Rusya’nın ihtiyacı olan şey denize çıkıştı. Bu, Altın Ordu’nun bir parçası olmaktan çıktıktan sonra (ekonomik kriz ve Altın Ordu’nun çöküşü dolayısıyla) Rusya politikasının hedefi oldu.

Elde iki taarruz yönü vardı: Karadeniz’e doğru ve Baltık Denizi’ne doğru. Aslında o sıralarda Arhangelsk üzerinden Beyaz Deniz’e bir çıkışı vardı. Mangazey vs. gibi başka limanlar da vardı ama asıl liman Arhangelsk idi. Bu liman üzerinden yılda birkaç ay süre ile dış ülkelerle ticaret yapılır; Britanya, Hollanda, İsveç gemileri buraya uğrardı. Bu sayede “Sibirya’nın entegrasyonu” yani fethi ve ticari yayılmacılık süreci işletilirdi. Ama I. Petro Petersburg’u kurduktan sonra Arhangelsk üzerinden dış ülkelerle ticaret yapılmasını yasakladı. Amaç Petersburg limanını çalıştırmaktı. Petersburg bir “ticari kapı” olmak için çok yetersiz durumda idi, çünkü o bölgede ne sanayi ne de tarımsal üretim vardı. Bu tedbir -Arhangelsk üzerinden ticaretin yasaklanması- Sibirya’nın boşalması sonucunu doğurdu. Kuzey Buz Denizi’nin kıyısında bulunan Mangazey ve diğerleri gibi birçok Rus şehri terk edildi. Kısacası bu durum tam bir felaket idi.

Konumuza dönelim.

Korkunç İvan’dan itibaren Rusya denize çıkmaya çabaladı. Üstelik bu atılım aynı anda hem Baltık ve hem de Karadeniz’e doğru olmak üzere iki yönlü idi. Korkunç İvan bu düğümü çözmeye çalıştı. Terek ırmağı üzerinde ilk tahkimat olan Tarki’yi inşa etti, Kabardeylerle ittifak yaptı vs. Aynı zamanda Baltık’a çıkmaya çalıştı, Livonya savaşını başlattı. Daha önce Volga havzasını, Hazar Denizi’ne giden ticari yolu kontrolü altına almış ve Astrahan’ı zapt ederek Hazar Denizi’ne çıkışı garanti altına almıştı. Lakin o tarihlerde İran ticari bir partner olarak eski önemini yitirmişti. Ve bütün bunların neticesi, Rusya devletinin bu hedefe ulaşmaya çalışırken bitap kalıp çökmesi oldu. Fetret ve çöküş dönemi başlamıştı. Rusya yeniden yayılmacılığa I. Petro devrinde başlayabilecekti. I. Petro’nun tahta çıkmasıyla birlikte Rusya İmparatorluğu kendisine asıl devlet hedefi olarak denizlere çıkmayı koymuştu; hem kuzey ve hem de güney denizlerine, Hazar ve Karadeniz’e. 1722 yazında Petro ordusuna ve filosuna son kez kumanda etti. İmparator Hazar’a yönelmişti; Hindistan’a giden yeni bir yol açmayı hayal ediyordu; onu baştan çıkaran şey, ipek, baharat ve Doğu’nun diğer zenginlikleriydi, bunlar Rusya üzerinden Avrupa pazarlarına akacaktı. Rus orduları, Derbent, Bakü ve bir İran eyaleti olan Gilan’ı zapt ettiler. 1723 tarihli anlaşma ile İran bu toprakları Rusya’ya terk etti.

Özellikle Persiya ve Hindistan ve keza İstanbul Boğazı ile Çanakkale Boğazlarının kontrolü fütuhat politikasının temel hedefi idi ve gerçekten de imparatorluk için bir gereklilik arz ediyordu.

Ama buradaki taarruz da başarısızlıkla sonuçlandı. Petro geri çekilmek zorunda kaldı. Sadece Baltık Denizi’ne bir “gedik açılmıştı”. Lakin yukarıda belirttiğim gibi, ekonomik açıdan burası çok da işe yarar bir yer değildi. Güneye bir çıkış “açmak” da mümkün olmamıştı. Petro taarruzu iki yönde yürütmüştü. Birisi Karadeniz yönünde Prut seferi. İkincisi İran’a doğru. Burada Kafkasya’ya takılıp kalmak planlanmamıştı, Kafkas dağlarını fethetmek kimsenin aklından geçmiyordu.

Petro, Hazar sahilini kontrol altına almak istiyordu, Derbent’e sahip olursa Gilan’a (yani Hazar kıyısındaki İran vilayeti) çıkışı mümkün olacaktı. Bundan sonra güneye giden yol her yöne açıktı: Hindistan’a, İran’a. Bu şekilde Rusya Avrupalı sömürgeci büyük devletlere rakip olacaktı. Ama malum olduğu üzere Petro’nun bu seferi başarısızlığa uğradı. Güney yönünde genişleme yeniden 100 yıldan daha az bir süre sonra, Katerina devrinde mümkün olacaktı. Nihayet Rusya Kırım’ı ve bugünkü Ukrayna’nın Karadeniz sahilini, Hacıbey’i (Odesa) ele geçirdi.

Fakat Rusya buranın bir “Türk gölü” olduğunu anlamakta gecikmedi. Güvenli bir ticaret ve siyasi ve askeri bir yayılma için Karadeniz’den Akdeniz’e çıkış yolunu, İstanbul Boğazını kontrol altına almak gerekiyordu. (Daha 19. yüzyılın son çeyreğinde Türkiye ile ilişkilerdeki gerginlik dolayısıyla Türkiye’nin boğazları kapatabileceği yolundaki söylentiler Rusya’nın güneyindeki buğday borsasının çökmesine yol açmıştı. Vladimir Jabotinskiy, “Pyatero”). Yani, İstanbul’u doğrudan kendi kontrolüne almak veya oraya Rusya’ya bağımlı bir hükümdar oturtmak, Osmanlı İmparatorluğunu Rusya’ya bağımlı hale getirmek gerekiyordu. Teorik olarak Rusya’nın önünde coğrafi haritadan da görülebileceği gibi alternatif üç saldırı yolu vardı. Eski Rus masallarındaki gibi, üç yol kavşağındaki yazılı taşa bakarak birini seçeceksin.

Birincisi; direkt çıkarma, İstanbul’a doğrudan taarruz. Bunun fiziki olarak gerçekleştirilmesi mümkün olmayan bir hedef olduğu açıktır. Britanya ordusu bile I. Dünya Savaşında bunun altından kalkamamıştı.

Bundan başka karadan muhtemel iki saldırı güzergâhı daha vardı: sağdan ve soldan. Veya Tuna prenslikleri, Balkanlar, Yunanistan, Romanya, yani Rusya’nın potansiyel müttefiki ve Türkiye’ye düşman olan Hıristiyan halklarla meskûn ovalık arazi üzerinden. Besarabya’nın 19. yüzyıl başında Rusya İmparatorluğunun bir parçası haline geldiğini, Yunanistan’ın yirmili yıllardaki Yunan isyanından sonra 19. yüzyılın yirmili yıllarında bağımsızlığını kazandığını hatırlatalım.

İkinci yol Güney Kafkasya‘dan günümüz Gürcistan’ı, Azerbaycan, Kars yani günümüzdeki Türkiye’ye ait olup da coğrafi olarak Kafkasya’nın bir parçası addedilen topraklar üzerinden, Doğu Anadolu dağları, tüm Anadolu yarımadası ve nihayet İstanbul. Bu güzergâh çetin bir araziden geçiyordu, Kürtlerin ve Orta Anadolu’daki Türk aşiretlerinin direncini kırmak gerekecekti, uzun bir yol olacaktı ve kanımca gerçekçi değildi. Aynı şekilde Kafkas savaşı gibi bir yüzyıl veya belki daha da uzun sürecekti. Bu senaryonun gerçekleştirilebildiğini varsaysak bile Kuzey Kafkasya’yı fethetmek hiç de bir gereklilik değildi, rahatlıkla burası geride bırakılabilirdi. Kuzey Kafkas halkları; ne Çerkesler, ne Çeçenler, ne de diğerleri her halde Rusya’yı istila etmeye kalkışmayacaklardı. Üstelik Kabardey’in birkaç yüzyıldır Rusya’nın müttefiki olduğunu da unutmayalım. Petro’nun planını uygulamak, sadece Hazar Denizi’nin sahil hattını, daha sonra Gürcistan’ı ve Azerbaycan hanlıklarını kontrol altına almak gerekiyordu. Hatta buraları fethetmek, imparatorluğun idari bir parçası yapmak da gerekmiyordu. Tam tersine bunlarla müttefik olunabilir ve hatta Türkiye’ye saldırıda destekleri alınabilirdi. Ama bu yol, tekrarlıyorum çok çetin ve gerçekçi değildi.

Şayet Rusya bu yolu tutsaydı, Orta Anadolu’da gene en az 100 yıllığına batağa saplanırdı. En iyisi batı yönünde, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan üzerinden yürümekti, hatta Gürcistan’a dokunmadan, onu bağımsızlığından etmeden. Gürcistan’la yapılan anlaşma zaten bunu öngörüyordu. Rusya bunu ihlal etti.

Bu şekilde davranılsaydı; Kuzey Kafkasya halkının, Gürcistan’ın ve Azerbaycan hanlıklarının Bab-ı Aliye düşman olacakları, sınırda onunla savaşacakları ve askeri gücünün bir kısmını orada meşgul edecekleri bir ortam kolaylıkla yaratılabilirdi. Böyle yapmak yerine Rusya tuttu tam da Kuzey Kafkasya’ya saldırdı, önce uzun bir savaştan sonra müttefiki Kabardey’i ortadan kaldırdı ve ardından da Çeçenistan, Dağıstan ve Çerkesya’nın dağlarında on yıllar boyunca takılıp kaldı. Ancak Kafkasya’yı nihai olarak itaat altına aldıktan sonradır ki Rusya fütuhatını yeniden canlandırabildi ve batı yönünde Türkiye üzerine yürümeye başladı, ama geç kalmıştı. Saldırıya geçebileceği bir istikamet daha vardı, Kuzey Kafkasya’da batağa saplanmasa ve geç kalmasaydı: Hindistan, İran vs. yönünde yayılmak. Bu istikamette Rusya ancak I. Dünya Savaşı sırasında, o da birkaç aylığına, ilerleyerek Fırat’a ulaşabildi, on yıllar sonra da Afganistan’a bir hamle yapacaktı. Doğu’ya, Orta Asya ve daha öteye İran ve Hindistan yönünde başarılı bir yayılma ancak “Kafkasya’nın itaat altına alınmasından” sonra başlamıştır. Kokand Hanlığı ve Buhara Emirliğiyle yapılan savaşın tarihi 1864-1868’dir. Rusya ancak 1889 yılında günümüzdeki Tacik-Afgan sınırına, Kuşka’ya çıktı, yani Hindistan’a sağlamca yerleşmiş olan Britanya İmparatorluğunun arazisine ulaştı. Eğer Rusya bu atılımı 19. yüzyıl başlarında yapmış olsaydı, bugün Kuzey Hindistan ve Pakistan olarak adlandırılan 19. yüzyıl sonunun Britanya Hindistanına ve Pers körfezine Britanya’dan önce çıkabilirdi. Aslında böyle bir plan vardı: Fransız ve Rus ordularının Hindistan’a yürümesi. I. Pavel ile müttefik olan Napolyon bunu bizzat kendi eliyle hazırlamıştı. Bukayev Orda’sının teşkilatlandırılması vs. gibi askeri ve lojistik hazırlıklar yapılıyordu. Ama Pavel İngiliz istihbaratı tarafından öldürtüldü ve her şey iptal edildi. Ama tabi bu başka bir hikâye.

Velhasıl, imparatorluk yayılmacılığı ve ekonomik gelişim açısından Kuzey Kafkasya’nın fethi kesinlikle bir gereklilik değildi. Savaş, Rusya’nın yayılmasını 100 yıl geciktirdi. Kafkasya Savaşı Rusya’nın askerlikte ilerlemesini de yavaşlattı. Kafkasya’daki savaş sahnesi tamamen benzersiz olduğu için, Rus ordusu burada elde ettiği becerileri başka hiçbir yerde kullanma imkânı bulamadı. Bu, engebeli bir arazide hareketli küçük müfrezeler halinde hareket eden bir düşmanla yaşanan bir savaştı, üstelik bu düşmanın ne topçusu, ne de tahkimat inşa etmek için modern teknolojisi vardı. Dolayısıyla ne Rus topçusunda ne de modern ordularla savaşta işe yarayacak askeri taktik sanatında kayda değer bir ilerleme kaydedildi. Kafkas Savaşının bitim yılının, makineli tüfeklerin ve denizaltıların ilk defa savaş ortamında kullanıldığı yıl olduğunu hatırlatmak isterim. Piyade tüfeklerinin gelişimi bile duraklamıştı, piyade tüfekleri dağlıların tüfeklerinin gerisinde kalmaya başlamıştı. “Kafkasya’yı fetheden, Sivastopol’de alınan dersten sonra oradaki birliklere dağıtılan yivli tüfeklerdir. Kırklı yıllarda silahlarımız felaket kötü idi. Bunlar kaval namlulu çakmaklı silahlardı, 100 adımdan öteye etkisi sıfıra yakındı, oysa dağlıların yivli tüfekleri iki misli daha uzağa atıyordu. Daha sonraları tabur başına birkaç yivli çifte verildi. Oysa tüm orduyu bu silahla donatmak gerekirdi, o zaman Kafkas Savaşı sona ererdi. Karşılarındaki vahşilerinkiyle kıyaslanamayacak derecede kötü silahlandırılmış dünyanın en iyi ordusunun askerleri acınacak durumdaydılar!”. (Belgard V.A. Valerian Aleksandroviç Belgard’ın otobiyografik anıları-Russkaya Starina. Cilt XCVII 1899. 2 baskı. Şubat. S. 413).

Filonun gelişimi de yavaşlamıştı. On yıllar boyunca Karadeniz filosunun rakibi Çerkeslerin ilkel tekneleriydi, hatta savaşın başında Rus gemilerine saldırmayı bile denediler, tabi ki sonuç alamadılar. Daha sonra filonun görevi yalnızca hareketli küçük teknelere karşı sahilin ablukaya alınması ve sahile çıkarma yapan birliklere ateş desteği sağlamaktı, oysa düşmanın topçusu bile yoktu. Yani filonun gelişmesini tahrik edecek bir ortam yoktu. Ve nihayet Kafkas Savaşının son etabında, on yıllar boyunca savaş anlamında Rusya’nın en aktif filosu olmuş olan Karadeniz filosu modern bir filo ile karşı karşıya geldiğinde (Kırım Savaşında), Rus gemilerinin ancak batırıldıkları zaman işe yaradığı görüldü (Sivastopol koyuna müttefik gemilerinin girmesini önlemek amacıyla Rusların kendi gemilerini koyun içinde batırmaları kast ediliyor-ç.n.). Askeri bir süper güç olmanın ön şartı, güçlü ve modern bir orduya sahip bir düşmana-gerçek veya potansiyel-sahip olmaktır. Kendi ordunu onunkinin seviyesine getirmen ve onu geçmeye çalışman gerekir. Böyle bir durumla mesela Rusya’nın imparatorluk olma sürecinde yaşanan Kuzey Savaşları sırasında karşılaşılmıştı. Petro İsveçlilerin kendisi için öğretmen olduklarını söylüyordu, çünkü İsveç’in profesyonel krallık ordusu taklit etmek için iyi bir örnekti. Hatta o kadar ki, XVIII. yüzyılın ilk on yıllarında Rus kumandanlar İsveçli esirleri askerleri eğitmekle görevlendiriyorlardı. (Kurkin İgor. Severnaya Voina-PostNauka, 20 Mart 2016 //https://postnauka.ru/video/61508).

Ayrıca Kafkas Savaşının ekonomiye maliyetinin de altını çizmek gerekir. Kafkas Savaşının tırmanışı (Yermolov tarafından) 1812 yılındaki Napolyon savaşının sebep olduğu olağanüstü bir ekonomik durum arka planında başladı. Yüzyıllık Kafkas Savaşı Rusya’ya çok pahalıya mal oldu.

O tarihte kont payesiyle Savaş Bakanı olan Dmitriy Alekseeviç Milyutin anılarında şöyle yazar; “Savaşın son yıllarında Kafkasya’da muazzam bir kuvvet bulundurmak zorundaydık: Piyade sınıfında 172 nizamiye taburu, 13 tabur ve 7 sotnya (yüz kişilik birlik-ç.n) başıbozuk; süvari sınıfından 20 bölük dragun (hafif süvari-ç.n),

başıbozuklardan 52 alay, 5 bölük ve 13 sotnya, 242 sahra topu. Bu ordunun iaşesi için gerekli olan yıllık harcama 30 milyon rubleyi buluyordu”. Savaşın sonunda Kafkasya’daki Rus ordusunun mevcudu 300 bin kişiyi buluyordu, yıllık zayiat 30 bin kişi idi. Devletin yıllık gelirinin altıda biri savaş harcamalarına gidiyordu. (Milyutin D.A. Vospominaniya. 1856-1860. M.,2004. C.198).

Nihai olarak işgal edildikten sonra da Kafkasya imparatorluk ekonomisi için bir yük olmaya devam etti. Kafkas Savaşının sona ermesinden hemen sonra devlet bu bölgenin ihtiyacı için 44.560.000 ruble tahsis etti, gelir olarak elde edilen miktar ise yalnızca 15.400.000 ruble idi. (Fadayev R.A. Kavkazskaya voina.-M.,2003). Kafkasya, imparatorluğun ta sonuna kadar zarar eden bir bölge olmaya devam etti.

Birçok açıdan Rusya Kafkasya’da General Yermolov yüzünden batağa saplandı, yayılmayı Kafkas dağlarının derinliklerine yönlendiren ve başka istikametlere de yayacak olan strateji değişikliğinin fikir babası ve uygulayıcısı bizzat o oldu.

Aleksandr Sergeeviç Puşkin kardeşine yazdığı mektupta da Yermolov’dan büyük bir heyecanla şöyle bahsediyordu: “Yermolov orayı kendi ismi ve hayırlı dehasıyla doldurdu. Vahşi Çerkesler ürkmüş, eski pervasızlıkları kayboluyor. Yollar günden güne daha güvenli oluyor, çok sayıdaki kervan için artık konvoya gerek kalmıyor. Bugüne kadar Rusya’ya kayda değer bir fayda getirmemiş olan bu fethedilmiş ülkenin, kısa süre içinde güvenli ticaret vasıtasıyla bizi Perslerle yakınlaştıracağına ve gelecek savaşlarda önümüze bir engel olarak çıkmayacağını ummak lazım. Ve belki de Napolyon’un akla aykırı gibi görünen Hindistan’ı fetih planı gerçek olur”. (A.S. Puşkin’in kardeşi L.S. Puşkin’e yazdığı mektuptan. 24 Eylül 1820)… Konvoyların ancak elli yıl sonra “gereksiz hale” geldiğini söylemeye gerek yok, savaş daha yarım asır süreyle devam edecekti

Yermolov’un politikası umulanın tam aksi sonucu doğurdu. Rus İmparatorluğu Kafkasya’da yarım asır süreyle batağa saplandı ve iflah olmaz bir şekilde hem imparatorluklar arası yarışta hem de askeri gelişim alanında geri kaldı.

-Avraam Şmuleviç’in yazmakta olduğu “Krasnaya Polyana’nın Kanı. Çerkeslerin Rusya İmparatorluğu Tarafından Soykırıma Uğratılmasının Tarihi” adlı kitaptan alınmıştır.

Avraam Şmuleviç / Çeviri: Uğur Yağanoğlu
Kaynak: jinepsgazetesi.com

Kafkaslardaki çerkes cumhuriyeti Adıgey, anadillerinin kaybolma tehlikesine dikkat çekerek ülke liderine mektup yazarak anadilde eğitim istedi. Adigey Özerk Cumhuriyeti sakinleri, anadillerinin çocuklara öğretilmesini talep ediyor.

100'den fazla Adige vatandaşı anaokullarında ve okullarda ana dilin doğru bir şekilde öğretilmesinde yardım etmesi için ülke liderine bir mektup gönderdi.

24 Temmuz 2018 tarihinde, Devlet Duması ulusal dillerde eğitim tasarısını onayladı ve öğrencilerin ebeveynlerinin eğitim dilindeki zorunluluğu kaldırdı.

Mektupta, "Anaokullarında ve okullarda çocuklarımızdan anadillerini ve 'Adige Khabze'yi ( Adige ahlakının kuralları ) çalışmalarında yardım etmenizi rica ediyoruz . 'Adyge Khabze' bir konu olarak zorunlu okul müfredatına dahil edilmemiştir. Bu konuyu gündeme getirmek iyi olur, çünkü 'Adyge Khabze' ruhu içinde eğitim ve güzel halk geleneklerine uymak kuşkusuz çocuklarımıza ve tüm topluma fayda sağlayacaktır ” denildi.

Yazarlar, çocukların kendi anadillerinde iletişim kurduğu yerlerde bile, Rusça'nın kendi dili haline geldiğini belirtti.

Cumhuriyetin liderine hitap eden mektup yazarları, "Sert tedbirler alamazsak, gelecekte anadilimiz tükenecek. Soyunun tükenme tehlikesi altındaki ana dilimizin korunmasına yardım etmenizi rica ediyoruz." dedi.

Adigey Cumhuriyeti
Rusya'ya bağlı özerk cumhuriyet Adıgey 1990 yılında bağımsızlığını ilan etti.

Kaynak: www.dunyabulteni.net

Kafkasların Sovyet saldırılarına gösterdiği dirençte hatırı sayılır etkisi olan Kabardey atlarının neslinin yok olmaktan kurtarılıp popülasyonunun yeniden artmaya başladığı belirlendi. 

Kabardey atının gücü ve dayanıklılığı, 1800'lerde Kafkasya'nın yüksek dağlarında Rus İmparatorluğu kuvvetleriyle savaşan Çerkes savaşçılarını taşırken efsaneydi. Ancak, SSCB 1991'de çökerken neredeyse yokolma tehlikesi ile karşılaşan atlar korkunç bir durumdaydı. Şimdi, at yetiştiricileri ve hayvan kayıtları, Kabardey'in kendi bölgesinde efsane atlarının yeniden dirildiğini ve uzak ahırlarda geliştiğini göstermektedir. Kabardey atları yetiştiren, eğiten ve yarışan Pawel Krawczyk, RFE / RL 'ye verdiği demeçte, "Sovyetler Birliği' nin çöküşünde türün neslinin tükenmeye yakın olduğu görülüyor." dedi.

Sovyetler ve ardından Rus ıslah programlarının kaosun ortasında parçalandığı gibi, yüzlerce Kabardey atı nüfusu azalma tehlikesi geçirdi. Kabardey atı - genellikle tamamen siyah, koyu veya gri olan sağlam, orta büyüklükte bir at - en azından 1500'lerden bu yana dağlık kuzey Kafkasya'daki Çerkes kabileleri tarafından yetiştirildi. Hayvan, zekası ve itaatinin yanı sıra sert koşullara ve neredeyse eşsiz dayanıklılığa dayanma kabiliyeti ile ünlüdür.

Dar dağ geçitleri ve soğuk havalardaki çevikliği ve cinsi 18. ve 19. yüzyıllarda Kafkasya'nın kontrolü için İmparatorluk Rusyası'nın saldırılarına karşı Çerkes direnişini paha biçilemez bir hale getirdi.

Rus-Çerkes Savaşı sırasındaki bir Habsburg subayı tarafından yapılan açıklamada, düşman prenslerinin Kuban bölgesindeki bir baskından 14 saat önce "160 verst" veya yaklaşık 170 kilometre yol sürdüğü açıklandı. Memur FF Turnau, "Sadece [Kabardey] atı bunu yapabilirdi" dedi.

Kabardey atları pek çok askeri operasyonda çarlık orduları tarafından kullanıldı ve imparatorluk doğuya ve güneye doğru genişledikçe cins, Rusya'nın geniş sınırları boyunca Kazaklar tarafından tercih edildi.
Hayvanlar, 18. yüzyılda Polonya'nın bölünmesinde de rol oynadı .

Efsanevi özellikleri olan Kabardey atının ırkı SSCB'nin ardından özellikle at meraklıları için endişe verici biçimde kaybolmaya yüz tuttu.
“Bu atlarla ilgili olarak diğer atların sahip olmadığı özel bir şey var - bunun korunması gerekiyor.”
Kabardey atının yetiştiricilerin çabaları, şu anda yaklaşık 400 hayvanın bulunduğu Almanya'daki Kabardey atları ile ilgilenen bir merkezinde devam ediyor. Genellikle binicilik, turizm ve dayanıklılık yarışları için kullanılıyorlar.

Kabardey atları Arap atlarıyla takdire şayan bir şekilde rekabet ediyorlar.

Kabardey atları Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Fransa, Macaristan, Slovakya, İspanya ve İsviçre'de küçük sürüler halinde ortaya çıkmaya başladı.

'Özgürlüğümüzün Sembolü'

Ancak en önemlisi, yetiştiriciler, Kabardey at popülasyonunun, Gürcistan'ı çevreleyen ve yaklaşık yarım milyon insanın yanı sıra düzinelerce göl ve nehirlere ev sahipliği yapan küçük bir kayalık, yemyeşil toprak parçası olan Kabardino-Balkarya anavatanlarında canlandırılması gerektiğini söylüyorlar. .

Kafkasyalı bir siyaset analisti olan İslam Tekushev, hayvanlar “özgürlüğümüzün güçlü bir sembolü” diyor. "Kabardey atı kimliğimizin ayrılmaz bir parçası ve yüzyıllar boyunca Çerkes tarihinde önemli bir rol oynadı."

Çok sayıda zengin insan, oligarş, işadamının Kabardey atları besledi ve yüzlerce Kabardey sürüsünü ellerinde tuttuğu öne sürülüyor.

Kabardey atı ırkının şu anki sayılarının Kafkasya'da 10 bin ila 12 bin arasında olduğu öne sürülüyor.

Kaynak: dunyabulteni.net

Şeyh Şamil diğer imamlar'dan farklı yeni düzenlemeler getirdi. Elinde tuttuğu belli yerleşim birimlerin 20'ye ayırdı ve buralara naipler tayin etti. Her naip bölgesinin hem idari hem askeri icraatıyla görevliydi. Ayrıca mahkemelerin yanısıra askeri hazırlıkların ikmali için divanlar oluşturdu. Orduda onbaşılık rütbesinden itibaren yüzbaşı ve binbaşı rütbeleri vardı. Naiblik rütbesi Rusların general rütbesine muadil olup bir naip bin veya birkaçbin kişilik kıt'alara kumanda ederdi.

16 yaşından 60 yaşına kadar bütün erkekler askerlikle mükelleftiler. Bir babanın üç oğlu varsa üçü de asker olur, dört oğluvarsa en küçüğü evde kalırdı. Her erkek tüfek, tabanca ve kılıç bulundurmak mecburiyetindeydi. Hastalık veyahut herhangi bir mazeret dolayısıyla evde kalan birkimse hayvanını, savaşa giden bir diğerine verirdi. Deftere kayıtlı mürit ve murtezik denilen askerlerin sayısı 60.000 kişiydi. Lüzumu halinde ise eli silah tutan her erkek askerdi. Şeyh Şamil'in ordusunun belkemiğini süvari kıt'aları teşkil ediyordu.Gerek piyade ve gerek süvari kıt'aları tayin olunan içtima mahalline son süratle sevkediliyordu.

Bunlardan başka büyük başarılar elde edenlere yüksek nişanlar verilirdi. Nişanlarda, "Sonunu düşünen cesur olmaz.", "Kılıç Cennet'in anahtarıdır", "Yiğite cennetyeri açıktır", "Hakaret etmekte ağır, öç almakta çevik ol","Savaşta korkak davranma, harbin ağırlıklarına sabırlı ol, ecel gelmedikçe ölüm olmaz" şeklinde Arapça ibareler yazılırdı. Nişanlardan başka piyade, süvarive topçu kıt'aları ayırmak için işaretler vardı. Şeyh Şamil'in maiyetinde daimi olarak 600 kişilik süvari muhafız kıt'ası bulunurdu. Bu kıt'a Fedailerinden müteşekkildi...

Savaşın bu kadar şiddetli geçmesi ve Çeçenlerin bağımsızlık uğruna herşeyi göze almalarının altında yatan en önemli neden Çeçenlerle Rusların din, dil, kültür ve ırk olarak hiçbir ortak özelliklerinin olmamaları. Çeçenler hiçbir yakınlık duymadıkları Rusların himayesinde yaşamayı 1918 yılından beri reddediyor ve bu uğurda mücadele veriyorlar. Çünkü Çeçenistan bu tarihten SSCB'nin çöküşüne kadar Sovyet Rusya'nın hakimiyeti altında kaldı ve bu dönem içinde çok büyük zulümler gördü. Ruslar, Kafkas halkları arasındaki bütünlüğü ortadan kaldırmak, milliyetçilik duygusunu ve dini inançları yok etmek ve doğup büyüdükleri topraklarına olan bağlılıklarını tamamen ortadan kaldırmak için bu ülkeler üzerinde çok vahşi bir politika uyguladı. Buna göre kardeş ülkelerin toprakları birbirlerinden suni sınırlarla ayrılmış, bazı halklar başka ülkelere göçe zorlanmış, bazıları ise zorla evlerinden çıkarılıp yerlerine yeni topluluklar yerleştirilmiştir. Bunun en önemli nedeni bu topraklarda karışıklık ve kaos çıkarmak, kardeş halklar arasında düşmanlık yaratmak ve insanların ortak kültürlerini tamamen ortadan kaldırmaktır. Bu "böl-yönet" politikasında da Rusya kısmen başarılı oldu. Bugün Kafkasya'da yaşanan anlaşmazlıkların kökeninde o tarihlerden günümüze gelen anlaşmazlıklar yatıyor. 

Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından bu birliği oluşturan etnik grupların birçoğu bağımsızlıklarını ilan etti. Bazıları ise Rusya topluluğu içinde kalarak, ekonomik ilişkilerinde bağımsızlaşma yoluna gitti. Yıllar süren komünist Rus yönetimi altında çok büyük baskılar gören bir milyon nüfusa sahip Çeçenler ise Cahar Dudayev önderliğinde bağımsızlık savaşına başladılar. Komünist yönetimin altında yaşadıkları baskı ve şiddet dolu yılların ardından Çeçenlerin en büyük özlemi ibadetlerini rahatça yapabilecekleri, özgür ve bağımsız bir ülke kurmaktı. Ruslarla yaşanan on sekiz aylık şiddetli savaştan sonra Çeçenler 1996 yılında Rus ordularının çekilmesiyle bağımsızlığını ilan etti. Devlet Başkanı Aslan Mashadov ile Yeltsin arasında imzalanan anlaşmalarda açıkça Çeçenistan İçkeriya Cumhuriyeti ifadeleri yer aldı. Bu, Çeçenistan için büyük bir başarıydı. Fakat Çeçenistan'ın nihai statüsü, 2001 yılında Moskova'yla Grozni arasında yeniden görüşülmek üzere rafa kaldırıldı. Ruslar için Çeçenistan konusu henüz kapanmamıştı. Çatışmalar daha küçük çaplı olsa da devam etti, fakat savaş hali sona ermişti.

Yıllardır süren bu savaşın Rusya açısından çok önemli politik -iç ve dış- ve ekonomik yönleri bulunmaktadır. Son dönemlerde Rusya gerek ekonomik açıdan, gerekse politik açıdan çok sıkıntılı bir dönem yaşamakta, Rus halk yönetime karşı çok büyük bir güvensizlik duymaktaydı. Vaat edilen ekonomik refaha ulaşılamamış, ülkedeki dejenerasyon süreci çok büyük bir hız kazanmış, mafya Rusya'da çok büyük bir güç elde etmiş ve uluslararası platformda Rusya çok büyük bir güç kaybına uğramıştır. İşte bu nedenle Rusya Çeçenistan'ı halkın güvenini yeniden kazanmak için bir kurtarıcı olarak gördü. Böylece eski dikta anlayışı tekrar hortlatılacak, milliyetçi söylemlerle halkın gözü boyanacak, ekonomik ve politik açmazları görmemeleri için Çeçenistan savaşı halka göz boyayıcı bir destan gibi sunulacaktı. Ve bunda da kısmen başarılı oldular. Yapılan seçimlerde halk savaşın başındaki Başbakan Putin'e olan güvenini açıkça gösterdi. Böylece Yeltsin'den sonraki politikanın ana hatları da çizilmiş oluyordu. 

Savaşın şiddeti giderek artacak, önümüzdeki aylarda gerçekleşecek olan seçimlere kadar da bu şekilde devam edecekti. Ve böyle de oldu. Bombardıman hiç hızını kesmeden ve yaşlı, kadın, çocuk demeden devam ediyor. Ruslar 2 Ekim 1999 tarihinde girdikleri Çeçenistan topraklarında önlerine çıkanları kadın, çocuk ya da yaşlı demeden tüm insanları acımasızca katletti. Aylardan beri sivil hedefler kesintisiz bombardımana tutuldu. Halkın direnişini kırmak için de özellikle hastaneler, doğumevleri, çarşılar, mülteci konvoyları hedef olarak seçiliyor. Ruslar Çeçenlere karşı kimyasal bombalar, scud ve napalm füzeleri kullanıyorlar. Bunun yanı sıra Ruslar birçok Çeçen köyünün kullandığı Argun nehrine zehir kattı. Zehirli sudan içen kadın ve çocuklardan büyük çoğunluğu ölürken, yüzlercesi de hastane kapısında ölümü bekledi. Suların zehirlenmesi nedeniyle içecek ve kullanılacak su bulamayan sivil halk çok zor günler geçirdi.

Rusya'nın planı ise 2000 yılının Kasım ayına kadar kendileriyle mücadele eden tüm Çeçen savaşçıları yok etmekti.

Ruslar, Çeçenistan'da yaptıkları savaşı meşrulaştırmak için her zaman için Çeçenleri ayrılıkçı teröristler olarak göstermeye çalışmaktadırlar. Oysa asıl teröristlerin Ruslar olduğu çok açıktır ve sivillere yönelik yapılan insanlık dışı olaylar bu terörizmi delillendirmeye yeterlidir. Ayrıca tarihçilerin kayıtlarına göre Çeçenler bölgenin yerli halkıdır. Ruslar ise bölgeye 1700'lü yıllardan itibaren, istilacı olarak gelmeye başlamışlardır. Ayrıca saldıran taraf her zaman için Çeçenler değil Ruslar olmuştur. Bunun yanısıra savaş her zaman için Çeçen topraklarında olmuştur. Yani saldırı altında olan Ruslar değil, Çeçen sivillerdir. Yurtlarından sürülmek istenen, zulüm görenler Çeçenlerdir.

“Vahşidir o uçurumların kabileleri, Onların Tanrısı-Özgürlük, Kanun ise Savaştır!”
Rus tarihi şair-yazar M. Lermontov’un Çeçenistan gezisinden sonrası sözleri....

I - Geçmişte

Kuzey Kafkasya'nın geçmişteki jeopolitik önemini açıklayabilmek için öncelikle şu sorunun sorulması gerekir: Kuzey Kafkasya geçmişte kimin için önem taşıyordu?

"Geçmişte" deyince Kuzey Kafkasya'nın Rusya tarafından işgal edilmesinden itibaren başlayan bir dönem olarak ele alınmalıdır.

Kuzey Kafkasya'nın hangi ülkeler ve ne için önemli olduğuna sırayla değinmek istiyorum.

Lehistan (günümüzdeki adıyla Polonya) ile başlayalım. Aslında Lehistan'dan daha ziyade Polonyalılardan bahsetmek gerekir. Çünkü o dönemde Lehistan Rusya İmparatorluğu'nun bir parçasıydı. Sürgündeki Lehistan'ın bağımsız kurtuluş liderleri, Kuzey Kafkasya'da Rusya emperyalizmine karşı savaşı kendi bağımsızlık mücadelelerinin ayrılmaz bir parçası olarak düşünüyorlardı.(1) Polonya, bağımsız bir devlet olduktan sonra, hükümeti ya da daha doğrusu Mareşal Pilsudzki'nin arkasında yer alan siyasi güçler bu fikri devam ettirdiler.(2) Fakat Polonya'nın ve Polonyalıların, Kuzey Kafkasya'ya vefalığı ve siyasi arzularına rağmen bunları Rusya ve Sovyetler Birliğine karşı yerine getirmek için güçleri yetmedi.

Batıya geçelim. İngiltere için geçmişte Kuzey Kafkasya nasıl bir önem taşıdığı hala tartışılan bir konudur. Bu noktaya vardık ki David Urquart, James Bell, Longworth gibi kişilerin sarf ettikleri gayretleri ve savundukları tezlerine rağmen, İngiltere Kuzey Kafkasya'ya ciddi bakmış ama hiçbir zaman bölgeyi ön plana almamıştır.

Fransa için söyleyecek fazla bir şey yok, çünkü devlet olarak Kuzey Kafkasya'yla pek ilgilenmemiştir.

Almanya'ya gelince, yirminci yüzyılın ilk yansında, çok ciddi bir Kafkasya politikası üretmiş ve uygulamıştır.(3) Bu politika Rusya ve sonra Sovyet Birliğine karşı global bir parçalama projesi içinde yer alıyordu. Fakat bu projede Alman ikinci imparatorluk döneminde olsun Hitler döneminde olsun, Kuzey Kafkasya'dan daha ziyade Güney Kafkasya önem taşıyordu. Kuzey Kafkasya bir geçit olarak görülmektedir. Almanya, birinci dünya harbinden sonra, müttefik olarak Kuzey Kafkasya'ya değil Gürcistan'a yöneldi, İkinci Dünya Harbinde Hitler’in orduları Kuzey Kafkasya'da durdu, fakat esasen Bakü'yü ve petrolleri hedefliyordu.

Osmanlıya gelince, Alexandre Bennigsen'in ustalıkla bize anlattıklarına göre Kuzey Kafkasya'ya Rusya bırakıldıktan sonra Padişahlar Şamil'in ve Çerkeslerin mücadelelerini açıkça desteklemediler. Kuzey Kafkasya'ya en sıcak bakan Osmanlı siyaset adamı, Enver Paşa oldu.

İktidarda bulunduğu dönemde Kuzey Kafkasya'nın nihayet gerçek bir önem kazandığını söyleyebiliriz. Fakat Almanya için söylediklerim Enver Paşa için de geçerlidir: daha çok Bakü'ye ve Güney Kafkasya'ya bakıyordu.

Bütün bunların sonucunda, konumuzda en önemli yere sahip Rusya'dır. Çünkü Rusya ve Sovyetler Birliği için, Kuzey Kafkasya çok ama çok büyük bir önem taşır.

Bu önemi belirtmek için önce kendimize bir soru sormamız gerekir: Kuzey Kafkasya bir bütün olarak mı önemli? Yoksa önem derecesi bölge, güzergah ve konumlarına göre mi değişiyor?

Tabii ki bunda yine kendimize cevap: "Bölge, güzergah, konumlar" olacaktır. Niye sadece Adigeler ve Abazaların bir kısmı sürgün edildi? Ve diğer Kafkas otokton halkları sürgün edilmedi? Çünkü Rusya için Karadeniz kıyısı hayati bir jeo-politik önem taşıyordu. Kuban, Terek, Hazar Kıyısı, Daryal geçidi güzergahları için aynı şey söylenebilir.

II. Günümüzde Kuzey Kafkasya'nın Jeopolitik Önemi

Günümüzde Rusya için Kuzey Kafkasya'nın önemi çok arttığı açıkça görülüyor. Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle Rusya Karadeniz'de başlıca limanlarını kaybetti: Mariupol, Odessa, Illisevsk limanları Ukrayna'ya bırakıldı. Rusya'nın Karadeniz'de kurtarabildiği en büyük limanı Novorossisk’tir. Bütün Rusya'nın petrol ihracatlarının yüzde otuzu bu limandan yapılır. Rusya Novorossisk limanını genişletme ve büyütme işlerini başlattı. Kapasitesi 44.9 milyon tondur. Fakat son yıllarda 6 milyon tona kadar kullanılmaktadır. Rusya bu limanın kapasitesini 63 milyon tona yükseltmeyi hedefliyor.(4) Tuapse limanı için de böyle genişletme ve büyütme planı var. Amaç: Tuapse'nin kapasitesini 35.8 milyon tona yükseltmek.(5) Bunlar açıkça gösteriyor ki Rusya yakın bir gelecekte Kuzey Kafkasya'nın Karadeniz limanlarını daha kullanacak.

Gayrı resmi bir şekilde Rusya Abhazya'nın Gudauta limanı askeri üs olarak kullanıyor. Yeni Abhazya'nın ablukasını uygulattıran gemiler, Rus gemileridir.

Rusya donanması, Sebastopol'da ya da Gürcistan limanlarında imzalanan anlaşmalara göre kalabilir, fakat geçici olarak. Yoksa Kuzey Kafkasya'nın kıyısında sürekli kalmayı düşünüyor. Türkiye Soçi'de binlerce işçisi bulunmasına rağmen, bir konsolosluk açmak için Novorossisk'i seçmiş olması enerji güzergahlarının Türkiye için daha önemli olduğu ispatıdır.

Bugün Kuzey Kafkasya'da jeopolitik açıdan Rusya için önemli olan Karadeniz kıyısı enerji borularıdır. Azeri petrolü ve kazak petrolünün büyük kısmı şu anda Kafkasya'dan geçip Avrupa ve uluslar arası pazarlara ulaşır. "Mavi Akım" denen Türk-Rus gaz taşıma projesi yine de Kuzey Kafkasya'nın kıyısından geçiyor... Güzergahı: Stavropol-Tuapse (Jubga)-Samsun'dur.

Kuzey Kafkasya petrol üretimi yüzde birlik bir oranla Rusya petrol üretiminde çok küçük bir payı oluşturuyordu. Bu pay çökmeye başladı. Kuzey Kafkasya'da esasen petrol meselesi bir üretim meselesi değil, bir geçiş meselesidir.

Limanların büyütülmesi ve petrol taşımasının artırılması çevre için önemli bir sorun yaratır. Novorossik gibi bir şehir, çimento sanayisinden olsun petrolün tankerlere taşınmasından olsun çok büyük zarar gördü ve görecek. Kuzey Kafkasya kıyıları genel bir doğal felaket tehdidi altındadır.

Enerjiden sonra askeri ve silah sorunu hakkında birkaç söz söyleyelim. Artık Rusya Güney Kafkasya'da istediği kadar silah ve asker biriktirmez. Silahları ve askerleri Kuzey Kafkasya'da yığınak yapıyor. Böylece Kuzey Kafkasya yerel gerginliği bahane ederek AKKA'nın silah limitlerine uymayıp bu limitleri aştı. Rus ordusunun silâhlarının miktarının artırılması Türkiye ve bir çok batı ülkeleri tarafından güvenlik, istikrar ve barış açısından bir tehlike olarak görülür. Bu askeri, yığınağın asıl amacı nedir? Kuzey Kafkasya'yı kontrol etmek ve yeni bir sınır çizmektir.

Geçmişin aksine Kafkasya, Rusya'nın Güney sınırı olarak bugün daha farklı bir konumdadır. Çeçenistan savaşını, bir çok Müslüman ülkeler ve İslamcı gruplar, ortak bir din ve din kültürü davası olarak sunmuşlardır. Fakat çeşitli nedenler için Çeçenistan'a "Müslüman" yardım zayıf olmuştur. Kaldı ki Kuzey Kafkasya, bilhassa Doğu Kuzey Kafkasya bir kültürel, askeri, dini cephe olarak görünmeye devam edilir. Çerkes diasporada birçok kişinin, diaspora’ya özgü görevinin Kuzey Kafkasya'nın yine de islamlaşması olduğu düşünülmektedir.

Kuzey Kafkasya Batı ve Doğu Avrupa ülkeleri için günümüzde jeopolitik önemi, enerji güzergahlarına bağlıdır. Amerika'nın aksine Rus petrol ve gaz güzergahlarına hala sıcak bakılır.
Amerika'nın Kuzey Kafkasya'ya nasıl baktığı, ona ne kadar önem verdiğini belirtmek güçtür. Amerika hem Bakü-Ceyhan'dan geçen Doğu-Batı enerji güzergahını destekliyor, hem de Rusya'nın enerji hatlarının güvenliğinin sağlanmasının da önemli olduğunu açıklıyor.

Fakat bu güzergahın güvenliği Amerika için gerçekten önemli mi? Yoksa Bakü-Ceyhan alternatifi olarak bir rakip mi? Amerika diyor ki: Kuzey Kafkasya'da demokratikleşme bir ön koşuludur ve kendi politikasının bir unsurudur.

Kuzey Kafkasya'nın jeopolitik öneminin konusunu burada noktalayalım.

III. Türkiye'nin, Rusya Federasyonu ile Gürcistan arasındaki ekonomik ve kültürel ilişkilerinin geliştirilmesinde Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri ve Çerkeslerin potansiyel etkisi

Karadeniz'in son yıllarda en önemli gelişmesi tartışmasız Türk-Rus İlişkilerinin iyileşmesi ve artmasıdır. Bu artışın, bugüne kadar bütün krizlere rağmen sağlam olduğu göz önündedir. Bu gelişmeler Türkiye'nin, Rusya'nın tekrar Kafkasya'ya dönmesine göz yummasıyla başlamıştır. (Eylül 1993'de Sn.Çiller'in Moskova'ya ziyaretiyle başlamıştır.)

Bu Türk-Rus ilişkilerinin gelişmesi bence Türkiye açısından, şu anda Karadeniz, Kafkasya ve Orta Asya'ya yönelik politikalarından daha önemlidir. Bu ilişkiler çok boyutludur. Örneğin, turizm, inşaat, enerji, silah alımı vs. hatta ortak bir silah üretimi bile düşünülmektedir. Ekonomik açıdan, bazı Rus bölgeleri bu ilişkilerinde daha önemli bir yer alır. Moskova, Batı Sibirya ya da Rusya'nın Güneyi, yani Stavropol, Rostov ve Krasnodar.

Türkiye'nin Gürcüstan'la ilişkileri daha sınırlı bir boyutta gelişmiştir. Abhazya savaşı döneminde resmi olarak "tarafsız Türkiye" yaklaşımı değişti. Çünkü işbirliği güçlendirildi ve askeri bir boyut bile kazanmaya başladı. Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleriyle Türkiye'nin ilişkileri kötü olmamasına rağmen su anda çok zayıftır. Rusya'nın Güneyi yani Stavropol, Rostov ve Krasnodar) şu anda Türkiye için büyük bir jeopolitik önemi taşır. Bu Cumhuriyetlerin önemi ve çekiciliğinin arttırılması görevi Çerkes diasporasına düşer. Bu ortamda çok gerçekçi olunması gerekir: "büyük Çerkezistan" (yani Kuzey-Batı Kafkas Cumhuriyetlerinin birleşmesi) gündemde değil, Kuzey Kafkas Cumhuriyetlerin güç ve potansiyelini arttırmak için, zaman, sabır, istikrar, barış, birlik ve gayret ister. Rusya için yakın gelecekte Kuzey-Doğu Kafkasya da kalmak zor olacaktır, buna mukabil Orta ve Kuzey-Batı Kafkasya'da bir yüzleştirme politikasına girmek Çerkesler için yıkıcı olur. Çünkü ikinci bir sürgüne dayanılmaz. Tek yol askeri ve petrol meselelere endeksli olmadan, diaspora ve Kuzey Kafkasya'daki ekonomik ve kültürel ilişkileri güçlendirmektedir.

Eskiden Sovyetler Birliği'nde bölgeler arasındaki ilişki değil, bölge-merkez ilişkileri ön plandaydı. Yeni jeopolitik çerçevesinde bölgesel işbirliği genişletmesi gerekir.

Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri'nin içe dönük değil, dışa açık olması gerekir ve Rusya-Türkiye arasındaki aracılık işlevinin tekelini Güney Rusya'ya bırakmamak için bu Kafkasya Cumhuriyetleri mutlaka ekonomi, ulaşım ve iletişim potansiyeli arttırması lazımdır. Diaspora sırf dönüş kavramıyla değil, gidiş-dönüş kavramıyla da katkıda bulunmalıdır.

IV - Diasporanın Katkısının Bilançosu ve Öneriler

Aşağıda belirtilen konuların incelenmesinden de anlaşılacağı gibi ulaşılan bilanço önemsizdir. Bu husus, çoğunlukla diasporadaki dernekçilik akımının amatörce tavrıyla açıklanma yoluna gidilmektedir, ama bu bir mazeret olamaz. Bugüne kadar yapılmış olanlar büyük ölçüde yetersizdir, fakat aynı zamanda, ve özellikle -Çerkes dostlarım beni bağışlasınlar- sistematik olmayan, dar ufuklu ve yarım yamalak bir biçimde yapılmıştır. Özetlemek gerekirse, bu konuda her şeye, ya da neredeyse her şeye baştan başlamak gerektiği söylenebilir.

Diasporanın katkısının kendine özgü durumundan kaynaklanan bir başka problem de mevcuttur. Bu konuda, her zaman olmasa da çoğu zaman ki farklı nesli temsil eden iki ekol olduğu söylenebilir. Daha ziyade yaşlılardan oluşan birinci ekolün mensuplarına göre diasporadaki Çerkesler; Kafkasya Cumhuriyetlerine yardım etmeli ve kayıtsız şartsız desteklemeli, ama politikaya karışmaktan ya da bu ülkelerin politik ve ideoloji tercihlerini etkilemeye kalkışmaktan kaçınmalıdırlar. Çoğu zaman biraz daha genç kişilerce temsil olunan bir başka akım, içişlerine müdahale tabusunun bir kenara bırakılması gerektiği kanaatindedir: Diaspora kavramının içeriği, çek imzalayan bir elden ya da Kafkasya'nın yaşadığı dramların ritmine göre çarpan bir yürekten ibaret değildir. Ekoller arasındaki bu ihtilaf olağan dışı değildir, hatta klasikleşmiştir ve Ermeni ya da Yahudi diasporası gibi diasporalara bakılacak olursa bu kutuplaşmanın şiddetle boy gösterdiği görülür. Her ikisine de saygı duymak gereken, bu tavırlar, şu soruyu gündeme getirmektedirler: Diasporanın katkısı maddi ve manevi destekle mi sınırlı tutulmalıdır, yoksa Kafkasya'da eleştirilere uğramak pahasına, Kafkasya meselelerine daha yoğun bir biçimde katılım ve müdahale boyutuna mı ulaşmalıdır? Kayıtsız şartsız destek tavrı çoğu zaman diasporanın kendi hakkında sahip olduğu kompleksli bir imajla ilişkilidir: Diaspora, referans alınan toprağa kıyasla kendisinin soysuzlaşmış bir unsurdan ibaret olduğu ve gerçek kültürün ancak Kafkas toprağında korunabildiği kanaatindedir. Bu bakış, her iki yönde de abartılıdır: Diasporanın yeri küçümsenmekte, referans alınan bölgenin yeri ise ölçüsüzce büyütülmektedir.

Şimdi, her konu bakımından teker teker diasporanın rolünü inceleyelim:

Ekonomik açıdan, bilançonun bugün için geniş ölçüde olumsuz olduğu söylenebilir. Yatırımlar çok sınırlı boyuttadır. Bu cılız neticeyi açıklayabilecek yerel sebepler de mevcuttur: (Bölgedeki politik istikrarsızlık, Pazar ekonomisine geçişteki zorluklar, ekonomik ve sınai yatırımdaki yetersizlikler). Ancak, hangi eğilimden olurlarsa olsunlar, diaspora mensupları kendi hataları üzerinde de düşünmelidirler.

Başarısızlığın temel sebepleri, girişimlerin bireysel niteliğinden, (koordinasyon yoktur) ekonominin geçiş döneminde oluşunun bilinmemesinden ve yerel pazarların tanınmamasından kaynaklanmaktadır. Diasporalı işadamları, yatırım (fabrika kuruluşları, joint-venture anlaşmaları, altyapı inşaatları) yapmak yerine riskli kısa vadeli kar peşine düşerek yatırımcıdan ziyade tüccar gibi davranmış izlenimi vermektedirler.

Buna bir de, diasporanın Türk yatırımların (örneğin inşaat ya da gıda sektöründe hikmet veren büyük şirket gruplarını) ve evveliyetle yabancı sermayeyi Kafkasya'ya yönlendirmekte başarısız kaldıklarını eklemek gerekir. Bazıları, bu başarısızlıkları gerekçelendirmek için Kafkasya'nın ekonomik ve özellikle sınai açıdan yetersiz altyapısını öne sürmüşlerdir. Ancak örneğin, beyaz turizm (yani dağ turizmi ) ya da yeşil turizm yatırım yapmak için elverişli başlangıç noktaları olabilirdi. Kuzey Kafkasya'da yokluğunu en çok hissettiren unsurlardan biri de teknolojidir. Bu açıdan Sovyet döneminde donanımsız biline gelen Kafkasya'nın 1990'ların başından beri daha da gerilediği söylenebilir. Ekonomik kalkınmayı kolaylaştıran teknolojileri bölgeye acilen nakletmek gerekmektedir.

Bu ekonomik incelemenin sonunda, diasporanın koordinasyon, beceri bakımından eksiklikler taşıdığı söylenebilir, buna irade eksikliğini de eklemek gerekir. En çarpıcı hususlardan biri de Kuzey Kafkasya'daki ekonomik faaliyetlere ilişkin ülke ve alan bazında verilerin bulunmayışıdır. Burada kastettiğim, istatistikler değildir. Sovyet istatistiklerinin şöhreti malumdur, 1990'dan bu yana durumun iyiye gittiği söylenemez. İstatistiklere ulaşılsa bile, bunlar çoğu zaman Sovyet döneminden kalmadır. Oysa o zamandan bu zaman pek çok değişiklik olmuştur, (zorunlu ya da gönüllü göç, ekonomik faaliyet yaratılması ya da sona ermesi vs...) Kuzey Kafkas ekonomisinin gerçek durumunu tanımak için, diaspora mensuplarının Kafkasya'ya giderek sistematik biçimde ve hatır gönül dinlemeden envanter çıkarmaları gerekmektedir. Bu çalışma yapılmadığı sürece bugünkü durum devam edecek ve el yordamıyla denemeler halinde yatırım yapma uygulaması sürecektir.

Ekonominin ardından ekolojiden söz edilmesi bazılarına şaşırtıcı gelebilir.(6) Oysa, diaspora çocuklarının çevre sorunlarına gösterdikleri olağanüstü hassasiyeti bilenler şaşırmamalıdır: Onlar, bu hassasiyeti Çerkeslerin doğaya duydukları derin saygıdan, insan ve tabiatın bir bütün oluşturduğu duygusundan miras almışlardır. Atalarının 1864'te arkalarında bıraktıkları Hazar Denizi ya da Karadeniz kıyılarında yaşanan (ve yukarıda bahsedilen) ekolojik katliamlar karşısında diasporanın gösterdiği suskunluk, henüz Kafkas toprağını, Türkiye'de sığındığı binlerce köyü sahiplendiği gibi sahiplenemediğini göstermektedir. Çok geç olmadan, doğal mirasının, dağlarının, göllerinin, dere ve sahillerinin kurtarılması için diasporanın acilen harekete geçmesi lazımdır. Doğanın korunması için mücadele veren sivil toplum grupları tüm Kafkasya'da mevcuttur, bu mücadeleyi onlarla beraber yürütmek lazımdır. Diaspora açısından bu girişim, atalarının hatırasına sadakat manasına gelir.

Doğal mirasın korunması da ekonomik yatırımlar gibi önceden bilgilenme çalışması gerektirmektedir. Diasporanın Kuzey Kafkasya hakkındaki bilgilerinin yetersizliğine ilişkin tespit genel bir nitelik taşımaktadır ve hem bugünkü hem de yarınki çabaları felç etmektedir. Geleneksel bilgi edinme yöntemleri bilinir: Seyahatten dönenler gördüklerini birkaç hafta sonra anlatırlar, bilgiler cemaat içinde kulaktan kulağa aktarılır. Bunun istisnası, seyyahın gözlemlerini yazıya dökerek dergilerde yayınlamasıdır, ki bu dergileri de pek az kişi okur. Nihayet, ara sıra seyyahlar beraberlerinde biraz bayatlamış da olsa bazı belgeler getirirler, ama bunları da okuyan azdır çünkü Kiril alfabesi itici gelir.

Bunların ötesinde "bilgilenme", Türk basınında yayınlanan makalelerin yeniden elden geçirilmesine dayanır ki Türk basını da çoğu zaman Batı basınının ya da Rus basınına bağımlılık içindedir. Ancak bu bilgiler sistematik değildir ve pek çok kaynak ihmal edilmiştir. Bilgisayar, Web sitesi ve mail bakımından diaspora bugün hâlâ acınacak biçimde donanımsızdır. İşin daha da vahim tarafı, Kuzey Kafkasya modern iletişim araçları bakımından tamamen donanımsızdır (fax, bilgisayar vs...). Her ne pahasına olursa olsun bölgeyi donatarak diasporanın eylemleri bakımından zorunlu her alanda sürekli ve günü gününe haber toplamak gerekmektedir.

Böylece haber toplanması, Batılı ülkelere ve Türkiye'ye yayın yoluyla ulaştırılarak bölgeyi tanıtabilecek, veri stoklarını oluşturma avantajını sağlayabilir. Bu proje, günümüz koşullarında pek çok kişi açısından vakitsiz ya da çılgınca gelebilir, ancak bana kalırsa tüm cumhuriyetlerde muhabirleri bulunan, yerel medyalarla,(7) hükümetlerle ve özellikle sivil toplumla bağlantıları olan bir diaspora haber ajansı kurmak zorunludur.

Bilgilenme sorunu bizi doğal olarak dil sorunlarına götürür. Türkiye'de Kafkas dillerini öğreten merkezler bulunmasa da, birkaç yıl önce ümitsiz görünen bu proje günümüzde gerçekleştirilebilecek hale gelmiştir. Bugün, bu öğretimin üniversite bölümlerinde ve araştırma merkezlerinde yapılacağı günler yakındır bile denebilir. Zamanı geldiğinde, diaspora bu işin üstesinden gelebilecek midir? Cevap maalesef olumsuzdur. Bazıları, haklı olarak böyle bir sorunun kısa süre öncesine kadar Türkiye'de tabu olduğunu mazeret göstereceklerdir. Doğrudur, ama her şey çabuk, çok çabuk değişmektedir. Oysa, günümüzde Kafkas diasporası içinde bir tane Kafkas dilleri profesörü yoktur, büyük Batı üniversitelerinin dilbilim bölümlerine gönderilen öğrenci bile yoktur. (En önemlilerini saymak gerekirse Amerika, Almanya, Hollanda, İskandinavya, İngiltere ve Fransa'daki üniversiteler örnek gösterilebilir). Oysa, yeterli puanı tutturamadıkları için Türk üniversitelerine giremeyen öğrencileri dışarıya yollamak için değil de en başarılı, en parlak, en ciddi ve en çok motivasyon sahibi öğrencileri hem Kafkas dilbilimi hem de Kafkasya bağlamında, mesela tarih, antropoloji, arkeoloji gibi başka beşeri bilimler okumak üzere dünyanın dört bir yanına göndermek üzere bir burs sistemi oluşturmak ne kadar kolay olacaktır. Eğitimlerini bitiren bu öğrenciler gelecekteki yüksek öğretim kadrolarını dolduracaktır.

Bu arada, yukarda belirtilen dil sorununu çözmek için acele etmek lazımdır. İki çözüm belirmektedir: öğrencileri yurtdışına yollamak ya da Kafkasya'dan Türkiye'ye Kafkas dilleri öğretmenleri getirmek. Çok iyi öğretmenler mevcuttur, çünkü dil-bilim ve dil öğretimi Sovyet yönetiminin en iyi yaptığı işler arasındaydı. Muhtemelen ikinci çözüm benimsenecektir, çünkü hayata geçirilmesi daha kolaydır. Ancak, daha şimdiden en iyi elemanların peşine düşmek lazımdır.

Şimdi de, en hassas sorunlar olan politik sorunlara geçelim. Diasporanın politik, hatta ideolojik katkısı ne olmalıdır? Türkiye'de 1994'ten beri bu tartışma, Türk iç politikasındaki kutuplaşmanın (İslamcı-laik) bir yansıması haline gelmiştir denebilir. Kendisine çok enerji kaybettiren ve çoğu zaman elini kolunu bağlayan bu kısır çatışmalardan kurtulması diaspora için hayati önem taşımaktadır. Kısa bir cevap vermek gerekirse, şunu söyleyebilirim: Kuzey Kafkasya'da camiler inşa etmeyi ve rejimler de toplumları demokratikleştirmeyi bir arada istemek mümkündür. Bu iki öneri arasında ilkesel bir uyuşmazlık yoktur.

Kuzey Kafkasya'nın demokrasiye geçiş sürecinin gösterdiği tablo karanlıktır ve muhtemelen 1990'ların başına göre daha karanlıktır. Görünenin aksine, (seçimler, siyasi kurumlar...) Kuzey Kafkasya'da demokratik bir siyasi hayat yoktur. Bu deyimle asıl kastettiğimiz, temel hak ve özgürlüklere saygı, kuvvetler ayrılığı ve azınlığın kendini ifade etme hakkı ve ... iktidara ulaşabilme hakkıdır. Kimse bana "Batı'nın bu kuralları, Rus işgalinden önce pek çok bölgede ilkel bir demokrasi gibi işleyen Kuzey Kafkas yerel politik coğrafyasına uyumsuzluk gösterir" demesin. Karşılaşılan sorunun bir gecikme sorunu olduğu yönünde sözleri sıkça duyuyorum, bunu da kimse bana söylemesin. Kuzey Kafkasya toplumları, temel Sosyo-politik değişimlerin mücadelesini vermek için 1789'u ve Fransız devrimini beklememişlerdir.

Bugün, aynı gri takım elbiseli aparaçikler, aynı imtiyazlı nomenklatura mensupları her yerde iktidardadır, sanki hiçbir şey değişmemiş gibidir. Her yerde yandaşları kayırmacılık, politik hayatın suçla iç içeliği, mafyaların etkisi hakimdir. Kuzey Kafkasya'da kurumları ve toplumu demokratikleştirme mücadelesi verenlere diaspora yardım etmelidir. Fakirlerin sokakta öldüğü ve yaşanan ortak felaketten kaçışın daima alkolizme götürdüğü kokuşmuş günümüz Rusya'sından uzak, adil bir demokratik toplumu müdafaa etmelidir. Diaspora, büyük hukukçu ve avukatlara sahip bulunmakla haklı olarak övünmektedir. Madem öyle, Kuzey Kafkasya için bir politik platform tanımlamak, insan haklarını, Hukuk Devletini, sosyal ve politik demokrasiyi savunmak uğrunda hep beraber çalışsınlar.

"Ne amaçla?" diye soracaksınız bana, "Diaspora neden böyle bir misyon üstlensin?" Cevabım basittir: Çünkü Kuzey Kafkasya'nın yeri Avrupa'dadır, "Asya despotizmi"nde değil. Çünkü, defalarca adaletsizlik ve zulüm altında inleyen Kuzey Kafkasya halklarının barış ve özgürlük içinde yaşamaya hakları vardır. Bu temennime idealist, tatlı bir rüya gözüyle bakılabilir. Bu programın gerçekleşmesi yoluna büyük- küçük menfaat ve imtiyazların taş koyacağı doğrudur, ama Çerkeslerin kendileri hakkında sahip bulundukları fikirleri hayata geçirecek bir toplum inşa etmenin bedeli de budur.

Kuzey Kafkasya'nın özgür yaşaması hakkının savunma yolundaki bu mücadeleyi diaspora yurt dışında da vermelidir. Uluslararası adalet önünde Kuzey Kafkasya halklarının uğradıkları zararların, geriye dönüş hakkının tanınması ve Kuzey Kafkasya ihtilaflarının giderilmesi için özgün hukuki çözümler önerilmesi için diaspora hukukçularının, yabancı meslektaşları ile işbirliği halinde çalışmalarının zamanı gelmiştir de, geçmektedir bile(8)... Nihayet, son noktayı koymadan önce belirtelim ki, her gün tüm dünyaya Kafkasya'daki çatışmaları ve orada işlenen insan hakları ihlallerini aktaran hükümet dışı sivil örgütler ve insancıl örgütlerle diasporanın sağlam ve kalıcı ilişkiler kurmasının zamanı gelmiştir.

Bu metni 1999 sonbaharında Moskova'da tutuklanan ve bugün hâlâ, bütün hukuk kuralların aykırı biçimde ve keyfi olarak Doutyleri Hapishanesi’nde tutuklu bulunan Çeçen diplomat ve tarihçi Mayerbek Vaçaguaev'e ithaf ediyorum.

(*) Çerkeslerin Sürgünü (21 Mayıs 1864), Ankara, 2001, S:178-191.

(1) Çerkesya bağımsızlık savaşı'nın son dönemindeki Polonyalıların katkısı için, bkz; A.Fonwill - Çerkesya Bağımsızlık Savaşı (1863-1864), Nart, 1996.
(2) Promethee grubu
(3) Bu konuda kaçınılmaz bir çalışması var: Wolfdieter BIHL, Die Kaukasus - Politik der Mittelmachte (Merkezi Devletlerin Kafkasya Siyaseti), C.l (l 975) ve C.11 (l 992), Bölhau, Wîen-Köln-Gratz.
(4) Itar-Tass, 15 Temmuz 1997.
(5) DEIK, The Black Sea Region, DEIK Yayınlan, İstanbul, 1994.
(6) Diasporanın Kafkasya ile olan ilişkilerini geliştirebileceği bir başka alan da spordur. Yahudi diâsporası ile İsraillilerin buluştuğu Makkabiad isimli spor karşılaşmaları model alınarak dünyadaki tüm Kuzey Kafkasyalıların katılabileceği Kuzey Kafkasya Olimpiyatlarının organize edilmesi düşünülebilir. Beşiktaş Spor Kulübünün kurucuları Ahmet ve Mehmet Fetgerey Şoenu kardeşlerden bugüne Türkiye'de kitle ve elit sporlarının gelişimine büyük katkılarda bulunan Çerkesler böylelikle kültür fiziğe verdikleri önemi bir kez daha kanıtlamış olurlar.
(7) Diasporanın kullanımına yönelik olarak Kuzey Kafkasya medyalarının bir rehberinin hazırlanması ilk adımı oluşturabilir.
(8) Diaspora tarafından yayınlanan dergi ve kitaplara bakıldığında, pek çok konuda olduğu gibi bu konudaki katkısınin da ne kadar zayıf olduğunu görmek çarpıcıdır. Kuzey Kafkasya'da ise hükümetler ve temsilcilerince üretilip geliştirilmiş savunmalara rastlanmaktadır.

Dr. Alexandre TOUMARKİNE

Kafkasya, Azerbaycan, Rusya işgalleri, Osmanlı-Sefevi ilişkileri, Büyük Petro, Caucasus, Azerbaijan, Invasions of Russia, Peter the Great, Relations betweenBu makalede, 18 yüzyılın ilk yarısında Rusya’nın Kafkasya’da işgal politikası ve Büyük Petronun Safeviler devletinin Hazar kıyısı vilayetlerini işgal etmek planını gerçekleştirmek için yaptığı askeri-diplomatik hazırlıkları incelenmiştir. Bu makalede ayrıca Rusya, Safevi devleti ve Osmanlı İmparatorluğu arasındaki ilişkiler karakterize edilmiş, bu ülkeler arasında ihtilaf niteliği irdelenmişdir.

Geçen hafta Moskova’da Kremlin destekli Birleşik Rusya partisinin konferansında Rusya Başbakanı Vladimir Putin, Devlet Başkanı Dimitri Medvedev’e Aralık ayındaki Duma seçimlerinde parti listesinin başında olmasını önerdi.


Medvedev, Putin’e 2012’nin Mart ayında yapılacak olan devlet başkanlığı seçimlerinde Birleşik Rusya partisinin adayı olmasını teklif ederek cömert bir şekilde karşılık verdi.

Sonuç ortada: devlet başkanlığı seçimleri artık bitmiş durumda. Bu, sürpriz olmamalı. Kremlin ve Lubyanka’daki (FSB’nin merkez bürosu) elitlerin ağır basan politik bir hedefleri vardı: kontrolü ellerinde tutmak. 12 yıldır başarılı liderleri olan Putin başta olmak üzere bu elitlerin işledikleri suçlar için acil bir affa ihtiyaçları vardı ve bu, Putin’in önümüzdeki 12 yıl için devlet başkanlığı koltuğuna tekrar oturmasını gerektiren sebep.

Rusya’da politikacılar görevdeyken işledikleri suçların dokunulmazlığının tadını çıkarıyor. Ancak teorik olarak, görevden ayrıldıktan sonra haklarında iddianameler hazırlanabilir. Görevden atılamayacak ve hakkında suçlama yapılamayacak tek kişi devlet başkanıdır. Yani beladan kaçmak için iyi sebepleriniz varsa, ayrılmak istemeyeceğiniz tek makam devlet başkanlığıdır.

Putin’in hesap vermesi gereken çok şeyi ve bunu yapmamak istemesi için de çok iyi sebepleri var. Tahmini olarak 100 bin kişinin hayatını kaybettiği ikinci Rus-Çeçen savaşının doğrudan sorumlusu. Bu, insanlığa karşı işlenmiş bir suç ve tartışılabilir bir soykırımdır.

Herkes Rusya’da özellikle politik liderlikteki yozlaşmanın devasa boyutlarda olduğunu biliyor. Bir kaç yıl önce politika analisti Stanislav Belkovski, Alman gazetesi "Die Welt"de Putin’in enerji şirketi Gazprom’da % 4,5, Surgutneftegaz’da %37 ve İsviçre’de bir petrol şirketi olan ve Putin’in yakın bir arkadaşı Gennadi Timçenko tarafından yönetilen Gunvor’da %50 hisse sahibi olduğu yönünde sansasyonel iddialarda bulunmuştu. O sıralar bu yatırımların toplam değeri 40 milyar dolar idi. Son zamanlardaki hesap sonuçları % 50 daha fazla, bu da Putin’i muhtemelen dünyanın en zengin insanı yapıyor.

Diğer bir deyişle, Putin’in yargısal denetlemeden kaçmak için çok iyi nedenleri var. O, art arda 12 yıl süren iki dönemlik devlet başkanlığı yaptıktan sonra, herkesin bunları unutacağını veya işlediği suçlara olan ilgilerini kaybedeceklerini ya da sessiz kalmaları için yeterince ‘doyurulmuş’ olacaklarını hesap ediyor olacak. Sonra, dünyanın en geniş ölçümlü ülkesini neredeyse çeyrek asır bir diktatör gibi yönetmiş olarak 71 yaşında politika sahnesinden çekilmeyi planlıyor. Putin’i Stalin ve Brejnev ile kıyaslamak durumu aşağı yukarı doğruluyor.

‘Kimse’likten Devlet Başkanlığına
1999 yazında o zamanki devlet başkanı Boris Yeltsin kötü sağlık durumundan ve aşırı votka tüketiminden ciddi bir şekilde etkilenmiş olarak ikinci görev süresinin sonlarına yaklaşıyordu ve yerine geçecek halefinin bulunması gerekliydi. Birkaç değişiklikten sonra FSB yöneticisi Vladimir Putin nihayet Ağustos’ta başbakanlığa getirildi. Yeltsin, Putin’i tanıştırırken ‘onun kendisinin yerine devlet başkanı olacağını’ ve ‘Çeçen sorununu temelli olarak çözeceğini’ ilan etti. Putin “Evet, onları tuvalette yok etmemiz gerekse bile, bunu yapacağız” diye cevap verdi.

1999 Eylül ayında Moskova ve diğer şehirlerde bir kaç gece boyunca 294 sivil ve masum Rus’u öldüren patlamalar apartmanları harabeye çevirdi. Putin, ayrılıkçı Çeçenleri suçlamada gecikmedi ve Rusya’nın küçük, Kafkasyalı komşusuna karşı tam bir askeri saldırı başlattı.

Bununla birlikte bu bombalamaların Çeçenya’ya karşı yeni bir Rus savaşının bahanesini oluşturmak için FSB tarafından yapıladığına dair çok sayıda rapor var. Bu savaşın amacı ise, 2000 yılındaki devlet başkanlığı seçimlerinde henüz tanınmayan Putin’in galibiyetini garantilemekti. Sergey Yuşenkov, Yuri Şekoçhin, Anna Politkovskaya ve Aleksandr Litvinenko FSB’nin bombalamalar ile bağlantılarını yazanlar arasındaydı ve hepsi öldürüldü.

Putin’den önceki Rusya başbakanı Sergey Stepaşin İkinci Rus-Çeçen savaşının 1999 Mart ayının başlarında (Putin hala FSB’de yöneticiyken) FSB tarafından planlandığını ifşa etti.

Rusya gerektiği gibi Çeçenya’ya karşı yeni bir savaş başlattı; Yeltsin yeni yılın arifesinde istifa etti, Putin vekaleten devlet başkanı oldu ve bir kaç ay sonra devlet başkanlığına getirilecek kadar tanınır hale geldi. ‘The Times’ın da aralarında olduğu bazı haber kurumlarının seçimlerde Putin’in lehine büyük hilelerin yapıldığını gösteren kanıtları yayınladıkları da not edilmeli.

Eski, kötü günlere dönüş
FSB has adamını nihayet yerine yerleştirdi. Geçtiğimiz 11 yıl (Putinli yıllar) birçok yönden Sovyetler Biriği’ni anımsatan bir liderlik dönemi oldu. Demokratik kurumlar sistematik bir şekilde çökertildi, basına uygulanan sansür ikiye katlandı ve politik muhalefet ortadan kaldırıldı. Muhalifler, insan hakları savunucuları ve gazeteciler baskı gördü ya da öldürüldüler. Güvenilmezliği ile ün salmış ve yozlaşmanın büyümesine göz yuman bir yargı teşvik edildi. Buna, boğucu bürokrasiyi, tarihi geçmiş teknolojiyi ve etkisiz sanayiyi ekleyin. Putin, Sovyetler Birliği’nin dağılışının 20. yüzyılın en büyük jeopolitik felaketi olduğunu iddia etmişti. Şimdi günümüz Rusyası’nda aynı gösterinin tekrarını planlıyor.

Buna rağmen, Rusya yüksek enerji fiyatlarından kar sağladı ve şu an dünyanın en büyük petrol ve doğal gaz üreticisi. Bu, devlet borçlarının ödenmesini mümkün kıldı ama yeni altyapıya veya sürdürelebilir ve modern sanayi araştırmaları ve teşvikine çok az para kanalize edildi. Ham petrol ve doğal gaz ihracatı Rusya’nın ihracatının % 75’ni oluşturuyor. Suudi Arabistan’ın ki kadar ‘çeşitli ve gelişmiş’ bir ihracat politikası. Zenginlikler çok az kişi için saklanmış ve Moskova tabiki dünyanın en çok dolar milyarderi sayısına sahip.

Rusların çoğu, tam tersine kırsal alanlarda ve nüfusu 100 binin altında olan ve zorlukların sıradan olduğu kasabalarda yaşıyor. 400 kasaba, sözde sanayi kasabası ve ekonomik felaketlere maruz kalmış durumdalar. 25 milyon insan açlık sınırının altında bir hayat sürüyor.

Rusya’nın parlak politikacıları, aydınları, akademisyenleri, bilim adamları, araştırmacıları, yazarları ve sanatçıları var. Bununla birlikte onların geçrek potansiyelleri, sık sık ve haklı olarak polis, mafya ve gangster devleti olarak adlandırılan mevcut otoriter yönetim altında farkedilmiyor.

Rusya hakkında değiştirilmesi gereken bir kaç efsane var. İlki, Batının yakalandığı Medvedev’in Putin’den daha nazik ve cana yakın biri olduğu ilüzyonu. Gerçek şu ki, Medvedev, Putin’den daha iyi ya da kötü, güçlü ya da zayıf değil. O, patronu dönene kadar sıcak tutması için koltuğa oturtulmuş Putin’in küçük kuklası, hepsi bu. En küçük bir farklılık işareti bile oyundan ibaret ve ikisi de iyi oyuncu.

İkincisi, herkes Putin ve Medvedev’in yerlerini değiştirecekleri varsayımını kabul etmiş. Ben böyle düşünmüyorum. Evet, ikisinin St. Petersburg’daki yıllardan birbirini tanıyan ve birbirine güvenen silah arkadaşları oldukları doğru. Bununla birlikte Putin’in bir değişiklik arayışında olacağına inanıyorum. Medvedev gereğinden uzun süre sahnede kaldı. 27 Eylül’de Washington’da canlı yayında Medvedev ve Ekonomi Bakanı Aleksey Kudrin arasında meydana gelen dramatik soğukluk sonradan gelen Kudrin’in hemen görevden alınmasına yol açtı ve gelecek yıl başbakanlık koltuğu için başka adaylar olması ihtimalini doğurdu. Diğer potansiyel adaylar ise Devlet Başkanlığı Genel Sekreteri Sergey Narışkin ve Moskova belediye başkanı Sergey Sobyanin.

Rusların istediği Putin mi?
Üçüncüsü, herkes Putin’in ve onun ‘maço’ tavırlarının Ruslar tarafından sevildiğine inanıyor. Ancak bu kanı, bunun doğruluğunu nasıl bilebileceğimiz sorusunu göz ardı ediyor.

Putin basın ve kamuoyu yoklama kuruluşları da dahil olmak üzere Rus toplumunu her yönü ile kontrol ediyor. Aynı zamanda diğer kurumları birbirine düşürmede tam bir usta. Duma tamamen Kremlin’in ellerinde ve başlıca görevi Kremlin’in politikalarını desteklemek. Tüm ciddi siyasi partiler ya yasaklandı ya da etkili bir biçimde kenara itildi. Boris Nemtsov, Vladimir Milov, Mihail Kasyanov, Garry Kasparov ve Vladimir Rıjkov gibi muhalif politikacıların seslerini duyurmak için çok az şansları var, politikayı etkileme konusunda ise durum daha da vahim. Putin gerçek popülerliği ölçmede bir ölçü sağlamayan bir politika tekeli işletiyor. Biri size Putin’i sevip sevmediğinizi sorduğunda yanlış cevap vermenin ciddi ekonomik ve şahsi sonuçlar doğuracağını bilirsiniz, cevabınız kendi çıkarlarınız tarafından yönlendirilir.

Putin’in Çeçenya’daki sağ kolu olarak atanan Ramzan Kadirov, Putin’e köle. Onu Çeçenya’nın kurtarıcısı olarak adlandırıyor. Birleşik Rusya ve Kremlin yanlısı Sadece Rusya partileri 2008 Çeçenya parlamento seçimlerinde şaşırtıcı bir şekilde oyların % 99’unu aldılar. Çeçenlerin Kadirov’un şahsına ve son yirmi yılda Çeçen nüfusunun dörtte birini öldüren Rus rejimine karşı olan nefretleri ile bağdaştırması güç bir sonuç.

Çıkardığım sonuç şu ki, Putin adil, eşit ve demokratik şartlar altında Rusların kendisi ve diğer adaylar arasında seçim yapmasına izin vermedikçe, onun ne kadar sevildiğini (ya da sevilmediğni) bilemeyiz. Ama Putin böyle bir riske girmez.

Amerika’da devlet başkanı iki dönem boyunca seçilebilir, sonrasında görevi biter ve bir daha seçilemez. Rusya’da devlet başkanı iki dönem sonra çekilmek zorundadır ama bir aradan sonra tekrar göreve gelebilir. Güçlü biri akıllıca bir planla, teknik olarak, politik egemenliğini sonsuza kadar sürdürebilir ve şu an yaşanan şey tam olarak bu. Rusya’da devlet başkanlığı görev süresi bir süre önce 4 yıldan 6 yıla çıkarıldı, yani tekrar seçildikten sonra Putin, Rusya’nın tartışmasız lideri olarak 12 sene daha görevde olacak.

Bununla birlikte güç yozlaştırır, zaman ve şartlar eninde sonunda en güçlülerin bile üstesinden gelir. Batıda Sovyetler Birliği’nin değiştirilemez olduğu ilüzyonu vardı, yine de 20 yıl önce bir deste kağıt gibi çok kısa bi sürede çöktü. Gerçek bir politik mucize.

Bu yıl Mısır, Tunus ve Libya’da yozlaşmış, baskıcı liderlerin çöküşleri bize cesaret verdi. Yemen, Bahreyn ve Suriye’de de devamı gelebilir. Robert Mugabe yaratıcısı ile tanışabilir, Burma da gevşeyebilir. Çin bile büyük nüfusunun insan hakları ve ifade özgürlüğü konusundaki taleplerine adapte olmak durumunda kalabilir. Dünya oldukça şeffaf olmak durumunda, eski moda diktatörlüklerin çağı sona erdi.

Dünya Putin’in hırsına dikkat ve şüphe ile yaklaşmalı. Bununla bilikte onun Rusya devlet başkanı olarak bir 12 yıl daha görevde kalacağına bir an bile inanmadım. Başarısız politikalar ve ekonomik darboğaz, insanların artan özgüvenleri ve demokrasi ve düzgün yaşam standartları için olan talepleri eşliğinde Putin’in yakasına yapışacak ve onu tahttan indirecek.

Arap Baharı er ya da geç Rusya’ya gelecek. Büyük Rus halkına daha iyi bir gelecek mücadelelerinde iyi şanslar diliyorum.

10 Ekim'de RFE/RL'de yayımlanan bu yazı Cavit Yılmaz tarafından Ajans Kafkas için Türkçeye çevrildi.

Genel  Durum

Birkaç tartışmalı husus üzerinde uzlaşıya varılmasının ardından, Rusya’nın Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) katılımına ilişkin uzun ve zorlu müzakere süreci sonunda tamamlandı. Rusya, geride Gürcistan’ın itirazlarını yegane engel olarak bırakarak, 2006’da Amerika Birleşik Devletleri ve 2010’da Avrupa Birliği’yle anlaşma imzalamıştı. Rusya ve Gürcistan Abhazya’nın siyasi durumuna ilişkin, bu iki ülkenin bir mutabakata varmasını engelleyen ve Rusya’nın DTÖ üyeliğini geciktiren taban tabana zıt görüşlere sahip.  Sonunda, etkin uluslararası çabalar ve İsviçre’nin aracılığıyla uzlaşıya vardılar.  Kasım 2011’de Rusya ve Gürcistan nihayet gümrük yönetimi ve ticari izleme mekanizmasına ilişkin bir anlaşma taslağı imzaladılar.

Abhazya’da ise, Rusya’nın DTÖ üyeliği Rusya ve Gürcistan arasında imzalanan bu anlaşmaya kadar açıkça gündemde değildi ve bu olayın hiçbir kademesinde tartışma konusu olmamıştı. Fakat bu bilginin medyada yer bulmasıyla birlikte, bu meseleye karşı gelişen ani ilgi, zaman zaman hararetli kamuoyu tartışmalarında da kendine yer buldu.

Birçok insan öfke içindeydi, fakat bunun nedeni Rusya ve Gürcistan arasında imzalanan anlaşma değildi çünkü bu durum Abhazya’ya komşu iki egemen devlete imtiyaz yaratıyordu. Bizatihi Rusya’nın ufuktaki DTÖ üyeliği, stratejik bir ortağın oyunu belirli kurallara göre oynayan bir ülkeler topluluğuna üye olması nedeniyle, Abhazya’da genel olarak olumlu karşılandı. Ayrıca DTÖ üyeliğinin arkasındaki maksat olan Rus ekonomisinin büyümesinin, Abhaz ekonomisi üzerinde de olumlu etki sağlaması muhtemeldir.

Aslında toplumun büyük kısmında bilhassa öfke yaratan hususlar şunlardı;

1.  Anlaşma Gürcistan’ın inisiyatifinde imzalandı;

2.  Rusya, Abhaz kanadı ile ön müzakerede bulunmadı;

3.  Abhazya Cumhuriyeti toprakları belgede “önceden belirlenmiş ticaret koridoru” olarak adlandırılıyor;

4. Anlaşma uluslararası gözlemcilere, Abhazya’ya gelen transit yükleri inceleme ve damgalama (etiketleme) yetkisi veriyor;

5. Gürcü yetkililere, Rus-Abhaz sınırındaki tüm ekonomik ve ticari ilişkilerin tam, ayrıntılı istatistikî istihbaratına erişim izni veriliyor.

Bu olaya gösterilen ilgi, Gürcü yetkili ve uzmanların bu anlaşmaya ithafen yaptıkları “Gürcü diplomasisinin zaferi” [1] ve “kaybedilen bölgelerin kontrolünün yeniden kazanıldığı ” gibi süregelen beyanatlarıyla birlikte de artış gösterdi. Abhaz yönetiminin bu anlaşmaya mahsus herhangi bir resmi metne, hatta içeriğine ilişkin kesin bir bilgiye sahip olmadığı gerçeği bile bu durumda bir işe yaramadı. Abhazya’da  “Rusya bize ihanet etti”, “DTÖ için bizi feda etti" şeklindeki yorumlar gittikçe daha sıklıkla dile getirilmeye başlandı. Abhaz hükümetinden, Abhaz bağımsızlığını korumak için “etkin eylemde” bulunma çağrıları yapıldı. [2]

Anlaşma metninin elde olmayışı, büyük spekülasyonların fitilini ateşledi. Bu spekülasyonlar arasında, anlaşma uyarınca, Gürcü gümrük ve sınır yetkililerinin sınırın Abhaz tarafında, liman ve havaalanında konumlandırılacağı iddiası yer alıyordu. Bunun da ötesinde, yetkililerin gözlemleme yetkisinin yanısıra sınırdan geçişi engelleme yetkisi de olacaktı. Tüm bunlar, anlaşmanın resmi metnine sahip olmayan Abhazya Dışişleri Bakanlığı’nı, Abhazya bölgesinde yabancı gözlemciler de dahil olmak üzere herhangi bir gözlemcinin varlığının kanuna aykırı olacağına dair bir açıklama yapmaya itti. Rusya Başkanı Dimitry Medvedev de, DTÖ’ye girmek için Ağustos 2008’den beri mevcut olan siyasi gerçekliklerini değiştirmek gibi bir bedel ödemeyecekleri yönünde bir açıklama yaptı: “Eğer DTÖ üyeliği yaftası altında, siyasi şartlarımızı değiştirmek gibi bir duruma zorlanırsak, buna kesinlikle karşı çıkarız. Bu bizim DTÖ için bile olsa ödeyemeyeceğimiz bir bedeldir.” [3]

Muhtemel Kaygılar

Abhazya’daki kamuoyu tartışmaları, Rusya’nın DTÖ üyeliğinin ülke üzerindeki siyasi etkilerinin yanı sıra durumun ekonomik açısına da yoğunlaşmış durumda. Abhazya ekonomisi küçük bir ekonomidir. ( Gayri safi yurtiçi hasılası yaklaşık olarak 800 milyon USD’dir) Bu nedenle dış pazarlara açık ve bağımlıdır. (Ülkenin dış ticaret hacmi 400 milyon USD’nin üzerindedir) [4]

Rusya, ekonomik ve jeopolitik nedenlerden ötürü Abhazya’nın en büyük ticari partneridir. Abhazya’nın toplam ihraç ve ithal mallarının çok büyük bir kısmı Rusya-Abhazya sınırını Psou Nehri üzerinden geçiyor. Bu nedenle, Rusya ve Gürcistan arasında imzalanan bu anlaşmaya göre oluşturulan bu yeni işleyiş bir şekilde Abhazya’nın dış ticaret akımını büyük çoğunluğunu etkileyecek.

Abhazya’nın Rusya’nın DTÖ üyeliğinden olumlu ya da olumsuz şekilde etkileneceğini söylemek için henüz erken. Nakit değer üzerinden fayda ve maliyet analizi yapmak cesur bir yorum olacaktır. Bir tek şey kesindir ki, Abhazya kısa zamanda DTÖ üyesi ülkelerle çevrilmiş olacak. Bunun ötesinde, Abhazya’nın kısa ya da orta dönemde bu örgütün üyesi olması muhtemel olmasa da, Sohum kabul etmese de oyunu yeni kurallarına göre oynamak durumunda kalacak.

Bu yeni düzenlemelerin Abhazya için olası riski nedir? Birinci risk, Gürcistan hükümeti de dahil olmak üzere,  Rusya-Abhaz sınırındaki ticaret cirosu ve özellikle de mal tedarikçilerinin yapısı ile ilgili detaylı bilginin sunumu ile ilgilidir. Abhazya’nın ithal malları ile ilgili bilgiler şu an için bile saklanmamaktadır. Gürcistan Dışişleri Bakanı Sergi Kapanadze de bu durumu “…bu türden bir istatistikî veri hiçbir önem arz etmiyor.  Bu türden bir bilgiyi bugün de elde etmek zor değildir.” şeklinde teyit ediyor. Mallara yönelik elektronik mühür ve GPS takibi gereksiniminde de fazla bir değişiklik olmayacak.

Abhazya’nın riski, aralarında uluslararası şirketlerin de bulunduğu birçok ciddi şirketin,  Gürcistan’ın doğrudan ya da dolaylı bir şekilde baskı ve müeyyide uygulaması kaygısıyla, Abhazya ile ticarete gönülsüz yaklaşma olasılığıdır. Bu durum hem reel ekonomi hem de finansal sektör temsilcilerini (ticari bankalar, yatırım şirketleri vs.) etki altında bırakır. Ancak bazı eleştirmenler tarafından, Gürcü-Rus anlaşmasının uygulanmasının başlı başına Abhazya’nın ekonomisine müeyyidelerle aynı ölçüde zarar vereceğine yönelik dile getirilen kuruntular, korku tellallığından başka bir şey değildir.

Anlaşmanın uygulanması öncelikle, aracıların anlaşmadan kısmen muaf tutulma olasılığından dolayı,  Abhazya için alım-satım işlemlerinde gecikmelere ve ithal mallarının fiyatlarında artışa sebebiyet verebilir. Böylece, Abhazya dış ticaretinde yeni aktörler ortaya çıkabilir ve mevcut aktörlerden bazılarını yerlerinden edebilirler.

İkinci olarak Rusya-Gürcistan anlaşmasının uygulanması,  “bavul ticareti” ve “küçük spekülatörler” olarak anılan yasadışı ya da kısmen yasal bir zeminde faaliyet gösteren yerli ekonomik aktörlere de darbe indirebilir. Rusya’nın DTÖ üyeliği, sınırlardaki şartların yasallaştırılmasını da kapsayacaktır.  Abhazya’dan ihraç edilen ürünlerin nitelikleri ve malların taşıma koşullarına yönelik şartlar sıkılaştırılacaktır. Gümrük belgelerinin tamamı da zorunlu kılınacaktır.

Üçüncü olarak, Gürcistan’ın Abhazya üzerindeki iddiası göz önüne alınırsa, Gürcistan DTÖ kapsamında bulunan çeşitli anlaşmazlık çözüm mekanizmalarını, itirazlarını dile getirmek için kullanabilir. Gürcistan,  “işgal altındaki topraklar” ile ilgili kanununa istinaden, Tiflis’ten yasal izin almaksızın Abhazya ile işbirliğinde bulunan ülkeler ve devletler hakkında şikayet sunabilir.  Bu durum da vergi ve gümrük vergisi ödemelerinin Gürcistan hazinesine yapılması taleplerine yol açabilir.  Halihazırda bulunan bu talepler, Gürcistan’ın reel baskı mekanizmalarına sahip olmaması nedeniyle şu an için büyük oranda semboliktir.

İyimser Bir Senaryo

Ufuktaki olası zorluklara rağmen olayı dramatize etmemeliyiz. Bu tartışmalı anlaşmanın imzalanması ve Rusya’nın DTÖ üyeliği;  Rusya’nın “Abhazya Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının tanındığı” Başkanlık Kararnamesini ya da Abhazya ve Rusya arasında imzalanmış olan ekonomik meseleleri de içeren anlaşmaları yürürlükten kaldırmaz. DTÖ’nün yetki alanı, Abhazya ve Rusya arasındaki siyasi ve hukuki ilişkileri kapsamıyor. Rusya Abhazya’nın bağımsızlığını tanımıştır. Sonuç olarak DTÖ üyeliğini müteakiben, bağımsız bir ülke olarak Abhazya’yla olan ekonomik ve ticari ilişkileri gelişmeye devam edecektir.

Şunu da göz önünde bulundurmalıyız ki, Rusya ve Gürcistan arasında imzalanan anlaşma yalnızca kara sınırları boyunca gerçekleşen mal hareketi ile ilgilidir. Bunun anlamı da, deniz ve hava sınırlarının İsviçreli gözlemcilerin denetim alanının dışında kalacağıdır. Bu nedenle Gürcü yönetiminin deniz yoluyla ithalat ve ihracat yapan şirketler hakkındaki bilgilere erişimi olmayacaktır. Eğer Rusya ile kara sınırında sorun çıkarsa, ithalat imkan dahilinde deniz yoluna hatta hava yoluna kaydırılabilir.

Gürcistan’ın taleplerinin yarattığı riziko nedeniyle Abhazya ile sınır ötesi ticareti yapma konusunda isteksizlik gösteren birçok büyük şirket, Abhazya sınırındaki ithalatçı ve ihracatçıların değişmesine neden olabilir.  Bu durum da, Gürcü hükümetinin öfkesine ya da müeyyidelerine aldırmayan Abhaz girişimciler ya da şirketler için teşvik edici bir eyleme dönüşebilir.

Rusya’nın DTÖ üyeliğinin Abhazya için bir olası olumlu etkisi daha vardır.  Rusya’nın DTÖ üyeliği sonrasında planlanan dış ticarette liberalleşme,  ithal vergilerinin ve kotalarının azaltılması ya da kaldırılması Rusya’dan ithal edilen bazı malların fiyatlarının düşmesine yol açabilir. Bu mallar Abhaz pazarına Rus-Abhaz sınırından girdikleri için, Abhaz tüketiciler için çok daha ucuz olacaktır.

Uluslararası gözlemcilerle ilgili de iyimser bir bakış açısı mevcuttur. Bazı uzmanlar bu durumun, Rus gümrüğünün işleyişinin daha şeffaf olmasını, görevi kötüye kullanma vakalarının azalmasını ve Rus-Abhaz sınırında yolsuzluk ve kaçakçılığın kapsamının daralmasını sağlayabileceğine inanıyorlar. Abhaz-Rus sınırının dışarıdan gözlemlenmesi Abhazya’nın uluslararası kamuoyuna; Tiflis’teki resmi yönetim tarafından “işgal edilmiş toprak”  ya da “kara delik” olarak adlandırılmasının aksine,  güçlü bir şekilde geliştiğini ve şeffaf ve medeni bir şekilde ticaret yaptığını kanıtlamasına izin verecektir.

Sonuç

DTÖ coğrafi olarak genişliyor. Abhazya’nın geride kaldığı bu süreçte, gittikçe daha fazla ülke oyunu belirli kurallara göre oynamaya başlıyor. En önemli ticari partnerleri olan Türkiye ve Rusya şu an DTÖ üyesi. Bu da demek oluyor ki, Abhazya bu ülkelerle ticareti geliştirmek istiyorsa er ya da geç bu örgütün bazı kurallarını kabul etmek durumunda. Dış ticaret mevzuatını bu yabancı partnerleriyle uyumlu hale getirmek için ciddi bir şekilde çalışması gerekiyor. Her şeyden önce,  Abhaz ulusal ekonomisini çağa ayak uydurabilir hale getirmek, uluslararası rekabet gücünü arttırmak ve ihracatı küresel marketlere yaymak için geniş çaplı bir program başlatılmalıdır. Bu noktada “DTÖ faktörü” büyük fayda sağlayacaktır.

[1] Gürcistan Devlet Başkanı Mikhail Saakashvili’nin Tarım Bakanı Zara Goroziya ile 3 Kasım’da Kvareli’de (Kuzeydoğu Gürcistan) gerçekleştirdiği bir toplantıdan edinilen enformasyon

[2] 7 Kasım 2011 tarihli “The Abkhaz Popular Forum” ulusal partisi konuşması

[3] Rusya Devlet Başkanı Dmitry Medvedev’in 4 Ağustos 2011’deki beyanatı

[4] Abhazya Cumhuriyeti Devlet İstatistik Kurumu’nun resmi verileri

[5] Sergi Kapanadze’nin 9 Ağustos 2011’de verdiği röportaj (www.civil.ge)

 Kaynak: International Alert

Caucasus Dialogues:  Perspectives From the Region

17 Aralık 2011

Rusça Versiyonu: Беслана Барателия: Россия и ВТО: проекция на экономику Абхазии 

Çeviri: Dilek Soykuvvet

kafkasyaforumu.org

Kafkasya Rusya'nın Kanayan YarasıNeef, Çeçenya Savaşı sırasında hemen hemen her ay Grozni'yi ziyaret eden, Rus ordusunun bombalamalarını ve Çeçenlerin direnişini doğrudan yerinde gözlemleyebilmiş az sayıdaki muhabirlerden biridir.  Onun Kafkasya'ya yaptığı sayısız gezide, şiddetin ve varolma mücadelesinin odağında yaşayan politikacılar, askerler ve yer altı savaşçıları ile yaptığı görüşmeler daha uzun bir süre dünya politikasının patlamaya hazır bir yol bölgesi hakkındaki denemelerinin temelini oluşturuyor.

Page 1 of 3

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @dergi_mizage: As we all know you are a bit busy these days, we want to remind you that Russia condemns the USA for Native American Gen…
Avusturya, Drau anıtı: ''Burada 28 Mayıs 1945’te yedi bin Kuzey Kafkasyalı, kadın ve çocukları ile birlikte Sovyet… https://t.co/yZtTG7dfDs
RT @Cerkesya: #21Mayıs #Circassiangenocide #ÇerkesSoykırımı https://t.co/ADgbR91klj
#21Mayıs1864 #21may1864 #genocide1864 #CircassianGenocide #circassianexile #CerkesSoykırımı #unutma #unutturma https://t.co/AOEiRG08aK
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery