Nart mitolojisi kahramanının ismi ile yola çıktılar.

Nart destanlarının ana kahramanı olan Sosruko çerçevesinde dönecek olan savaş mitoloji oyunu, Türkiye'den Nalçik'e yerleşmiş Besleney/Çurey sülalesinden iki kişi tarafından planlanan, Kafkasya'da yerleşik 3 kişilik bir ekibin de desteği ile nisan ayında test yayınına başlayacak. Oyunun haziran ayı gibi yayına verilmesi bekleniyor.

Çerkeslerin mitolojik kahramanı Sosruko'yu anlatan dünya’nın ilk mobil oyununu tüm telefonlarda çalışacak şekilde, İngilizce, Türkçe ve Rusça yayına girecek.

Oyunun ana hikayesi Nart destanları kahramanı Sosruko üzerine. Hikaye gerçek destanın dışında diğer mitolojik destanlara da yer verecek. Oyun içinde Çerkez müzikleri ve Çerkes kültürü Nart etkisiyle fazlasıyla verilecek. 

Bu proje için aşağıdaki sosyal medya hesaplarından destek verebilirsiniz.

http://www.clashofsosruko.com/

https://www.facebook.com/Clashofsosruko/

https://twitter.com/clashofsosruko

https://instagram.com/clashofsosruko

#sosruko

#clashofsosruko

 

Sosruko Kimdir?

Sosruko, Kuzey Kafkasya destanlarının en ünlü ve en yaygın mitolojik kahramanı. Sosrukua, her çağda, her dönemde Nart destanlarının bilinen kahramanıdır.

Sosruko'nun doğuşu ile ilgili öykü çok ilginçtir. Ünlü Nart kadın kahramanı Seteney, Bakhsan ırmağı kıyısında çamaşır yıkarken Nartların sığırtmacı onu görür ve güzelliğine vurulur. Fırlayıveren aşk oku, karşı kıyıda üzerinde çamaşır yıkanan taşa çarpar. Taş hemen ısınmaya ve büyümeye başlar. Seteney sıcak taşı eteğine sararak Nart Tlepş'in dökümhanesine götürür. Tlepş büyük çekici ile taşı kırar, içinden ateş saçan, kor halindeki Sosrıkua çıkar. Bu nedenle Nart Sosrıkua, Nart Tlepş ile Seteney Guaşe'nin oğlu sayılır

Sosruko'nun bir kaya parçasından doğuşu Grek mitolojisindeki "Cyclop", ve Türk destanlarındaki "Tepegöz"ün doğuşu motifi ile benzerlik taşır. Bu üç destan kahramanının doğuşu taş orijinli bir motifte birleşmiştir.

Sosruko'nun doğuşu üzerine yirmiden çok metin vardır, ama babası, biri dışında belli değildir. Setenay-guaşe'nin belirgin bir eşi de yoktur. Babalı anlatıya göre, Savsırıko, Kuban Irmağı (Пщызэ) kıyısında çamaşır yıkarken, ırmağın öte yakasında bulunan Nartların çobanı (чэмэхъожъ) Tlıptsemıko Zertıj (Л1ыпц1эмыкъо Зэрт1ыжъ) kendisine vurulur; okunu göstererek, Setenay-guaşe'ye doğru "Göndereyim mi?" diye seslenir, Setenay-guaşe de "Gönder" der. Bunun üzerine çoban aşk okunu (хъопсащэ) atar, ok kadının yanındaki bir taşa düşer ve taşı döller. Setenay-guaşe taşı bir beze sarıp evine götürür ve fırına koyar. Taş yavaş yavaş büyümeye başlar, 9 ay 10 gün sonra taş iyice irileşir, sallanmaya ve içinden ses vermeye başlar, taşı hemen Ateş Tanrısı ve hekim olan demirci Tlepş'in (Лъэпшъ) atölyesine götürür ve yardırır. Taşın içinden kıvılcımlar saçan kızgın bir oğlan çocuğu çıkar. Setenay-guaşe bebeği eteği ile tutmak ister, ama bebek annesinin eteğini yakarak yere düşer. Tlepş bebeği dizlerinden maşayla tutup yedi kez suya daldırır ve bebeğe, gelenek gereği, . Maşa ile tutulduğundan suya değmeyen ve yumuşak kalan dizleri dışında, Savsırıko'nun çelikleşmiş vücuduna artık silah işlemiyordu; bu yönüyle

Başka anlatılarda ise, Savsırıko'nun babası tamamen belirsizdir ve Savsırıko'nun babasının belli olmaması, Setenay-guaşe'nin umurunda bile değildir. Nartlar arasında erkek ve kadınların birlikte katıldığı Nart kurultayı (Хасэ) yanında, bir de sırf kadınların alındığı Analar Kurultayı da (Ныхасэ) vardır. Kurultay kararlarına herkes uymak zorundadır, örneğin karara uymayan ve Peterez'in koruma altındaki kocamış analığı Yisp-guaşe'yi ya da gerçek adıyla Joko-nan'ı (Жъокъо-нан) yağmalayan Yınıj Şhabğo'nun (Иныжъ Шъхьабгъо) oğlu yargılanmış ve yüz suç (yüz günah; псэк1одишъэ) işlediği kanısına varılarak, cezasını çekmek üzere dağa zincirlenmiştir.

Ölülerin Şarabı

Aralık 08, 2018

Kuntabeş ve Hatkoyesler’in oğlu

Laşin: (…) Tek bir ismi öğrenerek,
Öğrendim yeryüzünde her şeyi,
“Seni seviyorum!..” diyerek,
Bitirdim tüm sözlerimi. .....

Fenes: Delisin sen, Laşin!.. Üzerinde yattığım şu kuma bir bak; yeryüzünün en yumuşak yatağıdır o, çünkü bir kadın tarafından serilmedi. Başının üstündeki göğe bak bir de şimdi, yani evrenin en temiz örtüsüne, hiçbir kadın eli kirletemedi onu. Yaşamayı kimden öğreneceksin? Kendisini boydan boya hayata adayan şu bilge ağaçtan mı, yoksa yalnızca elindekilerin hepsini istemekle kalmayıp, aynı zamanda seni de senden alan, doymak bilmez bir kadından mı?

Kitaba alınmayanlardan

Yeryüzünün en yüksek dağları buradadır; fakat insan, tüm dorukların da yukarısını görebilir.

En güçlü ve ihtiyar ağaçlar burada yetişir. Yine de insan, içlerinden herhangi birini en üst dalından tutup, yere kadar çekebilir.

Burada yetiştirilen atlar, kuşlardan hızlıdır. Savaşçılar, büyük kahramanlıkların ardından, çatısında dumanı tüten evlerine dönerler, yiğitlik ve cesaret şarkıları söyleyen aşıkları dinlemeye…

Kanlı çarpışmalarda dağları devirir, büyük suları aşar, devleri yenilgiye uğratırlar ve tüm savaş işlerini bitirdiklerinde, kafalarını dinlemek için, ormanlara, sineklerin cirit attığı kulübelere sığınırlar.

Sayısız orduyu kılıçtan geçirdikten sonra, gökyüzünde, aladoğanın birine yem olacak minicik bir kuşu farkedip, hayatını kurtarabilirler.

Atlarıyla ezip geçtikleri ekin, birkaç ülke insanını bir yıl boyunca tok tutabilirdi.

İçlerinden bir yiğit, günbatımına kadar zafere kavuşamayacağını anlamış ve güneşi alıkoymak için atını gökyüzüne sürmüştü; ne var ki ışık, gözlerini kör etti. Ayın ucuna çarptı, mantosunun eteği diğer uçta takılı kaldı; böylece tam yedi gün yedi gece ayın ucunda asılı bekledi. Ne zaman ki, mantosunun bağları koptu, bütün o günler boyunca dizlerinin arasında tuttuğu atının üzerinde, usulca yeryüzüne indi. Ayın ucunda sallanan mantoyu oralı bir çoban buldu ve her Tanrı’nın günü sırtına geçirip, çalım sattı.

İnsanlar zaman zaman toprağın sarsılıp titrediğini duyduklarında, bunda Kuntabeş’in de payı olduğunu bilirler. O ki, atının üzerindeyken, şöhretini bile geride bırakır; ve henüz gerçekleştirmediği kahramanlıklar için söylenen şarkılara bir türlü yetişemez. Ve işte bugün, bu saatte, bu an Kuntabeş, yine atını sürüyor; bakışları, hayvanın burun deliklerinden çıkan alevi geride bırakıyor. Sabah ne yediğini hatırlamıyor Kuntabeş; sefere çıkarken de, bütün bu günler boyunca neyle besleneceğini getirmemişti aklına.

Kuntabeş atını sürüyor, şöhret arzusuyla yanıp tutuşarak. Eğer söylenen şarkı onun için yazılmamışsa, bilin ki basit bir vızıltıdan ibarettir. Onun kahramanlığını anlatmayan söylencenin aslı yoktur. Eğer atı bu ormana işemediyse, burası orman değil, olsa olsa bir çalılıktır.

Kişniyor, inliyor, yırtınıyor Kuntabeş’in atı. Ağzından dökülen kanlı köpükler, uzun otları lekeliyor. Batırın sol omzunda bir şahin uyukluyor, kızgın oklar acıyla şıngırdıyor kılıfının içinde, kılıcı kana susamış, durmuş bekliyor kınında.

İşte böyle sürüyordu atını Kuntabeş ve sonunda, yeryüzündeki kadınların en güzelinin yaşadığı memlekete ulaştı. Arıyor muydu onu, kimse söyleyemez; kesin olan bir şey varsa, o da, uyuduğu saatler dışında, ömür boyu kahramanlık peşinde at sürdüğüdür. Demek ki onun için hiç bir karşılaşma, rastlantı olamaz. Eğer böylesi bir rastlantı söz konusu olduysa bile, er ya da geç kanlı bir zafer ile sonuçlanmıştır. Ve işte karşısında dikenli bitkilerden örülü bir set, ki şapkanı fırlatsan öteki tarafa geçmez; ve işte sağlam, dev kapılar, ki üzerlerine bir dağ devrilse yıkılmazlar. Ne var ki, Kuntabeş’in seti aşması için atını biraz mahmuzlaması yetti, kapılar cesur yiğidin atının bir kuyruk darbesiyle yıkılıverdi.

Kuntabeş’in atı, büyük evin kirişlerinin önünde durduğunda, yakınlardaki dağ dorukları titredi, civar ormanlardaki bütün ağaçlar yapraklarını döküverdi. Bir tek evin kendisi, bu güçlü sarsıntıya dayanabildi; yarı yarıya çürümüş kirişler devrilmedi, yıllanmış duvarlar çatlamadı, çoktandır kargalara barınaklık eden, delik deşik çatı çökmedi. Bu köhne ev ne yıkıldı, ne sarsıldı, çünkü o, yeryüzündeki kadınların en güzelinden yayılan ışık ve tutkuyla sağlamlaştırılmış, hatta belki baştan aşağı bu maddeden yapılmıştı.

Işığın kızı, yiğidi karşılamak için dışarı çıkmadı, elini hafifçe oynatmasıyla, evin duvarları saydamlaştı, o zaman Işıktanelli Kadın boylu boyunca göründü. Fakat hiç kimse, hiçbir zaman, en güzel kadının güzelliğini anlatmaya cüret edemez… O yüzü kendi gözleriyle gören her erkek, yeryüzündeki bütün diğer kadınları unutmuştur. Ve hiç kimse bu kadının kime benzediğini söyleyemez, çünkü güzelliğini bir başkasıyla karşılaştırmak olanaksızdır. Işıktanelli Kadın, ışık huzmeleri ve renklerden dokunmuştur. Sesi, derin fısıltılar ve tutkulu iç çekişlerdir onun, tatlı bir yorgunluğu ve yüreğin hiç bitmeyen arzularını söyler. Hareketleri, kirpiklerinin açılıp kapanışı, bakışları, göz kamaştırır, insanın kanı damarlarında gürültüyle akar. İşte göz kapaklarının titremesiyle, üzerine sayısız yıldızın ışığı yansıyan tavan sallandı; yıldızlar, bu kadının gözlerinden yayılan ışığa bir göz atmaya, kendi ışıklarının onunkinin yanında sönüşünü izlemeye inmişlerdi yer yüzüne. Bu gözlere bakıp da kör olanın vay haline! Ama bu balçık tabanlı, serin odada sağ kalan erkek, sonsuz mutluluğa ermiş demektir.

“Kuntabeeş!..”, bu ışıklı ses, kadının titreyen kirpiklerinden kopup geldi, duvarları aştı, yiğidi sarıp sarmaladı. “Kuntaabeeş!..” Bu bahçe yüz yıldır, bu sesi duyup da yüreği titremeyen, dizlerinin bağı çözülmeyen bir insana tanıklık etmemişti.

Fakat Kuntabeş’in sırtında ev yapımı kalın yünden bir gömlek, onun da üzerinde bir yaban domuzunun ensesindeki sert tüyleri andıran göğüs kıllarını bastıran demirden bir zırh vardı. Yağmurlardan ve karlardan, atının ağzından çıkan köpüklerden ve yiğidin kendi terinden ötürü baştan aşağı paslanmış zırhın da üzerine çelik cebeler dikilmişti. Bunlar de yetmiyormuş gibi, acayip bir hayvanın derisinden yapılmış, bronz şeritlerle kaplı, dev bir kalkan koruyordu Kuntabeş’i. Gerçi tüm bunlar olmasa bile, Kuntebeş’in göğüs kafesinin içinde çarpan kalbe, o güne dek ne bir ok, ne bir mızrak, ne de büyük ağaçların altında biraz dinlenmek için uyurken canına kastetmiş yıldırımlar zarar verebilmişti. Öyle bir kalp taşıyordu ki, daha doğrusu – öyle bir kalp onu taşıyordu ki, bir kez olsun huzur nedir bilememiş, şu koca dünyada nereye, neden ve hangi gereklilik uğruna koşturup durduğunu düşünmeye fırsatı olmamıştı.

“Kuntabeş!”, dedi ona aynı ses bir kez daha. Bu sesi duyan kuşlar yollarını şaşırır, farklı yönlerde savrulmaya başlarlardı. Bu sesin anlattığı bir şey daha vardı, o da – daha önce asla aynı erkek adını iki kez tekrar etmemiş olduğuydu.

Fakat bir kadın tarafından seslendirilen kelimeler, Kuntabeş’in anlayabileceği türden kelimeler değildi. Kılıcının dairesel bir hareketiyle, duvarda, kendi dev bedeninin rahatlıkla geçebileceği bir yarık açtı, ne de olsa kimse ona bir yere girmek için kapıyı açabileceğini öğretmemişti. Elini, Işıktanelli Kadın’a uzattı.

Kadınların en güzelinin yüreği gönendi, çevresine yaydığı ışık titredi, kar beyazı göğüsleri heyecanla inip kalktı, erkek gözlerine aç, yuvarlak kalçaları aralandı, elleri, tertemiz dağ pınarları gibi kıpırdandı.

“Ellerini, saçlarımın arasına daldır,” diye fısıldadı, “seni ölümsüz bir varisle ödüllendirebilirim. Bacakları bu evin kirişleri gibi sağlam, kolları, şimşir gövdesi gibi, bu evden, kendinle beraber bir oğul çıkaracaksın, o senin halkının soyunu sürdürecek.”

Işıktan kadının ateşi Kuntabeş’i yakmaya yetmedi. Ne kalbi titredi, ne dizlerinin bağı çözüldü. Güçlü avucunu uzattı; nice aşk sözcükleri ve inlemelerin, aralarında hiç bir iz bırakamadan sönüp gittiği, uzun, ipekten saçları yakaladı ve kadını evin dışına sürükledi.

“Senden olsa olsa bir sümüklüler kabilesi doğar, kancık!” dedi Kuntabeş ve avludan ayrılırken şunu da eklemeyi unutmadı: “Sen yiğitler doğurmuyorsun, pislik içinde yaşamaya yazgılı insanlar, çobanlar doğuruyorsun. Işığın kahramanlıklara değil, kalbin gelip geçici, boş hazlarına davet ediyor. Seni, eteklerinde en derin suların bulunduğu, dağların en yükseğine götürmeli, oradan aşağı atılmayı hak ediyorsun!”

İşte Kuntabeş’in kelimelerle ifade edebildikleri bunlardı, edemedikleri ise şöyle özetlenebilirdi: “Şanlı yiğitleri kahramanlıklara götüren yollara tuzaklar yerleştiriyorsun. Senin sesini duyup, ışığını gördüklerinde, ufukları oklarla delmek yerine, çalılıkları “tutkunun okları” ile suluyorlar. Artık yirmi yaşımı geride bıraktım, senin yağlı, solgun kalçalarından başka düşünecek şeylerim var, harp meydanında kahramanca bir ölümle kucaklaşmak gibi… Sen ise, önüne bir sadaka atarlar umuduyla yiğitlerin ellerini yalayan bir kancıksın!”

Bu söylenmemiş sözlerle Işıktanelli Kadın’ı, bir çöp torbası gibi atının üstüne yığdı ve bozkıra doğru yol aldı.

Atını sürüyor Kuntabeş, uçuyor atının sırtında yine, uçsuz bucaksız bozkır boyunca. Kuntabeş’in eski mantosunun içinden Işıktanelli Kadın’ın eli her göründüğünde, bütün o diyar sönmez bir ışıkla aydınlanıyor, ipekten saçları rüzgarda savruluyor, yıldızlar bu saçların içine dalıp, gökyüzünün tüm renkleriyle parıldıyorlar. Geçtikleri ırmak suları peşlerinden geliyor, ormanlar başlarını eğiyor, dağ dorukları keder ve hasretle arkalarından bakıp kalıyor.

Uzun muydu, kısa mıydı Kuntabeş’in yolu, bir Nart asla mesafeleri ve zamanı düşünmez; savaştığı yerin adı Dünya’dır onun, ölümle karşılaştığı zamana Sonsuzluk denir. Nart, hedefine ulaşmadan durmak nedir bilmez. Fakat Kuntabeş bu kez, henüz yorulmaya bile vakit bulamadan, üzerinde dağınık bir şekilde şimşir ağaçlarının büyüdüğü geniş vadide durmak zorunda kaldı, kendisi de yüzyıllık, kudretli bir şimşiri andırıyordu, karla örtülmüş sakalları ve bıyıkları ile dev bir adamdı, haddinden geniş omuzları vardı ve durduğu yerde bileklerine kadar toprağa batıyordu.

Kuntabeş’in, o an karşısında duran adamın büyük mü küçük mü olduğunu düşünmeye ne vakti, ne de bir nedeni vardı. Asla geriye de dönmezdi, ne de olsa aklına koyduğu bir şeyin tamı tamına gerçekleşeceğinden şüphesi yoktu. Kuntabeş, hiç yolundan ayrılmadan dev adamın önünden geçip gitmeyi istiyordu. Atının terkisinde yeryüzündeki kadınların en güzelini taşıyan bir yiğit, kim olduğunu bile bilmediği (bir çoban, işsiz güçsüz bir serseri, fazlasıyla cömert bir ev sahibinin bol boza ikramından sonra çalıların arasında kendisine sakin bir yer arayan bir seyyah bile olabilir) biri yoluna çıktı diye duracak değil ya! Kuntabeş, adamın önünden, yıllanmış ağaçların tepelerini toz altında bırakarak geçip gitti, fakat adam arkasından elini uzattı ve Kuntebaş’i, atının kuyruğundan yakaladığı gibi geri çekti, öyle ki elinde kuyruk, yiğidin yüzüne bakarak şunları söyleyebildi: “Bana selam vermeden önümden geçme cesaretini kendisinde bulan bir Nart’ın birkaç kemiğini kırmadan evime dönmem imkansız. Neden diye sorulacak olursa, en azından şu sebepten derim: Üç-nineler beni eve sokmaz da ondan, dahası kaderime lanetler yağdırır, soluksuz bedenimi köpeklerin önüne atar, artıklarını da karga sürülerine bağışlar… Ters gidiyorsun sen şanlı yiğit, arkan önüne dönmüş. Bugünden düne fırlamak sanki niyetin.”

Kuntabeş’in yüzü gölgelendi. “Eğer karşına çıkan ilk aptal seni durdurabildiyse, bir çakalın leş kokulu midesinden başka bir yeri haketmiyorsun!” dedi kendisine ve yumruğunu atının tepesine indirdi. At, yere yığıldı, sırtındaki kutsal hazineyi düşürdü, aralanan mantonun içinden Işıktanelli Kadın çıktı, inci tanesinden gözyaşlarını, çiğnenmiş basılmış otlara serpiyordu.

“Evsiz köpek sürülerinin evladı!” dedi yabancı, “güneş batar, ay gelmez olur. Zamanın yittiği bu anlarda kimse, acı çekenin gözyaşlarını görmezken, Yaratan tarafından, sabrı denenmek üzere bizlere gönderilen Işıktanelli Kadın, yorgun kalplerimizi aydınlıkla buluşturur, bu dünyanın, bizlerin mutluluğu için yaratıldığını hatırlatır! Ve sen onun kutsal bedenini, o iğrenç mantonla sarmaya cüret ettin, öyle mi?!”

Kuntabeş’in yüzü bulutlarla kaplandı, sert bakışlarında şimşekler yanıp söndü, onlardan çıkan alevle tutuşan bıyıkları titredi:

“Bir dakika sonra kara kargaların yuvalarında didikleyecekleri bu çürümüş et ve kemik parçası hangi soydan acaba?”

“Işıktanelli Kadın’dan yayılan şefkat ve mutluluk ışığının böyle parıldadığı yerlerde kargalar, kendilerine yuva yapmaya korkarlar. Ben Hatlardanım, Hat soyunun genç oğullarından biriyim. Aşıkların, senin daha gerçekleştirmediğin kahramanlıklara, geleceği anlatan yalan efsanelerden şarkılar derledikleri memlekettenim ben. “Kendi işlerimle yaşamak istiyorum dedim”, aptal Kuntabeş’le ilgili sözler ve melodilerde değil. Dikildim işte karşına. Kuntabeş, hayatı tersinden yaşıyor. Eğer ismini tersinden okuyacak olursak gerçek bir Şebatnuko’dur o. Sen, o uğursuz beygirinin üzerinde sarsıla sarsıla giderken, ışıklı kadının ışığı asırların önüne geçti, annemin rahmini vaktinden önce terk etmem gerekti. Aşk ve tutkunun ışığı kılıçla elde edilemez, yüce gökler tarafından bahşedilir insana. Dudaklarımda annemin sütü henüz kurumadan yola çıktım, sakalları karla kaplanmış senin karşına dikildim. Beni buraya inleyen rüzgarlar sürükledi, kederli dağ dorukları gösterdi bana bu yolu, buraya varana kadar ne yedim ne içtim, çatlayan dudaklarım yalnızca gökyüzünden inen çiylerle ıslandı… Sense hangi yerlerden geldiğini, ne zaman yola koyulduğunu anımsamıyor ve seni kimsenin görmeyeceği bir yere doğru atını sürüyorsun.”

Hat, yerinden kıpırdadı, ayaklarını toprağın içinden çıkardı, üzerlerindeki taş ve toprak parçalarını silkeledi, Kuntabeş’in yanına vardı. Yiğit, henüz kıpırdamaya vakit bulamadan, kendisini ayak bileklerine kadar toprağa saplanmış buldu. Sonra Hat, onu bir kez daha yakaladı ve tekrar toprağa sapladı, bu kez beline kadar. Hat, Kuntabeş’i üçüncü kez havaya kaldırdığında, onu ta çenesine kadar toprağa sapladı ve şöyle dedi: “Kafan sersem olsa da, sağlam bir bedene sahipsin. Madem öyle kafan dışarıda kalsın. Burnunla nefes al, gözlerinle çevreni seyret, belki işe yarar bir şeyler görürsün. Kar yağarsa, dilini dışarı sarkıtabildiğince sakallarını yala, yağmur yağarsa bıyıklarından damlayan suyu emersin.”

Hat, Işıktanelli Kadın’a yaklaştı, onu kaldırdı, küçücük bir kuştan daha hafif olduğunu anladı, kar beyazı vücudunu tek bir ipliğin bile örtmediğini gördü.

“Hakaretin alevi üzerimdeki ipekten elbiseleri küle çevirdi,” dedi sesinde derin bir hüzünle Işıktanelli Kadın.

“Hiçbir elbise, seni senden daha güzel yapamaz ve gizleyemez bedenini,” diye yanıtladı onu Hat, bir yandan da Tanrı’ya kendisini bu güzellikle kör etmemesi için yakarıyordu. Kuntabeş’e döndü: “Işıktanelli Kadın’a bak kafasız Nart, bak o lanet olası mantonla lekelediğin kadına!”

Kadın, tam önlerinde, küçücük ayakları toprağa neredeyse hiç basmadan duruyordu, elleri havadaki en ufak esintiyle titriyor, vadiyi sönmez bir ışığa boğuyordu. Gözleri aynı anda, hem kaderine yazılmış mutluluğu, hem de öleceğin saati görüyorlardı.

Hat, yüreğinde, toprağın dayanılmaz gücünü duydu; bedeni nehirlerce çağlıyor, isyankar rüzgarlarca havalanıyor, uçuyordu… Ateşin içine girenin dönüşü yoktur. Hat, Işıktanelli Kadın’a yaklaştı, elleriyle, hiç titremeden havaya kaldırdı onu, kucağına aldığı kendi hayatıymışçasına, dikkat ve sevgiyle taşıdı onu. Orman yakın, ağaçlar uzak; ağaçlar yakın, orman uzak, hazinesini göklerin altına, asırlık ormana, suskun ağaçların gölgesine bıraktı.

Nartlar’ın şanlı oğlu, uzaklıkları ve zamanı geçmeye çalışan, tersten yaşayan Kuntabeş ise, toprağın içinde duruyor, bir tek kafası dışarıda. Kulakları, ihtiras dolu fısıltıları işitiyor, ama sözcükleri seçebilmek olanaksız. Gözleri, vadideki yüksek otların ürperişlerini, sonra parmak uçlarına çıkarak, başlarını ormana çevirişlerini, Hat’ın nefesindeki ateşle tutuşarak küle dönüşlerini görüyor. Dağ dorukları, başlarını çeviriyor, vadideki ağaçlar çeviriyor bakışlarını… kuş sürüleri birden irkilip ormanı terk ediyorlar... Hayvanlara gelince, bu okşayıcı sevgi sözcüklerinden güçlerinin tükendiğini hissedip, ormanın en karanlık köşelerine kaçışıyorlar…

Yorgun ve acılar içindeki Nart defalarca kez uykuya daldı ve uyandı defalarca kez; karlar yağmurlarla değişiyor, yağmurların yerini kavurucu yaz sıcağı alıyordu. Çatlayan dudaklarına konan sineklerle besleniyordu Kuntabeş.

Aradan biraz daha zaman geçti ve sonunda, Hat’ın vadide yürüdüğü görüldü. Rüzgarlar ve yıldırımlarla budanmış bir meşe ağacı gibi, iki yana sallanarak ve önünü bile göremeden ilerliyordu. Kendi gölgesi bile güçlükle takip edebiliyordu onu. Hat, en yakındaki nehre kadar geldi, kafasını tertemiz sulara daldırdı, suyun başında ve bitiminde tek damla su kalmayana, bütün iri ve küçük balıklar kuruyan yatağın içinde nefessiz kalıp ölene, kıyıdaki ağaçlar kuruyup gidene kadar başını sudan çıkarmadı.

Hat, Nart’ın gözlerinin önünde vadideki yoldan ormana döndü; sonsuz, dipdiri bir güce kavuştuğunu, vücudunun sağlamlaştığını, esnekleştiğini, göz içlerinde şimşekler çaktığını, bu hayatı sevmeye ve bir kez daha tüm dünyayı sevinç ve tükenmez arzuların sesleriyle çınlatmaya hazır olduğunu hissedebiliyordu.

“Gölgemle konuş, beyinsiz,” dedi Nart’ın önünden geçerken, “o bile bir kadın tarafından sevilmenin nasıl bir mutluluk olduğunu anladı.”

Hat’ın aşkı üzerine çok söz söylenebilir. Sayısız günler ve geceler sonra terk ettikleri orman, dünya döndükçe kurumayacak, güçlü ağaçların altındaki otlar hiçbir zaman solmayacak. Buraya uğrayan bir alageyiğin ya da başka bir hayvanın soyu hiçbir zaman tükenmeyecek ve eğer sabırlı bir avcının yolu düşerse buralara, yüreği masalsı seslerle dolacak, okunu ve yayını bir kenara fırlatıp, ellerini ağaca uzatacak, ağacın önünde saygıyla eğildikten sonra, özürler dileyerek kalın, neşeli bir dal kesecek. Göklerin ışığını, soluk alıp veren toprağın seslerini hatırlayan bu daldan, güzelin yüzlerini ve hayatın ebedi kanunlarını tek bir melodide buluşturabilen bir figür yaratacak. Hat ve Işıktanelli Kadın’ın, uzun süren çarpışmalarda oraya buraya saçılan tutku okları ise, sersem rüzgarların peşi sıra uzak, kimsesiz topraklara ulaştı, yeni kabileler ve halklar doğdu gittikleri her yerde.

Hat, ormandan çıktığında gençleşmiş, ebedi gençliğe sahip Işıktanelli Kadın’ın yaşına ermişti. Vadide bekleyen Nart’ın yanına yaklaştı, onu toprağın içinden çıkardı, üzerine yapışmış toprak parçalarını, tozu silkeledi ve şöyle dedi:

“Sana atımı armağan ediyorum. Akılsızca koşturman sırasında ezip geçtiğin yollardan gitmeyecek o. seni, insanların yaşadığı, bereketli topraklarını ekip biçtikleri, darı ve arpa yetiştirdiklere yerlere götürsün. Kim bilir, oralarda, güneşten ve üzüm salkımlarından yapılan içkileri içen Fenes adlı adama rastlarsın. Onun sözlerini uyanmaya mecbur yüreğinle dinle, kıt aklınla değil ve hayat iksiriyle dolup taşan boynuzu uzatmasına kalmadan, iyice terle ve tarlalarına serptikleri gübrenin içerisinde gezinenlerle birlikte, dizlerinde derman kalmayana kadar yorul. Bana gelince, Işıktanelli Kadın’a eşlik edeceğim, onun gösterdiği yöne dikeceğim bakışlarımı, ikimiz canımız nereye isterse oraya gideceğiz. Nasılsa vaktimizin de yolumuzun da ucu bucağı yoktur, gidebileceğimiz toprakların hududu… Zaman senin için işleyecek ve eğer ruhun tekrar boşluğun sınırsızlığı ile huzursuzlaşacak olursa, bilgeleşmiş yüreğinle etrafına bir bakın, tüm zamanlarda ve mesafelerde, inci ve çiy rengi bir ışığın içinde, ardımız sıra uzanan bir yol göreceksin. Bu yolu izle, bir yerinde duru bir pınar çıkacak karşına, bil ki, bu pınar, bizim birbirimizi severek hayatı kutsadığımız yerde çıkmıştır toprağın içinden. Birbirimize fısıldadığımız aşk sözleri, yeraltındaki suları harekete geçirmiş, onları toprağın üzerine, ışığın ve hayatın ortasına çağırmıştır. Bir şimşir ormanında, barış içinde salınan ağaçların altındaki köye rastlarsan eğer, orada yaşayan insanların yüzlerine dikkatle bak, onlarda bizi göreceksin, beni ve Işıktanelli Kadınımı. Onlar sana, belki daha dün, belki de bir hafta önce, henüz bizler burada bir günlüğüne dinlenmeye kalmadan evvel, bu korunun insan nedir bilmediğini anlatacaklar. İşte orada Hatlar’ın soyunu tanıyacaksın, onlar kendilerine Hatkoyesler diyecekler, zira onlarda bundan böyle Aşk ve Yiğitlik tek vücut olacak. Biz doğuracağız, sense çoğaltacaksın, Kuntabeş. Sınırsız mutluluk seninle olsun!

Fenes: İşte tarih başlıyor; kahramanları bilmiyor bu tarihin sonunu, ne de olsa yaşamak isteyen sonsuzda yaşar ve ölen, Tanrı’ya seslenerek karanlığın yolunu tutar. Oysa Tanrı hep susar; Onun sözü, Onun işidir.
O-ha-hay!..

Khuyekho Nalbiy
Çeviri: Günay Kızılırmak Çetao

Nart Sawsiruk

Aralık 08, 2018

Kuzey Kafkasya Halk Destanlarının ünü en yaygın olan kahramanıdır Sosrıkua. Her çağda, her dönemde Nart Destanlarının bilinen kahramanıdır. Diğer kahramanlarından hiç biri Sosrıkua kadar ünlü değildir.

Sosrıkua'nın doğuşu ile ilgili öykü çok ilginçtir. Ünlü Nart kadın kahramanı Seteney Guase, Bakhsan ırmağı kıyısında çamaşır yıkarken Nartların sığırtmacı onu görür ve güzelliğine vurulur. Fırlayıveren aşk oku, karşı kıyıda üzerinde çamaşır yıkanan taşa çarpar. Taş hemen ısınmaya ve büyümeye başlar. Seteney sıcak taşı eteğine sararak Nart Tlepş'in dökümhanesine götürür. Tlepş büyük çekici ile taşı kırar, içinden ateş saçan, kor halindeki Sosrıkua çıkar. bu nedenle Nart Tlepş ile Seteney Guaşe'nin oğlu sayılır Nart Sosrıkua...

Sosrıkua'nın bir kaya parçasından doğuşu Grek mitolojisindeki "Cyclop", ve Türk destanlarındaki "Tepegöz"ün doğuşu motifi ile benzerlik taşır. Bu üç destan kahramanının doğuşu taş orijinli bir motifte birleşmiştir.

Sosrıkua adının etmolojik araştırması da doğuşunu anlatan öyküyü tamamlamaktadır. Kabardey - Besleney - Abazin şiveleri ile "SOSRIKUA", Abzegh, Shapsugh, Bjedugh, Kemırguey, Hatukuay vb. batı Adige gruplarının şivesi ile "Sawsıruk" olan adın hece hece bölünerek incelenmesi yukarıdaki savımızı doğrulamaktadır.

Şöyle ki; "So-sı-rı-kua" ya da "Saw-sı-rı-ko" sözcüğünde; "Se", bıçak ya da kılıç anlamındadır. "Sır" ya da "stır", sıcak anlamındadır. "V(vo)" vurmak ya da ateş etmek anlamındadır.

"Kue" ya da "ko" oğul anlamındadır. Kişi ya da aile adının sonunda kullanılan bir takıdır.

Adige dilindeki "Sosrıkua" adının anlamını bölmeye göre ele alırsak, "Saw-sır", "Şa-we-stır", sıcak çocuk, ateş saçan, yakan erkek çocuk anlamına gelir.

Nart kahramanlarının en ünlüsüdür demiştik Sosrıkua için. Onsuz Nart öyküleri çok yavandır. Bu destan kahramanımız öykülere o denli damgasını vurmuştur ki, başta uluslarda Prometheus ya da Akhilleus olmuştur, biraz da Adonis'tir Sosrıkua'nın Çerkes mitolojisinde...

İnsanoğluna sunduğu yararlı buluşları nedeni ile çağ çağ, kuşakların gönlünde yüzyıllardır taht kurmuştur. Ateşi, darı tohumunu halkına getirmiş, şarap mayalamasını onlara öğretmiştir. Sosrıkua ile ilgili dizelerde Kuzey Kafkasya boyları söze "Sosrıkua Di Nekhu, Sosrıkua Di Khan", " Sosrıkua ışığımız, Sosrıkua oğlumuz, yiğidimiz" nitelemeleri ile başlar.

Tanrılardan ateş çalarak insanlığın uygarlık aşamalarında yerine getirdiği görevi Greklerin Prometheus'una benzer. Ancak, ateşi insanlar için çalan bir kahramanın adı daha geçer Nart Destanlarında Nasren Jake ile Sosrıkua çoğu destanlarda aynı motiflerde birleşirler. Çelikten vucudu, et ve kemikten diz kapakları ile bir yerde Akhilleus'un ta kendisidir. Tlepş'in demirci çekici ile ateş saçarak doğan kahramanımız, dizinden maşa ile tutularak suya daldırılmış ve vucuduna su verilerek çelikleştirilmiştir. Düşmanları onu insan özelliği gösteren dizlerinden vurmak isterler. Maşanın altında kaldığı için su verilemeyen ve et kemik olarak kalmış dizlerinden...

Aynı şekilde Akhilleus'un annesi Tanrıça Thetis oğlunu doğurunca yıkamak için Stys ırmağına batırmış, böylece onu silah işlemez hale getirmiştir. Ancak annesinin eli altında kalan topukları su ile temas etmedikleri için et ve kemik olarak kalmıştır. Troya kuşatmasında Hector'un attığı okun topuğuna saplanması üzerine ölmüştür.

Çoğu destan textlerinde Sosrıkua, atılgan, gençliğinin verdiği coşku ile pervasızdır. Ancak onun Sınırlayan temkinli Nart yaşlıları vardır. Wezırmes, Tlepş gibi... Annesi Seteney Guaşe genç Sosrıkua'yı bu yaşlı Nartlara teslim etmiştir. ateşin Tanrılardan ya da devlerden kaçırılması, darı tohumunun halka verilmesi, şarap mayalamasının halka öğretilmesinden tutun da Nart Tlepş'in orağı bulmasına dek Nart halkının uygarlık aşamalarında Nart Sosrıkua'nın büyük katkıları vardır. Atı Tığujey, denizatı Tanrıçası Psıtha Guaşe tarafından Nart kahramanı Pice'ye armağan edilen kanatlı atın yavrusudur. Grek Mitolojisi’nde Pegasus motifinde de bu kanatlı atı görmekteyiz. Onunla bir sıçrayışta Kafkasların en yüksek doruklarına, Oşhamahue (Elbruz) tepesine ulaşır. Savaşlarda Nartların önünde uçarak düşmana saldırır.

Sosrıkua motifi şu ya da bu ad altında, hangi adla olursa olsun, ilk çağ ozanlarından Homeros, Aişkilos'tan Tevfik Fikret'e kadar ozanların şiirlerinde değişmeyen, eskimeyen bir kaynak olmuştur. Başka bir deyişle uygarlığın ve yeniliklerin simgesi olmuştur. Dünya mitolojisi ve Literatüründe günümüze dek yaşaya gelmiştir.

İnsan ateşi hangi itici güçle elde etti? Daha çok hangi gereksinimle baş vurdu ona? Önce soğuktan korunmak ve yaban hayvanlarının saldırısından kurtulmak için başvurdu ona insan. Ateşi, “aletlerin aleti” ve “silahların silahı” olarak kullandı.

Julius Lippert ateşin insanlık tarihinde iki yönünün olduğunu söylüyor:“Biri teknik, öbürü toplumsal.” Ve devamla “ah doğanın eşsiz parçası, sana yok edici mi yoksa yaratıcı mı demeli” diye soruyor.

İkisine de doğru demek lazım.

Ama ateşe konuş, küle ağla işte...

Ana klan dizgelerinden günümüze ulaşan söylencelerde, hem yaratmış hem de yok etmişti ateş.

Tarihte birazda ateşi ele geçirmekle insan, insan olmuştu.

Mitolojide ateşin saklanması korunması oradan oraya taşınması kadınlara aitti. Kadınlar bir iş, bir uğraş sonucu bulmuşlardı ateşi. Erkekler çalmış, vurmuş, kırmış zorla ele geçirmişti onu.

Kadın anaydı ve ateş mitolojide kadının parmak ve tırnak uçlarındaydı.

Adiyuf parmaklarıyla aydınlatmıştı gece karanlıkta eşinin yolunu.

Seri yerlilerinin dilinde “km-kaak”” hem kadın hem ateş anlamında kullanılmaktadır. Yine bu gün Dersim Dımıli dilinde kadın, ana ve ateş yani; Kle, Klam, Kalampo (ana, ateş, alev ) aynı anlamda kullanılmaktadır.

Meksika ata sözü “kadından iyi alev yoktur” der. Kadın, ateş, ışık ve alev aynı anlamda kullanılmıştır. Ve kadınlar ateşi, bir uğraşla elde etmişlerdir.Yeni Gine’de iki sopayı birbirine sürterek ateş çıkartma işlemine “ana ateş doğuruyor” denilir.

Ananın dille, sözle de bir bağı vardır.Anadil bağı. Dili güzelleştiren ve kavratan da anadır, kadındır.Sözle de ana dil anlatılmaktadır. Başlangıçta sözü, dili ve ateşi geliştiren kadındı. Sonra ateşin denetimi erkeklere geçti. Ve Sosrukua devlerden Promete tanrılardan çaldı ateşi. İkisi de erkekti ve onlar tarihte, zorla ya da çalarak ele almışlardı denetimini ateşin.

Sosrukua, yaşadığı dönemin tanığıydı. O ateşi devlerden çaldı. Bir saldırı ya da savunma aracı olarak Tlepş'in yaptığı kılıçla yendi devi. Bin yıllar önce köklü bir direniş geleneği bıraktı Kafkasyalılara. Onda egemen yön kararlılıktı. Ateş, kararlılık oldu elinde onun. Yeninin kültürü, bilincin ve direnişin ifadesi ateş oldu. Bilincin ve kişiliğin derinleşmesine döndü. Yetkinleşen ve derinleşen bilinç, kapılarını başarıya açtı. Sosrukua, başarılı oldu ateşle.

Kuzey Kafkasya köklü bir direniş geleneğini Sosruka’nın ateşiyle kazandı.
Üzerinde yükselen bir direnme kültürüne döndü Kuzeyde. Bu direnme kültürü yarının yeni kültürü oldu.

Yeni kültür köklüydü. Kökleri ateş ve Sosruka'ya dayanıyordu.

Damarlarına indiğimizde, uzak geçmişinde dayanabileceğimiz Adiyuf, Seteney, Tlepş gibi örnek alabileceğimiz kişilikler vardı. Ama Kuzey Kafkasya’nın külleri, korlarını örtmüştü. Bu gün korları örten küllerin ve ezilenlerin, tarihinin en bilinçli, en iyimser kültürüne sahibiz yinede.

 

Ateşe konuş, küle ağla...

Bu yüzden içimizde bir kültür devrimine ihtiyacımız var.

Diaspora edilen halkların düşmanlarından daha etkili düşmanı
karamsarlıktır. Maddi şiddetin yanında manevi şiddettir karamsarlık. Bazen manevi şiddet, maddi şiddetten daha etkili olur.

O kolektif olan değil, içimizdeki bendir. Ben yalandır, yalan ben.

 

Kimliksizdir ikisi de.

Yeni de yalan, yalanda yeni yoktur.

Sosruka ve ateş Kuzeyin yeni kültürüdür.

 

Sosruka'yı Sosruka yapan içindeki bireysel ben çatışmalarından çıkıp toplumsal olana yönelip; fırtınalı, karlı, tipili, günlerde donmakta olan Nartlara sunmasıydı ateşi. Bu Sosruka'nın iradı çabasıydı. Ateşi iradeyle elde etmişti o. Yaşadığı çağın ve yaşadığı coğrafyanın ürünüydü. Ona ilham veren yaşadığı coğrafyaydı. Sosruka bir alt-üst oluş yaşamıştı karlı, tipili Kuzey Kafkasya’da.

 

Tüm ünlü kişilikler alt-üst oluşlarla doğar.

İnsan yaşadığı coğrafyanın ürünüdür. Sosruka Afrika çöllerinde yaşasaydı alt-üst olmazdı ve ateşi çalmazdı. Ateş lazım olmazdı orada ona. Soğukta ödül, sıcakta cezaya dönüşmüş bir alt-üst oluş ateşi çaldırtmıştı ona. Çöl ve ılıman bölgede öncelikli değildi, tipi ve buzda öncelikliydi o. Öyleyse, ılıman bölge Yunanistan'daki Promete'ye değil, buzlu Kafkas dağlarındaki Nartlara gerekliydi ateş. Ve Promete değil Nart Sosruka elde etti ilk ateşi. Soğuk ve tipiyle alt-üst olmuş geçmiş Nart kültürünü, Nart yaşamıyla birleştirdi.

Ünlü bir kişilik olan Nart Sosruka ateşle, ateşten doğdu. Nartların sanatı, dili ve yeni kültürü oldu.

 

Zaten ateşin kendisi bir sanattı. Onu elde eden Sosruka, Nartların damarlarını sanatla yakaladı. Tarihini bilince çıkarttı. Yöresel olanı evrensel olana dönüştürdü Kuzeyin tarzını açığa çıkarttı.

Sosruka Kuzeyin, ateş insanlığın oldu.

Tarih açısından büyük öneme sahipti Sosruka ve ateş!

Ateşi ve Sosruka'yı bilmek yetmiyor. Hangi nedenlerle, hangi zamanda ve hangi sebeple çaldı ateşi, bunu anlamak gerekli.

İnsan sanata çanak ve çömlekle, çanak ve çömleğe ateşle başlamıştı.

Sanatta büyük ve önemli yapıtlar toplumların alt-üst oluşlarıyla ortaya çıkmıştı. Tarihte büyük yapıtlara damgasını vuran büyük sanatçılar bu büyük alt-üst oluşlarla doğdu. Nartlar ve onların kültürü de buzun, soğuğun ve tipinin verdiği alt-üst oluşla ulaştı ateşe. İnsanın elinde bir meşale oldu. Yeni kültüre dönüştü.

Yeni insan ve onun kültürünün yarattığı yeni sanatçılar, aynı zamanda önemli birer düşün ve eylem insanları oldular.

Devlere karşı ilk eylem adamı Nart Sosruka ateşi ele geçirme eylemiyle yeninin sanatı oldu, sanatta ise onun ardılları dünden geldiler bu güne.
Leonardo da Vinci, Albert Dürer, Voltaire, Rousseau, Diderot, Picasso ve daha niceleri...

Hepsi de sanatta birer düşün ve eylem insanlarıydılar.

Leonardo da Vinci, çağının en önemli ressamı, matematikçisi ve mühendisiydi. Voltaire, Rousseau, Diderot gibi tarihsel kişilikler sanatçı, yazar, filozof gibi kimlikler toplumların alt-üst oluşlarında ortaya çıkan ünlü aydınlanmacılardı. Albert Dürer, çok iyi bir heykeltıraş, mimar ve gravürcüydü. Tarih açısından bu önemli kişilikler, toplumsal pratik mücadelelerle bir alt -üst oluş eylemlikleri yaşamıştılar.

Picasso'da, önemli bir yazar, şair, heykeltraş, seramikçi, grafikçi, ressamdı. Sanatın her alanında ölümsüz olanlara imza atmıştı. Picasso'ya göre "sanat bir tür ayaklanmadır".

Ve öyleyse sanat, var olan düzene karşı, onun kullanılması için insanın özgürleşmesidir. Sosruka'da devlerin var olan düzenine karşı ateşi sanatla -savaş sanatıyla- elde etti ve devlere karşı ayaklanarak Nartları soğuğa karşı özgürleştirdi. Picasso'ya göre yine sanat "bir yıkma ve yaratma edimidir." Ateş yaktığı için yıktı ve yok etti. Onun için Julius Lippert “ah doğanın eşsiz parçası sana yok edici mi yoksa yaratıcı mı” demeli demişti. Yeni bu yıkıntının içinden çıktı.

Ve Sosruka:
“Ey ateş, ey aydınlık ve ışık!
Nasılda güçlendi seninle insan!” dedi.
Ve insan sorunlarına kayıtsız kalmadı. Etkin çözüm yöntemleri buldu onunla.
Ateşe konuş küle ağla ama...

Savsırıko'nun başka bir yerde, seferde olduğu bir sırada devler (иныжъ) saldırıya geçip Nartların mallarını yağmaladılar. "Savsırıko döndüğünde ne gerekiyorsa onu yaparız" diyerek Nartlar, uzun bir süre beklediler ama Savsırıko’nun dönüşü gecikti,bunun üzerine Nartlar , "Böyle oturup durmakla olmaz bu iş" diyerek toplandılar ve yola koyuldular.

Bir süre sonra Savsırıko da döndü.
- Anne, bana yiyecek bir şey ver, dedi.
- Sen mide davasındasın, oysa devler bizi basıp her şeyimizi götürdüler. Nartlar da "mallarımızı kurtaralım" diyerek yola çıktılar, kendilerinden hiçbir haber alamadık.
- Annemiz, o işe bir çözüm buluruz,sen hele bana bir şeyler hazırla da karnımı doyurayım bir, diyerek karşılık verdi Savsırıko annesine.

Bir parça soğuk kaçamağın (п1эстэ чъы1э) üzerine biraz biber sosu/acıka (щыбжьи щыгъу) sürüp Savsırıko'ya verdi.

Savsırıko karnını doyurdu, "Annemiz ömrümce bundan daha lezzetli birşey yemiş değilim, beni mutlu ettin" diye elini ağzını yıkadı, atı Thojıy’e (Тхъожъый) atlayıp yola koyuldu. Nartlar Koydana'ya (Къойданэ) (1) henüz ulaşmışlardı ki,korkunç bir tipiye yakalanmışlardı, daha ileriye gidemeyecek ya da geriye dönemeyecek biçimde ıssız kırda (ижъыгу) umarsız,kısılıp kalmışlardı. Uzun Sakallı Nesren Jak'e (Насрэн Жэк1э К1ыхьэ) de kafilenin başındaydı, sormaya başladı:

- Yımıs (Имыс), ateşin var mı?
- Yok.
- Sosım, senin ateşin var mı?
- Ateşim yok.
- Ya senin, Hımış (Хъымыщ)?
- Benim de yok.
- Aşemez?
- Yanıma ateş almayı unutmuşum.

Nartların hiçbirinde ateş yoktu. Bunun üzerine "Uğursuz bir yolculuğa çıkmış olduk" dedi Uzun Sakallı Nesren Jak'e. Gencimiz de yaşlımız da yolun sonuna gelmiş sayılırız, bu ıssız kırda donup gideceğiz demek. Aptallığımıza doymayalım, adı duyulunca düşmanın ödünün patladığı bir atlı olan, sürekli üstün gelen, kargısı bağışlamaz,sivri uçlu miğferi (тандж) de bir kılavuz yıldızımız gibi bizim için ışıldayan, yiğitliği bir zırh gibi pek olan, yayına taktığı oklarını fırtına ile yarıştıran ve zor duruma düşenlerin imdadına yetişen yağız delikanlımız Savsırıko yanımızda olmadan ne diye yola çıktık ki!?" dediler.

Nartların morali sıfıra inmişti, kendilerini artık kaderin eline terk etmişlerdi.

Thojıy rüzgarla yarışacak denli hızlı bir attı, Nartların bir haftada aldığı yolu,bir günde alırdı, bu nedenle Savsırıko, Koydana'ya kısa sürede ulaşmıştı. Nartlar bir baktıklarında, soğuk kara sisin içinde,ilerideki bir tepenin üzerinde bir atlının şahlanmakta olduğunu gördüler.

"Bu gelen kişi, görünümüyle Savsırıko'ya benziyor, bizi kurtaracak" diye sevindiler Nartlar ve hemen seslendiler.
- Hoş geldin, yaman savaşçımız, ünlü kılavuzumuz, bu karanlık gecenin soğuğu içinde ölmek üzereyiz, elinden geliyorsa hemen bizim için büyük bir ateş yak da iyice bir ısınalım,dediler.
- Uğurlu yolculuklar size, Nartlar, Tha/Tanrı yardımcınız olsun. Hangi atlı yanına ateş almadan yola çıkıyor ki? Bende ateş değil,bir kıvılcım bile yok, yanımda hiç ateş taşımam. Çünkü benim vücudum çelik, soğuktan etkilenmem. Yine de siz umudunuzu yitirmeyin, her nerede olursa olsun bulur getirir, size bir ateş yakarım, dedi Nartlara Savsırıko.

Savsırıko okluğundan bir çelik ok aldı, fırlatıp gökyüzündeki bir yıldızı vurup yere düşürdü. Nartlar sırtlarını yıldıza dönüp ısınmaya çalıştılar, ama yıldız kıvılcımlar saçarak dağıldı,söndü.

"Olacak şey değil bu" diyerek Savsırıko atı Thojıy’e binip Haram Oşha (Хьарам 1уашъхьэ) (2) tepesine tırmandı, uzaktaki bir tavtaş (тауташ) (3) içinde, etrafı sık dikenlerle çevrili bir sarayın bulunduğunu ve oradan yükselen zayıf dumanların bulutlara karışmakta olduğunu gördü. Atını oraya doğru sürdü,vardığında yedi sıra sivri dikenlerle çevrili bir bahçenin içinde bir devin sarayının bulunduğunu gördü. Koca bir ağaç tomruğu ile yarılmış odunları üst üste koyup tutuşturmuş ve koca bir ateş yakılmıştı,ateşin üzerine asılmış olan bir kazanın içinde bir dananın pişmekte olduğunu gördü. Alnı üstünde tek gözü görünen kocaman bir dev başını bir ağaç kütüğüne yaslamış, dizlerini hafifçe göğsüne doğru çekmiş, kendini ateşin sıcaklığına vermiş halde uyumaktaydı. Bir ön dişi eksikti.

"Thojıy, bu başımıza geleni görüyorsun, Nartlara ateş gerek. Ne yapacağız şimdi?" diye sordu Savsırıko, Thojıy’e.

Eğerimin altındaki keçeyi çıkar ve bana keçeden patikler (упк1э цуакъэ) hazırla. Tilki gibi, sincap gibi ateşe yaklaşacağım, dizlerimin üzerine çökeceğim, sen de ateşteki en küçük odunu al,oradan hemen uzaklaşalım, dedi Thojıy.

Savsırıko,Thojıy’ın dediği gibi yaptı. Thojıy bir toz bulutu gibi havaya doğru kendini savurdu,rüzgar gibi de uçtu ve ateşin yakınına ulaştı. Thojıy dizleri üzerine çöktü. Savsırıko ise, küçüğünü alayım derken şaşrıp en büyük odun yarmasını aldı, odundan saçılan kıvılcımlar devin kaşlarını yaktı ve onu uyandırdı. Uyandığında tek gözünü açtı ve ateşe koymuş olduğu odunları bir bir saydı, içlerinden birinin çalındığını anladı. "Kim miş bu benim ateşimi çalan köpeğin dölü?" dedi ve kızgınlığından deliye döndü dev. Yattığı yerden kolunu bahçe dışına uzattı, orayı burayı eşeledi karıştırdı,yedi yerin yolunu araştırdı. Yedi gün ve yedi gece boyu bir uzaklığa ulaşmış olan Savsırıko’yu bir ırmağın kıyısında yakaladı ve atı ile birlikte yanına getirdi. Ateşinden çalmaya kalkışan bu kişiyi şaşkın şaşkın gözlerken, onun çelikten biri olduğunu anladı. ”Küçücük biri de olsa bu kişi çok sağlam birine benziyor, çelikten, düşmüş ön dişimin yerine koyabilirim” onu dedi kendi kendine, ardından düşmüş dişinin yerine Savsırıko’yu koydu. Savsırıko da hızla kılıcını çekip devin diş etini kesmeye başladı. Dev bu acıya dayanamadı, Savsırıko’yu dışarıya tükürdü,ardından bağırdı:


- Beni dinle ateş hırsızı küçük Nart, benim ölümüm Setenay oğlu Savsırıko l’ehus’un (л1эхъус;yiğit) elinden olacakmış. Nartlar bize karşı hep onu öne çıkarıyorlar, at binen Nartlar içinde onu geçecek bir yiğidin bulunmadığı söyleniyor. Onun zayıf yanlarını (ш1эгъо-ш1ап1э) bana anlatırsan seni bırakırım.
- Ben karşı dağın eteğinde yaşayan Nartların basit bir at ve sığır çobanıyım, dediğin kişiyi görmedim, ama ona ilişkin anlatılan bazı şeyleri duydum, Savsırıko’nun nerede yaşadığını bilmiyorum ama ona ilişkin olarak duyduklarımı sana anlatabilirim, diye karşılık verdi tek gözlü deve Savsırıko.

- Küçük Nart, Savsırıko’nun nerede olduğunu bilmiyorsun,peki,onun oyunlarını/yaptığı şeyleri bana göster.

Bu sözler Savsırıko’yu rahatlattı ve gülümseyerek onu yanıtladı.
- Savsırıko’nun oyunlarını oynayabilecek başka bir Nart olmadığı, onu bir devin bile alt edemeyeceği söylenir.
- Lafı ağzında geveleyip durma, seni gibi tipsiz bücür çoban seni, sen bana Savsırıko’nun nasıl oynadığını bir anlat da, onu alt edip edemeyeceğimi bana bırak, o iş senin işin değil! diyerek çok kızmış bir halde Savsırıko’ya bağırdı.
- Nartların Savsırıko dedikleri kişinin en sevdiği oyunlardan biri saban demirini ocakta iyice ısıtıp ağzının içine sokup soğutmakmış diyorlar, dedi Savsırıko.
- Ağzımın içi zaten tutuşmak istiyordu, iyi ki bana bunu anımsattın, dedi dev.
- Daha başka keskin dişli canşereh’i (4) (Джанщэрэхъ) dağ doruğundan attırıyor, alnıyla vurup geldiği yere,tepeye geri gönderiyor.
- Göster de göreyim, dedi dev.

Savsırıko canşerehi tepeden yuvarladı ama dev daha hızlı biçimde tepeye geri sürdü.
- Gerçekten güzel bir oyun bu. İştahımı daha da arttırdı, alnımı da biraz rahatlattı. Beğendim bu oyunu, ama daha zor bir oyunu yok muymuş onun,behey bücür çoban?
- Nartların söylediklerine göre, Savsırıko denen kişi ağzını açıyor ve ağzını atılan oklarla dolduruyormuş. Savsırıko bana mısın demeden bütün bu okları çiğneyip ağzından dışarı tükürüyormuş.
- Bir yap da deneyeyim, diyerek dev kocaman ağzını açıyor. Savsırıko devin ağzını attığı oklarla dolduruyor. Dev bütün okları ağzında ezip dışarıya tükürüyor. Alaylı biçimde konuşuyor:
- Nartların bücür çobanı! Doğru, bu da güzel bir oyunmuş. Diş etlerim biraz gıdıklanmış, dişlerim de temizlenmiş oldu. Bunu da beğendim, ama daha zor bir oyun bilmiyor musun?
- Nartların Savsırıko’su büyük bir leğup (kazan) dolusu kurşunu yedi gün yedi gece boyunca ateşte ısıtıp kaynatıyor. Erimiş kızgın kurşunun içine, sanki eğer üzerinde imiş gibi girip oturuyor, kurşun katılaşana dek de orada kalıyor, ardından hiçbir şey olmamış gibi gerinip katılaşmış kurşunu çatırdatarak parçalıyor ve içinden çıkıyor.

- Ben mi başaramayacak mışım onu? Erimiş kurşunun içine girmeye hazırım, diyor dev, ağzını açarak Savsırıko’ya bakıyor.

Nart genci kazanı asıyor, yedi gün yedi gece kurşunu kaynatıyor, dev erimiş kurşunun içinde oturuyor, içindeyken kurşunu soğutuyor, ardından bana mısın demeden sallanıp kurşunun içinden çıkıyor.

- Bu işten kazançlı çıktım, vücudum yüz kez daha katılaşmış, iştahım da iyice açılmış oldu. Bu oyunu da sevdim, peki daha zor bir oyunu yok muymuş Savsırıko’nun? Yoksa hazırlan, seni bir lokmada yutayım, dedi dev.

- Sen çok büyük ve çok güçlü bir devsin, hiç acele etme, Savsırıko’nun son bir oyunu daha kaldı, onu göstermeme izin ver. Yedi denizin birleşip birbirine karıştığı, dalgaların köpürdediği bir yerde, Savsırıko denen o kişi denize giriyor, ayakları deniz dibine değmeden, ağzına da deniz suyu değdirmden dikiliyor. Nartlar da büyülü nefeslerini (шхъуабз/ушхъухьабз) üfleyip denizi ve içindeki Savsırıko’yu donduruyorlar, yedi gün yedi gece boyunca onu öyle bırakıyorlar, ardından Savsırıko sırtını ve göğsünü gerip sallıyor ve buzları parçalayıp denizin içinden çıkıyor.

- Onu beceremeyecek biri miyim sanki, diyerek dev kızıyor.

Savsırıko yedi denizin karıştığı yere devi götürüyor. Savsırıko büyülü nefesiyle (шхъуабзэ) üfleyerek devi denizin içinde donduruyor.

- Yüklen buzlara, Yınıj! diye sesleniyor deve.

Dev çok güçlü idi, sırt ve göğsünü gerince buzu ç’ı-ç’ıç’ ettirerek çatlattı. Savsırıko bunun üzerine ürktü:”Hele bir dur, acele etme, bir noktayı unutmuş,eksik bırakmışım, suyun üzerine saman döküp donduruyor, üzerine de kar yağdırıyorlardı” deyince, dev de “Mademki öyle, sen de öyle yap” dedi. Savsırıko suyun üzerine saman döktü, üfürünce de büyük bir fırtına oluştu ve dondurucu bir soğuk ortalığı kapladı, yedi deniz buzla kaplandı, soğuk devi daha da dondurmuş ve karın altına gömmüş oldu.

- Haydi yüklen bakalım, Yınıj, çıkabilecek misin görelim’ diye deve seslendi. Dev kızmış, alnındaki damarlara kan yürümüş, damarları çatlayacakmış gibi kabarmış halde,bir bastırmış, buzları yarmaya çalışmış ama başaramamış.Tek gözünü açıp kapar halde buzun içinde çakılı kaldı.

Savsırıko kılıcını çekip başını boynundan kesip uçurmak için devin üzerine doğru yürüdü, ama dev öyle bir üfledi ki, Savsırıko’yu iki at günü yolu uzaklığına fırlattı.

Savsırıko arkadan yanaşıp kılıcıyla deve vurdu, ama bir şey yapamadı, bir kılını olsun kesemedi.

- Ben aptalın teki olmasaydım esmer ve eğri bacaklı oluşundan, kendine özgü davranışlarından ve kurnazca hareketlerinden senin Savsırıko olduğunu anlamam gerekirdi. Olan oldu artık, sen yendin beni, yapacağım bir şey kalmadı artık. Kılıcını boşuna köreltme, onunla beni öldüremezsin. Evime git, giriş kapısında asılı olan kılıcımı getir, işte onunla başımı kesebilirsin, dedi dev.

Savsırıko yola düştüğünde atı Thojıy (Тхъожъый) sordu:”Nereye gidiyorsun böyle” diyerek. ”Devi öldürmek için kılıcını almaya gidiyorum”, diye yanıt verdi Savsırıko. ”Onu öyle kolayca getiremezsin. O kılıç vurmaya ayarlıdır, sana zarar verir. İçeri girmeden önce içeriye bir odun parçasını atıp bir dene. Ardından Tlepş’in (Лъэпшъ;Demirciler Piri) maşası ile o kılıcı al, sapından tut, öyle yapman gerekir” dedi Thojıy.

Savsırıko Thojıy’e atlayıp Tlepş’in yanına gidip maşasını aldı. Kapıyı açıp içeriye bir iri odun parçası attığında, devin kılıcı asılı olduğu yerden fırlayıp odunu vurdu. Savsırıko kılıcı tutmak istediğinde kılıç saldırıya hazırlandı. Maşanın yardımıyla kılıcı sapından yakaladı.

Savsırıko’nun kılıcı getirip döndüğünü gören devin son umudu da yok oldu:”Kılıcımın seni öldürmesini, bu yolla kurtulabilmeyi ummuştum, ama artık sonum/ecelim (хьадэгъу) geldi” diyerek dev alabildiğine bir bağırdı.

- Başımı kestiğinde gırtlak borumdan (къурбэчый) üç iri bağırsak çıkacak, üçünü sarıp bir kemer yaparsan benim gücüm seninkine eklenmiş olur, artık seni hiçbir Nart ve dev alt edemez, dedi.
- Senin anlatacağın masalları dinlemeye gelmedim buraya, seni öldürmeye ve arkadaşlarıma da ateşi yetiştirmeye geldim, diyerek devin başını uçurdu. Üç bağırsağı kılıcının ucuyla çıkarıp yanına aldı. Sırtı aşacaklarında, ”Ne yapacaksın bu bağırsakları?” diye sordu Thojıy. ”Onlarla güzel bir kemer yapmayı düşünüyorum, başka şeyler de yapabilirim” diye yanıtladı Savsırıko Thojıy’ı.
- Öyleyse, önce bu bağırsakları şu öndeki ağaca sar da bir görelim ne olup olmadığını, dedi Thojıy.

Bağırsaklar ağacı ikiye ayırdı.

Nartların mallarını yağmalatan devin işini bitirdikten sonra Savsırıko, ateşi getirip döndü. Döndüğünde Nartları umutsuzluğa kapılmış,vücut ısılarıyla ısınmak için üst üste yığılmış halde buldu. Üsttekiler soğuktan donmuşlar, alttakiler de ezilmişlerdi, sadece ara yerdekiler yarı canlı kalmışlardı.

Savsırıko büyük bir ateş yaktı:”Isının, herkes bir yerini ısıtabilir” dedi. Biri “ayak parmaklarım” dedi, bir diğeri “ellerim” dedi, bütün Nartlar sonunda ısındılar.
- Nartlar, şimdi gidelim, hayvanlarınızı kurtaralım, dedi Savsırıko ve birlikte yola koyuldular. Devler ülkesine ulaşınca, Savsırıko bir elçi gönderdi.
- Beni Nart Savsırıko gönderdi, Nartlardan yağmaladığınız hayvanların ve her şeyin eksiksiz geri verilmesini istiyor, devlerin kolenıj’ı (къолэныжъ) (5) ile su üzerinde yüzen ayakkabısını (псыщык1о цуакъ) ve deri yemek sofrasını (шъо 1энэжъ) da ek olarak istiyor, dedi elçi.
- Tavtaş’da (Тауташ) oturan devlerin güçlü pehlivanını Savsırıko bir gidip görüversin,ona yalvarsın, diye karşılık verdiler devler.

Bu yanıt üzerine Savsırıko:”Sizin pehlivanınızın yedi canını biraz önce çıkarmış bulunuyorum, sıra şimdi sizde” diye haber gönderdi.
- Sen öyle san, Nart Savsırıko, bizim pehlivanımız seni bir üfürmesi ile öteki dünyaya yolcu eder, diye yanıt verdiler devler.

Savsırıko öldürdüğü devin kılıcı ile devlere saldırdı. Üç gün üç gece boyunca devlerle çarpıştı. Kan buharı içinde akıttığı dev kanından ırmaklar içinde uçurduğu dev kelleleri yüzüyordu. Böylesine büyük bir savaş verdi. Yiğitlik ve zafer Savsırıko’nun oldu. Devler umutsuzluğa kapılıp yola geldiler.Devler, Nartlardan yağmaladıkları malları geri verdiler, kolenıj, su üzerinde yürümeyi sağlayan çizmeyi ve deri sofrayı da çaldıkları mallara eklediler.

- Nartları yağmayanlara yapacağım şey budur, diyerek Savsırıko Nartların mallarını topladı ve Nartlarla birlikte geri döndü.
- Savsırıko, günün yiğidi sensin, bizi kurtardın, bizi ailelerimize kavuşturdun, bu getirdiklerimizden beğendiklerini al, dediler Nartlar.
- Kolenıj, su üzerinde yürümeyi sağlayan ayakkabı ve deri sofrayı verirseniz alırım, diye yanıtladı Savsırıko Nartları.
- Daha başka bir şey istemiyorsan çok iyi, diyerek istediklerini Savsırıko’ya verdiler.

İçlerinden biri devlerden alınan şeylerin neye yaradığını bildiğinden “Bu uğursuz (мыгъо) getirdiklerimiz içinden en işe yarayanları kaptı” dedi.

Savsırıko beğendiklerini aldı ve evine döndü.

Not:20 Nisan 2010 günü yeniden gözden geçirilmiştir.

Dipnotlar:
1) Koydana (Къойданэ)-Nart destanında adı geçen bir yer.
2) Haram Oşha (Хьарам 1уашъхь)-Nart öykülerinde adı geçen bir tepe. ”Yasak Dağ” anlamında.
3) Tavtaş (Тауташ)-Dar ve derin dağ vadisi.
4) Canşarah (Джанщэрэхъ)-Nartların oyun oynadığı keskin dişleri olan büyük tekerlek.
5) Kolenıj (Къолэныжъ)- Devlere ait alacalı bir eşya olmalı.

Kaynak: Okuma Kitabı 6 (Литэратурэм реджэнхэу тхылъ 6), Maykop, 1989.
Çeviri: HAPİ Cevdet Yıldız

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @profdrhalukkoc: Rusya Fed.Ank B.elçisi Aleksey Yerhov;1820-1870 yıllarında her türlü eziyet,baskı ve zorla topraklarından sürdükleri Ka…
https://t.co/z2AVKFGjVf
Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı