Bir kurtla tilki arkadaş olmuşlar. Birlikte gezmiş, birlikte avlanmış, birlikte yemişler. Günlerden bir gün yine avlanmak üzere yola koyulmuşlar. Az gitmişler uz gitmişler dere tepe düz gitmişler. Bir ara kendileri gibi aynı yöne giden ve bal götüren bir adama rastlamışlar. Adamın sırtındaki bal fıçısı iştahlarını kabartmış kurtla tilkinin; “ne yapsak da şu adamı oyalasak, bir yere oturtsak da balını bir güzel yesek” demişler. Bir plan, bir hile düşünmeye başlamışlar. 

Adamla ahbap olmuşlar. Yardımlaşa söyleşe hayli yol almışlar. Derken yorulmuşlar, oturup dinlenmeye karar vermişler. Adam bal fıçısını bir ağaç gölgesinde, kuytu, sağlam bir yere yerleştirmiş. Otururlarken bir ara tilki usulca sıvışmış. Bal fıçısını orasından burasından dişlemiş, kemirmiş, ne yapıp edip bir delik açmayı başarmış ve bir güzel bal yemiş. Çabucak gelip arkadaşlarının yanında biraz daha oturmuş. Bir süre sonra yine gitmiş fıçıdaki baldan biraz daha yemiş, derken neredeyse yarılamış. Tekrar sessizce dönmüş, eski yerine uzanmış. Söze sohbete biraz katılmış. Dikkat çekmeden üçüncü kez yine sıvışmış ve bal fıçısının dibini bulmuş. 

Çok geçmeden kalkıp tekrar yola koyulmaya karar vermişler. Balcı adam gitmiş, serinlik yerde duran bal fıçısını yüklenmiş. Yüklenmiş ama fıçı çok hafif. Bakmış ki balın sonu gelmiş, yerinde yeller esiyor. Fena halde bozulan balcı adam: 

“Olmaz böyle şey, asla kabul edemem, balımı sizler yediniz” diye çıkışmış, kurtla tilkiyi sıkıştırmış. Kabul etmemişler tabii. 

Ama iş kötüye gitmeden tilki bir çözüm bulmuş. Sonunda durumun şiddetli bir kavgaya dönüşeceğini anlayan tilki: 

“Durun bakalım arkadaşlar, bunda bir yanlışlık var, şu kadar yol geldik, birbirimizi sevdik saydık. Birbirimizi incitmeyelim. Durumu serinkanlılıkla değerlendirelim. Benim bir önerim var: gelin şu güneşte uzanıp bir güzel yatalım. Balı kimin yediği belli olur. 

Öneri kabul edilmiş. Üçü de güneşin altında uzanıp yatmışlar. Az sonra sıcaktan mayışıp uyumaya başlamışlar. Kurnaz tilki uyumamış, yavaşça kalkmış, bal fıçısının dibinde kalan baldan biraz daha getirip bal sahibiyle kurdun kıçlarına sürmüş. Bir süre sonra tilki: 

“Heey! Haydi uyanın!” diye bağırmış. 

Uyanınca bakmışlar ki hem kurdun hem balcı adamın paçalarından bal akmakta. 

“Şunlara bakın” demiş tilki, “söyleyin bakalım şimdi, balı ben mi yedim siz mi yediniz?” 

Kurt ve balcı adam ne diyeceklerini şaşırmışlar., Bu durumu nasıl izah edeceklerini bilememişler: 

“Ne yapalım”demişler, “balı herhalde biz yemişizdir”.
Adıga Pşisexer, s.52. Anlatan: L’I’AP’E Khuşhaxhan, Laxhşıkhuay Köyü. Derlenen yıl: 1935. Derleyen: TSEY İbrahim.

İyice yaşlanıp güçsüz kalmış bir kedi, eskisi gibi fare avlayamadığına üzülür dururmuş. Bir gün ayaklarını altına toplamış yatarken, “ne yapmalı ne etmeliyim ki, fareler benim yanıma gelsin” diye düşünmüş. Aklından türlü türlü hileler geçirmeye başlamış. Derken bir şeytanlık gelmiş aklına ve bunu gayet masum bir görünümle uygulamaya karar vermiş. 

Bütün farelere bir duyuru yapmış: 

“Ben artık hacı oldum, çok da yaşlandım. Ölümüm bugünlü yarınlı, günlerim sayılı. Artık benden kimseye zarar gelmez bundan sonra. Doğru, gençliğimde kiminizin anasını, kiminizin babasını, kiminizin yavrusunu yedim. Yaptıklarım için büyük pişmanlık duyuyor, vicdan azabı çekiyorum. Toplanıp gelin yanıma, hepinizden af dilemek, herkesle helalleşmek istiyorum. Bağışlamanızı diliyorum.” 

Arsan ile Avcec, iki çelimsiz fare, “kediden hacı olmaz, büyük küçük demeden, yakaladığını yeyip yutan bu kedinin sözlerine inanmayın Bu davette bir iş var. Sakın gitmeyin” diye çok çabalamış. Ama dinleyen olmamış, fareler toplanıp gitmişler, kedinin yanına. Avcec ile Arsan katılmamışlar davete, olup bitecekleri görmek için yakındaki bir yüksekge çıkıp beklemeye başlamışlar. Kedi farelerin birer ikişer yanına gelmekte olduklarını görünce pek sevinmiş. 

Herkes geldikten sonra: 

“Kusura bakmayın, toplantı yerimiz biraz büyük ve dağınık, Şuradaki fırında toplanırsanız, kapıdan hepinizi rahatlıkla görür, her birinizle ayrı ayrı ilgilenebilirim. Biliyorsunuz çok yaşlandım. Artık gözlerim iyi görmüyor, kulaklarım da ağır işitmeye başladı” demiş. Çok kibar ve saygılı davranıyormuş herkese. Fareler de bu içten ilgiye seviniyorlarmış. 

Fareler fırına girince hacı kedi: “şimdi birer birer yanıma gelin, helalleşelim” demiş. Helaleşmek için gelen fareleri tek tek yakalayıp yutmaya başlamış. Fareler öyle korkmuş ki; ödleri kopmuş zavallıların, gözleri fırlamış... Kaçacak yerleri de olmadığından, fırının içinde korku ve telaşla bir öteye bir beriye koşuşmaya başlamışlar. Kedi, keskin ve sivri pençeleriyle yakaladığını yutuyormuş. Hepsini tek tek yakalayıp yemiş, bitirmiş. Son bir minik fare kalmış. Onun da kulaklarını ısırmış ve “Seni haberci olarak bırakıyorum. Git Arsan ile Avcec’e söyle; sıra onlara da gelecek, benim aleyhimde atıp tuttuklarını unuttum sanmasınlar.” 

Kulakları koparılmış, başı kanlar içinde, bitkin bir halde kurtulan minik fare, doğruca Arsan ve Avcec’e gitmiş. Arsan ve Avcec çıktıkları yüksek yerden, fırının içinde olup biteni görmediklerinden, merakla bekliyormuş. Farelerin başına gelenleri duyunca fenalık geçirmişler, bayılıp aşağı düşmüşler. Arsan’ın başı, Avcec’in ayağı kırılmış. Yaralı iki fare güçlükle evlerine götürülmüş. 

“Bizi dinlemediler, mahvoldular. Bu ülkede artık farelerin kökü kuruyacak. Kardeşlerimizin uğradığı bu soykırımdan sonra, yaşamak bize haramdır” diyerek iki fare yuvalarına kapanmışlar. Toplum içine karışmaz, kimselerle görüşmez olmuşlar, ölüm orucuna başlamışlar, yardım için gelenlere, yiyecek filan getirenlere de kapılarını açmıyorlarmış. 

Arsan ile Avcec’in bu durumlarını duyan yaşlı fare nine bir gün ziyarete gitmiş. Kapıyı çalmış, çalmış ama içeriden ses gelmemiş. 

Fare nine: 

“Yavrularım! Biliyorum, kapıyı çaldığımı duyuyorsunuz. Ama kapıyı açmadıkça buradan gitmem, bilesiniz. Evet, sizler haklıydınız, fareler sizi dinleselerdi bu felaket başımıza gelmezdi. Hata ettiler, yanıldılar. Hatalarını hayatlarıyla ödediler. Ama bunun için sizler yemeden içmeden, kendinizi ölüme bırakamazsınız. Bunda da siz hata ediyorsunuz. Açın kapıyı da, size başımdan geçenleri anlatayım. Sonra isterseniz yine kapınızı kapatıp kilitler, istediğinizi yaparsınız” demiş. 

Yaralı iki fare, isteksiz, gönülsüz, fare nineye saygısızlık olmasın diye, kapıyı açmışlar. Fare nine Arsan ile Avcec’in yaralarını silmiş, temizlemiş, onlara yiyecek vermiş ve başlamış anlatmaya: 

“İlk dokuz yavrumu kartal kaptı götürdü. Sonraki on yavrum peynir suyunda boğulup öldü. On dokuz yavrumun acısına dayanamaz oldum, kendimi yerden yere vurdum. Ellerimle boğazımı sıktım, ölmek istedim, ölemedim. Çatının üstüne çıkıp kendimi oradan aşağı attım, yine ölmedim. Kuru peynire kafamı vurdum, dişledim, kendimi sakatlayıp öldürmeye çalıştım. Yine olmadı. Boğulayım diye kendimi yağ tulumuna attım, yine başaramadım. Sizin başınıza gelenler benim başıma gelenlerden daha acı ve dayanılmaz değil. İşte görüyorsunuz hâlâ yaşıyorum. 

Kendinizi ölüme terk etmekle ne kazanacağınızı sanıyorsunuz? Dostlarınız üzülür o kadar. Yalnızca dostları üzmek mi amacınız? Zamanla sizin de acılarınız geçer, alışırsınız. Size düşen görevler var. Sizden sonrakilerin size ihtiyaçları var. Bu olup bitenleri bütün farelere anlatmalı, onları uyarmalısınız. Ayrıca, o sahtekar hacı kediden de öcümüzü almalıyız. Bunun için sizin gibi akıllı ve genç farelere ihtiyacımız var. Başka hiçbir nedenle olmasa bile, öcünüzü almak için yaşamalısınız. Sizin önderliğinizde birlik olup, mücadele etmeliyiz. Hadi, yemeklerinizi yiyin! Ben yaralarınızı sararım, merhem getirir sürerim. Kısa sürede sizleri diğer farelerin arasında görmek istiyoruz. Evet, benim diyeceklerim bunlar.” 

Arsan ile Avcec, fare ninenin söylediklerini dikkatle dinlemişler, çok da haklı bulmuşlar. Onun öğütlerine uyarak kısa zamanda ölüm orucunu bozmuş, beslenip toparlanmışlar, kısa zamanda ayağa kalkmışlar. Fareleri toplayıp bir örgüt kurmuşlar. Yaşadıkları sürece kedilere asla güvenmemişler, onlardan korunmak, onlarla mücadele etmek için dikkatle çaba göstermişler, yaşayıp gitmişler.
Adıge Pşisexer: 27 Anlatan: Aşşıne Axhmet Aslançerıy oğlu (1896 doğumlu) Anlatım yeri ve yılı: Ğuebekhuaye Köyü, 1935 Derleyen: Hatkue Ahmed

Sivrisineklerin Kıralı bir gün tek başına gezmeye çıkmış. Gidiş o gidiş bir daha dönmemiş. Bu duruma sivrisinekler son derece üzülmüşler. Aralarından biri çıkmış: “Boşuna vakit kaybetmeyelim, vakit geçirmeden kendimize yeni bir kıral seçelim” demiş. 

Her tarafa haber salınmış. Bütün sivrisinek gruplarının gönderdiği birer temsilci katılımıyla bir toplantı yapılmış. Delegelerin en yaşlısı söz almış: 

“Kıralımızı buluncaya kadar durmadan arayalım. Bir boynuz darbesiyle mi öldü, yoksa bir at kuyruğu mu çarptı, bir toprak veya yaprak altında mı ezildi? Ne olduysa öğrenelim. Ya ölüsünü ya da dirisini bulalım. Ondan sonra yapacağımız şey üzerinde tartışalım” demiş. 

Sonunda kurultay bir karar almış ve karar yüksek sesle okunmuş: 

“Üzengiye basabilen ata binebilen herkes, genç yaşlı demeden bütün sivrisinekler seferber olacak. Kıralımızın başına geleni mutlaka öğreneceğiz.” 

Bu ilan üzerine kimisi kanatlanmış uçmuş, kimisi atına atlamış, yazıda yabanda, dağlarda, ormanlarda, yüksek kaya kovuklarında, bataklıklarda hatta Karadeniz, Azak Denizi ve Hazar denizi kıyılarına kadar varan geniş sahaları bir bir taramışlar, kontrol etmişler ve hiçbir yerde kıralın izine rastlamamışlar. En sonunda atlar yorgun, kanatlar kımıldamaz olmuş. Yağmurlar da yavaş yavaş çiselemeye başlayınca gruplar halinde kurultayın yapıldığı yere dönmeye başlamışlar. 

Bri grup sivrisinek bir köyün kenarında mola vermeye karar vermiş. Bri köy ahırında dinlenirken küçük bir fare onları görmüş. Binlercesi bir arada, sessiz sedasız kimseyi sokmadan yorgun ve üzgün bekleyip duruyorlarmış. Fare sevinçle: 

“Hoş geldiniz, sefa getirdiniz!” demiş, onlara yiyecek içecek getirmiş. Atlara da sularını, yemlerini vermiş. Yorgun olduklarından erken yatmalarını sağlamış. Sivrisinekler sabahleyin çok erken kalkmışlar. Atlara eyerlerini vurup gitmek için hazırlanmışlar. Bunların bu halini gören küçük ve akıllı fare “mutlaka bir sıkıntıları vardır, bir öğreneyim bakayım” demiş ve yanlarına sokulmuş: 

“Değerli konuklarım, niye bu kadar acele ediyorsunuz? Gitmek için daha çok erken. Ben daha çok kalacağınızı umuyor ve seviniyordum. Dün akşam töreleriniz gereği şarkılar söylemediniz, masallar anlatmadınız. Yüzleriniz asıktı, bir şeye üzülüyor olmalısınız. Bir kimse gururunuzla mı oynadı? Çözemediğiniz bir sorun mu var? Anlatınız bana. Konuklarım için elimden gelen her şeyi yapmaya hazırım. Yeter ki yapabileceğim bir şey olsun” demiş. Sivrisineklerin başkanı: 

“Sayın ev sahibimiz! Sen bize çok sıcak ve samimi davrandın. Senden son derece memnun kaldık. Tanrı senden razı olsun. Buradaki bütün sivrisinekler adına sana çok teşekkür ederim. Doğru, haklısın. Bir derdimiz var. Kıralımız kayboldu. Bir gün kendi başına gezmeye gitti ve bir daha dönmedi. Bunun üzerine sivrisinekler kurultayı bir karar aldı. Alınan o karar gereğince her tarafı arıyoruz. Ama nafile, onu hiçbir yerde bulamadık. Öldü mü, öldürüldü mü? Bilmiyoruz. Üzüntülü ve durgun halimizin nedeni budur” demiş. 

Akıllı ve küçük fare bunun üzerine: 

“Evet, şimdi anladım, üzülmekte haklısınız. Ama bu ne zamana kadar sürecek? Üzülmek bir meseleyi halletmiyor ki. Ben başımdan geçen bir olayı anlatayım size” diyerek söze başlamış: 

“İlk doğurduğum on yavrum buğday taneleri altında kalarak öldü. Ondan sonra üç yavrum daha dünyaya geldi. Onlar da peynir suyunda boğularak öldü. Üçüncü defa yaptığım doğumdan olan altı tane yavrum da kocaman bir tahta altında can verdi. En son tek bir yavrum daha oldu. Tek yavrum olduğu için üzerine titriyor, onu her tehlikeden korumaya çalışıyordum. Yaşamlarını yitiren 18 yavrumun sevgisi bu bir tek yavruda toplanmıştı. Bir gece uğursuz ve zalim bir kedi yavrumu kaptı. Gözlerimin önünde vıyaklata cıyaklata yedi yuttu. Artık yavrulayamaz olmuştum. Avunacak hiçbir şeyim kalmamıştı. Benim kaybım 19, sizin kaybınız bir. Ayrıca siz kendi aranızda yeni bir kıral seçebilirsiniz. Kıral sizin oğlunuz değil, babanız değil. Hiç kıralınız olmasa da yaşayabilirsiniz. Niye bir kırala bu kadar bağlanıyorsunuz ki?” 

Sivrisinekler farenin bu konuşması üzerine uzun uzun düşünmüşler: “Kaybolmuşsa kabahat kendisinin. Bizim bir suçumuz yok. Bir bakıma iyi de oldu. Gereksiz emirlerinden, kaprislerinden de usanmıştık. Şişinip kasılması da cabası idi” diye söylenenler olmuş. Fareye tekrar teşekkür edip oradan ayrılmışlar ve ülkelerine dönmüşler. Yeniden kurultayı toplamışlar. Yapılan aramalardan ve farenin anlattıklarından söz etmişler. Bir sivrisinek söz almış: 

“Kıralın bize kârdan çok zararı oluyordu”, diğeri “Hiçbir zaman bir iyiliğini görmedik” demiş. Sonuçta, hepsi kıralsız yaşamaya karar vermişler. O gün bu gündür sivrisinekler kendi başlarına kıralsız yaşarlarmış.
Adıga Pşısexer, s.30 ÇÜXHUE İbrahim, Afıpsıp, Yayım yılı: 1937

Bir varmış, bir yokmuş... Çok eskilerde yaşlı bir karı-koca varmış. Bir gün ihtiyar adam tarlaya çift sürmeye gitmiş. Yaşlı adam eşine: “Ben şu tarladayım. Azığımı oraya getir” demiş. 

Aynı gün o tarlaya giden yolun üzerinde bir tilki bir serçeyi yakalamış. Serçe bir yandan tilkiden kurtulmak için çırpınıyor, bir yandan da “Bana ne yapacaksın” diye soruyormuş. Tilki: 

“Seni yiyeceğim tabii ki!” demiş. Serçe yalvararak: 

“Ben çok zayıf ve küçüğüm. Etim budum nedir ki? Bir lokma bile gelmem. Beni yemekle karnın doymaz, ama bırakırsan senin karnını iyice doyururum. Sonra güldürür, eğlendiririm, ondan sonra da sana müthiş bir koşu sporu yaptırırım. Böylece hem karnın doyar, hem eğlenir, hem de koşu rekoru kırarsın” demiş. 

Tilki bunun üzerine: 

“Peki, haydi göster bakalım şu marifetlerini” demiş ve serçeyi bırakmış. 

“Sen beni takip et” demiş serçe. Birlikte yola devam etmişler. Serçe yol kenarında bulunan bir çalı yığınının olduğu yerde durmuş. “Şimdi şu yumuşak toprağı kaz” demiş, kazdırmış, “içine yat” demiş, yatırmış tilkiyi ve üzerini toprakla iyice örtmüş. 

Biraz sonra kocasına sırtında küçük bir çıkınla azık götüren yaşlı kadın görünmüş. Kadın tam tilkinin saklı olduğu yere gelince, serçe kadının bir önünde, bir arkasında, bir sağında bir solunda ona çok yakın olarak uçmaya başlamış. Kadına o kadar yakın uçuyormuş ki serçe, neredeyse kadın elini uzatsa tutacak gibiymiş. Yaşlı kadın: 

“Şu güzel minik kuş ne kadar da cana yakın! Şunu yakalayayım da evde besleyeyim. Hem bana arkadaş da olur” demiş ve hemen yakınında uçuşan minik kuşu yakalamak için azık çıkınını yere koymuş. Serçe yine kadının etrafında uçuşarak onu yemek çıkının olduğu yerden uzaklaştırmış. 

Tilki yattığı yerden olan biteni gizlice izliyormuş. Kadın uzaklaşınca, üstündeki toprağı atarak kalkmış, azık çıkınında ne var ne yoksa hepsini silip süpürmüş. Karnı iyice doyduktan sonra tekrar saklandığı çukura yatmış, üstünü toprakla örtmüş. 

Yaşlı kadın uçan serçeyi bir türlü yakalayamamış ve yakalamaktan ümidini kesince dönüp azık çıkınının olduğu yere gelmiş. Bakmış ki kocasına götürdüğü yiyeceklerden bir lokma bile kalmamış. 

“Aman allahım başıma gelene bak! Ben ne yaparım şimdi? Kocama ne derim? Eyvah ki eyvah!” diye dövünmüş. Hemen koşarak eve dönmüş, tekrar yemek hazırlamış ve hızlı adımlarla tarlaya doğru yola koyulmuş. 

Kadının eve döndüğünü gören serçe tilkinin yanına gelmiş; “Haydi kalk, gidiyoruz” demiş. Serçe tilkiyi almış, tarlada çift süren adamın yakınındaki ormana götürmüş. Onu çiftçinin göremeyeceği bir yere oturtmuş, kendisi de bir dala konmuş. Tilkiye: 

“Beni bırakırsan karnını doyuracağım, sonra da gülüp eğlendireceğim, ondan sonra da koşu yaptıracağım demiştim ya... Birincisini yerine getirdim, şimdi sıra ikincisinde. Yaşlı kadın biraz sonra kocasına yiyecek getirmek için gelecek. O geldiği zaman sen bulunduğun yerden bizi izle” demiş. Adam: 

“Nerede kaldın be kadın? Açlıktan öleceğim. Bu kadar geç kalınır mı?” demiş. 

“Ah başıma gelenleri sorma! Üç saat önce çok yakına kadar gelmiştim. Karşıma bir serçe çıktı. O kadar cana yakın, o kadar sevimli ve güzeldi ki! Bir sağımda bir solumda, bir önümde bir arkamda tepeme konacak gibi uçuyordu. Şu kuşu yakalayayım dedim ve azık çıkınını yer bırakıp uzaklaşmışım. Yakalamaktan ümidi kesip geri dönünce bir de ne göreyim, azık çıkını bomboş değil mi? İçinde bir kırıntı bile kalmamış, birisi her şeyi yemiş bitirmiş. Koşarak eve gittim, sana tekrar yemek hazırladım ve getirdim. Bu yüzden geciktim. İstemeden oldu, beni bağışla” demiş. 

“Peki” demiş kocası, “Önemli değil, olur böyle şeyler üzme tatlı canını!” 

Olan biteni uzaktan izleyen serçe uçarak gelmiş ve kadının başına konmuş. Cik cik diye ötmeye başlamış. Kadın kuşun sesini tanımış. Heyecanla kocasına: 

“Bak işte yine o serçe! Şimdi de gelip başıma konmuş, ötüyor!” demiş. Yaşlı adam uzunca bir sopa almış, karısının başındaki serçeye vurmak için sopayı hızla indirmiş. Serçe son anda uçup gitmiş tabii, kadın da neye uğradığını anlamadan yere yuvarlanmış. İhtiyar çiftçi karısına: 

“Vah vah! Yazık oldu. Kuşa vurayım derken sana geldi sopa, kusura bakma! Çok üzgünüm” demiş ve kadını kaldırmış. Biraz sonra serçe tekrar uçup gelmiş ve bu kez adamın omzuna konmuş. Adam hiç kıpırdamadan karısına seslenmiş: 

“Bu serçe de çok olmaya başladı artık. Yeter bizi oynattığı. Yerdeki sopayı al da arkamdan yavaşça yaklaş. Şu yaramaz kuşa bir haddini bildir!” 

Kadın uzun sopayı almış, arkadan yaklaşarak bütün gücüyle kocasının omzundaki serçeye indirmiş. Serçe pırr diye uçup gitmiş, sopayı yiyen adamcağız da yere serilmiş. 

Ormanın kenarında bunları seyreden tilki gülmekten kırılıyormuş. Yanına gelen serçeye, “çok eğleniyorum” demiş. Serçe: 

“Haydi! Şimdi başka bir yere gideceğiz” demiş. Yola koyulmuşlar. Bir süre gittikten sonra karıncaların yığdığı bir tümseğe rastlamışlar. Serçe tilkiye: 

“Şu yumuşak toprağı kaz! Kendini içine göm! Üstünü de ört!” demiş. 

Tilki söyleneni yapmış. Kendini toprağa gömmüş, ama kuyruğunun ucunun dışarıda kaldığını fark etmemiş. Serçe de dışarıda kalan kuyruğun ucuna oturmuş. Bir süre sonra bir grup atlı avcı, yanlarında köpekleriyle o tarafa doğru gelmeye başlamış. Avcılar kendilerine doğru yaklaşınca serçe telaşla ötmeye, tilkinin gömülü olduğu toprağı ayaklarıyla eşelemeye başlamış. Köpekler oraya gelince serçe uçup gitmiş. Ortada kalan kurluğu gören ve koku alan köpekler tümseğin yanına gelmişler. Bazıları tilkinin kuyruğunu ısırmaya, bazıları da toprağı eşmeye başlamış. Tilki birden ok gibi fırlamış, öyle bir kaçmaya başlamış ki ardından atlılar bile yetişememiş. Canını zor kurtararak kendini ormanın derinliklerine atmış. Dili dışarıda, nefes nefese, bitkin bir halde yere uzanmış. Kalbi küt küt atarak başından geçen korkulu anları düşünüyormuş. Olan biteni havada izleyen serçe, yerde yatan tilkiye: 

“Dilin de amma uzunmuş ha!.. Hem neden öyle upuzun yatıyorsun” demiş. Tilki: 

“Biz tilkiler için kurnaz diyorlar ama sen kiklileri de geçtin. Bundan sonra ne senin, ne de başka serçelerin sözüyle hareket etmeyeceğim. Bir daha elime düşersen koşu nasıl yapılırmış sana gösteririm!” demiş ve ormanın içlerine doğru uzaklaşıp gitmiş. Serçe de konduğu dalda keyifli keyifli ötmeye devam etmiş.
Adıge Pşısexer, s.33 Anlatan: ŞAŞ’E Bıy, Pçıhal’ıkhuay Köyü. Derlendiği yıl: 1935. Derleyen: TSEY İbrahim

Ormanın kenarında bir bülbül yaşarmış. O da her bülbül gibi yaz gelince kendine bir yuva yapmış. Yumurtalarını yuvasına güzelce yerleştirmiş, üç hafta üzerinde yatmış, ısıtmış, yavrular çıkarmış. Birbirinden güzel beş tane bülbül yavrusu yavaş yavaş büyümeye başlamış. Anaç bülbül son derece mutlu bir şekilde yavrularına yem getiriyor, su taşıyıp birer birer gagalarına boşaltarak onları besliyormuş. 

Bu ormanın kenarında bir de fil yaşıyormuş. Koca fil su içmeye giderken hep bülbülün yavrularının bulunduğu yuvanın yanından geçermiş. Anaç bülbül bir gün bu koca filin yavrularını ezmesinden korkmuş ve ona: 

“Ne olursun yavrularıma dikkat et! Yuvamın bulunduğu dala çarpma” diye tembih edip yalvarmış. 

Bülbülün bu tembihinden fil rahatsız olmuş. Bir gün yine su içmeye giderken anaç bülbülün olmadığı bir zamanda, yuvasının bulunduğu ağaca omuzlarını vererek sürtünmüş ve ağacı sallamış. Ağacın dalındaki yuva aşağı düşmüş, fil de yuvanın ve bülbül yavrularının üzerine koca ayağıyla basıp geçmiş ve su içmeye öyle gitmiş. 

Bülbül akşamüzeri yem getirerek yuvasına döndüğünde bir de ne görsün; yuvası yerde parçalanmış, yavrularının kanlı ölüleri de ezilmiş, paramparça olmuş. Bunları gören bülbül feryat etmeye başlamış: ağlamış ağlamış file beddualar etmiş. Filin olduğu yere gitmiş: 

“Benim gibi küçük ve güçsüz bir kuştan ne istedin? Boyundan posundan utan! Ama şunu iyi bil ki bundan sonra birinci düşmanın benim ve senden yavrularımın intikamını alacağım” diye tehditler savurmuş, ağlayıp sızlanmış. Fil ise ona hiç aldırmadan: 

“Bildiğinden geri kalma! Ben bunca güçlü ve iri bir hayvanım. Kızarsam herkesi ezer geçerim. Senin gibi ufak tefek kuşlar bana vız gelir” demiş. Bülbül ağlamayı keserek file: 

“Bilesin ki koca ve çirkin fil! Yaptığını burnundan getireceğim” demiş ve o günden itibaren ormandaki bütün kuşları bir bir dolaşmış. Başından geçen felaketi anlatmış ve onlardan yardım istemiş. Kuşlar: 

“Biz sana nasıl yardım edebiliriz? Koca bir fille nasıl baş edebiliriz ki” diye sormuşlar. Bülbül: 

“Hepimiz bir olursak güçlü oluruz. Sürü halinde etrafında uçuşur, gözlerini gagalarız. Biliyorsunuz gözlerinin üstünde bir boynuz veya diş yok. Gözlerine gagalarımızı batırır, uçar gideriz” demiş. 

Ertesi gün suya giden koca filin etrafında kuşlar fır fır dönmeye başlamış. Arka arkaya yüzlerce kuş fili şaşkına çevirmiş. Gözleri oyulan fil nereye saldıracağını bilemeden kendi etrafında inleyerek dönmüş durmuş. 

Dertli bülbül bu birinci planından sonra, filin her gün su içmeye gittiği sulak yere gitmiş. Oradaki kurbağalara filin kendisine yaptıklarını, yavrularını acımasızca nasıl ezdiğini anlatmış ve kurbağalardan yardım istemiş. Kurbağalar şaşırmış. “Biz dev bir file ne yapabiliriz ki? Sana nasıl bir yardımda bulunabiliriz ki” diye sormuşlar. Bülbül kararlı bir şekilde: 

“Yapacağınız iş gayet basit. Sizin için hiçbir tehlike de yoktur. Bu yaşadığınız göletin batı tarafı bataklıktır. Çok derin çamur çukuru olan o tarafta toplanacaksınız. Sizler bataklıkta batmazsınız. Fil her günkü gibi yine su içmeye gelecektir. Ancak artık gözleri görmüyor. Siz o bataklıkta vrak vrak diye öteceksiniz. Fil oraya doğru gelecek ve bataklığa düşecek.” 

Ertesi gün bütün kurbağalar bataklık olan yerde toplanmış. Çok geçmeden fil homurdana homurdana, kulaklarını kabarta kabarta meydana çıkmış. 

Kurbağalar hep bir ağızdan vrak vrak diye bağırmaya başlamış. Fil kulaklarını o tarafa çevirerek yürümeye başlamış, kurbağalara çok yakınlaşınca biraz daha hızlanmış. Hortumunu uzatarak koşar adımlarla yürümüş. Birden kendini bataklığın en derin yerinde bulmuş. Çabaladıkça çamura gömülmeye, çamur koca gövdesini yavaş yavaş yutmaya başlamış. Olanları izleyen bülbül filin baş ucunda uçarak dolaşıyor, bir yandan da şunları söylüyormuş 

“Hey koca fil! Hani gücünle herkesi ezip geçerdin, hani ufak tefek kuşlar sana vız gelirdi. Hatırlar mısın, sana intikamımı alacağım, seni pişman edeceğim demiştim. Haydi şimdi kurtar bakalım kendini.” 

Koca fil homurdanarak ve etrafa çamurlar saçarak yavaş yavaş bataklığa gömülmüş, boğulup gitmiş.
Adıge Pşisexer, s.32. TSEY Fat’imet, Şıncıy Köyü. Derleyen: TSEY İbrahim. Yayım yılı: İlk kez 1937 yılında yayımlanmıştır.

Bir gün bir karınca yolda giderken bir adama rastlamış. Adam bütün canlı yaratıkların dillerini bilirmiş. 

“Neden başın kocaman öyle” diye sormuş karıncaya. 

“İçi akıl dolu da ondan” demiş karınca. 

“Peki belin niye incecik acaba” demiş bu kez adam. 

Karınca yanıtlamış: 

“Az yerim de ondan” demiş. 

Adam yine sormuş: 

“Peki kıç tarafın niye büyük?” 

Karınca yanıt vermiş: 

“Çok güçlüyüm de ondan”. 

Adam daha da meraklanmış: 

“Peki ne kadar yük kaldırabilirsin?” diye sormuş. 

Karınca: 

“Büyüklüğü benim kadar olan bir kurşun kütlesini bile kaldırabilirim” diye yanıtlamış. 

Adam: 

“Az yerim demiştin, peki ne kadar yersin?” 

Karınca: 

“Bir buğday tanesi bir yıl yeter bana”. 

“Görelim bakalım” demiş adam ve karıncayı yakalayıp tsıyesinin (çerkeska) göğsündeki “hazır”*lardan birinin içine bırakmış. Hazırın içine bir de buğday tanesi koyup, adam işine gücüne dalmış. 

Aradan bir yıl geçmiş. Ama adam karıncayı unutup gitmiş. Hazırın içinde unuttuğu karıncayı ancak iki yıl sonra hatırlamış. 

“Hâlâ yaşıyor mu acaba şu karınca” diyerek, telaşla hazırın kapağını açıp, merakla dibine bakmış. Karınca hâlâ yaşıyormuş, üstelik buğday tanesinin yarısı da duruyormuş. 

Karıncayı hazırdan çıkarmış ve: 

“Bir buğday tanesinin bir yıl yettiğini söylemiştin ama aradan iki yıl geçti. Üstelik buğdayın yarısı da hâlâ duruyor. Bu nasıl oldu” diye sormuş. 

Karınca bu soruya cevaben: 

“Kafamın içi akıl dolu demiştim ya, bu adam ya beni unutur da dört yıl boyunca hatırlamazsa, diye düşündüm. Hazırdaki azığı dört yıl yetirecek biçimde idareli kullandım” demiş. 

*Hazır: Çerkes erkek elbisesinin göğüs tarafında, sağ ve solda bulunan, içinde bir atımlık hazır karışım (barut, saçma, vb.) bulunan ağaçtan veya kemikten yapılmış barutluk. Eskiden tüfekler her atışta tekrar doldurulurdu. Bu da zaman kaybına neden olurdu. Çerkesler daha önce hazırlanmış bir atımlık karışımını hazır denilen bu kaba yerleştirirlerdi. Bazen bu hazırların özel bir bölümünün “Ğuemıle” denilen kurutulmuş, toz haline getirilmiş olağanüstü sefer azığıyla doldurulduğu da olurdu (F.Huvaj).
Adıge Pşisexer, s.51. Anlatan: BERETERE Yishakh. Derleme Yılı: 1951 Derleyen: HADEĞAL’E Asker.

Bir gün bir koyun, bir keçi, bir de teke birlikte otlamaya çıkmışlar. Köyün uzağındaki bir otlağa gitmişler. Koyun hepsinden önce karnını doyurmuş ve ağılına dönmek için yola düşmüş. Yolda bir köprü varmış ve mutlaka o köprüden geçmesi gerekiyormuş. Tam köprüye girince bir de ne görsün, köprünün başında azgın bir kurt kendisini beklemiyor mu? Korkudan ödü kopmuş, durup kalmış. Ne yaptığını, ne yapacağını bilemeden şaşkın şaşkın bir ayağı ile tık tık yere vurup eşelenmeye başlamış. Bunu gören azgın kurt: 

“Nereden böyle sevimli koyun” demiş. 

“Biraz otlamaya gitmiştim de, oradan geliyorum.” 

“Peki ama bir ayağınla tik tik neden yere vurup duruyorsun öyle” demiş kurt. 

Zavallı koyuncu ne diyeceğini bilememiş: 

“Beni yiyeceksin diye korkuyorum da” demiş usulca. Kurt: 

“Madem öyle, bir an önce yiyeyim de kurtarayım seni korkudan” demiş ve koyunu kaptığı gibi köprünün altına sürüklemiş, kısa zamanda yemiş bitirmiş ve yalana yalana tekrar köprünün başına gelip oturmuş. 

Az sonra karnı doyan keçi keyif içinde hoplaya zıplaya gelirken, köprünün başına gelince orada oturup beklemekte olan kurdu görmüş, bütün neşesi kaybolmuş tabii, korkudan kuyruğu titremeye başlamış. Kurt keçiye yaklaşmış ve: 

“Küçük keçi! Nereden böyle keyifli keyifli” diye sormuş kurt. 

Korku içinde güçlükle yanıtlayabilmiş keçi: 

“Şu karşıdaki çayırda otlamaya gitmiştim de, oradan geliyorum”. 

“Peki öyleyse neden sallıyorsun kuyruğunu öyle” diye sormuş kurt. 

“Beni yemenden korkuyorum da” demiş keçi titrek ve ürkek bir sesle. 

“Maden korkuyorsun, yiyeyim öyleyse” demiş ve keçiyi boynundan yakalamış, köprünün altına sürükleyip bir güzel yemiş, yalana yalana tekrar gelmiş köprünün başına oturmuş. Çok geçmeden bu kez karşıdan koca bir tekenin geldiğini görmüş. Tekenin de karnı tok, keyfi yerindeymiş doğal olarak. Salına salına köprüye yaklaşmış. Başını kaldırıp köprüye bakınca ne görsün, sırıtarak kendisine bakan bir kurt var. Kurt vakit geçirmeden sormuş: 

“Nerden böyle uzun sakal?” 

Teke korkusuzca: 

“Otlamaktan geliyorum aç gözlü yırtıcı haydut” demiş. 

“Diken sür ağzına, diken! O ne biçim konuşma öyle? Sert olmaya sert konuşuyorsun ama kuyruğun neden sallanır öyle, anlayamadım” demiş kurt. 

“Sallanır elbet, tam iki tane azılı tazı var onun altında” demiş teke. 

Bu kez şaşırma ve korkma sırası kurda gelmiş. 

“Ne dedin? İki tane tazı mı dediiin? Ne olursun, hemen salma onları” diyerek fırlamış kurt, kaçıp gitmiş. 

Yiğit tekemiz de salına salına, sakalını sallaya sallaya gururla ağılına dönmüş.
İlk anlatanı da derleyeni de bilinmiyor. Adıge masalı olarak ilk kez 1952 yılında Maykop’ta yayımlanmıştır.

Tilkinin biri yedi yolun kesiştiği bir kavşağa gidip yatmış, ölmüş gibi rol yapmaya başlamış. Ses seda çıkarmıyor, nefes bile almıyormuş. Bir süre sonra tilkinin gerçekten öldüğünü sanan kargalar üşüşmüşler tilkinin üzerine. Kimi ayaklarını gagalıyor, kimi karnının üzerinde. Saksağanın biri de gelip doğruca başına konmuş, başlamış gözünü gagalamaya. Artık daha çok dayanmaya olanak var mı? Tilki bir hamle yapıp saksağanı kapmış. Saksağan neye uğradığını şaşırmış ve tilkiye demiş ki: 

“Gel beni yeme, atalarımızın öğrettiği eğlenceli bir oyunu öğreteyim sana!..” 

“Peki” demiş tilki, “hadi öğret bakalım”. 

“Önce iki eski kara kovan sepeti bulmalısın” demiş saksağan. 

“Kolay” demiş, tilki ve iki eski kara kovan sepeti bulmuş. 

Saksağan: 

“Şimdi beni bu sepetlerden birinin içine koy, ötekini de üzerine kapat. Böylelikle ne kaçabilirim ne de uçabilirim değil mi ya! Sonra da yüksek bir kayaya götür ve teker gibi beni aşağıya bırak. Göreceksin ne eğlenceli olacak” demiş. 

Tilki denileni yapmış. Saksağanı sepete iyice kapatmış, götürmüş yüksek bir kayanın tepesine ve hızla aşağı bırakmış. 

Uçurumdan aşağı yuvarlanmaya başlar başlamaz iki sepet birbirinden ayrılmış, içindeki saksağan da pırr.. uçup gitmiş. 

Önce, acaba şimdi nasıl bir ilginç oyun olacak diye düşünüp duran tilki, olup biteni hemen anlamış ama iş işten geçmiş. 

“Eyvah” demiş, “ne yaptım ben? Bütün emeklerim, çabam, çektiğim bunca sıkıntı boşa gitti. Bunca zaman boşuna aç kalmışım!” 

Uyanık tilki ne yapsın, yorgun ve perişan, baka kalmış akıllı saksağanın ardından. Ve yeni hinlikler düşünmek için yeniden yola düşmüş.
Adıge Pşisexer, s.45. Anlatan: Pşıjj Seferbıy, Yecerıkhuay Köyü. Derlendiği yıl: 1935.

Günlerden bir gün, çok mu çok yağmur yağıyormuş. Kurt sığınıp korunacak bir yer aramış. Sonunda kocaman bir ağacın kovuğuna girip oturmuş. Başını dışarı çıkarmış, geleni geçeni seyrediyormuş. Bir de bakmış ki tam dişine göre bir katır geçiyormuş ağacın yanından. 

“Şu akılsız hayvanı bir güzel yiyeyim” demiş kendi kendine ve ağacın kovuğundan dışarı çıkmış. 

“Doğrusu seni yemek istiyorum” demiş katıra. Katır da ne yapsın: 

“Peki” demiş, “Olur, bir sakınca yok. Ama benim arka ayağımın altında çok ilginç bir şey var. İstersen sana gösteririm” demiş katır. 

Kurt inanmış ve merak etmiş, katırın arka tarafına gelmiş, arka ayağının altındaki ilginç şeyi görmek için güzelce çömelmiş ve katıra: 

“Haydi kaldır bakim ayağını, bakalım neymiş şu ayağının altındaki ilginç şey?” 

Katın bir arka ayağını kaldırmış. Kurt bakmış bakmış ama bir şey göremeyince daha dikkatle bakmak için biraz daha sokulmuş. Katır da zaten tam bu ânı bekliyormuş; iki ayağıyla birden öyle hızlı tekmeler indirmiş ki kurdun kafasına burnuna, kurdun kafası paramparça olmuş, dişleri dökülmüş. Kurt, kanlar içinde yığılıp kalmış. Katır da soğukkanlı, akıllı davranışı sayesinde kurtulmuş gitmiş.
Adıge Pşisexer, s.45.Anlatan: Khuyıjj Khasplet, Mamxığ Köyü. Derlendiği yıl: 1935.

İri yarı güçlü kuvvetli, kocaman bir koç otlayıp duruyormuş ormanın kıyısında. Birden, nereden geldiği belli olmadan, kocaman bir kurt bitivermiş önünde. Koçun, kaçmak şöyle dursun kımıldayacak yeri yokmuş. 

“İyi günler, güzel koçum benim” demiş kurt. 

“Sağol” demiş koç, ama korkudan gözleri fırlayacak gibi olmuş yerinden. 

“Seni çok beğeniyorum. Harikasın. Ama şu iki koca boynuzun var ya, onların neye yaradığını bir türlü anlayamıyorum. Sahi ne işe yarar şu boynuzlar, yenmezler içilmezler. Oysa onlar da kuyruğun gibi olsa ne iyi olurdu değil mi?” 

Koç kendini biraz toparlamış: 

“Hey, kurt! Deli misin sen? Bu benim boynuzlarım var ya, bana güç veren onlardır. Onların içindeki içeceği içersen iştahın öyle bir artar ki, bir öğünde benim gibi iki koç bile yiyebilirsin” demiş. 

Kutrun ağzının suyu akmış ve merakla sormuş: 

“Peki bu si nasıl içilir?” 

“Kolay” demiş koç, “tam karşıma geçer, boynuzumu ağzına alır, emerek içersin”. 

Kurt, pek heveslenmiş ve koçun dediği gibi, tam karşısına geçip, boynuzu emmeye niyetlenmiş. 

Koç da sıkı durup, bekliyormuş. Aç gözlü kurt tam karşısına gelip koçun boynuzunu emmeye uzanmış. Koçun da beklediği tam böyle bir anmış. Birden saldırmış, boynuzlarını kurdun gövdesine saplamış, akılsız kurdu savurup atmış, boylu boyunca yere sermiş. Koç, akıllı ve soğukkanlı olabilmenin yararını görmüş. Sevinmiş, otlamaya devam etmiş.
Adıge Pşisexer, s.44. Anlatan: Aşşıne Ahmed Aslançerıy oğlu, Halhekhuaye Köyü.

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @dergi_mizage: As we all know you are a bit busy these days, we want to remind you that Russia condemns the USA for Native American Gen…
Avusturya, Drau anıtı: ''Burada 28 Mayıs 1945’te yedi bin Kuzey Kafkasyalı, kadın ve çocukları ile birlikte Sovyet… https://t.co/yZtTG7dfDs
RT @Cerkesya: #21Mayıs #Circassiangenocide #ÇerkesSoykırımı https://t.co/ADgbR91klj
#21Mayıs1864 #21may1864 #genocide1864 #CircassianGenocide #circassianexile #CerkesSoykırımı #unutma #unutturma https://t.co/AOEiRG08aK
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery