Kurt, ayı, domuz ve tilki ormanda karşılaşmış ve arkadaş olmuşlar. Kendi aralarında anlaşmışlar; bundan böyle birlikte avlanacaklar, avladıklarını da paylaşarak yiyeceklermiş. Bunun üzerine ortaklaşa bir av partisi düzenlemişler. Üç gün üç gece av peşinde gezmişler ama hiçbir hayvana rastlamamışlar. Açlıktan ve yorgunluktan bitkin düşmüşler. Ne yapalım, ne yiyelim de açlığımız geçsin diye kara kara düşünürken domuz derin bir uykuya dalmış. Onun iyice uyuduğunu gören tilki: 

“Biliyor musunuz, çok güzel bir yiyeceğimiz var” demiş. Kurtla ayının gözleri fırlamış: 

“Nerede hani? Aman çabuk söyle” demişler. Tilki: 

“Şu uyuyan domuzu yiyeceğiz” demiş. Kurt şaşırarak: 

“Olacak şey değil! Görmüyor musun onun sivri ve uzun dişlerini” demiş. Tilki hiç istifini bozmadan: 

“Olacak, olacak, hem de öyle olacak ki, domuz kendiliğinden bu işe razı olacak. Onu kendi rızasıyla yiyeceğiz” demiş. 

Kurt ile ayı tilkinin bu sözlerine akıl erdirememiş. Oturup tilkiye “bu nasıl olacak” der gibi bakmaya başlamışlar. Tilki yapılacak şeyleri onlara anlatmış. Demiş ki: 

“Yapacağımız şey şudur: Ben neyi nasıl yiyeceğimiz ve karnımızı nasıl doyuracağımız konusunda bir fikir ortaya atacağım. Domuz dahil üçünüz beni dikkatle dinleyeceksiniz. Ben domuza diyeceğim ki, “Sen uyurken biz arkadaşlar bir karara vardık. Kim şimdi yiyecek olarak kendisini bize sunarsa bizler de kışın yiyeceklerin en kıt olduğu zaman ona her birimiz semiz birer dana vereceğiz.” 

Bu söz üzerine kurt sen diyeceksin ki: “A, kışın bana semiz üç dana verilecek olduktan sonra ben hazırım beni hemen yiyebilirsiniz” diye öne atılacaksın. Ayı arkadaş aynı şekilde sen de buna talip olacaksın. Ben gerisini hallederim” demiş. 

Horul horul uyumakta olan domuzu uyandırmışlar. Karşılıklı sohbete başlamışlar. Kurt: 

“Açlıktan ölmek üzereyim! Ne olur buna bir çare bulun! Ben böyle nasıl yaparım” demiş. Ayı: 

“Ormanda yiyecek bir şey kalmadı. Açlıktan öleceğiz” demiş. 

Tilki hemen söz alarak: 

“Kim bize şimdi kendini yedirirse, biz de kışın en soğuk, en fırtınalı günlerinde ona birer semiz dana verelim. Ne dersiniz”. 

Kurt hemen parmak kaldırarak; 

“Kışın bana üç semiz dana verilecek olduktan sonra ben bu işe razı olurum. Haydi beni yiyin!” demiş. Ayı bu öneriyi kabul etmemiş: 

“Sen ufak tefeksin, hepimize yetmezsin. Ben daha iriyim. Hepinizin karnını doyururum. Bir hafta açlık çekmezsiniz. Haydi, beni yiyin, daha iyi!” demiş. 

Tilki yine sözalıp: 

“Arkadaşlar! Herkes beni yiyin, diye öne atılıyor. Tabii büyük menfaat var işin ucunda. Üç semiz dana ne damak? Bütün bir kış avlanma derdi, açlık derdi olmadan bir hayvana yeter de artar bile. Şurada uykudan uyandırdığımız, sessizce duran açlık ve uykusuzluk sersemi olmuş domuz arkadaşa niye hiç sormuyorsunuz? Ayıp değil mi? Bu yaptığınız arkadaşlığa sığar mı” demiş. 

Olan biteni alık alık seyreden ve dinleyen domuz: 

“Herkes sözünde durup, kışın bana üç semiz dana verecekse, bu çok kârlı bir iş. Bir koyup üç almak demek yani! Ama herkes sözünü tutacak mı” diye sorunca tilki, ayı ve kurt üçü birden: 

“Namus sözü! Namus sözü veriyoruz. Danalar en şişmanından, en sağlıklısından olacak” demişler. Bunun üzerine domuz: 

“Peki öyleyse, ben kendimi sizlere gönüllü olarak sunuyorum. İstediğiniz an yiyebilirsiniz” demiş. 

Domuzun bu sözü üzerine kurt, tilki ve ayı birden domuzun üstüne atlamışlar, onu boğup öldürmüşler. Ayaklarından bir ağaca asmışlar. Domuzun karnını yarıp iç organlarını dışarı çıkarırlarken karaciğer ve dalak takımı yere düşmüş. Kurt hemen onları kapmış. 

“Bunlar taşa toprağa bulandı. Şuradaki derede yıkayıp getireyim” demiş. Dere kenarında karaciğerle dalağı bir güzel yemiş. Biraz sonra dönüp gelmiş. Arkadaşları sormuş: 

“Götürdüğün etler ne oldu?” Kurt: 

“Sormayın! Yıkarken elimden kaydı, suya düştü. Koştum ama tutamadım. Neyse, nasıl olsa yine daha çok et var” demiş. Ayı bu sözlere içerlemiş: 

“Sıkı tutmalıydın! Öyle gevşeklik olur mu?” diye söylenmiş. 

Bir yandan bunları söylüyor, bir yandan da domuzun etlerini sıyırıyormuş. Tam o sırada domuzun böbrek takımı yere düşmüş. Kurt onu da kaparak yine, “Yıkamaya götürüyorum” demiş. Dere kenarında böbrekleri de bir güzel götürmüş. Ağzını burnunu silip geri dönmüş. Ayı kurda dönmüş bakmış ki kurdun eli yine boş. Hiddetle bağırarak: 

“Nerde yıkamak için götürdüğün böbrekler” diye üzerine yürümüş. Kurt korkudan ormana kaçmış. Ayı da peşinden kovalamış. Onların bu hallerini gören tilki hemen domuzu asılı olduğu yerden indirmiş. Güç bela sürükleyerek götürüp bir çukura gömmüş, üstünü de toprakla örtmüş ve yerine gelmiş. Biraz sonra kurtla ayı barışmış olarak ormandan dönmüşler. Tilkiyi bıraktıkları yerde üzgün bir halde ağlamaklı bulmuşlar. Kurtla ayı ikisi birden tilkiye: 

“Nerde domuz, ne oldu, ne yaptın domuzu?” diye çıkışmışlar. 

Tilki çok üzgün bir ifadeyle: 

“Kocaman domuza ben ne yapabilirim ki? Koskoca domuz! Kaldıramam, götüremem. Siz ikiniz kavga edip ormana girince o da ormanın batı tarafına kaçtı” demiş. Kurtla ayı: 

“Ölü domuz nasıl kaçarmış” diye itiraz edince, tilki: 

“Kurdun iki defa bizi kandırdığını, sizin de birbirinize düştüğünü görünce domuz asıldığı yerden bir silkelenip kendini kurtardı. Yarılmış karnına bağırsaklarını tepti. Bir eliyle kapatıp, yüzülmüş derisini de sarınıp yürüdü gitti. Arkasından seslendim; ‘Karaciğerin ve böbreklerin yok. Böyle dayanamazsın. Hem sana kışın üç tane semiz dana verecektik. Şimdi o danalar ne olacak’ dediysem de dinlemedi: 

‘Sizin gibi sahtekar ve düzenbaz hayvanlardan üç değil bir tane bile dana gelmez. Ben başımı kurtarırsam, kalan organlarımla yaşarsam ne ala, yaşamasam da bu yalancı hilekarlara kendimi yedirtmem’ dedi ve çekti gitti” demiş. 

Bu sözler üzerine ayı ve kurt birbirini suçlayarak ormana dalıp gitmişler. Kurnaz tilki ise saklamış olduğu domuz etiyle günlerce açlığını gidermiş, şarkı söyleyip eğlenerek yaşamaya devam etmiş.
Adıge Pşisexer, s.36. Anlatan: THAL’I Mahmud. Yedebsıkhuay köyü, 1934. Derleyen: TSEY İbrahim.

Hayvanlar yaşam kurallarına, görev ve sorumluluklarına ilişkin kararlar almak, işbölümü yapmak üzere kendi aralarında bir toplantı yapmışlar ve önemli kararlar almışlar. Alınan kararlar toplantı başkanı tarafından duyurulmuş: 

“Balık!” demiş başkan, “Sen suda yaşayacaksın ve sudan hiç çıkmayacaksın!” 

“Tilki!... Hileli dolambaçlı, ince işleri sana bırakıyoruz!” 

“Koca kurt!.. Sen güçlüsün, kuvvetlisin. Herkes senden ürker, korkar. İstediğini yer içersin, dilediğin yerde keyfince yaşarsın.” 

Herkese konumlarına uygun görevler verilmiş. 

“Peki, kuvvet ve cesareti kim temsil edecek? Kıralımız kim olacak” demiş biri, henüz açıklanmayan konuları gündeme getirmiş. 

Bir öneri gelmiş birinden: 

“İçimizde en güçlü ve cesur olan aslandır. Onu kıral yapalım. İri gövdesi, heybetli görünümüyle buna en layık olan odur.” 

Öneri kabul edilmiş ve Aslan, kıral seçilmiş. 

“Peki, akıl ve tekniği kime verelim” demiş biri. 

“Onu insana verelim” demiş bir başkası, “onun gücü, kuvveti filan yok, zavallı başka türlü sürdüremez yaşamını.” 

Balık söz almış: 

“Sakın ha öyle bir şey yapmayın, akıl ve yeteneği insana vermeyin!” 

“Neden” diye sormuş hayvanlar, “Çok yerinde bir öneri.” 

“Eğer akıl ve tekniği ona verirseniz, her şeye karışır, ne karada ne denizde hiçbirimiz rahat yüzü göremeyiz. Sen de aslan! Sen de kurt! Sen de tilki! Hiçbirinize rahat yüzü göstermez, her şeye egemen olur.” 

Kıral katılmamış yapılan itiraza: 

“Akıl ve tekniği insana verelim” demiş, “onun yapacaklarına ben kefilim. Bir şey olacak olursa hesabı benden sorulsun. Güç ve kuvvet bende iken, insan ne yapabilir ki!... Yanlış yapmaya kalkarsa canına okurum, ayağımın altına alır, ezer geçerim. Siz kafanızı yormayın.” 

Aslanın teklifi kabul edilmiş, toplantı sona germiş. Karar da orada bulunmayan insana sonradan duyurulmuş. 

Aradan zaman geçmiş, hayvanlar ormanda dolaşırken, ağaç kesen bir insana rastlamışlar. Yaptığı işin doğru olmadığını, ağaçları kesmemek gerektiğini söylemişler insana, ayrıcı durumu aslana da bildirmişler. 

Aslan bu işe pek bozulmuş: “Demek oyla ha!.. Şimdi ben ona gösteririm. Gücüm, kuvvetimle cezasını vereceğim ilk insan buymuş demek!.. Aynı zamanda ilk azığım da!..” demiş ve yola koyulmuş. 

Aslanın öyle hiddetli bir şekilde geldiğini görünce insan, işini bırakmış, pek aldırış etmez gibi kestiği dalların üzerine oturmuş, kendisine doğru gelen aslana gülümseyerek bakmış. Aslan insanın bu umursamazlığına daha da içerlemiş: 

“Ne sırıtıp duruyorsun öyle... Ben seni gebertmeye geliyorum oysa... Hem neden kesiyorsun bakim sen bu ağaçları? Kimden izin aldın? Benim haberim olmadan ormandan bir yaprak bile kesemezsin. Orman bizim yuvamız, bilmiyorum musun?” dedi. 

İnsan gayet soğukkanlı bir şekilde: 

“Yüce kıralımız, izin verin de anlatayım. Sonra isterseniz kararını uygulayın. 

Kudretli kıralımız aslanın düşmanı çok olur, dedim. Onu kıskanıp çekemeyenler günün birinde birlik olup saldırırlarsa diye, ona başkasının giremeyeceği bir sığınak, bir korunak yapmak istedim, hem ağacı değil, yalnızca bazı dallarını kestim ben, budadım yani. Kıralımız bu korunağa girdiğinde kimse ona bir şey yapamaz. Böylece hem kıralımızı korumuş olurum, hem de akıl ve tekniğin nasıl işe yaradığını göstermiş olurum, dedim. İşte bakın, bu korunağı sizin için yapıyorum. 

Gülümseyişime gelince; bakın ben sizi nasıl düşünüyor, sizin için nasıl çalışıyorum, siz ise benim için neler düşünüyorsunuz. İşte ben bu garipliğe gülüyorum yalnızca.” 

“Haa, öyle mi!.. Ben onu bilemedim” demiş aslan, “aferin, iyi düşünmüşsün, işine devam et öyleyse, korunağımı çabuk bitir!” 

Bunun üzerine insan işini çabuklaştırmış, kısa bir süre sonra etrafı kazıklarla çevrili, üstü örtülü, kapısı da olan bir barınak yapmış ve aslana haber göndermiş. Çok geçmeden gelmiş aslan, sağını solunu iyice bir kontrol etmiş, pek beğenmiş. 

“Değerli kıralımız!” demiş insan, “bir de içeriden bakın, size layık bir korunak yapabilmiş miyim? Bir eksiği kusuru var mı? Kontrol edip bildirirseniz...” 

Aslan hemen korunağın içine girmiş. 

“Nasıl?... Dışardan görünüyor muyum?” diye sormuş insana. 

“Efendimiz, kuyruğunuz dışarıda kaldı onu da içeri çekerseniz..” 

Aslan kuyruğunu toplayıp içeri çekince, insan barınağın kapısını kapatmış, kapıyı sürgüleyip aslanı hapsetmiş. 

“Ey benim koca gövdeli, kudretli kıralım, akıl ve teknik olmadan bir şey yapamazsın. Bak işte şimdi seni hapsettim. Benim iznim olmadan oradan çıkamazsın. Açlıktan ölüp gidersin.” 

Aslan kükremiş, barınağın orasına burasına pençeler atmış, ama boşuna. İnsanoğlu barınağı çok sağlam ve dayanıklı yapmış. Aslanın çıkması olanaksız. Çaresiz, homurdanarak dönenip duruyormuş. Bağırmış, bütün hayvanları yardıma çağırmış. Kafesi parçalayıp kendisini kurtarmalarını istemiş. Hayvanlar kafesin etrafında toplanmışlar, olup biteni görüp anlayınca: 

“Eyvah!” demişler, “koca aslanı zapt edip buraya kapatan insan, kim bilir bize neler yapmaz!” Korkudan ödleri kopmuş, sağa sola kaçışmışlar, ormanın derinliklerinde kaybolup gitmişler. 

(Çerkes Masalları, Türkçesi M.Yasin Çelikkıran-TEŞÜ, Kafkas Derneği Yayınları, 2001) 
Adıga Pşisexer, 21 Anlatan: Şşeweş’ü Mos, Anlatım Yeri ve Yılı: Tuapse kenti, 1952. Derleyen: Hadeğal’e Asker.

Aul'umuzun en yaşlısı Tatlyusten Natho'ya biraz tuhaf bir adammış gözüyle bakılır, ihtiyarlığına rağmen çağa ayak uydurulması, görülecek ne varsa görülmesi, dünyada neler olup bittiğinin bilinmesi gerektiğine inanır ve onun için de her gün radyoyu dinler, düzenli olarak kütüphaneyi ziyaret eder, günün en son gazetelerini okur. Okurken bazen bilmediği bir kelimeyle karşılaştığı olur, ama o bunun ne demek olduğunu sormaya utanan kişilerden değildir.


Daha geçenlerde kendisine bir televizyon satın aldı. Aul'umuzda buna sahip olan ilk kişiydi. Tâ kasabadan bir teknisyen gelip televizyonu onun için kurdu. Herkesin övünecek böyle bir şeyi yoktur.

Öteki ihtiyarlar Tatlyusten'e gülüp iğneleyici lâflar attılar: Şurada iki üç yıllık ömrü kalmış, bir de kalkmış böyle pahalı bir şey satın alıyor dediler, ihtiyar adamlardan biri o parayı, dökülen vücuduna iyi gelecek sağlık merkezlerinden birine harcasaydı daha iyi ederdi dedi. Ama Tatlyusten karşı çıktı: "Öyle bir yere gitmemi kim engelleyebilir? Allah’a şükür hâlâ çalışıyorum ve istediğim yere gidebilirim. Bu işin öbürüyle ilgisi yok. Ama, eski günlerde, evde oturduğumuz yerde dünyada olup bitenleri seyretmeyi hayâl bile edebilir miydik? Böyle şeyler ancak peri masallarında olurdu."

Çok geçmeden millet her akşam, sanki bir kulüpmüş gibi Tatlyusten'in evine dolmaya başladı. Onu televizyon satın almaktan caydırmak isteyenler bile!

Şimdi siz bu ihtiyarın arzu ettiği her şeye sahip olduğunu düşünebilirsiniz: Sayılıp seviliyordu ve hiçbir eksiği yoktu. Ama hayır, ona rahat vermeyen çok eski bir rüyası vardı -bir uçağa binmek, mavi gökyüzüne yükselmek, dağların üzerinde mağrur kartallardan daha yükseklerde uçmak. Zaten, köydeki ihtiyarlardan hiçbiri uçmak nedir, bilmiyordu.

Uçmak hakkında gençlerden işitmiş olduğu o hikâyelerin -korku vericiymiş, insanın midesi bulanıyormuş, hava boşlukları varmış- doğru olup olmadığını bizzat bilmek istiyordu. Ne saçma, havada boşluklar varmış! Ama onlarla tartışmak, onlara kendini göstermek için tecrübe sahibi olman gerekiyordu.

Şans bu ya, Tatlyusten'in beklediği fırsat çıkageldi. Biri gün bir uçak aul'un hemen dışında yere indi. Tatlyusten'in bekçi olarak çalıştığı bir meyve bostanını ilaçlamaya gelmişti, ihtiyar adam pilotla baş başa kalıncaya kadar uçağın etrafında dolanıp durdu, sonra ona uzun zamandır içinde beslediği arzuyu anlattı ve aul'un üzerinde kısa bir uçuş için onu uçağına almasını rica etti.

"Ne istersen veririm," dedi, "Evimin şeref misafiri olursun. Görüyorsun, bugün yarın ölebilirim ve böyle fırsat bir daha elime geçmez."

Pilot güldü, makinasına yürüdü, pilot kabininin kapısını açtı ve ihtiyar adamı içeri davet etti. Tatlyusten bir an için şaşırdı, arzusunun bu kadar çabuk kabul edilebileceği aklından geçmemişti. Yavaşça uçağa yürür ve uçağın üzerine tırmanırken yüzü görülecek haldeydi.

Tabii içi ürperiyordu, ama renk vermiyordu. Pilot onu nallan takılacak kıvrak bir atmış gibi kayışlarla koltuğa bağladı, ihtiyar adamın alnında iri ter taneleri belirmişti, tütün kesesine uzandı, ama pilot ona sigara içmenin yasak olduğunu işaret etti. O da bunun üzerin şapkasıyla oynamaya başladı, iki kere çıkardı, iki kere taktı, sonun da şapkayı ters giydi. Pilot gülümseyerek onu seyrediyordu. Pazar yerine götürülen bir kaz gibi bağlanmış ve ağzı açık bir insanın görünüşü, tabii ki, komik olmalıydı, ama ne yapardın? Uzun hayatı boyunca çok görmüş, çok geçirmiş biri olmasına rağmen Tatlyusten daha önce hiç uçmamış, hiçbir Uçan makineyi içinden görmemişti. Pilota sordu.

"Senin bu harika kuş istediğin tarafa döner mi?"

"Tabii!"

İhtiyar adam hayranlıkla başını sallayarak:

"Vay, vay, insanlar ne güzel şeyler buluyor!" dedi. Pilot ona:
"Kendini nasıl hissediyorsun?" diye sordu.

"Nasıl söylesem? Şimdilik iyi, ama daha sonra... Dağların tepesinde uçan kartalın pençesindeki tavşan kendisini nasıl hisseder?" diye cevap verdi Tatlyusten, "Havalanmadan önce senden bir ricam var: Aul'un üzerinde uçarken tuğladan yapılmış büyük bir bina göreceksin. O okuldur, onun yanındaki de benim evdir. O zaman biraz alçal. Bizim hanımın başını kaldırıp beni görmesini istiyorum, yoksa bana asla inanmaz."

Pilot başını salladı, birtakım pedallara bastı ve uçak tarla boyunca koşmaya başladı. Hızlandıkça zıplıyor, tekerlekler taşlara çarptıkça sarsılıyordu ve derken bir kuş gibi havaya yükseldi, ihtiyar adamın yüreği ağzına geldi, ama bir anda kendisim toparladı ve merakla etrafına bakınmaya başladı.

Tarlalar ve bahçeler bir halı gibi altında uzanıyordu. Pilot keskin bir dönüş yaptı ve Tatlyusten emniyeti için pilot kabininin kıyısına yapıştı, ama her şeyin yolunda olduğunu görünce yatıştı. Yüzünü cama yapıştırmış, çok iyi bildiği, bütün hayatını geçirdiği güzel Adığey'in manzaralarını seyrediyor ve yükseklikten onları şimdi zor tanıyordu. Aul'un yanından akan nehir parıldayan mavi, dar bir kordela parçasına, yollar ise küçük yılanlara benziyordu. Her nedense her şey geri geri kayıyor gibiydi, yollar, step, meyve bahçeleri, otlaklar, nehir... ikide bir uçak düşer gibi oluyor, sonra atmaca gibi hızla yeniden yükseliyordu. Bu, ihtiyar adamı biraz korkutuyor, yüreğini hoplatıyordu. Böyle anlarda gözlerini yumuyor, dua etmeye başlıyordu, ama aklına bir dua gelmiyordu. Allah insanların bir gün kuşlar gibi uçacağını bildirmemişti ve o yüzden de bu duruma uygun bir dua yoktu. Bir zaman sonra yeniden meraka kapıldı ve pencereye döndü, gözleri önüne serilen muhteşem panoramayı seyretti.

Buradan ne de harika görünüyordu her şey! Dünyanın en yüksek minaresinden aşağı bakmak gibi bir şeydi bu. Köyümüz ne kadar da güzelleşmiş!

Köyün hemen dışında kolhozun daha yeni yapılmış su deposu bulunuyordu. Bu yükseklikten, sanki gökten kopan bir parça yere düşmüş gibi görünüyordu. Deponun etrafında da koyunlar, inekler ve atlar ödüyordu. Aşağı bakınca Tatlyusten, uçağın sesini duyan hayvanların bir an donup kulak kabarttıklarını, çelik kuş uçup gittikten sonra yeniden otlamaya devam ettiklerini, çobanın elini gözlerine siper edip uçağa baktığını gördü; yollardaki kamyonları tekerlekli kibrit kutularına benzetti.

Uçak yükseldikçe yükseldi. Aul'u örten gökyüzü ihtiyar adama her zamankinden daha büyük ve daha genişmiş gibi görünüyordu. Aşağı göz atınca uçağın altında kanat açmış bir atmaca gözüne çarptı. Zevkle ve yüksek sesle güldü:

"Ah, benim mağrur atmacam," dedi, "Bütün ömrüm boyunca sana imrendim, senin göklerde uçuşunu kıskandım. Ama şimdi bak, sana yetiştiğim bir yana, senden daha yükseklerde uçuyorum."

İhtiyar adam son derece neşeliydi; yetmiş beş yıllık ömründe ilk defa memleketinin meraları üzerinde mağrur yaşlı bir atmaca gibi uçuyor, bu harikulade uçuştan coşuyordu. Gerçekten de birden bire iki kanat sahibi olmuş gibi hissediyordu kendisini. Şimdi uçak tam da aul'un üzerindeydi, aşağıda çocukların el salladıklarını görüyordu, işte okul, bakkal dükkânı, kütüphane, köy sovyeti, hastane, kulüp. Her şey avucundaymış gibi önünde uzanıyordu, işte evinin, içinde karısıyla onca yıl yaşamış olduğu evinin tepesindeki televizyon anteni. Pilot yolcusunun ricasını hatırladı, evin üzerine gelince o kadar alçaldı ki neredeyse avludaki ağaçların tepelerini sıyırıyordu. Evin üzerinde iki daire çizdi, kanatlarını yana yatırdı, ihtiyar adam karısını görünce gülümsedi, şaka olsun diye, sanki onu selamlıyormuş gibi tütün kesesini aşağı fırlattı. Yaşlı kadına gelince, hayatında hiç bu kadar yakından uçak görmemişti, motorun sesinden ve uçağın havada yaptığı numaralardan ürküp içeri kaçtı. Köyün yaramaz çocukları Tatlyusten'in tütün kesesini ona getirince kadın şaşkınlık içinde bağırdı:

"Aman Allah, ne oldu? Bizimkinin tütün kesesi bu. Ben onu bu sabah meyve bahçesine uğurlamışken uçakta işi ne? Aman, başına bir şey gelmiş olmalı."

Sonunda uçak yere inince, doğrusu, bacakları titriyordu ama Tatlyusten kasılarak ve önemli bir kişiymiş gibi pilot kabininden çıktı. Meyve bahçesinin bütün işçileri onu karşılamaya koştular ve o görününce alkışa tuttular. Onu bir öpmedikleri kaldı. Tatlyusten sanki daha az önce kahramanca bir iş başarmış gibi görünüyordu. Sanki uçağı pilot değil de o kullanmıştı. Ama bu çok sürmedi, ihtiyar kendisini koyuverdi, gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Sevinç gözyaşlarıydı bunlar. Ona sordular:

"Eee, nasıldı, neler gördün?"

"Hiç korkmadım. Dedemin de büyük dedemin de hayal edemeyecekleri kadar yükseklerde bir dağ kartalı gibi süzüldüm," dedi Tatlyusten, hararetle pilotun elini sıktı, onu evine davet etti ve yol gösterdi. Karısı kapıda onu bekliyordu:

"O çelik kuşa binip uçtuğunu söylüyorlar. Bu yaşta, bu sağlık durumunla nasıl olur da böyle budalaca bir iş yaparsın?" diye azarladı onu.

"Üzülme, hanım. Hiç sevinçten öleni duydun mu sen? Cennetteydim ben, gökyüzünün yedinci katında. Bu günü göreceğim aklımdan geçmemişti. Atmacaya da, kartala da imrenmeyeceğim artık, onlar bana imrenecek..."

Tatlyusten Natho'nun rüyası işte böyle gerçekleşti.

O günden beri ne zaman köyde füzelerden ve insanoğlunun Merih'e gitme ihtimalinden konuşulsa Tatlyusten:

"Tabii, neden olmasın? Zamanımızda olmayacak şey yok," diyor. Kendisi de uçmuş olduğu için buna candan inanıyor.

Bir ihtiyar adam gökyüzünün yedinci katına çıktıktan sonra, gençler niçin daha yükseklere çıkmasın?

 

Olay çok önce yaşanmıştı. Şafak vakti köyde savaşacak dirayette olan bütün erkekler köyü terk ederek savaşa katıldılar. 

Ertesi gün onlardan yalnız bir kişi köye geri döndü. Hiç kimse ona, savaşa gidenlerin durumu hakkında bir şey sormadı. Savaş devam ettiğinden dolayı, köyde henüz ağıt sesleri yükselmiyordu. 

Savaş alanından gelen kişi, yanına bir ihtiyar ve henüz bıyıkları yeni terlemiş bir genci alarak, köyü gezmeye başladı. Uğradıkları her evden, gencin ya da ihtiyarın akranlarından biri çıkarak, silahı olan silahını kuşandı, atı olan atına bindi. Atı, silahı olmayan ise dirgen veya bir kazık alıp yaya olarak onlara katıldı.

Amdexhan’ın eşi ve altı oğlu savaşa ilk gidenler arasındaydı. 17 yaşındaki yedinci oğlu evde kalmıştı.

Köyü gezen grup kapılarına geldiğinde, Amdexhan en ufak oğluna: 

- Sıran geldi oğlum, dedi ve başını okşamak isteğiyle uzanan elini geri çekti.
- Seni savaş meydanına çağırıyorlarsa adam oldun. At ağılı boş, evde sana verebileceğim silahta kalmadı.

Annesine hiçbir şey demeyen en küçük oğlu, avludaki en büyük kazığı yerinden sökerek savaş meydanına gidenlere katıldı.

Köy halkı bir gün bir gece daha savaşçılarını bekledi. Üçüncü günün akşamı sağ kalanlar geriye döndüler. Zafer kazananları bütün köy halkı karşıladı. Ölüleri taşıyan erkekler doğruca mezarlığa yöneldiler.

O sırada evinde oturan Amdexhan, 

- Eşim haber göndermedi. En küçük oğlum da güler yüzle koşarak geri dönmediğine göre artık sıra bana geldi, hazırlanayım, dedi kendi kendine.

Biraz sonra üç kişi Amdexhan’ın kapısına geldi.

- Avlusundan savaşmak için insan çıkmamış aile köyde yok, Amdexhan- dedi gelenlerin thamadesi. Sağ dönenlerin sayısı çok az.

Amdexhan savaşa 8 kişi göndermişti. Eşi ve 7 oğlu. Fakat hiçbir şey söylemedi. ”Her savaş alanına giden halkı uğruna, toprağı uğruna gitti. Dünyaya getirenler uğruna dünyaya getirdikleri uğruna” diye düşündü 

- Sana üzücü haber getirdik Amdexhan, diyerek sözüne devam etti thamade. Savaşta ölenler imkanı yoksa savaş meydanına veya köy mezarlığına kıyafetleri ile gömülürler.
- Kadın olsam da yanlarına gitmeme izin verin, bari bu tek isteğimi yapın- diye yalvardı onlara Amdexhan.

Üç adamın arkasında mezarlığa gitti Amdexhan . 60 yaşındaki uzun boylu kadının avludan çıkarken baş örtüsünün altından gözüken siyah sık saçları mezarlığı yetiştiğinde bembeyaz olmuştu.

Yamçıları üzerlerinde örtülü savaşçıların naaşları yan yana sıralanmış mezarlığın başında duruyordu. Yüzleri gözükmüyordu, fakat Amdexhan doğruca eşi ve çocuklarına yaklaştı ve karşılarında durup sessizce biraz bekledi.

Mezarlıktakilerin tümü erkekti.

- Beni ayıplamayın Abzeghler, bugünkü davranışım adetlerimizde yok, dedi Amdexhan. Yüzlerine bakmama izin verin.

Amdexhan’a kimse yanıt vermedi.

Amdexhan eşinin yanına geldi ve yamçısını yüzünün üzerinden sıyırdı. Sağlığında onunla konuştuğu gibi, sordu:

- Senin ölüm şeklini bana kim söyleye bilir, diye kendi duyabileceği bir ses tonuyla sordu ama sesini duydular.

Mezarlıkta bulunanlar cevap verdiler:

- Düşman ordusunun tam ortasında savaştı, Amdexhan. Menziline giren elinden kurtulamadı. Bizde peşinde savıştık. Ecel oku isabet edince, savaş meydanından kendisini çıkartmalarına izin vermedi. Son düşmanın öldüğünü görünce, gözlerini yumdu.

- Oğullarını nasıl öldürdüklerini görmedin mi, diye söylendikten sonra, eşinin üzerine yamçıyı örterek, onun solunda yatan en büyük oğlunun yüzünü açtı.
- Ardında eşini ve üç çocuğunu bıraktın oğlum, dedi Amdexhan. Onlara ne söylesem razı gelirsin?

En büyük oğlunun akranlarından birinin sesi savaşçıların arasından duyuldu:

- O babasının sol yanında savaştı, ey sevgili annemiz! Kılıcı en yüksekte, duraksamadan savaştı. Ecel oku babasına isabet ettiğinde babasının yerine geçti ve babasının öcünü aldı. Altı kardeşinin önünde savaşarak can verdi.

Amdexhan güçlü sesiyle; halkı için, toprağı için canına verdi, dedi. En büyük oğlunun yüzüne son kez dokunurken yüzü artık soğumuştu.

İkinci oğlunun yüzünü açınca boynunun baştan başa kesilmiş olduğunu görmesine rağmen kendini kaybetmedi. Değişmeyen sesiyle:

- İkinci torunum henüz eşinin bedeninde… Erkek çocuğun olması için Allah’a yalvarırım evladım.
- Çocuğu kız yada erkek. Babasının adını hiçbir şekilde olumsuzlukla duymayacak, diye bir ses duyuldu Amdexhan’ın arkasından.
- Abisi ölünce onu babasının sol yanına yatırdı ve kardeşlerinin önünde savaşmaya devam etti.

Üçüncüsünün, dördüncüsünün ve beşincisinin de sırayla yüzlerine bakarak baş uçlarında durdu Amdexhan. Üç oğlu ölmemiş gibiydi. Zorluk çekmemiş, ümitsizlik, çaresizlik, kalplerinde olmadan yorgun, rüyaları huzurlu, özgürce uyuyorlarmış gibiydiler.

- Atlara rahat vermezdin, dedi birine.
- Aynen öyle, atının üstünde dillere destan çeviklikle savaştı, bir genç sesi duydu Amdexhan.
- Şahin gibi üzerlerine saldırıp, ürkütücü naralarla düşmanın yüreğine korku salarak savaştı.
- Şarkı söylemeyi severdin…
- Atın üzerinde durduğu sürece keskin sesi Abzegh yiğitlerine yön verdi ey sevgili annemiz!
- Usta bir marangoz olasın diye baban sana güveniyordu.
- Kılıcını en usta kullananların içinden parıldıyordu ey sevgili annemiz!Abisi ölünce bir ufağı yerini doldura doldura Abzegh savaşçılarına önderlik yaparak savaştılar.

Amdexhan, oğullarından altıncısının yanına yaklaştığında, savaşçıların en yaşlısı yanına geldi ve elini omzuna koydu.

- Amdexhan…

Amdexhan yamçıyı kaldırdığında, oğlunun yüzüne örtülmüş mendilin kandan kıpkırmızı olduğunu gördü.

- Amdexhan, dedi yaşlı savaşçı. Savaşa uğurlarken son görüşün daima hatırında kalsın. Bir çok düşmanı yok etti oğlun, düşmanlarda onu hedef seçtiler. Ellerine geçince acımaksızın, tüm öfkelerini üstüne boşalttılar.

“Keyifli anında güneş gibiydi yüzün oğlum. Keyifsiz olduğunda dolunaydan çirkin değildi.” Sesi titremedi, gözünden yaş geldiğini görmediler Amdexhan’ın. Kendini ayakta tutarak en küçük oğluna yanaşırken, matemli yüzleri ile Abzegh savaşçıları arkasında sıralanıyordu.

- Ayak ucumdan ayrılıp köyün yiğitleri ile beraber savaşa katıldın oğlum. Gelişme çağını tamamlamaya vaktin olmadı. Fakat yiğitliğin ve cesaretin seninle beraberdi. Silahsız çıktın,silahlı olarak geri döndün, dedi ve kimseye duyurmadan sonuna ekledi. Biraz başını dizlerimin üstüne yatırma imkanım olsaydı, sevgili yavrum…

Arkasından bir ses duyuldu mu, yoksa uzaklarda merhametle kalben mi gördü anne:16 yaşına basmış oğlu güçlü bir sesle” anam için,babam için,kardeşlerim için! “ diyerek düşman ordusunun ortasında yaman ve yıldırıcı bir şekilde savaşıyor. Ok işlemedi, kamalar vücudunda parçalandı, kılıçlar miğferinden paralandı

İnleme seslerinin arasından biri bağırdı: ”Etrafını sarın! En yiğit savaşçılarımızı mahvedenin canını alın!” bütün düşman ordusu gencin etrafına durmuş gibi... Biraz geçince mızraklara hedef olmuş yiğit düşman grubunun baş ucunda görüldü. Bağırmadı: aldığı yaralardan duyduğu acıyı yüzüne yansıtmıyordu.

- Beni görüyor musun baba, keskin sesini herkes duydu.
- Ne kadar güzel toprağımız! Böyle yüksekten hiç bakmamıştım ona.

Güldüler düşman askerleri, alaylı sesleri ile bağrıştılar, fakat saflarını toparlamaya vakitleri olmadı. Gencin başına toplanmışlardı ve ayrılmaya vakit bulamadan Abzegh savaşçıları onları sardı. Hiç biri onların elinden kurtulamadı.

- Yaşadığın zorluğu köy halkı anlıyor, dedi Amdexhan’a yanındaki savaşçı. - Kalbini ferah tut, bırak aksın göz yaşların.

Amdexhan başını kaldırdı ve savaşçılara bakarak; halkımın yaşamadığı bir şey değil başıma gelen, bu acıyı yaşayanlardan oldum bende, dedi.

Amdexhan ölülerinin yanından ayrılınca, batmakta olan güneş yüksek dağların uzun sırtlarını terk etmişti. Kendisi de Abzegh savaşçıların peşinden sessiz bakışları arasında güneşin battığı yöne doğru yürüdü.

Gece yarısı köyün haç’eşlerinden birinde wored sesi yükseliyordu:

Abzeghlerin annesi batan güneşle beraber meçhule yürüyor, Ahrete uğurladıkları gönül gözüyle onu izliyor. Aramızdan ayrılan yiğitlere kahramanlık türküsünü söyleyin. Onlardan hangi yiğidin adını söylerseniz bilin ki onun annesi Abdzex’tır…

…haç’eşten yükselen bu woredi Amdexhan asla duyamadı.

-"Vorida ..Vooridara

Yüzünü güneşe göstermeyen Kurina

Kim iftira atıyor,yalan sölüyor.

Düşmanlar uzatıyor bu sözleri

Şimdi saathane meydanında toplanıp,

benim için Hadağey yapsınlar" 

Kurina benim süt kardeşim.Sirmaguaşe'nin memesini emmişiz ikimiz de.Süt kardeşlik geleneklerimizde çok önemli bir yer tutar. Kimi zaman iki gerçek kardeşten daha yakın olur birbirine süt kardeşler. Bizde birlikte büyüdük. Birlikte su içtik köy çeşmesinden,birlikte tırmandık ağaçlara. İki narin fidan gibi, iki genç kısrak gibi, iki eşsizkız olarak yetiştik. Ben babamı seferberlikte kaybettim Sarıkamış'ta şehit oldu Ruslarla vuruşurken. Kurina'nın babası yaşlı olduğu için gitmemişti savaşa. 

O, bana da babalık yapt, gerçek bir babayı aratmadı. Gür kaşlarının altından iki derin çukur gibi beliren gözleri sevgiyle izlerdi bizleri. Özenle yetiştirdi,uçan kuştan,esen yelden sakındı kızlarını. Öyle bir terbiyeyle eğitilir ki Çerkes kızı, müstesna bir varlık olur artık. Eşinin ikbalidir o...İyi bir erkek çocuğu yetiştiren iyi bir insan kazandırmış olur topluma, iyi bir kız yetiştiren ise iyi bir nesil yetiştirmiş olur. Böyle düşünmüş atalarımız. bizde her çerkes kızı gibi el üstünde tutulduk.

Türkmen kızları gibi çalışmadık, yıpranmadık.Kendimizi güneşten sakındığımız için kocaman gürgenlerin,çamların,çınarların gölgesinde yürüdük.Eğlencelerede,düğünlerde yetiştirdik kendimizi.Her şeyimizle gençlik ve hayat dolu olduğumuz vakit masallardaki peri kızıydık, şarkılarda bahsedilen meleklerin senekar olduğu dilberler biz olduk. Saçları geceden daha karaydı Kurina'nın ve gözleri iki parlak akik gibi zifiri...Yüzü ise bembeyaz, pürüssüz. Kaşları şakaklarına kadar kalkık,dudakları ince ve biçimli. 

Yanımızda sülalemizin delikanlıları olduğu halde giderdik düğünlere, eğlencelere. Onlar, elleri kamalarında dururlardı yanı başımızda. armonikanın hüzünlü, heyecanlı sesi dalga dalga yayılmaya başladığı zaman bizi saygıyla dansa davet eden delikanlıların önünde nazlı nazlı süzülürdük. Oynayanlar birbirine uzak dururlardı. Askeri bir disiplinle tertip edilirdi eğlenceler. Hiç bir el değmezdi gül dalına benzeyen küçük ellerimize.Gittiğimiz her düğünde el üstünde tutulan iki güzel kardeştik biz. Birimiz sarışın,yeşil gözlü,diğerimiz gece saçlı, zifiri bakışlı... 

Herkes "Şu iki nazenin dilber!"diyordu bizim için. Önce Kurinayı istediler.Ona güzelliğini işiten bir kuyumcu talip oldu şehirden. Zengin fakat Çerkes değil.Vase olarak bilmem ne kadar altın sayacağını söledi Kurina£nın babasına.Adetlerimize göre eşini seçme hakkı kıza aitti.Utangaç utangaç gülümsedi Kurina.Başını eğdi ve tabikii kendisine zenginlik ve rahat bir hayat vaadeden kuyumcunun evlilik teklifini kabul etti. 

Bir güz günü hazan yapraklarının örttüğü son yeşillikler üzerinde yaptık onun nişanını.Giydiği kırmızı elbisenin içinde gelincikler gibiydi Kurina.Elleri belindeki gümüş kemerin üzerinde birleştirmiş,ayakta duruyordu.Göğsünde yine gümüş işlemeli bir yelek ve saçları alabildiğine zifiri...Talihi gibi. 

Kurina'ya yaptığımız nişan pek güzel, coşkulu geçti.Gece olunca samanlıkta devam ettik dansa.Kurina babasının evinde kalıp kendisini tebriğe gelenleri kabul etti.Çünkü geleneklerimize göre gelin ve damat eğlenceye katılamazdı. zengin kuyumcu top top kumaşlar,gümüş takılar göndermişti Kurina’ya. Belli ki o da çok mutlu ve sabırsızdı. Fakat Kurinan’ın ailesi düğünün baharda yapılmasını istiyordu Kurina kışı baba evinde geçirecekti. Maharbiy’i bu nişan töreninden birkaç gün sonra gördük.Uzak bir yerden bizim köyümüzdeki akrabalarını ziyarete gelmişti. Uzun boylu, çıkık çeneli, gösterişli bir Çerkes genciydi. Günlerce kaldı köyümüzde.

Ormandan odun getirenlere kışa hazırlananlara yardım etti.Akşamları düzenlenen küçük eğlentilerde şarkı söyledi, armonika çaldı,dans etti.İşte böyle bir eğlencede gördü Kurina’yı.Yanına gidip oyuna davet etti onu.Kurina nişanlı olduğunu söyledi alçak bir sesle. Nişanlı bir kızla oynamak adetlerimize tersti.Fakat o gece Maharbiy’in gözlerindeki yangını fark etmeyen kalmadı. Güzel Kurina’nın çekingen tavrıyla “ne olurdu iki ay önce çıksaydın karşıma” dediğini herkes anladı. Onlar iki su damlası kadar birbirlerine uyumluydular. Delikanlının kalbinin sesi korkutmuştu kurina’yı 

Küçük ayaklarındaki deri ayakkabılarla bastığı kuru yaprakları hışırdata hışırdata kaçtı o günkü eğlenceden. Gece kara ,toprak kara gökyüzündeki yağmur yüklü bulutlar kara,gökyüzündeki yağmur yüklü bulutlar kara …yetmiş sene öncesinin o zifiri sonbahar gecesinde köyün üzerindeki meşe ormanından yayılan koku hala burnumda.Korkuyla bekliyordum evin önünde. önce narin bir siluet belirdi karanlığın içinden.

Adımı fısıldadı.”Mu’mina, kimse görmedi ya.öyle korkuyorum ki..”ona güven vermek için koluna girdim,beklemeye başladık. çitin üzerinden atlayan gölgeyi gördüğümüzde çitin üzerinden atlayan gölgeyi gördüğümüzde ikimizinde yüreği ağzına geldi. 

-Kurina! 

-Vey Maharbiy!ah zavallı başım. Gelenin beklediğimiz insan olduğunu anlayınca birkaç adım geriye çekilip Kurinay’la Maharbiy’i baş başa bıraktım.Konuşacaklarını duyacak kadar yakındım yinede. 

-Maharbiy nereden çıktın karşıma.neden görüşmek istedin benimle?ah zavallı ben,talihsiz ben… 

Nasıl böyle bir delilik edip seninle konuşmayı kabul ettim. Delikanlı kızın korkuyla titreyen ellerini tuttu ve kısık sesiyle konuşmaya başladı. 

-Seni unutamam.Gözlerimi kör etmem, yüreğimi yerinden sökmem lazım seni unutmak için.Gece saçlı Kurina’m,Hayat verilmiş bir söz uğruna heba edilemeyecek kadar kıymetli. Unut o yabancıya verdiğin sözü.Gel benimle.Hem de şimdi. Arkadaşlarım az ilerde atlarla bizi bekliyor. Kaçalım buralardan. Maharbiy’in bu teklifi karşısında telaşla elini çekti erkeğin ellerinden Kurina. 

-Sen nasıl bir Adige gencisin Maharbiy? Nişanlı bir kızın yüreğini çalmak var mıdır Khabze’de?Sana kaçarsam ailemin yüzüne nasıl bakarım.hem ben seninle ilk defa konuşuyorum,elim eline ilk defa değiyor.bunu benden nasıl istersin? Genç adam dinlemiyordu bile kızın söylediklerini ısrarla konuşuyordu.

-Çerkes olmayan birisiyle nasıl evlene bilirsin? Dilinden, adetinden anlamadığın birisiyle… yüreğin khabzesi yok Kurina. 

Kaç bana. Kurina Maharbiy’in ellerinden kurtuldu ve geriledi korku dolu sesi karıştı gecenin karanlığına.

-İmanın varsa gelme buralara bir daha.Konuştuğumuz duyulursa ikimizi de vururlar. Ellerimi bugün tuttun ama sakın bir daha tutmaya kalkma.Ben sözümü çiğneyemem. Sonra arkasını döndü Maharbiy’e vwe orada beklemekte olan benim ellerimden eve yöneldi. İşte hepsi bu kadar.

Bu ilk görüşte birbirine sevdalanan gençlerin ilk ve son görüşmesi olduve benden başka kimse şahit olmadı bu görüşmeye. Maharbiy’in aniden köyü terk etmesinin ardından ağızdan ağıza bir söylenti dolaşmaya başladı.önce bu delikanlın kurinaya olan tutkusu anlatıldı,sonra birileri o akşamki buluşmayı gördüklerini söyledi orda burada. Nişanlı bir kız,hem de kurina gibi saygın bir ailenin kızı gizliden gizliye nasıl buluşabilirdi bir delikanlıyla.geleneklerimiz kızla erkeğin arasına bir yasak koymamıştı. 

Konuşmak, şakalaşmak , dans etmek psetlixu yapmak serbestti ama her şey aleni olacak. Gizlenen hiçbir şeye müsaade yok,ancak khabze’ye uymayan davranışlar gizlenir. saklanılacak bir şey varsa utanılacak bir şey de vardır çünkü. Bu söylentiler kulağına geldiğinde hüngür hüngür ağladı Kurina. Akik gözlerinden süzülen inci taneleri ıslattı yanaklarını. Kendisine bu söylentinin aslını soran yaşlı babasına”yalan”diyemedi.Köye gelen o genç çalmıştı yüreğini,bu doğru.Ama başka hiçbir şey olmamıştı. Sadece gizli bir buluşma ve “beni unut sözü” ….hepsi bu. 

İşte bunu söyleyemedi babasına Kurina.Yaşlı babası başını öne eğdi ve sustu.Güz esintileri de sustu, esintilerle kımıldanan dallardaki kuşlarda.Ak sakallı thamadeler toplandı, karlı dağ doruklarına benzeyen ak saçlı başlarını elleri arasına alıp düşündüler. ”Kamayı kılıfına sokup tehlikelerini engelleyebilirsiniz ama gençliğin deliliğini önleyebileceğimiz bir kılıf yok.”dedi aralarından birisi. Günlerdir dışarı çıkmıyordu Kurina. Evine kadar gidip kaç kere çağırdıysamda açmadı kapıyı.benimle,k ardeşi Mu’minayla bile görüşmek istemiyordu. Yüreğime bir büyük kaya çöreklenmişti.”O konuşmaya ben şahit oldum , Kurina , Maharbiy’in sevdasına gönlünü açmadı.” dedim herkese ama o kahredici suskunluk bozulmuyordu.

Bir sabah kurinanın odasından gelen bir mızıka sesine dikkat kesildi herkes.İçerde içli bir şarkı çalınıyordu.Kurina titrek sesiyle masumiyetini,sevdasını ve bahtsızlığını mırıldanıyordu bu şarkıda.nazlı güvercinler gibi süzüldüğü günlerde olduğu gibi yüreğinin sesini dile getiriyordu mızıkasıyla. Herkes sessizce dinledi şarkıyı.Hıçkırıklar karıştı mızıkanın hüzünlü melodisine, sonra…. 

Bir el silah sesiyle yırtıldı sükunet. Bir el silah sesiyle bitti bu şarkı.Bir el silah sesi son verdi Kurinan’ın kaderine. Telaşla koşup omuzladılar kapıyı.Kurina’yı mızıkasıyla tam kalbinden vurulmuş buldular.Kapıya bağladığı tüfeğin tetiğine bir ip geçirmiş,bu ipin ucunu da mızıkasına bağlamıştı.önce içindeki ateşi şarkı yapmış,sonra namlunun tam karşısına geçip ipi çekmişti….. 

Hulusi Üstün: Gurbetten Çerkes Hikayeleri

Sular kirlenmeden önceydi... Kendilerine tanrının ihsan ettiği topraklarda yüce dağlar, kayalık yamaçlar ve derin vadilerde Nart çocuklarının yaşadığı huzurlu günlerdi. Eline erkek eli değmemiş genç kızlar kadar bakirdi Kafkasya ve henüz ne sürgünü, ne acı yenilgileri tatmamıştı insanlar. Berraktı sular ve gökyüzü dağ gölleri kadar parlaktı.

Binlerce kuş cıvıltısının birbirine karıştığı ormanlık Terek nehri kıyılarının bir köşesinde adı Kuban ırmağının kuzeyindeki çekik gözlü Nogaylar, karlı Kaf Dağı zincirinin güneyindeki Gürcüler tarafından bile bilinen bir Kabardey beyi yaşardı. Diz boyu otlaklarda uçuşup duran yılkı yılkı atlar onundu, onlarca çoban dolaştırırdı koyun sürülerini dağdan dağa. Demir miğferli, gümüş kamalı askerler vardı kapısında ve koca kazanlar içinde mısır unu ve et kaynatan ihtiyar kadınlar. Namlı Margus Bey derlerdi ona. Köyüne de Büyük Margusey. En sağlam kılıçlar, en can alıcı kamalar bu köyde işlenirdi. Mısır sultanları o kılıçları kuşanırdı, Osmanlı akıncıları Frenk diyarlarında o kamalarla vuruşurlardı. Çerkesya’nın en güzel kumaşları da Margusey’de dokunur, Çeçenya’nın, Abhazya’nın kızlarına elbise olurdu. Zengin, ünlü ve mutluydu Margus Bey. Terek nehrine yüksekten bakan yalçın bir kayalığın üzerine kurulu köyünde yaşardı. Önü ova, ardı dağ, sağı solu ormandı Margusey’in. Koltuk altları damgalı köleler çalışırdı uçsuz bucaksız tarlalarında, kadınlar tezgahlarda kumaş dokur, demirci ustaları eriyik demir cevherini kalıplara dökerdi...

Tanrının hiçbir nimeti eksik etmediği Margus Bey ve eşi Hafote’nin bir oğlu vardı yalnızca. Uzun yıllardır evlerinden eksik olan çocuk neşesini Kasbolet’te bulmuşlardı. Saçları altın sarısı, teni pespembe, kocaman gri gözleri ışıltılar saçan sevimli bir bebekti o. Kucaktan kucağa dolaşarak büyüdü, üç yaşına vardı. Kem gözlerden koruması için muskalar takmışlardı boynuna. Margusey’in sahip olduğu en değerli varlıktı Kasbolet.
***
Yarının ne getireceğini bilmemekten büyük nimet mi var? Bu yüzden biraz ümit, biraz korkuyla yaşar insanoğlu. Yaşanılan gün için Tanrıya minnet duymayı öğrendi onlar babalarından. Kadere rıza gösterdiler ve gururu elden bırakmadılar.

Bir bahar sabahı yanına birkaç savaşçıyı alıp dağlara doğru yola koyuldu Margus Bey. Dileği av yapmak, dal dal, çiçek çiçek, baharı koklamaktı.
Sağrısı kızgın demirle damgalanmış cins atların sırtındaki çift çıkmalı eğere yerleşip dağ dağ, tepe tepe geyik kovaladılar. Heybelerini kekliklerle, çulluklarla, yaban ördekleriyle doldurdular. Dağ keçisi vurdular, ceylan yaraladılar, ayı postu yüzdüler. Vaktin nasıl geçtiğini anlayamadı Margus Bey’le yanındaki delikanlılar. Güneş dağların arasından utangaç utangaç süzülürken avlarını sırtlarına vurup köylerine doğru mahmuzladılar kısraklarını.

Kahraman atalarından bahseden savaş şarkılarını hep bir ağızdan söyleyerek ırmağı geçmeye koyulurken ormanın içinden bir kuş sürüsünün gürültüyle kalktığını gördüler. Merak etti Margus Bey. Nedir kuş sürülerini ürküten? Fazlaca düşünmeden sırım dizginleri çevirdiler. Temkinli adımlarla, elleri kamalarının kabzasında girdiler ormana. Yüzlerini, gözlerini çizen çalıları aralayıp bakındılar etrafa. Karalara bürünmüş, saçı sakalı birbirine karışmış üç haydut vardı ağaçların arasında. Buralardan olmayan, uzak diyarlardan kalkıp yurtlarına giren, köyleri basıp çocukları kaçıran, ana babaların yüreğini yaralayan esir tüccarlarıydı bunlar. Birisinin atının terkisinde yedi yaşlarında bir çocuk vardı ve böyle gizli saklı orman içinden geçtiklerine göre yanlarındaki çocuk kaçırılmış olmalıydı. Öfkeyle gerildi Margus Bey. Dağların hür çocuklarını yuvalarından koparıp kim bilir nerelere, kimlere satacaklardı bu haydutlar, işaret etti savaşçılarına. Çifte su verilmiş ince çelikten uzun kılıçlarını sessizce sıyırdılar. Göz açıp kapayıncaya dek bulutlardan yere inen şimşekler misali hışımla indiler haydutların başına. Korkuyla kasıldı kaçakların yüzleri. Davranmaya fırsat bulamadan yere yığıldılar. Birkaç saniye içinde soğuk çeliklerle kestiler onları hayata bağlayan can damarını. Korkuyla etrafa bakınan küçük çocuğa elini uzattı Margus Bey. Kolundan tutup çekti atının üzerine. Karanlıkla birlikte çökmeye başlayan dağ ayazının içinden çıkarıp sıcak yamçısının içine aldı yavrucağı. İnsan taciri günahkarların cesetlerini alıcı kuşlara, börtü böceğe bırakıp başı boş kalan atları yedeğe bağladılar.

Gece karanlığı ve sis ulu ağaçların üzerini örtmüş, derin bir sessizlik kaplamıştı ortalığı. Şaşkınlığı üzerinden atan çocuk ağlamaya başladı. Yol yol aklar düşmüş sakalını kaşıyarak çocuğa nereden olduğunu sordu Margus Bey. Küçük çocuk, kendisini kurtaran adamın sorusunu dağlı Karaçaylar’ın diliyle yanıtladı. “Ullubaş Cigit’in oğluyum.” Margus Bey kuşaklar boyu bir vadinin hakimiyeti için vuruştukları Karaçay beyinin adını duyunca ürperdi. Baş başa verip konuştu savaşçılarıyla. Düşmanının oğluydu kurtardığı bu çocuk. Kara talihi onu üç haydudun elinden kurtarıp babasının düşmanlarının kucağına bırakmıştı. “Onu burada bırakıp gidelim,” dedi gençlerden biri. Ullubaş, çocuğunu kaçıranın Margus Bey olduğunu düşünüp öç almak isteyebilirdi. “Büyüyüp bize kılıç çekmeden öldürelim,” dedi diğeri. Çok değil on yıl sonra karşılarına bir düşman olarak çıkıp can alacaktı çünkü. “Yanımıza alıp Margusey’e götürelim. Yılkı yılkı kızıl kısrak, yığın yığın keçe kumaş, külçe külçe gümüş isteyelim babasından,” dedi öbürü.

Günahsız çocuğu güçlü kollarının arasında sarmalayıp güldü Margus Bey. Oğlu geldi aklına. Her hareketi yüreğini serinleten sevgili yavrusunu hatırladı. Onun başına bu tür bir iş gelseydi eşi Hafote yıkılırdı. Kendisi için de yaşamın tadı kalmazdı. Bu çocuğun anası da kara örtülere bürünmüş, bir köşede ağlıyor olmalıydı. Düşmanının oğlu da olsa çocuktu o. Canına kıymak zalimlik olurdu. Hem dağlının örfünde çocuk kanı dökülmez, kadına silah çekilmezdi. Baba yüreğiyle baktı kucağındaki çocuğa, sonra gençlerin söylediklerini dinlemeden ani bir kararla atının başını Kuşha Karaçaylar’ın diyarı olan dağlara çevirdi. “Gelin benimle,” dedi. “Bir ananın yaslı yüreğinin hatırına onu köyüne götürelim.” Yanındaki delikanlılar ikiletmedi beylerinin emrini. Yorgun atlarının köpüklü ağızlarını yırtarcasına gerdiler dizginleri.

Vakit gece yarısını geçtiği halde Karaçay Beyi Ullubaş Cigit’in ocağındaki ateş sönmemişti. Köyün bütün gençleri orman içine dalmış, çalı çalı, köşe bucak arıyorlardı beylerinin oğlunu. Gün boyu bir haber çıkmamış, herkesin yüreği buz kesmişti adeta. Dört duvarın arasında bekleşen kadınların yüzünü yanan kütüklerin ışığı belli belirsiz aydınlatıyordu. Kanlı yaşlar dökülüyordu genç annenin gözlerinden. Oğlunu anarak iç geçiriyordu. Gün boyu ağlayıp yüzünü yırtmıştı. Şimdi halsiz bir şekilde oğluna ağıtlar yakıyordu.
Uçup ketken kögürçüne sorayma,
Sabim tapsan alıp keltir bulayga
Canımdan süygen balam,
Üyümge cetken balam.
Kaydasan, kaydan tapsam
Cürekme kuvanç salgan balam.
Cazudan alay tileyme,
Seni bulayga keltirse.
Can balam, candan iye bolgan balam...(1)
***
Geçen zamanla birlikte ümitleri kırılıyordu herkesin. Yazık ki yıllardır bu köle tüccarları yüzünden çok ana ağlamıştı Kafkasya’da. Savaş esirlerinin yanında özgür kişilerin çocuklarını da kaçırıp götürüyorlardı. Çok azı seneler sonra dönüp gelebiliyordu yurduna.

Yasın ve karanlığın içinde bekleşen ev halkı dışardan gelen at seslerini duyunca dikkat kesildi. Koca ağaç kapıyı aralayıp dışarı çıktı Ullubaş’ın gençleri. Kara yamçıya bürünmüş, keçe başlıklarla yüzlerini örtmüş yabancılar korkusuzca yaklaştıklarına göre misafir olmalıydılar. Birkaç genç onları karşılamak üzere ileri çıktı. Dolunayın ışığında gelenlerin nicedir savaştıkları Margus Bey ve adamları olduğunu görünce şaşırdılar. Ama dağların örfüne uyup misafire karşı düşmanlıklarını unutup üzüntülerini belli etmeden yaklaşıp buyur ettiler. Gelenlerden birisi attan inmeden yamçısını aralayıp çocuğu gösterdi onlara. Bildiği kadar Karaçayca ile onu nasıl bulduklarını anlattı. Ortalığı sevinç sesleri aldı. Koşup ağlayan anaya haber verdiler. Ana oğul sarmaş dolaş oldu. Bu büyük hediyeyi kendilerine getiren eski düşmanlarını içeri aldılar. Bütün köy Ullubaş’ın evinde toplanıp toy kurdu, ateşler yakıldı, koyunlar kesildi. Yaşlı Karaçay ozanlar kopuz çalıp cır söyledi. Kabardey havaları eşliğinde oyunlar oynandı. Çeşitli yiyeceklerle donatılmış geniş bir sofranın baş köşesine oturtuldu Margus Bey. Yenildi, içildi, sohbetler edildi. Sabah sırtları hediyelerle dolu atları yedeklerine verip uğurladılar Margus Bey’i. Ullubaş Cigit, eski düşmanını köyünün sınırına kadar uğurladı ve gerçek bir kardeş gibi içten sarılıp vedalaştı onlarla.
***
Uzunca bir huzur dönemi yaşandı dağlarda. Baharları yazlar, yazları kışlar izledi. Gün döndü, ay eksildi, yirmi koca yıl geçti aradan. Margus Bey’in oğlu Kasbolet de, Ullubaş’ın oğlu Küntoğgan da yerinde duramayan, kabına sığmaz iki delikanlı oldu. Ana babaları gururla izliyordu evlatlarının delişmenliğini. Biri Terek vadisindeki köyünde, diğeri ulu dağların yamaçlarında adından söz ettiriyordu. At koşturarak, atış talimi yaparak, avlanarak geçiyordu günleri. Dağların şenliğe durduğu düğün günlerinde yayından fırlamış ok gibi hızlı dans ediyor, karlı dağ doruklarından ovaya inen kartallar gibi süzülüyorlardı. Birine Margus Kasbolet, diğerine Ullubaşlanı Küntoğgan diyorlardı.

Sonra kader bu mutluluğa yeter demiş olacak ki Margus Bey’in sevgili oğlu yatağa düştü. Günden güne azaldı neşesi, rengi sararıp soldu. Yemekten içmekten kesildi. Ulu çınarlar gibi göz dolduran sağlam delikanlı kolunu kaldıramaz hale geldi, ölüm bekleyen yaşlı misali yatağa düştü. Türlü ilaçlar denendi iyileşmesi için. Dağlardan şifalı otlar toplandı, oğul balı ile karıştırıldı, tütsüler yakıldı, dualar edildi ama hiç biri çare olmadı Kasbolet’in derdine. Çerkesya’nın her yerine haber salındı. Namlı hekimler kalkıp geldi Margusey’e. Hiç biri genç bey oğlunun hastalığını anlayamadı. Margus Bey ve eşi Hafote çaresiz bir bekleyiş içinde günden güne eriyip solan oğullarını izlemeye koyuldu. Ortalığı cehenneme çeviren bir sessizlik kapladı Margusey’i. Bacalardan duman tütmez oldu, evlerden şen şakrak genç sesleri duyulmaz oldu.

Günün birinde beli iki kat olmuş yaşlı bir Wudu’yu (2) alıp getirdiler Margusey’e. Çok uzun yaşamış, çok şey görmüş, nice hastayı iyileştirmiş bir kadındı bu. Eğer Kasbolet’e kötü bir cin musallat olmuşsa onu kovabileceğini söylediler. En azından genci yatağa düşüren illetin nedenini bulabilirdi belki.
***
Yaşlı Wudu’yu Kasbolet’in yattığı odaya soktular. Uzun boyuna, parlak gözlerine ve bahar dalı kadar taze yaşına yakışmayan bir bitkinlikle öylece yatıyordu delikanlı. Anacığı başucunda ellerini kavuşturmuş duruyor, hizmetçiler uşaklar çaresiz bir şekilde bekleşiyordu kapıda. Wudu, yaşlı kargalar gibi badikleye badikleye yaklaştı yatağa ve ışıltısı geçmiş solgun gözleriyle inceledi Kasbolet’i. Tırnak uçlarına, dudaklarına, diline baktı. Kalbini dinledi sonra başını eğip dualar mırıldandı. Merakla ve ümitle izliyordu çevresindekiler onu. Daha önce nice hekimler, nice bilge kişiler çağrılmıştı. Ta Kalmukya’dan şamanlar, Dağıstan’dan imamlar, Gürcistan’dan keşişler gelip bakmış ama hiç biri bir şey söyleyememiş, hiç biri çare olamamıştı bu delikanlının hastalığına. Belki bu uzun yaşamış, eskileri görmüş, çok şey dinlemiş kocakarı yol gösterebilirdi onlara.

Nice sonra yaşlı Wudu yarım bir solukla doğruldu yerinden. Kendisinden bir şeyler bekleyen ev halkına umutsuzca omuz silkti. Beklenen korkunç cevap döküldü dişsiz karanlık ağzından.

-Ah Margus Bey... Ölüm meleği oğluna pençesini atmış. Toprak onu istiyor. Kısrak sürülerin, ucu görünmeyen çayırların, yüce dağların, sıra sıra esirlerin ona bedel olamaz. Her kişi ölmek üzere doğar. Hiçbir yiğidin kaması, kılıcı ölüm meleğini niyetinden vazgeçiremedi. Nice vakit var ki senin oğlun gibi bir yiğit, yatağında can vermemişti. Şimdiden ğıbzeler (3) söyleyin. Köyün yaşlıları onun için hadağey (4) yapsın. Sana ait arazinin en güzel yerine onun için bir mezar kazın. Oğlunuz ölecek...

Yaşamı boyunca göz alabildiğine çok düşmanla karşılaşmış, soğuk çeliği hissetmiş, sıcak kan görmüş, canavarlarla boğuşmuş, kulakları sağır edici fırtınalar görmüş ama hiç biri Margus Bey’i bu sözler kadar ümitsizliğe ve dehşete düşürmemişti. Kederle başını öne eğdi. Hafote bir çığlık kopararak elini yüzüne götürdü. Köleler çaresizlik içinde inledi.

Bir süre susup onları izleyen Wudu tekrar konuşmaya başladı.
-Bir tek şey... Olması, gerçekleşmesi imkansız bir şey kurtarabilir onu ama bu da gökyüzündeki hilali orak yapıp buğday biçmekten daha zor bir şey.
Margus Bey koşup önüne geçti Wudu’nun. Nemli çakır gözleriyle yalvarırcasına baktı yaşlı kadının yüzüne.
-Nedir o çare söyle Wudu. Margus’un güç yetiremediğine Tanrı da mı güç yetiremez?

-Kullar ne kadar yalvarıp yakarsa da Tanrı adetini değiştirmez. Hiçbir şey ölümlü insan oğlunu ölümsüz kılmaz, hiçbir güç erteleyemez vakti gelen eceli. Bir baba lazım... Öz evladından vazgeçecek bir baba. Senin oğlun kadar güçlü, görkemli, yaşama sevinci dolu bir başka delikanlı öz babası tarafından rızasıyla boğazlanır, kalbi çıkarılır ve senin oğlun için kazılan mezara gömülürse ölüm meleği istediğini almış olur. Belki senin oğlunu götürmekten vazgeçer. Ama insan oğlu yeryüzüne geldi geleli hiçbir baba başkasının oğlu için öz evladına kıyamadı, kıymaz da.

Bir kez daha iki yana düştü Margus Bey’in kolları. Wudu kendisini oraya getiren gençlerin kolları arasında geldiği yere döndü.
***
Kafkasya’yı insanoğlunun şenlendirdiği ilk günden beri bu kadar kara bir ümitsizlik çukuruna düşmemişti dağlılar. Margus Bey’in namını duyan her kişinin yüreğini tarifsiz bir keder kaplamıştı. Margusey’in şen kızları, Kasbolet’in genç yoldaşları karalar giymişti. Kayalıklarda şahinler uçmuyordu. Bir baykuş yuva yapmıştı Margus Bey’in evinin çatısına. Herkes sessizlik içinde onun evinden yükselecek ölüm çığlığını beklerken Hafote, her gün durumu daha da kötüleşen oğlu için Ağıtlar söylüyordu.
“Vo si jıale blane, vo si jıale dışeri.
Ui nibjeğuher mehume digur meguzavori.
Metlihor gi’gir, diğar ğugoğari,
Kavuş jıale blane, ğateg jıale dışeri.”(5)

Ağızdan ağıza, kulaktan kulağa tüm Çerkesya’ya yayıldı Hafote’nin ağıdı. Bu ağıdın hikayesini duyunca Karaçay Bey’i Ullubaş Cigit’in gözyaşları yanaklarını ıslattı. İyi günü, kötü günü paylaştığı cefakar eşiyle baş başa verip konuştular. Margus Bey’in köyünde matem varmış. Hafote’yle Margus’un yüreklerini şenlendiren biricik oğulları çaresiz bir dertten yatağa düşmüş. Oluru yokmuş bu derdin, bütün Kabardey halkı yas tutuyormuş.

Yaslı ana baba, ta ciğerden yandı bu habere. Yirmi yıl önce kendilerine oğullarını getiren Margus Bey için ağladılar. Bir çaresi varmış bu derdin. Ürpertici, çıldırtıcı, dehşetli bir çaresi varmış. Şimdiye dek görülmemiş, duyulmamış bir çare. Kasbolet’in canının bedeli olarak bir can verilmeliymiş onun yerine. Ullubaş cigit, başını evinin dar penceresinden dışarı uzatıp ilerdeki geniş çayırda at koşturan oğluna baktı. Karaçay ilinin en namlı delikanlısıydı o. Gözü pek, yiğit, saygılı ve cesur... Yirmi yıl önce Margus Bey getirmişti onu ve ne kadar sevinmişlerdi bu iyilik karşısında. O kurtarmasaydı oğlunu yirmi yıl boyunca her gün dağlanacaktı yüreği.
Gözleri dolu dolu olup çekildi pencereden.
***
Bir yaz sabahı “Misafirin var” dediler Margus Beye. Karaçay’ın dağlarından derilere bürünmüş on savaşçıyla birlikte yaşlı Ullubaş Bey gelmişti onu ziyarete. Margus Bey yasını içerde bırakıp yorgun vücudunu zorlayarak kapıda karşıladı konuklarını. Vaktiyle düşman olduğu Karaçay’ın bu koca özdeninin (6) atının dizginlerini tutup inmesine yardım etti. Dostça sarıldı ona, koluna girip içeri almak istedi.

-Kalıcı değiliz, dedi Ullubaş. Sesi çatal çatal çıkıyordu bunları söylerken. Başındaki felaketi duyduk. Acını paylaşmaya geldik. Dediler ki bir tek çaresi varmış bu derdin. Kasbolet ancak bir şekilde ayağa kalkarmış. Yirmi yıl önce bize oğlumuzu bağışlayan ulu kişiye bir borcumuz vardı. Onu getirmek için düştük yola.
Ardından toprak bir kap çıkardı eğerin üzerindeki torbadan. Titreyen elleriyle uzattı onu Margus Bey’e. Sonra gözlerinin yaşını engellemeye çalışarak dedi ki, -Al, evladın için kazdığın mezara koy onu. Umulur ki ölüm meleği evinin üzerinden kanadını çeker.
Margus Bey ürpererek aldı Ullubaş’ın elindeki toprak kabı.

Üzerindeki kapağı kaldırıp baktı. Çevresi kanla lekelenmiş kabın içinde Ullubaşlanı Küntoğgan’ın kalbi duruyordu.
***
Nice efsaneler yaşanmış karlı dağları inletti Ullubaş’ın iyilik bilirliği. Güneş utandı, gökyüzü utandı. Ölüm meleği başını eğip ağladı o fedakar baba için, yiğit Küntoğgan için. Karaçay’ın yaşlı beyi atına binip dağlarına dönmek üzere yola koyulurken duyduğu minnet duygusu ezdi Margus Bey’i. Eşiyle birlikte yüzlerini Karaçay yurduna çevirip Ullubaş’ı izlediler gözden kayboluncaya dek. Hafote’nin yanağından süzülen bir damla yaş toprağa düştü.

Kasbolet doğruldu hasta yatağından. Margusey o gün sevince boğuldu ama yüreklerinin bir köşesinde sakladılar Küntoğgan’ın yasını. O iyilik bilir babayı ve dostu için yaptığı fedakarlığı asla unutmadı Kabardey halkı.

İhtiyar Çigu Hasan, avludaki ağacın gölgesinde, biricik oğlu Tem ur için, inek derisinden ayakkabı dikiyordu. Bir ara köpek havlamasına basını kaldırdığında bir delikanlının çiti atladığını, avluya girmekte olduğunu gördü. Kalktı misafirini karşıladı. 

- Hös geldin oğlum evime buyur.Misafir tedirgin: 

- Hös bulduk... Öldürülmek üzere aranıyorum. Ne olur sakla beni! 

- Gel, bu tarafa gel. Çabucak getirip duvara dayadığı, merdiveni göstererek devam etti. Yukarı çık oğlum, tavana. Oradaki didilmiş yünde saklanırsın. Korkma gelenleri ben görürüm. 

Misafir tavana çıktıktan sonra Hasan, merdiveni aldı ve evin arkasındaki dikenliğe sakladı. Sonra da sağa sola bakindi. Kimseyi göremeyince misafirinin yanına döndü. 

- Kimsin oğlum? Öldürülmek üzere arandığını söyledin ama kimseler yok görünürde. Korkma... Anlat bakalım ne oldu ? 

- Atimi koşturuyor eğleniyordum. Kamçıyla atıma vurdu. Bu da bana vurması demekti. 

- Dilini biraz farklı buluyorum oğlum. Ashuwa misin 

- Evet. 

- Bilirim, atınıza birinin vurması siz Ashuwalarca büyük bir hakarettir. Öldürdüğün kim? 

- Kim olduğunu da bilmiyorum.İlk kez görmüştüm zaten. Köyünüze de ilk gelişim. Altsgu'nun düğünü için gelmiştim. Agu Altsgu'nun düğünü... Bu sırada köpek yine havlamaya başlayınca "Geldiler herhalde" diyen Hasan etrafa bakınmaya gittiğinde, köpeğin havladığı yönde, tepede, kalabalık bir grubun eve doğru yaklaşmakta olduğunu gördü. Az sonra öne geçip kapıyı açan bir kaç gencin arkasından, bütün kalabalık avluya girdi. Taşıdıkları sedyede yamçı örtülü biri vardı. Sedyeyi sessizce gölgelik bir yere bıraktılar. Hasan henüz; "Kim bu? Ne oldu"diye sormadan hem komsusu hem de iyi dostu Baz Habib yanına yaklaştı ve; 

- Metin ol dostum. Hayatta olmayan şey yoktur, der. Biricik oğlunu Tem ur’u öldürdüler bu gün. Hasan, dizlerinin bağının çözüldüğühissetti ve olduğu yere çöktü. Baz son derece üzgün devam eder, 

- Eh ne yaparsın "oğlu öleni oğluna ağlatma" derler. Bu gün senin basına gelen geçen yıl da benim basıma gelmişti. Bu şekilde Baz’ın teselliye çalıştığı Hasan hiç bir şey duymuyor, kulakları da uğulduyordu. 

Bir an ağlamaklı oldu ve kendini kaybetti. Kendine gelir gelmez de " Kim yedi? Kim öldürdü oğlumu?" diye sordu. Bir delikanlı: 

- Ashuwa’nin biriyle at oynatırken münakasaya tutusunca Ashuwa tabancasını çekip vurmuş. Eceli ondanmış ne yapabilirdik ki? 

- Nereli nereden geliyor o Ashuwa? Bileniniz var mi? 

- Kimse bilmiyor dedi başka biri. 

- Bugün gelmiştir belki ama kazadan sonra kendini tanıtmadı kimseye. Hasan kuşkulu: 

- Neden münakasa etmişler peki ? 

- Kozca Dide’nin dediğine göre, Ashuwa Atina Tem ur’un kamçıyla vurmasını büyük bir hakaret saymış ve... 

- Anladım, hepsini anladım, dedi Hasan sessizce... 

Ölü sedirde üç gün üç gece bekletildi. Komsular durmadan ağlaştı.Hasan ise, kimseye görünmeksizin misafirine, yiyecekiçecek çıkarıyordu. Dördüncü gün ölü gömüldükten sonra köylü dağıldı. Fakat avluda toplanan Tem ur’un arkadaşları Ashuwa’yi aramak, bulmak öldürmek arzusundaydılar. 

- Ashuwa’nin mutlaka ölmesi gerekiyor.Yakında bir yerdedir.Ormana saklanmıştır belki. Yolları tutmalı. 

- Her yerde arıyoruz henüz elimize geçmedi. 

- Buluruz nereye gidebilir ki.. 

- Sen onu kaybettin ama biz arkadaşları, oğlunun borcunu ödemeliyiz. Ben Tem ur’un öcü alınmadan rahat edemem. Bu gece sabaha kadar köprüyü gözetleyeceğim. Ya sen Sakır? 

- Benim su Sohum’um evinin önündeki harabeye pek güvenim yok, oraya bakacağım. 

Böylece delikanlılar anlaşıp dağıldığında yalnız kalan Hasan, misafirine azık hazırladı ve merdiveni getirip seslendi. 

- İn artik oğlum, yalnızım, kimse yok. 

- Bunu da al, yolda yersin, diyerek azığı yanına gelen misafire verdi. Sonra tepeye tırmanan gençleri göstererek devam etti. 

- Öldürdüğün gencin arkadaşlarının dediklerini duymuşundur. Sen bu yoldan ayrılmadan git. Kimseye görünmeden ana yola çıkmanı sağlar, sonra da sağ salim yoluna devam edersin. Haydi yolun açık olsun. 

Misafir eğildi ve saygıyla Hasan’ı selamladı ve tek kelime söylemeksizin, karanlıkta tarif edilen yola koyuldu.

Kendisini ziyarete gelen arkadaşı ile sohbet etmektedir, bahçedeki asmanın altında. Geçerken bir uğrayayım dedim. Hemen kalkacağım diyen misafirine ikramda kusur etmez, soğuk sıcak o günün imkânları ne ise o ikram edilir. Muhabbet sohbet birbirini kovalar, yoldan geçenlerde selam vermek için otururlar. Onlara da değerıj, ayran, çay ikram edilir Öylesine uğradım hemen kalkacağım diyen misafirde ise hiçbir kalkma belirtisi yok. İkindi olur camiye gidip gelinir, Ev sahibi olan Tetay sürekli birbirlerine ağır şakalar yaptığı bu misafirinin bir hinlik düşündüğünden kuşkulanır, Vallaha bu cavnuko bir oyun düşünüyor ama bakalım hayırlısı der. 

Cavnuko’nun gözüne bahçede gezinen hindi ilişir,yahu ne biçim ev sahibisin bu kadar saattir oturuyoruz bize bir şey yedirmeden mi göndereceksin deyip ayağa fırlar ve eline geçirdiği bir odun parçasını bahçede gezinen hindiye hızlıca fırlatır. Ve zavallı hindinin ayağı kırılır, muhabbete gelen köylüler şaşkınlık içindedir, ama ev sahibi mesajı almıştır. Hemen hindiyi keser ve evdekilere seslenir: Bunu pişirin Paste şıps yapın Köyün büyüklerine de haber verin akşama yemeğe gelsinler. 

Akşam Köyün büyükleri de yemeğe katılırlar. Muhabbet ve şakalaşmalar olur. Bu iki can arkadaşın birbirleri ile olan şakalaşmalarını bilen Köylüler derki. Vallahi Cavnuko yaman adamsın ne yaptın ne ettin, hindiyi kestirdin. Ama bizim bildiğimiz tetay da bunun altında kalmaz, sen oyuna gelmezsin ama yinede dikkatli ol derler. Cavnuko çok mutludur. Ben kolay kolay oyuna gelmem dercesine gülümser, Olur olur dikkatli olurum der. Cavnuko bir süre daha oturduktan sonra müsaade ister. Ev sahibi olan tetay ile kucaklaşır, Köyün büyüklerini selamlar, adet gereğince kendisini uğurlamak için bir süre eşlik ederler ve Cavnuko Köyü olan Hacımenteşe doğru yola koyulur. Tetay ise düşüncelidir eve dönerken kendi kendine şöyle mırıldanır. Bunu senin yanında bırakırsam bana da tetay demesinler. İllaki bir gün bu şakanın karşılığını alacaksın. 

Gel zaman git zaman Tetay köyün bir meselesi için Gönene gider, İşini bitirip yorgun argın dönerken bir bakar ki uzaktan Gönen tarafından bir atlı geliyor ve üstünde cavnuko. Birden !!!! aklına bir plan gelir. Aradan uzun zaman geçer, herkes işinde gücündedir. Tetay Köyün bir işi için Gönen’e gönderilir.O yıllar mahrumiyet yılları,sabah ezanında yola çıkmış yaya olarak ve öğlene doğru işlerini bitirerek köye doğru dönüyor.Kerpeç dediğimiz bir dere var Gönen çıkışında,eskiden köprü yoktu,atlar yarı bellerine kadar gömülürdü geçerken.İşte Kerpeç (çerpeş) deresini geçip Köye doğru yola koyulan Tetay arkadan bir atlının geldiğini görür.Dikkatlice bakınca Atlıyı tanır.Gelen Cavunukodan başkası değildir.Gülümser !!! Aklına müthiş bir plan gelir. 

Hemen yol kenarına yatar,ve atlı yaklaşınca inlemeye başlar.Cavunuko yaklaşır, bakar ki yol kenarında birisi kıvrılmış yatıyor, 

- Allah Allah kim bu acaba der,biraz daha yaklaşınca arkadaşını tanır, hemen atından atlar ve yanına koşar.
- Yahu Tetay sen misin? Ne oldu Allah aşkına bu ne hal der. 
- Tetay hiç oralı olmaz inlemeye devam eder.Cavnuko tekrar tekrar sorar,nihayet tetay gözlerini aralar 
- Cavnuko senmisin 
- Evet benim. Ne oldu nedir bu halin?
- Vallahi bende bilmiyorum Gönenden dönüyorum birden fenalaştım ama önemli değil biraz dinlenirsem geçer herhalde, sen yoluna devam et. 
- Olur mu canım seni bu halde bırakımıyım. Ayağa kalkabilecek misin?Gel bakayım yavaş yavaş kalkalım deyip koltuğuna girer.Ve ayağa kaldırır.Zar zor doğrulan tetay tamam beni bırak ben yavaş yavaş giderim der. Der ama nafile Cavunuko arkadaşını bu halde bırakırmı! 

- Bana tutunda seni ata bindireyim.Atın üstünde durabilecek misin? 
- Yahu beni bırak ben giderim yavaş yavaş. Ama Cavunuko çok ısrar eder.Olmaz illa bineceksin ata ben seni götürürüm. 

- Vallahi çok ayıp. Sana kendimi götürtmem? Der ama.. Israrlar karşısında Tetay zar zor arkadaşının yardımıyla ata biner.Cavnukonun elinde atın dizginleri, Tetay da atın üzerinde yatar vaziyette yola çıkarlar. Cavunuko ara sıra geriye bakarak arkadaşına nasıl olduğunu sorar. Tetay planının işlediğini arkadaşının kendisinden kuşkulanmadığından artık emindir. Rolünü biraz daha devam ettirir.İnleyerek atın üzerinde biraz daha doğrulur,atın dizginleri (yuları) elinde yürüyen arkadaşına Seslenir.

-Ben asla atın yuları elinde beni götürmene razı olamam. Bu benim için çok ayıp.Hiç olmazsa yuları atın boynuna asta; yan yana yürüyelim der.Teklif mantıklıdır.Cavnuko yuları atın boynuna asar ve yan yana yürümeye başlarlar. Atın yularınıda eline geçiren tetay artık çok mutludur ama belli etmez rölüne devam eder, Köydeki hindinin rovanşını almak için bir fırsat doğmuştur.Kafasında bir sürü plan tasarlamaya başlar. 

Bu arada arkadaşına hissettirmeden topuklarını atın karnına yavaşca vurararak atı hızlandırmaya çalışır. Cavnuko da çok mutludur, arkadaşına yardım etmiştir anlatacak çok şeyi vardır. Hindi hikâyesi ise hiç aklına bile gelmemiştir. Çünkü aralarında bu tür şakalar o kadar çok yapılıyor ki hangi birini hatırlasın.Yolda rastladığı ve hasta olduğuna inandığı arkadaşına yardım etmiştir ve onu Bayramiç’e sağ salim götürmeye kararlıdır. 

Atın hızlandığını görünce o da adımlarını sıklaştırır. Ama at iyice hızlanır arayı açar.Tetay usulca geriye bakar,arkadaşı 15-20 mt geride kalmıştır.Ve atın üzerinde yavaşça doğrulur.Yarı baygın atın üzerinde yatan arkadaşının birdenbire doğrulup yuları eline aldığını gören Cavnuko o anda her şeyi anlar.Çok iyi bir oyuna getirilmiştir.Tetaaay (ze kavuç) dur bekle der. Tetay dururmu !!! Atın yuları elinde geriye doğru dönerek bağırır. Görüşürüz Cavnuko Allaha ısmarladık. Atın yönünü Hacımenteş’e doğru çevirir, ve dörtnala gözden kaybolur. 

Cavnuko ah anasını ah nasıl da aldandım ah !!! diye söylenerek yaya olarak köyün yolunu tutar. ‘’Gönen Bayramıç arası 15 km Yaya 3 saate yakın Hacımenteş ise Gönen’e 7-8 km yaya 1.50-2.00 saat çeker’’ Bu arada Tetay hacımenteş Köyüne varmıştır.Doğruca Cavnukonun evine gider. Kapıyı hızlı hızlı çalar.

Kapıyı açan Cavnuko’nun ailesine nefes nefese, çabuk der, Cavunuko yolladı beni ‘’Gönen’den Kaymakam ve Diğer zevat gelecekmiş hemen bir koyun kesip hazırlık yapsınlar biz yetişmeden hazır olsun diye tenbih etti’’ Bu iki arkadaşın arasındaki şakalaşmaları bilen evin hanımı biraz tereddüt geçirir.Acaba inansammı !! inanmasammı !! dercesine Tetaya bakar.Fakat kurguyu iyi hazırlamış tetay hiçbir tereddüte mahal bırakmadan 

- Yahu neye bakıyorsun?Görmüyor musun atınıda verdi beni gönderdi.Benden söylemesi Dur bir şeyler ikram etseydik demeye fırsat vermeden ,daha haber vereceğim kimseler var deyip ata atlar ve uzaklaşır. Evde hummalı bir çalışma başlar hemen en iyisinden bir koyun kesilir ve meşhur çerkes yemekleri yapılmaya başlanır. 

Bu arada tetay çoktan Bayramıç yolunu tutmuştur bile niyeti yaptığı şakayı (Semerkovu) köylüye anlatmak onlarıda bu şakanın içine dahil etmektir. Doğruca kahveye gider ve derki Cavunuko ya Gönen çıkışında rastladım, böyle, böyle oldu deyip hikayeyi kısaca anlatır.Ve ekler amaan haaa biraz sonra arkamdan yetişir,Beni sorarsa görmediniz nerde olduğumu da bilmiyorsunuz deyip uzaklaşır. Ama sıkıntıda olan bir daha var o da : Atını tetay alıp kaçtığı için yaya olarak köye dönen kendi kendine kızan söylenen Cavunuko dır. 

Yorgun bitkin bir şekilde köye ulaşır ve doğruca evine gider.Daha bahçe kapısından içeri adımını attığında ne görsün!!! Kazanlar tencereler kaynıyor, konu komşu yardıma gelmiş büyük bir koşuşturma var. 

- Neler oluyor buradaaa !!! diye avazı çıktığı kadar bağırır,zaten sinirleri tepesindedir. Hanımı biraz şaşkın biraz gururlu yanına gelir. 

-Gönderdiğin haberi alır almaz hemen hazırlığa başladık.Her şey hazır..Nerde misafirler,kahveyemi bıraktın? der. 

-Ne?misafiri ne hazırlığı diye gürler. 

Cavunuko Hanımı olan biteni anlatır.Tetayın geldiğini Kendisinin atını vererek haber saldığını Kaymakam ve diğer eşrafın misafir olarak geleceğini,beni mahcup etmesinler, koyunun en besilisini kessinler, Mükellef bir sofra hazırlasınlar dediğini, bir bir anlatır. Cavunuko o kadar sinirlenir ki !!! Sinirinden yol yorgunluğunu falan unutur.Bir an önce Tetayı bulmak ve bunların hesabını sormaktır niyeti.Avazı çıktığı kadar tekrar bağırır ev halkına. Çabuuuuk diğer atı hazırlayın bana..At hazırlanır ve atına atladığı gibi dörtnala Bayramıçın yolunu tutar. Atını sürekli kamçılarken bir taraftanda Tetay bu kırbacı sırtında paralacağım senin diyerek yemin üstüne yemin etmektedir.Hıncını zavallı hayvandan çıkarır. Atı terden köpürmüş , kendisi öfkeden delirmiş bir halde Bayramıç köyüne yetişir ’’Köylü eyvaaah der.Şimdi kıyamet kopacak.

Tetayın dediği gibi hemen yetişti.Bu sefer (semerkev’leri) Şakalaşmaları biraz ağır kaçtı galiba,Bakalım tetay bu işten nasıl sıyrılacak’’ Selam vermeden dalar içeri Cavunuko.Nerde nerde o Tetayko diye bağırır.Kahvede oturan köyün büyükleri hemen devreye girer.Hoşgeldın Cavunuko nedir bu halin.Önce bir selam vermen gerekmezmi? büyüklerin olduğu yere böyle girilirmi?Sen habze bilen usul erkan bilen birisi olarak tanınırsın.Hele bir otur,çaylarımızı içelim sonrada seni bu kadar öfkelendiren şey nedir onu anlatırsın. 

Cavnuko öfkeden yaptığı saygısızlığı anlar.Hemen toparlanır ve büyüklerden kendisini mazur görmesini ama çok çok öfkeli olduğunu onun için gayri ihtiyari böyle davrandığını söyler, ve usulca bir masaya ilişir. Çaylar içilir, bir daha içilir, öfkesi yavaş yavaş geçmeye başlamıştır Cavunuko’nun.Bu ortam onu yumuşatmıştır.Büyüklerden birisi sorar? Sahi sen kimi soruyordun? 

Nedir bu kızgınlığın sebebi.diye sorar.Cavnuko da olan biteni anlatır.ama anlatırken de tekrar öfkelenir. Ama bu işleri iyi bilen büyükler lafa nerden başlanacağını çok iyi bilmektedir. Yahu der büyüklerden birisi: Bu köyde senin en iyi en samimi arkadaşın kimdir? Hiç tereddüt etmeden cevap verir. Tetayko sefer.Peki onun başına bir hal gelse ilk önce sen koşmazmısın. Evet der iki elim kanda bile olsa koşar gelirim. Peki o senin için ayni şeyleri yaparmı? Yapar der Cavunuko hem de daha fazlasını yapar. 

Cavunuko hem yumuşamıştır,hemde duygulanmıştır.Devam eder büyüklerden diğeri : 

Bu kadar birbirini seven iki arkadaşsınız herkes sizin arkadaşlığınıza imreniyor.Nedir bu öfken ne yapacaksın Tetayko seferi bulursan diye sorar.’’Yahu bir şey yapacağım yok ama bu kadar ustaca bir plan yaptı ya işte o zoruma gitti. 

Bu kadarını da beklemiyordum doğrusu . ( Se kisteşığ ) beni geçti zoruma giden bu’’ der. Bu laf üzerine bütün kahvedekiler kahkahalarla gülerler. Üzülme Cavnuko !!! Biz senin bundan daha beter şakalarını semerkev’lerini biliriz, sana bu konuda kimse yetişemez. Dert ettiğin şey bu mu? Tetayko yu bulup çağırırlar.Arkadaşının huyunu bilen Tetay;

-oooo Cavunukor Senin Gönenden misafirlerin yokmuydu ?. Ne arıyorsun burada! 

-Sen hala konuşuyormusun bu ne biçim şak der Cavunuko

-Peki sen hatırlıyor musun? Şu karşı bahçede ki hindiyi? Çok iyi hatırlıyordu Cavnuko ama hindiye karşılık bir koyun da fazla değimliydi. O kadar yol yürümekte cabası.Merak etme der Cavunuko yaşarsak sende görürsün elbet bunun karşılığını. Büyükler hadi sarılın birbirinize de bu iş kapansın der.İki arkadaş kucaklaşırlar.

Fakat Cavnuko birden geriye sıçrar ve İçimizde dini bilgisi olan büyüklerimiz var bir şey sormak istiyorum. Sor bakalım ne soracaksın der köyün büyüklerinden birisi elbet soruna cevap alırsın bu cemiyette. Sorar Cavnuko. Derki bir adam bir şeyi yapmak için yemin ederse yemin ondan ne zaman düşer?Cevap alır büyüğünden: Yemin ettiği şeyi yerine getirdiğinde yemin düşer.Cavnuko derki vallahi ben gelirken tetayı bulduğumda bu kırbaçla vuracağım diye yemin ettim!!!!! Kahvedekiler donar kalır.herkes şaşkınlık içindedir. 

Cavnuko kırbacını kaldırır ve usulca arkadaşının omzuna kırbacı ile dokunur.ve tekrar kucaklar arkadaşını .İşte yeminimi de yerine getirdim. Artık rahatım der.Büyüklerden müsaade isteyerek ayağa kalkar ve Şunları söyler: Bu benim arkadaşım bana öyle bir oyun oynadı ki. Bende uzun zamandır sizi evime davet etmeyi düşünüyordum, İşte buna vesile oldu.Hepiniz evime davetlisiniz buyurun hep beraber Köyümüze gidiyoruz. 

KALABALIK BİR GURUP EŞLİĞİNDE HACIMENTEŞE GİDİLİR.YEMEKLER YENİR SOHBETLER EDİLİR HATIRALAR TAZELENİR AKRABA ZİYARETLERİ YAPILIR. 

Ama bu anlattığımız (semerkev) şakalaşma da hiç unutulmaz, akla geldikçe her iki köyde de çeşitli şekillerde anlatılır. Hikayenin Kahramanları da hiç ama hiç unutulmaz. Her ikisine de Allah rahmet etsin. 

NOT: Tetay SeferAbzah ve gute sülalesindendir. 
1901 Bayramıç doğumludur. 1958 de öldü
Eşi ise kasbulet’lerden Fehime (abzah - çeyko) dir.ve o dönem köyün koruculuğunu yapmaktadır.
Babası Mahmut ise (1848) Kafkasya doğumlu ve(1908) de bayramıçta ölmüştür.
Cavnuko Kerim Şapsığ ve Baje sülalesindendir. O dönem Hacımenteş Köyünün muhtarı Anlatan: Hayrettin Kayabey
Düzenleme : Şaban Kuyumcu

Anlasilmaz kelimeler mirildanirdi hep kendi kendine. 

Bazen en yakin dostu beyaz kedisiyle saatlerce bikmadan konusurdu. Sanki onunla dertlesirdi. Bu sevgiden mutlu olan hayvancik gururla dolasir, bazen sandalyede bazen de yasli ihtiyarin kucaginda misil misil uyur, gelip geçenlere, arada bir tepsiye para atanlara aldirmazdi. 

Bir gün tüm bagirmalarina ve feryatlarina ragmen sahibi, kalin gözlüklü, beli bükülmüs yasli dedeyi bulamiyordu her zaman alisa geldigi, sirtinin sevgiyle sivazlandigi yerde. Kendini sefkatle sivazlayan, güzel sözlerle acisini mutlulugunu paylasan yasli adami ariyordu miyavlayarak. Miyavlamalarini anlayan yoktu. Miyavlamaktan yorgun düsmüs halde her zamanki yerinde ürkek ürkek oturuyor, her ayak sesinde gözlerini açiyor, her 'tik' sesinde ürperiyor, telaslaniyor kapidan girip çikanlari telasla süzüyordu. 

Polisle basi derde girmisti günlerden bir gün. Hani gagasi kirmizi olan leyleklerin ideolojilestirildikleri yillarda. Leylekler nasil o zamanlar kendini dünyanin en üstün yaratigi ilan eden insanlarla alay ettilerse, kedicikte ayni sekilde gelip geçenlerle alay ediyordu, zavalliliklarina aciyordu. Belki içten içe; bu üstünlügü, kendi kendimize yakistirip verdigimizden de zayifligimizi anlayarak, gülüyordur da. Kedi dilini bilmedigimizden anlamak da zor geliyordu. 

Poliste verdigi ifadede, kedisinin hiç bir yerinde kirmizi renk olmadigini söyledikten ve dogrulugu da kanitlaninca, aklanarak: ''Hadi baba isine git. Özür dileriz senin rengin pek de kizil degilmis'' diyerek birakilir. ''Peki neden sorguladiniz beni, bilmek isterim'' deyince, biri ''kedinin rengi kizilmis diyerek sikayet ettiler de ondan'' diye cevaplarlar. (1) 

Onu devamli görenlerden biri bu adam casus diyerekten sikayet etmis. Yanina gelen birisi ile durmadan, Türkçe'den baska bir dille konusuyor, diye ilave etmis. Öyle ya koca Türkiye'de Türk'ten baska bir milletin ve dilin olmadigini ezberleyen bir kisi, haliyle Türkçe'den baska bir dilinde konusulabilecegini de aklindan hayalinden geçirmezdi. Cahil olan bu bilgisizligini bilmezse, kendi karakterini ortaya koyup ayaklar altina serebiliyor kolayca. Beli bükülmüs, kalin gözlüklü ihtiyar kendi anadiliyle konusuyordu. 

Türkçe'yi pek beceremez, bir kaç kelimede Alamanca bilirdi. Onun ''Stein'' kelimesini bilmesi yeni Almanca ögrenmeye baslamis bir ögrenci olarak beni hem sasirtir hem de neden yalniz bu kelime aklinda kaldi diyerek düsündürürdü. Bunun sirrini bir türlü çözememistim. 

Aslinda pek yabanci da degildi kendisi bize. Antalya'nin Kiziltoprak mahallesinde Çerkeslerin yogun olarak oturduklari yerde evine ugradigimi da hatirliyordum. Hanimi olan yasli nine beni sever ve hatta bir adda takmisti. Bana ''a si Mantarij'', amcaogluma da ''a si Lelavij'' derdi. 

Takma ad benim gücüme gider ama diyemezdim ona gücüme gittigini. Diger baska çocukluk arkadaslarimdan birisine böyle takma bir ad taktigini da hatirlayamiyorum. Tasasiz güzel çocukluk yillarinda renkli bir iz birakirken bu yasli nine nedense beyi olan bu yasli kisinin varligindan bile hiç bir haberimiz olmamisti. Bunun sirrini da çözememis ve çözmeye de ugrasmamistim. 

Hayatin aci tokatlarini bir bugün yememisti ki! Nice felaketler basindan geçmisti. Çok çok daha büyük felaketlerden koparak gelmisti bu günlere. Her gün yanina ugrayamaz zamanim oldugunca ugrar ve onunla konusurduk Adigece. Beni görünce de, çok sevinirdi de. Anadilinde konusmak, sohbet etmek, en büyük mutluluktu onun için. Birden bire canlanirdi mutlu olurdu o kutsal kelimeleri duydukça, dudaklarindan döküldükçe. Konustukça dili bir baska çözülür ve siirlesirdi cümleler sanki. 

Anavatan Adigey'e konu gelince gözleri yasarir ve nedenini anlayamazdim. Bazen saatlerce konustugumuzda olurdu. Hayatini, hatiralarini anlatirdi usanmadan ahlar çekerek. Hele konu Çerkeslige ve Çerkeslere gelince sevincinden yerinde oturamazdi. Adigey'i vatanini anlattikça gençlesirdi sanki. Sonrada içini çeker içten içe kan aglardi. Ölümden ne kaçabilmis neden korkmustu. Ölümü defalarca yenmesine ragmen vatanina olan askini asla yenememisti. 

Anlatirken aglardi. Belki de ondan uzak yasadigina agliyordu. Onu ayakta tutan tek sey vatan aski ve ona bir gün kavusabilmekti. ''Burnum hep toprak, Adigey topragi kokuyor'' derdi her anlatisinda. ''O kokuyu sen duyamazsin orada dogup büyüyüp en azindan oralari görmezsen'' der, gerçekten öyle midir, diyerek kendi kendime sorardim. 

II. Dünya Savasi'nda Almanlara karsi savasmis ve daha sonra da onlara esir olmustu. Harpten sonra Avusturya'da, Drav kampinda kalmisti. Oradan kaçarak nasil olduysa Türkiye'ye gelir. 

Yaninda Penej Mahmut ve Kube Schaban da vardi. Yasami hep acilarla, korkularla doluydu. Buna ragmen hayata olan bagliligini asla yitirmemisti. Bu yasam gücünü daha çok anavatandan aliyordu. 

Oraya ölmeden bir daha geri dönecegine o topraklara yüz sürecegine kati olarak inaniyordu. Yine bir gün yanina ugramistim. Bir baska idi davranislari. Sevinçliydi de. Kati kararimi verdim demisti. Dönecegim ülkeme diyerek de ilave etmisti. Yasaminin tüm felaketlerini acilarini unutan bu yasli Adige tek bir seyi unutamamisti; Anavatani Adigey'i. Yaslandikça da daha da çok düsünür olmustu. 

Belki de ölümden korkuyordu. Korkuyordu çünkü vatanini topragini göremeden ölebilecegini aklina gelince korkuyordu. Bu düsüncelerle hastaneye düsmüstü de. Iki Adige hemserisi hemen imdadina yetismisti. Yoksa hastane masraflarini nasil ödeyecekti ki? Bir kaç gün içinde iyileserek tekrar is yerine geri dönmüstü. Hele hele kalin gözlügü var ya, baska bir sevinçti o. 

Önümü zor görüyordum. Simdi karsidaki bey daglarini bile görebiliyorum hatta üstündeki agaçlari da tek tek sayabiliyorum diyordu küçücük bir çocugun sevinci ile. Allah razi olsun o iki hemsehrimden (2) diye ekledi sevinçli sözlerine. 

Bu gözlük yasaminin en büzük sevinçlerinden biri oldu. Bütün bunlari anlatirken sahibine tekrar kavusan kedisini de sivazliyordu. Kedi mutluluktan etrafa miriltilar yayarken, gelip geçenler pür dikkat bizi dinliyorlar, anlamadiklari bu dile kafa salliyorlardi. Genç Adige arkadaslarla konusurken yine nasil olduysa onun sözü de geçmisti. Bunun artik böyle devam edemeyecegi üzerinde karara vardik. Bir çözüm yolu bulmaliydik. 

Ayip degil miydi bu kentte bu kadar Adige varken onun böyle bir yerde çalismasi. Yakisir miydi biz Çerkeslere, onur kirici degil miydi bizler için? Burada su kadar Adige yasiyoruz. Herkes kendine zor gelmeyecek kadar para verirse, buradan kurtaririz der içimizden biri. Dogru, çok dogru. Hemen isimleri tespit edelim de çalismaya baslayalim diye ilave ederler digerleri. 

Hemen kentte bildigimiz, tanidigimiz thamadeleri bir araya getirerek durumu açiklayinca hemen hemen herkes olurunu vererek bizi desteklediklerini söylerler. Herkesin vaat ettikleri aylik para tutari da 500-600 TL kadar oluyordu. Dört yüzü de yeter artar da bile dedik sevinçle. Hemen paralari toplamaya basladik. Geriye de ev kalmisti. Adigelerin çok yogun yasadigi yerde ona bir oda kiralayacak, en azindan her gün sicak bir ögün yemekte sirayla götürülürse herkese iki ayda bir sira gelecekti. Tüm organizasyonu tamamladiktan sonra içimizden bir kaç kisiyi yanina gönderdik, durumu anlatip, oradan alip getirmeleri için. Hepimiz o kadar emindik ki, hemen kalkar gelir diyerekten. 

Arkadaslarimizi dinledikten sonra önce gözleri nemlenir sonra yaslar akmaya baslar. Kendine geldikten sonra; Bir Adige olarak tuvalet temizlemenin ne kadar ayip ve yüz kizartici oldugunu biliyorum. Fakat tutan iki elim, ayakta dikilip yürüyebildikçe, çalisabildigim müddetçe dileneyim mi? Yoksa baskalarina yük mü olayim? Asla. Asla kabul edemem bu asil teklifinizi. Baskalarina, eli kolu tutarken gereksiz yere yük olmak da, törelerimize yakismaz.

Gururumuz Kaf Dagi kadar yücedir. Bu gurur kirilir fakat asla egilmez. Beni sakin bir daha böyle tekliflerle rahatsiz etmeyin. Allah sizlerden razi olsun. Beni düsünmeniz bana yeter. Ne zaman ki elim ayagim tutmazda çalisamaz olurum, o zaman bu yardiminiza hayir demem. Beni de daha fazla zorlamayin, diyerek sözlerini keser. Böyle bir cevabi hiçbirimiz beklememistik. Dolayisiyla da sasarak orta yerde donup kaldik. Böylesine ince düsünebilen bir Adige'ye ilk kez rastlamistik. 

Sasirmamiz sona erip gerçeklere geri dönünce hepimiz taktir ettik kendisini. Gurur duyduk Aydemir amcamizdan, sahsinda Adige oldugumuzdan. Iste fakirlik, yokluk ve çalismak. Iste asalet. Aradan günler, aylar, seneler bir birini kovalayarak geçmisti. Insan yasami bu firtinanin önünde bir yaprak gibi kolayca sürüklenip gidiyordu. Bir gün onu yine arayip sorup sorusturdum. Yok, yok. Aklima hemen kötü yorumlar gelmege basladi. Amma yanilmisim. 

O hayalini kurudugu, burnunda tutam tutam tüten vatan kokusuna geri dönmüstü. Kutsal ülkede nasibini yenerek, kutsal ülkesi Adigey'e geri dönmüstü.Toprak kokusundan sarhos olmusçasina hayat rüzgarinin önüne takilarak Kafkas daglarina takilip kalmisti ebediyen. Orada ölebilmek ve gömülebilmek yasamdaki tek lüks istegiydi. En son konustugumuzda su sözlerini duymustum: Orasi belki burasi kadar serbest degildir. Belki de ölüm ipleri beni bekliyordur da. Ama hiç bir korkum yok. Bana vatan topragi yeter. 

Iste o günden bu yana kutsal topraklara gelenleri düsünür ve bunlardan kaçinin pisman oldugunu düsünür dururum. 
1) Sikayeti yapan kisi milletvekilligi yapmistir. 
2) Hastane ve gözlük paralarini karsilayanlardan birisi Ömer Özbek

Onu Dığets’ık’u diye çağırıyorlardı. Bu güzel yüzlü sevimli kadının adını bilen pek kimse kalmamıştı belkide.

Küçüklüğümden beri hep aynıydı Dığets’ık’u ; zayıf ve ince yapılı, hızlı ve hareketli, daima güleç yüzlü.

Tıpkı güneş ışınlarının yeryüzüne dağılması gibi yaşlı kadının yüzünün her bir yana yayılmış kırışıklar vardı,belki de o yüzden adı küçük güneş manasına gelen Dığets’ık’u idi. Büyüklerden birisi onun yüz on yaşında olduğunu söylerdi,bir başkası ise buna itiraz ederek en az on yıl daha eklemek gerektiğini iddia ederdi. 

Yaşlı kadının anlattıklarını dinleyince yaşadığını söylediği olayları gözönüne alınca yüz yirmi yıl diyenin söylediği rakama da epeyi bir zaman daha eklemek gerekiyordu. 

Dığets’ık’u hem akrabamız hem de komşumuz olduğu için, çocukluğumun hatırı sayılır bir bölümü onun geniş avlusunda geçmişti. Ninenin cebinde her daim benim için bir şeyler vardı,bu bazen konfeti,bazen yemiş türü bir şey olurdu. 

Daha çok bu yüzden geliyordum onun evine. Sonradan ne kadar utanç duyardım bu davranışımdan,fakat yine de aç gözlülüğüme engel olamazdım. 

Yanına geldiğim gibi doğruca onun ceplerine kayardı gözlerim,o da kuru küçük elini derin cebine daldırır dı beni görünce. Nine benimle sohbet etmek isterdi, fakat ben istediğimi alır almaz koşarak oyuna dönerdim, bütün uğursuz tavırlarıma rağmen yinede beni çok severdi. Kimi sevmezdi ki Dığets’ık’u ? 

Bu şekilde yıllar geçti. Ben büyüdüm günlük yaşama kapılıp gittim,fakat o yine aynı yerinde aynı şekilde kaldı,zerre kadar değiştiğini fark edemedim hiç bir zaman. Şimdilerde benim küçük oğlum koşturuyor onun avlusunda,nine yine derin cebinden küçük hediyeler çıkartıp çocuğa veriyor. 

Köylülerden bir zamanlar onun yaşı hakkında iddialaşanlara taraf veya aracı olanlar,şimdilerde kendileri tahminler yürütüyorlar,fakat hiç bir şeyi değiştirmiyor bu, hala hiç kimse tam olarak bilmiyor onun yaşını,kendisi de net bir şey söylemiyor bu konuda. 

Soranlara “benim yaşımı Allah bilir,epeyi bir yaşadım” diyor, aslında önemli olan yaşanan yılların sayısı değildir diyor üstü kapalı. Evlerine gittikçe onu kucağıma alıp kaldırıyor,sıkı sıkıya sarılıyorum,şimdilerde çocuk gibi oldu o,hiç bir ağırlığı yok . 

Bazan düşünürüm onun bu kadar uzun süre yaşamasındaki hikmeti,bana kalırsa bunun en önemli nedeni güneş olmalı. O her zaman güneşi sever,bir görseniz onun güneş ışığı ile oynaşmasını;sanki utanıyor gibi yüzünü kapatıp sonra yavaş yavaş açarak güneşe bakmasını görseniz. 

”Sanki güneş de ona diğer insanlara olduğundan daha farklı davranıyor” diye düşünürdüm zaman zaman. Güneş ve Dığets’ık’u arasındaki ilişkiyi izlerken keyiflenir,yaşamı dünyayı daha bir güzel görmeye daha bir sevmeye başlarım. Bir sabah büyük güneş doğduğunda ışığı ile yeryüzünü karış karış taradı, fakat küçük güneşini bulamadı. 

Atsqan Ruslan. Şiirler ve hikayeler Çeviri:Ergun YILDIZ

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @dergi_mizage: As we all know you are a bit busy these days, we want to remind you that Russia condemns the USA for Native American Gen…
Avusturya, Drau anıtı: ''Burada 28 Mayıs 1945’te yedi bin Kuzey Kafkasyalı, kadın ve çocukları ile birlikte Sovyet… https://t.co/yZtTG7dfDs
RT @Cerkesya: #21Mayıs #Circassiangenocide #ÇerkesSoykırımı https://t.co/ADgbR91klj
#21Mayıs1864 #21may1864 #genocide1864 #CircassianGenocide #circassianexile #CerkesSoykırımı #unutma #unutturma https://t.co/AOEiRG08aK
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery