Kafkasya Tarihi

Çerkezistan Çerkezistan

XVI. Yüzyılın İkinci Yarısında Osmanlı Çerkezistanı-I

“Zira bir adam harita anlamaya muktedir olur da kıt’a-i Kafkas’a

bir nazar eder ise vücudunda bir damla Çerkez kanı

bulunmadığı hâlde dahi isti’dâd-ı coğrafîsi hasebiyle gözlerini

oradan ayırmamaya mecbur olur”.

Ahmet Mithat Efendi / KAFKAS

Çerkes tarihçileri genellikle, Osmanlı Devleti’nin Çerkezistan’daki varlığını, Kırım ve Kefe kaybedildikten sonra, 1779 yılında Ferah Ali Paşa’nın Çerkezistan kıyılarına gönderilmesini milat olarak görür. Bu tarihten önce “Osmanlı Devleti’nin ne bir tek askeri Kafkasya’ya girmiş, ne bir Osmanlı memuru Kafkasya’nın idaresi ile temas etmiş ve ne de Osmanlı siyaseti Kafkasya ile alâkadar olmuştur. Osmanlı kültürü de, Kafkasya’nın hâl ve vaziyeti şöyle dursun, varlığı hakkında klasik tek bir kelime kayıt ve neşretmemiştir.” (1) İsmail Hakkı Berkok 1958 yılında bunları yazarken, XVI. Yüzyıl Osmanlı- Çerkezistan ilişkilerinin tarihi bir kara delik değildi. Berkok’a göre ise gerçek son derece barizdi ve bunun dışındaki yaklaşımlar Osmanlı tarih yazıcılığının içine düştüğü yanılgıdan kaynaklanmaktaydı: “Osmanlı tarihleri, birkaç yüz seneden beri Kafkasya’yı bir Osmanlı ülkesi olarak görme itiyadındadırlar. Bazı vak’alardan Osmanlı Devleti’nin de buna inandığı anlaşılıyor. Böyle bir telakki yüzünden Kafkasya büyük bir felakete uğramıştır (2). Berkok’a göre Kafkasya’yı felakete götüren, somut tarihsel akış değil, tarihin yanlış telakki edilmesiydi. Berkok’un Tarihte Kafkasya kitabının basılmasından sonra neredeyse yarım asırdan fazla bir zaman geçti. Ancak bu savunmacı tarih okuma şekli, Çerkezistan üzerine bir çok belgenin kolay ulaşılabilir olmasına rağmen, devam etmektedir.

XVI. yüzyıl Çerkezistan’ı, Osmanlı Macaristan’ı gibi sayısız arşiv belgesinden faydalanarak tetkik edebileceğimiz bir coğrafya olmasa da, yüzyılın ikinci yarısına ait Osmanlı belgeleri Çerkezistan’daki Osmanlı varlığını görünür ve anlaşılır kılabilecek kadar bilgi sunmaktadır. Bu yazıda, yayımlanmış Osmanlı belgeleri doğrultusunda, XVI. yüzyılda Kefe sancağına bağlı tipik bir Osmanlı kazası olan Taman Adası ve çevresindeki idari yapıyı merkeze alarak, Çerkes coğrafyasındaki Osmanlı Devleti’nin örgütlülüğünü anlamaya çalışacağız.

XV. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı Devleti doğuda bugün ki Abhazya’dan başlayarak tüm Çerkezistan kıyılarındaki eski liman ve kaleleri ele geçirdiği zaman, gerek Çerkesler gerekse Osmanlı, bundan sonra birbirlerine karşı izleyecekleri politikalar konusunda tereddüt yaşamadılar. Çerkesler, kıyılardaki bu yeni fetih hareketine karşı hiçbir şey yapmadı çünkü Osmanlıların ele geçirdiği bu iskele ve limanlar 1265 yılından beri İtalyan ve Ceneviz kolonilerine aitti. Tıpkı Cenevizlilerden önce de Bizans ve Atina’ya ait oldukları gibi. (3)

Osmanlı Devleti, dönemin büyük güçleri gibi pragmatik bir devletti. Kısa zamanda Karadeniz’in kuzeyinde, en ucuz ve etkin örgütlenme biçiminde karar kıldı ki bu da Çerkezistan kıyılarını da içermek üzere, Karadeniz’in kuzey sahillerinde Cenevizlilerden kalma statükoyu devam ettirmek demekti :

“1475’te II. Mehmed, Kefe şehri ve kalesini Cenevizlilerden aldıktan sonra, Karadeniz ve Akdeniz tamamıyla Osmanlı Türk hakimiyeti altına girmiş oldu. Bu defa, vaktiyle Cenevizlilerin elinde bulunan kale ve iskele şehirleri, stratejik ve ekonomik önemi haiz Kefe, Suğdak, Taman ( Tamatarcha), Kerç Boğazı ve bilhassa Don Nehri mansıbındaki Azak- şehri kalesi (eski Tanais sonraki Tana) Osmanlı hakimiyetinin dayanak noktaları oldular. Kırım’ın iç kısmı tamamı ile Kırım hanlarına bırakıldı ve ancak sahil boyunca, yani Kefe sancağında, Osmanlı devlet nizamı tatbik edildi. Buralara beyler (beyi), ağalar, kadılar, dizdarlar, iskele eminleri tayin ile, yeniçeriler ve azaplar gönderilerek kalelerin muhafazası sağlandı.”(4) Ceneviz döneminden farklı olan şey ise Karadeniz ticaretinin yöneldiği merkezdi. Osmanlı devleti, bir zamanlar uluslararası nitelikte olan tüm kuzey ticaretini bu defa İstanbul’a yöneltmiş oluyordu: “Kırım’ı ve Dinyeper ile Astrahan arasındaki step kuşağını olduğu kadar Moskova dükalığını, Kazan’ı, Çerkezistanı ve Gürcistan’ı da kapsayan muazzam alanın besin ürünleri ve ham maddeleri, Kefe’den Osmanlı başkentine akıyordu. Büyük miktarda buğday, hayvani ürünler, tuzlanmış balık, bal ve balmumu gibi temel besinler ile deri ve postlar ve köleler, kuzey ihracatının esasını oluşturuyordu”.(5)

Bazı sakıncalarına rağmen Karadeniz’in büyük bir kısmında sorunsuz işleyen bu ucuz maliyetli, basit ama etkin strateji, Kuzey Kafkasya söz konusu olduğunda, karmaşık ve değişken bir hâl alıyordu.

“Denizin tüm kıyı bölgeleri içinde, kontrolü en zor olan Kafkaslardı. Dağlardaki Çerkesler, sahildeki Abhazlar ve güneydeki çeşitli Gürcü kral ve prensleri öylesine bölünmüşlerdi ki, bölgenin büyücek bir kısmı adına konuşabilecek tek bir siyasi kişilik yoktu. Zorlu iç bölgeler ise, ince bir sahil çizgisinin ötesine askeri güç çıkarmayı çoğu kez olanaksız kılıyordu. Bu nedenle Roma döneminde olduğu gibi, Osmanlılar da genelde dağ kabilelerini kendi hallerine bırakarak, tahkim edilmiş limanlara doğrudan yönetici atamayı ve daha içteki düzlüklerin yöneticileriyle pazarlıklar yapmayı seçtiler”(6)

Osmanlı Devleti, Kuzey Kafkasya’da ilk olarak Abhazya kıyılarındaki eski bir Ceneviz tahkimatı olan Sohum’u (Sebastopolis) ele geçirdi. 1451’de ele geçirilen iskele haraç vermeye zorunlu kılınmış ancak bu haraç ödenmeyince 1454 yılında Osmanlı donanması tarafından tekrar “fethedilmek” durumunda kalmıştı. (7) 1479 yılına gelindiğinde ise Osmanlı Devleti, Çerkezistan’ın doğusundaki Sohum’dan başlayarak Taman ve Kopa limanları dahil olmak üzere Karadeniz’deki Çerkezistan kıyılarının tamamını ele geçirmişti. Bu ele geçirme Çerkes kıyıları boyunca belli başlı merkezlerin tamamında klasik Osmanlı idari yapısının standart olarak uygulandığı manasına gelmiyordu.

1578 yılında birden bire eyalet yapılan Sohum’un, daha önceki idari yapılanması bilinmediği gibi, XVII. yüzyılın ikinci yarısında Sohum’a gelen Evliya Çelebi burada Osmanlı varlığına dair bir delil bulamamıştı: “Bu diyarlarda asla çarşu, bazar, han, hamam, dükkân gibi şeyler yoktur.”. Bununla birlikte yüksek ticari çıkarları söz konusu olduğunda Osmanlı Devleti’nin nüfuzu Çerkezistan kıyılarında hemen hissediliyordu. 1570’li yıllarda, Anadolu kıyılarından Sohum’a yapılan silah kaçakçılığından oldukça rahatsızlık duyan Osmanlı Devleti, derhal buraya ambargo uygulamış, ambargo süresince kendi tüccarlarını Sohum’dan İstanbul’a gemilerle nakletmişti. Dönemin güçlü Kırım Hanı, Devlet Giray bile Abhazya’nın ünlü avcı kuşlarından almak niyetiyle Sohum’a gemi gönderebilmek için İstanbul’dan izin almak zorunda kalmıştı.(8)

Sohum’dan, Çerkezistan kıyıları boyunca kuzeybatıya doğru, Osmanlı’nın kuzeydeki idari merkezi Kefe sancağına (sonrasında eyaleti) yaklaştıkça Çerkeslerin yaşadığı kıyılarda daha örgütlü, klasik anlamda bir Osmanlı idari yapılanmasının olduğu görülmekteydi. Anapa Limanı Kefe sancağına bağlı Kerş kazasına bağlanmıştı. Soğucak, Taman kazasına bağlanmış, Taman kazası da Kefe sancağına bağlı idi. (9)

XVI. yüzyılda Osmanlı Devleti, Çerkezistan’ın batı komşusuydu. Kuzeyde Rus ve Kazak saldırılarına karşı stratejik öneme sahip Azak Kalesi, aynı zamanda Çerkeslerin de kuzeybatı sınırını oluşturuyordu. Daha güneydeki Kerç/Kerş Boğazı, Çerkezistan ana karası ile Kırım yarımadasını birbirinden ayırıyordu. Bu boğaz ancak Osmanlı Devleti’nin kontrolünde olan, askerî veya ticari gemilerle ya da Kerç Boğazı’nın donduğu zamanlarda, buzun üstünde son derece riskli bir yolculukla geçilebilmekteydi. Çerkezistan ana karasının hemen batı ucunda yer alan tipik bir Osmanlı kazası olarak örgütlenmiş Taman Adası, Osmanlı Devleti’ne Çerkezistan topraklarını kontrol etme olanağı veren önemli bir üs konumundaydı.

Seyahatname’de Taman Adası Defteri Hakan-i’de “Ada-i Şahi derler ki 67 mil adadır. Üç tarafı Karadeniz’in Çoçka Boğazı sığlarıdır. Kıble tarafı Heyhat Ovası’yla Çerkezistan arasından gelen Kuban Nehri kenarında altıgen şeklinde bir şirin ve mamur bir şehir” olarak tasvir edilmekte idi.(10) Şehir “Eski bir Ceneviz kalesi olan “Matrega” nın taşlarından yapılmış Taman Kalesi ile çevrili idi. Taman Kalesi dışında 1519’da Kuban nehrinin ağzında “Temrük” kalesi inşa edilmişti. “Tamandan güneydoğuya doğru Kızıltaş Kalesi yer alıyordu, Adahun Gölü’nün Karadeniz’le bitiştiği yerde, I. Selim zamanında Çerkes saldırılarına karşı Taman ve hinterlandını korumak üzere kurulmuştu. Adahun Kalesi, Temrük Kalesi yakınında, Temrük Kalesi ile deniz arasındaki boğazı gemilerle kontrol etmek, Kazak ve Çerkes saldırılarına karşı Taman ve hinterlandını muhafaza etmek bakımından yüzyılın ikinci yarısında önemi artan bir karakol idi..” (11). Kalelerdeki Osmanlı askerleri, bir miktar mustahfız ve azeblerle sınırlıydı. 1520 yılında Taman Kalesi’nde 129, Temrük Kalesi’nde 149, Adahun’da 60 asker bulunmaktaydı. 1574-75 tarihinde de bu sayılar pek değişmemişti; Taman Kalesi’nde 122, Temrük’te 134, Adahun’da 56 asker bulunmaktaydı. Kaleler, barındırdıkları göreceli olarak az sayıdaki askere karşın sahip oldukları ateşli silahlarla Çerkes saldırılarına karşı etkin birer tahkimattı.” (12)

1529 yılındaki tahrir defterine göre, adanın merkezinde Cenevizli ve Rumlardan oluşan bir cemaat, yine Hristiyan olan Çerkesler ve Müslümanlar yaşıyordu. Yine aynı tarihte Kefe içerisinde bir Hristiyan Çerkes mahallesi bulunmaktaydı.(13) Muhtemelen bu Çerkesler Taman Adası’ndan buraya zorla iskan edilmişlerdi. Taman’daki köyler defterde kayıtlı olmadığı için adadaki Çerkes nüfusunun tamamı hakkında bilgimiz olmasa da 17. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde adanın nereyse tamamında Müslüman olmuş Çerkesler yaşıyordu. Bu tarihlerde Taman’a bağlı 80 pare Çerkez köyü bulunmaktaydı. Temruk halkı, tamamen Müslüman Çerkeslerdi. “Ve işleri güçleri balık avlamak ve tokmak kayışından Çerkes kamçıları yapmaktı.” Yine güneydeki Kızıltaş Kalesi civarı “Çerkes kavmi adamlarından” oluşuyordu. (14)

Taman Adası’ndaki Çerkesler “Çerkes Vilayeti”ndeki soydaşlarından farklı olarak Osmanlı reayası sayılıyordu. Taman Adası’nın hemen ötesinde yaşayan Janeler, bir nevi coğrafi unsur gibi Osmanlı Devleti ile Çerkezistan arasındaki sınırı belirliyordu. 1675 yılına ait bir Osmanlı kanunnamesine göre Osmanlı sınırları şu şekilde belirleniyordu: “Ve taraf-ı Devlet-i Aliyye’den kazası tevcih olunan Taman kazâsında sâkin olan Çerkes tâ’ifesinin ki nihayeti Jane Çerkesine müntehidir. Bunlarda ahkâmı şer’iye fi’l cümle icrâ olunur. (yani devletin hukukuna, şeri hukuka tabidirler) Bunlardan istirkak olunmaz. (esir edilmezler). Jane’den Kabartayî Çerakesesine varıncaya kadar harbilerdir. (Bu sınırlardan sonra Jane Çerkeslerinden Kabardeye kadar harb sahasıdır.) İstirkakları sahihtir. ( Köle edilmeleri meşrudur) Böyle olmaları ile, yine hanlara havfen mutî’lerdir.(korkudan dolayı, korku zoruyla bağlıdırlar) (15)

XVI. yüzyılda Çerkezistan coğrafyasındaki Kefe sancağına bağlı Osmanlı sınırları bu şekildeydi. Osmanlı sınırının ötesinde, Kabardey toprakları dahil olmak üzere “darül harb” olan “Çerkes vilayeti” uzanıyordu.

Kaynakça

(1) İsmail Berkok, Tarihte Kafkasya, İstanbul 1958, s.321.
(2) İsmail Berkok, a.g.e , s.320.
(3) Fernard Braudel, II. Felipe Döneminde Akdeniz ve Akdeniz Dünyası I. , Ankara 1993, s.134.
(4) Akdes Nimet Kurat, Türkiye Ve İdil Boyu, Ankara 2011, s. 46.
(5) Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi I. , İstanbul 2009, s. 337-338.
(6) Charles King, Karadeniz, İstanbul, 2008, s. 149.
(7) Fahrettin Kirzioğlu, Osmanlılar’ın Kafkas Ellerini Fethi (1451-1590), Ankara 1976, s.6.
(8) Suraiya Faroqhı, Osmanlı’da Kentler ve Kentliler, İstanbul 1993, s. 109.
(9) 370 Numaralı Muhasebe-i Vilayet-i Rum–İli Defteri II. Ankara 2002, s.2.
(10) Evliya Çelebi, Seyahatnamesi:7. Kitap, İstanbul 2011, s. 594-595
(11) Yücel Öztürk, Osmanlı Hakimiyetinde Kefe (1475-1600), Ankara 2000, s.108.
(12) Yücel Öztürk, a.g.e, s.178.
(13) Fahrettin Kirzioğlu, a.g.e, Ankara 1976, s.70.
(14) Evliya Çelebi, a.g.e., s. 599, 603.
(15) Hezarfen Hüseyin Efendi, Telhîsü’l Beyân Fî Kavânîn-i Âl-i Osmân, Ankara 1998, s.172.

Abidin İnci

Kaynak: gusips.net


 382,    Kafkasya Tarihi

Yorum Ekle