Olay, yıllar önce, ot bitim zamanı olmuş. Yaşlı Thamade, gençleri denetlemek için ot biçim yerine. Gençlerden biri, yaktıkları ateşin başında hem dinleniyor hem de ısınıyormuş. Thamade ağır ağır ateşe yaklaşarak Oradaki gence seslenmiş: 

“Sigaramı yakmak için ateş getirir misin?” 

Ateşin başındaki genç sağa sola bakınmış. Ama, etrafında ne ateşi alıp götüreceği bir maşa varmış ne de ucundan götüreceği bir odun parçası. Ateş tam bir kor halindeymiş. Bakmış, Thamade ayakta onu bekliyor. Genç daha fazla düşünmemiş. Hemen avucunun içine bir tutam koru almış, koşarak Thamade’nin yanına gidip avucundaki ateşi uzatmış. 

Thamade, sol koluyla demir dirgene dayanmış bir şekilde, hiç acele etmeden, ağır hareketlerle sigarasını yakmaya başlamış. Bir taraftan da göz ucuyla genci izliyormuş. Ancak genç, Thamade sigarasını yakıncaya kadar, sanki yaptığı çok doğal bir hareketmiş gibi, içindeki acıyı yüzüne yansıtmadan avucunda ateş ayakta beklemiş. 

Sigarasını yatkından sonra Thamade “Uzun ömürlü olasın. Senin neslinden adam çıkar. Haydi işinin başına dön” demiş. Ancak genç yerinden kımıldamamış. 

Thamade tekrar: 

“Haydi, sağ ol,işine dön,diyorum.” deyince genç: 

“Allah sizi başımızdan eksig etmesin. Ama dirgeni ayağımdan çıkarırsanız işimin başına dönerim.” Demiş 

Thamade bakmış ki dirgen delikanlının ayağını delip geçmiş çivi gibi yere saplamış. “Tüh anasını!”diyerek, dirgeni hemen çıkarmış. 

Sonra gençten ayakkabısını ve çorabını çıkarmasını isteyerek: 

“Yarayı biraz kanat yara için en iyi ilaç, yaranın kendi kanıdır.” Demiş. 

Genç onun dediği gibi yapmış daha sonra Thamade, “Birkaç adet efelek yaprağını ufalayarak, yaranın iki tarafına da bastır” demiş. 

Thamade bunları söyledikten sonra, cebinden çıkardığı temiz bir bezle yarayı iyice sarmış. 

Kaynak: Kuzey Kafkasya Derneği arşivleri

Öykümüz, Karadeniz kıyılarında, şimdi manzarası çok güzel, fakat olayların geçtiği tarihlerde çevresi için felaket dağıtan bir yer olan bir köyde geçmiştir. 

Köye o zamandan kalma adıyla Çerkesler Sapağı denilen bir yoldan geçilerek gidilir. Trabzon asfaltına çok tatlı bir meyille tepeden bakar köy... Sapağın her iki yanında geniş fındık bahçeleri ve bunların görüntüsünü tamamlayan çeşitli meyve ağaçlarıyla bir Cennet görünümünü andırır. 500-600 metre kadar yakında olmasına rağmen köyün evlerini görmek mümkün olmaz asfalttan. İlk bakışta gerçekten bir Cennet'i andıran bu yer, en hissiz insanın bile duygularını kabartır, kamçılar.

Resmi bir görevle gitmiştim Fatsa'ya. Aradan beş ay geçmesine rağmen beni anlayan, dilimi konuşan, dertlerimi paylaşabilmek için söyleşebileceğim bir kimse bulamıyordum. O andaki sevincimi anlatamam. Başka başka bölgelerden olmamıza rağmen kırk yıllık arkadaş gibi ısındık birbirimize. İşte, dedim kendi kendime, nihayet içimi dökebileceksin, aylardır beklediğin an geldi. İçimdekilerin hepsini bir anda anlatmak istiyordum. Durmadan konuşuyor, sorular soruyordum.

Fakat birden hayal kırıklığına uğradım. Muhatabım kızararak başını önüne eğmiş, önce söylediklerime bir anlam verememiş, sonra da susmuştu. Arkadaşımın durumunu anlamıştım. Bu defa şaşkınlık ve suskunluk sırası bana gelmişti. Bir hayli zaman geçti, susuyorduk. Bir yandan da arkadaşıma kızmaya başlamıştım; ne biçim Çerkes, kendi dilini bile bilmiyor, diyordum kendi kendime.

- Susmanın sebebini anlıyorum. İçinden bana kızıyor, hatta Çerkes olduğumdan bile kuşkulanıyorsun değil mi, dedi.

Gerçeği saklamanın gereksizliğini düşündüm.

Doğrusunu söylemek gerekirse, öyle, dedim. Çok şaşırdım. 

Arkadaşım:

- Bunun cevabını sana vermek isterdim. Fakat bunu sana başkasının açıklaması daha iyi olur. Çünkü ben bunu açıklayabilecek durumda değilim. Ne de olsa yine ipinde bir kuşku kalacaktır, dedi.

Aradan bir hayli zaman geçti. Arkadaşım Hüdaver sık sık ziyaret etmeye başlamıştı beni. Ayrılmaz olmuştuk birbirimizden. Yine bir tatil günü buluştuk Hüdaver'le. Kısa bir sohbetten sonra sözümü keserek;

- Hadi kalk, dedi. Seni Çerkes köyüne götüreceğim.

Birden şaşırdım. Fakat şaşkınlığımla beraber büyük bir sevinç kapladı içimi. Demek hayal kırıklığım boşunaymış, diyordum kendi kendime. Birlikte yola çıktık. Arabamız yeşillikler içinde bir yol ağzında durdu. İndik. Hüdaver, köye yaklaştığımızı, girdiğimiz yolun da Çerkesler Sapağı olduğunu söyledi. Etrafıma bakındım, yalnızca yem-yeşil bahçeler ormanlar vardı. Ne kadar güzel yerlerdi buralar. Duygularımı belirtmek ipin başımı Hüdaver'e çevirdim. Fakat Hüdaver'in durumunu görünce neşem birden kaçtı. Yüzü ilk konuşmamızdaki gibiydi yine. Anlamsız anlamsız bakınıp, iç geçiriyordu. Dayanamayıp sebebini sordum.

- Biraz sonra anlayacaksın, diyerek cevapladı.

Köye yaklaşmıştık. Hemen köyün kenarında bir pınar ilişti gözüme. Suyu kendiliğinden oluşmuş, bir havuza akıyordu. Etrafındaki ağaçlar çeşmeyle birlikte çok güzel bir uyum içindeydi. Çeşmeyi görünce susuzluğum aklıma geldi. Çeşmenin suyuna, akışına hayranlıkla bakıyordum. Suyumuzu içtikten sonra Hüdaver;

- Burası Kırkgelin Çeşmesi'dir, dedi.
- Herhalde bunun bir öyküsü olmalı, ilginç bir adı var, dedim.
- Biraz sonra dinleyeceksin öyküsünü. Fakat hoş bir öykü değil.

Anlatmasını istedim. Anlatmadı. Israr ettim. Sonunda;

- Pekala. Fakat bunu, bu öyküyü yaşamış birinden dinlemek gerek.

Yolumuza devam ettik. Yüz metre kadar ileride önümüzde büyük bir mezarlık gördük. Taşları dökülmüş, her yanını otlar, palılar kaplamış, terk edilmiş bir viraneyi andıran bir mezarlık. Arap harfleriyle okuma- yazma bildiğimden mezar taşları üzerindeki isimler ve tarihler dikkatimi çekti. Tarihler bundan 100 yıl kadar öncesini, isimler ise mezardakilerin tümüyle Çerkes olduklarını gösteriyordu. Merak ettim ve sordum.

- Bu mezarların büyük bir kısmı 100 yıl öncesine ait ve hepsi Çerkes. Neden acaba? Sonra bunların çoğu kadın.
- Burası çevrede Çerkes mezarlığı olarak bilinir. Öyküsü Kırkgelin Çeşmesi'yle ilgili, dedi Hüdaver.

Merakım iyice artmış, neşemden bir şey kalmamıştı. Bağlantı kurmaya çalışıyordum Kırkgelin Çeşmesi ile Çerkes Mezarlığı arasında. Fakat bir türlü bir anlam çıkaramıyordum. Bu düşünceler içinde çabalarken köye girip bir evin kapısı önüne geldiğimizi bir kadın sesiyle kendime geldiğimde anladım.

- Ooo... Hüdaver, yavrum, gelinsenize içeri. Neden öyle duruyorsunuz? Misafirini de bekletme böle. Hiç misafir öyle kapının önünde bekletilir mi? Ne ayıp şey.

Birden kendimi toparladım. Durumumu belli etmek istemiyordum. Kadın oldukça yaşlıydı. Fakat sesi, yaşının hemen yarısını saklayabilecek bir canlılıktaydı. Çok temiz giyimi, gençliğinde altın şansı olduğunu yer yer belli eden ağırmış saçları, tebessüm ve şefkatle bakan gözleri ile insanda bir saygı uyandırıyordu. Yaşlı kadına hayran hayran bakarken dalmıştım yine. Bu arada Hüdaver seslendi.

- Merhaba Janset nine, hemen müjdemi ver bakalım. Sana nihayet söz verdiğim gibi bir Çerkes getirdim.

Janset ninenin yüzü karıştı, Hüdaver'e kızar gibi;

- Hadi oradan... Beni gene kandırıyorsun değil mi? Sonra bana döndü.
- Sen ona bakma evladım, ben alıştım onun yalanlarına. Buyurun, girin içeri.

Susup durmak doğru değildi. Janset nineye Hüdaver'in doğru söylediğini bildirdim. Bu kez şaşırma sırası Janset ninenindi. Hızla yanıma geldi, inanmak istemiyormuş gibi baştan aşağı süzdü beni. Herhalde kendisinden, milletinden bir şeyler arıyordu bende.

- Delikanlı, doğru söyle, sen Çerkes misin?

Çerkesce karşılık verdim. Ninenin gözleri parladı birden. Yüzü bir başka gülmeye başladı. Kendini tutamayarak kucakladı beni. Ağlamaya başladı Janset nine sevinçten. ''AI!ah'ım sana şükürler olsun'' diyerek dua ediyordu.

Ağlamamak için zor tutuyordum kendimi. Zavallı kadın kim bilir kaç yıldır hasretini çekiyordu böyle bir anın. Kim bilir kaç yılın özlemi birikmişti içinde. Az sonra sakinleşti. Artık gözlerinden okunuyordu mutluluğu. Heyecandan olacak ki hala içeri girmemiştik.

- Aaa... Kusura bakmayın çocuklar, ihtiyarlık işte. İçeri gelin, sizi ayakta bıraktım

Hep birlikte eve girdik. İçerisi fakir, fakat çok iyi düzenlenmiş tam bir Çerkes eviydi. Janset nine bize bir türlü yer beğenemedi oturtmak için. Haline bırakmadık kendisini, oturttuk.

Janset nine konuşmaya başladı. Aklına gelen her şeyi soruyordu. Ben de bildiğim kadarıyla anlatıyordum. Epeyce sohbet ettik. Hüdaver durumunun verdiği eziklik ve üzüntü ile hep susuyordu. Konuşmaya ara verdiğimiz bir sırada o da katıldı konuşmamıza.

- Janset nine, bize Kırkgelin Çeşmesi'nin öyküsünü anlatsana.

Janset nine kızdı Hüdaver'in sorusuna.

- Bu çocuk da beni üzmek için sürekli anlattırır bu öyküyü. Bırak yavrum, misafirimiz biraz rahat etsin.
- Nine bunu Hüdaver'den ben istemiştim. Bunun için kızma ona, sen bana anlat.

Janset nine yüzüme baktı, gerçekten arzu ettiğimi, ısrarlı olduğumu anladı.

- Uzun ve acıklı bir hikaye yavrum, diyerek anlatmaya başladı. Anavatandan geldiğimde 10-15 yaşlarında bir genç kızdım. Hayattan çok şey bekliyordum. Bütün yakınlarım, bütün köyüm gibi sessiz ve mesut bir yaşantımız vardı. Bir gün uzaklardan duyulan top-tüfek sesleriyle uyandık. Önce bir anlam veremedik, fakat çok geçmeden sesler köyün içinden gelmeye başladı. Babam ve iki kardeşim Bolet ile Berkok silahlarını kapıp koşarak evden çıktılar. Silah sesleri bir müddet daha duyuldu. Sonra kapımız kırılırcasına vurulmaya başladı. Annem ''herhalde babandır. Git kapıyı aç'' diyerek seslendi. Kapıyı açtığımda üç Rus askeri hızla daldı içeriye. Ne oluyoruz demeye kalmadan bizi dışarı çıkarıp köy meydanına götürdüler. Meydana büyük bir kalabalık toplanmıştı. Dikkat ettiğimde köyün erkeklerinin bazıları yoktu aralarında. Yerde de birkaç kişi yatıyordu, öldürülmüşlerdi. Her tarafımız askerlerle çevriliydi. Silahlar meydandaki kalabalığa çevrilmiş, teslim olmaktan başka çaremiz olmadığı söyleniyordu. Bütün köyün silahlarını toplamışlardı. Köyü terk edeceğimiz bildirildi. Neye uğradığımızı anlamamıştık, şaşırıp kalmıştık. Herkesin boynu büküktü. Köyden ayrılırken gözlerimiz hep arkadaydı. Bir daha dönemeyeceğimizi anlamıştık. Askerlerin nezaretinde yolculuğumuzun üçüncü gününde bizim gibi perişan binlerce insanın beklediği bir deniz kıyısına ulaştık. Zavallıların hepsinin bakışlarından kederleri okunuyordu. Hastalıktan zayıflamış, açlıktan kıvranan binlerce Çerkes... Hala kulaklarımda ''Tixeminej tiyane dax, ti xeku dax'' (Bırakma bizi güzel anamız, güzel yurdumuz) diyerek bağrışan yer yer inleyen sesleri. Ne korkunç bir görüntüydü Allah'ım.

Aradan birkaç gün geçti. ''Neden bekliyoruz'' diye soruyordum kendi kendime. Cevabını olaylar verdi. Sahile birer ikişer gemiler yaklaşmaya başlamıştı. Ufacık, küçük gemiler. Askerlerin nezaretinde binlercesi istif edilircesine bindiriliyordu bu gemilere. Gördükleri kıymetli eşyaları da zorla alıyorlardı. Atını vermeyen bir genci atıyla birlikte denize attıklarını gördüm.

Nihayet sıra bize gelmişti. Bizim bindiğimiz tekne de diğerlerinden farksızdı. Bir tekneye 600 kişi kadar bindirilmişti. Gemi denize açıldıktan sonra köhneliğinden batmasın diye hastaları ve zayıfları denize atmaya başladılar. Çile başlamıştı bizler için. Çok geçmeden gemide soğuk ve kalabalık yüzünden bir hastalık çıktı çevremizde. Üç gemi daha vardı böyle. Hastalananların akıbeti de denize atılmaktı. Bir ara gerilerden bir feryat duyduk. Baktığımızda geminin biri batıyordu. Yüzlerce kişi boğularak can verdi. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra nihayet toprak göründü. Ümitlenmiştik biraz çilemiz bitiyor diye.

Geldiğimiz yerin Ordu sancağı olduğunu sonradan öğrendik. Çevremizdeki halkın Müslüman olduğuna sevinmiştik. Fakat istikbalimizin bizlere neler hazırladığını bilemediğimiz için içimizdeki tarif edilmez kaygılar hala olduğu gibi duruyordu. Bambaşkaydı çevremizdekilerin konuşmaları. İsteklerimiz yetkililere tercümanlar vasıtasıyla anlatılıyordu. Günler geçtikçe içimizdeki kaygılar artıyordu. Aç, susuz, evsiz-barksız bekliyorduk günlerdir. Bizimle ilgilenen yok gibiydi.

Nihayet bir gün haber aldık ki, bizi çeşitli yerlere yerleştireceklermiş. Bu yüzden kafileler halinde ayırmaya başladılar bizi. Bizim köy ayrı bir kafileydi. Bir baktık ki, vatanımızda iken 500 hane olan köyümüz 150 haneye kadar inmiş.

Ordu'dan ayrılmamız çok sürmedi. Bir günlük bir deniz yolculuğundan sonra buraya geldik. O zaman bu köyün gördüğünüz fındık bahçelerinin yerinde geniş ormanlar vardı. Buraya yerleşeceğimiz söylenince itiraz edecek olduk, fakat dinlemediler. Uzun bir uğraşmadan sonra köyümüzü kurmayı başardık. O zamanlar şimdiki şose yolun geçtiği yerden köyün eteklerine kadar olan kısmı çeşitli av hayvanlarıyla kuşlarla dolu olan bir sazlıktı. İyi av yapabiliyorlardı köyün gençleri.

Aradan bir yıl geçmiş, kendimizi bir düzene sokmaya başlamış, burada bazı yaralarımızı sarmayı öğrenmiştik. Fakat yine de huzurumuz yoktu. Bu kez de Bolaman beyleri başımızın belasıydı. Bolaman beyleri şimdiki Bolaman nahiyesinde oturur, çevredeki halkı tahakkümleri altında bulundururdu. Bunlar çevredeki halkı kışkırtarak bize baskı yapmaya başladılar. 0 zamanlar ben daha yeni evlenmiştim. Köyde benimle beraber 40 kadar gelin daha vardı. Hepimiz birlikte hikayenin konusu olan çeşmeye gider, su doldurur, çeşitli eğlenceler düzenlerdik. Kendimize gelmeye başlamıştık yavaş yavaş. Fakat bir yandan da Kafkasya'daki köyümüzü anımsar, geriye döneceğimiz günü ümitle beklerdik. Bu durum çevre halkından bazılarının hoşuna gitmemiş, Bolaman beyleri bundan haberdar edilmişlerdi. Bir gün Bolaman'a alış-verişe gitmekte olan Hajmet silahlı kişiler tarafından çevrilmiş, yolundan döndürülmek istenmişti. Hajmet bunu kabul etmeyince arada tartışma çıkmıştı. O gün çeşmeden geldiğimizde Hajmet'in ölüsünü gördük. Yaşama hakkımız burada da elimizden alınmaya kalkışılmıştı.

Hajmet'i üzüntüyle toprağa verdik. Bu olay üzerine thamadeler toplandı. Olayı etraflıca görüştüler. Bir tanesi ''Hajmet'in ölümü, yağmurdan önceki gök gürültüsüne benziyor'' diyerek nelerin yapılması gerektiğini anlattı. Bunun üzerine köyün bütün erkekleri silahlandı. Köyün çevresi gözlenmeye başlandı.

Bu olaydan sonra Bolaman beyleri saldırıları arttırdılar. Kendilerine uşaklık yapmamızı istiyorlardı. Köyün huzuru tümden kaçmıştı. Böylece birkaç yıl geçti.

Bir yaz günüydü. Biz 40 gelin her zamanki gibi çeşmeye gelmiştik. O günlerde aramızda bir gelin daha katmaya hazırlandığımızdan her zamankinden daha neşeliydik. Oyunlar oynuyor, woredler söylüyor eğleniyorduk. Birdenbire az ilerimizdeki ormanın içinden bir sürü silahlı adamın fırladığını gördük. Kapacak zaman da olmadı. İhtiyat olsun diye taşıdığımız kamalarımıza davrandık. Durumu gören eşkıyalar silahlarını ateşlemeye başladılar. Gencecik arkadaşlarım vurulup düşüyordu. Fırlattığımız kamalar da iş görüyordu ama bu azgın sürüden kurtulamayacağımızı anladık hepimiz.

İşte o anda köyün gençleri imdadımıza yetişti. Bunu gören eşkıyalar önce şaşırdı, sonra da saldırıya geçti. Korkunç bir çatışmadan sonra eşkıyaların kimisi yakalandi, kimisi de kovalandı. Fakat o 40 gelinden yalnız 15 kişi kalmıştık.

Bu olay eşkıyalara karşı iyi bir ders olmuş, fakat köyde de genç nüfus azalmıştı. Bir anlık duyulan woredler simdi acı birer gıbzeye dönmüştü. Artık çeşmede 40 gelinin woredleri yerine geride kalanların acı feryatları duyuluyordu. Çok geçmeden bir sıtma hastalığı baş gösterdi. O zamanlar doktor olmadığından hastalar tedavi edilemiyordu. Hastalık yakaladığını götürüyordu. Hatta bir ara öyle durumlar oldu ki, bir günde 
40-50 kişinin olduğunu bile gördüm. Hastalık diğerleriyle beraber kalan gelinlerin de sonuna getirmişti. Yalnız ben kurtulmuştum aralarında.

Köyün yukarısında gördüğünüz mezarlık o zaman meydana geldi. Bu faciaların dehşetiyle köyü terk etmeye başladık. Herkes bir tarafa gidiyordu, fakat giden de bir daha geri dönmedi. Haber de alınmadı gidenlerden. Sayımız parmakla sayılacak kadar azaldı. Çocuklar artık bir Çerkes ana-babadan gelmez oldular. Böylece kayboluş başladı.

Janset nine bunları anlatırken dalmış, bütün benliğiyle 90-100 yıl öncelerine gitmişti. Şimdi o günleri yeniden yaşıyordu sanki. Yüz ifadesindeki hüzün o zamanın dehşetini bütün çıplaklığıyla yansıtıyordu.

Anlatmaya devam etti Janset nine.

- Ta o günlerden beri sahipsizdir bu köy. Nüfus azalınca çevre ile mücadele gücümüz de kalmadı. Büyük dehşetin ardından gelen durgunluk ve yılgınlık bugüne dek gitmedi köyümüzden. Yetişen gene kızlarımız, delikanlılarımız hep yabancılarla evlenmek zorunda kaldı. Bu da yok olmamızı çabuklaştırmış oldu. Çünkü artık tercih hakkımız kalmamıştı.

Dünyada yapayalnız kaldığımı zannediyordum şimdiye kadar. Yarım asırdır içimi dökebileceğim, dilimi konuşabileceğim birine rastlamamıştım. Çevremdeki bir çok insan arasında yapayalnızdım. Belki bunun ne demek olduğunu sen de bilirsin ama nihayet dualarım kabul olundu.

''Zavallı Janset nine» diyordum içimden. Aslında senin anlattığın şey, ulusumuzun muhaceretteki kaderidir, haksızlıklara uğrayan, ezilen, kaybolan milletimin.''

Olaylar beni epey düşündürdü. Janset nineden ayrıldik. Yolda hep düşünüyordum. ''Zavallılar'' diyordum kendi kendime, «ne acı bir son''.

Hikaye bana geçenlerde bir gazetede çıkan bir yazıyı anımsattı. Parti liderlerinin birisi partisinin genel kongresinde; Rusya'da, Çin'de, Kırım'da ezilen, Yunanistan'da imha edilmeye çalışılan ırkdaşlarından söz ediyordu. Irkdaşlarının tüm insan haklarından mahrum bırakıldıklarını söylüyordu. O zaman bir soru yöneltmek geldi içimden kendisine. Acaba sayın lider bu topraklarda yaşayan, 111 yıldır etiyle, kemiğiyle, canıyla bu topraklara hizmet eden, gerektiğinde pohpohlanıp, işi bitince de itilip kakılan, yaşaması için bütün imkanları elinden alınmış Çerkes toplumunu göremez mi bunları anlatırken? Neden bu toplumun da bazı hakları olduğunu bilmezlikten gelir? İnsan haklan evrensel beyannamesinin savunuculunu yaparken bu egoistlik neden? Ne garip bir tecellidir ki, dünya Türklüğü için büyük bir çaba gösteren sayın partili, her fırsatta Çerkeslerin de Türk olduğunu söyleyerek bütün dünyanın bildiği, söylediği, yazdığı bir gerçeği inkar ediyor. Bu toplumun kaybolmayan birçok özelliklerine rağmen onları asimilasyona itiyor, zorluyor. Bir yandan onları illa da Türkleştirmeye, Türk olarak göstermeye çalışırken öte yandan da yine aynı konuşmada ''Ben Kırım'da ölen kardeşlerim için mevlit okutan Azerbaycanlılara, Moğolistanlılara kardeşim demeyeceğim de Karadeniz'deki Pontus kırıntısı Lazlara, Adana'daki Fellahlara, Doğu'daki Kürtlere, Adapazarı'ndaki Çerkeslere mi kardeşim diyeceğim diyerek, karşı çıkar göründüğü bölücülük akımına bizzat kendisi karışıyor, tezatlara daha da saplanıyor.

Öykümüzde anlatıldığı gibi, silahla imha durumu, şimdi bir kültür sömürüsüne, kültürel imhaya dönüşmüştür. Bu süreç, çeşitli tezatlar içinde, yaldızlı ve yuvarlak laflarla gizliden gizliye sürdürülmek, hızlandırılmak isteniyor, buna çalışılıyor. Artık uyanmak gerek.

Elimizde bir hasta var ve hastalık teşhis edilmiş. Tedavi edecek, neşteri vuracak doktor bekleniyor.

En kısa zamanda hastanın iyileşmesi umut ve dileğiyle...

Yamçı Dergisi, Mayıs 1977-Şubat 1978, s. 325

Yaşı çoktan yüzü geçmişti. Köyün küçüğü büyüğü, "Nenof" diyordu O'na. Sadece bakkal Hağur Dede, "Nısaz" (2) diyordu. Nenof'un orta yaşlılığını tek O biliyordu.

Nenof, iri kemikli, uzun boylu bir kadındı. Fazla şişman sayılmazdı. Hani, zayıf da denemezdi. Yüzündeki çizgiler derinleşmişti. Fakat, yanakları hâlâ kanlıydı. Başını, katolik rahibeler gibi, beyaz bir tülbentle sarardı. Geniş entarisinin üzerine, mutlaka siyah etekliğini çekerdi. 

Yaz-kış, siyah çorapla mestlerini ayağından eksik etmezdi.Yalnızsa, minderinin üzerine bağdaş kurar, elinde tesbih saatlerce mırıldanırdı. Ama O, pek yalnız kalmazdı. Torunlarından biri, mutlaka bir yerine yaslanmış; ya mızmızlanır ya da uyuklardı. Nenof, çocuklar için sol elini ayırmıştı. Sağ elindeki tesbihi, mecbur kalmadıkça bırakmazdı. Yabancı biri gelirse, taze bir gelin gibi yerinden fırlardı. Geçmesi için yerini gösterirdi. Şüphesiz, bunu kabul edebilecek hiçbir ziyaretçisi olmazdı. O, bunu bildiği halde, her zaman, gelen misafire teklifini esirgemezdi. Gelenlerin ısrarı üzerine, herkesten önce istemeyerek otururdu. Bir dizi üzerine otururken; yüzüne, utancın verdiği bir kızıllık yayılırdı.

Ziyaretçisinin sağlığını, işini, yakınlarını sorardı.Geleni gideni eksik olmazdı. Bu yüzden, evden pek çıkmadığı halde; olaylar, olaylarla ilgili haberler, O'nun küçük odasına gelir, kendiliğinden dolardı. Her şeyi, büyük bir sükunetle ve sabırla dinlerdi. En dehşet verici haberler O'nu sarsmazdı. Kötü, keder verici haberler karşısında bir süre, sessiz otururdu. Önüne bakar, yüzünde en küçük bir değişiklik olmazdı. Eliyle, minderini kaplayan kumaşın desenlerini takip ederdi. Sonra, yavaş yavaş başını kaldırır, durgun gözlerle oturanlara bakardı. 

Acele etmeden, sözcüklerine aynı vurguyu vura vura konuşurdu.Nenof için, hayat bir seri olaylar dizişiydi. Olan, olacağı için olmuştu. "Neden oldu?" sözü, O'nun için bir anlam ifade etmiyordu. Boş bir sözdü bu. Varsak, yaşıyorsak, hareket ediyorsak; olacaktı! Basımıza, bazı şeyler gelecekti. Olsun! Olanlar için, artık dövünmenin bir gereği yoktu.

Nenof'un sözlerinde, gerçi bu açıklık yoktu. Ama, bu düşüncede olduğunu anlamak da güç değildi.Konuşmalarının özünde; "sabır" ya da "tevekkül" sözcüklerinin, basit anlamı da aranamazdı, insancıklara duyduğa ıstırabı, ruhlarında kopan fırtınaları çok iyi biliyordu. Ama, bunlara yanmak, ah-vah etmek faydasızdı. Olaylar, ağır bir merdane gibi, bütün çığlıklarına, inlemelerine rağmen insancıkların üzerinden geçip gidiyordu. Gidecekti de. Bunun hiçbir çaresi yoktu.

Nenof, olayları yaratıp, sonra baslarına gelenler için ağlayanlara şaşıyordu. Onun için, katı bir görünüşü vardı. Gerçi, sözlerinde ve hareketlerinde böyle bir görünüş yoktu. Sadece suskunluğundan, bu anlamı çıkaranlar olurdu.Nenof, okumamış bir kadındı. Yazı bilmez, yirmiden yukarı sayı sayamazdı. Ağızdan ve kulaktan öğrendiği, birkaç kısa sure ile namazını kılardı. Allah'ın doksan dokuz adından on kadarını yine dinleyerek öğrenmişti. Tesbihini çekerken, bunlardan birini mırıldanırdı. Kalbini ve ruhunu aydınlatan en büyük ışık Yüce Varlık'tı. Bütün varlığı ile, O'na yönelmişti."İnanmak, ne güzel şeydir!", derdi.

Minderinin üzerinde oturmuş, tesbihini çekerken; bazen, eli ve dili birden bire dururdu. O an, zihnî, uzun hayat zincirinin bir halkasına takılmıştır. Uzun süre, gözleri iki elinde hareketsiz otururdu. Sarsılmadan, heyecan duymadan; geçmişin karanlığına karışmış bir anın dakikalarını, hayâlinde dondururdu. Kendi eliyle dokuduğu, hayatının motiflerini, tek tek tekrar gözden geçirirdi. Bunlarda ne kusur arar, ne de beğendiği bir yan bulurdu.Kendi kendini gözlerken, o günlerin Nenof'unu tekrar tekrar yaratırdı. 

Ama, benliğinin dışında, iyi tanıdığı biriymiş gibi, sessiz O'nu izlerdi. Yanında olan insanları; içinde yaşadığı topluluğu, çizdiği dekordan eksik etmezdi. Esasen, O'nun izlediği, hatıralarının kaynağı bu eski topluluktu. 

O'nun hayatı demek, bu topluluğun hayatı demekti.Hatırlayabildiği ilk günlerden, bugüne ne kalmıştı? Güneş, yine doğudan doğup, batıda kayboluyordu. Yiyecek maddelerinin esası değişmemiş; ancak, tertiplerinde yenilikler vardı. Elbiselerin dikişi, araçlar şekilden sekile girmiş; renk, hız ve ses bakımından durmadan değişmişti. Ama, bunların önemi yoktu Nenof için. Bunların hiçbiri O'nun zihnine takılmamıştı, O'nun hayat boyu izlediği, topluluğun ruhuydu. 

O'nun yer ve nitelik bakımından durmadan değişmesiydi.Eski günleri yaşarken, eski günlerden bugüne gelirken; topluluğun yitirdiği değerlerdi zihnini kurcalayan. O zaman, eskidiğini, eskiye ait olduğunu hüzün duyarak anlıyordu. Benliğinde açı bir sızı duyuyor, en gizli köşesinde bu çekilmez ıstırabı saklıyordu.Kışın, kalın saçlı sobanın arkasında, minderini iri siyah kediyle paylaşırken; eski, uzun hayatını tekrar yaşardı. Kedinin ritmik horlaması, O'nun olayları içinde bir dolgu, bir fon müziği gibiydi. Uzun kış geceleri, iki katlı evin kalabalık halkı uykuya dalınca; Nenof, yeniden dünya evinin eski penceresini açardı.Bazı geçeler, sesli olarak yaşardı o eski günleri. 

Tek başına, koca bir topluluğun hayatını sahneye koyardı. Yüzleri, binleri seslendirirdi. Konuşmaları, şarkıları, acı ve tatlı olayları; hayatın vücut bulduğu tabiatın bağrında ek**siz yaşatırdı. Konuşurken, topluluğun tümü konuşuyormuş gibi konuşurdu. Güler ve ağlarken de öyle idi.Herkes göçüp giderken, bir zaman çevresinde yaşayanlar yok olurken; sanki O'nu, kendilerini anlatsın, tekrar tekrar yaşatsın diye bırakmışlardı. "Biz okumamış bir milletiz, torunlarımıza hayatımızı anlat!", demişlerdi. O'nun hafızasına, her olayın acı tatlı hatırasını demirden çivilerle kazımışlardı. 

Canlı bir belge olarak bırakmışlardı.Bunak değildi. Yaşlılara has, unutkanlığı yoktu. Olayları, bir kronik gibi sistemli olarak muhafaza ediyordu. Yalan söylemenin yollarını öğretmemişlerdi. Olayları, hayatın dış görünüşü kadar basit çizgiler içinde görmesine alıştırmışlardı. Kim mi? içinde yaşadığı topluluktu bunu yapan. Ruhuna ve benliğine, ilk damgasını vuran topluluk, daha dağılmadan bu işi yapmıştı. Nenof'u şaşırtan tek şey bu farktı. 

Benliğinde, birbirine ters düşen geçmişle bugün!Yanına gelenleri, yenilerin hayatı ile eskiyi; oturmuş, bu ruhu ve benliği ile tetkik ediyordu. Yenilerin küçücük hayat sahalarını, bu küçücük sahada kopardıkları yaygaraları, işte onun için sükûnetle seyrediyordu.Çocuğu ölen bir kadının çığlığını, ya da bir ineği kaybolan adamın ıstırabını, onun için sessiz karşılıyor," suskun oturuyordu. 

O, binlerin ölümünü görmüştü. Koca bir ülkenin terk edilişini seyretmişti. Onlarca bin başlı sürülerin yağma edildiğini; insan suratlı canavarların, doymak bilmez kanlı ağızlarının nasıl açıldığını çok izlemişti.Nenof, koca bir ülke, soylu bir millet yitirmişti.Ne zaman ve nerede doğduğunu bilmiyordu. En eski hatırladığı günler, sadece bir yere ait değildi. Rus baskısı arttıkça, durmadan gerileyen, yer değiştiren bir topluluğun küçük bir üyesiydi. Çocuktu. 

Düşman, elde ettiği bütün kurulu düzeni yıkarak geliyordu. Köyleri yakıyor, hayvanları topluyor, tarla ve bahçelerdeki mahsulü kökünden kazıyordu. Ülkenin ve milletin, bütün hayat damarlarını keserek yol alıyordu."Küçük Nenof", eşyası ve barınağı kalmamış insanlarla beraber, oradan oraya sürükleniyordu. 

Bir ülkenin insanları, toptan geri çekiliyor, birbirinin üzerine yığılıyordu. Köyler, yayla ve kır evleri dolup taşıyor; yeniden çekilme başlıyordu. Perişan topluluk, daha da büyüyordu. Çekilme devam ettikçe; arazi yükseliyor, yaşama şartları daha da ağırlaşıyordu. Köyler, gelenleri barındıramaz, doyuramaz oluyordu.Çekilme, alelade bir kaçış değildi. Çağın en korkunç silahlarına sahip düşman, her durakta kan kusuyor; çiğnediği her karış toprak için kefaret ödüyorduHodz vadisinde, ülkenin son Savaş Erleri yere serildiği zaman, Nenof on dört yaşında idi. Bu kanlı savaş meydanına pek uzak değildi. 

Büyük bir kayın ağacının altında, dağınık üç-beş eşyanın arasında, herkes gibi O'da ağlıyordu.Savaş bitmişti. Kafkasya teslim olmuştu. Daha doğrusu, zorla işgal edilmişti. Savaştan geriye, yıkılmış bir ülke; yetim, yaralı bir millet kalmıştı. Liderler, milletin büyükleri, bütün kahramanlar yok edilmişti.Yenilenlerin yaşlıları, kadınlar ve çocuklar, yaralı erler terk ettikleri yurtlarına ve köylerine dönüyorlardı. Fakat, her şey yıkılmış, yakılmıştı. Bir zamanın sıcak yuvalarında, şimdi baykuşlar ötüyordu.Nenof, o günleri şöyle anlatırdı; "Evimiz yanmıştı. Amcamın sağlam kalan tek odasına doluştuk. 

Babam ve iki ağabeyimi bir daha hiç görmedim. Nerede kaldılar bilmiyorum." Bir süre durakladıktan sonra, dalgın, o günleri tekrar yaşıyormuş gibi devam ederdi. "Açtık. Tarla ve bahçelerden ot, ormanlardan meyve topluyorduk." "Acımız büyüktü. Sonra daha büyük oldu. Kafkasya'dan zorla çıkarılacağımızı öğrendim."Nenof, bu eski anılarını anlatırken çok sakin konuşurdu. Dinleyenlerin gerilmiş yüzlerine bakar, gülümserdi. Gülümseyen bu buruşuk çehrenin ardında, ne var hiç kimse bilemezdi.Amcası sağlam yapılı bir adamdı. Düşmanın gücünü, son bozgundan önce tanımış olanlardan biriydi. Kendine göre düşünceleri olan, bağımsız hareket eden bir insandı. 

Nenof'un anlattığına göre; "Biraz akıllı olsaydık, felaketimiz bu kadar büyük olmazdı." dermiş. Buna rağmen; karısını, yengesini, ailenin bir sürü yetim çocuğunu peşine takarak göç yolunu tutmuştu.Bütün ülkede bir kaynaşma vardı. "Gidelim-gitmeyelim" kavgası, günlerce sürdü. Artık, panik başlamıştı. Üstü başı perişan gruplar, torbaları sırtlarında sahil yolunu tutmuşlardı. Bazılarının öküz arabaları, bazılarının sıska atları vardı. Keçisini, koyununu önünde sürenler, nereye gittiklerini bilmiyor gibiydilerNenof, "En büyük sıkıntımız yiyecekti." derdi. "Yola çıkmadan önce, Amcam bir hafta ava gitti. Yanında, oğlu ve küçük kardeşim vardı. İşe yarar silahı da yoktu. Ama, üç gün elleri dolu geldiler. Etleri, ateşte kuruttuk. Yol için sakladık."Sahilde, günlerce beklemişlerdi. Köhne vapurlar dolup uzaklaştıkça, yenilerini ümitle bekliyorlardı. 

Rus sahil muhafaza birlikleri, bu perişan halkı, bıyık altından gülerek seyrediyorlardı.Nenof o zaman, genç kız çağına giriyordu. Katıldıkları grubun içinde, yetişkin kızlar, genç kadınlar vardı. Ahlaksız Rus erleri, fırsat buldukça laf atıyorlardı. Kalabalıktan biraz uzaklaşan genç kızlara, "Bizi bırakıp nereye gidiyorsunuz güzelim?" diyorlardı. Her gün, bu yüzden kanlı kavgalar oluyordu. Namusu uğruna dövüşe yeltenen erkekleri, bağlayıp bilinmeyen yerlere götürüyorlardı."Kazasız belasız bir vapura bindik," derdi Nenof. "Denizi ve vapuru ilk görüyordum. Açıldığımızda, vakit geceydi. 

Ertesi gün, güneş doğduğu zaman her taraf su idi. Denizin üstünde günlerce kaldık. Hastalananlar, ölenler oluyordu. Ölenleri, denize atıyorlardı. Bu mezarsız ölülere, hep beraber ağlıyorduk."Nenof'un kafilesi, Balkanlara çıkarılmıştı. Ham, işlenmemiş bir alana oturtulmuşlardı. Yeniden yurt tutmak kolay değildi. "Toprağı, elimizle işledik," derdi Nenof. Burada, on yıl oturdular. Çamur harçlı, taştan kulübeler yaptılar. Sırtlarıyla ağaç getirip, üstünü örttüler.Nenof, orada evlenmişti. Kocası, kendisinden küçük, bir komşu çocuğuydu. Çile bitmemiş, sanki yeni başlıyordu. Savaş bu kez, Balkanlarda başlamıştı. Tuna boyları, savaş alanıydı. Ruslardan güç alan Bulgarlar ayaklanmıştı. Çeteler, köyleri basıyor, her tarafı yakıp yıkıyorlardı. Cephenin gerisinde, daha savaşın ilk günleri bozgun başlamıştı.

"Kocam askere alınmıştı," derdi Nenof. 

"Yaşlı Amcam, boynu bükük yine önümüzde yürüyordu. Öküz koşulu, dört tekerlekli bir arabamız vardı. Gençler ve çocuklar, arkada yayan yürüyorduk. Bu seferki göç, daha başkaydı. Bütün Türk köyleri boşalmış yollara dökülmüştü. Sanki, mahşere giden yollardan biri üzerindeydik."İstanbul üzerinden Anadolu'ya geçtiler. 

Nenof, "Biz, padişahın ülkesini bolluk, güllük gülistanlık zannederdik," derdi. 

"Halbuki, Anadolu içlerine doğru ilerledikçe, durumun hiç de iyi olmadığını gördük. Köyler, rastladığımız insanların çoğu perişandı. Fakirdi. Ama, Allah var; kalbi tok insanlardı. Bizi iyi karşıladılar. Yemeklerini, sularını bizimle paylaştılar. Bize yol gösterdiler."Nenof'un kafilesi, iyi bir yer bulmak umuduyla çok yol aldı Anadolu içinde. Her yer sahipliydi. Haşladıkları insanlar, ekmek veriyor, su veriyordu. Ama, "daha ileriye gidin" diyorlardı. Onlar da gidiyorlardı. Sonunda, bir nehir boyuna; sazlık, bataklık, sahipsiz bir yer bulup kondular.Nenof, "Çoğumuz sıtmadan titriyordu." derdi. "Yaşlı genç demeden ölenler çoğalmıştı. Oturuşumuzun ikinci baharı idi. Büyüklerimizden İhtiyar Peznuk, şimdi köyün bulunduğu, bu dağ eteğine geldi. O zaman, burada yörükler kışlıyordu. Yavaş yavaş hepimiz ihtiyar Pejnuk'un peşi sıra buraya geldik

Kışları, yörükler yanımıza iniyordu. Yaz gelince yine dağlara çıkıyorlardı. Çok geçmeden, sağlık durumumuz düzeldi. Hayvanlarımız oldu. Toprağı ektik."Artık, Nenof ve yakınlarının, karnı doyuyor, sırtları ısınıyordu. Ama, durmadan yeni yeni şeyler yitiriliyordu. Nenof, "Kıyafetimizi değiştirdik, dilimizi bozduk," derdi. "Yemeklerimizin çoğunu unutuyorduk. Adige müziği yoktu. Çalgımız yoktu. Elle vuruyor, ağızla söylüyorduk. Sonra, onları da terk ettik."Yıllar geçiyordu. Yaşlılar ölüyor, yeni nesiller doğuyordu. Nenof'un Amcası da ölmüştü. 

Nenof, "O zaman her şey bitti zannettim," derdi. Ama, her şeye rağmen, hayat yine devam ediyordu. Topluluk, yeni vatanın dertlerini dert ediniyordu. Gençler askere gidiyor, yaşlı analar arkalarından ağlıyorlardı.Nenof, tekrar evlenmişti. Yedi çocuklu, yirmi beş torunlu koca bir ana olmuştu.Savaşlar yine oluyordu. Bu savaşlara Nenof'un oğulları, torunları da katılmıştı. Büyük savaşta, oğlu Ahmet, Erzurum cephesinde kaldı. Yakınları, oğulları geri dönmeyen analar, büyük analar gibi bağırıp çağırmadı. Ağlamadı. Gözleri uzaklarda, dalar giderdi. Nenof, "Bugüne kadar nasıl olduysa, bundan sonrada öyle olacak", derdi. Ne demek istediğini pek bilen yoktu. 

Tesbihini çekerken, alçak sesle, "Olacak!", "Olacak işte!" der, mırıltılı bir sesle önüne bakardı.Uzun hayatının tamamını, hiçbir zaman bir çırpıda anlatmamıştı. Hayatının, herhangi bir bölümüne daldığı zaman, ısrarla o anı yaşardı. Bu bölümler, sanki bir insan hayatı kadar uzundu. Her zaman bölümünde, ayrı bir insan olarak yaşamış gibiydi. O, zaman denen bir aksakallıydı.Bazen dalar, hareketsiz oturur, önüne bakardı. Bu hal; donuk gözlerle uzaklara bakarken de olurdu. Bu gibi hallerde, gülümsediği; tatlı bir meltemin, yüzünü, bütün varlığını yalayıp geçtiği belli olurdu. Çoğu kez, uzun sürerdi dalgınlığı. Sonra, bir nevi silkinme ile, kendine gelirdi. Yanında oturanlara, utangaç insanların tavrıyla gülümserdi. "Oturduğum yerde, Hğeguz'e (3) gittim." Derdi. 

Çocukluğunun O'nca "Sonsuz" gibi görünen yıllarına, o yıllara ait olaylara dalardı. Basit bir olayı, oldukça gerçek bir şekilde, çevresine oturtarak, ayrıntılı bir şekilde anlatırdı.Nenof, Kafkasya'yı, çocukluk yıllarında nasıl bıraktıysa, yine öyle bulacağını sanıyordu. Hâlâ, soyunun insanları, orada mutlu bir hayat sürüyorlardı O'nca. Son yıllar, nasıl bir kazanın kurbanı olduklarını biraz unutmuşa benziyordu. Belki, unutmamıştı. Kendi nefsine karşı, bilerek oyun oynuyordu. Şüphesiz, yaşadığı her yıl, doğup büyüdüğü topraklara karşı bir özlem yoğunlaştırmıştı kalbinde. Bu özlem, her şeyin üstünde bir ağırlık kazanmıştı. Bütün benliğini sarmıştı. Sadece, bu duygunun ışığında yaşıyordu artık.Kendisiyle yaşayanlar, Kafkasya'dan gelenlerin torunlarıydı. 

Bayramlarda elini öpenlerin çoğu, büyük göçün, üçüncü dördüncü nesli idi. Nenof, yeni kuşakların nasıl bir ortam içinde meydana geldiğini; hangi dünyanın insanı olduklarını pek iyi bilmiyordu. Yeni nesillerle, yüzyıl öteden gelen bir idealle konuşuyordu. "Hğeguz'e giderseniz, beni bırakmayın sakın. Ölsem bile" Derdi.Nenof'un hayalindeki güzel dünyayı, güzel yurt görünümünü bilmeden bozanlar olurdu. Bazı okumuşlar, öğrenciler, O'nun anlattıklarına hayranlık duyarlardı. Ama, bu gibileri, sessiz dinleyecekleri yerde; Nenof'un aydınlık anılarına gölge düşürürlerdi. "Nenof! Kafkasya artık senin bildiğin gibi değil. Orada Ruslar var. Bizden de çok az insan kaldı. Onlar da köle gibi yaşıyor." Derlerdi.Nenof, bu şekilde konuşana şüpheyle bakardı. Uzun yılların olgunlaştırdığı, bir ruhla isyan ederdi. Fakat, bu isyanda, aşırı bir sabrın, aşırı bir tedbirliliğin izleri her zaman görünürdü."Rusların olduğunu biliyorum.

Ama, Adige köle olmaz! insanlığını, evinde, kalbinde sürdürür." Derdi Nenof. "Kafkasya'nın güzelliğine ise, kimse bir şey yapamaz. Çünkü o, Allah vergisidir. Doymuş bir öküz, meradan ahıra nasıl dönerse; Ruslar da, günün birinde, Kafkasya'dan öyle çekilip gidecektir.Ben belki göremem bunu; ama, görenler olacak!"Bu gibi hallerde Nenof, ne kadar ağır ve yumuşak konuşursa konuşsun, sesinde ağır bir ton olurdu. Sert bir hava sezilirdi.Nenof da okumuşlara hayrandı. 

Öğrenci gençleri, ayağa kalkarak karşılardı. "O! Bizim büyük adamlarımız geliyor." Derdi. Okuyan her gene insanın, edineceği meslek O'nu pek ilgilendirmiyordu. Hiçbir öğrenciye, "Ne olacaksın?" dememişti. O'nun için önemli olan okumaktı. Bilmekti. Büyük adam olmaktı. Yol, iz öğrenmekti. Yakınlarına faydalı olabilmek için, gerekli şeylere sahip olmaktı.Nenof: "Duyardım. Kafkasya'da okumuşlarımız yok gibiydi." derdi. "Her şeyimizi O'nun için kaybettik. Göç esnasında, ne yazı, ne de dil bilenimiz vardı. O yüzden neler çekmedik!"Gene öğrencilere; "Okuyun! Ama özünüzü koruyun!" derdi. Büyük şehirleri tanımamıştı Nenof. 

Bir büyük şehrin insanları nasıl yaşar, görmemişti. Buna rağmen, güçlü bir sezgisi vardı ki; "Sürü içinde kaybolacaksanız, öğrendiklerinizin hiçbir önemi yok." derdi. "Yiyip içen, yorulduğunda uyuyan gayesiz insanlardan olmayın! Onu burada, köyde de yapabilirsiniz. Ruhça soylu olmalısınız. Eğer okumuşlar, âdetlerimize bağlı kalırsa, güneş gibi parlak olurlar. Soyumuzu nura boğarlar."Nenof'un bu tarz konuşmaları, esasında pek açık değildi. Daha doğrusu, O'nu dinleyen öğrencilerin anlayabileceği kadar yalın değildi. Belki de, Nenof'un zihninde düğümlenen düşünceler kendisine de karanlık geliyordu. 

Işık sütuncukları gibi ruhundan kopan fikirler, çeşitli hedeflere doğru yansıyordu. Bu fikirler, rasgele karanlık köşeleri aydınlatıyordu.Sözlerinin şekli ve görüntüsü, bu kadar basit mi idi Nenof un? Sayıklar gibi mi konuşuyordu?Hayır! Bir bakıma görünüş, buna benzer bir şeydi. Fakat, hayatı boyunca bir şeylerin yokluğunu duymuştu. Istırap çekmişti. Öğretmemişlerdi. Öğrenmek fırsatını bulmamıştı. 

Sadece, yüz yıl içine sığan olaylar yaşamıştı. Yaşadığı olaylarla; gerek kendisi ve gerekse yakınları arasında bir bağlantı kurmuştu. Kitaplardan değil, doğrudan doğruya hayattan etkilenmişti. Onun için, bilgilerinde bir sistem yoktu. Ama, düşüncelerinde, doğruluk yüzdesi fazla idi. Kopuk kopuk da olsalar, bir anlam ifade ediyorlardı. Dilinden anlayanlara, bir şeyler anlatabiliyordu. Soyunun, eski çağlara ait bir nevi eğitim sistemini devam ettiriyordu. Atalarının doğru bulduğu şekilde yaşamış; gençlere de, o şekilde yaşamalarını öğütlüyordu. "Varolmanız, buna bağlı!" Diyordu.

Ortanca gelini Asiye'yi severdi. "Severdi" demek belki doğru değil. Nenof'un, sevgiyi, az veya çok olacak şekilde dağıttığını söylemek, bir bakıma haksızlık olurdu. Belki, çevre böyle uydurmuştu. Nenof'un son günleri, Asiye; yetmiş yaşında, sağlıklı, dinç bir kadındı. Gençliğinde Nenof'a hizmet etmiş; daha sonra ise O'na arkadaş olmuştu.Bir gün, "Asiye!" demişti Nenof. Sandığını açmış, kırmızı kadifeden bir bohça içindeki kefenini göstermişti. "Hazırlığım burada. Öldüğümde giyeceğim elbise, işte!" Artık, anahtar taşımıyordu Nenof. Odasındaki dolapların, sandıkların anahtarlarını, çoktan gelini Asiye'ye vermişti.Sonsuz bir güvenle O'na teslim olmuştu.Birkaç yıl önce, her fani gibi Nenof öldü.Ev halkı, köyün yaşlı kadınları, Nenof'un son otuz yıldır oturduğu köşeye bakarak ağladılar. Gelini Asiye, sanki Nenof’un yerini tutmak istermiş gibi, sabırlı ve ağırdı. Gözyaşları, buruşuk yanaklarında süzülürken, vücudu hiç sarsılmadı, inlemedi.Nenof'u yaşlı kadınlar yıkarken; Asiye, sandığı açtı. Nenof'un sağlığında, kendi eliyle hazırladığı kefenini bulup çıkardı. Kadınlar, dört köşe katlanmış kefeni açtıklarında, sert bir cisim gördüler. Bu, kaba bir dokumaya sarılmış, sert bir toprak parçasıydı. İhtimal, ormanlık bir alandan alınmıştı. Siyah, humuslu; içinde, ince kökler vardı. Doksan beş yıldan beri, el tezgahında dokunmuş bir bez içinde, güneş görmeden, Nenof'la birlikte gezmiş; O'nunla tekrar yolculuğa çıkmak için bekliyordu. Nenof'u kefenleyecek olan kadınlar, bunun ne demek olduğunu anlayamadılar. Alçak sesle, sert bir tartışmaya tutuştular. Sofuca olan "kişi, bu ne olduğu belli olmayan toprak parçasıyla, kefenin kirlendiği kanaatindeydiler. Biri ise, toprağın daima temiz olduğunu savunuyordu.Asiye, tartışan kadınları, saygıyla, sessiz dinledi. Doğrusu, ilk anda, O'da şaşırmıştı. Nenof, bu toprak parçasından hiç bahsetmemişti kendisine. Fakat, Asiye'nin şaşkınlığı uzun sürmedi. Sanki, kafasında bir şimşek çakmıştı. Nenof'un ruhu ile kendi ruhu arasında birden bire bir bağlantı kurulmuştu.

"Kefenini, kendi hazırlamıştı. Nenof!" dedi Asiye. "Mezarına götürmek istemeseydi, hiç kefenin içine koyar mıydı?" Kadınların üçü de sustular. Kısa bir duraklama olmuştu. Sonra, hemen işe koyuldular. Kefenin bir parçasıyla, küçük bir torba diktiler. Toprağı, sarılı olduğu eski bezinden ayırmadan, bu torbaya koydular. Nenof'un tam göğsü üzerine gelecek şekilde, kefenin içine yerleştirdiler. Tekrar, yana kayıp düşmemesi için, iplikle tutturdularKadınlar, Nenof'un cenazesini erkeklere teslim ettikten sonra. Asiye, büyük bir ferahlık duydu. Bunun, gerçek nedenini bilmiyordu. Ama, çok önemli, mutlaka yapılması gerekli bir şeyi yaptığına inanıyor, garip bir mutluluk duyuyordu. Artık, ağlamıyordu. Göğsünden yükselen ılık bir duygu, bütün varlığını sarıyordu. Asiye, bir zamanlar Nenof'un oturduğu köşeye saygı duyarak bakıyordu. Sanki Nenof, orada oturuyormuş, O'nun varlığını hissediyormuş gibi büzülüp kalıyordu. Nenof'un odasında, her zamanki gibi, gömme dolabın dibinde yatıyordu. 

Evin genç kadınları, Asiye'yi, daha yukarıya geçiremediler.Nenof'un toprağa verilişinden üç ay kadar sonra idi. Şiddetli soğuklar başlamıştı. Hastalanan Asiye'yi, Nenof'un köşesine yatırdılar. Asiye, bir hafta kadar kalkamadı. Sonra, düzelir gibi olmuştu. Yatağında oturabildi.Bir gün, akşam olmak üzere idi. Asiye, kalın sac sobanın arkasında, Nenof'u? düşünüyordu. "O'nun yerinde oturuyorum. O kim, ben kimim?" Diyordu içinden. Kapısı hızla açıldı. Fırtına gibi, birebirini kovalayan iki küçük torunu, bağırarak içeri girdiler. Önceki, "Nenof! Nenof!" diyerek kucağına atıldı.Asiye, "Nenof" olmuştu. Gerçekten de öyleydi. Ailenin, en büyük kadını idi.Şimdi Asiye, Nenof'un "Postunda" oturuyor. O'nun tesbihini çekiyor. Yıllardan beri dinlediklerini, kendine özgü bir biçimde anlatıyorAma, "Nenof, derdi ki.." diyerek, sözüne başlıyor. 

Osman ÇELİK

Toprak yağmur kokuyordu. 

Muhacirleri karşı kıyıya taşıyan Laz tekneleri kırk kişi alabiliyordu. Görevliler bir, iki, üç, dört, kırk kişi sayıyor ve saydıkları insanları sırası gelen tekneye alıyorlardı. Toprağın yağmur koktuğu o akşam vakti Rus zabitinin eli bilmem kaçıncı defa insanları işaret etti ve “kırk” dedi. En fazla yirmisinde olduğu halde yüz yaşındaki bir ninenin yüz ifadesiyle bekleşen bir kızcağıza denk gelmişti kırkıncılık.

Günlerdir gözyaşı dökmekten kıpkırmızı olmuş gözlerini kendisini işaret eden Rus zabitine çevirip ne olduğunu anlamak isterken üç dört asker iteklemişti onu sayılan diğer insanların arasına. Kız bağırıyor, feryat ediyor, ailesinden koparıldığını söylüyor ama derdini hiç kimseye anlatamıyordu. 

Ne subaylar anlıyordu Çerkesçce’yi ne de Laz gemiciler. Gemiye bindirilecek insanların seçiminde her zaman bu tür olayların olmasına alışkındı limandakiler. Her seferinde birileri feryat figan ederek kopardı kıyıda kalanlardan. Tekneler bir sülaleyi alacak kadar büyük değil, hem bu işle uğraşılmayacak kadar çok insan bekliyor kıyıda. Bu hazin ayrılığı görmeye dayanamayanlar gözlerini kapatır, biraz sonra aynı felaket onlarında başına gelir. 

Aileler parçalanır, kardeşlerden biri biner, diğeri kıyıda kalır. Eşlerden biri bir tekneye biner, diğeri başkasına. Evlatlar analardan, sevdalılar birbirlerinden ayrılır. Bir yüreğin yarısı kıyıda kalır, diğeri denize açılır.

- Hepiniz aynı yere gidiyorsunuz. İstanbul’a vardığınızda birbirinizi bulursunuz, diyor kimileri. Bu İstanbul nasıl bir yer? Bu kadar insanı alacak kadar büyük mü? Yoksa dalları yerde, kökleri gökte olan Tuba ağacı orda mı? 

Yine aynı yürek parçalayıcı olay oluyordu. Sayılan kırk kişi tekneye itilirken gruptaki o genç kız çığlıklar atarak kıyıda kalan akrabalarının yanına gitmek istediğini söylüyordu. Kim bilir kaç zamandır karnını doyuracak birşeyler yiyememiş, zarif yapılı, ince, uzun, elbiseleri yırtık bir Çerkes kızıydı bu. Çerkesce bağırıyor, kendisini tutan kollardan kurtulup kopartıldığı kardeşlerinin yanına gitmek için çırpınıyordu. 

Limanda bir kıpırdanma oldu. İki üç genç kız kalabalığı yararak Rus zabitinin yanına gidip tekneye bindirilen kızı işaret ederek ağlamaya, bir şey anlatmaya başlamışlardı. Dillerinde merhamet kelimesi olmayan Rus askerleri itekledi onları. Ağlayarak yakalarına sarılan solgun yüzlü kadınlardan ve çocuklardan bıkmışlardı. Sayılan kırk kişi apar topar bindirildi tekneye ve Rus zabitinin eli bir başka tekneye doldurulacak kırk kişiyi saymak üzere kalktı. 

Ayrılık dedikleri ölümden beter. İnsanın tanıdığı, bildiği, sevdiği şeylerin tümünden birden ayrılması ise adı konmamış bir azap çeşidi. Tekneye alınan kızcağız bu azapla kıvranıyordu. Akşamın laciverdinde çınlıyordu korkunç feryadı. Onun çığlığında koca bir mazlum milletin yürek acısı yankılanıyordu barut kokan dağlarda. Ay’ın denize düşen görüntüsünde o çığlık vardı. 

Yüreklerde o çığlık... Gözlerinden, görecekleri bir başka felaket için sakladıkları son gözyaşını döküyordu kıyıdakiler. Yüzler ümitsiz, yüzler korkulu... Ayışığı şahit o akşamın dehşetine. Bir de teknedekiler için kıyıdan uzanan bir zayıf el. Çekilen çilenin tümü için, yeryüzünden adı silinen koca bir millet için bir kez daha yankılandı o çığlık. 

Tekneye zorla bindirilen o bahtsız kız güverteye çıkmıştı. Belki o da birçoklarının yaptığı gibi kendini Karadenizin soğuk ve karanlık kucağına bırakacaktı.

-Kardeşlerim, diye bağırdı ve gökdeki yaşanılanlara şahit olan dolunayı göstererek: Ay’a bakın, çünkü ben nerede olursam olayım Ay’ın dolunay olduğu vakitlerde Ay’a bakıyor olacağım. Siz de nereye giderseniz gidin dolunaylı gecelerde Ay’a bakıp beni hatırlayın. Kızın sesi kıyıda bekleşenlerin hıçkırıkları arasında boğuldu. 

Tekne gece karanlığında daha koyu bir renge bürünen denizde yavaş yavaş hareket etmeye, ardından ince bir iz ve bir sürü gözyaşı bırakarak kıyıdan uzaklaşmaya başladı. İşte böyle... 

Artık bende bakıyorum Ay’a. Yemen çöllerinde kumlara karışmış akrabalarımın, Karadeniz’in sularına gark olmuş bir dostun hatırası olan Ay artık bambaşka anlamlar taşıyor benim için. 

Hulusi ÜSTÜN - Gurbetten Çerkes Hikayeleri

Küçükken gördüler birbirlerini. Aynı dalda yetişen iki çağla gibi. Birinin adı Adiukh, diğeri Hajgeri... Başlangıçta oyunları paylaştılar, oyunlarına mekanlık yapan kırları ve çiçekleri... Soğuk kış günlerinde eve kapanıp kalınca özlediler ve
çocuk kalbinin karşılıksız sıcaklığıyla sevdiler birbirlerini.

Kar fırtınaları uğuldarken dışarıda aynı ninenin kucağında dinlediler eski masalları. Aynı fırtına uğuldadı minicik yüreklerinde.

İki ayrı ve uzak ailenin çocuğuydular. Ömürleri birbiriyle çekişmekle geçmiş iki ayrı beyin döşeğinde doğmuşlardı. Yaşıttılar aşağı yukarı, ömrü bir mevsim süren çiçekler gibi. Aynı anda baş kaldırmış, aynı anda yeşermiş, aynı anda çiçeklenmişlerdi. Hep bahardı onlara göre yaşamak. Hep yeşil, hep aydınlık... Bütün çocukların yüreği beydir. Ellerindekini paylaşır ve başlarını okşayan herkese açarlar yüreklerini. Sıcağa uzatırlar küçük ellerini acemice. Büyüdükçe daha fazla özler oldular birbirlerini. Zaman onların sevgisini karartıp kavurmaktan, sevgiyi sevda yapmaktan başka bir şeye yaramadı. Bir de büyüttü sevgileri gibi bedenlerini de. Serpilip gelişti ikisi de. Soyunun alımlı çekiciliği sardı Adiukh'u. Yüzü kar köpüğü gibi ak, saçları aysız geceler gibi kara, gözleri bir çift kor parçası... Hajgeri dağlar kadar gururlu, yaz kış yeşil çam ağaçları gibi dik ve yaşam dolu.

Yaşadıkları yerin insanlarına ait katı geleneklerdi onları uzaklaştıran ve asla bir araya getirmeyecek olan. Yaşam bu topraklarda hep dayanılmaz güzel ama zorlu olmuştu. Gelenekler de katıydı bu yüzden. Aynı köyün gençleri kardeş sayılacaktı, saklanmayacak, kaçmayacak ama el uzatılmayacaktı. Zaman kavuruyordu ikisinin sevdasını da. Kavurup karartıyordu. . . . Yemyeşil eteğini dans ederken savuran bir güzel kıza benzer memleketim. Başı kayalık dağların eteklerinde kayın ormanları, meşe ve çam ağaçları...
Şarkı söyleyerek akar ığıl ığıl dağlardan derecikler. Sabah çiğ taneleri öper çiçekleri dallarından. Kuşlar sessizliğin keder yaymasına izin vermez. Yeşil etekli, kızıl saçlı bir kıza benzer memleketim, Dünya döndükçe savurur eteklerini. Kuşlar eşlik eder onun neşesine.
. . .
-"Alıp üreceğiz derlerse ne derim. Eğip başımı susarım her seferinde. Gönlüm bu köyün bir gencinde, senelerdir onu saklıyorum yüreğimde. Başkasının evine aş kaynatamam, başkasının çocuğuna analık yapamam nasıl derim? Ayıp deyince yılan bile ısırmaktan vazgeçer. Ah bu ayıbı icat eden ne olurdu seven gönle ayıp koymasaydı." Adiukh içinde bulunduğu çaresizliği bu şekilde dile getirirken Hajgeri başını elleri arasına alıp saçlarını karıştırarak düşünüyordu. Ne yapmalı da söylemeli ailesine yüreğinin Adiukh'u görünce alevlendiğini. Onu görmediği zaman başka hiçbir şeyin kendisini ilgilendirmediğini. Dünyayı güneşin aydınlattığı gibi komşu kızının da onun yüreğine ışık saçtığını. Çeşme başında kızlar su doldururken sadece onun güğümünden su istediğini, o suyu içerken içinin yangınının alevlendiğini, başının döndüğünü. Çıkmaza girmişlerdi iyice. Tenhalara çekilip konuşuyor, birbirlerine yüreklerinin şarkısını söylüyorlardı ama her seferinde korkuyla, endişeyle, ürkeklikle...

Ayıp aşılmaz bir dağ gibi karşılarındaydı. Ayıp diyordu gelenekler. Komşu kızı yar olmaz, kardeş olur sadece. Evimizin baş köşesinde yeri ayrılan bir kardeş. -Kaçalım, dedi bir gün Hajgeri. Güzel yüzünü göğe kaldırıp sustu Adiukh. Bulutlar geçti gözlerinin yeşilinden, kuşlar geçti... Ne de zordu sevdiklerinden vazgeçmek zorunda kalmak... O sussa da susmuyordu yüreği. Hajgeri'nin varlığı bu köyden, ana babasından ve sahip olduğu her şeyden daha anlamlıydı onun için. Sustu önce ve nice sonra sordu sevgilisine.
-Nereye?
Gözlerini dünyaya açtıkları günden beri bu diyarda bu dağların eteğindeydiler ama çocukken dinledikleri masallarda anlatılan dünya çok genişti, çok büyüktü. Ama neredeydi? Ne yöndeydi?
-Ayıplanmayacağımız, tanınmayacağımız bir yere, dedi
Hajgeri.
. . .
Onları hiçbir zaman anlamadı başkaları. Onların torunlarını da anlamayacaklar. Dedelerinden gördükleri şekilde yaşadı onlar. Görüp bildikleri yetti onlara. Ayıp hep caydırıcı oldu, vatan hep kıymetli, onur hep vazgeçilmez... Dağlı ve soyluydular, denk ve güzel. Onlardan başkası yakışmazdı o dağlara, onlardan başkası sevemezdi bu kadar. Sevemez ve saygıgösteremez.

Akşam el ayak çekilince ortalıktan, gençler avdan dönünce ve susunca köy gençlerinin şenliği, ihtiyarlar yataklarına çekilince ve kapanınca kilit takılmayan kapılar, ay bulutun arkasına girince olacaklara tanıklık etmemek için bir hırsız gibi çıktı evinden
Hajgeri.
Kara kısrağın dizginini yaşlı armut ağacına bağlayıp beklemeye koyuldu. Bildiği duaları sıraladı cesaretlenmek için. Tanrı gündüzün üstüne geceyi örttüğü gibi köydekilerin gözüne de bir perde örtseydi de görünmeseydi Adiukh. Görünmese, engellenmese...
Bir yavru ceylan ürkekliğiyle çıktı karanlığın içinden. Serin akşam rüzgarının önünde sürüklenircesine yürüyordu. Karanlığı savuruyordu esinti. Karanlığı ve Adiukh'un aysız gecelere benzeyen saçlarını... Baba evine hakaret olmaması için gece
kıyafetiyle çıkmıştı dışarı. Yakalanacak olursa yatağından kaldırılıp zorla ürüldüğü düşünülsün diye. Ufak ama hızlı adımlarla ilerledi dar yolda ve küçük bir güvercinin ak kanadına benzeyen boş ellerini uzattı Hajgeri'ye. Sonra titreyen sesiyle "haydi"dedi.

Çözdü kara kısrağın dizginini, yuvasından düşmüş bir yavru kuşu tutarcasına kavradı Adiukh'un belini ve attı atının terkisine. Topukladı atını atın karnını delercesine. Bahçeyi yoldan ayıran çiti geçti ve koyuldu kadere giden yola. Uçtu kara kısrak, ince bacaklarıyla geçti derin hendekleri, şırıltılı dereleri. Orman bir canavarın avını yutuşu gibi onları içine aldı. Bilmedikleri bir yola saptılar, dallar çizdi yüzlerini, dallar "dönün" dercesine çarptı bedenlerine.

Kara kısrak poyraz gibi esti ağaçların arasında,karanlıkta dipsiz bir kuyuya benzeyen ormanı geçti, soluklanmadan sabahı etti. İki korkulu yüreğin yüzlerini sabah güneşi aydınlatmaya başlarken yavaşlattılar atı ve bir şarkıya başladı Hajgeri'nin sesi. Adiukh alçacık sesiyle eşlik etti onun söylediklerine ve susturmaya çalıştı yüreğinin sesini. Ellerini kilitlemişti Hajgeri'nin beline. Sırtını üşütüyordu sabah ayazı. Ormanın geçit verdiği dar bir patikaya girerken, Yorgun kısrağın sıcak bedeninde ter kururken, Hajgeri'nin şarkı söyleyen sesi ağaçların arasında boğulurken Ve tıpır tıpır kımıldanırken Adiukh'un kalbi Ecel kara bir yılan olup çıktı kısrağın karşısına. Tıslayıp toparlandı. Başını kaldırıp atıldı ileri doğru. Ürktü kara kısrak, ürküp şahlandı iki ayağı üzerine. 

Adiukh'un Hajgerinin belini kavrayan parmakları çözüldü. Çözülüp açıldı iki yana. Bağı açılmış bir gül demeti gibi savruldu saçları. 
Sırt üstü düştü yere. Düştü ve bir kan gölü oluştu başının çarptığı taş üstünde. Çırpınıp kaldı kurşun yemiş bir kuş gibi. Kana boyandı boynu, kana boyandı ölümün gizlendiği patika. Yarım kaldı yolculuk. Hajgeri'nin dudağında kaldı söylediği şarkı. Hışırdayıp kaydı kara yılan yaprakların arasına. Karışıp kayboldu.Kader onlardan önce gitmişti ayıplanmayacakları diyara.

Üşütüyordu seni bürümcük geceliğin. Her şeyi bırakıp bana geldin. Bildik yerlerden ayrıldık sevgimiz uğruna. Dallar tutundu atın ayağına. Yapraklar yalvardı "dön" diye. Güzel Adiukh...

Gülüşü kalbimi serinletenim. Seni yüce ağaçların altına gömsem haşaratlar yiyecek. Bir kır çiçeğine benzeyen yüzüne nasıl kıyarım.
Seni yüce ağaçların dalları üstüne bıraksam alıcı kuşlar ürecek. Serçeyi kapan şahinler gibi, sığırcığı parçalayan kartallar gibi.
Bahtsız Adiukh...

Yüzüne bakmaya güneşin kıyamadığı sevgilim. Seni alıp evine türsem, aldığın gibi getirmedin diyecekler. Anan baban sana haram artık... Seni alıp bize ürsem, ölü yükü taşınmaz. Can Adiukh... Söyle nerede kaderin olmadığı yer. Söyle nerede masallardaki koca dünya...

HULUSİ ÜSTÜN - Bir Çerkes halk şarkısından

Yéwome-yéwome zera’ome zera’otejewu fekhol’ uš gore şı’ağ. A l’ım yipşşaşşere yişuzre yiğusexewu zegorem meşır khaxıjınım zedek’uağex. Şeceğuašxe aş’ınewu zet’ısxem, pşşaşşer psıhe k’uağ. Khemık’ojı zexhum, yane femışı’ewu pşşaşşem lhık’uağ. Adrer zerilheç’ewu meğışş psı nepkım tés. Yıguçç’e yizığewu yéççel’ağ.
Çala-vura birbirine söylenen birbirine anlatıla gelen akıllı bir çiftçi vardı. O adama kızı ile karısı (ona) arkadaş olarak biryere ekin biçmeye (ekin biçmek için) beraber gittiler. Öğlen yemeği yapmaya (yapmak için) oturduklarında, kız su getirmeye gitti. Geri gelmeyince, annesi sabredemeyip kızın arkasından gitti. Ötekisi (kız için) tüm gayretini göstererek ağlayıpta su kıyısında oturuyor. Kalbinden (bir şey) düşmüşçesine koşarak (onun) yanına geldi.
--- Sıd guş wuzıfeğırer? Sıd khıwoxhul’ağer? --- yı’ui gu’eze yéwupçç’ığ.
--- Nedir yahu ağladığın? Nedir başına gelen? --- deyip endişelenerekten sordu.
--- Sımığı xhuna! Ç’elets’ık’u si’ağeme mı ççıgeyéjhım dek’oyénı kéfexınıyéşş psıxhom yıthaleştığe!
--- Ağlamasam olurmu! Küçük (erkek) çocuğum olsaydı bu yaşlı meşe ağacına çıkıp (üstüne çıkıp, tırmanıp) aşağı düşüpte akarsuda boğulacaktı!
Ar zızexéxım, “Pxhorelhf si’ağeme ççıgeyéjhım khéfexıni psım yıthaleni sıwunexhuştığ” yı’ome ğewu t’ısığe şuzıri. Nebgırit’ur zeralheç’ewu meğışş zegosewu şısıx. L’ır yajjen yı’oze yézeşi khéji psıxhom khek’uağ. Mıdç’e yişuzre yipşşaşşere psıhe khek’oğağexemi aşığupşejığewu meğışş şısıx.
Onu duyduğunda, “Kızımdan torunum olsaydı yaşlı meşe ağacından aşağı düşüp suda boğulup mahvolacaktım” diye ağlayarak oturdu kadında. İkiside tüm gayretlerini göstererek ağlayıpta yanyana oturmuş duruyorlar. Adam (onları) bekleyeyim derken usanıp yola çıkıp (hareketlenip, -e koyulup) akarsuya geldi. Bu tarafta karısı ile kızı su getirmeye geldiyselerde (onlar neye geldiklerini) unutarak ağlayıpta oturmuş duruyorlar.
--- Khışoxhul’ağer sıd? Sıd juğayérer? --- yı’ui yawupçç’ığ.
--- Başınıza gelen nedir? Nedir sizi yüksek sesle ağlatan? --- deyip onlara sordu.
--- Tipşşaşşe ç’elets’ık’u yi’ağeme, mı ççıgeyéjhım dek’oyéni khéfexınıyéşş, psıxhom khıxefeni yıthaleştığe! Carı tızç’eğırer! --- yı’uağ şuzım.
--- Kızımızın küçük (erkek) çocuğu olsaydı, bu yaşlı meşe ağacına çıkıp (üstüne çıkıp, tırmanıp) aşağı düşüpte, akarsunun içine düşüp boğulacaktı! İşte bu bizi ağlatan! --- dedi kadın.
T’uriy nah lhešewu ğı xhuğex.
İkiside daha güçlü olarak ağlar oldular.
--- Arme, şoş nah déle sı’oç’efe khezğezenep! --- yı’ui l’ır yéjağ.
--- Öyleyse, sizden daha deli (ben ona) rastlayana kadar dönmem! --- deyip adam yola çıktı. (hareketlendi, -e koyuldu)
Yéjağewu k’oze bere k’uağa maç’ere k’uağa zı çılağo gorem dehağ. Khelapççe gorem zı’ohem wunem khiç’xi rağeblağ. Zerıhağeme yanısit’u zék’o zepıtxewu yélheğu. P’este ulhha zırız a’ığewu zı wunem yéç’ıxeşş adrem mak’ox, zi amı’ığewu khağezejışş yét’ani ulhha zırız ahı.
Yola koyularak giderken çok mu gitti az mı gitti köyün birine girdi. Avlu kapısının birine uğradığında evden (onlar içinden) çıkıp (onu) buyur (davet) ettiler. İçine girdiği yerin (onların) iki gelinini dolaşırken gördü. Pasta lokması birer tane ellerinde olarak (bulunarak) bir odadan çıkıpta ötekine gidiyorlar, hiç (bir şey) ellerinde olmayarak (bulunmayarak) geri dönüpte sonrasında lokma birer tane götürüyorlar.
--- Sıd şuş’erer? --- yı’ui yawupçç’ığ.
--- Ne yapıyorsunuz? --- deyip onlara sordu.
--- P’este şatere tešxı, --- a’uağ.
--- Pasta(yı) kaymakla yiyoruz, --- dediler.
--- Ade sıd payé zı wunem şuiç’me adrem şuk’oze şuş’ıre?
--- Madem ne için (neden) bir odadan (siz) çıkıpta ötekine giderekten (bunu) yapıyorsunuz?
--- Areştewu tımış’ı xhuna, --- ağeş’eğuağ adreme, --- şater zı wunem şı’, p’aster adre wunem çç’et, p’aster thıze tımış’ıme sıdewuştewu (sıdeştewu) tıšxen tılheç’ışta?
--- Öyle olarak yapmasak olurmu, --- şaşırdılar (hayret ettiler) ötekilerde, --- kaymak bir odada (var), pasta öteki (diğer) odada duruyor, pastayı götürerekten yapmazsak nasıl olarak (biz) yemeye imkan bulabilirmiyiz?
--- Şete khošınımre p’este şıwuanımre zejuğewuçual’exewu şut’ısewu şušxeme xhuğe nı’a, --- ari’uağ.
--- Kaymak küpü ile pasta tenceresini beraber (sizler beraber, birlikte) yanıbaşında (tencereler) duracak şekilde getirerek (sizler de) oturarak yeseniz oldu o kadar değil mi? --- onlara bunu dedi.
--- Téplhın zerexhurem, --- a’ui şete khošınır khahiy p’este şıwuanım rağewuçol’ağ, yét’ısıl’exi rehatewu šxağex. Agu lhešewu rihığ.
--- Bakalım olana (karşılıklı, birbirine olana), --- onlar deyip kaymak küpünü getirip pasta tenceresinin yanıbaşına (onu) koydular, yanıbaşına (onlar) oturupta rahatça (rahat olarak) yediler. Kalplerini kuvvetlice dışarı çıkardı (çok hoşlarına gitti...). 
--- Değowu tebğeş’ağe, --- a’ui guş’uağex.
--- İyi olarak sen bize yaptırdın, --- onlar deyip sevindiler.
Yéjıri khaheç’ağ, khağetxhağ.
Kendiside onlara misafir oldu, (onlar tarafından) mutlu edildi (iyi ağırlandı).
--- Mıxeme anah déle sı’oç’efe sık’on, --- yı’ui l’ır yiğogu téhajığ.
--- Bunlardan daha deli (ben ona) rastlayana kadar gideyim! --- deyip adam yoluna geri koyuldu.
Yıpe riğexhume k’oze xhulhfıği bzılhfıği, jhi ç’i bowu zexetxewu khak’oxewu a’uç’ağ. Ğırer meğı, kuworer mekuwo, bemi zaçuntxhejı. Bzılhfığe nıbjıç’e gorem yıblıpkhxer a’ığewu “Mıpsawu mıhader hadrıxe teşe” a’oze khaşe. Bzılhfığeriy zerilheç’ewu meğı. Aş yı’e lhenıkho khošınjhıyé gore pılh.
Önünü (yolunu...) arttırarak giderken erkek olup kadın olup, yaşlı olup genç olup çokça birlikte (beraberce) geliyor olaraktan (onlara) rastladı. Ağlayan ağlıyor, bağıran bağırıyor, çoğuda kendilerini parça-parça ediyorlar. Genç kadın birinin omuzları (onların) ellerinde olarak “Yaşamamış ceset olmamışı öbür dünyaya götürüyoruz” onlar diyerekten getiriyorlar. Kadın olanlarda tüm gayretini göstererek ağlıyor. Onun tek eline de bir küçük testi (ucuna) asılı.
Khızınesxem, l’ır axahi yawupçç’ığ:
Yetiştiklerinde adam içlerine katılıp (girip) onlara sordu:
--- Sıd şşıwu khexhuğer? Sıd mışş fedizewu şuzğegumeç’ırer? 
--- Nedir yahu olan? Ne bu kadar sizin canınızı sıkan?
---Yé-wo-woy, tımıgumeç’ı xhuna, tinıseç’e dexešxo Ther khécejığeşş, hadrıxe teşejı! --- a’uağ. --- Thamıç’er khošınjhıyém zé’abem yı’e khıwubıtığ. Cı ar Them fetımışejme xhuştepışş teşejı.
---Yé-wo-woy, sıkılmamamız olur mu, çok güzel gelinimizi Allah çağırdı da öbür dünyaya götürüyoruz! --- dediler --- Zavallı küçük testiye (küpe) ellediğinde elini tuttu. Şimdi onu Allah’a götürmezsek olmayacaktı da götürüyoruz.
L’ır yé’ebexi mıjo khıštağ, bzılhfığe nısaç’em ç’elhırıhi khošınım mıjoç’e yéwui yıwubetağ. Bzılhfığem yı’e şşhafit xhujığe. Ar zalheğum, tithe nahi wo wunah lheşışş the khıtfexhu, pş’oyiğor zeç’e khıpfetş’eşt a’ui l’ım khıpıhağex. L’ım khewuçun yıdağep.
Adam aşağı uzanıpda taş aldı, yeni gelin kadının yanına yaklaşıp testiye taşla vurup patlattı. Kadının eli yine özgür oldu. Onu gördüklerinde, Allahımızdan sen daha da güçlüsün Allah ol bize, istediğin herşeyi sana yaparız deyipte(ler) adama asıldılar. Adam durmayı kabul etmedi.
--- Mış anah déle seğotıfe sık’on, --- yı’ui yiğogu téhajığ.
--- Bunlardan daha deli bulana kadar gideyim! --- deyip adam yoluna geri koyuldu.
K’ome k’oze cıri zı çılağo gorem dehağ. Şagu gorem bırsır mekhešxo khıde’uç’ewu zexixığ. A lhenıkhomç’e k’uağe. Yılheğurer ğeş’eğonı: nebgıre zawule wunaşşham tétxewu khé’ebexıxeşş çemır yıbjhexemç’e dakudayé, çç’ım tétxeriy a çemır kha’etınım pılhıx şşhayém, khafe’etırep.
Gitsede giderken şimdi de köyün birisine girdi. Avlunun birisinden gürültü patırtı seslice (yüksek seste) duydu. O yöne doğru gitti. Gördüğü hayret verici: birkaç kişi çatı üzerinde durarak ellerini aşağıya uzantıpta ineği boynuzlarından yukarı çekmeye, yerde duranlarda o ineği yukarı kaldırmaya çalışıyorlar ama (yukardakiler için) kaldıramıyorlar.
--- Mı çemıjh thamıç’em sıd payé şuşıhağ? --- yı’ui yawupçç’ığ.
--- Bu zavallı ineğe ne için sataştınız? --- deyip onlara sordu.
--- Aşşıwu mı wunaşşham wuts ş’ağowu khıtéç’ağer yédğešxın te’o şşhayé, detşeyén tlheç’ırep, --- a’uağ.
--- Yahuu bu çatıdaki harika ot olarak (üzerinde) bitenleri yedirelim diyoruz ama, yukarıya çıkarmak elimizden gelmiyor, --- dediler.
---Aş fediz of şuxetıfe şudek’uayéwu wutsır khişuwupç’ewu khéşuhıxme xhuğe nı’a! Çemım ar yıpaşşhe yişulhheme yışxıni peç’ıjışt.
--- O kadar işe duracağınıza yukarı çıkaraktan otu bir şeyin içine keserek aşağı indirseniz olduydu işte! İneğin de başına bir şeyin içinde koysanız yiyipte önünden tekrar çekilecek. 
Dek’uayéxi wutsır khırahıxığ. Çemım yıpaşşha ralhhağ, yıšxı zexhum, dunayir afemıxhowu guş’uağex. L’ır rağeblaği khaheç’ağ, khağetxhağ. Khızxağenejme aş’oyiğowu lhešewu khélhe’uğex, afidağep.
Yukarı çıkıpta(lar) otu aşağı indirdiler. İneğinde öününe koydular, yiyince, dünyaya yetmeyecek kadar mutlu oldular (sevindiler). Adamı davet edipte misafir ettliler, iyi ağırladılar. Aralarında kalırsa zannederek çok fazla rica ettiler, onları kabul etmedi.

--- Mıxeme anah déli şı’enç’iy mexhu, kheseğotıfe khezğezenep, --- yı’ui, l’ır yéjejığ.
--- Bunlardan daha delisi vardır, bulana kadar dönmem, --- deyip, adam tekrar koyuldu.
Yéwome yıpeç’e riğexhuze bere k’uağa maç’ere k’uağa, cıri çılağo gorem dehağ. Khelapççe gorem uhi beç’ayére cağe. Zi khimıç’ıze zexhum, wunapççer uxiğeti mış zıgore khyaxhul’ağemi sş’erep yı’ui yihağ. Wunewu zerıhağem l’ış rilheğuağ: t’ume ğonçec gorem yışşha’u a’ığewu ç’eşo ğuanem peçç’ınat’ewu şıtıx, yaşenerer ç’eşo ğuanem khépç’exınewu zéğehazırışş ut.
Vurupta önünü (yolunu...) arttırırken çok mu gitti az mı gitti, yine köyün birisine girdi. Avlu kapısının birine uğrayıp çok zaman çağırdı. Kimse çıkmaz(ken) olduğunda, ev kapısı açıktıda bunların bir şey başlarına geldiysede bilmem deyip içeri girdi. Eve girdiğinde üç adam içerde gördü: ikisi bir pantolonun koncu ellerinde olarak tavan deliğinin karşısında olarak duruyorlar, üçüncüsü tavan deliğinden aşağı atlamaya kendini hazırlıyorda (deliğin) ağzında duruyor.
--- Sıd şuş’erer? --- yı’ui yawupçç’ığ.
--- Ne yapıyorsunuz? --- deyip onlara sordu.
--- Tişşewoğu zéteğefepejı, --- a’uağ.
--- Arkadaşımızı yine giydiriyoruz, --- dediler.
--- Ade sıd payé şo ğonçecır şu’ığewu şuşıt, modreriy sıda ç’aşom zıç’ıdek’oyağer? (zıfidek’oyağer)
--- Öyleyse ne için siz pontolonu elinizde tutup duruyorsunuz, bunuda tavana (çatıya) ne(dir) çıkartan?
--- Mıreştewu te ğonçecır t’ığewu modrer khépç’exışş ğonçecır carewuştewu tefape, khıra’uağ.
--- Böylecene biz pantolonu elimizde bulundurarak öteki aşağı atlayaraktan pantolonu böylece giyiyoruz, ona dediler.
--- Khéxıj, yı’ui l’ewu ç’aşom tétır khırişexığ. Riğelheğuze ğonçecır zışıriğelhağ, adrexemi ğonçec zışılhaç’e ariğeş’ağ. Axemi l’ır khağeş’uağ, khağetxhağ, “Moş fediz gulhıtešxo wui’ewu wuzxedğeç’ıjıştep, te wukıtxenejışt” a’ui şşhaç’em afidağep.
--- İn, --- deyip adam tavanda duranı aşağı indirdi. Onu (pantolonu) göstererekten pantolonu (ona) giydirdi, ötekilerine de pantolon giymesini öğretti. Onlarda adamı hoşnut ettilet, iyi ağırladılar, “Bu kadar iyi anlama kabiliyetin olarak seni aramızdan geri çıkarmayacağız, bizim (sen) aramızda kalacaksın” dedilerde ama, onları kabul etmedi.
--- Mıxeme anah déle seğotıfe khezğezenep, --- yı’ui l’ır yéjağ. Bere k’uağa maç’ere k’uağa, wuk’o zepıtme wu’umıç’e xhuna, cıri zı çıle gorem uç’ağ. Şagu xhowo-pşawu gorem tét’ıshap’e utewu zélheğum k’ui tét’ıshağ. Şagu yiğek’otığewu zı’ut’ıshağer xhanım yişagowu khıçç’eç’ığ. Wune’ut pşşeşşejhıyér khızeplhem, l’ewu khelapççem dejı şısır khılheğuğ. Wunem yihaji guaşem ri’uağ:
--- Bunlardan daha fazla deli bulana kadar dönmem, deyip adam koyuldu. Çok mu gitti az mı gitti, gidersen hep karşılaşmasan olur mu, yine köyün birisine rastladı. İtibarlı (yüksek mevkiden) avlunun birisinde oturma yeri (önünde) görünce (gördüğünde) gidip üzerine oturdu. Yanaşarak ağzına (kapı önüne) aturduğu avlu hanın avlusu çıktı. Hizmetçi küçük kız bakınca, adam olarak avlu kapısının yanında oturanı gördü. Eve geri girip hanıma (onu) dedi:
--- Khelapççem dej şıt tét’ıshap’em l’ı ğogurık’o gore tés.
--- Avlu kapısının yanında duran oturma yerinde yolcu adamın birisi (üzerinde) oturuyor.
--- K’o, zışışımre khızdiç’remre khéwupçç’! --- yı’uağ guaşem.
--- Git, aidiyeti (nereye ait olduğunu) ve nereden çıktığını (geldiğini) sor! --- dedi hanımda.
Pşşeşşejhıyér l’ım dej khek’uağ.
Küçük kız adamın yanına geldi.
--- Mo şısır khızdiç’rer khızeğaş’ yı’ui guaşem sıkhığek’uağ, --- yı’uağ.
--- Şurda oturanı geldiği yeri öğren deyip hanım beni gönderdi, --- dedi.

--- Se çıje dede sıkhiç’rep, hadrıx nı’ep sıkhızdiç’rer, --- ri’ojığ l’ım.
--- Ben uzak yerden gelmiyorum, öbür dünyadan başka değil geldiğim yer, --- (cevap olarak onu) dedi adam.
Pşşeşşejıyér dehaji l’ı ğogurık’om hadrıxe sıkhéç’ı yı’uağ yı’ui guaşem ri’uağ. Adrem “Mo psınç’ewu aş khéceriy, sişşewo zakhowu ğerék’o l’ağem yikhaberç’e séğewupçç’” yı’ui pşşeşşejhıyér cıri khıdiğeç’ığ. “Guaşer khıwoce” yı’ui dişağ. Guaşer zerıs wunešxom rişağ.
Küçük kız geri girip yolcu adam öbür dünyadan geliyorum dedi deyip hanıma (onu) söyledi. Öteki “Buraya çabuk olarak onu çağırda, tek oğlum olarak geçen sene ölenin haberini sordur” deyip küçük kızı yine çıkardı. “Hanım seni çağırıyor” deyip yanında götürdü. Hanımın bulunduğu büyük evin içine götürdü.
--- Tıde wukhiç’ıre? --- yı’ui khéwupçç’ığ
--- Nereden geliyorsun? --- deyip sordu
--- Hadrıxe sıkhéç’ı, --- ri’ojığ.
--- Öbür dünyadan geliyorum, --- (cevap olarak onu) dedi.
--- Tha khısatiy aşığum, sişşewo zakhowu ğerék’o l’ağem yikhebar khısep’on, --- yı’uağ guaşem guş’oze.
--- Allah verdi öyleyse, tek oğlum olarak geçen sene ölenin haberini bana söylersin, --- dedi hanım sevinerekten.
--- Bouw khıwos’on. Wuişşawo yi’ofxer deyixep. Cenetım rağehaşt, awu dışşe some şşiş yımığotı xhuştep. “Tyane khı’ıxriy axhşe khısfızdah” yı’ui khıselhe’uğeşş arı mış sıkhızç’ek’uağer. Khıseptıme fızdeshışt.
--- Fazlaca sana söylerim. Oğlunun işleri kötü değil. Cennete sokacaklar, ama üçyüz altın lira bulmasa olmayacak. “Annemden alıp para benim için yanında getir” deyip bana rica ettiydi de ondan gelişimin sebebi. Bana verirsen onun için yanımda götürüceğim.
--- Aş payé khezğenena, awu axhşe khodıyé fewohıç’e xhuna! Şığın t’ek’uiy khezğehazırınışş, Them payé, zış’omığehılhewu sişşawo fahba!
--- Onun için bırakırmıyım seni, ama yalnız para (onun için) götürmekle olur mu! Birazda elbise hazırlayayımda, Allah için, (kendine) yük saymayarak oğluma götürür müsün!
--- Çıjeç’ay sızdek’ojıştır, awu wolhe’uapeşş wugu xezğeç’ışunep. Khašte wuişşawo fesebğahı pş’oyiğor zeç’e.
--- Berbat uzak gideceğim yer, ama sen daha önce rica ettinde kalbini kıramam senin. Ver (bakalım) ona benim götürmemi istediğin herşeyi.
Guaşem dışşe some şşişıri khıritığ, yişşawo fıriğahışt şığınxeriy khığehazırığex. Hadrıxe k’ojışt l’ım nahıbe dıriğehıme ş’oyiğowu çukur zeç’ariğeş’ağ, mılhkur yizı khariğeş’ığ.
Hanım üçyüz altın lirayıda ona verdi, oğluna (onun için onunla, oğlu için adamla) göndereceği elbiseleride hazırladılar. Öbür dünyaya geri gidecek adama daha fazlasını yanında götürmesine inanarak (zannederek) öküz arabasını koştular, mülkü dolu (onlara, hizmetçilere) yaptırdı.
Mış nah déle tıde sık’omi zğotınep. Arewu zıxhuç’e zğezejın, --- yı’ui khığezejığ.
Bundan başka deli nere gitsemde bulamam. Öyle olunca döneyim, --- deyip geri döndü.
Xhanır desığepti khızıdehajım, guaşer guş’oze khebarır ri’otağ.
Han evde bulunmuyordu da geri deldiğinde, hanım sevinerekten haberi (olanı) anlattı.
--- Tıde şı’a a l’ır? --- yı’uiy xhanır yéwupçç’ığ.
--- Nerede bulunuyor o adam? --- deyip han sordu.
--- Mışç’e deç’ıjığ, --- khırığelheğuğ guaşem.
--- Buradan geri (yola) çıktı (gitti), --- (onu, yolu) gösterdi hanımda.
Pşı xhanır khešesiy l’ım yıwujj khihağ. Mıdrem xeğuaşşhar khızerineç’i ş’uç’ayére khek’uağewu xhanır šıwowu khılhık’owu yılheğuğ. Psınç’ewu çukur mez blağem xiğewuçuağ. Yéj l’ı khuy gore jowu hasem xetıti yıdej uhağ.
Bey Han atına binip adamın arkasından (yola) girdi. Bu ötekide (adam) köyü boşaltıp çok hızlı geldiği yerden hanı atlı olarak arkasından gelmekte olduğunu gördü. Aceleyle öküz arabasını yakındaki ormanın (ağaçların arasına ve içine) içine koydu. Kendisi kel olan bir adam tarla sürerek uğraşıyordu da yanına uğradı.
-- Mo šıwowu khak’orer wolheğua? --- yı’ui yéwupçç’ığ.
--- Şu atlı olarak geleni görüyor musun? --- deyip sordu.
--- Selheğu. Te tixhan arı. Sıda khexhuğer? --- kheguzejuağ l’ı khuyir.
--- Görüyorum. Bizim hanımız o. Ne oldu? --- telaşlandı kel adam.
--- Khexhuğe ş’ağuiy şı’ep. Mı şuixhan khuyéwu şı’er yıuwç’ınewu khéjağ nı’ep.
--- Olan mükemmel bir şey yok. Bu sizin han kel olanları öldürmeye başladı başka değil.
--- Aş yış’eştım ş’ağo yi’ep. Tıde cı sık’on?! --- yı’ojığ yıgumeç’ığewu l’ı khuyir.
--- Onun yapacağının mükemmel bir tarafı yok. Nereye şimdi ben gideyim?! --- geri dedi canı sıkılarak kel adam.
--- Mode mo ççıgeyéjhım psınç’ewu dek’uay!
--- Aha şu yaşlı meşeye çabucak tırman!
L’ı jonak’or ççıgeyéjhım dek’uayiy tét’ıshağ, mıdrem pxhe’ešeç’ır yıwubıti jowu xewuçuağ. Pşır kesığ. L’ewu jorem ç’elhırıhi yéwupçç’ığ:
Tarla süren adam yaşlı meşeye tırmanıp üzerine oturdu, öteki sabanı tutup sürmeye durdu. Bey yetişti. Adam olarak tarla sürene yanaşıp sordu:
--- L’ı gore mış bleç’ewu plheğuğa? --- yı’uiy.
--- Bir adamı burdan geçerken gördün mü? --- deyip.
--- Zıgore bleç’ıti, wukhızélheğum mo ççıgeyéjhım dek’oyağ.
--- Birisi geçtiydi, seni gördüğünde şu yaşlı meşeye tırmandı.
Xhanır ççıgım çç’ahi, khéx yı’ui ççıgım tésım yécağ. Adrem “Sıkhuyép se, sıkhéxıştep” khıri’ojığ. Yét’ani “Khéx s’uağe khéx!” yı’ui yécağ. “Sıkhuyép se, sıkhéxıştep” khıri’ojığ ççıgım tésım. “Sıd khuy mış xiğezıhağer? Khéx s’uağe khéx!”. L’ır khıfémıxıxe zexhum, xhanır ççıgıyéjhım dek’oyağ. Mıdre l’ı uşır pşım yiš khıtét’ıshi khéjejığ. Çukum šır khıguyipxi (kıguipxi) khıfi khek’ojığ.
Han ağacın altına girip in deyip ağacın üzerinde oturanı çağırdı. Öteki “Kel değilim ben, inmeyeceğim” geri dedi. Sonra “İn dedim in!” deyip çağırdı. “Kel değilim ben, inmeyeceğim” geri dedi ağaç üzerinde oturan. “Ne keli bunun karıştırdığı? İn dedim in!”. Adam (onun için) inmeyince, han yaşlı meşeye tırmandı. Öteki akıllı adam beyin atı üzerine oturup hareket etti. Öküz arabasına atı (yanına) bağlayıp sürüp geri (çıktığı yere, evine) geldi.

Müzede güzel bir mızıka var. Sizlere bu mızıkanın sahibinin hikayesini anlatmak istiyorum.
Mızıkanın müzeye konulmasına neden olan olay, gören kişinin rivayetine göre şöyle gelişmiş :

Lesken köyünde çok çok güzel ve aynı zamanda çok usta bir mızıkacı kız varmış.
Bu güzel kız ile evlenmek isteyen pek çok talibi varmış,fakat genç kız hiç birisini istemez gelenlerin herbirini münasip lisanla reddedermiş.

Genç kız güzeldi,akıllıydı,alımlıydı;dolayısıyla itibarı adı sanı olan birisi ile evlenmek istiyordu.Yani gözü yükseklerdeydi ve bu isteğine ulaşmakta da oldukça kararlı görünüyordu.

Yine günlerden bir gün köyde düğün kurulmuş genç ve güzel kızlar,alımlı yakışıklı delikanlılar toplanmıştı.

Düğünde pek çok güzel kız olmasına rağmen genç mızıkacının güzelliği ve zerafeti hepsine baskın çıkıyordu,erkeklerin hepsinin gözü üzerindeydi yine.Wuc oyunu bitmiş Kafe başlamıştı.

Genç kızın mızıkasından dökülen nağmeler gökyüzüne bir ilahi seda gibi yayılıyordu ve adeta dinleyen herkesi büyülemişti müzik.

O esnada düğünde misafir olarak bulunan bir genç oyuna çıkmıştı.Alımlı yakışıklı bu genç, aynı zamanda cesur bir asker ve iyi bir komutan olarak çevresinde ün salmış birisiydi.Genç delikanlının cephedeki kahramanlıkları anlatılırdı dilden dile.

Fakat o da tıpkı genç kız gibi gözü yükseklerdeydi,delikanlı kendisinden o kadar emin,o kadar gururlu kararlı ve inatçıydı ki bir şeyi istediğinde o iş olmuş farzedilirdi. Oyuna çıkan genç doğruca mızıkacının önüne gelip durmuş bekliyor,fakat genç kız hiç yerinden kımıldamıyor. Oynamayı hiç düşünmediği gözle görülür şekilde başını önüne eğmiş mızıkasını çalıyor ve farkettiği halde gelip yanıbaşında duran genç adama kafasını kaldırıp bakmıyor bile.

İnsanlar kötü bir şey olmasından endişe edercesine oldukları yerde huzursuzluk içerisinde kımıldanmaya birbirleri ile fısıldaşmaya başlıyorlar,genç kızın da rengi bembeyaz olmuş bir biçimde yerinde çakılı duruyordu.
“O pespaye ise ben ondan aşağı değilim,
o kendisini önemsiyorsa ben ondan aşağı değilim,
o kararlı ise gururlu ise ben ondan aşağı değilim, geri adım atarsam benim bir değerim kalmaz” diye düşünüyordu genç kız, o nedenle de ne olursa olsun oyuna çıkmamaya kararlıydı.

Kıpkırmızı bir yüz, öfkeden kan çanağına dönmüş gözlerle olduğu yerde çakılı duran genç adamın kafasında saniyeler içerisinde türlü düşünceler akıp giderken eli yavaş yavaş silahına gitti.

Genç adam ne yapması gerektiğini düşünüyordu bir yandan da;
“Bir kadını öldürürsem hangi yüzle yaşarım bundan sonra.Affedeyim desem nasıl affedebilirim ki, benimle alay ediyor,küçümsüyor beni,kafasını kaldırıp yüzüme bile bakmıyor,eğer onu oyuna çıkartmadan çekilirsem bundan sonra erkek sıfatıyla nasıl yaşarım”...

Büyük bir gürültüyle patladı silah ve müziğin o ilahi makamı bir anda kesiliverdi. Silah sesi ikinci kez duyulduğunda ise genç adam orta yere düştü kan içinde. Her iki cenazeyi de sahipleri ağıtlar ve göz yaşları içerisinde toprağa verdiler ertesi gün. Gereksiz ve boş gururun kötülüğüne bir örnek olmak üzere bu hikaye ve bu mızıka kaldı geriye.

Söylenene göre; mızıkadan o günden sonra her kim çalmağa çalışmışsa da hiç ses çıkmamış,korkunç olayı hatırlatan mızıka bir zaman muhafaza edildikten sonra müzeye verilmiş.

Kendi halinde, ocak başında altın işlemesiyle meşgul genç kız, çelik namlunun sert kapıya vurulmasından çıkan keskin sesle yerinden sıçradı. Sonuna kadar açılan konuk kapısında dik vücutlu, uzun boylu bir savaşçı belirdi. Sivri tepeli miğferindeki yarı erimiş kar kütlecikleri aşağı kayıp pervazdan damlıyordu. Gümüş grisi gür bıyıkları sarkıtçıklar halinde buz tutmuşlardı. Göğsünde bir gümüş kancayla kenetli geniş omuzlu yamçısını biraz yana kaydırdı, silahı sağ elini ve fişekliğinin bir bölümünü açığa çıkarttı. Kapı çerçevesinin iki yanında kalan aralıklardan dışarısı görülebiliyordu. Saz damlı beyaz evlerle çevrili geniş avluya bazı pencerelerden, göz kırpar gibi yansıyan zayıf ışık hüzmeleri dökülüyordu. Açık cümle kapısından içeri bir atlı grubu girdi. Önden, omuzlarında ne olduğu seçilemeyen bir yük ile kare düzeni içinde dört atlı ilerledi. Bunların hemen ardından eğeri boş bir at geliyordu.

Daha gerilerde, henüz eve ulaşmamış, tek sıra halinde bir dizi siyah atlı yaklaşıyordu. Yokuş yukarı çıkıyorlardı. Derin kara bata çıka ilerleyen atların ayaklarından yayılan soluk gıcırtı insana tuhaf bir ürperti veriyordu. Eve önce, önden gelen dörtlü girdi. Uçlarından birer savaşçının tuttuğu iki tüfek arasında beşik biçiminde gerili büyük yamçının üzerinde alev rengi kırmızı giysili bir genç yatıyordu. Hafifçe yana kaymış miğferinin altından kan pıhtılarının şakaklarına yapıştırdığı sarı saçları parlıyordu. Gözler açık fakat gözbebekleri hafif içeri dönmüştü. İki eli hala kamasının kabzasına yapışıktı. 

Kırmızı meşin çizmeler dizlere kadar çekili, altın işlemeli kırmızı kınında bulunan uzun kılıcı yanı başında duruyordu. Kusursuz bir genç kız yüzü kadar taze bu henüz sakalsız yüz, şuurlu bir yaratığın kesin bir ölüme yüce bir güçle göğüs gerişinin ifadesini korumaktaydı hala. Hemen odanın ortasına serilen yatağın üzerine uzatıldı. Bu arada yetişen diğer savaşçılar, atlarını yamçılarıyla örtüp, kaşla göz arası bir çeviklikle dizginleri, avlu ortasında bu iş için özel olarak çakılı dev kuru ağacın budaklarına taktılar. Sivri miğferleri başlarında ve silahlı olarak yatağı çember örneği çevirip, kabzalarını yere dayadıkları uzun tüfeklerine tutunmuş durumda korkunç ve sessiz bir bekleyişe geçtiler. Bunların karşısına bereleri altın işlemeli genç kızlar ikinci bir dizi oluşturdu. Demir halkalı bir paçavra meşale, baca başından odaya kan rengi, dalga dalga, gür bir ışık saçıyordu. Avluda, atlar huzursuzluk içindeydiler. Kölehaneden ve onun komşu evlerinden, aradaki mesafenin yarı boğuklaştırdığı, dibek sesleri sürekli duyuluyordu. Savaşın devam etmekte olduğu anlamını taşıyan bu sağır seslerin kaçınılmaz etkisiyle, savaşçıların burun kanatları kopacakmışcasına inip kalkıyordu. Cepheye sürekli barut gerekti. Aile ocağında barut hazırlayan kadınların savaşı, aralıksız sürmekteydi.

Kısa bir süre sonra içeri bir kadın girdi. Çember, bir yerinden hafifçe açılıp, yatağa yaklaşması için ona yol verdi. Bu, orada yatan gencin anasıydı. Uzun boylu ve dimdikti. Telaşsız bir yüzü ve antik tanrıça heykellerine özgü bir burnu vardı. Koyu renkli bir tül, oval yüzünü çevreledikten sonra sol omuzunda yumuşak bir düğüm oluşturup, topuklarına dek süzülüyordu. Dudakları mutad tebesümünü, kaşları yay şeklini koruyordu. Güzel yüzünde herhangi bir heyecan belirtisini açığa vurabilecek en ufak bir gerilim izi sezilmiyordu.

Cenazeye yaklaştı ve yumuşak, şakacı bir tonla, "Ah oğlum, bu küçücük çocuk halinle böylesine şerefli bir töreni hakedecek ne yaptın?" diye konuştu.
Gerçekten Adığelerin en ileri gelenleri eksiksiz hazır bulunuyordu naaşın başında. Olanca gücünü kullanmasına rağmen yeğeni yolundan döndüremeyen amca, destanlara özgü mertlikleriyle ünlü prens, Küçükpaşa, ardından sayısız kahramanlık ve aşk şarkıları bestelenmiş şık savaşçı, kısaca, şu ana kadar hiçbir gücün karşısında eğilmemiş o dimdik ve bembeyaz başlar, bu yüce ölümün karşısında sıradan, bükülmüş duruyorlardı. Prens, saygıyla ileri bir adım atıp, metin anaya şu cevabı verdi:"Oğlun bütün konularda bizi geçti. Bize ancak kendisine refakat etme şerefi kaldı."

Anne aynı soğukkanlılık ve sadelikle eğilip oğlunu gözlerinden öptü, çenesini kavuşturdu, kama ve kılıcını göğsünün üzerine çapraz olarak koydu, oğlunu son kez alnından öpüp odadan çıktı.

Diğer ölüm olaylarında olduğu gibi köy bu kez, kadın çığlıklarıyla çınlamadı. Zira gelenekte düşmanla savaşırken ölene ağlamak yoktu. Abla ve bacılar bu kurula saygılı kalmak için canlarını dişlerine takmış, kıyasıya dudaklarını ısırıyorlardı. Ve diğer evlerden koro halinde aralıksız duyulan dibek sesleri, barut hazırlıklarını ve savaşın devam etmekte olduğunu bir an olsun kimseye unutturmuyordu.
.........
Vatan için gönüllü olarak en önde ölmüş olan savaşçıyı kırmızı elbiselerle giydirmek ve Tley adını vermek Adığeler'de ancak bir gelenek olarak görülür. Kendini böyle ölüme adayan bir kimse, olağanüstü ciddi bir thamade heyetinin hazır bulunduğu fakat sade bir dini tören sırasında sözleri en eski antikite devirlerden beri aynı kalmış bir ant içerdi. Bu arada gönüllünün en yakın kan hısımlarından bir genç kız (ki bu çoğunlukla bir kız kardeştir) biçilmek üzere ortaya konan kırmızı kumaşa ilk makası atardı. Tley'e özgü silahları da kendisine beş thamade kuşandırırdı. Altın nakışlı bir kama, üzeri yine altın işlemeli kırmızı deri kınında uzun bir kılıç, sivri tepeli altın kaplamalı bir miğfer ve daha eski devirlerde bunlardan başka yay ile içi ok dolu sadak Tley'e verilen başlıca saldırı silahlarıydı. Ayrıca savunma silahı verilmezdi ve Tley hiçbir zaman geri dönmezdi. Kırmızı kumaşa vurulan ilk makasla, bu kişiyi yaşama bağlayan tüm bağlar kesilmiş sayılırdı.
………
Küçük prens Recep, ürpertili, neşeyle parıldayan bu kırmızı giysilere bürünmeden önce uzun uzun düşünmüştü. Çepeçevre, her tarafta, her şey kıyasıya yerle bir oluyordu. Civar köylerden göklere çılgın alevler yükseliyordu. Bu halleriyle vahşi bir törende birer paçavra gibiydiler. Ormanlar cayır cayır yanıyordu. Bu arada defalarca bir zamanların asırlık ağaçları göklere uzanan alevli dallarıyla adeta evrenden umutsuzca imdat diliyor, çok geçmeden de dayanılmaz bir çatırtıyla ateş tufanına bir bir pes ediyordu. Recep seyirci kaldığı bir dizi olayın ardından babasını da kaybetmişti. Ve bütün bunların üstüne son ölüm kalım toplantılarında, Prens Kangot tüm meclise hitaben haykırmıştı: "Sizler Kabardey gururunuz uğruna gücünüzün kat kat üstündeki umutsuz bir savaşı uzatmakta hala inat ediyorsunuz. Karşınızda sonsuz boyutlara sahip dev bir imparatorluk var. Düşüreceğiniz bir alayın yerine ellisi gelecek ve hepiniz yok edileceksiniz!"

Ve diğer erkekler hep birden ayağa kalkıp hep bir ağızdan; "Silahlarımız ellerimizde olarak, ayakta öleceğiz. Kimse düşmanın önünde diz çöküp yaşamak istemiyor."
İçten içe bütün karşıt çabasına rağmen Küçük Prens, ruhunun ta derinlerinde düşmanın boyunduruğuna düşme olasılığını fısıldayan kahredici bir esinti sezmeye başlamıştı. Bu düşünce onun körpe beynini acı acı sızlatıyor, damarlarındaki özgür ata kanını ölçüsüz bir isyanla ateşliyordu. Yaşlı Kangot'un uyarı sesi ve diğerlerinin karşı haykırışları genç yüreğinde kıyasıya çarpışıyor, tüm benliği anlatılmaz bir acı ile kıvranıyordu.

Sonunda kalktı, biraz dolaşmak için ormana gitti. Asırlık bir ağacın altında duraladı. Yerleri okşadı. Nazik elinin toprağı titrettiğini hissediyordu. Böylece hayli dolaştı. Vaktiyle ataları için kutsal bir varlık olan antik meşe ağacının altında eğreti otlarından kendine bir yatak yapıp üzerine uzandı. Tüm geceyi orada geçirdi.
Bir ara kutsal ağacın büklüm büklüm dalları küçük prensin üzerine eğildiler. Alev alev yanan alnını okşayarak, yumuşak bir dille ona seslendiler; genç Prens söyleneni çok iyi anladı.

Şafakta, dudaklarında tuhaf bir tebessümle iki kız kardeşinin kendisine doğru geldiklerini gördü. İkisini de muhabettle kolları arasına aldı, heyecanlı bir sesle konuştu:"Şimdi bana bir Tley elbisesi gerek."

Bu söz üzerine, iki kızkardeş de küçük prensin ayakları dibine yığıldılar. Sesleri sedaları kesildi. Aynı anda ruhları, önüne geçilmez bir matem duygusunun baskınına uğramıştı. İri, şaşkın gözlerinde çaresizlik parıldıyordu.

Anne etkisiz kalacağını bilerek hiç bir şey dememişti. Fakat amca... Böyle bir şeye kesinlikle razı olmak istemiyordu. Vaktiyle onbeş yaşında silaha sarılıp, elli yıl vatanı ve özgürlüğü için savaşmayı çok doğal bulmuştu ama şimdi neslinin son kuşağının da söndüğünü görmek ona belirli belirsiz bir hiçlik duygusuna eşdeğer bir dehşet veriyordu. Kısa boylu, ince yapılı, esmer, kara gözlü, genç bakışlı bir ihtiyardı. Kısa ve düzgün kesilmiş bembeyaz sakalı yüzünü alttan ışıklı bir hilal gibi çevreliyordu. Yerinde duramıyor, huzursuzluk içinde kıvranıyordu. Yeğenini çağırıp hiddetle haykırdı: "Recep demek sen, şu dün doğmuş bebek, biz Thamadelerin önünde savaşa gidecek kadar büyümüş sanıyorsun kendini!"
Ve daha sonra otoriter bir sesle emretti: "Yerine dön ve sıranı bekle! Anlaşıldı mı?"

Küçük Prens, gözleri saygıyla önüne eğik, yüzünde sanki bu dünyaya ait olmayan bir ışık hüzmesi, tek söz etmeksizin bir adım bile geri çekilmeden orada kaldı. İhtiyarın yüzünü, ürperten bir solgunluk kapladı, başı eğildi.

Basık tavanlı geniş odanın katı çıplaklığı içinde, en yaşlılar dahi tek çizgi halinde dizilmiş olarak, Thamadelerin tümü hazırdılar. Uzun yaşamlarının binbir güçlüğü karşısında başları hala dimdik, fakat sakalları bembeyazdı. Gözleri soğuk bir onur tabakasıyla kaplıydı ve herbiri yıllar yılı derinlemesine yığılmış binbir meşakkati uzaklardan yansıtan birer dünya gibiydiler. Ak badanalı bembeyaz duvarlar paha biçilmez silahlarla kaplıydı. Ayaklarının altında ne bir halı ne bir hasır, yalnızca pekişik toprak vardı. Ateşsiz bacadan içeri ocağın küllerini hafifçe kımıldatan bir rüzgar esiyor, camsız dar bir pencereden de çok
az ışık girebiliyordu. Odanın ortasında büyük masanın üstünde taze kan rengi bir kumaş yayılı duruyor, küçük prenseslerden daha büyükçe
olanı kardeşinin yanı başında dikiliyordu.

Küçük prens, Thamadenin uzattığı silahlara doğru uzandı, yumuşak fakat kararlı bir sesle andını içti:"Düşman üzerine, kılıç gibi keskin, ok gibi hızlı gideceğim. Ayaklarımın altındaki sert toprak korkudan titreyebilir, ama ben asla! Dehşet karşısında gök iki büklüm olabilir, ama ben asla! İmkansız denen başka şeyler olabilir, yerle gök birleşebilir, fakat ben yolumdan dönmeyeceğim."

Silahlar Thamadenin elinden küçük prense devrolundu. Kızkardeş hafif bir ürpertiden sonra kırmızı kumaşı biçmeye koyuldu.
Ertesi gün, cepheye doğru rüzgar gibi ilerleyen siyah kitlenin elli metre önünde, bembeyaz atının üstünde alabildiğine mutlu, olağanüstü göz alıcı Küçük Prens, dolu dizgin ebediyet yoluna düştü.

Düşman saflarının ta içlerine dalmış, savaş dumanları

arasında şimşek örneği zigzaglar çizerek ilerleyen kırmızı noktayı, yaşlı amcası olanca gücüyle izlemeye çalışıyordu. Bütün hatlar boyunca gırtlak gırtlağa, acımasızca boğuşuluyordu. Tarih böylesine vahşi, bu denli umutsuz bir göğüs göğüse savaşa tanık olmamıştı.

Her yanını çepeçevre sarmış ve kendisini adım adım, nefes nefese izleyen ölümü tınmıyordu ihtiyar artık. Ele avuca gelmez hayal örneği, kıran kırana savaşları yarıp geçerek ilerliyordu. Yeğeninin yüksekten gelen sesi onu çağırıyordu çünkü. Nihayet Recep'i toz duman bulutlarının ötesinde, yukarılardan aşağı bakar durumda gördü. Zavallı körpe vücut, bir grup Kazağın süngüleri ucunda göğe kaldırılmıştı. Artık ölümle buluşmuş yüzünü solgun bir tebessüm aydınlatıyordu. Bembeyaz kesilmiş dudaklarından son olarak şu bir kaç söz döküldü:"Ey amcam! Sen ki benden onca yaş fazla yaşadın, hiç bu kadar yükseğe çıktığın olmuş muydu?"

Beş yaşında yetim kalan bir çeçen çocuk annesiyle yalnız yaşamaktadır. Fakirdirler, ekilecek biçilecek çok fazla arazileri de yoktur. Belli bir zamana kadar eş dost, hısım akarabının yardımlarıyla geçinmeğe çalışırlar. 

Zaman ilerledikçe çocuk büyür gelişir ve de büyüyüp geliştikçe olgunlaşır, olgunlaştıkça da yiğitleşir. Yaşından beklenmeyen tavır ve davranışları vardır. Yiğitliğinden, dürüstlüğünden ve yardım severliğinden ötürü köyde yaşayanlar ona "MAKKIL" (KARTAL) Adını koymuşlar. 

Köyün bütün çocukları ona benzemeye gayret ederlermiş. Makkıl ın kendisi gibi özü sözü bir, yiğit mi yiğit beş arkadaşı varmış. Makkıl la birlikte bu altı arkadaş, adeta bir babadan olma, bir anne den doğma kardeş gibilermiş. Zaman geçer Makkıl büyür ve serpilir. İçerisine babasının katilini bulma ve öcünü alma ateşi düşer. Yıllarca babasının katilini ara durur. Bu arada da köyün en güzel kızına gönlünü kaptırır. Kaptırır ama fakir Makkıl'a kızı vermek istemezler.

Beş on yıl bu sevda devam eder ama, bu arada Makkıl halen baba katilini aramaktadır. Makkıl, artık dayanamaz ve kızı kaçırmaya karar verir. Kız da razıdır. Bir kış gecesi kavli kara kılarlar kaçmaya. Akşam olmuş bizim makkıl da bir telaş. Annesi meraklanır ve nedenini sorar Makkıl'a. Makkıl da doğrusunu anlatır. Artık annesinde de bir heyacan ve bir telaş başlar. Gece ilerleyen saatlerde Makkıl, kızı kaçırmak için dışarı çıkacağı anda çok gürültülü bir şekilde kapı çalınır. Gelen kişi; Makkıl'a müjde getirmiştir. "Makkıl, yıllarca aradığın babanın katilini gördüm. Köyün alt başında atıyla tarlalardan ilerliyor. Hemen çıkarsan yetişirsin." Der. Makkıl şaşkınlık içindedir. 

Bir tarafta kaçırmak için söz verdiği kız, diğer tarafta yıllarca izini takip ettiği baba katili. O arada annesi yanına gelir. Hayırdır oğlum ne bu telaş? Der. Makkıl durumu izah eder ve annesinden akıl danışır. Annesi: Ey oğul! Babanın katilini 20 yıldır arıyorsun bu gün denk geldi. Bir 20 yıl daha beklesen de olur. O zaten yaşamıyor, sadece nefes alıyor ve kendi nefesi bile azap veriyor. Bu nedenle sevdiğin kızın itimadını yitirme, var git, gelinimi getir der. Makkıl annesinin sözünü tutar ve kızı kaçırmağa kara verir. kara verir ama, yine kapı gürültüyle çalınır. Gelen yine bir tanıdık arkadaş tır. Makkıl'a şöyle der.

Köylerinden 15 km uzakta bir köyde,arkadaşların seni bekliyor. Acele yetişsin dediler. der ve uzaklaşır. Makkıl' yine bir telaş sarar. Annesi yanına gelir ve "ne oldu yine. Ne bu telaş" diye sorar. Makkıl, durumu izah eder ve akıl danışır. Annesi: Oğlum der. Kız seni seviyor ve güveniyorsa, durumu izah edersen mutlaka anlayacaktır. Ama, sana ihtiyaç duyduklarında, bir kız için kendilerinin yanında olamadığını arkadaşlarına izah edemezsin. Arkadaşlık ve güven kolay kazanılmaz. Onun için var, arkadaşlarının yanına git. Sana ihtiyaçları var ki, gecenin bu saatinde haber göndermişler der. 

Makkıl, Giyinir üzerini, kuşanır silahlarını ve atını dört nala sürer. Giderken de neyle karşılaşacağını bilemediğinden, kafasında bin bir türlü sorular vardır. Söylenen köye ve tarif edilen evin kapısına vardığında sinirlenir. çünkü evin içerisinden mızıka sesi gelmektedir. Kapıyı çalıp içeri girdiğinde de, görür ki, arkadaşları eğlenmektedir. makkıl, oturmadan arkadaşlarına şöyle seslenir. 

Arkadaşlar; Bu akşam yıllarca sevip te kavuşamadığım kızı kaçıracaktım, ondan vaz geçtim. 20 yıldır aryıpta bulamadığım baba katilini bulmuşken, ondan da vazgeçtim ve siz çağırınca size koştum. Benim arkadaşlığımdan memnunmusunuz? diye seslenir. Arkadaşların en büyüğü cevap verir. Yıllarca arkadaşız. Biribirimiz için gözümüzü kırpmadan canımızı veririz ama; Der ve sonra, yanındaki arkadaşa seslenir. Aç şu kapıyı (kapalı olan bir oda). Kapı açılınca Makkıl'ın gözleri de fal taşı gibi açılır. Oda da bürünceğin altında sevdiği kız durur. Yine,arkadaşı yanındaki diğer arkadaşa seslenir. 

Şu oda daki torbayı getir. Torba getirilir ve ağzı açılarak, içindekini Makkıl'ın önüne atarlar. Torbanın içindeki, babasının katilinin "kafası" dır. Arkadaşların hepisi bir ağızdan Makkıl'seslenir. Madem bu kadar yıllık arkadaşız, kız kaçırmaya gidiyorsun da neden bize haber etmiyorsun? Sen haber etmediysen de, biz haberini alınca ne olur ne olmaz diye seni kollamak için kızın evinin yanında nöbet tutuyorduk. Kız evden çıkmıştı ama, sen gecikince alıp getirmek zorunda kaldık ve yolda gelirken de babanın katiline rastladık. Hem kızı, hemde babanın katilinin kafasını sana hediye ediyoruz. Sen söyle bakalım: senin bizim arkadaşlığımızdan şüphen varmı? 

Makkıl: hem mahcubiyeti, hem de sevinci bir arada yaşayarak şöyle der. Hakkınızı helal edin arkadaşlar. ben kendimi yetişmiş biri olarak görüyordum ama, anladım ki ANNEM den öğreneceğim daha çok şey varmış meğer..."

1864 yılında, Ruslar tarafından sürgüne zorlanan aziz halkımızın bir bölümü, Şarkışla-Pınarbaşı, Gürün arasındaki Uzunyayla’ya yerleştirilir. Sarıkamış Harekatından önce, onların arasından yaklaşık 1500 genç askere alınır. 

Kimi evlerden altı kardeş birden gider. Sağ olarak dönenlerin sayısı elliyi geçmez. Uzunyayla’nın (Pınarbaşı- Aziziye) Hilmiye köyünde yaşayan Ayşet ve Fatimet adlarında iki kız kardeşin, kendi kardeşleri ve Sarıkamış’ta donarak Şehit düşen Çerkes gençleri için yaktıkları bu hazin türkü, hala Çerkes yaşlılarınca gözyaşları ile dinlenir.

Bu savaşın bizim için en hazin tarafı ise, Anadoluda yaşayan Çerkesler ile Rusyada yaşayan Çerkeslerin Sarıkamış’ta karşı karşıya gelince, uzaktan birbirleriyle Çerkesce konuşmaları, tanıdık hatta akraba çıkmaları ve karşı cephelerde olmaları nedeniyle birbirlerine kızıp Çerkesce bağırmalarıdır.. 

Wurısey topımi wey rew fi ker qéquteriMeğeréy bjhıhami qemıqutejme dıneguğejqımi 

(Rusların topları böğrümüzü dövüyor. / Bu sonbaharda dönmezseniz, umutlarımız bitiyor.) 

Şı şhxhuant’ejhs’ık’uri weyrew, zerık’emaş’etiAdıge ş’alewe ziğaş’er maş’exer,Kars fağek’uamığuey. 

(Kır atımın kuyruğu kısa, / Ömür kısa, Çerkes gençleri gittiler Kars’a)

Hams’iy hantxhupsımi weyrew, fıqırağaferi fe.De dızşhıguğxemi Qarsım yi gubğexer lhım yevğefamığuey. 

(Size çavdar çorbası içiriyorlar. / Sizler Kars bozkırlarına canınızı içirdiniz.) 

Sarıqamışıme weyrew şer qıdolhalheri.Adıge ş’alexer Sarıqamışıme şhélhelhexamığuéy. 

(Sarıkamış’a mermiler dökülür / Çerkes atlıları Sarıkamış’a dökülür) 

Uznéyle şıbzxeri weyrew Şoqure yoxıri.Hadrıxe ğueguane fıtétu zexezıxım yagu qıfş’owuzmığue. 

(Uzunyayla yılkıları Çukurova’ya iniyor. / Ahiret yoluna düştüğünüzü duyanların yürekleri sızlıyor) 

Ğazèy qışlejhıme weyrew dzer şhızeraşeriDi ş’ale janxewe de dızışhıguğeri topışem yihamığuey. 

(Aziziye kışlasından ordular geçiyor/ Fidan gibi gençlerimiz, top mermileriyle ölüyor) 

Erzurum gubğuemi weyrew wesır şhızeréhari.Fi hade daxewe gubğuem qinaxeri xet zerihanumığue. 

(Erzurum yazısında karlar savrulur / Yazıya savrulan güzel naaşlarınızı kimler defnedecek?) 

Mo quale bzuxemi weyrew qızdağezejıriQevğezejınk’ere de dıfşhıguğurti guğer duxamığuéy. 

(Şu göçmen kuşlar geri dönüyor / Döneceğinizden ümitli idik, ümüdimiz yitti artık.

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @dergi_mizage: As we all know you are a bit busy these days, we want to remind you that Russia condemns the USA for Native American Gen…
Avusturya, Drau anıtı: ''Burada 28 Mayıs 1945’te yedi bin Kuzey Kafkasyalı, kadın ve çocukları ile birlikte Sovyet… https://t.co/yZtTG7dfDs
RT @Cerkesya: #21Mayıs #Circassiangenocide #ÇerkesSoykırımı https://t.co/ADgbR91klj
#21Mayıs1864 #21may1864 #genocide1864 #CircassianGenocide #circassianexile #CerkesSoykırımı #unutma #unutturma https://t.co/AOEiRG08aK
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery