Nature Communications dergisinde yayınlanan makaleye göre, Kafkasya’nın eski halklarıyla ilgili ilk geniş kapsamlı 'nüfus sayımını' yapan paleogenetik uzmanları, bu halkların göç geçmişini ortaya çıkardı ve beklenmedik bir şekilde günümüz Amerika, Sibirya ve Güney Avrupa topraklarındaki akrabalarını buldu.

Berlin Arkeoloji Enstitüsü'nden Sabina Reinhold, bulgularını şöyle özetledi:
"Günümüzden 2-3 bin yıl önce Kuzey Kafkasya'daki bütün halkların kültürleri farklı olsa da genetik olarak birbirlerine çok benzediklerini açığa çıkardık. Anlaşılan bu sırada kültürel ortaklıkları onlar için kan bağlarından daha önemliydi".

KAFKASYA'DA YAŞAYAN HALKLAR 8 BİN YIL ÖNCE BÖLGEYE GELDİLER'

Arkeologlar, günümüzde Kafkasya'da yaşayan halkların atalarının bu bölgeye yaklaşık 8 ila 5 bin yıl önce geldiklerini düşünüyor. Bu bölge oldukça uzun bir süre kavimler göçünün ana yollarından biri olmanın yanı sıra Rusya ve diğer Avrupa ülkelerinin günümüzdeki sakinlerinin ataları için de ‘Avrupa'ya açılan pencere' idi.

Bu nedenle genetikçiler uzun zamandan beri Kafkas halklarının genetik haritalarında bu göçlerin izini bulmanın mümkün olacağını düşünüyordu. Bu görüşe göre, bazı durumlarda kültürel gelenekler zamanla çok büyük farklılıklar göstermesine rağmen, halkların genlerinde bu tarih yansımış olmalıydı. Bu çerçevede Danimarkalı bilim insanları Güney Kafkasya'nın diğer halklarıyla Ermenilerin atalarının aslında hemen hiç değişmemiş olduklarını da kanıtlamışlardı.

Reinhold ve Rusya'nın önde gelen palegenetik uzmanlarının da aralarında bulunduğu meslektaşları, günümüzden yaklaşık olarak 6 ila 3 bin yıl önce bu bölgede yaşayan dört düzine çiftçi ve avcı-toplayıcının genlerini analiz ederek, Kuzey Kafkasya halklarını Avrupa ve Asya'nın eski insanlarından muhtelif gruplarla ilişkilendiren son derece ilginç ve beklenmedik gizemleri açığa çıkardı.
Farklı tarihi dönemlerde dağlarda yaşayan insanların aralarındaki akrabalık bağlarının izini süren Reinhold ve meslektaşları, Kafkasya'nın eski sakinlerini göçe neyin sevk ettiğini ve Rusya ve komşu cumhuriyetlerin günümüzdeki sakinlerinin DNA'larında ne tür izlerin kalmış olabileceğini anlamayı umut ediyorlardı.

Bu karşılaştırmalar bir takım beklenmedik sonuçlar ortaya koydu. Örneğin, Rusyalı ve başka ülkelerden bilim insanları, taş devrinde Kafkasya halkları arasındaki genetik ‘sınırın' bugün olduğu gibi yüksek dağ sırtlarında değil, Rusya stepleriyle Kafkasya ekosistemini ayıran bir hat boyunca yattığını ortaya çıkardı.

Bunun sonucu olarak Kuzey Kafkasya'da yaşayan ve arkeologların birbirlerine yabancı saydığı birçok halk, aslında yakın akrabaydı. Ayrıca bu hat boyunca yaşayan halklar birbirleriyle neredeyse hiç temas kurmuyordu, ancak dağların diğer tarafında yaşayan çok uzak insan gruplarıyla ilişki içindeydi.

MAYKOP KÜLTÜRÜ

Örneğin, Bronz Çağı'nın başında kuzeybatı Kafkasya'ya yayıldığı düşünülen ünlü Maykop kültürü, buraya, arkeologların bu güne kadar sandığı gibi Mezopotamya'dan gelmemişti. Onlar aslında Avrasya'nın güney halklarıyla ilişkisi olmayan yerel, özgün bir gruptu. Daha ilginci, bunların DNA'larında, Kızılderililerin ve Sibirya'nın günümüzdeki halklarının atalarıyla bağlarını gösteren izler vardı.

Benzer bir şekilde, Kafkasya'nın doğu kıyılarında yaşayan Yamnaya kültürü de, Avrupa'nın eski güney ve güneydoğu halkları ve onların günümüzdeki temsilcileriyle genetik olarak akrabaydı.
Araştırmacılara göre, Bronz Çağı'nın başında güney Rusya ile Avrupa arasındaki benzer temaslar, Avrasya'nın eski sakinleri arasındaki ticari vb. zincirin sanıldığından çok daha uzun olduğunu ortaya koyuyor. Ayrıca, arkeologların görüşünün tersine, Kafkasya'nın bu sırada halkların göçü önünde aşılmaz bir engel olmadığı da ortaya çıkıyor.

''ANADOLU' DİLİ GRUPTAN AYRILAN İLK DİL'

Reinhold ve meslektaşlarına göre Yamnaya kültürünün temsilcileri, günümüz Avrupa halklarının ‘ataları' ve Kafkas halkları arasındaki temasları keşfetmiş olmaları, tarihsel açıdan en ilgi çekici buluş niteliğinde.

Bu ilişkiler, Hint-Avrupa dillerinin doğuşuna dair ‘Hazar' teorisini güçlendiriyor ve bu ilk dilin anavatanının Kafkasya'nın daha güneyinde olabileceğini gösteriyor. Bu da, bu dillerin ortak atalarının günümüzdeki Türkiye topraklarında ortaya çıktığını ileri süren ‘Anadolu' hipotezini kabul etmeye olanak sağlıyor.

Bilim insanlarının vardığı sonuca göre, ‘Anadolu' dili, daha Yamnaya kültürünün ataları kuzeye hareket etmeye başlamadan bu gruptan ilk ayrılan dil oldu.

Kaynak: tr.sputniknews.com

Hulusi Üstün, Türk öykücülüğünün önemli temsilcilerinden ve Türk edebiyatında Kafkasya denilince ilk akla gelen isim. Ayrıca, Demokrasi İçin Çerkes Girişimi’nin sözcülerinden biri. ‘Gurbetten Çerkes Hikayeleri’, ‘Burası Çeçen Komitesi’, ‘Canlar’, ‘Şaheser’, ‘Türkü Öyküleri’, ‘Kanatlı Süvarinin Hatıraları’ adlı kitapları, makaleleri ve aktivistliği ile tanınan Hulusi Üstün ile Diçeg’i, Çerkes Hakları İnisiyatifini, Çerkes kimliğini ve Kafkasya’yı konuştuk.

Kafkasya’da savaş hiç bitmiyor. Geçmişten bugüne Kafkasya’daki savaşın yarattığı tahribat üzerinde yeterince durulduğunu düşünüyor musunuz?

İşte bir tragedya! Yeryüzünde savaşla boşaltılmış coğrafyalar, Endülüs, Kolomb öncesi Amerika… Bunların trajedisinden dünya haberdar. Kafkasya’dan ise dünya tarihinin haberi yok. Kaybedilenler hep istatistikî veriler olarak düşünüldü bugüne kadar. 10 milyon insan öldü, 5 milyon İnsan öldü, 2 milyon insan öldü… Bunlarının her birinin bir hayatı vardı, bu insanlarının her birinin akrabaları vardı, bu insanların her biri bu halkın kültürünün belli nüvelerini taşıyorlardı. O insanlarla beraber o kültür öldü. O insanlarla beraber birçok hatıra öldü, o dilin birçok kelimesi öldü. Dolayısıyla Türkiye’deki Çerkeslerin Kafkasya’ya ait hatıraları kalmadı. En çok acı veren de bu. Bırakınız kaybettiklerimizin telafi edilmesini, çetelesini bile tutamıyoruz. Dünyanın elinde böyle bir envanter yok.

Süregelen çatışmaların yarattığı tahribat, sebepleri, önüne geçilebilmesi için yapılabilecekler… ?

Kafkasya, halkı savaşla bir güç olmaktan çıkarılmış bir yer dedik. Hal böyleyken bugün dünyanın muhtelif yerlerinde bazı insanlar Kafkasya’daki dindaşlarımıza destek verelim, onları vuruşturalım diyerek belli lojistik yardımlar yapıyorlar, para yardımları yapıyorlar. Bu para yardımlarını alan, samimiyetten başka hiçbir şeyi olmayan, kullanıldığının farkında olmayacak kadar kör olan, Kafkasyalı olduğu için de fevri olan insanlar ne kadar kolay yönlendiriliyorlar. Kendi soydaşlarını, adı Ahmet, Muhammed, Pşimaho olan Kabardey polisleri vuruyorlar ve cihat yaptıklarını zannediyorlar. Sonra aynı İslami kuruluşlar yeni organizasyonlar düzenliyorlar ve diyorlar ki; “Kabardey-Blakar’daki  şehit çocuklarını, yetim çocukları okutup onların ihtiyaçlarını karşılamak için yardım edin” Bu nasıl bir körlük… Bu cinayetin katili de, azmettiricisi de, maktulü de, zarar göreni de Müslüman…

Biz de burada ‘gelişmeleri endişe ile izlemekle’ kalıyoruz.

Aynen öyle. Nalçik olaylarında yüzün üzerinde Kabardey-Balkar’lı delikanlı öldü. Nüfusu dört yüz beş yüz bin kişi olan bir halk için yüz tane yetişmiş delikanlının ölmesi ne demektir biliyor musunuz? Türkiye’ye vurduğunuz zaman yüz bin, iki yüz bin insanın ölmesi demektir oransal olarak… Korkunç bir kayıp! O çocuklar eğitimli çocuklardı. O çocuklar İslam tarihinde benzeri olmayan bir saikle vuruştular; Camiler kapalı olduğu için. İslam dünyası denilen -var mı yok mu bilmiyoruz bu dünyayı ama- o dünya duymadı bile. Yeryüzünde birileri ‘benim şehrimde camiler kapalı’ diye polis vuruyor. Bunun kritiğini yapma ihtiyacı duymadı İslam dünyası. O yüzden Kafkasya, İslam dünyası için potansiyel fedailerin, intihar bombacılarının, potansiyel serdengeçtilerin bulunduğu bir kaos coğrafyası. Yani o cihatçılar için Kafkasya’daki kültürün, tarihi mirasın, dillerin, insani değerlerin hiç birinin kıymeti yok. Adıgece var olmayacakmış, 300 bin Çeçen ölmüş, bilmem kaç tane çocuk yetim kalmış hiç önemli değil. Önemli olan ne biliyor musun? Kaç tane Sibiryalı zavallı, dünya haritasında köyünü gösteremeyecek, şehrini gösteremeyecek, Çeçenya’yı gösteremeyecek kaç tane Rus delikanlısı öldü. Cihadın boyutlarını bununla ifade eden insanlar.

Fakat başka türlü bir İslam’ı öğrenilebilmelerinin önü kapalı, şiddetli baskı görüyorlar, çıkış yolu bulamıyorlar. Çare?

Bunun yolu Türkiye’deki Çerkeslerin varlığını sürdürmesidir işte. Zaten bu noktada öncelikli olarak arzu ediyoruz bunu.  Buradan oraya veri desteği yapılsın, burası oranın beyni olsun. Buranın demokrasi tecrübesi, buranın savaş, acı, trajedi, dram tecrübesinden kaynaklanan bilgi birikimi Kafkasya’yı etkilesin istiyoruz. Fakat burada yazılmış çizilmiş eserler Kafkasya’daki insanların anlayabileceği dillere çevrilmez ne hikmetse. Oysa Kafkasya için yapılacak en temel çalışmalardan biri, diasporada üretilmiş Kafkas kültürüne ilişkin verilerin onların anlayacağı dillere, Rusçaya çevrilmesidir. Kimse akıl etmemiştir bunu, oysa en temel şeylerden birisidir. Çünkü burada da Kafkasya var burada da Kafkasyalılar var. Bunlar Kafkas kültürünü işliyorlar, yazıyorlar, ama Türkçe yazıyorlar. Kafkasya’da yaşayan insanlar tarihleri, Kültürlerinin ayrıcalıkları, dillerinin değeri konusunda kafi bilgiye sahip değiller. Komünist dönem boyunca onlara ‘siz iptidai bir kültürün sürdürücülerisiniz’ muamelesi yapılmış. Oysaki onlar sürgünde buraya gelirken çok şerefli, çok mümtaz insanlar olarak el üstünde tutuldular.

Çerkes soykırımı konusu ve Çerkesya söylemi Soçi Olimpiyatları ile birlikte belirli bir gündem oluşturuyor. Ne düşünüyorsunuz?

Türkiye’deki veriler derli toplu bir şekilde Rusçaya çevrilmediği sürece Çerkes Soykırımını dünyaya anlatmazsınız. Çerkesya söylemine gelince o söylemin iki tarafı var. Eğer bu söylem Kafkasya’nın kuzey batısını da bir savaş alanı haline getirmeye yönelik ise bu çok sakıncalı. Orada savaşacak hiçbir güç yok, savaşın bu halka sağlayabileceği hiçbir şey de yok.

Kabardey-Balkar, Karaçay-Çerkes ve Adıgey yerine tarihi Çerkesya içerisinde, buralarda yaşayan halkların bir arada yaşayacağı bir idari birim istemek meşru bir hak talebi değil mi?

Katiyen meşru bir haktır. O sınırlar yapay sınırlar. Özellikle Adıgey bir toplama kampı bölgesi, adeta Kızılderili rezervasyonu. Kabardey-Balkar’dakiler de Karaçay-Çerkes’dekiler de tarihi toprakları üzerinde yaşamıyor. Çok daha geniş topraklar üzerinde yaşıyorlardı Çerkesler. Dolayısıyla sonradan çizilmiş bu uyduruk sınırlar tabi ki beni bağlamıyor. Çerkeslerin tarihi sınırı Taman yarım adasından başlıyor Svanetya’ya kadar, doğuda İnguşetya’ya kadar, Mezdog’a kadar uzanan bölge. Buranın tarihi adının Çerkesya olduğunun hatırlatılması, buradaki halklarda yeniden tekrar o sınırlar içerisinde beraber yaşama şuurunun uyandırılması, kültürel ortaklıkların ihya edilmeye çalışılması saygıdeğer bir çaba. Ama bu gayret militarist bir tavırla sergilenmemeli.

Milliyetçilik dozu da biraz yüksek sanki?

O topraklarda milliyetçilik yapmak reel olmaz. O topraklarda ne Adıge milliyetçiliğinin reel temeli vardır ne de Karaçay milliyetçiliğinin.

Buradan Kafkasya’ya doğru mesajlar iletmek, orayı olumlu anlamda etkilemek mümkündü de diaspora bunu başaramadı mı?

Evet öyle… Onların en büyük meselelerinin varlıklarını sürdürmeleri olduğunu anlatamadık. Onlara ‘ne kadar ölürseniz, ne kadar öldürürseniz o kadar anlamlısınız’ mesajı verdi İslam dünyası. Farklı odaklar da verdi bu mesajı. Yeri geldi Amerika verdi yeri geldi Suud verdi, yeri geldi Türkiye’deki bazı menfaat grupları verdi. Sen ne kadar ölür ne kadar öldürürsen o kadar anlamlısın denildi bu adamlara. Oysa burada bir veri merkezi olsa idi, sürekli tarihsel, dinsel, dilsel dökümanla o insanlar aydınlatılsa idi böyle mi olurdu durum.

Çerkes kimliğine gelelim isterseniz. ‘Çerkes’ lafzı başlı başına bir tartışma konusu

O konuda bir yazı yazdım. Yakından ilgilenenler görmüştür zaten. Özetle, sen ne kadar Abazayım dersen de tarih seni Çerkes olarak yazmış, başkaları sana Çerkes diyecek… Neredeyse dünyanın son günlerine geldik, Çerkesler daha ulusal adlarını koyamıyor. Var mı böyle bir komedi… Bahsettiğimiz kompleksin tezahürü bu da. Kendisini tanımlamak için öncelikle ötekinden ayırmak, muhalif durmak, başkalarını dışlamak. Ergenlik çağındaki çocukların psikolojisi… Bu adamların dedeleri kendilerini Çerkes olarak vasıflandırıyordu. Ne oldu da birden bire klan ölçeğinde adlandırmaları tercih eder hale geldiler. Çerkesliğin bir kültürel tarifi vardır, Çerkeslik bir kültürün adıdır. Bu kültür nerede yaşar? Kuzey Kafkasya’nın tamamında yaşar. Çerkeslik bir halk adıysa şayet, Abazaları, Adigeleri ve Ubıkhları kapsar. Gerçek tanımı budur Çerkesliğin. Kafkasya’da herkes kendisine başka bir şey der, komşusu başka bir şey der, dış dünya onu başka bir şekilde tanımlar. Yani bu tanımları mikronize etmekteki maksat nedir? Kafkasya’da farklı diller konuşan aynı halktan insanlar vardır. Bu insanlar aynı halktandırlar. Yani aynı sülalenin hem Abazalarda hem Adigelerde hem Kabardeylerde hem Çeçenler de hem de Avarlarda olmasını nasıl tarif edebilirsiniz?

‘Aynı halk’ tezini biraz daha açabilir miyiz?

Uluslaşma sürecinin tamamlanmamasının doğal sonucu bunlar aslında. Çerkesler açısından sorunun iki görünümü var. Birincisi; uluslaşma süreci tamamlanmadığı için parçalanış bir hal arzetmek. İkincisi; parçalanış halden de daha geriye giden, daha ilkel reaksiyonlar vermeye başlamak. Mesela Türkiye’ye gelen Kafkasyalılar sürgünden sonra uluslaşamamış olmanın sıkıntısını yaşıyorlardı, ulus değillerdi bu adamlar. Ama birbirlerine sahip çıkıyorlardı. Biliyorlardı ki ortak kültürden geliyoruz, ortak bir trajedi yaşadık, aynı dili konuşmuyor olsak da kati surette kardeşiz. Bu, dünyada bir başka numunesi olmayan özel bir durum… Milleti oluşturan unsurlardan birisi dildir, birisi ortak kültürdür, ortak inanç ve birlikte yaşama azmidir. Fakat Kafkasyalılarda sadece dil farklı. Bu insanların kültürleri, geçmişleri, birlikte yaşama azimleri, şunları bunları düne kadar vardı. Sadece dil farklıydı. Dil farkından dolayı şimdi mikronize olmaya başladılar. Dün dedelerimiz Kafkasyalı olmak, o sürgünü yaşamış olmak, nasıl davranılacağını biliyor olmak temeliyle birbirine sahip çıkıyorlardı. Fakat şimdi daha geriye gitmeye başladılar birbirlerine sahip çıkmayıp birbirlerini dışlar tarzda bir tavır geliştiriyorlar. Buna sosyal bir irtica da denebilir.

Ben farklıyım, farklı bir halkın mensubuyum diyenler neye dayanıyor peki?

Ergenlik çağı bunalımına… Bu insanlar o kadar kültürel değerlerini kaybetmiş, kültürlerinin içi o kadar boşalmıştır ki kendilerini tanımlamak için öncelikle kendilerinin en yakın oldukları adamlardan uzakta tutuyorlar. Ben senden ayrı bir şeyim. Yani Abaza’ya bir Adige’den ayrı bir kimliğe sahip olmak onur veriyor. Veya bir Adige’ye Abaza’nın bulunduğu çatıya ait olmamak onur veriyor. Bu kabile mantığı, klan mantığı. Modern dünyada böyle bir şeyin yeri olamaz. Bu çağda sırf konuştuğumuz dil ayrı veyahut diyalekt ayrı diyerek tarihi bağını, etnik bağını, kültürel bağını yok sayarak bir şey elde edemezsiniz.

Son yıllarda Kafkasya’da ve diasporada kültürel alanda bir hareketlilik gözlüyor musunuz? Özellikle müzik ve dans’ta daha otantik çalışmalar yapılıyor gibi geliyor. Çerkes kimliğine bir katkı olarak görüyor musunuz?

Kesinlikle bir hareketlilik var. Ama bu hareketlilik Çerkesliği folklorik bir kitle haline getirmek yolunda… Bu çabaların hepsi Çerkes kimliğini folklorik bir kimliğe indirgeme sonucunu doğuracak. Tabi ki bilinçli olarak bu amaca matuf çalışmalar değil bunlar. Anadil dediğiniz zaman 3 bin kişi toplanmıyor ama Marmara Çerkesleri folkloru dediğiniz zaman 10 bin kişi toplanabilir. Çingeneler de folklorik bir topluluktur mesela. Bunların geçmişleri, halk hafızaları, ulusal hafızaları falan yoktur. Fakat Çingene folkloru vardır. Çingene denilince akla dans gelir. Çerkes değince de sadece güzel dans eden renkli bir folklorun akla gelmesi sonuçlarını doğuracak şeyler bunlar. O folklorun içini mutlaka tarihi çalışmalarla, geleceğe yönelik projelerle, edebiyatla, sanatla doldurmak lazım. Yoksa o folklorle temsil edilen kültür içi boş bir kültür haline gelir. Sahnede dimdik, bıçak gibi dans eden delikanlı Kafkasya’nın nerede olduğunu bilmez, anadil kaygısı olmaz. Orda fevkalade bir Çerkes kızı gibi dans eden kız sahneden çıktıktan sonra o kültürün sunmadığı bir profil olarak topluma katılır. Yani bunlar, Çerkes folklorunun gelişmesi, dünyada daha fazla tanınır olması amacına matuf olmakla birlikte Çerkes kimliğini yaşatmaya yetecek gayretler değildir.

Nelerdir Çerkes kimliğini yaşatacak gayretler?

Onu sağlamak için Çerkes folklorunun yanında Çerkes edebiyatını koymak lazım. Ama her şeyden önce edebiyatını. Çünkü bu halk kahramanlarını kaybetti. Mitolojik kahramanlarını,  bağımsızlık savaşı verirken ortaya çıkan o isimsiz, o son derece saygıdeğer kahramanlarını kaybettiler. Şimdi elde sadece akordeon kaldı. Eğer kahramanlarını yeniden tanımlayabilip bulacak olursa bu halk silkinebilir. Çünkü İmparatorluğu oluşturan bir sürü unsurdan birisi olan Türk halkı, Türk kimliği edebiyatla ayağa kalkmıştır. Öyküleriyle ayağa kalkmıştır.

Çerkes kimliği denilince xabze akla geliyor. Xabze dediğimiz zaman da nostaljik bir alana geçiş yapılıyormuş gibi algılanıyor kimi zaman. Oysa ister ‘gelenek’ deyin ister ‘örf’ deyin, isterseniz başka bir şey deyin Çerkesler için son derece önemli bir sosyolojik mefhumdan bahsediyoruz aslında. Nedir xabze?

Sürekli savaşların yaşandığı bir coğrafyada insanların birbirinden emin olmalarını sağlamak için konmuş kurallar bütünüdür. Kodifike edilmiş bir hukuk sistemidir. Temelinde insana saygı, başkaları için yaşamak, diğerkamlık, tevazu, cesaret, ihsan ve lütuf gibi insani erdemler bulunan bir öğretidir. Hala Çerkes karakterini belirleyen ana unsurdur xabze. Geçmişte Kafkasya’nın verdiği savaşın temel dinamiği, bugün yok oluş batağında tutunduğumuz köktür… Sürgünden sonra asli yaşam ve gelişim alanından çıkmış, geliştirilememiş, işlenememiş ve işlevsizleştirilmiştir. Günümüzde bölgeye göre değişen ritüellere ve yaşça büyükler sultasına dönüşmüştür ama. Bir Çerkes akademisyen, kendisinden birkaç yaş büyük olduğu için bir çobanın yanında sigara içmiyor, rahat oturamıyor, fazla konuşamıyor. “Sen benim toplumumun eğitimli adamısın senin benden iki yaş küçük olman beş yaş küçük olman senin susmanı gerektirmez. Bana saygı gösterdiğini anlıyorum, bu saygıya mukabele etmem gerektiğini anlıyorum” bu mesaj verildikten sonra başka ıstıraba gerek yok. Gereksiz şövalyelikler bunlar.  Her hukuk kuralı belli bir zaman dilimi içerisinde geçerlidir. Eğer bir hukuk kuralını farklı bir zaman dilimi içerisinde uygulamaya kalkarsanız o zaman ciddi sorunlar ortaya çıkar. Roma Hukuku borcunu ödemeyen borçlunun alacaklıya kölelik etmesini buyuruyordu. Artık geçerli olmayan bir hukuk kuralıdır bu.

Xabze, tıpkı İngiliz Hukuku gibi yazılı olmayan bir hukuk sistemidir ve geçmişte son derece işlektir. Hayatın her alanına yönelik düzenlemeleri vardır, fakat çağ o çağ değil, coğrafya o coğrafya değil. “ mey aynı mey, ama meyhane başka, saki başka, saz başka…”

Peki, tam olarak hukuk mudur? Sadece hukuk mudur ya da?

Daha geniş anlamda yaşama usulü diyelim. Hukuku da barındıran bir şey… belli bir insan modeli ortaya çıkarmaya, toplumsal güveni tesis etmeye matuf bir sistem. Bu sistemin temel düsturları tevazu, başkalarını öncelemek, insana saygı, özelde büyüğe ve kadına saygı. Sonra iffet… Kapitalizm ve zamanın devinimi bu dinamiklerin tanımını değiştirdi. Tevazu, beceriksizlik olarak görülüyor. Çünkü herkes hiçbir özelliği olmadığı halde kendisini satmaya çalışıyor. Kapitalizmin temel düsturu pazardır. Ama bizde pazar yok. Ortaçağ Kafkasya’sında geliştirilmiş o usulü buraya getirip bu zamanda yaşadığımızda xabze’nin temel dinamiği olan tevazu, beceriksizlik olarak ortaya çıkıyor. Cesaret ise enayilik… hani şu Tüfek icad olduktan sonra bozulan cinsten… İffet ise kime göre… İçinde yaşadığımız toplum kaçgöç uygulamayan Çerkeslerin iffet anlayışını kabul etmiş midir?

Bu sebepten Xabze de diğer Çerkes değerleri gibi asli fonksiyonunu büyük ölçüde yitirmiş, bugün modern hayata uyum sağlamaya çalışan Çerkes tarafından ayak bağı olarak görülen bir kavram. Eğer toplum yaşayabilse, xabze işlenir olsa topluma neler katacağını düşünemiyorum. Ne muhteşem bir disiplin ortaya çıkardı. Fakat işte ana sorun… yaşamıyorsan yaşatamıyorsun. Xabze’de değerli olan ne varsa bu kapitalist hayatın içerisinde, bu ahir zaman ortamının içerisinde değersizdir. Sorun şu ki; bizim ortaçağda şekillendirdiğimiz bu yaşam usulü Ruslarla karşılaşmamız neticesinde verdiğimiz savaş ve dünyanın muhtelif yerlerine dağılmamız neticesinde inkıtaa uğradı. Aslına bakacak olursanız biz memleketimizde kalmış olsaydık şu anda sahip olduğumuz bölük pörçük kabile yapısına sahip olmayacaktık. Kuzey Kafkasya’da belki iki üç ulus olacaktı, güçlü uluslar olacaktı bunlar, en azından Gürcü ulusu gibi büyük ölçüde yekparelik arzeden bir unsur ortaya çıkacaktı. Ama biz savrulduk. Savrulduğumuz yerlerde sahip olduğumuz şeylere ulusal değerler olarak sahip çıktık ve onları olduğu gibi muhafaza ettiğimiz ölçüde ulusal değerlerimizi koruduğumuzu zannettik. Halbuki eğer halk yerinde kalsaydı, ulus olsaydı, xabze mutlak surette gelişecekti ve belki dünya için çok büyük bir katkı olacaktı. Dünya kültürüne ancak dinle mukayese edilebilecek bir katkı olacaktı.

Kapitalim çağında başka hiçbir şekil yaşama biçimi mümkün değil mi?

Başka yaşam tarzları mümkün ama zor… Zor olduğu için de son derece değerli. İnsana ayrıcalık katan, özellik katan biçimler bunlar. Herkesin pazarda olduğu bir ortamda siz köşkünüzdesiniz… zaman içerisinde bence bu tarz farklılıklar  daha büyük anlamlar kazanacaktır. Bu tarz farklılıkları olan insanlar ve cemaatler daha fazla saygı görecektir. Çünkü herkes gittikçe daha fazla birbirine benziyor. Aynı diziden tarih öğrenen herkes aynı şekilde düşünüyor, aynı şarkıcıyı dinleyenler aynı sesi çıkarıyor. Dünyanın ne kadar tatsız tuzsuz bir ortama gittiğini düşünebiliyor musunuz?

Xabzenin içerisinde tutunabilecek bir şeyler, biz öz yok mu?

Mutlaka var. toplum bir aşamadan sonra o noktaya geliyor. Kapitalizm eleştirmenleri zaten bunları söylüyorlar; “Kapitalizm şiiri bitirdi, sanatı bitiriyor, akrabalık ilişkilerini, insani erdemleri bitiriyor” diyorlar. Sadece biyolojik ihtiyaçlarına ve tüketmeye odaklanmış bir insanlık içerisinde farklı olan kendini belli ediyor. Bu halk için, bu kültür için öncelikle bu halkın aydınlarının, kanaat önderlerinin sorumluluk sahibi olarak koordine bir şekilde hareket edip çalışması lazım. Sorunlar hiyerarşisi kurulması lazım. Değerlerin muhafaza edilmesi lazım. Çünkü önümüzdeki süreçte, o farklı değerler anlam ifade edecekler. Herkeslerin birbirine benzediği, herkesin biyolojik ihtiyaçlarına odaklandığı bir hayat tarzını benimsediği bir çağda, sen Çerkes duruşunla farklılık arzedeceksin ve kıymetli olacaksın. Siyasi sınırları belli olan, bayrağı olan, başkenti olan, askeri gücü olan bir devlet olmak nihai hedef değildir. Nihai hedef, bir halkın var olmasıdır. O siyasi sınırlar o bayraklar 20. yüzyılda ifade ettiği anlamı ifade etmiyor artık.

 

Yusuf Altunok

Kaynak: Ajans Kafkas 

Kazım Berzeg, Türkiye’de Liberal düşüncenin mimarlarından, Liberal Düşünce Topluluğu’nun kurucu başkanı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden en çok karar alan Türk avukatı. Türkiye Kazım Berzeg’i kısaca böyle tanıyor. Ama O, aynı zamanda Çerkeslerin Türkiye’deki en önemli düşünce ve sivil toplum adamlarından biri. Söyleşimizin ilk bölümünde Kazım Berzeg ile dünü, bugünü ve yarınıyla Çerkes meselesini konuştuk.

Dilerseniz en temel meseleden, Kafkasya halklarının varlıklarını sürdürebilme mücadelesinden başlayalım.

Kazım Berzeg: Ben yeryüzündeki bütün kültürlerin varlıklarını sürdürmeleri, bunun içinde tüm insanlığın gayret sarf etmesi gerektiğini düşünüyorum. Çerkesler varlıklarını sürdürebilmeleri de bu ‘ortak gayret’e bağlı. Ama şu var; dünyada beş bin dil konuşulduğu söyleniyor, belki daha fazla belki daha noksan,  beş binse şayet, Çerkesler beş bin dili konuşanlardan herhangi birisi değil veya beş bin kültür grubundan herhangi birisi değil. Ancak maalesef kendilerini, dünyaya tanıtma hususunda herhangi bir gayret gösteremediler. Dışarıdan Çerkesleri biraz araştıranların vardıkları ortak kanaat: Çerkes dilleri de Çerkes toplumsal yapısı da Çerkes kültürü de özel önem taşıyan dillerden, önemli kültürlerden birisidir ve varlığını devam ettirmesi tüm insanlık için daha büyük önem taşır.

‘Çerkes dilleri’ diyorsunuz, bu da tartışmalı konuların başında geliyor.

Çerkesler Kafkasya’da da Türkiye’de de diğer yerlerde de maalesef çok azaldılar. Onun için, Abaza, Oset, Çeçen gibi ayrı ayrı gruplar olduklarını, ayrı ayrı halklar veya hatta kültürler olduklarını ifade etmeleri yanlış. Bu evvela az oldukları için yanlış. Daha da önemlisi; Çerkesler ancak evvela en yakın olan Türk toplumundan, ikinci kademede İslam toplumundan, üçüncü safhada tüm insanlıktan destek temin etmek suretiyle varlıklarını koruyabilirler. Yani bundan yüz sene sonra Çerkes gruplarından herhangi birisinin varlığından bahsedilecekse şayet, bu Türkiye’nin, İslam aleminin, Avrupa’nın ve tüm insanlığın desteği sayesinde olacak. Kendi güçleri maalesef buna yetmez, realist olmak lazım. Dünyanın desteğini en yakın çevreden itibaren temin etmeleri gerekir, buna hakları var. Dünyanın bugünkü anlayışı, bugünkü gidişatı bunu ifade etmelerine ve bu desteği temin etmelerine de ortam hazırlar mahiyette. Onun için, dünyaya kendilerini daha iyi tanıtmaları lazım. Daha iyi tanıtma bakımından da Çerkes adı çok önemli. Yani Türkiye’de de, İslam aleminde de, Avrupa’da da Amerika’da da Kuzey Kafkasyalıların hepsi Çerkes adıyla anılıyor. Adıge’yi, Karaçay’ı, Abaza’yı, Oset’i hiç kimse bilmiyor ama Çerkes denilince iyi tanıyorlar ve Çerkeslerin herhangi bir dil grubu herhangi bir kültür grubu olmadığını, insanlık camiasında ve tarihinde önemeli bir yeri olduğunu biliyorlar. Bunu bildikleri için de “aman yardım, edin Çerkes varlığının devamına imkan hazırlayın” demek daha kolay ve o yardımı temin etmek de çok daha kolay.  Size kendi tecrübelerimden örnek vereyim. Helsinki Yurttaşlar Meclisinin 1993’de Ankara’da yapılan milletler arası toplantısına Türkiye’den çağrılan 250 katılımcıdan biri bendim. Çerkes olduğum için değil, İnsan hakları savunucusu olduğum düşüncesiyle. Abhazya harbi vardı Çeçenistan meselesi vardı, önemli hadiselerin olduğu bir yıldı. Ben asıl konumu bıraktım, elimden geldiği kadar Kafkasya meselelerini anlatmaya çalışıyorum. Abaza diyorum, Adıge diyorum işte Osetya diyorum Çeçen diyorum… İlgisiz dinliyorlar. Duymadıkları bir şey dinliyorlar, lütfen dinliyorlar. Yanımda oturan bir İtalyan ben bir miktar konuştuktan sonra “Sen Çerkeslerden mi bahsediyorsun?” dedi, “Evet” dedim,  “Çerkesleri çok iyi biliyoruz ama bahsettiklerini hiç bilmiyoruz.” diye cevap verdi. Sonra, literatürde de Çerkes olarak geçiyor.

Diasporadaki Çerkeslere düşen görevler nelerdir?

Ben ‘diaspora’ lafını sevmiyorum, çünkü Türkiye’ye yabancılaştırıyor. Osmanlılardaki sadece 1453’ten 16. asrın sonuna kadarki 150 yıl boyunca 48 sadrazamdan kırk tanesi balkanlı, dört tanesi Türk, dört tanesi de Çerkes. 1570 Don-Volga kanal seferinin başındaki Kasım Paşa Çerkes. Osmanlının daha ödemde Kafkasya’daki Çerkeslerle irtibatı var. İslam alemine 250 sene liderlik eden Memlukler var... O zaman Çerkesler niye yabancı olsun ki?

Ama bugün bu topraklarda Çerkes kimliği ile var olamıyorlar. Türkiye Cumhuriyeti Çerkes kimliğini kabul etmiyor.

İşte bunu Türkiye Cumhuriyetine kabul ettirmek,  diaspora demeden kabul ettirmek lazım.

Nasıl?

Evvela düşmanlık ilan etmek suretiyle olmaz. Türkleri dost kabul edip -ki dostturlar da hakikaten-  Onları imkan nisbetinde ikna etmeye çalışmak. Evvela şunu söyleyeyim ben Kafkasya’ya dönüş düşüncesini benimseyenlerdenim. Ama bu mümkün mü Türkiye’deki Çerkesler için? Değil.  Çünkü dünyadaki örnekleri biliyorum. Sürüldüğü için gitmek zorunda olanla, Türkiye’de ikamet etmekteyken buraya alışmışken, iyi kötü bir geçim yolu varken gitmek farklıdır. Mesela Sovyetler Birliği’nden İsrail’e Yahudilerin göçü. 1980’lerin başında 5 milyar dolar kendisi tahsis etti, 5 milyar dolar da milletler arası alandan temin edildi. O günkü 10 milyar dolar bugünkü 30 milyar dolardır. Gidenin de hepsi birkaç yüz bin kişi. Gidecek insan orada yeniden eğitilecek, rehabilitasyonu var, iş imkanı var, şu var bu var. Yani değişik bir hayata intibak edecek. Gitmek zor. Onun için hayal kurmamak, Çerkeslerin yaşadıkları yerlerde varlıklarını sürdürebilmelerini düşünmek gerek. Ama dönüş için milletler arası camian nasıl ki İsraillilere 5 milyon dolar tahsis etti, Çerkeslere de böyle bir imkan tanınabilir, tabi Rusya’yla Türkiye’nin de anlaşması suretiyle, Rusya’yı da anlaşmaya mecbur etmek suretiyle…  O imkanlar da araştırılsın, ama henüz ortada böyle bir imkan yok. Olmadığı için Türkiye’deki Çerkeslerin varlıklarını burada devam ettirmeleri şimdilik peşine düşülecek hedef olur. ‘Biz burada emaneten duruyoruz, diasporadayız ve döneceğiz’ dediğiniz zaman Türkiye’de ne siyasi ağırlığınız olur, ne de ekonomik ilişkilerde güven telkin edebilirsiniz. Kendinizi gereksiz yere yabancılaştırmış olursunuz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin de üzerine düşen bir şeyler olmalı?

Helsinki nihai senedi bütün batılı devletler gibi Türkiye’ye de son 30-35 yıldır kendi içerisindeki bütün farklı unsurları, kültürleri devam ettirme mükellefiyeti veriyor. Hem milletler arası camiaya hem de devletlere veriyor bu mükellefiyeti. Türkiye Cumhuriyeti devleti katıldığı anlaşmalar uyarınca Türkiye’deki Çerkes varlığını devam ettirmek için maddi imkan tahsis etmek, her türlü gayreti göstermek mükellefiyetindedir. Türkiye Cumhuriyeti devletine bu mükellefiyetini dostça hatırlatmak, vatandaş olarak hatırlatmak, Türkiye’nin insanı olarak hatırlatmak gerekiyor. Olması gereken bence budur. Ve bakmayın siz Bardakçı’ya, Türklerin çoğunluğu, doğru dürüst anlatılırsa ‘Çerkesler yok olmasın varlıklarını sürdürsünler’ der. Mesele Türklere bunu dedirtmektir.

Doğru dürüst anlatılmadığı için mi etkili sonuç alınamadı bugüne kadar?

Ben Sovyetler Birliğini inceleyen yazılar da yazdım. Sovyetler birliğinin durumu şuydu; bütün dünyada son derece etkili propaganda mekanizmaları kurdular. Sovyet rejimine karşı olan herhangi birine sorduğun zaman ‘Sovyetler her ne kadar demokrasi değilse de ekonomide çok büyük başarılar sağladılar’ derdi. Dünyada insanları bu şekilde düşünür hale propagandayla getirdiler. Oysa dağıldıktan sonra görüldü ki -doğru araştıranlar daha önce de farkındaydı zaten- Sovyetlerin asıl başarısızlığı ekonomide. Bunu kurdukları propaganda düzenine örnek olarak ifade ediyorum. Rodina dedikleri devlet kuruluşları vasıtasıyla Rusya’yla irtibatı olan, Rus olur, Gürcü olur, Çerkes olur, Yahudi olur… Bunların hepsi içerisinde propaganda yapmayı planladılar ve Ankara derneği vasıtasıyla Türkiye’de bunu uyguladılar. Bu arada dönüş fikriyle ve saire ile amaç Türkiye’de Sovyetler birliği sempatizanı bir Çerkes kitlesi yaratmaktı. Tabi yalnız Çerkes kitlesi değil, Öğretmen kitlesi, Gürcü kitlesi vs.

Bahsettiğiniz bu Rus propagandası Türkiye’de nasıl işliyordu?

Bir grup vardı 1970-71 den itibaren. Bunlar Türkiye’de bir şeyler yapar görünüp Türkiye’den dışarıya Çerkes sesi çıkarmama planını uyguluyorlardı. Bir başkasının da Türkiye’de Çerkesler yaşıyor diye dışarıya ses vermesini engellemek için de ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı. Yani bunların içindeydim. Bunu siyasi sebeplerle söylüyor değilim, bilerek söylüyorum. Benim mesleğim avukatlık. 1987’de önce Avrupa insan hakları komisyonu, 1990’dan itibaren de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Türkiye ilişkisini kurduktan sonra işlerimi tedricen o alana yönelttim. Şu anda AİHM’den en çok karar almış olan Türk avukatı benim. Bazı konularda da Türkiye’nin taraf olduğu ilk kararları alan avukat benim. Bir ölçüde tanırlığım sebebiyle Helsinki Yurttaşlar Meclisi’nin 1993’te Ankara’da yapılan toplantısına davet edildim. Toplantıdan bir buçuk ay evvel katılımcıların hepsine toplantı programları gönderiliyor. O vesileyle öğrendim ki toplantının ağırlıklı konuları arasında Abhazya ve Çeçenistan var. Bunu öğrenince Ankara derneğine Abhaz kriz komitesine, Ankara’daki konseye, o zaman mevcut olan bütün derneklere programları gönderdim. ‘Ankara’da toplantı yapılacak, bütün dünya NGO’su gelecek, dünya basını gelecek, mutlaka katılın’ diye. Israr etmeme rağmen hiç birisi katılmadı.

Neden katılmadılar sizce?

Katılmamalarının iki sebebi olabilir. Birisi; kendilerinde acz hissettikleri için olabilir. Katılmaları için dil bilmeleri gerekliydi ve saire… Ki pek sanmıyorum, telafi edilebilecek eksiklerdi neticede.  Doğrusu; birileri ‘katılmayın’ şeklinde talimat verdiği için katılmadılar. Dünya basını üç dört gün müddetle burada, Kafkasya meselesi konuşuluyor, dernekler yoklar. Ondan sonra da bütün derneklerden istifa ettim. Tavır bana ihanet gibi geldi. İhanetti de hakikaten. Hele orda meselesi olan toplumların aktivitelerini görünce…  Orada gördüm ki; Kafkasya Diyalogu grubu için 14 kişi gelmişler 4 kişi de içlerinde Abhazya temsilcisi diye getirmişler. Hepsiyle kavga ediyorum. Orada Abhazya aleyhine bir deklarasyon çıkmasını da kavgayla engelledim. Ben varım, eşim var, kızım var bir de Çerkes avukat stajyerim var. Orada bir Hollandalı, adını hatırlamıyorum, kiliseler birliği gibi bir NGO temsilcisi yaşlı bir adam bana dedi ki; “Türkiye’deki Çerkesler Kafkasya’da Çerkes olsun istemiyorlar herhalde.” Bundan sonra da ben derneklerle ilişkimi kestim. Aynı şey 1999’da AGİT toplantısında oldu. Ankara derneği katılımı engellemek için elinden geleni yaptı. Baştan itibaren dünyayla irtibat kurun diyorum. Türkiye dışına gidemiyorsanız Ankara ve İstanbul’da dünyanın büyük basın ajanslarının temsilcilikleri var, onlarla irtibat kurun diyorum. Bir gün Ankara derneğinden bir dostumuz enteresan bir cevap verdi, “Biz Türkiye dışıyla ilgilenmiyoruz” dedi. Yani Türkiye Çerkesleri dernekler marifetiyle iyi imtihan vermediler. Bu başımdan geçenleri söylediğim zaman ‘çok acı konuşuyorsun’ diyorlar.  Ben acı konuşmak için söylemiyorum, gerçek bu. Şimdi artık mecburen, ilişkiye girmek zorunda oldukları için birtakım irtibatlar kurdular Avrupa ile. Bu plan nerden yönetiliyordu, onu çözemedim. Ama program şuydu; ‘Siz Türkiye’de Çerkesler için bir şeyler yaptığınızı gösteririn, başka birisinin karışmasını engelleyin ve sakın Türkiye dışına da ses vermeyin.’

‘Bugüne kadar dernekler marifetiyle iyi imtihan verilemedi’ diyorsunuz, bundan sonra ne yapmak gerekiyor?

Türkiye’deki varlığını Türkiye’de sürdürecek, Kafkasya’dakinin de Kafkasya’da sürdürmesine elinden geldiğince yardım edecek. Keza Suriye’deki de, Ürdün’deki de…  Sovyetler Birliği 1987’den itibaren dağılma yoluna girmişti. Ankara’daki benim bürom Türkiye’deki Çerkeslerin uğradığı bir yerdi o zamanlar. Mesela Amerika’dan 1987 veya 1988’de Suriye’den gitme Yahya Kazan, Amerikan doğumlu genç bir Çerkesle yazıhaneme geldiler. Dediler ki; Çerkes meselesi için İsviçre’de bir merkez yapalım da orada Avrupa’ya tanıtalım. O zaman ben milletler arası NGO’larla irtibata başlamıştım AİHM konusunda yayın yoktu, bilgi yoktu. Bilgi temin etmek için Türkiye dışıyla irtibata geçmiştim, biraz tanıyordum. Dünyada eski bildiğimiz ulus devlet artık ortadan kalktı. Bir mahallileşme var bir de milletler arası otoriteler var. Türkiye de Rusya da Avrupa Konseyinin, Avrupa Birliğinin genel politikasına ters tavır içerisine giremez. Sivil toplum kuruluşları günden güne ehemmiyet ve etkinlik kazanıyorlar, onların yarattığı hava dışında da hareket edemez. Dedim ki; İsviçre’de bir şey kurmaya gerek yok. Çalışma sistemlerini biliyorum bu milletler arası kuruluşların. Doğru dürüst anlatmak kaydıyla, mesela milletler arası “Pen” kulübüyle, hukukçuklar komisyonuyla –bunların dışında bir süre örgüt daha var- irtibat kurabilirsek, bunu organize edebilirsek meselemizi bütün dünyaya yayarız. Bunun için de paraya gerek yok. Yani gidip gelmek, şahsi ilişki kurmak için ne kadar lazımsa o kadar lazım. Yolunu yöntemini belirleyeceksin. Bu organizasyonların beşte birini kendi meselene çekebilirsen bütün dünyaya bir ay içinde meseleni intikal ettirirsin. Bunu yaparken de herhangi bir halka, herhangi bir topluma, herhangi bir devlete husumet ilan etmenin gereği yok. Rusya’da da son derece samimi organizasyonlar var. Kafkasya’daki Çerkeslerin hakkını Rusya’daki Ruslara takip ettirmek de mümkün.

Peki, ilke olarak neleri dikkate almak gerekli?

Türkiye’nin solu ve sağı, dünyadan bakılınca çok ciddi bir sol veya sağ değildir. Hele solcu veya sağcı olmak Çerkesler gibi bir halkın, bir kültürün geleceğini garantiye alma meselesinin yanında çok küçük bir meseledir. Türkiye’de solculuk-sağcılık bugün vardır yarın geçer. Sovyetler birliği de vardı dağıldı. Sovyetler Birliği’ni yeniden kuralım diyen -Rusya’da bir takım fanatikler vardır belki ama- yok.  Yani bunlar geçici. Ama Çerkes varlığı meselesi ya da herhangi halkın meselesi çok daha ciddi bir konu. Türkiye’de bu konularla ilgileniyor görünenleri, Türkiye’nin siyasi kamplaşmasının dışına çıkarmak. Herkesin ideolojisi, bağlı olduğu doktrini olacak, o ayrı rey sandığında veya siyasi parti çatısında. Ama Çerkes meselesini buna masa yapmasınlar. İkincisi; dostlukla yürütmek. Rusların Çerkeslere yaptığı soykırımdır. Ama sen benim hakkımı yedin, ‘senin yediğin hakkımı senden istemem sana düşmanlık değildir’ diye başlayıp ‘hakkımı ver, ben sana düşman değilim’ biçiminde bir üslupla sürdürmek. Rusları hakkaniyet yoluna getirmenin yolu da dışarıdan tazyik yaptırmaktır. Rusya’ya silah atmak, atom bombası atmak falan değil. Dünya NGO’ları seni kabul ederlerse o baskı Rusları yola getirir.

Devam edecek…

Ebubekir Kızık - Yusuf Altunok
Kaynak: Ajans Kafkas-12.04.2011

Kafkasyanın yerli (otokhtan) Halkları genel olarak konuştukları dil yönünden üç ana grup halinde incelenmektedir. Buna göre;
I. Grup / Kuzeybatı Kafkasya halklarıdır ve üç ana gruba ayrılır.

1.ADİGELER: Kuzey çerkesleri olarak ta adlandırılan bu gruplar dil bakımından birbirlerini anlayabilirler. Adigeler kendi aralarında iki ana grup halinde incelenir.

a)Abzah, Hatukuay, Kemirguvey(Temirgoy - Çemguy), Adamey, Bjedug (Yegerkhoy-Kiray), Mahuş(:Makhoş), Şhapsıg, Natukhaç ve Janelerdir.

b)Kabardey ve Besleneyler(:Besniy): En kalabalık Çerkes kabilesi olan Kabardeyler, Büyük ve Küçük Kabardeyler olmak üzere iki gruba ayrılırlar. Büyük Kabardeyler Nalçik ve çevresinde, Küçük Kabardeyler ise Mozdok (Mezdegü) çevresinde otururlar. Kabardeylerin bir kolu olarak kabul edilen Besleneyler ise batı komşularıdır.

2.UBIHLAR (:Ubuh-Vubıh- Ubukh): Kafkasyada Abhaz ve Adigeler arasında yaşayan bu topluluklar dil bakımından ölü diller arasına girmiştir. Tamamı 1864'de göç etmiş olduğundan Kafkasya'da hiç Ubuh kalmamıştır. Diasporada yaşayan Ubıh kökenli aileler ise komşuları olan Abzahların dilini benimsemişlerdir.

3.ABHAZLAR- ABAZALAR : Kuzeyde Çerkes topluluklarına komşu olan Abazalar (Abazin-Aşuva) ile Karadeniz kıyılarında oturan Abhazlar (Apsuvalar) aynı kökten çıkan iki grup halinde birbirlerinden Kafkas Dağları ile ayrılmışlardır. Karadeniz kıyı kesiminde oturan ana Abhaz kitlesi ile kuzeyde Kabardeylere yakın olarak oturan Abazaların şivelerinde farklılıklar ortaya çıkmış ise de zorluk çekmeden anlaşabilirler. Abhazlar tarih boyunca Gürcüler'le yakın ilişkiler içerisinde olmuşlar, hatta onların tesiriyle büyük çoğunlukla Hıristiyanlık benimsenmiştir.

II. Grup / Orta ve Kuzeydoğu Kafkasya halklarıdır ve iki ana gruba ayrılır.

1.VAYNAHLAR: Kafkasya'nın stratejik önemi en büyük noktalarından birinde yaşayan dağlı Vaynah toplulukları genel olarak birbirlerinden lehçe farklılıkları ile ayrılan üç ana gruba ayrılır.
a.ÇEÇENLER (Nohçi-Nohçoylar) Vaynahların ana kitlesini meydana getirirler.
b.İNGUŞLAR (Galgaylar) İnguşlar ikinci büyük Vaynah grubudur ve Asa ile Sunja ırmakları arasında ve Terek Nehri'ne doğru kuzeye yayılırlar.
c.KİSTLER (Batslar,Tuşhlar) Gürcüstanın Çeçen sınırında Tuşa ve Alazan ırmaklarının kaynaklarında ve Pankisi vadisinde oturan bu küçük grup daha çok Gürcü unsurları ile etkileşim halindedir. 

2. DAĞISTAN HALKLARI:
Kafkasyanın en çeşitli topluluklarının yaşadığı bölge olan Dağıstan’da Kafkas Dil grubundan olan 4 ana grup yaşamaktadır. Kafkasya'nın yerlisi olan bu halklar (Avarlar, Lezgiler, Laklar ve Darginler) daha çok dağlık bölgelerde yaşarlar.

a)AVARLAR (MAARULALAR): Lezgilerden sonra Dağıstan'ın en kalabalık kabilesı Avarlar'dır. Kendi aralarında ise en kalabalık grubu esas Avarlar meydana getirirler. Dil yönünden üç gruba ayrılırlar; 
ı.Avar (Maarulal), 
ıı..Andi (Bottlih, Godoberi, Karatin, Bagvalal, Çamalal, Tindi ve Açvaçiş gibi alt gruplara ayrılırlar) 
ııı.Dido (Hinuk, Çvarşin ve Kapuçinler gibi alt gruplara ayrılırlar) 

b)LEZGİLER. Dağıstan'ın güney-doğusunda yaşarlar Samur Nehri'nin orta ve yukarı mecralarında ve Şamahı yöresine kadar uzanan alanda yayılmışlardır. Doğu ve güney-doğuda Azeriler ile karışmışlardır bu nedenle Türkçe Lezgiler arasında geniş ölçüde yayılmıştır. Rutul, Kütin, Agul, Budukh, Dzekh, Tabasaran, Tsakhur, Udi ve Khinalug gibi alt kollara ayrılırlar. Kürinler ve Tabasaranlar en kalabalık gruplardırlar.

c)LAKLAR (Gazi Kumuklar) Orta Dağıstanda yaşarlar.
d)DARGİNLER. Lezgi diline yakın bir dil konuşan Darginler bu nedenle Lezgi kabileleri arasında da sayılırlar. Akuşa, Sutkur, Sırhal, Urkarak, Horakan, Kaytak (Haydak) ve Kubaçi gibi gruplara ayrılırlar. 
Dağıstan;daki dağlı kabilelerin aralarında bulunan doğal engeller (dağlar, tepeler, derin vadiler vs.) Batı Kafkasya;daki kadar olmasa da buradaki toplumlar arasında da çeşitli dil farklılıkları doğurmuştur.
III. Grup / Güney-Batı Kafkasya halklarıdır ve dört ana gruba ayrılır.

1.GÜRCÜLER
Çoruh Vadisi'nden doğuda Alazan Irmağı ve Zakatali Mıntıkası'na kadar, kuzeyde Kafkas Dağları'nın güney eteklerinden güneyde Gümrü-Elizavetpol hattında kadar uzanan geniş bölgede yaşarlar. Kuzeyden Abhazlar, Svanlar, Ossetler, Çeçenler ve Lezgilerle komşudurlar. Güney-doğuda ise Azerilerle sınırları aşağı yukarı Nuha yakınlarından geçer. Güneylerinde Ermeniler bulunur.

Dil bakımından "Güney-Batı Kafkasya Dilleri Grubu"Gürcüce çeşitli gruplara ayrılır. 
a-Asıl Gürcüler: Tiflis çevresinden ibaret olan Kartli ile doğusunda bulunan Kakheti'de otururlar. Zakatali civarında oturan İnguiller'de bu gruba dahil edilirler. 
b-İmeretler: Riyon ile Yukarı Kura ırmakları arasında otururlar. 
c-Gurienliler: Kutais yakınında yaşarlar. 
d-Acaralar: Batum civarında yaşarlar. 
e-Pşavlar: Tiflis'in kuzey doğusunda otururlar, 
f-Kevsurlar Kazbek doğusunda dağlık bölgelerde Tuşlarla komşu olarak yaşarlar. Tuşlar gibi dillerinde Çeçen, Oset etkileri bulunan küçük bir halktır.

2.MEGRELLER İngur ve Riyon Irmakları arasında oturan Bu halk asıl Gürcülerle birlikte bölgedeki en kalabalık toplumlardan birisidir.

3.LAZLAR Çoruh Vadisi'nde oturan Lazlar tamamen Müslümanlığı kabul etmiş bir halktır.

4.SWANLAR Elbruz Dağı'nın güney eteklerinde Gürcüstanın dağlık bölgelerinde yaşayan Swanlar, Gürcüce'ye bağlı ama farklılıkları olan bir dil kullanırlar vardır. 

DİĞER KAFKAS HALKLARI;
Kafkasya;da yerli (otokhtan) Halkları dışında tasnif edilen ama en az yerli halklar kadar artık Kafkasyalı olan başka toplumlarda yaşamaktadırlar. Kültürel açıdan yerli halklarla aynı özeliklere sahip bu topluluklar genel olarak konuştukları dil yönünden ayrı bir grup olarak tasnif edilirler.

A.İrani Dil Konuşan Kafkas Toplumları:
1 .OSETLER (ASETİNLER)
Aslen Alanlardan geldikleri kabul edilen bu toplum dil açısından Kafkas dillerinin etkileri altında önemli değişiklikler geçirmesine karşılık İran diline çok yakın bir dil kullanırlar.
Kafkasya'da Daryal Geçidi'nin güney ağzında otururlar. Doğularında Çeçenler, kuzeylerinde İnguşlar ve Kabartaylar, batılarında Gürcüler bulunur. Güneyden de yine Gürcülerle komşudurlar. Onlara diğer Kafkas halkları Kuşha, kendileri ise Iron derler.
Daryal Geçidi'nden başka Liakkva ve Ksa vadilerinde, güneyde Kura'ya doğru Uruk, Fiag-Don ve Ardon ile Yukarı Terek boylarında da yaşarlar. Yine bir ayrı grupları da Yukarı Kura'nın sağ kıyısı ile Trialet Dağı'nda ve Borjom'un doğusunda otururlar.
Osetinler başlıca iki gruba ayrılırlar; 
1- İron, 
2- Digor. 
Osetlerin çoğunluğu Hıristiyan olduğu için ne Rusya'ya karşı olan mücadeleye, ne de göç hareketine etkili bir şekilde katılmamışlardır. Yalnız sayıca çok az sayıda Müslüman olanları aslen Oset olan General Musa Kundukhov öncülüğünde Çeçenlerle birlikte göçe katılmışlardır. 

2.TATLAR (PADARLAR) Safeviler tarafından Kafkasyada Bakü, Kuba, Şamahı, Derbent ve Zakatali mıntıkalarında yerleştirilmiş olan İranlılardır. Pehlevi Dili'ni konuşurlar.

B. Türk Dili Konuşan Kafkas Toplumları:
1. KARAÇAY-BALKARLAR (MALKARLAR) 
Kaynakları hakkında çeşitli görüşler ileri sürülen Karaçayların genel olarak, Kafkasya’da belirli dönemlerde bulunmuş olan Hazar, Bulgar ve Kıpçak gibi Eski Türk topluluklarının bir devamı olduğu kabul edilmektedir. Ancak Alanlarla tıpkı Osetler gibi ortak kültürel özelliklere sahip olmaları bu konuda kesin bir hüküm verilmesine de engel olmaktadır. Kıpçak Türkçesinden geldiği bilinen bir dil kullanırlar. Karaçay ve Balkar (Malkar) olarak iki grup halinde anılmalarına rağmen gerçekte tek bir halktırlar.

XIII.-XV.yüzyıllar arasında Kabartayların doğuya doğru yayılmalarına kadar Kuban, Terek ve Kuma nehirlerinin orta ve yukarı mecralarında ve onlara katılan akarsuların boylarında geniş bir sahada yaşadıkları bilinen Karaçaylar daha sonraları Kafkas Dağları'nın zirvelerine doğru çekilerek Elbruz Tepesi'nin etrafındaki sarp ve yüksek bölgelere yerleşmişlerdir. Çevrelerinin genel olarak Çerkes-Abaza kabileleri tarafından çevrili olmasından dolayı, kültürel açıdan komşu kabilelerle aynı özelliklere sahiptirler. 

2. KUMUKLAR
Kuzeyde Terek Nehri'ne kadar, güneyde de Makhaçkale'nin güneyine kadar uzanan alçak arazide otururlar. Genel olarak Dağıstan'ın kuzey-doğu ve doğusundaki Hazar Denizi'ne kadar uzanan düzlüklerde yaşarlar. Kafkasya'ya ne zaman ve nasıl geldikleri kesin olarak bilinmemektedir. Onları Hazarlara, Kimaklara, Gazi-Kumuklara ve hatta Karaçay-Balkarlara bağlayanlar bulunmaktadır. Ayrıca Hazar Denizi kıyılarında oturdukları ve kıyıdaki "kum"dan kaynaklanan "Kumuk" ismini aldıklarını ileri sürenler dahi vardır. Makhaçkale, Kaspiiski, Hasavyurt, Babayurt, Buynakski ve hatta İzberbaş şehirleri Kumukların yaşadıkları alana dahildirler. Ovalık yerlerde yaşayan çeşitli Kafkas kabileleri genellikle Türk kabileleri ile sıkı ilişkiler içerisinde bulunmalarından dolayı Kumuk Türkçesini de bilirler. Bu nedenle Türkçenin bir lehçesi olan Kumukça Doğu Kafkasya'da ortak bir anlaşma vasıtası olarak kullanılmaktadır. 

3. NOGAYLAR 
Kazak ve Karakalpak Türkçesine yakın bir dil konuşan bu topluluklar XVIII. Yüzyıldan sonra Kafkasya bölgesine yerleştirilmişlerdir. Dağıstanda Hazar Denizi'ne doğru uzanan düzlükte ve daha kuzeyde step görünümü alan bozkırlarda Türk asıllı kabilelerle (Kumuklar, Azeriler, Türkmenler) karışık olarak yaşarlar.

Hemen hemen tüm Çerkes kabilelerinin kitlesel göçü , Ruslar tarafindan isgal edilmis birkac direnis noktasi haric Çerkes topraklarinin büyük bir bölümünde 1863 yilinin sonunda basladi.

Birkaç ay içinde yaklasik 500.000 Adige ve 120.000 Abhaz onlari almaya gelen Türk gemilerinin bulundugu deniz kiyisina gitmek üzere daglardaki köylerinden ayrildilar. Bununla birlikte bazi Çerkesler de Kuban ovalarinda onlar için ayrilmis olan topraklara gitmeyi kabul ettiler ama bunlar çok küçük bir azinligi teskil ediyordu*.

Bunlar arasinda bazi Abzeh aileler de vardi. General Evdomikov'dan son bir iyilik olarak gidis hazirliklarini tamamlamak üzere bir süre vermesini isteyen bu kabileye bu süre verildi ve kesin tarih 1 Subat 1864 olarak saptandi. Sürgünler iki ayri grupta toplandi. Bir grup Bielaya Nehri'nin iç tarafindaki Rus hatlarina dogru yol alirken , digeri Türkiye'ye göçmek için Taman Limani'na dogru yöneldi. Her iki grupta yaklasik 70.000 kisi vardi, oysa 20 yil önce Abzeh kabilesinin nufusu hemen hemen 150.000 di. Geri kalanlar savas veya salgin hastalik nedenleriyle ölmüstü.

Bu zaman içersinde onbinlerce kisilik Çerkes ve Abhaz gruplari Anapa, Novorossisk, Suhumkale ve Poti Limanlari'na aktilar ama ne yazik ki onlara verilen Türk gemilerinin sayisi çok azdi ve geri gelmeleri aylar sürecekti. Gemilerin geri dönmesini beklerken binlerce Çerkes acliktan , bir kismi da kendini göstermekte gecikmeyen salgin hastaliktan öldü. 


Bazi sabirsiz liderler Türkiye'ye varmak için kabileleriyle birlikte Karadeniz'in dogusunda uzanan kiyi seridinden yola koyuldular. Aralarindan geçtikleri bölge halklarini rahatsiz etmemek için herbiri 1000er Çerkesistanlidan olusan gruplara ayrilmislardi. Aralarinda kadinlar, yaslilar, çocuklar da vardi ve yanlarinda sürüleri ve az miktarda esyalarini da götürüyorlardi.

Kafkasya'dan giden göçmenlerin toplam sayisi sadece 1864 yilinda 750.000'e ulasiyordu. Kalkis (Anapa, Suhumkule, Batum ve Poti) ve varis limanlarinda (Trabzon ve Samsun) Avrupali konsoloslar tarafindan tutulan, tek suçlari özgürlüklerini, geleneklerini ve kültürlerini korumayi istemek olan bu zavalli göçmenlerin acima ve dehset uyandiran durumlarini yansitiyordu.

Örgütlenmeden yer degistirdikleri için aralarindaki ölüm orani dev gibi bir rakama ulasiyordu. Bu yüzden 30.000'den fazla göçmen Trabzon'da ve bir o kadari da Samsun'da öldü. Türk kiyilarina varan her gemiden, yollarda veya kalkis limanlarina varmadan ölmüs olan ama ailelerin ayrilmak istemedikleri için yanlarinda getirdikleri çok sayida kadin , erkek , çocuk ve yaslinin cesetleri indiriliyordu.

Gürcistan askeri yolunun Daryal geçidinde yasayan Çeçenler ve Osetler arasinda bazi kabileler de Çerkeslerin örnegini izlemeye karar verdiler.

Göç etmeleri dogu Osetya'da Çeçenistan topraklarina yakin , Turlar Kabilesi'nde dogmus olan General Kundukov tarafindan örgütlendi.

Bu eski Çerlik görevlisi , Türkiye'de yazdigi anilarinda Ruslarin Çeçen halkina gözlerinin önünde nasil zulüm ve haksizlik yaptigini ve 1864'de Çeçenistan Askeri Bölgesi Komutanligi görevinden istifa edisini anlatir. Bu görevi 1860'da düzeni tesis ettikten sonra atanmisti.

O dönemde Ruslara karsi düsmanlik ve nefret özellikle hakarete ugrayan Çeçenler arasinda siddetlenmisti. (Yönetim her eve agir cezalar ve karsi gelene falaka cezasi gibi bedensel eziyetler uyguluyordu).

*Resmi tahminlere göre , geride kalanlar 16.000 Abzeh, 12.000 Bjedugh ve sadece 2500 Sapsig ile birkaç bin Çerkes ve Abhaz'dan ibarettir. 

(Alexandre Grigoriantz--Kafkasya Halkları)

I-KUZEY KAFKASYA’DAKİ ETNİK YAPI
Kuzey Kafkasya günümüzde oldukça karmaşık bir hal almıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan güç boşluğu ve akabinde yaşanan çatışmalar bölgenin en önemli sorunudur.
 
Rusya’nın Kuzey Kafkasya’yı bir köprü olarak görmesi ve ona göre şekillendirdiği dış politika doktrinleri, Kuzey Kafkasya’daki çatışmaları daha da şiddetlendirmektedir. Dolayısıyla hem iç hem de dış kaynaklardan beslenen problemlerin aslında en temelinde etnik parçalanmışlık yatmaktadır. Kafkasyalılar her ne kadar birleşme eğilimi gösterseler de etnik parçalanmışlık bu birleşmeyi engelleyen en büyük sebep olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kadircan Kaflı Kuzey Kafkasya halklarını beş ayrı sınıfa ayırmaktadır.

- Kartevelyen Grubu: Gürcü, Kevsur, Pşav, Tuş, İmiret, Svan, Guri
- Çerkes Grubu: Adige, Abhaz, Abaza, Şapsuğ, Natukay, Kabardey
- Oset Grubu: Tagavur, Digur, Kurtai, Alakir
- Çeçen Grubu: Çeçen, İnguş, Kalgay, Kist, Karabulak
- Lezgi Grubu: Kuil, Agul, Rotul, Tabarasan, Arçın, Gazikumuk, Dargi, Kumaçi, Didu, Avar, Andi

Kaflı, bu sınıflandırmasıyla Turan ırkının Kafkas halkı olmadığını belirtmiştir. Ancak birçok yazar tarafından Kumuklar, Karaçay-Malkarlar ve Nogaylar Kafkas halklarından sayılmaktadır. Bu açıdan ben çalışmamın temelinde daha genel bir sınıflandırmayı göz önüne almayı uygun gördüm.

İsmail Berkok, kuzey Kafkas halklarını genel olarak üç etnik gruba ayırmaktadır.

- Kas Irkı: Adigeler, Abhazlar, Çeçenler
- Ari Irkı: Osetyalılar
- Turan Irkı: Kumuklar, Nogaylar, Karaçay-Malkarlar

Berkok’un bu genel sınıflandırmasının ardından teker teker Kuzey Kafkasya halklarını açıklamakta yarar vardır.

1-Abhazlar
Abhazlar Kuzey Kafkasya’nın Batı Kafkasyalı halklarındandır. Abhaz-Abazalar güney ve güney-doğudan Gürcülerle, kuzey-doğudan Svanlar, Karaçay-Malkarlar ve Kabartaylar ile komşudurlar. Kuzeyden ise Besleneyler, Abzahlar ve Ubuhlar ile çevrilidirler. İki ana kitleye ayrılmaktadırlar: Abhazlar (kendilerine Apsuva derler), Abazalar (Abazinler, kendilerine Aşuva derler). Abhazlar, Karadeniz kıyıları boyunca İngur Nehri'nden, Adler'in ötesine ve hatta Soçi yakınlarına kadar uzanan kıyı şeridinde ve İngur Vadisi boyunca iç kesimlerde oturmaktadırlar. Belli başlı oymakları beş tanedir; kıyı boyunca kuzeyden güneye doğru Ciget (Ziget)ler, Abzıblar, Ahçipsular (Ahçipsa). İç kesimlerde ise kuzeyde Zamballar (Hırps veya Tzaballar), güneyde ise Aybğalar vardır. Abazalar ise, Kuban'ın kaynaklarına yakın olan bölgede ve yukarı boylarında oturmakla birlikte iki ana boya ayrılırlar:

I- Tapanta (Altı Kesek Abaza): İsimlerini beylerinden alan altı gruba bölünürler. Dudaruk, Lo, Kliiç, Kyeç, Biberd ve Cantemir.
II-Şkaraya (veya Aşkar): Yedi oymakdan meydana gelir: Mudavey, Kazılbeğ, Şegerey, Tam, Başılbeğ, Barakay ve Bağ.

2-Adigeler
Adigeler, kuzey-batı Kafkasya'nın yerli birçok kabilesi tarafından kullanılan bir isimdir. 14. yüzyılda kuzeyde Kuban ve doğuda Laba nehirleriyle, güneyde Abhazyan kabileleri ve batıda Karadeniz'le çevrili bölgeye yerleşmişlerdir. Adige esas olarak Çerkezlerin milli isimleridir. Bu nedenle Çerkezler kendilerine Adige demektedirler; ancak Türkler ve Ruslar Çerkez, Avrupalılar ise Circassien olarak isimlendirirler. Adige “Aet-He” yani “güneşe ait olanlar” anlamına gelmektedir. Kas ırkının önemli üyesi olan Adigeler, kendi aralarında Abzax, Ademey, Besleney, Kerkeney, Hatukay, Grivin, Jane, Kemuguy, Mehoş, Netxoş, Sapsığ, Kabardey, Wubih ve Yecerkuay soylarına ayrılmaktadırlar. Adigeler, bugün Adigey Özerk Cumhuriyeti’nde yaşamaktadırlar. Ancak Kuzey Kafkasya’nın diğer cumhuriyetlerinde de dağınık halde yaşayan Adigeler çoğunluktadır. Adigeler’in bir kolu olan Kabardeyler Kabardey-Balkar Cumhuriyeti’nde, diğerleri ise Karaçay-Çerkez Cumhuriyeti’nde yaşamaktadırlar.

3-Çeçen-İnguşlar
Kendilerine “Nohçi” diyen Çeçenler komşuları tarafından Miçikis (Kumukça), Burtel (Avarca), Şeşen (Kabardeyce) gibi isimlerle anılmaktadırlar. Nohçi genel adıyla Çeçenlerden bahseden ilk yazılı kaynaklar M.Ö. 4-3. yüzyıllardaki Ermeni, Gürcü ve Roma-Yunan kayıtlarıdır. M.S. 1. yüzyılda Alan Kavimler Birliğine katılan Çeçenler, zamanla orta ve kuzey-doğu Kafkasya’da çoğalmışlardır. Çeçenler, İnguş ve Tuşlarla birlikte Weynah halkını oluşturmaktadırlar. İnguşlar, Çeçenler ve Tuşlar aynı ırktan gelmişlerdir ve aralarında etnografik farklılıklar bulunmamaktadır. İnguşlar kendilerine Ğalğay demektedir. Weynah halkının üçüncü kolunu oluşturan Tuşlar, nüfusça çok küçük bir topluluktur ve genellikle Kafkasların güney kesiminde yaşamaktadırlar.

4-Karaçay-Malkarlar
Karaçay-Malkarlar Kafkasya'nın yerli halklarından sayılmaktadırlar. “Karaçay” sözü, yazılı kaynaklarda ilk olarak 1699 yılında geçmektedir. Bu tarihte, Moskovalı F. Elçin ve P. Zaharev adlı elçiler, Gürcistan’a giderken, Karaçay bölgesinden geçmişler ve bir süre Karaçay’da konaklamışlardır. Ancak onlar yazdıkları raporda, Karaçay’dan Gürcistan’a geçerken hangi güzergahı kullandıklarını belirtmemişlerdir. Bu nedenden dolayı 17. yüzyıla kadar Karaçay-Malkarlıların tam olarak nerede yaşadıkları bilinmemektedir. Kuzey Kafkaslardaki varlıkları İskit ve Sarmatlara dayanan Karaçay-Malkarların tamamı Sünni Müslüman olup; ayrıca Kıpçak dil grubuna aittirler.

Tavkul, Karaçay ve Malkarlıların aynı dil, kültür ve tarihi paylaşan Türk boyu oldukları için literatürde yer alan Karaçay ve Malkar etnik ayrımının yanlış olduğu üzerinde durmaktadır. Zira Karaçay ve Malkar adları bu boyun yaşadığı iki ayrı bölgenin coğrafi adıdır. Coğrafi açıdan ayrılan isimler zamanla etnik sınıflandırmaya da yansımış; Karaçay Türkleri ve Malkar Türkleri olarak aralarında ayrım yapılmıştır. Halbuki aynı boydan gelen Karaçay-Malkar Türkleri 15. yüzyılda Kaberdeylerin yaşadıkları bölgeyi işgal etmelerine kadar ayrılmamışlardır. Bölge işgalinden sonra Karaçay-Malkarlar farklı coğrafyalarda yaşamaya başlamışlardır. Bugün dahi bu ayrım devam etmekte olup; çoğunlukla Karaçay-Çerkez ve Kabardey-Balkar Cumhuriyetleri’nde yaşamaktadırlar.

5-Kumuklar
Kafkas halklarından diğeri ise; Turan ırkına ait olan Kumuklar’dır. 20.yüzyıl başlarına kadar Kuzey Kafkasya’nın yalnız siyasi ve kültürel hayatında değil; sosyal ve dini hayatında da Kumuklar başrol oynamışlardır. Kumuklar hayatın her alanında o kadar etkili olmuşlardır ki, Kumuk Türkçesi, farklı dillerde konuşan Kafkasya halklarının ortak anlaşma ve konuşma dili olarak yüzyıllar boyunca kullanılmıştır. 1918 yılında kurulan Abhaz, Adige, Karaçay-Malkar, Çeçen-İnguş, Oset ve Dağıstan haklarından oluşan Birleşik Kafkasya Cumhuriyeti’nin resmi dili olarak kabul edilmiştir. Tarih boyunca Hun, Avar, Hazar, Peçenek, Uz, Selçuklu ve Osmanlıların kavimler göçüne tanık olmuş geçit bölgesindeki Kafkas halkı olan Kumuklar Adolf Berje’nin tasnifine göre üç kola ayrılmaktadır. Bunlar: Aksaylar, Andreyler, Kostekler’dir. Kumuk Türkleri bugün Rusya Federasyonu’na bağlı Dağıstan Özerk Cumhuriyeti, Çeçenistan ve Kuzey Osetya’da yaşamaktadırlar.

6-Nogaylar
“Nogay” ismi Cengiz Han’ın torunu Nogay’dan gelmektedir. Nogaylar 17. yüzyılın başında Hazar Denizi’nin kuzey doğusunda İrtiş Nehri’nden başlayarak Kırım’a kadar yayılan büyük bir Türk topluluğuydu. Nogaylar yaşadıkları yerlere göre Kuma ve Kuban Nogayları olmak üzere ikiye ayrılırlar. Ayrıca Kuban Nogayları da kendi aralarında Tahtamış, Mansur, Karamurza, Kıpçak ve Navruz Nogayları olmak üzere beş topluluğa ayrılırlar. Bu ayrılığın esas nedeni prens ailelerinin iç kavgaları olup; dış etkenler değildir. Tarihte büyük bir coğrafyaya yayılan Nogaylar bugün Kuzey Kafkasya’daki özerk Cumhuriyetlerde dağınık halde yaşamaktadırlar.

7-Osetler (Asetinler)
Tarihte Alan halkının mirasçısı olduğu varsayılan Kuzey Kafkasya halkıdır. Osetler kendilerine İron (bir bölümü Gron) demektedirler. Osetlerin ataları olan Alan halkı M.Ö.1. yüzyılda Kafkasya'ya gelmişlerdir. Alanlar, Hunların baskısıyla M.S. 370-385 yıllarında batıya doğru göçmüşler. Bu göçler sırasında Alan halkının Kuzey Kafkasya'da kalmayı becerebilen bir kolu günümüz Asetinler’ini oluşturmuştur. SSCB döneminde Osetler ikiye ayrılarak bir kısmı Güney Osetya Özerk Bölgesi adıyla 20 Nisan 1922'de Gürcistan'a, diğer bir kısmı ise, Kuzey Oset Bölgesi adıyla 7 Temmuz 1925'te Rusya Federasyonu'na dahil edilmişlerdir. Kuzey Osetya Özerk Bölgesi 5 Aralık 1936 yılında ise Özerk Cumhuriyet yükseltilmiştir.

II-ETNİK ÇATIŞMALAR VE SEBEPLERİ
Kuzey Kafkasya’da ortaya çıkan sorunların temel sebebi etnik açıdan bölgenin çeşitlilik arz etmesinden kaynaklanmaktadır. Komünizmin çökmesiyle birlikte Kuzey Kafkasyalılar geçmişlerine eskiden olmadığı kadar sahip çıkmaya başlamışlardır. Sovyetler Birliği döneminde kısıtlanan kültürel hayat, sistemin çökmesinin ardından bağımsızlık hareketlerini su yüzüne çıkarmış; bu hareketler de etnik gruplar arasındaki çatışmayı beraberinde getirmiştir.

Etnik çatışmaların en büyük iki sebebi; bölge halkının tarihten bu zamana devam eden çekişmeleri ve Sovyetler Birliği’nin uygulamış olduğu “Böl-Yönet” politikasıdır. Kuzey Kafkas halkları geçmişten günümüze liderlik savaşı içinde olmuşlardır. Sovyetler Birliği’nin bölgeye hakim olmasıyla birlikte ise, halklar arasındaki çizgiler daha da belirginleşmiştir. Halklar arasına yapay sınırlar çizilerek, farklı cumhuriyetler içerisine dahil edilmiş, daha sonra da hepsinin ayrı milli kimliklere sahip olduğu vurgulanmaya çalışılmıştır. Hatta bu ayrım birçoklarınca soykırım olarak değerlendirilen zorunlu göçlerle desteklenmiştir.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ortaya çıkan genel özgürlük ortamı Kafkas halkları arasında milliyetçi hareketleri güçlendirmiştir. Etnik bilincin Kuzey Kafkasya’da yüksek olması ve her etnik grubun kendi etrafında toplanması günümüzde çatışmaları arttıran en önemli sebeplerdendir. Balkanlarla karşılaştırıldığında çok daha karmaşık etnik yapıya sahip olduğu gözlenen Kuzey Kafkasya’da etnik gruplaşmaların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Dolayısıyla her yeni çatışma etnik bilinci tekrar devreye sokarak bir nevi kısır döngü oluşturmaktadır.

Ayrıca Kuzey Kafkasya’da her etnik grup kendi anadiline sıkı sıkıya bağlıdır. Sovyetler Birliği zamanında alfabeleri defalarca değiştirildikten sonra, anadillerine daha çok sahip çıkmaya başlayan Kuzey Kafkasya halkı; gelecek endişesi, ekonomik, sosyal ve hatta siyasi nedenlerden dolayı; etnik gruplara ayrılmışlar ve kendi aralarında bir dayanışma içine girmişlerdir. Bu dayanışma ve etnik gruplar arasında kenetlenme bölgede gerilimler yaratmakta ve çatışmalar “muhtemelden ziyade kesin” hale dönüşmektedir.

1-Abhaz-Gürcü Etnik Çatışması
Gürcistan yaklaşık 69.700 km²lik bir alanı kaplamaktadır. Bunun 8.600 km²si Abhazya’ya aittir. Ancak bu durum 1864 yılından sonra ortaya çıkmıştır. Abhazya, Gürcistan Rus Çarlığı’nın himayesini kabul etse de 1864 yılına kadar bağımsızlığını korumuştur. Batı Kafkasya’yı Rus Çarlığı’na karşı korumak için “Çerkez Milli Meclisi” oluşturulmuştur. Bu mecliste önemli etkisi olan etnik grup ise Abhazlar olmuşlardır.

1864 yılında Rusya tüm Kuzey Kafkasya’yı işgal edince Kafkas halklarını Osmanlı topraklarına, Sibirya’ya ve Orta Asya’nın değişik bölgelerine sürgüne göndermiştir. Bu sürgünle birlikte yüz bin Abhaz kendi topraklarını terk ederek başka yerlere özellikle de Osmanlı topraklarına sığınmışlardır. Kitle halinde yapılan bütün göç ve sürgünlere rağmen; 1917 yılında Çarlık Rusya’sı yıkıldığında Abhazlar yine de kendi ülkelerinde nisbi bir çoğunluğa sahip bulunuyorlardı. 1917 yılında yapılan Andi Kurultayı’nda Kafkas halkları bir bütün oluşturduklarını ilan etmişler ve 11 Mayıs 1918 tarihinde ise bağımsızlıklarını ilan ederek “Bağımsız Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti”ni kurmuşlardır.

Böylece Abhazya’da Bağımsız Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti içine dahil edilmiştir. Ancak Sovyetler Birliği 1921’de Gürcistan’ı işgal edince Abhazya’yı Gürcistan içinde özerk cumhuriyet olarak tanımıştır. Sonuç olarak da; Abhazya ve Gürcistan arasında tarihten bugüne kadar yansıyan etnik çatışmalar meydana gelmiştir. Tarihsel geçmişe sahip olan Abhaz-Gürcü çatışması bugün dahi sıcak gelişmelere neden olmakta ve diğer Kafkas milletlerini de derinden etkilemektedir.

Abhaz dili, coğrafi yer adları, kültür, alfabe ve hatta tarih, baskı ve yıldırma politikalarıyla değiştirilmiştir. Sovyetler Birliği döneminde devam eden baskı politikaları Gürcistan bağımsızlığını kazandıktan sonra da devam etmiş hatta şiddetini arttırmıştır. Gürcistan Sovyetler Birliği’nden ayrılıp, bağımsızlığını ilan edince Abhazya da kendi bağımsızlığını ilan etmiş; ancak Gürcistan Abhazya üzerinde askeri güç kullanarak bu bağımsızlık taleplerini sindirmeye çalışmıştır. 1992-1993 yıllarında Abhazya’da ciddi savaşlar yaşanmıştır. Kuzey Kafkasya’yı uluslararası politikaya taşıyan –Çeçen meselesi hariç- Abhaz-Gürcü çatışması olmuştur diyebiliriz.

Abhazlara göre, Gürcü asimilasyon politikalarına dayanarak Abhazya’ya sürekli olarak Gürcü nüfus yerleştirilmekte ve Abhazların sayısı azaltılarak azınlık haline sokulması hedeflenmektedir. 1992-1993 savaşının ardından Soçi Anlaşması imzalanarak çatışmalara son verilmiştir. Anlaşmayla; Gürcistan birliklerinin Abhazya’dan çekilmeleri, iki tarafın da silahsızlandırılması, meşru bir hükümetin Abhazya’da kurulması öngörülmektedir.

Rusya’nın baskısı sonucunda Gürcistan’ın Bağımsız Devletler Topluluğu’na girmesiyle Abhazya’ya ekonomik amborga ve baskı politikaları uygulanmaktadır. Özellikle de Rus-Çeçen savaşının başlamasıyla birlikte Abhazların Çeçenlere destek vermesi öne sürülerek Abhazya tecrit altına alınmıştır. Ancak bu yaptırımlar etnik çatışmaların önlenmesinin önüne geçememiş hatta etnik çatışmaları hızlandırıcı etkiye sahip olmuşlardır.

2-Adigey Cumhuriyeti’ndeki Etnik Çatışmalar
Adigey Cumhuriyeti’ni Kuzey Kafkasya’da etnik açıdan en homojen cumhuriyet olarak tanımlayabiliriz. Çünkü cumhuriyette nüfusun %70’i Ruslardan geri kalanı ise Adigeylerden oluşmaktadır. Etnik açıdan homojen bir yapı olsa da Adigeyler kendi ülkelerinde azınlık durumuna düşmekten oldukça rahatsız olmaktadırlar. Azınlık durumunda olan Adigeyler, sorunu başka cumhuriyetlerde yaşayan Adigeyleri kendi ülkelerine getirme projesiyle çözmeye çalışmaktadır. İlk adım olarak Adigey Meclisi’nde (Hase) 1864 yılında Rusya'nın zaferi ile tamamlanan ve milyonlarca Kafkasyalının başka topraklara sürgünüyle sonuçlanan Kafkas-Rus Savaşları “soykırım” olarak tanınmıştır. Daha sonra da 29 Mayıs 1997 günü kabul edilen bir yasa ile Kafkas-Rus Savaşları sırasında anayurtlarını terk etmek zorunda kalanların torunlarının yurtlarına dönüş imkânı tanınmıştır. Kendi ülkelerinde azınlık durumunda olan Adigeler’in diğer Kuzey Kafkas Özerk Cumhuriyetleri’ndeki Adigeler ile birleşmek için yapmış olduğu projeler, Adigey Cumhuriyeti dahil diğer cumhuriyetlerde de büyük etki yapmaktadır. Adigey Cumhuriyeti’nin diğer cumhuriyetlere oranla daha homojen olması, ülkede daha az etnik savaşın yaşanmasını sağlamakla birlikte, bölgedeki herhangi bir karışıklık Adigey Cumhuriyeti’ni de derinden etkilemekte ve çatışmaların çıkması an meselesi olmaktadır.

3-Çeçenistan Problemi
Çeçenistan problemi Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Çeçenistan’ın bağımsızlığını ilan etmesiyle başlamış ve bugüne dek devam etmiştir. Çeçen-Rus Savaşı’nda Çeçenler ülkedeki tüm Rusları sınır dışı etmişler ve buna karşın Ruslar da Çeçenler’in bir kolu olan İnguşlar’ı bölerek onlara ayrı bir özerk bölge olma yetkisini vermiştir. Böylece Çeçen-Rus Savaşı daha da alevlenmiştir. Şu an Çeçenistan’da Rus-Çeçen sıcak savaşı devam etmiyor olsa da ayrılıkçı hareketlerin etnik çatışmaları körüklediği bilinmektedir. Çeçenler’in ayrıca Dağıstan ile de sorunları vardır. Çeçenistan denize kıyısı olmayan kapalı bir ülke konumundadır ve Dağıstan’ın Hazar’a çıkışı olan kıyı bölgesinden toprak talep etmektedir. Dağıstan’ın bu talebe sert tepki vermesi ise Çeçenler ve Dağıstanlılar arasında gerginliklere yol açmaktadır. Çeçenistan problemi sonrasında Çeçen halkın üç farklı topluluk etrafında toplandığı ortaya çıkmaktadır. Birinci grup Rusya yanlıları, ikinci grup ılımlı politika yanlıları ve son grup ise savaşı Rusya Federasyonu’na ve tüm Kafkasya’ya yaymaya çalışan ve Birleşik Kafkasya ideali ve radikal İslami görüşleri kimlik olarak seçen grup.

4-Dağıstan Cumhuriyeti’ndeki Etnik Çatışmalar
Tarih boyunca çeşitli kavimlerin göç yolları üzerinde bulunan Dağıstan, önemli bir geçit yeridir. Bu nedenle çeşitli sebeplerle yurtlarını terk eden insanlar buraya yerleşmişler ve Dağıstan’ın nüfusunun çeşitlenmesini sağlamışlardır. Dağıstan’ın coğrafi konumundan dolayı (dağlık olması sebebiyle) aşılması güç bir ülke olması, bu ülkeyi kendi topraklarından ayrılan aşiretlerin sığındığı ve insanların birbirinden uzak ve ayrı kabileler halinde yaşadığı bir bölge haline getirmiştir. Öyle ki Dağıstan’ın her dağına ayrı bir kavim yerleşmiş ve her köy başkalarının anlamadığı ayrı bir dil veya lehçe ile konuşmuştur. Dağıstan milletleri Dağıstan kökenliler ve diğer Kuzey Kafkasyalılar olmak üzere aşağıdaki şekilde ikiye ayrılırlar:

Dağıstan Kökenliler : Avarlar, Agullar, Darginler, Kumuklar, Laklar, Lezginler, Nogaylar, Rutullar, Tabarasanlar, Sokurlar
Diğer Kuzey Kafkasyalılar: Çeçenler, Osetinler, Dağ Yahudileri, Tatlar, Slavlar, Ruslar, Ukraynalılar, Azeriler, Yahudiler, Tatarlar.

Bu etnik gruplar arasında çok ciddi problemler yaşanmaktadır. Bu problemlerden ilki Çeçen ve Laklar arasındaki toprak meselesidir. Bu mesele Laklar ve Kumuklar arasındaki kavgayı da körüklemektedir. Çünkü sorun birbirine bağlantılı şekilde gelişmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Almanlara yardım ettiği gerekçesiyle Orta Asya’nın değişik yerlerine sürgüne gönderilen Çeçenlerin topraklarına Laklar yerleştirilmiştir. 1957 yılında Kruşçev’in almış olduğu bir kararla anayurtlarına dönmelerine izin verilen Çeçenler döndüklerinde kendi topraklarındaki Lakları buradan kovmuşlardır. Rusya ise soruna çözüm bulabilmek amacıyla Lakları da Kumuklar’ın yaşadığı topraklara yerleşmiştir; sonuç olarak da etnik çatışmalar kaçınılmaz olmuştur.

Milli bilinci Dağıstan’daki diğer etnik gruplara göre çok daha fazla ön planda tutan Kumuklar, siyasi üstünlüğün ülkede çoğunlukta bulunan Dargılar’da olmasına karşı çıkmaktadırlar. Dargı çoğunluğuna Laklar da katılınca cumhuriyette hem ekonomik hem de siyasi açıdan söz sahibi olamayan Kumuklar haklarını savunmak için “Tenglik” adlı bir örgüt kurmuşlardır. Tenglik’in en önemli amacı, Dağıstan’ın Rusya içinde federal cumhuriyete çevrilmesi ve bu federasyon içinde belli sınırları olan “Kumuk Milli Devleti” yaratılmasıdır.
Dağıstan’daki diğer etnik çatışma ise; Lezgiler ile Azeriler arasında yaşanmaktadır. Etnik çatışmanın nedeni ise; yine toprak anlaşmazlığına dayanmaktadır. Azerbaycan-Dağıstan sınırında yer alan Derbent kentinde Azeriler çoğunlukta yaşamaktayken, Derbent’in yakın bölgelerinde yaşayan Lezgiler, Derbent’e göç ederek burada yönetimde söz sahibi olmuşlardır. Bu durum Azerileri rahatsız edince iki etnik grup arasında çatışmalar yaşanmıştır. Çözüm olarak şehir ikiye bölünmüş ve şehre giriş-çıkışlar yasaklanmıştır.

5-Karaçay-Çerkez Cumhuriyeti’ndeki Etnik Çatışmalar
Karaçay-Çerkez Cumhuriyeti de Kuzey Kafkasya’daki diğer cumhuriyetler gibi etnik açıdan çeşitlilik arz ettiği için etnik çatışmaların sık yaşandığı bir bölgedir. Cumhuriyetteki etnik gruplar “yerli halklar" ve "dışardan gelen halklar" olarak iki gruba ayrılır. Birinci grupta yer alanlar "Kafkas kültür dairesine" mensup olan Karaçay-Malkarlar, Adıgeler ve Abazinlerdir. İkinci gruptakiler ise bölgeye 17-19. yüzyıllar arasında istila, işgal ve sömürgeleştirme amacıyla gelen Nogaylar, Ruslar ve Ukrayna Kazakları'dır. Karaçay-Çerkez Cumhuriyeti'ndeki birkaç köyde kendilerine Grek adını veren Rumlar da yaşamaktadır. Bölge nüfusunun % 42'si Rus ve Kazaklardan, % 33'ü Karaçaylılar’dan, % 10'u Adıgeler'den, % 6'sı Abazinler'den, % 3'ü Nogaylar'dan oluşmaktadır.

Karaçay Türkleri ülkede en fazla Çerkezler ile sorun yaşamaktadırlar. Sorunların büyük bölümü Çerkezlerin “Büyük Çerkezistan” projesine dayanmaktadır. 1991 yılında kurulan “Dünya Çerkez Birliği”nin tek amacı; Adige, Karaçay-Çerkez ve Kabardin-Balkar Cumhuriyetindeki Çerkezleri bir araya getirip büyük bir Çerkez Devleti kurmaktır. Bunun için yapılan çalışmalar Karaçay Türklerini oldukça rahatsız etmektedir. Çerkezler ile Karaçay-Malkar Türkleri’nin yaşadığı sorunlar aslında yönetimde söz sahibi olmak ve siyasi iktidarı ele geçirmekle de ilgilidir. Karaçay-Malkarlar “Büyük Çerkezistan” projesine karşılık kendi aralarında otonom bir cumhuriyet kurulmasını istemektedirler.

Gerek Karaçay-Malkarlar’ın gerekse Çerkezler’in kendi aralarında bir birlik oluşturması etnik bilinci körüklemekte, etnik bilinç arttıkça etnik gruplaşmalar çoğalmakta; sonuçta aynı cumhuriyet içinde farklı farklı görüşler belirmekte hatta bu görüşler daha ileri giderek kendi bağımsızlıklarını ilan etmekte ve etnik çatışmalar yaşanmaktadır. Bugün için her ne kadar bu etnik çatışmaların savaşa dönme ihtimali olmasa da etnik gerilim bölgedeki diğer cumhuriyetleri de etkileyerek bölgeyi derinden sarsma potansiyeline sahip olmaktadır.

6-Kabardin-Balkar Cumhuriyeti’ndeki Etnik Çatışmalar
Kabardin-Balkar Cumhuriyeti’nde yaşayanların % 48'i Kabardey, % 9'u Balkar, % 32'si Rus, % 11'i de diğer unsurlardan oluşmaktadır. Büyük Çerkezistan ideali Karaçay-Çerkez Cumhuriyeti’ndeki Karaçayları rahatsız ettiği gibi Kabardin-Balkar Cumhuriyeti’nde yaşayan Malkarları da endişelendirmekte ve etnik gruplar arasında çatışmaları arttırmaktadır. Malkar Türkleri de Kabardeyler ile yaşadıkları anlaşmazlıkları sona erdirmek amacıyla “Töre” adlı örgüt kurmuşlardır ve cumhuriyetteki Malkarları tek çatı altında toplamak için faaliyetler göstermektedirler. Malkarların kendi aralarında toplanması Cumhuriyetteki Kabardinler’in yönetimde daha sıkı uygulamalar getirmesine yol açmıştır. Töre örgütüne göre; meclisin %70’i sadece Kabardinler’e aittir ve kendi halklarının lehindeki her türlü karar ve kanunu kolayca çıkarmaktadırlar. İçişleri Bakanlığı ve tüm polis-asker teşkilatı Kabardinlerin elindedir. Devlet teşkilatının en önemli yerlerinde Kabardinler bulunmaktadır. Buna karşın Malkarların işsizlik oranı ise %95-97 arasındadır. Ekonomik, sosyal ve siyasi sorunların etnik gruplaşmayı ortaya çıkaracağı ve mevcut iktidara tehdit oluşturabileceği göz önünde bulundurulursa önümüzdeki günlerde Kabardin-Balkar Cumhuriyeti’ni etnik çatışmaların beklediğini söylememiz yanlış olmayacaktır.

7-Oset-İnguş Etnik Çatışması
Kuzey Kafkasya’da en yoğun çatışmalardan bir tanesi de Osetler ile İnguşlar arasında yaşanmaktadır. Etnik çatışmaları çok eskiye götürmek mümkündür. Osetler ile İnguşlar arasındaki çatışma dini farklılıklara dayanmaktadır. Bir önceki bölümde etnik yapıdan bahsederken Osetler’in Hıristiyan, İnguşlar’ın ise Müslüman olduğunu vurgulamıştık. Din Kuzey Kafkasya söz konusu olduğunda hassas noktadır ve dini kimlik çoğu zaman insanların kendilerini tanımlama şekli olmaktadır.

1944 sürgünüyle yurtlarından kovulan İnguşlar’a 1957 yılında Kruşçev’in aldığı kararla geri dönme izni verilince diasporadaki İnguşlar’ın bir bölümü Kuzey Kafkasya’ya dönmüş ve böylece Oset-İnguş kavgası başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı’nda Ruslara yaptıkları yardımlar sonrasında İnguşların toprakları Osetlere hediye edilmiştir. İnguşlar anayurtlarında oy verme, medeni haklardan yararlanma, işe girme ve emeklilik gibi pek çok vatandaşlık haklarından yararlanamamışlardır.

Özellikle Kuzey Osetya Özerk Cumhuriyeti’nin başkenti Viladikafkas’ın Prigorodniy bölgesi için anlaşmazlık söz konusudur. Hem İnguşlar hem de Osetler bölgenin kendilerine verilmesi gerektiğini vurgularlar. Bu anlaşmazlık etnik gruplara silahlı çatışma olarak yansımış ve sonuçta da Rusya çatışmaya müdahale etmek zorunda kalmıştır. İki taraf arasında yapılan anlaşmalar ise etnik çatışmaları durdurmaya yetmemiştir. Sivil halkın silahlanması ileride etnik çatışmaların etnik savaşa dönüşme ihtimalini göstermektedir.
 
Kaynak: bilgesam.org
Çarlık Rusyasının yıkılışını hazırlayan olayların başlangıcı 1904-1905 Rus-Japon savaşına ve 1905 ihtilaline kadar uzanmaktadır. Bu dönemin gelişmelerini kısaca şöyle özetleyebiliriz:
 
1891 yılında “Transsibirya” demiryolunun inşasına başlayan Rusya, 1904 yılında bu demiryolunun büyük kısmını bitirdi ve Uzakdoğu’da Çin ve Japonya’ya karşı bir nüfuz elde etti. Bu arada, 1894-1895 yıllarındaki savaşta Japonya’ya yenilen Çin hükümeti, Port-Artur limanını Japonya’ya bıraktı. Bu bölgeyi Rusya’ya katmayı planlayan Çar hükümeti Port-Artur’u işgal ederek Çin denizine ayak bastı. Rus ilerleyişini durdurmak isteyen Japonya 1902 yılında İngiltere ile bir ittifak kurdu. Rusların geri çekilmeyi reddetmeleri üzerine Japonya 1904 yılında Rusya’ya savaş ilân etti. Japonlar karşısında ağır bir yenilgiye uğrayan Rusya, 3 Ocak 1905’te Port-Artur kalesini kaybetti ve Japonlar Rus ordusunun 30 bin askerini esir aldılar. Bu sırada Rusya’daki iç karışıklıklar ve sosyalist mitingleri Çar hükümetini bir an evvel savaşı bitirmeye zorladı. 23 Ağustos 1905 tarihinde Rusya ile Japonya arasında barış imzalandı. Bu savaşta Rusya’nın kaybı ölü, yaralı ve esir olarak 400 bin kişiydi.

1904-1905 Rus-Japon savaşına Kafkasya halklarından* zorla asker alınması, Kafkasya halklarının Rus hükümetine güvenini sarsmıştı. 1905 yılında bütün Rusya’da patlak veren isyanlar ve ihtilal hareketi Kafkasya’da da yankılanmakta gecikmedi. Zaten XIX. Yüzyıl sonlarından itibaren Rusya’ya karşı her fırsatta ayaklanmaya devam eden Kafkasya halkları, “abrek” adını verdikleri silahlı savaşçılarla Rus ordusuna karşı Kafkas Dağları’nda bir gerilla harbi vermekteydiler. 1900-1913 yılları arasında Çeçenistan’da ve Dağıstan’da Ruslara karşı gerilla savaşını yürüten Abrek Zelimhan bunların en ünlülerinden biriydi. Dağıstanlı, Çeçen ve İnguşlardan oluşan çetesiyle Rus hükümetine zor günler yaşatan Abrek Zelimhan, 1913 yılının sonbaharında hastalanıp dinlenmeye çekildiği Şali adlı Çeçen köyünde Rus askerlerine ihbar edildi. Kaldığı ev kuşatılan Abrek Zelimhan, son kurşununa kadar kendini savunduktan sonra evden dışarı çıktı ve Rusların yaylım ateşiyle canını teslim etti.

Adigey’de, Karaçay-Malkarda, Kabardey’de, Çeçenistan ve Dağıstan’da abreklerin hürriyet mücadelesi hız kesmeden devam etti. 1914 yılında başlayan Birinci Dünya Savaşı’nda Rusya’nın yenilmeye başlaması Kafkasya halklarına bağımsızlık yolunda umut verdi. Bu sırada, Osmanlı devleti topraklarına sürülmüş olan Kafkasya göçmenlerinin kurdukları cemiyetlerin temsilcileri 1916 yılında Berlin ve Viyana’ya giderek, Rusya esareti altındaki Kafkasya halklarının durumunu Avrupa devletlerine anlattılar. Haziran 1916’da Lozan’da toplanan Esir Milletler Kongresi’ne katılan Kafkasya temsilcileri Çerkezistanlı İsmail Bidanuk ile Dağıstanlı Seyyid Tahir Elhüseyni, Kafkasyalıların milli kahramanı İmam Şamil ile Dağlıların hürriyet savaşlarını dile getirerek, Avrupa’da Kafkasya’nın Rusya esaretinden kurtarılması için faaliyette bulundular.

Çarlık rejiminin sonunu hazırlayan Şubat 1917 ihtilali Kafkasyalılara bağımsızlık fırsatını vermişti. Rusya’nın çözülmeye başladığını gören Kafkasyalılar 8 Mart 1917’de Terekkale (Vladikavkaz) şehrinde Birleşik Kafkasya Dağlıları Birliğinin Geçici İdaresi adlı millî bir teşekkül meydana getirdiler. Bu teşekkülün öncülüğüyle bütün Kafkasya’dan gelen 500 temsilcinin katılımıyla 3-7 Mayıs 1917 tarihleri arasında Birinci Genel Kuzey Kafkasya Kongresi toplandı. Kongrede dil bakımından aralarında farklar bulunan Kafkas halklarının gelenek, görenek ve hayat felsefesi yönünden bir millet halinde birleşip kaynaştıkları vurgulandı. Andi şehrinde 18 Eylül 1917’de toplanan ikinci kongreye katılan 1.500 temsilci Birleşik Kafkasya Dağlıları Cumhuriyetinin anayasasının temel ilkelerini belirledi. Bu ilkeler arasında Kafkasyalıların siyasî bir birlik teşkil ettikleri ve bu birlik içinde her kabilenin tam bir özerkliğe sahip olacağı gibi önemli maddeler yer almaktaydı.

Ekim 1917 ihtilaliyle Bolşevikler Rusya’da iktidarı ele geçirdiler. Rusya sınırları içinde yaşamakta olan Müslümanların sempatisini kazanmaya çalışan Merkezi Hükümet, 24 Kasım 1917’de “Rusya halklarının hakları beyannamesi”ni yayınladıktan hemen sonra, “Rusya’nın ve Doğu’nun bütün Müslüman işçilerine” hitaben özel bir çağrı neşretti. Bu çağrıda Müslümanların inanışlarına ve geleneklerine saygı gösterileceği vaat ediliyordu. Lenin ve Stalin imzalarını taşıyan bu tarihi belgede şunlar dile getiriliyordu:

Rusya Müslümanları, Volga ve Kırım Tatarları, Sibirya ve Türkistan Kırgızları ve Sartları, Kafkas Ötesinin Türk ve Tatarları, Çeçenler ve Kafkas Dağlıları, sizler!...Camileri ve ibadethaneleri yıktırılmış, inanışları ve gelenekleri Çarlar ve Rusya’nın yıkıcıları tarafından boğulmuş olan sizler!...İnanışlarınız ve gelenekleriniz, milli ve kültürel kurumlarınız bundan sonra serbesttir ve dokunulmazlık içindedir. Milli hayatınızı serbestçe ve müdahalesiz şekilde organize ediniz. Bu sizin hakkınızdır. Biliniz ki, haklarınız Rusya’nın bütün halklarının hakları gibi, İhtilalin bütün gücü ve onun organları olan milletvekilleri, işçiler, askerler ve köylülerin Sovyetleri tarafından korunacaktır. O halde, bu ihtilali destekleyiniz…

Birleşik Kafkasya Dağlıları Geçici Hükümeti Rusya’dan ayrılarak bağımsız bir devlet kurduğunu daha 20 Kasım 1917 tarihinde duyurmuştu. Kafkasya’nın bağımsız bir politika izlemesi bölgedeki Rus, Kazak ve Ukraynalıları rahatsız etmiş ve bölgenin birliğini parçalamak için harekete geçmişlerdi. Kafkasya birliğinin parçalanma tehlikesi üzerine, Ruslara karşı ittifak imkânlarını araştırmak ve Gürcistan, Azerbaycan, Ermenistan devletlerinden oluşan Mevarayi Kafkas (Kafkas Ötesi) Konfederasyonunun durumunu anlamak, aynı zamanda da Kafkasya’nın bağımsız devlet olmasını sağlayıp bu konuda Türkiye’den yardım istemek üzere Abdülmecit Çermoy ve Haydar Bammat başkanlığında bir heyet 1918 Nisanında Trabzon’a geldi. Kafkasyalılar en muhtaç oldukları maddî yardımı Türkiye’den bekliyorlardı.

Karadeniz iskelelerinden yardım almaları mümkün olmadığı için, Kafkasyalılar Türkiyenin kendilerine yapacağı silah ve cephane yardımının Mevarayi Kafkas Konfederasyonu ile anlaştıktan sonra kara ve demiryolu vasıtasıyla yapabileceğini belirtmişlerdi. Bu itibarla Osmanlı devletinin Kafkasya’ya yardım etmek istemesi yetmiyor, Kafkasya ile Kafkas Ötesi arasında barış ve dostluğu sağlayıcı bir rol üstlenmesi de gerekiyordu.

Kafkasya heyeti Enver Paşa ile görüşmek üzere Batum’a gitti. Heyetin tekliflerini kendi siyasetine uygun bulan Enver Paşa onları İstanbul’a getirerek hükümetin diğer üyeleriyle görüşmelerini sağladı. Böylece Osmanlı siyasî ve askerî çevrelerinde Kafkasya meselesi bir anda ön plana çıktı. Basında da heyetin faaliyetleri hakkında olumlu yazılar yazılmaya ve Kafkasya’nın Türkiye için taşıdığı önemi belirten yorumlar çıkmaya başladı.

Kafkasyalılar 11 Mayıs 1918’de Birleşik Kafkasya Cumhuriyetini kurduklarını ilan ettiler ve bunu Osmanlı devleti ile diğer ülkelere birer nota ile duyurdular. Notada şu maddeler yer almaktaydı:

1- Kafkasya Dağlıları Birliği, Rusya’dan ayrılarak müstakil bir devlet kurma kararı vermiştir.

2- Yeni devletin ülke sınırları kuzeyde Dağıstan, Terek, Stavropol, Kuban ve Karadeniz vilayetlerinin eski coğrafi sınırları, batıda Karadeniz, doğuda Hazar Denizi olacak, güney sınırları Maverayi Kafkas (Kafkas Ötesi) hükümeti ile daha sonra tesbit edilecektir.

Birleşik Kafkasya Cumhuriyeti’nin nüfusu 4.221.860 kişiden oluşuyordu. Bunların içinde asli unsur olan Kafkasya halklarının sayısı 3.228.259 kişi idi. Kazak, Rus ve Ukraynalılardan oluşan Slav nüfusu 892.362 kişi idi. 100.969 kişilik nüfus ise Ermeni, Yahudi, Gürcü, Rum, Tatar v.s. gibi yabancı unsurlardan oluşuyordu.

Birleşik Kafkasya Cumhuriyeti’nin kabul edilen bayrağında 7 yıldız yer almaktaydı. Bu 7 yıldız, Cumhuriyeti oluşturan 7 eyaleti temsil etmekteydi. Bu eyaletler: Abhazya, Adigey, Kabardey, Karaçay-Malkar, Osetya, Çeçen-İnguş ve Dağıstan idi.

Osmanlı devleti Birleşik Kafkasya Cumhuriyeti’ni hemen tanıdı. Enver Paşa da her türlü yardımın yapılacağını resmen taahhüt etti. Birleşik Kafkasya Cumhuriyeti’nin İstanbul tarafından tanınması Rusya’nın şiddetli tepkisine yol açtı. Bu şekilde Türkiyenin nüfuz ve hâkimiyeti Kafkasya’ya yayılmış bulunuyordu.

Kafkasya’nın istiklalini ilan etmesi Türk basınında büyük yankılar uyandırdı. 14 Mayıs 1918 Salı tarihli Tasvir-i Efkâr gazetesi “Şimali Kafkasya İlan-ı İstiklâl Etti” başlıklı haberinde yeni devletin sınırları, yüzölçümü ve nüfusu konularında ayrıntılı bilgiler verdikten sonra “Kafkasya’da bir Türk Hükümet-i İslamiyesi’nin kurulması biz Türkler ve Osmanlılar için ayrıca sevinç ve memnuniyetle karşılanacak hayırlı bir hadisedir”yorumuyapılıyordu. gazetesi “Şimali Kafkasya İlan-ı İstikll Etti” başlıklı haberinde yeni devletin sınırları, yüzölçümü ve nüfusu konularında ayrıntılı bilgiler verdikten sonra “yorumu yapılıyordu.

Rusya’nın tehditlerine aldırmayan Türkiye 8 Haziran 1918’de Batum’da Birleşik Kafkasya Cumhuriyeti murahhasları ile bir dostluk anlaşması imzaladı. Bu anlaşma gereğince Türk Hükümeti Birleşik Kafkasya Cumhuriyetine askerî yardımda bulunmayı ve dış tehlikelerden korumayı üzerine almıştı.

Osmanlı Devleti Hükümeti ile Kafkasya Dağlıları Birliği Hükümeti arasında imzalanan dostluk antlaşmasının bazı maddeleri şöyleydi:

1- Hükümet-i seniyye ile Kafkasya Cibaliyyunu İttihadı hükümeti arasında daimi müsalemet ve müstakır muhadenet hüküm-ferma olacaktır.
(Osmanlı Hükümeti ile Kafkasya Dağlıları Birliği Hükümeti arasında daimi barış ve istikrarlı dostluk hüküm sürecektir.)
2- Kafkasya Cibaliyyunu İttihadı hükümeti tarafından taleb vuku’unda , hükümet-i Osmaniye, intizam ve asayiş-i dahilinin temin ve iadesi için lede’l icab silah kuvvetiyle muavenette bulunacaktır.

(Kafkasya Dağlıları Birliği Hükümeti tarafından talep edildiğinde, Osmanlı Hükümeti düzen ve iç güvenliğin sağlanması ve eski haline getirilmesi için gerektiğinde silah gücüyle yardımda bulunacaktır.)

8 Haziran 1918 tarihinde Batum’da düzenlenen antlaşma metninin altında Birleşik Kafkasya Cumhuriyeti temsilcilerinden Haydar Bammatov, Abdülmecid Tapa Çermoyev, Ali Han Kantemir, Zubeyr Timurhan, Mehmet Kadı’nın imzaları bulunmaktaydı. Çeçen kökenli Abdülmecid Tapa Çermoyev Hükümet Başkanı, Kumuk kökenli Haydar Bammatov ise Dışişleri Bakanı idiler.

Kafkasya’nın kaybı Lenin’in deyimiyle hayat kaynağına giden yolların elden çıkması demekti. Rusya’nın hayat kaynağı ise Kafkas Ötesindeki Bakü petrolleriydi.

Lenin, Astrahan yolu ile Dağıstan üzerinden Kafkasya’ya Kızıl Ordu tümenlerini sevk etmeye başladı. Öte yandan İngilizler tarafından silahlandırılmış bir donanma ile desteklenen Beyaz Rus ve Ermeni kuvvetleri de güneyden Kafkasya’ya saldırdılar.

Kafkasya’nın Rus işgaline uğraması üzerine Türk Hükümeti harekete geçerek Dağıstan üzerinden Kafkasya’ya “Kafkas İslam Ordusu” adıyla teşkil olunan askerî birlikler gönderdi. Bunun üzerine Beyaz Rus ve Ermeni orduları güneye çekildiler. 6 Ekim 1918’de Derbend’i ele geçiren Kafkas İslam Ordusu, Doğu Kafkasya’yı hâkimiyet altına aldı. 7 Kasımda Şamilkale şehrinin kurtarılmasıyla Beyaz Rus birlikleri Hazar denizi yoluyla Kafkasya’yı terkettiler.

Kafkasya’nın doğu kısmında duruma hâkim olan Türk ordusu ve millî kuvvetler Dağıstan’da millî otoriteyi kurmuşlar, devlet teşkilatının sağlamlaştırılması için Türk subayları millî hükümetle işbirliğine girmişlerdi. Fakat Kafkasya’nın batı kesiminde Terek ve Kuban Kazaklarının yerli halka yaptıkları baskı gittikçe artmaktaydı. Türk hükümeti bu bölgelerde de düzeni sağlamak ve millî otoriteyi güçlendirmek için askerî tedbirlere başvurdu ve durumu hızla düzeltmeye başladı.

Birinci Dünya Savaşının Osmanlı Devletinin yenilgisiyle sonuçlanması üzerine Türk ordusu 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros mütarekesine göre 1914 öncesi sınırlara çekilmek zorunda kaldı. Türk ordusu 28 Aralık 1918’de Kafkasya’dan ayrıldı. Kafkasya’yı terk eden Türk ordusunun Anadolu’nun kurtuluş savaşına girişmesiyle Kafkasyalılar Rusya’ya karşı mücadelelerinde yalnız kaldılar.

Bu arada, 12 Aralık 1918’de Çermoyev hükümeti istifa etmiş, yerine Pşimaho Kosok hükümeti geçmişti. Yeni hükümet bütün Kafkasya halklarını seferber ederek Rusya’ya karşı mücadeleye devam etti. Ancak bolşevik Rusya ile savaşan Çar taraftarı ve bolşevik düşmanı Rus generali Denikin, Kafkasya’da bağımsız bir devletin kurulmuş olmaına tahammül edemeyerek bolşevik aleyhtarı Rus Kazaklarından oluşan büyük bir ordu ile Kafkasyalılara saldırmıştı. İngiltere tarafından desteklenen Denikin’in düzenli ve tam techizatlı ordusuna fazla direnemeyen Dağlılar yavaş yavaş yenilgiye uğramaya başladılar. Denikin’in orduları nihayet Osetya, Kabardey, Adigey ve Karaçay-Malkar bölgelerini işgal etti. Mayıs 1919’da Denikin’in ordularının Dağıstan’da Hasavyurt’u da ele geçirmesinin ardından, Pşimaho Kosok hükümeti 12 Haziran 1919’da istifa etmek zorunda kaldı.

Birleşik Kafkasya dağlıları hükümetinin artık fiili olarak çalışma imkanı kalmaması üzerine, bağımsızlık yolunda savaşa devam kararı veren Kafkasyalılar dağlara çekildiler ve tarihten gelen abrekgeleneğini sürdürdüler. Kafkasya halkları bir cephede bolşeviklere karşı savaşırlarken, diğer cephede İngiltere’nin emperyalist siyasetine alet olan, Çar destekçisi general Denikin’in ordularına karşı mücadele ediyorlardı.

Mart 1920’de Dağıstan’ın bolşevikler tarafından ele geçirilmesinin ardından, 20 Mart 1920’da general Denikin bolşeviklere yenilip, kumandayı general Wrangel’e bırakıp kaçtı. Sovyet hükümetinin kızıl ordusu böylece Kafkasya’yı işgale başladı. Kafkasyalıların bolşeviklere karşı hürriyet mücadelesi çok kanlı çarpışmalarla geçti ve 1921 yılı Mart ayına kadar devam etti. Bu arada Mustafa Kemal tarafından kurulan Ankara hükümetinin Sovyet hükümeti tarafından tanınması ve 16 Mart 1921 Moskova antlaşmasının imzalanmasıyla, Kafkasyalılar Türkiyeden umutlarını kestiler.

11 Mayıs 1918’de kurulan Birleşik Kafkasya Cumhuriyeti Sovyetler tarafından ortadan kaldırıldıktan sonra, Sovyet Kızıl Ordusu Kafkasya’yı işgal ederek bölgeyi Sovyet hâkimiyeti altına aldı.


* Kafkasya Halkları ortak bir kültür etrafında birleşmiş, tarih boyunca kader birliği yapmış olan Abhaz, Adige, Karaçay-Malkar, Oset, Çeçen-İnguş ve Dağıstan halklarıdır.
 
Kaynakça
Aslanbek, M. Karaçay ve Malkar Türklerinin Faciası.-Ankara, 1952.
Baytugan, Barasbi. Kuzey Kafkasya (1917-1970).-Samsun, 1998.
Bennigsen, A. – C.L. Quelquejay. Step’de Ezan Sesleri.-İstanbul, 1981.
Havjoko, A. Canbek. “Abrek Zelimhan”. Birleşik Kafkasya, 1 (3) 1965, 16-20.ss.
Hızal, Ahmet Hazer. Kuzey Kafkasya Hürriyet ve İstiklal Davası. Ankara: 1961.
Kumuk, Cem. Neredesin Prometheus?.- İstanbul, 2004.
Kurat, Akdes Nimet. Rusya tarihi-Başlangıçtan 1917’ye kadar.-Ankara, 1993..-Ankara, 1993.
Kutlu, Tarık Cemal. “Göç, katliam ve sürgün”. Kuzey Kafkasya , 3 (16), Ocak1973, 10-11.ss.
Saydam, Abdullah. “Kuzey Kafkasya’daki Bağımsızlık Hareketleri” Avrasya Etüdleri, 2 (1), 1995, 88-122.
Şahin, Enis. “Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin İlanı”. Kafkasya Araştırma&Analiz, 2 (3), 2007, 4-17.ss
Turan, M. Aydın. “Kuzey Kafkasya Toplumlarının Nüfuslarındaki Kantitatif Değişmeler”. Kuzey Kafkasya, 11 (64-65), 1987, 8-18.ss.
 
Prof. Dr. Ufuk TAVKUL
Ankara Üniversitesi
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi
 
Kaynak: Kafkasevi

Yüzyıllar boyunca çok çeşitli kavimlerin göç ve istilalarına sahne olan Kafkasya, Orta Asya ve Güney Rusya bozkırları ile Anadolu ve Ön Asya bölgeleri arasında bir köprü görevini üstlenmiş ve jeo-politik stratejik önemini her devirde korumuştur.

Karadeniz ile Hazar denizi arasında uzanan Kafkas sıradağlarının üzerinde ve kuzeyindeki topraklarda yaşamakta olan, aralarında tarih boyunca etnik ve sosyo-kültürel açılardan yakın akrabalık ve birlik tesis edilmiş olan Abaza, Çerkes, Karaçay-Malkar, Oset, Çeçen-İnguş ve Dağıstan halkları "Kafkas Kültür Sahası" adını verdiğimiz kültürel coğrafyayı oluşturan Kafkasya halklarıdır.

Kafkasya halklarının sosyo-kültürel yapıları Kafkasya’yı dışarıdan etkileyen çeşitli kavim ve medeniyetlerle olan ilişkiler neticesinde şekillenmiştir. Tarih öncesi devirlerden orta çağa kadar, gerek ticaret amacıyla, gerekse savaşlar ve fetih yoluyla Kafkasya’ya giren eski Anadolu ve Mezopotamya kabileleri, Yunan, Roma ve Ceneviz ticaret kolonileri, Kimmer-İskit gibi proto-Türk kavimleriyle Hun-Bulgar, Alan, Hazar; Kıpçak gibi Türk kavimleri Kafkas sosyo-kültürel yapısının temel taşlarını oluşturan medeniyet unsurlarını da beraberlerinde Kafkasya’ya getirmişler ve Kafkasya halklarının etnik ve sosyo-kültürel yapılarının şekillenmesinde önemli rol oynamışlardır. (Tavkul 1997: 140)

İslamiyet Kafkasya’ya 8. yüzyılda Ebu-Müslim önderliğindeki Arapların Hazar Türklerine saldırmaları ve bölgenin bazı kısımlarını fethetmeleriyle girdi. Ancak Arap ordularına karşı koyan ve onları geri püskürten Hazar Türkleri İslamiyetin Kafkasya’ya ve Kafkasya üzerinden Doğu Avrupa’ya yayılmasını engellediler. Bazı Müslüman Arap gruplarının Dağıstan’da kalarak buraya yerleşmeleriyle İslamiyet Dağıstan bölgesinde 8. yüzyıldan itibaren yayılmaya başladı. Lezgilerin bir kısmı 8. yüzyılda Müslüman olmaya başladı. Bunu 13. yüzyılda Akuşa halkı, 14. yüzyılda Dargılar izledi. Çeçenlerin bir kısmı 10-11. yüzyıllarda Müslüman olmuşlardı. (Walsh 1978: 177)

Dağıstan ve Çeçenistan’ın aksine, İslamiyet Batı Kafkasya’daki Çerkesler arasında 15-17. yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu ve Kırım Hanlığı vasıtasıyla yayılmaya başlamıştı. Çerkesler 6. yüzyılda Bizansın etkisiyle hristiyanlığı kabul etmişlerdi. (Kusko 1965: 11) Ancak daha sonraki yüzyıllarda Kafkasyanın diğer bölgelerinde olduğu gibi Çerkesler arasında da hristiyanlığın etkisi zayıflamış ve halk eski pagan inançlarına dönmüştü.

1404 yılında Kafkasya’da bulunan Avrupalı başpiskopos Johannes de Galonifontibus Zih adını verdiği Çerkesler arasında bulunmuş ve onların dini inançları hakkında önemli bilgiler vermiştir. Onun bildirdiğine göre

Karadeniz kıyısında yaşayan Çerkesler Yunanlıların dinini benimsemişlerdir. Kiliseleri, ikonları ve yortuları Yunanlılarınki gibidir. Galonifontibus’un verdiği bilgilerden 1404 yılında Karadeniz kıyılarında yaşayan Çerkeslerin hristiyanlığı kabul ettikleri ancak eski putperest-pagan inançlarının halk arasında çok canlı bir biçimde yaşadığı anlaşılmaktadır. (Tardy 1978: 93)

Osmanlı arşivlerinde Çerkeslerin 16. yüzyıldaki dini yapılarıyla ilgili bilgilere rastlanmaktadır. Mühimme defterlerinin 32. cildinin 383 numaralı ve 6 Recep 989 / 6 Ağustos 1581 tarihli hükmünde Besleney ve Temirgoy prensinin hristiyan, Kabardey prenslerinin ise Müslüman oldukları bildirilmektedir.

1584 yılında Demirkapı’dan Özdemiroğlu Osman Paşa ile birlikte Terek-Beştav-Kuban yoluyla Taman’a gelen Trabzonlu Mehmed Aşıki Çerkeslerin Bjeduğ, Hatukay, Besleney ve Kabardey kabilelerinin Müslüman olduklarını, Temrük ve Temirgoy kabilelerinin hristiyan olduklarını yazmaktadır. (Kırzıoğlu 1993: 79)
17. yüzyıl ortalarında Kafkasya’da Çerkesler arasında bulunan Evliya Çelebi onlar hakkında şu bilgileri verir: "Kafir ve Müslüman değillerdir. Kendilerine kafir deseler kızarlar, behey Müslüman desen göz yumarlar. Haşır ve neşri inkar ederler... Çerkeslere kafir desek aman vermeyip öldürürler. Lailaheillallah derler. Ama semiz domuzları kuyruğundan yerler. Oruç tutmazlar, namaz kılmazlar". (Evliya Çelebi 1970: 268)

Çerkeslerin İslamiyete girişlerinde en önemli rolü Osmanlı valisi Ferah Ali Paşa oynamıştı. Ferah Ali Paşa Anapa’yı karargah olarak tutup, Çerkesler ve Abhazlar arasında Müslümanlığı yaymakla görevliydi. (Habiçoğlu 1993: 100) İslamiyetin Kuban bölgesi Çerkesleri arasında yayılmasında Kırım Hanlığı da önemli rol oynadı. Kırım Hanlığının Çerkesleri islamlaştırması 1717 yılında tamamlandı. Ancak Çerkes kabilelerinin kendilerine özgü toplumsal yapıları sebebiyle İslamiyet Çerkesler arasında kolayca benimsenip yayılamıyordu.

Kabardey, Bjeduğ, Besleney, Abzeh, Hatukoy, Natuhay, Şapsığ gibi çeşitli kabilelere bölünmüş olan Çerkeslerin toplumsal yapıları da prensler (pşi), soylular (vork), hür köylüler (fekol) ve köleler (pşıtl) olarak toplumsal tabakalara bölünmüştü. (Aşemez 1973: 45)

Kabardey, Bjeduğ, Besleney kabileleri "pşi" adı verilen prens (knyaz) tabakasının idaresi altındaydı. Bu kabilelerde aristokratik yapı söz konusuydu. Abzeh, Şapsığ, Natuhay gibi kabilelerde prens tabakası olmadığı gibi, soylu (vork) tabakası da bir kaç aileden oluşuyordu ve onların da halk üzerinde idari yetkisi yoktu. Dolayısıyla, bu kabilelerde demokratik bir yapı mevcuttu.

İslamiyetin Çerkesler arasında henüz toplumsal bir kabul görmediği 17-18. yüzyıllarda hukuk davaları geleneksel hukuka, örf ve adetlere göre çözülüyordu. Ancak toplumsal tabakalar arasında bir eşitsizlik mevcuttu. Prensler, soylular, hür köylüler ve köleler geleneksel hukuk kuralları karşısında eşit değillerdi. Osmanlı hükümetinin Anapa valisi Hüsnü Paşa’nın gayreti ile, Çerkeslere şeriat karşısında insanların eşit olduğu fikri kabul ettirildi. Ancak köle sınıfının kan bedeli, eskisi gibi hür köylülerin yarı diyeti derecesinde bırakıldı. (Baj 1969: 138) Geleneksel hukuk ve toplumsal tabakalaşma İslamiyete rağmen Çerkesler arasında güçlü kaldı.

19. yüzyılda İslamiyet Kabardeyler dışında Çerkes kabileleri arasında pek yaygın değildi. Çerkes toplumunda Müslüman ulema sınıfı henüz oluşmamıştı. Din adamları Çerkesler arasında sayı ve sosyal etki açısından önemli bir tabaka meydana getirmemişlerdi ve o dönemde Dağıstan ve Çeçenistan’da olduğu gibi toplumsal güce sahip değillerdi.
Çerkeslerin çoğu şeriat kurallarından ve ibadetlerden uzaktılar. Bir Rus yetkilisinin Kafkasya’dan Moskova’ya gönderdiği raporda şöyle deniyordu:

"Çerkesler Muhammed peygamberin dinindendirler, fakat dine pek önem vermezler. Hele Lezgi ve Çeçenler’de olduğu gibi, hiç şeriat tutkunu değildirler". (Kasumov 1995: 32)

İslamiyet aristokratik Çerkes kabilelerinin en büyüğü olan Kabardeyler arasında 18. yüzyıl sonlarında kesin ve tam olarak yerleşmiştir. Oysa demokratik yapıya sahip Çerkes kabileleri arasında İslamiyet ancak 19. yüzyılın ikinci yarısında hakim din olabilmiştir. Özellikle 1840-50’li yıllarda İmam Şamil’in müridizmi yayan vaizleri İslamiyetin Çerkesler arasında yayılmasında önemli rol oynamışlardır. (Kasumov 1995: 34)

19. yüzyılda Çerkeslerin eski dini inançları feodalizm öncesinde oluşan bir dini düzen olarak artık yeni toplum yapısına uymuyordu. Çerkes toplumsal yapısı için yeni bir din olarak İslamiyet feodal ilişkiler açısından çok daha uygundu. Çerkes toplumunun prensler ve soylular gibi ileri gelen üst tabakalarında İslamiyetin tercih edilmesi onların siyasi tercihleri ile de yakından bağlantılıydı. Kabardey prens ve soyluları Osmanlı İmparatorluğu’na ve Kırım Hanlığı’na bağlı olup, bu ülkelerle siyasi yakınlıktan yanaydılar. Rusyanın Kafkasya’ya yönelik sömürgeci yaklaşımı da Çerkeslerin islam devletlerini tercih etmelerine sebep oluyordu. (Kasumov 1995: 35)

Çerkeslerin İslami toplum düzenine ve şeriat hükümlerine yaklaşımları kabilelere göre farklılık gösteriyordu. Aristokratik düzenin hakim olduğu Kabardeylerde Rus kanunları gelinceye kadar şeriat hükümleri geçerliydi. Prens ve soylular koyu şeriat taraftarıydılar. Çünkü şeriat mahkemeleri onların idaresi altındaydı ve şeriat hükümleri onların çıkarlarını koruyordu. Demokratik toplum düzenine sahip Çerkes kabilelerinde ise soylular eski geleneksel düzeni savunuyor ve kaybetmekte oldukları sınıf ayrıcalıklarını korumaya çalışıyorlardı. Oysa zenginleşmiş hür köylü tabakası şeriatı destekliyor, islam sayesinde eski prens ve soyluların hakimiyetini yenebilmeyi umuyordu. İşte bu ikili yapı ve sosyal dengenin bozulması yıllarca Çerkesya’yı dalgalandırmış, toplumun dayanışma ve milli bütünleşme düşüncesi edinmesine engel olmuştur. (Kasumov 1995: 38)

1804 yılında Rusların kurduğu Kislovodsk kalesinin kaldırılmasını isteyen Kabardeyler Rusya’ya karşı isyan bayrağını açtılar. Onlara Kuban ötesi Çerkesleri, Karaçay-Malkarlılar ve Çeçen-İnguşlar da katıldı. 14 Mayıs 1804’te Çegem ırmağı kıyısında yapılan savaşta Kafkasyalılar yenildiler. Kabardeyi ele geçiren Rusya bölgede bir takım adli ve idari uygulamalar başlattı. Örf ve adetlere dayalı mahkemeleri kaldırarak 1807’de bunların yerine dini mahkemeler kurdu. Dini mahkemelerin kurulmasıyla feodallerin ve din adamlarının toplumdaki durumları iyileşti, Müslüman din adamlarının otoriteleri arttı. Şeriat ilkeleri Kabardey toplumunda bir bakıma yeni ve bütünleştirici bir rol oynamaya başladı.

1807-1809 yılları arasında Kabardey köylerinde din çatısı altında eşitlik ve milli birlik eğilimleri ortaya çıkmaya başladı. Üstelik Müslüman köylüler prens ve soylulara karşı islam dininin ilkelerinden hareket ederek mücadele ediyorlardı. Köleliğe ve köle ticaretine karşı olan köylüler, şeriat ilkelerine göre eşitlik ilkesine uyulması gerektiğini dile getiriyorlardı. Prens ve soyluların baskısından kurtulmak için Rusyayı garantör olarak gören köylü tabakasının bu davranışı Rusyanın işine geliyordu. Rusya prens ve soylular ile köylü kitlesi arasındaki anlaşmazlıkları kendi sömürgeci imparatorluk politikasına alet ediyordu. (Kasumov 1995: 71)

Rusyaya göre şeriat Kafkasya’da Rus işgaline karşı mücadeleyi kuvvetlendiren ve Kafkasyalıları birleştiren bir faktördü. Din ve şeriat bölgenin işgaline karşı başlıca tepki unsuru olarak kullanıldığından Rusya islamla başedebilmek için halk arasında yaşayan örf ve adetleri kullanmaya yöneldi. 1858’de kurulan Kabardey Bölge Mahkemesi şeriat hükümleriyle birlikte örf ve adetleri de uygulayarak karar veriyordu. 19. yüzyıl ortalarında artık şeriat ile örf ve adetler birbirine karışmıştı.
Kabardey’deki mevcut sosyal tabakaların yanı sıra toplumda din adamlarından oluşan bir tabaka ortaya çıkmıştı. Müstakil bir tabaka sayılan din adamı tabakasını oluşturanlar daha çok azat edilmiş köylü tabakası arasından çıkıyordu. Prens ve soylular din adamlığına rağbet etmiyorlardı. Din adamları her türlü vergiden ve yükümlülükten muaftı, ancak bunlar soylular ve toprak sahipleri kadar imtiyaz sahibi değillerdi. (Kasumov 1995: 39)

Kabardey’deki din görevlileri ve ulemanın başlıca geçim kaynağı kendilerinin emrindeki köylülerin sağladığı gelir, ayrıca diğer köylülerin ayni ve nakdi ödedikleri özel harçtı. Kabardey aileleri her yıl aile başına Baş Kadı için 50 kapek vergi ödüyorlardı. (Kasumov 1995: 40)
Kafkasya özgürlük mücadelesinde din faktörünün önemini dikkate alan Rusya din adamlarına karşı gayet temkinli ve tedbirli davranıyordu. Rusya Çerkeslerin ortodoks hristiyanlığa geçmeleri için daha 16. yüzyılda girişimlerde bulunmaya başlamış fakat islam dininin bu bölgede yayılmasına engel olamamıştı. Yalnızca Mozdok bölgesindeki Kabardeyler hristiyan olmuşlardı.

19. yüzyılda Rusya bu yönde yeni bir siyaset uygulamak istedi. Rus hükümeti ortodoks hristiyanlığı yaymak, yani islama karşı savaş açmak yerine, islamı zararsızlaştırmayı, dini Rus aleyhtarı çevreden söküp atmayı denedi. Bu sebeple, din adamlarının sosyo-ekonomik ve manevi otoritelerini ortadan kaldırmaya ağırlık verdi. Bu amaçla önce bölgede din adamlarının temel rol oynadığı, şeriata dayalı mahkemeler kaldırıldı. Artık bütün sivil davalara Rusya mahkemelerinde bakılıyordu. Şeriat düzen ve yargısının kaldırılması din adamlarını toplumda sıradan insanlar konumuna düşürdü ve bunlar arasında Rusya düşmanlığının artmasına sebep oldu. İmam ve mollaların Rusya’ya karşı cephe almalarıyla islam Rusya’ya karşı mücadelede önemli başarı kazandı ve başlıca faktörlerden biri oldu. (Kasumov 1995: 58)

Orta Kafkaslar’da, Kafkas dağlarının en yüksek zirvesi olan Elbruz dağı çevresindeki yüksek dağlık bir bölgede yaşamakta olan Karaçay-Malkarlıların İslamiyetle tanışmaları 18. yüzyılda oldu. Karaçaylılar İslamiyeti 18. yüzyıl sonlarında Kabardeyler vasıtası ile tanıyıp kabul ettiler. İslamiyeti Karaçay’a 1782 yılında Kabardeylerin Abuk soyundan İshak Efendi adlı bir din adamı getirdi. (Klaproth 1823: 294)Dağıstanın Kumuk bölgesinden gelen bazı din adamlarının yanı sıra, Buhara’dan Karaçay’a gelerek halka İslamiyeti öğreten bir hocanın da Karaçay’da İslamiyetin yayılmasında önemli rolleri oldu.

1890’lı yıllarda Karaçay’da bulunan N. Aleksandroviç Ştof, Karaçaylıların Müslüman oluşlarıyla ilgili şu bilgileri verir: "17. yüzyıl başındaki savaşa kadar Karaçaylılar derin dağ vadilerinde putperest olarak yaşamışlar. Kırım Hanı Kafkasya’da islam dinini yaymak için iki bölük asker göndermiş. Zelençuk ırmağı kıyısındaaki Çerkes köylerini islam dinine sokmuşlar. Kuban ırmağının başında ise şimdiye kadar hiç kimseye boyun eğmeyen Karaçaylılara rastlamışlar. Yurtlarını, hürriyetlerini korumak için Karaçaylılar "Marca" adlı kutsal putlarından güç alarak düşmanlarına karşı koymuşlar. Kırım Hanı’nın askerleri İslamiyeti Karaçay’a zorla kabul ettiremeden geri dönmüşler. İslamiyet ancak 18. yüzyıl sonunda Karaçay’a girmiş". (Şamanlanı 1987: 166)

Karaçay-Malkar’da toplumsal yapı Kabardeyler’de olduğu gibi çeşitli sosyal tabakalara bölünmüştü. Halk prensler (biy), soylular (özden), hür köylüler (azat) ve kölelerden (kul) meydana geliyordu. Karaçay-Malkar’da İslamiyetin yayılmaya başlamasıyla birlikte toplumsal tabakalar arasında din adamlarından oluşan bir "mollalar" sınıfı meydana geldi.

Mollalar prenslerin himayesi altındaydılar. Halk Kabardey’de olduğu gibi mollaların geçimini sağlamak zorundaydı. Her ev, mollalara kendi mahsulünün onda birini, hayvanlarının ise beşte ikisini vermek mecburiyetindeydi. Bu vergi İslami bir zorunluluk olmasa da Karaçay-Malkar halkı tarafından "zekat" olarak adlandırılmıştı. Kış aylarında her ev mollaya bir koyun verirdi. Ayrıca mollanın hayvanlarını beslemesi için kuru ot, mollanın ısınması için odun verilirdi. (Karaçayevtsı 1978: 208)

Karaçay-Malkarlılar 19. yüzyıla kadar Kabardey prenslerinin hakimiyeti altında idiler. Kabardey prensleri Karaçay-Malkar’da İslami hayatın gidişini kontrol altında tutuyorlardı. Camiye gelmeyenlerden bir tür vergi alınmasını uygulayan Kabardey prensleri yüzünden İslamiyet Karaçaylılar arasında sadakatle tutulamadı. Köyleri ile yaylaları arasında yarı göçebe bir hayat sürmeleri sebebiyle Karaçaylılar çoğunlukla evlerinden uzakta, dağlarda yaşıyorlar ve bu yüzden dini görevlerini tam olarak yerine getiremiyorlardı. Bu sebeple Kabardey prenslerine sık sık vergi ödemek zorunda kalıyorlardı. (Mote 1978: 199)

1848 yılında Karaçay’da hukuk işlerine şeriat hükümlerine ve Karaçay-Malkar geleneklerine göre bakılıyordu. Karaçay kadısı Mahamet Hubiy 1848 yılında şeriat hükümlerine göre baktığı bir davada cezanın hafifletilebilmesi için geleneksel hukuk törelerine göre hüküm vermişti. (Şamanlanı 1987: 92)

Dini kurumların yerleşmeye başlamasıyla birlikte Karaçay’da din adamlarının toplumsal ve manevi otoriteleri de güçlenmişti. Ruslara karşı yapılan savaşlarda din adamları önemli rol oynuyorlardı. Karaçaylılar 1854 yılında kadı Mahamet Hubiy önderliğinde ayaklanmışlar ve Ruslar tarafından güçlükle bastırılabilmişlerdi. (Tavkul 1993: 40)

Kabardey’de olduğu gibi Karaçay’da da din adamlarının ve şeriat hükümlerinin güçlendiğini gören Rus hükümeti Karaçay’da hukuk reformu yaptı. Töre adı verilen geleneksel mahkemenin yerini Rus hükümetinin resmi görevlileri aldılar. Cinayet davalarına Rus kanunlarına göre bakılmaya başlandı. Karı-koca arasındaki sorunlar ise şeriat mahkemelerinin göreviydi. (Karaçayevtsı 1978: 210)

Karaçay-Malkarlılar arasında İslamiyetin yayılmasında Dağıstan’dan gelerek Karaçay-Malkar halkına İslamiyeti öğreten Kumukluların önemli rolü olmuştur. 18. yüzyılda Dağıstan’dan Karaçay’a gelen Kumuklu Aliy adında bir din hocası Karaçaylılara İslamiyeti öğretmek amacıyla Karaçay’ın Kart Curt köyüne yerleşmiş ve onun soyundan bugün Karaçay’da Aliy adında bir soy meydana gelmiştir.

Malkar prenslerinden Canhot oğlu Arhot’un Dağıstan’dan Malkar’a davet ettiği Mottay ve İtiy adlı iki Kumuklu kardeş de Malkar’da yerleşerek halka İslamiyeti öğretmiştir. Onların soyları da bugün Malkar’da yaşamaktadır. (Cangulanlanı 1993: 151)

İslamiyetin Kafkasya’nın batısındaki Çerkes ve Karaçay-Malkar halkları ile doğusundaki Çeçen-İnguş ve Dağıstan halkları üzerindeki etkileri farklı olmuştur. İslamiyetle henüz 8. yüzyılda Araplar vasıtasıyla taanışan ve daha sonraki yüzyıllarda İslamiyeti peyderpey kabul eden Dağıstan ve Çeçen-İnguş halkları şafi mezhebine dahil olurlarken, İslamiyeti 17-18. yüzyıllarda Osmanlılar ve Kırım Hanlığı vasıtasıyla tanıyıp kabul eden Çerkes, Abaza ve Karaçay-Malkarlılar hanefi mezhebine girmişlerdir.

Dağıstan ve Çeçenistan’da Kafkasyalıların bağımsızlık savaşı dini bayrak altında, müridizmin dini ideolojisi çatısının altında sürerken Batı Kafkasya’da bu mücadele farklı şartlarda gelişerek değişik bir tablo çizmiştir. (Kasumov 1995: 11)

Kafkas-Rus savaşları sırasında İmam Şamil Doğu Kafkasya’da Dağıstan ve Çeçen kabileleri arasında bir birlik sağlamaya muvaffak olmuş ve 1849 yılında Batı Kafkasya’daki Çerkes ve Abazalar arasında da bir otorite ve birlik kurabilmek için Muhammad Emin’i "naib" olarak o bölgeye göndermişti. Ancak müridizmden çekinen Çerkes kabileleri İmam Şamil’e bağlanmaktan kaçındılar. Çerkesler aristokratik ve sınıflı bir toplum yapısına sahiptiler. Halbuki müridizm herşeyden önce eşitlik esasına, köleliğin kaldırılmasına, imamın ve Allah’ın önünde herkesin eşit olduğu prensiplerine dayalı idi. Çerkes prens ve soylularının bunları kabul etmeleri mümkün değildi. Ancak sosyal tabakalaşma sistemlerinde prens tabakası bulunmayan, soylu sınıfından bazı ailelerin yer aldığı ve çoğunluğu hür köylülerin oluşturduğu Abzeh, Natuhay ve Şapsığlar arasında müridizmin eşitlik düşüncesi aristokrasinin gevşemesine yol açtı. (Habiçoğlu 1993: 54)

İslamiyetin toplumsal yapı içinde örgütlenip kurumlaşamadığı Batı Kafkasya’nın aksine, Doğu Kafkasya’da ortaya çıkan tarikatlar sayesinde islam Dağıstan ve Çeçenistan halklarının hayatlarına yön veren unsur oldu.

Nakşibendi tarikatı 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başında Şirvan yoluyla Dağıstan’a geldi ve oradan 19. yüzyıl ortalarında Çeçen bölgesine ve Batı Kafkasya’ya yayıldı. Dağıstan ve Çeçenistan’da hakimiyet kuran nakşibendi tarikatı Batı Kafkasya’nın Çerkes bölgesinde fazla bir varlık gösteremedi.

Rusyanın sıcak denizlere doğru ilerleyişini bir asır geciktiren Kafkasya savaşları 1783 yılında İmam Mansur Uşurma’nın kutsal cihadı ile başlamış, Nakşibendi tarikatı tarafından organize edilip yönetilen 1821-1856 arasındaki müridizm hareketinin sonuna kadar devam etmiştir. (Bennigsen 1988: 51)

Nakşibendi tarikatının doktrinini Çeçen-Dağıstan bölgesinde yayan İmam Mansur Uşurma’nın vaazları hızlı bir başarı elde etmiş ve Dağıstan halkları onun birlik çağrısına koşmuşlardı. 1785 yılında Rus ordusuna karşı elde ettiği başarıdan sonra Çeçen ve Dağıstan bölgelerini birleştirmeye muvaffak olan Mansur orta ve batı Kafkasya’daki Çerkes kabilelerini de ayaklandırmaya teşebbüs etmiş ancak Çerkes kabilelerinin toplumsal yapıları sebebiyle başarılı olamamıştı. İmam Mansur’un 1791’de Ruslar tarafından yakalanıp, iki yıl sonra ölmesiyle birlikte Nakşibendiler o dönemde Kafkasya’da yok olup gittiler. (Bennigsen 1988: 95)

Nakşibendi tarikatı 1820’li yılların başında Şirvan’da tekrar ortaya çıktı ve oradan Dağıstan’a yayıldı. Kafkasya tarihinde önemli rol oynayan Nakşibendi tarikatı sağlam disiplini, ideallerine tam bağlılıkları ve tarikatın dayandığı sıkı hiyerarşi sayesinde Kafkasyalıların 1824’ten 1859’a kadar süren Rus istilasına kahramanca karşı koymalarını sağladı. (Bennigsen 1988: 96)

Kadiri tarikatı, Kafkasya’da Nakşibendi tarikatından çok daha sonra, ancak 19. yüzyıl ortalarına doğru, Nakşibendiler tarafından yönetilen Dağıstanlıların direniş hareketinin mağlubiyetle neticelenmeye yüz tuttuğu sırada ortaya çıktı. Bu tarikatı Kafkasya’ya getiren Kumuklu Kunta Hacı’dır. Bu tarikat bilhassa Çeçenistan’da ve Dağıstan’da Rus baskısının daha şiddetli olduğu bölgelerde başarı elde etti. (Bennigsen 1988: 98) 1850-1865 yılları arasında, o döneme kadar putperest olan İnguşları Müslümanlaştıranlar da Kadiri vaizleri oldular.

1864’ten itibaren Kadiri müridlerinin artan sayısından korkan ve yeni bir isyanın kaçınılmaz olduğuna inanan Rus hükümeti Kunta Hacı’yı yakalayıp sürgüne gönderdi. Kunta Hacı 1867’de bir Rus hapishanesinde öldü. Rus hükümeti Kadirilerin kitleler halinde Osmanlı İmparatorluğu’na göç etmelerini teşvik etti. 1865 yılında 5 bin Çeçen ailesi Osmanlı topraklarına göç etti. Kaynaklar göç edenlerin sayısını 39 bin olarak göstermektedir. (Habiçoğlu 1993: 86)

1877 yılında ilk defa bir araya gelen Nakşibendi ve Kadiri tarikatı müridleri Çeçenistan ve Dağıstan’daki büyük isyanda aktif rol oynadılar. İsyanı bastıran Ruslar binlerce müridi Sibirya’ya sürgüne gönderdi. 1877 isyanının mağlubiyeti Kafkasya’daki tarikatların faaliyetlerinde bir değişiklik meydana getirdi. 1917 yılına kadar her iki tarikat gizli teşkilat karakterine büründü. Akıncılığı ve savaşçılığı temsil eden "abreklik" geleneği içerisinde tarikatların cihad ruhu devam ettirildi. (Bennigsen 1988: 100)

Nakşibendi ve Kadiri tarikatları arasında belli bir denge kurulmuştu. Nakşibendi tarikatı daha aristokratik ve tahsilli elemanları, buna karşılık Kadiri tarikatı ise daha sade inançları, vecdi dansları ve cehri zikri ile, bilhassa daha fakir ve daha az kültürlü kimseleri kendine çekiyordu. Nakşibendiler Dağıstan’da hakim durumda idiler. Kadiriler ise Çeçen-İnguş bölgesinde merkezlenmişti.

İslamiyet Kafkasya halklarının toplumsal yapıları üzerinde çok çeşitli tesirler bırakmış ve değişmeye sebep olmuştur. Batı Kafkasya’da aristokrasinin zayıflamasına ve toplumsal tabakalar arasında eşitlik düşüncesinin gelişmesine sebep olan İslamiyet, 19. yüzyılda Rusya’nın Kafkasları işgal etmesini de yıllarca geciktirmiş ve Kafkasya halkları arasında birlik ve dayanışma oluşturulmasına vesile olmuştur. Ruslara karşı "etnik kimlik" özelliği kazanan İslamiyet sayesinde Kafkasya halkları "Birleşik Kafkasya" ideali etrafında toplanmışlardır.

***

Kaynaklar:
Aşemez, H. Adıgey (Çerkesya)’in kısa tarihi. Kafkasya Kültürel Dergi, 10 (39-42), 1973, 36-89.
Baj, Jabagi. Çerkesya’da sosyal yaşayış-adetler. - Ankara, 1969.
Bennigsen, Alexandre-Chantal Lemercier-Quelquejay. Sufi ve Komiser. Rusya’da İslam Tarikatları. çev. Osman Türer. - Ankara. 1988.
Cangulanlanı İbragim. İslam din kirgen zamanda. Mingi Tav (Nalçik), (5), 1993, 151-152.
Evliya Çelebi. Seyahatname. 11. kitap. - İstanbul, 1970.
Habiçoğlu, Bedri. Kafkasya’dan Anadolu’ya göçler. - İstanbul, 1993.
Karaçayevtsı. ed. L. İ. Lavrov. - Çerkessk, 1978.
Kasumov, Ali-Hasan Kasumov. Çerkes soykırımı. - Ankara, 1995.
Kırzıoğlu, Fahrettin. Osmanlıların Kafkas ellerini fethi (1451-1590). - Ankara, 1993.
Klaproth, J. Voyage au Caucase et en Georgie. - Paris, 1823.
Kusko, Mahmut. Kafkas milletleri. Kafkasya Kültürel Dergi, 2 (7), 1965, 6-11.
Mote, Victor L. Karachay. Muslim Peoples: A World Ethnographic Survey. - Connecticut, 1978.
Şamanlanı İbrahim. Koban Başında. Tarih haparla. - Çerkessk, 1987.
Tardy, Lajos. The Caucasian peoples and their neighbours in 1404. Acta Orientalia, 32 (1), 1978, 83-111.
Tavkul, Ufuk. Kafkasya dağlılarında hayat ve kültür. Karaçay-Malkar Türklerinde sosyo-ekonomik yapı ve değişme üzerine bir inceleme. - İstanbul, 1993.
Tavkul, Ufuk. Kafkasyaa’da etnik ve sosyo-kültürel yapının tarihi kökenleri. BİR, (7), 1997, 135-170.
Walsh, Harry. Ibero-Caucasian. Muslim peoples: A World Ethnographic Survey. - Connecticut, 1978

Dr. Ufuk TAVKUL

(Kırım Dergisi, 7 (25), 1998, 43-46. )

Kafkasya Dağlarında Hayat Ve KültürKafkasya Halklarının Ve Kafkas Kültürünün Ayrılmaz Bir Parçası Olan Karaçay-Malkarlılar İle Derli Toplu Bir Araştırma Yok Denecek Kadar Azdır. Araştırmacının Bu Çalışması Bu Eksikliği Giderme Amacını Taşımakta Ve Karaçay-Malkar Halkının Sosyal Yapısını Bütün Yönleriyle Ortaya Koyduğu Bu Çalışmanın İlerde Yapılacak Yeni Araştırmalara Bir Basamak Olması Gayesini Gütmektedir.

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @dergi_mizage: As we all know you are a bit busy these days, we want to remind you that Russia condemns the USA for Native American Gen…
Avusturya, Drau anıtı: ''Burada 28 Mayıs 1945’te yedi bin Kuzey Kafkasyalı, kadın ve çocukları ile birlikte Sovyet… https://t.co/yZtTG7dfDs
RT @Cerkesya: #21Mayıs #Circassiangenocide #ÇerkesSoykırımı https://t.co/ADgbR91klj
#21Mayıs1864 #21may1864 #genocide1864 #CircassianGenocide #circassianexile #CerkesSoykırımı #unutma #unutturma https://t.co/AOEiRG08aK
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery