Vubıh ülkesi (Abazaca Tuakhı), Dağlılar’ın anlattıklarına göre her zaman kutsal bir toprak sayılmıştır ve Batı Kafkasya’nın tamamında Vubıhlar, Çarlık rejiminin işgalci politikalrına karşı örgütlü direnişin öncüleri ve esin vericileri olarak tanınmışlardır. Ne yazık ki ülkemizin geniş okur kitlesi Vubıhlar hakkındaki bilgilerden yoksundur ve Vubıhlar Kafkasya savaşına katkıları , feci sürgünleri ve gurbet yaşamları üzerine bildikleri çok sınırlıdır. Vubıh’ların dili ve tarihine dikkat çekmek ve ilgi uyandırmak için önemli çalışmalar yapmış olan yabancı araştırmacılar bu halkın kaderine daha çok ilgi göstermişlerdir. A. Dirr, H. Vogt ve G. Dumezil ve başka araştırmacıların adları, sadece çok sınırlı sayıda uzmanlarca bilinmektedir. Vubıhlar hakkında bilgi ve kaynaklar zaten kısıtlıdır ve adı geçen bilim adamlarının yazdıklarını toplama ve tercüme ederek yayımlamak bizim için kutsal bir görevdir. Rus Çarlık ordusu subaylarından V. Skaryatin tarfından 1862’ de “Oteçesvennıyezapiski” dergisinde yayınlanmış olan ve Vubıhlarla diğer Batı Kafkasya Dağlıları hakkında az bilinen bilgiler içeren bir yazıya yer veriyoruz. Dağlılara karşı savaşsa da V. Skaryatin onlarınfazilet, mertlik ve alicenaplıklarını görmezden gelmemiş Vubıhların yüce ahlakına dikkat çekmiştir. Yaklaşık 130 yıl önceye ait olan bu yazının okurlarımız için ilginç olacağını umuyoruz.( Ruslan Gojba; Aydglara (Yedinenıye), No 5(15), Sohum 1991. Çeviren: O. Uravelli)

Bizler Kafkasya halklarını, ya hiç kimseye acımayan,insani duygulardan yoksun ve kendi çocuklarını pazarlayan vahşi yamyamlar olarak,ya da antik eski Isparta ve Roman’ nın parlak dönemlerindeki efsanevi kahramanlar olarak düşünüyoruz. Oysa daima canlı ve kuvvetli bu savaşçı boy kısa süre için bile olsa tanıyınca, ana sütüyle birlikte kanlarına işleyen mertlik ,hüner ve tehlikelere hiç aldırmayan cesaretleriyle, onların ulaşılmaz ve büyülü doğa ve dağlarıyla karşılaşınca ,orada doğanın her adımda, her yamaçta,her derede ve kanyonda adeta birere kale oluşturduğunu görünce, böylesine küçük bir nüfusla bu boyların nasıl olup da kuzeydeki korkunç,üstelik çağdaş bilim ve uygarlığın tüm olanaklarına sahip olan dev kuvvete karşı altmış yıldır direnebildiklerini anlamaya başlıyorsunuz. Rusya’nın o tam donanımlı dev Kafkasya ordusundaki subaylar ve askerlerin cesurluğu ,enerjisi ve deneyimi ise , genellikle profesyonel bir ordunun özelliklerinden başka bir şey değildir.

Kısacası bu Dağlı halkların nasıl olup da iki buçuk yüzyıl boyunca biri güneybatıdan ve ötekisi de güneydoğudan bastıran iki dev İslam devletine karşı direnebildiğini ,insan yalnız bu dediklerimi gördükten sonra anlamaya başlıyor. (V. Skaryatin. Kafkasya Notları, Oteçestvennıya zapiski dergisi, c.142, 1862, Sayı 4, s.514)

Müslüman dünyasındaki ilk devleşme ve yükselişten sonraki dönemlde, Avrupalılara karşı koyabilen tek bir Doğu ordusu vardır ve o da Kafkasyalılardan devşirmedir. Yoksa Asya orduları,sadece açık sayı üstünlüğü sayesinde Avrupalılara direnebilmiştir. Fransızların belagat ve abartmalarla korkunç bir düşman imajı kazandırdıkları Cezayirli Araplar ve Kabilleri Kafkasyalı Dağlılar’la kıyaslamak gülünçtür. Sayıları ne kadar çok olursa olsun, 25 askerin savunduğu müstahkem bir siperi Cezayirliler ele geçiremezler. Adıgeler ve Lezgiler is, Kafkasya ordusuna ait taburların koruduğu kaleleri silahsız olarak düşürüyorlardı. Onlar sonj kişiye kadar ölümü göze alıp, şarapnel ateşine ve düzenli ordunun süngülerine aldırmadan ielerliyorlar, barut depolarını havaya uçuruyorlar ve kaleyi savunanlarla beraber yaşamlarını yitiriyorlardı. Sonuçta kale düşüyordu. (V. Skaryatin. Kafkasya Notları, Oteçestvennıya zapiski dergisi, c.142,1862, Sayı 5, s.302)

Evet onların girişimleri zafer getirmedi, aralıksız saldırı ve akınları sonunda bitti, bölgedeki kilit noktalar ve mevzilerde tehlike kalmadı, fakat bu zafer kimseyi aldatmasın. Çünküaskeri sonuçlar, Kafkasya ordularına altmış yıldır cehennemi yaşatan bu cesur ve mert insanların eşsiz hüneri ve tükenmeyen enerjisi hakkında doğru fikir vermiyor. Hiçbir topçu ateşiyle desteklenmeyen ve delik ve gedik açmak için teknik olanakları bulunmayan bu insanlar, sadece kamalar ve kılıçlarla müstahkem mevzilerin siper korkuluklarına atlıyorlar, baltaları bile yokken şarapnele, kurşun yağmuruna ve süngülere bakmaksızın kale kapılarını zorluyorlar.

Bunlar, genelde bizim Dağlılar hakkında düşündüğümüzün aksine ağaçların arkasında kalleşçe ateş eden ve sonra ilk ateş sesinde ve ilk hücumda tüyen eşkıyalar değildirler. Bilindiği gibi 1840’lı yıllarda Dağlılar bizim birkaç kalemizi ele geçirmeyi başarmışlardı. Oysa bu kaleler inanılmaz savunma olanaklarına sahiptiler ve donatımları oldukça kuvvetliydi, askerlerin direniş ve moral gücü yüksekti ve öle siye savaşıyorlardı. Buna rağmen Dağlılar başarılı olmuşlardı. Örneğin, Mihaylovkoye kalesindeki garnizon,bütün gücüyle savunma yapmış,askerlerimiz akıl almaz direnç ortaya koymuşlardı ama sonunda Dağlılar kalabalık halinde kaleye girmişlerdi ve kaybedeceklerini anlayan askerlerimiz düşmanla birlikte ölmeyi tercih etmiş ve kaleyi havaya uçurmuşlardı.

Yukarıda belirttiğim gibi 1853-1860(Kırım) Doğu Savaşına kadar biz Karadeniz’in doğusunda dar bir kıyı şeridini kontrol edebiliyorduk ve bunun için sahile birbirine yakın aralıklarla kalelerden Karadeniz Müstahkem Hattı kurulmuştu. Fakat ülkenin iç kısmına giremiyorduk. Zaten söz konusu olan dar kıyı şeridinde bile, karadan yapılan her operasyon pahalıya mal oluyordu. Çünkü Vubıhlar ve Şapsığlar çok inatçı ve cesur şekilde savunma yapıyorlard, topraklarının her karışı için ölümüne savaşıyorlardı.

1840’lı yıllarda komutanlık, Vubıhlar’ın oturduğu Soçi bölgesindeki köylere karşı ceza seferleri düzenlenmesini emretti. Adler burnunda yaklaşık on bin kişiden oluşan bir güç toplandı ve plan yapıldı. Karadeniz filosu da topçu eteşiyle birliklerimize yoğun destek sağlıyordu.

Vubıhlar’ın reislerinde biri olan halk önderi Hacı Berzeg görüşmekler yapmak ve barış sağlamak için ordumuzun komutanlarıyla bir araya geldi. Onun amacı Generali seferden caydırmaktı. General’in onun delil ve gerekçeleriyle ikna olmadığını gören Hacı Berzeg, kanlarının son damlasına kadar savaşmaya yemin etmiş olan Dağlılar’ın teslim olmayacağını bildirmişti. Hacı Berzeg yerden bir avuç toprak alarak ağzına götürmüş ve kılıcını öperek halkının teslim olmayacağını tekrarlamıştı. Bizim General, buna rağmen kararından dönmemişti. Hacı Berzeg geri dönünce halkını toplamış ve şöyle demişti:’Bir adım bile geri çekilmem! Ruslara köle olacaklarına çocuklarımı ve eşimi bile öldürürüm! Bu topraklara düşüp ölürüm ama asla teslim olmam!’

Birliklerimiz harekete geçti ve yaklaşık 15 km. lik bir yol boyunca her adımda çatışma ve muharebe yaşandı. Filo gemileri, kollarımızı topçu ateşiyle destekliyor ve taburlarımızın önünü açmak için kıyı boyunca uzanan yolların tamamını bordalardaki toplardan korkunç salvolarla dövüyorlardı. Ne var ki Dağlılar mevzilerinde sakince oturup kollarımızın yaklaşmasını bekliyorlardı.

Deniz topçusunun korkunç ateşiyle yerlebir edilen mevzilerden Vubıhlar kılıçlarını çekerek bizim süngülerle savunma yapan kalabalık birliklerimize saldırıyorlardı. Gülleler , bombalar ve el bombaları toprağın altını üstüne getiriyor, kıyıyı kaplayan ormanı kesip doğruyordu, dört bir tarafta ölüm kol geziyordu. Ama Dağlıları püskürtmek olanaksızdı. Çapı büyük olan topların gülleleri koskoca ağaç gövdelerini sazlar gibi yere yatırıyordu, fakat ormanda mevzilenmiş olan Vubıhlar, geriye bir adım bile atmıyorlardı. Bu cesur insanlar kaçmayı ve kurtulmayı hiç düşünmeden taburlarımızın yaklaşmasını bekliyorlardı ve onların amacı, kendi yaşamlarının bedelini askerlerimize pahalıya ödetmekti.

Bu kanlı savaş hakkında ban çok ibretli iki olay anlatmışlardı. Siperde sağ kolundan kurşunla yaralanmış bir Vubıh, kamasını sağ eline alarak orya yaklaşan askerlerimizin üzerine atlamıştı. Derken bir kurşunda bacağına isabet etmiş ve Vubıh yere düşmüştü. Ama o, bu durumda bile sürünerek elindeki kamayı askerlere fırlatmıştı.

Öteki olay ise daha ilginçtir. Bizim askerler tarafından çevrilen ve artık kurtuluş yolu kalmadığını gören iki Vubıh, çareyi denize atlamakta bulmuşlar. Onlar filo gemilerinden kimsenin kendilerini görmeyeceğini düşünüyorlarmış. Ama onları fark etmişler ve yakalamak için filika göndermişler. Filikadaki subayın yemin ederek anlattığına göre, filikayı görünce iki Vubıh esir düşmemek için sulara gark olmuşlar.

Bu gerçekleri öğrendikten sonra Sayın Fadeyev’in aşağıdaki sözlerine hak vermeye başlıyoruz:”Fethedilen Kafkasya’nın Rusya’ya kazandırdığı üçüncü en büyük güç, Dağlı süvari askerlerdir. Şimdiki düzen sürdürülürse onların sayısı epeyce arttırılabilir, kaliteyse kuşkusuz en iyisidir. Dağıstanlı süvari birliği veya Anapalı süvari birliğinden daha iyi bir askeri güç düşünülemez… Sadece onların savaşçılığını doğru şekilde değerlendirmek gereklidir. Kafkasya’nın Ruslara kucağından askeri birlikler vermesi için bu gücün ortaya çıkmasına olanak sağlamak gerekir. O zaman Rus bayrakları altında bu güç, dünyayı belki de hayret düşürecektir.”

Karadeniz kıyısında oturan Vubıhlar, Şapsığlar ve Natuhaylar, belagat, söz sanatı, espri ve hazırcevaplılıkla da dikkat çeken topluluklardır(…)Burada Dağlıların ne kadar esprili ve hazırcevap olduklarını ortaya koyan birkaçörnek vermek istiyorum.

Bütün Çerkesleri genelde düzenbazlar olarak gören ve onlara çok sert davranan bizim yöneticilerden biri, yıllar önce Çerkes reisler ile bir buluşma sırasında yine aşırı sert davranmış, sinirli halde ve kaba tavırlarla bağırarak konuşmuş. Çerkesler onu dinlemişler. Sonunda ak saçlı, yaşlı bir Çerkes, gayet efendice ve kibar bir tarzda şöyle demiş:”Duyduğumuza göre sizin uygar Avrupa’nızda iki halk arasında kavga çıkarsa, diğerlerionları barıştırmak ve uzlaşma sağlamak için çalışırlar ve kavgalıları bir araya getirince, düşmanlar birbiriyle efendice ve saygılı şekilde konuşurlarmış. İyi ama biz de bir halkız!”

Diğer öykü ise daha ilginçtir. Bize düşman olan ve kalelerimize yakın olan arazide oturan boylardan birinin reisleri, kale komutanını evinde ziyaret etmişler. Orada divan ve kanepelerde rahatça yerlerini almışlar. Nerdeyse yarım saat geçmiş, komutan onların geliş nedenini öğrenmek için konuşmalarını bekliyormuş. Ama gelenler sessizce oturuyorlar, konuşmuyorlarmış. Bu suskunluktan dolayı sinirlenen ve sabrı tükenen komutan bağırmaya başlamış:”Neden konuşmuyorsunuz? Niye susuyorsunuz? Niçin geldiğinizi anlatsanıza yahu!”

Reislerden biri, komutana şu cevabı vermiş:”Bizim geleneklerimize göre, bir konuk birini evinde ziyaret ederse, niye geldiğini o ev sahibine anlatmak zorundadır. Tanrı bu ülkeyi bize verdiğinden beri bizler burada ev sahibiyiz, sizlerse buraya yeni gelmiş konuklarsınız. Demek ki önce siz konuşmalısınız bize dinlemek düşer.”

General Rayevski, Karadeniz kıyısındaki kalelerimizden birine yakın yerde oturan düşman boylarından birinin reislerinden birini görüşmeler için davet etmiş ve barış içinde yaşamak için gerekli saydığı koşulları onlara açıklamış. Ardından sözlerini daha açık şekilde ifade etmek için, masaya iki tabak konulmasını emretmiş. Tabakların birinde dostluk ve barışı simgeleyen ekmek ve tuz, ötekisinde savaşı simgeleyen kurşunlar ve şarapnel mermisi bulunuyormuş. Rayevski ekmek ve tuz olan tabağı göstererek Dağlılar’a şöyle demiş:”Barış ve asayiş içinde yaşarsanız ve eşkıyalık yapmazsanız size daima ekmek ve tuz ile geleceğiz.” Sonra kurşun ve şarapneli işaret ederek eklemiş:”Ama eğer haramilik, soygunculuk, haydutluk ve hırsızlık yaparsanız, size bunları göndereceğiz. Bundan böyle savaş ve barış size bağlıdır. Kendini seçin!”. Çerkes reisleri Rayevski’ye şu yanıtı vermişler:”Tanrıya çok şükür, yeterince ekmeğimiz var, tuzu ise bize gerektiği kadar Türk tüccarları getiriyorlar. Şu şarapnel ve kurşunlara gelince, evet bunlardan yana çok eksiğimiz var. Siz daha fazla gönderin bizde bunları toplarız.”

1840’lı yılların başında Dağlılar, kıyı hattımıza karşı başarılı akınlar düzenliyorlardı. Hatta bazı kalelerimize saldırmaya cesaret etmişler ve kimisini ele geçirmişlerdi. Bu, morallerini öylesine yükseltmiş, onlara öylesine özgüven sağlamıştı ki, bizi Doğu Karadeniz kıyılarında temelli ve toptan silip atmaya kalkıştılar ve zafere ulaşacaklarında emindiler. Bir defasında Vubıhlar kalabalık bir güç toplayarak kalelerimizden birini kuşatmışlardı. Söylenenlere göre, yaklaşık 15 bin kişiymişler. Bu sefer hatta toplarsı bile varmış. Ama önce görüşmeler yapmak için kaleye delegeler göndermişler. Garnizon komutanı G.C. kaleyi kuşatanların reisleriyle görüşmeyi kabul etmemiş. Dağlılar ona sormuşlar:”Buraya neden geldiniz? Yani şu anda elinizde bulunan bu bir avuç toprağa muhtaç mısınız? Sizi bilmeyiz ama biz bu toprağa muhtacız. Bizim ticaretimizi engelliyorsunuz. Sizin silahlarınızın ateş sesleri yüzünden kundaktaki bebeklerimiz uyuyamıyorlar. Hiç zorlanmadan kalenizi ele geçirebiliriz ama size anlamsız şekilde zarar vermek ve kötülük yapmak istemiyoruz. Bizi silaha sarılmaya ve zor kullanmaya mecbur etmeyin, çünkü bu durumda kimseye acımayız. Sağ kalanlarınızı ise köle gibi esir pazarında satarız. Eğer bizimle baş edebileceğinizi düşünüyorsanız, çok büyük bir hata yapıyorsunuz. Toplarımız var, en cesur adamlarımızdan oluşan yaklaşık 20 bin kişilik bir güç topladık. İnanmıyorsanız adamlarınızı gönderin ve kendileri yerinde gözleri ile görsünler. Kılıçlarımız üzerine yemin ederiz ki, size dokunmayız. Ancak topraklarımızı terk edin. İsterseniz deniz yoluyla gidin, buna engel olmayız. İsterseniz kara yoluyla topraklarımızdan geçerek çekip gidin. Bütün mal varlığınız ve malzemelerinizle gidebilirsiniz. Yolda sizin güvenliğinizi sağlar ve size eşlik ederiz. Misafirlerimiz gibi yolculuk edersiniz ve kimse size dokunmaya cesaret edemez. Size eşlik edecek 100 cesur yiğitten çekiniyorsanız, onlarını el kolunu bağlayarak size teslim ederiz. Böylece güvenceniz olurlar. Çekin gidin! Yoksa sizi dehşet bekliyor ve pişman olacaksınız”.

Komutanımız, düşman kuvvetlerini ve toplarını saymaya gerek olmadığını bildirmiş, Vubıh kampına dam göndermemiş.

Böylece görüşmeler sonuç vermemiş ve Vubıhlar çevredeki tepelere toplarını yerleştirerek kaleye ateş etmeye başlamışlar. Neyse ki onlar nişan almayı ve topu hedefe yöneltmeyi yeterince bilmedikleri için kısa sürede mermileri bitmiş ve çok fazla zarar vermemişler. Derken bizim Karadeniz filosunu gemileri de yetişmişler ve Vubıhlar, kuşatmayı kaldırıp geriye çekilmek zorunda kalmışlar.

Kafkasya’daki ordumuzda Vubıhlar, Dağlıların en cesur boyu olarak bilinirler, cesaretleri ve sarsılmaz mertliklerinden dolayı onları çok takdir ederler. Zaten bizim Kafkasya’daki askerlerimiz bu konularda hiç yanılamayan hakemlerdir.

Vubıhlar’a karşı hazırlıksız ve maceracı seferler düzenlemek, intihar etmekle aynıdır. Kafkasya’da uzun yıllar askerlik yapmış yaşlı bir subay bunu özellikle vurguladı ve “Vubıhlar savaşta birere aslandırlar, onlarla şaka olmaz!” derdi. Genelde Kafkasya’da Vubıhlar’a “Dağlıların şövalyeleri” dediklerini birçok kez duydum.

Doğu Karadeniz kıyısında Natuhay, Vubıh ve Şapsığlar ‘la komşu arazide 10 yıldan çok askerlik yapmış kıdemli ve öğrenmeye meraklı subaylardan biri, Vubıhlar’ın askeri gelenekleri hakkında bana bazı bilgiler vermişti. Bunları okurlarımla paylaşmak istiyorum.

Vubıhlar’da bize karşı veya herhangi bir Dağlı boya karşı savaşmak, özgür olan herkesin doğal hakkı sayılır. Herhangi bir kişini tek başına veya topladığı yandaşlarıyla birlikte savaşa gitmesini kimse yasaklayamaz. Hatta bu kişinin savaşacağı halk, Vubıhlar’ın düşmanı değilse bile, bu kişinin veya belirli grubun o halka karşı savaşma hakkı engellenemez.

Bize karşı savunma durumları ve Vubıhlar’a düşman olan komşu Dağlı boylara karşı savaşları hariç, bütün savaşların amacı genelde yağmalama ve ganimet ele geçirmektir. Bu şöyle oluyor: Ya yerinde oturamayan, enerjisini harcamak için yol bulamayan ve beş parasız kalan bir delibaş serdengeçti, kendi kafasına göre birkaç kişi bulur ve akına çıkar. Ya da daha önce başarılı seferler yaparak nam salmış bir elebaşı, yeni bir sefer düzenlemek için, bu işe hevesli olanları kendi başına toplar ve komşuları üzerine akın yapar. Yani bu ikinci yolun, aslında birinciden farkı sadece çapı ve elebaşının ünlü olmasıdır.

Ya da savaş için halk meclisinde karar verilir. Bu durumda, oluşturulacak ve akın yapacak güçlere her aile mutlaka asker vermek zorundadır. Kuvvet teşkil edilince, askerler bir komutan seçerler ve bu komutan, birlikleri teftiş ederek görevine başlar. İki savaşçı yan yana durur ve ikisi de ucundan tuttukları birer sopayı başları üzerine kaldırıp bir tür kapı oluştururlar. Komutan onların yanı başında durur ve bütün savaşçılar birer birer onun önünde ki kapıdan geçerler. Komutan geçenlerin silah, elbise ve donanımını kontrol eder. Komutanın önündeki bu canlı kapıdan geçen her er, komutanın ayakları altına bir taş bırakır. Bu taşların sayısına göre erlerin sayısı belirlenir. Kötü silahlanmış ve hazırlıksız olan er, aşağılanarak birlikten uzaklaştırılır.

Seçilmiş komutanın otoritesi ve saygınlığı öylesine büyüktür ki, onun sopayla vurduğu biri bile bunu hakaret saymaz. Halbuki Vubıhlar’ın geleneklerine göre, normalde bırakın birine sopayla vurmayı, atına bile vursanız bunun cevabı hançerdir, yani ölümdür.

Kimse savaşa hizmetçisiyle birlikte katılamaz. Gençleri yaşlılara hizmet ederler, oysa bu bir yükümlülük değildir. Sadece komutanın, yükünü ve eşyasını erlere taşıtma yetkisi vardır. Savaş birliklerine müstahdemler eşlik ederler ve onların görevi, sefer sırasındaki molalarda kamp ve çadırları kurmak, inşaat işlerini yapmaktır. Çünkü yüksek ve karlı dağ geçitlerini aşarlarken birliklerin mola yerlerinde dinlenmeleri gerekir. İlerleyen birlikler kamplarını olduğu gibi bırakırlar ve geri dönüşlerde de bunlardan yararlanırlar.

Herhangi bir er, savaşta yaşamını yitirdiğinde bu acı haber ailesine ilginç bir şekilde iletilir. Atlı bir Vubıh, şehidin ailesinin oturduğu evin yakınındaki yüksek bir yere yaklaşır ve oradan evdekilere seslenir:”Falan evdemidir?”Evdekiler bunun üzerine durumu anlarlar ve şehidin ardından ağıt yakmaya, ağlamaya ve yas tutmaya başlarlar.

Vubıhlar’da söz konusu yağmacılık ve akıncılık geleneği olsa da, onların çok çalışkan ve üretici bir toplum oldukları söylenir. Vubıh topraklarını bilen ve onlara yakın bölgelerde oturan bir subay da böyle diyordu. Ben bu savaşçı boyun topraklarından(denizden) iki kez geçtim ve onların çok güzel işlenmiş, bakımlı tarlalarını bizzat gördüm. Kıyıdaki dağ yamaçlarında ekime elverişli olup da boş bırakılmış bir karış bile toprak göremezsiniz. Dağlar, ta doruklarına kadar satranç tahtasını hatırlatan kareler şeklinde tarlalarla parsellenmiştir. Burada arpa, mısır, darı ve diğer tahıllar ekilir ve denizden bakınca bu ekinler harika bir manzara oluştururlar. Köyler, yemyeşil meyve bahçeleri ve koruların kucağındadır. Çay ve dere yataklarındaki yemyeşil kadife çimenlerde at yılkıları, sığır ve koyun sürüleri otlamaktadır. Nüfusları ve ekonomik durumlarına bakılırsa, Vubıhlar’ın Türklerle(Osmanlı) ticareti oldukça yoğundur. Türkler hızlı ve hafif kayıklarıyla bizim kruvazörlerin arasından sızarak kıyıya yanaşmayı başarıyorlar. (V. Skaryatin. Kafkasya Notları, İkinci makale, Oteçestvennıye zapiski dergisi, c.142, 1862, Sayı 5, s.306-313)…Batı Kafkasya’nın durumu, bütünüyle farklıdır. Orada belki de her köy, her ev her Dağlıyı dize getirmek için savaşmak gerekecektir. Bilemiyorum, ama deneyimli kişilerin bana anlattıklarına bakılacak olursa, Vubıhlar ulaşılamaz dağlarına ve ormanlarına çekilerek bize karşı sonuna kadar direneceklerdir. (V. Skaryatin. Kafkasya Notları, İkinci makale, Oteçestvennıye zapiski, c.142, 1862, Sayı 5, s.325)

Bu makale Sefer E. BERZEG’in “Kafkasya ve Diaspora Yayın Hayatından” Kitabından aktarılmıştır…

Kafkas dağlarının etkisiyle oluşmuş olan Hazar ve Karadeniz çukurları ile Büyük Step tarafından dünya uygarlıklarının merkezlerinden ayrılmış olan Kuzey Kafkasya insanlık tarihinin ilk dönemlerinden itibaren antik kültürün en parlak yerleşimlerinden birisi olmuştur. Elverişli iklim koşulları, doğal kaynakların bolluğu ve çok verimli topraklar ilk çağ ekonomisinin aşamalı gelişimi için ön koşulları oluşturmaktaydı. Kuzey Kafkasya'da erken metal dönemi M.Ö. 6. bin yılda Mezopotamya ve Kuzey İran'la eşzamanlı olarak başlamıştır.

1897 yılında Profesör N.İ Veselovsky tarafından Maykop şehrinde (Adige Cumhuriyeti) bulunan en zengin kurgandan (tümsek mezar) adını almış olan Erken Bronz çağına ait Maykop kültürü Kuzeybatı’da Taman yarımadasına ve Güneydoğu'da Dağıstan'a kadar Kuzey Kafkasya'nın büyük bölümüne yayıldı. Maykop kültürünün doğuşu, oluşumu ve gelişimi asıl olarak Yakın Doğu'dan Trans-Kuban steplerine ve dağ eteklerine giren ferdi gruplarla ilişkilendirilmektedir. Bu gruplar Yakın Doğu'nun kültürel ve teknolojik gelişmelerini Kuzey Kafkasya'ya taşıdılar. Karışık kültürel etkileşimler bütün Avrasya sınır bölgelerinin ve Avrupa Bronz Çağı'nın en önde gelen olgularından biri olan eşsiz bir kültürün oluşumuyla sonuçlanmıştır.

Bir sonraki dönem süresince birçok yerel çeşitliliği ile Kuzey Kafkasya'nın kültürel ve tarihi birlikteliğinin gelişiminde Maykop Kültürü asıl unsur haline gelmiştir. Bu kültürün önemli ölçüde gelişmesi hayvancılıkla uğraşan ve aynı zamanda katakomb ve tahta yapı kültürlerinin sahibi olan kuzeyli kabilelerin Kafkasya steplerine kitleler halinde yayılmasıyla gerçekleşmiştir.

M.Ö. 2. bin yılın sonunda Bronz Çağı’nın bitimine doğru Kuzey Kafkasya en geniş metal üretim merkezlerinden birisi olmuştur. Büyük Kafkas Silsilesi'nin yamaçlarında ve kuzey bölgesinin dağ eteklerinde fevkalade bir sanatla bronz parçaları üreterek ün yapan orijinal bir Koban Kültürü doğmuştur. Silah ve metal aletlerin bölgesel yapılardaki çeşitliliği arasında Transkafkasya ve Yakın Doğu modelleri ayırt edilebilmektedir. Bu özellik Transkafkasya ve Yakındoğu ülkeri ile Koban kabileleri arasındaki yakın kültürel ve ekonomik ilişkileri kanıtlamaktadır. Kuzey Kafkasyalı sanatçıların ürettiği eserler stepteki ticari yollar boyunca Kafkasların eteklerinin ötesine Trakya'ya, Kuzey Karadeniz Sahil Bölgesi'ne, Volga ve Don nehirleri arasında ki steplere kadar gitmiştir.

Geç Bronz döneminde bronz kalıbının geliştirilmesi alet ve silah yapımında demirin ustalıkla kullanımını hızlandırmıştır. MÖ. 8. yy Doğu Avrupa'da en önemli tarihsel dönüm noktası olmuştur. Bu dönemde ilkel toplumsal ilişkilerin yerini güçlü kabile birlikleri almış ve Rusya ile Ukrayna'nın güney Avrupa bölgelerinde ilk devlet yapıları oluşturulmuştur. Step' de yaşayan birçok insan göçebe ekonomik yaşantıya geçmiş ve geniş alan göçleri ile uzun mesafe yolculukları başlamıştır. Bozkır'ın sınırsız genişliği ayrıcı bir faktör olmaktan çok birleştirici bir unsur haline gelmiştir. Askeri Kimmer ve Siktian kabileleri ilk defa dünya tarih sahnesine çıkarak güçlü etkileri ile uygar Yakın-Doğu dünyasının tamamını sarstılar.

Kafkasya'nın Kuzey düzlükleri yanlarında yerli halkı da götüren askeri göçebe birliklerin zengin Güney’e doğru yaptıkları sömürgeci akınların geçiş noktası konumunu aldı. Tarihçiler, Kafkasya'dan Yakın-Doğu ülkelerine giden Siktian akınları için dört yol belirlediler: Meot-Kolkhis yolu, Mamison geçidi, Derbent ve Daryal geçitleri. Bunların içinde Daryal geçidi ana güzergah olarak düşünülmüştür. M.Ö. 6. yy'ın sonları ile 7. yy'ın ikinci yarısına ait olan dönemde Kuzey Kafkasya'da Siktian Kültürü’nün en eski arkeolojik eserlerinin büyük çoğunluğunun bulunduğu yer Merkezi Kafkasya'nın komşu step bölgeleridir. Kuzey-Batı Kafkasya'da Kimmerlerle ve daha sonra Siktianlarla ilk yakın ilişki kuranlar yerel Proto-Meot kabileleridir. Bireysel Proto-Meot kabilelerin Yakın-Doğu'da askeri harekatlara katılmış olmaları sadece 7. ve 8. yy'lara ait Proto- Meot silahları ve koşum takımlarının Kimmer-Siktianlarınkilerle benzer olmasıyla değil aynı zamanda savaş ganimeti olarak Kuban steplerine getirilmiş olan Urartu ve Asur ustalarınca yapılmış birçok eserin varlığıyla da kanıtlanmaktadır.

MÖ. 6. yy' da Kuzey-Batı Kafkasya'da iki farklı kültürün unsurları olan, Farsça konuşan göçebe Siktianlar ile hayvancılık ve tarımla uğraşan yerlilerin etkileşimi sonucu eşsiz sanat geleneğine sahip Meot Kültür'ü oluşmuştur. Buranın yerlileri, Azak Denizi'nin Doğu kıyı bölgesi ile Kuban ve Kuban ötesi stepleri de kaplayan geniş bir alanda yaşamışlardır. Bunlar, antik dönemde yazılmış eserlerden bilinen, Dandar Meot kabileleri, Kerketianlar, Sindi, Psessi ve Thatei'lerdir. Doğu Karadeniz
Sahil Bölgesi’nin antik merkezleriyle yakın ticari ve politik bağlar kurmuşlardır. Özelliklede Bosfor Krallığı kurulduğunda (MÖ. 5. yy) kültürel ve ekonomik bağlar daha da güçlenmiştir. Zengin mezar yapılarındaki ve tapınaklarda ki birçok ithal mal bunu doğrulamaktadır.

MÖ. 4. yy' da Farsça konuşan yeni bir göçebe dalgası Avrasya steplerini hareketlendirdi. Don deltasında, Don ötesi topraklarda ve Volga boyunca yaşamakta olan Sarmatyalılar, Ural bölgelerinden gelen akraba kabilelerin etkili akınıyla birleştiler ve güçlü kabile birlikleri kurdular. MÖ. 3. ve 2. yy' lar da Batı’da Dinyeper ve Don arasındaki Kuzey Karadeniz Sahil Bölgelerindeki steplerde ve Güney’de Kafkasya'nın step bölgeleri ile Kafkas Silsilesinin eteklerine kadar olan bölgede yaşadılar. Sarmatyalıların çok geniş bölgelere yerleşmesi Sarmat kültürünün yayılmasına ve en önemlisi de yerel nüfusun "Sarmatlaşmasına" yol açtı. MÖ. 1. yy'da en önemli kabile birlikleri olan Aorsi ve Siraci'ler Avrupa'da güçlü politik bir güç haline geldiler. Roma ve Pontus'la ilişkilerini engelleyerek Bosfor'un iç savaşlarında yer aldılar. MS. 1. yy'da Don bölgelerinde ve Kuzey Kafkaslarda Sarmatyalı kabilelerin büyük çoğunluğunu da kapsayan yeni bir göçebe birlik olarak Alanlar ortaya çıktı. MS. 4. yy'a kadar Kafkasya düzlüklerinin ana nüfusunu onlar oluşturmaktaydılar. Silahlı komşuların şiddetli saldırıları sonucu yerli halk yerel kültürel yerleşimlerin ayakta kaldığı dağlara ve dağ eteklerine göç etmek zorunda kaldı.

MS. 4. yy'ın sonlarında yaşanan gürültülü olaylar Sarmat egemenliğine son veren Hun istilasıyla ilgilidir. Bu, Avrupa tarihinde yeni bir sayfa açan "Kavimler Göçü" devrinin başlangıcıydı. Asya'nın derinliklerinden kopan sayısız Türk kabileleri ve insanlar Kuzey Kafkasya nüfusunun etnik kompozisyonunda, bu bölgede meydana gelen daha sonraki kültürel ve etnik süreçlerde kendini gösteren, önemli değişiklikleri de yanlarında getirdiler.

Orta Çağ'ın ilk dönemleri Kuzey Kafkasya için çalkantılı bir zamandı. Hazarlar, Hazar Denizi Kıyı Bölgesi'nin Kuzey-doğu bölümünde güçlenirken merkezi Kafkasya, İran-Bizans savaşlarından faydalanarak dünya arenasında bağımsız bir güç olarak yeniden doğan Alanların yönetimine girdi. Kuban steplerinin Kuzeydoğu’sunda Bulgarlar Büyük Bulgaristan Krallığını kurmakla meşgulken, genç Adige Zikhi kabileleri Doğu Karadeniz Sahil Bölgesi'nde birleşiyorlardı. Hazar Hanlığı'nın kurulması Kuzey Kafkasya toplumunun ekonomik ve sosyal yapısının yeniden oluşmasında güçlü bir etki oluşturdu. Müşterek sınırlar ve Hazar Han'ının merkezi politikaları sonucu aslında Alan-Bulgarlara ait olan ortak Hazar Kültürü' nün başarılı gelişimi sağlandı. Asya ve Avrupa'yı birbirine bağlayan Büyük İpek Yolu Kuzey Kafkasya'nın uluslar arası iş alanına dahil olmasını hızlandırırken aynı zamanda da yeni kültürel ve ideolojik düşüncelerin savunucusu olmasını sağladı. İslam, hristiyanlık ve Yahudilik Hazar nüfusunun çeşitli gruplarının geleneksel pagan inanışlarına önemli değişiklikler getirdi.
Hanlık yıkıldıktan sonra Kuzey Kafkasya'nın politik ve ekonomik yapısında büyük değişiklikler oldu. Orta Çağ Kültürü’nün altın dönemi olan Moğol öncesi dönem Kafkasların temel etnik yapısının oluşumunun son aşamasıydı. Bu dönem, bölgenin maden kültürünün genel görünümünün hem birçok müşterek hem de yöreye özgü özelliklerle oluşturulduğu dönemdir. Bu, metalurjide, metal işlerinde, çömlekçilik ve mücevherat sanatlarında, çiftçilik ve bina yapımlarında ve de Kafkasların ulusal giysilerinde görülmektedir.

Tatar-Moğol istilası Kuzey Kafkasya'da devletlerin ve halkların gelişimini ekonomik altyapılarını yok etmek suretiyle uzun bir süreliğine durdurmuştur. Golden Horde hanlarının yıkıcı, cezalandırıcı seferleri ve daha sonra Timur'un Kuzey Kafkasya'ya düzenlediği saldırgan askeri harekatlar Kuzey Kafkasya bölgelerinin büyük ölçüde yıkımına sebep olmuş, bunun bir sonucu olarak da 13. yy'ın başlarında oluşan etnik sınırlar değişmiştir. Bunun en bariz örneği Kuzey-Doğu ve Merkezi Kafkasya’da görülmüştür. Alan birliğinin kesin yenilgisinden sonra Adigeler Alan nüfusunu kovarak güneydoğu yönünde iç bölgelere girdiler ve yavaş yavaş günümüz Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes bölgelerini işgal ettiler.

Meotlara ait zengin eserlerin bulunduğu bir yerleşimin yakınındaki bir köyden adını alan ve "Belorechenskaya" olarak adlandırılan bu zaman dilimi geç Adige Orta Çağ Kültürünün altın dönemiydi. Çeşitli savaş aletleri, mücevherat, bel kemerleri, gümüş kaplar ve Venedik camı bu kültürün zenginliğini ve Batı ile Doğu dünyalarıyla olan yaygın kültürel ve ticari bağlantılarını göstermektedir.

Bu, Kuzey Kafkasya'da 5 bin yıl boyunca meydana gelen tarihi süreçlerin kısa bir özetidir. Maddi kültür eserleri üzerine yapılan araştırmalarla mezarlar, antik kamplar ve yerleşimler, kült yapılar, Meotlarla ilgili bilgi ve Kuzey Kafkasya insanlarının tarihiyle ilgili birçok dönem gün ışığına çıkartılmıştır. Kendi başına bir bilim olan Kafkasoloji oluşturulmuş ve çok ciltli önemli eserler basılmıştır fakat her yıl yeni maddeler ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden bilim adamları bilimsel kavramları yeniden gözden geçirmeli, düzeltmeli ve genişletmelidir. Kuzey Kafkasların zengin toprakları günümüze kadar bir çok gizemi saklamıştır fakat gün geçtikçe bu gizemleri ortaya çıkartma şansı giderek azalmaktadır. Tarlaların sürülmesi, sulama çalışmaları, bent ve boru hatları yapımları sebebiyle ortaçağ ve antik döneme ait çok sayıda eser kaybolmaktadır. Bundan dolayı aktif arazi kullanımının olduğu yerlerde geniş alan koruma çalışmalarının etkinliği ve muhafazası öncelik kazanmıştır. Moskova, Saint- Petersburg, Krasnador bölgesi, Stavropol, Adige, Dağıstan, Osetya, Karaçay-Çerkes, Kabardey-Balkar, İnguşetya ve Çeçen Cumhuriyeti'nin arkeologları tarihsel ve kültürel olarak zengin olan bu bölgenin kültürel mirasını koruyabilmek için son on yılda aralıksız mücadele vermektedirler.

Bu çalışmalar 1981 yılında Doktor A. M. Leskov öncülüğünde kurulan Devlet Doğu Eserleri Sanat Müzesi’nin Kafkasya Arkeolojik Araştırmalar Bölümü'nün de ilgi alanındadır. 17 sezonluk alan kazıları süresince Kuzey-Batı Kafkasların ve Merkezi Kafkasya halklarının antik ve ortaçağ dönemlerine ait en zengin eserlerine ulaşılmıştır. Çıkarılan eserler arasında yerel sanatçıların eşsiz çalışmaları ile antik döneme ve doğuya ait eserleriningerçek şaheserleri yer almaktadır. Bu eserler Devlet Doğu Eserleri Sanat Müzesi arkeoloji koleksiyonunun temelini oluşturmakla beraber Karaçay-Çerkes ve Stavropol bölgelerinde Doktor V. S. Flerov ve Doktor Kozenkava yönetiminde Rusya Bilimler Akademisi Arkeoloji Enstitüsünün kazılarında bulunan ilginç eserlerle de desteklenmiş ve bu eserler Müzemiz' in denetimine bırakılmıştır.
Prof. Dr. Nabatçikov Devlet Oryantal Sanat Müzesi Direktörü, Moskova

Kaynak:http://www.arcaucasica.ru/exhibit/gnc/eng/menu_intro.htm
Çeviri: Gılışbi Jankat Kılıç

Çerkesler hakkında

Aralık 08, 2018

Efsane

Efsaneye göre, Tanrı yeryüzünü yarattığında, yeryüzüne dağıtmak için dağları içine koyduğu bir torba taşıyormuş. Bunu gören şeytan torbanın dibinde bir delik açmış ve tüm dağlar Kara Deniz ile Hazar Denizi arasındaki bölgeye dökülmüş. Bunun üzerine Tanrı bu bölgeyi dünyada şeytanın giremeyeceği ve insanları yoldan çıkaramayacağı tek yer olarak yaratmış, çünkü zaten hayat bu hali ile burada yaşayan insanlar için yeterince zormuş.

Büyüleyici ormaları, bereketli ırmak ve gölleri, tepesi sonsuza kadar karla kaplı kalacak gibi duran dağları ve yamaçlarındaki otlakları ile bir tabiat güzelliği ve canlılığı sergileyen Kafkasya ziyaretçileri tarafından “cennet” olarak tarif edilir. Shakespeare bir eserinde Alp Dağlarını cüceleştirerek “bunlar donmuş Kafkaslardır” demiştir. Efsaneye göre Avrupa’nın en yüksek dağı olan Elbruz Dağının iki tepesinin ortasında Ağrı Dağına giden Nuhun Gemisi bulunmaktadır. Prometheus, Yunan mitolojisinde Altın Postun bulunduğu yerde, Kazbek'e zincirlenmiştir. Puşkin, Tolstoy, Lermantov buralardan ilham almıştır. Güzellikleri, fizikleri, atcılıkları, uzun ömürleri ve dört dörtlük tavırları ile tanınan Çerkesler işte bu ülkeden gelmiştir.

Kafkasya

Avrupa ve Asya’yı birbirinden ayıran Kafkasya, Kuzey Kafkasya ve Güney Kafkasya (Transkafkasya) olarak iki ana bölgeden oluşmaktadır. Genel olarak dağlık ve engebeli toprakları olan Kuzey Kafkasya bölgesi Maniç Çukurundan başlayarak güneye inmekte, buradan da Kafkas sıradağlarına ulaşarak son bulmaktadır. Kafkas sıradağları kuzeydoğudan güneydoğuya uzanır ve en yüksek noktaları Elbruz Dağı (5642 m) ve Kazbek Dağıdır (5047 m).

Kafkas Dağları başta Mamison (Oset Askeri Yolu) ve Daryal olmak üzere pek çok geçitle kesilmekte olup bu geçitler Kuzey Kafkasya’yı Transkafkasya’ya bağlamaktadır. Bu bölge Kafkas dağlarının güney yamaçları ile büyük çöküntü alanlarını Ermenistan Platosunu bağlayan kısmı içine almaktadır. Bu bölge Avrupa, Orta Asya ve Orta Doğu medeniyetlerinin buluştuğu bir nokta olup, bu kültürlerle birlikte sadece kendine özgü kültürleri de barındırmaktadır.

Kafkasya'nın doğal güzellikleri Rus edebiyatına mal olmuştur. Örneğin, Puşkin’in “Kafkas Mahkumu” adlı şiiri, Lermontov’un “Çağımızın Bir Kahramanı” adlı romanı ve Tolstoy’un “Kazaklar” ile “ Hacı Murat” adlı romanlarında bu güzelliklerden bahsedilir. Kafkasya’nın yüksek dağları ve derin vadileri kadim halk efsanelerine de ilham kaynağı olmuştur. Prometheus bu topraklarda zincire vurulmuş, Argonotlar altın postun yatağını buralarda aramış, ilahiliğin ve sonsuzluğun sembolü olan mitolojik kuş Simurg Kafkas dağlarının yüksek tepelerinde uçmuştur.

Kafkasya, Avrasya’nın etnografik açıdan en karmaşık bölgesini oluşturmaktadır. “Dilller Dağı” olarak da bilinen Kafkas Dağları, farklılıkları ile insanı şaşırtan pek çok etnik topluluğa ev sahipliği yapmaktadır. Bu toplulukların bazıları çok eski çağlardan beri bu bölgede yaşayagelmiştir. Bu gruplarca aşağı yukarı elli dil konuşulmakta olup bunların çoğunun dünya üzerindeki diğer dillerle hiç bir akrabalığı bulunmamadığı gibi karmaşık ve egzotik karakterleri ile Avrasya’nın diğer dillerinden de farklıdır. Bölgede üç farklı yerli dil ailesi bulunmaktadır; Güney-Kartvel, Kuzeydoğu ve Kuzeybatı. Kuzeybatı dilleri olan, Abhazca/Abazaca, Ubıhca ve Adığece bölgenin belki de en karmaşık dillerindendir. Bu halklar genellikle “Çerkes” olarak adlandırılmaktadır.

Günümüzde Kuzey Kafkasya’da Adığey Cumhuriyeti, Karaçay Çerkes Cumhuriyeti, Kabardey Balkar Cumhuriyeti, Kuzey Osetya-Alanya, İnguşetya, Çeçenya, Dağıstan Cumhuriyeti, Krasnodar Bölgesi, Stravropol Bölgesi ve Kalmık’ın bazı kesimleri ile Rostov bölgesi bulunur. Transkafkasya Bölgesi’nde de Gürcistan, Azerbaycan, Ermenistan bulunmaktadır. Abhazya ve Güney Osetya ise coğrafi açıdan Transkafkasya bölgesinde yer alırken, tarihsel ve kültürel açılardan Kuzey Kafkasya’ya dahildir.

Çerkesler

Çerkesler Kafkasların yerli (otokton) halkı olup ezelden beri bu topraklarda yaşamışlardır. Konuştukları benzersiz dilleri bir insanın çıkarabileceği tüm sesleri barındırır. Kafkas dağlarının güzellik, cesaret ve gizemini yansıtan büyüleyici bir kültürleri vardır.

Çerkesler tarihleri boyunca acımasız saldırılara karşı ülkelerini ve bağımsızlıklarını korumuştur. Çarlık Rusyası'nın 18. yüzyılda başlattığı saldırılara kadar tüm istilacılara karşı direnen Çerkesler, kendi ülkelerinde tarihsel kültürlerini koruyabilmişlerdir. Çarlık İmparatorluğu'na karşı düzensiz bir ordu ve dış destek almaksızın yüzyıldan uzun bir süre ülkelerini büyük bir dirençle son ana kadar savunmuşlardır. Ancak 19. yüzyıl ortalarındaki yenilgilerinden sonra bu özgürlük aşığı halk büyük kitleler halinde yabancı topraklara sürgün edilmiştir. Çerkes halkının sürgünü modern zamanların en büyük sürgünüdür. Nüfusun yaklaşık yüzde doksanı sürgün edilmiş ve bunların üçte biri sürgünde açlık ve hastalıktan yok olmuştur. Sürgünde sağ kalanlar farklı ülkelere dağıtılmıştır. Tüm acılara ve güçlüklere rağmen Çerkesler bir topluluk olarak hayatta kalmayı başarmışlardır. Günümüzde Çerkesler anavatanları ile diaspora arasında yakın bağların kurulması ve geliştirilmesi için çalışırken sadece kültürlerini korumayı, dillerini konuşmayı, özgür, mutluluk ve barış içinde yaşamayı istemektedirler.

Kısa Tarih

Dünyadaki uygarlıkların merkezlerinden dik yamaçlı Kafkas Dağları, uçsuz bucaksız Hazar Denizi ve Kara Deniz ve Büyük Bozkırlar ile ayrılan Kuzey Kafkasya insanlık tarihinin ilk dönemlerinde antik kültürün en parlak merkezlerinden biri olmuştur.

Uygun iklimi, doğal kaynakları ve bereketli toprakları, ilk ilkel ekonomilerin oluşumunu ve gelişimin için tüm koşullarını sağlamıştır. Bu bölgede erken demir çağı, Mezapotamya ve Kuzey Irak ile aynı dönemde, milattan önce 6 bin yıllarında başlamıştır.

Adını Adığey Cumhuriyeti başkenti Maykop’ta bulunan en zengin kurgandan (gömüt) alan Erken Bronz Çağı Maykop Kültürü Kuzey Kafkasya’nın hemen hemen tüm bölgelerine Kuzeybatıdaki Taman yarım adasından Güneydoğudaki Dağıstan'a kadar yayılmıştı. Maykop Kültürü, tüm Avrupa ve Avrasya Bronz Çağının en muhteşem kültürünü temsil eder. Bronz Çağın bitiminden sonra M.Ö. 2000’in sonunda Kuzey Kafkasya metal üretiminde en büyük merkezi halini almıştır.

Bronz eserlerindeki çarpıcı sanatı ile ününü duyuran özgün Kuban Kültürü Kafkas Dağlarında ve kuzey yamaçlarında doğmuştur. Yerel silahlar ve aletlerin zengin çeşitliliği arasında Transkafkasya ve Yakın Doğu modellerini ayırd etmek hiç de güç değildir. Bu durum Kuban kabileleri ile Transkafkasya ve Yakın Doğu ülkeleri arasındaki yakın ekonomik ve kültürel ilişkileri işaret etmektedir.

M.Ö. 1000 yıllarında Çerkes halklarının ataları olan Meotlar, Sindler, Akhaylar, Zikhler ve diğer Kuzey Kafkasya kabilelerinin isimleri ile karşılaşılmaktadır. Yunan ve Roma kaynaklarında hepsi topluca Meot olarak tanımlanan bu topluluklar, Kara Deniz'in doğu kıyıları ile Azak Denizi ve Kuban Vadisine kadar yayılmışlardı.

M.Ö. 5. yüzyılda Meotik kabilelerden Sindlerin ülkesinde zenaat ve ticaret merkezi olan şehirlerin oluşumu ve gelişimi gözlenmiştir. Sindlerde sınıfların ve devletlerin oluşumunu Yunanlılarla iletişimleri hızlandırmıştı. M.Ö. 5. yüzyılın sonunda Sindika güçlü bir kraliyet halini aldı. Sindler antik Yunanlılarla, özelikle de Atinalılarla, ticari ve kültürel açıdan yakın ilişkiler kurmuş, hatta olimpiyatlara katılmışlardır. Kafkas Dağlarında zincire vurulan Prometheus efsanesi, Kafkas ve Yunan kabileleri arasındaki yakın kültürel bağları göstermektedir.

M.S. 6. ve 8. yüzyıllar arasında Kuzeybatı Kafkasya kabileleleri Zikhler etrafında toplanarak birleşmiş ve Adığe halkını oluşturmuşlardır. Abhazya Krallığı'nın 10. yüzyılda kurulması ile Abhazya'daki tüm kabile ve boyların (Apsiller, Abazgiler, Sanigler, vb) Abhaz halkı olarak bütünleşmesi sağlanmıştır.

Bizanslıların etkisi ile kıyı bölgesinde yaşayan Çerkesler 6. yüzyılda hristiyan olmuştur. Hristiyanlık etkisini 15. yüzyılda -1453 yılında İstanbul’un fethinden sonra- kaybetmeye başlamıştır. Sunni müslümanlık Kırım tatar hanları vasıtası ile Çerkesler arasında yayılmıştır. Ancak Çerkeslerin çoğu 19. yüzyılın sonuna kadar geleneksel pagan inançlarını korumuşlardır.

Antik çağlardan 18. yüzyıla kadar pek çok devlet ve istilacı Çerkeslerin ülkesine saldırdı: Yunanlılar, Romalılar, Bizanslılar, Hunlar, Hazarlar, Moğollar, İranlılar, Araplar, Kırımlılar…. Tüm bu saldırılara karşı Çerkesler vatanları ve özgürlükleri için kahramanca savaştı, geri çekilmek zorunda kaldıklarında Kafkas Dağlarının erişilmez vadilerine sığındılar.

Rus istilasına karşı Çerkesler 1763 ve 1864 yılları arasında yüzyıldan fazla direndi. 1860'larda direnişin kırılması büyük soykırım ve sürgüne dönüştü. Kara Deniz üzerinden Osmanlı topraklarına gerçekleşen sürgünde nüfusun büyük bir kısmı yaşamını kaybetti. Sürgün sonucu günümüzde pek çok Çerkes Türkiye, Suriye, Ürdün ve İsrail’de yaşamaktadır. Çarlık rejimi, boşaltılan ve yakılıp yıkılan Çerkeslerin topraklarına Rus, Ukraynalı, Ermeni, Gürcü ve diğer topluluklardan insanlar yerleştirildi.

Kafkasya’da 1922 ve 1991 yılları arasındaki Sovyetler Birliği döneminde, çeşitli özerk cumhuriyet ve bölgeler kurulmuştur. 1991 yılına gelindiğinde Adığey, Karaçay Çerkes, Kabardey Balkar, Kuzey Osetya, Çeçen-İnguş ve Dağısatan Rusya SFSC'nde, Abhazya ve Güney Osetya ise Gürcistan SSC'de yer alıyordu. Mayıs 1991'de Çeçen –İnguş Cumhuriyeti barışcıl biçimde Çeçen Cumhuriyeti ve İnguş Cumhuriyeti olarak ikiye ayrıldı.

Çeçen Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını ilan etmesinin ardından 1994 yılında Rusya Federasyonu askeri müdehalede bulundu. Halen devam eden acımasız savaş sonucu binlerce masum sivil yaşamını yitirdi. Milliyetci Gürcü kuvvetlerinin 1990 başlarında gerçekleştirdikleri saldırılardan sonra Abhazya ve Güney Ossetya bağımsızlarını ilan etmişlerdir. Abhazya ve Güney Osetya BDT’nin uyguladığı sıkı ambargo ve Gürcistan’ın sürekli askeri tehditlerine rağmen 15 yılı aşkın bir süre varlıklarını devam ettirdiler. Ağustos 2008 tarihinde Gürcistan’ın Güney Osetya yaptığı saldırının ardından, bu devletlerin bağımsızlıları, aralarında Rusya Federasyonu’nun da olduğu bazı devletler tarafından tanınmıştır.

Sürgün-Soykırım

19 yüzyılın ortalarında Çerkeslerin anayurtlarından sürgünü insanlık tarihinin en trajik olaylarından biridir. Çarlık Rusyası'nın 18. yüzyılda başlayan istilasına karşı uzun süren direnen Çerkeslerin bir kısmı dağlık bölgelere çekilmiş, büyük çoğunluğu da Osmanlı topraklarına sürgün edilmiştir.

1856'daki Kırım Savaşı ve 1859'da Kuzey-doğu Kafkasya’da direnişin kırılmasından sonra, Rus ordusu son fethi için tüm kuvvetlerini Çerkesya'ya yönlendirmiştir. 21 Mayıs 1864 Çerkeslerin Soykırım ve Sürgün Günü olarak tarihe geçmiştir.

Bir yüzyıl süren savaşlarda Çerkes halklarına boyun eğdiremeyen Çar, bu halkların ya İmparatorluğun başka bölgelerine ya da Osmanlı topraklarına sürgün edilmesini istedi. Bu politikanın uygulanmasından General Yevdokimov sorumlu oldu. Rus askerleri tarafından Çerkes köylerini sistemli bir biçimde yakılıp yıkıldı. Çerkesya'yı yerli halklarından temizlenmesi amacı ile yapılan sistemli politikalar sonucu Çerkeslerin çoğu (o zamanki nüfusun yüzde doksanı) Kafkasya’dan kısa bir zaman zarfında ve son derece kötü koşullar altında sürgün edildi.

Çerkesler Osmanlı İmparatorluğu'nun elindeki Anadolu ve Rumeli topraklarına yerleştirildi. Ancak Rumeli’ye yerleştirilen (yaklaşık 200.000 kişi) 1877-1878 yılındaki Osmanlı-Rus Savaşı'nın ardından, Anadolu’ya, Suriye , Ürdün ve Filistin’e tekrar sürgün edildi.

Çerkesler Anadolu’da Güney Marmara'da İstanbul’dan başlayıp İzmit, Adapazarı, Düzce, Bursa, Balıkesir ve Çanakkale bölgesine yerleştirilmişlerdir. Yerleşimin diğer bir kolu da Karadeniz bölgesinde Sinop-Samsun’dan başlayarak Ürdün–Amman’a uzanmış hat üzerinde, Samsun, Amasya, Tokat, Yozgat, Çorum, Sivas, Kayseri, Maraş, Adana ve Hatay bölgelerinde yoğunlukta olmak üzere, yerleştirilmiştir.

Osmanlı topraklarına sürgün edilen Çerkeslerin sayısı kesin olarak bilinmemekte olup, 500,000 ile 2,000,000 arasında olduğu tahmin edilmektedir. Güvenilir arşiv kaynaklarına dayanan çalışmalara göre bu sayı 1.5 milyon kişi olarak hesaplanmıştır. Ancak bu nüfusun yaklaşık üçte biri yollarda ve yerleştirildikleri bölgelerde, hastalık, açlık ve kötü yaşam koşulları nedenleri ile yok olmuştur.

1877-1878 savaşından sonraki yenilgiden sonra yapılan nüfus sayımında, 1893'de Osmanlı nüfusu 17.4 milyon kişiydi. Bunun 12.6 milyonu (% 70) müslüman, kalanların 2.3 milyonu Rum ve 1 milyonu Ermeni ve diğer halklardan oluşmuştur. Bu verilere göre sürgünden sonra sağ kalan yaklaşık bir milyon Çerkes, 19. yüzyıl sonlarında Osmanlı topraklarında yaşayan müslüman halkların yaklaşık % 10’unu oluşturmuştur.

Sürgünün felaket ve dehşeti Çerkesler tarafından hiç bir zaman unutulmamıştır. Diasporadaki Çerkesler tarafından sürgünden 150 yıl sonra dahi söylenen Yistanbulako (İstanbul Yolu) acı ve üzüntülerini en açık bir şekilde yansıtmaktadır.

Diaspora

Çerkesler 14. yüzyıldan itibaren Anadolu ve Orta Doğu topraklarına, bu bölgelerdeki krallıklar ve hanedanlıklar ile sınırlı ve aralıklı ilişkiler sonucu yerleşmeye başlamıştır. İstanbul’un 1453 yılında Osmanlılar tarafından fethinden sonra İstanbul’daki Çerkes nüfusu - özellikle yönetim kademeleri arasında artmıştır. 

Çerkesler 19. yüzyıla kadar Anadolu ve Orta Doğu topraklarında ayrı bir topluluk olarak yer almamışlardır. Mısır’ı yüzyıldan fazla yöneten Çerkes Memlükler bu konuda bir istisna oluturmaktadır.

Günümüzde Diasporada yaşayan Çerkesler 19. yüzyılda gerçekleşen sürgün sonucu bu topraklara gelmiştir. Sürgün sonucu Çerkesler Rumeli, Anadolu ve Orta Doğu’daki Osmanlı topraklarına yerleştirilmişlerdir. 1877-1878 savaşından sonra, Rumeli ve Balkanlara yerleştirilen Çerkesler tekrar göçe zorlanarak Anadolu ve Orta Doğu topraklarına gönderilmiştir. Bugün, Türkiye, Ürdün, Suriye, Mısır ve İsrail’de önemli miktarda Çerkes yaşamaktadır. 1960 sonlarında Türkiye ve Orta Doğu’daki Çerkeslerin göçü ile, Avrupa’da (özellikle Almanya) ve ABD’de (New Jersey ve Kaliforniya) yeni diasporalar oluşmuştur. Kosova’da yaşayan az sayıdaki Çerkes topluluğu ise 1998 yılında Adığey’e dönmüştür.

Türkiye’deki Çerkes nüfusunun 6-7 milyon olduğu tahmin edilmektedir. Bu tahmin Osmanlı topraklarına göç eden Çerkeslerin sayısına dayandırılarak yapılmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu'na sürgün edilen Çerkeslerin yaklaşık bir milyonu hayatta kalabilmiştir. Bu sayı, 1893 müslüman Osmanlı nüfusunun yaklaşık yüzde 8-10’unu oluşturmaktadır. Eğer Anadolu’daki Çerkes nüfusu toplam nüfus ile aynı oranda artmış olsaydı, Türkiye’deki Çerkes nüfusu 6-7 milyon arasına olacaktı. (Türkiye’nin mevcut nüfusu 70 milyondan fazladır.) Bu rakam Türkiye’deki Çerkes nüfusu için bir üst sınır olarak kabul edilebilir.* Her ne kadar Türkiye’deki Çerkes nüfusu önemli miktarda olsa da , kendi kültürlerini yaşama ve geliştirmeleri açısından hak ve özgürlükleri sınırlıdır. Yirmi dakikalık haber, belgesel, müzik ve spor programlarından oluşan ilk Çerkesce yayın, devlet televizyonu TRT’de Haziran 2004 tarihinde gerçekleşmiştir.

Ürdün’de yaşayan az sayıdaki Çerkes nüfusu Kraliyet ile yıllardır devam eden yakın ilişkisinin sonucu ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Ancak, Suriye’deki Çerkesler baskıcı Arap milliyetçiliği ile uğraşmak zorunda kalmıştırr. İsrail’deki Çerkeslerin de oldukça ayrıcalıklı bir konumu bulunmaktadır. İsrailli Çerkesler kültürlerini özgür biçimde yaşayabilmekte olup, Adığece İsrail’de ilkokullarda altı yaşından sonra eğitim dili olarak kullanılmaktadır.

* AB Komisyonu'nun 6 Ekim 2004'de yayımlanan 2004 Katılım için İlerleme Raporu’nda Türkiye’deki Çerkes nüfusu 3 milyon olarak tahmin edilmektedir.

Dil ve Kültür

“Dilller Dağı” olarak da bilinen Kafkasya pek çok dile ev sahipliği yapmaktadır. Kafkasya'da üç yerli dil ailesi bulunmaktadır:

  • Abkhaz-Adığe (Çerkes) olarak da bilinen Kuzeybatı Kafkas dilleri: Bu aile, Abhaz-Abaza, Adıüe ve Ubıh dillerinden oluşmaktadır.
  • Nah-Dağıstan olarak da bilinen Kuzeydoğu Kafkasdilleri: Bu aile, Nah (Bat, Çeçen ve İnguş) ve Dağıstan dillerini (Avar-Andi, Lak, Dargi, Lezgi ve diğerleri) kapsamaktadır.
  • Katvel olarak da bilinen Güney Kafkas dilleri: Bu aile, Gürcü, Mingrel, Laz ve Svan dillerini içermektedir.

Çerkes dilleri sessiz harf açısından son derece zengin olup, ağızdan ve gırtlaktan çıkarılabilecek tüm sesleri barındırır. Adığecenin bir lehçesi olan Kabardeycede en az 48 sessiz harf, Ubıhcada ise 81 sessiz harf vardır. Ancak bu dillerde sadece dört, üç ve hatta iki sesli harf bulunur. Adığeceinin iki lehçesi olan Çemguy (Batı Kafkasya) ve Kabardeyce (Doğu Kafkasya) ile Abhazca ve Abazaca günümüzde yazılı dillerdir. Ubıhca maalesef artık yok olmuştur.

Çerkes kültürünün en önemli unsurlarından biri Nart Destanlarıdır. Daha az tanınmakla birlikte Nart Destanları en az Yunan mitolojisi kadar zengindir.

Nart Destanları erdem ve bereket sahibi Seteney Guaşe’nin ana karakter olduğu tarihi kahramanların çarpıcı hikayelerini içerir. Seteney Guaşe tüm kahramanların anası olarak Yunan mitolojisindeki aşk tanrıçası Afrodit'i hatırlatır. Destandaki diğer karakterler arasında şekil değiştirebilen ve oyuncu Sosruko bulunmaktadır. Bir çobanın Seteney Guaşey'i arzulamasının ardından sihirli bir şekilde rahme düşen Sosruko taştan bir alev şeklinde dünyaya gelmiştir. Demirci tanrısı Tlepsh’in maşası ile yakaladığı Sosruko, tavında dövülerek ve demire su verilir gibi su ile soğutularak güç kazanmıştır. Yunan mitolojisindeki Aşil gibi, maşa ile tutulduğu için Sosruko'nun dizi çelikleşmemiştir. En güçsüz ve en güçlü karakterler olan Patarez ve Batradz çeşitli yönlerden Arturlu romantik Sör Lancelot'u hatırlatır. Bir de Nasran adında dev kahraman vardır ki Yunanlı Prometheus’ye benzer. Nasran da insanlığa ateşi geri getirmeğe çalıştığı için bir dağın tepesine zincirlenerek cezalandırılmıştır.

Geleneksel Çerkes kültüründe halk dansları ve müzik en çok korunan unsurlar olmuştur. Bu unsurlar hala tüm düğün ve eğlencelerin vazgeçilmez parçalarıdır. Müzik bir zamanlar keman ve obua benzeri enstrümanlarla icra edilmiştir, artık klarnet ve akordiyon tercih edilmektedir. Doli ve şkepşıne ritmi sağlar. Çerkes dansları, sıçramalarda ve dönmelerde inanılmaz güç isteyen sportif özellikler taşır ve büyük bir zerafetle icra edilir. Erkekler gururlu tavırlarla döner, atlar veya zıplarken, kadınlar da yumuşak ve ölçülü eda ve hareketlerle süzülürler.

Örgütlenme

Diasporadaki Çerkesler, dillerini ve kültürlerini korumak ve geliştirmek için kültür dernekleri ve vakıfları altında örgütlenmişlerdir.

Türkiye’de yaklaşık 80 aktif Çerkes derneği bulunmaktadır. Bunların büyük bir kısmı 2003 yılında Kafkas Dernekleri Federasyonu'nu (Kaffed) oluşturmuştur. Türkiye'de önemli miktarda Çerkes nüfusu olan her bölgede Kaffed'e üye bir dernek bulunmaktadır.

Dünyanın çeşitli ülkelerindeki Çerkes dernekleri 1991 yılında Kabardey Balkar Cumhuriyeti'nin başkenti Nalçık, şehrinde bir araya gelerek Dünya Çerkes Birliği adında bir üst örgüt oluşturmuştur. Dünya Çerkes Birliği üye dernekler aracılığıyla Rusya Federasyonu (Adığey, Karaçay Çerkes ve Kabardey Balkar cumhuriyetleri, Şapsığ Bölgesi, Krasnodar ve Moskova), Abhazya, Türkiye, Ürdün, İsrail, Avrupa Birliği ülkeleri ve ABD’de temsil edilmektedir.

Teşekkür

Bu bölümde yer alan yazılarda, aşağıda belirtilen çalışmaların bazı bölümleri veya özetleri kullanılmıştır. Eserlerin yazarlarına Çerkesler ve Kafkasya'ya olan ilgilerinden ve araştırmalarından dolayı teşekkür ederiz.

Efsane: HRH Prince Ali Bin Al-Hussein, The Circassians, MGA Production.

Kafkasya: John Colarusso, “Peoples of the Caucasus”, Encyclopedia of Cultures and Daily Life, Pepper Pike, Ohio: Eastword Publications, 1997.

Tarih: V. Nabatchikov, “History of Northern Caucasus”, Gold of the North Caucasus, Moskova: State Museum of Oriental Art; Adığey Cumhuriyeti Resmi Sİtesi: http://www.adygheya.ru; Giorgij Shamba, “On the Track of Abkhazia’s Antiquity”, (der.) G. Hewitt, The Abkhazians, New York: St. Martin’s Press, 1998.

Soykırım ve Sürgün: Stephen D. Shenfield, “The Circassians: A Forgotten Genocide?”, (der.) M. Levene ve P. Roberts, The Massacre in History, NewYork: Berghahn Books, 1999.

Diaspora: Ayhan Kaya, “Political Participation Strategies of the Circassian Diaspora in Turkey”, Mediterranean Politics, Cilt 9, No 2 (2004), ss.221–239; Seteney Shami, “Prehistories of Globalization: Circassian Identity in Motion”, Public Culture, Cilt 12, No 1 (2000), ss.177–204; Amjad Jaimoukha, The Circassians: A Handbook, New York: Palgrave, 2001; John Colarusso, “Peoples of the Caucasus”, Encyclopedia of Cultures and Daily Life, Pepper Pike, Ohio: Eastword Publications, 1997.; Kemal Karpat, Ottoman Population, 1830-1914: Demographic and Social Characteristics, Madison: University of Wisconsin Press, 1985; Sevda Alankuş ve Erol Taymaz, “The Formation of a Circassian Diaspora in Turkey”, Adyghe (Cherkess) in the 19th Century: Problems of War and Peace, Maykop, 2009.

Dil ve Kültür: John Colarusso, “Peoples of the Caucasus”, Encyclopedia of Cultures and Daily Life, Pepper Pike, Ohio: Eastword Publications, 1997.

Özet: Kafkasya’ya dışarıdan gelen bütün etnik ve kültürel unsurlar Kafkasya’nın yerli kavimlerinin etnik ve kültürel yapıları ile birleşerek ortaya yeni bir sosyo-kültür kalıbı çıkarmıştır. Bunda, Kafkasya’daki çeşitli halkların etnik yönden birbirleri ile karışarak akraba etnik gruplar haline gelmelerinin yani amalgamasyon sürecinin büyük rolü olmuştur. Bir etnik gruptan diğerine geçerek bir-iki kuşak içinde asimile olan fert ya da aileler, beraberlerinde getirdikleri kültürel unsurların yeni katıldıkları gruba benimsetilmesinde önemli rol oynamışlar ve böylece Kafkasya halkları etnik yönden birbirleri ile karışırlarken, kültürel yönden de benzer yapılar oluşturmaya başlamışlar ve ortak bir Kafkasyalı kimliği altında toplanmışlardır. 

“Kafkasyalı Kimliği”nin tarihî ve sosyo-kültürel temellerini ele alıp, tartışmaya açmadan önce, sosyolojik bir kavram olan “kimlik” kavramı ile tanımlamaya çalıştığımız “Kafkasyalılığın” etnik bir temele mi, yoksa tarihî süreç içinden süzülüp gelen sosyo-kültürel bir temele mi dayandığı konusuna açıklık getirmek gerekmektedir.

Kimi sosyologlar “etnik grubu”, daha büyük bir toplum içinde ırk, dil, milliyet veya kültür gibi unsurlarla birbirine bağlı ve içinde bulundukları geniş toplumdan ayrı olan bir sosyal grup olarak tanımlarlar(1) Kimileri ise kültürel farklılığı ön plana çıkararak, bir etnik grubu içinde bulunduğu daha büyük bir toplumun kültüründen farklı bir kültüre sahip olan müstakil bir nüfus kategorisi olarak açıklarlar(2).

Bir etnik grup, diğer etnik grupların üyeleri tarafından paylaşılmayan bir takım farklı özelliklere sahip olabilir. Sözgelimi biyolojik farklılık bunlardan biridir. Bir etnik grubun üyeleri belirli bir genetik kökene dayanabilir ve böylece bazı ortak fiziksel özellikleri paylaşabilirler. Ya da, bu farklılık kültürel bir farklılık olabilir ve bir etnik grubun üyeleri farklı fiziksel özellikler taşısalar da bazı ortak davranış tarzlarını paylaşabilirler. Linguistik farklılık da etnik grupları diğerlerinden ayıran önemli bir sosyolojik kriterdir(3).

Etnik bir gruba mensubiyet hissi bir insana diğerlerinden farklı olduğu hissini verir. Öyle ki, günümüzde bile toplumlar arasında insan örgütlenmesinin temel ilkelerini kan bağı, coğrafî yakınlık, ortak gelenek ve inançlar gibi unsurlar oluşturmaktadır(4).

Etnik grupların “azınlık” kavramıyla ilişkisini dikkatle değerlendirmek gerekir. Etnik gruplar mutlaka azınlık gruplar değildir ancak bir çok durumda bu yine de böyledir. Daha çok kültürel farklılıklar üzerinde duran etnisite (ethnicity) kavramı, etnik grubu ortak kökenden geldikleri ve ortak bir kültürün önemli kısımlarını paylaştıkları düşünülen ve daha büyük bir toplumun bir parçasını teşkil eden grup biçiminde açıklar(5).

Kafkasyalı Kimliği’nin etnik grup temeline dayanmadığının bir göstergesi, Kafkasya’yı oluşturan halkların bir mozaik görünümü arz eden çeşitliliğidir. Kafkasyalı Kimliği’ne sahip bu Kafkasya halklarını Karadeniz’den Hazar Denizi’ne doğru şöyle sıralayabiliriz:

1- Kafkas Dağları’nın güney eteklerinden Karadeniz sahillerine uzanan bölgede yaşayan Abhazlar ve onların Kafkas Dağları’nın kuzey eteklerinde yaşayan akrabaları Abazalar.

2- Nüfuslarının tamamına yakını Türkiye topraklarına sürülen, Kafkasya’da kalan çok küçük bazı grupları da Abhazlar ve Adigeler arasında eriyerek yok olan Ubıhlar.

3- Karadeniz kıyılarından Orta Kafkasların düzlüklerine kadar yayılmış olan ve Abzeh, Şapsığ, Hatkoy, Natuhay, Bjeduğ, Temirgoy, Jane, Besleney ve Kabardey gibi kabilelere ayrılmış olan Adigeler.

4- Orta Kafkaslarda Elbruz Dağı’nın çevresindeki yüksek dağlık arazide yaşamakta olan Karaçay-Malkarlılar.

5- Orta Kafkaslarda Daryal Geçidi’nin kuzeyinde ve güneyindeki dağlık bölgede yaşamakta olan Osetler.

6- Doğu Kafkaslarda Terek Irmağı havzasında yaşamakta olan Çeçen-İnguşlar.

7- Doğu Kafkasların dağlık kısımları ile Hazar Denizi kıyılarına kadar uzanan Dağıstan bölgesinde yaşamakta olan Avar, Lezgi, Dargı, Kumuk, Lak, Tabasaran, Rutul, Tsahur halkları.

Konuştukları diller açısından ele alındığında, Kafkasya halklarının üç farklı dil grubuna mensup oldukları görülmektedir: 

I-KAFKAS DİLLERİ

1-Abhaz-Adige Dilleri (Batı Kafkaslarda)

Abhaz, Abaza, Şapsığ, Bjeduğ, Jane, Besleney, Abzeh, Hatkoy, Temirgoy (Kemirguey), Natuhay, Kabardey halkları tarafından konuşulur.

2-Çeçen-Lezgi Dilleri (Doğu Kafkaslarda)

Çeçen-İnguş, Lezgi, Avar, Lak, Dargı, Tabasaran, Rutul, Tsahur, Agul halkları tarafından konuşulur. 

II- TÜRK DİLLERİ

1-Karaçay-Malkar (Orta Kafkaslarda)

2-Kumuk (Dağıstan’da) 

III- İRAN DİLLERİ

1-Oset (Orta Kafkaslarda)

2-Tat (Dağıstan’da) 

Kafkasya halklarının sosyo-kültürel yapısındaki farklılaşmayı tayin eden etno-sosyal olaylar çeşitli olmakla birlikte, bu sürecin teşekkülünde coğrafya, değişik kültür kalıplarıyla çatışma, ekoloji gibi unsurlar rol oynamıştır.

Coğrafî faktörler insan faaliyetini sınırlayıcı faktörlerdir. Coğrafî şartlar bir dereceye kadar toplumsal oluşumları ve toplumsal örgütleri tayin eder. Coğrafî faktörlerin çeşitli toplumsal olaylara olan belirleyici etkileri aynı kesinlikte değildir. Kimi toplumsal olaylarla coğrafî faktörler arasında çok yakın ve çok kesin bir ilişki olduğu halde kimileri arasında da çok uzak bir ilişki vardır. 

Kültür ve kültürün içinde meydana geldiği çevre arasında değişmez bir sınır çizmek mümkün değildir. Çevre ve kültür fonksiyonel bir birlik gösterirler. Bir alandaki değişme, diğer alandakini de etkiler ve bu etkileşme süreklidir.

Kafkasya halklarının sosyo-kültürel yapılarının da belirli bir ölçüde coğrafî şartlar altında şekillendiği düşünülebilir. Kafkasya’nın sarp dağlarla, sık ormanlarla, geniş düzlüklerle kaplı bölgeleri Kafkas halklarının hayat tarzlarını etkilemiş ve buna bağlı olarak sosyo-kültürel yapılarını şekillendirmiştir.

Kafkasya halklarının tarihlerini incelediğimizde, Kafkasya halklarını oluşturan çeşitli soy ve klanların çok eski dönemlerden itibaren birbirleriyle ilişki içine girdiklerini, nüfuslarını komşu Kafkas halklarından gelen unsurlarla beslediklerini görmekteyiz. Nüfus ve ırk yönünden Kafkasya halklarının birbirleriyle karışmalarının izleri Kafkas sosyo-kültürel yapısında kendini göstermektedir. Ancak bu karışma tek yönlü değil, karşılıklıdır. Dolayısı ile bütün Kafkas halklarının sosyo-kültürel yapıları da bu karşılıklı nüfus ve ırk karışımının etkisinde şekillenmiştir. Bugün Kafkasya halkları arasında kesin fizikî-antropolojik sınırların olmayışı ve dillerin farklılığına rağmen ulaşılan kültür birliği, tarihin çok eski dönemlerinden itibaren Kafkasya halkları arasında süre gelen nüfus ve ırk karışımını belgelemektedir.

Sosyal yapılar son derece heterojendir. İnsanların yaş, cins, ferdiyet, şahsiyet farklılıklarının kompozisyonu, ayrı ayrı sosyal ve etnik grupları sosyal yapıların içinde yer alan sosyo-kültürel çevreye özellik kazandırırken, başka sosyal yapıların sosyo-kültürel çevrelerinden de onları ayırmış olur. Her toplum, kendi özel kültür çevresini ve dolayısı ile sosyo-kültür çevresini özel şartları içinde yaratır ve geliştirir.

Sosyo-kültür çevresi unsurları arasında âdetler, örfler, gelenekler ve görenekler sayılabilir. Kafkasya halklarını birbirlerine yaklaştıran ve ortak bir Kafkasyalı kimliği etrafında toplayan, onların sahip oldukları ve nesiller boyunca birbirlerine aktardıkları ortak âdetler-gelenekler ve hayat tarzı ve dünya görüşleridir.

Kafkasya halklarının bugün sahip oldukları sosyo-kültürel ve etno-sosyolojik yapıyı iyi anlamak ve açıklayabilmek için, onların tarihî geçmişlerini ve eski tarihî devirlerden günümüze kadar geçirdikleri dönemleri ve gelişmeleri bilmek gerekir. Kafkasya halklarının sosyo-kültürel yapılarının tarih perspektifi içinde değerlendirilmesi bu sosyo-kültürel yapının etnik kökenlerinin ortaya çıkarılması açısından da önemlidir.

Kafkasya halklarının etno-sosyolojik yönden tarihî geçmişlerinin araştırılmasında öncelikle Kafkasya ve çevresinde yüzyıllar boyunca hâkimiyet kurmuş olan kavim, devlet ve boyların tarihlerinin ele alınması gereklidir.

Kafkasya halklarının sosyo-kültürel yapılarının tarihî ve etnik kökenleri Kafkasya’yı dışarıdan etkileyen çeşitli medeniyet ve kavimlerle yakından ilişkilidir. Tarihin çeşitli dönemlerinde, gerek Sibirya-Orta Asya-Güney Rusya bozkırları yolu ile kuzeyden, gerek Anadolu-Ön Asya-Mezopotamya yolu ile güneyden, gerekse Karadeniz yolu ile batıdan Kafkasya’ya gelen çok çeşitli kavim ve medeniyetler, beraberlerinde getirdikleri pek çok kültürel özellikleri ve etnik unsurları Kafkasya’da bırakmışlar ve Kafkasya’nın yerli unsurları ile karışan bu sosyo-kültürel özellikler, Kafkasya halklarının sosyo-kültürel yapılarının ortaya çıkmasında ve gelişmesinde son derece etkili olmuşlardır.

Tarih öncesi devirlerden Orta Çağ’a kadar, gerek ticaret amacıyla, gerekse savaşlar ve fetih yoluyla Kafkasya’ya giren eski Anadolu ve Mezopotamya kabileleri, Yunan, Roma ve Ceneviz ticaret kolonileri, Kimmer-İskit gibi Proto-Türk kavimleri ile Hun-Bulgar, Alan, Hazar, Kıpçak gibi Türk kavimleri, Sarmat gibi İran kavimleri Kafkas sosyo-kültürel yapısının temel taşlarını oluşturan medeniyet unsurlarını da beraberlerinde Kafkasya’ya getirmişler ve Kafkasya halklarının sosyo-kültürel yapılarının şekillenmesinde en önemli rolü oynamışlardır.

M.Ö. 3 bin yılının ikinci yarısına ait olduğu tespit edilen Maykop medeniyetinin Anadolu ve Mezopotamya medeniyetleri ile sıkı bir ilişki içinde olduğu anlaşılmaktadır. Truva II medeniyeti ile olan ilişkinin yanında, Alacahöyük kraliyet mezarlarının ve bu mezarlarda bulunan hayvan biçimli ölü armağanlarının Maykop medeniyeti ile çok yakın bir ilişkiyi yansıttığı görülmektedir. Aynı şekilde, ele geçen mâdenî bıçak ve kılıçlar, Ege-Anadolu-Mezopotamya dünyası ile yakın ilişkileri açıklayacak benzerliktedir (6).

Kafkasya’nın Kuban-Terek ve Maykop medeniyet sahalarında ortaya çıkarılan arkeolojik buluntular, Kafkasya’nın kuzey düzlüklerinin tarih öncesi sakinlerinin Anadolu ve Mezopotamya-Ön Asya medeniyetlerinin önemli derecede kültürel etkilerine maruz kaldıklarını belgelemektedir.

M.Ö. 5. yüzyıla kadar Kafkasya’nın yerli halklarının kültürlerinde, sosyal ve etnik yapılarında önemli izler bırakan Proto-Türk kavimlerinden Kimmerler kuzey bozkırlarının kurgan kültürü ve medeniyetini de Kafkasya’ya taşıyarak buradaki Maykop ve Koban kültürlerinin gelişmesine önemli katkılarda bulunmuşlardır. Çeşitli Kafkas halklarına karışarak etnik yönden tarih sahnesinden çekilirken bunları yine Proto-Türk kavimlerinden İskitler takip etmiştir. İskitlerin de Kafkasya’nın etnik yapısının oluşumunda ve şekillenmesinde, Kafkas kültürünün ortaya çıkmasında önemli payları olduğu tarihî bir gerçektir.

M.Ö. 8-6. yüzyıllarda Karadeniz’in Kafkasya kıyılarında Yunan ticaret kolonileri ortaya çıkmış ve bu tarihten sonra Kafkasya uluslararası ticaret ilişkilerindeki mevkiini güçlendirmiştir(7). Karadeniz kıyılarında bugünkü Sohum kenti yakınlarında kurulmuş olan Dioscurias şehri Yunanlılarla Kafkasya kabileleri arasında mühim bir rol oynamakta idi. Tarihçi Strabon’un kaydettiğine göre, Dioscurias’ya çeşitli dillerde konuşan 70 kadar millet toplanırdı. Yerliler Dioscurias Irmağına ya karadan veya deniz kıyısıyla ve Kafkas Dağları’nı aşarak gelirler ve getirdikleri mallar da özellikle tunç ve bakırdan mamül mâdenî eşya, bal, deri ve ziraat ürünlerinden ibaret olurdu. Satılan bütün bu mallara karşılık, dağlarda her zaman yokluğu duyulan tuz alınırdı. Yunanlılar tuzu Kırım’dan getirirlerdi(8).

Kafkasya’nın Karadeniz sahillerinde Yunan ve Roma kolonileri ile bu bölgede yaşayan yerli halk arasında kurulan ticarî ilişkiler, yerli halkın sosyal yapısında ve kültüründe de önemli izler bırakmıştır. Özellikle eski Yunan ve Roma mitolojilerindeki tanrılar ve kahramanlar Kafkasya kıyı bölgesi halklarının kültürlerine yerleşmiş ve yerli motiflerle birleşmiştir. Bugün Adige ve Abhaz halklarının mitolojilerinde, eski inanç ve geleneklerinin bir kısmında eski Yunan-Roma kültürünün izlerini görmek mümkündür.

Yunan ve Roma kolonileri Hun Türklerinin Kafkasya’ya akınları neticesinde ortadan kalkmıştır. Hunların Orta Asya’dan batıya göç ederek M.S. 370-375 yıllarında Volga Irmağı’nı geçip, Kafkasların kuzeyinde yaşayan Kuban Alanlarını boyundurukları altına aldıkları bilinmektedir(9). Hunların Bulgar adı verilen boyları Kuban Irmağı kıyılarına yerleşerek burada yaşamakta olan Alanlar ve Adige halkının ataları olan yerli kabilelerle etnik ve sosyo-kültürel ilişki içine girdiler. Bu dönemden Adige diline geçen Hun-Bulgar Türkçesine ait kültür kelimeleri bu ilişkiyi belgelemektedir.

Alanların, Hazarların ve Kıpçakların Orta Çağ boyunca Kafkasya’da etkili oldukları, bu dönemde Kafkasya halkları ile etnik bakımdan karışırlarken, kültürel açıdan da kaynaşıp bütünleştikleri görülmektedir. Kafkasya halkları arasında ortak bir hayat tarzının doğmasına, benzer âdet ve geleneklerin ortaya çıkmasına Kafkasya’yı binlece yıl boyunca etkisi altında tutan bu tarihî süreç yol açmıştır. Bu bakımdan Kafkas halklarının tarihleri bir arada düşünülmeli ve gözden geçirilmelidir.

Kafkasyalı kimliğini oluşturan bu tarihî temelin yanı sıra, Kafkas sosyo-kültürel yapısının en önemli unsurları olan âdetler ve gelenekler de Kafkasya halklarını birbirlerine yakınlaştıran temel unsurlardandır. Doğum, evlilik, ölüm gibi hayatın her safhasında karşımıza çıkan toplumsal olayların gerektirdiği davranış biçimleri olan âdet ve geleneklerdeki benzerlik ve yakınlık, Kafkasya halklarının ortak bir kimlik etrafında kendilerini ifade etmelerini kolaylaştırmıştır. Bir düğün töreni sırasında Karadeniz kıyısındaki bir Abhaz ile Elbruz Dağı’ndaki bir Karaçaylı’nın, veya bir cenaze töreni sırasında Kuban Irmağı kıyısındaki bir Adige ile Terek Irmağı kıyısındaki bir Çeçen’in benzer âdet ve gelenekleri uygulaması onlar arasındaki sosyo-kültürel akrabalığın temelinin çok daha derinlerde aranması gerektiğini akla getirmektedir. Bu da bizi Kafkasya halkları arasındaki etnik ilişkileri ve etnik akrabalıkları incelemeye ve ortaya çıkarmaya sevk etmektedir.

Gerçekten de, bugün birbirinden tamamen farklı dillerde konuşan Kafkasya halkları, benzer âdet ve geleneklere, benzer toplumsal yapılara, benzer giyim-kuşam kültürüne sahip iseler, acaba etnik yapılarında da benzer unsurlar var mıdır, aralarında Kafkasyalı kimliğinin güçlü bir biçimde yaşamasında, aslında birbirleriyle akraba toplumlar haline gelmiş olmalarının rolü nedir gibi sorular akla gelmektedir.

Eğer Karadeniz’den Hazar Denizi’ne kadar 1.100 kilometre boyunca uzanan Kafkas Dağları üzerinde ortak bir kültür ve kimlik meydana getirilmişse, bu kültürü oluşturan ve bu kimliği paylaşan unsurların etnik yönden de birbirleriyle karışmamalarına ve aralarında akrabalıkların kurulmamasına imkân yoktur.

Bugün Kafkasya halklarını oluşturan soyların etnik kökenleri incelendiğinde pek çok soyun komşu kabilelerden diğer kabileye geçtiği ve burada asimile olarak o kabileye karıştığı görülmektedir. Kafkas halkları arasında bölgeden bölgeye olan göçler neticesinde halklar karışıyor ve başka bölgeye göç eden bir soyun üyeleri bir-iki kuşak sonra orada tamamen asimile olarak önceki etnik özelliklerini büyük ölçüde kaybediyordu. Ancak bu gibi soylar etnik kökenlerini biliyorlar ve ona ait hatıraları koruyarak nesilden nesile aktarıyorlardı. 19. yüzyılda Kafkasya’da pek çok etnik gruba mensup soy, ekonomik ve dinî sebepler, atalık müessesesi, kültür akrabalığı, kültür temasları neticesinde etnik yönden birbirleriyle karışmışlardı.

18.-19. yüzyıllarda Osetler Kabardey prenslerinin hâkimiyeti altında yaşamakta ve onlara vergi ödemek zorunda olsalar bile, Oset ve Kabardey halkları arasında güçlü bir birlik oluşmuş ve aralarında akrabalık ilişkileri kurulmuştu. Aynı dönemde Osetlerin Malkarlılar ile de ilişkileri güçlüydü. Pek çok Oset ailesi çeşitli sebeplerden dolayı Malkar bölgesine göç ederek orada yerleşip asimile olurlarken, bir çok Malkar ailesi de Osetya’nın Digor bölgesine yerleşerek orada eriyip kaynaşmışlardı. Osetler ile İnguşlar arasında da benzer şekilde ilişkiler mevcuttu. Pek çok Oset ailesi İnguş bölgesine göç ederek orada asimile olurlarken, yine pek çok İnguş ailesinin de Osetya’ya göç edip yerleşerek Osetleştikleri tarihî bir gerçekti.

Osetler arasındaki Malkar kökenli bazı soylar Asan, Bay, Tsala, Bazi, Gatsi, Nafi, Guldi, Gatsila, Ortabay, Mistul adlarını taşıyordu (10).

Malkarlılar arasında asimile olan bazı Oset kökenli soylar şu adları taşıyorlardı: Gaza, Kemren, Atabiy, Koban, Guze, Kunduh, Glaş, Gasi, Musuka, Çora, Çoçay, Mizi (11).

Kabardeyler arasında da farklı etnik kökenlerden gelen pek çok soy yaşamaktaydı. Söz gelimi Kabardeyler arasındaki Karaçay-Malkar kökenli soylara örnek olarak Abay, Baysı, Bolat, Botaş, Bözü, Buday, Kuday, Kerti, Küçmez, Maşuk, Meçuka, Misak, Sokur, Ogurlu, Ulbaş, Şava soylarını verebiliriz.

18.-19. yüzyıllarda Kabardey’e göç eden Oset soylarından Tugan, Kubatiy, Bituv, Dudar, Çegem, Slon, Hosto, Tazi, Tavkel, Dadım gibi soylar burada asimile olarak Kabardeyleştiler (12).

Kabardeyleşen bazı Abaza soyları ise şunlardı: Abaze, Bag, Cantemir, Nır, Dıce, Tram, Kılıç, Mid, Marşanuk, Şikharo, Şadz, Şaçe, Ortan (13).

18. yüzyıl sonlarındaki Kafkas-Rus savaşları sırasında Dağıstan’dan Kabardey bölgesine gelip yerleşen pek çok aile burada Kabardeyleştiler. Bunlar Kumık, Gubaçik, Mahatay, Endi, Haci, Şamhal, İraz, Kazançı gibi soylardı. Aynı dönemde işgale uğrayan Kabardey topraklarından kaçarak Dağıstan’a sığınan bazı sülaleler de burada asimile olarak çeşitli Dağıstan etnik kimliklerini benimsediler. Dağıstan’daki Kabardey kökenli bazı soylar şunlardır: Çerkes, Çegem, Aznavur, Botaş, Tambiy, Kabardı.

Kafkas-Rus savaşları sırasında yaşadıkları bölgelerden kaçmak zorunda kalan önemli miktarda Çeçen ve İnguş aileleri Kabardey köylerine dağılarak yerleşmişler ve buralarda asimile olarak yaşamaya başlamışlardı. Sözgelimi, 19. yüzyıl başlarında Küçük Kabardey bölgesindeki Psıdahe köyünde 664 Çeçen (166 aile), Gayti ve Elceruko köylerinde 416 İnguş (164 aile) yerleşip yaşamaya başlamıştı. Bunlar zamanla asimile olarak Kabardey etnik kimliğine dahil oldular(14). 

Malkarlılar ve Kabardeyler arasında Çeçen adını taşıyan soyların kökeni de Çeçenlere dayanıyordu.

Kabardey’de kökenleri Nogay Tatarlarına dayanan bazı soylar da şunlardı: Yeseney, Kandavur, Kılıç, Navruz, Yeştrek, Canhot, Canbek, Nayman, Tsey, Şorokada, Tamaz, Altıyak, Karamırza, Negoy.

Karaçaylılar arasında da değişik etnik kökenlere sahip soyların sayısı oldukça fazlaydı. Örneğin Karaçay’ın Kart Curt köyünde Gürcü-Svan, Megrel, Abhaz, Dağıstan, Kabardey bölgelerinden kan davası ya da başka sebeplerden dolayı, tek başlarına ya da aileleri ile kaçıp gelerek yerleşen pek çok soy vardı (15).

Karaçay’da Abhaz kökenli olarak bilinen bazı soylar şunlardı: Catdo, Koban, Bagatır, Hosu, Albot, Bostan, Karaköt, Kipke, Kayıt, Geben, Dotdu. 

Karaçay’da büyük bir klan oluşturarak Semen, Korkmaz, Albot, Bostan, Canıbek soylarına ayrılan Tramlar da Abaza kökenliydi.

Karaçay’daki Tambiy soyu Kabardeylerin Tambiy soyundan idi. Karaçay’daki Tohçuk soyunun kökeni de Kabardeylerin Kaytuk sülalesinin Dohşuk soyuna dayanıyordu.

Karaçaylıların Aliy soyu Dağıstan’dan Karaçay’a gelip yerleşmişti. Şaman soyunun kökeni ise Bjeduğlara dayanıyordu. Goçiya soyu Gürcü-Svanlardan gelen bir aileye mensup iken, Appo soyunun kökeni de Kabardeylerin Temirkan soyundan geliyordu.

Yukarıda verdiğimiz örneklerden de anlaşılmaktadır ki, Kafkasya halkları yüzyıllar boyunca birbirleri ile karışıp, birbirlerinin içinde asimile olurlarken, beraberlerinde taşıdıkları kültürel unsurların da değişik Kafkas toplumları arasında yayılıp benimsenmesinde önemli rol oynamışlardır. Böylece Kafkasya halklarının kanları birbirine karışırken, artık onları ırk bakımından birbirinden ayırma imkânı ortadan kalkmış, Kafkasya halkları etnik yönden birbirleriyle akraba toplumlar haline gelirlerken, geliştirdikleri ortak sosyo-kültürel yapı da onların bir millî kimlik altında toplanmalarını kolaylaştırmıştır. Günümüzde Kafkasyalı kimliğini oluşturan unsurlar tarih boyunca Kafkasya’da etnik yapıyı ve kültürü ortaya çıkarıp şekillendiren bu karmaşık sosyolojik süreçtir.

Kafkasya halkları günümüzde Abhazca, Adigece, Çeçence, Avarca, Lezgice gibi Kafkas dillerinin değişik gruplarında, Karaçay-Malkar ve Kumukça gibi Türk dillerinin çeşitli lehçelerinde veya Osetçe gibi Hint-Avrupa dillerinin İran grubuna mensup bir dilde konuşuyor olabilirler. Ancak bugün onlar için etnik bir gruba aidiyetin göstergesi sayılan bu farklı diller, onların ortak bir kültür ve kimlik altında toplanmalarını engelleyememiştir. Kafkasyalı kimliğinin temelini oluşturan etnik akrabalık ve ortak sosyo-kültürel değerler dil farklılığının üzerindedir.

Linguistik farklılık etnik gruplar arasındaki farklılığın önemli bir göstergesidir. Ancak dil akrabalığının ırk akrabalığını gerektirmediği de sosyolojik bir gerçektir. Kafkasya’da konuşulan farklı dil grupları burada farklı etnik grupların varlığını ortaya koyarken, Kafkasyalı kimliğini oluşturan ve etkileyen değişik kültürlere mensup kavimlerin tarih boyunca Kafkasya’da var olduklarını da belgelemektedir. 

KAYNAKÇA
ALİYEV, Umar Karaçay, İstoriko-etnologiçeskiy i Kulturno-ekonomiçeskiy Oçerk.-Rostov-na-Donu:Kraynatsizdat, 1927.
CANBEK, Ahmet Kafkasyanın Ticaret Tarihi-Eski Çağlardan XVII. Yüzyıla Kadar.-İstanbul: Kuzey Kafkasyalılar Kültür ve Yardım Derneği Yayınları, 1978.
FISHMAN, Joshua A. Language in Sociocultural Change.-California: Stanford University Press, 1972.
FOLTZ, William J. “Ethnicity, Status and Conflict.” Ethnicity and Nation-Building:Comparative, International and Historical Perspectives:103-106. Wendell Bell-Walter E. Freeman (Ed.).-London, 1974: Sage Publications.
GROUSSET, Rene, Bozkır İmparatorluğu.-İstanbul, 1980: Ötüken Neşriyat.
MORRIS, H.S. “Ethnic Groups.” International Encyclopedia of the Social Sciences. V :167-172 .-New York: The MacMillan Company & The Free Press, 1968.
SIMPSON, G.E. ve J.M.YINGER. Racial and Cultural Minorities. An Analysis of Prejudice and Discrimination.-New York: Plenum Press, 1985.
WARE, Caroline F. “Ethnic Communities.” Encyclopaedia of the Social Sciences, V: 607-613. Edwin R.A. Seligman (Ed.).-New York: The Macmillan Company,1948.
YAHTANİGOV, Hasan. Severokavkazskie Tamgi.-Nalçik, 1993.
ZOROĞLU, K. Levent. “Kafkasya Uygarlığı.” Kuzey Kafkasya (İstanbul), 1975, V (30). 

SON NOTLAR 
(1) WARE, Caroline F. “Ethnic Communities.” Encyclopaedia of the Social Sciences, V: 607-613. Edwin R.A. Seligman (Ed.).-New York: The Macmillan Company,1948: 607.s.
(2) MORRIS, H.S. “Ethnic Groups.” International Encyclopedia of the Social Sciences. V :167-172 .-New York: The MacMillan Company & The Free Press, 1968: 167.s.
(3) FOLTZ, William J. “Ethnicity, Status and Conflict.” Ethnicity and Nation-Building:Comparative, International and Historical Perspectives:103-106. Wendell Bell-Walter E. Freeman (Ed.).-London, 1974: Sage Publications: 103.s.
(4) FISHMAN, Joshua A. Language in Sociocultural Change.-California: Stanford University Press, 1972: 62.s.
(5) SIMPSON, G.E. ve J.M.YINGER. Racial and Cultural Minorities. An Analysis of Prejudice and Discrimination.-New York: Plenum Press, 1985. 11.s.
(6) ZOROĞLU, K. Levent. “Kafkasya Uygarlığı.” Kuzey Kafkasya (İstanbul), 1975, V (30): 23.s.
(7) CANBEK, Ahmet Kafkasyanın Ticaret Tarihi-Eski Çağlardan XVII. Yüzyıla Kadar.-İstanbul: Kuzey Kafkasyalılar Kültür ve Yardım Derneği Yayınları, 1978, 21.s.
(8) CANBEK, a.g.e. 27.s.
(9) GROUSSET, Rene, Bozkır İmparatorluğu.-İstanbul, 1980: Ötüken Neşriyat, 88.s.
(10) YAHTANİGOV, Hasan. Severokavkazskie Tamgi.-Nalçik, 1993. 28.s.
(11) YAHTANİGOV, a.g.e. 28.s.
(12) YAHTANİGOV, a.g.e. 49.s.
(13) YAHTANİGOV, a.g.e. 16-17.ss.
(14) YAHTANİGOV, a.g.e. 98.s.
(15) ALİYEV, Umar Karaçay, İstoriko-etnologiçeskiy i Kulturno-ekonomiçeskiy Oçerk.-Rostov-na-Donu:Kraynatsizdat, 1927. 52.s. 

Doç. Dr. Ufuk Tavkul 
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Öğretim Üyesi. 
Kafkasya Dergisi (Araştırma Analiz) Yıl: 1, Sayı:1, sf:53-57, Ekim 2005-Mart 2006.

Şamil Elveda Kafkas DağlarıErtesi gün, esir Şamil’in bulunduğu dağ köyü Keherdağ’da askeri resmi geçit töreni düzenlendi. Biraitanski, Kafkas savaşlarının zaferle sonuçlanması nedeniyle onları kutladı ve Şamil’in esir alınmasında aktif görev aldıkları için onlara, baş yöneticiliğin belirlediği on bin manatlık ödülü dağıttı.

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @dergi_mizage: As we all know you are a bit busy these days, we want to remind you that Russia condemns the USA for Native American Gen…
Avusturya, Drau anıtı: ''Burada 28 Mayıs 1945’te yedi bin Kuzey Kafkasyalı, kadın ve çocukları ile birlikte Sovyet… https://t.co/yZtTG7dfDs
RT @Cerkesya: #21Mayıs #Circassiangenocide #ÇerkesSoykırımı https://t.co/ADgbR91klj
#21Mayıs1864 #21may1864 #genocide1864 #CircassianGenocide #circassianexile #CerkesSoykırımı #unutma #unutturma https://t.co/AOEiRG08aK
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery