımı kaybedebilirim. Ben ellerim yada ayaklarım olmadan yaşamayı başarabilir, öğrenebilirim. Ancak cepheyi terk edersem onursuz ve belki de vatansız kalırım. Aslan sen bana onursuz veya vatansız yaşamayı öğretebilir misin?

Aslan böyle vatan ve hürriyet aşığı insanlarla aynı siperde vatan savunması yaptığı için gurur duyuyordu artık. Gündüz gördüğü olaylar ve Cemaleddin’den duyduğu bu şeyler onun zafere olan inancını zirveye ulaştırmıştı bile.

KiarekIaşkIetau Zawuem Yi Wuered

Kabardey Tarihi’ne yönelik bilgiler açısından bu şarkı benzerleri arasında en geniş bilgi veren ve aynı zamanda en sağlam kabul edilenidir. Bu müziğe kaynak olan olay için Neğume Şora şöyle yazar: Turgutlular (şimdiki Kalmukların ataları ya da aynı kökten bir boy) oldukça büyük bir güç ile Tatarları da yanlarına alarak Kaberdey sınırlarını taciz etmeye, saldırılar düzenlemeye başlamışlardı. Kaberdeyler bunu karşılıksız bırakmamak amacı ile kadın ve çocukları, yaşlıları, at sürüleri ve hayvanlarını güvenli bölgelerde topladıktan sonra üç günlük bir hazırlık yaparak düşmanla karşılaşmak üzere harekete geçmiş, Balk ırmağının Terek nehrine döküldüğü noktada düşmanla savaşa tutuşmuşlardı. Göğüs göğüse süren çarpışmalar sonunda Kaberdeyler sayıca çok üstün olan düşmanla başedemeyip yavaş yavaş geri çekilmek zorunda kaldılar. Daha gerilere yeniden toparlanan Kaberdey güçleri burada düşmanı yeniden karşılayarak savaşa tutuştular kıran kırana süren savaşa oluk oluk akan kana karşın düşmanla başedemeyen Kaberdeyler daha da geriye, Şerec deresine paralel dağ yamaçlarına kadar çekilmeye mecbur kaldılar. Ertesi gün çekilen Kaberdey birliklerini tamamen dağıtmak amacı ile ilerleyen düşmanı yeniden karşılayıp savaşa tutuştular. Bu kez iyi yer tutmuş Kaberdeyler düşmana günlerce direnerek daha öteye yol vermediler ancak düşmanı geriletmeleri de mümkün olmadı. Her iki taraftan yüzlerce insanın öldüğü bu karşılaşmada Kabedey pşılerinden (Pşı Apşokue, Kıdrışokue, Kanşokue, Puçt Kalemet ve genç Tepşerokue, Şolehukue, Cılahıstenıpş) bir çoğu bu savaşta öldüler.

Kaberdeyler her ne kadar düşmanı bu noktada tutmayı başarmış olsalarda durumları oldukça ümitsizdi ve pek bir kurtuluş yoluda görünmüyordu. Ancak ertesi günün aydınlığı ile birlikte hiç ummadıkları bir şey oldu: Diğer halklardan oluşan 2000 kişinin üzerinde gönüllü yardım birliği gelmişti. Bu yeni moral destek ile dinlenmiş yeni askerlerin de yardımı birleşince Kaberdeyler toparlanarak düşman üzerine saldırıya geçtiler yeniden alevlenen çarpışmalar sonucunda bu kez düşman tutunamayarak geri çekilmeye başladı. Çok geçmedende bozguna uğrayarak dağıldılar. Birlikler arkasında bir çok esir ve ganimet bırakan düşmanı kendi topraklarına kadar sürerek Balk nehrinin öte yakasına kadar kovaladılar. Neğume’nin söylediğine göre dilimizde yeralan "Pariiuhu Uihue" sözü o zamandan kalmış (Pariiuhu Psıhurey köyü ile Balk ırmağı arasında kalan yer). Yani düşmanın durumuna düş, bozguna uğra gibi bir anlam taşırmış. Daha sonraları o savaşın olduğu bölge Kıaşkataw ismini aldı. Bu şarkı yalnızca Kaberdeylerde söylenegelir, diğerlerince pek bilinmez. Şarkıyı ilk kez Psıguensu'den Tşıhumırze Kueşouk'den işittim ve derledim.

Şecemokuıe Hasanş yi Wuered

Yaşlıların anlatımına göre, Şecemokue Hasanş yalnız başına birisiymiş. Üstelikte yoksul. Böyle olunca onun sevdiği kızı almak için başlık parası vermesi mümkün değilmiş. Hasanş ne kadar züğürt ise sevdiği kız da tam tersine çok zengin ve üstelik büyük bir aileden imiş. Bu aileninde kızlarını başlık parası almadan vermeleri mümkün değilmiş. Aslında burada bir açıklama getirmeden edemeyeceğim. Bizim törelerimizde kesinlikle böyle bir şey yoktur. Ancak Adige kızlarının güzelliği ve zerafeti o kadar nam salmışki Kırım hanları, paşaları,Osmanlı paşaları bir Çerkes kızı ile evlenebilmek için kızı ve ailesini razı edebilmek uğruna türlü hediyeler, altınlar, gümüşler gözden çıkartırlarmış. İşte bu gide gide zaman içinde nakit paraya, bu gün başlık parası denilen yüz kızartıcı hale dönüşmüş. Her neyse ... Hasanş böyle bir para ödeyecek durumda değilmiş doğal olarak. O bu başlığı ödeyemeyince kızı türlü hediyeler ve yüklü paralar veren Nogay hanına vermişler. Genç kız bu durumu kabullenmemiş ve ailesinin bu kararını sevdiği adama bildirmiş bir şekilde. Nogay gelin alayı kızı alıp köyü terkettikten sonra her iki tarafı otlar ve dikenlerle kaplı bir patikada Hasanş, düğün alayının önünü kesmiş ve silahını çekerek gurubun arasından gelini sırtladığı gibi insan boyunu aşan otların arasına dalmış. Nogaylar ilk şaşkınlığı atlatıp onları izlemek istemişler ancak nerede ise sık bir ormanı andıran bu dikenli arazide onları bulmak mümkün olmamış. Bunun üzerine dört bir yandan otları ateşe vermişler cehennem ateşinin içinde kalan sevgililer çaresiz dışarı çıkmaya çalışırken ve tam kurtulduklarını düşünürken sık otların arasından farkedemedikleri bir Nogay tarafından açılan ateş sonucu Hasanş vurulmuş ve ölmüş. Nogaylar Cesedi oracıkta bırakıp gelini alarak gitmek istemişler. Ancak genç kız, "eğer onu layıkı ile toprağa vermezseniz sizinle gelmem. Gerekirse buracıkta ölürüm" diyerek direnmiş. Nogaylar çaresiz mezarı kazmış ölüyü mezara indirmişler. Genç gelin "izin verin mezarını ben düzenleyeceğim" diyerek mezarın içine inmiş ve saçında örülü makası çıkartarak sevdiği gencin yanıbaşında kendi canına kıymış. Nogaylar da bunu üzerine yanyana yatan iki gencin mezarını kapatarak geldikleri gibi eli boş dönmüşler. Öyküsünü dinlediğiniz bu ağıtı ise daha sonradan Hasanş'ın arkadaşları söylemişler. Ağıtın kaynağı Kaberdey’dir. Diğerlerince pek söylenmez. Ağıtı ilk kez ağabeyim Kardeguşıe Beçmırze'den işittim.

Adiyıuh Yi Ğıbbze

Adiyıuh ile onu kaçıran genç hakkında söylencelerde pek öyle geniş bir bilgi yok. 1936 yılında Moskova’da yayınlanan "Kabardinski Folklor" adlı kitapta bu konuda çok az bilgi verilmekte ise de pek yeterli olduğu söylenemez. Olay kısa olarak şöyle anlatılır:
Adiyıuh ile sevdiği genç arasındaki ilişki her iki tarafın akrabalarınca pek onaylanmaz. Çünkü iki aile arasında çok büyük sosyal fark vardır ve aileler bu nedenle ikisi arasındaki bu ilişkiye kesinlikle izin vermemektedir. Genç erkek soylu, genç kız ise alt tabakadan bir ailedendi.

Ancak buna karşın genç erkek sevdiği kızı kaçırır ve hızla bölgeden uzaklaşmak isterler. Yolda at birşeyden ürkmesi sonucu ansızın huysuzlanır. Kız attan düşerek oracıkta ölür. Genç erkek bunun üzerine işte bu bilinen ağıtı söyler.

Moskova’da yayınlanan kitapta olay böyle anlatılmakla birlikte şarkının kendisinde ormanda çalıların arasından ansızın havalanan bir kuşun atı ürküterek kızın düşmesine neden olduğu belirtilir. Sözlü söylencelerin hepsinde ise kızın belinde bağlı kuşağın (o dönemlerde genç kızlar bellerini ince tutsun, dik ve uzun göstersin diye bez içerisine sarılı çubuklardan oluşan bir tür kuşak ile sımsıkı sararlamış) kalbine saplandığını ve o anda öldüğünü anlatırlar.

Ancak hiç kimse bu kızın ve erkeğin kim olduğu, olayın hangi tarihlerde, nerede olduğu konusunda bir bilgi verememektedir. Bu ağıt tüm Adige boylarınca söylenegelir. Ağıtı ilk kez annemden dinledim.

Hanife Yi Ğıbze

Hanife Kundetey'den (Şegem II) Hamıkue Tlostenbeç'in kızıydı. O çok güzel, çok akıllı ve zarif olması yanında çok usta bir mızıkacı idi. Köylerinde her kimin düğünü, eğlencesi olsa, gelip onu götürürlerdi. O da hiç kimseyi kırmaz hepsine giderdi. Günlerden bir gün Çerwan ailesinde bir düğün vardı ve Hanife her zaman olduğu gibi burada mızıka çalıyordu. Düğün böyle güle oynaya devam ederken Hanife oyuna çıktığı bir sırada, misafirlerden sarhoş olan bir adam (ağıtta belirtildiğine göre Abreclerde Muhahmmet Ali) silahını çekerek oynayan kızın kızın şerefine bir kaç el ateş etmiş. Yine eskilerin söylediğine göre o zamanlar bir genç kız oynarken silah sıkmak ona değer vermek, onu takdir etmek anlamlarında ve normal karşılanan bir şeymiş. İşte bu şekilde atılan kurşunlardan birisi önce bir genç kıza, onuda geçerek oynamakta olan güzel mızıkacıya isabet etmiş. Bu yürek parçalayan ölüm işte bu ağıta kaynak olmuş.

Bu ağıtı Nezer Maşe, Dzeğeştokue Karemırze ve bize öyküyü anlatan Mırzehan Zeyret'ten dinledim. Bu ağıt günümüzde hala söylenegelir.

Kıerbeç Yi Wuered

Kıerbeç'in türküsü adlı bu ağıt ilk kez Adigey’de söylenmiş olmasına karşın Kaberdey bölgelerinde daha çok bilinip söylenmektedir. Söylenceye göre bir dönem Kaniye isimli bir Adige köyü ile yakındaki bir Nogay köyü arasında bir sürtüşme ve düşmanlık başgöstermiş. Kıerbeç ise bu Adige köyünde en sözü geçen en bileği kuvvetli ve aynı zamanda Nogayların en çekindikleri gençlerin başında gelirmiş. Bu gözü pek genç her olayda onların karşısına dikilir şimdiki deyim ile her taşın altından çıkarmış. İşte bu nedenle Nogayler bu genci öldürmeye karar vermişler. Kıerbeç bir başka yerde bulunduğu sırada ona kasıtlı olarak "Kaniye köyü baskına uğradı" yalan haberini ulaştırmışlar .Doğal olarak, bunu duyan genç "oturduğumuz yerde kendimizi yedirtmeyiz" diyerek hemen yola koyulmuş ve dönüş yolunda kendisini bekleyen Nogay nişancıları tarafından kurulan tuzağa düşerek vurulmuş. Kıerbeç aldığı bu yaraya karşın ellerinden kurtularak köyüne ulaşmış ancak bir daha ayağa kalkamadan günlerce hasta yattıktan sonra kangren olan bacağı ölümüne neden olmuş.

Onun yiğitliği ve terbiyesine ilişkin hala şu haber anlatılagelir: Kıerbeç’in ölümünün yaklaştığını farkeden diğer insanlar, babası Muhammed'i "oğlunu ölmeden önce son bir kez gör, konuş" diyerek zorlamışlar ve gencin babası bu nun üzerine oğlunu görmeğe gitmiş. Bunu duyan Kıerbeç ise "babam beni yatarken görmesin" diyerek evin içerisinden giriş kapısı üzerine bir ip bağlatmış ve bu ipe tutunarak kangren ayağına karşın babasını ayakta karşılamıştı.

Yaşlı baba oğlunu son bir kez bu şekilde ayakta gördükten sonra hiç bir şey söylemeksizin dönüp gitmiş. Kıerbeç ise babasının evden çıkışından hemen sonra olduğu yere yığılıp oracıkta can vermiş. İşte bu Kıerbeç Yi Wuered denilen ağıtın öyküsü budur. Ağıtı ilk kez ağabeyim Kıardenguşıe M. den dinledim. Ancak bir çok kişi tarafından bilinir ve söylenegelir. .

Janbolet Yi Ğıbze

Janbolet'in ağıtı hakkında eskiler şöyle anlatırlar. Yeçemezıkue (bir kısmı Yerkuey Mezıkue olarak anlatır) sağlıklı, dinç ve toplumda sözü değer gören bir yaşlı idi. İlk çocuğu olan Janbolet'in doğumundan sonra eşi ölmüş ve bunun üzerine bir süre sonra Temezlerin kızı Andole Guaşe ile yeniden evlenmişti. Bu kadından yeniden 9 çocuk sahibi olmuştu. Ancak çocuklarını büyütemeden ölmüş ve çocuklar annelerinin elinde birlikte büyümüşlerdi. Janbolet aynı babası gibi çalışkan, dürüst, güçlü ve sözü geçen bir genç olmuş, diğerleride bunun tam tersi tembel, uyuşuk ve zayıf karakterli birer genç olarak ortaya çıkmışlardı. Ancak, Andole Guaşe üvey oğlunun toplumda gördüğü değeri, buna karşılık kendi öz çocuklarının yetersizliğini bir türlü hazmedemiyor ve sürekli kıskanıyordu. Bu kıskançlık o derceye gelmişti ki, Janbolet'i oğullarına öldürtmeye karar vermişti. Ancak oğullarının hiç birisi onunla baş edebilecek güçte değildi. Üvey kardeşlerinden en küçüğü Janbolet'i çok severdi. Öyleki öz ağabeylerinden daha çok onun yanına gelir, Janbolet'de onunla sürekli ilgilenirdi. İşte bu çocuk annesinin üvey kardeşlerine kurduğu tuzağı gelip Janbolet'e haber vermişti. Ertesi akşam kardeşleri gelip onu öldüreceklerdi.

Doğal olarak Janbolet’de hazırlığını yapmış yatağına bir koca kütük koyarak üzerini de örtmüş ve kapı arkasında gelenleri beklemeye başlamıştı. Gece artık herkesin uyuduğuna düşünen kardeşler Janbolet'in odasına geldiler.

En küçük dışında hepsi sırasıyla aralık kapıdan içeri süzülüyor kılıçları ile yatakta sandıkları Janbolet'e vuruyorlardı. Ancak karanlıkta kapı arkasında bekleyen Janbolet hepsini teker teker kafalarına vurarak bayıltmış, daha sonrada silahlarını ve bütün elbiselerini alarak çırılçıplak 8 kardeşi kendi odasına hapsettikten sonra elbiselerini götürerek annelerinin kapısı önüne atıvermişti..

Oğullarının giysilerini gören Andole Guaşe oğullarımı öldürdü diye feryat figan ederek geldiğinde Janbolet üvey kardeşlerini serbest bırakmış ve onlara bir daha böyle şeyler yapmamaları için yalvarmıştı. Ancak kadın oğullarının bu beceriksizliği karşısında daha da çileden çıkmış sürekli onunla uğraşmaya başlamıştı.

Bu işin iyiye gitmeyeceğini anlayan Janbolet kadının üç kardeşine gizlice haber göndererek onları çağırttı. Olan biteni anlattıktan sonra kardeşlerin kendi gözleri ile görebilmeleri için bir plan yaptı. Janbolet Andole Guşe’nin yanına giderek "evde üç misafirim var. Ancak benim acilen bir işim çıktı. Ben dönünceye kadar siz onlarla ilgilenirmisiniz diyerek gitti. Janbolet az mı kaldı çok mu bilinmez; ama döndüğünde misafirlerini evde açlıktan bitkin bir halde öylece yığılmış otururken buldu. Aynı şekilde misafirlerin atlarına su bile verilmemişti..

İşte dedi Janbolet kızkardeşinizi gördünüz. Bırakın beni, haneye gelen misafirime bile böyle davranıyor. Bunu üzerine üç kardeş kızkardeşlerinin yanına giderek bu yaptığının insanlık olmadığını, törelere uymadığını ve hatalı olduğunu üstelik kendi ailelerine de leke getirdiğini söyleyip "bundan sonra bizim bir kızkardeşimiz yok" diyerek evi terkedip gittiler.

Andole Guaşe Janbolet'in bu hareketi üzerine iyice zıvanadan çıktı. Açıkça onu öldürmeleri için oğullarını gönderdi. Bu kavgada Janbolet üvey kardeşlerini öldürdü, kendiside aldığı yara ile öldü.

Ağıtı ise Janbolet'in ölürken söylediği rivayet edilir.

Meryem çevresine güzelliği ve ahlakıyla nam salmış, on sekizine yeni girmiş genç bir kızdı. Atalarının Kafkas kökenli olması ona ayrı bir zarafet ve güzellik vermişti. Çevre köylerde güzelliği ve ahlakının üstünlüğünü bilmeyen yoktu. Adeta dillere destan olmuştu. 

İlyas’ta karşı köyde yaşayan dayısının uzaktan akrabası idi. İlyas gençliği, çalışkanlığı ve cesareti ile aynen Meryem gibi namı çevre köylere yayılmış idi. Oda Meryem’le aynı yaştaydı. 

İlyas’ın annesi Zeynep Hanım tek evladı olan İlyas’ın biran önce mürüvvetini görmek istemekteydi. Ekonomik durumları iyiydi. Köyün en varlıklı ailelerindendiler. Sulu ve kuru tarım yapılan arazileri vardı. Ayrıca küçük ve büyükbaş bir sürü hayvanları vardı. Çevre köylerde varlıklı ve asil bir aile olarak bilinmekteydiler. Bu sürüye sahip çıkacak ve evin işlerine yardımcı olacak adama ihtiyaçları vardı. Bu yüzden biran önce İlyas’ın baş göz edilmesi lazımdı. 

Zeynep Hanım oğlu İlyas’ı evlendirme fikrini eşi Sait Efendiye ifade etti. Sait Efendi de; 

—Haklısın Hanım! Biricik oğlumuzun mürüvvetini görmek istemen gayet güzel bir düşünce ama oğlumuza da bir fikrini soralım. Şayet oğlumuzda onay verirse; Ailelimize uygun birisini bulalım. 

Sait Efendinin bu konuşmasından cesaret alan Zeynep Hanım; 

—Karşı köydeki Zeynep çok hanım kız. Hemi de uzaktan akrabamız. Ailemize uygun. Sen ne dersin bey? 

Sait Efendi de bu fikre uygun baktığını, oğulları İlyas’a bu durumu açmanın uygun olacağını ifade etti. Zeynep Hanım evin kapısının önünde duran İlyas’a seslenip onu çağırdı. İlyas açık olan evin kapısından içeri girdi. Zeynep Hanım İlyas’a can alıcı bir gözle bakarak; 

—Bak yavrum! Belli yaşa geldin. Sen bizim tek evladımızsın. Bizden sonra neslimizi devam ettirecek, ocağımızı tüttürecek yegâne kişisin. Bunun içinde yuva kurma zamanın geldi. Seni baş göz etmeyi babanla konuştuk, karar verdik. Huyu huyuna, suyu suyuna, soyu soyuna,boyu boyuna, ailemize uygun ve örf-âdetimize göre karşı köydeki Meryem’i uygun gördük ne dersin? 

İlyas anne babasıyla böyle bir durumda konuşamadığı için utandı. Kulağına kadar kızardı, bozardı. Hiçbir şey söyleyemedi. Meryem’i geçen ay komşuları Halil’in düğününde görmüş beğenmişti. Zaten Meryem’i bilmeyen yoktu. Bir çok huyunu adaşı Hz. Meryem’e benzetiyordular.İlyas, içinden nasıl seviniyordu ama nasıl ifade edebilirdi? Kendi kendine "şu annem evliya gibi bir kadın, yoksa niyetimi mi sezdi?" diye geçiriyordu. Ama bu durumu kelimelere dökmesi imkânsızdı. Bu aldığı terbiye ve örfe de uygun düşmezdi. En iyisi susmak. “Sukut ikrardan gelir” kabilinden.En güzeli işi zamana bırakmaktı."Görelim Mevlam neyler,neylerse güzel eyler" diye düşündü. 

Anne babası İlyas’ın tavrından, itiraz etmemesinden, onun susarak onay verdiğini anladılar. Bu duruma aşırı sevindiler ama belli etmediler. Yine de bu işten kesin emin olmak için İlyas’ın samimi arkadaşı Yusuf’a İlyas’ın niyetini sordurmak en uygun davranış olacağı kanaatindeydiler. Bunu da yaptılar. İlyas’ın gönlünün razı olduğunu anladılar. Sıra eyleme geçmeye gelmişti. 

Sait Efendi ve Zeynep Hanım komşularıyla bir iki defa Meryem’i ailesinden istediler. Ailesinin de uygun bulması sonucunda;Nişan, düğün dernek derken İlyas ile Meryem dillere destan bir törenle dünya evine girdiler. 

Meryem hakikaten Hazreti Meryem gibi iffetli, çalışkan ve dürüst bir kişiliğe sahipti. İlyas ile güzel bir yuva kurdular. Hızlı ve mutlu bir biçimde yıllar su misali akıp gitti. 

Meryem’le İlyas’ın iki oğlu ve iki kızı oldu. Bunlardan büyük oğlu Eşref adeta Meryem ile İlyas’ın güzel huylarının bir araya gelmiş biçimiydi. 

Eşref köyde çalışkanlığı, insanlığı, yardım severliği ve efendiliğiyle köyün gözdesi konumuna gelmişti. Yaşlı insanlara işlerinde yardım ediyordu. Kimsesizlerin yakını oluyordu. Yoksul ve gariplere adeta kol kanat geriyordu. Eşref on sekiz yaşına geldiğinde köyde onunla güreş tutacak kimse yoktu. Çevre köylerde de onunla boy ölçüşecek babayiğit yoktu. Köyde herkes Eşref’e imreniyordu. Yeni yetişen gençlerin adeta idolü idi. kişiliğiyle köyde “Gönüllerin Sevgilisi” konumuna gelmişti. 

Meryem Hanım Eşref’i aşırı seviyordu. Bu konuda eşi İlyas Efendi ile zaman zaman fikir ayrılığına düşüyorlardı. Her defasında İlyas Efendi ona; 

—Hanım Allah’u Teala bir kalpte yalnız bir sevgi yaratır. Kendi sevgisinin üstünde aşırı sevgiyi kabul etmez. Hiç bir sevgi onun sevgisinin önüne geçemez. Bu çocuğu Allah bize verdi. Onun için sevmeliyiz. Her şeyin aşırısı zararlıdır. Allah korusun aşırı sevgi ayrılık getirir. Allah bu konuda bizi imtihan yaparsa halimiz ne olur? Veren de O alan da O . Deyince Meryem Hanım dayanamadı; 

—Adam sen ne ima ediyorsun, evladımı sevemez miyim? Bütün köylü böyle bir evladı olsun diye Allah’a dua ediyor. Sen de gelmiş beni mi kınıyorsun? Ben onu verene kurban olurum. Onsuz ben ne yaparım? Deyince İlyas Efendi; 

—Hanım ben de bunu demek istiyorum. Onsuz da ne yapacağını bilmelisin. Bak Hanımım! Hazreti Âdem Havva anamızı çok seviyordu. Allah onları üç yüz yıl ayrı koydu. Hazreti Yakup’un Hazreti Yusuf’a düşkünlüğünü doymuşsundur. Sonunu biliyorsun, ayrılık, hasret çekmek oldu.Bildiğin gibi Hz.İbrahim Hz.İsmail’i çok seviyordu.Allah-u Teaala onu ne büyük bir imtihana tabii tuttu. Yine peygamberimiz Mekke’yi çok seviyordu. Bu aşırı sevginin sonu hicret oldu. Yıllarca Mekke’den uzak kalmak oldu. Yani Allah kendi sevgisinin üstünde olan bir sevgiyi asla kabul etmez.Hiç bir sevgi O’nun sevgsinin üstünde yer alamaz. Allah korusun bu sevgi ayrılık getirmeğe bize. 

Meryem Hanım, İlyas Efendi ne derse desin dinlemiyordu. Adeta eşinin onu Eşref’i daha çok sevmesini kıskanıyor sanıyordu. Bu yüzden eşi ona kıskandığı için bu tür nasihatleri yaptığını sanıyordu. Aklından bunları geçiyordu. 

Bir gün Eşref köyün yakınında ki mezrada hayvan otlatırken birden karnına amansız bir ağrı girdi. Ağrı gittikçe artıyor ve şiddetleniyordu. Avazı çıktığınca bağırdı. Sesini duyan çevredeki çobanlar koşup geldiler. Ne yaptılarsa nafile Eşref’in ağrısı gitmeyip gittikçe artıyordu. Ne yapacaklarını şaşırmış durumdaydılar. Bir tanesi koşarak köye gitti haber verdi. Köyden bir sürü insan geldi. Ama nafile Eşref sanki annesi Meryem Hanımın gelmesini bekliyormuş gibiydi. Meryem Hanım kan ter içinde yavrusunun yanına geldi. Eşrefi köye getirdiler. Meryem Hanım Eşrefine son bir kez sarıldı. Eşref’te son bir kez annesinin yüzüne doya doya bakarak; 

—Anne sana doyamadım. Hakkını helal et. Diyerek kelime-i şahadet getirerek Meryem hanımın kucağında,gözlerinin içine baka baka ruhunu hakka teslim etti. 

Bütün köy aylarca yaş tuttu. Destanlar yazıldı. Çevre köylerde yılın olayı oldu. Hatta Eşref’in çok sevdiği tosunlarının Eşref’in kokusunu araya araya mezarını bulup, hayvanlar mezarı ayaklarıyla eşmeğe çalışması günlerce köylülerin ağlamasına sebep oldu. 

Meryem Hanımı teselli etmek çok zordu. Köyün imamı Hakkı Hoca zaman zaman evlerine gelip; 

—Bak kızım! Senin bu dünyada imtihanın ağır imiş. Sabrederden mükâfatın Allah indinde çok büyük olacaktır. Senin evladın Allah’ın indinde şehit mertebesindedir. Aşırı ağlayıp da yerini yaş etme. Senin evladın nazar ve gözden gitti. Buna inan. Sen inanan insansın. Veren de Allah, alan da Allah’tır. Hatta çok daralırsan Kur’an oku, bu şifadır, sıkıntını alır. Deyip teselli etmeye çalışıyordu ama nafile Meryem’i teselli etmek imkansızdı. 

Meryem Hanım adeta iki büklüm olmuştu. Bu acı onu yaman yakıp kavurmuştu. Ciğeri sanki kopup ayrılmıştı. Şeytan aklına kötü düşünceler getirince İmam Hakkı Hoca’nın dediği gibi çareyi Kur’an’da bulmuştu. 

Aradan iki yıl geçmesine rağmen her geçen gün acısı azalmıyor. Bunun üstüne bir de hasretlik eklenerek adeta çoğalıyordu. Zaman zaman Meryem Hanım Eşref’i rüyasında görüyor. Oğlu ona;

—Anne sakın ağlayıp da beni üzme. Ben çok iyiyiyim. Sen endişe etme. 

Bu rüyalarla Meryem Hanım teselli buluyordu. Oğlu için hayır hasenat yapıyordu. Bol bol dua okuyordu. Ayrıca gün aşırı hemen köyün yakınında bulunan mezarlığa oğlunu ziyarete gidiyordu. Mezarlığın yeri köyün beş yüz metre uzağında Çoruh vadisine bakan tatlı eğimli ve şahane manzarası olan bir yamaçtaydı. Meryem Hanım, mezarlığı ziyaret ederek bir nebzecik teselli buluyordu. 

Aradan yıllar geçti. Küçük oğlu Veysel köylülerinin yanına Çorum’a gurbete gitti. Buraları sevdi. İş buldu. Hoşuna gitti. Çalıştı, iş yerinde sevildi. Kışın köyüne yazın Çorum’a gidip geldi. Böylece birkaç yıl geçirdi. çoluğu çocuğu oldu, bu şekilde gidip gelmek hem zor hem de şehrin birçok avantajlarını gördü. Diğer yandan da Çorum’da bulunan köylülerinin teşvik etmesi ve ona cesaret vermesiyle köyden Çorum’a göç etmeyi kafasına koydu. Bu işin sosyo-ekonomik birçok yararının olacağına kendisini ikna etti. 

Köye dönünce bu fikrini babası İlyas Efendi’ye açtı. İlyas Efendi dünden razıydı. Çünkü şehir yerin çok avantajlarının olacağını eğitim, sağlık, güvenlik vs. açısından saya saya bitiremiyordu. Veysel’in hanımına da göstermelik bir fikrini sordular o da kayınpederi gibi dünden razıydı. Çocuklarınsa zaten söz hakkı yoktu. Hemi de zaten kafaları bu mevzuyu almayacak kadar yaşları küçüktü. 

Ne yazık ki, evin en büyük direğini hesaba katmayı ihmal ettiler. Bu da Meryem Hanımdı. Ona olayı anlatınca Meryem Hanım’ın "Kafkas İnadı"nın tutmasından korkuyorlardı. Nihayet korktukları da başlarına geldi. Meryem Hanım; 

—Hayır, ben gitmem. Eşref’imin mezarın bırakıp da asla gitmem. Baba toprağımı terk etmem. Diyordu da Nuh demiyordu. 

Zavallı İlyas Efendi aylarca dil döktü yalvardı, ne yaptıysa nafile ikna edemedi. Meryem hanımın “Kafkas İnadı” tutmuştu. 

—Eşref’imin mezarı, diyordu da başka bir şey demiyordu. 

İlyas Efendi ve oğlu Veysel ne yapacaklarını şaşırmalarına rağmen onlarda hedeflerinden vazgeçmiyorlardı. 

Nihayet, Çorum’da arsa alındı. Ev yaptırıldı. Çorum’un yakınlarında köylülerinin yardımıyla tarla alındı. Çünkü toprağa bağlı idiler. Mutlaka tarla alınmalıydı. Bir iki yıl bu şekilde geçti. Çok uğraşmalarına rağmen bu zaman süresinde Meryem Hanım asla ikna edilemedi. 

Sonunda bir nisan ayında bütün çevre köylülerinin ve gökyüzünün gözyaşları arasında İlyas Efendi ve oğlu Veysel, Meryem Hanımı tek başına oğlu Eşref’in mezarının başında bırakarak hüzünlü bir vedayla ayrılmak zorunda kaldılar. 

Yakın çevrede bulunan köylüler İlyas Efendiyi yolcu etmek için adeta birbirleriyle yarıştılar. Çok üzüldüler, iyi bir insanı kaybetmekle birlikte, köklü bir aileyi de kaybetmenin hüznünü yaşadılar. Bu göçün başkalarına örnek teşkil edeceğinden aşırı korkmaya başladılar. 

Meryem Hanımın köyde evli bir kızı, kardeşinin çocukları ve bazı akrabaları bulunuyordu. O buna rağmen tek başına yuvasını terk etmeyip evinde kalıyordu. Yıllarca köyde tek başına evinde kaldı. Her gün Eşref’in mezarını ziyaret ederek onunla teselli buldu. Çok zorlamalarına rağmen bir gün olsun köyünden ayrılmadı. Sanki köyden ayrılırsa Eşrefi tamamen mezarıyla birlikte kaybolup gidecekmiş hissine kapıldı. Psikolojik olarak buna şartlandı. 

Asla Eşref’inin mezarını terk etmedi. Çevresindeki komşu ve yakınlarına sürekli olarak şunu söylüyordu; 

—Ben ölürsem Eşref’imin mezarının yanına beni defnedin. Sakın onun yanından ayırmayın. Bu size vasiyetimdir, sakın unutmayın, yoksa hakkımı helal etmem. 

İlyas Efendi iki arada bir derede kaldı. Kırk yıllık hanımını köyde koyup gitmek çok zor oluyordu. Çorum’la köyü arasında yıllarca mekik dokudu. Hanımını ne yazık ki yıllar geçmesine rağmen bir türlü ikna edemedi. Hatta cümle âlem ikna edemedi. Sadece bir ikna yolu vardı. Oda Eşref’i diriltip getirmek idi. Oda imkânsızdı. 

En nihayetinde emri hak vaki oldu. Meryem Hanım rahatsızlandı. Öleceğini anlayınca komşularını toplayıp; 

—Artık yavrum beni rüyalarımda bile yanına çağırıyor. Ben yavrumun yanına gidiyorum. Sakın ola ki vasiyetimi unutmayın. Yavrumun mezarının yanına beni de koyun. Bu dünyada beraberliğimiz kısa sürdü. O dünyada inşallah ebedi sürer. Allah’tan tek dileğim budur. Ben yavrumdan ayrılamam. Beni yavrumdan ayırmayın. 

Gerçekten de öyle oldu. Meryem Hanım yavrusundan ayrılmadı. Onu ne göç ne hasretlik ne de ölüm ayırdı. Bu gün Çoruh vadisine bakan tatlı meyilli yamacın eteğinde Meryem Hanımla, yavrusu Eşref koyun koyuna yatmaktadırlar. Bu iki sevdalı aşığın şanına yakışır biçimde her ilkbahar mevsiminde adeta Çoruh vadisi al yeşil süslenir. Yamaçları taçlanıp duvaklanan gelin edasıyla papatyalarla bezenir. Onların sevgilerini ebedileştirmek istercesine bu arazi süslenmekle kalmaz, vadi boyunca güzel kokular etrafa yayılır. Bu sevdanın nişanesi olarak adeta tabiat insanlara kendi diliyle izzeti ikramda bulunur. Hem gözlere hem gönüllere huzur vererek Çoruh Nehri de asırlardan beri başını taştan taşa vurarak çıkardığı sesle günün yirmi dört saatinde fasılasız bu ana ve oğlunun sevgisini âleme duyurmak için coşup taşar. Zaman zaman yatağından çıkar, haykırır.Adeta Çoruh Nehri bu aşkla coşup, vadisi boyunca bu ana-oğulun aşkını sularıyla etrafa yayarak,tabiatı yeşertir sanki. 

Bir gün yolunuz bu vadiye düşerse bu görsel zenginliği görürsünüz. Çoruh’un feryadını kilometrelerce uzaklardan bile duyarsınız. Kim bilir? Belki de Meryem Hanımın sadakatinin izlerini Çoruh vadisi boyunca esen ılgıt ılgıt seher yelinde hissedersiniz. Kim bilir? Allah kerimdir. Hiçbir vefa ve sevgi karşılıksız kalmaz. Bu karşılıksız kalmayan sevginin işaretlerini geceleyin mezarlarının üzerine düşen hilalin şavkında görürsünüz. Kim bilir? Ana-oğulun sevdasının nişanesini, mezarları üzerinde biten, buram buram sevda kokan, çiçeklerden koklarsınız. Kim bilir?

Tarık Torun

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @dergi_mizage: As we all know you are a bit busy these days, we want to remind you that Russia condemns the USA for Native American Gen…
Avusturya, Drau anıtı: ''Burada 28 Mayıs 1945’te yedi bin Kuzey Kafkasyalı, kadın ve çocukları ile birlikte Sovyet… https://t.co/yZtTG7dfDs
RT @Cerkesya: #21Mayıs #Circassiangenocide #ÇerkesSoykırımı https://t.co/ADgbR91klj
#21Mayıs1864 #21may1864 #genocide1864 #CircassianGenocide #circassianexile #CerkesSoykırımı #unutma #unutturma https://t.co/AOEiRG08aK
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery