Nart mitolojisi kahramanının ismi ile yola çıktılar.

Nart destanlarının ana kahramanı olan Sosruko çerçevesinde dönecek olan savaş mitoloji oyunu, Türkiye'den Nalçik'e yerleşmiş Besleney/Çurey sülalesinden iki kişi tarafından planlanan, Kafkasya'da yerleşik 3 kişilik bir ekibin de desteği ile nisan ayında test yayınına başlayacak. Oyunun haziran ayı gibi yayına verilmesi bekleniyor.

Çerkeslerin mitolojik kahramanı Sosruko'yu anlatan dünya’nın ilk mobil oyununu tüm telefonlarda çalışacak şekilde, İngilizce, Türkçe ve Rusça yayına girecek.

Oyunun ana hikayesi Nart destanları kahramanı Sosruko üzerine. Hikaye gerçek destanın dışında diğer mitolojik destanlara da yer verecek. Oyun içinde Çerkez müzikleri ve Çerkes kültürü Nart etkisiyle fazlasıyla verilecek. 

Bu proje için aşağıdaki sosyal medya hesaplarından destek verebilirsiniz.

http://www.clashofsosruko.com/

https://www.facebook.com/Clashofsosruko/

https://twitter.com/clashofsosruko

https://instagram.com/clashofsosruko

#sosruko

#clashofsosruko

 

Sosruko Kimdir?

Sosruko, Kuzey Kafkasya destanlarının en ünlü ve en yaygın mitolojik kahramanı. Sosrukua, her çağda, her dönemde Nart destanlarının bilinen kahramanıdır.

Sosruko'nun doğuşu ile ilgili öykü çok ilginçtir. Ünlü Nart kadın kahramanı Seteney, Bakhsan ırmağı kıyısında çamaşır yıkarken Nartların sığırtmacı onu görür ve güzelliğine vurulur. Fırlayıveren aşk oku, karşı kıyıda üzerinde çamaşır yıkanan taşa çarpar. Taş hemen ısınmaya ve büyümeye başlar. Seteney sıcak taşı eteğine sararak Nart Tlepş'in dökümhanesine götürür. Tlepş büyük çekici ile taşı kırar, içinden ateş saçan, kor halindeki Sosrıkua çıkar. Bu nedenle Nart Sosrıkua, Nart Tlepş ile Seteney Guaşe'nin oğlu sayılır

Sosruko'nun bir kaya parçasından doğuşu Grek mitolojisindeki "Cyclop", ve Türk destanlarındaki "Tepegöz"ün doğuşu motifi ile benzerlik taşır. Bu üç destan kahramanının doğuşu taş orijinli bir motifte birleşmiştir.

Sosruko'nun doğuşu üzerine yirmiden çok metin vardır, ama babası, biri dışında belli değildir. Setenay-guaşe'nin belirgin bir eşi de yoktur. Babalı anlatıya göre, Savsırıko, Kuban Irmağı (Пщызэ) kıyısında çamaşır yıkarken, ırmağın öte yakasında bulunan Nartların çobanı (чэмэхъожъ) Tlıptsemıko Zertıj (Л1ыпц1эмыкъо Зэрт1ыжъ) kendisine vurulur; okunu göstererek, Setenay-guaşe'ye doğru "Göndereyim mi?" diye seslenir, Setenay-guaşe de "Gönder" der. Bunun üzerine çoban aşk okunu (хъопсащэ) atar, ok kadının yanındaki bir taşa düşer ve taşı döller. Setenay-guaşe taşı bir beze sarıp evine götürür ve fırına koyar. Taş yavaş yavaş büyümeye başlar, 9 ay 10 gün sonra taş iyice irileşir, sallanmaya ve içinden ses vermeye başlar, taşı hemen Ateş Tanrısı ve hekim olan demirci Tlepş'in (Лъэпшъ) atölyesine götürür ve yardırır. Taşın içinden kıvılcımlar saçan kızgın bir oğlan çocuğu çıkar. Setenay-guaşe bebeği eteği ile tutmak ister, ama bebek annesinin eteğini yakarak yere düşer. Tlepş bebeği dizlerinden maşayla tutup yedi kez suya daldırır ve bebeğe, gelenek gereği, . Maşa ile tutulduğundan suya değmeyen ve yumuşak kalan dizleri dışında, Savsırıko'nun çelikleşmiş vücuduna artık silah işlemiyordu; bu yönüyle

Başka anlatılarda ise, Savsırıko'nun babası tamamen belirsizdir ve Savsırıko'nun babasının belli olmaması, Setenay-guaşe'nin umurunda bile değildir. Nartlar arasında erkek ve kadınların birlikte katıldığı Nart kurultayı (Хасэ) yanında, bir de sırf kadınların alındığı Analar Kurultayı da (Ныхасэ) vardır. Kurultay kararlarına herkes uymak zorundadır, örneğin karara uymayan ve Peterez'in koruma altındaki kocamış analığı Yisp-guaşe'yi ya da gerçek adıyla Joko-nan'ı (Жъокъо-нан) yağmalayan Yınıj Şhabğo'nun (Иныжъ Шъхьабгъо) oğlu yargılanmış ve yüz suç (yüz günah; псэк1одишъэ) işlediği kanısına varılarak, cezasını çekmek üzere dağa zincirlenmiştir.

EGE MİTOSLARI ÜZERİNE ETKİLERİ VE BENZERLİKLERİYLE KUZEY KAFKAS NART MİTOLOJİLERİ 
Mitoloji nedir? Tarihsel süreç içerisinde doğuşu ve gelişmesi nasıl başlamıştır? İnsanın mitolojiyle ilişkisi nedir? Bu ilişki hangi gereksinimlerden kaynaklanmıştır? Yaşamın mitolojiyle bağı nedir? Bu sorulara cevap vererek başlayalım. 

Mitoloji sözcüğü, Antik Yunan dilinde 'söz' ya da 'öykü' anlamına gelen 'mythos' tan türetilmiştir. Başlangıçta küçük ve kısa öyküler biçiminde şekillenen sözler hayal kurarak ve hayallerin süslenmesi özelliğine bürünerek geliştirilmiştir.

Evrenin ve doğa olaylarının gizemli sorularının çözümlenemeyişi karşısında insan, korku ve paniğe kapılır. Bu gizemlerin bir düzen içinde algılanması, yorumlanması ve ustaca anlatılması, mitolojinin, insan düşüncesinde, belli kalıplar içinde şekillenip doğmasını sağlamıştır. Giderek şiirsel ifadelerle ezgilere dönüştürülmüş ve destanlaştırılmıştır. İnsanoğlunun kolektif ürünü olan destanların doğuşunun kesin tarihini belirlemek zordur. Bu zorluğa rağmen yine de, destanlardan, söylendikleri çağlara özgü bazı bilgileri edinmekteyiz.

Doğanın şiddeti karşısında kalan insan; bu şiddetin kendisine yöneldiğini görünce, bundan kurtulmak için bir 'yakarı' ve 'dua' başlatır. Doğasal şiddetin bir güç, bir kuvvet, bir Tanrı tarafından yönlendirildiğine inanır ve bu şiddetten zarar görmemek için yakarılarını şiirsel söylemlerle ifade etmeye başlar. Bu şiirler de destanlaşarak kahramanların doğmasını sağlar.

İnsandaki korkuyu doğasal şiddet doğurmuştur. Korku ve panik korunmayı gerektirir. Korunma çabası içindeki ilk insan, kahramanlarını, mitoslarını ve mitolojisini yaratmıştır. Antik çağ insanında mitoloji böyle başlar. Yunan mitoslarında, Roma mitoslarında veya diğer mitoslarda hep aynı süreç yaşanmıştır.

Kuzey Kafkas Nart Mitolojilerinde o çağın insanı 'gök gürlemesi' ve 'yıldırım çarpması' gibi olaylar karşısında kalınca, Yıldırım Tanrısı "Şıble" yi doğurmuştur. Yıldırımın verdiği zararları önleyebilmek için Yıldırım Tanrısına bir yakarı, bir dua zorunluluğu şiirsel bir anlatımla kendini gösterir.
Şöyle ki;
"Wua Yela Yela halkımıza vurma
Yela Yela, yaşamımızı koru
Yela Yela armut suyumuzu* serbestçe içir."
İlkçağ insanının düşüncesinde doğruyla yanlış ayrılmamıştır. Dağda, ormanda dolaşan genç kız, durgun akan suya bakınca Apollon'un yüzüyle karşılaştığını hayal eder. Bu özlem ve hayal, şu şiirsel dizelerle yansır mitolojiye:
"Bak nasıl yükseliyor Proteus denizden
Dinle, yaşlı Tiriton borusunu çalıyor..."

Bu şiirsel ifadeyle anlatıldığı gibi, gerçek olmayan anlamlar ilk çağ mitolojisine ve insan düşüncesine yansıtılmıştır. İnsan kendisine yönelen doğasal şiddet ve korkuyu yok etmek için çözümler arar. Çözüm üretmekte zorlanınca, bu güçleri Tanrılaştırır. Tanrılaştırdığı güçleri kızdırırsa, zarara uğrayacağına inanır. Zarara uğrama tehlikesini ortadan kaldırabilmek için Tanrıların yanında yer alarak kurbanlar keser, tapınaklar kurar. Kahinler, falcılar, büyücüler ve rahipler de insanın korkularının içerisinde ve mitoloji kültüründe yer alırlar. Diğer taraftan, korku ve kötülükleri yok etmek için kahramanlar yaratır; bu defa da yarattığı kahramanları tanrılaştırır. Tanrılarına kurbanlar adar. Adadığı kurbanlar o duruma gelir ki, kendi cinsini bile kurban eder. Bütün dünya kültürlerinde, halk destanlarında ve dinlerinde ortak bir özellik olarak 'kurban kesme' törenleri görülmektedir.

Kurban kesme seremonisi, Nart Destanları ile Sümerlere ait 'Gılgamış Destanı'nda ortak özellikler taşır. Kuzey Kafkas Nart Mitolojilerinin kadın kahramanı olan Seteney Guaşe ile Sümer Tanrıçası Nansuri benzeşmesi şöyledir: Nart kadını Seteney, oğlu Sosrikua'nın yiğit biri olarak savaşçıların yanında yer almasıyla bir kurban keser. Kestiği kurbana Nart Tanrılarını davet eder. Bu davete pek çok Tanrı katılır. Sofradaki yemeğin yetmeyeceğini görünce;
" Sineklerin kurban kanına çökmesi gibi
Soframa saldırıp her şeyi silip süpürdünüz..." der.
Sümer Tanrıçası Nansuri de oğlu Gılgamış'ı korumak için en büyük Tanrı'ya kurban keser. Kurban etinin tanrılara yetmediğini gören Nansuri;
"Aman aman !
Tanrılar da sineklere benzemiş
Kurban kanının kokusunu duyarak
Hepsi gelivermiş..." der.

Görüldüğü gibi her iki mitolojide de şiirsel söylem, benzer özellikler taşımaktadır. Tanrıların gönlünü almak için kurbanlar sunan ilk insan, böylelikle, onların gazabından kurtulacağına inanır ve yürütülen bu seremoniyi şiirsel bir yaklaşımla açıklar. Böylece şiirin, destanın, ozanın dünya mitolojik kültüründeki görünümü ortaya çıkar. Mitolojinin kaynağında yer alan bu sözlü edebiyat ürünleri, inançları ve yaşamı yansıtır.

İnsanoğlunun yaşama mücadelesinin ve doğaya karşı sürdürdüğü savaşın tarihinde, düşüncenin sözle anlatılması ve inanç dizgeleri içerisindeki ana temalar oluşturmuştur mitolojiyi... Anaerkil toplumdan ataerkil topluma, taş çağından maden çağına geçişin izlerini mitolojik kahramanların görev ve rolleri arasında bulmaktayız. Yine, inanç dizgeleri içerisinde imgesel olan tanrıların çok tanrılı dinlere dönüşümünü mitolojiyle seçebiliriz. İlk insanın yarattığı tanrılar arasında Gök Tanrısı, Güneş Tanrısı, Yıldırım Tanrısı, Orman Tanrısı gibi imgesel Tanrıları ve Demirciler Tanrısı, Ateş Tanrısı, Bereket Tanrısı, Aşk Tanrısı gibi bazı görsel Tanrıları mitolojinin bütünlüğü içinde kavramaktayız.

İnsanlarla Tanrıların iç içe yaşadığı mitoloji tarihinin konuları oldukça kapsamlıdır. İnsanın doğayla savaşımı; insanların birbirleriyle savaşımı; insanların Tanrılarla savaşımı başlıca konuları oluşturur. Bunlar, insan yaşamındaki belirgin çelişkilerdir. İnsan yaşamında yer alan bu derin ve düşsel zenginlikler, bir türlü bitirilemeyen kavgalar hep kaynak olmuştur mitolojiye... Diğer yandan mitoloji de insan yaşamındaki mutluluğu ve kavgayı, aşkı, sevdayı, şiiri ve müziği beslemiştir. Binlerce yıl öncesinin dokuları; öyküler, masallar, efsaneler ve destanlar aracılığıyla dilden dile, kulaktan kulağa aktarılarak günümüze ulaşmış; pek çoğu da yazılı edebiyatla ürünleştirilip kalıcılaştırılmıştır. Mitoloji, kendisini oluşturan halkların ilişkilerine, yaşam tarzlarına, düşlerine ve merak duygularına anahtar olmuştur hep...

Toplumların destanları ortak özellikler taşır. Kırgızlara ait Manaş Destanı, İranlıların Şehname'si, Türklerin Dede Korkut'u, İskitlerin Alper Tunga'sı, Yunanların İlyada'sı, Çerkeslerin Nart Destanları; bunların tümü, yeryüzü halklarının destanları olarak birbirlerini etkilemiş ve içlerinde ortak özellikleri barındırmışlardır.

Kuzey Kafkas Nart Destanları, halkın binlerce yıllık geçmişinden izler taşır. Öyküleri, masalları ve efsaneleri henüz yazının bulunmadığı dönemlerde başlamış ve sözlerle ifade edilip günümüze ulaştırılmıştır. Nart destanlarında; halkın yaşadığı sosyal kesitleri ve toplumsal sürecin izlerini, Nart kahramanlarının görev ve rolleri arasında buluyoruz. Kahramanların aldıkları sorumluluklar destanlarda açıkça yansımıştır. 'Nart destanları', Kuzey Kafkasya'nın otokton halklarından oluşan Çerkeslerin binlerce yıldan bu yana ürettikleri ulusal destanlar bütününün adıdır. Ulusların belleğinde izler bırakan doğal afetler, öldürücü salgın hastalıklar, işgaller halkın dilinde söylene söylene bu güne ulaşırlar.

Kuzey Kafkas Nart Destanları'nın tüm kahramanları insana değer veren, insanı yücelten özellikler taşır. Nart Destanları'nın kahramanları halkı koruyup yol gösteren, kötülük yapmayan, iyilik düşünen bilge kişilerdir.

Sosyolojik olarak baktığımızda; Anaerkil ilişkileri yaşamış insanlık tarihi, kadına, dönemin özelliklerine göre roller biçmiştir. Mitolojide kadın kahramanlar ya 'Koca-Ana' ya 'Bereket-Ana' ya da 'Tanrıça-Ana'dır. Bu Koca-Analar'ın ortak özelliklerinden biri, kahraman olan çocuklarına aşık olmalarıdır. Koca-Anaların çocukları babasız doğmuştur. Genelde, Koca-Anaların üç özelliği vardır: Tanrıça olmaları, bakire olmaları ve kahraman oğul sahibi olmaları. Anadolu'da Kybele Ana bakiredir. Babasız doğan oğlu Attis, aynı zamanda da aşığıdır. Babil ülkesinin Koca-Anası İştar'ın oğlu Demmuzi de babasız doğmuştur ve aynı zamanda annesinin aşığıdır. Mısır'da İsis ve oğlu Osiris; Batı ve Güney Anadolu'da Artemis ve oğlu Adonis; Batı Ege'de Meryem-Ana ve oğlu Hz. İsa; Sümerler'de Nansuri-Ana ve oğlu Gılgamış; Kuzey Kafkas Nartları'nın Anası Seteney ve oğlu Sosrikua... İşte tüm bu Koca-Analar ve oğulları arasındaki ilişkiler aynı özellikleri taşır.

Anaerkil toplum ilişkilerinin egemen olduğu süreçte Nart Destanları'nın kadın kahramanı Seteney, Nart Kavminin başkanıdır. Güzellikte, bilgelikte ve erdemde birincidir. Bir 'güzellik' anasıdır. Öncüdür. Başı derde giren Nart toplumunun kurtarıcısıdır. O, tek başına Nartlar'ın danışma organıdır.

Kuzey Kafkas Nart Destanlarındaki Seteney'in özellikleri ile Antik Yunan Destanlarındaki Aphrodite' in özellikleri benzeşim halindedir. Nart destanlarında Seteney bilgelik ve erdemin yanında güzellikte de bir 'gül' gibidir. Çerkes dillerinde Seteney'in sözcük anlamı 'gül-kırmızı gül'dür. Bu isim Ç erkes kızlarına verilerek bugün de yaşatılmaktadır. Nart destanlarında Seteney ile 'gül' ilişkisi şöyledir: Nart kadın kahramanı Seteney bir gün evinin bahçesinde oturmuş sırma işlerken uzakta, dağ yamacında oğlu genç Sosrikua'nın devlerle kavgaya tutuştuğunu, devlerin onu öldürmek için dizlerinden yaralamaya çalıştıklarını, bunun için de dağdan Sosrikua'nın üzerine demir tekerler yuvarladığını görür. Oğlunun ölümle karşı karşıya olduğunu anlar, gergefindeki sırma işlemesini bir tarafa atarak oğlunu kurtarmaya koşar. Bahçe çitinden atlarken ayağına beyaz güllerin dikenleri batar. Ayağından damlayan kanlarla bir anda bütün güller kırmızıya dönüşür. O günden bu yana Kuzey Kafkasyalılar kırmızı gül anlamına gelen Seteney ismini kız çocuklarına takarlar.

Kuzey Kafkas Nart Destanları ile Grek Destanları arasında benzeşen söylencelere sıkça rastlanır. Nart destanlarının M.Ö.2500 yıllarına kadar uzanan tarihsel bir süreci vardır. Antik Yunan, Venedik, Bizans ve Ceneviz ticaret kolonileri Karadeniz üzerinden Kuzey Kafkasya'ya girdiklerinde, Antik Yunanlıların çağdaşı ve bugünkü Çerkeslerin ataları olan Sindler, Meotlar, Zikhler ve diğer halklarla karşılaştılar. Karadeniz sahillerinde, bilinen en eski halk Sindlerdir. Antik Yunan halkları Kuzey Kafkasya'ya geldiklerinde, beraberlerinde getirdikleri ünlü coğrafyacılarına, askeri komutanlarına, gezgincilerine ve uzmanlarına Kuzey Kafkasya'nın yerleşik halklarının dillerini, geleneklerini, yaşam tarzlarını incelettiler. Sindlere, Meotlara ait söylenceleri, mitosları ve toplayabildikleri bilgileri yazıya dönüştürdüler. Bu mitolojilerden etkilendiler. Antik Yunanlılar, Kuzey Kafkasya'nın sadece doğal zenginliklerini götürmekle kalmadılar, Çerkeslerin ataları olan Sind ve Meot halklarının mitolojilerini de beraberlerinde taşıdılar. Nart halk destanlarının sözlü geleneklerini ve kültürel miraslarını üstlendiler.

Antik Yunan mitolojisinde Aphrodite ile 'gül' ilişkisini anlatan destan ise şöyledir: Kıskançlık yüzünden, diğer Tanrılar, yakışıklı Adonis'in üzerine bir yaban domuzu salarlar. Sevgilisinin yardımına koşan Aphrodite'nin ayağına beyaz gülün dikeni batar. Yaradan akan bir damla kan Tanrıça’nın çiçeği olan beyaz gülleri kırmızıya boyar. Eski Yunanca'da 'kırmızı gül'ün karşılığının Aphrodite olmadığını da belirtmek gerekir. Dolayısıyla bu mitolojik mirasın Nart destanlarına ait olduğu ve biçim değiştirerek Antik Yunan destanlarına geçtiği kuvvetli bir olasılıktır.

Nart destanlarında anaerkil toplumun kadın kahramanı olan Seteney, tüm erkek Nartların akıl öğretmenidir. Savaş ya da barışa Seteney karar verir. Ekip biçmek için ürün bulmak, kıtlık ve hastalık gibi sorunlara çözüm aramak, yeni doğan çocuklara isim takmak gibi işler Seteney'e aittir.

Mitolojilerin ana unsurlarından biri de insan sevgisidir; insanın daha huzurlu ve daha mutlu bir yaşam sürmesi arzusunu ifade ederler. Nart Destanlarında yerleşik uygarlığa geçişin izlerini bulabiliriz. Kahramanların tahtadan yapılmış araçlarla toprağı işlediklerini, meyve ve üzüm yetiştirdiklerini, şarap yaptıklarını yine destanlarda görüyoruz. Madenleri işleyip orak aracı ve kelepten yapmak ve bu aşamada demir işçiliğini kullanmak Demirciler Tanrısı Nart Tlepş'in görevleri arasındadır. Buna bakarak Nart toplumunun maden çağına girdiğini veya Nart kahramanı Sosrikua'nın görevlerine bakarak da ataerkil ilişkilerin özelliklerini, yine bu destanlardan öğreniyoruz. Anlaşılacağı üzere, Nart kahramanlarının toplumsal görevleri sayesinde Nartların toplumsal yaşamları, savaşları, komşu halklarla-kabilelerle ilişkileri (Seteney'in komşu kabilelere esir düşmesi ve Yespi kalesinden kurtarılması), kıtlık ve kuraklıklar konularında pek çok bilgiye ulaşıyoruz. Nartların bolluk ve bereketi simgeleyen 'Altın Elma Ağacı'nın devlerden korunması, dağın doruğuna suya giden genç kızların 'Seteney Çiçeği' ile karşılanması gibi olaylarda çeşitli toplumsal kesitlerin işlevlerini kavrıyoruz.

Demirciler Tanrısı Tlepş'in temel görevi Nart halkının demir işçiliğini kullanmasını; demirin eritilmesini ve yaygın olarak araç ve gereçlerin yapılmasını sağlamaktır. Nart Tlepş; Nartların en ulularındandır. Nart halkının tüm araç ve gereçlerini yapmak, yeni buluşlarıyla halkın yaşamını kolaylaştırmak onun görevidir. Her türlü madeni işleyip olağanüstü güzellikte araçlar yapar. Maden çağı uygarlığının ve Nart toplumunun yeni buluşlarının simgesidir. Nart kahramanı Tlepş, iri ve güçlüdür. Nart kadın kahramanı Seteney Guaşe ile birlikte hareket ettiği ve sorunları, ondan aldığı destek ve güçle çözdüğü görülür. Nart Seteney'in oğlu Sosrikua'nun sıcak taştan doğuş öyküsünde Nart Tlepş de görev alır. Kızgın taşı çekiciyle vurarak kırar; kızgın taştan doğan Sosrikua'yı maşasıyla tutar ve suya daldırır. Onun vücudunu çelikleştirir. Sosrikua'ya, kılıç kullanmasını ve çeşitli savaş taktiklerini Tlepş öğretir. Seteney, Sosrikua'nın iyi bir savaşçı olarak yetişmesi için, onu, Tlepş'in eğitmesini ve Sosrikua'nın kullanması için bir takım tılsımlı silahlar yapmasını ister. Burada da Antik Yunan mitolojisinin bir kahramanı Hephaistos ile bir benzeşim kurmak mümkündür. Hephaistos; çirkin, topal, aşağılık duygusuyla dolu ve demircilerin piri sayılan bir Antik Yunan Tanrısıdır. Akhilleus, Troya savaşlarına giderken annesi Thetis, Hephaistos'a giderek efsunlu silahlar yapmasını ister. Topal Hephaistos, Tanrıçaların en güzeli Aphrodite ile evlidir ama Nart mitolojisinde adı geçen Seteney, Demirciler Tanrısı Nart Tlepş ile evli değildir. Tlepş ve Seteney'in ilişkisi ile Hephaistos ve Aphrodite'in ilişkisi arasındaki benzeşim, görev ve roller bakımındandır. Ayrıca, Demirciler Tanrısı Nart Tlepş, bulucusu olduğu araç ve gereçlerini, tılsımlı silahlarını Nart halkının çıkarına kullanıp, hep iyilik ve mutluluk için çalışır. Oysa Hephaistos çirkin ve topal olduğundan olsa gerek, kötülük yapan, halkına zarar veren bir tanrıdır. Diğer tanrılarla kavga eder. Annesi Hera bile Hephaistos'un kötülüğünden kurtulamaz. Şöyle ki, topal Tanrı Hephaistos zincirlerle sakladığı bir taht yaparak annesine götürür. Hera tahta oturunca zincirlerle bağlanır ve bir daha kurtulamaz. Görüldüğü gibi, Hephaistos kötülük yapmaktan kendini alamayan bir mitoloji kahramanıdır. Nart Tlepş ise demirden tarım araçları ve silahlar yaparak bunları uygarlık gereksinimlerinde kullanır. Faydalı buluşlarında en büyük desteği Nart Seteney'den görür. Seteney ve Tlepş bir çok defa ortaklaşa kararlar alırlar. Aphrodite Güzellik Tanrıçası’dır; oysa Seteney, güzellik, bilgelik ve erdem özelliklerini kapsar. Hephaistos da demirciler piridir ancak halkına hainlik ve kötülük eden bir Tanrı’dır.

Nart destanlarına göre Nart Tlepş'in bir dökümhanesi vardır. Seteney sık sık dökümhaneye gider, Tlepş'in çalışmalarını gözler. Örsü taştan, çekici ağaçtan olduğu için yoruluyor, diye kendi kendine söylenir. Akıllı Nart kadını Seteney, Tlepş'in örsü ve çekici demirden olsa bu denli yorulmazdı, diyerek çözüm arar. Ağaçtan çekiç ve örs modeli yapar. Bunu kendisinin yaptığını, onuru incinmesin diye Tlepş'e söylemez. Dökümhanede görülecek bir yere gizlice bırakır. Tlepş gelip maketi gördüğünde, bunun demirden aslını yaparak, çekiç ve örsü icat etmiş olur. Nart Tlepş, çalışmalarını sürdürürken ateşten aldığı kor halindeki demir parçaları elini yakar. Seteney, nasıl etsem de Tlepş'in elini yanmaktan kurtarsam? diye düşünür. Destanda görüldüğü üzere, o güne kadar henüz biri çıkıp da bir tutak aleti yapmamıştır. Anlatıldığına göre, Seteney günün birinde suya giderken yolda iki küçük yılan yavrusuyla karşılaşır. Boyunları birbirine sarılmış yılanları bir çubuğa takar ve bunları doğruca dökümhaneye, Nart Tlepş'e götürür. Bunun gibi, demirden bir alet yap da ellerin ateşte yanmaktan kurtulsun, der. Böylece, Nart Tlepş ilk kerpeten ve maşayı yaparak insanoğluna armağan eder.

Nart Tlepş, demir işçiliğinin ilk kurucusu ve koruyucusudur. Nart destanlarında görüldüğü gibi, Tlepş, demirden yaptığı pulluk, kazma gibi madeni araçlarla hep çiftçinin dostu olmuştur. Yer yer Ateş Tanrısı olmuştur, yer yer Demirciler Tanrısı... Kendisinden önceki imgesel Nart Tanrılarından olan Yıldırım Tanrısı Şıble'nin biraz daha evrimleşmiş bir görsel tanrısıdır. Nart Tlepş, M.Ö.1.binin başlangıcıyla Çerkeslerin ilk atları olan Sind ve Meot boylarının sosyo-ekonomik yapılarındaki değişmelere paralel olarak demir çağının, demir işçiliğinin başladığı dönemin Nart Tanrılarındandır.

Destanlarda işlenen konular ve kahramanların görevleri her yüzyıl boyunca başka olay ve kahramanlara dönüştürülerek süre gelmiştir. Bir çağın kahramanı diğer bir çağda başka bir kahraman rolüne büründürülmüştür. Sonraki yüzyıllarda Nartlar arasında yeni kahramanlar da yaratılmıştır hep.

Kuzey Kafkas Nart Destanlarında ünü en yaygın olan erkek kahramanlardan biri Sosrikua'dır. Tarih öncesi çağlardan beri anlatılarak günümüze ulaşan Nart kadını Seteney, Sosrikua'nın manevi annesidir. Nart destanlarının kahramanlarının hepsinin ölmüş olmasına rağmen destan tekstlerinin hiçbirinde Seteney'in öldüğüne rastlanmamıştır. Nart kahramanlarının hiçbiri Seteney'in ününü, güzelliğini, bilgeliğini ve erdemliliğini yok edememiştir. Bu miras, kadına duyulan saygıya ve anneye duyulan övgüye dönüştürülerek günümüzde de yaşatılmaktadır.

Destanda Nart Seteney, Bakhian ırmağı kıyısında çamaşır yıkarken, Nartların sığırtmacı onu görür ve güzelliğine vurulur. Fırlayıveren aşk oku, karşı kıyıda üzerinde çamaşır yıkanan taşa çarpar. Taş birden ısınmaya ve büyümeye başlar. Seteney sıcak taşı eteğine sararak Nart Tlepş'in dökümhanesine götürür. Tlepş, çekici ile taşı kırar. İçinden kor halinde Sosrikua çıkar. (Nart Sosrikua'nın doğuşu, Grek mitolojisindeki "Cyleop" motifi ile benzeşir.) Sosrikua'nın çelikten bir vücudu vardır. Ateş saçarak doğar. Nart Tlepş, onu diz kapaklarından maşa ile tutarak suya daldırdığı için, maşanın altında kalan dizleri etten ve kemikten, diğer organları ise çeliktendir. Sosrikua'yı öldürmek isteyen düşmanları, onu, dizlerinden vurarak öldürmek isterler. Grek mitolojisinde de Tanrıça Thetis, oğlu Akhiellus'u doğurduktan sonra yıkamak için Styks ırmağına batırmış, böylece onu silah işlemez hale getirmiştir. Ancak annesinin elinin altında kalan topukları, suyla temas etmediği için et ve kemik olarak kalmışlardır. Bilindiği gibi, Troya kuşatmasında Akhilleus, Hektor'un attığı okun topuğuna saplanması sonucu ölmüştür.

Nart Destanlarındaki Sosrikua, ateşi devlerden çalarak insanlığa armağan etmiştir. Bu söylence de, ateşi tanrılardan çalarak insanlara sunan Grek kahramanı Prometheus miti ile benzerlik taşır. Nart erkek kahramanı Sosrikua, özellikleri ve rolleriyle Grek mitolojilerindeki Prometheus, Akhilleus ve Adonis ile benzerlikler taşımaktadır.

Günümüz Kuzey Kafkas dillerinde Sosrikua ismi 'sıcak çocuk-ateş saçan erkek çocuk' anlamındadır. Nart Destanlarında da Sosrikua'nın, sıcak taştan doğuşu öyküsü ile ismi arasında benzerlik vardır. Erkek kahramanların en ünlülerinden olan Nart; atılgan, mert ve yiğit bir kişidir. Ateşi devlerden çalarak insanlara sunmanın yanı sıra, bulduğu darı tohumuyla da insanlığı tarımsal döneme geçirmiştir. Halkın düşmanı olan devlerle sürekli savaşmıştır. Kuzey Kafkas Destanlarındaki kahramanlar çoğunlukla isimleriyle anılırken, Sosrikua'nın isminin önüne her zaman 'Nart' sözcüğü konur. Sosrikua, 'Nart Sosrikua' biçiminde bir ayrıcalığa sahiptir.

Savaşlara katılan Nart Sosrikua'ya, demirci Tlepş çok ünlü bir kılıç yapar. Sosrikua, devlerle savaşırken bu kılıcı kullanır ve böylece ateşi alıp insanlara getirir.

Ateşin devlerden çalınması öyküsü Nart Destanlarında şöyle geçer: Nartlar sefere çıkarlar. Yol sürerken, Sosrikua atı Tığuj ile Nartların peşine düşer. Ateşin yanında kıvrılmış yatan devi görür. Sosrikua, ateş yığınının içinden bir parçayı alarak kaçar. Nartların bulunduğu yere doğru sürer atını. Ansızın, dev uyanır. Yattığı yerden eliyle çevresini araştırır. Pek uzaklaşmamış olan Sosrikua'yı yakalar. Sosrikua tüm savaş oyunlarını bilmektedir. Devi denize sokup dondurur. Dev buzlarını kırıp çıkınca, Sosrikua devin üzerine daha fazla ayaz gönderir. Artık dev buzları çatlatamayacak şekilde güçsüz kalmıştır. Sosrikua, kılıcıyla devin kafasını kesmeyi dener ama başaramaz. Dev kurnazlığa başvurur. Ona kendi kılıcıyla kendi kafasına vurmasını söyler. Devin kafasını devin kılıcıyla kesebilecektir. Oysa devin kılıcına dokunursa ölecektir Sosrikua. Atı Tığuj, devin kurnazlığını Sosrikua'nın kulağına fısıldar. Bunun üzerine Sosrikua, Tlepş'in yaptığı maşayla devin kılıcını tutar ve kılıca dokunmadan uçurur devin kafasını. Böylece Nartlara, ateşi götürebilecektir artık.

Nart Sosrikua'nın atı Tığuj, kanatlı bir attır. Kuzey Kafkasya'nın en yüksek tepesi olan Elbruz'a bir sıçrayışta çıkar. Bu kanatlı at motifi Antik Grek mitolojisinde de yer alır. Şöyle ki; büyük deniz yaratığı Keto'nın kızı Medusa'nın kafası Perseus tarafından kesilir. Akan kandan kanatlı at (Pegasos) doğar. Medusa, savaşçı bir kadındır; yani bir Amazon kadını. Amazonlar ise İronya (İrilerin ülkesi)'dan göçebe topluluklar halinde Kuzey Kafkasya'ya yerleşen Alan, Sirakis ve Sarmat (İronca 'baş belası' anlamına gelir) kabilelerindendir. "Kanatlı At" mitosu, Kuzey Kafkas Nart mitolojilerinden Antik Grek mitolojilerine geçmiştir.

Antik Çağ kültürü içinde yer alan Nart Destanlarına ait kanatlı at motifi, Kuzey Kafkasya'da Maykop ve Kuban yöresinde yapılan kazılarda açığa çıkartılmıştır. Bu kazılar sırasında bulunan 'altın ve gümüşten yapılmış kanatlı at' görünümündeki kupa Leningrad ve Ermirtaj müzelerinde koruma altına alınmıştır. Bu buluntularda elde edilen ve öyküsü Proto-Ç erkes Nart Destanlarında anlatılan başka bir seramik kapta, ok atan avcının ters yönünde yayın arkasında duran resmin mitolojik anlamı ise şudur: Demirci Nart Tlepş, demirden bir ok yapar. Bu okun ilginç bir özelliği vardır. Ok, atıldığı yöne gitmez. Kimler öldürülmek isteniyorsa, onların isimleri söylenir ve ok havaya atılır. Ters yöne giden ok düşmanları bulur ve öldürür. Üç düşmandan ikisi bu okla ölür. Sosrikua, önceden haber alır ve kendini toprağa yatırır; ok, toprağa deyince tılsımı da kaybolur. Böylece Nart Sosrikua ölümden kurtulur. Bu olayın resimlerinin olduğu seramik kap, Maykop kazılarında açığa çıkarılmış ve koruma altına alınmıştır.

Kuzey Kafkasya, doğudan gelen göçebe kabilelerin Avrupa'ya geçişlerini sağlayan bir bölgedir. Avrupa'dan doğuya dağılan halklar da yine bu coğrafyadan geçmişlerdir. Antik Yunan mitolojilerinde ateşi Tanrılardan çalan Prometheus, Kafkasya'da zincire vurulmuştur. Zincire vurulmak için neden Yunanistan'ın Olympos dağı ya da Ege'nin İda dağı seçilmemiştir? Düşündürücü bir durum... Milattan 2500 yıl önce Grekler, Karadeniz sahillerine girdiklerinde, Ç erkeslerin ilk boyları olan Sind ve Meot'larla karşılaşırlar. Kuzey Kafkas Nart halklarının mitolojilerinden etkilenirler. Antik Maykop ve Kuban halklarının mitolojileri dünyanın en eski Nart mitolojileridir. Antik Grek halkları bu mirastan etkilenmiş ve beraberlerinde taşımışlardır.

Antik Nart mitolojilerinde anlatılan, Hayvancılık ve Tarım Takvimine dayalı totemlerin ve sembollerin Sind ve Meot halkının şenlik, bayram ve yortularındaki mitolojik anlamı şudur ki; Meot halkının Ceğafe (keçi ayaklı dansı) totemine göre halkı eğlendiren şenlikleri de Nart mitolojilerinde yer almaktadır. Ceğafe olayını anlatan buluntular, yapılan kazılarda açığa çıkarılmış ve koruma altına alınmış bir Antik Kuban kültürüdür. Günümüzde Çerkesler arasında, herhangi bir nedenle kavruk, çelimsiz, gelişmemiş tiplere kızıldığında, 'eğri-büğrü, keçi ayaklı' anlamında 'Ceğafe yapılı seni' şeklinde bir deyim kullanılmaktadır.

Sind, Zikh, Meot halklarının Antik Çağ kültürü olan Nart Mitolojileri'nin bu bulgularla açıklanması, dünya mitolojileri arasında ender görülebilecek bir özelliktir.

Sonuç olarak, Mitolojiler, insanoğlunun dünyayı algılama ve olayları yorumlama tarzını, binlerce yıl öteden günümüze, dilden dile, kulaktan kulağa aktarmış ve her çağın insanına düşsel bir zenginlik, kültürel bir derinlik katarak bu günlere gelmiştir.

İskenderiye Yazıları- Turabi Saltık

(*) Armut suyu Tanrıların kutsal saydığı 'Nektar'dır.

Mit ve Masallar Diyarı

Aralık 14, 2018

Edebiyat tarihi biraz da insanlığın geçirdiği kültür evriminin dolayısıyla uygarlığın tarihidir. Kimi zaman edebiyat tarihi, tarihin aydınlatamadığı çağlara ışık tutar. İnsanlık tarihini yazının icadıyla başlatanlar yazıdan önceki çağları araştırmada mitoloji ve masal öğelerine başvurmaktadır. Nitekim Platon'un aktardığı söylenceler hala bir çok araştırmacıyı o söylencelerin konusunu oluşturan Atlantis'i aramaya sevk etmektedir. Mitoloji tarih ve kültür araştırmalarının dayanaklarından biridir. 

Eski dünya kıtasının bilinen mitolojik söylenceleriyle Kuzey Kafkasya mitolojisi arasında varolduğu söylenen bağlantılar hakkında çok şey yazılıp çizilmiş olmamakla birlikte mitoloji ile uğraşanlar özellikle Yunan mitolojisiyle Kafkas mitolojisi arasında bir çok ortak öğe ve ortak motif tespit etmiştir. Bu doğaldır da aslında ve birinin diğerinden çıktığı iddiası ispatlanamaz. Doğrusu bu iki kültürün birbirinden çok şey alıp verdiğini kabul etmek olmalıdır. İşte bu noktada Kafkasya sadece eski Yunan değil, bütün Anadolu ve ön Asya söylencelerinin masal ve mit diyarı olmuştur. 

İnsanlığın en eski çağlarından beri geçit vermeyen dağların arasındaki bu ülke diğer uygarlıklar için bir merak konusu olmuş ve mitolojilerinde yer almıştır. Demek en eski çağlardan beri bu topraklar, üzerinde yaşayan insanlarıyla, dorukları sisli dağlarıyla, doğal güzellikleriyle dikkatleri üzerine çekmiş onların hayal gücünün yakıştırdığı bir şekle bürünmüştür. 

Başta eski Anadolu uygarlıkları olmak üzere bütün Ortadoğu söylencelerinde ve Eski Yunan'da bir mitoloji ve masal motifidir Kafkasya. Sümerlerin Gılgameş ve Tufan efsaneleri bu dağlardan bahseder, Yunanlılar'ın Herkül'ü var olduğu söylenen altın posta ulaşmak için bu dağlara gelir, Promete günahına karşılık bu dağlara çivilenir. Bazı eski tefsirciler Kur'an'da Kehf suresinde anlatılan Zülkarneyn (Büyük İskender) kıssasında bahsi geçen demir dağın Kafkas dağları olduğunu yazar. Demek ki Kafkasya eski uygarlık merkezleriyle her zaman ilişkisi olan bir coğrafyadır ve bir çok yönden eski dünya kültürlerini etkilemiştir. 

Tüm eski dünya mitolojilerinde ulaşılması son derece güç bir yerde büyülü bir dağ, o dağın ardında da büyülü bir diyardan bahsedilir. Şark mitolojisi bu dağın adını koymuştur. Kaf Dağı... Gerek Hint Avrupa mitolojisinde ve masallarında, gerek Arap söylencelerinde, gerek Turan sözlü edebiyatında bu dağın ve bu dağın ardında varolduğu düşünülen gizemli ülkenin önemli bir yeri vardır. Masalların diyarı burasıdır, periler padişahı burada yaşar, benzersiz güzellikte prensesler kendilerine aşık olan masal kahramanlarını burada ağır sınavlara tabii tutarlar. Tek gözlü devlerin beklediği hazineler ve benzeri hiçbir yerde bulunmayan zümrüdü Anka kuşu bu dağın ardındaki bir bahçede gizlenir. 

Binlerce yıllık kültür birikiminin üzerinde şekillenmiş olan bugünkü Anadolu kültüründe de Türk halk masallarının bir motifi olarak karşımıza çıkan Kaf dağı öğesinin kökenini eski Anadolu mitolojilerinde aramak gerekmektedir. Zira Hazar denizinin doğusunda yaşayan Türk topluluklarının masal ve söylencelerinde bu motif yer almamaktadır. Fars mitolojisinde Kuh-i Kaf olarak geçen bu dağ masal kahramanlarını bekleyen bir sürü zorlu engelin ardında duran esrarlı, albenili bir diyardır. Bu dağa ulaşmak isteyenler ejderhalarla boğuşmak, labirentleri geçmek ve devleri yenmek zorundadır. Masallarda bu derece zorlu bir diyar olarak anlatılmasının nedeni belki de tarih boyunca bu bölgeyi istila etmek isteyenlerin uğradığı yenilgiler ve karşılaştığı zorlukların halk tarafından unutulmamış olmasıdır. Zira Kafkasya komşusu olduğu uygarlık alanlarının fiili istilalarına uğramış olmakla birlikte hiçbir zaman yerleşip kaldığı bir fetih bölgesi olmamıştır. Ne Grek yarımadasına kadar ilerleyen Pers Kralı Kirus, ne de Keşmir'e kadar bütün eski dünyayı kasıp kavuran Büyük İskender Kafkasya'da hakimiyet kuramamıştır. Bu yüzden halkın hafızası bu ülkeyi ulaşılması imkansız bir zorluklar ülkesi olarak tanımlamıştır. 

Kaf dağında bulunduğu söylenen Zümrüdü Anka kuşu da bir başka masal motifidir. Bu motifin çıkış noktasını da Ön Asya söylencelerinde bulabiliriz. Zümrüdü Anka Beydeba'nın Kelile ve Dimne'sinden, Feridüttin Attar'ın Mantıküttayr'ına kadar şarkın büyük klasiklerinde yer alan bir motiftir ve doğal olarak halk hikayelerini ve masalları da etkilemiştir. Süleyman Peygambere dair söylencelerden beri eski dünyanın geçmişine dair tarih biliminin kayıt bulamadığı çağlardan beri büyülü bir kuş olarak Hüdhüd ( Çerçence Hüddüd ), Zümrüdüanka, Simurg, Semender adıyla yer alan bu motif Kafkas söylencelerinde de yer alır. Özellikle Dağıstan masallarında, halk hikayelerinde kanatları mücevherden, uçuşu rüzgardan hızlı, kendi kendini yakıp sonra külleri arasından çırpınıp uçan bir kuş olarak anlatılır. 

Bir başka masal motifi de devlerdir. Bütün Kafkas halkları insan soyundan önce dünyada yaşayan iri cüsseli fakat aklı kıt varlıklara dair söylenceler anlatırlar. Bu motif muhtemelen Alan kaynaklıdır çünkü yayılma alanı Alan halkının güzergahı olan İran'dan Britanya'ya kadar uzanır. Avrupa masallarında da sıkça karşılaşılan devler çoğu zaman kötü niyetli, zalim tiplerdir ve sonunda masal kahramanları tarafından yenilirler. Nart efsanelerinde de aynı şekilde Nart kahramanları devleri yenilgiye uğratırlar. Dev motifi Türk masallarında da sıklıkla kendini gösterir. Dede Korkut masallarındaki Tepegöz tipi Yunan söylencelerinde, Kafkas destanlarında rastladığımız dev tipiyle aynıdır. Dede Korkut masallarının mekanının bugünkü Bayburt, Ahıska, Revan ve Azerbaycan toprakları olduğunu göz önüne alırsak dev motifinin Kafkas söylenceleri kaynaklı olduğu gerçeği ortaya çıkar. 

Şark masallarında karşımıza çıkan bir başka motif de meyveleri altından olan bir ağaçtır. Masallarda bu ağaç ulaşılması çok zor olan bir diyarda bulunur, bir ya da üç meyve verir. Masal kahramanları bu ağacın meyvesine ulaşmak için zorlu yolculuklar yapar, bir çok engeli aşar ve sonuçta meyvenin sihirli güçlerine sahip olur. Nart destanlarında da meyveleri mücevherden bir ağaç motifi vardır. Altın ağacı konu eden masal (Hadağatl Asker'in derlemesinden ) şark masallarının motiflerini taşımaması yönünden ilginçtir. 

Aynı masal değişik kültürlerde, değişik dillerle anlatılabilir, bazı değişiklikler içerse de masallarda aynı tema çok sık karşımıza çıkar. Bununla birlikte Çerkes masallarının ve mitolojik öykülerinin en büyük ayırt edici özelliğinin mantığında gizli olduğunu görebiliriz. Çerkes masalları şark masalları gibi - en somut örnek bin bir gece masallarıdır.- büyüler içermez. Mahrem bazı konular, Çerkesin ayıp anlayışını zorlayan olaylar masal anlatısı olmaz.. bu noktada Yunan mitolojisinin içerdiği bir çok müstehcen konu Çerkes masallarında geçmez. Ayrıca bir diğer büyük fark anlatının giriş gelişme sonuç düzeneğinde gitmeyip bazen şaşırtıcı bir şekilde sürpriz sonuçlarla bitip dinleyiciyi şaşırtmasındadır. İçerdiği konular ve motifler de her ne kadar dünya masallarının ve mitolojilerinin ortak konu ve motifleri olsa da bu konuların hem işlenişi hem sıralanışı Kuzey Kafkas sözlü kültüründe ayrı bir tarzda karşımıza çıkar. 

Hulusi Üstün

 

Nart Mitolojisi

Aralık 14, 2018

Çerkes halkının tarihi gelişim yolculuğu içinde üretmiş olduğu ölümsüz destana Nart Destanı kısaca Nartlar adı verilir. Adigelerin türkülerende, melodilerinde, söylencelerinde anlıtmış olduğu yiğitlik öyküleridir. Nart destanları, ünlü Nartolog Hadeğal'e Asker tarafından derlenliş, yedi cilt olarak orjinal anlatımı korumak suretiyle yayımlanmıştır. Hadeğal'e nin derlemeliri içinde Suriye'de Ürdün'de yaşayan Çerkeslerin Anlatımları var, ancak üzülerek söyleyelimki Anadolu'da yaşayan Çerkeslerin anlatımları yok.Bağnazca tutumlar nedeniyle Hadeğal'e Asker'e Bir zamanlar Türkiye'ye giriş izni verilmimiş. Anadolu varyantlı tekstlerin varlığını George Dumezil'e borçluyuz.Dumezil'de derlediği tekstleri sadece İzmit'in Ketence ve Yanık köylerinden derlemiş. Oysa Anadol'da yaşayan Çerkesleren Nart Destanlarını okayarak, ağıtlar söyleyerek uzun kış gecelerini geçirdiklerin biliyoruz.Özellikle Kayseri yöresinde yaşayan Çerkeslerin Bahsimafe Wored (Baksime İçme Türküsü), adını verdikleri on iki bölümden oluşan yiğitlik Nart Destanlarının bölümlere olduğundan hiç kuşku yok.


Çerkeslerin günlük yaşamlarında belirleyici olan pek çok töreye Nart Destanlarında rastlamam mümkündür.Nart destanlarının bir zamanlar, insanlığın gelişim yolculuğu içindeki karanlık dönemlerde, yaşam içinde uyulması yada kaçınılması, doğru yada yanlış olan davranışları belirleyen kurallar manzumesi olarakta sayılabilir. Kuşkusuz eposu tarih olarak kabul etmek mümkün değil ancak, ahlkların tarih içinde almış oldukları yalculukların izini sürebilmek; tasa ve kıvançlarını, düşlerini, doğayı ve insanı kavrayışların boyutunu anlayabilmek için folklora muhtacız. Masallar, halk türküleri, kahramanlık melodileri, kimi çocuk oyunları, tekerlemeler, bulmacalar bize tarihin derinlerinden haberler getirmekte.

Nart Eposunu okuduğumuz zaman tekstlerin aynı yaşta olmadığını anlıyoruz.Anaerkil anlayışı olun tekstlerin yanı sıra babaerkil anlatımı olan tekstlerde var. Elbruz henüz karınca yuvası kadarmışken, çocuklar İdil'i bir adımla geçerken.. diye başlayan anlatımlarla birlikte grizudan "suda yanan ateşten" söz eden tekstlerede rastlamak mümkündür.

Eposta çeşitli görevler üstlenen pekçok tanrı adıyla karşılaşıyoruz.Yarı tanrı, yarı insan tanrıların yanı sıra Sosrıkua, Setenay gibi tamamen tanrısal özellikleri olanlar da Thağeleç, Psetha gibi mevcut.Gerek yarı tanrı, gerekse tanrılar insan yaşamına doğrudan müdahele etmiyor.Örneğin Setenay, insanların yaşamına kolaylaştırmak için orağın, nasıl yapılacağını ve sulamayı insanlara öğretiyor.Thağeleç, daha bol ürün sahibi olabilmeleri için ıslah ettiği tohumu insanlara hediye ediyor.Psetha'nın çaldığı ateşi Sosrıkua geri getiririyor ve insanlara armağan ediyor..

Bilim adamları, gerçekten "Nart" adında bir halkın yaşayıp yaşamadığını tartışıyor.Hadağal'e Askar, yapılan kazılırda, araştırmalarda eposta anlatılan büyüklükte insanın tarihin hiçbirevresinde bu lunmadığını , dolayısıylada böyle bir halkın yaşamadığını; ancak üretilmiş olan eposa, "Nart Eposu" dendiğini öne sürüyor.Kimi bilim adamları da "Nart" isimli bir zamanlar yaşamış olduğunu, bunlarında Adigelerin en eski ataları olduğunu öne sürmektedir.

Adigeyde'de yaşayan bazı bilim adamları, Hadağal'e nın derlemiş olduğu tekstlerin yayınlandıklarından çok daha fazla olduğunu, zamanın ideolojisine uymayan testlerin yayınlanmadığını söylüyor.Eposu okuduğumz zaman Nark Sosrıkua, Setenay Guaşe, Hımışıko Peterez, Nesren Jak'e, gibi kahramanların anlatıldığı pek çok varyanttaki tekstlerin gerçekten mitolojik özellikleri olduğunu görüyoruz.Ancak Kabartey varyantlarında arlatılan "Andemirkan", özellikle Hatıkuay varyantlarında çokca rastlanan "Papko Teterşav" motifleri, mitolojiden masala daha yakınlar.Bu sözümüzden yadsıdığımız, küçümsediğimiz gibi bir anlam çıkarılmasın.Halkların hafızasında masalın ne denli önemli bir yer tuttuğunu, masal kahramanlarının halkın yol göstericileri olduklarını, doğrudan söyleyemedikleri pek çok şeyi masal kahramanlarına söylettiklerini ve yaptırdıklarını biliyoruz.

Nart Mitolojisinin tanıtılması, yaygınlaştırılması ve kolay okunur hale getirmek için yeniden tasnif edilmesi gerekir.Yedi cilde dağılmış olan mitlerin yaşamına anlatan varyantlardar hangisinde daha çok epos özelliği varsa seçilerik otobiyografik anlamda biraraya getirilmesi gerekir.Eposta geçen yer adlari Adigelerin, ilişki kurdağu halkların tespeti veya arkeolojik kazılar için önemli. Bu gün bile Sosrıkua Tepesi adı verilen höyüğün yakınından veya yöresinden geçen yaşlı kadınlar, otobüsle seyehat etseler bile, hafifce ayağa kalkarak Sosrıkua'ya selam verirler.

Nart Destanları Kuzey Kafkasya otokton boylarından olan Adığeler'in diğer boylarla birlikte müşterek destanlarıdır. Adoğe deyimi içerisinde Kabardey-Balkar Özerk Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan Çerkesler ve Adığe Özerk Bölgesinde yaşayan Adığe boyları girer. Adığe halkının ataları olan ve antik dünyaca çok iyi tanınan Meot-Sind-Zikh-Kerket-Press gibi Proto Çerkes boyları M.Ö.V.yy.da Sind Krallığını kurmuşlardır. Bu devlet bugünkü Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğ toprakları üzerinde kurulmuş olan ilk devlettir.


Daha bu devlet ortaya çıkmadan önce Grekler Karadeniz kıyılarında ticaret kolonilerini oluşturmaya başlamıştır. Grekler'in vu ticaret merkezleri daha sonra Antik Yunanistan'daki oluşumu aynen göstererek antiksite devletlerine dönüşmüşlerdir. Pantikapey (bugünkü Kerç), Hermonacca (bugünkü Tamam), Phanagoria (Taman yarımadasındaki Seneggo köyü yakınlarında) bu antik-site devletlerinin başlıcalarıdır.

Daha sonra geriye doğru gidildiğinde M.Ö.III. binin sonlarına rastlayan, Kuban Mezar Anıtları'ndan ve Maykop Kurganları'ndan anlaşılacağı üzere bir hayli gelişmiş bir Proto-Çerkes uygarlığına rastlanmaktadır. M.Ö. 2.bin'in sonlarına gelindiğinde, Kuzey Kafkasyada demir üretimine ve yüksek düzeyde bir keramik üretimine rastlanmaktadır. Ağıl ve yayla tipi hayvancılığın içinde koyun ve at yetiştiriciliği özel bir yer tutmaktadır. Bugün artık Kuzey Kafkasyada M.Ö. 1.binib ortalarında pulluk kullanıldığı, buğday-arpa-darı üretiminin olduğu bilinmektedir.

Bu uygarlığın gelişmesi Hunların Bosphor Krallığına yaptıkları akınlar, yağmalar ve katliamlar sonucu duraklamıştır. O çağlarda Sind-Meot boylarının yerleşme merkezi olan Don ağzı, Azak Denizi kıyıları ile aşağı Kuban bölgeleri arasında yerleşmiş olan köy ve kentler yakılıp yıkılmış, halkın önemli bir bölümü tutsak edilerek götürülmüştür. adiğe Halkının ataları bu talan edilen yerlerdenayrılmak zorunda kalınca, Kuban'ın sol kıyısı ile Karadenizin Kafkasya kıyılarına yerleşmeye başlamışlardır.

Güney Batı da akraba topluluklar olan Abhazların ataları ile, Güney Doğu da Alanlarla Kuzeyde Kuban'ın üst tarafında oturan Utugurlar, Bolgarlarla sınır komşusu olmuşlar ve bu sınırlar içerisinde Got saldırılarını göğüsleyebilmişlerdir. Bu Proto-Çerkes boyları Zikh boyu çevresinde birleşerek güçlü bir birlik oluşturmuşlarıdr. (M.S.4.yy.) 10.yy.başlarından itibaren Adiğeler Labe ırmağından Karadeniz kıyılarına kadar olan alanı işgal etmekteler ve genelde (Kosok) olarak adlandırılmaktadırlar. Rus Vakanüvisleri 11.yüzyılın ortalarına dek "Kosok" ismini kullanmışlardır.

Adiğe boylarının etnik konsültasyonları (pekiştirmeleri), oluşumları süreci içerisinde epik kültürleride gelişme göstermiştir. Bu süreç içerisinde Adiğe Halk öyküleri, Nart Destanları biçimini almıştır. Destanların oluşmasından önce sanatsal düşünce biçiminin oluştuğunu söylemek hiçte yanlış bir şey olmaz. Puta tapıcılık inancını koruyan ve bu inancı onure eden öykü ve şarkılardan günümüze dek korunabile emek ve iş şarkıları da bu özelliği taşır.

Çok sayoda dinsel ve oyunsal şarkılarla yakarışlar değişik puta tapıcılık dinlerine adanmışlardır. Örneğin, Şıble (gök gürültüsü ve yıldırım tanrısı) onuruna düzemlenen dinsel törene eşlik eden şarkı bunların en belirgin özelliğidir. Bu şarkının bir kaç dizesini alıyoruz.

Yelle, yelle! Toplumumuzu çarpma,
Yelle, yelle! Yaşamımızı koru,
Yelle, yelle! Nektar(Armut suyu) içmeyi nasip eyle,

Bu tür esli yapıtlarda insanoğlunun doğanın üstün güçlerine karşı duyduğu korku sezilmektedir. Bu şarkılarda ritm çok önemlidir. Ancak, melodi ve içerikte aynı oranda önem taşımaktadır. Tarihsel bir değeri olan koyun kırkma şarkısında çoban makasının çıkardığı sesler şarkının ritmini vermektedir (koyun kırkma, keçe dövme, harman) gibi iş şarkıları ile Huaholarla çok geniş bir alana yayılmış olan dinsel tören ve ayin şarkıları, şiirler, bitki ve hayvan dünyasının çeşitli tanrıları için söylenen yakarı ve şarkılar, ayrıca aile törenleri şarkıları halk destanlarında yer almıştır.

Adiğe halkının puta tapıcılık dönemi çok tanrılı bir dönemi içermektedir. Bu tanrıların başlıcaları;

Tlepş (demirciler, ateş ve demir sanatı tanrısı),
Amış (hayvanları koruyan tanrı),
Thağeleç (bereket, bolluk ve ürün tanrısı),
Mezitha (Orman ve avcılar tanrısı),
Psıthaguaşe (Denizciler, denizaltı dünyası ve balıkçılar tanrıçası) dır.

Bu tanrıların hemen hepsi, halkın düşüncesinde emeğin bir simgesidir. Üretim kaynaklarının koruyucularıdır.

Bu tanrıların her birine bir Huaho adanmıştır. Bu Huaholar günümüze aslını koruyarak ulaşmıştır. Orman ve avcılar tanrısı (Mezitha) onuruna söylenen Huahoda sanatsal bir zorlamayıda sezmekteyiz.

Senin adını anıyoruz Me-zi-tha...
Bıyıkların kızıl alev,
Yakarlarımızda senin için.
Kızıl içki (kan) akıtıyoruz,
Cömertçe, bolca...
Bu ancak sana yaraşır,
Al bir keçi kurban edildi senin için...
Genç ve doğurmamış bir kadın,
Önünde diz çökmüş...
Ak elli...
Senki herşeyi bilen!
Güçlü meşe uçlarını yere eğen!
Giysin ap-ak, kar misali,
Dağ keçisi derisinden,
Yatağına bir dev sığar,
Gövden son gümüş lakaplı,
Boynuzlarına som gümüşten kılıflar giydirilmiş...
Okun, sağlam kızılcık ağacı özündendir.
Yayın, akceviz ağacındandır,
Başını salladığında,
Ormanlar uğuldar...
Eyvah!.

O anda vahşi hayvanlar inlerinde titrerler
Bütün yakarılarımız
Mezitha içindir...

Aynı biçimde bereket tanrısı Thağeleç'in adına birkaç Huaho söylenmiştir. Yoksullukla boğuşan, yoksulluktan korkmayan bir emekçi gibi tanımlanmıştır Tanrı Thağeleç.

Puta tapıcılık döneminin kimi tanrıları güç bir gelişim yolu kat ederk çağ çağ Adiğe Nart Destanlarının kahramanları olmuşlardır. Özellikle bu durumu Tlepş tipinde izleyebiliriz. Tlepş puta tapıcılık yakarışlarında "Ateş Tanrısı" olarak tanımlanmıştır. Son çağlarda ise Ateş Tanrısı karakterleri giderek belirginliğini yitirmiştir. Tlepş'in kişilği çiftçilere saban, çapa, kazma, orak ve işçilere metal araçlar sağlayan bir anlam ve çizgiye ödnüşmüştür. Bu çizgi Tlepş'in destanlar içindeki gelişiminin ikinci aşamasıdır. Üçüncü aşamada Tlepş, demircilik sanatının koruyucusu olarak görülür. O artık Nartların demircisi, belli bir yaşam biçiminin sözcüsüdür. Giderek destanlarda zanaatkar bir tipe, insana özgü korku ve tutkuları olan bir kişilğe bürünür. İnsanlar için söylenen onun içinde söz konusudur artık. Örneğin Seteney Guaşe ile hakkında çıkartılan dedikodular, nerede ise çağdaş insana söylenebilen dedikodulara benzemiştir. Adiğe halkı giderek kendinden saydığı bu tipe artık Huaholar sunmaktadır. Tlepş iş aracı üreticisi olarak, demirin ortaya çıkmasıyla demircilerin piri, demirciliğin koruyucusu durumuna gelmiştir. Bu dönüşüm Adiğe Folklorunun en ilginç dönüşüm biçimlerinden biridir.

Proto-Çerkes Halkı ve bu halkın bir boyu olan Proto-Adiğeler; suya ateşe, bitkilere, giz dolu ormanlara, kayalara, gök gürültüsüne ve yıldırıma tapmışlardır. Adiğelerin eski tapınma biçimleri "Thale'u" tanrıya yalvarış, belirli bir tanrı onuruna kurban kesme törenleri ve Huaho okuma biçiminde bir ayini kapsardı. Her türlü yakarış ve ağıta müzikal recitatitivelerle veya Huaholarla ve bir dizi anlamı olmayan sözlerle eşlik ederlerdi. Yakarış ve ağıtlarla veba, çiçek, humma ve benzeri hastalıklardan korunömayı, yeni doğan bebekleri kem gözlerden saklamayı amaçlarlardı. Kuraklık yıllarında Thağeleç'e yapılan yakarışlarla "Hantso Guaşe" şarkısı ile yağmur getirmeye uğraşırlardı. Bu şarkının diğer Kafkas boylarında değişik veryantlarla, değişik sözlerle bugün bile yaşadığını çoğu kişi bilmektedir. Örneğin abazince söylenen (Dzivara) şarkısının bugün uzunyaylanın Abazin köylerinde, Hantsa Guaşe şarkısının Kabartay varyantınında Kabartey köylerinde bilindiği görülmektedir. Kaybolan hayvanların kurtlar tarafından parçalanmaması için özel sihirli sözler, "Hapeşcıpkhe" kurt ağzı bağlamaya çalışırlardı. Bugün bu gelenekler ve yağmur dualalrı islami inançla birleştirilmiş olup, kimi arapça dualar okunark hala uygulanmaktadır.

Başka bir dramatize edilmiş tören ise "Çapşakue"dir. Yaralının veya hastanın uyuması halinde canının onu terk edeceğine inanırlardı. Bu törenle ilgili olark F.Torneau şöyle der; "Çerkesler ölümü, ağır yaralının veya hastanın yanından kovamak için odada bulunan değerli eşyaları çıkartırlar, odanın girişinde her gelenin birkaç kez çarpacağı bir biçimde saban demirleri yerleştirilir, ziyaretçiler topluca gelip hastanın yanına girdiklerinde hep birlikte yüksek sesle gürültü yaparlardı. Genç kızlarda töre elbiselerini giyip törene katılırlar, çeşitli dans ve şarkılarla hastanın uyumaması sağlanırdı." Bu gün bu gelenek daha insancıl, daha sevecen bir değişime uğrayarak uygulanagelmektedir. Bilindiği gibi geceleri hastanın sıkıntıları daha çok artar. Hele kırık çıkık içinde yatan bir hastanın sıkıntısı ile kırık kemiklerini oynatamamasının, uyuyup olumsuz ve zaralı yapmasının önlenmesi düşünüldüğünde, hastanın yanında düzenlenen eğlencelerin önemi ve anlamı daha iyi anlaşılmaktadır.

Eski Adiğe ayinleri ve sembolik törenleri arasında dramatize edilmiş bir temsil olan "Ajağafe" keçi dansının önemli bir yeri vardı. Hayvancılık ve tarım takvimine bağlı Adığe ürün ve hasat bayramları totemizm tasavvufuna dayanan Ajağafe oyunları ile süslenirdi.

Şarkı ve huaho'ların başka bir bölümü ise düğün ve evlenme törenleri ile ilgilidir. Bu huaho'ların genellikle gelinler üzerine söğlendiği görülmektedir.

Eski folklora genelde animizm ve sihir-büyü bağlıdır. Dünyadaki eski folklor değerleri aynıdır. Bu nedenlehayvan tipleri, canavar kahramanlar çok ilginç ve çok boldur. Huaho ve şarkılar herzaman yapısal bir gelişme, düzenli bir kompozisyon göstermezler. Ozanca bir işlemde yoktur. İnsan ve hayvan karşılaştırılmaları sonucunda bu şiirlerde ozanca bir usluba rastlanmaz. Ayrıca bu şiirlerde insan unsuru henüz pasiftir. Gücünün farkında değildir. Daha başka bir değimle olaylarda insanoğlu henüz bir eğlem içinde değildir.

Nartlar'la ilgili Adığe Destanları belli bir düzen ve ozanca bir usluba bağlanırken mitoloji ve masal süjelerine ayrılırlar. Bu suje ve motifler destanlarda yeni kahramanlık biçimleri kazanır. Kahramanlık eülemleri insanın emri altına girerler.

M.Ö. I. binin başlarında Meot boylarının sosyo-ekonomik yaşamında ilginç değişimler olmuştur. Artık yeni bir çağa gelinmiştir. Demir kılıç, demir saban, demir balta çağıdır bu çağ. Ekmek üretimi yalnız gereksinme için değil, bunda böyle satmak için de yapılmaktadır. Yayla besiciliği, yılkı atçılığı ve koyunculukta yeni boyutlara ulaşmıştır. Demircilik ve keramik sanatı belli özellikler gösteren ekoller haline gelmiştir. Zanaat gelişmiş, ticaret yeni sahalara yayılmıştır. Bu arada Sind-Meot boylarında etnik konsültasyon (pekişme) oluşmuştur. Bu yeni çağ halk şiirinde ve sanatta yeni bir anlatım biçimi zorlamıştır. Nart destanlarının giderek daha derli toplu bir biçimde söylenmesi için ileriye yönelik ilk atılımları getirmiştir.

Bu toplumsal yaşam biçiminde diğerine geçilirken bu geçitin halk sanatının gelişmesinde önemli bir rol oynadığı bilinen bir gerçektir. Nart destanlarının doğuşu böyle bir geçiş dönemine rastlamaktadır. Destanlar halkın anonim yapısıdır. A. Maxim Gorki'nin de belirttiği gibi ilk çağların sözlü edebiyatında emekçilerin deneyimleri, düşünce sistemlerinin canlandırılması üslüpları kollektif gücün uyarısıdır. Nart destanları toplumsal gücün uyarısı biçiminde oluşmuştur. Öte yandan bu destanlar halkın kahramanlığıdır. Toplum ilkel kabile yapısı kabuğunu değiştirirken Nartlarla ilgili olarak anlatılanlar evrensel düşünce ve görüşleride yansıtmıştır. Destanlarda halk kendi amacını ve idealini yansıtırken, kendinide betimlemiştir. Sanatsal yansımadaki bulguların, Nart destanlarının çeşitli aşamalarının yansıması olduğu konusunda hemen tüm destan araştırmacılar birleşmektedir. V.I.Abaev, V.P. Semenova, E.I. Kurpanov, Prof. Yinalipa Şalva, Hadağatle Asker, Meremkul Vlademir, Şortan Askerby, vd. araştırmacıların ısrarla belirttikleri bir özellik vardır. "Nart Destanları" nın anlatımlarının temeli net bir biçimde kendi çağının özünü yansıtmaktadır.

Nartlarla ilgili anlatımlarda (Matriarkal) temelden başlayarak, feodalizmin ortaya çıkmasına dek geçen dönemde kalma izleri ve akraba ilişkilerinin anlatılması gibi çeşitli toplumsal biçimler işlenmektedir. Özellikle ataerkil kabile organizasyonu, kendisinden sonraki köleci toplum elementleri ile ve hatta feodalite ile katmerleşiş olarak açıkça canlandırılmıştır. Kabile sisteminde feodalizmin ortaya çıkmasına dek geçen dönem destanlarda açıkça izlenebilir. Destanlarda ne denli anaerkil yaşam izleri görülüyorsada anlatılanlardan çoğu ataerkil (patriarkal) aşama ile ilgilidir. İlkel toplum sisteminin asker yada savaş demokrasisi adını verebileceğimiz ayrışma dönemi net bir biçimde destan textlerinden izlenebilmektedir.

Adiğe halk destanları artık sözlü anlatım çağlarını çok gerilerde bırakmıştır. Bugün artık hiçbir halk anonim destan üretmemektedir. Üretilen bütün halk destanları yazılı edebiyata katılmıştır. Adiğe halk destanlarında Hadağtle Asker, Şortan Askerby, Kardenğwc Zeramuk gibi yetenekli ve özverili araştırmacıların paha biçilmez çalışmaları ile yazılı Kuzey Kafkasya edebiyatının temeli olacak biçimde arşivlere ve kitaplıklara maledilerek yok olmaktan kurtarılmıştır. Bu konuda Karaçay-Çerkesli araştırmacı Meremkul Vladimir'in bir tanımlamasını aktarmadan geçemeyeceğim. "İnsanoğlunun ısınma, aydınlanma için Sosrikuaya borçlu olduğu ateş varyantı, binlerce yılın ötesinde, Abazin halk destanları içindeki Sosrikuanın kişiliğini aydınlatmakta ve tarinin karanlıklarından günümüze getirmektedir". Ben bu tanımlamayı daha da genişleterek şöyle diyorum: "Nart destanları, binlerce yılın katmanları ve karanlıkları ardında kalan Kuzey Kafkasya sözlü edebiyatını, sanatını, folklorunu, geleneğini, kısacası, Kuzey Kafkasyalıların kökleri binlerce yıla uzanan yaşam felsefesini aydınlatarak Sosrikua'nın insanlığa ateş sunması gibi evrensel kültüre ve çağdaş insana sunmaktadır.

Bu olay çok eski bir tarihte oldu. O zamanlar ülkemizde Nartlar yaşamaktaydılar. Çok sayıdaki mezarları halen Vıbın Irmağı ötesindedir. Karadeniz kıyısında oturan Nartlar balıkçıydılar, balık ağı atarlardı, usta şarap yapımcılarıydılar, toprağı da işlerlerdi.

Nartlar daha çok tarla tarımı ile uğraşırlardı. Tarlayı eker, ürün devşirme zamanı, ürünü elleriyle sökerlerdi ama bu böyle sürüp gidebilir miydi?

- Tlepş! dediler Natlar.
- Ne var?
- Tarladan ürünü kaldırmamız için bize bir alet yap, elimizle yolmaktan usandık, yol yol bitmiyor bu iş.
- Nasıl bir şey bu yapmamı istediğiniz, diye sordu Tlepş.
- Bilmiyoruz ama bir elimizle tutacak ve ürünü almamızı sağlayacak bir şey olsun, dediler.
- Öyleyse, dedi Tlepş, gidip Thağelıg'ın karısına bir danışın.
- Olur, diyerek Thağelıg'ın karısının yanına gittiler.

Nart kadını yanıt olarak;
- Olsa olsa, bunu İsp-guaşe bilir, diyerek İsp-guaşe'yi çağırttı.

İsp-guaşe Peterez'in annesiydi, telaşeli biriydi.

Çok geçmeden de yetişti. Bahçe kapısını atlayıp geçmek istedi ama kapı ona göre yüksek olduğundan çarpıp düştü.

Thağelıg'ın hanımı şakacı, biraz da sivri dillinin biriydi:

‘’Ooo, hoş geldin
Hoş geldin
Sevdiğimiz İsp-guaşe
Bize gelmeden yuvarlanıverdin anlaşılan’’ dediğini, biraz da dokundurarak (anlatan gülümsüyor) dediğini anlatıyorlar.

İsp-guaşe bu sözlere içinden gücendi ama yaşlı kadından ve yanındakilerden utanıp yutkundu.
- Senden sormak istediğim şu, diyerek, Thağelıg'ın hanımı neyi istediklerini söyledi.

İsp-guaşe bir yanıt vermeden, özene bezene geri döndü, bahçe kapısından atlayarak geçti! (anlatan bıyığını burarak gülümsüyor).
- İyi bir şey yaptıysan karşılığını bulursun!

Thağelıg'ın hanımı uyanık biriydi, İsp-guaşe'nin huyunu iyi bilirdi:
- Biriniz peşinden gidin, dinlesin, bakarsın bir şeyler söyler, dedi Natlara.

Dinlemesi için en gençlerini kadının peşinden gönderdiler.

İsp-guaşe gidiyor, delikanlı da onu izliyordu. Kendi kendine kızgın kızgın konuştuğunu duydu:

"Size söylemem,
Siz de asla öğrenemezsiniz!
Horoz kuyruğu gibi kıvıracaksın,
Yılan yavrusunun dişi gibi keskinleştireceksin!
Size söylemem
Siz de asla öğrenemezsiniz!"

Nart delikanlısı İsp-guşe'nin dediklerini yeniden iyice dinledi.

"Horoz kuyruğu gibi kıvıracaksın,
Yılan yavrusunun dişi gibi keskinleştireceksin!

Size söylemem, Siz de asla öğrenemezsiniz!" diyerek, "rap-rap" yürüyerek, başını sallayarak dönüyordu.

- Hııı, şimdi anladık-gülüp seviniyorlar-aletin nasıl yapılacağını.

Nartlar Tlepş'in yanına varıp:
- Horoz kuyruğu gibi bükeceksin. Yavru yılan dişi gibi inceltip keskinleştireceksin, dediler.

Tlepş, eşi bulunmaz bir demirci piriydi! Bir söylemek yeterdi, aynısını yapıp verirdi. Genç horoz kuyruğu gibi yuvarlak, yılan yavrusu dişleri gibi keskinleştirilmiş, ekinleri biçen güzel bir orak yaptı:
- Alın, Nartlar, bunun biçeceğinden eksik kalmayın, çalışın, yiyin, dedi.

Tlepş'in dediği gibi, Nartlar yaşamları boyunca biçecek bulmakta zorluk çekmediler, Tlepş'in yaptığı bu orağın köreldiğini de görmediler.

Tlepş'in elinden çıkma orak böylesine bir ustalık ürünüydü!

(*) Bu Shapsugh teksti 30 Ağustos 1958'de Adigey’in Afıpsıpe köyünden Ali Şhalaho tarafından Asker Hadeğal'a yazdırıldı.

Ali Şhalaho

Çeviri: HAPİ Cevdet Yıldız

Çabuk büyüyordu Sosruko. Yaşıtları daha beşikteydiler. O ise, avluda koşup duruyor, aşık oynamakla vakit geçiriyordu. Döşeği topraktı, yorganı gökyüzü, çakmak taşlarıyla besleniyordu, dağ arılarının balıyla beslenen öteki çocuklar, bu kuvvetli, benzeri görülmemiş sağlam çocuktan korkuyorlardı.

Onu öfkelendirdikleri zaman kıvılcımlar saçıyordu çünkü.

Küçük Sosruko bıkmıştı aşık oynamaktan: Tlepş’in demirhanesine dadandı. Sık, sık Demirciler Tanrısı Tlepş’i ziyaret eder oldu. Günün birinde Tlepş ona: ’’Oğlum çek bakayım şu körüğü’’ dedi. Sosruko bir körükledi, alt üst oldu demir hanenin içi, demirden yapılmış ne varsa havaya uçuverdi. Sadece ağır örs yerinden kımıldamadı.

Tlepş önce ürktü, sonra sevindi. Sosruko’nun gücünü denemeye karar verdi. ‘’Peki, oğlum. Bir de şu benim örsü topraktan çıkarabilecek misin bir bak bakalım?’’ Tlepş'in örsü çok derin çakılmıştı toprağa. Ayağı yedi kat yerin dibindeydi. Onu hiç değilse birazcık kımıldatan ancak «Ben bir Nart’ım» diyebilirdi. Sosruko körpe kollarıyla örse sarıldı; zorladı, zorladı ama örs bana mısın demedi. Tekrar asıldı, oynatamadı. Üçüncü denemesinde de başaramayınca. Tlepş üzgün bir sesle: ‘’Yok, Sosruko görülüyor ki, daha zayıf bir çocuksun. Ananın yanına dönsen. Sıcak ocağın başına otur da çakmak taşı kemir! Nartlara yaraşır büyük işler düşünmek, senin için biraz erken.’’

Eve dönünce, annesi onun keyifsiz ve üzgün olduğunu fark etti. Sosruko annenin sorularına cevap vermeden ocak başına çöktü, bir çakmak taşı alıp kıvılcımlar sıçratarak hırsla kemirmeğe koyuldu. Ertesi gün, sabahın köründe, gizlice, daha Tlepş gelmeden demirhaneye girdi. Koca örse sarıldı asıldı. Örs azıcık kımıldamıştı. ‘’Bugünlük bu kadarı yeter bana’’ dedi. ‘’Gidip biraz serinlemeli.’’ Aşağı, nehir boyunca indi. Yattı buzun üzerine, buz eridi, çünkü yaptığı işten, çelik vücudu ateş gibi olmuştu. Buzlar çözülünce, nehir, kış manzarası içinde, ilk bahardaki gibi gürül, gürül akmağa başladı.

Sosruko, ertesi sabah daha Tlepş gelmeden yeniden demirhaneye gitti. Yeniden sarıldı koca örse. Çekti, yedi kat yerin dibinden söktü, çıkardı. Demirhanenin kapısının önüne fırlatıp döndü evine. Tlepş demirhaneye girmek isteyince giriş yolunu tıkalı buldu, çünkü örs vardı orada. Nart ülkesinin en güçlüleri onu ancak biraz oynatabilirdi. Fakat böyle kaldırmağa Tlepş bile gücü yetmezdi. Örs demirhane kapısı önünde ayağı yedi kat yerin tozu ile kaplı devrilmiş duruyordu. Tlepş, ‘’benzeri görülmemiş bir insan gelmiş yeryüzüne. Bu güçte bir insanı dünya hiç görmemiştim. Ey, Yaşama Tanrısı Psatha, bu insan iyiliğin dostu bir yiğit olsun, kötülük elçisi olmasın! Onun hayatının başlangıcı, bütün kötü insanların sonu olsun!’’

Bu sırada demirhaneye üç Nart yaklaşmıştı. Kardeşti bunlar. ‘’Ömrün ateş gibi sürekli olsun!’’ diye; Demirciler Tanrısı Tlepş'i selamladılar. ‘’Ben de sizin için ayni şeyi dilerim’’ diye selama karşılık verdi Tlepş.

‘’Aramızda bir sorun var, yargıyı sen ver Tlepş’’ diye kardeşlerin en yaşlısı söze başladı. ‘’Bizler aynı günde doğmuşuz. Sabah ben, ortancamız öğle, en küçüğümüz de akşam. Kalkmış; kardeş, kardeş dağda ot biçiyorduk. Fakat hep küçüğümüz geçiyordu bizi ot biçmekte, bizimle aynı hizada başlıyordu, iki üç kere salladı mı tırpanı bizi iyice geçiyordu. Onu arkamızda başlatıyorduk, bir de ne görelim beş altı sallayışta bize yetişmemiş mi? Kaçıştık önünden, olur ya bizi de biçiverirdi. ‘En küçüğümüz amma da yamanmış ha’ dedik kendi aramızda dedik ya gene de ağrımıza gitti. Benim de ortancanın da’’.

’’Nasıl ağrıma gitmez’’ diye ortanca sözü aldı. ‘’Tutsun en küçük kardeş büyüklerini yensin. Müsaadenle, Tlepş, bak bir öğle vakti ne oldu anlatayım. Tırpanları toprağa sokmuştuk sapına değin. Oturmuş öğle yemeğini yiyorduk. Bir de baktık ki en küçüğümüzün tırpanı işe koyulmuş, biçer de biçer, yoluna bir ağaç mı çıkmış biçiyor, bir taşla mı karşılaşmış, onu da bölüyor ikiye.’’

Tlepş, ‘’desenize marifet ondaymış. kardeşinizde değil.’’

’’Hayır marifet bende değil’’ diye kardeşlerin küçüğü onadı, ‘’işte bu yüzden bu güçlü tırpandan iyi bir kılıç dövdürmek istiyoruz. Yalnız anlaşamadığımız bir şey var. Hangimizin alacak bu kılıç? Benim hakkım değil mi Tlepş?’’

Tlepş, sesini çıkarmadan tırpanı aldı, hemen kimin elinden çıktığını anladı. Debec, ustası ve Nartların ilk demircisi bu tırpanı Bereket Tanrısı Thagoleç için yapmıştı. Tlepş bu tırpan için kardeşlerin kavgaya tutuşacaklarını pek iyi anlıyordu. Üç Nart’a dedi ki: ‘’Elbette bu tırpan ve sizin için yapacağım bir kılıç yüzünden tartışırsınız. Tartışmanın sonu dövüştür. Dövüş düşmanlığa götürür. Düşmanlıksa insanlığı boğar, yok eder. Bu tırpan size babanızdan kaldı. Üzerinde hepinizin eşit hakkı var. Bakın, ne düşündüm. Demirhanenin kapısı önündeki örsü görüyor musunuz? Yolumu kapıyor. Yerine götürmek, yine eskisi gibi derin çakmak gerek. Kim yaparsa bunu, tırpandan döveceğim kılıç onun olur. Kabul mu?’’ ’’Kabul’’ diye yanıtladılar. ‘’Kabulse koyulun işe’’ diye kükredi Tlepş, «En büyüğünüz başlasın!’’

Kardeşlerin en yaşlısı örsü kavradı, ancak yerinden oynatamadı. Tekrar asıldı, nafile. Üçüncüsünde başaramadı. Sonra ortanca kardeş geldi örsün başına. Asıldı. Kımıldamadı bile örs. Yine çekti. Olmadı, üçüncüsünde birazcık kımıldadı. Sonunda en küçük kardeş geldi, bir kez çekti örsü. Kımıldatamadı. Yeniden denedi birazcık kaldırabildi. Üçüncü kez şöyle bir adım kadar sürükledi. Ancak örsü düşürdü, kendisi de üstüne kapaklandı. ‘’Sende örsümü kaldıracak güçte değilsin’’ dedi Tlepş ‘’Kılıç üzerinde hakkınızı yitirdiniz kardeşler’’ Biz gücümüzün yettiğini yaptık, diye cevap verdi üç kardeşler. ‘’Fakat bir Nart’ın sözü çelikten sağlamdır. İraden önünde saygıyla eğiliriz Tlepş. Demek içimizden hiç biri iyi bir kılıca layık değil.’’

Bu sırada demirhaneye Sosruko yaklaştı. Uzun zamandan beri öteden üç kardeşin boşuna uğraşmalarını seyretmişti. Geldi. Demirciler Tanrısı’na yakardı: ‘’Bırak bir de ben deneyim gücümü, Tlepş’’

Kardeşlerin en yaşlısı Tlepş'ten önce atıldı, bağırarak: ‘’Deneyecek ne işin varmış burada? Git ananın sütünü iç sen!’’ Orta kardeş de söze katıldı ‘’Amma da büyük görüyorsun kendini bacaksız. Yaşın başın ne? Hadi dön evine!’’. En küçük kardeş kahkahayı bastı: ‘’Hah hah hah! Sen daha yumurtadan yeni çıktın, hadi git gücünü Mejace’de (1) (yemekte) dene!’’

Bu sözlere fena kızdı Sosruko, örse koştu, tutup kaldırıverdi havaya. Eski yerine götürüp çaktı toprağa. Öyle, hızlı soktu ki, örsün ayağı yedi kat yerin dibini geçti, dokuzuncu katta durdu. Sonra üç kardeşlere bakmaya bile tenezzül etmeden eve annesinin yanına gitti.

’’Vay bacaksız vay’’ diye hayretler içinde kalmışlardı kardeşler. Nartların Chasesinde gördükleri bu mucizeyi anlatacaklarına yemin ettiler. Onların bu yemini Tlepş'in hoşuna gitti, dedi ki ‘’Nart kardeşler; bu mucizenin şerefine, iyi çelikten hepinize birer kılıç döveceğim, fakat Bereket Tanrısı için yapılmış Dabec'in tırpanından döveceğim kılıcı. Nartlardan buna en layık olan alacaktır. Yarın sabah içinizden demirhaneye en erken kim gelirse ilkin o alacak kılıcını. Anlaşıldı mı?’’ Kardeşler sevinçle cevap verdiler: ‘’Anlaşıldı Bilge Tlepş’’. Atlarına atlayıp yeni yiğit Sosruko'nun gücünü anlatmak için dolu dizgin Nartların Chasesine yöneldiler.

Tlepş; en iyi çelikten, hemen kılıç yapmağa koyuldu. Üç gün içinde üç kılıç yaptı, her birini bir kardeşe verdi. Sonra dokuz gün, dokuz gece demirhanesinden çıkmadı. Dokuz gün, dokuz gece Bereket Tanrısı’nın tırpanından bir kılıç doğdu. Kılıç tamamlanınca, demirhanede duvara astı.

Sosruko eninde keyifsiz, keyifsiz ocak başında oturuyor, can sıkıntısından için içini yiyordu. Sataney: ‘Oğlum’’ dedi, derdini paylaşmak için «Niye üzgünsün böyle’?’’ Sosruko: ‘’Üzülmek için ne gerekirse hepsi benim başımda’’ diye cevap verdi. ‘’Ne arkadaşım var benim, ne de yararlı bir şey yapıyorum. Boyuna ocak başında oturuyor, gözlerimi küle dikmiş bakıp duruyorum. Yaptığı işler için doğrusu şu bizim köpeği bile kıskanıyorum. Hiç olmazsa yabancı sokmuyor avluya, her geçen atlıya havlıyor. Şurada burada oturuyorum bense, iyi şeyler yapmak için gereken hiç bir şeyim yok.’’ Sataney haykırdı: ‘’Biricik yavrum, bir gün insan oğullarından kimsenin gücü benzemeyecek seninkine. Sen daha gençsin, düşman edinmen için biraz erken, gerçek bir dost bulacak çapta da değilsin şimdilik. Hem bir arkadaş nerden bulayım ben sana? Yetişkin hep bütün Nartlar, dengin yok ki aralarında. Yaşıtlarınsa daha beşikte yatıyorlar.’’

‘’Anneciğim’’ diye konuştu Sosruko «sadece bir arkadaş değil benim istediğim. Nart çocuklarından da bir şey istemiyorum. Savaşta gevşemeyen, hızlı konuşmaktan yılmayan dostlar gerek bana.’’

Anlamıştı Sataney, Sosruko'nun sözlerini. Doğru Tlepş'e gitti. Demirciler Tanrısına yalvardı, yakardı: ‘’Rahat vermiyor bana oğlum. Dünyayı dolaşmak, bütün Nart ülkesinin kıyısını bilmek isteği ile yanıp tutuşuyor. Bir atla bir kılıç diledi benden. Öğüt ver bana Tlepş. Ne yapayım ben şimdi? Korkarım ki, oğlum henüz pek genç. Gücü yetmez daha.’’

Tlepş alevlerin şavkı ile ışıltılı yüzünü Sataney’e çevirdi, gök gürültüsünü andıran sesi ile konuştu: ‘’Yanılıyorsun Sataney, gerçek gücüne erişti gayri oğlun. Yüzüne baksan daha çocuk ama ruhu ile tam olgun bir adam. Nart ülkesini tanımaksa isteği; güzel, koyulsun yola. Bir kılıç gerekiyorsa; gönder oğlunu bana!’’

Sosruko; sevinçten uçarak demirhaneye gelince, Tlepş sordu ona: ‘’Nasıl bir kılıç gerek sana?’’, ‘’Ne çok uzun olmalı. Ne çok kısa. Yakındaki düşmanı rahatça vurmalı, uzaktaki düşmana korku salmalı.’’ O zaman Tlepş; Bereket Tanrısı’nın tırpanından dövdüğü kılıcı aldı duvardan, Sosruko'ya uzattı ve dedi ki ‘’Nart ülkesinde bu kılıcı taşımaya layık yalnız sensin. Ünle, onurla taşı onu!’’

Sosruko sevinçle bağırdı: ‘’Ömrün uzun olsun Tlepş, ant içerim şimdi sana, tırpandan dövdüğün bu kılıcı lekelemeyeceğim.’’ Tlepş mutlu oldu; ‘’Ne lazım daha sana? Başka var mı dileğin?’’, ‘’Bir de atım olmalıydı, Tlepş!’’, ‘’Öyleyse dinle: Sataney'in iyi bir atı vardır. Söyle annene tüm iyilikler onunladır. O zaman verir atı sana.’’

Belinde Tlepş'in kılıcı, eve koştu Sosruko. Sataney onu böyle Tlepş'in kılıcı ile görünce yumuşak, üzgün bir sesle: ‘’Ne istediğini biliyorum oğlum. Tlepş, soylu kılıcı sana lâyık gördüyse, ben de seni bir attan yoksun etmem. Gel benimle!’’ dedi.

Sosruko'yu karanlık bir geçitten bir mağaranın önüne götürdü. Mağaranın deliği koskoca bir kaya ile kapanmıştı. Abramıve bir taştı bu. Sataney: ‘’Sosruko, gözümün nuru’’ dedi. ‘’Bu taşı çekebilir, içeri girersen, bir at bulacaksın orada. Üstüne binmeyi de başarırsan at senindir artık.’’ Genç çocuk bir itişle Abramıve taşı kenara fırlatıverdi, girdi mağaraya. Atın öfkeli kişnemeleri onu bir an için sanki sağır etmişti. Çakmak taşı kaplı yeri eşmesinden çıkan kıvılcımlar sanki kör etmişti. Dağlar yıkılıyor, dünya zangır zangır titriyordu sanki. Nart töresine göre Sosruko atın soluna yanaştı. Şaha kalktı at, genci bir
vuruşta ezip öldürmek istedi. Sosruko bu kez sağdan denedi. At yine üstüne bindirmedi. O zaman Sataney fısıldadı, ‘’Sosruko. Gözümün nuru! Seni yetişkin bir erkek bulmadığı için istemiyor’’. Sosruko bu sözleri işitir işitmez, yüreği öfke ile doldu. Çılgın gibi atın yanına gitti, bir sıçrayışta atladı üstüne, yelelerini tutup haykırdı.’’ Koruyun kendinizi Ciğitler (2).’’ Sonra yıldırım gibi geçide dalıp uzaklaştı oradan.

’’Ah başıma gelenler’’ diye dövündü zavallı Sataney. ‘’At öldürecek oğulcuğumu.’’ Fakat Sataney oğlunun arkasından bakana dek, at çoktan bir yıldız gibi göğe çıkmıştı bile, bir yıldız gibi bulutlar içinde kaybolmuştu. Orada gök kubbenin üstünde at, binicisini atmayı düşündü. Düşsün de yere, paramparça olsun! Neler yapmadı bunun için at. Şahlara mı kalkmadı, yıldırım gibi derinlere mi dalmadı. Fakat Sosruko sımsıkı tutuyordu yelesinden, düşmüyordu. At yükseldi, olmadı, aşağı indi, olmadı. Sonunda çok çok yukarılardan, yedi denizin sularının kavuştuğu bir yerde okyanusa daldı. Korkunç akıntılar, küçük binicisini sırtından sürükler sanmıştı. Fakat nerede, Sosruko sımsıkı tutuyordu yelesini, düşmüyordu. O zaman sarp yamaçlara, dik kayalara vurdu, kara yarlardan geçti fırtına azısı. Ancak kırlangıçlara yol veren yüzük kadar bir dağ geçidinde, şimdi düşer artık binici diye düşündü. Fakat nerde? Oğlancık sımsıkı tutuyordu yelesini, düşmüyordu. Yedi gün, yedi gece sürdü bu korkunç koşu. Sonunda at yoruldu. O zaman Sosruko haykırdı: ‘’Ee? Ne duruyorsun? Kımılda biraz! Senin yapacak bir şeyin yok, benimse şimdi geldi hevesim’’. Atın binicisini dinleyecek hali yoktu. Soluk soluğa durdu, kaldı. Burun deliklerinden çıkan duman sis gibi çalılara iniyordu.

Sosruko çalılardan dallar kesti. Parçaladı atın sırtında. At ‘’Hayvanların Tanrısı Amış adına yemin ederim ki, sen gerçek bir Nart kaldıkça ben de senin sadık atın olacağım’’ diye konuştu. Sosruko: ‘’Öyleyse, yürü bakalım!’’ diye buyurdu ve böylece eve döndüler. Genç biniciye karşıcı çıktı Sataney. Gözlerinden sevinç yaşları akıyordu. «Oğlum benim, gözümün nuru!» diye bağırdı. ‘’Ben çoktan yasını tutmuştum senin.’’

Sosruko indi. Atı bağladı bir kazığa. Annesine döndü: «Anne, bırak ağlama! Yolluk hazırla bana. Öyle pek ağır olmasın. Fakat uzun süre yetsin. Zaman geldi artık. İnsanları tanımak için gurbete çıkacağım.’’

Sosruko böyle konuştu işte. Sataney’in mutluluktan ışıldı gözleri, gururla oğluna baktı.

Çeviri: Kundeyt Şurdum

Nart Verzemeg (**) (Орзэмэдж) sefere çıkacağı sırada eşi Setenay’a dönüp; fazla gecikirsem bir bizi (дыды) eline batır, kan akarsa ölmüşüm demektir, dönemeyeceğim ama süt damlarsa ölmedim, döneceğim demektir, dedi.

Kocası ayrıldıktan sonra, Nart Tığujıpş (Тыгъужъыпщ), kötü niyetle Setenay’ın kapısını çaldı. Niyetini söylediğinde, Setenay önüne katıp kovaladı kendisini.

Durumu öğrenen Nart Tlepş’in (Лъэпшъ) oğlu, kendi de bir demirci ustası olduğundan, büyülü iki küçük ustura (чаныц, чыяншъхьаупс) yaptı, bunları cebine koyup Setenay guaşenin yanına gitti.

Setenay guaşe, kendisi için bir koyun kesmesini istedi Tlepş’in oğlundan. O da cebinden usturaları çıkardı, usturanın biri delikanlı, diğeri de kız oldu. Oğlan koyunu kesti, kız da temizledi. İşleri bitince de, Tlepş oğlu Negureşho’nun (Нэгурэшхо) yanına gelip usturaya dönüştüler. Neguroşho da onları alıp cebine koydu.

Setenay guaşe adeta büyülenmişti. Usturaları kendisine vermesini istedi, yalvardı ama alamadı.
- Bu gece beni koynuna alıp uyutursan veririm, dedi Neguroşho.

Setenay’ın gözü usturalarda kalmıştı, Tlepş oğlunu koynuna aldı.

Verzemeg sabaha karşı büyük bir sürünün başında eve döndü. Karısına seslendi ama zor bir durumda olduğundan, karısı kapıyı açmadı. Bunun üzerine, Verzemeg de kuşkulanmış ve küsmüş halde bahçeden ayrılıp gitti.

Setenay guaşe, tanınmamak için erkek kılığıyla evden ayrıldı.

Başıboş dolanıp dururken koyun ağılının birinde Verzemeg’i gördü.

Kim olduğunu belli etmeden usturaları çıkardı ve usturaların yaptıklarını gösterdi. Verzemeg’in gözü usturalarda kaldı, istedi, çok yalvardı ama alamadı.
- Ancak benimle bir gece yatan bir kadına verebilirim, dedi.
- Bir kadın olsaydım seninle yatardım! dedi Verzemeg. Bunu üzerine Setenay guaşe de olup biteni anlattı. Barışıp birlikte eve döndüler.

DİPNOTLAR:
(*) Bu Hatukuay teksti Adigey’in Hatikuaye köyünde 1878 yılında doğan Bilevsten L'ıpıy (Л1ыпый Билъэустэн) tarafından 10 Ağustos 1946’da Asker Hadeğal’a yazdırıldı. B. L'ıpıy ünlü bir ozan ve öykü anlatıcısı idi. Nartlara ve halk kahramanlarına ilişkin Adıgeler arasında söylenen öykü ve şarkıların tamamını biliyordu dense yeriydi. Kavrama yeteneği eşsizdi, yer ve kişi adlarını, onların görünümlerini anımsayıp rahatlıkla anlatıyordu. Akşamları ‘haç’eş’inde toplanılırdı. “O’nun şarkı ve öyküleri doyumsuzdur!” diyorlardı insanlar. ”Hımışıko Peterez”, ”Savsırıko” ve “Şebatınıko” adlı türküleri zevkle söylüyordu. -AH.

(**) Verzemeg sözcüğünde olduğu gibi, sonuna “o” ve “u” seslileri gelmediği sürece, “g” sessizi, Adigece’nin Natukuay, Shapsugh, Hak’uç ve Vıbıh Adigece’si gibi kıyı lehçelerinde “g”, doğudaki bozkır (Abadzeh, Bjedugh, K’emguy, vb) lehçelerinde de “dj” (c) olarak okunur, çünkü "g" sessizi “c” sessizine dönüşür:"Ga", "ge", "gi" heceleri "ca", "ce", "ci" olarak okunur. Bu sessizlerin sonuna “o” ve “u” seslileri geldiğinde “go” ve “gu” biçiminde tam ya da yarım sesli biçiminde söylenir. -HCY.

Bilevsten L'ıpıy

Çeviri: HAPİ Cevdet Yıldız

Ölülerin Şarabı

Aralık 08, 2018

Kuntabeş ve Hatkoyesler’in oğlu

Laşin: (…) Tek bir ismi öğrenerek,
Öğrendim yeryüzünde her şeyi,
“Seni seviyorum!..” diyerek,
Bitirdim tüm sözlerimi. .....

Fenes: Delisin sen, Laşin!.. Üzerinde yattığım şu kuma bir bak; yeryüzünün en yumuşak yatağıdır o, çünkü bir kadın tarafından serilmedi. Başının üstündeki göğe bak bir de şimdi, yani evrenin en temiz örtüsüne, hiçbir kadın eli kirletemedi onu. Yaşamayı kimden öğreneceksin? Kendisini boydan boya hayata adayan şu bilge ağaçtan mı, yoksa yalnızca elindekilerin hepsini istemekle kalmayıp, aynı zamanda seni de senden alan, doymak bilmez bir kadından mı?

Kitaba alınmayanlardan

Yeryüzünün en yüksek dağları buradadır; fakat insan, tüm dorukların da yukarısını görebilir.

En güçlü ve ihtiyar ağaçlar burada yetişir. Yine de insan, içlerinden herhangi birini en üst dalından tutup, yere kadar çekebilir.

Burada yetiştirilen atlar, kuşlardan hızlıdır. Savaşçılar, büyük kahramanlıkların ardından, çatısında dumanı tüten evlerine dönerler, yiğitlik ve cesaret şarkıları söyleyen aşıkları dinlemeye…

Kanlı çarpışmalarda dağları devirir, büyük suları aşar, devleri yenilgiye uğratırlar ve tüm savaş işlerini bitirdiklerinde, kafalarını dinlemek için, ormanlara, sineklerin cirit attığı kulübelere sığınırlar.

Sayısız orduyu kılıçtan geçirdikten sonra, gökyüzünde, aladoğanın birine yem olacak minicik bir kuşu farkedip, hayatını kurtarabilirler.

Atlarıyla ezip geçtikleri ekin, birkaç ülke insanını bir yıl boyunca tok tutabilirdi.

İçlerinden bir yiğit, günbatımına kadar zafere kavuşamayacağını anlamış ve güneşi alıkoymak için atını gökyüzüne sürmüştü; ne var ki ışık, gözlerini kör etti. Ayın ucuna çarptı, mantosunun eteği diğer uçta takılı kaldı; böylece tam yedi gün yedi gece ayın ucunda asılı bekledi. Ne zaman ki, mantosunun bağları koptu, bütün o günler boyunca dizlerinin arasında tuttuğu atının üzerinde, usulca yeryüzüne indi. Ayın ucunda sallanan mantoyu oralı bir çoban buldu ve her Tanrı’nın günü sırtına geçirip, çalım sattı.

İnsanlar zaman zaman toprağın sarsılıp titrediğini duyduklarında, bunda Kuntabeş’in de payı olduğunu bilirler. O ki, atının üzerindeyken, şöhretini bile geride bırakır; ve henüz gerçekleştirmediği kahramanlıklar için söylenen şarkılara bir türlü yetişemez. Ve işte bugün, bu saatte, bu an Kuntabeş, yine atını sürüyor; bakışları, hayvanın burun deliklerinden çıkan alevi geride bırakıyor. Sabah ne yediğini hatırlamıyor Kuntabeş; sefere çıkarken de, bütün bu günler boyunca neyle besleneceğini getirmemişti aklına.

Kuntabeş atını sürüyor, şöhret arzusuyla yanıp tutuşarak. Eğer söylenen şarkı onun için yazılmamışsa, bilin ki basit bir vızıltıdan ibarettir. Onun kahramanlığını anlatmayan söylencenin aslı yoktur. Eğer atı bu ormana işemediyse, burası orman değil, olsa olsa bir çalılıktır.

Kişniyor, inliyor, yırtınıyor Kuntabeş’in atı. Ağzından dökülen kanlı köpükler, uzun otları lekeliyor. Batırın sol omzunda bir şahin uyukluyor, kızgın oklar acıyla şıngırdıyor kılıfının içinde, kılıcı kana susamış, durmuş bekliyor kınında.

İşte böyle sürüyordu atını Kuntabeş ve sonunda, yeryüzündeki kadınların en güzelinin yaşadığı memlekete ulaştı. Arıyor muydu onu, kimse söyleyemez; kesin olan bir şey varsa, o da, uyuduğu saatler dışında, ömür boyu kahramanlık peşinde at sürdüğüdür. Demek ki onun için hiç bir karşılaşma, rastlantı olamaz. Eğer böylesi bir rastlantı söz konusu olduysa bile, er ya da geç kanlı bir zafer ile sonuçlanmıştır. Ve işte karşısında dikenli bitkilerden örülü bir set, ki şapkanı fırlatsan öteki tarafa geçmez; ve işte sağlam, dev kapılar, ki üzerlerine bir dağ devrilse yıkılmazlar. Ne var ki, Kuntabeş’in seti aşması için atını biraz mahmuzlaması yetti, kapılar cesur yiğidin atının bir kuyruk darbesiyle yıkılıverdi.

Kuntabeş’in atı, büyük evin kirişlerinin önünde durduğunda, yakınlardaki dağ dorukları titredi, civar ormanlardaki bütün ağaçlar yapraklarını döküverdi. Bir tek evin kendisi, bu güçlü sarsıntıya dayanabildi; yarı yarıya çürümüş kirişler devrilmedi, yıllanmış duvarlar çatlamadı, çoktandır kargalara barınaklık eden, delik deşik çatı çökmedi. Bu köhne ev ne yıkıldı, ne sarsıldı, çünkü o, yeryüzündeki kadınların en güzelinden yayılan ışık ve tutkuyla sağlamlaştırılmış, hatta belki baştan aşağı bu maddeden yapılmıştı.

Işığın kızı, yiğidi karşılamak için dışarı çıkmadı, elini hafifçe oynatmasıyla, evin duvarları saydamlaştı, o zaman Işıktanelli Kadın boylu boyunca göründü. Fakat hiç kimse, hiçbir zaman, en güzel kadının güzelliğini anlatmaya cüret edemez… O yüzü kendi gözleriyle gören her erkek, yeryüzündeki bütün diğer kadınları unutmuştur. Ve hiç kimse bu kadının kime benzediğini söyleyemez, çünkü güzelliğini bir başkasıyla karşılaştırmak olanaksızdır. Işıktanelli Kadın, ışık huzmeleri ve renklerden dokunmuştur. Sesi, derin fısıltılar ve tutkulu iç çekişlerdir onun, tatlı bir yorgunluğu ve yüreğin hiç bitmeyen arzularını söyler. Hareketleri, kirpiklerinin açılıp kapanışı, bakışları, göz kamaştırır, insanın kanı damarlarında gürültüyle akar. İşte göz kapaklarının titremesiyle, üzerine sayısız yıldızın ışığı yansıyan tavan sallandı; yıldızlar, bu kadının gözlerinden yayılan ışığa bir göz atmaya, kendi ışıklarının onunkinin yanında sönüşünü izlemeye inmişlerdi yer yüzüne. Bu gözlere bakıp da kör olanın vay haline! Ama bu balçık tabanlı, serin odada sağ kalan erkek, sonsuz mutluluğa ermiş demektir.

“Kuntabeeş!..”, bu ışıklı ses, kadının titreyen kirpiklerinden kopup geldi, duvarları aştı, yiğidi sarıp sarmaladı. “Kuntaabeeş!..” Bu bahçe yüz yıldır, bu sesi duyup da yüreği titremeyen, dizlerinin bağı çözülmeyen bir insana tanıklık etmemişti.

Fakat Kuntabeş’in sırtında ev yapımı kalın yünden bir gömlek, onun da üzerinde bir yaban domuzunun ensesindeki sert tüyleri andıran göğüs kıllarını bastıran demirden bir zırh vardı. Yağmurlardan ve karlardan, atının ağzından çıkan köpüklerden ve yiğidin kendi terinden ötürü baştan aşağı paslanmış zırhın da üzerine çelik cebeler dikilmişti. Bunlar de yetmiyormuş gibi, acayip bir hayvanın derisinden yapılmış, bronz şeritlerle kaplı, dev bir kalkan koruyordu Kuntabeş’i. Gerçi tüm bunlar olmasa bile, Kuntebeş’in göğüs kafesinin içinde çarpan kalbe, o güne dek ne bir ok, ne bir mızrak, ne de büyük ağaçların altında biraz dinlenmek için uyurken canına kastetmiş yıldırımlar zarar verebilmişti. Öyle bir kalp taşıyordu ki, daha doğrusu – öyle bir kalp onu taşıyordu ki, bir kez olsun huzur nedir bilememiş, şu koca dünyada nereye, neden ve hangi gereklilik uğruna koşturup durduğunu düşünmeye fırsatı olmamıştı.

“Kuntabeş!”, dedi ona aynı ses bir kez daha. Bu sesi duyan kuşlar yollarını şaşırır, farklı yönlerde savrulmaya başlarlardı. Bu sesin anlattığı bir şey daha vardı, o da – daha önce asla aynı erkek adını iki kez tekrar etmemiş olduğuydu.

Fakat bir kadın tarafından seslendirilen kelimeler, Kuntabeş’in anlayabileceği türden kelimeler değildi. Kılıcının dairesel bir hareketiyle, duvarda, kendi dev bedeninin rahatlıkla geçebileceği bir yarık açtı, ne de olsa kimse ona bir yere girmek için kapıyı açabileceğini öğretmemişti. Elini, Işıktanelli Kadın’a uzattı.

Kadınların en güzelinin yüreği gönendi, çevresine yaydığı ışık titredi, kar beyazı göğüsleri heyecanla inip kalktı, erkek gözlerine aç, yuvarlak kalçaları aralandı, elleri, tertemiz dağ pınarları gibi kıpırdandı.

“Ellerini, saçlarımın arasına daldır,” diye fısıldadı, “seni ölümsüz bir varisle ödüllendirebilirim. Bacakları bu evin kirişleri gibi sağlam, kolları, şimşir gövdesi gibi, bu evden, kendinle beraber bir oğul çıkaracaksın, o senin halkının soyunu sürdürecek.”

Işıktan kadının ateşi Kuntabeş’i yakmaya yetmedi. Ne kalbi titredi, ne dizlerinin bağı çözüldü. Güçlü avucunu uzattı; nice aşk sözcükleri ve inlemelerin, aralarında hiç bir iz bırakamadan sönüp gittiği, uzun, ipekten saçları yakaladı ve kadını evin dışına sürükledi.

“Senden olsa olsa bir sümüklüler kabilesi doğar, kancık!” dedi Kuntabeş ve avludan ayrılırken şunu da eklemeyi unutmadı: “Sen yiğitler doğurmuyorsun, pislik içinde yaşamaya yazgılı insanlar, çobanlar doğuruyorsun. Işığın kahramanlıklara değil, kalbin gelip geçici, boş hazlarına davet ediyor. Seni, eteklerinde en derin suların bulunduğu, dağların en yükseğine götürmeli, oradan aşağı atılmayı hak ediyorsun!”

İşte Kuntabeş’in kelimelerle ifade edebildikleri bunlardı, edemedikleri ise şöyle özetlenebilirdi: “Şanlı yiğitleri kahramanlıklara götüren yollara tuzaklar yerleştiriyorsun. Senin sesini duyup, ışığını gördüklerinde, ufukları oklarla delmek yerine, çalılıkları “tutkunun okları” ile suluyorlar. Artık yirmi yaşımı geride bıraktım, senin yağlı, solgun kalçalarından başka düşünecek şeylerim var, harp meydanında kahramanca bir ölümle kucaklaşmak gibi… Sen ise, önüne bir sadaka atarlar umuduyla yiğitlerin ellerini yalayan bir kancıksın!”

Bu söylenmemiş sözlerle Işıktanelli Kadın’ı, bir çöp torbası gibi atının üstüne yığdı ve bozkıra doğru yol aldı.

Atını sürüyor Kuntabeş, uçuyor atının sırtında yine, uçsuz bucaksız bozkır boyunca. Kuntabeş’in eski mantosunun içinden Işıktanelli Kadın’ın eli her göründüğünde, bütün o diyar sönmez bir ışıkla aydınlanıyor, ipekten saçları rüzgarda savruluyor, yıldızlar bu saçların içine dalıp, gökyüzünün tüm renkleriyle parıldıyorlar. Geçtikleri ırmak suları peşlerinden geliyor, ormanlar başlarını eğiyor, dağ dorukları keder ve hasretle arkalarından bakıp kalıyor.

Uzun muydu, kısa mıydı Kuntabeş’in yolu, bir Nart asla mesafeleri ve zamanı düşünmez; savaştığı yerin adı Dünya’dır onun, ölümle karşılaştığı zamana Sonsuzluk denir. Nart, hedefine ulaşmadan durmak nedir bilmez. Fakat Kuntabeş bu kez, henüz yorulmaya bile vakit bulamadan, üzerinde dağınık bir şekilde şimşir ağaçlarının büyüdüğü geniş vadide durmak zorunda kaldı, kendisi de yüzyıllık, kudretli bir şimşiri andırıyordu, karla örtülmüş sakalları ve bıyıkları ile dev bir adamdı, haddinden geniş omuzları vardı ve durduğu yerde bileklerine kadar toprağa batıyordu.

Kuntabeş’in, o an karşısında duran adamın büyük mü küçük mü olduğunu düşünmeye ne vakti, ne de bir nedeni vardı. Asla geriye de dönmezdi, ne de olsa aklına koyduğu bir şeyin tamı tamına gerçekleşeceğinden şüphesi yoktu. Kuntabeş, hiç yolundan ayrılmadan dev adamın önünden geçip gitmeyi istiyordu. Atının terkisinde yeryüzündeki kadınların en güzelini taşıyan bir yiğit, kim olduğunu bile bilmediği (bir çoban, işsiz güçsüz bir serseri, fazlasıyla cömert bir ev sahibinin bol boza ikramından sonra çalıların arasında kendisine sakin bir yer arayan bir seyyah bile olabilir) biri yoluna çıktı diye duracak değil ya! Kuntabeş, adamın önünden, yıllanmış ağaçların tepelerini toz altında bırakarak geçip gitti, fakat adam arkasından elini uzattı ve Kuntebaş’i, atının kuyruğundan yakaladığı gibi geri çekti, öyle ki elinde kuyruk, yiğidin yüzüne bakarak şunları söyleyebildi: “Bana selam vermeden önümden geçme cesaretini kendisinde bulan bir Nart’ın birkaç kemiğini kırmadan evime dönmem imkansız. Neden diye sorulacak olursa, en azından şu sebepten derim: Üç-nineler beni eve sokmaz da ondan, dahası kaderime lanetler yağdırır, soluksuz bedenimi köpeklerin önüne atar, artıklarını da karga sürülerine bağışlar… Ters gidiyorsun sen şanlı yiğit, arkan önüne dönmüş. Bugünden düne fırlamak sanki niyetin.”

Kuntabeş’in yüzü gölgelendi. “Eğer karşına çıkan ilk aptal seni durdurabildiyse, bir çakalın leş kokulu midesinden başka bir yeri haketmiyorsun!” dedi kendisine ve yumruğunu atının tepesine indirdi. At, yere yığıldı, sırtındaki kutsal hazineyi düşürdü, aralanan mantonun içinden Işıktanelli Kadın çıktı, inci tanesinden gözyaşlarını, çiğnenmiş basılmış otlara serpiyordu.

“Evsiz köpek sürülerinin evladı!” dedi yabancı, “güneş batar, ay gelmez olur. Zamanın yittiği bu anlarda kimse, acı çekenin gözyaşlarını görmezken, Yaratan tarafından, sabrı denenmek üzere bizlere gönderilen Işıktanelli Kadın, yorgun kalplerimizi aydınlıkla buluşturur, bu dünyanın, bizlerin mutluluğu için yaratıldığını hatırlatır! Ve sen onun kutsal bedenini, o iğrenç mantonla sarmaya cüret ettin, öyle mi?!”

Kuntabeş’in yüzü bulutlarla kaplandı, sert bakışlarında şimşekler yanıp söndü, onlardan çıkan alevle tutuşan bıyıkları titredi:

“Bir dakika sonra kara kargaların yuvalarında didikleyecekleri bu çürümüş et ve kemik parçası hangi soydan acaba?”

“Işıktanelli Kadın’dan yayılan şefkat ve mutluluk ışığının böyle parıldadığı yerlerde kargalar, kendilerine yuva yapmaya korkarlar. Ben Hatlardanım, Hat soyunun genç oğullarından biriyim. Aşıkların, senin daha gerçekleştirmediğin kahramanlıklara, geleceği anlatan yalan efsanelerden şarkılar derledikleri memlekettenim ben. “Kendi işlerimle yaşamak istiyorum dedim”, aptal Kuntabeş’le ilgili sözler ve melodilerde değil. Dikildim işte karşına. Kuntabeş, hayatı tersinden yaşıyor. Eğer ismini tersinden okuyacak olursak gerçek bir Şebatnuko’dur o. Sen, o uğursuz beygirinin üzerinde sarsıla sarsıla giderken, ışıklı kadının ışığı asırların önüne geçti, annemin rahmini vaktinden önce terk etmem gerekti. Aşk ve tutkunun ışığı kılıçla elde edilemez, yüce gökler tarafından bahşedilir insana. Dudaklarımda annemin sütü henüz kurumadan yola çıktım, sakalları karla kaplanmış senin karşına dikildim. Beni buraya inleyen rüzgarlar sürükledi, kederli dağ dorukları gösterdi bana bu yolu, buraya varana kadar ne yedim ne içtim, çatlayan dudaklarım yalnızca gökyüzünden inen çiylerle ıslandı… Sense hangi yerlerden geldiğini, ne zaman yola koyulduğunu anımsamıyor ve seni kimsenin görmeyeceği bir yere doğru atını sürüyorsun.”

Hat, yerinden kıpırdadı, ayaklarını toprağın içinden çıkardı, üzerlerindeki taş ve toprak parçalarını silkeledi, Kuntabeş’in yanına vardı. Yiğit, henüz kıpırdamaya vakit bulamadan, kendisini ayak bileklerine kadar toprağa saplanmış buldu. Sonra Hat, onu bir kez daha yakaladı ve tekrar toprağa sapladı, bu kez beline kadar. Hat, Kuntabeş’i üçüncü kez havaya kaldırdığında, onu ta çenesine kadar toprağa sapladı ve şöyle dedi: “Kafan sersem olsa da, sağlam bir bedene sahipsin. Madem öyle kafan dışarıda kalsın. Burnunla nefes al, gözlerinle çevreni seyret, belki işe yarar bir şeyler görürsün. Kar yağarsa, dilini dışarı sarkıtabildiğince sakallarını yala, yağmur yağarsa bıyıklarından damlayan suyu emersin.”

Hat, Işıktanelli Kadın’a yaklaştı, onu kaldırdı, küçücük bir kuştan daha hafif olduğunu anladı, kar beyazı vücudunu tek bir ipliğin bile örtmediğini gördü.

“Hakaretin alevi üzerimdeki ipekten elbiseleri küle çevirdi,” dedi sesinde derin bir hüzünle Işıktanelli Kadın.

“Hiçbir elbise, seni senden daha güzel yapamaz ve gizleyemez bedenini,” diye yanıtladı onu Hat, bir yandan da Tanrı’ya kendisini bu güzellikle kör etmemesi için yakarıyordu. Kuntabeş’e döndü: “Işıktanelli Kadın’a bak kafasız Nart, bak o lanet olası mantonla lekelediğin kadına!”

Kadın, tam önlerinde, küçücük ayakları toprağa neredeyse hiç basmadan duruyordu, elleri havadaki en ufak esintiyle titriyor, vadiyi sönmez bir ışığa boğuyordu. Gözleri aynı anda, hem kaderine yazılmış mutluluğu, hem de öleceğin saati görüyorlardı.

Hat, yüreğinde, toprağın dayanılmaz gücünü duydu; bedeni nehirlerce çağlıyor, isyankar rüzgarlarca havalanıyor, uçuyordu… Ateşin içine girenin dönüşü yoktur. Hat, Işıktanelli Kadın’a yaklaştı, elleriyle, hiç titremeden havaya kaldırdı onu, kucağına aldığı kendi hayatıymışçasına, dikkat ve sevgiyle taşıdı onu. Orman yakın, ağaçlar uzak; ağaçlar yakın, orman uzak, hazinesini göklerin altına, asırlık ormana, suskun ağaçların gölgesine bıraktı.

Nartlar’ın şanlı oğlu, uzaklıkları ve zamanı geçmeye çalışan, tersten yaşayan Kuntabeş ise, toprağın içinde duruyor, bir tek kafası dışarıda. Kulakları, ihtiras dolu fısıltıları işitiyor, ama sözcükleri seçebilmek olanaksız. Gözleri, vadideki yüksek otların ürperişlerini, sonra parmak uçlarına çıkarak, başlarını ormana çevirişlerini, Hat’ın nefesindeki ateşle tutuşarak küle dönüşlerini görüyor. Dağ dorukları, başlarını çeviriyor, vadideki ağaçlar çeviriyor bakışlarını… kuş sürüleri birden irkilip ormanı terk ediyorlar... Hayvanlara gelince, bu okşayıcı sevgi sözcüklerinden güçlerinin tükendiğini hissedip, ormanın en karanlık köşelerine kaçışıyorlar…

Yorgun ve acılar içindeki Nart defalarca kez uykuya daldı ve uyandı defalarca kez; karlar yağmurlarla değişiyor, yağmurların yerini kavurucu yaz sıcağı alıyordu. Çatlayan dudaklarına konan sineklerle besleniyordu Kuntabeş.

Aradan biraz daha zaman geçti ve sonunda, Hat’ın vadide yürüdüğü görüldü. Rüzgarlar ve yıldırımlarla budanmış bir meşe ağacı gibi, iki yana sallanarak ve önünü bile göremeden ilerliyordu. Kendi gölgesi bile güçlükle takip edebiliyordu onu. Hat, en yakındaki nehre kadar geldi, kafasını tertemiz sulara daldırdı, suyun başında ve bitiminde tek damla su kalmayana, bütün iri ve küçük balıklar kuruyan yatağın içinde nefessiz kalıp ölene, kıyıdaki ağaçlar kuruyup gidene kadar başını sudan çıkarmadı.

Hat, Nart’ın gözlerinin önünde vadideki yoldan ormana döndü; sonsuz, dipdiri bir güce kavuştuğunu, vücudunun sağlamlaştığını, esnekleştiğini, göz içlerinde şimşekler çaktığını, bu hayatı sevmeye ve bir kez daha tüm dünyayı sevinç ve tükenmez arzuların sesleriyle çınlatmaya hazır olduğunu hissedebiliyordu.

“Gölgemle konuş, beyinsiz,” dedi Nart’ın önünden geçerken, “o bile bir kadın tarafından sevilmenin nasıl bir mutluluk olduğunu anladı.”

Hat’ın aşkı üzerine çok söz söylenebilir. Sayısız günler ve geceler sonra terk ettikleri orman, dünya döndükçe kurumayacak, güçlü ağaçların altındaki otlar hiçbir zaman solmayacak. Buraya uğrayan bir alageyiğin ya da başka bir hayvanın soyu hiçbir zaman tükenmeyecek ve eğer sabırlı bir avcının yolu düşerse buralara, yüreği masalsı seslerle dolacak, okunu ve yayını bir kenara fırlatıp, ellerini ağaca uzatacak, ağacın önünde saygıyla eğildikten sonra, özürler dileyerek kalın, neşeli bir dal kesecek. Göklerin ışığını, soluk alıp veren toprağın seslerini hatırlayan bu daldan, güzelin yüzlerini ve hayatın ebedi kanunlarını tek bir melodide buluşturabilen bir figür yaratacak. Hat ve Işıktanelli Kadın’ın, uzun süren çarpışmalarda oraya buraya saçılan tutku okları ise, sersem rüzgarların peşi sıra uzak, kimsesiz topraklara ulaştı, yeni kabileler ve halklar doğdu gittikleri her yerde.

Hat, ormandan çıktığında gençleşmiş, ebedi gençliğe sahip Işıktanelli Kadın’ın yaşına ermişti. Vadide bekleyen Nart’ın yanına yaklaştı, onu toprağın içinden çıkardı, üzerine yapışmış toprak parçalarını, tozu silkeledi ve şöyle dedi:

“Sana atımı armağan ediyorum. Akılsızca koşturman sırasında ezip geçtiğin yollardan gitmeyecek o. seni, insanların yaşadığı, bereketli topraklarını ekip biçtikleri, darı ve arpa yetiştirdiklere yerlere götürsün. Kim bilir, oralarda, güneşten ve üzüm salkımlarından yapılan içkileri içen Fenes adlı adama rastlarsın. Onun sözlerini uyanmaya mecbur yüreğinle dinle, kıt aklınla değil ve hayat iksiriyle dolup taşan boynuzu uzatmasına kalmadan, iyice terle ve tarlalarına serptikleri gübrenin içerisinde gezinenlerle birlikte, dizlerinde derman kalmayana kadar yorul. Bana gelince, Işıktanelli Kadın’a eşlik edeceğim, onun gösterdiği yöne dikeceğim bakışlarımı, ikimiz canımız nereye isterse oraya gideceğiz. Nasılsa vaktimizin de yolumuzun da ucu bucağı yoktur, gidebileceğimiz toprakların hududu… Zaman senin için işleyecek ve eğer ruhun tekrar boşluğun sınırsızlığı ile huzursuzlaşacak olursa, bilgeleşmiş yüreğinle etrafına bir bakın, tüm zamanlarda ve mesafelerde, inci ve çiy rengi bir ışığın içinde, ardımız sıra uzanan bir yol göreceksin. Bu yolu izle, bir yerinde duru bir pınar çıkacak karşına, bil ki, bu pınar, bizim birbirimizi severek hayatı kutsadığımız yerde çıkmıştır toprağın içinden. Birbirimize fısıldadığımız aşk sözleri, yeraltındaki suları harekete geçirmiş, onları toprağın üzerine, ışığın ve hayatın ortasına çağırmıştır. Bir şimşir ormanında, barış içinde salınan ağaçların altındaki köye rastlarsan eğer, orada yaşayan insanların yüzlerine dikkatle bak, onlarda bizi göreceksin, beni ve Işıktanelli Kadınımı. Onlar sana, belki daha dün, belki de bir hafta önce, henüz bizler burada bir günlüğüne dinlenmeye kalmadan evvel, bu korunun insan nedir bilmediğini anlatacaklar. İşte orada Hatlar’ın soyunu tanıyacaksın, onlar kendilerine Hatkoyesler diyecekler, zira onlarda bundan böyle Aşk ve Yiğitlik tek vücut olacak. Biz doğuracağız, sense çoğaltacaksın, Kuntabeş. Sınırsız mutluluk seninle olsun!

Fenes: İşte tarih başlıyor; kahramanları bilmiyor bu tarihin sonunu, ne de olsa yaşamak isteyen sonsuzda yaşar ve ölen, Tanrı’ya seslenerek karanlığın yolunu tutar. Oysa Tanrı hep susar; Onun sözü, Onun işidir.
O-ha-hay!..

Khuyekho Nalbiy
Çeviri: Günay Kızılırmak Çetao

I

Tlepş Nartların ilk demircisiydi.

Demiri ısıtıp tavına getirdiğinde bir eliyle ateşten çıkarır, diğer elinin yumruğuyla da döverdi. Böyle çalışıp dururdu. Gün geldi oğlunu evlendirdi. Gelininin gösterdiği örneklerden yararlanarak, bir maşa ile bir çekiç yaptı. Bunlarla çalışmaya başladı.

Bir gün Habaş ile Beşıko, iş siparişi vermek için Tlepş’ın yanına geldiler.

- Tlepş, dediler. Bize bir kılıçla bir mızrak yap ama üzerlerine kum serpmeden yap bunları. Kılıç vurduğunu kesen, mızrak da her şeyi delip geçen cinsinden olsun. Ancak yineliyoruz, katiyen kum dökmeyeceksin bunları yaparken. Yoksa bozuşuruz. Bunları yarın gözümüzün önünde yapmanı istiyoruz. Bunları söyleyip gittiler.

Kum dökmeden ham demiri nasıl sertleştireceğini bilmiyordu. Bu nedenle ne yapacağını bilmeden düşünüp duruyordu Tlepş.

Kayınpederinin (пщы) bu endişeli halini gelini fark etti.
- Ne diye kayınpederim (sipş) böylesine üzgün, diye sordurdu.

Olup biteni gelinine ilettirdi.
- Beni yanına aldırsın öyleyse, dedi gelin. Körük çekmeye yanına geleceğim.
- Olur, dedi Tlepş de.

Ertesi gün Habaş ile Meşıko geldiler. Tlepş de çalışmaya başladı. Gelini de körüğü çekiyordu. O dönemdeki körüklerin, hava alması için üst tarafında delik bulunurdu.

Ocaktaki demir ısınıp kıvılcımlar saçmaya başlayınca, kol yenine kum doldurmuş olan gelinine:
- Hadi, hadi, gelinim! dedi Tlepş.

Gelin kol yenindeki kumu körüğün içine boşalttı, hava ile birlikte demirin üzerine görünmeksizin yayılıvermişti kum.

Demir kızıllıktan beyaza dönüşünce, Tlepş demiri hemen örsün üzerine getirip kılıcı yaptı. Ardından mızrağı da tamamladı.
- Usta, bunun pek işe yarayacak gibi bir görüntüsü yok, dedi kılıcı ısmarlayan.
- Ver bana, diyerek kılıcı aldı Tlepş, kılıcın keskin tarafı ile örse bir vurdu, örs ikiye ayrıldı. Bunun üzerine:
- Ne kadar da usta demirci! dedi Beşıko.


II

Tlepş ile Hudımıj (Хъудымыжъ) Nartların en usta demircileri idiler. Hudımıj’ın atölyesi Kurğo Bjape (Кургъо бжъапэ) tepesinde, Tlepş’ın atölyesi de şimdiki Yegerukay (Еджэрыкъуай) köyünün bulunduğu yerin yakınındaki “Ğuç’ıps’ıy Oşha” (Гъучlыпцlый lуашъхьэ) tepesindeydi.

İki demircinin beraber kullandıkları ortak bir çekici vardı. Nart Tlepş ocağının başında körük çekip demirini ısıtırken çekici Hudımıj’a atar, Hudımıj çalışırken, Tepş de demirini ısıtmış olurdu. Bu arada demiri soğuyan Hudımıj da “jüjüjü” sesleri yayan koca çekici Tlepş’e fırlatırdı.

İki demirci böyle çalışıyorlardı ama bir gün Tlepş çekici atmadı. O güne değin Tlepş öyle bir şey yapmamıştı.

Hudımıj kaygılandı: “Olmaz böyle şey, başına bir şey gelmiş olmalı, varıp bir bakayım”, dedi ve Tlepş’ın evine gitti. Bahçeye girip seslendi:
- Tlepş evde mi?
- Değil, dediler.
- Nerede öyleyse?
- Yınıjlar (devler) şölene çağırdılar onu. Orada olmalı, dediler.
- Peki yınıjların yerini kim biliyor?
- Ben biliyorum, -dedi bir çocuk.
- O halde beni oraya götürür müsün yavrum, dedi Hudımıj da.
- Tabii götürürüm, baba, diyerek öne düştü çocuk. Yınıjların evine vardılar. Yınıjların yeme içme şöleni sürüyordu.

Hemen karşılayıp buyur ettiler gelenleri. Yaşlı Hudımıj ünlü bir demirci de olduğundan büyük bir saygıyla başköşeye götürüldü ve Tlepş’ın yanına oturtuldu.

Yeme içme bitince sıra oyunlara geldi.
- Nart Hudımıj, herkes oyununu görmek istiyor, diyerek hatiyak’o (хьатияк1о;şölenin yöneticisi) kendisini çağırdı.
- Olur, oynayayım, dedi Hudımıj. Ancak çok hafifim, omzuma bir ağırlık bastırmadan olmaz bu iş.

Nart Hudımıj topluluktan ayrıldı, onarım için birinin getirdiği ve atölye kapısında duran dört çift öküz koşulu bir sapanı atölyenin içine aldı, kapıyı kapattı. Omzunda bir yük olmadan oynayacak olursa, bir kazaya yol açmasından çekindiği için, sekiz öküz koşulu sapanla birlikte demirci atölyesini, olduğu gibi omzuna alıp oyun yerine döndü, elbisesiz ya da ayakkabısız oynayacağından daha iyi bir biçimde oynamaya başladı. Yınıjların şaşkın bakışları altında Hudımıj, oynadığı yeri oluklu bir daire biçiminde göğsüne değin oymuştu.
- Çok güzel, çok güzel! Sen kazandın Hudımıj, sağol, diyerek hatiyak’o kendisini durdurdu.

Hudımıj, hiçbir şeyi bozmadan demir atölyeyi yerine götürdü, kapısını açıp sekiz öküz koşulu sapanı dışarı çıkardı.

Nart Hudımıj’ın daireler çizerek oynadığı yer, önceleri köy kıyısında idi, şimdiyse Kunçıkohabl (Къунчыкъохьабл) köyünün orta yerinde bulunmaktadır. Ortası tümsek, tümseğin kenarları ise çukur biçimindedir, gidenler görebilirler. Buraya hala “Nart Hudımıj’ın Oyun Yeri” derler.

NOT: Bu Bjedugh teksti 1887’de Adigey’in Askalay köyünde doğan usta öykü anlatıcısı ve demirci İsmail Beretar tarafından, 23 Kasım 1951’de Asker Hadeğal’a yazdırıldı

İsmail Beretar

Çeviri: HAPİ Cevdet Yıldız

Page 1 of 3

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @dergi_mizage: As we all know you are a bit busy these days, we want to remind you that Russia condemns the USA for Native American Gen…
Avusturya, Drau anıtı: ''Burada 28 Mayıs 1945’te yedi bin Kuzey Kafkasyalı, kadın ve çocukları ile birlikte Sovyet… https://t.co/yZtTG7dfDs
RT @Cerkesya: #21Mayıs #Circassiangenocide #ÇerkesSoykırımı https://t.co/ADgbR91klj
#21Mayıs1864 #21may1864 #genocide1864 #CircassianGenocide #circassianexile #CerkesSoykırımı #unutma #unutturma https://t.co/AOEiRG08aK
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery