Tarihin ilk çağlarından beri hiçbir devletin yönetimini kabul etmemiş, bağımsız ve özgür yaşamış, fakat her zaman çağın silahlarını başarıyla kullanmayı beceren Kafkasyalıları boyunduruk altına almak güç, hatta hemen hemen imkansızdı. Fakat artan Rus tehlikesi karşısında ileriyi gören Osmanlı devlet adamı Canikli Hacı Ali Paşa, bizzat Kafkasya'ya gidip cengâver Çerkesleri yerinde görmek, onlarla anlaşmak, onları kazanmak ve halifeye bağlılık yemini ettirmek amacını taşıyordu.

Böylece 1778 yılının o yaz sabahı Osmanlı Donanması Çerkesya'nın Soğucak limanına demir attı. Ziyaretin bahanesi su ikmali yapmak ve birkaç gün Kırım yolunda mola vermekti. Asıl amaç ise, Çerkesler konusunda bir şeyler öğrenmek, kimsenin fethedemediği, hiçbir yabancının giremediği bu masal ülkesi hakkında bilgi toplamaktı. Serdar-ı Ekrem unvanını taşıyan Osmanlı komutanı Canikli Hacı Ali Paşa karaya çıkıp ordugâh kurdu. Bunu duyan Çerkeslerin, Cevdet Paşa Tarihi'nde Copsun boyu diye kaydettiği kabilelerden Narco Mehmet, Hojon, Harpako ve Hapako adlı beyleriyle kalabalık bir atlı grubu Türkleri görmeye ve hoş geldin demeye geldiler. Çerkes prensleri Serdarın otağında ağırlanırken, Çerkes süvarileri de atlarından inmeden ordugâhın çevresinde Türkleri seyrediyor, kendilerine tuhaf gelen taraflarını birbirlerine gösteriyor ve gülüşüyorlardı. Türklerin ve Çerkeslerin bu ilk karşılaşması oldukça sakin geçti. Fakat sabahleyin askerler uyandığında, birçok çadırın ve askerin yok olduğunu gördüler. Büyük bir telaş başladı. Komutanlar, ordunun bir kısmının çadırları, silahları ve ağırlıklarıyla yok olduğunu görünce korkuya kapıldılar. Daha sonra anlaşıldı ki, Çerkesler geceleyin müthiş bir ustalık ve sessizlikle çadırların iplerini keserek askerin başına geçirmiş ve çıt çıkarmadan asker dahil her şeyi alıp götürmüşlerdi. Osmanlı ordusunda "benim diyen yiğitler, yola sığmayan bahadırlar Çerkesler tarafından bir öküz fiyatına satıldılar" der, Cevdet Paşa Tarihi. Hatta şanlı Osmanlı Donanma-i Hümayunu Kaptanı Deryası Gazi Hasan Paşa'nın maiyetinden birçok subay ve hizmetli de bu karışıklıkta kaçırılmış ve sonuçta Kafkasya'da kalmışlardı. Bu olaydan sonra Osmanlı ordusu Soğucak'ta daha fazla durmadı, ordugâhını toplayıp derhal Karadeniz'e açıldı.

Bu olaydan bir iki yıl kadar sonra Kırım'ı da kaybeden Osmanlı Devleti yine Çerkesler’le ilişki kurmak için yollar aradı. Deneyimli eski vezirlerden Abdi Paşa, Çerkesya'ya bu kez çok iyi tanıdığı Ferruh Ali Paşa'nın gönderilmesini önerdi. Ferruh Ali Paşa son derece zeki ve akıllı, anlayışlı ve olgun bir kişiydi. Soğucak'a gelince ilk olarak Şapsığ beylerinden Pşı Haj Hasan'ın kızıyla evlendi. Bu evlilik töreninde geçen bir olay çok dikkate değer olup, Çerkes karakterini belli eden güzel bir örnektir. Padişah ve halifenin temsilcisi Ferruh Ali Paşa, damat olacağı Çerkes beyinin evine bir kervan dolusu hediye gönderir. Şapsığ pşısı bu hediyelerin hepsini çevresindeki halkına dağıtır, fakat bir zavallı fakir unutulur. Bunun üzerine Pşı Hasan derhal başındaki çok değerli kalpağını çıkartarak fakir adamın başına, onun eski ve kirli serpuşunu da kendi başına koyar, Osmanlılar bu alçakgönüllülük ve cömertlik karşısında şaşırıp kalırlar. Çerkes beylerinin kendilerinden önce kabile adamlarını düşünmeleri ve böyle alçakgönüllü olmaları yüzündendir ki Çerkes halkı beylerine son derece bağlı ve saygılıdırlar.

Yine Haşim Efendi'nin yazdıklarına göre, Çerkes hanımları saç bakımı için özel hizmetçiler, yani bir tür kuaför kullanırlarmış. Haşim Efendi diyor ki; "Biz gerçi bu insanlara dağlı diyoruz ama İstanbul'un konaklarında oturan nazenin hanımlar bunları görse taklit etmeye özenirler."

1785 yılında Ferruh Ali Paşa'nın Çerkes prensesi hanımından bir kızı oldu. Muhteşem törenler yapıldı. Fakat zavallı kızın ömrü azmış, kısa zaman sonra öldü. Saygıdeğer Osmanlı paşası hastaydı ve öleceğini anlamıştı; kendi türbesini yaptırdı. Kısa zaman sonra da öldü. Paşa’nın çok az yekun tutan menkul malı, öz vatanı Gürcistan’dan gelen Derviş Mustafa Paşa’ya teslim edildi.

Aydın O.ERKAN: Tarih Boyunca Kafkasya Sayfa:34 -36 İstanbul,1999 Çiviyazıları

Moğol Askerleri13. yüzyıl Avrasya'daki çoğu halk için bir trajedidir. Eski bir köle, amadoğuştan yetenekli Timuçin isimli, bilinen adıyla Cengiz Han farklı Moğol Kabilelerini kendi yönetimi altında birleştirmiş ve komşu devletleriele geçirmeye başlamıştı.

Cengiz Han liderliğindeki Moğol taburlarının öncü grupları Djebe ve Bogatur, 1222 yılında Kral IV. George' un ordusunu hezimete uğratarak Gürcistan'ı istila etti. Moğol güruhu sonra da Gürcistan'dan kuzey doğuya hareket etti, yolu üzerindeki Dağıstan dağlarından savaşarak geçti ve Alan ülkesine ulaştı. Moğol komutanlar kurnaz bir şekilde Alan güçlerini ikiye böldü. İki gün süren çatışmalardan sonra Alan ordusu yenildi, toprakları ise korkunç bir yağmaya maruz kaldı. Moğollar, kendilerine karşı çıkmayanları da barbarca katlettiler.

Gürcistan ve Alanya Moğol saldırısı karşısında oldukça zayıf bir duruma düşmelerine karşın, dağlı Vaynakh kabileleri istila hareketinden bu kadar etkilenmedi ve kendi politik ve kültürel nüfuzlarını koruyabildiler.

Moğol istilası karşısında Alanlar oldukça zayıflamalarına rağmen, güçlerinin tam olarak tükendiği söylenemez. Cengiz Han'ın kuzenleri Meşu, Guyuk ve Kadan liderliğinde, dağ eteklerini ele geçirmek için birkaç Moğol saldırısı daha düzenlendi. Alan ülkesinin başkenti Magos'un kuşatılması bir buçuk ay sürdü ve şehir çok şiddetli saldırılara uğradı. Yağmadan geriye kalan tek şey ise şehrin adıydı. Savaşta öldürdükleri kişilerin sağ kulaklarını koparmak bir Moğol askeri kuralıydı ve bu son saldırının ardından 27.000 tane kopartılmış sağ kulak sayılmıştı. Bu olaydan sonra Batu, Moğol hanına gönderdiği mesajda, bu ülkedeki başarısını anlatmak için, "Meget şehrini yok ettik ve ebedi cennete ulaşmak için adaletinizi 11 ülkeye kabul ettirip halklarına boyun eğdirdik" demiştir.

Moğollar 1239 yılının bahar ve yazında, Avar topraklarını, Dağıstan'ın kıyı bölgeleri ve Lak Krallığı'nın başkenti Kura'nın Lezgi bölgesini ele geçirdiler. Bu tehlikeli girişim Avar Hanı tarafından yardım gördü. Savaştan sağ kalan ve canlarını bu zalim istilacılardan kurtarabilenler ise, daha o zamanlar ağır bir nüfus yoğunluğuna ulaşan dağlara kaçtılar. Ortaçağ yazarlarına göre sadece Alanlar değil, bazı göçebe kabileler de dağlara ve vadilere çekildiler. Düzlüklerde yaşayan ve yağma edilerek topraklarından çıkarılan Vaynakhlar ise Assa ve Fartagi dağlarının daha yüksek kesimlerinde, sığınacak bir yer aramaya başladılar.

Moğollar, Alan Krallığı'nın mağlubiyetinden sonra da, dağlardaki boyun eğmeyen kabilelerle uğraşmak zorunda kaldı. Zamanın yazarlarına göre, 1254 yılına gelindiğinde, dağlarda yaşayan kabilelere boyun eğdirilememişti. Moğol Hanı Sartak'ın bölgedeki başarılarına rağmen, vadilerin, dağlardan inerek sığırları sürüp götüren Alanlardan korunması gerekiyordu. Buradan da anlaşılacağı üzere, Moğollar, mecbur kalmadıkça dağların iç kısımlarına doğru girmeye cesaret edemediler, bunun yerine kendilerinden öncekilerin de yaptığı gibi, vadi çıkışlarını tutmayı tercih ettiler.

13ncü yüzyılda yaşayan İtalyan Seyyah Palono Caprini'nin bildirdiklerine göre Kumuklar, Alanlar, Tarklar ve Çerkesler'in bir kısmı mağlup edilmişti. Fakat bu toprakların arasında, baş edilmez bir karşı koyuş, Alan ülkesinin ele geçirilememiş bir bölgesi bulunmaktaydı ve çirkin Moğollar bu bölgedeki birkaç dağı 12 yıl boyunca kuşatma altında tuttular.

1260'lı yılların başında Moğol İmparatorluğu'na bağlı kabileler arasındaki ilişkiler bozuldu. Hazar kıyısının Altınordu ve İlhanlılar arasındaki topraklarda, bu iki devlet arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. 1263 yılının Aralık Ayı'nda Kulagu liderliğindeki 70.000 kişilik ordu Derbent geçidinden geçerek, 1264 Şubatı'na kadar konuşlanacağı Güney Terek Bölgesi'ne hareket etti. Bu topraklarda yaklaşık üç ay süren tahribat ve işgal hareketi, şimdiki Çeçenistan düzlüklerinden dağlara doğru toplu bir göç hareketine sebep oldu.

Bütün bunlara rağmen çatışmalar dağların iç kısımlarına kadar ilerlemedi ve dağlık Çeçenya hakimiyetini elinde tuttu. Bu dönemde yaşanan olaylar, dağlı halkların nasıl daha uzun süre bağımsız kalabildikleri gerçeğini de açıklayabilmektedir.

Çeçen kabileler kendi dış politikalarını, komşularını dikkate almadan oluşturmuşlardır. Örneğin Kara Kaytaglardan Şeyh Ebu Müslim öncülüğündeki bir grup savaşçı Avar başkentini ele geçirmiştir. Bu olay sonucu, Hunzah'ta Hükümdar Suraka ortadan kaybolmuş, oğlu Bayar Tuşetye'ya kaçmıştı. Ebu Müslim ise İslam dinini Avar bölgesinde ve Çeçenistan'a komşu diğer bölgelerde kabul ettirmeye başlamıştı. Moğollara ait eski kayıtlarda bu yıllarda dağlık Çeçenya hakkında başka hiçbir bilginin olmaması, bu topraklardaki Moğolların görgüden ve incelikten yoksun olduklarını ve ne kadar cahil olduklarını açıklamaktadır.

XIII'ncü yüzyılın son çeyreğinde, Altınordu Devleti bugünkü Dağıstan ve Çeçenistan düzlüklerinde bir sınır bölgesi oluşturdu. Sınır güvenliğini Laşkari-Karavul olarak bilinen özel birlikler sağlıyordu. Bu dönemde Moğolların Dağlı Vaynakhlara karşı giriştikleri çatışmalar hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Fakat bu birliklerin Kuzey Doğu Kafkaslar'da iyi korunan, savaşçı kabilelerin yerleşik olduğu şeritlerde büyük bedel ödeyerek dağ içlerine uzanan Hazar geçidini ele geçirdikleri bilinmektedir.

1299 yılında ise Tagma Tokdayi liderliğindeki Moğol taburları Nogay savaş lordları ile amansız bir mücadele içine girmişlerdi. Tokdayi de bu çatışmalara katılmak üzere Çeçen düzlüklerini terk etti.

Eldeki materyaller değerlendirildiğinde, Moğol güçlerinin Azerbaycan'dan Rusya içlerine uzanan coğrafyada karşılaştığı önemli problemleri çözdüğü fakat Çeçenistan'ın dağlık kısmına söz geçiremediği anlaşılmaktadır.

1301 yılında Moğol taburları Terek Nehri'nin güney düzlüklerine odaklandılar. Tehlikeli komşuya olan yakınlık, dağlıların vadilerini ve köylerini güçlendirmeye itti, savaş kulelerinde yaşayanları sayısında belirgin bir artış oldu. Bu tecrit durumu bölgenin sosyal ve ekonomik gelişimini yavaşlattı ve burada yaşayanları savaş demokrasisine geri döndürdü.

Arkeolojik araştırmalarda dağlık Çeçenistan bölgesinde, herhangi bir Moğol tahribatı ya da yağma izine rastlanmamıştır. Dağlılar sadece Moğolların bazı silahlarına ilişkin detayları benimsemişlerdir. Bununla beraber aşağıda sıralanan sonuçların doğru olduğu konusunda bir şüphe yoktur.

Bir Alan şehri olan Dedyakov, ancak 1278'de düşmüştür. Batı Adigeleri ve Dağıstan'ın dağlık bölgeleri asla boyun eğmemiştir. Altınordu Devleti, Moğol Aşiretler arasındaki sürtüşmelere mahkum olmuş ve İlhanlı Devleti tarafından yıkılmıştır.

Göçebe yağmacıların Ön Kafkas bozkırlarında engellendikleri de oldu. Han'ın kurmayları Sunja nehrinin sol yakasında yerleşmişti. Burası, Akhuluk nehrinin denizle birleştiği koya bakıyordu. Bu tespit, Moğol Hanı Özbek'in kurmaylarının Kuzey Osetya içinde, Sunja nehrine bakan şimdiki Elhotovo Köyü'nde yerleşmiş olduklarını işaret eden eski kayıtlar tarafından da desteklenmektedir.

Borganlar (Bragun)

Borganlar, Çeçenya ve İnguşetya düzlüklerinde oturmuş bir diğer kalabalık etnik gruptur. Bu kabile aynı zamanda Bragun" olarak da bilinir. 14'ncü yüzyılın ikinci yarısında Moğol savaş lordu Mamay zamanında, Ön Sunja düzlüklerinde oturmuş olup, Kırım-Tatar kökenli bir kabiledir. Nogay kaynaklarına göre Mamay, Kırım'ı 1360'larda ele geçirdikten sonra, Kafkas dağ etekleri ve bozkırlarda seyrek bir nüfusa sahip, henüz ele geçirilmiş Hanlığın Tatarları vasıtasıyla kolonizasyona başladı. Yeni gelenlerin arasında çok sayıda Nogay vardı. (Kırım Tatarları kendilerine bugün de Nogay derler). Önceleri kendi sığırlarıyla (hayvanlarıyla) bugünkü Çeçenistan düzlüklerine hareket etmişler ve Borakhan liderliğinde Sunja nehrinin Terek'le birleştiği bölgede yerleşmişlerdir.

Gürcü tarihçi Vakhuşti, XVII nci yüzyılda Sunja Nehri yerine "Bragun (Borganis Zakhali)" adını kullanmıştır. Sunja yakasında Troitzkaya ve Mikhailovitzkaya köyleri arasında, eski haritalarda Bargonnik Dağı denilen bir yükselti de bulunmaktaydı

O zamanlar, kalabalık grupların bugünkü Çeçenistan düzlüklerine gelip yerleşmesi, Çeçenlerin tepkisine yol açtı ve Sunja önü topraklara sahip olma konusunda küçük çaplı yerel çatışmalar oldu. Bu çatışmalar ve Mamay ile mücadeleler Çeçen öyküleri ile günümüze kadar ulaşmıştır. Çeçenler ile Nogaylar arasında geçen mücadeleleri anlatan menkıbeler de vardır.

Bütün bu mücadeleler ölmek üzere olan bir devin (Altınordu) son nefeslerinden başka bir şey değildir. 1395 yılında Altınordu Devleti Temerkan (Timur) tarafından yıkılmış, şehirlerinin birçoğu ve göçebe köylerinin yok edilmesiyle beraber Kafkas Önü, Nogay nüfusunun tamamından hemen hemen temizlenmiştir. Hayatta kalan Bragunlar ise Braguni Köyünü kurdukları Sunja Nehri ağzında, Kabardeyler tarafından sıkıştırılarak kaçmaya mecbur edilmişlerdir.

Çeviri: Aulthe Mustafa Yüksel

Kafkasya

Aralık 12, 2018

Kafkasya veya Kafkas Dağları adı, Eschylus ve Heredot zamanından beri kullanılmaktadır. Önceleri Hazar Denizi ile Kara Deniz arasındaki berzahda, batı kuzey batı yönünden doğu-güney doğu yönüne uzanan dağ zincirini tanımlamak için kullanılan bu isim, bu gün, Astrahan eyaletinin güneyi ve Don'dan başlayarak Türk ve İran sınırlarına kadar uzanan toprakları içine alan ülkeye verilmektedir.

Kafkasya, esas itibarıyla dağlık bir ülkedir. Kafkas halklarının büyük çoğunluğu da, Rion ve Kura ırmağının vadilerinde yaşayan Hıristiyan halkları saymazsak, genellikle dağlık bölgelerde yaşarlar. Büyük bir yükseltiye sahip olan merkezî dağ zinciri, diğer bütün fiziksel Özellikleri de etkileyerek nüfusun yapısının oluşmasında belirleyici bir rol oynamıştır. Kafkaslılar, bu dağlara, sadece herkesten değişik olan karakteristik Özelliklerini değil, fakat bu günkü varlıklarını da borçludurlar. Fazla bir abartmaya kaçmadan şunu söyleyebiliriz: Dağlar, insanları şekillendirirken onlar da, ateşli bir cesaret ve enerjiyle bu çok sevdikleri ve onun erişilmez yerlerinde tehlikeye karşı koyabildikleri dağları için dövüşerek borçlarını Ödediler. Fakat buna rağmen, her yerde bir çelişki karşımıza çıkar ve güçlülükle zayıflığın el ele olduğunu görürüz. Kendilerini düşmanlarına karşı koruyan engebeli ve yüksek dağlar, dik ve derin vadiler ve ilk çağlardan kalan gür ormanlar, aynı zamanda Kafkaslılar’ın birleşmesini önledi. Bu birleşme olmadan da, Kafkas kabileleri, uzun vadede Ruslar’ın korkunç gücüne boyun eğmek zorundaydı.

Strobo'nun kitabında çok iyi bilinen bir pasajda, şimdiki Sohum Kale veya onun yakınlarındaki bir yerde kurulmuş olan Dioscurias'ın çeşitli diller konuşan insanlar tarafından ziyaret edildiği anlatılmaktadır. Strabo, bu dillerin sayısını yetmiş olarak verirken Pliny, Timostenes'den aktardıklarında bu dillerin sayısının 300 kadar olduğunu belirtmekte ve şöyle demektedir; "Sonraları, biz Romalılar, oradaki işlerimizi 130 tercüman eşliğinde sürdürmek zorundaydık." Ve EI-Aziz, Doğu Kafkasya'ya "Diller Dağı" anlamına gelen "Cebel es-sine" adını vermiştir.

Kafkaslar, dünyanın başka hiç bir yerinde görülemeyen bir şekilde çok sayıdaki kabilelerinden, ırklardan ve insanlardan oluşmaktadır ve bunlar, çok çeşitli diller kullanmaktadırlar.

Kara Deniz ile Hazar Denizi arasında uzanan Kafkaslar, tarih boyunca, ülkeleri işgal edilen mültecilerin sığınak yeri olmuştur. Daha sonra, bu işgalciler de, kuzey ve güneyden gelen istila akınlarına dayanamayarak işgal edilen duruma düşerek bu sefer onlar da, Kafkaslara sığınmışlardır. Dünyanın bir çok bölgesinden gelen insanların, buraya sığınmaları, tamamen Kafkasların coğrafi konumu ve fiziksel yapısından kaynaklanmaktadır. İstilalara uğrayan bura halkı, savunmanın daha kolay olduğu ve kendilerinin daha zor izlenebildiği dağlara sığınarak daha önce buralara gelmiş olanlara katılarak onlara karışıp yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Bunu başaramayanlar ise dünyadaki milletler arasından silinerek tarih sahnesinden yok olmuşlardır.

Dağıstanlılar, kasaba ve köylerinin yerlerini seçerlerken her şeyden önce savunmaya uygun olmasını ön plana alıyorlardı. Bu yüzden yerleşim yerlerinin çoğu, yüksek bir tepenin üstünde veya bir tepenin ya da kaya parçasının karşısında kurulurken gerisinin de erişilmesi imkânsız dik bir uçurumla emniyete alınmasına dikkat edilirdi.

Evler, iki katlı olarak taştan yapılırlar ve her türlü ihtiyaca uygun olurlardı. İç duvarlar ve taban, killi topraklarla sıvanır ve genellikle de beyaz toprak suyuyla boyanırdı. Evler, mümkün olduğunca bir amfitiyatro şeklinde düzenlenir ve birbirlerine siper olacak şekillerde dizilirlerdi. Sadece iki atlının yanyana geçebileceği kadar dar yapılan dolambaçlı sokaklar, bir parmaklığa veya ağaçtan engele sahip evlerin bulunduğu yerlerde bunlarla kesilir ve hiç kimsenin geçmesine izin verilmezdi. Bu durumda, yolu savunanların hepsi oradan çıkarılmadan veya öldürülmeden oradan geçilmesi imkânsız olurdu.

Yakıtların azlığından dolayı yerleşim sırasında göz önünde bulundurulan ikinci etken, sıcaklıktı. Bu yüzden bütün köyler, kuzey taraflarını kayalar ve dağ sıralarıyla korumaya alırken yönleri, güneye dönük bulunuyordu. Böylece kışın, güneş ışığından yeterince yararlanmayı sağlıyorlardı. Diğer bütün etkenler; içilecek soyun getirileceği yer ve yakınlarda işlenecek toprak parçasının bulunup bulunmadığı gibi şeyler, tamamen ikinci derecede kalıyorlardı. Toprağın az olması, sadece nüfusu sınırlandırıcı bir etkendi. Ondan ötesi önemli değildi. Su konusuna gelince, eğer su alınacak yer, kendi silahlarının koruması altındaki bir alanda ise o konuda bir an bile düşünmeye gerek yoktu. Çünkü bu tür işleri tamamen kadınlar yürütüyordu. Hiç bir Dağlı, böyle bir şeyle kendisini küçültmezdi.(!) Erkeklerin işi, yemek, uyumak, güneşlenirken sopa yontmak ve savaşmaktı. Bütün ev işleri, karısına ve kızlarına bırakılmıştı. Bu yüzden bir kız ne kadar çalışkan ise evlenmesi de o kadar kolay oluyordu. Bir kaç yıllık ağır çalışma şartlarından ve doğurulan çocuklardan sonra tamamen yıpranarak çöküyorlarsa buna kim bakar? Gerçekten Dağlarda kadınların durumu, o kadar imrenilecek bir şey değildi.

Çeşitli Dağıstan kabileleri, bir çok yönlerden birbirlerinden ayrılırlarken karakteristik birtakım ortak noktaları vardı. Kültür açısından oldukça gelişmiş, sabırlı, zeki, marifetli, bir bakışta karşısındakini okuyarak bir kelimeyle onun hakkında karar verme yeteneğine sahip, onurlarına çok düşkün ve son derece dinlerine bağlı insanlardır. Yeme ve içmelerde son derece itidalli davranıyorlar, aşırıya kaçmıyorlar ve çok az uyku uyuyorlar. Kusur derecesinde çok cesur olduklarını belirtmeye gerek yok savaş sırasında komşuları Çeçenlerden daha yavaş ve az atılgan olmalarına rağmen çok daha inatçıydılar ve son hadlerine zorlandıkları zaman çok daha şiddetli bir şekilde korkunç bir kavga verirlerdi.

Dağıstanlılar, fert olarak tam dağlıdırlar; sağlam, kıvrak, aktif ve yorgunluğa dayanıklı. Şekil olarak kaynaklarının zenginliğini gösterircesine farklılıklar gösterirler. Fakat çoğunlukla güzel insanlardır.

Özellikle üst tabakalarda olanların mavi gözleri, sarı saçları, uyumlu çehreleri ve hafifçe çıkıntılı elmacık kemikleri vardır. Bu tip, Tweed'in kuzeyinde her yerde görülebilir. Bu karakteristik yapılarından dolayı bu insanların, Heredot'un söylediğine göre Hazar kıyısındaki şeridi izleyerek aşağı inen ve İran’ı işgal eden Kimmerler (Gimrililer) ve İskitlerin torunları olduklarını söyleyebiliriz.

Savaşın başlaması sırasında Dağıstan'ın büyük kesiminde, Araplar tarafından ülkeye getirilen hanlık sistemiyle yönetilirken bir çok yerlerde de demokratik bir yaşam süren özgür kabileler, küçük veya büyük gruplar halinde, yaşamlarını sürdürmekteydi.

"Çeçenistan" ismi Ruslar tarafından, doğuda Sulak nehri, batıda Yukarı Sunja ve kuzeyde Aşağı Sunja ile Terek arasında kalan alana verilirken ülkenin güney sınırı, Dağıstanlı Andiler ve Avarlar ile Tuşenler'in ve Kevsurlar'ın yaşadığı dağlık bölgelere kadar uzanıyordu. Şimdi bile büyük bir kısmı ormanlarla kaplı bulunan Çeçenistan, bir zamanlar tamamen ormanlık bir ülkeydi. Ormanlar, sık sık, derin yataklarında büyük bir hızla akan sayısız ırmak ve derelerle bölünüyorlardı. Bu ırmaklar, güneye doğru gittikçe daha çok yükselen ve birbiri ardınca uzanan dağlardan doğuyorlardı. Bu ırmakların kenarlarında Çeçenler, birbirlerinden ayrı büyük çiftliklerde veya sayıları bazen bir kaç yüzlere varan evlerin bulunduğu avullarda (köylerde) yaşıyorlardı. Evler, tek katlı olarak sazlardan ve kerpiçlerden yapılıyor ve dam, düz olarak örtülüyordu. Ağaçlarla desteklenerek sağlamlaştırılan evlerin içi ve dışı çok temiz tutuluyor ve çeşitli şekillerde süsleniyordu. Yaşayanların rahatlığı için halı, kilim, yastık, mineler, yorgan, bakır kaplar ve benzeri diğer bütün ev eşyaları hazır bulunurdu. Her evin, kendisine ait bahçesi veya üzüm bağı bulunurken köyün çevresinde ormanlık bölgeden arta kalan düzlüklerde mısır, arpa, yulaf veya darıyla dolu işlenmiş tarlalar uzanırdı. Köylerin yapısı savunmaya uygun olmadığından köyün bir ucu her zaman orman ile temas halinde bulunur ve bir tehlike anında kadınlar ve çocuklar, yanlarına alabildikleri eşyalarla birlikte ormana sığınırlardı. Onda dokuzunu dev kayın ağaçlarının oluşturduğu bu ormanlar, bir felaket anında Çeçenlerin sığınacak yeri oluyor ve Rusların ilerlemesine en büyük engeli teşkil ediyordu. Çeçenlerin komşuları olan Kumuklardan ve Dağıstan platosunda yaşayan Dağlılardan farklı bir yapı kazanmaları, büyük ölçüde bu ormanlara bağlıdır. Ormanlar, onların coğrafi yapılarını belirleyen tek etken olduğundan savaşın şeklini ve süresini de etkileyerek yönlendirmiştir. Ormanlar ayakta kaldıkça Çeçenlerin baş eğdirilmeleri imkânsızdı. Ruslar, dev kayın ağaçlarını kesmeye başlayıncaya kadar Çeçenlere karşı kalıcı bir başarı elde edememişlerdir. Aslında uzun vadede, Çeçenlerin kılıca değil, fakat baltaya yenik düştüklerini söylersek yanılmış olmayız. Ormanların hayatî önemini kavramış olan Şamil, çok kesin emirler vererek onları korumaya almıştı. Sadece sebepsiz yere ağaçları kesenleri değil, fakat aynı zamanda, meşru işlerde kullanılmak üzere ama kendi izni olmadan ağaç kesenleri ele şiddetli bir şekilde cezalandırmıştır. Kesilen her ağaç için bir inek veya boğa ceza olarak alınırken en kötü durumlarda suçlu asılırdı.

Çeçenistan'da herhangi bir hükümet sistemi olmadığı gibi halk arasında bir sınıf sistemi de oluşmamıştı. Her Çeçen, doğuştan sahip olduğu bir hakla kendisini herkese eşit sayardı. Fakat bütün demokratik toplumlarda olduğu gibi Çeçenler de, her zaman asil bir ruhun etkisi altında kalmaya hazırdılar. Şan ve şeref kazanmak için önlerinde tek bir yol vardı: savaş! Ve içlerinde en hırslı olanları, bu yolda bütün güçleriyle yürüyerek her türlü cesaret ve atılganlığı sergileyerek savaş alanlarında kendilerinin sınırlarını zorluyorlardı. Bir kere şan ve ün elde edildikten sonra saygı ve etkililik de onunla birlikte geliyordu. Fakat yine de hiç bir Çeçen, kendi halkı ve hatta sadece kendi bölgesinde, diğerleri üzerinde mutlak bir etki kurarak hükmedememiştir.

Her Çeçen, doğuştan müthiş birer binici, keskin birer silahşor ve iyi birer atıcı özelliklerini taşıyordu. Elden ele, babadan oğula geçen silahları; tüfek veya tabanca, kılıç ve kinjal, onların en değerli varlıklarıydı. Silahlardan sonra bir Çeçen için en önemli şey, atıydı. Bir Çeçen'in, duyduğu derin ve sökülüp atılması imkânsız duyguları, en iyi şekilde bir İngiliz şairinin sözleriyle anlatılabilir:

"Bir at, bir at! Eşsiz hızı olan,
Bir kılıç, keskin metalden;
Bunlardan başka herşey, değersizdir
Soylu kalpler için,
Bunlardan başka herşey, gereksizdir
Dünyada olan."

Çeçenler, daha önce pagan olmalarına rağmen şimdi hepsi Müslümandırlar. En azından önceleri fazla keskin olmayan bu duyguları, Ruslarla başlayan mücadeleden sonra kuvvetlenerek olaylara hakim olmuştur. Köylerdeki camilerde Mollalar, Kur'an'ı tefsir ederler. Arapça, Dağıstan'da da olduğu gibi dinî dil olarak konumunu sürdürürken aynı zamanda Kafkaslarda yazılıp okunan tek dildir. Fakat Şamil'in zamanına kadar bütün sivil problemler ve suç davaları, yerel gelenek ve göreneklere göre çözümleniyordu. Dil olarak da Çeçence kullanılıyordu. Bu adetler, kan davasını şiddetli bir şekilde destekleyerek körüklüyordu.

Fert olarak Çeçenler, uzun boylu, kıvrak, ince ve sağlam yapılı, genellikle yakışıklı, atik, cesur ve sert, düşmanlarına karşı korkulu ve kurnaz; fakat bunların yanında, kendi ilginç düsturlarına göre son derece şerefli ve onurlu insanlardır. Öyle ki, bunun derecesi ve şiddeti, daha gelişmiş ırklarda çok az bilinmektedir. Misafirperverlik, bütün Dağlılarda olduğu gibi, en kutsal, bir ödevdir. Bir Çeçen'in, şans eseri olarak karşılaşıp oldukça cüzî bir kazanç uğruna, hiç bir acıma duygusu ve vicdan azabı çekmeden öldürebileceği bir kimse, davetsiz de olsa evinin eşiğinden adımını içeri attığı anda Çeçen, hayatını, istediği takdirde onun ayakları dibine fırlatırdı. Başkalarının sürülerini sürüp götürmek, yolları kesmek ve düşmanlarını öldürmek gibi. şeyler, bu ilginç yaşam düsturuna göre şerefli işler sayılıyor ve bu durum, genç kızlar tarafından da teşvik ediliyordu. Öyle ki, böyle bir işte kendisini ispatlamadan genç bir kıza talip olan kimse onlar tarafından hakir görülürdü. Bu değer yargılarının zorlamaları ve bir düşmana, özellikle nefret edilen Ruslara karşı yürütülen savaşla birleşince yetişkin bir kimsenin, bütün uğraşları bunlar oluyordu. Ev ve tarla işleri kadınlarla savaşta esir alınan kölelere bırakılıyordu.

19.y.y’ın ilk yarısında bazı İngiliz gezginler tarafından Çeçenler’e ait çok miktarda tanımlama yapılmıştır.Bu gezginler Çeçenler’in daha çok savaşçı ve akıncı vasıfları üzerinde durmuşlardır.Daha önemli bir noktaya ise aşağıdaki satırları 1887 yılında kaleme alan Fransız Arkeolog Ernest Charte temas etmiştir.

“Bağımsızlık zamanlarında Çeçenler, bir Milli Meclis tarafından idare edilen, birbirlerinden ayrı topluluklar halinde yaşamaktaydılar.Bu gün herhangi bir şekilde bir sınıf fikrine sahip bulunmayan yekpare bir toplum yapısına sahiptirler.Bu durumda kendi içlerinde asaletin hükmedici bir vasfa sahip olduğu Çerkeslerden hayli farklılık göstermektedirler.Doğu Kafkasya’nın sakinleri arasında tam manasıyla ir eşitlik hüküm sürmektedir.Meclislere cemaat büyüklerini seçen kuvveti hem zaman hem de derece açısından kısıtlanmıştır.Çeçenler, zeki ve esprili insanlar olup Ruslar onları Kafkasya’nın Fransızları olarak adlandırmaktadırlar.”

Onsekizinci yüzyılın sonlarından itibaren (1785-18599 Dağlıların, Çarlık idaresi eliyle yerleştirilen muhacirlere karşı vermiş olduğu olağanüstü mücadele söz konusudur.Çarlık Hükümeti’nin Kuzey Kafkasya’yı istilasına karşı, en faal ve en güçlü muhalefeti Çeçenlerin gösterdiğini söyleyebiliriz.Çarlık kuvvetlerinin Dağlılar üzerine uyguladıkları baskı politikaları bağımsızlık mücadelesindeki birliği sağlamıştır.Çeçenler savaşan esas kuvvetler ve gazavat için gerekenleri tedarik ederek en önemli rolü oynamışlardır. Çeçenistan, Gazavatın tahıl ambarı olmuştur.

İşte Kafkasya, kısaca böyle bir ülkeydi ve insanları da, böyle insanlardı. Öyle ki bunlar, dışarıdan hiç bir yardım almadan, düşmandan ele geçirdikleri hariç, hiç bir topçu kuvvetine sahip olmadan, Allah ve Peygamber'den başkasına güvenmeden sağ ellerinde parlayan çeliklerle yarım asırdan fazla bir zaman korkunç Rus fücünü hakir görmüşler, ordularını yenmişler, yerleşim yerlerini basmışlar ve onun zenginliği, gururu ve nüfusuyla kahkahalarla gülerek alay etmişlerdir. Ve bu kahramanca mücadelenin hikâyesinin, İngiliz okuyucularının sempatisini çekmeye hakkı var! Doğru, onlar, kendileri için savaştılar; İnançları, özgürlükleri ve ülkeleri için. Fakat aynı zamanda, farkında olmadan İngilizlerin Hindistan'daki güvenliğini de sağlamış oldular, şöyle diyor, Sir Henry Rawlinson; "Dağlıların, mücadelesi devam ettiği sürece ileriye doğru sürdürülen işgal hareketinin önünde kuvvetli bir engel oluşturdular, onların' bu yol üzerinden atılmalarından sonra Rusların, Aras'tan İndus'a kadar yürümelerini engelleyecek askerî ve fizikî hiç bir engel kalmamıştı."

Yazarı 10. yüzyılda yaşamış ünlü Arap coğrafya ve tarih bilgini, gezgin Abdül Hasan El Mesudi Kafkasya'nın en eski halklarından Çerkesleri görmüş ve izlenimlerini şöyle kaydetmişti: "Bu kadar temiz ve beyaz tenli, ince belli, güzel kadınlar ve yakışıklı bahadır ve cesur erkekler, herhalde dünyanın başka memleketlerinde yoktur." Yine bu konuda devam eder: "Çerkesler gruplar halinde Trabzon'daki Yunan pazarına gelir ve alışveriş yaparlardı. Hal ve tavırlarından çok uygar ve zeki oldukları belli oluyordu. Çünkü giysileri genellikle brokardan olup, kenarları altın iplik işlemeliydi." El Mesudi, Kabardey bölgesinde bulunan, bugünkü Yessentuki kaplıcalarını da gezmiş ve özellikle yaşlılara şifa veren bu suları Ab-ul Hayat olarak anlatmıştır. Bu suların Çerkesçe isminin Psıfabe olduğunu yazar.

"Çerkesler'de dikkat ettiğim bir özellik de erkek, kadın herkesin dik durması idi (...) Şişmanlık ise Kafkasya'da pek itibar görmemektedir, ben burada kaldığım sürece tek bir şişko insana rastlamadım (...) Çerkes beyinin davranışları, onu Avrupa'da centilmen sıfatını kazandıracak kadar ince ve kibardı...

Bu insanların bağımsızlıkları için verdikleri savaş uzun süredir devam etmektedir. Bu konu tarihçiler için gerçekten incelenmeye değer bir konudur. (...) Dışarıdan yardım almadan sürdürdükleri direniş, bu cesur dağlı halkın ne kadar büyük bir dayanma gücüne sahip olduğunun kanıtıdır..."

Genel olarak Çerkes adıyla adlandırılan birçok kabile vardır, bunlar kendi aralarında, değişik adlar altında bölümlere ayrılırlar. Bunların bir kısmı Müslümandır, diğerleri ise daha ılımlı ve bazı özellikleri açısından Avrupa’daki eski Druidizm'e benzeyen bir dine bağlıdırlar ve bunun gereklerini yerine getirirler. (...) Çerkesler yalnızca şaşırtıcı derecede direnç gücüne sahip sade insanlar olmakla kalmayıp, gerilla savaşında bunlardan üstün başka bir millet herhalde yoktur. Ateşli silah kullanmakta son derece ustadırlar. Bu silahları kendi dağlarında, modern gelişmelerin sağladığı imkanlardan yoksun olarak yaptıklarına kendi gözlerimizle tanık olduk. Çerkeslerin pek çoğunun en iyi Şam çeliğinden yapılmış yivli silahları vardır.

Kafkasya’da ilgimi çeken önemli bir özellik dikkatimi çekti, yazmadan geçemeyeceğim. Burada av hayvanlarını silah veya ok dışında tuzak, kapan, kafes v.b. yollarla hileli yöntemlerle avlamak yoktur. Bu çok ayıp sayılır ve sportmenliğe yakışmadığı düşünülür.


Kadri Mustafa ORAĞLI:Millet Katilleri Sayfa:25-26 Hamle Yayınları
John F. Baddeley: Ruslar’ın Kafkasya’yı İstilası ve Şeyh Şamil S:19–33 (Çeviren: Sedat Özden) Kayıhan Yayınları İstanbul
Aydın O.ERKAN:Tarih Boyunca Kafkasya Sayfa:28 İstanbul,1999 Çiviyazıları
Aydın O.ERKAN:Tarih Boyunca Kafkasya Sayfa:55 (Lonworth- A Year Among the Circassians Çerkesler’le Bir Yıl) İstanbul,1999 Çiviyazıları
Aydın O.ERKAN:Tarih Boyunca Kafkasya Sayfa:79 (Clive Philipps-Wolley- Kırım ve Kafkasya’da Avcılık Anıları) İstanbul,1999 Çiviyazıları

SSCB’nin yıkımına hazır olmak gerekiyordu. Ve o zaman yeterli derecede güçlü siyasal örgüte sahip olan ve Sovyetlerdeki genel siyasal süreçlerin yönünü doğru olarak tayin edebilen ve bundan yararlanabilen ulus gerçek bir bağımsızlığa kavuşabilirdi.[1]

Zelimhan Yandarbiy
Ulusal bağımsızlığa ulaşmanın en önemli koşulu, yapılacak savaşta Kafkasya’nın işbirliği içinde hareket etmesidir[2].
Seyit-Hasan Ebumüslim

Kafkas Dağlı Halkları Birliği (KDHB), Kafkas Dağlı Halkları Konfederasyonu (KDHK), Kafkas Halkları Konfederasyonu (KHK), 1989 Ağustos’undan itibaren Kafkasya’da, Rusya Federasyonu’nda, tüm dünyada ve Kafkas diasporasında büyük ölçüde tanınan, tartışılan “ve yirmi kadar siyasal hareketi bünyesinde toplamış olan etkili”[3] en önemli siyasi-toplum örgütlerinden birisiydi.

Örgütün ortaya çıkışı, Sovyetler Birliği’nde 1985 yılından itibaren başlayan “Yeniden Yapılanma” ve “Açıklık” politikalarının[4] uygulanma süreci ile birebir bağlantılıdır. Bu süreç iki ana yönde gelişmişti.

Birinci yön, ekonomik alandaydı. Ekonomiyi merkeziyetçi-totaliter sistemin zincirlerinden kurtarmak için liberal reformlar yapılıyordu.

İkinci yön ise politik alandaydı. Daha fazla özgürlük ve demokrasi taleplerinin baskısı ile siyasi reformlar yapılmaya başlanmıştı. Politik alandaki bu yeni atmosfer, özgürlük ve bağımsızlık talebiyle, Baltıklardan Kafkasya’ya ve Orta Asya’ya kadar olan tüm Sovyet Rus nüfuzu altındaki coğrafyada, milliyetçi akımları da harekete geçirdi ve Kafkasya’da da halk hareketleri kurulmaya başlandı[5].

Bu dönemi Musa Şenibe şu şekilde anlatır: “...Kaosa dönüşmeye başlayan bu belirsizlik ortamında (dünya halklarının gelecekteki işbirliğinin ilk örneği olan) tanrısal ‘mutlu halklar ailesi’ ilkelerinin yıkılması ve totaliter sistemin özgürleşmesinin getirdiği taze hava küçük halkları da canlandırdı. Bütün Rusya’da ve çok yoğun olarak Kafkasya’da kendiliğinden ulusal demokratik örgütler ortaya çıkmaya başladı. Doğal olarak bunlar ilk önce, Sovyet egemenliği yıllarında inşa edilen toplumsal-politik sisteme tepki olarak ortaya çıktılar. Bu sistemde devlet ve hukuk kurumları o şekilde işliyor ki, çelişkili olsa da ulusal devlet yapısı halkları tam olarak asimile etmenin başlıca garantisiydi. Gorbaçov döneminde yaşanan çözülme, devletin şiddet politikasının hafiflemesi, yeni ve cazip sloganlar küçük halkların bitkisel hayata girmiş toplumsal organizmasının canlanmasını sağladı. Genel olarak birkaç yıl, Kafkasya koşullarında ise 4-5 yıl içinde halklar güçlü ve otoriter ulusal demokratik örgütlerine sahip oldular. Komünist etnik kıyımcılıkla ezilen ulusal kimliğin, dilin kültürün ve manevi değerlerin yeniden ihyasıyla ilgili sorunları cesaretle ortaya koydular. Bu örgütler halklarının entelektüel kesiminin önemli bir bölümünü, gençliği, üniversite öğrencilerini, ulusal intelijensiyayı arkalarına alabildiler. Monolitik totaliter sistem onlar tarafından şiddetle sarsıldı ve bazı yerlerinde gedikler açıldı. Milliyetçi rengiyle sivil toplum örgütlenmesi süreci başladı...” [6]

Bu süreçte, Kuzey Kafkasya’daki halk hareketlerinin[7] en önemlileri, Adige Xase[8], Aydgılara[9] ve Bart[10] örgütleridir. Bu örgütler öncelikli olarak kendi bölgelerindeki ulusal problemlere yöneldiler ve buna bağlı olarak da bölgelerinin nomenklaturalarına karşı mücadeleye giriştiler.

Kafkas Dağlı Halkları Birliği (KDHB)’nin kurulması düşüncesi ilk olarak Abhaz halk hareketi “Aydgılara”dan çıktı. “...Abhaz ulusal hareketi “Aydgılara”nın liderleri, 1989 Temmuz’unda ‘üniversite savaşı[11]’ sırasında Abhazlara yardıma koşan Çeçen ve Kabardey ulusal hareketlerinin üyelerine, Aydgılara temsilcileriyle bir görüşme yapılmasını ve ortaya çıkan problemlerin, Kafkasya’daki antlaşmazlıkların ve çatışmaların çözümünde ortak gayretlerin birleştirilmesi için tek bir örgüt kurulmasını teklif etti. İnisiyatif grubu, (bunlardan özellikle Abhaz Genadi Alamiya, Oleg Domeniya, Çeçen Mahradzin Kottoyev’in üstün hizmetleri vardır) kısa sürede Abhaz, Çeçen, Kabardey, Abaza, İnguş, Çerkes, Adige bölgelerinin ulusal hareketlerinin temsilcileriyle bir görüşme sağlamayı başardı...” [12]

Örgütün kuruluş aşamasını Musa Şenibe’de şu şekilde aktarmaktadır:“...Konfederasyonun doğuşuna gelince, ben Kabardey Derneği'nde 2. başkanlık görevini yürütüyordum, yıl 1989, mevsim yazdı. Hem biraz din­lenmek, hem de bazı yazılarımı dinç kafayla ta­mamlamak amacıyla sanatoryumun birinde biraz gözden ırak bir yerde çalışıyordum ki, bir gün kapım çalındı, çıktım: karşımda Rostov'da 6 yıl bera­ber okuduğumuz, 20 yıldır görüşmediğimiz arkadaşım Kattoyev Mahradzin. Hemen kucaklaştık. Kı­sa bir hasbihalden sonra “Abhazya'da olup biten­leri duydun mu?” dedi. Ben de “Biliyorum, gençle­ri gönderdik haber bekliyoruz” dedim. Dostum Mahradzin Çeçendi. O da hukukçuydu. “Abhaz­ya'da toplandık, bu meseleye el atmazsak kötü şeyler olabilir. Destek vermeliyiz Abhazlara. Kaf­kas halkları bir araya gelip yardımcı olmazsak bu işlerin önü alınmaz. Bu yüzden orada büyük bir kongre tertiplemek için gerekli evrakları hazırladık” dedi. “Tamam, ben de derhal Kabardey Derneğinde mevzuu müzakere ettirir, bir sonuca varırız” dedim. Ve hemen derneği toplantıya çağırdım, mevzuu açtım. Karşı çıkanlar olduysa da, ben ısrarla gitmemiz gerektiğini savundum. Bir grup genç de bana destek vererek “biz gitmek istiyoruz” dediler ve o gönüllü genç grubun başında sadece ben vardım. Tam 7 Kafkas halkı Sohum’da toplandık. Abhazlar, Abazalar, Adigeler, İnguşlar, Kabardeyler, Çerkesler (Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’ndeki Kabardeyler), Çeçenler. (Diğer Kafkas halkları sonraki kongrelere katıldılar)...” [13]

Kafkas Dağlı Halklar Birliği 25-26 Ağustos 1989 tarihinde Abhazya Cumhuriyeti’nin başkenti Akua (Sohum)’da, 7 Kafkas halkı temsilcilerinin ortak kararıyla kuruldu.

KDHB’nin Kafkas dünyası için önemini Zelimhan Yandarbiy şöyle açıklar: “... Kafkasya Dağlı Halklar Asamblesi’nin oluşumu, önemli bir tarihsel bir başlangıç ve Kafkasya’nın ulusal kurtuluş mücadelesi tarihinin yeni bir sayfasıydı...”[14]

“Kafkas Dağlı Halkları Birliği”nin üç temel işlevi vardı. Kafkas halkları arasında ekonomik, sosyal, kültürel işbirliğini pekiştirmek; Kafkas halkları arasında olası anlaşmazlıkları barış yoluyla çözüme ulaştırmak, dış saldırıya karşı ortak savunma sistemi geliştirmek.[15]

90’lı yılların başında esen değişim rüzgârları etkisini göstermekte gecikmedi. Çürüyen Sovyet ideolojisi tarihin derinliklerine gömülürken sağ-sol kampların SSCB’ye endeksli soyut Kafkasya tezlerini de beraberinde götürdü. Çöküşle eş zamanlı olarak eski Sovyet coğrafyasında ortaya çıkan bağımsızlık hareketleri, Kafkasya’da da etkisini gösterdi.

Kafkasya’daki son gelişmeler, “Birlik, Dayanışma ve Özgürlük” hareketini yeniden hızlandırdı. 14 Ekim 1990’da Kabardey-Balkar Cumhuriyeti’nin başkenti Psıguven (Nalçik)’de yapılan 2. Kongrede alınan kararlarla birlik daha da güçlendi ve etki alanını genişletti.

Çeçenistan’ın Rusya Federasyonu’ndan ayrılması ve bağımsızlığını ilan etmesi, birlik ve bağımsızlık hareketine ivme kattı. 1-2 Kasım 1991’de yine Abhazya’nın başkenti Akua (Sohum)’da toplanan 3. Kongre kendisini, 1917 ve 1918’deki tarihi 1. ve 2. Kongrelerin[16] devamı sayarak “Kafkas Halkları Konfederasyonu”nu kurdu.[17]

Bu kongre sonucunda, Kafkasya Parlamentosu ve bu çatı altında çalışacak çeşitli alt komisyonlar oluşturuldu. 3. kongre aldığı tarihi kararlarla geleceğin “Birleşik Kafkasya Konfederasyonu”nun temelini attı.

Kasım 1991’deki Çeçenistan-Rusya krizinde ve Mayıs 1992’deki Abhazya-Gürcistan krizinde, Konfederasyon caydırıcı gücünü kullanarak savaşı önlendi. Gürcistan’dan gördüğü şovenist baskılara daha fazla dayanamayan Abhazya, 23 Temmuz 1992’de Gürcistan’dan ayrıldı ve bağımsızlığını ilan etti.

Kafkas Halkları Konfederasyonu’nun etkisinin ve gücünün bölgede doruğa çıkması, Rusya’yı oldukça ürkütüyordu. Birliğin merkezi Abhazya’yı etkisiz hale getirmek için, şoven Gürcü yönetimi kışkırtıldı ve Gürcistan Abhazya’ya saldırdı. 14 Ağustos 1992’de gerçekleşen bu işgal sonucunda “Kafkas Halkları Konfederasyonu”, bütün Kafkas Cumhuriyetlerinde seferberlik ilan ederek gönüllü birlikler oluşturdu. Konfederasyon’un askeri birlikleri, Abhazya’nın düşman işgalinden kurtulmasında başrolü oynadılar.[18]

Kafkas Halkları Konfederasyonu’nun Abhazya’daki başarısı Rusya’yı daha da telaşlandırdı. Moskova tüm gücü ile yeni bir planını uygulamaya başladı. Bu sefer hedef Konfederasyon’un yönetimi, Kafkas cumhuriyetlerindeki kadroları ve Konfederasyon’un lokomotifi durumundaki Çeçenistan yönetimi idi.

Abhazya-Gürcistan savaşı sırasında iyice deşifre olan kadrolar Rus istihbaratı tarafından etkisiz hale getirildiler, çalışma alanları ve güçleri yok edildi. Dönem içinde Konfederasyon yönetimine ve kadrolarına sızan Rus yanlıları aktif hale geçtiler.

Bu ön hazırlıktan sonra Rusya 11 Aralık 1994’de Çeçenistan’a saldırdı. Çeçenistan iki yıl süren direnişten sonra Rus birliklerini topraklarından söküp attı ama Konfederasyon hareketi, bu süreç içinde derin bir yara aldı. Bu dönemde Konfederasyon, Abhazya-Gürcistan savaşında olduğu gibi aktif davranamadı. Güç ve prestij kaybetti.

Konfederasyon’un, Çeçenistan’ın bağımsızlık mücadelesine verdiği cılız destek ve örgüt yönetiminin birlik ve bağımsızlık düşüncesindeki derin sapmaları örgütü tamamen etkisizleştirdi.

Konfederasyon’un ikinci başkanı Yusuf Soslanbek’in 26 Temmuz 2000 tarihinde Moskova’da bir suikastle öldürülmesi sonucu örgüt tamamen dağıldı.

[1] Bağımsızlığın Eşiğinde, Zelimhan Yandarbiy. Çev: Prof. Dr. Ö. Aydın Süer. Çeçen Kaf. Kül. ve Day. Der. s: 16. Ank. 1996.
[2] a.g.e., s: 72.
[3] a.g.e., s: 73.
[4] 1985 yılında devlet başkanı Gorbacov’un önderliğinde, sembolik içki aleyhtarı bir kampanya ile başlayan, devleti yeniden yapılandırma ve açıklık politikaları(Glasnost ve Prestroika), Sovyet rejimini ıslah etmek amacını taşıyordu. Ama süreç sonunda Sovyetler Birliği dağılmak zorunda kaldı. Daha geniş bilgi için bkz: 1. Darbeden Sonra SSCB’de politika, Roy Medvedev, Birikim Dergisi, sayı: 35, s: 51-57, İstanbul 1992. 2. Türkiye Günlüğü Dergisi, (Ankara 1989), Sayı:7’de, dönemin en önemli politik gelişmesi olan SSCB’nin çöküşü sürecini “Ekim İhtilalinden Glasnost ve Perestroika’ya... Sosyalizmin Büyük Dönemeci” adlı kapak başlığının altında çeşitli makalelerle, detaylarıyla ele almıştı ; Sosyalizm, Demokrasi, Milliyetçilik, Taha Akyol, s: 4-18, Prestroika! Nereden Nereye... ve Türkiye Solu, Mehmet Ali Aybar, s: 19-21, Sovyet Devriminin Nüfuz Kağıdı, Mehmet Ali Kılıçbay, s: 34-39, Prestroika’nın Sosyal Anatomisi, Vedat Bilgin, s: 40-42, İçi Değil Dışa Dönük, Mahir Kaynak, s: 43-44, Her geçen gün eski Bolşevik modele dönülmesi ihtimalini azaltıyor, Yahya S. Tezel, s: 45-51.
[5] Bu dönemde ortaya çıkan ulusal halk hareketleri “ortadoks politik sistem”e karşı tepki olarak kuruldu. Çıkışlarındaki keskinliğe ve sert üsluba rağmen sistem onları yumuşak bir şekilde karşıladı ve aynı zamanda “çizgi dışına çıkmalarını önlemek” ve varolan “sistemin onarılması ve yeniden işlerlik kazanmasında” kullanmak amacıyla sık bir kontrol altına aldı. Zelimhan Yandarbiy “Bağımsızlığın Eşiğinde” adlı kitabında Moskova’daki “Daymokh” (Anavatan) Derneği Kongresi’ni anlatırken bu realiteyi de çarpıcı bir şekilde açıklar: “...Açıkçasını söylemek gerekirse, bu konuşma iki amaçla yapılıyordu: Diyalektik özüyle Vaynahlar için Moskova’nın çekiciliğini açıklamak ve toplantının siyasi içyüzünü KGB’nin her şeyi gören gözlerinden kaçırmak. KGB’nin “üzerimize atlamaya hazır” olarak beklediğini biliyorduk. Onlar da bunu zaten saklamıyorlardı. Üstelik onlardan birisi, MSM (Moskova Suç Masası) temsilcisi kadrosunda, onaların “çalışma arkadaşı” olarak resmen aramızda bulunuyordu...” Bağımsızlığın Eşiğinde, Zelimhan Yandanbiy. Çev: Prof. Dr. Ö. Aydın Süer. Çeçen Kaf. Kül. ve Day. Der. s: 14. Ank. 1996. İslam Said’de, çoğu örgütlenmelerin Moskova’nın doğrudan inisiyatifi ile kurulduğunu iddia eder ve buna örnek olarak da “Halk Cepheleri”ni gösterir: “...KGB Halk Cepheleri organize edip bu Halk Cepheleri aracılığıyla Sovyet rejiminden hoşlanmayan insanları belirlemeye başladı. Sovyet gizli örgütü Kafkasya'da suni etnik anlaşmazlıkları çıkartmaya özen gösteriyordu. Bu anlaşmazlıkları körükleyen KGB dağ halklarının ihtirasları ve milli geleneklerini kullanmaya çalışıyordu...” “...KGB Çeçen milleti içinde Sovyet yani Rus rejimi karşıt güçleri belirlenmesi için bir yöntem kullandı. Görünüşte basit bir yöntem idi. 1990 yılında Körfez Krizi patlak verdi. Irak Kuveyt'i işgal etti ve körfezde ABD müdahalesi söz konusu oldu. KGB'nin talimatına uyarak Halk Cephesi Çeçenistan başkenti Grozni'de Irak halkının yardıma koşmak isteyen gönüllüleri çağırmaya başladı. Çeçenler bu gönüllü birliklerinde herkesin gözü önünde Grozni merkez meydanında kayıt olurken, KGB da böylece aktif Çeçen Müslümanları ve savaşacak gücünde olanları tespit etti...” “...Sonuçta sadece bir hafta boyunca Irak'a gitmeleri için gönüllü birliklere yazdırılan Çeçenlerin sayısı 12 bin kişiye ulaştı. Çeçenler Kardeş Müslüman Irak halkına yardım etmek için samimi bir şekilde gönüllü birliklere kayıt olurken KGB’de kendi planını yerine getirdi ve aktif Çeçenleri fişledi...” “...KGB bu gönüllü kayıt işlemlerinden kendisi için bir ders çıkardı. Demek ki Çeçenler akıllarını başlarına toplamadılar ve yine isyan peşinde idiler...” Çeçenistan Gerçeği, İslam Said. Yay. Haz.: Zelimhan Arslangere. CIBE Kafkas Enformasyon Bürosu, s: 53-54. İst. 2002.
[6] Kafkasya’da Birliğin Zaferi, Musa Y. Şenibe, Nart Yayıncılık, s: 28, İstanbul 1997.
[7] Halk Cephelerinin kuruluşu ile ilgili bilgiler: 1. Çeçen İnguş Halk Cephesi. Kuruluş: 17 Mayıs 1989. Başkanı : H.A. Bisultanov. (Kuzey Kafkasya Dergisi Unutulan Gerçekler. Tamerlen Kunta, Sayı:74-75 İst. 1989. - Bağımsızlığın Eşiğinde, Zelimhan Yandanbiy. Çev: Prof. Dr. Ö. Aydın Süer. Çeçen Kaf. Kül. ve Day. Der. s: 11. Ank. 1996.)
[8] Kabardey (Nalçik) Adige Xase, 1985 yılında Musa Şenibe’nin önderliğinde kuruldu.
[9]
[10] Bart, 1989 yılının Temmuz ayı sonunda kuruldu. Çeçenistan’ın bağımsızlığı mücadelesinin lokomotifi durumundaki “Bart” (birlik) örgütü, ülkenin ilk siyasal gruplarındandır. (Çeçenistan’ın ilk toplumsal-siyasal hareketi, 1987’de kurulan “Kafkasya” derneğidir. Bu dernekten “Yeniden Yapılanma Yardım Birliği”, “Halk Cephesi” vd. doğdu.) Kurucuları arasında Zelimhan Yandarbiy, Seyit Hasan Ebumüslim, İsa Arsemik, Musa Temiş, Bek Mecid, Mahradzin Katto, Lema Usman, Movladi Udug’unda bulunduğu örgüt öncelikli olarak Litvanya’da (Riga) bir gazete çıkardı. Bart, Kafkasya Dağlı Halkları Birliği’nin (25-26 Ağustos 1989), Moskova’da Daymohk (Anavatan) Derneği’nin ve Vayhakh Demokratik Partisi’nin (18 Şubat 1990) kuruluşlarında aktif olarak yer aldı. Daha geniş bilgi için bkz: Bağımsızlığın Eşiğinde, Zelimhan Yandarbiy. Çev: Prof. Dr. Ö. Aydın Süer. Çeçen Kaf. Kül. ve Day. Der. s: 8-23. Ank. 1996.
[11] “üniversite savaşı”, 1989 yılı Temmuz’unda yapıldı. Gürcistan Yönetimi’nin Akua (Sohum)’daki Abhaz Üniversitesi’ni kapatarak Tiflis Üniversitesi’nin bir bölümü haline getirmesi üzerine olaylar çıktı. Abhazların çeşitli mitinglerle ve toplantılarla yaptıkları protesto eylemlerine karşılık Gürcistan yönetimin önceden hazırladığı 40 bin kişilik milis birliği ile Abhazya’ya saldırdı. Abhazlar diğer Kafkas Cumhuriyetlerinden gelen gönüllülerin de yardımıyla Gürcüleri püskürtüler. Daha geniş bilgi için bkz: Kafkasya’da Birliğin Zaferi, Musa Y. Şenibe, Nart Yayıncılık, s: 31, İstanbul 1997., Abhazya’da Neler Oluyor, S. E. Berzeg, Kafkasya Gerçeği Dergisi, Sayı: 2, s: 9, 1990, Samsun., Abhazya’da Birşeyler Oluyor, Yismeyl Özdemir, Kafdağı Dergisi, Sayı: 31-32, s: ..., 1989, Ankara., Apsını Kapşı Gazetesi’nden : 24 Mart 1989, Karar. (Çev: Kutelya Erol Kılıç-Yismeyl Özdemir.) Kafdağı Dergisi, Sayı: 33-36, 1990 Ankara., Abhazya Devlet Üniversitesi’nin Haklarını Savunma Komitesi’nin Bildirisi. Kafdağı Dergisi, Sayı: 37-40, 1990 Ankara, Abhazlar Ne İstiyorlar. Y.G.Argun, “Aydgılara” (Dayanışma) dergisinden çev: Suktar Hayri Ersoy. Kuzey Kafkasya Dergisi, Sayı: 76-77-78, 1990 İstanbul, Çağrı, 24 Mart 1989, Apsını Kapşı Gazetesi’nden, Sürgündeki Kafkasya, İstanbul KKD Organı, Sayı: 1, 1990 İstanbul,
[12] Kafkasya’da Birliğin Zaferi, Musa Y. Şenibe, Nart Yayıncılık, s: 33-34, İstanbul 1997.
[13] Kafkas Dağlı Halkları Konfederasyonu Onursal Başkanı Musa Şenibe İle Röportaj (Ağustos 1996), Erdal Özden. Kafkas Vakfı Bülteni, Nisan 2002, Sayı: 11, s. 23.
[14] Bağımsızlığın Eşiğinde, Zelimhan Yandarbiy. Çev: Prof. Dr. Ö. Aydın Süer. Çeçen Kaf. Kül. ve Day. Der. s: 71-74. Ank. 1996.
[15] Kuzey Kafkasya Dergisi, Kuzey Kafkasyalılar Kültür Derneği Yayın Organı, sayı:68 , s: 11-13, İstanbul 1990.
[16] I. Kongre; 1-9 Mayıs 1917 tarihleri arasında Vladikafkas (Terekkale)’da, II. Kongre’de 18 Eylül 1917’de Andi‘de toplandı.
[17] Kafkasya Dağlı Halkları Konfederasyonu, Kafkasya Gerçeği Dergisi, sayı: 7, s: 2-4, Samsun 1992
[18] 1. Bu dönem ile ilgili geniş bilgi için bakınız. 1. Kafkasya Gerçeği Dergisi, tüm sayılar, Samsun 1990-1993. 2. Yedi Yıldız Dergisi, tüm sayılar, İstanbul 1994-1995.

1923 yılında Amerikalı profesör Reginald Aubrey Fessenden "The Deluged Civilization of the Caucasus Isthmııs" (Kafkasya Berzahının Batık Uygarlığı) adıyla, altı bölümden oluşan bir eseri Boston'da yayınlandı. 1927'de buna beş bölüm daha eklenmiştir. Ayrıca bu konuda ölümünden önce 13 bin referansı kapsayan, bin daktilo sayfası bilgi,belge ve not bırakmıştır. Fessenden'in araştırması ve sonuç olarak iddiası kendine göre kanıtları olan bir nazariyedir. Müsbet bilimle kesinlikle kanıtlanması belki bazılarınca olanaksız görülebilir.

Fakat H. Schiiemann askeri müteahhit iken Truva'yı keşfetmişti.

F. Grotefend ise Gottingen Akademisinin kendisini on altı yıl sonra doğrulamasından önce, Kuniform yazıtlannın doğru çevirilişlerini keşfetmişti.

Bir pamuk imalatçısı olan P. Dobson, profesyonel bilimadamlarından on yedi yıl önce, 1825'de buzulların hareketi teorisini ortaya atmıştı.

Prof. Fessenden de profesyonel bir arkeolog değildi, fakat teorisi Sir Flinders Petrie, Prof. A. T. Clay, Kafkasolog W. E. Allen ve Prof. Meşaninov gibi birçok ciddi bilimadamı tarafından kabul edilmiştir. Ayrıca Çerkes araştırmacı ve yazar Mehmed Ali Pçıhaluk'un 1920 ve 1922'de yazdığı "Tarihçilere Uyan" adlı eseri, Abhaz araştırmacı ve yazar Beygua Ömer Büyüka 'nin "Abhaz Mitolojisi Anaç mı ?" (İst. 1971) île "Kafkas Kaynaklanna Göre ilk Yaradılışlar - İlk İnsanlık - Kafkas Gerçekleri" (İst. 1985) adlı eserlerindeki iddialar ile Prof. Pessenden'in teorisi büyük benzerlikler göstermektedir. Bu yazarlar Fessenden'i tanımamış ve yazdıklarım okumamışlardır, tersi durumda kitaplarında buna değinirlerdi. Prof. Fessenden'in kitabinin ikinci kısmı, ilgilenen bilim adamlanna takdim edilmek üzere sadece yüz adet basılmıştır. 

Bu kitabın uzunca bir özetini sizlere aktarıyorum: "Kafkasya ve Kafkasya berzahı diye adlandırdığımız bölge, eski Babil ve Mısır uygarlıklarından önce oluşan çok büyük bir uygarlığın beşiğidir. Bu uygarlık konu edilen uygarlıklardan binlerce yıl önce oluşmuştu, ki kalıntılarına Terek ve Sunja ırmakları ile yukarı Alizon vadisinde rastlanabilir. Bu konuda arkeolojik araştırmalar yapılmaktadır.

"Mısır hiyerogliflerinde, eski Mısırlı rahip Manetho'nun, Fenikeli tarihçi Sanchuniathon'un kayıtlarında, Ammianus Marcellinus ve Musevi tarihçi Josephus'un yazılarında tufandan önceki insanların bir tufanla yok olacakları kehanetini bildiklerini, geride iz ve kayıt bırakmak için biri tuğladan diğeri taştan iki sütun inşa ettiklerini bunların üzerine o güne kadar olan insanlığın tarihini ve buluşlarını kaydettiklerinden bahsedilir. Bu sütunlara Herakles Kolonları adı verilir. Atlantis efsanesinde adı geçen kolonlar da bunlardır. (Antiquities kitabı l, bölüm 2.) O zamanlar Ballık Denizi, Orta Asya'da bulunan ve Asya Akdenizi diye anılan bir denizle birleşmiş olup, kutup okyanusunun bir parçası idi. Şimdi bunlardan geriye kalan su parçaları Hazar Denizi, Aral
ve Balkaş gölleridir.

Tufandan sonra o zamanki insanlık için ortada kalan yer, en yüksek kara Seriadik ülkesi olarak anılır. Bu ise güneş ülkesi Seirios da olabilir ki gerçekte burası Kuzey Kafkasya berzahıdır, yaniSarmatya. Strabon'a göre orası Seres veya Serketes ülkesidir. Onların krallığı Hypanis (Kuban) İrmağının ağzından başlardı, (Müller'in Ptolemy'si sayfa 905). Yine Strabon'a göre Babil'e kervan yolları ilk olarak buradan açılmıştır.

"Çok ilginçtir ki eski Mısırlıların "Ölüler Kitabı"nın 147 ve 149.bölümleri incelendiğinde, çok detaylı olarak Kafkasya bölgesinin bir rehberi olduğunu görüyoruz. Kabilelerin, bölgelerin adları aynen verilmektedir. Örneğin halk olarak Kimmerler, Seresler; yer olarak Tiber ve Keft gibi. Eski coğrafyacılar Herakles sütunlannın Cebelitarık'da olduğu şeklinde yanlış bir kanıya kapılmışlardır. Aslında Herakles,Karadeniz'in kuzeyinde, kuzey kıyılarında bulunmuş ve kolonlar buraya dikilmiştir (Bkz. Megasthenes, Strabon ve Herodotus) Fenikeliler ise yanlış olarak boşuna kolonları Cebelitarık'da aramış ve bulamamışlardır. Herakles Kolonlan'nın gerçek yeri Kuzey Kafkasya'dır.

"Ünlü Yunanlı coğrafya alimi Ptolemy bu bölgede "İskender'in Kolonlarından bahseder, fakat iskender bu kadar uzağa gitmemiştir. Taman yarımadasının asıl adı Ta Manu'dur ve "Tanrının Ülkesi" anlamına gelir.Eski Yunancada bu Temenos'dur. Eski Yunan efsanelerine göre Uranüs doğuda, Kronus batıda ve Zeus da Amaithea'nın yanındadır. İskitler, diğer hakim ırklar ve maden işleyenler, Taauti adlı bir tanrıya taparlardı.

Dağlıların ise Theoi adlı tanrısı vardı. Anapa yarımadası büyücü Circe'nin yuvasıdır. O bölgede Circetaeler yaşar, onlar Taman'in ünlü okçularıdır.

Kabardi'nin anlamı başın sol tarafında bulunan bir bağdan gelir. Soylular saçlarını bununla bağlarlar. Bu aynı zamanda Sind balkının tanrısının simgesidir. Gerçek Altın Post'un ülkesi aslında güneyde değil, Taman yarımadasındadır. Kafkasya'nın antik ve tufan öncesi uygarhğının kalıntıları bugün tamamen yeraltındadır. Bunların bulunup keşfedilmesi de ilgili arkeologlara düşmektedir."İnsanlığın yaradılışından beri anlatılagelen efsaneleri, yani mitoloji, eski kelimeler yoluyla araştırarak bulgulara ulaşmaya "mitarkeoloji" denmektedir. Bu yöntem, fosilleşmiş töreler ve adlar sayesinde yeni bilimsel bulgulara ulaşmaktadır.

İnsanlık ilk olarak Kafkasya berzahında oluşmuştur. Berzahın güney kısmında esmer ve zenci ırklar meydana gelmiş,Kuzey Kafkasya'da ise büyük beyaz ırk oluşmuştur. Gerçekte Kafkasyalı olan eski Mısır Tanrısı Osiris'de güneyden gelen bir tanrıdır ve mavi bir maske takar. Eski Mısır uygarlığının Kafkasya'dan geldiğini anlamak için Mısır'm Ölüler Kitabı’nı incelemek yeter.Onlar için anavatan Kafkasya'dır ve Kafkas sıradağlarının güneyine düşen Siris vadisinden gelmişlerdir.

Ölüler Kitabı'nda güneş bir denizin üzerinden, Bakhu'ya doğar (Baku) ve Ta Manu'da (Taman) bir diğer denizin üzerinde batar.Fakat Mısır coğrafyasında böyle doğulu batılı denizler yoktur. Kitapta bahsedilen yer besbelli Kafkasya'dır. "Eski Mısırlı din adamları kutsal bilgileri herkese vermediler, sadece seçkin bir grup bunlara vakıftı. " Ölüler Kitabenin 17, 18, 64, 125, 149 ve 150. bölümlerinde bu bilgiler elinde anahtarı olana sunulur ve sadece bu seçkin grup esas anlamı öğrenebilir.

Antik coğrafya bilginleri Mısırlılarla Güney Kafkasya vadileri balkının aynı ırktan geldiklerini bilmekteydiler. MÖ 450'de Herodot şöyle yazar: (2, 104) "Hiç şüphe yoktur ki Kolhis halkı ile eski Mısırlılar aynı ırktandırlar." Mısırın eski adı Aetia idi. Kafkasya'da aynı adı taşıyan bir bölge bulunurdu. Sirisk ise Nil nehrinin eski adıdır. Kafkasyada'ki nehrin adı ise Cyrus'dur (Kur).

"Ölüler K.itabı"nda "ufuk" kelimesiyle yine Kafkasya kastedilmektedir. Güneşin doğduğu Bakü'den, güneşin battığı Taman arasında ülke dünyanın ufkudur. Buranın batı kısmında ise, yani Kuban'da ve Taman'da Kimmerler veya Khemuri halkı yaşardı. Bu bölgede sis bazen öyle yoğun olurdu ki, adına "Kimmerlenn Karanlık Ülkesi" adı verilmişti. Azak denizinin eski adı olan Maeitis'in anlamı ise "Karanlıklar Ülkesi Tanrısızda. Bu ülkede sonradan yaşayan, Kimmer ahfadı olan halk kendilerinin Aed veya Aeti, Haeti ırkından geldiklerini söylerler ve Thaem tanrısına taparlardı.

"Eski Fenikeliler de bu ırktan gelirler. Asıl vatanları Terek ve Sunja arasında, Kuzey Kafkasya'daydı. Sonradan güney ülkelerine inmişlerdir. Ama Kuban'ın en eski yerlilerinin Kimmerler olduğu kesindir; onlara kutsal ateşin insanları da denirdi, bazıları da Gimri diye anarlar. "isa'dan 11 bin yıl önce Azak denizinden gemiyle Aral gölüne ve Faizabad'a kadar gidilebilirdi. Bu deniz kuruduktan sonra buradan doğuya kervan ve ticaret ulaşımını ilk yapan halk Seresler veya Circetaeler idi.

"Arkeolojik araştırma ve kazılar tamamen yapılmadan, Asya Akdeniz! adım taşıyan ve Balkaş gölünden Çalantaş denizine kadar uzanan büyük denizin varlığım tam olarak kanıtlayamayız. Fakat büyük Rus bilimadamı Prof. Rostovsev, eski Çalantaş denizinin kuzeybatısına düşen Altay bölgesinde, Kuban'dakilere çok benzeyen mezarlar bulunduğunu belirtir.Yine Baykal gölünün güneyine düşen Tarım bölgesinde,Avrupalılarca yapıldığı sanılan kalıntıları keşfeden Sir Aurel Stein'ın bulguları ilginçtir. Bir deniz ve hatta okyanus büyüklüğünde bir deniz kuruduğunda, onun eski kıyı yerleşim alanlanndan başlayarak araştırmalar yapılabilir. Örneğin bugünkü Atlas Okyanusu kurursa, Amerika'nın doğu kıyılarındaki kentler tetkik edilir ve buraya insanların bir zamanlar İngiltere'den deniz yoluyla geldiği belirlenebilir, îşte Orta Asya'da da Kafkasya berzahından geldiği sanılan birçok emareler bulunur. MÖ 6000 yılına kadar geri giden, sonra MÖ 2500 ve hatta 1000 yılına kadar gelen bazı yer adları bu kanıyı güçlendirmektedir. Selentuş Okyanusu adı verilen bu Orta Asya denizi zamanla kurumuştur, ilk olarak bunun sonucu Balkaş gölünün Kafkasya ile olan bağlantısının kopmasıdır. Strabon'a göre MÖ 250 yılında Aral ile Hazar Denizi arasındaki su bağlamışı artık kurumuştu, O dönemde Kuzey Kafkasya'da yaşayan Sirici adlı bir kavim Hindistan ve Babil'e kervan yollarım oluşturmuşlardır.

"Aslen Kafkas kökenli olan Zelençuk, Olançuk, Alontas, Aslantis adlarına Orta Asya ve hatta Çin'de bile rastlanmaktadır, ipeği Çin'de ilk üreten Çin imparatoriçesinin adı Se-lint-çi'dir. Selentuş Okyanusu batıdan Kafkasya berzahına dayanıyordu.

"Amerikan Bilim Geliştirme Demeği'ne 1899 yılında verilen bir raporda, Eski Yunanlıların ve Samilerin mitolojik ülkeler hakkındaki efsanelerine konu olan bölgenin Kafkasya berzahı olduğu iddia edilmiştir. Araştırmalar sonucu bu rapor sonradan genişletilerek 1922 yılında son şeklini almıştır.

Kafkasya'nın kuzey ve güneyinde yapılacak kapsamlı arkelolojik kazıların kanıtlar oluşturacağı da belirtilmişti. Ben bunu 1923 yılında yazdığım kitapta belirttim. Eusebius, Berossus ve Josephus gibi eski bilimadamlarının tufandan öncesini anlatan kayıtları ve Ölüler Kitabi'nın gizli anlamının anahtarım belirten bir yazı l Mart 1924 ve 26 Temmuz 1924 tarihli Nature dergisinde yayınlanmıştı. Yine bu konuda çok ilginç bir yazı "Christian Selence Monitör" dergisinin 24 Şubat 1924 tarihli sayısında çıkmıştır,

"Tevrat Törelerinin Aslı" adlı kitabın yazarı ve Babil ile Sami Filolojisi Profesörü Arkeolog Dr. Albert T. Cley, gerek eserinde ve gerekse benimle olan yazışmalarında bu teorilerin çok mümkün olduğunu ve kendisinin de inandığım belirtmiştir. Mısır bilimleri uzmanı (egyptolog) Sir Flinders Petrie de aynı fikirdedir.

"Eski bilginlerin yazdıklarına göre dünyada ipek ilk defa Dağıstan'daki Gadira yöresinde üretilmiş ve oradan Selentuş Okyanusu yoluyla Çin'e götürülmüştür. Çin'de împaratoriçe Se-lint-çi tarafından geliştirilmiştir. Argonotlar'ın Altın Postu'da bir tür sarı ipek üretimidir.

Büyük İskender ölümünden önce Hazar Denizi'nde bir donanma kurar ve askerlerine bu denizin Hindistan'ın doğuşu ile irtibatlı olduğunu anlatır.

"Binlerce yıldan beri Kafkasya'nın iç bölgelerine girmek olanaksızdı. istilacılar kıyılardan ve ovadan girdiler, fakat çetin bir direnişle karşılaştılar.Gerektiğinde yerliler dağlara çekildi ve tehlike geçince tekrar aşağıya indiler, iskender kısa bir süre Hirkaniya'yı işgal etti. Türkler ise Derbent ve çevresini bir süre ellerinde tuttular. 1829 yılında Osmanlı imparatorluğu Kafkasya'nın batı kıyılarındaki bir iki üssünden ötürü buraları Rusya'ya terk etti.

Fakat tamamen bağımsız olan yerli Çerkes halkı Ruslara karşı koydu ve uzun yıllar bu savaşlar devam etti. Rusya bütün gücüyle bu bölgeyi istilaya çalıştı ve yöreye askeri casuslar gönderdi. 1848 yılında Kafkasya berzahının ilk Rus askeri haritası yapıldı.Bu harita çok ilginç ve önemlidir. Rus işgalinden önceki yerleri, yerleşimleri ve coğrafi isimleri gösterir, yani orijinal Kafkas yerli adlarıyla kaydedilmiştir. Ben, Britanya Savaş Dairesi'nin ince bir davranışıyla bu haritadan bir tane elde ettim. Şimdi size Kafkasya konusunda araştırmalar yapabilmek için kesinlikle gerekli olan en eski haritalardan bahsedeceğim. Eski Yunanlı coğrafya bilgini Ptolemaios (Ptolemy) tarafından çizilmiş, yaklaşık olarak miladi 130 yılı tarihini taşıyan Kafkasya haritası, Strabon'un kayıtları,Londra'da Kraliyet Coğrafya Derneği'nde bulunan bir seri çok kapsamlı Kafkasya haritası, ingiltere'nin Nottingham kentindeki Mr. Felix Osvvaid'ın jeolojik Kafkasya haritası, ingiliz Ordnance Survey Office tarafından Southampton'da basılmış 5 Verst Kafkasya haritası ve Stielers Atlası.

"Uzun süre yaptığım kapsamlı araştırmalar sonucu eski Yunan efsanelerinde adı geçen yer adları konusunda bazı boşluklar ve yanlışlıkları saptadım. Örneğin şimdiki Atlantik Okyanusu Yunanlılara çok uzaktı, fakat Selentuş denizi yakındı, ispanya'da îberya bulunduğu gibi Kafkasya'da da Iberya vardı. Batıda Albanya olduğu gibi Kafkasya'da Dağıstan'ın adı Albanya idi. Herakles'in sütunları Cebelitarık'dadır denilir, fakat onlar Kafkasya'daydılar.

Sonuç olarak Yunan mitolojisindeki Atlantik Denizi'nin gerçekte Selentuş Denizi olduğu ve bu denizin de gerçek Atlantik Okyanusu olduğu sonucuna vardım. Yani eski efsanelerde adı geçen Atlantik Okyanusu'ndan anlaşılması gereken Selentuş Okyanusu'dur.

"Babil ve Mısır uygarlıklannın çıkış noktası Apsu veya Apsu-anaki diye anılan Kafkasya bölgesidir. Yine bu bölgenin adı Gılgamış Destanı'nda geçer. Yunan kahramanı Uiysses'in gerçek yeri de Kuban'dadır.

"Hititler dahi Kafkasya'da bulunmuşlardır. Alazan vadisinde Hitit yerleşim merkezleri bulunurdu. Tufandan sonra Mısırlılar tekrar buralara geldilerse de soğuk iklime dayanamayıp Batı Kafkasyalı dağlı halk tarafından geriye püstürtüldüler.

"Mısırın Ölüler Kitabi'ndaki birçok yazı Kafkasya'yı anlatıyor gibidir. Ölüler Kitabındaki yer adları ve dünyanın oluçumunu içeren kayıtlar, güneşin doğuşu ve batışı Kafkasya berzahının bu kitapta anlatılan yer olduğuna işaret etmektedir.

Yine 1923, 1924 ve 1926'da yazdığım yazılarda sunduğum ve burada bahsettiğim kanıtlara dayanarak Kafkasya'nın eski Yunanlıların, Mezopotamyalılann (Sümerler,Keldaniler, Fenikeliler), Semitlerin ve Aryanlarm anavatanı olduğu kanısına vardım. Mısır Ölüler Kitabi'nın Mısır hanedan ailelerinin başlangıcından önce yazıldığı da bir gerçektir.

"MÖ 428 yılında doğan ve 348 yılmda ölen Platon (Eflatun) Kritias adlı eserinde Atlantis efsanesini anlatır. Ona göre eski Yunan bilgini Solon'a Mısırda Sais rahipleri tarafından tufandan önce var olan bir büyük uygarlıktan bahsedilir. Bu Atlantis uygarlığıdır. Dünyanın ilk ve en eski uygarlığı olan Atlantis tufan sonucu yok olur ve batar. Sağ kalanlar yüksek yerlere sığınırlar. Bence bu yüksek yerler Kafkas sıradağları ve yamaçlarıdır, insanlık tekrar burada oluşur ve dünyaya yayılır, isimlerin, kelimelerin birbirleriyle benzerlikleri ve ilişkileri numeroloji bilimiyle araştırılmaktadır.

Örneğin, Eumeles Mısır dilindeki Gadeirus ile aynı kişidir. Eumeles'in numerolojik sayışı 728 olup, Gadeirus ile aynı (728) çıkmaktadır. Yunan Klito 1160 çıkarken, Mısırlı Naphthys de aynı şekilde 1160 çıkar. Klito deniz Tanrısı Poseidon'la evlenir, Poseidon Atlantis'in tanrısıdır. Mısır dilindeki adı ise Typhon'dur. Bu şekilde adların birbirleriyle aynı oluşundan. Mısır ve Yunan mitolojisinden ve eski Kafkas haritalarındaki otokton isimlerden varılan sonuca göre gerçek Atlantis, Atlas Okyanusu'nda batan bir ada değil, tufandan önce Kafkasya'da, bugünkü Pyatigorsk ve Daryal geçidi arasında bulunan bölgedir. Güney doğusunda Gadria vardır. Atlantı Selentş Denizi ve Karadeniz arasında kısmen ada bir ülkeydi. Buna göre tufan öncesi insanlık Kafkasya'da bulunan Atlantis'de oluşmuş ve büyük bir uygarlık kurulmuştur.

"Babil'in insanlığın yaradılışı efsanesinde bahsi geçen dağlar Lakamu, Lakmu, Kingu, Anshar, An, Marduk ve Gaga Kafkas sıradağlannın en belirginlerinin adlarını oluşturur. Bu adlardan sadece Kingu bugün Elbruz ve Anshar da Kazbek olmuşlardır. Bu bilgiyi Brittanica Ansiklopedisi de doğrular.

"Mısır efsanelerine göre dünyada ilk ülke, doğudan güneşin Baku üzerine doğduğu denizden, Ta-Manu üzerine battığı deniz olarak anlatır ki önceden de değindiğimiz gibi bu ülke Kafkasya berzahıdır.

"Hint efsanelerine göre Hindi kelimesi, çok eskiden Kuban kıyılarında yaşamış Sindi-Sind halkından gelirmiş.
Çin efsanelerine göre ise, Çin halkının ataları Kafkasya'nın Seres halkından gelirmiş.
Her halkın ve ülkenin efsanelerinde bahsi geçen yer Kafkasya'dır veya Kaf Dağı'dır.

"18 Mart 1924'de yayınlanan, "Christian Selence Monitör" gazetesinde çıkan bir makalemde Kafkasya berzahınm eski Mısır ve Aryanların anavatanı olduğunu belirtmiştim. Yine aynı gazetenin 8 Mart 1926 tarihli sayısında, Kafkasya'nın eski Yunan, Mısır ve Mezopotamyalıların anavatanı olduğunu açıklamıştım.

Kafkasyanın eski yerli halklarından Circetae ülkesi, Taman Yarımadasi'ndan Kuban'a uzanır. Bu halkın bir başka adı da "Büyük Evin Bölgesi"veya "Güneşin Halkı"dır.

"Pliny'nin "Quad ante, Cerberium vocantur" adlı eserinde, Kimmerlerin kenti "Kimmur"dan bahsedilir. Bu kent Taman Yarımadası'nin girişindeydi.

"Hirth ve Rockhill'in yazdıkları "Arap Ticareti ve Çin" adlı eserde,Herkül'ün sütunlarının Kuzey Kafkasya'da Taman'da olduğu yazılıdır.

Başka ilginç bir olay, Mısır Tanrısı Osiris'in tacı eski Kimmerya olan Rostov'da bulunmuştur. Bu tacın resmi Zaharov tarafından yazılan"Antik Mısır" (Eylül 1926,USA) eserinde çıkmıştır.

"Eski Mısır'ın Ölüler Kitabi'nda Kafkasya, isim zikrederek "Üzerinde tufandan sığınanları barındıran çok büyük bir tekne" olarak anılır (Bölüm 99).

"Ünlü Yunanlı coğrafya bilgini Ptolemaios'un (Ptolemy) haritasında Kuban nehri eski adıyla, "Vardanus" olarak gösterilmiştir.
"Sonuç olarak vardığımız kanı şudur: Eskiden genel olarak Kafkas kabilelerinin oraya sığınmış, bilinmeyen büyük bir uygarlığın ahfadı olduğu kabul edilirdi. (Kennan, Nat. Geog. Mag., Oct 1913, Childe, The Aryans, sayfa 176 Enc. Brit. makalesi Georgia, et. al.) ve bundan ötürü başka kanıt aranmazdı.

Fakat bizim araştırmalarımız sonucunda, Kafkas kabilelerinin atalarının eski Mısır, Mezopotamya, Yunan ve Aryan uygarlıklarım oluşturanlar oldukları ve günümüzdekilerin de onların ahfadı oldukları kanıtlarla kesinleşmiştir ve bu buluşu destekleyen arkeolojik bulgular gelmektedir.

Bu yazıların yayınlanmasından bir yıl sonra (aynı zamanda, 8 Mart 1924'de "Monitör" gazetesinde çıkmıştır), "Antik Mısır" (Haziran 1927, USA) adlı eserin yazarı ünlü egyptolog Sir Flinders Petrie de bu tezi doğrulamıştır.

Genelde sonuç olarak vardığımız kanıları şöyle sıralayabiliriz:
- Kafkasya dünyanın sabahının ülkesidir.
- Kafkasya insanlığın beşiği ve anavatanıdır.
- Tufan öncesinde ilk insanlık uygarlığı (Atlantis gibi) Kafkasya'da oluşmuştur.
- Kafkas kavimleri bu uygarlığın yanaşması değil aslıdır.
- Bugünkü Kafkas kavimleri de onların ahfadıdır.

İleride yapılacak kapsamlı arkeolojik araştırmalar bu tezi daha iyi kanıtlayacaktır. Bu satırların yazarı uzun araştırmalannın sonucu olan bu iddialarına yardımcı olan ve destek veren yüzlerce bilimadamı ve araştırmacıya teşekkürlerini sunmayı borç bilir.
Bunların basında özellikle egyptolog Sir Flinders Petrie, Sami filolojisi ve arkeoloji profesörü Dr. Albert T. Clay, Sir Robert Hart ve grubu, Kafkasolog W.E. D. Allen, Prof. Meşaninov, Prof. T. A. Olmstead. E. Chiera, E. A. W.Budge, J. H. Breasted, Jansen, Peters, Rawlinson ve E. Giichrist gelir." "The Delılged Civilization ofthe Caucasus Isthmus". Bölümler 7, 8. 9, 10 ve bölüm 11, New York, USA, 1927, 1933. yazan, Prof. Reginald Aubrey Fessenden.

Yüzyıllardan beri Çerkesya'da hayret, şaşkınlık ve korku yaratan bir şey de ölüm dağıdır. Zirvesinde birkaç kuru ağaçtan başka hiçbir şey bulunmayan bu dağın tepesine çıkan her canlı derhal veya kısa bir süre sonra ölmektedir. Çerkesya'da seyahatler yapan Şövalye Taitbout de Marigny bu dağdan bahseder. Anlattığına göre, Pşiate'den beş fersah uzaklıkta, koni şeklinde bir dağdır. Tepesinde sadece birkaç tuhaf ağaç vardır.

Bu dağın zirvesine çıkan herkes, her canlı mutlaka ölmüştür.Bazıları indikten kısa süre sonra fenalaşıp ölmüşlerdir. Bu tepeye hiçbir hayvan çıkmadığı gibi üzerinden kuş bile uçmazmış.

Bu anılan yazılışından yüz yıl kadar sonra, 1924 yılında Paris'de yayınlanan "Beis: Hommes et Dieux" (Hayvanlar, insanlar ve Tanrılar) adlı kitabında ? Ossendowski bu dağı konu eder ve dağın esrarım araştırır. Fakat kesin bilimsel bir kanıt bulamaz. Sonuçta bu dağın doğaüstü ve inanılmaz olay olduğuna karar verdiğin! kitabında yazar.

Tarih boyunca Kafkasya
Aydın Osman Erkan

Çerkeslerin Tarihçesi

Aralık 10, 2018

Heredot, Strabon ve Silakin gibi eski Yunan tarihçileri Çerkeslerden Şerkes, Kerket, Kerkes gibi isimlerle bahseder. Bazı Bizans tarihçileri Çerkes ülkesine 'Kazadhiya' derlerdi. Bostani, Dairetü'l-Me'arif'te (1/440) orta çağ tarihçilerinin onları 'Sirakes' adıyle andığını kaydeder. Tüm bu tarihçiler, eski Çerkesler'in medeniyetini kutlamış, güzel sıfatlarını anlatmışlardır. Antik Yunan tarihçisi Şair Homeros meşhur İliada'ya Kafkasya'yı sahne yapmıştır. Promete Kafdağı'na sürülüp orada zincire vurulmuştur. 

"Adıgeler hakkında en güvenilir kaynaklar, 15-16, asırlarda, Avrupa'dan gelen seyyahların yazdıklarıdır. Bunlar derlenince Adıge tarihi hakkında önemli veriler ortaya çıkmaktadır. Bunları bizzat Adıgelerin yazdığını söyleyenler de çıkmıştır. Arab-han, Kes, İnal vs. komutanlar eşliğinde Arap memleketlerinden geldiği de söylenmiştir. İlk önce Kırım'a gitmişler, bir süre sonra Kafkas sahillerine yerleşmişler. Tüm bu söylentiler de temel ortak yanlış tarih metodu kullanılmamasıdır. Ancak doğru da yanlış ta olsa haberin yazılması iyidir. Bu konuda kendi tarihçi ve yazarlarımız da vardır. Nogmov Şora, Adıgeleri 'Ant'lara bağlıyor. Kabardey'de 'Antixe' sülale adı halen de mevcuttur. V. Kudaşev 'Nogma'nın dediği doğruysa Slavlarla akrabayız.' der. Nogmay'ı, çağdaş alimlerden Adelceri G. Keşev (Caşe Kalenbi) yanlış sayar, Adıge-Ant yakınlığını red eder." 

Adıgelerin kökeni ve dili 
Sosyo-ekonomik ve milli tarihi içinde toplumumuz ilerleme kaydetmektedir... Kafkasya halklar köprüsü gibi oldu, gelip geçen kavimlerden kalıp yerleşenler çıktı. Bu sebeple gerek dil, gerek menşe, gerekse kültür açısından bir mozaik doğdu. Göçler halkları karıştırdı. Küçük soylar birleşip büyük bilikler kuruyor, en küçüklerse arada kayboluyordu. Saf, katıksız hiç bir toplum yoktur.. V.İ. Abayev 'saf toplum idealleri deliliktir' diyor. İskit, Sarmat, Alan, hiç birinin safkan olduğu (özellikle de Asetinler hakkında) asla iddia edilemez. Ş. D. İnal-İpa 'gıtronim' (su isimleri hakkında) diyor ki; 'Şüphesiz batı Gürcistan'da Adıge elementi vardır. Buralarda Adıge-Abhazcaya denk düşen su (ırmak) ve yer isimleri vardır; 'psı' (su) sözünü ve 'kva' ('ko', ova, çukur) gibi ekler ihtiva eden yer isimleri mevcuttur. Adıgelerin Sarmat, Türk ve Slavlardan geldiğine dair iddialar vardır. Arabistan, Mısır ve Suriye'den geldiklerine dair iddialar da vardır. Zencilerden, Hindulardan türediğini iddia edenler bile olmuştur. 

Ant akrabalığı kabul edilemez. 'Ant' efsanelerinde Adıgeler '... ile Adıge' diye ayrıca sözkonusu edilmektedir. Caşe (Kalenbi) doğruyu bulmuştur. Antlarla Adıgeler arasında hiçbir akrabalık bağı yoktur. Adıgelerin Kafkasya dışından geldiği ve Adıge dilinin başka dillerden türediği gibi düşüncelerin tamamına yakını münakaşa götürmez yalan haberler olup ilmi hiçbir mana ifade etmezler. 

M.Ö. 3000-4000 yıllarında su, dağ, orman vb. her açıdan çok zengin bir memleket olan Kafkasya'da otokton halklar yaşıyordu. Üç Gürcü bilim adamı G.A. Melikişfili, Z.V.Ançabazi ve O.M. Caparidzi'nin görüşüne göre Kafkas halkları güneyden, Ön Asya'dan gelmişlerdir. Hiç şüphesiz paleolitik dönemde insanların ataları bu coğrafyada yaşamıştır. O döneme ait 100 eser Maykop'ta , Abazekhskaya'da, Abinsk'te, Karaçay-Çerkes'te, Kabardey-Balkar'da, Osetya'da bulunmuştur. Taş devrinde, Karadeniz sahillerinde insan yaşadığına dair bilim adamlarının mütalaaları vardır. 

Dağ silsilesinin kuzeyinde ve güneyinde yaşayan otokton halklar paleolitik dönem sonlarında kültürel farklılıklar göstermeye başladılar. Neolitik devrimde (M.Ö.5000) otokton Kafkas halkları üç ana gruba ayrıldı: Zakafkaz, Kuzeybatıkafkas, Kuzeydoğukafkas. M.Ö. 3000-4000 yıllarında Abhaz-Adıge, Nah-Dağıstan ve Kartvel.olmak üzere tamamen ayrıştılar. O tarihte kendi aralarında da ufak tefek ayrışmalar görülmeye başladı. 

Kafkas halklarının (M.Ö. 3-4000 yıllarında) ayrışmaların sebebi, kendi aralarındaki anlaşmazlıklar değil, dışarıdan gelen ve karışan yabancılardır. Kuzey Kafkasya'nın tarihini anlamak için Ön Asya ile Avrupa arasındaki köprü işlevini unutmamak gerekir. 

Uzun zamanlardan beri Kafkasya'daki en büyük değişimlerden biri Kuzey İran halklarının gelip karışması, M.S. IV. asırdan itibaren de Hun, Bolgar (Bulgar), Hazar ve Kıpçakların Kafkas halklarına karışmasıdır. Bu olay birkaç kez vuku bulmuş ve bölgeyi Türki bir coğrafya gibi yapmışlardır. Daha sonra XI-XVI. asırlarda Moğol istilaları vuku buldu ve 13. asır başlarında Alan hakimiyetini bozdu. 13-14. asırlarda Karaçay, Balkar ve Asetinler dağlarda yaşamaya başladılar. Adıgeler de doğu tarafa doğru yayıldılar. 

Tarihçi Yusuf İzzet Met Çunetıko ' Kafkas Tarihi' adlı eserinde Adıgeler ile Çeçenlerin aynı asıl ve aynı ırktan geldiğini yazmaktadır. 

Duba de Mönpere diyor ki; 'Greklerle Adıgeler arasında ne kadar çok benzerlik var! Kadınla yada erkekle konuştuğumda verdiği cevaplar, kadınların konumları , görevleri, kocasıyla beraber topluma girmesinin ayıp karşılanması, yiyecekleri, cenaze törenleri, bahar gelince yüz kişilik bir grubun 'tewe' (baskına) gidip esir getirmeleri... Bir Adıge'ye neden böyle yaptıkları sorulunca 'birincisi para yok, esir para yerine kullanılıyor. İkincisi gençlerimizin savaşçı ve cesur olarak yetişmesi, kendilerini ispatlamaları gerekir' diye cevapladı. Yunanlıya sorduğumda ise 'Spartan (İtalyanlar devrinde, Kral) Likurug'un delikanlıların hırsızlık yapmalarını serbest bıraktığını, gece uykusuzluğa alışıp savaşçı olarak yetişmeleri içn müsade ettiğini, yakaladığını kırbaçlattığını söylüyor. 

'Önasya'nın en eski medeniyet tarihi, hal-i hazır medeniyet tarihinin başlangıcı demektir. Zira Sümer-Akat arşivleri okunmaya başladı... Yeryüzünde göçebelik zihnin almayacağı kadar eskidir. Hrozni, Mezopotomya medeniyetini kuran göçebelerin Hazar Denizi ve Kafkas üzerinden Türkistana'dan geldiği kanaatini izah eder. Sümerler yazılarında 'Arali'den geldik, Kaphazi'den geçtik' derlerse, Aral ve Kafkaslar anlaşılır. Temayüller takip edilirken daima kuzeye, kuzey-doğuya gidilir. 

Hrozni'ye göre bundan 6000 yıl evvel Doğu Anadolu'da bir Kas milleti zuhur etti. Kas'lar Kaspi bölgesinden geldiler. Bu 'Kas' adı yer değiştirdikçe ve zaman geçtikçe Kaş, Kış, Kuş olmuştur... Kas köktür. Kaspi'deki 'pi' son ektir ve cemi edatıdır. Kafkas adı, eski Anadolu kavmi olan Kas-ka adı, eski Hitit şehri Kas-ur adı hep buradan gelir. Kiş-Sümer şehri dahi adını bu kaynaktan almıştır. Anadolu'da ve Kafkasya'da yer ve millet adı olmak üzere Kars, Kaz-ova, Kastamoni gibi isimler vardır... Bundan 6000 yıl evvel Kas adında bir kavim Orta Asya'dan, Hazar ve Kafkas maverasından Mezopotomya'ya geldi. Mezopotomya'ya gelenlerin en medenisi Kaslardır. 

'Etiler Anadolu'ya bir kısım bilim adamına göre Kafkaslar yolu ile doğudan gelmiştir (diğer kısım Avrupa'dan geldiğini söylüyor). İ.Ö. 8. yüzyılda kendini gösteren ve Kafkaslar yolu ile doğudan gelen Kimer baskınlarına 7. yüzyıldaki İskitlerin istila hareketleri de katılmış olduğundan bu baskılar altında Urartu devleti (Doğu Anadolu'da) varlığını idame ettirememiştir. 

'Neseb-i Çerakise' müellifi, meşhur Arap tarihçisi Safedi'den naklen 'fetih döneminde Kureyş kabilesinin yeryüzünün doğusuna ve batısına dağılışı' başlığını taşıyan yedinci bölümde şu izahatı kaydeder: Kureyş'in Benu Amir adında bir kabilesi vardı. Kesa b. İkrime b. Amr b. Zü'l-Amiri kralları idi. At üstünde cirit oynarlarken attığı sopalarla bazı Arapların gözlerini çıkarmış. Adamlar (Hz.) Ömer'e gelip kısas istemişler. Kısastan kurtulmak için Kesa gece Arz-ı Rum'a kaçmış. Bu olayı duyan insanlar "Kesa geceleyin kaçtı" anlamında 'Sera Kesa', 'Cera Kesa' demişler (Çerkes ismi buradan doğmuş). Dolaşa dolaşa 30 bin kişilik ordusuyla Bursa'ya gelmiş. Önüne gelen her kuvveti yendiğinden korku salmış. Konstantin, İmparatorluğunun deniz ötesini verip karşıya geçmesini istemiş. O da gidip, eskiden Arz-ı Neyarik olarak bilinen -ki, önceleri Ermenilerin elindeydi- Bilad-ı Ububan'a yerleşmiş. Oradaki Ermenileri de boyun eğdirmiş. Havası, suyu, toprağı rızkı bol ve bereketli bir yerdi. Buraya şimdi Arz-ı Çerakise denir. 

'Çerkesler, beyaz ari ırktandır. Kafkaslılar beyaz ırkın aslı ve en temizidir. Kumral saçlıları, bal rengi veya mavi renkli gözlüleri, kestane renginde saçlıları vardır. Tenleri saf beyazdır. Altında beşeriyetin şahit olduğu en temizinden sımsıcak bir kan akar.' 

Çağdaş etnograflar Kafkasya'yı diğerlerinden ayrı, müstakil olarak ele alıp etnografik tarihini inceliyorlar. Kültür materyalleriyle ortaya çıkarılan bir gerçek Kafkasya'nın çok eskilerden beri bir bütün olduğudur. Kafkasya'da yaşayan diller, diğer hiçbir yerde görülemeyecek çokluktadır. Burada elli ayrı dil kullanan halklar yaşamaktadır. Bunlardan kırk tanesi otokton olup hepsi akraba dillerdir. Kafkasya'da otakton olmayan Hint Avrupa ve Altay dilleri vardır. Hint-Avrupa soyları, Rus, Ukraynalı, Ermeni, Rum, Asetin, Kürd, Tatlar'dır (İran'dan gelen dağ Yahudileri). Altay ailesine mensup olanlar ise Azeri, Kumuk, Karaçay, Balkar ve Nogaylardır. Kafkas ( veya İbero-Kafkas) dillerini muasır lisaniyatçılar üç gruba ayırır: Kuzeybatı Kafkas dilleri, Doğu Kafkas (Dağıstan, Nah) dilleri, Güney Kafkas (Kartvel) dilleri. İ.M. Dyakanov ile S.A. Starastin bu üçüncüsünü ayırırlar. 

'Arkeolojik kazıların verdiği bilgilere göre Kafkasya, insanlık medeniyetinin önemli halkalarından birisini teşkil etmiştir. Madenin keşfedildiği, ateşin ilk defa kullanıldığı yerlerin başında Kafkasya'nın geldiği rivayet edilmektedir. Ancak medeniyet alanındaki bu ilk atılımlara karşılık Kafkasya coğrafyasının sağladığı özellik dolayısıyla, dünyanın diğer bölgelerine nazaran daha farklı bir yapı göstermiştir. Fiziki coğrafya bakımından bütünlük göstermesine karşılık tarihi gelişmeler neticesinde beşeri coğrafya bakımından bir mozaik özelliği taşımaktadır. 

Kafkas dil ailesi 
'Dil, düşünce, duygu ve isteklerin bir toplumda ses ve anlam yönünden ortak olan öğeler ve kurallardan yararlanılarak başkalarına aktarılmasını sağlayan, çok yönlü, çok gelişmiş bir dizgedir.' Platon, Kratylos adlı yapıtında dili, kendi özel düşüncelerini sesin yardımıyla özne ve yüklemler aracıyla anlaşılabilir duruma getirmek' biçiminde tanımlıyordu. 

Dilciler Kafkas dillerini ve lehçelerini müstakil bir aile olarak ele alma eğilimindedir. 

'Fonem dizgesi ve iç yapısı bakımından öteki diller ve dil ailelerinden büyük ayrılık gösteren Kafkas dilleri üzerinde, uzun uzadıya durmayacağız. Bazı Türk lehçeleriyle birlikte Kafkasya'da konuşulan bu dillerin Kartvel kolunu (örneğin Gürcüce) Abhaz- Çerkes, Lezgi-Çeçen kollarını saymakla yetinelim. 

' Schleicher'in morfolojik tasnifine göre biçim açısından Adıge dili, yalınlayan (tek heceli isimlendirmesi hatalıdır) diller; kaynak (akrabalık ilişkileri) bakımından ise Kafkas dil ailesi içerisinde mütalaa edilmektedir.

Milattan önce Adıgeler 
N.Y. Mar şöyle yazıyor: Adıge-Abhaz ve diğer Kafkas halkları, Elam, Kasit, Hald, Sümer, Urartu, Bask, Pelask, Etrusk, büyük bir ırk olarak Akdeniz havzasında yaşıyordu. Abhaz-Adıge ile Bask dilleri biraz uyuştuğu gibi kültürlerinde de büyük benzerlikler vardır. Bunların güçlü büyük bir ırktan türemiş olmaları gerekir ki, bu bir Akdeniz havzası ırkı idi. Adıge-Abhazlar, Kafkas-Anadolu coğrafyasında yaşayan ilk halklardandır. Önceden bir olan Kafkas-Hat'lardan bölünmüştür. Adıge-Abhaz dili, ölü Hat dilinden başka hiç birine benzemiyor. İnsanın kimliği sorulurken 'hat' , 'het' denmesi, Hatkoy kabilesi, Hatuw, Hatko, Hatıjıko, Hatşıko, Hatkh, Hatıkhe, Hataw vb. sülale adları da bu akrabalığı destekleyen delillerdendir. Küçük Asya ile Kafkas kültürünün yakın, hatta aynı olduğu söylenebilir. . Tanrı adları birbirine yakın idi. Hatca savaş tanrısı 'İnare' idi. Adigelerde, İnarowko, İnar; Abhazlarda İnarbe gibi isimler kullanılmaktadır. Tanrı Datto'yu (bazıları yıldırım tanrısı olduğunu söylüyor) çağrıştıran 'dotta' kelimesi vardır. Adiğeler saygın sülalelere bir saygı ifadesi olarak 'Dotta' diye hitap ederlerdi. 'Waşkho'(Hatça ibadet adı): M.Ö. 2 bin yıllarında kullanılan bu kelime Abhazca'da halen aynen kullanılır. Wubıhlerde 'Waşhve', Adıgey'de 'Waşkho', Kabardey'de 'Waşho' yemin için kullanılır. M.Ö. 7-8 bin yıllarında Küçük Asya'da insan yaşıyordu. Buğday ve arpa ekiliyor, koyun ve keçi besliniyordu. M.Ö. 5-4 bin yıllarında buralarda gelişme, 3 bin yıllarında değişim görülmekte, kale ile çevrili şehirlere rastlanmaktadır. Daha o dönemde kültürel ve politik ilerleme sağlanmıştır. Dorak ve Alacahöyük'te kama, kılıç, balta, mızrak vs. gümüş işlemeli madenler bulunmuştur. Kaş'ların (Kas da denir) orada yaşadığı tartışmasız bilinen bir husustur. Bunlar Hat'larla yakın akraba idiler. M.Ö. 2 binin sonları ile binin başlarında Hat kavimleri yayılmaya başladı. Hatusas şehri merkezleri idi. Güney bölgelerde yaşayan Het'ler de Hat ve Kas'ların yaşadığı kuzey bölgelere doğru çıkmaya başladılar. Yeni gelen fertler, Hatların dilini almıştır. Demirin adının ve önemin Kas ve Hatlarda aynı oluşu akrabalıklarının en büyük delillerinden biri olarak kabul edilir. 1970'li yıllara kadar bilim adamları, 'Maykop kültürü'nün sadece Karadeniz sahillerinde yaşadığı kanaatindeydi. Bu kanaatin dayandığı bir temel yoktu. Ancak 'Maykop kültürü'nün hakimiyet alanını belirlemek o kadar kolay değildi. Kuzey Kafkasya'daki halkların kültür birliğini daha önce belirtmiştik. Nalçik'te açılan kurgan, yapılış şekli ve muhteviyatı itibarıyla Maykop kurganlarının aynı idi. Batı Gürcistan kültürü de Maykop kültürüne yakındır. Millattan önce 3 bin yıllarında Maykop kültürü hükümran olmuştu. Merkezi de Ön Kuban idi. 

18.yy. ortalarına kadar Adıge - Rus münasebetleri 
29 Mayıs 1714’te I. Petro, Hive’ye askeri bir keşif kolu gönderilmesi talimatını vermişti. Bu keşif kolunun yönetimini, kendisinin mürebbisi olan Boris Aleksandroviç Galintsev’in kızı ile evli bulunan ve Hıristiyan olan Prens Aleksander Bekoviç Çerkeskiy’e (asıl adı Davlat Kisden Mirza olup Kabardinli bir Müslüman idi) verdi. Çerkeskiy, 1713’ten beri I. Petro’nun "şark meselesi" danışmanı idi. 28 Eylül 1714’te bu keşif kolu 1900 asker ile Oksus (Amu Derya) istikametinde harekete geçirildi. Nalçikli etnograf Dr.A. Ğut’un belirttiğine göre Rusya’nın Kafkasya’ya 1825’ten önce müdahalesi vaki değildir. 

19.yy.'a kadar Kırım Hanları ve Osmanlı Devleti ile münasebetleri 
İstanbul’un beklenen alakası, Dağıstan, Kabardey ve Çerkesleri Ruslar aleyhine ayaklandırmıştı. 11 Ekim 1787 tarihinde Anapa’ya gelen beylerbeyi (Köse Mustafa Paşa) görülmemiş bir tezahüratla karşılanmıştı. 

Çerkezistan’a silah ve cephane sevkedildiği hususunda Rus Elçiliği’nin şikayeti üzerine 21 B (Receb) 1273 (20 Mart 1857) tarihinde oluşturulan komisyonun, eski Bosna Nazırı İsmail Paşa ile Liva Ferhat Paşa’yı suçlu bularak ilkini Bursa’ya, ikincisini Kütahya’ya sürgüne göndermesi; sonucun elçiliğe bidirilmekle beraber Rusya ile dostluğu zedeleyen bu tür olayların tekerrür etmemesi için olayın gerek resmi yazılarla memurlara, gerekse Takvim-i Vekâyi’de yayınlanarak kamuoyuna duyurulması Osmanlı Hükümetinin o zamanki Kafkasya politikasını alenen yansıtan bir mesle olmuştur.. 

Kırım hanları Adıge kabilelerini sık sık rahatsız ediyordu. Osmanlı Padişahlarının Kırım Hanları üzerinde hakimiyet kurmaları Adıgeler başta olmak üzere Kafkas halklarına zarar vermiştir. 1590’larda Kırım Hanı Mengi Girey Adıgelere baskın yapmak istedi. Osmanlı ve Tatar tarihleri Adıgeleri ele geçirdiğini söylüyorsa da Adıgeler onun hakimiyeti altına girmemek için mütemadiyen savaşmışlardır. 

1569’da Osmanlı Devleti’nin, Kırım Valisi Çerkes asıllı Kasım Paşa eliyle Astrahan’a sefer düzenlemeye girişmesi esnasında valinin adam ve mal desteği talebini Çerkes Beylerinin yedisinin birden reddetmesi, Kafkasya’nın Kırım ve Osmanlı ile münasebetlerinin mahiyetini ortaya koymaktadır. 

Osmanlı Devleti 1475’te fethettiği Kırım üzerinden gönderdiği mollalar eliyle Batı Kafkasya’da İslamı yaymaya başladı. 

1739’da imzalanan Belgrad muahedesinde her iki taraf ta Kabardey bölgesinin bağımsızlığını itiraf ettiği halde 1740, 41 ve 42 senelerinde Rus Çarı’nın Sultan I. Mahmud’a yazdığı yazılarda ‘Çerkeslerin ve Kabardeylerin varisi ve hakimi’ ünvanı kullanıldığı ve Osmanlıların da III. İvan’a cevaben yazdıkları yazılarda aynı ünvanın kullanılması, bölgedeki Rus hakimiyetinin tanındığı anlamına geliyordu. 

Siyasi birlikler
Tatar-Moğol savaşlarından sonra Kafkasya haritası değişti. Kimi kabileler dağıldı, kimileri üstünlüğü ele geçirdi. Genellikle kendi başlarının işini (kendi ‘wınafe’sini) kendileri yapardı. 

Rusya batı kesimdeki halk meclislerini dağıtmaya, kabile reislerine hediyeler göndermeye başladı. Abzekh Pşısı 1828’de kendisine yapılan barış teklifini meclise sundu ve Şapsığde toplanan meclis, uzun münakaşalardan sonra, bölgenin vaziyetine, Rusların düşmanlığına ve Edirne Antlaşması’nın geçersiz olduğuna dair şu beyannemeyi tüm dünyaya arzetme kararı aldı: "Ruslarla sulha bile yanaşmayan Kafkasya’nın sakinleri nasıl olur da onların tebeası sayılabilir." 

1859’dan sonra batıda Rus baskısının iyice şiddetlenmesi üzerine Wubıkh, Abzekh ve Şapsığ önderleri 1861’de bir khase topladı. Yeni bir meclis seçti ve şu kararları aldı: 

"1- Son gelişmeleri Avrupa ülkelerine duyurmak, 2- a) 13 Haziran 1861 Çerkeslerin bağımsızlığını ilan ettiği gündür. b) Tüm Çerkesleri ilzam eden Millet Meclisi seçilmiştir. c) Birlik, gerekirse kuvvet kullanarak sağlanacaktır. d) Bağımsız Çerkes Devleti Meclisine gizli oyla 15 üye seçilmiştir. 3- Meclisin kararıyla ülke 12 vilayete bölünmüş ve her birine kadı, müftü, muhtar ve emniyet amiri tayin edilmiştir. 4- Meclis kararları bu mümessiller tarafından uygulanacak ve vergileri bunlar toplayacaktır. Her yüz haneye beş atlının masrafı yüklenmiştir. Toplanan vergiler hür Kafkasya’nın temsilcileri eliyle ülke işleri için en iyi şekilde harcanacaktır." 

18.. yılında Kuzeybatı Kafkasya’da bir devlet kurulmak istenmiştir. 19. asırda burada demokrasi uygulatan Wubıkh, Abzakh ve Şapsığlar vardı. Savaş sebebiyle iç ihtilafları sonuçlandırıp ittifak kurarak düşmana karşı koymaya başladılar. Ruslara ait dört kaleyi ele geçirdiler. Bu vesileyle ittifakları güçlendi. Muhammed Emin ile Şamil’in Bu ittifaklarda büyük rolü oldu. Halkın içindeki statü sahipleri bu ittifakı hoş karşılamıyordu. Şamil bertaraf olup (1859’da) Muhammed Emin de esir alınınca, ittifakı eski statü sahibi muhalifler destekler oldu. Onlar kendi halklarını hiçe sayarak Ruslarla iletişim halinde idi. 1861’de Wubıkh, Abzakh ve Şapsığlar "meclis" kurdu. 15 kişilik heyet seçildi. Bir Wubıh olan Thamade (Başkan) Hac Kranduk Berzeg, meclis kararı aldı, ülkeyi 12 eyalete ayırdı. Eyaletlerin de kendi meclisleri vardı Rusya, Türkiye, Fransa ve İngiltere haberdar edildi. 

Rusya haber alınca meclisi çalıştırmadı. 1864 göçüyle Türkiye insanları götürünce bu devlet son buldu. Teşebbüs yerinde ve zamanındaydı, ama kendi reisleri tarafından satıldılar. 

Adıgelerin komşu akraba kabileler ile münasebetleri kardeşlik ve akrabalık zemininde yürütülmekte idi. Dönem dönem siyasi birlik denemeleri de olmuştur. 

Kafkas - Rus savaşları ve Rusların Adıge topraklarını istila ederek ilhakı 
Özellikle Şapsığ ve Natuhaç eyaletleri ‘Avrupa’nın en modern savaş tekniklerine sahip ve Avrupa imparatorlukları içinde en despot, en büyük ve en vicdansız olanının bütün gücüne, enerjisine ve hilelerine karşı son on yıldır tek başlarına direnmiş bulunuyor.’ 

A.İ.Gertsin’in tesbitine göre Rus çarları Kafkasya’yı sıcak Sibirya sanıyorlardı. Bu sebeple sürgünleri oraya gönderiyorlardı. Dubralubov’un kaydettiğine göre çarın adamları Kafkas halkının örf ve inancını hiç kaale almadan kendi görüşlerini baskıyla kabul ettirmeye çalışıyorlardı. 

Kafkasya’da uygulanan kıyım ve katliamı yazmaktan kalem bile imtina ediyor. Jan Carol şöyle der: Rusya’nın Kafkasya’yı işgali, çağdaş dünyamızdaki en iğrenç vahşet tablolarını oluşturmaktadır. Rusya Kafkasyalıların mukavemetini kırıp onlara boyun eğdirebilmek için dehşet ve vahşet dolu 60 askeri yıla ihtiyaç duymuştur. 

"Kafkas cephesi Rus ordusuna mezar oldu. Ortalama her yedi yılda 120 bin askerini Kafkasya’da ölü bırakıyordu. Katerinanın tahta geçtiği 1765’den 1864 yılı sonuna dek Ruslar Kafkasya’da birbuçuk milyon askerini gömmüştür." Bu konuda General İsmail Berkok’un Tarihte Kafkasya adlı eseri müracaat edilebilecek en zengin ve en muteber eserlerin başında gelmektedir. 

Muhaceret 
1859-1864 yıllarında yurtlarından sürülen Çerkesler deniz yoluyla, Kafkasya’da, Taman, Tuapse, Anapa, Tsemez, Soçi, Adler, Sohum, Poti, Batum vd. limanlardan bindirilip Osmanlı Devleti’nin Trabzon, Samsun, Sinop, İstanbul, Varna, Burgaz ve Köstence limanlarında indiriliyordu. 1865-1866 tehciri ile Osmanlı-Rus harbinden sonraki 1878 tehciri kara yoluyla gerçekleştirildi. Doğu yolundan genellikle Çeçen, Dağıstan, Asetin, Kabardey muhacirleri göçürülmüştür. Daha sonraki göçler de kara yoluyla yapılmıştır. 

Yolda telef olanların feci durumları Trabzon’daki Rus konsolosunun tehcir işlerini idare etmekte olan Rus Generallerinden Katraçef’e yazdığı raporda şöyle anlatılır: "Türkiye’ye gitmek üzere Batum’a 70.000 Çerkes geldi. Bunlardan vasati olarak günde 7 kişi ölüyor. Trabzon’a çıkarılan 24.700 kişiden şimdiye kadar 19.000 kişi ölmüştür. Şimdi orada bulunan 63.900 kişiden her gün 180-250 kişi ölmektedir. Samsun civarındaki 110.000 kişi arasında her gün vasati 200 kişi can veriyor. Trabzon, Varna ve İstanbul’a götürülen 4650 kişden de günde 40-60 kişinin öldüğünü haber aldım." İşte bu suretle peşpeşe sürüp gelen felâketlerin ve musîbetlerin darbeleri altında inleyen ve eriyen bu kahraman ve fazîletkâr milletin bedbaht bakiyesi de Dobruca, Bulgaristan, Sırbistan, Arnavutluk, Suriye, Irak gibi daima tehlikeye maruz bulunan ve daima emniyetsizliğin hükümran olduğu yerlere iskân edilmiştir. 

Çarın Kafkasya naibi olarak atadığı kardeşi Grandük Mişel, 1864 Ağustosunda Batı Kafkasya sakinlerine şu fermanı tebliğ etmişti: "Bir ay zarfında Kafkasya terkedilmediği takdirde, bütün nüfus savaş esiri olarak Rusya’nın muhtelif mıntıkalarına sürülecektir:" 

İşte bu yüzden, esaret ve tabiiyeti en büyük şerefsizlik addeden Çerkesler, güzel vatanlarını terketmeye mecbur kalmışlardır. Lermontof bu hakikati bir şiirinde şöyle dile getirir: "Bu insanlar neden yurtlarını ve babalarının mezarını terkediyorlar? Düşman kuvvetinin zoru ile mi? Hayır! Düşman kuvvetlerinin beraber getirdiği esaret zincirinin korkusuyla!" 

‘Çeçen reisleri uzun münakaşalardan sonra göçü kabul edip nasıl gerçekleşeceğini sordular. Ben de Gürcistan üzerinden kara yoluyla gideceğimizi ve Rus ordusunun da her türlü kolaylığı ve yardımı yapacağını söyledim.’ Kunduk, Hatırat, s.67. ‘Rus Generali Loris’e gidip 50 bin dönüm kadar olan arazime mukabil 45 bin altın ruble istedim. Derhal ödedi. Fakir muhacirlere sarfetmek üzere ayrıca 10 bin altın ruble daha istedim. Bunu az bularak 20 bin ödedi. Bu şekilde 25 Mayıs 1865’te, aralarında ailem ve akrabalarımın da bulunduğu 3 bin Çeçen aile ile birlikte göç ettik. Geride kalanların tehciri görevini Çeçen mıntıkası naibi reis Sa’dullah’a tevdi etmiştik.’ 

Emir Kesa kabilesinden bazıları (özellikle dinini imanını koruyanlar) Mısır’a dönmüşlerdi. Diyarın 23. Eyyübi Kürt Kralı Mansur Ali b. Eşref’in kölesi olan Çerkes Berkuk b. Afs (veya Ans) Çerkes Devletini kurmuştu. ‘Çerkes sürgünü ‘modern tarihin en büyük kitlesel nüfus hareketlerinden biridir.’ 

‘Tehcir esnasında deniz gibi kan akıtıldı. Gemiye binmek için aç bîilaç kıyıda yağmur çamur içinde, ölüm iniltileriyle bekleşenler, yanaşan gemiye üşüşüp istîab haddinden çok fazla biniyorlardı. Gemiler de daha fazla para alabilmek için çok yolcu alıyor, bu yüzden fazla yol almadan batan gemilere sık rastlanıyordu. 1864 Mayısında, Trabzon’daki Rus konsolosunun yazdığına göre 30 bin kişi açlık ve hastalıktan kırıldı. Gemilerde hastalık alameti gösteren olursa derhal denize atılırdı... Trabzon’da bir tek adamın 30-50 cariye birden aldığı oluyordu. 1858-1865 yıllarında 493.124 insan gitti oraya.’ 

Osmanlı Devleti bu tehcir ile yüz yüze kalmış olduğu bir çok problemini halletmeyi planlamıştı. 
Rus Hükümeti adına General Fadol, Musa Kunduk ile Gazi Muhammed’e şu teklifi sunmuştu: ‘Afganistan hududunda Çerkeslerden müteşekkil bir devlet kurmak, Osmanlı Devleti’ndeki tüm Çerkesleri oraya göçürmek, kurulacak devletin Rusya’ya bağlı kalması şartıyla bütün masraflarının Rusya tarafından ödeneceğini garanti etmek.’ Her ikisi de bu teklifi reddetmişti. Rusya bu projeyle Afganistan’ı işgal etmekte olan İngilizleri berteraf etmeyi düşünüyordu. 

Rusya 2 Mart 1878’de Osmanlı Devleti ile imzaladığı anlaşmada, Rus hududuna iskân edilen Çerkeslerin iç bölgelere götürülmesi hususu üzerinde durulmuştur. Nitekim öyle de yapılmış, 150.000 Çerkes bu sefer de Rumeli’den Anadolu’ya göçürülmüştür. 

18 Kanun-ı sâni 1789 tarihli emirname Çerkeslerin kaçmasına fırsat verecek her hareketin engellenmesini emrediyor, bu hususta yabancı deniz nakliyat şirketlerine de ‘gemileriyle tek bir Çerkes dahi taşımamaları’ yazılıyordu. 

Türkiye’deki Rus Elçisi İgnateiv’in 21.02.1872 tarihinde Rus Dışişleri Bakanı’na yazdığı gizli bir yazıda, Türkiye’ye göçmüş 8500 Çerkes ailenin katlandıkları dayanılması zor şartlardan şikayetle Kafkasya’ya geri dönmek istedikleri bildirilmiştir. 

Tehcir süreci uzun sürmemiştir. Osmanlı Devleti’nden dönüp gelen bazı insanların anlattıkları, Paçe Beçmırza’nın şiirleri, açlık, hastalık ve ölüm haberleri getiren gözyaşı ve hasret dolu akraba mektupları Kabardey’den göçün devam etmesini engellemiştir. 

Osmanlı Devleti’nin Kafkasya ile ilk temaslarını kurduğu 17. Asırdan itibaren ferdi göçler başlamıştı. Büyük göçten önce Osmanlı ordusunda görev almış yüzlerce subay ve paşa vardı, Osmanlı Devleti Kafkasya’yı hakimiyetyi altına almak içn bu üst düzey subaylardan yaralanmıştır. Musa Kunduk anlatır: ‘Sadrazam ile görüştükten sonra Berzec Hüseyin Paşa’nın yanına gittim. Wubıh Ali Paşa da (Hafız Paşa’nın kardeşi) oradaydı. Bu iki zat Çerkes muhacirlerinin vaziyetini yakından takip ediyordu. Hüseyin Paşa Osmanlı Devleti’nin göçe hazırlıklı olmadığını, bu konuda Çerkesler için hiç bir şey hazırlanmadığını, bu muhacirlerden ilk büyük grubun durumunun ağıt yakılacak derecede perişan olduğunu belirterek ‘Önemle rica ediyorum, tehcir meselesinde acele etmeyelim.’ demişti. Hüseyin Berzec Paşa 1866’da idam edilmiştir. 

Bandırma civarındaki Yeni Sığırcı köyüne iskân edilen 300 aileden 150’si, oradaki hayata uyum sağlayamayıp anavatana dönmüştür. 1911’de Hac dönüşünde Şam valisi ile görüşen Canıko Bako; on bin Çerkes olduklarını, kendilerine hicret etmek istediklerini söyler, vali de memnuniyetle kabul eder. Canıko, Mehmet Hanaşe ile birlikte bir heyet halinde gelip daha önce iskân edilen köyleri gezer, perişan hallerine şahid olur. Kendilerinin iskân edilmesi için belirlenen Kerk tepelerini gezerler. Bu kayalıkları beğenmeyip Ağustos 1911’de deniz yoluyla İstanbul üzerinden geri dönerler, hiç kimse de hicret etmez. 

‘Tehcir operasyonu, binlerce yıllık Kafkas tarihinin en mühim hadisesidir. Bu olay Kafkasyalıların sosyal yapısını, ekonomisini ve politikasını menfi yönde etkilemiştir.’ 

İstanbul’daki Çerkes Teavün Cemiyeti sekreteri Tsağo Nuri 1912’de anavatana dönerek Nalçik’te yeni açılmış olan okulda Çerkes Dili okutmaya başlamıştı. 

‘...İnsanların perişanlığını hayretler içinde temaşa ettiğimi gören istasyon yetkilisi koşarak yanıma geldi ve gözleri yaşla dolarak dedi ki; ‘Ekselans, dünyada bu acıklı manzarayı seyredip te kalbi burkulmayacak insan var mıdır? Allah’tan korkmak lazım. Bu topraklar onların yerleridir. Ne hakla onları bir bilinmezin içine sürüyoruz? Nereye gittiklerini sorduğumda, Osmanlı Devleti’ne diyorlar. Ama nasıl, ne zaman ve onları neler bekliyor, belli değil. Bu konularda hiç bir bilgileri yok.’ 

KHK fahri başkanı diyor ki: ‘Annem anlatır; Dedem yolda (karşıdan gelen gemidekilerden) Türk’e gidenlerin hastalıktan kırıldığını öğrenince yanındakilerle birlikte denizin ortasından geri dönüp gelmişler.’ 

Kuruluşundan beri iç problemlerini tehcir ve iskân metoduyla çözen Osmanlı Devleti, 9 Mayıs 1857’de tehcir kanununu çıkarmıştır.. Bu arada Rus Çarıyla gizlice ittifak etmiştir... Göçenlerin mal, can ve hürriyetleri, sair tüm hakları sultanın garantisi altında idi. Her tür vergiden muaf olarak arazi verilmesi vadedilmişti. Anadolu’ya yerleşenler 12 yıl askerlikten muaf tutulmuştu. 1860 yılında İskân-ı Muhacirîn Komisyonu kuruldu. Bunda ekonomik ve politik çıkarlar gözetilmişti. Buradan anlaşılıyor ki Çerkeslerin göçürülmesi, Osmanlı Devleti’nce planlanmış, sonraları gelişen fiiliyattan önce programlanmış bir iştir.’ Nefy ve iskân, Osmanlı Devleti’nin yönetim politikalarından en barizleri idi. 

1859-61 arasındaki büyük tehcirle ilgili resmi istatistik bilgilerine sahip değiliz. Rus, İngiliz, Fransız ve Osmanlı kayıtlarında 700 binden 2 milyona kadar değişen rakamlar mevcuttur. Osmanlıdaki nüfus hareketlerini inceleyen Obisni İrolitimo 1866’da Muhacirlerin bir milyona ulaştığını belirtir. 

Prof. Kemal Karpat, 1859-1879 arasında göçürülenlerin 1.400.000’den fazla olduğunu, sağ salim Osmanlı Devleti’ne ulaşan muhacir sayısının ise 1.100.000 olduğunu belirtir. 

Çerkeslerin Kafkasya dışında en yoğun yaşadığı yerler başta Türkiye olmak üzere, Suriye, Ürdün, Filistin, Yugoslavya, bazı Avrupa ülkeleri ve Amerika gibi çok farklı ülkelerden oluşmaktadır. Varna’da halen dört Çerkes köyü vardır ve özel kıyafetlerini ve dillerini muhafaza etmektedirler. Trablusgarp’a 1000 aile gönderilmiş olduğu arşiv belgeleri ile sabittir. Irak, Endonezya gibi hiç tahmin edilmeyecek ülkelerde dahi Çerkes varlığına rastlanmaktadır.

Avrupa devletleriyle münasebetler
15. asırda Karadeniz sahilinde yaşayan Çerkesler Cenevizlilere vergi vermeye ve tüccarlara baskın düzenlemeye başlamışlardı. Sıkça ayaklanmalar baş gösteriyordu. Daha sonra Osmanlılar Ceneviz kolonileri dağıtmıştır. 

7 Temmuz 1864’te Kafakasya’nın tamamıyla işgal edilişinden sonra Karl Marks şöyle yazıyordu: Rusya’nın Kuzey Kafkasya halkına karşı uyguladığı zecri tedbirler ve Avrupa’nın ahmaklık derecesindeki ilgisizliği ve görmezlikten gelişi, Rusya’nın işini kolaylıştırıyordu. Bana göre Polonya inkilabının boğulması ve Kuzey Kafkasya’nın işgali 1815’ten bu yana Avrupa için önem arzeden en büyük iki olaydır. 

İngiltere Rusya ile düşman olmak istemiyordu. Bir taraftan da ajanlarını göndererek Kafkasya ile ilişkilerini sürdürmeye çalışıyordu. Kafkasyalıların Ruslara karşı direnmeyi sürdürmelerini temin için, İngilterenin kendilerine yardım edeceği intibaını veriyorlardı. İngiltere ikili oynuyordu. 18 Mart 1848’de İngiliz parlementosunda şu muhavere geçmişti: Parlamento üyesi M. Anstey, Savunma Bakanı Lord Palmerston’u şöyle suçlamıştı: ‘Bu nedenle asil lordu, ülkeğmizle ticari ilişkilere girmeye ikna edilmiş, İngilteri mütteuiki yapılmış Çerkesya’ya ihanet etmiş olmakla suçluyorum. Asil lord, Çerkesya’nın, dolayısıyla bizim ölümcül düşmanımız lehine İngiltere’ye ihanet etmiştir. İngiltere’nin güvenliğine, şerefine, ticaret haklarına bilinçli olarak ihanet etmiştir. Düşmanımız Rusya’nın Hint İmparatorluğumuz üzerindeki emellerini gerçekleştirebilmek için işgal etmek ihtiyacında olduğu bağımsıs bir ülkeyi, Çerkesya’yı, kendilerine eliyle teslim etmiş olmakla suçluyorum... Sonuç olarak asil lordu, olaylar karşısında bilinçli bir sahtekârlık tutumu içinde bulunmuş olmakla, parlamentoyu ve onun devletini kasten ağır yanılgıya düşürmüş olmakla ve böylelikle de çok büyük ihanet cinayeti işlemiş olmakla suçluyorum.’ 

25 Mayıs 1856 yılında İngiltere Lordlar Kamarasında Lord Malmesbori şu gerçeği itiraf ediyordu: "Lordlarım! Adıgeleri büyük felâketler içerisinde kendi başlarına bıraktık. Halbuki biz onlardan yardım istemiştik. Ancak müsadenizle şunu söyleyebilirim ki, onları, istediğimiz gibi, en büyük fedâkârlık ölçüleri ile kullandık." 

Rusya gelişip dünya ticaretine etki eder hale gelmezden önce 17. asrın sonlarına dek Kafkasya ile İngiltere arasında önemli bir ticari münasebet vardı. İngiltere’ye ait son ticari seyahat 1781 yılında vuku buldu. 

Kafkasya batı ile uzak doğu, arasındaki ticaret yolunun en mühim bir köprüsü idi. Buraya hükmeden bu ticarete de hükmederdi. Hazar’dan geçip Hindistan’a giden ticaret yolunun İngiltere için büyük önemi vardı. 

14-15. Asırlarda Kuzeybatı Kafkasya’da Sıvastopol-Sohum arasında 39 Ceneviz kolonisi vardı. Psıj’ın sağında ve Anapa civarında Rum kolonileri vardı. İtalyan kolonileri arasında Cenevizliler azdı. Bunların Kafkas halklarıyla ticari bağlantıları vardı. Satın aldıkları köleler daha çok Tatar, Adıge, Abhaz, Dağıstan vd. kavimlerden idi. Daha çok müslüman ülkelere (mesela Mısır’a) götürülür, orduda istihdam edilirlerdi. İtalya’ya, Kırım’a ve diğer Avrupa ülkelerine de götürüldü. Cenevizler kanalıyla bir nebze Avrupa kültürü Kafkas halklarına geçmiş ama, köle ticareti Kafkas halklarının gelişmesine zarar vermiştir. Sağlıklı insanlar esir edilip köle olarak dışarı satılırdı. Acımasızca çalıştırırlar, katolik mezhebini, hıristiyanlığı aşılamaya çalışırlardı. Bu sebeple çoğu zaman karşılarına dikilmişlerdir. Almanlar Grozni ve Bakü petrollerine ulaşmak arzusuyla Mezdog bölgesine kadar geldiler. Bugün hâlâ ‘Alman Gubğe’ denilen yerde esir alınıp açlıktan ölen Azerilerin toplu mezarları ile Alman silahları bulunmuştur. 

Komşu ülkelerle münasebetler 
18. Asırda Mavera-yı Kafkasya ile münasebetleri artmaya başlamıştı. Gürcü askeri yolu başlıca ulaşım kanalıydı. Azerbaycan sınırında hayvan ve emtia ticareti sebebiyle sık temasları olurdu. Kızlar ve Mezdog kaleleri ticaret merkezi haline gelmişti. Kuzey Kafkasya’ya çok fazla Rus gelmeye başladı. Bu da Kafkasya’lıların ‘zakavkaz’ (Kafkasötesi) ile ticari ilişkilerini arttırdı. Rus emtiası çoğalmaya başlamıştı. 

Kabardey, Osetya ve Gürcistan arasında politik münasebetler vardı. Gürcü Padişahı G. Vakhtanik, Kabardey Pşısı Taw Sultan’ın kızını almıştı. Abhaz dağlı kabilelerinden Marşaniye Büyük Kabardey’e bağlanmıştı. Kabardey Pşısıne danışarak politika yürütüyordu. 

Kartli ile Kakheti padişahları Kafkas savaşçılarını gayr-ı Kafkas komşu hanlarıyla savaşırken yardıma çağırırlardı. Karşılıklı göçler olmuştur. Mesela bir çok Asetin, Vaynak, Balkar ve Karaçay gruplar Gürcü dağlarına göçmüştü. Çok sayıda Ermeni ve Gürcü (Merkezi) Kafkas’a gelmişti. 

Çerkeslerin Dağıstanla münasebeti konusunda İmam Şamil’in sır kâtibi Karahî şunları kaydeder: ‘Çerkezistan ahalisi mukaddema Şeyh Şamil’e davetnameler gönderip memleketlerine gelmesini rica etmişlerdi. 1262 senesinde Şamil 7 büyük top, alet edevat ve mühimmatla beraber süvari ve piyade askerini alıp Çerkes hududunu tefrik eyleyen Terek Nehrini geçti. Bir müddet oralarda ikamet ve ahalisine va’z u nasihat etme fikrinde idi. Lâkin o havilinin ihtiyaç anında barınacak bir dağı, bir tepesi, bir ormanı olmadığını görünce geldiğine pişman oldu. Ba’dehu Gabrati (Kabartay) taifesinin yardımına gitti. Onlar da gelip Şamil’e bey’at ettiler. Ehl u ıyallerini ulaşılması zor ve müstahkem bir mevkie nakleylediler. İçlerinden bazıları üzerlerine naib nasb olundu. Birkaç gün sonra keşşaf süvarilerinden biri gelip avdet edilmesi luzumunu bildirdi. Şamil de güneşin gurûbunu müteakip hareket emrini verdi. 

Çerkeslerde Sosyokültürel Yapı 
"Toplum birlikte yaşanan ve faaliyette bulunan fertler grubudur.. Toplum fertlerinin örgütlenmesi, sosyal sistem ise fikirlerinin örgütlenmesidir. Sosyal sistemler umumiyetle iki unsura sahiptirler. Bunlardan biri sosyal yapı diğeri ise değer yönelimi (oryantasyon) dur. Rol, statü ve yetki sosyal yapıyı; gaye, hedef normlar ise toplumun değer yönelimlerini ortaya koyar. Sosyal yapı sosyal sistemin normatif değerlerini açıklarken değer yönelimi toplum içindeki durumları işaret edser. Kısacası sosyal yapı, herhangi bir sosyal grubun içe ait örgütüdür." 

Gerek komşuları ile yaptıkları savaşlar, gerekse kendi içlerindeki sınıf çatışmaları sebebiyle sosyal yapı değişiklikler arzediyor, bir kabile küçülürken (Jeney, Khigak, Adeley, Hatıkoy, Yeğerıkoy, Mehoş, Bjeduğ, Mamkhığ), bir kısmı da büyüyordu (Abzeh, Şapsığ, Natuhay). Devrim öncesi yazarlar bu sonrakileri demokrat addederler. Büyüme sebepleri de pşıye çalışmak istemeyenlerin gelip bunlara katılmasıydı. Etnik safiyet hususunda en hızlı ve en büyük değişiklik, 18. Yy.’ın ikinci yarısında, Balk, Baksan, Şecem ve Terç sularını kapsayan alanda oturan Kabardeylerde olmuştur. 

18. Asırda sosyal yapı, önceden olduğu gibi feodalitenin kırılarak her çiftçinin dilediği yerde çalışabilmesi yönünde gelişme kaydetmiştir. Öbür taraftan da pşıler arazileri bölüşüp yerlerini sağlamlaştırmaya çalıştılar. Çiftçilere yapılan baskılar aradaki kini büyütüyordu. Bu ayaklanma bir tek kabileye münhasır kalmayıp bir çok kabileye sıçramıştır. 

Soy taksimatı 
Çerkeslerin kendilerine Adıge derler. Adıge kavmi, Abzekh, Besleney, Bjeduğ, Cemguy, Hatukay, Kabardey, Mehoş, Natuhay, Şapsığ, Ubıh vs. kabilelerden oluşmaktadır. Her kabile büyük sülâlelerden teşekkül eder. Sadece ‘kheku’ (anavatan) Kafkasya’da değil, dünyanın bir çok ülkesine dağılmış bulunan Adıgelerin büyük bir kısmı da halen sülâle adlarını ve damgalarını muhafaza etmektedirler. 

Büyük tarihi göçlere köprü olan Kafkasya’da yaşayan yerli kavimlere çeşitli şekillerde sonradan karışan kavimler de olmuştur. 

Mafedz S., ‘Hajı’, ’Muhamed’, ‘Kumuk’ vb. isimler taşıyan bugünkü bir çok kabile, Dağıstan tarafından İslamı tebliğ gayesiyle gelip yerleşen ve zamanla Adiğeleşen şahıs ve ailelerden türemiş olduğu görüşündedir. Kan davası, hırsızlık vb. sebeplerle dışlanan Çeçen ve Dağıstanlıların kudretli Adiğe pşılerine sığınıp onların himayesinde yaşamaya başlaması da bir başka Adiğeleşme yöntemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Kurallara uyum sağlayamayan mülteciler khabzeyi bozmamaları için toplumdan soyutlanarak ayrı bir mahalde iskân edilirdi. 

Kabardeyıpş Karamırza’lar ile Jırışt’ler Karaçay’a gidip onların yöneticileri olduktan sonra Karaçay dilini almışlardır. 

18. Asırda yaşayan insanların anlattığına göre Kafakasya ile Kırım ve Osmanlı arasındaki ticaretin en önemli kalemi köle ticareti idi. Peysonel; ‘Çerkes ticaretinin en önemli kalemlerinden biri esir-köle ticareti idi.’ demektedir. 

Kırım hanları, anlaşma gereği verilen kölelerden başka baskınlar düzenleyerek esir alıp satıyorlardı. 

Sosyal sınıflar 
Sosyal Sınıf; Aşağı yukarı aynı iktisadi kudrete sahip olan, hayat uslupları birbirine uyan, aynı kültür ve terbiyeyi almış bulunan, iktisadi menfaatleri müşterek olan ve bu dört kıstasa göre kendilerini aynı durumda hisseden fertlerin teşkil ettiği topluluğa denir. 

Kafkas toplumunda sınıf yoktu, çok az sayıda esirlerden oluşan köleler vardı ki bunlar toplumsal yapıya etki etmiyordu. 

"13-15. Asırlarda feodalite yaygın idi. Sınıflar vardı (pşı, znatni, vasal, serf, rabi, köle gibi). Pşılar mülkleri ve nüfuzlarıyla üstünlük sağlıyorlardı. İnteriyano’nun anlattığına göre zamanlarının çoğu at sırtında geçerdi. Pşıler feodaldi. Çiftçileri çalıştırıp yaşıyorlardı. Kendileri ‘zekoe’, ‘tewe’ gibi kolay zengin olma yollarını tercih edip çiftçilik ve ticareti hor görüyorlardı. Nakış vb. zevkli işler dışında kadınları iş görmüyordu. Evlerinde altın kap kacak bulunur, gümüş alet edevat kullanırlardı. Pşı, tebeasının doğan iyi taylarına el koyar, tebea da bu size layık, deyip verirdi. Kuzeybatı Kafkasya’daki köleler ‘vuneut’, Abazin diyalektiyle ‘wunav’ (kapıcı) esirlerden oluşuyordu ve çok kötü durumda idiler." 

Orta çağda Kafkas toplumunun yapısı değişmeye başladı. Sınıf farklılıklarını kaçınılmaz kılan feodalite yayılmaya başladı ve şu sınıflar doğdu: 1- Pşı; reis, bey, 2- Work; reisin maiyeti, 3- Fokotl; hür, ne vergi öder ne de pşının otoritesi altına girerdi, 4- Pşıtl; çiftçi, pşının adamı, ekip biçtikleri mahsullerden, himayesine karşılık olarak pşıye pay verirlerdi. 5- Wıneut; genellikle harp esirlerinden oluşan kölelerdi ki belli başlı hakları yoktur. Bu düzen özellikle ovalarda oturan Kabardey, Besleney, Mehoş, Bıcırkoy, Bjeduğ, Hatıkoy ve Mamkhığlar hızla yayıldı. Zamanla ‘fokotl’ tabakası da ‘pşıtl’leştirildi. Kuzeybatı Kafkasya’nın dağlık kesiminde (Hakuteş, Şapsığ, Abzah, Natuhay, Wubıh vd.) demokratik eşitlik hakimdi. 

Feodal sistemde sınıflar şu şekilde oluşmuştu: Pşı; köyün, bölgenin başı, Tlekotleş; prens, pşı adayı, Dıjınığo; altın kaplama gümüş anlamında prensin bir altı, Workşawe, Tlığuse; kendi başına buyruk, hür. Pşı ona yer ve hayvan, alet ve edevatverir, o da işçilerini çalıştırıp mahsûl toplar, Pşıye vergi verirdi. Beykoel; karın tokluğuna çalışan işçi, Tlkhokotl; hür insan. Pşının onayı ile dilediğini yapabilir , dilediği tarafa gidebilirdi. Tlekoşawe; keza hür işçi, anlaşma ile istediği yerde çalışabilirlerdi. Wuneut; ot kesip getirir, hayvan besler, vs. ayak işlerini yapardı. Şhaşekhuj; sözleşme yaparak hürriyyetini satın alan mükâteb köle. 

Kabardeyler Adıgelerin bir koludur. Tlekoleş yöneticileri vardı; Tambiler, Kundetler, Anzorlar gibi. Pşıleri, pşıtleri, werkleri vardı. Tlekoleşler istediği yere gidip istediği ile çalışırdı. ‘Kodz’ tesmiye ettikleri yöneticilerini kendileri seçerdi. Kodz, Pşı ile birlikte onları yönetirdi. Bunlar kendi denkleriyle evlenirdi. Onların evini soyan öldürülürdü. Pşıler sadece pşı kızı alır pşılere kız verirlerdi. Pşı öldürmenin cezası çok büyüktü, kanla ödemek çok daha kolaydı. Pşıyı öldürenin ailesi öldürülür, çoçukları köle olarak satılırdı. Pşı, pşı olmayan birinden çoçuk sahibi olursa buna ‘tuma’ derler, tlekoleşten büyük, pşıden küçük sayılırdı. Workler ‘aşe-faşe’leriyle (Çerkeska ve silah takımlarıyla) pşıye eşlik ederlerdi. 

Tlekoleşlerden sonra dıjınığeler gelir. Sözlük manası altın kaplanmış gümüş demektir. Civardan gelen Karaçay, Balkar ve Abhaz beylerini bu statüye indirirlerdi. Bu kategorilerin hepsinin kendi vasalları (werkleri) vardı. (H. Yehutenıtl; sonra Beslan Werk), sonra, work şawetlığuse gelirdi. 

İşçiler de sınıf sınıf idi: Abzah, Şapsığ ve Nathoy’larda daha çok rastlanan ve Adıgey’de ‘dekhefetet’, Kabardey’de ‘leğuneut’ denen tflekotller pşının bahçesinde oturan, kendi ailelerinden olan yarı hizmetçiler idi. Bir de wıneutler vardı ki, esirlerden oluşur ve köle gibi çalışırlardı. 

18. Asır’da Kafkasyalılar arasındaki sosyal münasebetler, önceden olduğu gibi farklılık arzediyordu. Bir tarafta feodalizim hüküm sürerken öbür tarafta bu daha hiç bilinmiyordu. Sosyal gelişme farklılık gösteriyordu. Bu durum kabileler arasında olduğu gibi kabile içinde de görülürdü. Mesela Adıgelerde aristokrasi de [Kabardeylerde) demokrasi de [Abzeh ve Şapsığlarda] vardı. Avar, Dargin ve Lezgilerin bir kısmı feodal, bir kısmı bağımsız idi. 

Avrupa’da değişen feodal düzende artan lüksün senyörlerin sömürü haddini tırmandırması sonucu köylülerin kaçması neticesinin doğması süreci, Kafkazsya Adıgelerinde de yaşanmıştır. 1790’dan 1810 sonlarına dek, Kuban havzasında yaşayan Çerkes köyleri ayaklanarak feodaliteyi devirdiler, pşı ve workleri Ruslara veya Kırım’a sığınmaya mecbur ettiler. 

(Kuban havzasında) 1790’da halk idareyi ele aldı, pşı ve workleri devre dışı bıraktı. Bunu isyan olarak değerlendirenler de olmakla birlikte, gerçekte içtimai bir inkılâp idi. Bu hareket, bölgede yayılmış olan feodaliteyi ortan kaldırdı.’ 

18. Asır boyunca, özellikle 2.yarıda Psıj ötesi kavimlerde ayaklanmalar sürüp giti. Kaçıp pşı olmayan yerlere gidiyorlardı. Aristokrasiden kaçıp demokrasiye gidiyorlardı. Abzeh, Şapsığ ve Natuhaçlar sadece Adıge değil, Abaza vs. kavimlerden gelenleri de kabul ve himaye ediyorlardı. Bu sebeple nüfusları hızla büyüyen bu üç kabile tüm Çerkesya ‘da ağırlığını hissettirmeye başladı. Pşısı olan kabilelere karşı koyabiliyorlardı. Büyük zorluklara rağmen sığınmacıları kabul etmeye devam ediyorlardı. Bu çatışmalarda bazen pşıler bazen de işçiler üstün geliyorlardı. 1792’de Şapsığ’daki tüm çiftçiler ayaklandı. Bu ayaklanmaya Abazeh ve Natukoylar da destek verdi. Şapsığ workleri kovuldu. Bu hepsine ders oldu. Workler de Bjeduğ Pşısı etrafında toplandı. 1793’te Peterburg’a heyet gönderip ayaklanmayı bastırmak için yardım talep etiler. Bunun üzerine II. Katerina bir Kazak müfrezesi gönderdi. 

Adıge tarihinde önemli bir yere sahip olan Bzıyıka çatışması 1796’da vuku buldu. Şapsığ, Abazeh ve Natuhay çiftçileri ile Bjeduğ Pşısı komutasındaki workler çatıştı. Önce çiftçiler baskın geldi, ama pşıler onları hile ile ormanlara çekip top eşliğinde gelen Kazak müfrezesine kırdırdılar. Ve böylece durduruldular. 

18. Asırda Kafkasya’da her bölgede sınıf çatışmaları baş gösterdi. Sebebi feodalitenin yayılıp işçilere yapılan baskının artmasıyla isyanların çoğalmaya başlamasıydı. Başlıca metot pşıden kaçmak idi. Daha hür bölgelere kaçıyorlardı. Han-Ceri’nin anlattığına göre Batı Kafkasya’da insanlar pşının baskısını hisseder etmez başka taraflara gidiyordu. Hatta Rus köylerine sığınanlara bile rastlanmıştır.Ruslar onları pşılere geri vermiyorlardı. Çünki Rus padişahı onları kullanıyordu. 

1767’de gitgide artan kaçma hadiseleri üzerine Kaberdey pşıleri wınafe yaptı. İşçileri Balk ve Terç arasında sularından uzak tutma kararı aldılar. Kum suyu yakınına götürürek kaçışı zorlaştırmak istedilerse de bu karar üzerine onbin kadar işçi pşılerinden ayrılıp Balk ve Terç arasında Beştamak yaylasındaki Rus kalesine sığınma kararı aldılar. Pşıler bastırırsa Terç’i geçebilmek için köprü kurdular. Kıp Kalebek, Şpıgateş Musa, Bişow Merem, ayaklanmacıların elebaşı idi. H. A. Kizlar kumandanı Kinaz H.A. Patrapov bu ayaklanmaları kendi lehine değerlendirmek isdedi. Psıj ve Kum nehirleri tarafına gitmelerine razı değildi. Elçi gönderip ayaklanmaya destek verdiğini bildirdi. Pşıler de ayaklanmanın şiddetle bastırılamıyacağını anlayınca otuz şöhretli pşı gönderip onlardan köylerine dönmelerini istediler. Efendi değiştirebilme hakkı tanınması ve vergileri azaltma şartıyla anlaştılar. 

Bazı Arap ülkelerinde, Rusya’da ve Türkiye’de ordu hiyerarşisinin oluşmasında, buralarda görev yapan Kafkas kökenli üst düzey subayların etkisi olmuştur ki bunun ‘pşı-werk-pşıtl’ sınıf sisteminden esinlendiği söylenebilir

Sosyal tabakalaşma 
Sosyal tabakalaşma ile ilgili tartışmalar ele alınırken sınıf ve statü kavramları genellikle kullanılır. Statü kavramı ile ilgili olarak yapılan analizler, bunu ilk kullananlardan olan Max Weber’e, sınıfla ilgili analizler de Karl Marx’a dayandırılır. 

Dini inançlar 
16-18. Asırlarda Adıgeler sonbaharda ormana giderek kutsal saydıkları büyük bir ağacın altında daima gökte olduğuna inanılan 'Thaşkho' (Büyük Tanrı)'ya dua ederlerdı. Adıgeler arasında Hıristiyanlık bakiyelerine de rastlanmaktaydı. Bu asırlarda yazılı dualarla yapılan koruyucu sihre çok önem verilirdi. Bununla bağlantılı olarak demire saygınlık atfedilir, demirin faydasının görüldüğü yerlerde (ekim, hasat vb. zamanlarda) şölenler yapılırdı. Ekinlerin bereketi, yağmurun bolluğu vs. için de sihirler yapılırdı. 

16-18. Asırlarda Kafkas halklarının dinleri birbirinden farklı idi. Dağıstanlılar, Nogaylar ve Çeçenler, Gürcistan'a yakın bir kaç köy hariç tamamen İslamiyeti benimsemişti. Adıge-Abazinlerin yarısı Müslüman, yarısı Hıristiyan idi. 17. Asırda Kabardeylerin ekseriyeti İslamı kabul etmişti. O zamanlar putperestler de vardı. İslama girdikten sonra da bir süre bu eski adetlerini sürdürdüler. Bölgeye gelen turistler dinlerini anlamakta zorlanıyordu. Bu durum İslamın adetleri tamamen bertaraf edemediğini göstermektedir.' 

Kafkas halkları ne tam Müslüman nede tam Hıristiyan idi. 1859'a kadar Mezıtha (orman tanrısı), Psıtha (su tanrısı) vb. putperest inanışlara rastlanmaktaydı. 

Bir zaman Hıristiyan olan Temirguey'in tanrı inançları çok çeşitli idi: Thaşkho (Meryem'in baş tanrısı) Şergups; Allah'ın Elbruz dağında bağladığına ve yerde ot bitmez, hayvanlar çoğalmaz, insanlar nefretle birbirini öldürür olunca çözüleceklerine inanılan kötü Cinler; su, ateş ve gök gürültüsü tanrısı olan Şıble; baskına (zekoe, tewoe) gidenleri koruyan tanrı Zeykuth; su, deniz ve deniz hayvanları tanrısı Kodes; orman ve av tanrısı Mezıtha; demir, silah tanrısı, bunlarla yaralananları iyileştiren, kendisi de usta bir demirci olan Leps; hayvan sürülerinin koruyucusu Ahin. Çerkesler İslam’ı Türklerden ve Kırım Hanlarından aldı. Ondan önce bir kısmı Hıristiyan bir kısmı putperest idi. Çok çeşitli tanrıları var idi; hasat, harb, , rüzgâr, deniz vs. tanrıları vardı. Kurban kesip zikirler yaptıkları, putları bulunan mabedleri vardı. Dini törenlerini genellikle açık alanlarda, özellikle kutsal bir ağacın altında yaparlardı. Dini ayinleri, özel bir kâhin yönetirdi. 

Rum imparatoru Jüstinyen zamanında Hıristiyanlık yayıldı, kiliseler inşa edildi. İlk ruhban Nalçiğin 5 km. Kuzeyinde yerleşmişti. Kilise kalıntıları yanında bugüne dek süren Hirıstiyan adetleri de vardır, Siyah giyme, miladi yılbaşını kutlama, pazar gününe ‘Allah günü’ (Thamafe) deme gibi. İsa aleyhisselama çok saygı duyarlar. Kafkasya’da İslama ilk girenler Gürcüler, sonra Dağıstanlılar, sonra Kabardeyler olmuştur (m.12.asırda). Onlardan da tüm Çerkeslere yayılmıştır. 

Çerkesler ‘Hadrıkhe’ dedikleri bir ölüler aleminin varlığına inanır, buranın korkunç bir yer olmadığını, oraya gidip salimen dönmenin mümkün olduğunu kabul ederlerdi. 

Çerkesler Tha, şıble, bestetha, mezıtha, tlepş, ğoaşe vb. birden çok tanrıya inanırdı. 

Adıgey’de İslamlaşma 16. Y.y.’da başlamıştır. Adıgeler hiç Hirıstiyan olmadılar, ama etkisinde kaldılar. N. Şora’nın yazdığına göre aralarında, 1717’de öldürülen ve kitapları yakılan son ‘Şocen’ gibi ‘şocen’ veya ‘dekan’ ünvanlı din adamları yaşardı. İslamiyetin ilk önce Dağıstan tarafından tebliğciler eliyle geldiğini belirten Mefedz S., komünizmin en şiddetli dönemlerinde yetişmiş olmanın olumsuzluklarından tamamen kurtulamamış olmalı ki İslamiyetin Adıgelere kan ve kılıçla geldiğini iddia etmektedir. Adıgeler 16-18. Asırlarda sonbaharda ormana giderek kutsallık atfettikleri büyük bir ağacın altında Thaşkho’ya (hep gökte olduğuna inanılan büyük tanrıya) dua ederlerdi. Hirıstiyanlık bakiyelerine de rastlanan Adıge inanışında İsa peygamber kabul edilir, Yaliya (İliya) bilinirdi. 

Terbiye usulleri 
Etnolog J. Thamowko’nun belirttiğine göre eğitim çoğunlukla ailede yapılırdı. ‘Zekhes’lerde tecrübeli, akıllı, bilgili ve ahlâklı büyükler nesli eğitirdi. 

Erkek çoçuk ‘pur’ verilir, binicilik, atıcılık vb. hususlarda eğitilirdi. Kızlar evlenene kadar serbest hareket ederlerdi. 

Atalığa verme (pur) adeti Kafkas halkları nezdinde önemli bir yere sahip idi. Adıge, Abaza, Asetin, Balkar, Karaçay, Kumuk ve Dargin’ler de çok yaygındı. Zamanla pşıler werklere, werkler çiftçilere atalık vermeye başladılar. Erkek çoçuk baliğ oluncaya, kız çoçuk evlenecek yaşa gelinceye dek yetiştirilirdi. Kendi öz çoçuğundan daha ziyade purun beslenme ve eğitimine önem verirdi. Atalığın en önemli vazifesi puru iyi bir savaşçı olarak yetiştirmekti. Bu yüzden altı yaşındaki çoçuk, güreş, döğüş, ok atma, silah atma, binme, açlığa, sıcağa ve soğuğa dayanma gibi meziyetlerle donatılırdı. Kızlara khabze kuralları yanında biçki dikiş, mutfak ev işleri vs. öğretilirdi. Atalık tüm kabileye yakın akraba addedilir, hatta pur öz anne babasından ziyade atalığına bağlanırlardı. Çoçuk bebeklikten itibaren hayatın ve khabzenin içinde yoğrularak büyütülürdü. Ata binip, silah kullanabilen, meşakkate katlanabilen bir karakterde yetiştirilirdi. Evde ve haçeşlerde eğitilirledri. 

Pşı çoçukları toplumun en münevverlerine verilip eğitilirdi. Başka kabilelere de pur verilirdi. Mesela Asetin çocuklar Adıgelere, Adıgeler Kumuklara verilirdi. Çoçuk ya doğar doğmaz veya birkaç aylık iken pur verilirdi. 8 ilâ 13, en geç 17 yaşına dek atalıkta kaldıktan sonra geri iade edilirdi. Kız çoçukları genellikle 12-13 yaşında iade edilirdi. Mürebbi, çoçuğa sınıfına uygun davranma, binicilik, atıcılık, ev idaresi, tarla işleri konusunda eğitirdi. Kız çocuklarına ‘pur’un hanımı tarafından dikiş, nakış vs. beceriler kazandırılır, ev hanımı olmaya hazırlanırlardı. Mürebbi çoçuğu at, faşe, aşe vs. ile süsleyip merasimle babasına iade ederdi. Bunun için büyük düğün merasimleri düzenlenirdi. Mürebbiyeye de değerli hediyeler verilirdi. Sonraları pur kalma süresi 3-7 yıla inmiş ve iadesi esnasında yapılan merasimler de hafiflemiştir. Mürebbiye akraba addedilerek otorite kazanması sağlanırdı. 

Mr. Bell Adıgelerin mantalite yapısı konusunda şöyle yazmaktadır: ‘Çerkesler Kafkasların yerli halklarıdır ve düşünce şekillerinin zaman zaman Hıristiyan ve Müslüman komşularından etkilenmelerine rağmen tamamen kendilerine has bir eğitim sistemine sahip bulunuyorlar.’ 

Adıgelerin tarih boyunca eğitim ve öğretim faaliyetlerini nasıl yürüttüklerine dair müstakil bilimsel çalışmalar da yayınlanmış bulnmaktadır. 

Aile hayatı 
Bu kısımda, genel olarak Çerkesler’in evlenme ve boşanma şekilleri, düğünleri, aile tipleri, aile fertlerinin üstlendiği roller vb. hususlar ile Adıge ailesinin komünist rejim döneminde maruz kaldığı tahribatları ele alacağız. 

Evlilik 
Dağıstan hariç tüm Kafkas kavimlerinde olduğu gibi Adıgelerde de egzogami hakimdir. 

Evlenme genellikle şu üç yoldan biriyle gerçekleşirdi: "Guşe gupe yıbze" dedikleri beşik kertmesi (ki bu yöntem pek yaygın değildi), kaçırma ve aileler ve adaylar tanışıp anlaşarak. Yaşı geçtiği halde evlenemeyen olursa, arkadaşları onun adına kız bulur, kız ailesi gizlice oğlanın durumunu araştırır ve kızı onun arkadaşlarına teslim eder, onlar da getirip bekar kalan arkadaşlarına büyük bir sürpriz yaparlardı. 

Gelinin iffeti son derece önemli bir husustur. Bakire olmadığı anlaşılan gelin baba ailesine iade edilirdi. 

Çerkesler’de evlilik zor bir olaydır. Düğünler çok külfetli olduğundan nispeten daha kolay sonuçlanan ‘kızı kaçırma’ yöntemi yaygınlık kazanmıştı. Nadiren ‘zorla götürme’ olaylarına da rastlanırdı ki bunun sebebi daha çok başlık parasının aşırı yüksek oluşu olurdu. 

Sovyet rejimi ile evlilik kurallarında zorunlu değişmeler olmuştur. Aleksandra Kollantay (1872-1952), Çarın ve kilisenin savunduğu aile kurumunun Çarlık rejimiyle birlikte yıkılması gerektiğini ilan ediyordu. 19 Kasım 1926’da yürürlüğe giren ‘evlilik, aile ve velayet yasaları’na göre evliliğin herhangi bir biçim kuralına uyması gerekmiyordu. Evlilik akdi nikah memuru tarafından herhangi bir tören yapılmaksızın tasdik olunan bir belge durumuna gelmişti. 8 Nisan 1944 yılında yapılan değişikliklerle nikah memuru önünde bir tören yapılmasına izin verildi. Evlilik için asgari 18 yaş sınırı kondu. Bu değişikliğe kadar çocuğun babasını tescil ettiren kadın idi. Evlilik dışı çocuğun bakımını devlet üstlenmekteydi. 

Çerkeslerde İslam öncesi dönemde levirat (kocası ölen gelini kayın biraderiyle everme) ve sararat (akraba iki kızı peşpeşe alma) adeti vardı. Levirat adeti İslamiyetle şereflenmelerinden sonra da gitgide zayıflayarak sürmüştür. 

Eş Seçimi 
Adıgeler’de eş seçimi, adayların hür iradesine bırakılmıştır. Bununla birlikte kızın eş seçiminde aile büyüklerinin görüşü de önemli bir etken idi. 

Evlilik yaşı 
Evlilik yaşı; 20’nin altında idi. Ancak İslamiyetle kucaklaşmanın akabinde başlayan ve dört asır süren kanlı savaşlar ve peşinden yaşanan sürgün şoku nedeniyle normal evlilik yaş sınırı zamanla 25’in üstüne çıkmıştır. 

Başlık 
Günümüzde de Anadolu’da yer yer devam etmekte olduğu üzere başlık parası alınırdı. Bunun miktarı sosyal statüye göre değişirdi. Bu para genellikle at, silah, büyükbaş hayvan İslam öncesi dönemde köle ve nakit alarak verilirdi. Müslümanlaştıktan sonra başlık ikiye çıkmıştı; biri ebeveyne, biri geline (mihir) verilirdi. 

Çok Evlilik
Çeçenlerde daha yaygın olan birden fazla evlilik Adıgelerde yaygın olmamakla birlikte Nart ‘tlıhuj’dedikleri kahramanların ve ‘pşı’ dedikleri beylerin birden çok kadınla evlendiği olmuştur.1330’da bölgeyi gezen Yulivan’ın kaydettiğine göre, Taman’da yaşayan Adıge Beyi’nin yüz kadarhanımı vardı. 

Evlenme Yasakları 
Gerek baba gerekse anne tarafından akrabalarla evlenmek kesinlikle kabul görmezdi. Bu gelenek bugünde sürmekedir. Bu tür evlilik gerçekleştirenler bir çukura atılıp taşlanarak öldürülürdü. 

Dağıstan hariç, diğer Kafkas halklarında hakim olan akraba evliliği yasağı Adıgelerde en sert şekilde uygulanır, aynı sülale mensupları ve süt kardeşler yakın akraba addedilirdi. 

Süt kardeşle ve ,başka dinden biriyle evlenmek yasaktı. Bey sülalesine mensup biri köle (işci) sıfından biriyle evlenemezdi. Bunun aksi de aynen yasak idi. Ancak bu sınıf farkı gözetme kuralı İslamiyetle birlikte gevşemiş, bugün tamamen yok olmaya yüz tutmuştur. Evlilikte sınıf farkı kesinlikle gözetilir, köle kızı alınmaz, köleye kız verilmezdi. 

Gerek Kafkasya’da, gerek diyasporada (Kafkasya dışında Çerkeslerin yaşadığı yerler) bugün için yaşayan evlenme yasakları akraba evliliği ve süt kardeş evliliğidir. 130 yıllık aradan sonra dünyanın dört bir yanından gelip atayurtlarında karşılaşan Çerkesler sülalelerini buluyor ve yakın akraba muamelesi görüyorlar. Aynı sülale adını taşyanların evlenmesine asla müsamaha edilmiyor. 

Bakire olmadığı anlaşılan gelin derhal baba evine iade edilirdi. 

Çerkes toplumunda namus ve iffet son derece büyük bir titizlikle korunurdu. Nadiren vuku bulan zina olaylarına en şiddetli cezalar uygulanırdı. Evli biri zina yaparsa öldürülür, zani bekar ise yüz sopa vurulurdu. İslam öncesi Çerkes toplumunda evli kadın zina yapacak olursa, kocası tarafından saçları kökten kazınıp elbisesinin kolları dirseklere dek kesilir ve öylece bir ata bindirilerek babasının evine yollanırdı. Onunla zina eden erkeği de ya koca veya onun arkadaşları yakalayıp öldürürdü. 

Boşanma 
Karı koca arasındaki anlaşmazlıkları yifend dedikleri imamlar ile ‘nahıj’ dedikleri saygıdeğer yaşlılar hallederdi. Bu gibi davalarda kocanın tercihine daha çok önem verilirdi. 

Nadiren vuku bulan boşanmalar şu şekilde gerçekleşirdi. Ya koca şahitler huzurunda ‘ben artık seninle yaşamıyacağım’ der yol verirdi. Veya iki şahit ile köy mollasının huzurunda üç kez ’tallaktuk’ der üç adım atardı. Kadın 4 ay 10 gün bekledikten sonra dilediğiyle evlenirdi. 

Sovyet rejimi politikaları sonucunda Çerkesler arasında boşanmanın yaygınlaştığı görülmektedir. Eğer çocuk yoksa resmen boşanma olayı, nikah memurluğuna başvuran herhangi bir eşin talebi üzerine nüfus kütüğüne bir kayıt düşülmesi işleminden ibaretti. 

Karma Evlilikler 
Kafkasya’da müslümanlarla gayr-ı müslimler arasında vuku bulan nadir evlilikler tek yönlüydü. Bu durumda, müslüman bir erkek müslüman olmayan bir kadınla evleniyordu. Müslüman kızlar hemen hiç bir zaman gayr-ı müslimlerle evlenmiyorlardı. Daha çok kentlerde rastlanan gayr-ı müslim gelin alma olayı bile koca evinde husumetle karşılanırdı. 

Karma evlilikleri kolaylaştıran etkenleri araştıran sosoyologlar, kentleşme, çok ulusluluk ve eğitim seviyesini, bu konudaki en etkin faktörler olarak ortaya koymuşlardır. Son yıllarda Kafkas *****huriyetlerinde hızlı bir entellektüel gelişme oldu. Ayrıca, erkeklerle kadınlar arasındaki eğitim düzeyi farkı gözle görülür şekilde azalmaktaydı. Bu durum karma evliliklerin artmasında etkili olmuştur. 

Karma evliliklerde müslüman babanın milliyeti hep baskın çıkardı. Ender olarak rastlanan müslüman kadının gayr-ı müslim erkekle evlenmesi halinde de çocuklar annenin milliyetini seçerdi. Karma evlilikler bile İslamın dışında bir dünyaya açılmaya meydan vermiyordu. Sovyet iktidarı (terfi sebebi kabul ederek vb. yollarla) etnik grupların karışmasının ve milletler üstü bir toplumun karma evliliklerle gerçekleşeceğini ümit ediyordu. 

Düğün 
Yeni kurulan ailenin nasipli ve bereketli bir aile olması için düğün yemeğine çok büyük önem verilir, zengin bir çeşitle donatılırdı. Düğünde en önemli olay ‘wune yışe’ dedikleri gelini damadın evine buyur etme merasimiydi. Büyük bir grup eşliğinde, mızıka çalıp ‘wered’ (şarkı) söyleyerek, silah atışları yaparak gerçekleştirilirdi. At yarışı, güreş vb. spor gösterileri düzenlenirdi. Mızıka eşliğinde, kız erkek karşılıklı Kafkas oyunları oynayarak yapılan Çerkes düğünleri hem Kafkasya’da hem de diyasporada yaşatılmaktadır. 

Evlenme merasimi, Kafkasya’da yaşayan müslüman halklar için, geleneklerine olan derin bağlılıklarını gösterme ve Sovyet kanunlarını ve tutumunu küçümseme için bir fırsat olarak değerlendiriliyordu. Başta ziyafet için kurban kesilmesi olmak üzere hükümetin hiç de tasvip etmediği bir sürü masrafların yapıldığı görkemli şenlikler olurdu. Üstelik bunlar mahalli yetkililerin huzurunda yapılırdı. Evlilik merasimi doğum merasimine nispetle Müslümanların ata geleneklerine bağlılıklarını gösterme fırsatını daha çok vermekteydi. 1960 yılları başında meseleye eğilen Sovyet rejimi, dini nikahların artma eğiliminin, resmi nikahın cazibesi olmayan donuk ve bürokratik özelliğinden kaynaklandığını düşünerek görkemli nikah sarayları inşa edilmiş ve büyük törenler düzenlenir olmuştu. Ama hiç bir şey değişmemiş gibi dini nikah törenleri cazibelerini muhafaza etmeye devam etmişlerdi. Müslüman toplumda resmi nikah sonucunda doğmuş çocuklar rahatlıkla meşru kabul edilmiyordu. Dini nikah bir vicdan hürriyeti meselesi olarak düşünüldüğünden yasaklanamamıştı. Ancak, baliğ olmamış veya rızası olmayan kızların evlendirilmesi, kız kaçırma, başlık vb. adetler ekonomik ve sosyal gerekçelerle yasaklanmıştı. Buna rağmen yer yer devam ediyordu. Mesela başlığın herkesçe malum rayiçleri vardı. Kafkasya’da nişanlının müstakbel kocanın ailesine takdim edildiği törenler (nıse yışe) devam etmekteydi. Merasim boyunca gelin yüzü kıbleye dönük vaziyette ayakta dururdu. 

Sovyetler Birliği’nde Ekim devriminden sonra tamamen kaldırılmak istenen aile müessesesi, Marksist teorisyenler tarafından çekirdek ailenin, cemiyetlerin ağır ve hızlı değişmesiyle beraber sosyal şartların değişmesi sonucu ortadan kalkacağını iddia etmişlerdir. Her değişimi ekonomik şartlara bağlayanlar, aileyi özel mülkiyet müessesesinin ortaya çıkardığı kapitalist bir kurum olarak kabul etmişlerdir.

Ailede gelenekselliğin devam edeceği, dolayısıyla bu müessesenin zayıflatılması ve yok edilmesi hedef alınmaktaydı. Ancak, takip edilen politikalar ve ailenin görev ve fonksiyonlarını yerine getirmek üzere oluşturulan kurumlar başarılı olamamış; sonuçta bu politikalardan geri dönülmüştür. 

Düğün merasimleri meyanında, akrabalık yollarını çoğaltma tekniklerinden biri olan ‘teha’ (Batı Kafkasya’da ‘teşe’) dedikleri bir seremoni yapılır; yeni akraba adayı olarak seçilen yabancı bir delikanlı odasının köşesinde ayakta bekleyen gelinin önünde durur, ‘dünya ahiret bacımsın, iki iki bacım var, üçüncüsü sensin’ der, kamasının ucuyla iki kere biraz kaldırır, üçüncüsünde örtüyü arka tarafa atar, yüzünü açardı. Tavandaki yuvarlamaya üç kez kamasıyla vurup bu akrabalığın nişanesi olarak işaret atardı. 

Kafkas halklarında ‘kaafe’ denen dansın önemli bir yeri vardı. Hiç bir sevinçli merasim ‘kaafe’siz olmazdı. Asırdan asıra daha sanatkârane ve daha estetik bir hal alan bu oyunda erkeğin şahsında sertlik, heybetle dimdik ayakta durma, kızın şahsında ise zerafet ve nezaket zirveye ulaşır. 

Hane Halkı Sayısı 
Çiftlikvari yerleşim şekli gereği çalışacak çok sayıda insana ihtiyaç duyulması sebebiyle aileler kalabalık olurdu. Beş neslin bir arada bir tek ailede yaşadığı olurdu. Aile reisi, evli bekar tüm çocukları ve torunlarıyla birlikte yaşardı. Bu gibi normal bir aile 40-60 kişiden oluşurdu. Bu sayının yüze çıktığına dahi rastlanmıştır. Ayrıca uşak ve köleleri olurdu. 

16-18. Asırlarda aileler birlikte yaşardı. Potemkin’in anlattığına göre Kabardeyler dededen toruna ayrılmadan oturur, aynı kaptan yerlerdi. Hane halkı fert sayısı olarak sorulmaz, ‘kaç kazan?’ diye sorulurdu. Bir ailede 15-100 kişi yaşardı. Aile belli bir büyüklüğe ulaşınca ayrılır, ayrılan da hızla büyümeye başlardı. Ayrılan yeni aile çok uzağa gitmez, yakın bir yerde yerleşirdi. Oğul evlenince ona ayrı yer verirlerdi. Adıge ailesi genellikle anne, baba, çocuklar, dede, nine, kız ve erkek kardeşlerden oluşurdu.

Aile İçi Roller ve Münasebetler 
En yaşlı üye ‘thamade’ (reis) olur, tüm işleri o idare ederdi. Hane toplantısına erkek üyeler katılırdı. İkinci otorite onun hanımı (‘goaşe’) olup ailenin tüm bayanları üzerinde sözü geçerdi. Aile içi ilişkiler ‘büyük-küçük’ ilkesine göre düzenlenirdi (İstoriya Narodov Severnogo Kavkaza, c.1, s.474). Aile reisi ölünce, kalan en yaşlı üye reis olurdu. ‘Ailede illa ki bir kanun olmalı’, ‘ana babanın sözü fiili kanundur’ gibi ata sözleri ‘thamade’nin ne kadar büyük bir yetkiye sahip olduğunu göstermektedir. 1847 yılında kabul edilen bir kanuna (khabze) göre ‘baba tam yetkilidir, hane halkı ona karşı köle gibi davranmalıdır.’ Babadan izinsiz hiç bir iş yapılmaz, o dilediğini yapar, istediği gibi cezalandırırdı. Evlilik izni babadan çıkar, başka türlü kabul edilmezdi. Kızını dilediğine verir, izinsiz kaçarsa evlatlıktan reddedilirdi. Keza oğlu izinsiz gelin getirirse evlatlıktan red olunurdu. Babasından zulüm gören aile bireyi onu sülale büyüğüne şikayet edebilirdi. 

Nalçik’te oturan seksenini aşkın Hadiyat Nine okuduğu evradın sevabını peygamber ve ashabından sonra kayın pederi ile kayın validesinin, daha sonra kendi ebeveyninin ruhuna bağışladığını söylüyor. Bu edebi annesinden öğrendiğini belirterek şu açıklamayı yapıyor: Gelin giderken annem bana dedi ki; ‘yavrum, artık sen gittiğin evin insanısın, onlara öncelik vereceksin...’. 

Toplumun hücresi mesabesinde olan aile kurumuna Sovyet rejimi boyunca yöneltilmiş bulunan tahripkar uygulamalar neticesinde bugün Kafkasya Adıgelerinin aile yapısı parçalanmış bir tablo görüntüsü arz etmektedir. Bunun sonucu olarak aile içi rol çatışması vs. problemler yoğun şekilde yaşanmaktadır. 

Kadın
Kadın erkeğe tabi idi. Kızlar üzerinde annenin salahiyeti daha fazlaydı (Dumanov, 39). Aile ekonomisine önemli bir katkısı olan kadın ev işleri ve çocuk yetiştirme yanında bağ bahçe işlerine yardım eder; yün, deri ve keten işleri yapar, süt mamulleri elde ederdi. Şeriat ve habze kanunlarına riayet konusunda son derece titizlik gösterirlerdi. Yemeği hazırlar ama misafire kendisi götürmez, servisi ya kocası veya oğlu yapardı. Doğum yapan gelin, sair aile kadınları gibi söz sahibi olurdu. 

Sovyet rejimi döneminde kadının konumunda önemli değişmeler vuku bulmuştur. Sosyo-ekonomik faaliyetlerin her dalında görev üstlenmesi, geleneklerin zayıflaması ve demografik dengenin bozulması bunun başlıca etkenleri olmuştur. Dünya Bankası’nın 1995 yılında yaptığı ‘Dünya Kalkınma Göstergeleri’ başlıklı araştırmaya göre Rusya Federasyonu genelinde 8.350.000 kadın fazlası vardır ki bu RF genel nüfusunun % 5’i demektir. 

Adıgelerde kadın evlendikten sonra da soy adını kullanır. ‘Falanların kızı’ veya ‘filanların gelini’ diye anılır. 

Çocuk 
Çocuklar nart hikayeleri, habze ve namus kuralları iyice öğretilir, çalışkan, terbiyeli, cesur, dürüst, doğru sözlü, adil, merhametli ve saygılı bir fert olarak yetiştirilirlerdi. Güçlü ve sağlıklı bir bedene sahip olmasına önem verilirdi. "P’ur" denen çocuğu atalığa verme geleneği bu düşünceden doğmuş ve ebeveynin şefkatinin çocuğun eğitimine menfi etki etmesi önlenmiştir. 

Erkek çocuk soyun devamını sağlaması ve savaş kabiliyeti sebebiyle önemsenirdi. 
‘Bütün anketler, dine karşı tutumları, yaşadıkları çevre (kent yada kırsal kesim), eğitim seviyeleri ve sosyal statüleri ne olursa olsun tüm sovyet aleminde (müslüman) erkek çocuklarının hemen hepsinin sünnet olduğunu göstermekteydi. Çocuklara ad seçerken de dini gelenekler önemli rol oynamaya devam etmekteydi. Şeytanın dikkatini başka yere çevirmek ve çifte kimlikle onu aldatmak amacıyla çocuğa ikinci bir isim verme geleneği doğmuştu. 

Eylül 1996 tarihli ropörtajda KHK (Kafkas Halkları Konfederasyonu) fahri başkanı Musa Yure Şenıbe, Yure adını sevmediğini ve artık kullanmadığını, onun işlevinin geride kaldığını belirtmiştir. 

Miras
Baba ayrılan oğluna dilediğini verirdi. Kıza pek fazla mülk verilmezdi. Baba hayattayken mirası bölüştürmemişse çocukları arasında eşit oranda bölüşülürdü. Red olunan çocuk mirastan mahrum kalır, haksız red durumunda sonradan itiraz hakkı saklı tutulurdu 

Baba ölürse, kalan mülkü çocukları eşit şekilde bölüşürlerdi. Oğlundan olan torunları mirasa katılırdı. Ölenin çoçuğu yoksa miras akrabalara bölüştürülürdü. Akraba varsa kıza miras verilmez, hiç erkek akraba yoksa ancak o zaman kıza verilirdi. 

Ev Ekonomisi
Geçim erkeğe ait olup kadının asal görevi erkeğe itaat idi. Ailenin tüm ihtiyaçları aile fertlerince karşılanır, her aile kendine yeterdi (doğal ekonomi). Ailenin bütün bireyleri ev ekonomisine katkıda bulunurdu. Et, süt, yün vb. hammaddeler çok tüketilir, elbise, ayakkabı vs. tüm giyim kuşam ihtiyaçlarını kendileri üretirdi. Ev endüstrisi giderek gelişti ve el sanatları mesleğe dönüştü. İhtiyaç fazlası üretip satmaya başladılar. Yamçı, ayakkabı, eğer yastığı, heybe, halı vb. eşyalar çokça üretilmeye başlandı. Ancak ustalık ve kalite haneden haneye değişiyor, satılmak maksadıyla üretilenlere daha bir özen gösterilirdi. Endüstrileşmenin Çerkes ailesi üzerinde gösterdiği en büyük etkiler, ailenin eskiden icra etmiş olduğu fonksiyonların azalması, boşanma oranlarının eskiye nazaran büyük bir artış kaydederek ailenin parçalanması ve kadınlar ile gençlerin toplumdaki konumlarının değişmesi hususlarında görülmüştür. 

Adıge khabze'nin tesisi, davranış kurallarının topluma maledilmesi 
Çerkeslerin ‘Adığe Khabze’ dedikleri toplumsal kuralları vardır. Büyük küçük, kral, köle herkes bu kurallara uyar. Bu kurallar her ferdin konumunu (statüsünü), görevlerini ve haklarını belirler. Khabze senelerce, asırlarca toplumu çözülme ve çöküşten koruyan, muazzam bir içtimai düsturdur. 

Mefedz Serebi’nin anlattığına göre 1807’de Adıge Khase toplandı, khabzeye giren yabancı unsurlar ayıklandı. Zeki gençleri komşu toplumlara gönderip ‘iyi adetleri varsa öğrenin, biz de uygulayalım’ derlerdi. Halen Nakçik Müzesi arşivinde mahfuz bu belge, Şordan Yakup tarafından da yazılmıştır. Şora da bu hususu kitabında belirtmektedir. 

1861 öncesinde köylerde khabze ve şeriat kuralları geçerliydi. Adıgeler khabzeyi önde tutyordu. Rusların gelişiyle onların da tesiri görülmeye başladı. Kanunlar köylerde kan davalarını azaltmak için kullanılmak istendi, ancak pek sonuç vermedi. Adam öldürme, toprak gasbı, misafirini tahkir, yüzüne kara çalma, namusuna dil uzatma, kız kaçırma gibi olaylar kan davalarının çıkış sebepleriydi. İşin uzayıp zincirleme gitmemesi için khabze ile durdurulurdu. Bu adetler tüm Kafkasya’da aşağı yukarı aynı idi. 

Çerkeslerin temayüz ettikleri başlıca ahlâkları şunlardır: 1- Eşsiz bir şecaat; Ölüm dahil hiçbir tehlike onu gayesine ulaşmaktan alıkoyamaz. Çerkes tarihi vatanını korumak için yapilmış savaşlar silsilesi tarihidir. 2- Sonsuz cömertlik; ‘Misafirsiz ev bereketsiz olsun’ şeklindeki atasözü bunu isbata kâfidir. Misafire niçin geldiği ve ne zaman gideceği sorulmaz, kendisinin açıklaması beklenir. 3- Ahde vefa; Söz verince mutlaka yerine getirir. Dosdoğru ve açık sözlüdürler. Bu yüzden tüccarlık yaparak büyük servet sahibi olamazlar. 4- Irz ve namusu şiddetle koruma; Bu konuda gevşeklik gösteren kabileden dışlanırdı. 

Çerkes toplumu şu özellikleriyle temayüz eder: 1- Fakir ve dilencisi yoktur; Ne kadar zor şartlar içinde olsa da dilencilik yapan bir Çerkese tarih şahit olmamıştır. 2- Kadının saygın bir konumu vardır; Çerkes kadını hizmetçilik yapmaz, ağır işlerde çalışmaz. Bayanların huzurunda kavga edilmez. Bir bayana rastlayan atlı atından iner. Bir bayana sığınan güvendedir. 3- Büyüğe saygı; Baba evin reisidir, sözü herkese geçer. Her ailenin kendine has bir örfü vardır. Büyüğün adı anılınca hürmeten ayağa kalkılır. Çerkesçede iğrenç sözler yoktur: Çerkesler küfretmezler. Birbirlerini çirkin sıfatlarla çağırmazlar. 4- Temizlik; Çerkes erkeği temizdir. Kadının ev tertip ve temizliği ise meşhurdur. En fakir ailelerin bile evleri düzenli ve temizdir. Bir çok yabancı seyyah bunlara şahitlik etmiştir. Vatanlarını kahramanca savunan Kafkasyalıların kahramanlığını Karl Marks, New York Times’da çıkan bir yazısında şöyle özetler: "Ey dünya, ey insanlık! Hürriyetin manasını Çerkeslerden öğrenin! Özgürlüğü isteyen bir toplumun neler yapabildiğine bir bakın! Kudretinin azlığına rağmen özgürlüğünü muhafaza için bu halkın ortaya koyduğu kahramanlığa şahid olun! Onlardan ibret almamız gerekir." 

Çerkesler; 1- Muhafazakârdır; kültür (khabze) çözülmeden nesilden nesile aktarılır. 2- Fedakâr ve kahramandır; gerekirse canlarını verirler. 3- Samimi ve dürüsttür, yalanı bilmezler. 4- Sert karakterlidirler; coğrafyadan, fazlaca kendine güvenden ve asırlarca süren savaşlardan kaynaklanan bir salabetleri vardır. 5- Ailenin reisi en yaşlı üyedir. Onun kararları itirazsız uygulanır. 6- Şerefine düşkündür; onun dünya görüşüne göre: hayatta en mühim şey şereftir. Ölümden korkup esarete razı olmak şerefi zedeler. Şerefsiz bir hayat sürmektense şerefiyle ölmeyi yeğlerler. 

1861 öncesi şehirleşme, ticari mallar ve para yaygınlaştıkça geleneksel misafirperverlik de azalmaya başladı. Yol ağzı ve pazara yakın yerlerde bu değişim önce gözlendi. Ama insanlar onlara iyi gözle bakmıyorlardı. Başka toplumlarda olmayıp Adıgelere has müstakil misafirhaneler (haçeş) vardı. Haceşler herkese açık idi. Müstakil değilse genellikle en güzel oda haçeş olurdu. Keza, misafirin tam emniyeti (himaye) sağlanır ve bol yemek verilirdi. Dostluk-arkadaşlık yemini edip aynı kaptan süt veya şarap içerlerdi. İçine altın veya gümüş gibi paslanmayan bir para atarlardı. Bu seremoniden sonra birbirini kollar gözetirlerdi. 

Kafkasyalıların hepsi misafirperver ve kanaatkârdı. Misafiri iyi ağırlamak ve himaye etmek çok önemli bir khabze kuralı idi. Mesela, 1395’te Pulad, elçi göndererek subayını (Udurak) geri isteyen Timur’a vermemişti. ‘O bana sığındı, ben sağ oldukça onu kesinlikle kimseye teslim etmem’ cevabını gönderdi. Nihayetinde vermedi de. 

Misafirperverlik o denli gelişmişti ki can düşmanları bile olsa khabzeye göre ağırlanırdı. En fakir dağlılar bile misafiri sever, bereket getirdiğine inanılırdı. Misafiri üzen veya soyan, ağır cezalara çarptırılırdı. 

Çerkes folkloru; kahraman ve yiğit karakterleri yüceltip över, akıllı insanları -fakir de olsa- öne çıkarır, cimri ve korkaklarla alay ederlerdi. Hanımlar becerisini sofra hazırlayışıyla gösterirdi. Üç ayaklı sofranın ayağına kadar temizlik anlayışını ölçerlerdi. Kendini ispatlamış kadının beğenmezse erkeğinden ayrılma hakkı vardı. 

16-18. asırlarda Kafkas kabileleri arasında sağlam ilişkiler vardı. Aile içinde, kabile içinde yardımlaşır, birbini korurlardı. F. Engels’in söylediğine göre mensuplarından birini öldüren, yaralayan veya hakaret eden olursa, bunu tüm kabileye addederek, intikam alırlardı. Haksızlığa maruz kalan, tüm kabilesinin arkasında olduğundan emin olurdu. Kabileler arasındaki kan davaları bu sıkı iç irtibattan doğmuştur. İntikam gütmeyenn hor görülürdü. İntikam önemli bir toplumsal görev sayılırdı. İntikamların her yıl taraf değiştirerek kabileleri tüketircesine uzayıp gittiği olurdu. Bu şekilde toplumun nüfusu kırılırdı. Köy cemaatı düşmanları barıştırmaya ne kadar çalışsa da buna yanaşmıyorlardı. 

18. Asırda fidye usulü kabul gördü. Sorumluluk alanı da daraltılarak yakın akrabaya inhisar ettirildi. Zamanla sadece suçluya uygulanır oldu; ona kısas uygulanıp mesele kapatılıyordu. Karaçay-Çerkes *****huriyeti’nde (Hagondukoy köyünde) yaşayan Bemırza Mohadin bu hususta şöyle bir görüş beyan ediyor: Rasim Ruşdi’nin de dediği gibi, mantalitemiz ve gururumuz yüzünden hep mahzun kalıyoruz. Yalan dolan ile servet yığan büyük tacirlerimiz çıkmıyor. Finansman olmayınca da kültürümüzü neşredip ilerletemiyoruz. 

Adıge khabze'nin komşu topluluklara tesiri 
16-18. Asırda Kafkas halklarında kamu efkârı ilerlemiştir. Bu ilerleme sosyal ilişkilerin artması, sınıf çatışmalarının şiddetlenmesi, eğitim ve bilimin gelişmesi sebebiyle olmuştur. Bölge ekonomik yetersizlik ve gelişmiş ülkelerle iletişimsizlik sebebiyle dünya medeniyetinin gerisinde kalmıştı.

Çerkes Endüstrisinin Kültür Temelleri 

Yiyecek ve içecekler
Misafire besili öküz, besili koyun keserlerdi. Keçi kesilirse önemsenmediği anlamına gelirdi. Keçi eti samimi misafirlere verebilirlerdi. Etin türü ve kısımları misafirlerin statüsüne göre paylaştırılırdı. Tavuğun ‘kandis’ dedikleri kemiği ile fal bakarlar, bununla avın nasıl gideceği hakkında fikir yürütürlerdi. Uzunyayla köylerinde bu kemikle halen unutma-hatırlama oyunları oynanır. 

Adıgeler, yumurtayı kızartarak veya kaynatarak yedikleri gibi tatlı yapımında kullanır, kaymakla birlikte de yerlerdi (gedige negij). 

Adıgeler sütten kaymak, yağ, peynir çeşitleri ve yoğurt yaparlardı. Hafif ısıtılmış süte, maya olarak ağaçtan sızan bir sıvı, ekşi erik veya ekşi elma kullanırlardı. Mayalanan sütün üstünü iyice örterlerdi. 

‘Pheçay’ dedikleri fıçıya hafif ısıtılmış sütü koyup döğerler, meşrubat (ayran) olarak içerlerdi. 

Giyim Kuşam 
Mezdog Adıgelerinde de kıyafet genelde muhafaza edilmiştir. Ancak, değişik halklardan oluşan bu yerleşim biriminin etkileri olmuş ve metal para süsü, kısa kol, Rus eteği, pek sıkı takip edilmeyen eşarp kullanımı vb. değişmeler vuku bulmuştur. Kabardey’de büluğa ermiş kızlar için fes zaruri idi. Atalık adeti tamamen, misafirperverlik ve ‘hoh’ kısmen kayboldu. Kan davaları şiddetini kaybedip, düşman taraflar daha kısa zamanda barıştırılır oldu. 

Ölü içn kadeh kaldırarak hoh söyleme adeti gelişti. Adıgeler Mezdog’a Kabardey’den küçük aileler halinde göçtüler. Mezdog’a gelen akraba gruplar buluşup büyük kabileler oluşturdular (wınağoe zekhes). Ticaret ve para geliştikçe aile yeniden küçülmeye başladı. 

Çoçuklarına müslüman adları vermelerine rağmen vaftiz esnasında değiştiriliyordu. Çok önem verilen vaftiz için Mezdog’a giderlerdi. 

13-15. Asırlarda bölgeyi dolaşmış olan yabancı gezginlerin anlattığına göre; pşıler ve werkler dışındaki erkekler altın ve gümüş süsleme kullanmazdı. Belereçınsk’a yakın bir yerde bulunan beylere ait bir mezarda ince ipek bulunmuştur. İç çamaşırın üstüne ‘beşmet’ dedikleri kısa pantolon giyerlerdi. Üst kısma ‘halat’ denen bir çeşit hırka giyilirdi. Anılan mezarda keçi derisinden mamul kürk parçası da bulunmuştur. Baş giysileri üç türlü idi; ipek takke, yün külah ve kalpak. Deriden yapılmış ‘şuruk’ dedikleri güzel çizmeler ve ayakkabılar giyerlerdi. Kemer, deri veya ipekten yapılırdı. Erkekler kemerlerine silahlarını ve edevatlarını asardı. Altın ve gümüşten halka halinde kemerler de yapılırdı. Süs ve takı cinsinden bayanlar, altın ve gümüş küpe, yüzük, bilezik, bronz taç, gerdanlık; erkekler de yüzük takardı. 

Bayan kıyafetleri daha çok farklılık arzederdi. Yapılış tarzı erkek kıyafetlerine benzer, gömlek ile ‘faşe’ denen göğüs kısmı işlemeli miflonlu pardesüden oluşurdu. Ayakkabı az farkla erkek ayakkabısına benzerdi. Elbise için fabrika mamülü farklı kumaş ve bezler ile ipek kumaşlar kullanılırdı. Ayakkabılarını sahtiyan, yünlü kumaş ve deriden bizzat kendileri yaparlardı. 

1961 öncesinde erkek kıyafetleri aşağı yukarı aynı idi, hep aynı cinsten giyiniyorlardı. Erkek kostümü pişnet (gömlek), çerkeska, yamçı, başlık ve Ruslar papaha dediği kalpaktan oluşmaktaydı. Çerkeskanın ‘hazırıtl’ diye isimlendirilen kurşunlukları vardı. Barut kullanımından önce yaldızlanmış kemikten veya gümüş süsleme malzemelerinden süs olarak yaparlardı. Süslü Çerkeskalar merasimlerde giyilirdi. Tüccarlar çoğalmaya başlayınca demir atelyeleri de gelişti ve silahları (kılıç, kama, rovelver vb.) kalite kazandı. 

Erkeler yamçının altına zırh gömlek giyer, başlarına üstü sivri veya kubbe şeklinde miğfer takarlardı. Eğri uçlu kılıç ve düz kama kullanırlardı. Bunların kabzası haç şeklinde olurdu. Miğfer ve kılıçlarda Arapça veya farsça yazılara rastlanırdı. Ok ve ok ucu yapımı, koruma gereçlerinin taşıdığı önem sebebiyle oldukça gelişmişti. Yayın tutacak yeri kemikten yapılırdı. Zırhı delen çelik uçlu oklar yapılırdı. Mızrak ve topuz pek az kullanılırdı. 

Savaşırken zırh ve miğfer giyerlerdi. 17. Asırda Adıge ve Dağıstanlılar metal kalkan, İnguşlar da ahşap üstüne deri geçirilmiş yuvarlak kalkan kullanmışlardır. 17. Asırda ‘hazırıtl’ dedikleri fişeklikler ok yerine fişekle doldu. Yaylar çok özenerek yapılırdı. Okların boyunun bir metreyi geçtiği olurdu. Bu çağda erkeklerin çoğunun tüfeği ve tabancası olmuştu. Ama ok ile yay da kullanıyorlardı. Derbent, Terek, Temruk, Sucukkale vs. yerlerde topları vardı. Kılıcı ustaca kullanıyorlardı. 18. Asırda ucu eğri kamalar yaygınlaşmaya başladı. Her erkekte deri kın içinde bıçak, çakmak taşı, kapanan traş bıçağı ve ahşap veya kemik barutluk bulunurdu. 

Kuzeybatı Adıgeleri bıyık, bazıları da sakal bırakırlardı. Saçlarını kazıyıp tepede ve sol kulağa yakın bir tutam saç bırakırlardı. Traş bıçağını hep yanlarında taşırlardı. Bayanlar saçlarını yapardı. Bir mezarda taç şeklinde örülmüş bayan saçı bulunmuştur. 

Toprağın bereketi ve havanın güzelliği sebebiyle Çerkeslerin ve Kafkas kabilelerinin bedenleri son derece gelişmiş olup bünyeleri sıkıntıya çok dayanıklıdır. Sportif uzuvları güzel bir görünüm arzetmektedir. 

Kabileden kabileye modelde farklılık göstermesine rağmen genellikle tüm Kuzey Kafkas halklarının giysileri aynı model idi. Giysiler çoğunlukla yünden örülürdü. 

17. Asırda Adıgeler kırmızı elbise giyerlerdi. 2. Yarıda ise siyah yaygınlaştı. İpek, yün ve benzerinden mamul ‘tsey’ (kaftan) giyerlerdi. Ayakkabıyı deriden, kumaştan, örme ipten, işlenmiş deriden yaparlardı. ‘Şuruk’ dedikleri bir nevi çizme giyer, içine ot koyarlardı. Erkek kıyafeti kesinlikle silahlı olurdu. Sadece pşı ve workler değil biraz varlıklı insanlar da zırh ve miğfer giyerlerdi. Kafanın iki yanında saç bırakılır, örülürdü. Abazalar saçlarını uzatır, Kabardeyler saç ve sakalı traş ederlerdi. Dağıstan’da sakalı olmayana itibar edilmezdi. 

Bayan kıyafeti genellikle ayrı olmakla beraber erkek giysisine benzediği noktalar da bulunurdu. Baş giysileri çok farklı idi. İnguşlarda ‘kuryari’ yünden örülür, külahın ucu sivriltilip öne doğru bükülürdü. Asetin kızlar eşarptan başka yuvarlak küçük şapkalar da giyerdi. Adıgeler ipek veya kumaştan mamul altın ve gümüş süslemeli küçük şapkalar giyerdi. Gerdanlık, yüzük ve bilezikler, altın, bronz, bakır, gümüş gibi farklı madenlerden yapılırdı. Saçlar Adıgelerde en iyi süslenirdi. 1634’te Adıgey’de bayanlar saçı açık gezerdi. Terke’de yaşayan Adıge kızlar 1638’de ikili örgü yaparlardı. 1669’da 7-8 örgü yapıldığı görülmüştür. Kadınlar ellerine kına yakardı. 17-18. Asır bayan mezarlarında ahşap veya kemik tarak, ayna, yüksük, iğne vs. özel eşyalar bulunmuştur. 

1861 öncesinde giyim kuşam dağ bölgelerinde aynı kaldı ama vadilerde biraz değişiklik göstermeye başladı. Fabrika dokuması kumaşlar kullanılmaya başlanmakla beraber dağ bölgelerinde elde yapılan iç ve üst giysilik kumaşlar da kaliteliydi. Koyun derisinden şapka, kürk, pantalon vs. yapılırdı. Keçe yamçı ihtiyaçtsan fazla üretilip satılırdı. Kabardey, Dağıstan ve Çeçen yamçıları daha çok tutulurdu. kullanılırdı. Dağlarda keçi kılından, ovalarda ise deve yününden yapılmakta olan ‘şharhon’ (başlık) ile az işlenmiş kaba deriden yapılan ‘şuruk’ (çizme) çok yaygın kullanılmaktaydı. Fantazileri de yapılan bu çizmeleri zenginler iyi sahtiyandan yaptırırlardı. Bunların fabrikasyon üretimini yapan atelyeler de kurulmuttu. 

İletişim
‘Guwo’ diye adlandırılan tellal ‘sabah şu konuda toplantı var, buyurun!’ veya ‘şu karar alındı, filan zamanda uygulayın, şöyle şöyle yapın’ diye hane hane dolaşarak tebliğ ederdi. Guwo diğer çiftçiler gibi vergi ödemezdi. 

Ulaşım 
Sık ormanlar sebebiyle açılmış düzgün yollar yoktu. Sadece Rus ordularının yaptığı, kaleler arası ulaşımı sağlayan yollar vardı. Ancak bunlar da genellikle yerlilerce tahrip edilmiş ve otlarla kaplı durumda idi. Ovalarda arabaların oluşturduğu yollar vardı. Ama dağlık kesimde buna imkan yoktu. Ulaşım daha çok yaya olarak yapılırdı. Avrupadan gelen, bölgeye alışkın olmayan turist ve yabancılar, zorlukla dolaşabiliyor, uçurumlardan yuvarlanma tehlikesi atlatıyordu. Abaza atları bu tür yollarda çok eğitimli idi. 

Nakliye için daha çok ‘arbe’ (‘qu’) denen bir çeşit araba kullanılır, köpek veya öküz koşulurdu. Binek ve taşıt olarak at ve deve kullanılırdı. Denizlerde (Karadeniz, Azak ve Hazar) yelkenli gemiler kullanılırdı. Bazı bilim adamları Adıgelerin Tatarlar gibi atlarını nallamadığını söylüyor. Altınordu zamanında ana yol güzergâhlarında posta ağı kurulmuştu. Karadenizde yabancı gemilerden başka, Adıgelere ait küçük yelkenli gemiler dolaşırdı. Çerkeslerin denizde korsanlık yaptığı zamanlar olmuştur. 

Sağlık 
De La Potre’nin anlattığına göre 1711’de Adıgeler çiçek hastalığını iyileştirebiliyordu. Hastaya öküz dili kökü ve bal karışımı bir ilaç verilir, hastanın kanından aşı yapılırdı.

Adıgelerin Rusya İmparatorluğuna Katılışı 
Adıgelerin Rusya ile ilişkilerinin, Çar (Korkunç) İvan Vasileviç’in Kabardey Beylerinden Temruko İdar’ın kızı Mariye ile evlenmesiyle başladığını söyleyebiliriz. Olayla ilgili 29 Temmuz 1567 tarihli belge bu ilişkinin en eski belgesi sayılabilir. 

Kabile olarak Rusya ile ilk ilişki kuran yine Kabardeyler olmuştur. 4 Mart 1711 tarihli belge, Çar I. Petro’nun Kabardeyleri himayesine aldığından ve onları dış düşmanlara karşı koruyacağından söz etmektedir. 

Çerkes Toprağında Rus Askeri İdaresi 
General Patapov’un 15 Ocak 1769 talimatında açıkça görüldüğü üzere, iyi davranarak, yardımcı olarak, fakirlere yardım ederek Adıgeleri kazanma, onlara Hıristiyanlığı telkin etme ve Türkiye ile irtibatlarını büsbütün kesme politikası güdülmekteydi. 

Türk-Rus savaşı sonrasında 8 Kasım 1774’te İmparatoriçenin Tümgeneral E.A. Şerbinin’e gönderdiği yazıda görüldüğü üzere Adıgelerle diğer Kafkas kavimlerini birbirinden ayırmak için kara orman civarında Edisanskih ile Cembuyılukskih kabilelerini ortalarına yerleştirdi. 

Kızlar’da görevlendirilen General N.A. Patapov, 2 Aralık 1768 tarihli raporunda görüldüğü üzere Türkiye ile Kuzey Kafkas halklarının münasebetini tamamen koparabilmek için şu zalimane tedbirleri önermiştir: ‘Adıgeler aç bırakılmalı, hayvanları sürülmeli, baharın ekinleri tamamen yakılmalı; gerek ot, gerek silah, gerekse gıda bakımından fakirleşince savaşamaz olurlar.’ 

Çar I. Nikolay şu prensibini vazetmişti: ‘Öldürülen bir Hristiyanın intikamını en az on müslüman öldürerek ödetirim.’ Rusların Sırplara sahip çıkışında bu tarihi ve dini arkaplan yatmaktadır. 


Çar'ın Şamil'le barış oyunu 
Çar I. Nikola, yayılmacı polikitalarının karşısına dikilen İmam Şamil'in kuvvet ve kudretini bildiğinden Kafkasya'yı savaşsız, barışçıl yollardan elde etmeyi denemek istiyordu. Kafkas istila orduları başkumandanı General Freze'ye büyük yetkilerle İmam Şamil ile bir diyalog ortamı hazırlatma emri verildi. General Freze de bu görevi Şamil'in karargahına daha yakın bulunan General Klug Von Klugenav'a havale etti. İmam Şamil, Klugerav'ın mektubunu getirenlere şu cevabı verdi: 
"Generalinize varın söyleyin; bizimle görüşecek bir iş varsa, Çar'ın fermanının sökmediği bu hür dağlar, dostça gelen her türlü misafire açıktır. korkmasın buyursun." 

Nihayet 1836 18 Eylül'de Çar'ı temsilen General Klug Von Klugenav yanında Miralay Yevdokimof ve maiyet subaylarını, Çeçenistan'a yakın Sulak Nehri civarında yamalı bir yamçı üzerinde kabul eden Şamil'e generalin sözleri harfi harfine tercüman tarafından çevriliyordu. 

Bu nutka göre; imparator, kahramanlığına hayran olduğu, vatanperver liğine hürmet beslediği, bükülmez kudretine inandığı İmam Şamil'in başına bir krallık tacı giydirmek istiyordu. 

Bütün çarlık hazineleri ve Kafkasya'nın eşsiz servet kaynakları Şamil'in ayakları altına serilecekti. Bütün bu ele geçmez dünya nimetlerine karşı Çar'ın Şamil'den istediği şey sadece dostluk ve sadakatti. 

Generalin konuşmasından sonra "Namazım geçiyor" diye muhafızların yanına giderek sırtını düşmana, yüzünü Allah'a çevirip namaza duran Şamil, bir müddet sonra döner ve gelen heyete; 

General! O Nikola'ya git ve de ki; Senin yerinde eğer şu anda kendisi karşımda bulunmuş olsa ve bu sefil teklifleri bana bizzat yapmak cesaretinde bulunsaydı, ona ilk ve son cevabımı, şu kırbacım verirdi. 


Ahlaksız teklife sert cevap 
Çar, neticesiz kalan bu barış havariliğinden vazgeçmemiş, bir ikinci teşebbüsle tekrar generalleri vasıtasıyla İmam Şamil'e bir kez daha mülakat teklifine Şamil, Petersburg'daki Kafkasya Arşivleri'nde muhafaza edilen şu cevabi mektubu gönderdi: 

Ben Kafkasya'nın hürriyeti için silaha sarılan muhariplerin en hakiri Şamil, Tanrı'nın himayesini Çarların efendiliğine feda etmemeye ahdeden özü sözü doğru bir müslümanım. Çar Birinci Nikola'yı tanımadığımı, onun iradesinin bu sarp dağlarda sökmeyeceğini General Klugenav'a anlayabileceği bir dilden tekrar tekrar söylemiştim. Sanki bu sözler taşa söylenmiş gibi, Çar ile görüşmek üzere beni hala Tiflis'e davet edip duruyorsunuz. Bu davete asla icabet etmeyeceğimi şu mektubumda son defa olarak size bildiriyorum. Bu yüzden fani vücudumun parça parça kıyılacağını ve sırtımı verdiğim şu vatan topraklarında taş üstünde taş bırakılmayacağını bilsem bu kat'i kararımı asla değiştirmeyeceğim. Cevabım işte bundan ibarettir. Nikola'ya ve kölelerine böyle malum ola. (Gimri,28 Eylül 1838) 

Çar hile ile avlayamadığı Şamil'e karşı beslediği emellerini, bütün gücüyle kuvvet yoluyla halletme yoluna girdi. İmam'a karşı verilecek savaş, Çar'a göre; "Bu bir haçlı savaşıydı. Haç hilali mağlup etmeli, Çin sınırından Türkiye'ye kadar uzanan Rusya galip gelmeliydi. 

1839 yılının ilkbaharında General Golovin genel komutasında üç intikam ordusu harekata geçti. Şamil ise Dağıstan'da alevlenen bu özgürlük savaşını bütünüyle Kafkasya olarak Çar emperyalizmine karşı ayaklandırmak maksadını gütmekteydi. Bunun için de camiden camiye halka hitap ederek halkı birliğe çağırıyordu. 

General Golovin 30 bin kişilik kuvvetli bir orduya ihtiyat birliklerini de isteyerek Ahulgoh'a saldırdı. Mahutili Ahmed Han, 3 bin adamıyla Çarla anlaşarak Rus kuvvetinin yanında yer aldı. Şamil elinde kalmış 3 bin mücahit ile Ahulgoh'a kapandı. 

Savaşanların azlığı yanı sıra malzeme, silah, erzak, su sıkıntısı, kadın ve çocukların perişan vaziyetleri İmam'ın savaş gücünü kırıyordu. 

Oğlunu rehin verdi 
Çar I'inci Nikola, generallerinden Kafkasya'dan önce Şamil'i Petersburg'a esir istiyordu. 40 bin kişilik muntazam bir ordu ile çevrilmiş, bataryaları; sahra toplarınca aylardır dövülen Ahulgoh bir türlü düşmüyordu. Nihayet Çar generali beyaz bayraklı kurmaylarını teslim ol çağrısı için Şamil'e gönderdiklerinde şu cevabı aldılar: 

ÖIümü sevgili gibi kucaklayan ve şehitliğe susayan insanlara esaret teklif etmek boş şeydir. General Grabe'ye git ve de ki; eğer insanlıktan nasibi varsa, aylardan beri toplarına hedef yaptığı yüzlerce müdafaasız kadın ve aciz yavrunun hemen kaleden çıkarılması ve açıkta kalan binlerce şehidin gömülmesi için; hiç olmazsa on beş günlük bir mütareke yapalım. Ötesini sonra düşünürüz. 

Şamil'in teklifini generale götüren subay birkaç saat sonra tekrar döndü. General 15 günlük mütarekeyi kabul edecek fakat buna karşı oğullarından birini rehin alacaktı. İmam zor kararını hemen verdi: "Cemaleddin'i götürün. 

10 Ağustos'ta Cemaleddin, Rus karargahına götürülürken, Şamil derhal ağır yaralıların, dermansız kadın ve çocukların dağ geçitlerinden kaleden uzaklaştırmalarını, açıkta kalan şehitlerin defnini emretti. Onun Ruslara güveni yoktu. Hakikaten Rus kumandan 15 günlük mütareke vaadini tutmayarak bütün silahlarını yeniden Ahulgoh'a çevirdi. 

İmam Şamil, ölüm yolcularına son talimatını verdi: 
Ey vatan dağlarının emsalsiz ziynet ve şerefi olan Ahulgoh muhafızları, yalancı ve korkak düşmana yol veriniz! Ta ki şu yığınlar haline gelen kale duvarlarının önüne kadar, kollarını sallayarak ve hepimizi öldüler sanarak ilerlesinler. Kılıç menziline girince bunlara ne yapacağımızı size söylemeye hacet var mı? dedi. 

Mektup savaşları
General Grabe'nin planına göre 28 Ağustos 1839'da Şamil esir alınacaktı. Onun müstahkem kalesi Ahulgoh ise Çar Nikola'nın isim günü için bir armağan olarak düşünülmüştü. 

29 Ağustos'ta muhasara sona erdi. 80 gün süren muhasarada Rus birliklerinin yarısı mahvoldu ve 3 bin Rus askeri öldürüldü. Şamil'in kayıpları ise 300 kişiydi. Ruslar Şamil'i kaçırmıştı. 

İmam Şamil, Ahulgoh'tan ayrılırken yalnız silahlarını almış, diğer özel eşya ve kitaplarını tekretmek zorunda kalmıştı. Ahulgoh savaşından sonra yerleri yurtları kalmayan bir avuç topluluk Çeçenistan'a doğru yöneldi. Bu çetin savaşın ve ölümcül yürüyüşün ardından Çeçenistan'a giren İmam Ahulgoh'ta Çar'ın "büyük" ümidi general Grabe'in planlarını boşa çıkarmıştı. 

Çeçenistan'daki teşkilatlanmayı sürdüren İmam, diğer yandan Rus girişimlerini yakından izledi. İmam, kendi başını getirenlere büyük vaatlerde bulunduğunu öğrendiğinde general Grabe'ye şu yazıyı gönderdi: 

Fani başıma biçtiğin pahadan şahsıma verdiğin kıymet ve ehemmiyetten dolayı ne kadar iftihar etsem azdır. Fakat yazık ki; buna mukabil ben senin başına değil, Çarının taçlı kellesine bile tek bir kepik (metelik) vericilerden değilim. 

Çar I. Nikola ise, General Grabe'nin bir zafer havasında gönderdiği yaldızlı rapora şu sitemli cevabı gönderdi: 
Yazık ki Şamil kaçmış: Elindeki harp malzemesinin mühim bir kısmını, yanındaki muharip ve fedakar adamlarının bir çoğunu kaybetmiş olmasına rağmen, korkuyorum ki bu adam yine başımızı belalara sokacaktır. Bu endişemi tamamıyla itiraf ederim. 

General Grabe, Şamil'i sindirmek için her yola baş vurdu ve bir defasında da şu haberi gönderdi: 
Haşmetli Çar hazretlerinin bütün Kafkasya'yı havaya uçuracak kadar barutu olduğunu unutmayın.Şamil bu tehdide şu meşhur cevabı verdi: 

Nikola size gökyüzünden ayı tutup yeryüzüne indiririm derse inanın, fakat; Dargo Mescidi'nin minaresindeki hilale elimi sürebilirim derse sakın inanmayın.

Toplumsal hiyerarşideki değişmeler 
Sosyalist ülkelerdeki sosyal yapı değişmeleri neticede, sosyalizmin sınıf kavramından ayrı olarak tanımlanmasına ve belirli bir grubun yüksek yaşama standartları ile dengeleştirilmesine sebep olmuştur. 

Sosyalist bir toplumda tabakalar arası çıkarların zıtlaşması açık bir şekilde görülmektedir. 

Sovyet bürokrasisinin yeni bir üretim tarzı içinde yeni bir sınıf olarak kristalleşmesi İtalyan eski Troçkistlerinden Bruno Rizzi tarafından ‘bürokratik kollektivizm’ olarak değerlendirilmiştir. 

Rizzi’ye göre bu sistemde kollektifleştirilen mülkiyet gerçekte yeni ve üstün bir üretim sistemini takdim eden sınıfa ait olmaktadır. Sömürü, fertlerden bu sınıfa intikal eder. 

Djilas’a göre ‘yeni sınıf’ bir bütün olarak, bürokrasi yoluyla teşkil edilmemekte, fakat daha ziyade bürokratların özel bir tabakasından meydana gelmektedir. 

Djilas’a benzer bir tezi, Doğu Avrupa ülkeleri için Kuron ve Modzelewski gibi iki Polonyalı bilim adamı da ileri sürmüştür. Bunlara göre parti elitleri aynı zamanda iktidar elitleridirler. Devlet iktidarı ile alakalı bütün kararlar, bu elit kadro yoluyla yürütülür. 

Troçki’nin sekreteri Dunayefskaya Sovyet Rusya ve Doğu Avrupa’daki bu gerçeği eşyanın fetişizmi, ‘devlet mülkiyeti fetişizmi’ olarak açıklıyordu. 

Aynı şekilde Batılı uzmanlar da Sovyet Rus ve Doğu Avrupa ülkelerindeki üretim araçlarının sosyalizasyonu sürecine değinirken, üretim araçlarının tüm toplum için kullanılması yerine hükümet veya ‘yeni oligarşi’ tarafından denetlendiği ve böylece sermayenin el değiştirdiği görüşündedirler. 

Keza çok önceleri Troçki de Sovyet Rusya’nın kapitalist sosyal biçimli bir devlet olduğunu ileri sürmüştür. 

Sovyet Rusya ve Doğu Avrupa ülkelerinde sosyalist toplumun gereği olan eşitleştirme hareketi bir yandan sosyal tabakalaşma sürecini öte yandan ise elitleşme eğilimini yaratmaktadır. Sosyalist toplum yapısında meydana gelen bu yeni elit tabaka veya entelijansiya; siyasi elit, teknokrat elit, entelektüel elit ve sosyal elit olmak üzere bir takım katogorilere ayrılır. Bu suretle sosyalist toplumlar kendi içinde işçiler / Mavi Yakalılar (el işçileri, manuel workers), entelijansiya / Beyaz Yakalılar (zihin işçileri, intelectual workers) ve köylüler olmak üzere üç sınıfa ayrılırlar. 

Toprak reformu 
Adıgelerde, kollektif mülkiyetin dışında başka bir mülkiyetin bulunmadığı Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) bir yapı mevcuttu. 

Adıgelerde, Avrupa’dakinden farklılıklar arz eden bir nevi feodalizmden bahsetmek mümkündür. ‘Pşı’ler Avrupa’da senyörlerde olduğu gibi tarım işletmesini, askeri ve mali hâkimiyet hakkını elinde bulundururken, yargı yetkisine sahip değildi. Oysa Avrupa’da senyörler her türlü yargı yetkisine sahip olup, idari ve cezai kararlar verebilirdi. Senyör ile serf aynı mahkemede yargılanmaz, cezalarda adaletten bahsedilemezdi. 

Aileler ikiye ayrılırdı; pşı, tlekoleş ve worklerden oluşan feodaller ve çiftçiler. 1825’te Kabardey’de 20 pşı ailesinde 41 kişi pşı vardı. 1828’de 19 ailede 37 pşı kaldı. Tüm Kabardey toprağı onların elindeydi. Çiftçileri, hayvanları çoktu. Bütün Adıge toprağını altı pşı bölüşmüştü. Dördü Büyük Kabardey’de ikisi Küçük Kabardey’de yaşardı. Her yıl, her çiftçi ailesinden bir koyun vergi alırlardı. Keza otlak işçilerinden de birer koyun alırlardı. Pşıler toprağı kiraya verirlerdi. Öküzlerini de kiraya verir, çift başına bir araba yem, un vs. alırlardı. Çiftçi hayvan kesip te pşıye beş kaburga et göndermezse, canlısını alma hakkı doğardı pşı için. 

Çiftçiler, toprak işleme, hayvancılık, demircilik vs. sanatlarla geçinirdi, ürünlerinden pşıleri faydalandırırlardı. Erkekler hububat ekim dikimi, odun kesip getirme, ev yapma vs. dışarı işlerini yaparlardı. Kadınlar temizlik vs. ev işleri yanında hububat temizleme ve su getirme işini de yaparlardı. Pşının hanımı hastalansa sırayla yanında nöbet tutarlardı. Herhangi bir hususta adet hilafına davranan kimse pşıye ceza öderdi. 

Pşının huzurunda kavga eden olursa başlatan ceza olarak bir cariye.öderdi. Çiftçi cezasını geciktirirse faizle öderdi. Her yıl Karaçaylar Kabardey pşışkhosuna (Beylerbeyi) 300 koyun ile tereyağı vs. verirlerdi. Pşının oğlu gelirse at, tüfek, yiyecek vs. hediyeler verirler, istediği kadar da hayvan sürüp getirme hakkı olurdu. Karşı gelenin kapısına ceza olarak taş koyar, taşı toprağın üzerine koyarsa asla sürülemezdi. 

Batılı uzmanların son yıllarda ileri sürdüklerine göre bugün Sovyet Rusya’da gelir gruplarının büyük yüzdesini tarım sektöründe çalışan köylü sınıfı teşkil etmektedir. Tüm nüfusun % 48.6’sını her türlü tarım işçileri, % 36.8’ini de işçi sınıfı teşkil etmektedir. Bunun gibi, nüfusun geriye kalan % 14.6’sından ibaret olan aydın sınıfında: a) hükumet adamları, b) yüksek inteligentsiya (büyük işletmelerin yöneticileri), c) orta inteligentsiya olmak üzere kendi içinde üç katigoriye ayrılırlar. 

Kolonizasyon ve asimilasyon 
Rusya tarihi esas itibarıyla Rus emperyalizminin gelişme tarihi olup, Rusya sınırlarında bulunan, ancak Moskova Rusyasına girmeyen ve daha sonraları istila edilen memleketler bir koloni gibi telakki edilmiş, Rusya tarihi içinde sair ahaliden bahsedilmemiştır. 

Bilhassa XIX. yüz yılın sonlarında başlayan bütün gayr-ı Rus kavimlerin Ruslaştırılması siyaseti, Rusya’nın kültür taşıyıcı bir unsuru olarak ancak ‘velikorus’ (ulu Rus) zümresinin kabul edilmesi. Karamzin’den başlayarak Platonov ve hatta Pokrovskiye kadar, Rus tarihçiliğinin değişmez bir ana presibi haline gelmişti. Buna göre, Rusya İmparatorluğu sınrları dahilinde yaşayan yüze yakın muhtelif kavimden ancak büyük Rus kavminin tarihi vardı. Diğer kavimlerin tarihi, Rusya devlet çerçevesine girmekle başlıyordu. 

Sovyet hükümeti gayr-ı Rus kavimlerin milli kültür cereyanlarına karşı bir hayli müsamahakâr bir siyaset takıp etmekteydı. 

19. yüz yılın ilk yarısında. 500.000 Rus ve Ukraynalı göçmen Kuzey.Kafkasya’ya ulaşmış bulunuyordu. 1858’de patlayan ve artarak devam adan bu göçün sebebi Rus nüfusunun % 16.5, Ukrayna nüfusunun ise % 18.2 oranındaki yüksek artışıydı. 

Rusların ve Ukraynalıların milli hudutlarında önemli bir değişiklik olmamasına rağmen Ukraynalılar Karadeniz havzasındaki topraklara, Ruslar da Stavropol civarında ve geleceğin Terek oblastının kuzey kesimine iskân edilmeye devam edildi. Kafkasya’daki etnik kompozisyonun değişmeye başlamasının sebebi çoğunlukla bu göç patlaması sayılabilir. 

Hernekadar, çeşitli etnik gruplar bölgede yerleştirildiyse de kendi yerli nüfusu vardı ve birbirlerinden yalıtılmış bir halde yaşadılar. 

1859-65 yıllarında bölgenin etnik kompozisyonunda köklü değişmeler oldu. 500,000’den az olmayan Adıgeler, doğuda Çeçen ve Nogaylar Kafkasya’yı terkederek Türkiye’ye gitti. Rusya’nın hakimiyeti altındaki çeşitli Rus ve Ukraynalılar o zaman bu bölgeye kaydı. Kafkasya’nın etnik sınırları böylece (bugünküne yakın şekilde) oluşmuş oldu. 

Rus göçmenler, Adıgelerin boşalttığı topraklara yerleştırıldi. Bu bölgeler geleceğin Kuban ve Terek oblastlarının temelini oluşturdu. Ukraynalılar, Kuban oblastında Kubanötesi mıntıkasının dominant (hakim) etnik grubu olmaya devam etti. 

18. Asrın başlarında Kuzey Kafkasya’nın hakimiyeti yerli halkın, özellikle Adıge, Avar, Dargin ve Çeçenler ile bunun yanında diğer küçük etnik grupların elindeydi. 1780 başında çoğu Rus ve Ukraynalılardan oluşan 70.000 kadar göçmen iskân edildi. Bunların da çoğunluğu Kazak idi. Bu tarihlerde etnik Rusya memleketi, geleceğin Stavropolü ve Kuzey Tersk oblastı oluşmaya başlamıştı. 1780’lerde Kara Deniz havzasında ise daha sonra Kuban oblastı olan etnik Ukrayna memleketi oluşmaya başlamıştı. 18. Yüz yılın sonunda genel nüfusun % 9’unu Ruslar, % 3’ünü de Ukraynalılar oluşturuyordu. Yabancı unsur olarak bir de Almanlar ve Yahudiler vardı. Bu tarihte Adıgeler % 40 (500.000 kişi), Avarlar 11.1 (140.000), Darginler 9.5, (120.000), Çeçenler 9.3 (118.000), Nogaylar 4.7 (59.000), Osetler 2.1 (26.000) kişi idi. Bunların kahir ekseriyeti Rus idaresinde değildi. 

Feodal baskılardan kaçan Adıgeler Mezdog’a yerleşmeye başladı. Türkiye yanlıları ile Rus yanlıları arasındaki çatışmaların şiddetlenmesi de göçleri hızlandırdı. Mezdog kalesinin kuruluşu Mezdog Pşılerini çok rahatsız etmişti. Zira kölelerin sığınak yeri olmuştu. Oraya kaçıp Hıristiyanlığı benimsiyor, sülale adlarını değiştiriyorlardı. Buna, hürriyetlerine kavuşmak için mecbur edilmişlerdi. Maiyetiyle Mezdog’a giden ilk pşı Kanşowko Kurğowko oldu. Mezdog’a yerleşen Kabardeyler 3 gruptur; a) Kazakkoş (Kazak kardeşi) Kabardeyler, b) Hıristiyan Kabardeyler, c) Müslüman Kabardeyler. Hayvancılık ve çiftçilik dışında ilk giden Kazakkoşlar Ruslara askerlik te yapıyorlardı. Bölgede su çok değerli olduğundan köy kurulurken ilk iş kuyu açmak oluyordu. Buna çok emek sarfedilirdi. ‘Kuy’ kelimesi Nogayca’da geçmiştir. Her ailenin, büyüğünün adını taşıyan bir kurganı yapılır, burası zamanla yeşerip toplantı yeri olurdu. Aynı zamanda köy buradan gözetlenirdi.

 

Yunan mitolojisi ile Çerkes Nart mitolojisi arasında karşılaştırmalı bir okuma bugüne kadar yapılmamıştır. Bu yazı serisi, bu alandaki boşluğu doldurmak amacıyla kaleme alınmıştır.

Yüzyılın başlarında 1908'li yıllarda İstanbul'da kurulan Çerkes Teavün Cemiyeti etrafında örgütlenen Çerkes aydınları arasında Nart Mitolojisi ve Kafkas Tarihi üzerine eğilen bir çekirdek kadro oluşmuştur. Ancak önce Balkan Savaşları'nın, ardından da I. Dünya Savaşı'nın çıkması Cemiyet'in çalışmalarını etkilemiştir. Cumhuriyetin ilan edilmesinden sonra ise Cemiyet kapatılmış ve mal varlıklarına el konulmuştur. Çerkes Teavün Cemiyeti'nin kapatılmasıyla birlikte diğer bütün konulardaki çalışmalar gibi mitoloji ve tarih konulu çalışmalar da sona ermiştir. 

Çerkes kültürü açısından Cumhuriyet'in ilanından 1950'li yıllara kadar geçen dönem ölü dönemdir. Bu dönemde Çerkes kültürü, tarihi ve mitolojisiyle ilgili çalışmalar daha çok Avrupa'ya kaymıştır. 1950'den sonra ise oldukça zayıf ve kontrollü bir dernekleşme süreci yaşayan Türkiye Çerkesleri, esasen 1908'de kurulan Çerkes Teavün Cemiyeti'nin ulaştığı entelektüel birikime halen ulaşabilmiş değildir. Bunda, Türkiye Cumhuriyeti'nin, 1908 II. Meşrutiyet sonrasındaki özgürlük ortamına halen ulaşamamış olmasının etkisi büyüktür.

20. Yüzyılın ilk çeyreğinde Met Çünatıko Yusuf İzzet’in Yunan mitolojisi ve Nart mitolojisini konu alan çalışmalarını Mehmet Fetgeri Şöenü'nün Avestik metinlerle Nart mitolojisi üzerine yaptığı çalışmalar izlemiştir. 30'lu yıllarda ise Aytek Namitok konuyu tekrar ele almış ve daha çok Çerkeslerin etnik kökeni bağlamında tartışmıştır.

Çerkeslerin Osmanlı Payitahtıyla kurdukları tarihi ilişkiler II. Meşrutiyet sonrasında İstanbul merkezli bir aydın grubunun öne çıkmasına imkân sağlamıştır. İmparatorluğun eğitim imkânlarından yararlanan, daha çok asker ve bürokrat kökenli olan bu kişiler bazı yönleriyle siyasi bir parti gibi çalışan Çerkes Teavün Cemiyeti çatısı altında toplanmış ve diğer birçok konuyla birlikte Çerkes mitoloji ve Çerkes tarihiyle ilgili eserlere de imza atmışlardır.

Met Çünatıko, Yunan Mitolojisi'nin iki ana teksti olan İlyada ve Odisse üzerine yaptığı incelemeler sonucunda İlyada destanında anlatılan savaşların, Kafkasyalı kavimler ile Hint-Avrupalı kavimler arasında geçtiği sonucuna ulaşmıştır. Yine Met Çünatıko'ya göre Homeros'un Odisse adlı eseri Troia Savaşı'ndan sonra Kafkasya'ya atalarının ülkesini ziyarete giden Argoslu Akha Kralı Ulisse'nin seyahatnamesidir.

Namitok ise “Çerkeslerin Kökeni” adlı kitabında Troia Savaşı'nın Kafkasyalı kabilelerle Hint-Avrupalı işgalciler arasında geçtiğini söylemiş ve bu savaşta müttefik olan Kafkasyalı kabilelerin tarihleri üzerinde durmuştur. Ancak ona göre savaşan taraflardan olan Akhalar Kafkasyalı Ubıhlar'ın atalarıdır. Hem Met Çünatıko, hem de Namitok Pelasglar ve Therakesler üzerinde özellikle durmuşlardır.

Öte yandan 70'li yıllarda, inatçı ve sabırlı bir kalem işçisi olan Beygua Ömer, Abhazca üzerinden bir dünya mitolojisi okumasına başlamış ve bir dizi kitaba imza atmıştır.

Kafkasya’da ise II. Dünya Savaşı'ndan sonra Nart mitolojisi konusunda saha çalışmaları yapılmış ve derlenen tekstler kitaplaştırılmıştır. Adıgey Cumhuriyeti'nden Hadağatle Asker ve onu izleyen bir grup derlemeci ve Kabardey-Balkar Cumhuriyeti'nden Şorten Askerbiy, Kardenguş Zıramuk ve onların çevresindeki başka bir grup araştırmacı tarafından Nart mitolojisi tekstleri derlenmiş ve bastırılmıştır. Biz Çalışmamızda bu iki grup tarafından derlenip bastırılan sekiz ciltlik Nart Mitolojisi'ni temel aldık. Bununla birlikte bazı anlatıların Uzunyayla versiyonlarını göz önünde bulundurduk. Çalışmada atıfta bulunduğumuz Nart mitolojisinin Uzunyayla versiyonları daha önce tarafımızdan 2002–2006 yılları arasında Uzunyayla Çerkesleri üzerine İstanbul, Ankara ve Kayseri'de gerçekleştirilen mülakatlar sonucu derlenmiştir. Vatandaşı olduğumuz Türkiye Cumhuriyeti sınırlarındaki 200'den fazla üniversitenin ve devletin kendi arşivlerinin hiç birisinde Çerkes diline ait bir kayıt olmadığı için derlemelerimizi Rusya Federasyonu'na bağlı Kabadey-Balkar Cumhuriyeti'nin devlet arşivine teslim etmek zorunda kaldık. Çerkes dili ve kültürüne kayda değer hiçbir desteği hiçbir zaman vermeyen Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu ilk günden beri uyguladığı asimilasyoncu politikaları bu gün de devam ettirmektedir. En azında Çerkes dili ve kültürü açısından uygulama “Çerkes dili ve kültürüne sıfır destek” politikasıyla devam etmektedir. Türkiye Cumhuriyeti'nin Çerkes dili ve kültürü için genel politikası “Sizin için asimilasyondan daha doğal ve daha güzel ne olabilir ki” sözüyle özetlenebilecek netlikte olduğu görülmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti bütün imkânlarıyla Türk halk müziği ve Türk sanat müziği parçalarının derlenmesini arşivlenmesini sağlamış ve icra edilmesi için tüm imkânları temin etmiştir. Yüzlerce belki de binlerce ses kaydı ve derleme devlet arşivlerinde saklanmaktadır. Aynı devletin arşivlerinde tek nota Çerkesçe ses kaydı yoktur. Türk Devleti milyondan fazla Çerkes'den vergi alırken bugüne kadar yok olmakta olan Çerkes dili için tek kuruş harcamamıştır. Umulur ki demokrasi bir gün bu topraklara da gelir ve anadili Türkçe olmayan milyonlarca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının ana dillerine de devlet desteği sağlanır.

***

Elinizdeki bu seri çalışma Türkiye ve Kafkasya'da konuyla ilgili olarak basılan söz konusu kitaplar ışığında yeni ve daha geniş bir okuma metni olarak tasarlanmıştır. Bu çalışma iki bölümdür. İlk bölüm Olimpos ve Harama Uaşha'nın Sakinleri adını almıştır. İkinci bölümü ise Ölüler Ülkesi adı altında ele alınmıştır. Çalışmanın ilk bölümünde Hesiodos'un, ikinci bölümünde ise Homer'in eserleri Nart mitolojileriyle ve Kokozoik kabilelerin kültürleriyle karşılaştırmalı olarak okunmuştur.

Yunan mitolojisinin ana metinlerinden ilk ikisi Yunanlı yazar Hesiodos'a aittir. Hesiodos'un “Erga kai Hemerai: İşler ve Günler” ve “Teogoni: Tanrıların Doğuşu” adlı kitapları aslında Olympos’un tanrılarına adanmış çalışmalardı ve bu nedenle de Harama Uaşha'nın Nartları ile Olympos'un Tanrıları arasındaki benzerlikler dikkatle etüt edilmeliydi. Bu nedenle çalışmanın ilk bölümü Hesiodus'un aktardığı bilgiler ışığında Olympos'un Tanrılarıyla, Nart mitolojisinde geçen Harama Uaşha'nın Nartlarına ayrılmıştır.

Yunan mitolojisi için bir diğer kaynak ise ilkine göre daha edebi olduğu varsayılan iki eserdir ki bunlar Homer'in İlyada ve Odisse'sidir. Bu çalışma açısından hem İlyada, hem de Odisse tıpkı Hesiodos'un eserleri kadar önemlidir. Homer'in İlyada adlı yapıtında bize anlattığı Troia Savaşı'na katılan Kafkasyalı birçok kabile vardı ve Çerkesler bu geniş kabileler birliğinin bir mensubuydu. Homer'in eserlerinin etüd edildiği bu bölümde ilk olarak İlyada'da adı geçen Ligür-Kelt-Leleg-Karialı-Libya-Lidya ve Likyalı kabilelerin kendi aralarındaki akrabalıkları ve bağlı oldukları Therakes, Pelasg, Ligür ve Kelt üst soylarının Kafkasya ile olan ilişkileri ve Akdeniz havzasındaki Kafkas kolonları tartışılmıştır.

Homer'in eserlerinin etüd edildiği bu bölümde ikinci olarak Homer'in Odisse adlı eseri tartışılmıştır. Odisse bir Kafkas Seyahatnamesi olarak kabul edilebilir ve en temelde dünya mitolojisinde çok geniş bir yer kaplayan ana bir temayı bize sunar. Bu tema Ölüler Ülkesi'ne İniş temasıdır. Odisse bu bağlamda Nart mitolojisinde geçen Ölüler Ülkesi'yle ilgili temalar ve kahramanlarla birlikte etüd edilmiştir.

Bu çalışmada Nart mitolojisi adına Şorten Askerbiy ve Hadağatle Asker adlı iki araştırmacı tarafından derlenen Nartlar adlı sekiz ciltlik eser baz alınmıştır. Ancak çalışma temelde Khabardey Adıgecesi ile aktarılan varyantlar üzerine kurulmuştur. Kitaptaki alıntılar birkaç istisna dışında Khabardey Adıgecesi ile yazılmıştır.

***

Yunan mitolojisi ile Nart mitolojisi tanrısal bir mekân olan Olympos ve Harama Uaşha etrafında şekillenmiştir. Yunan mitolojisi için Olympos ne ise, Nart mitolojisi için Harama Uaşha odur. Nart mitolojisi açısından Harama Uaşha insanların, Nartların, Yarı Tanrıların ve Tanrıların buluştukları yerdir. Burası insanların, Nartların ve diğerlerinin zekâlarını, becerilerini, yetilerini ve cesaretlerini gösterdikleri yerdir. Nart mitolojisi özelinde Tanrı ve ondan doğan Yarı Tanrılar ve onlardan doğan Nartlar ve onlardan doğan İnsanlar aslında aynı gücün ve kaynağın taşmasıyla varlığa çıkmışlardır. Nart mitolojisi bu yönüyle bize bir düşüşün bir açılınımın ve bir Tanrısal gücün giderek insanlaşmasının hikâyesini anlatır gibidir. Kısacası, Nart mitolojisi mabutlaşmış insanların değil, insanlaşmış mabutların hikâyelerini anlatmaktadır.

Başlangıçta tanrısal güçleri olan ve tam bir tanrı olan birçok Nart'ın süreç içinde güçlerini yitirdiğini ve ondan doğan soyların hemen her zaman kendi atasından daha az donantılmış olduğu görülmüştür. Sahip oldukları bütün özelliklere rağmen onlar kendilerine insan demektedirler. Nartlar hiç şüphesiz ilklerdir. Varlığa ve varoluşa dair ilk tecrübeler, dile ve anlamaya dair ilk tespitler hepsi onlara aittir. Nartlar her yönüyle kozmiktir ve belli başlı Nartların tamamı bu kozmik var oluşa işaret edecek isimlere sahiplerdir; Nart Werserıjj bilmenin ve biliciliğin tanrıçasıdır. Nart Tlpeş varlığa form veren ve var olan her şeyin geometrisini ortaya koyan Nart'tır. Nart Thağalec kendi kudretinden bitkileri yaratan bir güçtür. Nart Mamış geleceğin bilgilerine sahiptir. Yarı Tanrıların ve Tanrıların Harama Uaşha'da toplanıp Nartlar'ı ve insanları huzurlarına kabul ettiklerinde içtikleri Nart içkisi NartSane Thağalec’in yetiştirdiği ölümsüz üzüm tanelerinden yapılmıştır.

Yine Nart Sosrıko alevin, ateşin ve rüzgârların hâkimidir. Ateşte doğmuş ve ateşte büyümüştür. Ateşin ve rüzgârların tam hâkimidir. Ortadoğu ve Mezopotamya'nın fırtına tanrısı adıyla andığı tanrıdır.

Bu Nartlar'ın hepsi de yeri ve zamanı geldiğindeHarama Uaşha'da toplanır ve kendisini gösterir. Olympos'taki antropomorfikler ne ise, Harama Uaşha'nın Nartlar'ı da odur. Birçok yönüyle Nartlar ve Yunan Tanrıları benzeşmektedirler. Hem Olympos tanrıları, hem de Harama Uaşha'nın Nartları verdikleri iktidar mücadeleleriyle destanlaşmışlardır. Nart mitolojisi ile Yunan mitolojisinde iktidarı elinde bulunduran taraflar birbirinin rakibi olan gruplardır. Yunan mitolojisinde Zeus, Poseidon ve Hades üçlüsü öne çıkar ve Yunan mitolojisi daha çok Zeus'u öne çıkarır.

Oysa Adıge Nart mitolojisinde ilginç bir şekilde Hades ve Poseidon'u çağrıştıran karakterler daha ön plandadır. Bu nedenle Yunan mitolojisindeki Zeus karakteri Nart mitolojisi için sevilmeyen bir karakter iken, Nart mitolojisindeki başat karakterler ve özellikle de Sosrıko-Hades ve Poseidon-Wezırmes Yunan mitolojisinde kötü karakterler olarak dikkat çekmektedir. Yunan mitolojisi ile Nart mitolojisinin çatışan iki Tanrı/Nart grubunun inananlarının duruşuna uygun anlatılar olduğu açıktır. Yunan mitolojisi Zeus'u Çerkes Nart mitolojisi ise Poseidon ve Hades'i merkezine yerleştirmiştir.

Kafkasya açısından Yunan mitolojisini besleyen halklardan üçü çok önemlidir.1 Bu halklardan ilki Therakesler'dir. Therakesler birçok açıdan Çerkeslerle benzeşen bir halktır. Mitolojik anlamda Çerkesler ve Therakeslerin önceledikleri antropomorfikler aynı karakterlerdir. Ne var ki Nart mitolojisi açısından Nartlar kendilerine “insan” demektedirler. Yine de kendilerini yeryüzündeki insancıklardan ayrı tutarlar, doğar yaşar ve ölürler. Fakat açık bir şekilde dünyalı değildirler. Çalışmanın ileriki bölümlerinde Therakeslerle Çerkesler arasındaki ortak özellikler tartışılmıştır.

Harama Uaşha'da yaşayan Nartlar iktidarı ve tanrısal bir karar mekanizmasını ellerinde tutarlar. Belki de bu nedenle onlar Tha Pellite(Тхэ Пэлъытэхэр Tanrı gibiler - Yarı Tanrılar) olarak adlandırılırlar. Buna karşın dünyada yaşayan Nartlar kendilerinden önce Yispiler'in (cüceler), kendilerinden sonra ise insanların yaşadığı bilgisiyle bize sunulurlar. Bu nedenle de Nartlar, Hesiodos'un kitaplarında anlattığı ve kendilerinden önce Tunç Kuşağı'nın, kendilerinden sonra ise insanların yaşadığını ileri sürdüğü Kahramanlar Kuşağı ile benzeşmektedirler. Öte yandan Hesiodos'un eserlerine göre Zeus'un kardeşi olan ve denizlerin tanrısı olarak adlandırılan Poseidon Çerkesya sahillerinin ve özellikle de Kolhide'nin resmi tanrısıdır. Bu da bizim, Kafkasya'nın gerçek adının Denizler Ülkesi olduğuyla ilgili fikrimizi destekler. Çerkeslerin kendi dilinde Kafkasya'ya taktığı ve “memleket” anlamına gelen Heku: “Denizler (arası-ortası) Ülkesi” adlandırmasını ayrıca destekler. Öte yandan Poseidon karakteri Nart mitolojisinde en çok Nart Wezırmes'i çağrıştırmaktadır.

Hesiodos'un beslendiği kaynaklardan birisi de kendi kabilesi olan Pelasg’lardı. Pelasglar Balkanlarda İllirya ve onların soyundan gelen Arnavutlar'ın ataları kabul edilmekteydiler. Ne var ki Pelasglar Kolhide halkıdırlar, bu bağlamda da Abhazlarla olan bağlarının soydaşlık düzeyinde olduğu, hatta aynı halktan oldukları ileri sürülmüştür. Olympos'un büyük tanrısı Zeus bir Pelasg tanrısıdır ve Abhaz kültüründeki adı JüanDav yani Göksel Dev’dir. 2

Ne var ki Zeus doğumundan evliliğine kadar ki dönemi Kafkasya'da Altın Elma Ağacı'nın altında geçirmiş ve eşi Hera ile burada evlenmiştir. Hera Yunan mitolojisindeki özellikleriyle resmi evlilik ve evlilik içi aşka olan bağlılığı ile Nart mitolojisindeki Nart Bırımbıhhu'n karşılığı yahut benzeridir. Nart Bırımbıhhu, Hera ile örtüşürken, Nart Bırımbıhhu'n kocası Nart Albeç de Hera'nın kocası Zeus ile örtüşmektedir. Ancak burada bire bir bir benzeşmeden çok yeteneklerin ve yaşanan olayların örtüşmesi söz konusudur. Ve hem Nart Albeç hem de Zeus biri Olympos diğeri ise Harama Uaşha ile ilişkilidirler. Zeus/Albeç benzerliği eşleri ve iktidarları bağlamındadır. Bununla birlikte Zeus'a atfedilen birçok özellik aslında Nart mitolojisindeki birden çok karakterde kendisini gösteren özelliklerdir.

Hesiodos'un muhtemel kaynaklarından birisi de Akhalar'dır. Akhalar Kafkasya'da özellikle Soçi bölgesinde göze çarparlar ve Soçi'nin eski sahipleri Ubıhlar bazı kaynaklara göre Akhalar ile soydaştırlar. Ne var ki Çerkesler'le Ruslar arasında geçen Soykırım Savaşları’nda sahneyi en son Akha/Ubıh Çerkesleri terk etmiştir. Bu savaşlar Ubıh'lar için bir soy kırım olmuştur.

Konunun Ubıhlar ve çalışmamız açısından önemi ise Osmanlı ülkesine birkaç köy olarak yerleşen Ubıhların dillerini tamamen yitirmiş olmalarıdır. Ubıh dilinin ve kültürünün yok olması Nart mitolojisi çalışmaları açısından bir kara deliğin oluşmasına neden olmuştur. Ve bu açığın kapanması mümkün görünmemektedir. Nart mitolojisi ve dünya mitolojisi arasında yapılacak tematik karşılaştırmalı bir okumada Ubıh dili ve kültürünün yok olmuş olması kendisini şiddetle hissettirmektedir. Ancak Ubıhlar'ın Abhazlar ile olan yakınlığı, buna karşın Abhazların Pelasg, Ubuhların Akhalar ile olan yakınlığı ve Pelasgların Troia savaşında Akhalar'la birlikte hareket etmesi, söz konusu bu yakınlığın sandığımızdan daha eski olduğunu göstermektedir. Akhalar ve Pelasglar tıpkı Abhazlar ve Ubıhlar gibi iç içedir.

Akha/Ubıh halkının Soçi bölgesindeki hâkimiyetlerinin etkisini eski tarihçilerde sıkça anlatmışlardır. Özellikler Anadolu’nun Roma İmparatorluğu tarafından işgal edildiği dönemde bu işgale karşı direnen Kırım-Kafkas-Pontus İmparatoru Mitridates IV Eupator’un Roma orduları karşısında yenik düştüğü dönemde Kafkasya üzerinden Kırım-Taman bölgesine çekildiği bilinmektedir. Rivayete göre Akha/Ubıh orduları Mitridat’ın Soçi bölgesinden ordularıyla geçmelerine izin vermemişler ve Mitridat Soçi bölgesini denizden geçmek zorunda kalmıştır. Tarihçiler Mitridat’ın Akha/Ubıh ülkesini deniz yoluyla geçmek zorunda kalmasını Akha/Ubıh halkının barbarlığıyla açıklamaya çalışmışlardır. Oysa Mitridat Abhazya’dan Akha/Ubıh ülkesine kolayca geçmiş kuzeydeki Heniokh ve Zygh bölgesini de fazlaca zorlanmadan geçmiştir. Zaten en kuzeyde yaşayan Meot konfederasyonuna bağlı Çerkes kabileleri en baştan beri MitridatesIV Eupator’un ordusunda yer almışlar ve Anadolu’ya inerek Roma İşgaline Karşı Anadolu’yu korumuşlardır. Bu Kafkasyalı Çerkeslerin Anadolu’nun işgaline karşı verdiği ilk destekti ve ikincisi bundan binlerce yıl sonra Mustafa Kemal’e verdikleri destekle gerçekleştirilmiştir. Mitridat’ın Abhazya’dan doğrudan destek almasına, Kuban’daki Meot Çerkeslerinin ona tabi olmasına rağmen Soçi bölgesindeki Akha/Ubıh direnişini sadece barbarlıklarına bağlamak ne derece doğrudur? Üstelikte Akha/Ubıh halkının bölgeye eski Yunanistan’dan geldikleri ve Dor öncesi Yunan kültürünü temsil ettikleri düşünülürse Mitridat’a yol vermemelerinin barbarlıkla bir ilişkisinin olmadığı anlaşılacaktır. Gerçekte Soçi bölgesi en erken dönemlerden itibaren Kafkasya için “kutsal” bir bölgeydi ve Heredot'tan Strabon’a kadar tüm klasik tarihçiler Akha/Ubıh halkının sahillerine gelen yabancıları Kırım'daki Ma Tanrıçasına kurban ettiklerini bilmekteydiler. Öyleyse Soçi bölgesinin girilmez olmasının temel nedeni bu bölgenin dinsel anlamda kutsal sayılması ve yabancıların sokulmaması olmalıdır. Aslında bu yasak Çerkes-Rus Savaşları boyunca da devam eden bir yasak olmuştur. Nitekim Rus haritacılar tüm Çerkesya’nın haritasını çıkarmış olmalarına rağmen Soçi bölgesindeki Ubıhların onları kutsal saydıkları topraklara sokmamaları nedeniyle bu bölgelerin haritalarını yapamamışlardır.

Hesiodos yaşadığı dönem itibariyle Anadolu'da yaşayan Therakes kabilesi olan Frig kültürüyle tanışmış olmalıdır. Onun kitaplarında anlattığı Yunan tanrılarının bir kısmı Pelasg ve Akha tanrıları olduğu gibi, bir kısmı da Balkanlar'da Therakes Anadolu'da ise Frig adıyla yaşayan Therakesler'in resmi tanrılarıydı. Therakesler'in hem kabile adları, hem de tanrıları Karadeniz'in doğu yakasında Kafkasya'da yaşayan Çerkesler'le ortaktır. Öyleyse Hesiodos'un yaşadığı dönemde onu besleyen en önemli üç kabile olan Pelasg'lar, Akhalar ve Therakesler sırasıyla Abhazlar, Ubıhlar ve Çerkesler'le akraba ve soydaş kabileler di.

Bu çalışma Yunan mitolojisi ile Nart mitolojisi arasındaki ilişkiyi ortaya koymak ve Çerkesya ile Hellas3 arasındaki tarihi bağlara ve Kafkasya ile Akdeniz Havzası arasındaki ilişkiye dikkat çekmek amacıyla yapılmıştır. Böylesi bir amaç için ilk önce Hesiodos'un çalışmaları etüd edilmiş ve Olympos ile Harama Uaşha arasındaki benzerlikler ve zıtlıklar tartışılmıştır.

Hesiodos Etüdleri'nde Harama Uaşha ile Olympos arasındaki benzerlikler ve örtüşmeler ortaya çıkarken Homeros'un İlyada ve Odisse'si üzerinden de eski kabilelerin Kafkasya, özellikle de Çerkesya ile olan bağları tartışılmıştır. Bu nedenle, Troia savaşına katılan ve Troia'nın büyük kralı Priamos'a destek veren her bir kabile mercek altına alınmıştır. Savaşın sonunda Troia yıkılmış buna karşın Akha komutanlarının büyük bir kısmı da ölmüştür. Sağ kalan Akha komutanlarından Argoslu Ulisse Karadeniz ve Kafkasya'ya bir seyahat düzenlemiş ve başından geçenler Homeros'un Odisse'sine konu olmuştur. Ne var ki Odisse'de öne çıkan birçok kahraman ve anlatılan birçok olayın, kendi tarzı ve kendi bağlamıyla Çerkes Nart mitolojisinde de anlatıldığı görülmüştür. Bize göre Çerkes Nart mitolojisi ile eski Yunan mitolojisi aynı Kafkasyalı geleneğin farklı iki dildeki aktarımıdır. 

NOTLAR              

1- Bu çalışma da Hesiodos’un beslendiği kültürlerden Therakesler, Pelasglar ve Akhalar üzerinde duruyoruz. Ancak Hesiodos’un beslendiği diğer halklar arasında Huri ve Hatti kültürlerini de saymak yerinde olacaktır. Ne var ki Hurri ve Hatti kültürü ileriki çalışmalarda ele alınacağından burada değinmiyoruz.

2- Zeus'un İllirya-Arnavut kültüründeki adı Zot olarak geçmektedir.
3- Helen Ülkesi-Yunanistan
 
Balkar Selçuk
 

Beylikler Dönemi

Aralık 10, 2018

Adigelerin ХIХ. yüzyılın ilk yarısında bir devlet yapıları yoktu. Merkezi bir yönetime sahip değillerdi. Abzegh, Shapsugh ve Natukuayların beyleri yoktu. Demokratik bir yaşantı tarzına sahiptiler. ‘’Erk Fekotl’’lerin (avamın) elindeydi.

Besleney, Chemguy, Bjedugh, Hatukuay, Mehosh, Yecerıkhuay, Ademıye, Jane ve Kabardeylerin yönetim şekli ise diğerlerinden farklıydı. Bu Adige boyları beyler tarafından yönetiliyordu, erk onların elindeydi. Yazımızın devamında ХIХ yüzyılın ilk yarısında beylik şeklinde politik yapılanmağa sahip bu boylardan bahsedeceğiz. Yazımızda Kabardey Beyliği hakkında materyalleri göstermiyoruz, onlar bahsettiğimiz dönemde daha farklı bir konumdaydılar.

Beyler sadece yönetimi değil çiftçileri de elleri altında tutuyorlardı. Orduda beylerin denetimindeydi. Beylikte bey olan bey sülalesinden en yaşlı erkek oluyordu. Ona ‘пщы-тхьаматэ = Yönetici Bey’ diyorlardı. Beyler insanları istedikleri gibi yönetebilmek için Work = Ayan’lardan faydalanıyorlardı. Yargı’dan (mahkeme vs.) sorumlu olarak seçilenler Ayan (Work) sınıfındandılar.

’’Kuzeybatı Kafkasya’nın en doğusunda Besleney Beyliği bulunuyordu. Bu dönemde Besleneyler Wuarp ve Hodz nehirlerinin arasında bulunan arazide yaşıyorlardı. Georgiy Novitske’nin yazdığına göre (1830), Besleneyler sayıca 70 bin kişi oluyorlardı. Besleney Beyliği’ni Khanıkho Sülalesi’nden olan beyler yönetiyordu. Bu sülale Şolehu ve Beçmırze denilen iki koldan (aileden) oluşuyordu. Başlıca ayan (work) sülaleleri ise Dehuşekho, Tlehetıkho, Mışewostıkho ve diğerleri idi. Dönemin Adige ülkesinde Besleneylerin büyük önemi vardı. Biliminsanı Karl Stal’ın yazdığına göre ‘’Besleneylerin hepsi çok temiz ve güzel bir Adigece ile konuşuyorlar, Kabardeyler gibi akılcı diplomatlar ve iyi çok iyi süvariler’’. Abaza (Ç.N. Abazin) milletinden olanlarda Besleney beylerinin yönetimi altındaydılar. Mehoşlar ile aralarında yakınlık ve ittifak vardı. Diğer Adige beylikleri gibi Besleney beyliği de 1828-1829 Türk-Rus savaşına kadar bağımsız olarak yaşıyordu. 1829 yılında bu savaş Edirne antlaşması ile sonuçlandığında Adige beylikleri Rus İmparatorluğu’na bağlanmış sayılmışlardı. Fakat bu tüm Rusya’nın tüm Adige beyliklerini denetimi altına aldığı anlamına gelmiyor. Örneğin, 1843 yılında Besleney Şamil’in Naibi Muhammet Halşi ile birlik oldular. Yurtlarını terk ederek Labe ardına göç ettiler. Bir yıl sonra Beyleri Khanıkho Ayteç vefat edince yeniden alıştıkları yurtlarına geri döndüler.

Besleneylerde ordu komutanı olarak TLEHETIKHO Kenemet ünlenmişti. 1848 yılından itibaren Ruslara karşı kuvvetli direnç gösteriyordu. Onun komutasında Adige askerleri Rus kalelerine saldırıyorlardı. Rus tarafını tutan işbirlikçileri sert bir şekilde cezalandırıyorlardı. Yarbay Karl Stal 1852 yılında olanlardan çok üzüldüğü belli olarak; ‘’Aralarından bizim tarafımıza geçenleri öldürüyorlardı ve hatta TLEHETIKHO Kenemet’in kışkırtmaları ile kalelerimize yiyecek satan getiren 60 Negoy’u ‘къозэу рагъэшъыгъ’ katlettiler’’ diyordu.

Besleney’den kuzeybatı yönünde ilerleyince Mehoş Beyliği vardı. Burada yönetimi Beğersıkho sülalesinden beyler ellerinde tutuyorlardı. ХIХ. Yüzyılın 30’lı yıllarında Adige topraklarında Beğersıkho Byazrıkho çok sayılıyordu.

Labe ve Şhaguaşe nehirleri arasında bulanan arazide ise Chemguy beyliği bulunuyordu. Burada Boletıkho beylik ailesi erki elinde tutuyordu. Bunlara tüm Adige ülkesinde büyük saygı gösteriliyordu. Bunların arsında ХIХ. yüzyılın başlangıcında yaşayan BOLETIKHO Byazrıkho çok ünlü idi. O Chemguy’da insanların huzur içerisinde yaşayacağı kuvvetli bir düzen kurmuştu. BOLETIKHO Byazrıkho’nun döneminde Chemguy Beyliği’nde kurulan yaşam düzeni hakkında ünlü biliminsanı Han-Cerıye şöyle yazıyor: ‘’Bu beyin yönetimi elinde tuttuğu dönemde; bir yolcu bir ağaç gölgesinde başına bir şey gelme kaygısı olmadan rahat rahat dinlenebiliyordu. Tüm gün çalışan çiftçi evine geri döneceği zaman sabanını ve diğer aletlerini yazıda bırakıp gidebiliyordu. Sonraki gün geri geldiğinde bunları bıraktığı gibi bulabiliyordu. Başlarında çobanlar beklemeden hayvan sürüleri otluyorlardı. Daha önceleri silahlı erkeklerin gezmekten çekindikleri yerlerde kadınlar çocukları ile rahatça gezinebiliyorlardı.’’. BOLETIKHO Byazrıkho yorulmak bilmeden Adige işleri ile ilgili çalışıyordu.

ХIХ. yüzyılın 30’lu yıllarında Chemguyların başında BOLETIKHO Cambolet bulunuyordu. Tüm Adigeler tarafından sayılıyordu. Karl Stal Cambolet hakkında şunları yazmıştı: ‘’O kahramanlığı ve otoriterliği ile ünlü idi. Eskiden yaşayan Adige şövalyeleri gibi, onlardan kalan son numune bir beydi’’.

Hatukuaylar Chemguyların komşusu olarak Şhaguaşe ve Pşışe nehirleri arasındaki arazide yaşıyorlardı. ХIХ. yüzyılın 30’lı yıllarında onların başında bey olarak HATİKHO Aslançerıy bulunuyordu. Onun ardından oğlu Cançeri geldi.

Hatukuaylar ile Bjedughlar komşuydular. Bjedughlar kendi aralarında Hımışıye ve Çeçenaye olmak üzere ikiye ayrılıyorlardı. Hımışıyeler Afıpsıp ve Psekups nehirleri arasındaki arazide yaşıyorlardı. Çeçenayeler ise Psekups ve Pşışe nehirlerinin arasındaki arazide yaşıyorlardı. Bjedughların kuzeylerinde ise Pşız (Kuban) nehri yer alıyordu. Güney komşuları ise Abzeghlerdi.

Han-Cerıye’nin yazdıklarına göre Çeçenaye Beyliği’nde erki elinde tutan bey sülaleleri Pşışawokan ve Mışewost’lerdi. Pşışawokan sülalesi kendi arasında Ahecakho ve Cecekho olmak üzere iki kola ayrılıyordu. Aynı şekilde Mışewostlarda Kunçıkho ve Beşıkholar diye ayrılıyordu.

Hımışey’de Hacemıkho ve Krımçerıkho olmak üzere iki bey sülalesi vardı. Bunlardan erki elinde tutan Hacemıkho sülalesinden olan beylerdi. Bunların arasında Hacemıkho Batçerıy ünlenmişti. Bzıyko savaşında Shapsugh ve Bjedugh feodallerinin ordusuna komutanlık yapmıştı. Ordusu zafer kazanmış olmasına rağmen kendisi savaşta canını yitirmişti. Batçerıy’in ardından Hımışey beyliğinde saygınlık kazanan ise HACEMIKHO Alkhec idi. Bu bey Adigelerin Ruslarla dost olması gerektiğini sayıyordu. Burada ХVIII yüzyılın sonlarına doğru Rus imparatorluğunun Adigelere (Çerkeslere) karşı olan yaklaşım şekline de değinmek gerekiyor. Çariçe İkinci Yekatarina işgalci bir politika izliyordu. 1778 yılında komutanlığını Aleksndr Suvorov’un yaptığı büyük bir orduyu Pşıze (Kuban) bölgesine gönderdi. Ruslar Adigeleri (Çerkesleri) Pşıze (Kuban) nehrinin sağ tarafından sürdüler. Bu sürülenler arasında Bjedığularda vardı. Örneğin günümüzdeki Krasnodar kentinin bulunduğu yerde Kuşmezıkho köyü bulunuyordu. Hımışıye beyliğinde yönetimi elinde tutan Hacemıkho Yağubekho Alkhası desteklemedi. Rusların işgalci politikasına karşı koydu. Yağubekho mücadele esnasında canını verince Bjedughların başına HACEMIKHO Batekhu geçti.

Bjedugh avam tabakası (фэкъолI= Fekhotller) özgürlükleri için bey ve ayanlar (work) ile mücadele halindeydiler. 1828 yılında mücadelenin boyutları arttı. Bu yılın mart ayı başlarında fekhotller bir toplantı yaptılar. Bey ve ayanların (workların) emri altında bulunmamağa onlara haraç vermemeğe bu toplantıda karar verdiler. 500 kişilik bir süvari birliğinden oluşan ordu kurdular. Bey ve ayanları (workları) püskürttüler. 1828 yılının başlarından aralık ayına kadar yönetimi ellerinde tuttular.

Bu durumu Bjedugh feodalleri kabullenmediler. Çeçenaye beyi AHECAKHO Pşıkhuy fekotllere karşı çok sert çıktı. Abzeghleri de kendi yanına çekmeği başardı. Abzeghler o tarihlerde, uzun zamandır kendi başlarındaki bey ve ayanlardan kurtulmuş, demokratik bir düzen içerisinde yaşıyorlardı. Böyle olmasına rağmen AHECAKHO ile birlik olarak Bjedugh fekhotlleri üzerine saldırdılar. Daha az güçleri olduğu için Bjedugh fekhotlleri silahlarını bırakmak zorunda kaldılar. Bey ve ayanlar yeniden hükümranlıklarını kurdular. Fakat mücadele bu olay ile son bulmadı.

1853 yılında Bjedugh köylüleri ile bey-ayanları arasında bir toplantı yapıldı. Bunun ardından fekhotller bey ve workların hegemonyasını kabul etmeyecekleri şeklinde yemin ettiler. Beyler arsından kendilerini küçük görecek davranışlar sergileyeceklerin canını almağa yemin ettiler. 1854-1855 yılları arasında pşı-work ve fekotl’ orduları bir-kaç defa karşı karşıya geldiler. Rus İmparatorluğu Bjedugh feodallerine destek oluyordu. 12 Ekim 1855 yılında Rus ordusu Edepsıkuay’e baskın yaparak yakmıştı. Edepsıkhuaye’ye Şıhançerıyehableliler destek oldular. O tarihte Şıhançeriyehablede Bjedığu fekotl’leri toplantı yapıyorlardı. Bu toplantıya katılanlar ve tüm Şıhançerıyehableliler Rus işgalcilere karşı koydular. Bu olay hakkındaki bir Rus dokümanında şöyle yazıyor: ‘’Düşman toplandı ve büyük bir savaş verdi. Çerkesler Şıhancerıhableden süvari ve piyade olarak çıkıp gelerek vurmağa başladı. Bize vuranların başında Çeçenaye İmamı Hanehokho vardı.’’ Edepsıkhuayeyi yaktıkları için Rusları cezalandırmak amacıyla 17 Aralık 1855 günü 3 bin kişiden oluşan Adige ordusu Yekatarinador kentine saldırdıysalar da alamadılar.

Pşı-work savaşı 1856 Ocak ayında son buldu. Penejıkhuaye köyünde 26 pşı-work öldürüldü ve yaralandı. Öldürülenlerin beylerin arasında KUNÇIKHOKHO Pşımaf’te vardı. Zaferle birlikte fekotl’ler Bjedugh’da eşitliğin hakim kıldılar. Bunu kabul etmeyen pşı-workları sürdüler. Hükümet yetkisini 17 temsilciden oluşan fekotl’ hase’sine verdiler.
Prof. Ç’IRĞ Ashad Adige Devlet Üniversitesi Adige Filolojisi ve Kültürü Fakültesi Dekanı, 11 Mart 2009
Çeviri: ACHUMIJ Hilmi

Her tarafa hakim bu tepe üzerinde durup çevremi hayranlıkla seyrederken hissettiğim tek duygu, sadece buralara karşı hissettiğim hayranlık değildi. Onun yanısıra, Dağlıların böylesine şiddetli derecedeki gururlu bir yapıya sahip olmalarının sebeplerini ve bu dağların kendilerine verdiği güven havasını şimdi daha iyi anladığımı düşünüyordum. Dağlar, burada yaşayanların bağımsızlıklarına bu kadar düşkün olmalarının başlıca sebebiydi. Benim gördüğüm aynı gözle bu ülkeyi gören başka hiç kimsenin, bu ülkenin dış bir kuvvet tarafından ele geçirilebileceğine inanmasını kesinlikle anlayamam.

Ertesi gün, Mr. Bell ve yanındaki kabile liderlerine katılmak için acele ederek hazırlanırken ortadaki kalabalığın büyük bir kaynaşma içinde olduğu görülüyordu. Kimisi bizimle birlikte gelerek Meclis'e veya Milli Konsey'e katılmak isterken kimisi de, savaştan nasibini almaya hazırlanıyordu. Biz henüz oradayken, savaşa katılacak olanlardan oluşan ve aralarında on dört ve on beş yaşlarındaki çocukların da bulunduğu bir düzinelik bir savaşçı grubu, çiftlik avlusundan içeri girdi. Tüfeklerini, İngiltere'de gezgin tırpancıların tırpanlarını taşıdıkları gibi, omuzlarından aşağı asmışlardı. Fakat bunların biçecekleri şeyler çok daha farklıydı. Gözlerindeki kararlı bakışlar, onların göğüslerindeki dört veya beş atımlık barutu (daha fazla barutları yoktu) düşmana karşı en iyi şekilde yakacaklarını ortaya koyuyordu ki, bir çoğu bu amaçla uzak yerlerden gelmişlerdi.

Yaş, tecrübe, güzel konuşma yeteneği ve zeka gibi özellikler, bu tür toplantılarda büyük bir ağırlık taşımaktadır. Bu tür insanlar, konuya kendilerini adapte ederek, çevredeki insanların anlayacakları bir üslüpla konuyu ortaya koyarak kendilerini, dinleyenlerin arzularının temsilcileri olarak kabul ettirirler. Daha önceleri yerel nitelikte olan bu tür toplantılar, yayılımcı Rus baskılarının artması üzerine, yapılarını değiştirerek milli bir şekil aldılar ve daha geniş konularla insan topluluklarını içine almaya başladılar.

Özellikle Rusya'nın Şapsığ ve Natuhaç bölgeleri arasında akan Abun Irmağı kıyısı boyunca yaptığı askeri yolun verdiği korku, Çerkeslerin birleşmelerini daha da hızlandırdı. Aynı endişe verici havanın Abzehler arasında da yayılmaya başladığı söylenmektedir. Eğer gerçekten Ruslar, niyetlendikleri gibi, o bölgede de bir askeri yol yapmaya kalkışırlarsa o insanlar da tam anlamıyla tehlikenin farkına varacaklar ve şimdiye kadar bu Milli Meclislere az sayıda katılan Abzehlerin de katılma oranları büyüyerek Meclis'in otoritesi oralara kadar yayılacaktır. Şu andaki toplantı da geniş bir bölgeyi içine alıyordu. Çok uzak bölgelerden veya ıssız vadilerden gelen bir çok türbanlı Efendiler, yüzleri kırışmış ve sakalları aklaşmış insanlar görülüyordu. Bunlar, "Selamün Aleyküm" diyerek çevredekileri selamlarken büyük bir heyecan içinde etrafa bakınıyorlar ve buradaki toplantıya katılanların sayısına ve onların saygınlıklarına göre burada alınacak kararların, adı geçen o iki eyalet için kanun niteliğinde olacağını hissediyorlardı.

Daha önce de belirttiğim gibi Abzeh bölgesinden gelecek silahlı bir ordunun şu andaki şartlar altında burada beslenmesi, çözümü oldukça zor problemler yaratacaktı. Bunun sebebi, buradaki Müslümanların sayısının az olması değil, fakat halkın büyük çoğunluğunun İslamiyet'i kabul etmiş olmasına rağmen henüz İslam Dini'nin kurallarını tam olarak bilmemeleri ve bunları uygulamaya koymamalarıdır. Hem Şapsığ hem de Natuhaç bölgesinde erkeklerin büyük bir kısmı henüz sünnetli değiller. Sahildeki bir çok yerleşim bölgesinde, daha önce sözünü ettiğim batıl inançlarla ilgili olarak bir takım pagan adetlerini terk etmediklerini, fakat kısmen değiştirip devam ettirdiklerini gördüm. Çerkeslerin Kodoş adını verdikleri eskiden kutsal sayılan korular, hala camilerden daha fazla saygı ve hürmet görmektedirler. Buralarda yapılan törenlere katılan insanları sayısı, namazlara giden insanlardan fazladır. Özellikle önde gelen liderlerin ve Efendilerin büyük bir titizlikle yaşamak istedikleri İslamiyet, halk tarafından saygı ile karşılanıyor ama, geleneklerine, duygularına ve geçmişin kurumlarına karışmış bir şekilde yaşayan paganizm, yine de popülerliğini sürdürmeye devam ediyor. Bu anlattıklarım, en azından bu iki eyalet ve deniz kıyısındaki yerleşim yerleri için geçerlidir.

Müslümanlığın Kafkas Halkları üzerindeki etkisi, politik ve ahlaki açılardan son derece olumlu ve sıhhatlı olmuştur. En azından, bu benim şahsi kanaatimdir.

Fakat İslamiyet'in Kafkasya'da yayılmasının en önemli sonucu, O'nun bir politik güç olarak yerleşmeye başlamış olmasıdır.

Hıristiyan Gürcistan, Rusya'dan tamamen kopuk ve erişilmesi zor bir çok doğal kalelere sahip olmasına rağmen, bu yüz yılın başlarında Rusya'nın hakimiyetini kabul etmiştir. Bundan böyle Gürcistan, Rusya'nın Doğu'da giriştiği emperyalist amaçlı savaşların bir üssü durumuna gelmiştir. Sadece Müslüman Dağlı kabileleri, Rusların egemenliğini kabul etmiyor ve yalçın dağlarından Rusların gerisini tehdit ederek onların rahat ilerlemelerine engel oluyorlar.

Çerkeslerin özgürlüklerine büyük önem vermelerine rağmen Türkiye ile çok yakın ilişkiler içinde olmalarının nedeni, sahip oldukları ortak Din'dir (Kafkaslılar, gelenek, görenek, dil ve ırk bakımından tamamen kendilerine has bir özellik göstermektedirler). Türkiye ile Çerkesler arasındaki bu yakınlık, iki halkın da Müslüman olmalarından kaynaklanmaktadır.

Hiç şüphe yok ki, Çerkeslerin sosyal hayatlarında geçerli olan bu tür kurumlaşmalar, kişileri ahlaki ve entellektüel açılardan olağanüstü derecede geliştirerek onları, modern ülkelerin halklarından çok daha gelişmiş kişiliklere sahip insanlar durumuna getirmiştir. Burada bir takım konularda bazı kararlar verilirken uygulanan yöntem, benzetme ve mukayesedir. Bu şekilde pratik olarak karar verme yeteneklerinin gelişmesi sonucunda insanlar, çabuk kavrayışlı tecrübeli birer hakem durumuna gelebilmektedirler.

Konuyu başladığım gözlemlerle bitirmek istersem sonuç olarak şunu söyleyebilirim ki, içinde bir birleriyle çatışan bir çok kavramı barındıran Çerkeslerin içtimai yapılarının gösterdiği bu harmoni kesinlikle küçümsenemez. Bir tüfek, tabanca ve kılıcın bir erkeğin ayrılmaz birer parçası olarak kabul edildiği böyle bir ülkede kişi, sosyal sorumluluklarının ona kazandırdığı son derece sakin ve ağırbaşlı bir ruh hali içinde, kendisini sarıp kuşatan gururlu bir hürriyet havasını bütün benliğiyle hissederek öylesine vakur ve asilane davranışlar içinde bulunur ki, dünyanın hiç bir yerinde bunun benzerini göremezsiniz.

Tuz, buralarda bulunması zor bir meta olduğundan böyle bir hareketin memnunluk uyandıracağını biliyordum. Çerkesler bütün tuz ihtiyaçlarını Türklerden karşılamaktadırlar. Çok riskli olan bu ticaret aynı oranda da yüksek gelir sağlamaktadır. Bir sefer en azından yüzde beş-altı yüz kazanç sağlamaktadır. Fakat tercümanıma talimat vererek tuzun büyük kısmını, gelerek ısrarla isteyenlerden ziyade, hassasiyetlerinden ve nezaketlerinden dolayı böyle bir istekte bulunmayan önde gelen kimselere vermesini istedim. Bunların arasında Mansur da vardı. Mansur bu hediyeyi memnuniyetle kabul etti. Çünkü bir akrabası için vereceği cenaze yemeğini tuz yokluğu yüzünden ertelemek zorunda kalmıştı. Fakat yine de, tuzu kimsenin olmadığı bir zamanda vermemi istedi. Böyle bir hediyenin çevrede kıskançlık yaratmasını istemiyordu. Bu olaydan, buradaki en popüler ve sevilen liderlerin bile etki ve otoritelerinin ne kadar hassas ve riskli bir denge içinde olduğunu anladım.

Ardiler'deki Rus çıkarmasına karşı koyan ilk altmış kişiden kırk tanesi ölmüş, diğerleri de ağır şekilde yaralanmışlardı. Ölenlerin arasında, ev sahibemizin üç kardeşi de bulunuyordu. Akşamleyin Şemiz, ailesinin başına gelen bu felaket yüzünden çok kızgın bir şekilde Ruslara çattı ve onların hırsı yüzünden bu kadar ailenin acılara boğulduğunu söyledi. Biz de, onun acısını hafifleterek teselli etmek amacıyla bu kadar üzülmemesini ve karaya çıkan bütün Rusların imha edilmesiyle ölenlerin öçlerinin fazlasıyla alınmış olduklarını söyledik. Bunun üzerine Şemiz, kızgın bir şekilde bağırdı: "Siz sanıyor musunuz ki, tek bir Özden'in kanı, Ruslar gibi bir domuz sürüsüyle telafi edilebilir?"

Her yerde olduğu gibi burada da, Çerkesler arasında belli bir savaş sisteminin olmayışı kendisini açıkça belli etti. Savaşçıların uydukları tek kural, işgal haberini veren ilk silah sesinin duyulmasından sonra en kısa zamanda olay yerinde toplanmak oluyor. Olaydan haberdar olan herkes, istisnasız olarak, en kısa zaman içinde olay yerine ulaşıyor. Fakat bu aşamadan sonra durum değişmekte ve ilk alarm halinin geçmesinden sonra, tehdit edilen nokta sadece o bölge halkının sorumluluğuna bırakılmakta ve diğerleri dağılmaktadır.

Çerkeslerin, kişisel güvenliklerinin ve hürriyetlerinin dayandığı sosyal kurumlara öylesine bir gurur ve kararlılıkla bağlılılıklar var ki, ülkenin çıkarları ve selameti için olsa bile bir takım otoritelerin ortaya çıkmasını kabullenmeleri zor olmaktadır

Halkın Rusların sundukları çok çekici ticari tekliflere karşı gösterdikleri direnç, neredeyse onların öldürücü ordularına karşı gösterdikleri mukavemetten daha büyüktür. Çerkeslerin en fazla ihtiyaç duydukları ve en önemli ithal maddelerini oluşturan nesne tuzdur. Çerkesler tuz için Türk tüccarlarına Ruslara vereceklerinin on mislini ödemektedirler.

BELL (İş adamı, gemici) 1837-39

Kuzey tepelerinin hafif engebeli eteklerinde iki büyük kalabalık gördük. Bunların yanı sıra daha küçük gruplar da göze çarpıyordu. Vadiye giren bütün yollardan gelen atlılar bunlara doğru akıyordu. Bu kalabalığın ortasında büyük bir sancak dalgalanıyordu. Daha sonra bunun, yanında üç dört yüz Psebebsi savaşçısıyla gelmiş olan Mansur'a ait olduğunu öğrendik. Bu toplantının yanında yapıldığı koyağın karşı tarafında durduk. Tahminlerimize göre bin beş yüz kişi kadar toplanmış bulunuyordu. Manzara bizim için gerçekten çok yeni, heyecan verici ve etkiliydi: Atlı ve yayalardan oluşan erkek ve çocuklardan mürekkep sert görünüşlü Dağlılar, kendi bölgelerindeki liderlerinin rüzgarda dalgalanan bayrakları altında karışık bir şekilde bekliyor ve ülkedaşlarının topraklarına yapılan yıkımların intikamını almak üzere büyük bir imparatorluğun topraklarını işgal etmek için gönüllü olarak harekete geçmeye hazırlanıyorlardı.

Tokavların bir çoğu ve hatta bazı köleler, ticaret yoluyla prens ve asillerden daha fazla zengin olup kendi savunmalarını sağlayacak şartlara kavuştular. Ticaretle uğraşmak, prensler ve asiller tarafından alçaltıcı bir uğraş olarak kabul edilmektedir. En azından Türklerin daha çok etkili oldukları bölgelerde, asillerin etkilerinin azalmasına çok daha etkili bir sebep daha eklenebilir. Daha önce de değindiğim gibi bu sebep, Türklerin Kur'an'da belirtilen bütün erkeklerin Allah katında eşit oldukları hükmü gereğince bu insanlar arasındaki eşitliği savunmalarıydı. Bu prensip doğrultusunda insanlar arasında adalet dağıtılmasına hiç kimse karşı çıkamaz. Fakat, genellikle dünyada hakim olan anlayışlardan çok daha üstün nitelikte ve güzel davranışlara sahip ve daha yüksek bir duygu seviyesine ulaşmış olan Çerkeslerin bu güzel hasletleri, bu son gelişmelerle yok olup gidecektir.

Eğer ülke Türkiye'ye bağlanacak veya şimdiye kadar olduğu gibi bağımsız kalacak olursa bu asimileci eğilim hızla devam edecektir. Bu durum, padişahın veya onun paşalarının müdahalelerinden ziyade, zaten şu anda halkın arasında kendisine bir yer edinmiş olan eşitlik ilkesinin daha da güç kazanmasıyla olacaktır. Diğer taraftan, eğer Çerkesya Rusların bir eyaleti olacak olursa o zaman çok daha farklı bir süreç başlayacaktır. Asillerin gücü ve otoritesi yeniden artacak fakat, onların antik çağlardan itibaren dayandıkları temelleri; halkın onlara gösterdikleri saygı ve ilk çağlardan beri sahip oldukları doğumdan gelen haklar yavaşça yok olacaktır (çünkü Rusya'da da bu eğilim mevcuttur). Bunun yerini ise, İmparator'un iyi niyeti olarak gösterilen askeri rütbeler alacaktır. Bu yüzden gelecekteki bir yolcu, buralarda asil bir Çerkes ile karşılaştığında, şu anda onun karakterini temsil eden vakur ve asil tavırları ve saf nezaketi yerine, askeri kibirlilik ve Avrupa modasını kabaca kopya etmeye çalışan bir kişilik bulacaktır.

Bu insanlar çok geçmeden, şimdiye kadar sahip olmaktan büyük bir gurur duydukları bütün değerlerinin, bir daha geri gelmeyecek şekilde kendilerinden gasp edildiğini görecekler. Rusya'nın dindaşlarına karşı yaptıkları savaşlarda onun için savaşmaya zorlanacaklar ve ticaretleri Rusya'nın gümrüklerine ve onun ekonomik yapısına göre yönlendirilecektir. Bu şartlar altında Çerkesler en iyi mallarının Rusların berbat ürünlerini satın almak için gittiğini ve dışarı giden mamulleri arasında Rusya mallarıyla yarışacak olanlar varsa bunların üretimlerinin durdurulduğunu göreceklerdir. Kısacası Rusya, Gürcistan ve Gürcistan ile Kara Deniz arasındaki eyaletlerde ne yapıyorsa burada da aynısını yapacaktır. Bu bana ahır yemliğine giren köpeğin hikayesini hatırlatıyor. Rusya şu anda buralarda ticareti geliştirmek imkânlarına sahip değil. Bunu yapabilecek olan yabancılar da, Rusya'nın kontrolü altındaki bu yerlere gelmeyi pek istemeyeceklerdir. Çünkü bu durum, sadece yerlilerin onlara karşı büyük bir nefret duymalarına yol açacaktır. Uzun bir süre olaylar bu şekilde gelişmeye devam edecek ve eğer Rusya'ya fırsat verilecek olursa bu projelerinin meyvelerini toplamaya daha sonra başlayacaktır.

Semez'deki Rus kumandanı, son zamanlarda güneyde uygulanmaya başlayan bir planı takip etmeye başladı. Yani sadece askeri işgalle yetinmeyerek, insanları askeri hareket hazırlıkları ile korkuya boğmak ve tehditlerle onları hizaya getirmek istiyor. Kendisi, bu kalenin tamamlanmasından hemen sonra Anapa Vadisi'nin diğer ucunda da yeni bir kalenin yapımına girişileceğini ve ordusuyla birlikte bütün kış boyunca burada kalmak istediğini ve "insanlar başka türlüsünü isteyinceye kadar", yani onunla şartsız olarak anlaşarak boyun eğmelerine kadar ülkelerine yıkım getireceğini Çerkeslere bildirmiş bulunuyor. Rus süvarisine gelince; onların Çerkesler karşısında hiç bir başarı şansına sahip olmadığını daha önce gösterdim. Ruslar, doğu tarafındaki ovalık eyaletlerde, zorla büyük miktarda Çerkes süvari kuvvetleri topluyorlar.

Çeçenlerin kadınları, kızları ve çocukları da dahil olmak üzere Ruslara karşı yeniden şiddetli bir savaş başlattıkları haberi etrafta dolaşıyor.

Bu arada Sapsığ bölgesinden iyi haberler aldık. Geçen sene ben ve ülkedaşlarım birlikte onların arasında kalırken bu insanlar arasında hakim olduğunu düşündüğümüz pasif tutum, kaybolmuş bulunuyor. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Milli Yemin tamamlanmadan aralarından ayrıldığım bu insanlar şimdi, kongreler ve diğer metotlarla kendi operasyon mekanizmalarını harekete geçirerek bu çok yararlı işlemi ülkenin geri kalan diğer bölgelerine da yaymak istiyorlar.

Bu arada, dört gün kadar önce Rusların oldukça büyük bir kuvvetle, bazı köyleri yakmak için yaptıkları baskını da büyük bir cesaretle püskürttüler. Bu amaçlarında başarıya ulaşamayan Ruslar, bozulmuş bir halde Kuban'a kadar sürüldüler.

Askeri sefer çok daha erken başladı ve eskilerine göre çok daha geç devam etti. Yardımcı birliklerin paraları çok yüksek seviyede arttırıldı. Bunların dışında hem güneyde, hem de kuzeyde onların sayılarını arttırmak için çok daha büyük gayretler göstermeye başladılar. Ve ordunun yerli askerlerine gösterilen tavırlar çok daha iyi yönde değiştirildi. Ve mücadeleyi tek bir vuruşla bitirmek için bu kadar büyük hazırlıklardan ve kararlılıklardan sonra elde edilen sonuç nedir? Kıyıda dört tane toprak duvarlı kale inşa edildi. Bunun için savaş gemilerinin güverte toplarının himayesi altında bütün ordunun kıyıya çıkması gerekti. Bu hareketler sonucunda sürüp giden mücadelenin sonuçlandırılması yönünde hiç bir gelişme olmamasına karşın, Çerkeslerin şu andaki mücadele ruhu her zamankinden çok daha kuvvetli; direnişleri çok daha örgütlü ve verdikleri mücadele, dört yıl önce Mr. Urquhart'ın buralara ayak basarak onların davalarını dünyaya tanıttığı zamandan beri en etkili seviyesine ulaşmış bulunmaktadır. Ve Çerkeslerin bu mücadele ruhu, şimdi çok daha geniş alanlara yayılmış ve daha önce Rus tecavüzlerine sessizce boyun eğen güney bölgelerini de içine almış bulunmaktadır.

Marigny, daha sonraki incelemeleri için şöyle yazıyor: "Şu anda Çerkesler, etrafları daha medeni milletler tarafından çevrilmiş olduğu halde, kendi toplumlarının ilkel yapısını devamlı olarak korumuş bağımsız bir halk olmanın şaşırtıcı bir örneğini sunuyorlar." Eğer Marigny medeniyet kelimesi ile ülke yönetiminin merkezi bir hale getirilmesini; sahip olunan bütün kaynakların ve gücün tek bir adamın elinin altında toplanması ve böylece, büyük şehirlerin yapılmasını ve donanmalar ile sürekli orduların kurulmasını kastediyorsa Çerkesler komşularının çok gerisinde kalmıştır. Fakat onların böyle yapmakla gösterdikleri bilgelik, onların özgürlüklerini ve kimliklerini korumuş olmakla kendisini haklı çıkarmıştır. Eğer Marigny diğer taraftan medeniyet demekle Rusların hakimiyeti altındaki halkların mutlu olduklarını ve yaşam seviyelerinin geliştiğini anlatmak istiyorsa; bu konuda Çerkeslerle onların komşularının karşılaştırılmasını yapmak gerekiyor. Çer­kesleri, Ruslar ve ona bağlı bölgeler; Buhara'nın Türkmenleriyle onlara bağlı yerler; Gürcüler;Türkler ve İranlılarla mukayese yapmak istiyor ve Çerkeslerin eski geleneklerine bu kadar sıkı bir şekilde yapışmış olmalarından dolayı pişman olmalarına sebep olabilecek bir yön görmek istiyorum. Bütün bu halklara arasında "en büyük oranda en mutlu şekilde yaşayanlar" sadece Türklerdir (medeniyet kelimesini kullanmak istemiyorum) ve Çerkesler bunlara değerli bir saygı gösteriyorlar, fakat bunun dışında onlardan öğrenebilecekleri hiç bir şey yok. Türklerin ve Rusların yaşam şartlarını iyileştiren ticaret nasıl onların kapısına geldiyse, aynı şekilde Çerkeslerin kapısına da gelecekti. Fakat Ruslar tarafından başlatılan savaşlar, bunun gerçekleşmesini önlüyor.

Çerkesler, Rusların tüfek ve top atışlarıyla karşılandılar. Fakat buna rağmen kendileri hiç bir karşılık vermediler. Kılıçlarını çekerek, arabalardan oluşan siperlerden yer bulabildikleri anda düşman içine daldılar. Üç kere siperleri aştılar ve üç keresinde de geri püskürtüldüler. Yiğit görünüşü atılganlığı ve cesareti ile büyük bir ün kazanmış bulunan bu saldırının da lideri olan Godowaylı Noğay ilk saldırıda vurularak öldürüldü. Bir diğeri bir topun yakın mesafedeki ateşinden neredeyse paramparça oldu. Son derece nazik, fakat o ölçüde de cesur bir asil olan Arslan Geri uskuca fırça dipçiğinden şakağına aldığı bir darbeyle düştü. Bunların dışında dokuz veya on kadarı daha öldürüldü veya ağır şekilde yaralandı ve bunların üç katı kadarı da daha hafif yaralarla savaş dışı kaldılar. Buna rağmen Mansur uğurlu bir şekilde olay yerine yetiştiğinde mücadele en şiddetli haliyle devam ediyordu. Mansur'un bu mücadele içinde üç defa atından düşmesine rağmen en sonunda genç savaşçılarını geri çekmeyi başardı. Yoksa onların toptan yok olmaları önlenemezdi. Çünkü bu sırada kalelerden yollanan kuvvetli iki piyade birliği hızla olay yerine yaklaşıyordu. Savaş alanı bir kaç yönden top menzili içinde açıklık bir alanda olduğundan, yardımcı Çerkes birliklerini takviye olarak çağırmak da son derece ihtiyatsız bir hareket olurdu.

Günlük olarak yaptığımız at yolculukları da kısa olmalarına rağmen, çevrenin yapısından dolayı çok yorucu geçiyordu. Peki, buradaki thamadeler için ne demeli? Bu yaşlı hallerine rağmen bu kadar fiziksel ve ruhsal güçlüklere katlanıyorlar, kendi şahsi işlerini tamamen ihmal ediyorlar, buralarda her zaman çok önem verilen atları bu süre içinde neredeyse hepten güçten düşüyorlar. Bu insanlar, her yıl olduğu gibi şimdi de bütün bu zorluklara daha bir kaç ay daha katlanacaklar. Ve onların bütün bu hizmetlerinin karşılığında aldıkları üzere, bu çalışmaları sonunda elde ettikleri vicdan rahatlığıdır.

Konuyu toplarsak, kıyınının bu kesimindeki liderlerle kuzeydekilerin bana karşı gösterdikleri tavırları karşılaştıracak olursam; buradaki liderlerin bana daha az iltifat gösterip methiyeler dizdiklerini, fakat aynı oranda da bana karşı daha samimi olduklarını ifade edebilirim. Daha da ötesi, kuzeydeki Tşupakoların ve onların etkisi altındaki diğer liderlerin yapmaya kalkıştığı gibi burada hiç kimse bizim hareketlerimizi kontrol etmeye çalışmadı.

ROBERT LYALL (Dağa Bilimci) - 1822

Ruslar, Kafkasya’daki emellerine ulaşmak için Hıristiyanlık’tan da yararlanmak istemişler ve Kafkasya’da bir çok misyonerlik merkezleri kurmuşlardır. Mozdok bunlardan sadece birisidir. Bunun yanı sıra, Bu günkü Pyatigorsk yakınlarındaki 5000 dönümlük Kabardey toprağı, Ruslar tarafından 1800’lü yılların başlarında, İskoçya’dan gelen misyonerlere tahsis edilerek, buralarda halkın ve özellikle savaş sırasında yetim ve yoksul kalmış çocukların Hıristiyanlaştırılması için yoğun çalışmalar yapılmıştır. Burada görev yapmış olan Mr. Glen’in (Journal of a Tour from Astracan to Karass -Astrahan’dan Karas’a yapılan bir Gezinin Anıları, Edinburgh 1823) bu konuda çok aydınlatıcı anıları vardır. Bir tarafta son derece iyi bir eğitim almış insanlar ve diğer tarafta da barbar olarak kabul edilen Çerkesler arasında cereyan eden tartışmalardan bir tanesini, çarpıcı bir örnek olarak vermek istiyorum.

Mr. Glen, bir gün komşuları olan bir Kabardey prensine Hıristiyanlığın hasletlerini anlatmak istiyor. Onun konuşmasına karşılık Kabardey şöyle diyor: “Sen, sizin herkesin dininden çok daha iyi bir dine sahip olduğunuzu ve başkalarının da bu dine sahip olmasını istediğinizi söylüyorsun. Baştan beri böyle konuşuyorsunuz. Bize bu şekilde tatlı dillerle yaklaştınız ve daha sonra topraklarımızı elimizden alarak buralara sağlam bir şekilde yerleştiniz. Bize yaptığınız bu davranışın başkaları tarafından da size gösterilmesini ister miydiniz? Bundan sonra size kim inanır?” Bunun üzerine misyoner şu cevabı veriyor: “Fakat biz bu toprakları hükümetten aldık. Hükümetin de toprak üzerinde tasarruf hakkı vardır. Üstelik biz, sizin için, kendi insanlarınızdan da daha iyi komşular olduk. Hem toprakların büyük bir kısmı bizim değil de Alman kolonistlerin elinde bulunuyor. Sonra sen ve arkadaşların, istediğiniz zaman hayvanlarınızı otlaklarımıza getiriyor buralardan ot ve odun keserken kesinlikle sizden para istemiyoruz.” O zaman Kabardey’in cevabı şu oluyor: “Eğer siz önceden gelip de, bu ıssız yere yerleşerek örnek olmasaydınız, ne Almanlar ne de diğer yabancılar buralara gelmeyeceklerdi.” Mr Glen şu yorumu yapıyor: “Bu noktada, hangi tarafında daha haklı bir savunma yaptığının takdirini okuyucuya bırakıyorum.”

HOMMAİRE DE HELL -1841

“Gergiyevsk civarında, şu anda bulunduğumuz noktada, yakın zamanlarda meydana gelen bu trajik olay ile ilgili olarak anlatılanlar beni çok etkilemişti. Bu yüzden, sisin dağılmasıyla birlikte yolun aydınlanması ve yüz metre kadar ileride, en kötü düşlerimin gerçekleştiğini zannetmiş olmamdan dolayı nasıl bir korkuya kapılmış olduğum çok iyi tahmin edilebilir. Hiç şüphe yoktu ki, önümüzdeki bu adamlar, bütün yol boyunca karşılaşmaktan irkildiğim o korkunç Çerkeslerden başkası olamazdı. Onları gördüğüm sırada attığım çığlığı duyan Kazaklarımızdan bir tanesi, korkmamam gerektiğini ve onların, dost bir kabileye mensup olduklarını söyledi. Bununla birlikte, korkmamam gerektiğini bilmeme rağmen onların geçişini izlerken yine de tedirgin oldum.

Grup, beş veya altı kişiden oluşuyordu, ama yine de yeterince tehlikeliydi. Yanımızdan geçerlerken Kazaklara fırlattıkları bakışları, bu bakışlarında ifade ettikleri kalplerindeki Rus nefretini, asla unutmayacağım. Hepsi tepeden tırnağa silahlıydı. İlerideki bir tepenin üzerinden kaybolurlarken, gökyüzüne doğru yükselen savaşçı görünüşlerine hayran kalmıştım.

WAGNER (Doğa Bilimci)-1843

Bir Çerkes soylusunun en büyük özelliği, kişisel üstünlükleriyle temayüz etmesidir. Bu üstünlüğü, eşit olarak ruhi enerjisinden ve sahip olduğu vücudunun gücünden ve güzelliğinden kaynaklanmaktadır. Hatta sahip oldukları birçok üstün özellikleriyle Doğu'daki diğer bütün halklar üzerinde büyük bir hakimiyet kurmuş olan Türkler bile, Çerkes soylularının bu mümtaz üstünlüğünü kabul etmektedirler.

Irmağın sol kıyısında yaşayan Şapsığların ince ve nazik bir görüntüsü vardır ve ince kartal gözlerinden Çerkes tipinin özelliği olan, müthiş bir enerji fışkırır. Diğer taraftan Çernomorski Kazağının vücudu daha iridir ve zarif olmaktan ziyade atletiktir. Kazakların düzgün ve yakışıklı yüzlerinde okunan kaygısızlık ve sükunet ifadesi, Çerkes özdenlerinin gözlerinden fışkıran savaşçı alevlerle büyük bir tezat oluşturmaktadır.

Bir kontrol sırasında Çerkes süvarilerinin emirlere uymayı kesin bir şekilde reddetmesi karşısında İmparator, sadece Kont Benkendrof aracığıyla onlara resmi bir ihtar vermekle yetinmişti. Ağır ve kaba bir Rus askerinin yanında bir Çerkes, neredeyse toy kuşları arasındaki bir kartal gibidir. Uzun yıllar St. Petersburg'ta kalmış bir İngiliz centilmeninin anlattığına göre, eğer kalabalık içinde insanlar aniden büyük bir panik halinde etrafa kaçışıyorlarsa karşıdan gelenin bir muhafız kıtası subayı, polis ya da bir Çerkes olduğundan emin olabilirsiniz.

Yekaterinodar'daki Çerkesler arasında Şapsığ kavmine mensup bir vork, güzelliği ve etkileyici yapısıyla hemen göze çarpıyordu. Cezayir'de gördüğüm bütün renkli Araplar ve Berberiler, bu Kafkas kartalı karşısında bayraklarını yere indirmek zorundaydılar. Şunu belirtmeliyim ki, daha sonraki yolculuklarım sırasında Megrelya'da, antik çağlardaki Apollon'un görünüşüne yakın, çok daha ideal tiplerle karşılaştım. Fakat onların yüz ifadeleri çok yumuşak ve kadınımsıydı. Kuban'daki bu kahramanın başı, özellikle hoşuma gitti. Bende öylesine güçlü bir etki bırakmıştı ki, bir süre Şapsığ'ın önünde ayaklarımın üzerinde çakılı kaldım.

Şapsığ liderinin kendisi de muhteşem görünüşünün farkında gibiydi. Gururlu bir alımlılık ve hafif, yarı yüzer gibi, Çerkeslere has adımlarla pazar içindeki kalabalıkta, Kazaklar arasında yürürken, onların koyun postlarına bürünmüş kaba yapılarına büyük bir küçümsemeyle bakıyordu. İnanılmaz incelikteki vücudu, güzel ayakları, bütün hareketlerinde görünen erkekçe karakteri ve ruhu, kıyafetinin zenginliği ve silahlarının muhteşemliği, yanındaki adaleli ama kaba yapılı Çernomorski Kazaklarının çirkin kışlık giysileriyle büyük bir tezat oluşturuyordu. Diğer taraftan, yüzündeki asil çizgiler ve muhteşem gözleri ile Kuban'ın sağ kıyısındaki komşularının güzel, iyi beslenmiş ama tamamen boş ve anlamsız yüz ifadeleri arasındaki tezat da aynı derecede büyüktü.

“Ruslarla Kazaklar arasında”, diyerek başladı doktor, Çerkeslere karşı, onları toptan imhaya yönelik bir savaşın sürdürülmesi gerektiği yaygın bir kanaattir. Çünkü onlara göre Çerkesler, asla yumuşaklıktan, arkadaşlıktan ve onlara yapılan iyiliklerden anlamazlar; her türlü cömertçe yaklaşımı şüpheyle karşılarlar ve onların medenileştirilmesi imkansızdır. Bu konudaki fikirlerini desteklemek için de sana, Çerkeslerin birçok barbarlık örneklerini, korkunç misillemelerini, şeytani zalimliklerini anlatacaklardır. Belki de bu anlatılanların yarısı doğrudur. Fakat olaylara daha derinden bakan hiç kimse, Çerkesleri mahkum eden bu kararlara katılmayacak ve bu korkunç olayların çoğunu, çevreye hakim olan şartlara bağlayacaktır.

Çerkesler fakir insanlardır. Dağlık ve engebeli toprakları hemen hemen ihtiyaç duyulan her şeyden mahrumdur. Bizim sahip olduğumuz varlıklarla Çerkeslerinki arasındaki korkunç dengesizliği gördüğümüz zaman, onların bu tür umutsuz çözümlere başvurmalarını hayretle karşılamamalıyız. Ruslarla devamlı savaş halinde bulunan, kanlarının en son damlasına kadar onlara karşı direnmek için yemin etmiş olan bu insanların, mücadele ruhlarını zedelemeden daha yumuşak bir karakter taşımaları beklenemez. Diğer taraftan Ruslar da, daima insanlık örnekleri vermiyorlar. Bu konuda generallerimizi suçlamıyorum. Çünkü en sert disiplin bile savaş sırasında bazı korkunç katliamların yapılmasını engelleyemiyor. Kan kanı istiyor ve eğer bir aul süngü hücumuyla alınmışsa, orada kardeş sevgisinden bahsetmek aptallık olur.

Yüzlerce kişilik gruplar halinde her gün Vladikavkaz’a gelen Dağlılar, benim de izlediğim büyük askeri törene büyük ilgi gösteriyorlardı. Kartal gözleri sürekli olarak, Rus hatlarındaki tüfeklerin üzerindeydi. Özellikle kalabalık içinde sıkışık halde yakınlarımda duran geniş omuzlu, kalkık burunlu Ruslarla ince yapılı ve soylu kartal profiline sahip Çerkesleri karşılaştırmak benim için son derece ilginç oluyordu. Rusların yüzünde genel bir sabırlılık ve hayvani bir itaat ifadesi okunuyordu.

Diğer taraftan Çerkeslerin korkusuz tavırlarını, yüzlerindeki gururlu ifadeyi gördüm ve her birinin kendini bir erkek ve tam bir kahraman olarak hissettiğini fark ettim. Belki de yanılıyorum, fakat yüzlerinde Rusların sisteminin lehine hiçbir şey görmediğimi düşündüm. Gurur, nefret ve aşağılama dolu gözlerinde şöyle diyor gibiydiler: “Bakın şunlara, şu aptalca hareketler yapan kölelere, bize efendilerinin boyunduruğu altında başımızı eğdirmek isteyenlere! Kendileri en acınacak durumda değiller mi? Allaha şükürler olsun ki, henüz onların kaderini paylaşmıyoruz ve onlar gibi köle olacağımıza bütün gücümüzle sonuna kadar savaşırız.”

Rus askerlerinin bu sağlam yapısı, kurşun yağmuru altında sakin bir şekilde duvar gibi dikilme hasletleri, açık alanda ve meydan savaşlarında çok değerli özelliklerdir. Fakat bu özellikler Kafkasya’da fazla işe yaramamaktadır. Çünkü iri yarı Rus askeri kan ter içinde poflayarak ve büyük gayret harcayarak yüksek tepelere tırmanırken, ince yapılı atik Çeçenler aynı mesafeyi onların yarı zamanında alırlar. Kafkas halkları, savaş alanında omuz omuza dizilerek düşmanlarına karşı süngüden duvar ören Rus piyadelerinin gücünü çok iyi biliyorlar. Çerkes süvarilerinin saldırıları, çelikten yapılmış bu siperler karşısında dağılıp gider. Fakat Çeçenler, tecrübeleri sonunda Rus ordusunun zayıf noktalarını öğrendiler. Mümkün olduğunca, bu tür yanaşık düzen halindeki Rus birlikleriyle savaşa tutuşmaktan kaçınırlar ve bunun yerine, büyük bir cesaret ve güvenle Rus avcı birliklerinin üzerine atılırlar.

Bir Rus subayı bana şöyle bir şey söylemişti: “Teke tek çarpışmada uzun süngüsüyle bir Rus askerinin, elinde delmek ve kesmek için sadece bir kılıç ve kama taşıyan Çeçenden daha avantajlı olduğu düşünülebilir. Fakat gerçek bundan çok farklıdır. Bu tür çarpışmalarda ölenlere bakıldığında, Rusların Çerkeslerden üçte bir oranında daha fazla olduğu görülebilir. Çok ilginç başka bir gerçek de, sıra halinde dizilerek savaşan Rus askerinin, ölümü büyük bir cesaretle karşılamasına; İran, Osmanlı ve Avrupa’nın düzenli ordularıyla yapılan savaşlarda böyle yiğitlik göstermesine karşın Kafkasya’da bu kadar yüreksizleşmesi ve kendisini bekleyen korkunç cezaları göze alarak gözetleme yerlerinden ve kalelerden kaçmalarıdır. Ben bizzat bir keresinde İçkeriya’daki kanlı savaşlar sırasında (Temmuz 1842) büyük bir tehlike atlattım. Çünkü bir Çeçenle çarpışan bir avcı askerinin yardımına koştuğumda, asker tabanları yağladı ve beni Dağlı ile tek başıma bıraktı.”

DUMAS (Romancı) -1858

Bununla birlikte Kızılyar’a doğru yaklaştıkça çevremizde, bir kasabaya veya bir arı kovanına yaklaşırken olduğu gibi, bölge halkının insanlarını daha çok görmeye başladık. Fakat ziyaret ettiğimiz bu kovandaki bütün arıların keskin iğneleri vardı. Yaya ya da atlı, her adam tamamen silahlıydı. Yolun kenarındaki bir çobanın bile, ön tarafında kemerine sokulmuş bir kinjal omzunda bir tüfek ve belinde bir tabanca vardı (ve benim ülkemde bir çoban barışçıl bir adamdır). İnsanların elbiseleri de savaşçı bir görünüm içindeydi. Bizi gülümsemelerle karşılayacaklarına, yan yan şüphe dolu bakışlarla süzüyorlardı. Kim olursa olsun, yanımızdan geçen herkesin gözleri, siyah, gri ya da beyaz papaklarının uzun kıllarının altında tehdit edici bir şeklide parıldıyordu.

Her erkeğin, her an bir düşmanla karşılaşmayı beklediği bir ülkeye girdiğimizi hissedebiliyorduk. Çünkü, burada güvenliği sağlayacak olan en yakın sivil otorite çok uzaklarda olduğundan herkes, kendi kendisini korumak için tamamen hazırlanmış bir haldeydi.

Bu bölgedeki Dağlı savaşçılar, Ruslara esir düşen arkadaşlarını tekrar geri almak istedikleri zaman Ruslar, her bir Lezgi veya Çeçen için dört Don Kazak’ı veya iki Tatar askeri değiştirirlerken bir Dağlı’ya karşı bir Hat Kazak’ı denk kabul edilir, adam adama değiştirilir. Bununla birlikte Dağlılar, üzerinde mızrak yarası olan arkadaşlarını geri almazlar.

Elbisesine, gözlerinden başka bir yer görünmeyecek şekilde sarılmış olan bir Dağlı kadın, sokak kapısında atından aşağı iniyordu. Kısa bir süre sonra kadın içeri alındı. Üniformasından albayı tanıyan kadın, onun önündeki masanın üzerine küçük bir torba koydu ve içinden iki insan kulağı çıkardı. Albay elindeki asa ile kulakları çevirdi ve her ikisini de sağ kulaklar olduğuna kani olunca bir makbuz yazdı. Kadına kendi dilinde, “Bunu kasiyere götür. O sana paranı ödeyecektir,” dedi. Kadın makbuzu kaptı ve yirmi rublesini almak üzere kasiyerin yanına gitti. Çünkü burada her Dağlı başı için on ruble ödenmektedir.

RUSLARIN KAFKASYA’YA BAKIŞ AÇISI

Askerleri tarafından sevilen, onlarla iç içe yaşayan Kendisine karşı koyan herkesi acımasız bir şekilde kılıç ve ateşle ezdi.

Tarihçi, yazar ve Kafkas Uzmanı olan Platon Zubov, 1834 Kafkas Bölgesi ve Rusya’ya ait toprakların tanıtımı adlı eserinde Kafkasya ile ilgili meselenin çözülmesi için bir takım tavsiyelerde bulunmaktadır:

1.Kadınları lükse alıştırılmalı ve daha sonra aralarına, Hıristiyan tüccarlar yollanmalıdır.
2.Halk dağlardan ovalara indirilmelidir.
3.Onları medenileştirmek için çocukları ellerinden alınarak özel Rus okullarında yetiştirilmeli ve bunlardan Rusya ile bu halk arasında iletişimi sağlayacak eleman sağlanmalıdır.
4.Dağlılarla Rusların evlenmeleri hızlandırılmalıdır.
5.Stratejik yönden önemli dağlık bölgelerdeki Dağlılar Rus topraklarına yerleştirilmelidir.
6.Asiller Rus sınıfına katılmalı ve orduya alınmalıdır.
7.Dağlılar Hıristiyan yapılmalıdır.

“Çeçenler, haydut, hırsız, hain, son derece cesur, korkusuz, kararlı, zalim, kibirli, alaycı, gururlu ve kontrol edilemez insanlardır. Bunlardan kurtulmanın tek yolu hepsini toptan imha etmektir”

Kazımzadah Prens Baryatinski ve Grandük Michael ile ilgili iki yaklaşımı vermektedir:

Prens Baryatinski (1856-1860 yılların Çar’ın Kafkas Naibi) “Karadeniz’in doğu kıyılarını bir Rus toprağı haline getirmek ve Dağlıları bütün kıyıdan temizlemek zorundaydık. Bu planın gerçekleşmesi için, Dağlı Çerkeslere ulaşmamızı engelleyen Kuban ötesi halkının da tamamen ezilerek yerlerinden kaldırılması gerekiyordu”.

Grandük Michael (1864 yılında): “Tek bir kişi savaş meydanında teslim olmadı, çarpışarak öldü. Köylerinin on defa yakılmış olmasına rağmen halk da, yine büyük bir inatla eski topraklarına yapışıp kalmaya devam etti. Dağlıların teslim olmak istememelerinden dolayı görevimizi yarıda bırakarak dönemezdik. Yarısının teslim olmasını sağlamak için Dağlıların diğer yarısını yok etmek zorundaydık. Fakat sadece onda biri savaş alanında öldürüldü. Diğerleri, ormanlarda ve dağlardaki şiddetli fırtınalar, açlık ve yorgunluktan kırıldı. Daha çok kadın ve çocuklar acı çekti.”

1864 yılında Çerkesya bitmişti ve Ubıhler, Natuhaçlar, ve Şapsığlar tükenmiş, ya da yurtlarından atılmışlardı.

Rus aydınlarının Kafkasya bakış açıları, edebiyat açısından yapılan bir çalışmada incelenmiştir. Hikayeden alınan bir parçada diyalog şöyle gelişir:“Gerçekten o, (Peçorin) kızı (Bela) ehlileştirdi mi, yoksa kız evinin özlemi için de eriyip gitti mi?”

“Neden erisin ki? Kaleden de köyünden olduğu gibi aynı dağları görebilirdi ve bu da, bütün bu vahşilerin ihtiyaç duydukları tek şeydir.”

Burada Bela ve ailesi birer vahşidir ve bu insanların, ahlaki ve insani değerleri yoktur ve hatta hukuki varlıkları da yoktur. Aynı şekilde Puşkin, 1829 yılında yaptığı seyahatle ilgili olarak yazdığı Erzurum’a Yolculuk adlı eserinde de benzer temalar vardır. “Çerkesler, bizden nefret ediyor. Çünkü onları yaylalarından attık, köylerini yaktık ve kabileleri toptan yok ettik.” “Fakat bir takım lüks maddeleri ile Çerkesler ehlileştirildikten sonra Rusya asıl amacına ulaşacaktır: Günümüzdeki Aydınlık çağında, Çerkesler tekrar İncil ile tanıştırılması kadar kutsal bir hedef olamaz. Zaten onlar daha önce Hıristiyan’dı ve Rusların potansiyel müttefikleriydi.

Başka bir yaklaşım da o dönemim romantik yazarlarından olan Marlinsky’den aktarılabilir: “Asya’ya karşı onu ilerletmek için yapılan her girişim, duvarlara çarpan dalgalar gibi kırılmışdır. Hintli Brahman, Çinli Mandarin, Acem Bek’ ve Dağlı Özden aynı kalmıştır. İki bin önce ne ise bu gün de aynı durumdalar. Çok yazık”

DEĞERLENDİRME

Çerkesler ve Kırım Tatarları arasında meydana gelen savaşlar, yaşam şekilleri birbirine benzeyen iki halk arasında olduğundan, uzun vadede Çerkesler için çok büyük kayıplara yol açmasına rağmen Tatarlarla aralarında bir takım ticari ve kültürel ilişkiler kurulmasını engellememiştir. İran genellikle Azerbaycan, Gürcistan ve Güney Dağıstan üzerinde etkili olduğundan Kafkasya’nın geneli için hiçbir zaman ciddi bir tehlike teşkil etmemiştir. Osmanlı İmparatorluğu ile Kafkasya arasındaki ilişkilerin başlangıcında küçük çaplı askeri ihtilaflar olmasına rağmen, uzun vadede Osmanlıların Kafkasya üzerinde askeri hakimiyet kurmaları asla konusu olmamış, aradaki ilişki daha çok Çerkeslerin iyi niyetine dayanan bir ittifak şeklinde olmuştur.

Çerkes-Rus ilişkilerinin niteliği ise çok farklıdır. Kabardey 1774 yılına kadar Rusya tarafından bağımsız bir ülke olarak kabul edilmiş ve bu süre boyunca devam eden ilişkiler, hiç bir zaman ülkenin özgürlüğüne direk müdahale şeklinde olmamış. Fakat Ülkeye hakim Pşılerın kendi aralarındaki çekişmeleri Ruslara sık sık askeri ve siyasi müdahalelerde bulunma şansı vermiştir. Bu girişimler, Osmanlı-Kırım ve bazen de İran’ın karşı çıkmasıyla dengelenmiştir. Bu yüzden Kabardeyler bu büyük güçlerin ilgi alanlarının kesiştiği bir noktada bulunduklarından, kendi iradelerinin dışında da olsa bu mücadeleye katılmışlardır.

Avrupa’da sosyal ve ekonomik devrimlerden sonra hızlanan ve endüstriye hammadde sağlamak, üretilen mallara yeni pazarlar bulmak, kendi dinini ve kültürünü empoze etmek amacı taşıyan Batı emperyalizmi, farklı şekilde de olsa, Rusya’da kendini göstermiştir. Özellikle Napolyon’un Fransa’daki idaresi sırasında küçük Avrupa devletleri birer anayasal monarşi halini almıştır. Fransız halkı, daha çok heyecan ve ihtilal dolu bir demokrasi yöntemi izlerken, İngiltere’de hukukun önceliğine önem veren, daha yavaş ama daha sistematik bir gelişme süreci yaşanmıştır. Buna karşılık Avusturya, Prusya ve Rusya’da tutucu bir mutlakiyet varlığını sürdürmüştür. Daha sonra Avrupa’da meydana gelen milliyetçi ihtilaller Fransa ve İngiltere kamuoyları tarafından desteklenirken, Rusya’da benzeri hareketler Rus askerleri tarafından bastırılmıştır. Bu yüzden Rusya, Avrupa’daki gerici güçlerin kalesi özelliği kazanmıştır. Prusya ve Avusturya’nın, Rusya’nın Polonya ve Kafkasya’daki yayılmacı politikasına destek vermelerinin nedeni budur. Özellikle o dönemin Alman gazeteleri Rus hükümeti lehine yazılar yazarken, Rus sivil ve askeri bürokrasisinde çok sayıda Alman görev yapmıştır. Kafkas-Rus Savaşı tarihine bakıldığında üst dereceli subayların çoğunun Almanca isimler taşıdığı görülecektir.

Batı Çerkesleri ile Rusların arasındaki ilişkilerin ve mücadelenin temel nitelciklerini kavramak için o dönemin şahitlerinin eserlerinin karşılaştırılarak incelenmesi önemlidir.

Wagner, Lyall, Dumas ve De Hell’in anıları, Terek ile Kuban Hattı’nın kuzey tarafında, özgür Çerkeslerin ve onların savaşlarının nasıl değerlendirildiği ve Çerkes baskınlarının Kazak halkı üzerinde ne tür etkiler yarattığını ve Rusların Çerkesleri nasıl değerlendirdiklerini ifade etmesi bakımından son derece ilginçtir. Bu yüzden Hat’tın güney tarafında Çerkesler arasında yaşamış olan Bell ve Longworth’un yazdıkları ile diğerlerinin gözlemlerini karşılaştırılınca gerçek daha kolay görülecektir.

İncelediğimiz kaynaklardaki bilgileri karşılaştırmalı eleştirisel bir metotla değerlendirdiğimiz zaman Çerkeslerin böylesine şiddetli bir şekilde neden sonuna kadar savaştıklarına dair ip uçları da verilmektedir. Girişte bahsettiğimiz C leri (19 asır. emperyalizmin, diğer ülkelere yönelirken temel aldığı noktalar) tekrar göz önüne aldığımızda her üçünde de Rusların Çerkeslerle anlaşamayacağı görülecektir.

Kafkasya’da Osetler, küçük bir Kabardey nüfusu ve Abhazların bir kısmı dışında halkın büyük çoğunluğu Müslüman’dı. Savaş sırasında çok az pagan da vardı. Fakat bu paganlar da hızla Müslümanlaşmışlar ve Hıristiyanlık kesinlikle Kafkasyalılar tarafından reddedilmiştir.

Emperyalizmin ikinci amacı olan medeniyet konusuna gelince; be kelimenin farklı şeklinde yorumlanabilecek olmasına rağmen Dr. Wagner, yaptığı gözlemlerde Çerkeslerin kendilerini Ruslardan çok üstün gördüklerini belirtmekte ve kendisi de bizzat buna şahit olmaktadır. Özgür Çerkes savaşçıları, büyük çoğunluğu köle olan Rus ordusunun askerlerini hakir görmekte, onlar gibi kamçılanmayı reddetmektedir. Rus ordusundan firar eden binlerce askerin durumu, onlar için kendilerini bekleyen sonun canlı birer delili niteliğindedir. Üstelik Gürcü ve Ermenilerin Ruslarla işbirliği yapmalarının en önemli sebebi, komşularının saldırılarından kurtulmak içindi. Gürcü ve Ermeni halklarının Rus idaresi altındaki kötü durumları, Rusların kendi insanlarına, özellikle devletle uyuşmayan mezheplerin üyelerine yaptığı zulüm de Çerkeslerin gözünden kaçmamıştır. Benzer şekilde Şemiz’in öldürülen yakınları ile ilgili söyledikleri, Natuhaçların da Ruslara bakış açısını çok iyi göstermektedir. Aynı şekilde Dumas’ın Dağıstan ve Çeçenistan’da şahit olduğu olaylar, Kafkas kişiliğinin kesinlikle Rus iradesi karşısında eğilmediğini tam tersine kendilerini çok daha üstün gördüklerini ortaya koymaktadır.

Ruslar ticaret konusunda da Çerkeslere ters davranmışlardır. Onların ekonomik yapılarını bozmak ve tepeden inmeci bir ekonomik politika izlemek istemişlerdir. Çerkesler, Ruslarla yapacakları ticaret konusunda kesinlikle kendilerini emniyette hissetmemişler ve en çok ihtiyaç duydukları tuz, barut ve kumaş gibi maddeleri Türklerden almışlar ve Rus ablukasından sonra da bu ticaret devam etmiştir. Köle ticareti elbette ki savunulacak bir şey değildir. Fakat maalesef o dönem Çer­kes­ya’sında toplumda önemli bir yere sahip olan bu ticaretin de Ruslar tarafından yasaklanması, problemi çözeceğine daha olumsuz sonuçlara sebep olmuştur.

Bütün bu etkenler göz önüne alındığında Çer­keslerin önünde tek bir seçenek kalmaktadır: Sonuna kadar savaşmak. O dönem Rusya’sının en büyük güç kaynağı Rus halkının sabırlı yapısı, Ortodoks inancının da pekiştirmesiyle Rus Çarlığı’na köle gibi boyun eğmesidir. Batı Avrupa insanları yaşam standartlarını arttırarak demokrasiye doğru yol alırken, Rusya’da halkın büyük çoğunluğu hâlâ toprağa bağlı kölelerden oluşmaktaydı. Çarlık Rusyası çok kolay bir şekilde kendi insanını harcamış ve buna karşı sesini yükseltecek bir kamuoyu olmamıştır. Çerkeslerin en büyük şanssızlığı budur. Bu durumun daha iyi anlaşılabilmesi için Amerika’nın bağımsızlık savaşında İngiltere’nin tutumu ile Rusya’nın Kafkasya’daki politikasını karşılaştırmak istiyorum.

2 Temmuz 1776’da Amerikan Kongresi bağımsızlık kararı verdiğinde İngiliz askerleri New York yakınlarına asker çıkararak Amerika’yı tekrar ele geçirmek istediler. Aynı yılın ağustos ayında İngiliz generali William Howe’in emrinde İngiliz donanması ile 32.000 asker vardı. Bu askerlerden 9.000 kadarı paralı Alman askerlerden oluşuyordu. Bu ordu, İngilizlerin Amerika’da o zamana kadar topladıkları en kalabalık orduydu. O sırada Washington’un emrinde 19.000 kişi vardı. Savaş boyunca Amerikan ordusunun mevcudu 5.000 ile 20.000 arasında dalgalanmış ve ortalama 10.000 civarında olmuştur. Savaşın ayrıntılarına girmek gereksiz. Fakat bir iki dönüm noktasına değinmek istiyorum. 17 Ekim 1777 yılında General John Burgoyne komutasındaki 5.000 kişilik İngiliz ordusu, kendisini saran Amerikan Generali Horatio Gates’e Saratoga’da teslim oldu. 12 Mayıs 1780’de ise İngiliz Generali Clinton, Güney Carolina’daki Charleston şehrini ele geçirdi ve General Benjamin Lincoln ile 5.500 Amerikan askerini esir aldı. Fransız General Rochambeau ve General Washington emrindeki 16.000 kişilik Fransız ve Amerikan ordusu karadan, Fransız Amiral De Grasse komutasındaki Fransız donanması da denizden olmak üzere, Yorktown’da kuşattıkları Lord Cornwallis komutasındaki 8.000 kişilik İngiliz ordusunu, uzun bir kuşatmadan sonra 17 Ekim 1781 tarihinde (Saratoga’dan tam dört yıl sonra) teslim aldı . Böylece savaş bitti ve Amerika bağımsızlığını kazandı.

Şimdi ise, Rusya Genelkurmay subaylarından Mo­chulski’nin yayınlanmamış “Dağıstan ve Kafkasya’daki Savaş” adlı eserindeki notlarına bakalım: “Bizim Kafkasya Dağlılarına boyun eğdirmek için askerlerimizin büyük bir kahramanlık ve fedakarlıkla katıldıkları savaşlarda karşılaştıkları inanılmaz acıları ve yoklukları gören insanlar, yıllar boyunca uğradığımız bu korkunç kayıplar karşısında dehşete düşmektedir.” Yine Mochulski, Rusya’nın Kafkasya’daki askeri yığınağının nasıl arttığını da şöyle göstermektedir: 1800’lü yıllarda, Lazarev Tiflis’e girdiğinde 4 bin, Yermolov zamanında 1818 yılında 60 bin, 1838 yılında 155.000 ve 1840 yılından sonra 200 binin üzerinde.

Bu iki olay arasında farklılıklar olmasına rağmen, yine de iki zihniyeti açıkça göstermektedir. İngiltere, Amerika’ya 32.000 asker ile donanmasını gönderiyor ve beş yıllık bir savaştan sonra kayıplarının fazla olduğunu görünce uzun yıllar İngiliz askerleri üzerinde bir kompleks yaratmasına rağmen Amerika İmparatorluğu’ndan vazgeçiyor ve onunla barış yaparak müttefik oluyor. Rusya ise Kafkasya’ya çeyrek milyon asker yığıyor ve belki de bu sayının fazlasını savaşlarda ve hastalıklar yüzünden kaybediyor. O sırada Amerika’da beyazlarının nüfusu 3 milyon kadardı. Bu sayı o devirdeki Kafkasya’nın tahmini nüfusundan biraz fazladır.

Benzer mücadelelerin cereyan ettiği yerlerde, Kızlderililerin, Amerikan kaleleri; Fas, Tunus, Cezayir, Senegal halklarının Fransız kalelerini veya Afrikalıların ve Hintlilerin İngiliz kalelerini ele geçirdikleri tarihte pek görülmemiştir. Bu tür savaşlarda çok az sayıdaki disiplinli Batılı ordular kendilerinden üç-beş katı bir sayıya sahip disiplinsiz yerel kuvvetleri kolaylıkla yenilgiye uğratmışlardır.

Halbuki Kafkasya’da, İmam Şamil 1843 Avaristan Seferi’nde aralarında, Unsokul,Karaçi, Tsatanih, Moksok, Balakani, Akilçi, Gotsatl, Burunduk Kale, Gergebil ve Hunzah,’ın da bulunduğu on iki kaleyi Ruslardan almıştır. Batı Adigeleri de 1840 yılında, yalın kılıç saldırarak, Lazarev, Velyaminof, Mikhailovski, Nikolayevski, Şapsin, Abun ve Waye kalelerini ele geçirdiler.

Bu iki olay, gerçekleştirildiği şartlar göz önüne alınırsa tarihte benzersizdir.

Çerkes birlikleri ile Rus askeri birliklerinin sayılarına baktığımızda bu oran neredeyse bire bir seviyesindedir, hatta bazen Kafkasyalıların kendilerinden çok daha kalabalık düzenli Rus birliklerine saldırdıkları görülmüştür ve savaşlarda Rusların daha ağır kayıplar verdiği belirtilmiştir. Bu durum da, Kafkas Halklarını kendilerinin ne kadar büyük bir şiddetle savunduklarını ve Rusları engellemek için ellerinden gelen her şeyi yaptıklarını gösterir.

Yukarıdaki örneklerde de göstermeye çalıştığım gibi Rusya, Kafkasya’ya kalıcı olarak yerleşmek için her türlü metodu kullanmış ve bir çok dini ve politik manevralar yapmıştır. Buna karşılık Çerkesler, genel bir okul eğitiminden yoksun olmalarına rağmen sahip oldukları ferasetle kendileri için neyin doğru olduğunu fark etmişler ve hem kendilerini, hem de yaşam şekillerini; hem siyaset, hem de savaş alanlarında korumaya çalışmışlardır. Bütün Kafkaslıların, çevrelerinde gelişen oyunları çok iyi tahlil etmişler ve imkansızı başarmaya çalışmışlardır.

Bütün bu çalışmaların ışığı altında şu söylenebilir: “Çerkesler, Gürcüler gibi akıllılık ederek zamanında Ruslarla işbirliği yapsalardı bugün bu durumda olmazlardı. Fakat onlar, İmam Şamil’in, Pşı ve Worklerin ve din adamlarının peşine takıldılar, yok yere kendilerini kırdırdılar. Üstelik Osmanlı’ya göç ettiler ve ülkelerini terk ettiler” yaklaşımı yüzeyseldir, kapsamlıdır ve gerçekleri aramaktan uzaktır.

SONUÇ
Doğu Kafkasya’daki mücadelenin bu kadar uzun olması ve kanlı geçmesinin sebepleri, Mochulski tarafından incelendi:
Mücadelenin bu kadar sürmesinin Sebepleri:

1.Tabii engeller
2.Rusların Kafkasya hakkındaki coğrafi bilgi eksikliği
3.Rus ordu yönetiminin kötülüğü
4.Rus askerlerinin taktik dağ savaşlarındaki yetersizliği
5.Rus ordusunun kötü şekilde donatılmış olması
6.Yolların yokluğu
7.Rus ordularının Dağıstan ve Çeçenya’da dağılmış olması.
8.Merkezi bir planın yokluğu
9.Müridlerin morallerin son derece yüksek olması
10.Dağlıların dini ve askeri bir liderlik altında birleşerek büyük bir başarı sağlamaları.
11.Halkın Müridlere destek vermesi
12.Rus asker kaçaklarının yardımları
13. Dış etkenler

Bu sebeplerin büyük bir bölümü Batı Kafkasya için de geçerlidir. Onlar birlikteliği bir tür demokratik yöntemle ve Tharıko Xase denilen Milli Yemin Meclisleri ile kurmaya çalıştılar.

Fakat burada bütün Kafkasya’yı içine alan çok daha önemli bir sebep vardır.

Kafkaslılar, hakir gördükleri bürokratik Rus devletinin hayata müdahaleci, özgürlüklerini kısıtlayıcı yaklaşımlarını reddettiler ve bunun karşısında bireysel varlıklarını sürdürmek, kendilerinin tanımladıkları insanlar olarak yaşamaya devam etmek istediler. Bunun sonucu çok ağır oldu. Fakat o insanlar bu seçimi yaptı. Onları Rahmetle anıyorum; bu seçimi yaparken gösterdikleri cesarete hayranlık duyuyorum ve katlandıkları fedakarlıkların büyüklüğüne inanamıyorum.

LONGWORTH (Gazeteci, iş adamı, devlet görevlisi) –1837

Burada ilk önce milli birliğin sağlanması için çalışmalar yapıldı ve 12 eyaletten

i-) Şapsığ-Nathoç,
ii-) Abzah,
iii-)Kemirguey,
iv-) Barakay,
v-) Kabartay-Besleney,
vi-) Hatukuey,
vii-) Bjeduğ,
viii-) Mekhoş,
ix-) Başılbey,
x-) Teberdi,
xi-) Abhazya,
xii-) Vubıh-Cih
oluşan bir devlet kuruldu.

Her eyaletin özel idareleri ve bu idarelerden oluşan 300 kişilik bir "Milli Misak Meclisi" (Ulusal And Meclisi - Çıla Therio Xase) vardı ve bu meclisin başkanı yoktu. Belli bir toplantı olmayan bu meclisin kararlarına herkes uymak zorundaydı. 1839'da Şapsığ bölgesinde toplanan meclis, Hazar Denizi ile Karadeniz arasında kalan bölgenin bir "Vatan" ve bu vatanda "Bir Millet"in yaşadığı, Rusların milli düşman olduğu, sonuna kadar savaşılacağı gibi kararlar alındı. Nitekim Rusların barış ve Tsemez-Anapa yol güzergâhında Çerkeslerin çekilmesi istekleri kabul edilmedi. Misakı Milli Meclisi Ruslar'a bir heyet gönderdi ve Karadeniz ile Hazar Denizi arasının tahliyesini istedi. Fakat Ruslar Kafkasya'nın Osmanlılar tarafından kendilerine verildiğini iddia ederek bunu reddettiler. Bunun üzerine bir beyanname yayınlandı. Bu beyannamede Rusya'nın bir gün batıyada saldıracağı, Kafkasya'nın Rusya'nın bir parçası olmadığı, Osmanlıların hiçbir zaman sahip olmadıkları Kafkasya'yı Rusya'ya veremeyeceği, sonuna kadar savaşılacağı kesin bir şekilde bildirildi ve Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya protesto edildi. Bunun üzerine Ruslar kabileleri bölmek için bazı kabilelere barış teklif ettiler ama bütün Kafkasya boşaltılmadıkça barışın olamayacağı bildirilerek bunlar reddedildi.

Batı Kafkasya'da, Ruslar, Anapa, Tsemez, Poti gibi kaleleri işgal etmişlerdi. Fakat bu kaleler tamamen kuşatılmış olduğundan birbirleriyle ilişkileri yoktu. Bu kaleleri birleştirip, Batı Kafkasya'yı Karadeniz'den de kuşatmak isteyen Ruslar, 1830'da saldırılara geçtiler. Bu kuvvetlerin büyük kısmı püskürtüldü. Yalnız Tsemez'i takviyeye giden kuvvet durdurulamadı ve Ruslar Tsemez'e girdi. Rusların müstahkem bir hat oluşturma çabaları üzerine savaşlar yeniden başladı. Subş civarına çıkartma yapan Ruslar, içerilere giremedilerse de bu kıyıda tutunmayı başardılar. 1839 yılında Şaşi kalesine baskın yapıldı. Kale içine girildiyse de Kafkasyalılar geri çekilmek zorunda kaldılar. Aynı yıl Jamatya ile Anapa arasında savaş oldu fakat sonuç elde edilemedi.

Ruslar, Abından başlayarak Soçiye kadar, Abin, Anapa, Şhapsin, Vaye, Tsemez, Şaşi, Tuapse, Mazga, Nikolayevski ve Doma kalelerini yapmışlardı. Bu kaleler Kafkasya'nın güvenliğini tehdit ettiği için işgal edilmeleri gerekliliği ortaya çıktı. Şubat 1840'dan itibaren başlayan saldırılar sonucu Anapa ve Tsemez hariç bütün kaleler geri alındı.(Bu savaşlar konusunda Karl Marks şöyle diyordu:" Kahraman Adıgeler Ruslar'ı hezimete uğrattılar. Ey dünya, ey insanlık: özgür yaşamak isteyen insanların nelere muktedir olduklarını onlardan öğreniniz.) Sivastopol'dan bu kalelere yardım için gönderilen Ruslar ancak Gürcistan'a çıkabildiler. Bu yenilgiler üzerine 80.000 Rus askeri Kafkasya'ya gönderildi. Bu en çok Osmanlı'ların işine yaradı. Çünkü Osmanlılar Sivastopol'da bulunan Ruslar Kafkasya'ya gönderilmişti. Abhazya Rus işgali altında olduğundan Berzek Hacı komutasındaki kuvvetler Abhazya'ya girdi. Yardım alan Ruslar karşı saldırıya geçtilerse de Soçi'nin kuzeyine çıkmayı başaramadılar.

Kafkasyalıların büyük başarıları Avrupa'nın dikkatini çektiyse de yardım yapılmasını sağlayamadı. Doğuda Dargo yenilgisi ve batıda birçok kalenin Kafkasyalıların eline geçmesi üzerine Ruslar, kaybettikleri yerleri ve prestijlerini tekrar kazanmak için büyük hazırlıklara başlamışlardı. Kafkasya'da ise, Kuzey Kafkasya’nın bütünleşmesi gerektiğini anlayan Şamil, bu bütünleşmeyi sağlamak için batıya Hacı Mehmet, Süleyman ve Mehmet (Muhammed) Emin gibi naiblerini gönderdi. Bu naibler Misakı Milli Meclisinde Doğu Kafkasya'yı temsil ettiler.

Bunlardan en önemlisi Mehmet Emin 1847'de Pçeha nehri kıyısında topladığı halka, İslamiyet’i kabul etmelerini, beylerin elindeki fazla hakkın geri alınmasını, beyliliğin kaldırılmasını, beyliliğin kaldırılmasını ve ancak bu biçimde Ruslara karşı konulabileceğini söyledi. Kendisini Batı Kafkasya hükümet reisi olarak tanıtmak ve doğudaki sistemi aynen burada uygulamak istedi. Ama bu, halkın ve beylerin tepkisine yol açtı. Muhammed Emin ancak doğudaki kabilelerden (Abzah vs.) destek bulabildi. Bir iç savaş çıkma ihtimali üzerine tavrını değiştirdi. Fakat Rus saldırıları başladığı zaman kabileleri Muhammed Emin'in çevresinde birleşmeye başladılar. Onun hareketleri ilericiydi, aristokratların durumlarını sarsıyordu. Beylerin ve onları destekleyen Osmanlıların karşı tavırlarına rağmen 1848'de Adagum'da yapılan büyük milli toplantıda reisliği kabul edildi.

Muhammed Emin, Kafkasya'da bir sanayi hareketi, (kendi ihtiyaçlarını kendi sağlamak için) oluşturmak istemişti. Bu yüzden özellikle silah konusunda uzman aramış, Rus esirlerine iyi davranmıştı. Bu sayede Kafkasya'ya gelen bir Polonyalı top imalathanesi açtı.

Muhammed Emin, demokrasi esasına dayanan idare ve ordu teşkilatı kurdu. Batı Kafkasya'yı 100 idari parçaya ayırdı ve düzenli bir ordu kurdu. Bu ordu sadece 1849'da Ruslara 101 baskın yaptı. Naip, dünyanın ilgisini Kafkasya'nın üzerine çekmek ve yardım sağlamak için çalışmalarda bulundu, İstanbul'a temsilciler gönderdi.

Muhammed Emin'in bu reform hareketini engellemek isteyen Ruslar, saldırıya geçtiler ve onu Unbi (Umpa) dağında mağlup ettiler. Yeniliği bazı kabileleri geçici bir süre için Muhammed Emin'den ayırdı. Bu sırada çıkan Kırım savaşı (1853-1855) Kafkasyalılar için son ümitti. Muhammed Emin Avrupalı ülkelerle görüşüyordu. Avrupalılara "Rus generalleri kadar Osmanlı paşalarının da" istenmediğini, Kafkasya'nın, İran-Osmanlı-Rusya devletleri arasında "Tampon" bir ülke olmasını, bunun Rusya'nın büyük bir yenilgisiyle olabileceğini belirtti. Fakat müttefikler farklı düşünüyorlardı. Örneğin, Osmanlılar, İngilizler, kendi hegomanyaları altında "bağımsız" ve Fransızlar da Rusya'nın olmasını istiyorlardı. Savaşta bütün müttefikler birbirlerini aldatmaya çalıştılar. İngilizler Şamil'in Rusya'ya saldırmasını istediler fakat Şamil, önce Hazar Denizinden Karadeniz'e bütün Kafkasya’nın Ruslardan temizlenmesini istediğinden Gürcistan'a küçük akınlarla yetindi.

Osmanlılar Anapaya Zanyikovue Sefer Beyi, Sukhum'a da Behçet Paşayı gönderdiler. Amaçları, Kafkas kabileleri Müslümanlık hissi etrafında birleştirip, Ruslara karşı kullanmaktı. Anapaya gelen Sefer Bey, bu çevredeki kabileleri Muhammet Emin'den ayırmaya çalıştı ve bunda da bir dereceye kadar başarılı oldu. Naip tarafından sürülen Natuhay beylerini geri getirtti. Sefer Bey'in Kafkasya'ya gönderilmesi, Kafkasya'ya yardım değil, işgalin düşünüldüğünü gösteriyordu. Nitekim savaşta Osmanlılar, Kafkasya'yı "Osmanlı mülkü" gibi göstermeye çalıştılar ve müttefikler ajanları aracılığıyla asılsız haberler yaydılar. Bütün bunlar, Kafkasya’da müttefiklere karşı olumsuz düşünceler doğuruyordu. Savaşta her iki taraf bir üstünlük sağlayamadı. İngiltere, Rusya'nın Hindistan'a inmesini engellemek için tampon Kafkasya'yı istiyordu. Bu Fransızların işine gelmediğinden, Şubat 1856 Paris barış antlaşması, Kafkasya'dan bahsedilmeden imzalandı. Bu Kafkasya'nın Rusya'ya bırakılması demekti. Kırım savaşı sırasında Kafkasya’ya Rus saldırıları durmuştu. Fakat Sefer Bey'in Kafkasya'da birliği ve ahlakı zayıflatması, bu savaşın zararlarını faydasından çok yaptı. 1857'de Muhammet Emin, dış ülkelerden yardım almak için İstanbul'a gitti. Fakat Rusya'nın isteğiyle tutuklandı ve Şam'a sürüldü. Oradan kurtulup tekrar Kafkasya'ya döndü. 1857'nin sonlarına doğru, İngiltere ve Fransa'nın baskısıyla Osmanlılar Batı Kafkasya'yı boşalttılar ve Sefer Bey kendi başına kaldı.

Savaştan sonra Kafkasya'nın tehlikeli durumunu ortadan kaldırmak isteyen Ruslar saldırılara başladırlar ve 1859'da Doğo Kafkasya'nın direncini kırıldı. Bunun üzerine Muhammet Emin Ruslarla uygun şartlar altında barış yapılmasını istedi. Fakat bu öneri Milli Kongre tarafından şiddetle reddedildi. Muhammet Emin teslim oldu ve İstanbul'a gitti. Doğu Kafkasya'daki direncin kırılması üzerine Ruslar, Batı Kafkasyalılara iki yol teklif ediyorlardı. Ya Stavropol bölgesiyle Sal Stepine, veya Osmanlı topraklarına göç etmek. Aynı zamanda Rus ajanları Kuzeye göç edeceklerin Hıristiyanlaştırılacaklarını, 25 yıl askere alınacaklarını söylüyorlardı. Bununla Rus hükümeti, Batı Kafkasyalıları bilhassa Osmanlı topraklarına göç ettirmek istiyordu.

1860'da Sefer Bey öldü ve yerine oğlu Zanyikuvue İbrahim (Kara Batır) geçti ve birlik hareketlerine başladı. Yardım istemek için İstanbul'a İbrahim adında bir elçi gönderdi. Şapsığ, Vubıh ve Abhazları temsil eden (çünkü bu kabileler işgale uğramamışlardı.) 5'er kişiden bir meclis kurdu. Avrupa'ya bir heyet gönderdi. 1860'dan sonra tekrar savaşlar başladı ve 1861'de mujiklerin azat edilmesinden dolayı göç dalgaları Kafkasya'ya yöneltildi. Binlerce Kazak ve Rus Kafkasya'ya yerleştirildi.

Urquhart ve Leh yurtseverleri, Kafkasya için miting ve propaganda yaptılar. Fakat Kafkasya'ya yardım yapılmasını sağlayamadılar. Bu sırada Kafkasya'da Bjeduğ bölgesiyle, Şapsığ, Vubıh ve Abhaz bölgeleri işgal edilmemişti. İşgal edilen yerlerdeki Kafkasyalılar bu bölgelere gelmişler, nüfus yoğunluğu artmış, bu yüzden yiyecek sıkıntısı ve salgın hastalıklar baş göstermişti. Bütün bu çaresizlikler içinde Kafkasyalılar intihar savaşları yapmaya karar verdiler. Son savaşlara Kafkasyalılar, kadın, erkek, çocuk, her şeyleriyle katıldılar. Hodz vadisinde ve Ahçip köyündeki savaşlarda Kafkasyalılar yenildiler.

Kaynak: Kafdağı aylık kültür ve sanat dergisi

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Abzeh Aile Armaları

Oca 26, 2019 Rate: 0.00

Post Gallery