Kafkasyanın yerli (otokhtan) Halkları genel olarak konuştukları dil yönünden üç ana grup halinde incelenmektedir. Buna göre;
I. Grup / Kuzeybatı Kafkasya halklarıdır ve üç ana gruba ayrılır.

1.ADİGELER: Kuzey çerkesleri olarak ta adlandırılan bu gruplar dil bakımından birbirlerini anlayabilirler. Adigeler kendi aralarında iki ana grup halinde incelenir.

a)Abzah, Hatukuay, Kemirguvey(Temirgoy - Çemguy), Adamey, Bjedug (Yegerkhoy-Kiray), Mahuş(:Makhoş), Şhapsıg, Natukhaç ve Janelerdir.

b)Kabardey ve Besleneyler(:Besniy): En kalabalık Çerkes kabilesi olan Kabardeyler, Büyük ve Küçük Kabardeyler olmak üzere iki gruba ayrılırlar. Büyük Kabardeyler Nalçik ve çevresinde, Küçük Kabardeyler ise Mozdok (Mezdegü) çevresinde otururlar. Kabardeylerin bir kolu olarak kabul edilen Besleneyler ise batı komşularıdır.

2.UBIHLAR (:Ubuh-Vubıh- Ubukh): Kafkasyada Abhaz ve Adigeler arasında yaşayan bu topluluklar dil bakımından ölü diller arasına girmiştir. Tamamı 1864'de göç etmiş olduğundan Kafkasya'da hiç Ubuh kalmamıştır. Diasporada yaşayan Ubıh kökenli aileler ise komşuları olan Abzahların dilini benimsemişlerdir.

3.ABHAZLAR- ABAZALAR : Kuzeyde Çerkes topluluklarına komşu olan Abazalar (Abazin-Aşuva) ile Karadeniz kıyılarında oturan Abhazlar (Apsuvalar) aynı kökten çıkan iki grup halinde birbirlerinden Kafkas Dağları ile ayrılmışlardır. Karadeniz kıyı kesiminde oturan ana Abhaz kitlesi ile kuzeyde Kabardeylere yakın olarak oturan Abazaların şivelerinde farklılıklar ortaya çıkmış ise de zorluk çekmeden anlaşabilirler. Abhazlar tarih boyunca Gürcüler'le yakın ilişkiler içerisinde olmuşlar, hatta onların tesiriyle büyük çoğunlukla Hıristiyanlık benimsenmiştir.

II. Grup / Orta ve Kuzeydoğu Kafkasya halklarıdır ve iki ana gruba ayrılır.

1.VAYNAHLAR: Kafkasya'nın stratejik önemi en büyük noktalarından birinde yaşayan dağlı Vaynah toplulukları genel olarak birbirlerinden lehçe farklılıkları ile ayrılan üç ana gruba ayrılır.
a.ÇEÇENLER (Nohçi-Nohçoylar) Vaynahların ana kitlesini meydana getirirler.
b.İNGUŞLAR (Galgaylar) İnguşlar ikinci büyük Vaynah grubudur ve Asa ile Sunja ırmakları arasında ve Terek Nehri'ne doğru kuzeye yayılırlar.
c.KİSTLER (Batslar,Tuşhlar) Gürcüstanın Çeçen sınırında Tuşa ve Alazan ırmaklarının kaynaklarında ve Pankisi vadisinde oturan bu küçük grup daha çok Gürcü unsurları ile etkileşim halindedir. 

2. DAĞISTAN HALKLARI:
Kafkasyanın en çeşitli topluluklarının yaşadığı bölge olan Dağıstan’da Kafkas Dil grubundan olan 4 ana grup yaşamaktadır. Kafkasya'nın yerlisi olan bu halklar (Avarlar, Lezgiler, Laklar ve Darginler) daha çok dağlık bölgelerde yaşarlar.

a)AVARLAR (MAARULALAR): Lezgilerden sonra Dağıstan'ın en kalabalık kabilesı Avarlar'dır. Kendi aralarında ise en kalabalık grubu esas Avarlar meydana getirirler. Dil yönünden üç gruba ayrılırlar; 
ı.Avar (Maarulal), 
ıı..Andi (Bottlih, Godoberi, Karatin, Bagvalal, Çamalal, Tindi ve Açvaçiş gibi alt gruplara ayrılırlar) 
ııı.Dido (Hinuk, Çvarşin ve Kapuçinler gibi alt gruplara ayrılırlar) 

b)LEZGİLER. Dağıstan'ın güney-doğusunda yaşarlar Samur Nehri'nin orta ve yukarı mecralarında ve Şamahı yöresine kadar uzanan alanda yayılmışlardır. Doğu ve güney-doğuda Azeriler ile karışmışlardır bu nedenle Türkçe Lezgiler arasında geniş ölçüde yayılmıştır. Rutul, Kütin, Agul, Budukh, Dzekh, Tabasaran, Tsakhur, Udi ve Khinalug gibi alt kollara ayrılırlar. Kürinler ve Tabasaranlar en kalabalık gruplardırlar.

c)LAKLAR (Gazi Kumuklar) Orta Dağıstanda yaşarlar.
d)DARGİNLER. Lezgi diline yakın bir dil konuşan Darginler bu nedenle Lezgi kabileleri arasında da sayılırlar. Akuşa, Sutkur, Sırhal, Urkarak, Horakan, Kaytak (Haydak) ve Kubaçi gibi gruplara ayrılırlar. 
Dağıstan;daki dağlı kabilelerin aralarında bulunan doğal engeller (dağlar, tepeler, derin vadiler vs.) Batı Kafkasya;daki kadar olmasa da buradaki toplumlar arasında da çeşitli dil farklılıkları doğurmuştur.
III. Grup / Güney-Batı Kafkasya halklarıdır ve dört ana gruba ayrılır.

1.GÜRCÜLER
Çoruh Vadisi'nden doğuda Alazan Irmağı ve Zakatali Mıntıkası'na kadar, kuzeyde Kafkas Dağları'nın güney eteklerinden güneyde Gümrü-Elizavetpol hattında kadar uzanan geniş bölgede yaşarlar. Kuzeyden Abhazlar, Svanlar, Ossetler, Çeçenler ve Lezgilerle komşudurlar. Güney-doğuda ise Azerilerle sınırları aşağı yukarı Nuha yakınlarından geçer. Güneylerinde Ermeniler bulunur.

Dil bakımından "Güney-Batı Kafkasya Dilleri Grubu"Gürcüce çeşitli gruplara ayrılır. 
a-Asıl Gürcüler: Tiflis çevresinden ibaret olan Kartli ile doğusunda bulunan Kakheti'de otururlar. Zakatali civarında oturan İnguiller'de bu gruba dahil edilirler. 
b-İmeretler: Riyon ile Yukarı Kura ırmakları arasında otururlar. 
c-Gurienliler: Kutais yakınında yaşarlar. 
d-Acaralar: Batum civarında yaşarlar. 
e-Pşavlar: Tiflis'in kuzey doğusunda otururlar, 
f-Kevsurlar Kazbek doğusunda dağlık bölgelerde Tuşlarla komşu olarak yaşarlar. Tuşlar gibi dillerinde Çeçen, Oset etkileri bulunan küçük bir halktır.

2.MEGRELLER İngur ve Riyon Irmakları arasında oturan Bu halk asıl Gürcülerle birlikte bölgedeki en kalabalık toplumlardan birisidir.

3.LAZLAR Çoruh Vadisi'nde oturan Lazlar tamamen Müslümanlığı kabul etmiş bir halktır.

4.SWANLAR Elbruz Dağı'nın güney eteklerinde Gürcüstanın dağlık bölgelerinde yaşayan Swanlar, Gürcüce'ye bağlı ama farklılıkları olan bir dil kullanırlar vardır. 

DİĞER KAFKAS HALKLARI;
Kafkasya;da yerli (otokhtan) Halkları dışında tasnif edilen ama en az yerli halklar kadar artık Kafkasyalı olan başka toplumlarda yaşamaktadırlar. Kültürel açıdan yerli halklarla aynı özeliklere sahip bu topluluklar genel olarak konuştukları dil yönünden ayrı bir grup olarak tasnif edilirler.

A.İrani Dil Konuşan Kafkas Toplumları:
1 .OSETLER (ASETİNLER)
Aslen Alanlardan geldikleri kabul edilen bu toplum dil açısından Kafkas dillerinin etkileri altında önemli değişiklikler geçirmesine karşılık İran diline çok yakın bir dil kullanırlar.
Kafkasya'da Daryal Geçidi'nin güney ağzında otururlar. Doğularında Çeçenler, kuzeylerinde İnguşlar ve Kabartaylar, batılarında Gürcüler bulunur. Güneyden de yine Gürcülerle komşudurlar. Onlara diğer Kafkas halkları Kuşha, kendileri ise Iron derler.
Daryal Geçidi'nden başka Liakkva ve Ksa vadilerinde, güneyde Kura'ya doğru Uruk, Fiag-Don ve Ardon ile Yukarı Terek boylarında da yaşarlar. Yine bir ayrı grupları da Yukarı Kura'nın sağ kıyısı ile Trialet Dağı'nda ve Borjom'un doğusunda otururlar.
Osetinler başlıca iki gruba ayrılırlar; 
1- İron, 
2- Digor. 
Osetlerin çoğunluğu Hıristiyan olduğu için ne Rusya'ya karşı olan mücadeleye, ne de göç hareketine etkili bir şekilde katılmamışlardır. Yalnız sayıca çok az sayıda Müslüman olanları aslen Oset olan General Musa Kundukhov öncülüğünde Çeçenlerle birlikte göçe katılmışlardır. 

2.TATLAR (PADARLAR) Safeviler tarafından Kafkasyada Bakü, Kuba, Şamahı, Derbent ve Zakatali mıntıkalarında yerleştirilmiş olan İranlılardır. Pehlevi Dili'ni konuşurlar.

B. Türk Dili Konuşan Kafkas Toplumları:
1. KARAÇAY-BALKARLAR (MALKARLAR) 
Kaynakları hakkında çeşitli görüşler ileri sürülen Karaçayların genel olarak, Kafkasya’da belirli dönemlerde bulunmuş olan Hazar, Bulgar ve Kıpçak gibi Eski Türk topluluklarının bir devamı olduğu kabul edilmektedir. Ancak Alanlarla tıpkı Osetler gibi ortak kültürel özelliklere sahip olmaları bu konuda kesin bir hüküm verilmesine de engel olmaktadır. Kıpçak Türkçesinden geldiği bilinen bir dil kullanırlar. Karaçay ve Balkar (Malkar) olarak iki grup halinde anılmalarına rağmen gerçekte tek bir halktırlar.

XIII.-XV.yüzyıllar arasında Kabartayların doğuya doğru yayılmalarına kadar Kuban, Terek ve Kuma nehirlerinin orta ve yukarı mecralarında ve onlara katılan akarsuların boylarında geniş bir sahada yaşadıkları bilinen Karaçaylar daha sonraları Kafkas Dağları'nın zirvelerine doğru çekilerek Elbruz Tepesi'nin etrafındaki sarp ve yüksek bölgelere yerleşmişlerdir. Çevrelerinin genel olarak Çerkes-Abaza kabileleri tarafından çevrili olmasından dolayı, kültürel açıdan komşu kabilelerle aynı özelliklere sahiptirler. 

2. KUMUKLAR
Kuzeyde Terek Nehri'ne kadar, güneyde de Makhaçkale'nin güneyine kadar uzanan alçak arazide otururlar. Genel olarak Dağıstan'ın kuzey-doğu ve doğusundaki Hazar Denizi'ne kadar uzanan düzlüklerde yaşarlar. Kafkasya'ya ne zaman ve nasıl geldikleri kesin olarak bilinmemektedir. Onları Hazarlara, Kimaklara, Gazi-Kumuklara ve hatta Karaçay-Balkarlara bağlayanlar bulunmaktadır. Ayrıca Hazar Denizi kıyılarında oturdukları ve kıyıdaki "kum"dan kaynaklanan "Kumuk" ismini aldıklarını ileri sürenler dahi vardır. Makhaçkale, Kaspiiski, Hasavyurt, Babayurt, Buynakski ve hatta İzberbaş şehirleri Kumukların yaşadıkları alana dahildirler. Ovalık yerlerde yaşayan çeşitli Kafkas kabileleri genellikle Türk kabileleri ile sıkı ilişkiler içerisinde bulunmalarından dolayı Kumuk Türkçesini de bilirler. Bu nedenle Türkçenin bir lehçesi olan Kumukça Doğu Kafkasya'da ortak bir anlaşma vasıtası olarak kullanılmaktadır. 

3. NOGAYLAR 
Kazak ve Karakalpak Türkçesine yakın bir dil konuşan bu topluluklar XVIII. Yüzyıldan sonra Kafkasya bölgesine yerleştirilmişlerdir. Dağıstanda Hazar Denizi'ne doğru uzanan düzlükte ve daha kuzeyde step görünümü alan bozkırlarda Türk asıllı kabilelerle (Kumuklar, Azeriler, Türkmenler) karışık olarak yaşarlar.

Edebiyatımızda kendi yolunu açmış usta isimlerden birisidir Qağırmes Boris. 
Onun eserlerinde zamanı yakalıyoruz, günümüzün önemli sorunlarına, yaşamın kendisine dair ipuçları buluyoruz. İnsanların duygu ve düşüncelerini en iyi şekilde ifade eden sanatçı kendi duygularını da aynı ustalıkla aktarıyor bize. 

O, Adıge diline mükemmel denecek derecede hakim, dilin tüm inceliklerini ve sırlarını bilen bir üstat. Qağırmes Boris’in samimi duyguları, sağlıklı düşünceleri ile harmanladığı eserleri edebiyatımızda çok önemli bir yere sahiptir. 

Bu gün röportaj yaptığımız sanatçı aynı zamanda gazeteciler ve yazarlar birliğine üye,20 yıla yakın zamandır da Oşx’emaxue dergisinin şiir bölümünün başında bulunuyor. 

Dil halkın en büyük zenginliğidir, dilimizin hakkettiği değeri bulduğuna inanıyormusunuz? 

Cumhuriyetimizdeki üç dil devlet dili olarak tanınmış olmasına rağmen onların imkânları açısından eşit olduklarına inanmıyorum. 
Çünkü devlet dili dediğinizde o ülkede/bölgede yürütülen tüm resmi işlemlerde kullanılan tüm yazışmalara taban olan dildir devlet dili. 

Bu amaçla kullanılan dil ise Rusçadır, fakat bu bizim Adıge diline küsmemiz sırt dönemiz için bir neden değildir. 
Bahsettiğimiz durum dilimizin bir kusuru eksiği olduğu anlamına gelmesin, fakat insanların dilindekidir, okudukları yazıştıkları dildir gelişen. 

Ben 50 yıldır duygularımı düşüncelerimi anadilimle yazıyorum, kendimi ana dilimle ifade ediyorum. Bu güne kadar ana dilimin sözcüklerinin yetmediği, dilim ile bir şeyi ifade edemediğim ve tıkandığım bir an hiç olmadı. 

Çoğu kişinin Adıge dili ile duygularının tümünü ifade edemedikleri yönünde şikâyetlerini duyuyoruz, bu asılsız bir yalandır bana göre. 

İfade yeteneği, kavrama yeteneği olmayan insan hangi dil ile olursa olsun duygularını ve düşüncelerini yansıtmakta yetersiz kalır. 
Adıge dilinin yetersiz olduğunu söyleyenler düşünceleri yetersiz kavrama ve tanımlama yetenekleri yetersiz, ifade zaafı olan insanlardır. 

Bilmediğiniz anlamadığınız her hangi bir iş ne ise, dil de ondan farklı değildir. 

Onu kullanmak için kurallarını, inceliklerini sırlarını bilmek gerek, o dile, o dilin sahibi halkın tarihine kültürüne edebiyatına hakim olmak gerek. 

Ne yani! Ormana odun kesmeye gidiyorsunuz fakat yanınızda balta yok. Bu sözlerim Adıge yazarlarımızın bir kısmına yöneliktir. 
Adıge gazetelerinde hayatı geçmiş, uzun yıllardır Oşx’emaxue dergisinde çalışan birisi olarak ben çok rastladım bu dili kullanmaya kalkışan fakat dilin kurallarını dahi bilmeyen insanlara. Bu işler böyle yürümez.

“Dil olmazsa ulus olmaz”deniyor. Dilimizin bu günkü durumu size neler düşündürüyor? 

Bana kalırsa dilimizin bu günkü kadar geliştiği yükselişe geçtiği hiç bir dönem olmadı bu güne kadar. Bir kısım araştırmacıların “Dillerin yarısı yakın zaman içerisinde yok olacak” dediklerini duyuyoruz, Adıge dilinin bu risk ile karşı karşıya olmadığını söyleyemeyeceğim ne yazık ki. 

Bu konuda canla başla çalışan bilim adamlarımızın araştırmacılarımızın yeteneklerine ve sayılarına baktığımda ancak “Dilimizi korumanın geliştirmenin ilk adımlarını atmış bulunuyoruz” diyebiliyorum. 

Eskiden Adıge dilinin eğitimini verecek doktor, profesör, akademisyenlerimiz varmıydı? 
Edebiyatın teorik temelini atacak yazarlarımız eleştirmenlerimiz araştırmacılarımız varmıydı? 

Aynı şekilde şairlerimiz, tiyatrocularımız ve sanat adamlarımız da bu grubun içerisindedir. Bunca belayı, bunca sıkıntıyı, bunca olumsuzluğu atlatabilen dilimiz hala ayaktadır. 

Bu gün bu dili konuşan bu halkın eskiye kıyasla sahip olduğu imkânlar ve özgürlük, dilimizin ve halkımızın daha binlerce yıl yaşayabileceği yönünde bize ümit veriyor. 

Halkın anlama ve kavrama yeteneği doğrudan ana diline olan bağlılığı ve hakimiyeti ile ilişkilendiriliyor. 
Bu gün bilim adamları ve araştırmacılar ne kadar bu konuda çalışıyor olsalar da ana dilin korunması ailede başlar. 

Ben birçok aile tanıyorum ki büyükleri anadilimiz konusunda çalışırken çocukları iki atasözünü dahi söylemekten aciz bir biçimde yetişiyorlar, bu tür aileler için ne düşünürsünüz? 

Adıge dilinin en iyi korunduğu alanlar köylerimizdir. Şehirlerdeki ailelerde bu konu bir biçimde ihmal edilir oldu. Fakat Adıgeyim diyecekseniz ve kendinizi bu halkın mensubu sayacaksanız her şeyden önce ana dilinizi bilmek, bu dil ile okumak yazmak zorundasınız. 

Adige kültürü, Adıge dili, Adıge yaşam biçimi hayatınızın pusulası değilse kendinizi Adıge olarak görmenizin bir gereği yok. 

Adige Psalhe Röportaj: Jılase Marite Çeviri: Ergun Yıldız

Dil Üzerine

Aralık 28, 2018

Fonetiği Yok Sayılarak Dil'e Kelime Eklenebilirmi?
Bu gün dilimizin gelişmesi ve kullandığımız sözcük sayısındaki artış tamamen rusça kelimelerle olmaktadır. Diğer dillerden gelen kelimelerin de dilimize katılması yine rusçadan dolayıdır. 

Zaman içerisinde yeni koşullar ve yeni gelişmelerle birlikte , daha önceleri kullanılmayan ve gerek görülmeyen pek çok sözcüğe gereksinim duyulmakta ve dolayısıyla bu ihtiyaca cevap verecek yeni sözcükleri yaratamadığımız için diğer dillerden alarak bunları kendi dilimize monte etmekteyiz.

Bu günkü sözlükleri alın bakın; hukuksal, bilimsel belgeleri ve hatta gazete tekstlerini inceleyin, Rusça sözcüklerin ne kadar çok olduğunu göreceksiniz. 

Bu gibi yeni sözcüklere gereksinim doğan durumlarda dil o yabancı sözcüğü alıp kendi fonetik yapısına göre şekillendirerek bir ayrım yapmaksızın kendi sözcük gurubu içerisine dahil eder. Böylece gerek ifade,gerekse yazım esnasında ortaya çıkan uyumsuzluk ortadan kalkmış olur. 

Adige dilinin yazılı dil olmadığı dönemlerden gelip dilimize giren ve adige fonetiğine uygun olarak söylenegelen rusça sözcükler söylendiği şekilde yazılmış ve dilimize yerleşmiştir.( k|ert|of -- rusçası kartoşka , pıçene - rusçası peçene , k|enfet - rusçası kanfet vb. )

zaman zaman da pek çok sözcük dilimize olduğu gibi girmiştir fakat bu tür değişmeden gelen kelimeler dilimize ve onun fonetik yapısına uygun düştükleri için halkın lisanında bir değişikliğe uğramadan olduğu gibi kabul görmüştür.

Adige dili 1963 yılına kadar belirttiğim şekilde bir sorun olmaksızın doğal gelişimine devam ederken ve herşey kendi doğal seyri içerisinde gelişirken sonraları dayatılan bazı kurallar nedeni ile sorunlar ortaya çıkmaya başlamıştır.

Çünkü dilimize giren rusça sözcüklerin Adige dilinde söylenegelen şekli ile yazılmasından vazgeçilerek

dilimiz yazıya döküldükten sora eklenen sözcüklerin aynen rusçada söylenildiği biçimi ile yazılması fikri benimsenmiştir... İşte sorun burada çıkmaktadır. 

Bu gün siz dilinizde olmayan bir rusça sözcüğü alıp onu kendi dilinizin fonetiğine uyarlayarak kullanamıyorsunuz,kullansanız da redaktörlerden geçiremiyorsunuz ve onlar kullandığınız bu sözcüğün rusçada yazıldığı gibi olması gereğini dayatıyorlar size. 

Sözcüklerin adige fonetiğine uygun olarak söylenildiği gibi yazılmasına izin verilmiyor 

bu sadece yazın dili olmadan önce dilimize girmiş sözcükler için geçerli bir kural olarak dayatılıyor, dolayısıyla burada sorun daha da karmaşık ve içerisinden çıkılamaz bir hale dönüşüyor.

Çünkü kelimelerin tek tek hangi dönemde ve hangi tarihte dilimize girdiğini belirleme imkanınız yok, kendi doğal süreci içerisinde bir kısım kelimeler değişerek,bir kısım kelimeler hiç değişmeksizin dilimize uygun şekli ile kabul görmüş ve yerleşmiş durumda.

Dilin kendi fonetiğini ve yapısını yok sayarak dilbilgisi kuralı koyabilirmisiniz,kaldıki bunu yapsanız dahi sizce doğru bir işmidir ? 

Zaten bu şekilde alıp dilinize yamadığınız sözcükler iğreti bir şekilde kurduğunuz cümlenin içerisinde sırıtmakta ve yapısını da bozmaktadır. 

fonetik uyumsuzluğu nedeni ile bazı rusça sözcükler Adige dilinde yabancı gibi durmakta ve hiç bir şekilde bu kelimeler dilimize malolmamaktadır. 

Eğer bir kelimeyi o dilin fonetiği içerisinde biçimlendirip uyarlamamışsanız asla o sözcüğü o dilin yapısına monte edemezsiniz; eğer ısrarla bunu yapmaya kalkışırsanız zamanla dilinizi dışarıdan aldığınız o yabancı sözcüklerden ibaret hale getirirsiniz ki artık bunun ne kadarı sizin anadilinizdir orasını siz takdir edin. 

Sözcüklerin rusçada olageldiği şekilde yazılması gerektiğinde ısrar edenlere sormak istiyorum : Neden dışarıdan pek çok sözcük almış olan ruslar kendi dillerine dışarıdan giren sözcükleri büyük bir titizlikle kendi dil yapılarına uygun hale getiriyorlar ? 

Onlar bu kadar titiz davranırlarken biz neden diğer hatalı yöntemde ısrar ediyoruz? 

Bu tür bir yaklaşım pek çok yazarı zor durumda bırakıyor. çünkü öyle sözcükler var ki bizim sözlüklerimizde yok.Bu alanda çalışanlar oluşan boşluğu dolduramamamışlar

Şimdi o yabancı sözcüğü kullanmak zorunda kaldığınızda eğer o sözcüğü kendi dilinizin yapısına uygun biçimde kullanmağa kalkarsanız engelleniyorsunuz. 

Alıp o kelimeyi olduğu gibi kullandığınızda dilinize uymadığını,kurduğunuz cümlenin içerisinde bir eklenti gibi sırıttığını görüyor,yaptığınızı yazdığınızı siz kendiniz dahi benimsemiyorsunuz. 

Bir dilden sözcük almak ve onu kendi dil yapısına uyarlamak o sözcüğü yaratan dil ve halk için bir hakaret veya aşağılama anlamı taşımadığına göre, veya bu işin arkasında bir politik neden olmadığına göre yapılan bu yanlışta neden bu kadar ısrar ediliyor anlayabilmiş değilim. Nedir bu konudaki bu dayatmanın sebebi? 

Dil bir akarsu gibidir; ne kadar gür ve güçlü ise o halka getireceği iyi şeyler de o kadar fazladır. 

Dilimizin Rusçadan gelen sözcükler üzerinde kendi yapısal kurallarını işletmesine, 

fonetik biçimlendirmesini yapmasına engel olarak bu akarsuyun önünü kesmeye çalışanlar ne yapmak istiyorlar ? 

Bence artık bu hatalı yöntemden vazgeçelim eğer yeni sözcüklerin yerine biz kendimiz bir şey koyabiliyorsak onu yapalım,eğer bu olmuyorsa sözcüğü eskiden olduğu gibi halkın kabul edip kullandığı biçimi ile kabul edip dilimize alalım. 

Kaldıki bu gün kural haline getirilmek istenen biçimi ile hiç değişmeden rusçadan dilimize girmiş pek çok sözcük te vardır , fakat bu sözcükler (tetrad , statya , pioner , futbol , sovyet , rifme , sosyalizm vb.) dilimizin fonetiğine uygun olduğu için halkın dilinde bu şekilde kabul görmüş ve yerleşmiştir buna da bir itirazım yok.Yeterki dayatılmış kurallar içerisine hapsetmeyelim dilimizi. 

Eğer aksi yönde ısrar edilir ve yapılan bu yanlışa devam edilirse günün birinde çok büyük bir kısmı rusça kelimelerden oluşan bir lisanı konuşuyor olacağız ki böylesi bir dilin ne kadar "Adige dili" olacağı konusunu sizlerin takdirine bırakıyorum. 

NALO Zaur - Kök ve gövde isimli kitabından.

Çeviri:Ergün YILDIZ

Dilimiz dünyadaki en değerli insanlık hazinesidir. Maalesef çoðumuz bunun farkında değiliz ve dilimize gereken önemi vermiyoruz.

Peki dilimizi değerli kılan nedenler nelerdir üzerinde bir düşünelim.....

Dilimizdeki sözcükler insanın doğasına tamamıyla uygunluk gösteren ve insanın asıl varlarlığını ifade eden seslerdir. Farkındayım bu çok büyük bir iddiadır ve kesinlikle de doğrudur. Mesela dilimizde "insan (tzıxu)" sözcüğünün derinliği herhangi bir anadil kullanıcısı tarafından bile üzerinde biraz düşünülünce anlaşılır. İnsan sözcüğünün taşıdığı ve verdiği anlam şudur; "farkındalıkla varolan varlık". Başka hiçbir dilde insanı bu kadar ifade eden bir anlam yoktur. Yaratıcı(The) insana farkındalık bahşetmiştir ve bu özelliğiyle evrende ayrıcalıklı kılmıştır. Mesela İslamın kutsal kitabında ilk söz "Oku" dur. 

"Oku" sözcüğü Adıgecede "Yege=Yece"dir. "İsimlendir", "Oku", "Çağır" anlamlarına gelir. Ben "İsimlendir" anlamı üzerinde duracağım. Adıgecede tzıxu(insan) sözcüğü içinde "tz" sesi isim anlamındadır, "tzı" isimlendiren anlamındadır. Adıgecede birşey isimlendirilirken o şeyin işleyişine göre isimlendirilir. "tz" sesi ayırdetme ve kodlama anlamına gelir= işleyişini kavrama ve isimlendirme. Yani ilk söz" tzıxu sözünün anlamına uy=farkındalık taşıdığının ayırımına var"dır...İlk söz kısaca "Tzıxu ol" anlamındadır....Oku=kainatın işleyişini ayırdet, kavra, anlamlandır...

Adıgecede ayrıca bilmek anlamında iki sözcük vardır. Birincisi "tzıxu" ikincisi "ş'e"... "Tzıxu "eyleme geçmemiş bilgidir. "Ş'e " eylemselleşmiş bilgidir. "Ş'e" sözcüðü ilginçtir; "kendine yenilmek ve yapmak anlamlarını da taşır" 'bilmek' anlamıyla içiçe olarak. .. İnsan ham olarak bütün evrensel bilgileri doğasında taşır. Yaşadığımız herşeyin bize tanıdık gelmesi bu özelliğimizdendir. Ancak ham bilgiler taşımanın bir değeri yoktur. İnsan varlık olarak evrenin ham bilgisi ile gelir yeryüzüne yani "tzıxu" deki "bilgi" ile ve ayırdetme özelliğiyle. Daha sonra eğer bu bilgileri doğasına uygun açığa çıkarırsa o bilgi eylemselleşmiş gerçek bilgi olur.... Adıgecede "yeryüzü" "ş'ıgu" demektir ,yukardaki "ş'e" sözcüğündeki anlamda, yani "kendine yenileme ve bilgiyi eylemselleştirme yeri"... Dünya ve dünyadaki insanın konumu da bu değil mi zaten...

Dilimiz yitmemeli.... 
marğuşş vezir savrum

Dil Bilim ve Dil

Aralık 28, 2018

Genel Dil Bilime Dair 

20.yy. başından itibaren dil bilim alanında yapılan çalışmalar, bu bilim dalında önemli mesafelerin alınmasına yol açmıştır. Kuşkusuz bu çalışmaların en önemlisi, SAUSURE ve sonrasında onun takipçileri tarafından yapılana çalışmalardır. Bu çalışmalar, dil bilimin alt bilim dallarında branşlaşmasını sağlamış ve daha da önemlisi dil bilim çalışmaları; Gösterge Bilim, Anlam Bilim ve Yapısalcılık gibi yeni bilim dallarınında doğmasına ön ayak olmuştur.

Sausure'cü Dil Bilim; tespitleri, öngörüleri, önerileri ve metodolojik yaklaşımları bakımından önemli bir bütün sunuyor olsa da araştırma konuları özellikle Hint-Avrupa dilleridir. Bu, diğer diller için geçerli olacak tespitleri –ne yazık ki- içerecek sonuçlar doğurmamaktadır. Esasen Sausure'ün kendisi de nesnel dil bilim, öznel dil bilime göre araştırılan dilde önemli tespitler yapmakta yetersiz kalacağını, söz konusu dili bilen bilimcinin yapmış olduğu öznel dil bilimin dilin bilimsel ele alınmasında başat olduğunu ve gramerin de bu dil bilim çalışmalarıyla ancak bir değer ifade edebileceğini belirtmiştir. 

Sausure'ci dil bilimin öne sürdüğü ve genel konsensüs gören kimi tespitler: «Dil durumunun rastlantısal olduğu, göstergelerin nedensiz olduğu ve olsa olsa görece nedenleri taşıyabileceği, kavramın anlatımı için dilin dizgeleştirilen bir düzenek olamayacağı, bir kökün anlamlı bir sözcük olamayacağı ve çekim oluşturamayacağı vb.» kesinlemeleri Adığece de geçerli olacak tespitler gibi gözükmemektedir.


Adığe Diline Dair 

Genel olarak bu dil tek ses köklü, kökü, ön eki ve son eki ile birlikte tam ekli, tam dizgili göreceli olarak çok sesten oluşan ve telaffuz zenginliği olan –dolayısıyla güçlü olan- bir dildir. 

Kök, önek, sonek durumları, aynı seslerin yer değiştirmeceli olarak üstlendikleri roller olup, bu sesler dilin alfabesini oluşturan seslerdir. Alfabedeki seslerin çaprazlanması ve eklemlenmesi dilin ihtiyacı olan sözcükleri meydana getirmektedir.

Bu her bir ses bir anlam imidir ve bu anlam eylemseldir. Neredeyse her bir ses bir fiildir, yarı fiildir veya yardımcı fiildir. Başka bir deyişle bu dil, tek sesli göstergelerden oluşur ve göstergelerin dizisel eklemlenmesi başka göstergeleri oluşturur. Böyle bir eklemleme olanağı, çok geniş bir gösterge-sözcük kapasitesini dilin hizmetine sunar.

Bu tek seslerin kök olması ve bununla bir fiil bir eylem olması, bunların bir ilk ses -ya da ilk sesin devamı- olduğu düşüncesini çağrıştırır. Ancak burada, bu seslerin çıkarılmış ilk sesler olduğu iddiası değildir söz konusu olan; nitekim bu dil lehçeleri olan bir dildir. Dil değişir. Ne var ki, bu dilin orijinal bir dil olduğu kendi kuralları içerisinde gelişim olanağı gösterdiği ve bu olanağa bu gün de sahip olduğu düşünüle bilinir. 

Bu dilde yazılmış orfografik-dizisel bir sözlük, 90 bin maddeli ve yaklaşık 300 bin kelime kapasitesindedir. Bu kelimelerin anlamlarının ifade edilmesi halindeki anlam çoğunluğunu düşününüz. Bu dili konuşan toplumun, kendi sosyal yaşamında tüm her şeyi anlamlandırarak bir göstergeler imparatorluğu yaratmış olmasının alt yapısı kendi dili olsa gerektir. 

Bu dil, 1800'lerin başına kadar gelişmiş olduğu şekilde kalmış olan bir dildir. O tarihten sonra geçen 200 yıl özellikle son yüzyıl üretimin, anlam çoğalmasının, dilin gelişiminin ve modernizasyonla birlikte dilsel gösterge üretmenin yaşandığı bir dönem olmuştur. Bu dil, bu gelişmelerden nasibini almamıştır. 


SONUÇ NİYETİNE

Dil bilimin 20. Yy.'da gelişimi ve başka bilim dallarına yaptığı katkılara rağmen, araştırma dışı kalmış alanları bakımından henüz alacağı pek çok mesafe ve edineceği yeni görme biçimleri mevcuttur ve girmiş olduğumuz yüzyılda kendisini beklemektedir. Bu meyanda Adığe dili de, öznel dil bilimsel yaklaşım ile kendi dil bilimcilerini bu dili bilenler arasında beklemektedir. Bir ikincil ve tali dil durumuyla kendi mekanında, bilim-felsefe ve pazardan uzak tutulan bu dil, haksız muameleye tabidir. Şu anda kendisine giydirilmeye çalışılmış olan dil bilgisinin (gramerin) uymadığı açıktır. Uyumsuzluk nedeni, dilin kendisinden kaynaklanmamaktadır; farklılıktadır. Dil bilimi doğrultusunda grameri de kendisini gösterecektir. 

Yukarıdaki bölümde yapı ve parametlerine dair kısaca değindiğimiz bu dilin, dil bilim çalışmaları yapılması ve felsefece kullanımının bir insanlık görevi olduğunu söylemek abartı gibi gelmemelidir. Bu dil latince ve eski Yunanca eş değerinde, eskiliğinde ve ondan da öte (!) olabilir. Eski Yunanca için «tek rasyonel dildi» diyen Heideger'e yaşayan bir rasyonel dili gösterebilmek gerekirdi. 

Tek sesli göstergelerden oluşmuş olan bu dilde, bu tek seslerin bir eylemi imlemesi; bir tavrın, bir davranışın, bir hareketin, bir enerji biçiminin ilk seslendirilişini akla getirmektedir. Dil, ilk sesler ile ilgili ip uçları verecek ses özelliklerindedir adeta. Ve bu, ses ve söz arketiplerinin bulgulanmasının olanak dahilinde olduğunu düşündürtmektedir. Eski Yunanca da «Arke» sözcüğünün hem «İlk» hem de «Enerji» anlamına geliyor olması da ilginçtir. Bu dil, araştırılmasını yalnız dil bilimcilerden ve mevcut dil bilimsel yaklaşımlardan değil, arkeolojik yaklaşımlardan da beklemektedir. 

Birinci bölümde verdiğimiz Adığece yazılar, dildeki uyuma, dilin oluşumuna dair köklerle ilgili düşünceye, dilin felsefeye yatkınlığına ve dilin kendi felsefesine dair çok açık «İde»'ler verebilmektedir. Birinci bölümdeki metinler incelendiğinde; felsefenin, başlangıcından itibaren oluşumunda ve sonraki zamanlarda izlemiş olduğu süreçte oluşmuş olan kilometre taşlarının ve felsefe akımlarının «öz'ünün» bu dilin kendisinde yattığını görmek; bu dilin adeta bir «felsefe sağlaması» niteliğinde olabileceğini çıkarsamak mümkün gibi durmaktadır.

O halde bu dil, dili bilen kendi felsefecilerini de beklemektedir.

Evet, 21. Yüzyıl kendisinden beklenen şeyleri karşılayabilecek, gerçekleştirebilecek gibi durmaktadır. Bu enformatik çağ, insan arşivlerini de ortaya çıkarabilecek gibidir. Daha şimdiden insanın kendi «İçkin» fonksiyonunun (düşünme) arşiv kapılarını aralamış gibidir; beyin araştırmaları, bilgide soyut olagelen çok şeyi somuta dönüştürmekte, yeni gerçekleri serimlemektedir. Insanın aşkın (transandantal) fonksiyonun (konuşma) arşivi de dildir. Insan için konuşmanın «kendini aşkınlık» olduğunu, PSAL'E (PSE-L'E) den daha somut ne gösterebilir. Bu şekilde eklemlenmiş bir dil, bu arşivin en güzel örneğidir.

Ama arşive kalkmasın bu dil ve bu ilk sesler, «son sesler» (!) olmasın.

Bu yazı geç kalmış bir erken yazıdır.

Geç kalmış bir yazıdır, çünkü: ...

Erken bir yazıdır, çünkü: henüz...

-İleri gittiğimi düşünüyorsunuz!- ... 

Bir adım daha atıyorum ve duyacak kulaklara sesleniyorum:

Kaynak: Nart Dergisi

Çerkes Dilleri

Aralık 28, 2018

Çerkes Dilleri Kafkasya’nın Sesi 

Çerkesler ve Abazalar sadece anayurtlarını değil, dillerini kaybetme tehlikesini de yaşadılar. 

Rivayete göre padişah, Kafkasya’ya birini göndermiş. Adam döndükten sonra huzura çıkıp gördüklerini, öğrendiklerini anlatmış. Padişah ‘‘Çerkeslerin dili nasıldır’’ diye sorunca, adam çakıl taşıyla dolu bir torba çıkarmış ve sallayarak ‘‘işte bu sese benzer bir dildir’’ demiş. Çerkeslerin ‘‘kuş dili’’ konuştukları da Anadolu’da halk arasında inanılan bir başka rivayet. Bu hikayelerin ortaya çıkmasında kuşkusuz Çerkesçenin, diğer Kafkas dilleri gibi telaffuzu zor, çok sayıda sese sahip olmasının payı var. 

Çerkesce, dünya dilleri içinde ayrı bir aile sayılan Kafkas Dilleri içinde yer alır; akraba dilleri Abazaca ve Ubıhça ile birlikte Kuzeybatı Kafkas grubunu oluşturur. Bu üç dilin yaklaşık üç bin yıl önce tek bir Kuzeybatı Kafkas dilinden ayrıldığı kabul edilir. Dil yapıları ve mantığı çok benzer olmasına, ortak kökenli çok sayıda sözcüğü paylaşmalarına rağmen karşılıklı anlaşılır diller değillerdir. Kuzeybatı Kafkas dillerinin fonetik zenginlik bakımından dünya dilleri arasında önemli bir yeri var. Az sayıdaki ünlünün yanında ünsüz bakımından son derece zengin dillerdir. Örneğin Çerkesçede 8 ünlüye karşılık 50’ye yakın ünsüz var. Abazacada 6 ünlüye karşılık 56 ünsüz, Ubıhçada ise 2 ünlüye karşılık 80 ünsüz bulunur. 

Bu üç dil arasında Ubıhçanın varlığı trajik şekilde son buldu. Ubıhlar 1864’e kadar Soçi ve çevresinde yaşıyorlardı. O zaman da hemen hepsi iki dilliydi; Abzehlerin veya Abaza Sadzların dilini de konuşuyorlardı. Hem uğradıkları nüfus kaybı, hem de sürgünden sonra diğer Çerkeslerle karışık yerleşmeleri Ubıhçanın gerilemesine yol açtı. Öyle ki, 1970’lerde bu dili konuşanlar bir grup yaşlıdan ibaretti. Ubıhçayı anadili olarak konuşan son kişinin, Manyaslı Tevfik Esenç’in 1992’de ölümüyle Ubıhça da ölü diller arasına katıldı. 

Savaştan ve sürgünden önce, Kafkasya’da bu üç dili konuşanların sayısı bir milyondan fazlaydı. Bugün Kafkasya’da Çerkesçeyi yaklaşık 600 bin, Abazacayı 150 bin kişi konuşuyor. Kafkasya’dan dört beş kat fazla nüfusun yaşadığı Türkiye başta olmak üzere diğer ülkelerde bu dilleri konuşanların sayısı hakkında kesin bilgi yok. 


Çerkesçe 

Çerkesler dillerini ‘‘Adığebze’’ olarak adlandırır. Esas olarak iki lehçen oluşur. Batı Çerkeslerinin (Abzeh, Şapsığ, Çemguy, Bjeduğ, Hatukay vd.) konuştuğu lehçe ‘‘Batı Adığe’’ (Ç’ahe); Doğu Çerkeslerinin (Kabardey ve Besleney) konuştuğu lehçe ‘‘Doğu Adığe’’ (Şhağ) lehçesi. Sovyetler döneminde bu iki lehçe ayrı diller gibi gösterilmiş, her biri için ayrı alfabe yapılmıştı. Batı lehçesi Adığey Cumhuriyeri’nde, Doğu lehçesi de Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes cumhuriyetlerinde devlet dili. 

Yazı dili olmayan Ubıhça dışında Çerkesçe ve Abazaca yazılı diller. Çerkesçe için Kafkasya’da 1800’lerin başından itibaren yapılan alfabeler sınırlı çevrede kaldı. 1918’de Arap harflerine dayalı bir alfabe hazırlandı. 1927’den itibaren Latin, 1930’ların sonundan itibaren de bugün kullanılan Kiril temelli alfabe yürürlüğe girdi. 

Osmanlı döneminde Çerkesler için ilk alfabe İstanbul’da 1897 yılında Ahmet Cavit Paşa tarafından Arap harfleriyle hazırlandı. Bu alfabeyle ‘‘Ğuaze’’ adında bir gazete çıkarıldı, edebi ve dini kitaplar yayımlandı. Çerkesler Osmanlı’da Latin alfabesini benimseyen ilk Müslüman halktı. 1919’da Latin esaslı yeni bir alfabe yapıldı (Çerkes Elifbası). Bugün Türkiye’de Çerkesçenin tüm lehçe ve ağızları konuşuluyor. 


Abazaca 

Abazalar dillerini ‘‘Apsuşüa’’ olarak adlanrır. Üç lehçesi vardır. Abhazya’da yaşayanların konuştuğu ‘‘Apsuva’’ ile Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nde konuşulan ‘‘Aşuva’’ ve ‘‘Aşharuva’’ lehçeleri. Apsuva lehçesi Abhazya’da devlet dilidir. Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nde devlet dili olarak tanınan beş dilden biri olan Abazacanın yazı dili için Aşuva lehçesi esas alınmıştır. Abazacanın tüm lehçe ve ağızları Türkiye’de konuşulmaktadır. Sadz, Tsabal, Ahçıpsu gibi ağızlar ise sadece Türkiye’de kullanılıyor. 

Abhazya’da Abazaca için ilk alfabe 1862’de Rus harfleri esas alınarak hazırlandı. Cochua’nın 1919’daki alfabe uyarlamasını Yakovlev tarafından hazırlanan Latin temelli alfabe izledi ve 1928’de kullanıma girdi. Daha sonra Stalin ve Beria’nın Abhazya’yı Gürcüleştirme politikası nedeniyle Gürcü alfabesine uyarlandı. Bu alfabe Stalin’in ölümüne kadar kullanıldı. 1954’ten itibaren, bir komite tarafından hazırlanan Kiril temelli alfabe kabul edildi. İstanbul’da Çerkesçe ve Abazacanın alfabe birliğini sağlamaya dönük Abazaca alfabe Mustafa Butba tarafından 1919’da hazırlandı (Çerkes Elifba Apsışola).
ATLAS, Aylık Coğrafya ve Keşif Dergisi, ''Çerkesler, Kafkasya’daki Çerkesya, Anadolu’daki Kafkasya'', Sayı 120, Mart 2003,

Murat Papşu

Adığe, anavatanı Kuzeybatı Kafkasya olan ve 19. yüzyılın ikinci yarısında uğradıkları sürgün sonucu bugün nüfusunun büyük çoğunluğu anavatanının dısında(Türkiye, Ürdün, Suriye, İsrail vd. ülkelerde) yasayan halkın kendine verdiği addır. Yasadıkları ülkelerde ve ilgili literatürde daha çok ‘Çerkes’ olarak bilinirler. Türkiye’de ‘Çerkes’ sık sık diğer Kafkas halklarını da kapsayacak sekilde kullanıldığından ve ‘Adığece’ dilbilim literatüründe yerlesmis bir terim olduğundan, yazı ve alfabeyi konu alan bu yazıda Çerkesçe yerine ‘Adığece’ demeyi tercih ettim.

Adığece Kafkas Dilleri’nin Kuzeybatı (Abhaz-Adığe) grubuna ait bir dildir. Abazaca ve bugün artık ölü dil olan Ubıhça bu grupta yer alan diğer akraba dillerdir. Adığeler 19. yüzyıl ortalarına kadar korunan toplum ve yerlesim yapılarına göre Natuhay, Abzeh, Sapsığ, Bjeduğ, Çemguy, Hatukay, Mamheğ, Mahos, Besleney ve Kabardey boylarından olusuyordu. Ubıhların çoğunluğu, farklı dilleri olmasına rağmen Adığece de konusuyordu.

Bu boy adları yerlesimlerine bağlı olarak lehçeleri ve ağızları da isaret etmektedir. Bilindiği gibi, aynı dili konusan ve coğrafi olarak birbirinden uzaklasan toplulukların dilleri zaman içinde farklılasır; farklı ağızlar, lehçeler, hatta diller ortaya çıkar. Uzaklığa büyük doğal engelleri de ekleyebileceğimiz Kafkasya’da Adığece için bu durum söyle gelismistir: 13.-14. yüzyıllarda, tarihi olaylara bağlı olarak Adığelerin bir kısmı batıdan doğuya doğru ilerleyerek merkezi Kafkasya’ya yerlesmis ve bugün Kabardey ve Besleney olarak bilinen topluluklar ortaya çıkmıstır. Dolayısıyla Adığeler, Doğu veya Yukarı Adığe (Shağ) ve Batı veya Asağı Adığe (Ç’ahe) olarak ikiye ayrılmıstır. 

Adığece de buna bağlı olarak iki lehçeden olusmaktadır: Abzeh, Bjeduğ, Çemguy ve Sapsığ ağızlarından olusan Batı Adığe lehçesi; Baksan, Terek (Cılahsteney), Kuban, Kuban-Zelençuk, Malka (Balk) ve Besleney ağızlarından olusan Doğu Adığe veya Kabardey lehçesi (Besleneyler Kabardeylerden ayrı bir boy sayılmalarına rağmen dilleri Kabardey lehçesinin bir ağzı kabul edilmektedir).

1922 yılında Batı Adığe topraklarının küçük bir kısmında, Sapsığları dısarıda bırakan “Çerkes (Adıgey) Özerk Bölgesi” (bugünkü Adıgey Cumhuriyeti), Kabardey ve Besleneylerin yasadığı bölgelerde de Karaçay-Çerkes ve Kabardey-Balkar özerk bölgeleri (bugün ikisi de cumhuriyet) kuruldu.1 Adığeceyle ilgili terminolojik karısıklık da bundan sonra basladı. Bu üç idari birimde yasayan Adığeler üç ayrı milliyetmis gibi (Adıgeyler, Çerkesler ve Kabardeyler) kabul edilmeye baslandı. Adığecenin iki lehçesi de ‘Adıgey dili’ ve ‘Kabardey-Çerkes dili’ olarak iki ayrı dil kabul edildi; alfabe ve edebiyat ikisi için ayrı ayrı olusturuldu. Rusya’da bugün hala geçerli olan bu sınıflandırmaya göre Kuzeybatı (Abhaz-Adığe) dil grubu bes dilden olusmaktadır: Adıgeyce, Kabardey-Çerkesçe (veya sadece Kabardeyce), Abhazca, Abazince ve Ubıhça. Ubıhça, 1860’lardan itibaren Kafkasya’da konusanı kalmadığı ve bugün artık ölü dil olduğu için çoğu Sovyet/Rus dilbilimci tarafından bu listeye dahil edilmez.

Abazaca da Adığeceyle aynı kaderi paylasarak Abhazca ve Abazince diye ayrılmıstır. Sonuç olarak, yasanan bu tarihi süreç sonucunda Adığece küçük farklılıkları olan iki alfabeye sahip olmustur.

İlgili kaynakların, özellikle dille ilgili olanların çoğu Rusça olduğu için bu terminoloji Türkçeye de aktarıldı. Bu yapılırken bir de Adıgey’de konusulan Batı lehçesi (‘Adıgey dili’) ‘Adığece’ olarak tercüme edildi ve ortaya “Adığece ve Kabardeyce” gibi gariplikler çıktı.

Kafkasya’da İlk Alfabe Çalısmaları
Eskiden beri yazısı ve yazılı edebiyat geleneği olan tek Kafkas dili, ilk edebi örnekleri MS 5. yüzyıla ait olan Gürcücedir. Yaygınlasmayan alfabe denemeleri sayılmazsa, diğer Kafkas dilleri yakın bir zamanda, 1920-30’lu yıllarda yazılı hale gelmistir; alfabeleri Kiril alfabesini esas almaktadır. Otuzdan fazla Kafkas dili olmasına karsın Rusya Federasyonu’nda bunlardan ancak onu yazı ve edebiyat diline sahiptir; Adıgey-Kabardey, Abhaz-Abazin, Çeçen-İngus gibi aynı dilin lehçeleri de bu sayıya dahildir.

17. yüzyılda Evliya Çelebi, 18. ve 19. yüzyıllarda N.Vitsen, Filipp İ. Stralenberg ve İ.A. Güldenstedt, P.S.Pallas, G.Y.Klaprot gibi gezgin ve arastırmacılar Adığece kayıtlar yaptılar. Fakat bunları ilk alfabe denemeleri saymak mümkün değildir. Adığece için ilk alfabe denemeleri 1800’lerin baslarında yapılmaya baslandı. Sultan Adil-Girey’in aktardığına göre “Çerkesya’nın büyük sairi ve mükemmel oryantalist Natauk Seretluk 19. yüzyılın ilk çeyreğinde, uzun yıllar uğrasarak hazırladığı alfabeyi ve grameri din adamlarının baskısıyla atese atıp yakmak zorunda kaldı.” 2

1829 yılında Petersburg’ta, Çarın hassa birliği içinde kurulan Kabardey Süvari Bölüğü’nde görev yapan Adığelerin eğitimi için Petersburg Üniversitesi’nde öğretmen olan Rus subayı İ. Gratsilevski Kiril-Rus harfleri temelinde “Çerkes alfabesi”ni hazırladı. Gratsilevski’nin öğrencileri aralarında bu alfabeyle yazısıyorlardı.3 Bu girisim, Petersburg’taki bu birlikte bulunan ilk Adığe aydınlanmacılarından Sora Bekmırza Noguma’ya (1794 (1801?)-1844) ve Sultan Han-Girey’e (1808-1842) de ilham verdi. Sora Noguma 1840 yılında Rus alfabesinden aldığı 33 ve Alman alfabesinden aldığı h harfiyle 34 harflik bir alfabe hazırladı. Ancak Adığecenin altmısa yakın sesini karsılamak için diakritiklere (harflerin üzerine konan isaretler) basvurmak zorunda kaldı ve harf sayısı pratikte 49 oldu. Bu alfabenin basılması için hükümete yaptığı basvuru kabul edilmedi. Noguma daha sonra, 1843 yılında din adamlarının baskısıyla Arap harflerini esas alarak bazı eklemelerle bir alfabe daha hazırladı. Fakat bu alfabe de Adığece için yetersiz kaldı ve kullanıslı olmadı. Noguma’nın hazırladığı iki alfabenin tarihleri konusunda bilgiler çeliskilidir. Bazı kaynaklar önce Arap harfli alfabeyi, sonra Rus harflerini esas alan alfabeyihazırladığını belirtmektedir.4

Sultan Han-Girey de ‘Seretluk ve Noguma’nın tecrübelerine kendi tecrübesini ekleyerek’ Rus harflerini esas alan yeni bir Adığe alfabesi hazırladı. Han-Girey’in notları bugüne ulasmadığı için alfabesi hakkında ayrıntılı bilgi yoktur. Yine Han-Girey’in aktardığına göre “1820’lerde Sapsığ Muhammed Efendi Adığece bir alfabe hazırladı, fakat din adamlarının bağnazlığı yüzünden bu girisim basarıya ulasmadı.”5

Bir alfabe denemesi de 1840 yılında Leonti Lyulye yaptı. Alfabesini hazırladığı Rusça Çerkesçe sözlükte uyguladı.6 Fakat P.Uslar’ın tespitine göre, dilbilimci olmayan Lyulye’nin alfabesi Adığecenin seslerini tam olarak karsılamıyordu; nitekim kullanım alanı da bulamadı.Bu ilk örnekleri izleyerek 19. yüzyılın ikinci yarısında da çalısmalar devam etti. Arap harflerini esas alan alfabe geleneğini Abzeh Vumar Bersey devam ettirdi. 1853 yılında ‘Çerkes Dili Okuma Kitabı’nı ve 1858’de ‘Adığe Dili Grameri’ni yayınladı.7 

Bersey’in alfabesi 28 Arapça, 4 Farsça harften ve Adığecenin seslerini karsılamak için kendisinin yarattığı 14 özel isaretten olusuyordu. Ünlüler ise alta ve üste konulan isaretlerle (esre ve ötre) karsılanıyordu.8

1854’de British Philological Society tarafından basılan “A Dictionary of the Circassian Language” adlı çalısmasında L.Löwe, her iki lehçe için yanında Latin karsılıklarını da vererek Arap alfabesi kullandı.

1878 yılında Hacıbek Ançok, Bersey’in alfabesinde değisiklikler yaparak daha basit ve kullanıslı bir alfabe hazırladı. Alfabe 68 harften, bütün harfler de tek isaretten olusuyordu. Ançok kendi alfabesiyle sözlü Adığe edebiyatından çok sayıda eser derledi.9

Ancak Arap harflerini esas alan alfabelerin problemi çözmediği görüldü ve arayıslar devam etti. 1862 yılında P.Uslar Nalçik’e gelerek Vumar Bersey ile birlikte Rus harflerini esas alan bir alfabe hazırladı. Nalçik Kabardey Okulu’nda öğretmen olan Kazi Hatohsoko’nun (Atajukin) hazırladığı, çoğu Rus alfabesinden alınan 44 harften olusan alfabe 1865 yılında basıldı.

1881 yılında sair Bekmırza Pas’e Arap alfabesinden uyarladığı kendi alfabesiyle Adığece eserler yazmaya basladı. 1890’larda ünlü Kafkasolog L.G.Lopatinski reforme ettiği Kiril-Rus alfabesi temelinde bir Adığe alfabesi hazırladı. Ayrıca ‘Kısa Kabardey Grameri’ ve ‘Rusça- Kabardeyce Sözlük’ yazdı. Onun etkisiyle 1906 yılında Pago Tambiy de kendi alfabesini ve okuma kitabını hazırladı. 20. yüzyıl baslarında Arap harflerini esas alarak alfabe denemeleri yapan Mejid Fanziy, Hasan Yelberd, Nuriy Tsağo ve Talustan Seretloko’nun da adlarını sayabiliriz.10

Çarlığın son döneminde Adığe halkının içinde bulunduğu tarihi kosullar, takdire değer bütün bu çabalara rağmen yazının eğitim ve aydınlanma aracı olmasına izin vermedi. 1920 yılında yapılan nüfus sayımına göre okuma yazma bilmeyen Adığelerin oranı % 90’ın üzerindeydi.11

Osmanlı’da İlk Alfabe Çalısmaları
Hemen hemen aynı dönemlerde İstanbul’da da alfabe çalısmaları yapılıyordu. İlk alfabe denemesi 1897 yılında Tharhet Ahmet Cavit Pasa tarafından yapıldı. Ahmet Cavit Pasa Arap harfleriyle hazırladığı Adığe alfabesini İstanbul’da tas baskıyla bastırarak halk edebiyatından derlemeler yapmaya basladı. Daha sonra Ahmet Cavit Pasa’nın baskanı olduğu Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti (1908-1923) tarafından İstanbul’da çıkarılan ‘Ğuaze’ (Rehber) adlı gazetede bu alfabeyle yazılar yayınlandı, edebi ve dini kitaplar basıldı. Mesrutiyet döneminde alfabenin iki yeni baskısı daha yapıldı. (“Adıge Yani Çerkes Lisanının Söylenisi Yazılısı” (Adıghe Bzeguim Yivuaçve Yitxaçve), Osmanlı İktisad Kütüphanesi, İstanbul, 1327).12 Özellikle 1908-1920 arasında Osmanlı Çerkes aydınlarının alfabe olusturmak için yoğun çalısmalar yaptıkları bilinmektedir. Ahmet Cavit Pasa’dan sonra bilinen ilk çalısmayı İstanbul’da doktor Mehmet Ali Pçehatluk yaptı. Ancak tarihler konusunda yine karısıklık vardır. Adıgeyli dilbilimci Uçujuk Zekoh, Pçehatluk’un 1902’de Arap harflerini, 1904’te de Latin harflerini esas alan iki alfabe hazırladığını yazmaktadır. Mahomed İsayev ise Pçehatluk’un 1908’de Arap harfleriyle Adığe alfabesi hazırladığını, aynı yıl bu alfabeyle okuma ve ders kitapları bastığını belirtmektedir. Fakat Pheçatluk’un Latin harfleriyle Osmanlıca açıklamalı olarak hazırladığı ‘Adığe Alfib’in Çerkes Teavün Cemiyeti Alfabe Komisyonu tarafından Ğuaze gazetesinin 9 Haziran 1327 (1910) tarihli 12. sayısında ilan edilen karar uyarınca 1912’de (1329) yayınlandığı bilinmektedir.13

Bilinen diğer çalısmalar sunlardır:
Adıge Alfabesi - 1909 yılında Yusuf Suat Neğuç ve Ahmet Nuri Tsağo tarafından hazırlandı.

Çerkes Elifbası. Hürriyet Matbaası, İstanbul, 1331 (1915). Otuz bir sayfadan olusan ve Arap harflerini esas alan alfabenin yazarı Adighe Zauil (‘Adığe Savasçısı’) olarak görünmektedir. Bir grup tarafından hazırlandığı tahmin edilmektedir.

Çerkes Elifba Apsısola (Abhazca ile Çerkes Alfabesi). İstanbul, 1335 (1919). Edebiyat öğretmeni Mustafa Butba’nın Adığece ile Abazacanın alfabe birliğini sağlamaya yönelik bir çalısmasıdır. Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti ile Simali Kafkasya Cemiyeti tarafından yaygınlastırılmaya çalısılmıstır.

Çerkes Elifbası-Cerqes Eelfıb. Blenav Batuk Harun, Simali Kafkas Cemiyeti Yayını, İstanbul, 1334 (1918). 35 harften olusan alfabe Latin harflerini esas almaktadır. Birinci Dünya Savası’ndan sonraki karısık dönem bu alfabelerin kullanımına ve kültürel faaliyetlerin gelismesine imkan vermedi. Yine de bu İstanbul’da Adığece ders kitapları, edebi eserler bastırıldı ve bunlar Kafkasya’ya da gönderildi.

Adıge Alfabe (Çerkes Alfabesi), Ahmediyye Matbaası, İstanbul, 1337 (1921) (2. baskı). İbrahim Hıdzetl tarafından Arap harfleriyle hazırlanan bu alfabe Kafkasya’da da birkaç yıl kullanıldı.

Çerkeslerin yasadığı Suriye, Ürdün, Mısır gibi ülkelerde de çoğunlukla İstanbul’da öğrenim görmüs, Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti çevresinden aydınlar tarafından alfabeler hazırlandı. Mısır ordusunda pasa olan ve 30 yıldan fazla Avrupa’da görev yapan Muhamed Kemal Huaj, emekli olduktan sonra Suriye’de bir Çerkes köyüne yerlesti. 1910 yılında Arap harflerini esas alan bir alfabe hazırladı ve kendi parasıyla Adığece eğitim veren bir okul açtı.14

Suriye’de kullanılan diğer bir alfabe, Çerkes Teavün Cemiyeti’nin ve Simali Kafkasya Cemiyeti’nin çalısmalarına katılmıs aydınlardan Harun Bateko tarafından hazırlandı. (Elifba vel Serkesiyye, Sam, 1929). Latin esaslı bu alfabeyle Kuneytra Çerkes Okulu’nda Adığece eğitim verildi. Çesitli eserler ve ‘Marg’ (dua, Tanrı’ya yakarıs) adlı bir gazete yayınlandı (1928-1931). Bu çalısmalar aralıklı olarak İkinci Dünya Savası’na kadar sürdü. Yine bu dönemde sair ve yazar Ömer Hilmi Tsey Latin harflerine dayanan yeni bir alfabe yayınladı, fakat bu da uygulama alanı bulamadı. (Adighe Txibze (Adığe Alfabe Kitabı), Halep, 1926). İkinci Dünya Savası yıllarında Kafkasya’yı terk etmek zorunda kalarak Ürdün’e yerlesen yazar Saban Kube burada yeni bir alfabe hazırladı (Adighe Alfibe, Sam-Amman, 1952). Esas olarak Kafkasya’daki Kiril esaslı Adığe alfabesi sisteminin Latin harflerine uyarlanmasıyla meydana getirilen bu alfabeyle Ürdün, Suriye, Lübnan, Fransa ve ABD’de Kube’nin bazı eserleri basıldı, takvimler, muhtıralar yayınlandı. Türkiye’de de bu alfabeyle Sefer Berzeg tarafından ‘Vatan Düsüncesi’ adlı Adığe siirlerinden seçmeler basıldı. (Ankara, 1967). 

Adığe yazısının yaratılmasına yönelik bu çalısmalarda hangi lehçenin veya ağzın esas alınacağına dair bir tartısmaya tanık olmuyoruz. Öyle anlasılıyor ki, çabalar bütün lehçelerin ve ağızların kullanabileceği ortak bir alfabe yapmaya yönelik olmustur. Ancak Osmanlı’da yapılan çalısmalar, bu konuyla uğrasan kisilerin kökeni itibarıyla daha çok Batı Adığe lehçesini esas almaktadır.

Sovyetler Birliği Döneminde Yapılan Çalısmalar ve Bugünkü Alfabe
19. yüzyılda ve 20. yüzyılın baslarında yapılan bu alfabe denemeleri, ne yazık ki Çerkeslerin iki imparatorluğun ordularının saflarında sayısız savaslara katılmak zorunda kaldığı talihsiz bir döneme denk geldi. Yazı dar bir aydın çevresinde sınırlı kaldı ve yapılan çalısmalar tarihe mal oldu.

Osmanlı ve Rusya imparatorluklarının 1920’li yıllarda içinde bulundukları tarihi dönemeç, bu iki devlette yasayan Çerkeslerin ve dolayısıyla dillerinin de kaderini belirledi. Kafkasya’ya öğretmenler ve ders kitapları gönderen, çalısmalarıyla İstanbul’u Çerkeslerin kültürel merkezi yapmaya baslayan Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti, Balkan ve Kurtulus savaslarında kadrolarının çoğunu kaybetti. 1923’te yeni kurulan rejimle birlikte bütün çalısmalara nokta kondu.

Kafkasya’da Çarlığın yıkılıp 1922’de Sovyetler Birliği’nin kurulmasından sonra, SSCB’nin milliyetler politikası çerçevesinde yazısı olmayan halklar için alfabe olusturma çalısmaları basladı. Batı Adığe ve Kabardey lehçelerinin ayrı diller olarak ayrıstırılması da esas olarak bu dönemde basladı. Ayrı idari birimlerde yasayan iki Adığe grubu için çalısmalar ayrı ayrı yürütüldü.

Alfabenin ve yazı dilinin olusmasını üç döneme ayırmak mümkündür. İlk dönemde Arap harflerini esas alan alfabeler kullanıldı. Daha sonra Latin, en son da Kiril-Rus alfabesine geçildi.

Batı lehçesi için Arap harflerine dayalı ilk alfabe Ahmed Bekuh tarafından hazırlandı. 1918’de Yekaterinodar’da (bugünkü Krasnodar) tas baskıyla basılan bu alfabeyle ilk ulusal gazete olan ‘Krasnaya Kuban’ (‘Kızıl Kuban’) (1918), daha sonra da ‘Sovyetskaya Kuban’ (1920), ‘Adığe Mak’ (‘Adığe Sesi’) (1923) ve ‘Adığe Psevuç’ (‘Adığe Yasamı’) (1926) gazeteleri yayınlandı. Bekuh’un 1927 yılına kadar kullanılan alfabesiyle yazının ilk on yılında Adığece çok sayıda yayın basıldı.15 

Grafik olarak birbirine çok benzeyen harflerin bolluğu, sesli harflerin olmaması Arap grafiğine dayalı Adığe alfabesinin kullanımını zorlastırıyordu. N.Yakovlev ve Davut Ashamaf tarafından hazırlanan Latin Adığe alfabesi taslağı 1924’te teklif edildi. Bir yıl sonra kurulan komisyon taslağı kabul etti ve 1927 yılından itibaren, 10 yıl kullanılacak Latin alfabesine geçildi. Ancak Latin alfabesinin 25 harfiyle Adığecenin seslerini karsılamak yine sorun oldu; alfabeye farklı isaretler ve harf bilesimleri eklendi.

Karaçay-Çerkes ve Kabardey-Balkar özerk bölgelerinde yasayan Adığeler (Kabardeyler) için süreç biraz farklı oldu. Kabardey toplumu alfabe konusunda ikiyebölündü. Bazıları Rus harflerinin esas alınmasını, dini eğitim alanlar da Arap alfabesini savunuyordu. İlk önce, 1917 yılında Talustan Seretloko’nun G.Lopatinski’nin alfabesine dayanarak hazırladığı alfabe kabul edildi, fakat tartısmalar bitmedi. Latin alfabelerine geçis döneminde, Kabardey lehçesi için Adığe alfabesini 1923 yılında B.Huran hazırladı. Bu alfabe 1924’te N.F.Yakovlev tarafından gelistirildi ve kullanıma girdi.16

Üçüncü dönemde, Rus alfabesinin harfleri esas alınarak hazırlanan ve bugün de kullanılan alfabelere geçildi. Bunun politik kaygılarla yapıldığına dair birçok yorum vardır. Resmi gerekçe ise Kiril alfabesinin kullanıldığı ortamda Latin alfabesinin teknik sorunlar (daktilo, matbaa kullanımı vb.) yaratmasıydı. Sonuçta Latin alfabesinden de vazgeçildi ve 1936 yılında Kabardey-Balkar’da ve Çerkes Özerk Bölgesi’nde Tuta Borıkuey tarafından düzenlenen Kiril alfabesine geçildi. Adıgey bunun için iki yıl daha bekledi. Batı Adığe lehçesi için alfabeyi Rus dilbilimci Prof. N.Yakovlev ve Adığe Davut Ashamaf birlikte hazırladı. Çok sayıdaki ünsüzü karsılamak için yine iki veya üç harflik kombinazonlar yaratıldı veya isaretler kullanıldı.17

1990’lı yıllarda Kafkasya’da Adığe alfabelerini birlestirmek için teklifler yapıldı. 1999 yılı sonunda dilbilimci Muhadin Kumaho tarafından Adıgey, Karaçay-Çerkes ve Kabardey-Balkar cumhuriyetlerinin ilgili makamlarına tek Adığe alfabesi projesi sunuldu, ancak bugüne kadar bu konuda bir karar alınmadı. Türkiye’de ise yüz yıl önceki aynı süreç tekrarlandı. Latin harflerini esas alan çok sayıda alfabe projesi ortaya atıldı. Kafkas Dernekleri Federasyonu’nun aldığı kararla, 2006 yılında baslayan Adığece kurslarda mevcut Kiril-Adığe alfabesinin kullanılması kabul edildi.

Dipnotlar:
1 Obrazovaniye SSSR (SSCB’nin Kurulusu), http://www.hi-edu.ru/x-books/xbook010/01/index.html?012.htm
2 Tharkaho, Yunus, “Sovremennıye Adıgskiye Alfavitı” (Çağdas Adığe Alfabeleri), Nartski Epos i Kavkazskoye Yazıkoznaniye- The Nart Epic and Caucasology (Nart Destanı ve Kafkas Dilciliği), VI. Uluslararası Avrupa Kafkasologları Kollokyumu, s.261-266, Maykop-RF, 1994.
3 Zekoh, Uçujuk, S.; Kratkiy kurs adıgeyskoy grammatiki I (Kısa Adıgeyce Grameri Kursu I), Maykop, 1993, s. 26-27.
4 Hatali S.Vurıs, Adığebzem yi thıde (Adığecenin Tarihi), Nalçik, 2000, s. 205-206// Han-Girey S., Zapiski o Çerkesii (Çerkesya Notları), Elbrus Yayınevi, Nalçik, 1992, s.95-96/İsayev M.İ.,Yazıkovoye stroitelstvo v SSSR (SSCB’de Dil Yapılanması–SSCB Halklarının Yazılarının Olusturulması Süreci), Moskova, 1979, s. 183-184.
5 Han Girey, a.g.e.
6 Lyulye L., Slovar russko-çerkesskiy ili adıgeyskiy, s kratkoy grammatikoy sego poslednogo. Odessa, 1846.
7 Berseyev, Umar H., “Bukvar çerkesskogo yazıka”, Tiflis, 1853; Grammatika adıgeyskogo yazıka”, 1858.
8 Zekoh, U.S.; Kratkiy kurs …, s. 28.
9 A.g.e, s. 28.
10 Hatali, a.g.e., s. 242-249.
11 İsayev M.İ., a.g.e., s. 187.
12 Berzeg, E.Sefer; Adige-Çerkes Alfabesinin Tarihçesi, Ankara, 1969, s.6.
13 Zekoh, a.g.e., s. 28; İsayev, a.g.e., s.186; Berzeg, a.g.e., s. 16.
14 İsayev M.İ., a.g.e., s. 187.
15 Zekoh, U.S.; Kratkiy kurs …, s. 29.
16 İsayev M.İ., a.g.e., s. 190-191.
17 Hatali, a.g.e., s. 265-266.

Kaynakça:
Apajev M.L., Problemı kabardinskoy leksiki (Kabardey Söz Varlığı Problemleri), Nalçik, 1992.
Ashamaf D.A., İstoriya çerkesskih alfavitov (Çerkes Alfabeleri Tarihi), Zap. Sev.-Kavkazskogo krayevogo gorskogo Nİİ, T. 2, Rostov na Donu, 1929.
Berzeg, E.Sefer; Adige-Çerkes Alfabesinin Tarihçesi, Ankara, 1969
Hatali S.V., Adığebzem yi thıde (Adığecenin Tarihi), Nalçik, 2000.
Hatanov A.A., İz istorii adıgeyskih alfavitov (Adıgey Alfabeleri Tarihinden), Uçenıye zapiskiAdıgeyskogo Nİİ, T. 5, 1966.
İsayev M.İ., Yazıkovoye stroitelstvo v SSSR (SSCB’de Dil Yapılanması – SSCB HalklarınınYazılarının Olusturulması Süreci), Moskova, 1979.
Nart, İki Aylık Düsün ve Kültür Dergisi Sayı 51, Eylül-Ekim 2006

Murat Papşu

Dil kaybı tehlikesi çeşitli şekillerde karşımıza çıkar. Genellikle, belli bir dil, bu dili konuşan sadece birkaç kişi kaldığı zaman yok olma tehlikesi altındadır. Örneğin, günümüzde Avrupa ve Asya’da 90 kadar dil, bu dilleri konuşan sadece birkaç yaşlı insan kaldığı için yok olmak üzeredir. Başka bir durum ise, bir dilin halen birçok konuşmacısı olmasına rağmen bu konuşmacıların kendi ana dillerini konuşmayı ve kendilerinden sonra gelen nesillere aktarmaya bırakmaları ve başka bir dilde konuşmayı tercih etmeleridir.

Batı-Kafkas dillerine dil kaybı anlamında nasıl yaklaşılmalıdır. Hepimiz Ubıh dilinin trajik sonunu biliyoruz. Ubıhça dilini son konuşucusu Tevfik Esenç 88 yaşında 7 Ekim 1992 senesinde Türkiye’nin batısındaki Hacı Osman Köyü’nde hayatını kaybetmiştir. Tesadüfi olarak, Tevfik Esenç ile tanışıp 1 gün süresince birlikte çalışma şansına sahip olmuştum.

Kafkasya’da Ubıh’ın kardeş dilleri olan Kabardeyce ve Doğu Çerkescenin gelecekte var olma olasılığı anlamında daha “şanslı” olduklarını söyleyebiliriz. Kabardeyce, Kabardey Balkar Cumhuriyeti’nde de 2002 nüfus sayımına göre nüfusun %55.32 si ni oluşturan 498.702 ve ayrıca Karaçay - Çerkesk Cumhuriyetinde nüfusun %11.28’ini oluşturan 49.591 kişi tarafından konuşulmaktadır. Adıgelerin küçük bir azınlığı oluşturduğu Adıge Cumhuriyeti’nde konuşulan Adıgece (nüfusun % 24.1'ini oluşturan 108.115 kişi) bu anlamda daha az güvenli bir gelecek arz etmekte ve Rus dilinin büyük (nüfusun %64.48’i) baskısı altında kalmaktadır. Karaçay-Çerkesk’te 32.346 kişi tarafından konuşulan (cumhuriyet nüfusunun %7.6’sı ) Abazacanın durumu da hem Kabardeyce hem de Rusçanın etkileri sebebiyle güven telkin edici değildir (cumhuriyetin %33.65’iRus’tur)

Abhaz dillerinin durumu daha da dramatik bir durum arz etmektedir. Abhazca ülkenin resmi dili olmakla beraber Abhaz kreşleri, okulları, üniversite kursları, Abhaz TV si, radyosu ve basın yayın organı olduğu için bu durum çelişkili gözükmektedir. Ancak, Abhazcanın asıl sorunu bu dili konuşanların şehirlerdeki sayılarını yetersizliği ve Rusçanın ülke genelinde lingua-franca (ortak dil) olarak benimsenmiş olmasıdır. Rusça Abhazca üzerinde büyük bir baskı teşkil etmekte, sokakları, şehirleri, pazarları domine etmekte ve bürokrasinin, hükümetlerin, parlamentonun, okulların, basının ve iş dünyasının dili olarak kabul görmektedir. Son yıllarda, Abhazcanın prestijinin ve ebeveynlerde çocuklarına ana dili öğretme konusundaki bilincin dikkat çekici bir şekilde yükselmesine rağmen, Rusça kentsel bölgelerde halen son derece etkilidir ve bu da anadile yönelik olumlu eğilimleri etkisiz hale getirmekte, Abhaz genç nesillerinin dil yetisi kazanmasının olumsuz yönde etkilemektedir. Çoğu Abhaz kentli aile Abhazca konuşma yetisine sahip olmakla beraber Rusça konuşmayı tercih etmektedirler.

Birçok Abhaz ailesinin çocuklarını Abhaz okullarına gönderdikleri ve bu okullarda birinci sınıftan üçüncü sınıfa kadar eğitim dilinin Abhazca olduğu doğrudur. Rusça konuşan Abhaz kentli ailelerinin çocukları ana dillerini, seçimsiz olarak, okulda öğrenmektedirler ve bu yöntemin sonuçları oldukça başarılıdır. Ancak öğretim dilinin Abhazcadan Rusçaya dönüştüğü dördüncü sınıfta bu durum tamamen değişmektedir. Abhazya’da eğitim süresince Abhazca eğitim veren hiç bir okul bulunmamaktadır. Dördüncü sınıftan itibaren öğrenciler kendi ana dillerini eğitim süreçlerinde kullanmayı bırakmakta bunun yerine ana dil ve edebiyat haftada bir ya da iki derse indirgenmekte ve Rusçaya bir dönüş yaşanmaktadır.

Bir diğer olumsuz etken kırsal kesimlerdeki istenmeyen ekonomik durumdan ötürü birçok Abhaz’ın köylerini terk edip şehirlere taşınmak zorunda olması ve Rusça konuşmaya zorlanmalarıdır. Köylerden gelen ve kendilerini Rusçanın konuşulduğu şehirlerde yetersiz hisseden Abhazlar çocuklarına iyi Rusça öğretmeye çalışmakta ve örneğin Rus okullarına göndermektedirler. Bu durum Abhazcanın durumunu ve işlevsel kullanımını olumsuz olarak etkilemektedir. Abhaz köylerinde Abhazcanın halen tek dil olarak kullanılmasına rağmen, ailelerin çalıştığı yerlerde Rus eğitim sistemi ve her an el altında olan televizyon Rusçanın kırsal bölgelere de girmesini sağlamaktadır.

Bu alarm veren durum, Abhaz toplumu için bir tehdit oluşturmaktadır. Bu noktada özellikle belirtmek isterim ki, Abhazya’daki diğer etnik grupları –Ruslar, Ermenİler, Gürcüler ve diğerleri- Abhazca konuşmaya zorlamanın herhangi bir yolu yoktur. Ancak en büyük sorun kentli Abhazlar'ı kendi dillerini konuşmaya ve aynı zamanda çocuklarına öğretmeye motive etmektir. Sanırım tarif edilen durum Abhazcanın kardeş dillerine oranla daha büyük bir tehlike altında olduğunu işaret etmektedir. Kesin olan şudur ki, negatif akımları bertaraf edip eğitim ve bürokrasiyi de içen bir çerçevede Abhazca tam işlevsel bir hale dönüştürülüp, geleceği yeni nesillere emanet edilmek üzere güvence altına alınmalıdır.

1 Temmuz 2006 tarihinde Ankara’da, Kafkas Dernekleri Federasyonu’nun organizasyonuyla gerçekleştirilen “Yok Olma Tehlikesi Altındaki Diller ve Adıge-Abhaz dillerinin Konumu” konulu uluslararası konferans

Konuşmacı: Dr. VIACHESLAV CHIRIKBA Leiden Üniversitesi Hollanda

Абэ – Abe :Müslüman din adamlarının üzerlerine örttükleri pelerin biçiminde örtü.

Агъэн – Ağen : Bir tür Adige atı.

Алаушын – Alawuşın : Sevimsiz,antipatik insan.

АркъанкIэш – Arqank’eş :Yabani at avcılığı için eğitilmiş at. (arqan : kement)

Аршав – Arşav : Beyazımsı ve gümüşi bir tür metal çeşidi.

Арщын – Arşın : 71 santimetre uzunluğunda ölçü birimi.

Арыщ –Arışş : Dağlarda ve yamaçlarda gezmek için özel olarak yapılmış devrilmeyen bir tür çoban arabası.(bu arabanın tekerleri devrilmemesi için alçak ve geniş olurmuş)

Ачэтыр – Açetır : Bir tür Adige atı.

Ашэмыкъу – Aşemıqu : Dağda veya yolculukta yemek yaparken kazanın takılması için kurulan üçlü çatı.

Базыкъ – Bazıq : Şişman iri yapılı insan.

Батхъэ – Bathke : Yırtılmış,parçalanmış harap.

Бэгъудан – Beğudan : Sarı bir sığır türü 

Бэжэкъ – Bejeq : birbirini keser şekilde çapraz olarak dizilmiş. 

Бэкъулауш – Bequlawuş : İki insanın birlikte tutarak bir şey taşıması.

Бэрэздж – Berezc : Hristiyanların dinleri gereği et yemedikleri gün.

Hazırlayan : K’eref X’asanbiy

Çev: Ergün YILDIZ

Adige dilinin (Kaberdey, Çerkes, Adigey) tarihini iki döneme ayırmak gerekir.

a) Eski tarihlerden 19.yüzyılın ilk yarısına kadar olan dönem.
b) Adige dili yazı dili olduktan, yani 19.yy. ilk yarısından bu güne kadar geçen zaman.

Adige dili Abhaz/Abaza ve Ubıh dilinin eski dönemlerde tek bir dil olduğu kabul edilir. Bu dillerin eski döneme ait yazılı belgeleri şimdilik elimizde yok.

Bu dillerin eski tarihlerde yazıyı kullandıklarına dair ipuçları olmakla birlikte henüz elimizde kesin deliller yok.

Tarih öncesi dönemde bir dilin durumunu kavrayabilmek, o dilin gelişimini inceleyebilmek için en öncelikli ihtiyaç duyulan şey o dönemlere ait yazılı belgedir.

Yinede benzeştiği diller, onların diyalektleri, eski Adige söylenceleri, eski Adige şarkı sözleri gibi kaynaklardan istifade edilerek tarihsel eşleştirme/karşılaştırma metodu ile Adige dilinin eski dönemlerine ait bir kısım belge toparlanabilmiş, okunmuş ve tekrar yazıya geçirilmiştir.
****
Adige dilinin tarihini bilimsel disiplin içerisinde ele almak gerekir.

Adige halkı çok eski tarihlerden kalma yazılı eserlere sahip olmadığı için dilimizin tarihi ele alınamamış olsa da , diğer yandan halkımız çok uzun zamanlardan bu yana kendi dili kendi ismi ve tarihi ile varlığını sürdürmektedir.

Bir dilin tarihini ele alırken öncelikle o dilin gelişimini ve değişimini iyi izlemek gerekir, bu değişim çok yavaş olsa da süreç mutlaka devam eder.

Halkların gelişim sürecinde dil topyekun ortadan kalkarak yerine bir başka lisan geçmez,bu süreç o dilin içerisinden yavaş yavaş kelimelerin eksilmesi, bunların yerine yeni kelimelerin gelmesi şeklinde olur.

Bu değişim en çabuk sözlük içeriğinde ,kelimelerde ve kelime haznesinde farkedilir. Bir kelime toplum tarafından kullanılmaz hale gelince onun yerine geçen,toplum tarafından benimsenen yeni kelime sözlük içeriğindeki yerini de alır.

Bu değişim bazı kısa dönemlerde çok yoğun olabildiği gibi,bazı uzun dönemler içerisinde de çok az olabilmektedir. Bu durum yaşanan dönemde toplumun hayatında olan değişimlerle direkt alakalıdır, örnek vermek gerekirse sovyet idaresinin ilk yılları bu tür değişimlerin en şiddetli yaşandığı dönemdir ve toplumun yaşamındaki değişiklikler dilimize doğrudan yansımış, kelime haznemize kültür, sağlık, ekonomi, sosyal yapılar vb alanlarda pek çok yeni sözcük dilimize girdiği gibi aynı dönemde pek çok sözcük te dilimizden eksilmiştir.

Dilin içerisinde giren sözcükler eksilen sözcüklerden fazla ise o dilin geliştiğini kabul ederiz.

Eğer bu durum eşitse eski sözcüklerin yerini yenileri alsa bile dilde bir gelişmeden sözedilemez.

Bu tür değişmeler, gelişmeler dilin her alanında fonetiğinde de, gramer yapısında da olmaktadır.

Yakın zamana kadar tek bir dil olan Adige dili ile Adigey dili arasında fonetik sistem açısından, diyalekt açısından meydana gelen farklılaşma, dilin bu alanlarındaki değişime en iyi örnektir.

-Dilin gelişim sürecinde gramer değişimler fonetik değişiklikten çok daha yavaş gerçekleşir. Adige dilinin tarihini kavramak için şimdiki Kaberdey-Çerkes dilini incelemek onun diyalektlerini* ele almak gerekir.

Çünkü bu dil süreç içerisinde en gelişmiş (diğer bir deyişle en değişmiş) olanıdır,o nedenle Adige dilinin içerisindeki tüm gelişme ve değişmeleri burada görebiliriz.

-Adige dili ve onun diyalektleri ile bu dilin kökdeşi olan Abhaz dili ve onun diyalektleri,abaza dili,Ubıh dili ile bir karşılaştırma yaptığımızda bu dilin içerisinden yok olmuş veya günümüzde kullanılmayan söz, ses ve formlar yakalayabiliriz. Aynı şekilde söylenceler, destanlar, eski dönem türkü ve ağıtları da bu konuda bize ipucu verebilecek kaynaklardır.

Dilin tarihsel durumunu bütün yönleri ile en iyi gösterebilecek olan şey eski yazıtlardır,fakat ne yazıkki bizim dilimiz ile ilgili bu tür bulgulara bu güne kadar ulaşılabilmiş değildir. Adigelerin ataları olan halkların bu tür yazılı kaynakları olduğunu gösteren ipuçları mevcut olsada henüz tam olarak ortaya konulabilmiş bilgi ve belgeler yoktur.

-İstifade edebileceğimiz eski yazıtlarımız şimdilik mevcut olmadığına göre dilimizin tarihsel gelişimini ve değişimini tespit edebilmek için kullanabileceğimiz en önemli metod diğer diller ile kıyaslama yoluyla en doğru tarihsel bağlantıları araştırmaktır.

- Bir halkın tarihi ile o halkın dilinin tarihi birbiri ile doğrudan bağlantılıdır. Mesela dilimizdeki bu konudaki kelimelerin zenginliği Adigelerin tarım, hayvancılık, arıcılık gibi konularla çok eski zamanlardan bu yana ilgili olduklarını gösteriyor.

Benzer şekilde Adigelerin kültürleri yaşayış biçimleri dini inanışları ile ilgili ipuçlarını da sözcüklerde deyimlerde bulabiliyoruz. Dilimize giren yabancı sözcüklerden Adigelerin hangi halklarla ticari,ekonomik,dini ilişki içerisinde olduklarının ipuçlarını bulabiliyoruz. Bu şekilde dilimizde mevcut Yunanca, Rusça, türkçe, Farsca, sözcükler bize tarihsel ilşkilerimiz hakkında ipuçları verebiliyorlar.

Halkların geçmişinin araştırılmasında dilin tarihi ile tarihin dili birbirinin yardımcısıdır.

Bu tarihsel bağı kullanmak hangi halklarla ilişkilerimiz olduğunu hangi halkların dilinden dilimize sözcükler girdiğini,hangi halklar ile tarihsel süreç içerisinde işbirliği yapıldığını,kültürel ve dinsel anlamda hangi halkalara etki edildiğini veya etkilenildiğini gösterir bize.

*Adige dilinde Kaberdey diyalektinin içinde sayılan Balk ağzı,küçük Kaberdey ağzı vardır. Bunların dışında Kaberdey diyalektinin kapsamadığı Çerkes, Besleney, Kuban diyalekti, Mezdegu ve Pervomayski ağzı konuşulmaktadır.

Çerkes diyalekti Karaçay Çerkes cumhuriyetindeki Çerkesler tarafından kullanılmaktadır.

Bu diyalekt 19.yy ortalarında Kafkas savaşları nedeni ile Kaberdeyden göç eden bir grubun Kuban nehri kıyılarına yerleşmesi ile ortaya çıkmıştır.

Besleney diyalekti adı üstünde Besleneylerin dilidir.Besleneyler Kaberdeylerin ilk yerleşim bölgelerini terkedip bu günkü yerleşilen bölgelere inmeyen bir başka kesimidir. Onlar eski topraklarında kalmayı tercih etmiş yer değiştirmemişlerdir. Bu diyalekt eski Adige dilinin özelliklerini muhafaza edegelmiştir.

Kuban diyalekti ise 19.yy başlarında Kaberdeyden göç ederek Adigey’e yerleşen Kaberdeyler tarafından kullanılmakta olup Adigey diyalektinin izleri bu şivede farkedilmektedir.

Mezdegu diyalekti ise 18.yy ortalarında Mezdegu bölgesine göç ederek yerleşen bir kısım Kaberdey’in konuşma biçiminden türemiştir.

Balk ağzı Karaçay-Çerkes bölgesindeki pervomayski köyünün konuşma biçimini ifade eder.

Bunların dışında da değişik ülkelerde yaşayan Adigelerin kendilerine has konuşma biçimleri oluşmuştur zaman içerisinde

Page 1 of 5

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Abzeh Aile Armaları

Oca 26, 2019 Rate: 0.00

Post Gallery