Çerkes Ethem’in hayatını sinema filmine çekecek olan dünyaca ünlü Çerkes asıllı yönetmen Muhitin Kandur, ’Amacımız tarihi yeniden yazmak değil. Ancak Ethem olmasaydı Türkiye Cumhuriyeti olmayabilirdi’ diyor.

Türk seyircisi onu tek kanallı yılların efsane dizisi ‘Bonanza’ ile tanısa da, ünlü yönetmen Muhittin Kandur bugünlerde ‘Çerkes’ filmi ve şu anda üzerinde çalıştığı ‘Çerkes Ethem’ filmi nedeniyle yakından takip ediyor.

Kafkasya’dan sürülen Kabardey bir aileye mensup olan Kandur’un ataları o dönem Osmanlı toprağı olan Ürdün’e yerleşmiş.

Çocukluğunda Ürdün’de sürgün hayatı yaşayan Çerkes Ethem’in hayatına dair pek çok hikaye dinleyen Kandur, Çerkes Ethem'in, Ürdün'de ev hapsinde bulunduğu dönemde babasının da Ürdün'ün Genelkurmay Başkanı olduğunu söyledi. Kandur: 'Babam, Ürdün'ün Genelkurmay Başkanı iken Tuğuj Emin isimli Çerkes asıllı yaverini, dil problemi yaşamaması için ev hapsinde bulunan Çerkes Ethem'in yanına görevli olarak vermiş. Tam 1,5 yıl Ethem'in başından geçen her şeyi öğrenmiş, not almış. Ben de daha sonra Rusya'ya kaçan Tuğuj Emin ile 15 gün görüşerek bu 1,5 yıl içerisinde öğrendiği herşeyi anlatmasını istedim. Anlattıklarını ses kaydına aldım. Bu notları da kitaplaştırdım.' diyor.

Muhittin Kandur, ‘Çerkes Ethem’ projesi ile ‘Çerkes’ filminin yarattığı tartışmalar ve daha bir çok konuda Focushaber’e çok özel açıklamalarda bulundu...

-Çerkes filminin hikayesinden bahseder misiniz? Neden Çerkes?
Açık söylemek gerekirse, bu filmi yapabileceğimize ben de pek inanmıyordum. Neden diyecek olursanız, henüz böyle bir filme hazır değildik. Ancak Ürdün’de ulusal sinemayı geliştirmek için kurulan Royal Film Academi diye bir kurum oluşturuldu. Bu kurum birkaç film denemesi yaptıysa da başarılı olamamıştı. Kurumun başkanlığını ise Prens Ali yapıyordu. Beni Ürdün’e davet etti ve Ürdün sinemasını dünyaya duyuracak bir film yapmamı rica etti.

Bu tekliften çok memnun oldum ama ‘tek bir şartım var’ dedim. Temayı kendim seçersem böyle bir film yapabileceğimi söyledim. Prens Ali, tema konusundaki tercihimi sorduğunda,“Çerkesler Ürdün’e neden ve nasıl geldiler, bugün Ürdün’de yaşayan bir çok Çerkes bile bunu bilmiyor. Gökyüzünden düşmedi ya bu halk. Bunu anlatmak isterim” dedim. Arapların ve Çerkeslerin hikayelerinin anlatıldığı bir film olmasını önerdim ve Prens Ali bu fikri çok beğendi.

Ancak filmin isminin ‘Çerkes’ olması konusunda tereddütleri oldu. Bu bir Ürdün hikayesiydi aslına baktığımızda. Ancak filmin adı Çerkes olduğu zaman, dünyaya bu filmi izletebilir ve Çerkesler hakkında bilgi sahibi olmalarını sağlayabilirdik. Uluslararası festivallere bu isimle katılmak, Çerkes halkının tanınması açısından çok faydalı olabilirdi. Dünyanın büyük bir bölümü, bugüne kadar adlarını duymadığı, dillerini duymadığı Çerkeslerin dilini ve kültürünü tanıma fırsatı da bulmuş olurdu.  Az da olsa bu konuda bir katkım olmasını istedim. Ancak tabi ki bazı küçük zorluklarla karşılaştık.

-Ne gibi zorluklar bunlar. Filmin yapım süreciyle ilgili mi?
Evet filmin yapım aşamasında. Ürdün’de Çerkesce konuşacak oyuncular bulmak mümkün olmadı. Nalçik tiyatrosundan 9 oyuncu getirdim film için. Filmde kullanılan bir çok aksesuar ve teknik cihazları ve teknik ekipten bazı kişileri Moskova’dan getirdik. Filmi bu şekilde tamamladık. Beğenen de çok oldu beğenmeyen de oldu.

-Bir sanat eserinin, özellikle bir sinema filminin beğeneni kadar beğenmeyeni de olacaktır tabi..
Kesinlikle. Beğenmeyen Çerkesler ise büyük çoğunlukla, bu filmde bir soykırım hikayesi görmek isteyenler . Böyle düşüneler de var. Ancak benim anlatacağım hikaye bu değildi.

-Özellikle filmin gösterime girdiği Kayseri’de bu türlü pek çok eleştiri olduğunu öğrendik. Türkiye’de de yakın tarihle ilgili yapılan filmlerde bu tür tartışmalar sıklıkla yaşanıyor. 
Evet. Bir film yapıyorsanız, bu tür tartışmaların olmaması kaçınılmazdır.

-Film nerelerde gösterime girdi?
Çerkes Film, Monaco film Festivali’nde 7 ödül aldı.  Amerika Birleşik Devletleri’nde gösterime girdi. Cleveland Film Festivalinde gösterime girdi ve yaklaşık 8 bin kişi filmi izledi. Bir kez gösterileceği halde, yoğun istek üzerine 3 kez filmin gösterimi yapıldı. Bugüne kadar hiç duymadıkları bir dil, farkında olmadıkları bir kültürle karşılaşmış olmaları karşısında büyük bir hayret yaşadılar. Söylersem belki güleceksiniz ama, filmimizi Hindistan, Malezya, Avustralya gibi ülkeler satın aldı. Bu ülkelerde şimdiye kadar Çerkeslerin kim oldukları aslında hiç bilinmiyordu.
Filmin Almanya , Fransa ve İspanya gibi ülkelerdeki festivallere katılması için görüşmelerimiz sürüyor. Avrupa’da bazı festivallerde gösterilecek ve o ülkelerde gösterime girecek. BBC filmimizi istiyor. Filmimiz dünyada yolunu buldu ve ilerliyor. Artık bu film için bir ajans kurmamız zorunlu hale geldi. Kanada’dan filmi istiyorlar, Avustralya’ya filmin satışını internet üzerinden gerçekleştirdik. Filme olan bu ilgi, doğrusu beni cesaretlendiriyor. Bu bir Hollywood prodüksiyonu değil ancak hikayesi ve anlatımı ile ilgi gören sıcak bir film oldu. Bunun bir nedeni de, filmdeki oyuncuların başarılı performansları. Gerek Çerkes oyuncular, gerekse Arap oyuncular performansları ile çok büyük beğeni topluyorlar. Tarihi bir hikaye olması da ilgiyi arttırıyor. Filmin geçtiği mekanları ve dekorları yeniden canlandırmamız da ilgiyi arttırıyor.

Ürdün’de yaşayan Çerkeslerin filme ilgisi nasıl oldu?
Ürdün’de yaşayan Çerkesler arasında da filmi eleştirenler oldu. “Çerkesleri nasıl böyle gösterirsin?” diye şikayetler aldım. Onlar, pırıl pırıl Çerkeskaların içinde, parıldayan kamaları ile Çerkesleri resmetmemi istiyorlardı. Aylarca aç susuz yol giden muhacirleri bu şekilde göstersek ne kadar inandırıcı olurdu ki? O dönemde yazılanları büyük bir dikkatle inceledik. Sürgün sırasında yemek temin edebilmek için kamalarını satan insanlar vardı. Böyle bir gerçeği göstermemek gerçeğe ihanet etmek olurdu.

-Türkiye’de de sinema ve televizyon sektöründe de Çerkes kökenli bir çok isim var. Yönetmen, aktör ve senaryo yazarı. Ancak bu kişiler, tam da bu sizin bahsettiğiniz nedenlerle olsa gerek, Çerkeslerin hikayelerini anlatmaktan imtina ediyorlar. Örneğin Çerkes filminde anlatılan Çerkes genci ve Arap kızı arasındaki aşk hikayesi, Türkiye’ye uyarlandığında yine tepkiye neden olabilir. 
O hikaye aslında filmin içinde çok da önemli değil. Böyle bir hikayeyi kullanmamdaki neden, Çerkes gelenekleri ve Arap gelenekleri arasındaki uyuşmazlığı gösterebilmekti. Bu tema sinemanın da edebiyatın da vazgeçemediği evrensel bir tema aynı zamanda. Ürdünde de bir çok Arap genç kızı bu temaya tepki gösterdi. “Neden bir Arap kızını bir Çerkes genci ile evlendirdin?” diye tepki gösterdiler. Ürdün’de de Arap kızları genellikle Arap gençleri ile evliliği tercih ediyorlar çünkü. Açıkçası ben yine de bu kadar tepki çekeceğini tahmin etmemiştim.

Söylediğim gibi, tek amacım iki kültür arasındaki çatışmayı göstermekti.

"ETHEM OLMASAYDI, BELKİ TÜRKİYE CUMHURİYETİ DE OLMAYACAKTI"

-Peki Çerkes Ethem filmine gelecek olursak, o filmde böyle bir aşk hikayesi olacak mı?
Bu tür bir hikaye değil ama, Çerkes Ethem’in hayatında çok önemli yeri olan iki kadının öyküsü bu filmde yer alacak. Ethem’in aşık olduğu iki kadın. Biri Bandırma’da gençliğinde açık olduğu bir Çerkes kızı. O kadının çocukları da hala hayatta. Ethem o kadınla evlenemedi ve başka birisiyle evlendi o Çerkes kızı. Bununla ilgili başka bir iddia daha var. Evli bir kadının Çerkes Ethem’e aşık olması anlatılıyor. Ethem’in o kadının kocasını idam ettirdiği de iddia ediliyor. İdamın nedenin bu olduğu ne kadar doğru, bunu tabii ki kesin olarak bilmemiz mümkün değil. Ancak bu tür rivayetler söz konusu ve filmimizde de bu iki kadında yer alacak. Tabi ki senaryo şu anda tamamlanmış değil. Ethem’in karakteri çok kompleks bir karakter. Kişiliğinde sürekli iyinin ve kötünün çatışması söz konusu. Bu sadece Ethem’e mahsus bir durum da değil. İnsan yapısının vazgeçilmez bir unsurudur da aynı zamanda. Ancak Ethem , tam bir Çerkes karakteridir. O döneme baktığımızda, Türkiye çok olağanüstü bir dönemden geçiyordu. Büyük bir badire ile, bir işgalle karşı karşıya idi.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda başrol oynayan 3 ismin hikayesi anlatılacak bu filmde: Mustafa Kemal, İsmet İnönü ve Çerkes Ethem. Bir lider, bir politikacı ve bir savaşçı. Bu süreçte Atatürk ve İnönü’nün rolü bilinmesine rağmen, Çerkes Ethem’in rolü pek bilinmiyor. Oysa Ethem olmasaydı, bugün Türkiye Cumhuriyeti belki de bu sınırlar içinde ve bu haliyle olmayacaktı.

-O dönem Kurtuluş Savaşı içinde yer alan diğer Çerkes kökenli liderler de yer alacak mı filmde?
Türk Kurtuluş Savaşı’nda sadece Ethem yoktu. Pek çok Çarkes vardı. Bunu tarih de yazıyor. Ancak Cumhuriyetin kuruluşunun ardından bir ulus-millet yaratmak için o dönem diğer etnik gruplar görmezden gelindi. Çerkeslerin hak ettiklerini almaması biraz da bundandır. Ancak gerçekler sonsuza kadar saklanamaz. Şimdi o vakit geldi.

-Anzavur da olacak mı filmde?
Evet. Anzavur da olacak tabi. Eğrisiyle doğrusuyla, Ethem de dönemin önemli aktörleri de bu filmde yer alacak. Hiç kimse, mutlak iyi veya mutlak kötü değildir. Bunu sadece tarih bu şekilde yazar. Biz insan hikayelerini anlatacağız. Doğrunun ve yanlışın ne olduğunu kim, nasıl belirliyor?

-Tabi ki tarihi yazanlar…
Aynen öyle.

-Türkiye’de son zamanlarda Kurtuluş Savaşı dönemi, Atatürk, İnönü ve diğer dönem aktörlerinin rolleri yeniden tartışmaya açıldı. Yakın tarih, yeniden tartışılmaya başlandı. Filmin böyle bir tartışmaya da yol açacağını düşünüyor musunuz?
Biz bu tür tartışmaların tarafı olmak istemiyoruz. Sadece Ethem’in ve Çerkeslerin bugüne kadar pek bilinmeyen rolünüe sinemanın diliyle dikkat çekeceğiz. Amacaımız tarihi yeniden yazmak değil.

-Böyle bir filmi Türkiye’de gösterime sokmakta zorlanacağınızı düşündünüz mü?
Kültür Bakanlığı’ndan onay aldıktan sonra filme başlayacağız. Gerekli bütün yasal izinler alınacak. Ayrıca filmde kimseyi de karalamayacağız. Mustafa Kemal’i kötü gösteren bir film olmayacak filmimiz. Zaten ben Atatürk’ün büyük bir lider olduğuna ve güçlü bir kurduğuna inanıyorum. Burada Ethem’e ve Çerkeslere kötülük yapan İnönü olmuştur. O da kendi kişisel ikbali için. İkinci Adam olmak için, Ethem’le bir rekabet içindeydi ve Çerkes Ethem o dönem daha çok sevilen bir liderdi. Ancak İnönü, Etehem’in Atatürk’ü devireceğini ve onun yerine geçeceği yalanına Atatürk’ü de inandırmayı başardı. Bu senaryoya Atatürk’ü inandırmak için çok zekice planlanmış olması gerekiyordu. İsmet İnönü de zeki bir politikacıydı. Ethem ise politikadan anlamıyordu. İşte bu yüzden kaybetti.

Bana göre Ethem’e en büyük zararı da ağabeyi Reşit Bey verdi. Reşit, tez canlı, delidolu ve pek düşünmeden konuşan biriydi. Ethem’i dolduran da reşit oldu. Çerkeslerde büyüğün sözünün geçerli olması gelenektir. Ancak o günkü koşullarda, sözü geçen küçük kardeş Ethem’di. Reşit de, bu yüzden kompleksli davranıyordu. Bu durumu ancak biz Çerkesler anlayabiliriz. Filmde bu çelişkiler de yer alacak.

-Çerkes Ethem Ürdün’de iken kardeşleri ile hiç irtibat kurdu mu?
Reşit, Ürdün’e Ethem’i ziyarete geldi. İki kardeşin Ürdün’de beraber çektirdikleri bir fotoğraf da var bende.

-Peki Çerkes Ethem ile Mustafa Kemal arasındaki bu yakın ilişki nasıl bozuldu?
Ethem’in hain ilan edilmesi aslında büyük bir komplo ile sağlandı. Mustafa Kemal ve İnönü Kütahya’da bir araya geldi. Ethem’in de o toplantıya katılması gerekiyordu. Ancak, Ethem’e o toplantıya giderse öldürüleceği, kendisine tuzak kurulduğu istihbaratı gönderildi. Bu haber büyük bir infiale neden oldu. 2 bin asker İnönü’nün kuvvetlerine saldırmak için Ethem’den bir emir bekliyordu. Eğer Ethem izin verseydi, büyük bir iç savaş çıkardı. Bu da en çok işgal güçlerinin işine yarardı. Ama Ethem buna izin vermedi. Kendisnin ülkeyi terk etmesi durumunda bir kardeş kavgasının önüne geçeceğini düşündü. Zaten uzun süredir mide rahatsızlığı çekiyordu. Amacı Almanya’da gidip tedavi olmaktı. Bunu için kardeşini Yunan kuvvetlerine gönderdi. Burada Yunanlılarla bir protokol yapıldığı iddia ediliyor. Ama bugüne kadar böyle bir protokolün belgesi hiç yayınlanmadı. Çünkü ortada yazılı bir protokol yoktu. Reşit gitti ve “Kardeşim hasta, Almanya’ya güvenli bir şekilde geçmesi için izin istiyoruz” dedi.

Ancak daha önce de söylediğim gibi, Reşit Bey düşünmeden konuşan, patavatsız biri olduğu için Yunanlılara “Kardeşim artık Türkler için savaşmak istemiyor. Türkler de artık Ethem’i istemiyorlar” diyor. İzmir’de bulunan İngiliz işgal kuvvetleri müfettişi, “Sakın Ethem’in geçmesine izin vermeyin” dedi. Ethem’in direnişi bırakmasından çok memnun olan Yunanlılar ise bu duruma bir anlam veremediler. Onlara göre Ethem’den kurtulmak, savaşı kazanmak anlamına geliyordu.. Ancak İngilizler Ethem’in Anadolu’da kalması durumunda İsmet İnönü’ye bağlı birliklerle Ethem’in birlikleri arasında bir çatışmanın kaçınılmaz olduğunu görüyorlar ve bunun kendileri için daha faydalı olacağını öngörüyorlardı. Ancak Yunanlılar “Ethem belasından” kurtulabilmek için geçişine izin verdiler. İşte bunlar yazılmıyor. Biz filmimizde bunları anlatacağız.

-Yani Nazım Hikmet’in Kuvay-ı Milliye Destanı’nda anlattığı gibi atlarıyla, askerleri ve silahlarıyla Yunanlılara geçiş söz konusu değil” diyorsunuz..
O yazılanalr ve söylenenler tamamen propaganda. Yabancı kaynakların bir çoğu da bu konuda Türk kaynaklarını çoğaltmak dışında pek bir şey yapmadı.

-Yunan arşivlerinde Ethem’le ilgili belgelere ulaşabildiniz mi?
Pek çok belge ve rapor var tabi ki. Bunlar arşivler incelendiğinde görülecektir.

-Bazı Çerkes Sivil Toplum Örgütleri son dönemde, anadil ve kültürel haklar gibi taleplerini dile getirdiler. Türkiye’de birçok kesim “Çerkesler de nereden çıktı” şeklinde tepki gösterdi. Bu tür taleplerin genellikle Kürtlerden gelmesine alışkın olan entelektüel kesimler bile bu tepkiyi gösterdi. Sizin filminizin Türkiye’de yaşanan etnik temelli gerilim veya son yıllarda eklenen Kemalist-Muhafazakar çatışması ekseninde konuölandırılıp etiketlenmesi gibi bir kaygınız yok mu?
Ben filmimizin herhangi bir kesim için “anti” olmasını istemem kesinlikle. Türkiye’de sistemin de, toplumun belli kesimlerinin de anlamadığı gerçek şu; Türkiye’yi güzelleştiren bu etnik mozaik yapısı. Dışarıdna Türkiye’ye baktığımızda , bunu ne kadar büyük bir güzellik olduğunu görüyoruz. Onlarca dil, onlarca kültür bir arada aynı coğrafyada yaşıyor. Çerkesler de bu mozaiğin bir rengi. Biz bunun anlaşılmasını bekleyebiliriz ne fazla. Ancak her konuda karşıt düşünceler olabilir. Facebook’ta Çerkes filmine karşı da bir grup da kuruldu. Hem de Çerkesler kurdu bu grubu. Ben bunu da faydalı buluyorum aslında. “Bu insanlar neye karşı?” diye düşünenlerin, bu konudaki merakını arttıracaktır en azından.

-"Sürgün" filmine ne zaman başlamayı düşünüyorsunuz?
Önceliğimiz Çerkes Ethem filmi. Çünkü bu filmin prodüksiyonu bizim için daha kolay olacak. Türkiye’de Kültür Bakanlığı’nın ve Avrupa Birliği’ndeki ilgili kurumların bu filme desek olmasını bekliyoruz. Ayrıca atv’nin de bu projede yer alması söz konusu. Diğer proje için ise böyle bir ortak yapım çok zor. Zaten Çerkes filmini de, tamamen kendi kaynaklarımla yaptım. Ancak “Sürgün” filmi çok daha büyük bir proje ve benim tek başıma finanse etmem mümkün değil. Sürgün filmi için, dünyada yatırım yapacak yapımcı bulmak da çok güç. O yüzden o filmi bizim, yani Çerkeslerin yapması gerekiyor. Filmi illa benim yönetmem de gerekmiyor. Zaten ben senaryolarımla meşgul olmayı daha çok tercih ederim.

-Yazmayı, yönetmekten daha mı çok seviyorsunuz?
Aslında yazmayı da yönetmeyi de seviyorum. Amca iki yıldır Çerkes filminin yoğunluğu nedeniyle  tek bir harf bile yazamadım. Lube de (eşi) bu duruma kızıyor. Yazmayı unutacaksın diyor. Ama o filmi de yapacağız. Senaryoyu yazmaya başlıyorum. Aslında benim en büyük hayalim, Çerkes film endüstrisini oluşturmak. Bunun da yapılacağı yer Türkiye. Bizim Ürdün’de de, Kafkasya’da da başka bir yerde de oluşturmamız mümkün değil . Çünkü bütün Kafkasya’da yaşayan Çerkesler’den daha fazla nüfus İstanbul’da yaşıyor. Türkiye’de sinema endüstrisi içinde Çerkes kökenli çok fazla kişi de var.

-Türkiye’nin en çok izlenen ve tartışılan dizilerinden biri olan “Muhteşem Yüzyıl” dizisinin senaristi Meral Okay da Çerkes kökenli. Ama bugüne kadar hiç Çerkes hikayesi yazmadı. 
Evet, böyle bir çok isim var Türkiye’de.

-Sanırsam sizin de Çerkes filmi ile anlattığınız gibi, Çerkes hikayelerini anlatmanın zorluğundan da kaynaklanıyor bu durum. 
Bir Çerkes şarkısı der ki; Çerkes olmak zordur.  Bu sadece Çerkeslere mahsus bir durum da değil. Ancak gelişen iletişim çağında, bu hikayelerin daha kolay anlatılbileceği koşullar oluşuyor.

-Peki Türk sinemasını takip ediyor musunuz? Bildiğiniz ve takip ettiğiniz Türk yönetmenler var mı?
Türkiye’de çok başarılı sinemacılar var. Yurt dışında da, takdir edilen filmler çekiliyor. Ama açıkçası ben özel olarak çok da takip edemiyorum. Mehmet Aslantuğ ve Ezel Akay’la tanışma fırsatım oldu. İkisi de çok başarılı sinema insanları. Ancak Türk sinemasında benim gözlemlediğim kadarıyla temel bir sorun var. Hangi konu olursa olsun, genellikle yerel temalar işleniyor, evrensel temlar, evrensel mesajlar çok fazla işlenmiyor. Örneğin Çerkes filminde aslında anlatılan tema ‘barış’tı. Bu nedenle Monaco’da, da, Hindistan’da da, dünyanın başka ülkelerinde de izlenen ve beğenilen bir film oldu. Filmin başarısının tek nedeni tek başına, Çerkesleri anlatması değildi. Bu evrensel temayı da işliyor olmasıydı.

Türk sinemacılarında hikayelerinde evrensel temalara yönelmesi gerekiyor. Günümüzde artık, Hint filmleri Amerika’ya satılıyor. Çünkü bu evrensel temalara yöneldiler.

-Aslında Türk sineması için Çerkesler ve hikayeleri, bakir bir konu. Bugüne kadar pek bilinmeyen ve anlatılmayan pek çok hikaye var. 
Türkiye’debir Çerkes film endüstrisi oluştuğunda eminim bu konular da senaryolar ve filmler üretilmeye başlanacaktır.

-Çerkes Ethem’in çekimlerine ne zaman başlayacaksınız?
Senaryo tamamlanmak üzere, bu yaz çekimlere başlamayı planlıyoruz.

-Bütün çekimler Türkiye’de mi yapılacak?
Yunanistan ve Ürdün ayağı da olacak tabi. Ethem’in Ürdün yılları da olacak çünkü filmde.

-Türkiye’de bazı Çerkesler arasında şöyle bir söylem var. “Ethem hainlik yapmışsa, Çerkeslere hainlik yaptı. Onca Çerkesi öldürdü, idam etti” deniliyor. Siz de “Ethem Çerkeslere hainlik etti” diyebilir misiniz?
Hayır, Kesinlikle! Ethem için olsa olsa vatansever diyebiliriz. Çerkes Ethem bağımsız bir Türkiye için canını feda etmeye hazırdı. Bu uğurda Çerkeslerin canını feda etmekten de çekinmedi. Ethem’in bütün bu olaylardan sonra Ürdün günlerinde söylediği bir söz vardır.“Yaptığım hiçbir şeyden pişmanlık duymuyorum. Pişmanlık duyduğum tek şey, annemin cenazesine gidememiş olmam." Ethem Türkler için de Çerkesler için de hain değildir. Ama o günkü koşullarda, bazen cezalandırma konusunda sert davranmış olabilir. Bu da sadece Ethem’e mahsus bir uygulama değildi. İstiklal Mahkemelerinde yapılan uygulamalar da, Ethem’in yöntemlerinden çok da farklı değildi. Ethem özellikle Çerkes-Türk diye bri ayrım yapmadı. Kurtuluş Savaşı’na katılmayanları Türk-Çerkes demeden cezalandırdı. Bence Ethem çok tipik bir Çerkes karakteridir. Ethem demek, Çerkes demektir zaten.

KUZENİM BİLE 'BU FİLMİ YAPMA' DEDİ

-Ürdün, Kafkasya, ABD, Türkiye ve diğer birçok ülkede yaşayan Çerkesleri tanıma fırsatınız oldu. Buralarda yaşayan Çerkesler arasında, asimilasyona en az uğrayanlar hangileri sizce?
Bana göre Türkiye, Çerkeslerin en büyük vatanı. Kayseri ise bu vatanın başkenti, İstanbul ve Ankara’da yaşayanlar ise diaspora. (Gülüyor)  Kayseri’de gördüğüm Çerkesler, Kafkasya dışındaki bütün Çerkesler arasında dilini, kültürünü ve geleneğini en iyi koruyanlar. Doğruyu söylemek gerekirse, Ürdün’de her zaman değer gördük ve bizlere güvendiler. Çünkü Çerkeler genetik olarak güvenilir bir milletir. Hainlik yapmazlar, hırsızlık yapmazlar ve kandırmazlar. Bu dünyanın neresinde olursa olsun Çerkeslerin ortak özelliklerindendir.

Ancak Ürdün’de tüm bunlara rağmen asimilasyon daha yoğun yaşandı. Çerkes filmini yapacağım zaman “Lütfen bu filmi yapma, içlerinde yaşadığımız halkı üzebilirsin” dediler. Öz kuzenim, bana “Muhittin bu filmi yapma” dedi. “Tamam yapmayacağım” dedim ve filmi çekmeye gittim.

Evet Ürdün’de özgürlüklerimiz vardı doğru. Ama dil eğitimi tam anlamıyla yapılamadı. Bunun pek çok nedenleri var ama, en önemli neden alfabenin farklı olması.  Dünyada bütün Çerkeslerin kullanabileceği bir alfabeye geçilmesi, dil eğitiminin önündeki en büyük engeli kaldıracaktır. Önümüzdeki günlerde Ankara’da yapılacak sempozyumda tüm bu konuları tartışacağız.

Bu psikoloji bizim Çerkeslerde her zaman vardı. Tarihe baktığımızda da, her zaman başka milletlere hizmet etmekte istekli olduğumuz görülür. Bin yıl geriye gittiğimizde, Tatar Hanlarına hizmet etmişiz. Ama bir Çerkes lider ortaya çıktığında onu alaşağı etmişiz.

Ben bu anlamda Abhazlara gıpta ediyorum ve onları çok takdir ediyorum. Bir önderin etrafında birleştiler ve bağımsızlıklarını kazandılar.

 

Röportaj: Atakan Sönmez/FOCUSHABER

Kaynak: focushaber.com

Gazeteci-Yazar Mehmet Bican… O, Türk siyasi tarihimizin en saygın ismi… Son iki yılda yakın siyasi tarihimize ilişkin “28 Şubat’ta Devrilmek” ve “Terörle Sınanmak” adlı kitaplarıyla kamuoyunda en çok konuşulan kişi haline geldi. Çünkü yazdığı kitaplarla eski başbakanlarımızdan Tansu Çiller dönemindeki Türkiye’nin en önemli sorunlarını, “terör” ve “darbe” konularını başbakanlık basın müşaviri olarak bizzat yaşayarak, okuyucuya yalnızca gerçekleri cesur kalemiyle anlattı.

Duayen gazeteci Mehmet Bican ile Truva Yayınları’ndan bu hafta piyasalara çıkan “Çerkes Enişte” adlı anı-romanı üzerine çok özel bir röportaj gerçekleştirdik. Bu yıl Kafkas Göçü’nün 150. yılı sebebiyle gündeme gelen Çerkes Ethem ile ilgili Bican “Çerkes Ethem ve çevresindekiler hain değil, birer kahramandır.” diyor.

Metin Soylu: “28 Şubat’ta Devrilmek” ve “Terörle Sınanmak” adlı kitaplarınız tarihe ışık tutacak özellikte kapalı kapılar ardında gerçekleşen olaylarla ilgiliydi. Şimdiyse, “Çerkes Enişte” adlı bir romanla okuyucu karşısındasınız. Bu romanın sizce önemi nedir?

Mehmet Bican: “Çerkes Enişte”ye ben, sadece roman değil, “anı-roman” diyorum. Bu eserimdeki olayların tamamı gerçektir, yaşanmıştır. Burada, daha önceki 2 kitabımda olduğu gibi gerçekleri yazarken, bir yaraya da parmak bastığımı söyleyebilirim. O yara, Çerkes Ethem yarasıdır.

M.S: Yani bu romanda bizim bildiğimiz Çerkes Ethem olayı mı anlatılıyor?

MBİ: Hayır… Romanda Çerkes Ethem var ama asıl kahraman Çerkes Ethem’le birlikte Yunanistan’a iltica eden Refik adlı bir Çerkes’dir. Tabu sayıldığı için 90 küsur yıldır yeterince tartışılmayan ve bu nedenle kafalarda hep soru işaretleri halinde kalan Çerkes Ethem olayı, değişik bir pencereden, Çerkes Refik’in penceresinden anlatılmaktadır. “Eserimi Tarihi Gerçeklerle Bütünleştirdim”

cerkes-enisteM.S: Nasıl? Özetler misiniz? Ya da, romanın kısa bir özetini yapar mısınız bize?

MBİ: Açıkçası bu eserimi tarihi gerçeklerle bütünleştirdim. Romanın kahramanı Refik, Biga postanesinde telgrafçı olarak görev yaparken, Ankara’dan Miralay İsmet Bey’in çağrısı üzerine makine başına gelen Çerkes Ethem’le tanışır. Yıl, 1920. O günleri hatırlayalım… Yurdun büyük bölümü işgal atındadır. İzmir’e çıkan Yunan kuvvetleri hızla Ege içlerinde Ankara’ya doğru ilerlemektedir. Büyük kurtarıcı Atatürk, Ankara’da yurdu düşman istilasından kurtarmak için çalışmakta. Ege’de ve Anadolu’nun kimi yörelerinde Kuvây-ı Milliye henüz oluşmamış. Ancak halk, baltası, küreği; bulabildiyse tüfeğiyle düşmanı durdurmaya çalışıyor. Özellikle Ege’de Efeler Yunan kuvvetlerine düzenledikleri baskınlarda büyük başarı sağlıyorlar. Kuvâ-yı Seyyare, yani seyyar kuvvetler o tarihte faaliyete geçiyor. Başında da, Osmanlı’nın bir subayı, Balkan Harbi’nde yaralanıp Bandırma’daki köyüne çekilen Çerkes Ethem var. İşte Biga postanesinin genç telgrafçısı kahramanımız Refik, Çerkes Ethem’le tanıştığının ertesi günü Yunan İşgal Kuvvetleri’yle çarpışan Kuvây-ı Seyyare’nin bir neferi olarak silah kuşanacaktır. Refik, Ankara’dan, başta Mustafa Kemal Paşa ve Miralay İsmet Bey’den, garp cephesindeki komutanlardan telgraf makinesine düşen mesajların şifrelerini çözen, Ethem’in telgraf-telefon haberleşmesini sağlayan usta bir yardımcısıdır artık. Refik, İzmir’den Ege içlerini yakıp yıkarak işgal eden düşmanı durdurabilmek, bu arada İngilizlerin parasal yardımı ve İstanbul Hükümeti’nin emriyle örgütlenen Anzavur kuvvetlerinin Ankara’ya yürümelerini önlemek, başta Yozgat İsyanı olmak üzere Ege ve Anadolu’daki bazı isyanların bastırılması amacıyla çalışan Çerkes Ethem’in yanından hiç ayrılmayacak, onunla birlikte Yunanistan’a iltica edecektir.

M.S: Neden?

MBİ: Çerkes Ethem’in neden Türkiye’den ayrıldığı, tarihimizin önemli sayfalarından biridir. Mustafa Kemal Atatürk de, Nutuk’ta bu olaya geniş yer vermiştir. Olay kısaca şudur: Ethem’in Atatürk’le arası, Yozgat İsyanı’nın Kuvây-ı Seyyare tarafından bastırılmasından sonra bozulur. Kütahya dolaylarındaki Ethem kuvvetleriyle Kuvây-ı Milliye fırkaları arasında silahlı çatışma yaşanır. İlk meclis, Çerkes Ethem’i hain ilan eder. Ethem, meclisin bu kararı üzerine biri milletvekili olan iki kardeşiyle birlikte Yunan İşgal Kuvvetleri’ne teslim olurken, Refik de aynı yolu izler. Refik, Yunanistan’daki hayatına Gümülcine’nin Şapçı kasabasında artık Kemal Paşa’nın neferlerine silah sıkan bir “hain” olarak devam edecek, eski hayatını herkesten gizleyecek ancak hiçbir şekilde unutmayacaktır.

M.S: Çerkes Refik’i Yunanistan’da ne gibi olaylar beklemektedir?

MBİ: Herkesten sakladığı, Türk askerlerine karşı Çerkes Ethem’in yanında savaşması, Türkiye’den kaçıp Yunan askerlerine sığınması; Refik’in, Yunanistan ve 1955’ten sonra Türkiye’deki hayatı boyunca hep “korku”su olmuştur. Romanda bu korku masalımsı bir şekilde anlatılmaktadır…

M.S: Nasıl? Ne demek masalımsı?

MBİ: Meselâ şöyle: “Eskiden kurtlar koyunlarla yürür, aslanlar kaplanlar kimseye saldırmazlarmış. Kuşlar yırtıcı, yılanlar zehirli değilmiş, insan elinden beslenirlermiş hep. Kimse kimseden, tüm mahlûkat hiçbir mahlûktan korkmazmış. Bilcümle yaratığın hiç düşmanı yokmuş. Sonra, sevdiği kadın uğruna Dünya’ya düşen Âdem’in kusmuğundan zehir ağacı bitince… O ağacın kokusu, çiçekleri, yaprakları, dalları, meyveleri tüm Âdemoğullarıyla mahlûkata ve de nebatata düşmanlık hissi vermişmiş. İşte o gün… Hayvanların insanları, insanların hayvanları yok etmeye başladığı gün; güneşin, rüzgârın, denizin, akarsuyun, gece karanlığının, gündüz aydınlığının, tüm renklerin ve de kokuların katledildiği; çiçeğin boynundan koparıldığı gün gelmiş… Korku oturmuş tüm mahlûkatın içine…”

M.S: Gerçekten masal gibi… Peki, tarihi bir romanın içinde böylesine masalımsı anlatımlara gerek var mıydı?

MBİ: Vardı! Çünkü ailemizin Çerkes Eniştesi Refik Bey korkusu yüzünden aklını yitirmişti. Korkusuz bir kahraman olan bu adamı korkak, pısırık yapan ve de akıl hastanesine gönderen sebepleri anlatırken, böyle bir yol izlemem benim için çok önemliydi. Bunu başardığımı sanıyorum. Yani, gerçek ama masalımsı bir roman…

M.S: Refik Bey romanda tek başına değil herhalde…

MBİ: Hayır. Refik Bey, tarihin bir dönemine ışık tutan yaşanmışlıklarının yanı sıra pişmanlıkları, içsel hesaplaşmaları ve de acılarıyla yaşarken çok sevdiği eşi, çocukları da yanında. Ben de yanındayım.

M.S: Gerçekten mi?

MBİ: Evet. Ailede Çerkes Enişte diye anılan Refik Bey, halamın eşidir. Yunanistan’dan Türkiye’ye göç edince tanıdım onu. Zaten o günkü anılarım zorladı beni, bu romanı yazmaya…

M.S: Başka kim var romanda?

MBİ: Çerkes Enişte’nin yanı sıra Mutaf Âmed adlı kahramanın, özellikle eşi Hanfe Gadi ve yakınlarının yaşam öyküleri de öne çıkıyor. Meselâ, Mutaf Âmed babam, Hanfe Gadi de annem…

M.S: Bu kahramanların romandaki konumu ne?

MBİ: Mutaf Âmed eşi ve çocuklarıyla, İkinci Dünya Savaşı günlerinde Şapçı’yı işgal eden Bulgar askerlerinin zulmünden kaçarak, Türkiye’ye göç eder. Özlemle koştukları Türkiye’de savaş yıllarında yaşadıkları yoksulluk ve sefalet, Hanfe Gadi’yi dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye düşmanlık beslemesine neden olur. Aynı şekilde, eniştesi Refik Bey de, Yunan İşgali sırasında yaşadıklarından dolayı İsmet Paşa’dan nefret etmektedir. Şapçı’dan sonra yolları İstanbul’da kesişen Hanfe Gadi ile Çerkes Enişte, Türkiye’de cehennemi yaşadıklarını, cennetin Yunanistan’ın Şapçı kasabasında kaldığını haykırmaktadırlar.

M.S: Çerkes Enişte romanında dönemin başkaca olaylarında da söz ediyor musunuz?

MBİ: Evet. Mutaf Âmed ve Çerkes Enişte ailelerinin yaşam öyküleri anlatılırken, 1920–1965 aralığında Yunanistan ve Türkiye’deki gelişmeler de söz konusu… Özellikle Türkiye’de o dönemde yaşanan bazı olaylara gönderme yapıyorum. İkinci Dünya Savaşı günleri, Kore Savaşı, 6–7 Eylül olayları, 22 Şubat ve 21 Mayıs ihtilal girişimleri, Başbakan İsmet İnönü’ye suikast olayları da var. Bu olayların anlatımı dolayısıyla roman bir belgesel özelliğe de bürünmektedir.

Tam 35 yıl sonra…

M.S: Çerkes Enişte Yunanistan’dan Türkiye’ye göçüyor… Yıllar sonra…

MBİ: Evet, 35 yıl sonra…

M.S: 35 yıl sonra Yunan vatandaşı olarak Türkiye’ye göç ediyor. Mutaf Âmed ve ailesi de Yunanistan’dan göçüyor. Bu kurgusu dolayısıyla romana bir göç öyküsü diyebilir miyiz?
MBİ: Aynen öyle… Zaten bu romanımı, yaşanan göçlerin acılarını, terk edilen toprakların yangınını, vatan hasretini son nefesine kadar yüreğinde taşıyanların cennet bildikleri yere varmak yolundaki çabalarının nasıl bir ağır bedele dönüştüğünü; kısaca göçlerin, muhacirliğin ne demek olduğunun altını çizmek için yazdım.

M.S: Ama sanıyorum, Çerkes Ethem gerçeğini de tartışmaya açıyorsunuz… Hemen soruyorum: Çerkes Ethem bir hain miydi, yoksa bir vatansever mi?

MBİ: Ben de hemen cevap veriyorum: Romanım tarihi bir gerçeğin aynasıdır. Çerkes Ethem ve çevresindekiler hain değil, birer kahraman, vatanseverdi! Dilerim “Çerkes Enişte” romanı bu konuyu yeniden gündeme taşır ve gereğince tartışılmasını sağlar.

M.S: Teşekkürler… Yeni kitabınız hayırlı olsun!

Kaynak: internethaber.com

M. Kemal ve Albay İsmet Beyle yıldızının barışmadığı açıkça anlaşılan Çerkez Ethem Hadisesi, birkaç hafta boyunca Meclis'in ve ülkenin en önemli meselesi haline getirildi.

1920 yılı sonu ile 1921 yılı başlarında yaşanan bu hazin gaile, Çerkez Ethem'in vatanını terk etmesi ve hudut haricine gitmesiyle neticelendi. 

Ethem Bey, gitmeden evvel kendi komutasındaki Kuvvâ–i Seyyâre birliklerinin Millî Kuvvetlerle çatışmamasını tembihledi, hatta gidip onlara iltihak etmesini istedi. 

Bu da, aslında Ethem Beyin ne kadar vatanperver, milletperver olduğunu gösteriyor. Buna rağmen, ne yazık ki, ona "vatan haini" damgasını vurmaktan çekinmeyen kimseler var. 

Yakın tarihimizde yaşanan bu çekişmenin asıl sebebi hâlâ bilinemiyor. Zira, resmî tarihin anlattıklarının çoğu yalan ve düzmece bilgilerden ibarettir. Serbest tarihçiliğin yolu ise, maalesef henüz açık değil. 

Bununla beraber, o döneme ait sürpriz mahiyetteki bazı gelişmeleri nazar–ı itibara alarak, sağlıklı ve istikametli bir fikir yürütmek yine de mümkün. 

Bilinmelidir ki, birinci ve en büyük zıtlaşma hadisesi, Çerkez Ethem ile İsmet Bey arasında cereyan etti. Ethem Beyin "Çerkezliği"ni özellikle İsmet Bey ilân ve ifşa etti. Ethem Bey, şimdi "Türk, Kürt, Çerkez" gibi lâkapları bırakalım da, Müslümanlık ve Osmanlılık ruhuyla hep birlikte mücadele edelim diyordu. Ancak, onu kendine rakip gören İsmet Bey, adım adım Ethem Beyi köşeye sıkıştırmaya çalışıyordu. 

Ethem Bey, Millî Mücadele saflarına daha önce katılmasına, İsmet Bey ise daha sonraları geldiği halde, rütbe ve makan itibariyle en ön safa geçmesine rağmen, ilk başlarda ortada yine de bir zıtlaşma görünmüyordu. 

Ne var ki, iç isyanların, özellikle Yozgat'taki isyanların bastırılmasından sonra Ethem Beyin gerek Meclis'te ve gerekse bütün Anadolu sathında "Millî Kahraman" olarak yâdedilmesiyle, İsmet Bey ve onunla aynı zihniyeti paylaşanların kıskançlık damarını depreştirmeye başladı. 

Bir süre sonra, ordu içinde—asker neferatının çok sevdiği—Ethem Bey aleyhinde dedikodular üretilmeye ve kast–ı mahsuslar yayılmaya başlandı. 

Ethem Bey, askerdi ve sadece askerlik mesleğini düşünüyordu; dedikodulardan şiddetli rahatsızlık duydu. Bu rahatsızlığını Eskişehir'de İsmet Beye iletti. Görünürde hiçbir problem yokmuş gibiydi. Ancak, asıl çekişme alttan alttan kaynıyordu. 

Ethem Beyin rakipleri ise, sadece asker değil, aynı zamanda siyasetçiydiler. Onun gölgesinde kalmaktan endişe ediyorlardı. Savaşın bitmesiyle birlikte, Ethem Beyin "Millî Kahraman" olarak tescil edileceği muhakkaktı. 

Ne var ki, Anadolu'nun içlerine doğru taarruza geçen Yunan birliklerine karşı yapılan mücadelenin en nazik zamanında, Çerkez Ethem meselesi büyütüldükçe büyütüldü ve bu büyük insan hem orduyla, hem de Meclis'le karşı karşıya getildi. Yani, bir nev'î oyuna getirilmiş oldu. 

* * * 

Ethem Beye yeni rütbe, yeni makam–mevki verilmez iken, onun muarızı olan İsmet Bey ise, başdöndürücü bir hızla makamdan makama, mevkiden mevkiye atlıyordu. 

İşte, bu tarihî gerçekliğin kısa bir çetelesi... 

* İsmet Bey, henüz Albay iken, İstanbul'dan Ankara'ya ilk kez 8 Ocak 1920'de geldi. M. Kemal'e en yakın kişi görünerek, bir müddet birlikte çalıştılar. 

* İstanbul hükümetinde Harbiye Nazırı olarak çalışan Fevzi Paşanın dâveti üzerine, Şubat ayı sonlarında İstanbul'a gitti. 

* M. Kemal'in dâveti üzerine, 9 Nisan'da tekrar Ankara'ya döndü ve İstanbul'la bağlarını kopardı. 

* 23 Nisan'da, paraşütle (seçimsiz) Edirne milletvekili oldu, Meclis'te kendine yer edindi. 

* İki hafta sonra, yani 3 Mayıs'ta Bakanlar Kuruluna girdi ve Genelkurmay Başkanı Sıfatıyla, orada en gözde mevkiye oturdu. Dikkat! Rütbece hâlâ albaydır. Albay iken, birden Serâsker oluvermiştir. 

* Aynı yılın 10 Kasım'ında 10 Kasım milletvekilliği ve bakanlık görevi saklı kalmak üzere, ayrıca Garp Cephesi Komutanlığına getirilen albay İsmet Bey, rütbe ve tecrübe itibariyle kendinden çok daha üstün olan Ali Fuat Paşa'nın makamını da elinden almış oldu. Ali Fuat Paşa, Moskova'ya elçi olarak gönderildi. 

* Ocak 1921'deki I. İnönü Muharebesinden sonra Mirliva (Tuğgeneral) rütbesine yükseltilen İsmet Bey, Mart'ta cereyan eden II. İnönü Savaşından sonra ise, basamakları hızla tırmanarak paşa oldu ve M. Kemal'den sonra "İkinci Adam" makamına oturmuş bulundu. 

* Görüldüğü gibi, İsmet Beyin yıldızı başdöndürücü bir hızla parlatılırken, aynı hızla Ethem Beyin yıldızı söndürülmeye çalışıldı. 

Peki, en kritik bir zamanda yaşanan bunca çekişme ve ayak oyunlarının arka planında yatan asıl sebep neydi? 

İşte, tarih bu sorunun tatminkâr bir cevabını hâlâ bulabilmiş değil.

M. Latif SALİHOĞLU - 29.12.2008

145 yıl önce Kuzey Kafkasya'dan sürgün edilen Çerkesler, hâlâ kendilerini Türkiye'ye ait hissedemiyor. Ve oluşturdukları sivil inisiyatifle Çerkes kimliği ve kültürü önündeki engellerin kaldırılmasını istiyor. En başta da kendi soyadlarını ve geldikleri topraklara verdikleri adlarını.

Bugün Kafkas Dernekleri Federasyonu'nun Genel Kurul'u var. Genel Kurul'a Abhazya Devlet Başkanı, Adıgey Cumhurbaşkanı, Kabardey Balkar Cumhurbaşkanı, Dünya Abhaz Abazin Birliği Başkanı ile "diğer diasporaların bulunduğu Ürdün, Suriye, İsrail, Avrupa ve ABD'deki derneklerin başkanları" da davetli. Kafkas kökenli Türkiye vatandaşları, Kürt açılımı başladığından beri kendi gazetelerinde ve özellikle internet ortamında harıl harıl tartışıyor. Bu tartışmada Tanrının Çorbasını İçmiştik adlı, Büyük Çerkez Sürgünü'nü anlatan biyografik romanın da etkisi var. Yani 1864 Büyük Çerkes Sürgünü'yle Anadolu topraklarına yerleştirilen ve 145 yıldır Türkiye'de yaşayan Kuzey Kafkasyalılar artık yüksek sesle 'Biz Türk değiliz,' diyor. Ve yemekleriyle, danslarıy-la, fiziksel özellikleriyle 'sevimli' bulunan bu kültürün mensupları, artık 'sevimli' olmaktan çıkıp 'reel' olmak istediklerini söylüyor. Bu önemli konuda konuşmak üzere İthaki Yayınları'ndan çıkan Tanrının Çorbasını İçmiştik kitabının yazarı Recep Genel ve Demokrasi İçin Çerkes Girişimi'nin sözcüsü mimar Yalçın Karadaş'la buluştuk.

ADIMIZI VE SOYADIMIZI GERİ İSTİYORUZ
Resmi adı Yalçın Karadaş, ama o kendisini Anzor Keref olarak tanıtıyor ayrıca. Çünkü her Çerkesin kendi dilinde de bir adı ve soyadı var. Hatta sürgünle gelen büyük dedesinin adı Dıqoe, babasının adı Hate. Uzunyayla'da babasını kimse Rıfat Karadaş olarak tanımıyor.

- Aileniz Uzunyayla'ya ne zaman yerleşmiş?
- 1864 büyük sürgününden sonra, önce Üsküdar'a geliyorlar, oradan da Uzunyayla'ya geçiyorlar. Ailemiz üçe bölünüyor: Bir bölümü Adigey bölgesine geçerek savaşa devam ediyor, bir kısmı Suriye'ye yerleşiyor, diğer kısmı da biziz.

- Ailenizin diğer kollarıyla iletişiminiz var mı?
- Tabii ki, bizim avantajımız binlerce yıllık soyadlarımız, o yüzden nerede olsa bulabiliyoruz birbirimizi. Devletten isteklerimizin bir tanesi de tarihsel soyadlarımızı alabilmek. Benim soyadım Karadaş falan değil, bu soyadı Türkleştirme ideolojisinin bir parçası.

- Peki, hemen aklımdaki diğer soruları sormak istiyorum. Çerkesler Türk müdür?
- Hayır, asla. Babam Adıge, annem Abaza.

- Bir de 'anavatan' ve 'atavatan' kavramları var sizde...
- Biz bir kesim Çerkes burada kendimizi hâlâ misafir gibi hissediyoruz. Evet, bence Kuzey Kafkasya anavatandır, Türkiye ise vatan. Bazılarımıza göre ise, Kafkasya Atavatan, Türkiye Anavatan'dır.

- Sovyetlerin ne tür etkileri olmuş?
- Ekim Devrimi olmasaydı, Çerkesler özellikle Adıge ve Abazalar bitmişti. Çünkü 3 milyonluk bir halk 50-60 bin kişi kalmıştı.

- Çerkesler Osmanlı topraklarına geldikten sonra neyle karşılaştı?
- B. Brecht'in şiirindeki gibi, biz buralara keyfi olarak gelmedik, sürgün edildik. İnsanlarımız geldikleri topraklarda, o zamanın kötü şartlarına göre Anadolu insanları tarafından gayet iyi karşılandılar. İnsanların insanlarla sorunları olmadı ama politikaların politikalarla sorunları oldu.

- Önyargıyla karşılaştılar mı?
- Türkleştirme siyasetinin içinde, Çerkesler Türk olmayı kabul etmedikleri için, bir süre sonra 'Moskof uşağı' diye nitelenmeye başlandılar. Uzunyayla'da Avşarlarla; Muş, Erzurum, Mardin'de Kürtlerle arazi ve kültür çatışmaları yaşadılar.

- Şimdi yeni bir örgütlenmenin arifesindesiniz, ama örgütlenme adına geçmişte de epey şeyler yapılmış galiba...
- Çerkesler örgütlenme anlamında Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiye'sinde bazı ilklere imza atmıştır. Mesela Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün asıl adı, Bereketıko Jimnastik Kulübü'dür. Bir Çerkes ailesi olan Bereket ailesinin gençlerinin spor yapma bahanesiyle işgal kuvvetlerine direnmenin bir yolu olarak kurdukları bir kulüptür.

- Bugüne gelelim, Demokrasi İçin Çerkes Girişimi nasıl oluştu?
- Bu bir sivil inisiyatif ve gruptaki arkadaşların tamamı farklı dünya görüşlerinden insanlar. Hepimiz Çerkesiz. Türkiye ve Çerkes kamuoyuna bir çağrı yaptık. Tarihimizle yüzleşmek ve kendimizle barışmak için, kendimizi anlatmak ve diğerlerini anlamak için, yaşadığımız demokratik yeniden yapılanma sürecine dahil olmak istiyoruz. Bu nedenle Demokrasi İçin Çerkes Girişimi adlı bir sivil inisiyatif oluşturduk.

- Peki ne istiyorsunuz?
- Bizi bir dinleyin istiyoruz. İkincisi, bu harekette sadece bir etnik grup üzerinden giderseniz, bu ciddi ırkçı noktalara gelir diyoruz. Bu işin yeniden ülkenin insanlarının birbirine yaklaştığı, birbirinden kuşku duymadığı bir ortama getirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Biz aslında öncelikle Çerkes halkına sesleniyoruz, demokratikleşmeden insanca yaşanmaz diyoruz. Önemli olan kimliğimin reddedilmemesi. Ben Türkiye'yi kuran insanlardan birinin çocuğuyum ama Türk değilim, bana Türklük dayatılmasın.

- Gitme şansınız olsa Kafkasya'ya gitmek ister misiniz?
- Kendi anavatanına gitmek isteyenlerin gidişi de bu devletin ve Rusya'nın politikalarına bağlı. Bizim isteklerimizden biri de, "Anavatanıma dönmek istiyorum, kendi topraklarımda yaşamak istiyorum" diyenlerin yolunun açılması.

- Çerkeslerin birçok derneği, vakfı var. Haklarınızı bugüne kadar niye istemediniz de, şimdi istiyorsunuz?
- Aslına bakarsanız birçok Çerkes kraldan çok kralcıdır, bunu itiraf etmek lazım. Statükoyu sürdürme konusunda devletin politikalarını savunurlar.

- Ne kadar Türkleşti Çerkesler?
- Bizim köylerimizi Cumhuriyet döneminde sürdüler, Moskof uşağı yakıştırmasını Cumhuriyet döneminde yaptılar, Osmanlı döneminde kimse bize hakaret etmedi. Üzerimizde açık-gizli inanılmaz bir terör estirdiler, köylerimize 'vatandaş Türkçe konuş' tabelaları astılar. Çerkesler ciddi oranda Türkleşti, Kürtlerden çok daha fazla Türkleşti.

Çerkesler Kurtuluş Savaşı'nda tasfiye edildi...

Çerkeslerin Kurtuluş Savaşı'nda da önemli yararlılıkları olmuş:"
Amasya Tamimi'ni yayınlayanların Atatürk hariç tamamı Çerkes. Sivas Kongresi'nin yüzde 70'i Çerkes. Sivas Kongresi'nin yapılabilmesinin nedeni bir Çerkes olan Emir Marşan Paşa ve Uzunyayla Çerkesleridir. Onlar önlem alıyor ve kuş uçurtmuyorlar. 1920'ye kadar hiçbir evrakta Türk kelimesi geçmezken, Çerkeslerin tasfiyesiyle her şey birden Türkleşmeye başlıyor. Ve Çerkesler 1946'ya kadar seslerini çıkaramıyorlar. Çünkü sürgün Çerkeslerin hep kaderi oldu, bunu kimse bilmez ama 1920'lerde bile Manyas çevresinden birçok Çerkes köyü Bingöl'e sürüldü. O dönemde müthiş bir Çerkes antipatisi oluşturuluyor ve bu antipati Çerkeslere yönelik bir asimilasyona dönüşüyor. Çerkes Ethem o dönemde bir ihanet sembolü haline getiriliyor."

Ne Türkiye'ye ait olabildik ne de Kafkasya'ya...

Recep Genel İthaki Yayınları'ndan çıkan Tanrının Çorbasını İçmiştik adlı ikinci romanında, kendi ailesinin de içinde olduğu, 1864'te Kafksaya'dan Anadolu'ya sürülen Çerkesleri anlatıyor. Ve aslında Çerkeslerden yola çıkarak, Türkiye'de varlığı hiçbir zaman kabul edilmemiş bütün itilmişleri anlattığını söylüyor. Büyükbabası Mahirbiy'in de romanın kahramanlarından olduğu kitapta ayrıca Çerkeslere yönelik asimilasyona, 'Türkçe konuş' kampanyalarına, 1915 olaylarına, Kürt sürgünlerine de değiniyor. Ve bir Çerkes olarak ne istiyorsunuz sorusunu şöyle yanıtlıyor: "Türkiye'de yaşayan Çerkeslerin tek bir iradesi yok. Bir Ahmet Türk'e sahip değiliz ki, karşımızda bir Onur Öymen'imiz olsun."

- Kitabı yazmaya hangi ruh haliyle yazmaya karar verdiniz?
- Hep içimdeydi. 2004'te sekiz ay Kayseri'de kalmıştım ve çocukluğumda Çerkeslerin yaşadıkları ne varsa, hiçbir şeyin değişmediğini fark ettim. Daha fazla asimile olmuşlardı, dillerini daha fazla unutmuşlardı.

- Romanınıza 'Çerkes romanı' diyebilir miyiz?
- Bana sorarsanız sadece Çerkesleri yazdığımı hiç düşünmedim. Bu 1930'lu yıllardaki Türkiye'nin romanıdır. Türkiye'de varlığı hiçbir zaman kabul edilmemiş bütün itilmiş, kakılmışları bir araya toplamaya çalıştım: Ermenileri, Rumları, Yahudileri, komünistleri, Çerkesleri, Kürtleri.

- Dedeniz romanın önemli karakterlerinden biri, romandaki gibi de adı Mahirbiy değil mi?
- 5-6 yaşına kadar dedemi hatırlıyorum, hakkında bir sürü efsane anlatılırdı. Uzunyayla'da 16 yaşında askere alınmış, Yemen'de savaşmış, ardından Ürdün'de savaşmış, bu savaşın kaç yıl sürdüğüne dair kimsenin bir fikri de yok. 1. Dünya Savaşı boyunca her cephede savaştığı tahmin ediliyor.

- Hikâyeleri kimden dinlediniz?
- Hikâyelerin sadece köşe taşları vardı, anlattığım kadarından fazlasını dedem hiçbir zaman konuşmadı.

- Dedenizin diğer çocuklarıyla buradaki aile ne zaman tanıştı?
- 1952'den sonra hacca gidiyor, dönüşte Ürdün'deki bütün aileyi getirip buradaki ailesiyle tanıştırıyor. Sonraki yıllarda düzenli şekilde bu ziyaretler sürdü. Hatta onlar kasabaya geldiğinde, bu turistler size niye gelir derlerdi bize.

- Çerkeslerin nasıl yaşadığını anlatmak için mi yazdınız, bir iç döküş müydü?
- Aslında yazarken Türkiye'de herkesin biraz göçmen, herkesin biraz yurtsuz, vatansız olduğunu kayda geçirmek istedim. Benim en çok ilgilendiğim taraf sürgün hikâyesiydi. Türkiye'ye ait değiliz Çerkesler olarak.

- Hâlâ mı?
- Ait olmak, öncelikle kabul edilmekle ilgili bir meseledir. Eğer dahil değilseniz, ait de değilsiniz. Ortalama insanların aklında, Çerkes dendiğinde kalpak, güzel kız, kama, at, belki biraz orman dışında hiçbir şey yoktur.

- Hiç var sayılmadık mı diyorsunuz?
- Düne kadar Çerkes de yoktu, Kafkas Türkleri diye bir şey vardı. Türkiye'deki yalanlar tarihinin bir parçası olarak örülmüş, başka bir yalandı. Çoğu insan bugün bile Çerkesce diye bir dilden habersizdir.

- Her Çerkesin bir Çerkesçe adı da varmış, sizin var mı?
- Benim yok, ama her Çerkesin bir Çerkesçe adı vardır. Benim olmaması annemin gördüğü bir rüyayla ilgili. Ama her Çerkes ailesinin bir soyadı vardır, bizim soyadımız Qenet'ti.

YALÇIN KARADAŞ: BÜYÜK ÇERKES SÜRGÜNÜ NİYE YAŞANDI?
"Çarlık Rusyası'yla uzun yıllar süren bir eşitsiz savaşın sonucudur sürgün. Dedelerimiz 1864'in 21 Mayıs'ında, 2014 Kış Olimpiyatları'nın yapılacağı Kbadaa yaylasındaki son savaşla yenilmişler, Çarlık Rusyası toprakları terk etmelerini istemiş. 3 milyon nüfusu olan Adigelerin yüzde 90'ı, Ubıh boyunun yüzde 100'ü, Abazaların yüzde 90'ı sürgün edildi. Osmanlı topraklarında da önce Balkanlara yerleştiriliyorlar, çünkü Türkler savaşmaktan yorgun düşmüş, ama Çerkesler Ruslara karşı büyük düşmanlıkları nedeniyle Slavik harekete önemli darbeler indiriyorlar. Balkanlar dışında Samsun-Trabzon limanlarına iniyorlar; Kefken'e savruluyorlar. Buralardan bir hat şeklinde Ürdün'e kadar gidiyorlar. Balkanlara yerleştirilenler ise 1878 Berlin Anlaşması'na onlar için konulan özel bir maddeyle tekrar sürülüyorlar. Önce Serez'e, sonra sefil bir sürgünle Lübnan'a, oradan bir kısmı Golan'a, bir kısmı da Hatay Reyhanlı'ya geçiyorlar. Bolu, Düzce, Adapazarı, Balıkesir, Manisa, Uşak, Ödemiş, Eskişehir, Kahramanmaraş, Saimbeyli, Tufanbeyli, Çukurova ve Uzunyayla'ya da.

AZINLIK MIYIZ, DEĞİL MİYİZ, BİLMİYORUZ..
Recep Genel, 'Vatanınız Türkiye mi Kafkasya mı?' sorumuzu şöyle yanıtlıyor ve devam ediyor:
"Tarihin sorusu gibi bir şey bu. Bugün azınlık olup olmadığımız sorusunun yanıtını Çerkesler de tartışıyor. Rusya düşman olduğu, sürgünlüğümüzün nedenleri ortadan kalkmadığı sürece bu böyle olacak. Biz azınlık haklarını alması gereken 3 milyonluk bir topluluk muyuz, yoksa çadırını alıp vatanına dönecek bir kalabalık mı? Kürtler 'biz bu toprakların bir parçasıyız, bunların hepsi bizim hakkımız,' derken, Çerkesler bu kavramları ikircikli ve tereddütlü kullanıyor. Çünkü kendimizi nerede tarif edeceğimizi bilmiyoruz. Kurtuluş Savaşı'na kadar hep beraber at sürdük, Antep'te minareden selvi dalından kurşun atanları da, Hasan Tahsin'i de unutmadık. Ama şunu unuttuk: Antep'te minareden selvi dalından kurşun atanlar Türk değildi, Hasan Tahsin de bir Çerkesti. Hainler icat ederken bizim için Çerkes Ethem'i yarattılar, Kürtler için Şeyh Sait'i. Bu yüzden Cumhuriyet'ten geriye sadece Çerkes tavuğu kaldı."

ÇERKESLER NE İSTİYOR?
Recep Genel, Çerkeslerin taleplerine ilişkin ise şunları söylüyor: "Türkiye'de yaşayan Çerkeslerin tek bir iradesi yok. Bir Ahmet Türk'e sahip değiliz ki, karşımızda bir Onur Öymen'imiz olsun. Ben kendi adımı, aile adımı, köyümün adını geri istiyorum. Kafkasya'dan cebimize koyup getirdiğimiz tek şey bu isimlerdi. Uzunyayla'nın nehirlerine, dağlarına, tepelerine biz isim verdik. Tabii ki, 'anadil konuşmak ana sütü kadar helaldir' diye bir cümle kuranlar şunu bilmeliler ki, anadilde konuşmak için anadilde eğitimin de ana sütü kadar helal olması lazım. Bazı kavramları iğdiş ederek konuşuyoruz. Sanki sadece Kürtlerin varlığını tanımak zorundayız, bunu kabul edersek diğerlerinin isteklerine göz yumsak da olur gibi bir şey çıkıyor. Sözlükler ve tarih kitapları yalanlarla dolu. Bu ülkede 'kart kurt Kürtleri' ve 'Kafkas Türkleri' diye tamamı yalan bilimsel tezler yazıldı. 77 milyonun yaşadığı bir apartmandaydık ve apartmanın girişinde 'burada Türkçe konuşmak zorundasınız, başka bir dilde konuşamazsınız,' yazıyordu, binadakilerin büyük bir kısmı da bu yanılsamayı ezberlemiş ve 'evet burada bizden başka kimse yaşamıyor' diye bir inkâra ortak olmuştu."

Çerkes kimliği

Yalçın Karadaş'ın Çerkes kültürüne, diline ve sosyolojisine ilişkin anlattıkları da hayli ilginç: "Çerkesler konuştukları dil, etnik kökenleri ve kültürlerini yarattıkları coğrafya itibariyle tarihin bildiği dönemlerden beri Kafkasya'da otokton (yani o topraklardan yeşermiş) bir halk. Çerkeslerin yüzde 90'ını oluşturan Adıge-Abaza-Ubıh grubu 19. yüzyılda sürgün edilince geldikleri diaspora yaşamında, onlara Adıge ve Abaza olmayan diğer kitleler de katıldığı için - örneğin Çeçenler, Osetler (Alanlar), Lezgiler, Avarlar- Çerkes kavramı bir üst kimlik haline geldi. Ama biz hiçbir zaman Çerkeslik adı altında Abaza kimliğini reddetmeyiz, yok saymayız. Türkiye'de sürgünle gelen bütün Kuzey Kafkas halkları Çerkes kimliğinin bir parçası. Yani Adıgeler, Abhazlar, Ubıhlar, Karaçay Balkarlar, Osetler, Çeçen-İnguşlar ve Dağıstan halkları. Büyük çoğunluğu Kafkas dil grubu içinde otokton dil konuşur. İki tanesi farklıdır, Karaçay Balkarlar ile Osetler. Osetler Hint-Avrupa dili, Karaçay Balkarlar ise Ural-Altay dil grubunda Kıpçak lehçesi konuşur. Kafkas kültürü bir etnik grubun varlığı olamayacak kadar zengin ve değişik bir kültür. Bu bile ırkçılığın ne kadar büyük bir aptallık olduğunu gösteriyor. Çerkes ırkı diye bir şey yok, Çerkes halkı, kültürü diye bir şey var. Kuzey Kafkas halkları dini farklılıkları son derece doğal sayar. Bir ailenin yarısı Müslüman yarısı Hıristiyan olabilir Çerkeslerde. Osetlerin ve Abazaların çoğunluğu Hıristiyandır. Ancak doğuya gittikçe, İslamiyetin etkisi artar. Bizim için din başat bir kavram değil. Kutsal olan doğadır, insandır ve saygıdır."

Dünyada nerelerde yaşıyorlar?

KUZEY KAFKASYA: Adıgey, Karaçay-Çerkes, Kabardey-Balkar cumhuriyetlerinin toplam nüfusu 750 bin. Abhazya, Güney Osetya, Kuzey Osetya, Çeçen-İnguş ve Dağıstan cumhuriyetlerinin toplam nüfusu 5 milyonu aşıyor.

İSRAİL: 1870'te Tiberial bölgesinde Kfar-Kama ve Reyhaniye köylerini kurdular. Sınırda bulunan köylerde yaklaşık 3500 Çerkes yaşıyor.

ÜRDÜN: Amman çevresindeki altı köyde yerleşik durumdalar. Bu köyler: Vadi-es-Sir, Suveylih, Ceraş, Naur, Zarka ve Suhna. Bugün Ürdün'de 45 bin civarında Çerkes yaşıyor.

SURİYE: 75 bin civarında Çerkes nüfus yaşıyor ve bunların tamamı Kafkasya'da eğitim görme hakkına sahip. Suriye'den Kafkasya'ya dönen Çerkes sayısı da hayli fazla.

MISIR-TUNUS-LİBYA: Mısır'da dedelerinin Çerkes olduğunu bilen Araplaşmış binlerce insan yaşıyor. Aynı durum Libya ve Tunus için de geçerli. Libya'da Çerkes sayısının 135 bin olduğu tahmin ediliyor.

Kaynak: sabah

İngilizlerin desteğini arkasına alan, Padişahın Halifelik sıfatından ve şeyhülislâm fetvasından yararlanan İstanbul yönetimi, M. Kemal Paşa'nın Ankara'da Birinci TBMM'si açma çabalarını engelleme gayreti içine girer. Adapazarı, Düzce, Bolu ve Gerede’yi içine alarak Kızılcahamam civarına, bir taraftan da Taraklı, Mudurnu, Göynük, Beypazarı üzerinden Ayaş çevresine kadar yaygınlaşan isyanlar, Millet meclisini çepeçevre kuşatmıştı ve olaylar Ankara’da büyük endişe kaynağı olmuştu.

Ortaya çıkan bu ayaklanmalarda İngilizlerin ve İstanbul hükümetinin tertipleri ve kışkırtmaları etkili olmuştu. İngiliz uçaklarından Şeyhülislam mühürlü “Bolşevikler geliyor!” yazılı broşürler atılıyordu. Kışkırtılan halk Kuvay-ı Milliye'ye karşı silahlı eylemlere başlamıştı.

Buna paralel olarak, Düzce'de de 13 Nisan 1920'de Saray yanlısı bir ayaklanma başlamıştı. Ayaklanmanın lideri, Sefer Berzeg’ti. Sefer Berzeg henüz on dokuz yaşında iken, Süvari Birliği Komutanlığı yapan Babası Mehmet Talustan Bey ile gönüllü olarak Balkan Savaşı'na katılmış ve babası Mehmet Talustan Bey, Sefer Beyin gözleri önünde Çatalca’da atının üzerinde Bulgarlara karşı savaşırken başından vurularak şehit düşmüştü.

Sefer Berzeg, kişisel nüfuzu ile yörenin ileri gelen kişilerini bir araya getirerek Düzce'de geçici bir yönetim kurar. Sefer Berzeg/Kaymakam, Maan Ali/Jandarma Komutanı, Koç Bey de Belediye Başkanı olur.

Sefer Berzeg

Mustafa Kemal Paşa ile Samsun’a çıkarak Kurtuluş Savaşı’nı başlatanlar arasında yer alan ve Paşanın yakın çalışma arkadaşı olan, Kurmay Binbaşı Hüsrev Bey de isyancılara Milli Mücadelenin önemini anlatmak için yirmi atlıyla Gerede’ye gelir. Fakat öfkeli halk “Ahali ve Padişah nerede ise biz de oradayız” diyerek onu taşlayıp, atından indirir ve yüzüne tükürüp, dövmeye başlar.

Binbaşı Hüsrev Bey ve arkadaşı Trabzon Milletvekili Osman Bey, boyunlarına zincir takılıp, elleri de kelepçelenerek, önce Gerede, daha sonra da Düzce hapishanesine götürülür. Sefer Berzeg, Binbaşı Hüsrev Bey ve Osman Beyin idamını önler. Onlara eniştesi olan Çilimlili Mehmet Ağa vasıtası ile yiyecek, içecek, temizlik malzemeleri ve kendi giysilerinden gönderir. Daha sonra da Albay Refet Beyin Mudurnu’daki Karargâhına yani milli kuvvetlere teslim eder.

Ayaklanmayı bastırmak için Ethem Bey kuvvetleri de 26 Mayıs’ta Düzce’ye girmek üzere Mudurnu'ya gelmiştir. Kan dökülmesini istemeyen Sefer Berzeg ve arkadaşları, Ankara hükümetince Mudurnu’ya gönderilen Albay Refet Bey ve Kuvay-ı Milliye Komutanı Ethem Bey ile de anlaşırlar. 4000 süvari ile Kuvay-ı Milliye'ye katılacaklarını bildirirler.

Ankara Hükümeti bu antlaşmayı onaylar. Mudurnu cephesinde yapılan bu Anlaşmadan sonra Refet Bey, Sefer Beye Ethem Bey'e güvenip Düzce’ye gitmemesini tavsiye eder. Fakat buna rağmen Sefer Bey, üzerine bir çakı dahi almadan Düzce’ye gider. Çünkü M. Kemal Paşanın da kabul ettiği bir anlaşma yapılmıştır. Yapılan anlaşma üzerine, Ethem Bey hiçbir çatışma olmadan 26 Mayıs günü kuvvetleriyle Düzce’ye girer. Sabah yapılan anlaşmaya rağmen, Sefer Bey ve arkadaşlarını akşamüzeri tutuklatır.

Bu durumdan haberdar olan, M. Kemal Paşa, 26 Mayıs akşamı Ethem Beye acele bir telgraf çekerek hiç kimsenin idam edilmemesini ister. Postane memuru Tahsin Bey, telgrafın, M. Kemal Paşadan geldiğini bildiği için yalınayak ve koşa koşa doğru Gürcü Osman Beyin evindeki karargâha götürür. Fakat Ethem Beyin hamamda olduğunu söylerler. Hemen hamama gider. Ethem Bey, belinde bir peştamal sarılı olduğu halde hamamdan çıkar. Adamlarına telgrafı okutur. Telgrafın içeriğinden haberdar olan Ethem Bey postacıya telgrafı yarın karargâha getirirsin der.

Ethem 27 Mayıs 1920’de sabaha karşı Sefer Berzeg, Maan Koç Bey, Kesebiy Abdulvahhap Bey’le birlikte onbeş kişiyi çınar ağaçlarına, bir kişiyi de hanın kapı girişine astırır.

Kendisi de Sefer Beyin idamını izler. Sefer Bey idam edildiğinde 28’yaşındadır ve kırk günlük bir bebeği vardır.

Görgü tanıklarından o zamanlar 15 yaşında olan ve Düzce'nin Arap çiftliği köyünden, Turkav Celal Esen’in 92 yaşında iken anlattığına göre: Ethem Bey‘in dayı tarafından akrabası olan Hamt-ı Kazbek " bu deli çocuk yanlış bir şey yapmasın” diye sabahın erken vaktinde Hatip Köyünden şehre gelir. Ama olan olmuş, ağaçlarda asılmış insanlar sallanmaktadır. Dehşetle irkilir. Hamt-ı Kazbek, Asabi, gözü kara bir kişidir. Yeğeni olan Ethem Beyin yanına çıkar; Sen milletine ne yaptın? ( Wi tlepkhım sıd yapş’ağer?) utanmadın mı Allah’tan korkmadın mı der.

Ayrıca Sefer Beyin yeğeni Jale Hanımın anlattığına göre; yine Düzceli olan bir imamın asılış olayı da şöyle gerçekleşmiştir.

Jale Kuyumcu anlatıyor

Kuvay-ı Milliye'nin adamları, sabah vakti yaşlı bir imamın evine giderler ve hemen giyinip dışarı çıkmasını isterler. Yaşlı imam korkudan ve aceleden mestlerini ters giyer. Mahallenin çocukları da imamın mestlerini ters giydiği için, yürümekte güçlük çektiğini görüp, gülüşerek grubu takip ederler. Bir de bakarlar ki imamın boynuna ip geçirilmiş hanın kapı girişine asılıyor.

Halk arasındaki yaygın bir söylentiye göre ikisi de Çerkes asıllı olan, Ethem Pşave ve Sefer Berzeg arasında delikanlılık dönemlerinden kalma bir kırgınlık vardır. M. Kemal Paşanın bile tasvip etmediği halde gerçekleşen idamlar da siyasi olmayıp, bu kırgınlığa dayandırılmaktadır.

Sefer Bey'in eşi Nuriye Burak (Brakiy) ve oğlu Mücahit

Geçmişteki bu meselenin perde arkasını bilen, Maksut Şanda Düzce’nin Köprübaşı Köyünde Melen Çayının kıyısında, Mehmet Ağa çiftliğinde yaşıyor. Şimdiye kadar gizli kalmış bu olayın aslını Sefer Beyin öz yeğeni olan Maksut Şanda Bey den dinleyelim: Sefer Beyin kız kardeşi Nuriye Hanımın Beyi Çilimlili Mehmet Ağa benim babamdır. O zamanlar, M. Kemal Paşanın Bolşevik olduğu, Müslümanlığın yasaklanacağı gibi şeyhülislam imzalı mühürlü ve hatta Albay İsmet’in kırmızı renk bant bulunan Bolşevik şapkası giydiğine varıncaya kadar yazılı broşürler uçaklardan atılıyor ve elden ele dolaştırılıyordu. Maalesef insanlar iki arada bir derede kalmışlardı. M. Kemal Paşanın bile; " Kuvay-ı Milliye'ye inanmayanlar da, inananlar kadar haklıydılar" sözünü unutmamak gerekir. Onun için bu mesele hakkında pek konuşmak istemiyorum. Yalnız şunları da söylemeden geçemeyeceğim. Annem anlatırdı; dayım Sefer Bey, Düzce hapishanesinde tutuklu bulunan Binbaşı Hüsrev ve Osman beyin hayatını kurtarmış hatta onların gömleklerini bile anneme kolalattırmıştı.

Maksut Şanda anlatıyor

Sefer Beyin hanımı Nuriye Hanım Eskişehirli Abaza/Brakiy asıllı, Loh sülalesinden bir ailenin kızıydı. Kendisini Burak olarak ifade ederdi. Ünlü karikatürist Ersin ve Sezgin Burak kardeşlerin akrabasıydı.

Ethem Beyin yengemi genç kızlığında çok istediği, fakat yengemin ve ailesinin bu evliliğe razı olmadığı da doğrudur. O zamanlar İstanbul’a giden Sefer Bey, Sirkeci'de, Vakıf Han'ın altındaki, Borsa Kıraathanesi'nde otururdu.

Sefer Berzeg ve Ethem Bey bu konu hakkında, tartışırlar. Ethem Bey, Sefer Beye Beni ötede beride çekiştiriyormuşsun, diyerek sataşır ve adı geçen Kıraathanenin içinde, herkesin gözü önünde kavga ederler.

Ethem Beyin, ardı ardına yargısız idamlar yaptığı herkesçe bilinmektedir. Oldubitti ile Düzce de yaptığı infazlar da bu kavga olayından kaynaklanmıştır. Hatta bu sebepten yengem Nuriye Hanım hayatı boyunca Sefer Beyin idamından hep kendisini sorumlu tutmuştur.

Bu konular unutulacak gibi değildir. Sefer Bey sanki dün asılmış gibi, acısı hala içimizde saklıdır. Sefer Bey idam edildikten sonra bu husus evde tabu idi ve hiç konuşulmazdı. Babam kendi adamlarından olan Esat Beyin kardeşi Hüseyin'i Yunanistan’a Ethem’i vurması için göndermişti. Ancak Hüseyin buna muvaffak olamadı.

O günlerde Ankara'da yayınlanan Hâkimiyeti Milliye Gazetesi'nde, Düzce İsyanı haberi

 

Sefer Beyin kız kardeşinin yani annemin adı da Nuriye idi. Ethem atının üzerinde bizim evin önünden geçerken, Annem yumrukları ile evin camına vurarak “Katil herif!” diye avazı çıktığı kadar bağırdı. Bileğinin bir damarı ve sinirleri kesildi. Bu yüzden annem sağ elinin parmaklarını hiçbir zaman tam olarak kullanamadı.

Çerkes Ethem 1919–1920 tarihleri arasında Anadolu'da tek önemli vurucu güç olan Gezici Kuvvetler (Kuvayi Seyyare) Komutanı

Sefer Beyi asılı olduğu ipten kim alırsa onu da asacağız dediler. Fakat asarlarsa assınlar diyen Seyis, Mustafa ağabey ve Esat Amca cesedi almak için gittiklerinde, Sefer Beyin çok kıymetli olan yüzüğünün, parmağının derisi yüzülerek çalındığını gördüler. Cenazesi eski Düzce mezarlığına gömüldü, orası otopark yapılınca da kemikleri şehir mezarlığındaki annesinin mezarına nakledildi.

Albay Refet Bele Sefer Bey'e, Düzce’ye gitmemesini tavsiye etti

Çerkes Ethem "Anılarım" adlı kitabında, Sefer Beyin idam edilmesi konusunda şöyle demektedir: İdam hükmü benim yaşadığım zamanların zorunlu önlemlerindendi. Bununla beraber ben ikinci, üçüncü derecedeki suçluların idam edilmesine asla taraftar olmazdım. Daha çok ıslah edilmeleri gereğine önem verirdim. Düzce ihtilali heyeti üyelerinden Sefer Bey için bazı şefaatçiler bana gelmişlerdi. Kendilerine yanıtım; "Hüküm ve af keyfiyeti, vicdanından başka şey tanımayan Divan-ı harbe aittir." Olmuş ve divan-ı harbin adli olan idam hükmünü imzaladım.

Nahit Serbes (Tletseruk) 01/06/ 2008

Kaynak: circassian.us

Kaynakça
Adıvar, Halide Edip, Türk’ün Ateşle İmtihanı, Atlas Kitabevi, İstanbul,1995.
Önal, Sami, Hüsrev Gerede'nin Anıları, Literatür Yayınları, İstanbul, 2003.
http://www.paukaf.com/viewtopic.php?f=126&t=2378 01/06/ 2008 Saat,15,00
Şanda, Maksut, Köprübaşı Köyü, Mehmet Ağa Çiftliği, Düzce, 2008
Jale Kuyumcu, Eski Düzce Belediye Başkanı Merhum Süleyman Kuyumcu'nun Eşi
Sabahattin Özel, Atatürk ve Atatürkçülük, Derin Yayınları, İstanbul 2006. s.105
Çerkes Ethem, Anılarım, Derfin Yayınları, İstanbul, 2005. s.37
Dilek Burak (LOH) - İnşaat Mühendisi AKYAZI

Yeşil Ordu ve Çerkes EthemKahramanlıktan ihanete dönüşen çizgi bazen bir saç kılı iç içe geçmediği insanlarda bu dönüş çok görülür. Kurtuluş Savaşımızda, yükselen kahramanlık çizgisini böylesine birden ihanet'e dönüştüren insanların başında Çerkes Ethem gelir en bilinen olarak.

Kuva-yı Seyyare'den Yeşil Ordu'ya; Yeşil Ordu'dan Halk İştirakiyun

İttihatçı hedef olarak Anadolu'nun ulusal homojenliğini sağlayan ,"Milli Mücadele"yi "zafer"le noktalayan, Anadolu'daki etnik temizliği Lozan'da onaylatan Ankara Hükümeti'nin Lozan delegasyonunun eli masada çok rahattır. Büyük Devletlerin Anadolu'da etnik açıdan adaletli, ikna edici ve kalıcı bir barış perspektifinden yoksun olduklarını, Küçük Asya'daki temel sorunlara tatmin edici bir çözüm bulmakta ne kadar isteksiz olduklarını Kemalist Yönetim anlamakta gecikmemiştir. Bunları Lozan delegasyonundan Rıza Nur'da açıkça görmek mümkündür.

Gerek Ankara gerekse İtilaf Devletleri Lozan'da neyin pazarlığının yapıldığının bilincindedirler, pazarlık her iki taraf içinde kazançlıdır, "İtilaf Devletleri, Lozan Antlaşmasıyla soğuk savaşl ruhunun hâkim olduğu bir anlaşma taslağı imzalamışlardı[r]: Başlıca sorunları, SSCB ve İslami akımlardan uzak tutabilmek maksadıyla, güçlenmiş bir Türkiye'yle anlaşmaktan ibaretti[r]. O zamana dek görülmedik boyutlarda bir etnik temizliği diplomatik olarak tasdik etmek pahasına da olsa bu düşüncelerini gerçekleştirdiler"2. Etnik temizliğin kurbanları açısından bu tasdik; "İtilaf Devletleri, Şark meselesini kendi çıkarlarına en uygun şekilde ayarladığından beri, yani kapitalistler, Osmanlı imparatorluğunun parçalanmasını önlemeğe karar verdiği andan itibaren, bizim Küçük Asya'daki davamız, ana rahminde ölmüş bir çocuktan farksızdır"3. Mustafa Kemal ünlü nutkunda ; "Lozan'da behemehal sulhun yapılacağından emindim" derken herhalde bunları ifade ediyordu.

Ermeni Sorununu Soykırımla çözümleyen ittihatçılar Rum kökenli yurttaşlarını da mübadele ile sınır dışı etme fırsatını Lozan'la kolay yakalamışlardır. Delegasyondan Rıza Nur bütün bunları ne kadar kolay kazandığına kendisi de şaşırmaktadır; "Bu mübadele benim Türkçülük noktasından esas emelim idi; fakat böyle tarihte görülmemiş bir şeyi nasıl teklif edeceğim diye öteden beri düşünüp duruyordum. Şimdi kendi kendine ortaya geldi. Yani gökten düşmüş minkudret oldu... İngiltere Türkiye'yi parçalamaya alet ve vesile olan bir unsuru Türkiye'den çıkarmak istiyor ki: Bu Türkiye denilen uzviyetin sağlam olmasını istemek demektir. Hala maddi surette bunun hakikatine vakıf olamadım. Galiba Hıristiyanları bilahare kesilmekten kurtarmak fikrindeydiler. Sadece bu"4.

Ancak elinin güçlü olduğunu bilen Ankara affa taraftar değildir. İlan edeceği bir genel af içerideki muhaliflerini temizlemesini engelleyeceğinin bilicindedir. "Vatanımızda başka ırkta, başka dilde, başka dinde adam bırakmamak en esaslı, en adil, en hayati iştir"5 düsturu ile yola çıkan Lozan delegasyonundan Rıza Nur, genel affın sınırlarını daralttırarak, bu meyanda muhaliflerden kurtulma hesabında başarılı olacak ve Lozan'da 150 kişiyi bu affın dışında bırakmayı başaracaktır.

Rıza Nur; "ben burada adedi kararlaştırdım. Şahıslar yoktur. Sonra Mustafa Kemal istediğini bu adede dahil etmiş"6der. Ankara bu sayede muhaliflerinden kurtulacağı gibi ileride muhalif olabilecek kişileri de listeye alarak, geleceğini de garantiye almak istemektedir. Ankara'nın (ya da R. Nur'un deyimiyle Mustafa Kemal'in) istediği kişileri genel affın dışında bırakarak, ülke dışına çıkarma ya da artık ülkeye giriş izni vermeme yetkisini Lozan'da alarak en azından şimdilik kaydıyla 150 kişilik muhalif yada muhalif potansiyelini taşıyan kişilerden kurtulacaktır. Yüz ellilikler, muhalefeti temizleme zincirinin halkalarından biridir.

Cumhuriyet Tarihine Yüzellilikler diye geçen kişilerin listesine baktığımızda bunların Mustafa Kemal'in otoritesini tanımayan kişiler olduğu yada gelecekte ona muhalefet edebilecek kişiler olduğu görülmektedir. (Bu yazıda 150'likler sadece Ankara Hükümeti otoritesi karşısındaki konumuyla ele alınmıştır, göreceli bir kavram olan "hain" kategorisi elbette ki konumuzun dışındadır)

Listelerin Hazırlanması

Yüz elli kişilik listenin hazırlanması ve Meclisin gizli oturumunda görüşülmesi sırasında, Dahiliye Vekili Ahmet Ferit (Tek), uygulanan prensipleri açıklarken, yaptığı konuşma bu listenin hazırlanmasında göz önünde bulundurulan prensibin Ankara Hükümetini tanımayan kişilerden oluşturulması gerektiğine işaret eder:

"Efendim, prensip diye ne istiyorsunuz? Hain, hain, ne prensibi? Yalnız hıyanetin vecih ve nevi itibariyle ancak tasnifi kabil olur. Yoksa prensip nedir? Demin arz etmiş olduğum vech üzre Sevr muahedesini kabul ve imza eden kabine, Sevr muahedenamesini Paris'te imza eden heyet-i murahhasa, sonra Kuvay-ı İnzibatiye, sonra Çerkez Ethem ve avanesi, İzmir Çerkes kongresine murahhas olarak iştirak edenler, hıyanet-i vataniyede bulunan memurin-i mülkiye ve askeriye, hıyanet-i vataniye ile maznun polis rüesası, hain gazeteciler, sonra hıyanet-i vataniyede bulunan diğer eşhas. " 

Ferit Beyin burada işaret ettiği muhalefeti vatan hainliği olarak algılama prensibi gelenekselleşecektir. Bundan böyle muhalefet vatan hainliği olarak algılanacak günümüze kadar uzanacaktır.

Listeye bakıldığında da bu prensibe uyulduğu görülecektir; Listede M. Kemal Paşa'nın otoritesine başkaldıranlar ile ileride muhalif olan kişilerin olmasına dikkat edilmiştir. Bu seçim yapılırken çok zorlandıklarını ve çok çaba sarf ettiklerini teslim etmek yerinde olur. Çünkü tüm muhalefeti yüz elli kişilik listeye sığdırmak olağan üstü bir çaba gerektirmektedir. Nitekim son ana kadar liste belirsizdir. Kendilerini muhalefetin temizlenmesine adayanlar o kadar kendilerinden geçmişlerdir ki, bu kendinden geçiş ve muhalefet eden ve edebilecek herkesi bu listeye dahil etme çabası sonunda, liste 149 da kalmıştır. Listenin bir kişi eksik kaldığını son anda fark ederler. 16, 22 ve 23 Nisan 1924 tarihlerinde, "150'likler konusu Türkiye Büyük Millet Meclisi nin gizli oturumlarında ele alınmış, 23 Nisan 1924 günü akşamı da Bakanlar kurulu, Millet Meclisindeki gizli ve açık görüşmelerin, yapılan hazırlık çalışmalarının ışığı altında 149 kişilik bir liste hazırlamıştır.

Onanmak üzere Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa'ya sunulan bu listeye Gazi, 1 Haziran 1924 günü, Köylü Gazetesi sahibi Refet'i de katmış ve listeyi onamıştır."8

Ankara Hükümeti'nin başından beri en önemli sorunu içte kabul görmektir. Kendi Meclis'inin otoritesini her şeyin üstünde tutar ve bu otoriteyi sağlamanın en önemli araçlarından biri de İstiklal Mahkemeleridir. En bunalımlı günlerinde bile bu mahkemelerin ordulardan daha faal olduğunu söylersek abartmış olmayız. Tanınmak uğruna istiklal Mahkemeleri, neredeyse taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmayacak derecede faaliyet göstermişlerdir.

Bu sert önlemlere rağmen Ankara hükümetini tanımayan unsurlar çoğunluktadır ve bunların barış antlaşmasının "af" şartına rağmen tasfiye etme kararlılığındadır. Bunların başında da basın gelmektedir. Bir kısım basın mensupları yüzeli kişilik listeye alınarak tasfiye edilecek kalanları da 1925 yılında Takrir-i Sükun Kanununun verdiği fırsatla İstiklal Mahkemelerinde terbiye edilecektir.

Adana'da Ferda (Sahibi: Fanizade Ali İlmi), İzmir'de Müsavat (Sahibi: İzmirli Hafız İsmail), Köylü (Sahibi: İzmirli Refet, başyazarı: Ferit), Balıkesir'de İrşad (Sahip ve başyazarı: Trab¬zonlu Ömer Fevzi), Bandırmada Adalet (Sahibi: Bahriyeli Ali Sami), Edirne'de Temin (Sahip ve başyazarı: Mustafa Neyyir), İstanbul'da Alemdar (Sahibi ve başyazarı: Refik Cevat, sorumlu müdürü Pehlivan Kadri) adlı gazeteler muhalif basının örneklerindendir.  Bu basın mensupları yüz elli kişilik sürgün listesine dahil edilmekten kurtulamamışlardır.

Ankara memleketten sürüleceklerin listesini çok uzun zamandan beri hazırlamaktadır. 3 Şubat 1921 günü akşamı Ankara istiklal Mahkemesi reisi Topçu İhsan (Eryavuz) durumdan vazife çıkararak listeyi hazırlamaya başlar:

"Güzel ama Paşam, biz, tarihe hiçbir vesika, ve müsbet hadise bırakmıyoruz ki... Sizin bu af ve müsamaha hissiniz devam ettikçe, kim vatanperver, kim bugünkü şerait içinde münhasıran şahsını düşünmüş, hatta hiyanet etmiş, tarih bunu tesbit edemeyecek... Ben, istiklâl Mahkemesi Reisi olarak konuşacağım:

Önümüze gelen dosyaları tetkik ve neticelendirirken, görüyorum ki, asıl mücrimler karşımızda değildir. Bizim elimize geçenler, onların vasıta-i melanetleridir... Diyelim ki bugünkü şerait içinde onları adalet huzuruna sevkedebilmek kudretine malik değiliz. Fakat meselâ, Damat Ferit habisi için bir karar alabildik mi? Alamadık... Hatta onun efendisi Padişah için bir tel'in kararı kabul edebildik mi? Diyelim ki henüz zamanı ve sırası değil... Fakat bir gün elbette bunların huzur-u millette hesaplarını görme günü gelecek¬tir... Böyle olmasa bile, faaliyet ve gayeleri tarihe intikal ettirmek için, şimdiden hazırlıklı olmalıdır. Siyasiyat cilveleri içinde, öyle hadiseler unutuluyor ki, yarın, hakikatleri elde etmek imkânsız hale gelecektir. " 

Aradan bir buçuk yıl geçmiş, 3 Şubat 1921 günkü şartlar değişmiştir. Lozan arifesi Gazi, İhsan Bey'in de olduğu önderleri yemeğe çağırarak söze başlar:

"İhsan Bey... Hatırlar mısınız, bir gün sizinle ve zannediyorum ki Doktor Adnan ve sabık Maliye Vekili Ferit Bey'lerin bulunduğu bir hususî toplantıda, zaferden sonra memlekette kalması, vatanın huzuru itibariyle mucibi endişe olacak kimselerin listesinden bahsetmiştik ve hatırımda kaldığına göre, siz bunların daha o zaman tesbitini istemiş¬tiniz. Şimdi Yusuf Kemal Bey, her beynelmilel muahedenin bir affı derpiş ettiğini söyleyerek, böyle bir ihtimale karşı hazır bulunmamızı istiyor...O halde, bizim yapacağımızı tasavvur ettiğimiz hazırlıklar, bir emrivaki oluyor demek. Ne dersiniz?"  diyerek tartışmayı açar.

İsmet Bey (İnönü) affa layık olamayanların şimdiden tespitinin zaruri olduğunu, İhsan Bey, Af dışında bırakılacakların kimler tarafından hangi yetkiyle saptanacağını, hangi tarihten itibaren suç işleyenlerin bu listeye dahil edileceğini söyleyerek bir takım endişelerini belirtir. İsmet Bey "Paşam... İhsan Beyefendi, tehlikeli bir bahis üzerindedir: Mücadele-i Milliye'nin sebepleri olarak Mondros Mütarekesi'yle Sevr Muahedesini söyledi. Mesul, mütareke ve muahedenin kendisi değil, onları imzalayanlar olduğuna göre, böyle bir tezin kabulü halinde vaziyet ne olacak?

İhsan Bey, anılarında bu sahne için şöyle yazar: Orada olanlardan birçoğu, bu İnce nükteyi kavrayamamışlardı. Mondros Mütarekesi'ni imza eden Hüseyin Rauf Bey'di... Rauf Bey de o tarihte İcra Vekilleri Heyeti Reisi, yani Başvekil idi... Sadece Gazinin dudaklarında bir tebessüm dolaştı. " 

O gün karar alamazlar ve dağılırlar herkesin aklında artık liste vardır. İlerleyen günlerde Başbakanlıkta, İçişlerinde, Erkan-ı Harbiye'de çalışmalar başlatılır herkes liste peşindedir. Bu işin öncüsü olan İhsan bey listelere vakıf oldukça kaygısını ifade etmekten kendisini alamaz "Demek ki hadiselere his hakim olmaya başladı" der ve Heyet-i Vekile'de tartışılan isimleri beğenmez.

Bunların yanında böyle bir listenin hazırlanmasına karşı olan kişi Heyet-i Vekile'nin başında olan Rauf (Orbay) Bey'dir. Rauf Bey listenin hazırlanmasına yandaş olmaz. Hariciye Vekili Yusuf Kemal (Tengirşek) Bey mecliste yapılacak listenin olağan olduğunu savunur. İsmet Bey'de Lozan'ın birinci evresinde bir kısım tebaanın aftan istisna edileceğini belirtir lakin bunların kimler olduğunu, suçlarını, kesin sayılarını ve neden suçlu sayıldıklarını açıklamaz, çünkü kendisi de bilmemektedir.

Listeler Dahiliye Vekaletince hazırlanarak Meclise getirilir. Mebuslara, 600'lük, 300'lük ve 150'lik seçenekler sunulmuştur.

Konunun Meclisteki Tartışmaları sırasında kürsüye gelen Yusuf Akçora'nın konuşması mecliste konuya verilen önemi! göstermesi bakımından ilginçtir:

"Efendiler, sanıyorum ki, her gün üç defa kürsüye gelerek zamanınızı harcayan arkadaşlarınızdan değilim. (Bravo sesleri, gülmeler). Kırk yılda bir çıkmışım. Belki makul bir söz söyleyeceğim. Şurada pek tanımadığım ve kendilerine düşünce açısından hiç karşı çıkmadığım arkadaşlar da ayak patırdısı yapıyorlar. Nedenini anlamıyorum. Simdi sanıyorum ki, görevlerimizden en önemlilerinden birisini, yalnız aklımızla değil, vicdan ve kalbimizle ilgili her görevi yapmak üzere bulunuyoruz. Dolayısıyla bu konuda pek fazla acele... (Bu sırada konuşan kişiyi dinlemek istemeyenler, kendi aralarında yüksek sesle konuşmaktadırlar. Akçoraoğlu, onlara doğru seslenerek): Efendim, müsade buyurur musunuz? Yoksa Bakanlar Kurulu mu toplantı halinde. (Gülüşmeler) Millet Meclisi, çeşitli görevlerinden birini sanıyorum ki şu anda yargı görevi yapıyor. Ve öyle bir karar verecektir ki, bu karar sonunda Türkiye'de bulunan ve eskiden Osmanlı saltanatı uyruğunda bulunan ve içlerinden bazıları üzülerek söylüyorum, birçoğu Türk olan bazı kişileri, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından kovacağız. Sanıyorum ki herhangi bir adam için verilecek kararların en ağırını vereceğiz. Liste çabuk gelsin, aç, akşam yakın, iftara, yetişeceğiz, görüş ve düşünüş geçerli olamaz. Bu konuda önce kişiler gelmeden, prensipleri hukukî bir biçimde saptamak gerekir... Ne var ki o gün o saatlerde Meclis Genel Kurulu'nun prensip, hukuk kuralları gibi sorunlarla uğraşma sabrı yoktur. Bir an önce, kimlerin 150'likler listesine girdiğini öğrenmek istemektedirler." 

Yusuf Beyin adların tartışılmasından önce işin 'kurallarının saptanması gerektiği yolundaki direnişi kırıldıktan sonra Meclis gizli oturumunda İçişleri Bakanı Ferit Bey, 150'likler taslak listesi hakkında bilgi vermeyi sürdürüp, şöyle der:

"Efendim işte 150'lik liste... İşte 300'lük liste... İste 600'lük liste... Yusuf Beyefendi bir prensipten söz ettiler. Dediler ki, prensipleri koyalım. Demincek, yüksek kurulunuza belirttiğim gibi, biz de adları öyle karmakarışık yapmadık. Biz de kendimizce bir prensip yaptık. Yaptığımız defterde şu biçimde saptadık. Önce, kaçak Vahideddin'in yanındakiler.

Birer birer adlarını söyleyeceğim. Ancak Yusuf Beyefendiyi inandırma, rahatlatmak için önce prensiplerden söz edeceğiz. Sözünün tam burasında Akçoraoğlu söz atar, yalnız beni değil der. Ferit Bey sinirlenmiştir, işte bu noktada:

Efendim, prensip diye ne istiyorsunuz? Hain, Hain. Ne prensibi? Yalnız ihanetin yol ve türü bakımından ancak bir sınıflandırma olur, yoksa prensip nedir? der. Akçoraoğlu, bu sert ve ters çıkış karşısında, Kaçak Vahideddin'in yanındakiler haindir deyince bu kere oturumu yöneten Başkan Fethi Bey (Okyar) kızar. Demin zat-ı aliniz, şikayet ediyordunuz der. Yusuf Akçoraoğlu: Hakkınız var Reis Bey demekten başka çıkar yol bulamaz." 

Ferit Bey konuşmasını sürdürürken ağzındaki baklayı çıkarır:

"Yalnız şimdi Bakanlar Kurulu'nun kararına dayanarak ben bazı noktalarda prensibin bazı yönlerinden sapıldığını söyleyeceğim. O da şudur ki, söylemiştim, altı yüzü, yüz elliye indiriyoruz. Bunu yüz elliye indirirken daima bugünkü durumdaki zararlı ile gelecekte zararlıyı karşılaştırıp gelecekte de zararlı olacağa öncelik tanıyoruz." 

Bir Kemalist yazarın: "Çünkü o anda hükümet için geçmişte kötülük yapanlar değil, gelecekte yapabilecekler önemliydi."  sözleri muhalefetin algılanışına ilişkin sözler olduğu çok geçmeden anlaşılacaktır.

Ferit Bey isimleri millet vekillerine sunmaya başlar,  konunun ciddiyeti açısından, Milletvekillerinin listeye bakışının ve konuya verilen önemin! anlaşılması bakımından meclis tartışmalarından örnekler açıklayıcı olacaktır:

Ferit bey: "... Artin Cemal denilen herif... (Konya eski valisi sesleri)

Dr. FİKRET BEY(Ertuğrul) — Sekiz yüz bin Ermeni'yi kestik diyen adam.

FERİT BEY (Devamla)   — Artin adını yazarsak, iyi olmazjsanırım. Ciddiyetten, çıkar. Denizcilik Bakanı Kürt Hamdi, bilirsiniz bunun bir de kardeşi vardır. Adı Tribor Halil'dir. İstanbul'da büyük bir şey yapmıştır. Bu da bu yoldan büyük eylem gösterenlerdendir. İsterseniz, bu Kürt adını kaldıralım. Hamdi Paşa diyelim. (Hayır Hayır sesleri). (Cakacı Hamdi, lakabı böyledir, sesleri)." 

Bir milletvekili listede bir divani harp üyesinin bulunmasını isterse de kendisi de bir olağanüstü mahkeme reisi olan İhsan Bey itiraz ederek: "Bu bir gelenek olmasın efendim der. Mecliste gülüşmeler olur" 

Meclis gizli oturumundaki tartışmalara devam ediyoruz; Bir milletvekili sorar: -Abdullah Cevdet nerede? Ferit Bey; Ona gelinceye kadar sabah olur.

Liste okundukça isimler üzerine tartışmalarda eklenen sıfatlar artar: ahmak, budala, alçak, rezil, sözcükleri oturum boyunca tekrarlanır. İsimlere itiraz edilirken nükteyi de elden bırakmazlar.

Bu adam sekiz okka etle gezmiş olsa arkasına bir kedi bile takılmaz. Tabii ki hamaset de unutulmaz:

"Memleketi kana boyayan Çapanoğulları nerededir? Bunların hiç birisi fikir adamları değildir, bunlar alettirler. Rica ederim listeye fikir adamları koyunuz.

HULUSİ (Zarflı) BEY- En şakileri çıkarıyorsun. Emin ol ki en fena, en müthiş şakileriçıkarıyorsun!

ALİ ŞUURİ (Hoşafoğlu) BEY- Efendiler, daima fikirlerden bahsediyorsunuz. Fikir saha-i icraya gelmeze (uygulamaya konulmazsa) ne kıymeti kalır? Liste'nin aşağısındaki adamlardan çıkarmak istiyorsunuz. Bunlar en şakileridir. Bir fırkayı (tümeni elinde tutar. Yunanlılar altına gark ettiler. Başına ferik serpuşu (general şapkası) koydular. Böyle, düşman için kıymetli, bizim için namussuz adamlar vardır ki bir fırkaya muadildir, (Dışarda mı sesleri) Dışarıdadırlar. Dışarda dediğim memleketin kenarındadır. Midilli'dedir bu adamlar. " 

Ardı ardına sıralanan adlar, sorular, pazarlıklar sürerken bir yeterlik Önergesi verilir ama, onaylanıp reddedilir. Milletvekilleri, bu liste üzerinde daha çok konuşmak istemektedir. Görüşmeler sürer. Başkan, gizli oturuma gece devam edilmesini önerir, önce kabul denir ama, tam o sırada Kütahya Milletvekili Recep Bey söze başlar. 150'liklerin dışında kalacakların ne olacağı yolunda görüşlerini sıralar. Ardından başkaları da söz alıp ko¬nuşurlar. Ortaya, Müslüman olmayan, ama 150'likler listesine girmesi gereken kişilerin adları atılır. Bunlar bu listeye alınabilir mi, alınamaz mı tartışmaları başlar. Bir ara, bu tartışma öyle keskinleşir ki, Karesi milletvekili (Balıkesir) Süreyya Bey [Yiğit], İçişleri Bakam Ferit Bey'i yalancılıkla suçlar. Suçlamanın gerisinde, Lozan Antlaşmasının gizli protokollerinde, Hıristiyan uyrukluların cezalandırılıp cezalandırılmayacaklarına ilişkin bir hüküm var mıdır yok mudur sorusu yatmaktadır. Sonunda, 150'li'kler listesine kesin biçimini verme görevini Bakanlar Kurulunun üstlenmesi, ancak bu listenin bir kez daha Millet Meclisine gelmesi kararıyla oturum kapanır. Bakanlar Kurulunun hazırlayıp son şeklini verdiği liste 22/23 Nisan 1924 Çarşamba akşamı, bir kere daha yapılan Millet Meclisi gizli oturumunda ele alınır. Bu kez öyle ilk oturumundaki gibi uzun görüşmeler olmaz ama, oturum gene de elektrikli geçer. Bakanlar Kurulu bu listeyi son kez, 1 Haziran 1924 günü gözden geçirip, Mustafa Kemal Paşa'nın önerisiyle 150. ad olarak Köylü Gazetesinden Refet'in de listeye alınması kararlaştırır. 7 Haziran 1924 tarihli Resmi Gazetede yayınlanır. 

Listeye alınanların temel karakteristikleri Ankara Hükümeti karşıtı olmaları ve Ankara'nın otoritesini tanımamalarıdır. Liste birkaç kategoride sınıflanır: Vahdeddin'in mahiyeti, Kuvay-i İnzibatiye, Serv antlaşmasını imzalayan heyet üyeleri, Ethem Bey ve Arkadaşları (Milli Mücadele'nin başlangıcında önemli bir güç olan ancak Mustafa Kemal tarafından tasfiye edilen Ethem Bey hakkında Emrah Cilasun'un ayrıntılı ayrı bir yazısı olduğundan burada sadece isminden söz edilmekle yetinilmiştir), Çerkes Kongresi'ne üye olarak katılanlar, gazeteciler, Ankara hükümetinin otoritesini tanımayan ve gelecekte muhalefet edebilecek mülki, askeri ve siyasi yöneticiler. (EK 1)

Listede Çerkezler 86 kişiyle  önemli bir yer işgal ederler, bunda Ethem Bey ve arkadaşlarının kalabalıklığı gibi Çerkez Kongresi'nin kalabalıklığının ve Çerkez muhalefetinin rolü büyük olsa gerektir. 'Milli Mücadele'de gerek Ethem Bey'in gerekse Çerkezlerin önemli rolü olmasının yanında, Çerkezlerin muhalefeti de önemli boyutlardadır. Anadolu'daki Milliyetçi güçlere karşı direnişlerin önemli bir bölümü Çerkezlerin yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde ortaya çıkması, Çerkezlerin bu listeyi kabartmasına neden olmuştur.

150'likler listesinde 17 kişi ile temsil edilen Çerkez Kongresi, İzmir'de 24 Ekim 1921 tarihinde, Muhalif Çerkezleri temsil eden Şarki Karib Çerkezlerin Temin-i Hukuk Cemiyeti öncülüğünde düzenlenmiştir. Cemiyetin bünyesinde, Yunanlıların işgalindeki 19 vilayette yaşayan 17 farklı Kafkas kavminin temsilcileri bulunuyordu. Kongre sonunda Çerkez ve Türk politikalarına ilişkin görüşleri içeren bir bildiri yayınlanmıştır. (EK 2)

İngiliz Yüksek Komiserliği tarafından bildirildiğine göre, İzmir'deki Çerkez Kongresinde ayrıca, İngiltere'ye hitaben, Anadolu'nun Karadeniz kıyı bölgesinde, İngiliz himayesi altında bir Çerkez otonomisi kurma talebi dile getiriliyordu .

Kongrenin ardından İzmir'deki Çerkez Kulübü, Yunan ordusu içinde, 150 atlı ve 400 piyadeden oluşacak bir Çerkez Birliği oluşturma kararı aldı. Ermeni gazetesi Cagatamart'ın bildirdiğine göre, Çerkez Birliği aslında cephede savaşmak üzere Bandırmaya gönderilecek olan 300 piyade ve 400 atlıdan oluşacaktı. Bir sonraki Çerkez Kongresi Adapazarı Genel Valisi Mustafa Bey'in başkanlığında Bandırmada yapılması tasarlanıyordu. Bir başka Ermeni gazetesi olan Azatamart'ın verdiği habere göre ise, 1921 Temmuzunda, Balıkesir'e bağlı 169 Çerkez köyünün temsilcileri Yunan Bakanı Keotokis ile görüşerek ve ona Yunan ordusu bünyesinde savaşacak bir Çerkez süvari alayı kurmayı teklif etmişlerdir. Çerkez temsilciler, Türk tabiyetinden çıkarak Yunan nüfusuna girmek istediklerini de bildirmişlerdir. Gazetenin bildirdiğine göre, Keotokis, Çerkez temsilcilerin teklifini yanıtsız bırakmıştır. Oysa Yunan ordu kaynaklarından edinilen bilgilere göre, birkaç atlı grup oluşturan Bandırma ve İzmir Çerkezleri, Yunan saflarında çarpışarak az başarı elde etmemişlerdir.

Yunan Komutanlığı ve İngilizler, onları kendi taraflarına çekmeye yarayacak şartlar oluşmadığı için, Çerkezlerden yararlanamadılar. Otonomi vaadiyle Çerkezleri baştan çıkarma umudu gerçeğe dönüşmedi, çünkü Çerkez cemaatinin bu yönde bir talepleri yoktur. Müslümanlık temelinde cemaatçilik fikrinin baskın olduğu Çerkezlerin milli bilinçlerine çok da uygun bir talep değildir. İzmir Çerkez Kongresinin yarattığı etki, İstanbul'da yapılan Çerkez Kongresinde, Kemalist hükümete desteğin dile getirilmesi ve İzmir Kongresinin protesto edilmesi yönünde alınan kararla bir ölçüde kırılabilir. Ethem Bey ile Ankara hükümeti arasındaki zıtlaşmanın, Ethem Bey'e destek vermiş olan Çerkezler açısından üzücü sonuçları olur. Ethem Bey ülkeden ayrıldıktan sonra, Kemalist hükümet, Manyas'a bağlı 14 Çerkez köyünün ahalisini Doğu'ya sürer. Bazı kaynaklara göre, böyle bir girişime iki Çerkez'in, Rauf Orbay ile Hınç Ali Said'in (General Akbaytugan) öncülük etmesi ilginçtir.  150'likler listesine alınarak yurt dışına çıkarılan aydınlardan bir bölümü de Kürt kökenlidir. (EK 3)' '

Yurt dışına sürülen bu muhaliflerin küçük düşürülmelerine ilişkin yayınlar ihmal edilmemiştir. Bunlardan birine Ethem Beyin bir cevabı şöyle başlamaktadır:

"Şimdiye kadar aleyhimde her fırsattan bilistifade yazdıkları sütunlar dolusu gülünç ve hilafı hakikat neşriyatı çok gördüğüm ve okuduğum için böyle kendi garazkarane yazıları ile kendilerini tekzip ve rezil eden gazetelere gerçi ehemmiyet vermiyecek derecelere gelmiş isem de Tanin gibi tövbekar, riyadan beri müdafii hakikat olduğunu iddia eden bir gazetenin her ne sebebe mebni ise satırlar dolduran bu gibi hilafı varit neşriyatından memleket namına doğrusu ya; müteessir olmadım desem ben de yalancı ve riyakârlar sırasına geçmiş olurum, işte; bu kanaatime binaen yine kendilerinden hakikatperver bir gazeteci sıfatile; şahsıma ait; son bu neşriyatlarının tekzibini temenni ederek, hakikati bildirdiğim halde; şimdiye kadar her nedense buna dair bir neşriyatlarına tesadüf edemedim..."11

Yüzelliliklere yönelik içerideki bu yayınların dışında, yurt dışında da rahat bırakılmamışlar, hükümetçe bütün hareketlerin izlenmiştir. 1927 yılında Gümülcine'de konsolos olarak görev yapan, sonra Dışişleri Bakanlığı İstihbarat Genel Müdürü olan IX. dönem Samsun milletvekili Firuz Kesim, bu konuda şunları anlatmaktadır:

"Batı Trakya'nın merkezi Gümülcine'de konsolos bulunduğum sırada Gümülcine âdeta bir Yüzellilikler yuvası halinde idi. Burada Yüzelliliklerin yarısı demek olan yetmiş beşten fazlası bulunduğu gibi, bir sürü de politika firarisi ve Türkiye'den göçmüş Rumlar vardı.Bunları takip etmek,  tutum ve davranışları ile sıkı bir biçimde ilgilenmek esas  görevlerimin başında geliyordu." ' 'Mustafa Kemal'in Yaveri Eski Teşkilat-ı Mahsusa elemanı Ruşeni Barkın da izleyenler arasındadır:

"Ben kısa bir zaman Filistin'de konsolosluk ettim. O münasebetle Suriye'yi defaatla gezdim. Tabii vazifem iktizası orada sefil sefil dolaşan bu serserileri (Yüzellilİkleri) de 29 ' tetkik ve takip etmekte idim."

Bu arada yurt dışında bir görevle bulunanlar da eğer bölgede 150'liklerden birileri varsa haklarında istihbarat toplamakla kendilerini görevli hissederler, onları zor durumda bırakmak için ellerinden geleni de yaparlar, bunlardan biri de Eski İttihatçı ve ilk meclis'in Bolu Milletvekili Tunalı Hilmi'nin oğlu Kudüs konsolosu İhsan Tunalı ile gazeteci Feridun Kandemir arasında şu konuşmalar geçer:

"TUNALI- Biliyor musun, niçin buraya geldim? Şu Çerkez Ethem melunu... Burada da rahat durmuyor galiba... Yine bir halt etmeye kalkacak diye korkuyorum. Onunla konuşmağa geldim ve teminat aldım.

KANDEMİR- Burada mı o? Ne işi var?

TUNALI- Sorma birader... Aylardır burada... Yunanistan'da dikiş tutturamayacağını anlayınca kapağı buraya atmış30. Eskiden buraya yerleşmiş Çerkezlere sığınmış. Onların yardımıyla geçiniyor. Nasıl geçinirse geçinsin, umurumda değil ama rahat dursa... Maluma, Atatürk'e kıymak hususunda üç sabıkası var. Şimdi bir dördüncüsüne teşebbüs etme ihtimali uykularımı kaçırıyor. Bereket versin, Emir Abdullah bu noktada çok hassasiyet gösteriyor. Herhangi bir teşebbüse kesinlikle müsaade etmeyecek önlemleri almış bulunuyor. Sen gelmeden biraz evvel ne dedi, bilir misin? "Merak etmeyin İhsan beyefendi. Burada Çerkezler Ethem'in muhafızıdır. Bu sebeple hiç bir harekette bulunmasına imkân yoktur. Ben çöl geleneğine sadakatla, bize sığınan herkes gibi, Çerkez Ethem'in de burada oturmasına izin verdim ama bir şartla... Katiyyen Türkiye ile ilgilenmemek, orası için sözde de kalsa hiç bir harekette bulunmamak şartıyla. Bu yönden emin olunuz. Zira kendilerine de söyledim. Çerkez Ethem'in Türkiye aleyhine küçücük bir hareketini, hatta sözünü işitirsem buradaki bütün Çerkezleri acımaksızın sınır dışı eder, bir tekini bile bırakmam."

Kandemir, bu açıklama üzerine sorunun çözümlendiğini bildirince, Tunalı şöyle cevap verir: -Vakıa öyle!,.. Ama yine de ihtiyatlı bulunmak icap ediyor. Malum ya, herifin üç sabıkası var. Hâlâ da  Atatürk'e diş bilediği şüphesiz 

Bu arada 150'liklerin kendilerini savunma imkanı verilmediğini yazarların, gazetecilerin yazılarının Türkiye dahilinde yayınlanma olanağının verilmediğini söylemek yersizdir sanırım.

Yüzellilikler 28 Mayıs 1927 tarih ve 1064 sayılı kanunla vatandaşlıktan da çıkarılarak, malları müsadere edilir. Kanunu gerekçesinde: "Lozan'da aktolunan 24 Temmuz 1923 tarihli aff-ı umumi beyanname ve protokolünde söz konusu Yüzelli kişilik liste'de isimleri yazılı kişilerin ve protokol hükümlerine göre zaten Türkiye ile ilişkileri kesilmiş ve protokol hükümleri anılan kişilerin bir biçimde tabiiyetimizden çıkarılması mahiyetini tazammun eylemekte bulunmuş ise de açıkça vatandaşlıktan çıkarılması zikir ve beyan edilmemiş olması hasebiyle işlemlerde tereddüdü mucip olmamak surette vatandaşlıktan çıka-rılmaları hakkında bir kanunun düzenlenmesi ve yayımlanması gerekli görülmüştür."  

Bu anti-demokratik Kanun hiç tartışılmadan jet hızıyla meclisten geçer. Yüzellilikler vatandaşlıktan da çıkarılarak malları müsadere edilir. Yasaya tek itiraz bir yüzelliklik Eski Saruhan Mebusu Reşit Bey'den gelir. Reşit Bey'in "İsmet ve Kemal Paşalar! Sabık Arkadaşlar!" diye başlayan mektubunda uygulamaları kınayacak ve bu anti demokratik yasa için sizi size şikayet ediyorum sözlerini kullanacaktır.

Yüzelliliklerin "affı

Yüzelliliklerin aradan geçen 15 yıl sonra artık bir tehlike olmaktan çıktığı ve Kemalist rejimin yerleştiği sırada, bunların "affı" gündeme gelir. Artık çoğu yurt dışında ölmüştür, yada çok yaşlanmıştır, yurt içinde de etkileri kalmamıştır. Ülkede muhalefet edebilecek herkes etkisiz hale getirilmiş, Kemalist rejim yerleşmiştir. Tek parti diktatörlüğünün bunlardan çekinecek durumu kalmamıştır. Ancak Yunus Nadi gibilerin "affa" karşı muhalefetleri  devam  etmektedir.  Tasarının  tartışıldığı  meclisin  29  Haziran günlü oturumunda yapılan görüşmelerde vekillerin kinleri bitmemiştir: "-Biçareler (İbrahim Demiralay- İsparta) -Herzeler (Ali Şevket Öndersev-Gümüşhane) -Zavallı adamlar (Emin Sazak-Eskişehir)

-Vatanın bağrına hançer dayayanlar, damgalı vatan hainleri (Durak Sakarya-Gümüşhane) -Rüsvalar (Besim Atalay-Kütahya)

-Zavallı, bedtıynet insanlar, yaşayan ölüler(Fikret Mutlu-İçel)

-Pıhtı, müstahase, iğrenç vücud, ölmüş vücud (Muhittin Baha Pars-Ordu)

-Mütemmid ve muannid hainler, Yüzellilik soyadını taşıyanlar (Cevdet Kerim İncedayı-Sinop)

-Onların ihanetini kendi hararetimiz, kendi kudretimiz, kendi imanımız içinde ne şekilde eritmek, hazmettirmek lazımsa onu yapmak istiyoruz. Bu yakışıyor milletimize!.. Onu yapmak istiyoruz.

-Büyük Şefin büyük programının icapları buradadır... (Cevdet Kerim İncedayı) Arkadaşlar, bizim korkumuz yoktur. Bu millet, şuurlu bir millettir. Bu davayı Atatürk kadar millet de benimsemiştir. Bu adamlar içinde, acaba buraya geldikten sonra Edirne'den trene binip Erzurum'a kadar gittikleri ve bu muazzam eserleri gördükleri zaman, ben hata etmişim diye kendisini kaldırıp trenin altına atıp öldürecek var mıdır? (Öyle şey bekleme! sözleri) Yalnız müteselli olduğum bir şey daha vardır: bu gibilere mukadder olan ilahi ceza Ali Kemal ölümüdür . Bunlar da Ali Kemal gibi ölmelidir. Ben bunları birer birer dişlerimle etlerini kopararak öldürmek isterim. Acaba bunlar da geldikleri zaman layık oldukları cezayı millet tarafından bu şekilde göreceklerse bir diyeceğim yoktur.(Emin Sazak)

-Adliye Bakanı Şükrü Saracoğlu... Büyük milletler ve büyük şefler cezalarında ve atlarında daima büyük hamleler yaparlar. Türk milleti ve onun şefi çok büyüktür; affı da eserleri gibi büyük olacaktır. (Şiddetli alkışlar, bravo sesleri)" 

Yüzelliliklere karşı düşmanlık derecesini kaybetmemekle beraber bu konuşmalardan sonra Yüzelliliklerin sınırlı "affı" kabul edilir. Ancak bu "af" çok sıkı şartlara bağlanmıştır. Bunların memuriyette geçen hizmetleri dikkate alınıp emekli maaşına hak kazanamayacaklar, kanunun yürürlüğe girdiği 16 Temmuz 1938 tarihinden başlayarak sekiz yıl kamu hizmetlerinde bulunamayacaklar, kanunun 150'liklerin mallarını müsadere eden kanunu yürürlükten kaldırmasına rağmen bu ilga edilen kanunla doğmuş bütün hukuki sonuçlar da saklı tutulmaktaydı. "Af" o kadar eğreti ve anti-demokratikti ki yurda dönecek Yüzellilikleri Bakanlar Kurulu, lüzum gördüğü anda vatandaşlıktan tekrar çıkarabilecekti. Yani her an kapı dışarı edilme söz konusydu.

Ve bir tavır

"Af" Kanunu kabul edildikten sonra Yüz elliliklerden hayatta kalanlar yurda dönerler. Pek tabii ki Ethem Bey "affı " kabul edip dönenler arasında değildir.

Son sözü Ethem Bey'in biyografi yazarı Emrah Cilasun'a bırakalım: "Resmi tarihin hain damgası bir ayrışım çizgisidir, Ethem Beyin -saydığımız günahlarına rağmen- Ankara'ya kafa tutmasının bedelidir. I50'likler'e çıkartılan af'a cevaben, dik başlılığını koruyup geri dön¬memesi, Ethem Beyin, bu ayrışım çizgisinin bilincinde olduğunun kanıtıdır. Ölünceye dek, 2 Şubat 1921'de, hasımlarına yolladığı telgrafın son cümlesine sadık kalmıştır: Baki ilk selam. 

Ek 1-150'likler Listesi

Vahideddin'in Maiyeti

• Yaver-i Has Kiraz Hamdi

• Hademe-i Hassa Kumandanı Zeki

• Hazine-i Hassa Müfettişlerinden Kayserili Şaban Ağa

• Tütüncübaşı Şükrü Şerkarin

• Yaver Yaverandan Erkan-ı Harp Miralay Tahir

• Seryaver Avni Eski Hazine_i Hassa Müdürü ve Defter-i Hakani Emini Refik

 

Kuvve-i İnzibatiye'ye Dahil Kabine Üyeleri

• Eski Şeyhülislam Mustafa Sabri

• Eski Adliye Nazırı Ali Rüşdi

• Eski Ziraat ve Ticaret Nazırı Cemal (Artin)

• Eski Bahriye Nazırı Cakacı Hamdi (Paşa)

• Eski Maarif Nazırı Rumbeyoğlu Fahreddin

• Eski Ziraat ve Ticaret Nazırı Kızılhançerli Remzi

 

Sevr Antlaşmasını İmzalayan Heyet Üyeleri

• Eski Marif Nazırı Hadi (Paşa)

• Ayandan Şura-yı Devlet Eski Reisi Rıza Tevfik (Bölükbaşı)

• Bern eski sefiri Reşat Halis

 

Kuvve-i İnzibatiye'ye Dahil Olanlar

• Kuvve-i İnzibatiye Başkumandanı Süleyman Şefik (Paşa)

• Yaveri Süvari Yüzbaşısı Bulgar Namıyla Maruf Tahsin

• Kuvve-i İnzibatiye Erkan-ı Harbiye Reisi Miralay Ahmet Refik

• Kuvve-i İnzibatiye Mitralyöz kumandanı Ve Damat Ferit'in Yaveri Tarık Mümtaz

• Kuvve-i İnzibatiye Kumandanlarından İzmir Kolordusu Kumandanı Ali Nadir (Paşa)

• Kuvve_i İnzibatiye Mensuplarından ve Nemrut Mustafa Divanı Harp üyesi Kaymakam Fettah

• Kuvve-i İnzibatiye Mensuplarından Çopur Hakkı

 

Mülkiye ve Askeriye Mensupları

• Eski Bursa Valisi Gümülcineli İsmail

• Ayandan Konyalı Zeynelabidin

• Eski Cebelibereket Mutasarrıfı Fanizade Mesut

• Hürriyet ve İtilaf Fırkası lideri Miralay Sadık

• Eski Malatya Mutasarrıfı Bedirhani Halil Rahmi

• Eski Manisa Mutasarrıfı Giritli Hüsnü

• Eski Divan-ı Harp Reisi Nemrut Mustafa (Paşa)

• Uşak Belediye Reisi Hulusi

• Eski Adapazarı Kaymakamı Hain Mustafa

• Tekirdağ eski müftüsü Hafız Ahmet

• Eski Afyonkarahisar Mutasarrıfı Sabit

• Gaziantep Mutasarrıflığında bulunmuş Celal Kadri

• Hürriyet ve İtilaf Katibi Umumisi Adanalı Zeynelabidin

• Mülga Eski Evkaf Nazırı Ayandan Vasfi Hoca

• Eski Harput Vali Vekili Ali Galip

• Eski Bursa Müftüsü Ömer Fevzi

• Eski İzmir Kadı Müşaviri Ahmet Asım

• Eski İstanbul Muhafızı Natık

• Eski Dahiliye Nazırı Ayandan Adil

• Eski Dahiliye Nazırı Ayandan Mehmet Ali

• Eski Edirne Valisi ve Şehremini Vekili Salim (Mirimiran)

• Kütahya'da Yunanlılara Mutasarrıflık eden Hoca Rasihzade İbrahim

• Adana'da Vekillik eden Abdurrahman

• Eski Karahisarışarki mebusu Ömer Fevzi

• işkenceci Namıyla Maruf Mülazim Adil

• İşkenceci Namıyla Maruf Mülazim Refik

• Eski Kırkağaç Kaymakamı Şerif

• Çanakkale eski Mutasarrıfı Mahmut Mahir

• İstanbul eski Merkez Kumandanı Emin

• Kilis'te Kaymakamlık eden Sadullah Sami

• Dahiliye Nezareti eski Dava Vekili ve Bolu Mutasarrıfı Osman Nuri

 

Ethem Bey ve Arkadaşları

• Ethem Bey

• Ethem'in biraderi Reşit

• Ethem'in biraderi Tevfik

• Kuşçubaşı Eşref

• Kuşçubaşı Eşref'in biraderi Hacı Sami

• İzmirli eski Akhisar Kaymakamı Yüzbaşı Küçük Ethem

• Düzceli Mehmet Oğlu Sami

• Burhaniyeli Halil İbrahim

• Susurluk'tan Demirkapılı Hacı Ahmet

 

Çerkez Kongresi Üyeleri

• Hendek Kazasının Sümbüllü Karyesinden Bağ Osman

• Eski İzmir Mutasarrıfı İbrahim Hakkı

• Beraev Sait

• Berzek Tahir

• Adapazarının Harmantepe Karyesinden Maan Şirin

• Söke Ereğlisi'nin Teke Karyesinden Koca Ömeroğlu Hüseyin

• Adapazarı'nın Talustanbey Köyünden Bağ Kamil

• Hamte Ahmet

• Maan Ali

• Kirmastı'nın Karaosman Karyesinden Harunreşit

• Eskişehirli Hızır Hoca

• Bigalı Nuri Bey oğlu İsa

• Adapazarı'nın Şahinbey Karyesinden Lampat Yakup

• Gönen'in Bayramiç Karyesinden Kumpat Hafız Sait

• İzmir'de Davavekili Sait

•   Şamlı Ahmet Nuri

 

Polisler

• İstanbul Polis eski Müdürü Tahsin

• İstanbul Polis eski Müdür Muavini Kemal

• Emniyeti umumiye Müdür Muavini Ispartalı Kemal

• İstanbul Polis Müdüriyeti Birinci Kısım eski Başmemuru Hafız Sait

• İstanbul Polis Müdüriyeti Birinci Şube eski müdürü Şeref

• Arnavutköy Merkez eski Memuru Hacı Kemal

• Şişli Komiseri Nedim

• İzmir Merkez Memuru, Edirne Polis Müdürü ve Yalova Kaymakamı Fuat

• Adana'da Polis Memurluğu eden Yolgeçenli Yusuf

• Unkapanı Merkez Eski Memuru Sakallı Cemil

• Büyükdere Merkez eski Memuru Mazlum

• Beyoğlu eski İkinci Momiseri Fuat

 

Gazeteciler

• Serbesti Gazetesi sahibi, Hürriyet ve İtilaf azasından Mevlanzade Rıfat

• Türkçe İstanbul Gazetesi sahibi Sait Molla

• İzmir'de Müsavat Gazetesi sahibi ve eski muharriri, Darülhikmet azası İzmirli Hafız İsmail

• Aydede Gazetesi sahibi ve Posta Telgraf eski Müdür-ü Umumisi Refik Halit (KARAY)

• Bandırma Adalet Gazetesi sahibi Bahriyeli Ali Kemal

• Edirne'de Teemin ve Elyevm ,Selanik'te Hakikat Gazeteleri sahibi Neyir Mustafa

• Eski Köylü Gazetesi muharriri Ferit

• Alemdar Gazetesi sahibi Refii Cevat (ULUNAY)

• Alemdar Gazetesi sahibi Pehlivan Kadri

• Adana'da Ferda Gazetesi sahibi Fanizade Ali İlmi

• Balıkesir'de İrşad Gazetesi sahiplerinden Trabzonlu Ömer Fevzi

• Halep'te Doğru Yol Gazetesi sahibi Hasan Sadık

• Köylü Gazetesi sahip ve müdürü İzmirli Refet

 

Diğer Şahıslar

• Tarsuslu Kamil Paşazade Selami

• Tarsuslu Kamil Paşazade Kemal

• Süleymaniyeli Kürt Hakkı

• Mustafa Sabri Hocanın oğlu İbrahim Sabri

• Fabrikatör Bursalı Cemil

• İngiliz Casusu Meşhur Çerkez Ragıp

• Fransız Zabitliği yapan Haçinli Kazak Hasan

• Eşkıya Reisi Süngülü Davut

• Binbaşı Çerkez Bekir

• Fabrikatör Bursalı Cemil'in kayınbiraderi Necip

• İzmir eski Umur-u İslamiye Müfettişi Ahmet Hulusi

• Uşak'tan Madanoğlu Mustafa

• Gönen'in Tuzakçı Karyesinden Yusuf oğlu Remzi

• Gönen'in Bayramiç Karyesinden Hacı Kasım Oğlu Zühtü

• Gönen'in Balcı Karyesinden Kocagözün Osman oğlu Şakir

• Gönen'in Muratlar Karyesinden Koç Mehmet oğlu Koç Ali

• Gönen'in Ayvacık Karyesinden Mehmet oğlu Aziz

• Gönen'in Keçeler Karyesinden Bağcılı Ahmet oğlu Osman

• Susurluk Yıldız Karyesinden Molla Süleyman oğlu İzzet

• Gönen'in Muratlar Karyesinden Hüseyin oğlu Kazım

• Gönen'in Balcı Karyesinden Bekir oğlu Arap Mahmut

• Gönen'in Rüstem Karyesinden Gardiyan Yusuf

• Gönen'in Balcı Karyesinden Ömer oğlu Eyüp

• Gönen'in Keçeler Karyesinden Talustan oğlu İbrahim Çavuş

• Gönen'in Balcı Karyesinden Topallı Şerif oğlu İbrahim

• Gönen'in Keçeler Karyesinden Topal Ömer oğlu İdris

• Manyas'ın Bolcaağaç Karyesinden Kurhoğlu İsmail

• Gönen'in Keçeler Karyesinden Muhtar Hacı oğlu İshak

• Marmaranın Kayapınar Karyesinden Yusuf oğlu İshak

• Manyas'ın Kızlık Karyesinden Ali Bey oğlu Sabit

• Gönen'in Balcı Karyesinden Veli oğlu Selim

• Gönen'in Çerkez Mahallesi'nden Makinacı Mehmet oğlu Osman

• Manyas Değirmenboğazı Karyesinden Kadir oğlu Kamil

• Gönen'in Keçidere Karyesinden Hüseyin oğlu Galip

• Manyas Hacıyakup Karyesinden Çerkez Sait oğlu Salih

• Manyas'ın Hacıyakup Karyesinden Maktul Şevket'in biraderi İsmail

• Gönen'in Keçeler Karyesinden Abdullah oğlu Deli Kasım

• Gönen'in Çerkez Mahallesinden Hasan Onbaşı oğlu Kemal

• Manyas'ın Değirmenboğazı Karyesinden Kadir oğlu Kamil'in biraderi Kazım Efe

• Gönen'in Kızlık Karyesinden Pallaç oğlu Kemal

• Gönen'in Keçeler Karyesinden Tuğ oğlu Mehmet

 

150'likler listesinin altında imzası bulunan hükümet üyelerinin listesi şöyledir

• Başvekil ve Hariciye Vekili İsmet (İNÖNÜ)

• Müdafaai Milliye Vekili Kazım (ÖZALP)

• Adliye Vekili Mustafa Necati

• Dahiliye Vekili Recep (PEKER)

• Sıhhıye ve Muaveneti İçtimaiye Vekili Dr. Refik (SAYDAM)

• Maarif Vekili Vasıf (ÇINAR)

• Maaliye Vekili Mustafa Abdülhalik (RENDA)

• Mübadele, İmar ve İskan Vekili Mahmut Celal (BAYAR)

• Nafia Vekili Süleyman Sırrı (DAY)

• Ticaret Vekili Hasan Hüsnü (SAKA)

• Zıraat Vekaleti Vekili Hasan Hüsnü (SAKA)

 

Çerkez Milletinin Düveli Muazzama ve Âlemi insaniyet ve Medeniyete Umumî Beyannamesi İzmir, 1337 (1921)

Halen Yunan askerî işgali altında bulunan Batı Anadolu, yani Balıkesir, Bandırma, Erdek, Gönen, Biga, Kirmasti, Mihaliç, Bursa, İnegöl, Yenişehir, Aydın, Manisa, İzmir, Eskişehir, Kütahya, Afyonkarahisar ile İzmit, Adapazarı, Hendek, Düzce, Bolu ve yöresi Çerkez ahalisinin, biz aşağıda imzalan bulunan yetkili temsilcileri ve Yunan Hükümetince onay¬lanan "Şarkı Karip Çerkezleri Temini Hukuk Cemiyeti" (Yakın Doğu Çerkeslerinin Hukukunu Sağlama Derneği) kurucuları Birinci Dünya Harbi sonunda büyük devletlerce kabul ve ilân edilen milliyet prensibi ile ortaya çıkan millî hukukuna dayanarak İzmir'de kongre halinde toplanarak hazırlık halindeki milletlerin hukukunu üzerine alan ve yenik devletlere kabul ettirmeyi taahhüt eden Büyük İtilâf Devletleri ve ortaklarıyle, özellikle Yunan Hükümetine Çerkezlerin sığındığını bildirerek millî isteklerinin yerine getirilmesini rica etti.

Anadolu'da bugün oturmakta bulunan Çerkezler, doğruya yakın bir hesapla iki milyon kadardır.

Çerkezler; dil, âdetler, duygular ve uygarlık itibariyle millî geleneklerini korumuş ve devam edegelmişlerdir. Çünkü eski çağlar tarihinin Doğu'da ve Yunanistan'da kaydettiği uygarlıkların hepsinde (Kafkas ırkını doğurmuş) olan Çerkezler bir sebep unsuru olduğu gibi, çağımızın yüksek medeniyetini kuran beyaz ırkın ve "an'lerin seçkin ailesinden oldukları İngiliz, Fransız, Alman, Rus ve Yunan tarihçilerinin tarihî eserleri ile saptanmıştır.

Çerkezlerin, Arap Hükümetlerinin çökmesi üzerine merkezi Mısır'ın Kahire (şehri) olmak üzere tüm Arabistan, Kuzey Afrika ve Suriye'yi de içine alarak kurdukları hükümetin üç yüz yıl kadar yaşadığı ve millî yurtları olan Kafkasya'da cumhuriyet şeklinde haiz oldukları idarî ve siyasî istiklâli, Rus istilâsına karşı tehlikede görünce merhum Şeyh Şamil'in idare ve komutasında her türlü savaş aracı ile donatılmış Rus imparatorluğuna karşı yirmi yıl, sürekli olarak yiğitçe savaştığı herkesçe tanınmakta ve bilinmektedir.

Adı geçen merhumun bu savaşları, ne yazık ki, Rusların büyük üstünlüğü karşısında zorunlu olarak başarısız kalınca Rus Çarlığının güttüğü gizli emellerden haklı olarak kuşku duyan üç milyondan ibaret olan Kuzey ve Batı Kafkas Çerkezlerinden iki milyon miktarındaki nüfusun (o zamanki Babıâli'nin gösterdiği koruyucu çağrıca uyarak) yavaş yavaş Türkiye'ye göç ettiği ve Kuzey Kafkasya'da kalan bir milyon nüfusun çoğalması ile bu güne kadar üç milyona ulaştığı Rus istatistikleriyle saptanmıştır.

Bu hesaba göre, Türkiye'ye göç eden iki milyon Çerkez nüfusunun şimdiye kadar üç misli artarak altı milyona ulaşması gerekirken, üzülerek söylenebilir ki, bugün iki milyona yakın bulunmaktadır. Bunun nedenlerine gelince; pek açık bir gerçek olduğu veçhile, Osmanlı Hükümetinin inkârı mümkün olmayan kötü idaresinin sonucu' olarak çeşitli dert ve felâketlere kurban edilmek yüzünden Çerkezler, dört milyon nüfustan yoksun kalmışlardır.

Kaldı ki, 13 sene önce Meşrutiyet idaresinin ilânı üzerine, siyasî olgunluktan mahrum ve ancak Türkçülük ve Turancılık duygularıyla dolu olan ve tarihte misli görülmemiş bir surette, diğer Osmanlı unsurlarını yıldırma politikası ile Türkleştirmek gibi yanlış bir politika izleyen Türk yöneticilerinin siyaseti, Türk olmayan bütün unsurların milliyetlerini ve yaşama güvenliklerini yok etmekle, Çerkezlerde de "yalnız korunma amacı" ile haklı bir şikâyet ve perişan olma hissi uyandırmış ve bunun sonucu olarak Çerkezler bu devam ede gelen zulümlerden kurtulmak amacı ile millî bir gaye takibine ve millicilerin açıkça Çerkez  milletini mahva kalkışması dolayısıyla, onlar da silahla savunmaya ve çarpışmaya mecbur kalmışlardır.

Bu yüzden Çerkezler, binlerce değerli evlâdını ebediyen kaybetti. Malları ve hayvanları yağma edildi ve köyleri yakıldı. Netice itibariyle Çerkezlik, telâfisi mümkün olmayan maddî ve manevî bakımdan, korkunç zarar ve kayıplara uğramış olmakla beraber, bu mücadelesinde sarsılmaz bir azimle sebat etmiş ve bugün de etmekte bulunmuşlardır.

Gerçi Çerkezler, gerek komutan ve gerekse er olarak Birinci Dünya Harbine katılmadılar değil; fakat, bu katılma diğer milletler gibi fiilî, emelî, hissî olmaktan ziyade ister istemez ve kanuni idi. Mamafih, mütarekeden sonra Çerkezlerin az bir kısmı Anadolu ihtilâlcilerine (tamamen yanlış bir his ile) katılmış ve bir nevi Mustafa Kemal'in hükümranlığını kurmaya yarayacak fiilî harekâtta bulunmuş iseler de, Kemalistlerin insanlık dışı hareketlerini ve yanlış siyasetlerini onlar da yakından görüp anlayınca, geri dönülmesi büyük bir sakınca ol¬mayacak kısa bir müddet içinde Çerkezlik emelleri yoluna, pişmanlık duyarak bundan geri dönmüşlerdir.

Özellikle Çerkezler, Halifelik makamına manevî bakımdan bağlı kaldıkları halde, Babıâli'nin Kemalistîerle birleştiğini ve bunca fedakârlığına rağmen Çerkezliği tamamen ihmal ettiğini saklamaya lüzum görmedikten sonra Çerkezlik, haklı ve tabiî bir kararla, kendisine kurtuluş vadeden ve bunu işgal bölgesinde fiilen ispat eden Yunan ordusuna katılmayı, millî ve hayali çıkarlarından saymıştır, (Nitekim daha önce soylu Arnavut ve Arap milletlerinin de Türklerden ayrılmakla yabancı kurtarıcılara aynı sebepler ve kaygılar ile eğilim gösterip katıldıklarına şüphe yoktur). Bundan sonra, bir buçuk sene devam eden mücadele esnasında Çerkezler; Müslüman olan ve olmayan binlerce suçsuz insanı millîcilerin kıyımından kurtarması itibariyle belirtmeye ve övülmeye değer hizmetlerde bulunmuşlardır.

Yunan Hükümeti, taşıdığı milletlerarası insanlık ve uygarlık nitelikleri gereği olarak din farkını göz önüne almaksızın, Ermeni ve bilhassa Rum göçmenleri ile eşit olarak ve belki fazlası ile Çerkez göçmenleri ve mültecileri hakkında ilgi göstererek, onların iaşelerini ve yerleşmelerini en iyi bir şekilde sağlamıştır.

Yunan Hükümetinin Anadolu'ya ayak bastığı tarihten itibaren, askerî işgal sahasına giren bölgelerde oturan Çerkez ahalisine Kemalistlerin zulüm ve baskı yapmaları üzerine sığınanlara, harp ederek esir aldığı millettaşlarımıza, diğerlerinden farklı olarak yakınlık ve hüsnükabul göstermesi, iyi davranması, itimat etmesi ve kayırması bilhassa minnet ve şükranla anmaya ve belirtmeye değer.

Bundan dolayı, bu gönül okşayıcı ve içten davranış, Çerkezlerin Anadolu'da uygarlık yeteneklerine sahip ve kurtarılmaya lâyık bir millet olduğu ve Anadolu'da Rumlarla Çerkezlerin karşılıklı olarak hayatı menfaatlerinin ve siyasî haklarının eşit olarak korunması gerektiği inancından dolayı olduğunu, Çerkezler kuvvetle ümit eder ve dilerler. (Konuyu) ayrıntılı sunmaktan amaç:

a) Millî çehremizi göstermek,

b) Anadolu'da uygar milletlerin dikkat nazarını çekmeye lâyık bir Çerkez milletinin yaşadığını bildirmek,

c) (Üç yüz seneden beri sürekli olarak egemen olan kötü idare yüzünden yıkılış vadisine yuvarlanan, asri ve medenî bir idare kurmak kabiliyetinden yoksun, içten ve dıştan Yakın Doğu'da ve dolayısıyla Avrupa' da, bir karışıklık ve harp kaynağı olan Osmanlı Hükümeti ve Meşrutiyetin ilânı ile onun yerine geçerek Osmanlılığın çökmesine neden olan aşırı Türkçülerin uğursuz siyaseti, Anadolu sahasında Türk'ten gayri bir milletin hayat hakkını tanımamakta direndiği, medeniyet alemince inkârı kabil olmayan bir hakikat olduğundan) bundan böyle Merkezlerin Yakın Doğu'da Türklerin uğursuz yönetiminden kurtulmasıyla Yunan himayesi altında bir barış ve esenlik unsuru olarak yaşamaları sebeplerinin sağlanması arzusunu göstermek ve dilemekten ibarettir.

Bundan dolayı, Büyük İtilâf Devletleri ve ortaklarınca millî olan aşağıdaki isteklerimizin kabulünü ve desteklenmesini kongremiz rica ve hemen harekete geçilmesini sabırsızlıkla beklediğini soylu kişiliklerine sunmakla şeref duyar.

1) Devletler arasında kabul ve ilân edilip eski sulh antlaşmalarına konduğu gibi, gelecekteki Yakın Doğu sulhuna da konması kuvvetle umulan azınlık halindeki milletlerin hakları ve siyasî çıkarlarını temin ve tatmin edecek olan madde hükümlerinin bütün Çerkezleri de kapsamına alması.

2) Çerkez milleti, Anadolu'da her bakımdan kendisiyle aynı durumda ve karşılıklı menfaatlerle bağlı bulunduğu Rum unsuru ile eşit haklar çerçevesinde kader birliğine istekli bulunduğundan dolayı, millî ilerleme ve gelişmesini kendisinde kuvvetle ümit ettiği uygar Yunan Hükümetinin fiilî himayesi altına sokulması.

3) Çerkez milletinin önce Halife ve Babıâli'nin ve sonra millî ve hayatî çıkarlarının şevki ile giriştiği bu mücadele yüzünden uğradığı bütün zarar ve ziyanlarının barış yapacak taraflardan biri olan Türk Hükümetine ödetilmesinin sağlanması.

4) Barış konferansında yukarıdaki millî isteklerimize karşı çıkıldığında, delilleri göstermek, inandırıcı açıklamayı yapmak ve gerekli savunmada bulunmak üzere, yüksek konferans meclisince yetkili temsilcilerimizin davet buyurulması.

Bundan dolayı yakarıda açıklanan, kabulü ve desteklenmesi hususunda medenî yardım ve desteği birinci olarak Büyük İtilâf Devletlerinden; ikinci olarak, Yunan Devletinden; üçüncü olarak insanlık ve medeniyet âleminden rica ettiğini ve beklediğini ve bundan böyle millî emellerinin meydana gelmesine hizmet edecek siyasî ve sosyal teşkilâtı yapmak, Çerkezlerin gelenekleri ve millî, dinî ve medenî ihtiyaçları çerçevesi içinde sağlamak; ilerleme ve gelişmesi esaslarını düşünmek ve hazırlamak; hükümetler ve yüksek meclislerle bağlantı kurarak gerektiğinde yetkili temsilciler göndermek ve siyasî girişimleri yapmak, lüzumlu evrakın düzenlenmesine ve imzasına ve millî haklarının dayandığı işlerin ve hususların izlenmesine ve sonuçlandırılmasına kongremiz kendi azası arasından ayırıp seçtiği daimî yürütme kurulunu teşkil eden ve daha önce Yunan Hükümetince resmen tanınmış olan "Şarkı Karib Çerkezleri Temini Hukuk Cemiyeti"ni vekil yaparak toplantısına son verdiğini, sunma vesilesiyle yüksek saygılarını takdim eyler. Yardım Allah'tan. 24 Ekim 1921.

(Türk İstiklal Harbi ıv.cilt , İstiklal Harbinde Ayaklanmalar, 1919-1923,Genkur 1974 s 318-322)

 

Kürtler

• Kürt Hamdi Paşa olarak da bilinen Bahriye Eski Nazırı Cakacı Hamdi Paşa,

• Malatya Eski Mutasarrıfı Halil Rami Bedirhan,

• Bir bölüm Kemalist yazar tarafından sonradan Nemrut Mustafa Paşa olarak da anılan, Divan-ı Harp Eski Reisi Kürt Mustafa Paşa,

• Süleymaniyeli Kürt Hakkı,

• Yarbay Fettah Bey,

• Serbesti Gazetesi Sahibi ve Hürriyet ve İtilaf Partisi üyesi Mevlanzade Rıfat,

• Cebelibereket Eski Mutasarrıfı Fanizade Mesut,

• Hürriyet ve  İtilaf  Fırkası   Kâtib-i   Umumisi  yani  Genel  Sekreteri Fanizade Zeynelabidin,

• Adana'da yayımlanan Ferda Gazetesi Sahibi Fanizade Ali İlmi.

 

Sait Çetinoğlu

 

Çerkes Ethem konusunda birşeyler araştırmaya başladığınızda, karşınıza sadece „Milli Mücadele“ dönemi çıkar. Çerkes Ethem´in anılarının bile olup olmadığından, yazdı ise doğru olup olmadığından bile emin değiliz. Ama Çerkes Ethem ve ağabeyi Reşit ve Tevfik gerek Birinci Dünya Savaşı´nda gerekse „Milli Mücadele“ döneminde somut bir vaka. Çerkes Ethem konusunda beni ilgilendiren daha çok 1914-18 dönemi. Yani özellikle Ermeni tehciri dönemi. İtiraf etmeliyim ki bu konuda çok fazla kaynak olduğunu söyleyemem. Tabii ki Teşkilatı Mahsusa gibi „gizli“ teşkilat hakkında belge bulmak o kadar kolay bir iş değil. Belki Teşkilatı Mahsusa şeflerinden Hüsamettin Bey´in 1928 yılında Genelkurmay Başkanlığı´na teslim ettiği kilitli ve her tarafı çivilenmiş sekiz sandıkta birşeyler bulunabilir. 

Çerkes Ethem´e ait olduğu iddia edilen anılarda şöyle bir bölüm vardır: „Birinci Dünya Savaşı´nın ilk senesinde büyük kardeşim Reşit Bey´in, kendi başına askeri ve politik amacı olan, Kürtlerden ve başka milletlerden toplanmış Teşkilatı Mahsusa kuvvetleri ile Ruslara karşı, daha sonra İran´ın güneyinde İngiliz bölgesinde ve Efgan sefer heyetinde bulundum. Pek uzun sürecek olan bu maceralardan bahsetmeyeceğim.“ Çerkes Ethem´in 1918 öncesine ilişkin söyledikleri bu kadar. Bir konuda herkes aynı fikirde sanırım: Çerkes Ethem, Teşkilatı Mahsusa üyesi. Balkan Savaşı´ndan Yunanistan´a iltica edişine kadar olan hayatı Teşkilatı Mahsusa ve çetecilik. Başka hayatı yok. Ve dönemin önde gelen Teşkilatı Mahsusa liderlerinin hemen hemen hepsi ile teşrik-i mesaide bulunduğu da gerçek. 

Eğer Ermeni tehciri konusunda biraz olsun derinlemesine birşeyler okuduysanız, karşınıza „Çerkesler“ çıkar. Örneğin Van-İran-Muş-Bitlis-Diyarbakır-Maraş-Urfa-Hakkari-Halep-Der Zor-Musul hattını takip ettiğinizde karşınıza Çerkesler çıkar. Genellikle hepsi Teşkilatı Mahsusa´da yer alırlar. Hem de en sertinden, en militanından, bulunduğu bölgede dehşet saçan, acımasız cinsinden.Çerkes Yakup Cemil, Çerkes Ahmet, Çerkes Harun, Çerkes Canbulat, Çerkes Ethem, Çerkes Dr. Reşit, Çerkes Salih Zeki, Çerkes Ömer Naci, Çerkes çeteleri, Çerkes fedaileri, Çerkes Teşkilatı Mahsusa çeteleri, vs. Üstelik bu çetelerin, fedailerin, tetikçilerin sonradan Çerkes olduğunun farkına varılması gibi bir durum da söz konusu değil. 1915/16´da en azından Alman konsoloslar, Anadolu´da bulunan yabancılar bile fark etmişler. 

Teşkilatı Mahsusa

Birinci Dünya Savaşı´nda Teşkilatı Mahsusa çetelerinin sayısı yaklaşık 30 bin kişi olarak tahmin edilmektedir. Bunlar arasında hapishanelerden salıverilenler, eşkiyalar, bazıbozuklar, çapulcular, yerel aşiretler, Kürt aşiretleri, Laz, Kürt, Çerkes, Arap, Çeçen çeteleri yani yok yoktur. Bunların başında da Ittihat ve Terakki´nin güvendiği ve görevlendirdiği şefler ve subaylar vardır. Bu örgütün esaspara kaynağı da Almanlardır. Bazı kaynaklara göre Almanların Teşkilatı Mahsusa´ya yaptığı para yardımının 1918 yılına kadar 4 milyon altın lira olduğu iddia edilir. Ayrıca İttihat ve Terakki´nin örtülü ödeneğinden, Harbiye Nezareti´nden de paralar aktarılmıştır. Teşkilatı Mahsusa birliklerinin eğitimi Harbiye Nezareti tarafından yaptırılır. Özel üniformaları dahil tüm lojistik destek Harbiye Nezareti ve özellikle de 3. Ordu Komutanlığı tarafından karşılanmıştır. Teşkilatı Mahsusa üyeleri maaş alırlar, ancak maaş bordroları yoktur. Ayrıca baskın, yağma, haraç ve soygundan da pay alırlardı. 

Teşkilatı Mahsusa hakkında yazılanlarda, anılarda ve resmi tarih anlatımında, bu örgütün Ruslara ve Ermeni çetelere karşı savaştığı belirtilir. Ancak Teşkilatı Mahsusa`nın fiili olarak Rusya ile savaşa girilmesinden yaklaşık 4 ay önce faaliyetlerine başladığını, Seferberlikten hemen önce Teşkilatı Mahsusa`nın fiilen Trabzon-Erzurum-Van Hattı´nda görevlendirildiğini unutmamak gerekir. Bu aylarda çarpışılacak ne Rus Ordusu ne de Ermeni çeteleri vardır. 1915 tehcirinin başlamasına kadar bölgede aktif bir Ermeni „isyanı“ veya ayaklanmasının olmadığı, sadece Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinin incelenmesi sonucu bile ortaya çıkar. 1915/16´da ve öncesinde Osmanlı´nın ve İttihat ve Terakki´nin şöyle bir bakış açısı vardır: Bir kişi bile emirlere uymasın, isyan etmiş sayılırdı. Bu zihniyet, her Ermeni itirazını „isyan“ olarak değerlendirmiş ve „hain“ ilan etmiştir. Bahaeddin Şakir, tekliflerini kabul etmeyen Ermenileri daha savaşa girilmeden çok önce hain ilan etmişti. 

Teşkilatı Mahsusa, savaş öncesi bir yandan Rus arka cephesinde faaliyetlerde bulunurken, aynı zamanda bulunduğu bölgelerde bir çeşit „mıntıka temizliği“ de yapmıştır. Bu temizliğin kapsamı içine istisnasız tüm müslüman olmayan halklar, İttihat ve Terakki ile işbirliğine yanaşmayan kimi Kürt aşiretleri de dahildir. Özellikle Van bölgesinde bu durum daha da vahimdir. Teşkilatı Mahsusa`nın savaşta yaptığı aslında şudur: Görece bıçak sırtında da olsa hem etnik hem askeri hem de toplumsal dengeleri bozmasıdır. Yani Teşkilatı Mahsusa eliyle arı kovanına çomak sokulmuş ya da arı kovanına şiddetli bir tekme atılmıştır.

Özellikle Sarıkamış bozgunundan sonra Teşkilatı Mahsusa´nın asli görevi „harici değil dahili düşmanlar“ olmuştur. 1915/16 yıllarında Teşkilatı Mahsusa´nın Doğu Anadolu´daki esas görevi, Ermeni tehcirini uygulamaktı. Ben kişisel olarak Ermeni tehciri döneminde katliama karışmamış bir Teşkilatı Mahsusa birliği ve/veya çetesinin olduğuna inanmıyorum. Sadece Erzurum vilayetinde tehcir döneminde 50´den fazla katliam yeri mevcuttur. Van bölgesinde, İran´da, Muş, Bitlis, Maraş, Diyarbakır, Suriye ve Irak´ta Teşkilatı Mahsusa birlikleri inanılmaz katliamlar yapmışlar, birkaçı hariç hiçbir şekilde Ruslara ve Ingilizlere karşı başarı da elde edememişlerdir. 

Savaş öncesi Çerkes Ethem

Çerkes Ethem´in Birinci Dünya Savaşı´nda Teşkilatı Mahsusa´daki faaliyetleri konusunda geniş bilgilere ulaşmak mümkün değil. 31 Ağustos 1913 tarihinde „Batı Trakya Muhtar Türk Cumhuriyeti“ adıyla kurulan ve Süleyman Askeri´nin başını çektiği Teşkilatı Mahsusa hareketinde, Çerkes Ethem´in ağabeyleri Reşit ve Tevfik´in aktif rol aldığı biliniyor. Ethem´in de bu mücadeleye katıldığı bilindiğine göre, Çerkes Ethem´in Teşkilatı Mahsusa´ya Balkan Harbi sırasında girdiğini kabul edebiliriz. „Batı Trakya Genelkurmay İkinci Başkanı“ olarak Çerkes Reşit´in adı geçer. Çerkes Ethem´in „resmi“ askerlik hayatı, Bulgar Cephesi´nde Çürüksulu Mahmut Paşa´nın Kolordu Muhafız Bölüğü'nde süvari kıtası kumandanı olarak savaşırken yaralanması ile biter. Daha sonra İran, Afganistan harekatına Rauf (Orbay) Bey´in müfrezesinde katılır, Cevdet Bey, Kazım Özalp, Kazım Karabekir, Ömer Naci, Halil Kut ve diğer İttihat ve Terakki mensupları ile de bu yıllarda tanışır. Çerkes Ethem´in yanında hep iki ağabeyi Reşit ve Tevfik vardır. Ethem Bey´i de Teşkilatı Mahsusa`ya alan büyük bir ihtimalle ağabeyi Reşit´tir. Ayrıca aile babadan bu yana Teşkilatı Mahsusacıdır. Çerkes Ethem, 1918 yılının başlarında Uceymi Paşa Sadun ile Irak seferine katılır burada yaralanır ve Bandırma´ya döner. Bu yılın sonunda da mütareke imzalanır. 

Bu yazı, Çerkes Ethem´in Birinci Dünya Savaşı ve Ermeni tehciri döneminde nerede olduğu, ne zaman, ne yaptığı konusunda var olan sis perdesini aralama çabası olarak değerlendirilmelidir. Doğrudan Çerkes Ethem´in hayatını izleyerek bu dönemi aydınlatmak mümkün olmadığı gibi, bu dönem ile ilgili belgeleri bulmak ta sanırım imkansıza yakın. Benim sis perdesini aralama çabamın ana çıkış noktaları şunlar: 

1- Çerkes Ethem, seferberlikten önce İran seferi için Ömer Naci komutasında İran cephesinde Teşkilatı Mahsusa harekatları için görevlendiriliyor. Van´a gönderiliyor.

2- Çerkes Ethem İran seferinden sonra Van´a dönüyor.

3- Van´dan Rauf Orbay´ın Müfrezesine katılmak için İran´daki Kirmanşah bölgesine gidiyor.

4- Çerkes Ethem hakkında dönemin Diyarbakır Valisi Çerkes Dr. Reşit´in emrinde çalıştığına ilişkin iddialar vardır.

5- Tarihe „Sayfo“ (Kılıç Yılı) olarak geçen Süryanilerin katledildiği 1915 yılı ve İdil (Hazak/Azak) „isyanı“ döneminde Çerkes Ethem bu bölgededir.

6- Çerkes Ethem´in yaralanmasına kadar olan dönemde ana üssü Musul ve Bağdat olarak gözükmektedir.

Çerkes Ethem´im özel görevi

Çerkes Ethem´in Seferberlikten birgün önce, Ağustos 1914 başında başlayan macerasına dönelim. Bu macera yaklaşık 4 yıldan fazla sürer.

Cemil Koçak`ın “Ey Tarihçi Belgen Kadar Konuş!” Bir Teşkilatı Mahsusa Öyküsü“ adlı yazısı bize Çerkes Ethem konusunda ilk ve önemli ipuçları verir. 1914 yılının Ağustos ayının başındaDahiliye Nazırı Talat Bey´in daveti sonucu yapılan toplantıda, Ömer Naci Bey ile birlikte Erkanı Harb Kolağası Ruşeni Bey, „İran’dan Kafkas’a geçmek ve Rusların gerisinde siyasi bir inkilap hazırlamak vazifesi ile siyaseten“ görevlendirilir. Ruşeni Bey ve Ömer Naci, İran mücahitlerinden Emir Haşmet ve rüfekası, Çerkes Reşit ve Ethem ile arkadaşları Erzurum üzerinden Van´a gelirler. Van Valisi Tahsin Bey, Hakkari Mutasarrıfı Cevdet Bey ve Van Jandarma Komutanı Kazım Özalp ile “tevhidi mesai ederek”, 1 ay kadar Van´da kalırlar. Burada dikkati çeken nokta, Çerkes Ethem ve Reşit´in doğrudan en üst makamlar tarafından görevlendirilmesidir. Talat Paşa´nın emri ve tabii ki Enver Paşa´nın da onayı ile. Ağustos ayı başında alınan karar sonucu, Çerkes Ethem´ve Reşit´in 1914 yılı Ağustos/Eylül/Ekim aylarında Van´da oldukları anlaşılıyor. 

Ruşeni Bey ve Ömer Naci ekibi İran´da iken Van valiliğine atanmış olan Cevdet Bey, İran´a geçer ve bizzat elden Talat Bey´in bir telgrafını Ruşeni Bey´e verir. Telgraf emrinde Ruşeni Bey´in emrindeki arkadaşlarının yarısını Çerkeslere vermesi, onlarla birlikte çetecilik yapması ve Van´da teşekkül edecek üç kişilik bir heyete tabi olması istenir. Bu emir biraz da Ruşeni Bey´in „rütbe-i tenzili“ olarak ta değerlendirilebilir. Ruşeni Bey, yukarıda sözü geçen kişilerle „teşriki mesai etmekte mazur” olduğunu söyler. Ruşeni Bey, bütün ekibini Cevdet Bey´e bırakır ve bu emre uymaz. Emre uymayan Ruşeni Bey, Dahiliye Nazırı Talat Paşa’nın emri ile o zamanki Bağdat Valisi Süleyman Nazif Bey tarafından tutuklanır. “Vücudu muzır” görülmüştür. Ancak Ruşeni Bey canını kurtarır. 

Bu bilgilerden hareketle bazı noktalara açıklık getirelim: Çerkes Ethem´in 1914 yılında nerede olduğu belli. Talat Bey´in emrinde sözü edilen ve Van´da kurulan 3 kişilik heyetin içinde büyük bir olasılıkla Ömer Naci´nin, Van valisi Cevdet Bey´in bulunduğu kesin gibi. Bölgede Nuri (Kıllıgil) Paşa ile Halil Kut Paşa da bulunmaktadır. Burada ikinci noktaya geçelim: İran´ı bilen tecrübeli bir Teşkilatı Mahsusacı olan Ruşeni Bey, neden emre uymaz ve tüm ekibini Cevdet Bey´e terk eder? Ruşeni Bey´i „tedhiş eden“ (ürküten) bir durum vardır. Bu da şudur: Teşkilatı Mahsusa birlikleri ile birlikte Çerkesler İran´a girmişler „garet“ (yağma) yapmışlardır. İran Türklerinin başına „felaket“ getirmişlerdir. Yani Teşkilatı Mahsusa birliği İran´a girip, yağma yapmış, katliamlarda bulunmuş ve İran´da yaşayanları da „Türk düşmanı“ yapmıştır. Teşkilatı Mahsusacı Ruşeni Bey´i bile ürküten, korkutan bir durum olduğuna göre, herhalde İran´da olup bitenleri „korkunç“ kelimesi ile nitelemek yanlış olmasa gerek. Ruşeni Bey önemli bir noktayı daha vurgular: Çerkeslerin yaptığından „ürkmüştür.“ Kimlerdir bu Çerkesler? Başta Çerkes Ethem ve ağabeyi Reşit. Ayrıca Van valisi Cevdet Bey´in fedaileri arasında Çerkeslerin bulunduğu da biliniyor. Çerkes Ahmet ve adamları. Cevdet Bey´in bir de „kasap taburu“ vardır. Uzmanlaştığı alan katliam düzenlemek. Yine Kazım Özalp´ın Van Seyyar Jandarma Müfrezesinde de Çerkesler vardır. Daha sonraki 1915 Nisan ayında “Van İsyanı“nda da ortaya çıkan ve Canbulat Bey´in komutasındaki (İT`nin İçişleri Bakanı İsmail Canbulat değil) Çerkes birlikleri ve Laz taburu da vardır. Yine bölgede bulunan Kazım Karabekir´in birliklerinde de Çerkesler vardır. Halil Kut Paşa anılarında Van Valisi Tahsin (Uzer) Bey´in ısrarları sonucu Kazım Karabekir´in o bölgeye gönderildiğini söyler. Yani 1914´ün son, 1915´in ilk aylarında Van adeta Çerkeslerin bir toplanma merkezidir. Bir de bu olguya Teşkilatı Mahsusa emrine giren Kürt aşiretlerinin toplanma merkezinin Van olduğunu da ekleyelim. Bu arada tüm Teşkilatı Mahsusa birliklerinde hapishaneden salıverilen mahkumların ve af vaad edilen eşkiyaların da olduğu malum. 

Çerkes Ethem, Van ve İran operasyonları

1914 yılının Ağustos ayında Başkale civarında yaşayan Süryanilerin tehcir emri verilir. 1914 yılının Ağustos/Eylül aylarında İran´a çok sayıda operasyonlar düzenlenir. İran-Osmanlı sınırı adeta bir savaş ve katliam alanına dönüşür. 1915 Mart ayına kadar süren çeşitli operasyonlara, Cevdet Bey, Ömer Naci, Kazım Karabekir, Kazım Özalp, Halil Kut, Ruşeni Bey´ler katılır. Bu operasyonlara Teşkilatı Mahsusa birliklerine dahil olan Çerkesler, Kürtler, Lazların yanısıra yerel Kürt aşiretleri, Hamidiye Alayları, başıbozuk çeteleri ve az sayıda da düzenli Osmanlı birlikleri katılırlar. İran´a yönelik bu operasyonların başlaması bölgede kısa sürede tüm dengeleri altüst etmiş, bölgenin tam bir kaos ortamına sürüklenmesine neden olmuştur. Bu arada 1914 Ağustos ayında başlayan ve 1915 Eylül´üne kadar süren ve bizzat Enver Paşa´nın emriyle kurulan Rauf Bey Müfrezesi, Musul üzerinden Güney İran´a ve oradan Afganistan üzerine gitmek üzere yola çıkar. Rauf Bey Müfrezesi Almanlarla ortak bir operasyon amacıyla yola çıkmış ancak daha sonra tam bir fiyaskoyla sona ermiştir. Ancak müslüman ve müslüman olmayan yerel halkın, o bölgede yaşayan bazı Kürt aşiretlerinin katliama uğramasına neden olmuş ve deyim yerindeyse kaç yapalım derken göz çıkarılmıştır. Rauf Bey Müfrezesi birkaç küçük başarı dışında bölgede tutunamamış, fiyaskonun faturası da Almanlara çıkarılmıştır. İran´da müttefik aranırken, „Türklere“ nefret tohumları ekilmiştir. Rauf Bey Müfrezesi konusunda, Rafael de Nogales „Osmanlı Ordusunda 4 Yıl“adlı anılarında şöyle yazar: „Savaşın başında Fırkateyn kaptanı Rauf (Orbay) İran´a diplomatik bir görevle gönderilmişti. Emredildiği gibi İran´a gideceğine, korumalarıyla (İranlıların dediklerine göre) öldürmüş, yakıp yıkmış ve İstanbul´a cepleri dolu gelmiş. Rauf Bey´in vandallığı İranlıları, Türklerin karşısına çıkarmıştı. O zamandan beri Ruslarla aynı amaç için çalışıyorlardı. Cihadın, İran´da ve bütün doğuda yandaş bulamaması bu olayla ilgilidir. „ (s.164)

Ekim ayının ortalarına doğru Osmanlı askeri birlikleri 200 kadar yerel Kürt aşiretinin desteği ile Urmiye´ye saldırırlar. Başlarında Van Valisi Cevdet Bey vardır. Rus Kazak birliklerinin gelmesi üzerine geri çekilen Cevdet Bey´in birlikleri geçtikleri köy ve kasabalarda katliam yaparlar. Cevdet Bey´in birlikleri geri çekilirken verilen kayıplar arasında 7 subay da bulunur. Üzerlerinden çıkan kimliklerdeTeşkilatı Mahsusa mensubu ve Çerkes oldukları anlaşılır. Katliamın hedefinde Ermeniler, Süryaniler, Nasturiler ve işbirliğine yanaşmayan İranlı Kürt aşiretleri vardır. İran´a yapılan operasyonlarda bir sonuç alınamayınca ve verilen kayıplar ve İran´da Rus birliğinin varlığı nedeniyle İran-Osmanlı sınırında yaklaşık 2 aylık „sakin“ bir dönem yaşanır.

Kasım ayında Rus Ordusu Saray ve Başkale istikametine doğru ilerlemeye başlar, ancak kuvvetlerin zayıflığı nedeniyle geri çekilirler. Aralık ayının sonuna doğru Halil (Kut) Paşa 5. Sefer Kolordusu ileDağıstan Seferi´ne başlar. Ancak Nisan ayında hedefine varabilir. Aralık ayında İran´da Savuçbulak´ta Ruslarla iki çatışma yaşanır ve Osmanlı Ordusu kazanır. 28 Ocak´ta Ömer Naci birlikleri Sofyan´da ağır bir yenilgiye uğrar. Halil Paşa´nın birlikleri Ocak ayının 2. haftası Tebriz´e doğru yönelirler. Ömer Naci ´nin birlikleri ise Dilman´da ağır bir yenilgiye uğrar. Rus birliklerinin güneye, Osmanlı sınırlarına doğru ilerlemesi nedeniyle Osmanlı birlikleri geri çekilmeye başlar. Cevdet Bey, Rus birlikleri karşısında Mart ayında ağır yenilgiler alır. Rus birlikleri karşısında tutunamayan Osmanlı birlikleri Mart ayında, Osmanlı topraklarına dönmeye başlarlar. Nisan ayında da Halil Paşa´nın birlikleri Dilman´da ağır kayıplar verir ve geri dönmeye başlar. Teşkilatı Mahsusa birlikleri Rus Ordusu önünden kaçarken, uğradıkları her yerleşim alanında, her köyde, her kasabada katliam yapmışlardır. Bu katliamların en bilineni de Haftevan katliamıdır. Bu bölgede Ermeni, Süryani ve yerel halka yapılan yapılan katliamların biçim ve yöntemleri tüyler ürperticidir. Bu bölgedeki katliamlarda uygulanan işkence ve öldürme teknikleri tarihe geçecek niteliktedir. Katliamların boyutu ve vahşiliği sonucunda, İran Hükümeti, Osmanlı ve Almanya´ya resmen protesto notası verir. 11 Şubat 1915´de İstanbul´da Alman Elçisi, Enver Paşa ve İran Elçisi arasında bir tür arabuluculuk toplantısı düzenler. Tüm bu gelişmelerin sonucunda, 1914 Ekim/Kasım ayı hariç, Ağustos/Eylül/Aralık ayları ile 1915 yılının Mart ayına kadarki 6 aylık dönemde, İran-Osmanlı sınırı ile İran içleri kan gölüne dönmüş, binlerce insan yerinden yurdundan edilmiş ve Kuzeye Rusya istikametine doğru kaçmaya başlamıştır.

Kısaca bu gelişmeleri aktarmamın nedeni, 1915 yılının Mart ayına kadar olan İran içlerindeki operasyonlarda Çerkes Ethem´in de yer almış olmasıdır. Çerkes Ethem, ağabeyi Reşit´in bu 6 aylık dönemde bu bölgede bulundukları kesindir. Büyük bir ihtimalle Çerkes Ethem, Cevdet Bey ile İran´dan Van´a geri dönmüştür. Dönerken de büzük katliamlar yaşanmıştır. Dönüş tarihi de 1915 yılı Mart ayıdır. Van Seyyar Jandarma Müfrezesi komutanı Kazım Özalp anılarında şunları aktarır: „Çerkes Ethem´i Birinci Cihan Harbinde ben Van civarında fırka kumandanı iken, Azerbaycan´da milli teşkilatı yapmak üzere kardeşi Reşit´le yanıma geldikleri zaman tanımış idim. Reşit yüzbaşılıktan emekli idi. Ethem´in bir askeri rütbesi yoktu. Reşit bu işler için çalışır iken İran´da (Dilman´da) hastalandı. O sırada ben fırkamla oraya gitmiştim. Ethem bir müddet benim karargahımda kaldı. Reşit hastalıktan kalktıktan sonra Musul´a gittiler.“

Çerkes Ethem, Rauf Bey Müfrezesi ve Sayfo

Çerkes Ethem´i daha sonra 1915 Nisan ayı sonunda Rauf Bey Müfrezesi´nde, Kirmanşah yakınlarında görüyoruz. Rauf Bey anılarında Çerkes Ethem Bey´in Van´dan yanında adamlarla geldiğini ve Kirmanşah´a gidip çeşitli operasyonlarda bulunduğunu belirtir. Rauf Bey daha sonra anlattığı ve/veya yazdığı anılarında, Çerkes Ethem´in Müfrezedeki rolü konusuna değinirken önemsiz bir ayrıntı olarak aktarır bu durumu. Kendisi de Çerkes olan Rauf Orbay´ın Çerkes Ethem`i „Milli Mücadele“ye ikna ettiği bilgilerini hatırlarsak, aralarındaki ilişkinin öyle sıradan bir ilişki olmadığı kanısına varabiliriz. Rauf Bey Müfrezesi´nin 1915 Eylül tarihinde resmen tasfiye edildiğini dikkate aldığımızda önümüze iki ihtimal çıkmaktadır: Çerkes Ethem´in, 1915 Kasım ayında Musul´da vali Haydar Bey´in emrinde olduğu anlaşılıyor. Çerkes Ethem ya Eylül ayına kadar Rauf Bey Müfrezesi´ndedir ve ardından Musul´a gelmiştir. Ya da Nisan ve/veya Mayıs ayında müfrezeden ayrılıp Musul´a gelmiştir. Çerkes Ethem´i Kasım ayında başka bir görev beklemektedir. Ömer Naci 1915 yılı sonunda tekrar İran´a sefer düzenleyen bir birliğe komuta etmektedir. Cizre´nin batısındaki İdil ( Süryanice Hazax) bölgesinden geçerken, kendisine Süryanilerin isyan ettiği ve isyanı bastırması görevi verilir. 1915 yılı Süryaniler için „Sayfo“ yılıdır. Yani „Kılıç Yılı“. Ömer Naci bir türlü isyanı bastıramaz ve yakın bölgedeki birliklerden yardım ister. David Gaunt´un „Katliamlar, Direniş, Koruyucular: 1. Dünya Savaşında Doğu Anadolu´da Müslüman-Hıristiyan Ilişkileri“ kitabından aktarayım: „ Musul Valisi, başında dillere destan Çerkes Ethem´in bulunduğu ve mücahid dediği bazı gönüllü birimlere komuta ediyordu. 7 Kasım´da Erkanı Harbiye Umumi´ye gönderdiği kısa mesajla bu birimlerin yeniden konuşlandırılmasını öneriyordu. Ömer Naci Bey´e yardım etmek amacıyla, milis komutanı Edhem Bey emrinde tertiplenmiş olan 500 savaşçının iki gün içinde hareket edebileceğini söyleyebilirim. Telgraf üzerinde başka bir el yazısıyla şunlar okunuyordu: Nazır Paşa ile tartışılacak. Ertesi gün, Talat, Erkanı Harbiye Umumiye´ye gönderdiği telgrafta, 500 mücahide Naci´nin kuvvetlerini takviye etme emri verdiğini doğruluyordu. Ömer Naci Bey´e yardım etmek üzere milis komutanı Edhem Bey´le 500 mücahid tertip edildiği ve iki güne kadar sevk olunacağı Musul vilayetinden gelen 7 Kasım 1915 tarihli telgrafta bildirilmiş olmakla, bu konuda buyruk sizindir.“ Komutan Edhem, Reşid Bey´in kendi özel ordusunu doldurmak için askere aldığı Çerkeslerden biriydi. Zalimliğiyle ün salan bu adam, aynı zamanda Teşkilatı Mahsusa memuruydu. (s.393) Ömer Naci, İdil Süryanileri ile baş edemez ve kendi başına barış yapma kararı verir ve İran seferine devam için Musul istikametine devam eder. 

En üst makamdan özel görevler

Çerkes Ethem resmi yazışmalarda ikinci kez en üst makamdan görev emri alır. Birincisi 1914 yılında Seferberlikten hemen önce, ikincisi de Kasım 1915´te. Emir Talat Bey´den gelir, Enver Paşa´nın onayı ile tabii ki. Bu iki olgu da, Çerkes Ethem´in Teşkilatı Mahsusa içindeki önemini vurgular. Bir başka olgu da, Çerkes Ethem´in „Sayfo“ da bu bölgede olduğudur. 

Sefer E. Berzeg,„Türkiye Kurtuluş Savaşı´nda Çerkes Göçmenleri II“ adlı kitabında Çerkes Ethem´in, tehcir döneminde kendisi gibi Çerkes olan Diyarbakır Valisi Dr. Reşit´in emrinde görev yaptığını iddia etmektedir. Bu iddialar çeşitli yayınlarda tekrarlanmakta, hatta Reşit Bey´in kendi özel ordusunu doldurmak için askere aldığı Çerkeslerden olduğu iddiası tekrarlanmaktadır. Bir başka iddia da, Çerkes Ethem´in Yakup Cemil ile birlikte Batum seferine Teşkilatı Mahsusa çeteleri ile birlikte katıldığıdır. Emrah Celasun „Baki İlk Selam“ Çerkes Ethem adlı kitabında, özellikle Diyarbakır Valisi Reşit Bey´in emrinde çalışıp, tehcirde görev aldığına ilişkin iddiaları araştırdığını ve bu döneme ilişkin hiçbir bulguya rastlamadığını belirtmektedir. 

1915/16 ve sonrasında Teşkilatı Mahsusa, Ermenilerin tehciri ve katliamında doğrudan görev almıştır. Özellikle Sarıkamış Bozgunu sonrası başlanmış bu görev, Der Zor´a kadar devam etmiştir. Özellikle Doğu Anadolu´da tehcirin Teşkilatı Mahsusa tarafından pratikte gerçekleştirildiğine ilişkin sanırım yeterince bilgi ve kanıt var. Ayrıca tehcir öncesi Ağustos 1914´den itibaren başlayan müslüman olmayanlara yönelik „mıntıka temizliği“ nin de Teşkilatı Mahsusa tarafından yapıldığı da bir gerçek. Bu temizlik Batum, Erzurum, Van ve İran-Osmanlı sınırı bölgesinde gerçekleştirilmiştir. Öte yandan Çerkes Ethem´in Talat Paşa tarafından yani en üst düzey makam tarafından görevlendirildiği de sabit. Çerkes Ethem´in 1914/18 döneminde sadece ve sadece Teşkilatı Mahsusa´da görev aldığı da unutulmamalıdır. Diğer önemli bir gerçek te şu: Çerkes Ethem, 1914 Seferberliği´nden itibaren, Ermeni tehcirinde önemli görevler üstlenen, yaptıkları katliamların sayısı bilinmeyen, başta Ermeniler olmak üzere müslüman olmayanları kesmekle övünecek kadar fütursuz ve gaddar olan komutan ve şeflerle birlikte çalışmıştır. Ömer Naci, Van Valisi Cevdet Bey, Halil (Kut) Paşa, Kazım Karabekir, Kazım Özalp, Rauf Orbay bunlardan sadece birkaçı. Buna Mart 1915-Mart 1916 arasında Diyarbakır Valisi olan Dr. Reşit´i de ekleyebiliriz. Çünkü bu dönemde Çerkes Ethem büyük bir ihtimalle Musul-Bağdat-Diyarbakır bölgesinde at koşturmaktadır. Eğer Çerkes Ethem´in Diyarbakır Valisi Dr. Reşit´in emrinde çalıştığı iddiası doğru ise ortaya çok daha vahim bir durum çıkmaktadır. Kuşkusuz Çerkes Ethem´in tehcire katıldığına ilişkin bir belge yoktur. Belki de hiçbir zaman da bulunamayacaktır. Birinci Dünya Savaşı´nın en kanlı, en çok çarpışmaların olduğu, onbinlerce insanın öldüğü, katledildiği, göç ettiği bir bölgeye özel görevle gönderilen Teşkilatı Mahsusa şeflerinin neler yaptıkları az çok biliniyor. Bu şeflerin emrinde çalışanların ise ne yaptıklarını tahmin etmek için kahin olmaya gerek olmadığını düşünüyorum. Sağlam belgeler aramak ta nafile bir çaba olur kanısındayım. Bu nedenlerle yapmamıştır, katılmamıştır gibi kesin hükümlerden kaçınmanın gerektiğine inanıyorum. Özetle, Çerkes Ethem Birinci Dünya Savaşı döneminde, tehcirin, operasyonların, katliamların, temizlik harekatlarının yapıldığı bir bölgede görev yapmıştır. 

Çerkes Ethem ve Çerkesler

Bazı ipuçlarından hareketle Çerkes Ethem´in 1914/18 yıllarındaki görevleri konusunda bir sis perdesini aralamaya çalıştığım bu yazımın son bölümünde, özellikle Çerkesler için bir umudumu dile getirmek istiyorum. 

 „Bizim“ tarihimizdeki kişiler için genelde iki temel ölçü vardır: Ya hainlik ya da kahramanlık. Çerkes Ethem´in „Milli Mücadele“ döneminde yaşadığı „haksızlığı“ ortaya çıkarırken, „haksızlığa“ uğrayandan bir „kahraman“ yaratmak, onu „hain“ ilan edenlerle sonuçta aynı noktaya getirmektir. „Hain“ ve „kahraman“ tartışması Çerkesleri içinden çıkılmaz bir tartışmanın içine atar. 

148 yıldır haksızlığa uğramış bir halkın, ayakları üzerine durmaya başladığı bir dönemde, umarım Çerkesler, kendilerini Teşkilatı Mahsusacı Çerkes Ethem üzerinden tanımlamaya kalkmazlar. 

Çerkesler umarım kendilerini Birinci Dünya Savaşı´nda gösterdikleri „kahramanlık“larla da tanımlamazlar. Umarım Çerkeslerin Birinci Dünya Savaşı´ndaki „kahramanlar“ a ihtiyaçları kalmaz. 

Çerkesler umarım kendilerini „Milli Mücadele“ deki „kahramanlık“larla da tanımlamazlar. Umarım „biz olmasaydık Cumhuriyet kurulamazdı“ da demezler. 

Çerkeslerin belki „Milli Mücadele“ yıllarında uğradıkları haksızlığın iade-i itibarı söz konusu olabilir. Çerkeslerin kahramanlara değil, kendi benliklerine ihtiyaçları var kanısındayım. Bu kuşkusuz zor bir mesele. 

Erhan Hapae´nin „24 Nisan / 29 Mayıs Kayseri Mitingi (Ermeniler / Çerkesler)“ başlıklı yazısında şunlar yazılı:„Çerkeslerin bahtsızlığı, bir zalimden kaçınca özgürlüğe kavuşacağız sanmaları belki. Kavuşmadılar. O zamanın ruhu özgürlüklerle ilgili değildi elbet, esas olan can kurtarmaktı, anlıyoruz ama bir şans olup bir özgürlüğe uçabilirlerdi. Olmadı. Geldikleri ülke kendi halklarına da pek öyle özgürlükler tanıyan bir yer değildi. O kadar değildi ki, Çerkesler Osmanlıya geldikten tam 50 yıl sonra Ermenileri soykırıma uğrattılar. (...) Türkiyeli Çerkeslerin 1915 yılında ne düşündüklerini merak ederim. Kendi başlarına elli yıl önce gelmiş olan ‘Büyük Felaket’, yeni komşularının başına geliyorken yani.“ 

Çerkesler daha yolun başındalar. Çerkesler Birinci Dünya Savaşı, özellikle Ermeni tehciri ve „Milli Mücadele“ ile yüzleşirken Türkiye´nin gerçek tarihine de katkıda bulunabilirler. 

Selçuk UZUN

Kaynak: duzceyerelhaber

Çerkez Ethem Tamamlanmış DosyaYakın tarihimizin uzmanı üstad Cemal Kutay ‘‘Çerkez Ethem Dosyası’’ adıyla daha önce yayımladığı iki ciltlik kitabında ‘‘...noktalayamadığım emekleri tamamlayacak himmete emanet ettim. Konunun, bu gelişmelerle tamamlanmış olma özelliği, Çerkez Ethem’in kişiliğini aşarak tarihin Çerkezliğin çapını ortaya koyuyor: Bu sebeple de Çerkez Ethem Dosyası emeğini bu yapısı içinde; Çerkez Ethem

Çerkesler: Osmanlı İmparatorluğu ve Kemalist Türkiye'nin Devlet-İktidar SistemindeTürkiye'de Cerkeslerin devlet yöntemi ve politikasındaki yerleriyle ilgili tarih araştırmaları, birkaç istisna dışında, genellikle Çerkes Ethem'in "ihanet"ini kanıtlama çabasıyla sınırlanmış bulunuyor.

Page 1 of 2

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @dergi_mizage: As we all know you are a bit busy these days, we want to remind you that Russia condemns the USA for Native American Gen…
Avusturya, Drau anıtı: ''Burada 28 Mayıs 1945’te yedi bin Kuzey Kafkasyalı, kadın ve çocukları ile birlikte Sovyet… https://t.co/yZtTG7dfDs
RT @Cerkesya: #21Mayıs #Circassiangenocide #ÇerkesSoykırımı https://t.co/ADgbR91klj
#21Mayıs1864 #21may1864 #genocide1864 #CircassianGenocide #circassianexile #CerkesSoykırımı #unutma #unutturma https://t.co/AOEiRG08aK
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery