Adıgey’de eski Devlet Başkanı Hazret Şövmen’in basın sözcüsü Asker Soht, Adıgey, Karaçay-Çerkes ve Kabardey-Balkar’daki Çerkeslerle Büyük Çerkesya’yı kurma fikrinin sadece bu cumhuriyetlerin halkıyla değil Rusya Federasyonu düzeyinde konsenus sağlanmadan gerçekleşmesinin mümkün olmadığını ve bunun yıkıcı etkilerinin olacağını söyledi.

“Diyalog birikmiş sorunların medeni çözümüne götüren tek yok” vurgusu yapan Soht, Çerkes soykırımının tanınmasından Soçi Olimpiyatları ve diasporanın geri dönüşüne dek bir dizi kritik konuda görüşlerini Kavkazki Uzel’e anlattı. Rusya Bilimler Akademisi’nde  Medeniyet ve Bölgesel Araştırmalar Merkezi’nin kıdemli çalışanı Naima Nefliaşeva’nın Kavkazki Uzel için yaptığı özel röportajı Ajans Kafkas Türkçeye kazandırdı. İşte Asker Soht’un gözüyle Kafkasya günceli:

Gelin Kuzey Kafkasya için önemli olan, RF Devlet Başkanı D. Medvedev’in kararıyla Kuzey Kafkasya Federal Bölgesinin oluşturulduğu Ocak 2010 olaylarına dönelim. Dmitri Medvedev’in yeni Kafkasya politikası bağlamında Kuzey Kafkasya Federal Bölgenin oluşturulması, tabi bir olay. Geleneksel sosyal örgütün özellikleri, Kuzey Kafkasya halkların politik kültürünün sonucu olarak da gerçekten özel, onlar için RF’nin diğer bölgelerinden farklı idare modeli gerekli. Ancak Adıgey, yeni bölgeye girmeyen tek Kuzey Kafkasya cumhuriyeti. Hâlbuki bu küçük cumhuriyetteki problemlerin hepsi ortak Kafkasya problemleri ile benzer, gelişim süreçleri de aynı yönde. Bunun dışında, yeni paylaşım suni olarak Adıgey’in, yerli halkı Adıge olan diğer iki cumhuriyet -Kabadey-Balkar ve Karaçay-Çerkes ile ilişkilerini kesiyor. Bunun hakkında ne düşünüyorsunuz? Adıgey’in Krasnodar Kray ile birleştirilmesi tasarısına yeni bir ivme verilme ihtimali var mı?

Adıgey’in tüm problemlerinin Kafkasya problemleri ile benzer olduğu tezine katılmıyorum. Adıgey, benim görüşüme göre, etkili modernizasyon ve gelişimin gerçekleştirilebilmesi için tüm ön koşulların bulunduğu tek Kuzey Kafkasya cumhuriyetidir. Adıgey Cumhuriyeti’nin kararla belirlenen afet dairesine girmemiş olması beni sadece heyecanlandırıyor. Devletin federal bölgelere ayrılmasının bölgesel yapıyla bir ilgisinin olmadığını unutmamak lazım.  Federal bölge idaresinin kendisi sadece federal kurumlar koordinatörüdür. Daha fazlası değil. Bu kararda halkımızın birliğine, özellikle de devletine hiçbir tehdit görmüyorum.

Rusya Federasyonu’ndaki Adıgelerin coğrafik ve idari ayrımı günümüz Adıge milletinin problemlerinden birini oluşturduğu biliniyor. Diğer taraftan Adıgelerin Rusya Federasyonu’nun bir bölgesi olarak birleştirilmesi fikri bulunuyor, bunu bazı Adıge sivil hareketleri, örneğin Çerkes Kongresi destekliyor, fikir gençler arasında çok popüler ve Çerkes portallarının forumlarında tartışılıyor. Sizce, Kuzey Kafkasya Federal Bölgesi’nin oluşturulmasının ardından, bu projenin uygulanması olasılığı var mıdır?

Kabardey-Balkar, Karaçay-Çerkes ve Adıgey Cumhuriyeti’nin federasyonun bir bölgesi olarak birleştirilmesi fikri aslında Adıgey’in sivil yaşantısının gündeminde değil. Bugün için bu, cumhuriyetimizde hiçbir düzeyde görüşülmeyen sanal bir sorun. Üstelik de bu fikir, yeni federal bölgenin oluşumuyla hiçbir şekilde bağlantılı değil.

Kuzey Kafkasya Federal Bölgenin oluşturulma amaçları RF devlet başkanı tarafından açıkça belirlendi: Bu terörizmle mücadele, ekonomik ve sosyal modernizasyon, bölgede sosyo-politik hayatını istikrarı.

Kabardey-Balkar, Karaçay-Çerkes ve Adıgey cumhuriyetlerinin federasyonun bir bölgesi olarak birleştirilme planlarına gelince, bu konuyla ilgili kendi yaklaşımımı defalarca ifade ettim: Bunun için siyasi ön koşullar görmüyorum. Bence fikrin var olma hakkı var, ancak şu anki tarihi süreçte bazı nedenlerde ötürü gerçekleştirilemez ve önümüzdeki on yıl için de böyle kalacak. Bu düzeydeki bir meselenin çözüm ve kararı sadece cumhuriyetlerdeki (ne Kabardey-Balkar, ne Karaçay-Çerkes ne de Adıgey’de bulunmayan) toplumsal dayanışmaya dayanmamalı, aynı zamanda aktif olarak Rusya toplumunun tümünde tanınmış siyasi partiler, ülke yönetimi tarafından da desteklenmeli. Tüm bunlar olmadan fikir sadece siyasi manipülasyon faktörü, sert ideolojik mücadele olacak ve oldukça negatif sonuçlar getirecek. Ondan dolayı onun sürekli frenlenmesi faydalı değildir.

O zaman faydalı olan nedir?

Bugün bizim için öncelikli olarak Çerkes diasporası ile aktif işbirliği ve yatay ilişkiler geliştirmek üzerine tüm gücümüzü toplamamız lazım. Tüm RF Adıgelerinin tek ad (Çerkes) altında kaydedilmesiyle ilgili yürütülen kampanyalar sonucunda yayılan ve ters hal alan 2010’da yapılacak nüfus sayımı, Çerkes gençliği ile ilişkilerin aktifleştirilmesi, ortak erişilebilir bir bilgi alanının oluşturulması, diaspora ülkelerinde anadilin, kültürün ve tarihin öğretilmesine katkıda bulunma, Adıgelerin hak ve çıkarlarını korunması, onların anavatanlarına geri dönüşü ve adaptasyonuna yardımcı olmak, işte bence neslimizin çözmesi gereken problemler bunlar.

Yatay ilişkilerin gelişiminden 30 Kasım 2009’da Nalçik’te, RF Sivil Meclisi üyesi Maksim Şevçenko’nun inisiyatifi ile yapılan ‘Kafkasya: Gelenek ve Modernizasyon’ sivil forumunda da söz edildi. Günümüz Kuzey Kafkasya’sının istikrarının sağlanması için yatay ilişkiler ne verebilir ve aslında bu nedir?

Ben, Çerkeslerin Kafkasya’nın genel süreçlerine aktif katılımı taraftarı değilim. İşbirliği çift yönlü bir cadde. Bu açıdan Doğu Kafkasya bize pozitif hiçbir şey veremez. Bizim ayrıca Kafkasya’nın bu bölgesinde sosyo-politik duruma etki edecek merkezlerimiz yok. Bizim sorumluluk bölgemiz Krasnodar Kray, Adıgey, Karaçay-Çerkes ve Kabardey-Balkar’dır. Bu tezden yola çıkarsak, şu aşamada bizim için halkımız içinde yatay ilişkileri geliştirmeye konsantre olmak, kendimiz için tüm çeşitliliğiyle yeniden ‘diasporayı açmak’, tarihi vatanı tüm başarı ve problemleriyle diaspora için açmak daha faydalıdır. Erişilebilir bilgi alanının olmadığı şartlarda halkın birliği ve insanların aktif irtibatı mümkün olmaz. Diaspora Çerkeslerinin yüzde 99’u hiçbir zaman tarihi vatanlarında olmadı, RF Çerkeslerinin yüzde 99’u hiçbir zaman diasporada olmadı, işte gücü birleştirme alanı.

Bence böyle bir yaklaşım, sözünü ettiğiniz yatay ilişkilerin kendileri sert bir şekilde sadece kendi bölge sınırları ile sınırlandırılırsa, izolasyona götürecektir. Bu günümüz global dünyasında sadece başarısızlığa mahkum olan orta çağ kapalılığına geri dönüştür. Ve Doğu Kafkasya’nın bize bir şey veremeyeceği konusunda size katılmıyorum. Dağıstan’da örneğin, dört muhalif gazete çalışıyor, siyasi kültür geleneği orada Batı Kafkasya’dan daha gelişmiş, üstelik siyasi polemik kültürü daha yüksek.

İzolasyonizmi bugünün gerçekleri gerektiriyor. Doğu Kafkasya’da çözülmeyen anlaşmazlıklar arapsaçı gibi. Aslında orada savaş var. Apaçık tarihi ve kültürel birliğimize rağmen, bugün orası başka bir dünya ve her anlamda ondan uzak durmalıyız. Bizim başka hedef ve görevlerimiz var. Bizim içinde yaşadığımız ülkenin istikrarını, öngörülebilirliğini ve açık anlayışını, gerçek özlemlerimizi korumamız lazım. Bu olmadan biz halkımızın önünde duran problemlerden tekini bile çözemeyiz.

Ortak Adıge kültürel alanının oluşturulması, hiç şüphesiz 2010 sayımında belirli bir rol oynayacak. Aslında tek bir halk olan, tarih, değerler sistemi ile bağlı olan Adıgeler RF’nin çeşitli bölgelerinde yaşıyorlar, farklı isimleri var. Adıgey adlandırması aslında Sovyet döneminde ortaya çıkarıldı ve her zaman, daha çok Batılı Adıgelerce reddedildi.

Yapılacak nüfus sayımı halkımızın gelişim süreçlerini yansıtan özgün barometre olacak. Kesinlikle ‘Adıge’ etnik topluluğuna ortak isimlerinin (Çerkes) geri verilmesi taraftarıyım. Sabırsızlıkla sayımın kendisini ve onun sonuçlarını bekliyorum.

Şu anda tüm Adıgeyleri daha çok endişelendiren bir problem, Karaçay-Çerkes’deki durum daha var. Sert etnik çatışma, sosyal problemler üzerine yüklenen yönetimin topluma yabancılaşması ,gençler için perspektif olmaması, işsizlik, kötü yaşam koşulları. Siz ülkedeki sosyo-politik durumu nasıl değerlendiriyorsunuz ve sizce Çerkeslerin çok sayıdaki mitinglerinin, onların Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti yapısından ayrılma taleplerinin sebebi nedir?

Karaçay-Çerkes’deki duruma haddinden fazla önem vermek istemezdim. Bununla birlikte Karaçay-Çerkes halklarının milli özelliklerini küçülten Karaçay-Çerkes medyasında yer alan ekstremist özellikteki yazıları, protesto eylemlerini, gençlerin toplu çatışmalarını fark etmemek mümkün değil. Tüm bunlar görülen o ki, Karaçay-Çerkes yönetiminin toplum ile diyalog oluşturamadığına ve ülkedeki durum üzerinde kontrolü kaybettiğine delalet ediyor. Diyalog, eşit şekilde ne Karaçay-Çerkes halklarının ne de bölge yönetiminin ilgisinde değil.

Diyalog yığılan problemlerin medeni çözümüne götürebilecek tek kabul edilebilir formül. Güç kesinlikle kabul edilemez. Buna bağlı olarak ben daha çok Kuzey Kafkasya Federal Bölge yönetimine, bizzat Sayın Hloponin’e umut bağlıyorum. Krasnoyarsk bölgesinde onun başarıyla çözdüğü daha az ciddi olmayan- etnik renkli değilse de- problemler vardı. Bunun dışında Hloponin Karaçay-Çerkes’in yerli idarecileri ve işadamları ile bağlantılı değil ki, bu onun çatışmasının üzerinde kalmasına imkan verecek. Eminim ki, yeni temsilcinin ülkedeki durumu sistemli istikrara kavuşturmak için tüm kolları var.

Günümüz Batı Kafkasya’sındaki etnopolitik durum hakkında değinilmeden geçilemeyecek bir konuya daha değinmek istiyorum. Bu XIX. yüzyılda Adıgelerin maruz kaldığı, Kafkasya savaşlarının trajik sonuçlarının, kültürel ve demografik felaketinin devlet seviyesine yansıması gerekliliği. Bu, Kafkasya savaşında Adıge jenosidi konusudur. Tanınmış günümüz Petersburglu tarihçi Yakov Gordin, Adıge jenosidinin tanınmasının, Çerkeslerden çok Rusya’nın ihtiyacı olduğunu, Rusya imparatorluğunun Kafkasya’yı fethetme planı için XIX. yüzyılda gerçekleştirdiği acımasızlığa göz yumulamayacağını yazdı. Paradoksal, ama özellikle Rusya tarihi- Dubrovin, Potto, Berje, Fonvil gibi yazarlar- Adıgelerin Osmanlı İmparatorluğu’na gidişinin, ayrılan ailelerin trajedisinin, vatanının yitirilmesi acısının dehşet kanıtlarını bıraktı. Diğer taraftan sizce, sürekli jenosit konusuna, bölgesel politikacılar ve politik hareketler tarafından başvurulması siyasi manipülasyon yollarından biri olamaz mı?

Çerkeslerin jenosidi konusu ağır politik, sosyal ve bilimsel problemlerden biri. XIX. yüzyılda Kafkasya savaşları döneminde halkımız inanılmaz ve insanlığa aykırı jenosit yaşadılar, Çerkesya’dan Osmanlı imparatorluğu sınırlarına sürgün sürecinde büyük ölçüde yaşadılar. Belirtmek isterim ki, sürgün insanlığa karşı işlenen suçlara dahildir. Böylesine zorlu bir geçmiş görülüyor ki, insani, ahlaki açıdan düşünülmeye, acımasızlık ve insaniyetsizliğinin kınanmasına gerek var. Bizim Çerkes jenosidinin devlet düzeyinde tanınması ve kınanması gayretimiz bundan. Bu prosedür uluslararası hukukta düzenlenmedi: Bazı devletler devlet başkanlarının açıklamaları, kendi parlamentolarının kararları ile sınırlandırılıyor, diğerleri alınan kararı görmezden gelmek için idari ve adli sorumluluk oluşturan ek olarak yönetmelikler kabul ediyor.

Rusya Federasyonu’nda resmi düzeyde RF devlet başkanı, Çerkeslerin Osmanlı imparatorluğuna sürgününü tanıdı ve kınadı. Biz, Rusya Çekres örgütleri, Dünya Çerkes Birliği, özellikle jenosit eylemlerinin tanınması ve kınanmasını istiyoruz. Bu tutum Adıgey ve Kabardey-Balkar parlamentolarının RF Devlet Duma’sına gönderdiği mesajda oluşturuldu ve değişmedi. Çerkes jenosidi konusu onun resmi olarak tanınması ve kınanmasına kadar gündemden çıkarılmayacak. Bunu, bu problemin çözümü yönetiminde olan herkes tarafından anlaşılmalıdır.

Kesinlikle, Çerkes jenosidi aktif olarak ideolojik mücadele kullanılıyor. Geleneksel olarak ona şövenist düşünceli ‘araştırmacılar’ ve ‘gazeteciler’ başvuruyor. Onların amacı belli. Bir taraftan onlar halkımızın tarihi bilincini yıkmak, diğer taraftan Adıgeler şahsında düşman oluşturmak, Rusya toplumunda ‘beşinci kol’ oluşturmak. Hayatımızın yeni olayı,  geçmişimize Gürcü ilgisi ve sadece Gürcü değil ‘araştırmacıların’ gerçek ilgisi. Özellikle onlar Soçi’nin Olimpiyat başkenti olarak kabul edilmesi ve Rusya tarafından Güney Osetya’ya Gürcistan saldırısının engellenmesinden sonra hız kazandı. Bizim cumhuriyetlerimizde bu problemle ilgili parlamentoların kararlarına uygun olarak sağlamlaştırılmış uzlaşma oluşturuldu, bundan dolayı Çerkes jenosidi konusu bölgede istikrar bozucu faktör olamaz. 2014’deki Soçi Olimpiyat oyunlarına gelince, Kanada yerli halkın tarih ve kültürüne saygılı yaklaşımıyla bize oldukça pozitif bir örnek gösterdi.

Bu arada Olimpiyat konusuna değinmişken… Vancouver’deki Olimpiyatların açılışı tüm dünyaya, Vancouever’in kurulduğu topraklardaki dört Kızılderili kabilesinin geleneklerine dikkatli yaklaşımı ile örnek gösterdi. Ancak günümüz olimpiyat uygulaması için bu haber değil. Olimpiyat oyunlarının yapıldığı yerlerdeki yerli halkların kültürel miraslarının korunması konusu, onların sembollerinin ve folklor örneklerinin kullanılması olimpiyat geleneğinin organik parçası, olimpiyat hazırlıklarının öncelikli eğilimlerinden biri oldu. Sydney’de de böyle olmuştu, Lillehammer’de de ve diğer olimpiyat başkentlerinde de böyle olmuştu. Son kış olimpiyat oyunları yeni bir konuyu gündeme getirdi, daha doğrusu internetteki Çerkes sitelerinde, yerli halkların kültürlerine yaklaşım konusunda Soçi ve Vancouver’in kıyaslanması…

Yerli halkların Kanada’daki açılışta, Olimpiyat oyunlarının kültürel programına katılışı örneğini tamamıyla Soçi’deki olimpiyat oyunlarında yerine getireceğiz. Büyük maalesef ki, bugün biz Olimpiyat 2014 hazırlıklarında yerli halkın kültürünün topluca görmezden gelindiği örneğine sahibiz. Şu günlerde Soçi’deki Olimpiyat ateşinin törenle verildiği Vancouver’e Kradnodar Kray’dan heyet gitti. Heyette Kuban Kazak korosuna, çeşitli seviyelerdeki çok sayıda bürokrata yer bulundu, ama Çerkes sivil örgütleri, Çerkes ekipleri vs. için yer bulunamadı. Birçok Çerkes sivil örgütü 2014 Olimpiyatları için sürekli yapıcı bir tutum gösteriyor ve halen bu problemi karşılıklı saygı ruhu ve menfaatlerin gözetilmesi konusunda çözüme kavuşturmak için zaman var. Farklı bir yaklaşım protestolara neden olacak.

Amerikalı Çerkeslerin -ABD’deki altı bin Adıge diasporasının temsilcileri- Rusya Evi girişinde, Vancouver’de gerçekleştirdiği protesto eylemi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Unutmamak lazım ki, Vancouver’deki protesto eylemini, Osmanlı İmparatorluğuna sürgün ve jenosidi yaşamış insanların torunları yaptı. Onlar geçmişimizi daha duyarlı algılıyor, üstelik onlar belirli bir derecede şu anda da vatanlarından mahrum. Ruhum ve kalbimle onlarlayım. Ama unutmamak lazım ki, biz koloni savaşları döneminde yaşamıyoruz. XXI. yüzyıl barış ve işbirliği, saygı ve karşılıklı çıkar hesabı yüzyılı. Çerkes dünyasında 2014 Olimpiyatları problemleri hakkında büyük tartışmalar oluyor. Hatta Rusya Çerkes örgütlerinin yaklaşımları farklı. Bence, bugün yaşadığımız toplumla açık diyalogla ahlaki açıdan kabul edilebilir bir formül hazırlanacak. Bir kez daha tekrarlıyorum: Vancauver bize pozitif bir örnek gösterdi.

Siz kısa bir süre önce, 19-20 Şubat 2010’da Dünya Çerkes Birliği yürütme kurulunun toplantısının yapıldığı Nalçik’ten döndünüz. Bildiğim kadarıyla, orada Soçi’deki Olimpiyatlar hakkında kararlar alındı. DÇB’nin bu konudaki yaklaşımını detaylıca anlatınız lütfen.

DÇB toplantısında önümüzdeki üç yılın çalışma programı, RF devlet başkanın Türkiye ziyareti, Kabardey-Balkar’daki sosyo-politik durum, 2014 Olimpiyatları görüşüldü. Maalesef DÇB’in RF Devlet Başkanı Dmitri Medvedev’e 2014 Olimpiyatlarıyla ilgili mesaj metni konusunda uzlaşamadık. Üzerinde çalışma halen devam ediyor. Vancauver’deki protesto eylemi ve Soçi yönetiminin olimpiyat ateşinin Vancauver’den Soçi’ye verilişi töreninde Çerkes örgütlerinin görünmezden gelinmiş olması hoş olmayan bir ortam oluşturdu. DÇB mesajı sadece Rusya Federasyonu devlet başkanına değil, Adıgey, Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes parlamentolarına resmi destek için gönderilecek.

Siz defalarca RF Adıgeleri ve diaspora Adıgeleri arasındaki manevi bağdan söz ettiniz. Adıge diasporası ne kadar etkili ve aslında Adıge diasporasının Rusya için anlamı nedir?

Çerkes diasporası, özellikle son zamanlarda tarihi vatanla ilişkilerin oluşturulmasında daha aktif. Önümüzdeki on yıldaki işbirliğin temel yönleri Aralık 2009’da Moskova’da yapılan Dünya Yurttaşlar Kongresi’nde oluşturuldu. İtiraf etmek ne kadar üzücü de olsa, Çerkes diasporası ile ortak hareket sistemi yok. Bu konuda sorumluluk öncelikli olarak bölgesel düzeyde yönetime ait. Rusya’nın birçok bölgeleri - öncelikli olarak Moskova, özellikle Tataristan- yurttaşları ile işbirliği konusunda zengin tecrübe oluşturdular. Bu çerçevede Adıgey, Karaçay-Çerkes ve Kabardey-Balkar’da son 20 yılda yapılanlar eleştiriyi engellemiyor. Adıgey’de son iki yılda bazı ilerlemeler görüldü. Bununla birlikte, Kosova’dan geri dönüş yapmış birkaç ailenin halen geçici merkezlerde barınıyor olmasını, onların büyük bölümünün Avrupa’ya dönmüş olduğunu ifade etmeden geçemeyeceğim. Genel olarak RF’ye Çerkeslerin geri dönüşü Adıgey ve Kabardey-Balkar yönetimlerinin gayreti ile oluyor. Çerkes diasporasının yatırımları da gereken şekilde korunmuyor. Pozitif örneklerle birlikte geri dönüş yapan Çerkesler arasındaki işadamlarının haklarının ihlal edildiği de oluyor.

Çarpıcı örnek Adıgey’in Şovgenovsk bölgesindeki tavuk fabrikasının kaderi. Ürdün’den Adıgeler 2000 başında Maykop’ta ‘Sanrays’ şirketini kurdular ve o dönemde 7 yıldır çalışmayan ve tamamen yıkılmış olan ‘Şovgenovsk’ tavuk fabrikasını yeniden inşa etmeye başladılar. Milyon rubleler koyarak işadamları beş bölümden üçünü yeniden inşa ettiler, tavukların yetiştirilmesi için cihazları tamir ettiler, yemlikler koydular, tarım tekniği aldılar. Tavuk fabrikasında 40’dan fazla iş imkanı doğdu. Müessese senelik tavuk eti üretimini 800-900 tona ulaştırdı. Geri kalan bölümlerin de yeniden inşa edilip hizmete sokulması, fabrikaya tavuk eti üretimi için modern teknoloji getirilmesi planlanıyordu. Bununla birlikte müessese 1 milyon 350 bin rubleden fazla verdi, kira olarak da 200 bin ruble ödedi.

Beklenmedik bir şekilde bölge idaresi kira bedelinin 8 katı arttırıldığını ilan etti. Sanrays’ın sahipleri müesseseyi felce uğratmamak, insanları işsiz bırakmamak için ekipman, makine ve rezervlerini (1,85 milyon ruble değerinde) 10 ay içinde bedelinin ödenmesi üzerine anlaşarak yeni sahiplerine bıraktılar ve gittiler.

Kısa süre sonra tavuk fabrikası yeni müdürü ile vergi ödemeyi bıraktı, işçilere ödenecek maaş yaklaşık 13 milyon ruble oldu. Yaklaşık bir yıl sonra fabrikanın iflas ettiği ilan edildi.

Yüksek eğitim kurumlarında kadro hazırlıklarına gelince, burada üniversitelere Afrika ülkelerinden öğrencilerin davetine Çerkes diaspora temsilcilerinden öğrencilerin davet edilmesinden büyük önem veriliyor. Her ne kadar şaşırtıcı gelse de, Krasnodar Kray- Kuban Devlet Üniversitesi, özellikle Roma-Alman filoloji fakültesi, Kuban Devlet Tıp Akademisi, Adıgey Devlet Üniversitesi, Maykop Devlet Teknoloji Üniversitesi, Karaçay-Çerkes üniversitesinden öğrenci almaktan çok Çerkes diasporasından öğrenci almaya önem veriyor. Diasporanın Rusya Devlet ile işbirliğine gelince, 2010’nun tarihi olmak için tüm şansı var. Ama ileriye atılmayacağız ve RF devlet başkanına sunulan Çerkes inisiyatiflerin somut neticelerini bekleyeceğiz.

Size iyimserlik konusunda dayanak olan nedir?

Bu bence, federal düzeyde, bölgesel yönetimlerin diaspora ile işbirliği konusundaki inisiyatifsizliğine belirli öfkenin ortaya çıkıyor olmasıdır. Dünya Yurttaşlar Kongresi bildirisini okumak yeterli. Bildiri metninin RF hükümetinde hazırlandığı kimse için sır değil. Federasyona bağlı bölgelerdeki yönetimler bildiride ifade edilenin hiç değilse yüzde 10’unu gerçekleştirseydi düşünülemez bir atılım olurdu.

Ciddi bir mesele daha var, bu Kıyı Boyu’nda yaşayan Adıgey-Sapsığlar. Şapsığlar özel tarihi ve kültürüyle, gelişmiş geleneksel demokratik idaresiyle, muhacirlik öncesinde en çok sayıda olan Adıge milleti. XIX. yüzyılda Adıgeler için önemli birçok siyasi karar Şapsığlardan geldi. Şimdiyse, Kıyı Boyu’nda az sayılı köyler olarak kaldılar. Adıgey’den koparılmış olan Şapsığlar kültürlerini kaybediyor. Adıge-Şapsığların daha önemli problemleri nelerdir, onlarla kim ilgileniyor ve bu problemlerin çözüm perspektifleri sizce nasıl?

Adıge-Şapsığların günümüz problemleri üç gruba ayırmak mümkün ve onlar, yerli az sayılı halkların korumasıyla ilgili federal yasama ölçülerinin Krasnodar Kray bölgesinde gerçekleştirilmesine bağlı. Son on yılda federal düzeyde kabul edilen, RF’nin az sayılı yerli halklarının sosyo-kültürel gelişimi ve ekonomik gelişimiyle ilgili kararların istisna olarak Sibirya ve Uzak Doğu halklarına ayrıldığı, Kafkasya’nın az sayılı halklarının görmezden gelindiği fark edildi. Genel olarak bu yaklaşım bir çok problemin çözümüne engel oluyor. Önceden olduğu gibi temel politik problem, Krasnodar Kray yönetim organlarında Adıge-Şapsığlara kontenjan temsilcilik sağlanması olarak kalıyor. RF federal meclisi federasyon cumhuriyetlerindeki yasama meclislerinde az sayılı yerli halklara kontenjan verdi, ardından bu kaideyi iptal etti.

Lazarev anıtı ve Soçi’de Kafkasya savaş kurbanları anıtının bitirilmemesi sorunlu konu olarak kalmaya devam ediyor. Aynı zamanda, Adıge-Şağsığların geleneksel yaşantısının korunması için federal yasama ölçülerinin gerçekleştirilmesi problemi güncelliğini koruyor. Krasnodar Kray’da bugüne kadar ilgili kanun halen kabul edilmedi.

Adıgey-Şapsığların sosyo-ekonomik ve milli-kültürel problemlerinin çözüm tecrübesine gelince, Krasnodar Kray yönetimi bu alanda büyük çalışma yürütüyor. Kıyı Boyu’nda etnik ve kültürel durum, Adıgey, Karaçay-Çerkes ve Kabardey-Balkar’daki durumdan çok az farklı.

Değindiğiniz, general Zas, Lazarev heykelleri, bir yerin coğrafyasının yeniden yapılanması ideolojisinin konusu. Bu tanınmış imparatorluk uygulamalarından biri: imparatorluklar yeni yerleri kendi yapılarına dahil edince, bilinçli olarak alanı yeni sembollerle doldurdu, böylelikle tarihi bir hatırayı silerek yerine başkasını koydu. Maykop’ta 2008’den beri ‘Hatıra ve Birlik’ anıtı inşa edilmesi planlanıyor, anıtını öncülüğünü yapan Adıge Khase sivil hareketinin düşüncesine göre, şöyle veya böyle Kafkasya savaşı, savaşa katılan tüm halklar için trajediydi. Ama bütçe kaynağı olmadan bu proje büyümüyor, var olan sivil kaynak ise açıkça yetersiz: Anıtın tahmini maliyeti 53 milyon ruble. Anıtla ilgili duruma yaklaşımınız nedir? Hemen söyleyeyim ben, sistem problemlerinin olduğu bir durumda yeni bir anıtını ortaya çıkmasının bir şeyler değiştireceğine aslında şüpheyle bakıyorum.

‘Hatıra ve Birlik’ anıtının temel problemleri finansal alanda değil, aslında kendi anıt fikrinde ve onun sanatsal yönünde. Görebildiğim seçenek bence karışıklığa neden olacak. Anıt kompozisyonuna, halkımı yok eden kişilerin görüntülerinin dahil edilmesi, ahlaksızca. Umuyorum ki, fikrin sahipleri önlerine konulan göreve sorumlu bir şekilde yaklaşırlar. Bu alanda vicdanla uzlaşma kabul edilemez. Birliğe, kendi halkını küçülterek, kendi geçmişine söverek ulaşılamaz.

Sizinle değindiğimiz tüm konular internet alanında aktif olarak tartışılıyor. Heku.ru, elot.ru gibi portallar, bölgede ciddi bölgesel analiz yazılarının yokluğunda çoktan tartışma alanları oldular. Sizce tüm dünyada ulaşılan bu sitelerdeki tartışmalar yapıcı mı yıkıcı mı? Bildiğim kadarıyla, siz sıkça ciddi eleştirilerin muhatabı oluyorsunuz ve internette kendi adınızla görüşüyorsunuz.

İnternet açık ve ulaşılır bir alan. Özellikle Çerkes sitelerinde toplumu ilgilendiren problemlerin tartışılıyor olması şaşırtıcı değil. Genel olarak bu, ülkemizin medya durumunu yansıtıyor: Sağlık kaynakları kendi hayatını yaşıyor, toplum kendininkini. XXI. yüzyılda ifade özgürlüğünün değer ve önemini göstermenin anlamı olmadığını düşünüyorum. Genel olarak internet sitelerinde benzeri kullanıcılar bulunuyor. Birçoğu elbette entelektüel ve duygu olarak ağır konuları tartışmaya hazır değil, toplumu ‘profesyonelce’ tahrik edenler de var, ama genel olarak bence, ciddi konuların tartışmaya açılması, problemlerden söz edilmemesinden iyidir. Kendi adıma internette tartışmaya önem veriyorum.. Bu benim seçimim ve sivil pozisyonun köşeden radikal sloganları haykırmak için önemli bir özellik olduğunu gösterme isteğine yöneliktir.  ÖZ/FT

Kaynak: Ajans Kafkas 1 Mart 2010’ta Kavkaz-Uzel’de yayımlanan bu röportajı Ajans Kafkas’tan Özlem Güngör Türkçeye çevirdi.

Kuzey Kafkasya’da MÖ. 3000’inci yıldan bu yana, daha başka bir ifade ile, günümüzden 5000 yıl öncesinden başlayarak yaratılan Proto-Çerkes kültürünün arkeolojik bulguları bugün dünya arkeolojisi ve sanatı içinde ‘Antik Kuban Kültürü’ adı altında seçkin bir yere sahiptir ve 5000 yıllık Çerkes Tarihi’ni altın ışıklarla yansıtmaktadır. Bu döneme ait buluntuların çoğu altın ve gümüşten işlenmiştir. 


Bu gelişime paralel olarak sözlü kültürümüzde de azımsanmayacak bir birikim oluşmuştur. Binlerce yıldan bu yana, kuşaktan kuşağa aktarıla gelen sözlü edebiyat geleneği bütün canlılığı ile yazılı edebiyata, çağdaş Çerkes Edebiyatı’na bir bütün halinde ulaşmış ve çağdaş edebiyatımızın şekillenmesinde ana etken olmuştur. Hatta bu etki o denli belirgindir ki, sözlü edebiyat ürünlerinin süslü abartmalı anlatıldığı, Huahua(1) sanatının doruklara yükseldiği Khabardey Edebiyatı’nda etkileri görülebilmektedir. Sözlü edebiyatı daha yalın ve gerçekçi bir özellik gösteren Kuzey Abazları’nın çağdaş edebiyatlarına da aynı özellik yansımıştır. 

Sözlü edebiyatın üretildiği bu binlerce yıllık dönemde, acaba teatral anlamda, Çerkes sanatı ne gibi özellikler ve unsurlar taşımıştır? Ya da başka bir yaklaşımla, Antik çağlardan 19’uncu yüzyıla dek üretilen Çerkes sanatının içerisinde tiyatronun durumu ne idi? Teatral unsurlar var ise nelerdi? Bu unsurlar çağdaş Çerkes tiyatrosunu nasıl etkilemiştir?

Bütün bu soruları yanıtlamak için elimizde henüz yeterince kaynak bulunmamaktadır. Bu konular şüphesiz Kuzey Kafkasya’da bu güne dek işlenmiş ve arşivlenmiştir. Ancak tiyatro tarihi açısından kaynak olabilecek tiyatro yayınları yayımlanmış olsa bile henüz bize ulaşmamıştır. Bu nedenle bu tür hiç yayın yokmuşçasına araştırma yapmak zorundayız. Bu konuda da tiyatroya ilgi duyan gençlerimize büyük görevler düşmektedir. 

19’uncu yüzyıldan geriye doğru Kuzeybatı Kafkasya’da üretilen sözlü edebiyatta, ya da Kuzey Kafkasya geleneklerinde, araştırıcı bir yaklaşımla yola çıkıldığında teatral öğeler taşıyan birçok destan teksti, birçok seyirlik oyunlar ve mizansenlere rastlamak olasıdır. Bu konuyu ana başlıklara ayırarak incelemekte yarar vardır; 

1- Destan Tekstlerinde Tiyatro Unsurları 

Kuzey Kafkasya Halk Destanları, halkın duygularını, yaşam felsefesini, sanatını, zevklerini içinde koruyarak ve saklayarak günümüze ulaştırmıştır. Bu gün bu anlamda destan metinleri incelendiğinde, kolayca teatral öğeler yakalanabilmektedir. 

Örneğin, Nart Destanları’nda destan kahramanlarının toplantıları, düzenledikleri şölenler, teatral bir düzen içerisinde gelişmektedir. Ok atma, binicilik, güreş, dans yarışmaları, üç ayaklı sofra üzerinde ya da sivri bir kamanın ucunda tasvir edilen dansların anlatışında, karşılıklı konuşmalar hep tiyatro düzeni içerisinde gelişmektedir. Öte yandan, nazım kalıbı içerisinde söylenen destanlarda, antik çağ Yunan Tiyatrosu’nda olduğu gibi ‘recitative’lere (müzik aralarına serpiştirilmiş düz sözler) korolar eşlik etmektedir. Bu tür teatral bir söyleşiye örnek olarak Seteney’in ölümünü anlatan ‘Seteney Çiçeği’ adlı tekst’in bir bölümünü aktarmakta yarar vardır; 

‘...Şarkı giderek yükselir, tüm çevre doğa şarkıya eşlik eder. Kendilerinden geçmiş olan Nartlar, şarkıyı dinlemektedir hala. 

Kimse yerinden kıpırdamaz. Hepsi vurulur bu tanrısal güzellikteki sese.... O sırada Nart Aşemez, Khamılapşıne’sini(2) çıkararak şarkıya eşlik eder. Nartlar da topluca şarkıyı söylemeye başlarlar. Ağaç, çiçek, kurt, kuş, böcek.... Tüm evren şarkıya katılır: 

Heyyy!....Heyyy! 
Heyyy çiçek neden kokarsın? 
Parlaklığını yıldızlardan almış, 
Çevresi ipek gibi 
Dorukların beyaz aydınlığı, 
Gören gözlerin sevinci, 
Kalplere yücelik veren, 
Nart gücünün armağanı, 
Yaşamın süsü, 
Bakanlar vurulur sana, 
Herkesi sevindiren, 
Yiğitlerin kalbindeki 
E-ş-s-i-z a-r-m-a-ğ-a-n..! 


Şarkıya katılan kızlar, Adıyiukh, Malıçıpkhu, Ahumudej ve diğerleri ellerindeki çiçekleri mezarın üzerine bırakıp sessizce uzaklaşırlar. Nartlar her yıl Kanjal Dağı’nın eteklerini iki kez ziyaret ederler, güllerin açma zamanı Seteney’in şarkısını hep birlikte söylerler.(3) 

Destanlarda kimi zaman Seteney Guaşe, Thamade Wuezirmes’in kimi konularda denemelerden geçirmek için erkek kılığına girip günümüz tiyatro sanatçılarına taş çıkartır biçimde bıçkın delikanlı rolü oynar. Bu gibi anlatımlarda tiyatro unsurlarını rahatlıkla yakalamak olasıdır. Ayrıca ağıtlar ve eski şarkılarda (wueredıj) teatral unsurlar çok belirgindir. 

2- Çerkes toplumunun tarih boyunca tekrarlamış olduğu kimi geleneksel davranışlarını, duygularını semboller ya da belli koreografik düzeni olan hareketler belirlemiştir. Bu teatral özellikleri, bayram, yortu, ayin gelenekleriyle emek şarkılarında yaşatmıştır. 

Örneğin Çerkesler’in eski tapınma biçimleri ‘Thatle’u = Tanrıya yalvarış’ belirli bir Tanrı onuruna yapılan kurban kesme törenleri ya da Tanrıya huahua okuma biçiminde olurdu. Bu ayinler tiyatro unsurları ve kareografik motiflerle süslenirdi. Her türlü yakarış ve ağıtta tiyatral bir biçimde recitative’lerle ya da huahua’larla bir dizi anlamsız ünlem (kafiye oluşturan) eşlik ederdi. Yakarış ve ağıtlarla veba, çiçek, humma ve diğer hastalıklardan korunmayı, yeni doğan çocukları kem gözlerden korumayı amaçlıyordu. 

Başka bir teatral tören ise ‘Çapşak’ue’dir. Yaralının ya da hastanın yattığı odada yapılırdı. Porto-Çerkes insanına göre, eğer yaralı uyursa canı onu çabucak terk edebilirdi. (Bu gelenek ve temsili tören Türkiye’deki Çerkes köylerinde şimdilerde bile biraz değişik bir biçimde uygulanmaktadır) Çapşak’ue töreni ile ilgili olarak F. Torneau şöyle demektedir; “Çerkesler ölümü ağır yaralının yanından kovmak için odada bulunan değerli eşyaları dışarı çıkarırlar, girişe herkesin birkaç kez çarpacağı bir biçimde sabanın demirleri yerleştirilir. Ziyaretçiler topluca gelip odaya girdiklerinde yüksek sesle gürültü yaparlardı. Genç kızlar da tören elbiselerini giyip gruba katılırlar, çeşitli danslar yapılır, şarkılar söylenirdi.”(4) Eski Çerkes ayinleri ve sembolik törenleri arasında dramatize edilmiş bir temsil olan ‘ajeğafe = keçi dansı’nın özel bir yeri vardır. Totemizm tasavvurundan yansıyan ajeğafesiz hiçbir Çerkes bayramı geçmemiştir. 

Çerkes Halkı’nın kuraklık zamanı uyguladığı bir yakarı türü de yağmur dualarıdır. Abazalar’da “Dzivara”, Adığeler’de “Hantsa guaşe” denen giydirilmiş, kukla haline getirilmiş bir kürek, kapı kapı gezdirilir, her kapıda yağmuru sembolize eden su, grubun üzerine serpilir, yiyecek toplanarak birlikte pişirilip yenilirdi. Bu törenlerin kendine has seyirlik kareografisi, şarkıları primitif anlamda tiyatro öğeleri taşımaktadır. 

Günümüze dek süregelen ve gerçekten seyirlik bir oyun biçiminde sahnelenen, kişilerin konuşma, savunma yeteneklerini ve alışkanlıklarını arttırmaya, gelenekleri öğretmeye yönelik özellikleri de olan ve özellikle damadın (şawue) düğün süresince misafir edilip ağırlandığı komşu ya da arkadaş evinde yapılan temsili davranışlar tam anlamı ile güncel bir tiyatro gösterisi olmaktadır. Burada şaşırtılarak olumsuz davranışa itilen kişi, kurulan mahkemede yargılanır, verilen cezalar karşılığı o topluluğun daha ileriki bir tarihte bir araya gelmesini, ya da hoşça vakit geçirmesini sağlamak bakımından yeni şölenler düzenlemek zorunluluğu getirilirdi. Bu toplantılarda yapılan konuşmalar, sembolik olarak suç işleyen kişinin yargılanması, bu kişinin kendini savunması, dinleyen genç kuşaklara ayrıca bir öğreti gösterisi olurdu. Bu gelenek şimdilerde biraz biçim değiştirerek sürmektedir. 

Eski Çerkes şiirinde yaşayarak günümüze ulaşabilmiş “Güzel”, “Mandanın Şikayeti”, “Vahşi Domuz”, “Kurbağa”, “Öküzün Yakınması”, “Hindi”, “Kedinin Methiyesi”, “Ağacın Yakınması” adlı antik şarkıların hepsinde ve çocuk masallarında tiyatro unsurlarını yakalamak olasıdır. 

Araştırmacı F. Torneau, Çerkesler’de geçmiş çağların öykülerini söyleyen ve yeni olaylar üzerine doğaçlama olarak şiirler okuyan gezgin ozanlara sık sık rastlandığını yazmaktadır.(5) “Bu ozanlar, halka halinde oturan topluluğun ortasına gelip oturur, sözlerine alçak sesle ve kamalarının kabzasına yavaş yavaş herhangi bir çınlayıcı obje ile vurarak başlarlar, daha sonra bu uyumlu ölçü hızlanır, ses güçlenir, alçak sesli resitativ yüksek tondaki şarkıya dönüşerek, dinleyen, Çerkesler’i sınırsız coşkuyla sürüklerdi. Çoğu kez bu ozanlar yedi telli arplarını yanlarında taşırlar. Bu sazın dışında Çerkesler’de üç müzik aleti daha gördüm, iki telli balalayka, iki telli keman ve elbette kaval”. 

Ceguakue denilen bu halk ozanlarının büyük bir saygınlıkları vardı. Maksim Gorki, halkın toplumsal yaşamında Ceguakuelar’ın işlevini belirtmektedir. “Kafkas’ta, Khabardey’de, daha yakın tarihlere kadar A. Vasilliyevski’nin deyişi ile evsiz barksız Ceguakuelar, halk ozanları vardı. Bunlardan birisi kendi gücünü ve ereğini şöyle belirtmektedir; ben bir sözümle bir korkaktan kendi halkını koruyan bir kahraman, biraz da namuslu bir insan yaratırım. Gözümün önünde hiç kimse yalana dolana kalkışamaz, ben bütün kötülüklere ve namussuzluklara karşıyım”(6) Çerkes tiyatro sanatının tohumları, Ceguakuelar’ın bu toplantılarında söyledikleri şarkıların mimik ve jestlerle süslenmesi ile atılmıştır. Uzak geçmişteki Ceguakuelar’ın isimleri hakkında hiçbir bilgimiz yoktur. XIX. yüzyıldan ise iki Ceguakue’nin adını bilmekteyiz. Birisi Kaplıca’da (Pyatigorsk-Çerkesçe Psıhuabe) M.Y. Lermontov’la tanışan ünlü Kerim Girey, diğeri ise Laşe Agmokua’dır. Devrim öncesi ve sonrası dönemde ise Nart Destanları’nın tanınmış yorumcuları olan Ceguakuelar şu isimlerdir: Kılıçıkue Sijaje, Paçe Beçmırza, Teuçej Tsuğ (Adığey Bölgesi), Sağid Mıje, Nuh Kunduko (Çerkes Bölgesi), Hakhupaçe Amırkhan... 

Bu isimlerin Çerkes Tiyatrosu’nun oluşumunda ozanca söyleyişleri ile büyük katkıları vardır. Türkiye’de ise bu geleneğin son temsilcileri, Methiye (Mudarey) Köyü’nden Matsu Tlaşe ile Kazancık Köyü’nden K’unip’at Kadir’dir. 

Nart Destanları’nın türevi olan çok orjinal müzikal sahne yapıtları da üretilmiştir. Kişokue Alim’in “Gençliğin Toprağı” adlı ünlü poemi, Aksıra Zalimkhan’ın “Dakhenağo” adlı piyes öyküsü, bu piyesten yararlanılıp yazılan ünlü kompozitör Mole Vladimir’ in “Opera”sı, Kuaş Betal ve T. Şeiblera’nın “Nartlar Kantatı”, Nart Süje ve melodileri sahnede kareografik anlamda gerçekleşme olanağı da bulmuştur. Örneğin; kompozitör L.Kosana ve bale ustası A. Protsenko’nun sahneledikleri “Dakhenağo Balesi”. Başka ünlü bir yapıt ise “Sosrıkua Balesi” dir. Yukarıda sözümüze başlarken belirttiğimiz gibi, Kuzey Kafkasya’da tiyatronun tarihsel gelişimi konusunda, bugünkü tiyatro yaşamının bazı bölgelerde ne tür bir gelişim gösterdiği konularında elimizde yeterli kaynak bulunmamaktadır. Örneğin, Dağıstan, Çeçenistan, Osetya, Adığey, Abhazya’da tiyatro sanatının boyutları, ya da üretilen yapıtlar, ünlü tiyatro adamları hakkında ayrıntılı bilgimiz bulunmamaktadır. Khabardey ve Karaçay-Çerkes’deki tiyatro yaşamı ile ilgili bilgimiz ise kısıtlıdır. Yukarıda belirtilen yapıtlar dışında Khabardey’de ünlü klasik ozanımız Socentsıku Ali’nin ünlü poemi Madina üzerinden librettosu yazılarak bestelenen Madina operası ile daha önce sözünü ettiğimiz Sosrıkua balesinin sahne çekimlerinin Nalçik Televizyonu stüdyosunda gösterilmesine tanık olduğum için kendimi şanslı saymaktayım. Bu iki görkemli yapıt dışında başka müzikaller de bulunmaktadır. Khabardey bölgesinde sahneye konulduğunu anımsadığım tarihi bir trajedi ise “Tirgatawue” oyunudur. Bosfor-Kimmerien İmparatoru ile Sind-Meot Kraliçesi arasında ve bu iki toplumun ilişkileri üzerine yazılan ünlü dramanın kaynağı, arkeolojik bulgular üzerine anlatılan olaylardır. Khabardey’de yazılan bir başka ünlü trajik piyes ise Aksıra Zalimkhan’ın derneğimiz tiyatro grubunca geçmiş yıllarda başarı ile sergilenen “Yıstanbılakue = İstanbul Yolu” dur. Büyük Çerkes Sürgünü’nü sosyo-ekonomik, sosyo-politik açılardan inceleyen bu yapıt Ankara’da büyük beğeni toplamıştır. Akla gelen başka yapıtların başında Utıj Boris’in yazdığı “Guaşemıdahable = Kaynana Sevmeyen Mahalle” oyunudur. Bu yapıtta destan öğeleri ve mitolojik kahramanlardan hareketle çağdaş yaşamda ve geleneklerde ortaya çıkan değişiklikler, ince bir güldürü dokusu içinde verilmektedir. 

Karaçay-Çerkes edebiyatının ve özellikle de Abaza dilinin en güzel kullanıldığı yapıtların başında gelen iki bölümlü “Zuli ve Zarila”yı ünlü eğitimci ve yazar Tobil Tolastan kaleme almıştır. Yapıtın birinci bölümünde feodal geleneklerle yetiştirilmiş, kadının bir ticaret metası gibi görüldüğü eski dönemlerdeki mutsuz, ezilip horlanan bir Çerkes kadını olan ‘Zuli’ ele alınmaktadır. İkinci bölümde ise eğitim görmüş, meslek sahibi, üreten, çalışan, kişiliğini bulmuş, kendi isteği ile seçerek evlenmiş çağdaş bir Çerkes kadını olan ‘Zarıle’nin toplum içerisindeki işlevi ve saygınlığı dile getirilmektedir. 

Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri’nde tiyatro binalarına verilen önemi bilmekteyiz. Örneğin; Khabardey-Balkar Cumhuriyeti’nin başkenti Nalçık’ta Şocentsıku Ali’nin adını taşıyan Dram Tiyatrosu, bir komedi tiyatrosu ve ünlü Nalçik Operası’nın bulunduğunu biliyoruz. Diğer yerleşim birimlerinde de gereksinimi karşılayacak ölçüde tiyatro binaları bulunmaktadır. Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nin başkenti Çerkesk’te görkemli bir tiyatro yapısını anımsamaktayım. Adıgey’de ise tiyatro sanatının dışında da kullanılabilen yeni ve büyük bir tiyatro binası hizmete sokulmuştur. Çerkes sürgün yaşamında ise, tiyatro halkımızca özlenen, istenen bir olgudur. Kafkas Derneği’nin tiyatro grubunun hazırlayıp sunduğu birer perdelik küçük oyunların derlenerek bastırılması ile diaspora kültürüne önemli bir katkı yapılacağına inanıyorum. 

Çağdaş toplumlarda tiyatronun ne denli önemli bir gereksinim olduğu tartışma götürmez bir gerçektir. Aydınlarımıza bu konuda büyük görev düşmektedir. Sürgün yaşamımızda yazarlarımızdan sorunlarımızı, sanatımızı işleyen tiyatro yapıtları beklemekteyiz. 

NOTLAR 
1. Süslü ve anlamlı konuşma. Eskiden Tanrılara yakar olarak işlev görürdü. (Retorik) 
2. Kamıştan yapılmış bir Çerkes çalgısı. 
3. Hadağetle Asker, Nartkher, Adıge Jılem yı Epos Mıyekuape 1972. 
4. F.Torneau, Kafkas Subayının Anıları, “Russkiy Vestnik”, M.1864. (Şortan Askerby’nin Kabardinski Narodny Epos adlı yapıtından alınmıştır) 
5. a.g.e. 
6. Maksim Gorgi, Edebiyat Hakkında Eleştiri Makaleleri (Rusça) Moskova,1955. (Şortan Askerby’nin Nartı, Kabardinsky Narodny Epos adlı yapıtından alınmıştır.)

 

Özdemir Özbay

Rus İmparatorluğu’na karşı uzun ve acımasız bir savaştan sonra Kuzey-doğu Kafkasyalılar 1858’de ve Kuzey-batı Kafkasyalılar 1864’de yenildiler. 14 Nisan 1864’de muzaffer Prens Mikhael Soçi’de Adığe kabileleri liderleriyle görüştü ve onlara dağları ter edip ovalara yerleşmelerini söyledi. Buna karşı çıkanların bir ay içinde Rus İmparatorluğu’nu terketmesi, aksi taktirde savaş esiri muamelesi görecekleri belirtildi. Bu görüşmeden sonra pel çok kişi, Osmanlı İmparatorluğu’nda barış ve refah vaadlerine inandı. Wubıhların hepsi, Adığelerin çoğunluğu ve çok sayıda Abhaz Osmanlı İmparatorluğu’na gitti. Ayrılanların topraklarına, Kuzey Kafkasya’da Slavlar, Abhazya’da Gürcüler, Ermeniler ve Rumlar tarafından el kondu. Kuzey Kafkasya’dan göç, Sovyetler Birliği’nde Bolşevik yönetiminin kurulmasından sonra bile devam etti. Kuzey-batı Kafkas halkları kendi topraklarında azınlık durumuna düştüler. 1859-1881 döneminde Osmanlı İmparatorluğu’na gelen Kuzey Kafkasyalıların sayısı 2 milyon olarak tahmin edilmektedir. [Yeni yerleşim bölgelerinde] koşullar çok kötüydü. Göç eden nüfusun %20’sinin beslenme yetersizliği ve hastalıktan öldüğü tahmin edilmektedir. 

Kuzey Kafkasyalı mülteciler Osmanlı İmparatorluğu tarafından kendi yönetimini güçlendirmek için kullanıldı. Anadolu’da Müslümanların azınlıkta olduğu veya bir ayaklanmanın başladığı, hükümetin kontrolünde olmayan bölgelere yerleştirildiler. Dört Türk ailesine için bir Kuzey Kafkas ailesine izin vermek hükümetin politikasıydı. Mülteciler, militan karakterlerinden korkulduğu için imparatorluğa dağıtıldı ve pek çoğu Suriye, Filistin ve Balkanlara yerleştirildi. 1878 Berlin Anlaşması ile Balkanlarda oturanlar Anadolu’ya yerleşmek zorunda bırakıldı. 

Göç, Kuzey Kafkasyalı halklar için bir felaketti. Genellikle verimsiz topraklara yerleştirildiler ve sık sık, kendilerine verilen toprakları korumak için savaşmak zorunda kaldılar. Wubıh ulusu tamamen yokoldu. Wubıhça konuşan son kişi, Tevfik Esenç Türkiye’de Ekim 1992’de öldü. Wubıhların yokoluşu, Kuzey Kafkasyalıların 19.yy’daki jenosit hafızalarını canlandırdı ve siyasii bağımsızlık isteklerini güçlendirdi. 

2. Dönüş 
3. Gelecek 

1995 yylynda Sohum’da katledilen ünlü tarihçi Yuri Voronov, 1864 ve izleyen yyllarda Abhazlaryn %60’ının Abhazya’dan ayrıldığını belirtmiştir. Voronov ile mülakat, Gudauta, 4 Aralık 1993. 

George Hewitt, “Demographic Manipulations in the Caucasus (with Special Refernce to Georgia)”, Journal of Refugee Studies, 1995, c.8, n.1, s.50. 

Kemal H. Karpat, Ottoman Population, 1830-1914 (Madison: University of Wisconsin Press, 1985), s.56; Paul B. Henze, “Circassian Resistance to Russia”, M.B.Broxup (der.), The North Caucasus Barrier (London: Hurst, 1992), s.104. 

Aynı eser. 
Batiray Özbek, “Tscherkessen in der Turkei”, P.A. Andrews (der.), Ethnic Groups in the Republic of Turkey (Wiesbaden: Dr Ludwig Reich Verlag, 1989), s.585. 
Hewitt, age, s.49. 
John Colarusso, “Abkhazia”, Ça?da? Kuzey Kafkasya Konferansy’nda sunulan tebli?, SOAS, Londra Üniversitesi, 22-23 Nisan 1993, s.11.

145 yıl önce Kuzey Kafkasya'dan sürgün edilen Çerkesler, hâlâ kendilerini Türkiye'ye ait hissedemiyor. Ve oluşturdukları sivil inisiyatifle Çerkes kimliği ve kültürü önündeki engellerin kaldırılmasını istiyor. En başta da kendi soyadlarını ve geldikleri topraklara verdikleri adlarını.

Bugün Kafkas Dernekleri Federasyonu'nun Genel Kurul'u var. Genel Kurul'a Abhazya Devlet Başkanı, Adıgey Cumhurbaşkanı, Kabardey Balkar Cumhurbaşkanı, Dünya Abhaz Abazin Birliği Başkanı ile "diğer diasporaların bulunduğu Ürdün, Suriye, İsrail, Avrupa ve ABD'deki derneklerin başkanları" da davetli. Kafkas kökenli Türkiye vatandaşları, Kürt açılımı başladığından beri kendi gazetelerinde ve özellikle internet ortamında harıl harıl tartışıyor. Bu tartışmada Tanrının Çorbasını İçmiştik adlı, Büyük Çerkez Sürgünü'nü anlatan biyografik romanın da etkisi var. Yani 1864 Büyük Çerkes Sürgünü'yle Anadolu topraklarına yerleştirilen ve 145 yıldır Türkiye'de yaşayan Kuzey Kafkasyalılar artık yüksek sesle 'Biz Türk değiliz,' diyor. Ve yemekleriyle, danslarıy-la, fiziksel özellikleriyle 'sevimli' bulunan bu kültürün mensupları, artık 'sevimli' olmaktan çıkıp 'reel' olmak istediklerini söylüyor. Bu önemli konuda konuşmak üzere İthaki Yayınları'ndan çıkan Tanrının Çorbasını İçmiştik kitabının yazarı Recep Genel ve Demokrasi İçin Çerkes Girişimi'nin sözcüsü mimar Yalçın Karadaş'la buluştuk.

ADIMIZI VE SOYADIMIZI GERİ İSTİYORUZ
Resmi adı Yalçın Karadaş, ama o kendisini Anzor Keref olarak tanıtıyor ayrıca. Çünkü her Çerkesin kendi dilinde de bir adı ve soyadı var. Hatta sürgünle gelen büyük dedesinin adı Dıqoe, babasının adı Hate. Uzunyayla'da babasını kimse Rıfat Karadaş olarak tanımıyor.

- Aileniz Uzunyayla'ya ne zaman yerleşmiş?
- 1864 büyük sürgününden sonra, önce Üsküdar'a geliyorlar, oradan da Uzunyayla'ya geçiyorlar. Ailemiz üçe bölünüyor: Bir bölümü Adigey bölgesine geçerek savaşa devam ediyor, bir kısmı Suriye'ye yerleşiyor, diğer kısmı da biziz.

- Ailenizin diğer kollarıyla iletişiminiz var mı?
- Tabii ki, bizim avantajımız binlerce yıllık soyadlarımız, o yüzden nerede olsa bulabiliyoruz birbirimizi. Devletten isteklerimizin bir tanesi de tarihsel soyadlarımızı alabilmek. Benim soyadım Karadaş falan değil, bu soyadı Türkleştirme ideolojisinin bir parçası.

- Peki, hemen aklımdaki diğer soruları sormak istiyorum. Çerkesler Türk müdür?
- Hayır, asla. Babam Adıge, annem Abaza.

- Bir de 'anavatan' ve 'atavatan' kavramları var sizde...
- Biz bir kesim Çerkes burada kendimizi hâlâ misafir gibi hissediyoruz. Evet, bence Kuzey Kafkasya anavatandır, Türkiye ise vatan. Bazılarımıza göre ise, Kafkasya Atavatan, Türkiye Anavatan'dır.

- Sovyetlerin ne tür etkileri olmuş?
- Ekim Devrimi olmasaydı, Çerkesler özellikle Adıge ve Abazalar bitmişti. Çünkü 3 milyonluk bir halk 50-60 bin kişi kalmıştı.

- Çerkesler Osmanlı topraklarına geldikten sonra neyle karşılaştı?
- B. Brecht'in şiirindeki gibi, biz buralara keyfi olarak gelmedik, sürgün edildik. İnsanlarımız geldikleri topraklarda, o zamanın kötü şartlarına göre Anadolu insanları tarafından gayet iyi karşılandılar. İnsanların insanlarla sorunları olmadı ama politikaların politikalarla sorunları oldu.

- Önyargıyla karşılaştılar mı?
- Türkleştirme siyasetinin içinde, Çerkesler Türk olmayı kabul etmedikleri için, bir süre sonra 'Moskof uşağı' diye nitelenmeye başlandılar. Uzunyayla'da Avşarlarla; Muş, Erzurum, Mardin'de Kürtlerle arazi ve kültür çatışmaları yaşadılar.

- Şimdi yeni bir örgütlenmenin arifesindesiniz, ama örgütlenme adına geçmişte de epey şeyler yapılmış galiba...
- Çerkesler örgütlenme anlamında Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiye'sinde bazı ilklere imza atmıştır. Mesela Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün asıl adı, Bereketıko Jimnastik Kulübü'dür. Bir Çerkes ailesi olan Bereket ailesinin gençlerinin spor yapma bahanesiyle işgal kuvvetlerine direnmenin bir yolu olarak kurdukları bir kulüptür.

- Bugüne gelelim, Demokrasi İçin Çerkes Girişimi nasıl oluştu?
- Bu bir sivil inisiyatif ve gruptaki arkadaşların tamamı farklı dünya görüşlerinden insanlar. Hepimiz Çerkesiz. Türkiye ve Çerkes kamuoyuna bir çağrı yaptık. Tarihimizle yüzleşmek ve kendimizle barışmak için, kendimizi anlatmak ve diğerlerini anlamak için, yaşadığımız demokratik yeniden yapılanma sürecine dahil olmak istiyoruz. Bu nedenle Demokrasi İçin Çerkes Girişimi adlı bir sivil inisiyatif oluşturduk.

- Peki ne istiyorsunuz?
- Bizi bir dinleyin istiyoruz. İkincisi, bu harekette sadece bir etnik grup üzerinden giderseniz, bu ciddi ırkçı noktalara gelir diyoruz. Bu işin yeniden ülkenin insanlarının birbirine yaklaştığı, birbirinden kuşku duymadığı bir ortama getirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Biz aslında öncelikle Çerkes halkına sesleniyoruz, demokratikleşmeden insanca yaşanmaz diyoruz. Önemli olan kimliğimin reddedilmemesi. Ben Türkiye'yi kuran insanlardan birinin çocuğuyum ama Türk değilim, bana Türklük dayatılmasın.

- Gitme şansınız olsa Kafkasya'ya gitmek ister misiniz?
- Kendi anavatanına gitmek isteyenlerin gidişi de bu devletin ve Rusya'nın politikalarına bağlı. Bizim isteklerimizden biri de, "Anavatanıma dönmek istiyorum, kendi topraklarımda yaşamak istiyorum" diyenlerin yolunun açılması.

- Çerkeslerin birçok derneği, vakfı var. Haklarınızı bugüne kadar niye istemediniz de, şimdi istiyorsunuz?
- Aslına bakarsanız birçok Çerkes kraldan çok kralcıdır, bunu itiraf etmek lazım. Statükoyu sürdürme konusunda devletin politikalarını savunurlar.

- Ne kadar Türkleşti Çerkesler?
- Bizim köylerimizi Cumhuriyet döneminde sürdüler, Moskof uşağı yakıştırmasını Cumhuriyet döneminde yaptılar, Osmanlı döneminde kimse bize hakaret etmedi. Üzerimizde açık-gizli inanılmaz bir terör estirdiler, köylerimize 'vatandaş Türkçe konuş' tabelaları astılar. Çerkesler ciddi oranda Türkleşti, Kürtlerden çok daha fazla Türkleşti.

Çerkesler Kurtuluş Savaşı'nda tasfiye edildi...

Çerkeslerin Kurtuluş Savaşı'nda da önemli yararlılıkları olmuş:"
Amasya Tamimi'ni yayınlayanların Atatürk hariç tamamı Çerkes. Sivas Kongresi'nin yüzde 70'i Çerkes. Sivas Kongresi'nin yapılabilmesinin nedeni bir Çerkes olan Emir Marşan Paşa ve Uzunyayla Çerkesleridir. Onlar önlem alıyor ve kuş uçurtmuyorlar. 1920'ye kadar hiçbir evrakta Türk kelimesi geçmezken, Çerkeslerin tasfiyesiyle her şey birden Türkleşmeye başlıyor. Ve Çerkesler 1946'ya kadar seslerini çıkaramıyorlar. Çünkü sürgün Çerkeslerin hep kaderi oldu, bunu kimse bilmez ama 1920'lerde bile Manyas çevresinden birçok Çerkes köyü Bingöl'e sürüldü. O dönemde müthiş bir Çerkes antipatisi oluşturuluyor ve bu antipati Çerkeslere yönelik bir asimilasyona dönüşüyor. Çerkes Ethem o dönemde bir ihanet sembolü haline getiriliyor."

Ne Türkiye'ye ait olabildik ne de Kafkasya'ya...

Recep Genel İthaki Yayınları'ndan çıkan Tanrının Çorbasını İçmiştik adlı ikinci romanında, kendi ailesinin de içinde olduğu, 1864'te Kafksaya'dan Anadolu'ya sürülen Çerkesleri anlatıyor. Ve aslında Çerkeslerden yola çıkarak, Türkiye'de varlığı hiçbir zaman kabul edilmemiş bütün itilmişleri anlattığını söylüyor. Büyükbabası Mahirbiy'in de romanın kahramanlarından olduğu kitapta ayrıca Çerkeslere yönelik asimilasyona, 'Türkçe konuş' kampanyalarına, 1915 olaylarına, Kürt sürgünlerine de değiniyor. Ve bir Çerkes olarak ne istiyorsunuz sorusunu şöyle yanıtlıyor: "Türkiye'de yaşayan Çerkeslerin tek bir iradesi yok. Bir Ahmet Türk'e sahip değiliz ki, karşımızda bir Onur Öymen'imiz olsun."

- Kitabı yazmaya hangi ruh haliyle yazmaya karar verdiniz?
- Hep içimdeydi. 2004'te sekiz ay Kayseri'de kalmıştım ve çocukluğumda Çerkeslerin yaşadıkları ne varsa, hiçbir şeyin değişmediğini fark ettim. Daha fazla asimile olmuşlardı, dillerini daha fazla unutmuşlardı.

- Romanınıza 'Çerkes romanı' diyebilir miyiz?
- Bana sorarsanız sadece Çerkesleri yazdığımı hiç düşünmedim. Bu 1930'lu yıllardaki Türkiye'nin romanıdır. Türkiye'de varlığı hiçbir zaman kabul edilmemiş bütün itilmiş, kakılmışları bir araya toplamaya çalıştım: Ermenileri, Rumları, Yahudileri, komünistleri, Çerkesleri, Kürtleri.

- Dedeniz romanın önemli karakterlerinden biri, romandaki gibi de adı Mahirbiy değil mi?
- 5-6 yaşına kadar dedemi hatırlıyorum, hakkında bir sürü efsane anlatılırdı. Uzunyayla'da 16 yaşında askere alınmış, Yemen'de savaşmış, ardından Ürdün'de savaşmış, bu savaşın kaç yıl sürdüğüne dair kimsenin bir fikri de yok. 1. Dünya Savaşı boyunca her cephede savaştığı tahmin ediliyor.

- Hikâyeleri kimden dinlediniz?
- Hikâyelerin sadece köşe taşları vardı, anlattığım kadarından fazlasını dedem hiçbir zaman konuşmadı.

- Dedenizin diğer çocuklarıyla buradaki aile ne zaman tanıştı?
- 1952'den sonra hacca gidiyor, dönüşte Ürdün'deki bütün aileyi getirip buradaki ailesiyle tanıştırıyor. Sonraki yıllarda düzenli şekilde bu ziyaretler sürdü. Hatta onlar kasabaya geldiğinde, bu turistler size niye gelir derlerdi bize.

- Çerkeslerin nasıl yaşadığını anlatmak için mi yazdınız, bir iç döküş müydü?
- Aslında yazarken Türkiye'de herkesin biraz göçmen, herkesin biraz yurtsuz, vatansız olduğunu kayda geçirmek istedim. Benim en çok ilgilendiğim taraf sürgün hikâyesiydi. Türkiye'ye ait değiliz Çerkesler olarak.

- Hâlâ mı?
- Ait olmak, öncelikle kabul edilmekle ilgili bir meseledir. Eğer dahil değilseniz, ait de değilsiniz. Ortalama insanların aklında, Çerkes dendiğinde kalpak, güzel kız, kama, at, belki biraz orman dışında hiçbir şey yoktur.

- Hiç var sayılmadık mı diyorsunuz?
- Düne kadar Çerkes de yoktu, Kafkas Türkleri diye bir şey vardı. Türkiye'deki yalanlar tarihinin bir parçası olarak örülmüş, başka bir yalandı. Çoğu insan bugün bile Çerkesce diye bir dilden habersizdir.

- Her Çerkesin bir Çerkesçe adı da varmış, sizin var mı?
- Benim yok, ama her Çerkesin bir Çerkesçe adı vardır. Benim olmaması annemin gördüğü bir rüyayla ilgili. Ama her Çerkes ailesinin bir soyadı vardır, bizim soyadımız Qenet'ti.

YALÇIN KARADAŞ: BÜYÜK ÇERKES SÜRGÜNÜ NİYE YAŞANDI?
"Çarlık Rusyası'yla uzun yıllar süren bir eşitsiz savaşın sonucudur sürgün. Dedelerimiz 1864'in 21 Mayıs'ında, 2014 Kış Olimpiyatları'nın yapılacağı Kbadaa yaylasındaki son savaşla yenilmişler, Çarlık Rusyası toprakları terk etmelerini istemiş. 3 milyon nüfusu olan Adigelerin yüzde 90'ı, Ubıh boyunun yüzde 100'ü, Abazaların yüzde 90'ı sürgün edildi. Osmanlı topraklarında da önce Balkanlara yerleştiriliyorlar, çünkü Türkler savaşmaktan yorgun düşmüş, ama Çerkesler Ruslara karşı büyük düşmanlıkları nedeniyle Slavik harekete önemli darbeler indiriyorlar. Balkanlar dışında Samsun-Trabzon limanlarına iniyorlar; Kefken'e savruluyorlar. Buralardan bir hat şeklinde Ürdün'e kadar gidiyorlar. Balkanlara yerleştirilenler ise 1878 Berlin Anlaşması'na onlar için konulan özel bir maddeyle tekrar sürülüyorlar. Önce Serez'e, sonra sefil bir sürgünle Lübnan'a, oradan bir kısmı Golan'a, bir kısmı da Hatay Reyhanlı'ya geçiyorlar. Bolu, Düzce, Adapazarı, Balıkesir, Manisa, Uşak, Ödemiş, Eskişehir, Kahramanmaraş, Saimbeyli, Tufanbeyli, Çukurova ve Uzunyayla'ya da.

AZINLIK MIYIZ, DEĞİL MİYİZ, BİLMİYORUZ..
Recep Genel, 'Vatanınız Türkiye mi Kafkasya mı?' sorumuzu şöyle yanıtlıyor ve devam ediyor:
"Tarihin sorusu gibi bir şey bu. Bugün azınlık olup olmadığımız sorusunun yanıtını Çerkesler de tartışıyor. Rusya düşman olduğu, sürgünlüğümüzün nedenleri ortadan kalkmadığı sürece bu böyle olacak. Biz azınlık haklarını alması gereken 3 milyonluk bir topluluk muyuz, yoksa çadırını alıp vatanına dönecek bir kalabalık mı? Kürtler 'biz bu toprakların bir parçasıyız, bunların hepsi bizim hakkımız,' derken, Çerkesler bu kavramları ikircikli ve tereddütlü kullanıyor. Çünkü kendimizi nerede tarif edeceğimizi bilmiyoruz. Kurtuluş Savaşı'na kadar hep beraber at sürdük, Antep'te minareden selvi dalından kurşun atanları da, Hasan Tahsin'i de unutmadık. Ama şunu unuttuk: Antep'te minareden selvi dalından kurşun atanlar Türk değildi, Hasan Tahsin de bir Çerkesti. Hainler icat ederken bizim için Çerkes Ethem'i yarattılar, Kürtler için Şeyh Sait'i. Bu yüzden Cumhuriyet'ten geriye sadece Çerkes tavuğu kaldı."

ÇERKESLER NE İSTİYOR?
Recep Genel, Çerkeslerin taleplerine ilişkin ise şunları söylüyor: "Türkiye'de yaşayan Çerkeslerin tek bir iradesi yok. Bir Ahmet Türk'e sahip değiliz ki, karşımızda bir Onur Öymen'imiz olsun. Ben kendi adımı, aile adımı, köyümün adını geri istiyorum. Kafkasya'dan cebimize koyup getirdiğimiz tek şey bu isimlerdi. Uzunyayla'nın nehirlerine, dağlarına, tepelerine biz isim verdik. Tabii ki, 'anadil konuşmak ana sütü kadar helaldir' diye bir cümle kuranlar şunu bilmeliler ki, anadilde konuşmak için anadilde eğitimin de ana sütü kadar helal olması lazım. Bazı kavramları iğdiş ederek konuşuyoruz. Sanki sadece Kürtlerin varlığını tanımak zorundayız, bunu kabul edersek diğerlerinin isteklerine göz yumsak da olur gibi bir şey çıkıyor. Sözlükler ve tarih kitapları yalanlarla dolu. Bu ülkede 'kart kurt Kürtleri' ve 'Kafkas Türkleri' diye tamamı yalan bilimsel tezler yazıldı. 77 milyonun yaşadığı bir apartmandaydık ve apartmanın girişinde 'burada Türkçe konuşmak zorundasınız, başka bir dilde konuşamazsınız,' yazıyordu, binadakilerin büyük bir kısmı da bu yanılsamayı ezberlemiş ve 'evet burada bizden başka kimse yaşamıyor' diye bir inkâra ortak olmuştu."

Çerkes kimliği

Yalçın Karadaş'ın Çerkes kültürüne, diline ve sosyolojisine ilişkin anlattıkları da hayli ilginç: "Çerkesler konuştukları dil, etnik kökenleri ve kültürlerini yarattıkları coğrafya itibariyle tarihin bildiği dönemlerden beri Kafkasya'da otokton (yani o topraklardan yeşermiş) bir halk. Çerkeslerin yüzde 90'ını oluşturan Adıge-Abaza-Ubıh grubu 19. yüzyılda sürgün edilince geldikleri diaspora yaşamında, onlara Adıge ve Abaza olmayan diğer kitleler de katıldığı için - örneğin Çeçenler, Osetler (Alanlar), Lezgiler, Avarlar- Çerkes kavramı bir üst kimlik haline geldi. Ama biz hiçbir zaman Çerkeslik adı altında Abaza kimliğini reddetmeyiz, yok saymayız. Türkiye'de sürgünle gelen bütün Kuzey Kafkas halkları Çerkes kimliğinin bir parçası. Yani Adıgeler, Abhazlar, Ubıhlar, Karaçay Balkarlar, Osetler, Çeçen-İnguşlar ve Dağıstan halkları. Büyük çoğunluğu Kafkas dil grubu içinde otokton dil konuşur. İki tanesi farklıdır, Karaçay Balkarlar ile Osetler. Osetler Hint-Avrupa dili, Karaçay Balkarlar ise Ural-Altay dil grubunda Kıpçak lehçesi konuşur. Kafkas kültürü bir etnik grubun varlığı olamayacak kadar zengin ve değişik bir kültür. Bu bile ırkçılığın ne kadar büyük bir aptallık olduğunu gösteriyor. Çerkes ırkı diye bir şey yok, Çerkes halkı, kültürü diye bir şey var. Kuzey Kafkas halkları dini farklılıkları son derece doğal sayar. Bir ailenin yarısı Müslüman yarısı Hıristiyan olabilir Çerkeslerde. Osetlerin ve Abazaların çoğunluğu Hıristiyandır. Ancak doğuya gittikçe, İslamiyetin etkisi artar. Bizim için din başat bir kavram değil. Kutsal olan doğadır, insandır ve saygıdır."

Dünyada nerelerde yaşıyorlar?

KUZEY KAFKASYA: Adıgey, Karaçay-Çerkes, Kabardey-Balkar cumhuriyetlerinin toplam nüfusu 750 bin. Abhazya, Güney Osetya, Kuzey Osetya, Çeçen-İnguş ve Dağıstan cumhuriyetlerinin toplam nüfusu 5 milyonu aşıyor.

İSRAİL: 1870'te Tiberial bölgesinde Kfar-Kama ve Reyhaniye köylerini kurdular. Sınırda bulunan köylerde yaklaşık 3500 Çerkes yaşıyor.

ÜRDÜN: Amman çevresindeki altı köyde yerleşik durumdalar. Bu köyler: Vadi-es-Sir, Suveylih, Ceraş, Naur, Zarka ve Suhna. Bugün Ürdün'de 45 bin civarında Çerkes yaşıyor.

SURİYE: 75 bin civarında Çerkes nüfus yaşıyor ve bunların tamamı Kafkasya'da eğitim görme hakkına sahip. Suriye'den Kafkasya'ya dönen Çerkes sayısı da hayli fazla.

MISIR-TUNUS-LİBYA: Mısır'da dedelerinin Çerkes olduğunu bilen Araplaşmış binlerce insan yaşıyor. Aynı durum Libya ve Tunus için de geçerli. Libya'da Çerkes sayısının 135 bin olduğu tahmin ediliyor.

Kaynak: sabah

Türk hükümeti Kuzey Kafkasya göçmenlerini karşılamak üzere şu limanlan açmıştı: Trabzon, Samsun, Sinop, Akçakoca, Mudanya, Çanakkale, Gelibolu, Selanik, Köstence, Varna ve İstanbul. İstanbul limanı, sadece transit geçiş noktası olarak görev yapıyordu, çünkü 1865 yılında Türk hükümeti Çerkeslerin başkente girişini yasaklamıştı. Çerkes muhacirlerin buraya gelişlerinde, mutlaka, İstanbul'da ikamet edecekleri süreyi belirten bir özel izin belgesine sahip olmaları gerekiyordu.

Trabzon çevresinde büyük bir muhacir kampı oluşturulmuştu. Nisan 1864'te buraya 18 bin Çerkes taşıyan 34 tekne yanaştı. Zaten o sırada limanda 20 bin muhacir bulunuyordu. Bu durum üzerine Vali Emin Paşa, sadece 6 bin Çerkes'e kıyıya inme izni verince izdiham yaşanmış ve 100 kadar insan ezilerek ölmüştü. Buna rağmen, yeni gelen teknelerin çoğunda belirlenen sınırın iki misli yolcu vardı. Bu yüzden yolda yer darlığından havasız kalarak ya da ezilerek 134 kişi ölmüştü.1864 Mayıs ayında 27 bin kişi daha Trabzon'a geldi.

Sürgün edilenlerin yabancı topraklarda düştüğü zor duruma değinen Vsemirnuy Puteşesntvennik Gazetesi 1871 yılında şunları yazıyor.”Bir yıl içinde göçmenlerin üçte ikisi öldü. Batum yakınlarına yerleşen 22.000 göçmenden sadece 7.000 kişi kaldı.Samsun civarına yerleşen 30.000 kişiden 1.800 kişi kaldı.Binlerce insan ölüyor, çocuklara gelince bu zavallılar mal gibi satılıyorlar.Gençler hizmet için orduya giriyor.”

Çarlığın propogandacılarından Y. Drozdov da şöyle yazıyor:”Yolda gözümüzün önünde arz eden sarsıcı manzara şöyleydi:Oraya buraya dağılmış ve köpekler tarafından parçalanmış, yarı yenmiş çocuk, kadın ve yaşlı cesetleri…Açlıktan ve hastalıktan tükenmiş, zayıflıktan bacaklarını zor kaldıran, bitkinlikten düşen ve aç köpeklere canlı canlı yem olan göçmenler

Bu ölçülerde ve böyle sefalete insanlık nadiren şahit olmuştur.Ama bu savaşı vahşiler üzerinde etkili olmak onları ulaşılmaz dağlık kovuklarından çıkarmak ancak dehşet salmakla mümkündü”.

Bu sırada ortaya çıkan tifo ve suçiçeği nedeniyle muhacirler arasında ölüm oranı çok yükselmişti. Trabzon'daki Rus konsolosu, 1864 yılında gönderdiği raporda, sürgünün başında Trabzon ve civarına 247 bin canın ulaştığını, ancak 19 bininin öldüğünü, günde ortalama 180–250 kişinin ölmekte olduğunu, şimdilerde ise 63 bin 290 kişinin kaldığını bildiriyordu. Trabzon'a ulaşabilenler kara yoluyla Samsun ya da Erzincan'a yönlendiriliyorlardı.

Aşağıda verilen sayılar göç eden dağlıların ölüm oranını yansıtan sayısız göstergeyi ispatlayan örneklerdir: 1864 yılında Trabzon'a gelen bir gemideki 600 yolcudan sadece 370 kişi canlıydı. Trabzon’dakinden sonra göçmenlerin toplandığı ikinci büyük kamp olan Samsun'da (10 bin kişilik) tifo salgını sırasında ölüm vakası günde 200 kişiye kadar yükselmişti. Alman gazetesi Allgemeine Zeitung'te şunlar yazılıyordu: "Ölümler, sadece Çerkesler arasında değil, yerli halk arasında da duyulmamış boyutlardaydı ve 50 000'e yakın ceset gömülmüştü."1864 yılında Kıbrıs'a yanaşan gemide, "2 700 kişiden sadece l344'ü karaya inmişti, kalanı ise ya ölmüştü ya da geminin içinde ölmek üzereydi... Her gün, kırk elli yolcu ölüyordu; karaya çıkışların dördüncü gününde bile bu böyleydi.

Adolf Berje de şunları yazıyor: "... 1864 yılında Transkafkasya'dan, İstanbul üzerinden Yunanistan'a, oradan da İtalya'ya gittim. Batı Kafkasya'da savaş yeni sona ermişti ve Dağlıların Türkiye'ye göç ettiği en yoğun dönemdi. Anadolu kıyılarını izlerken onlara çoğunlukla açık denizde rastladım. Batum'da ve Trabzon'da acıklı durumlarına tanık oldum. Aynı yılın kasım ayında Avrupa'dan dönüş yolunda onları Rusçuk'ta ve Silistre'de öncekiyle karşılaştırılamayacak derecede kötü durumda buldum. Fakat Novorossiysk koyunda Dağlıların bende bıraktığı izlenimi hiçbir zaman unutmayacağım. Burada, kıyıda yaklaşık 17 bin kişi toplanmıştı. Yılın bu geç, havanın bozuk ve soğuk zamanında yaşamlarını sürdürecek temel ihtiyaç maddelerinden bile mahrum olmaları, yayılan tifo ve çiçek salgını durumlarını iyice umutsuz kılıyordu. Gerçekten şu manzarayla kimin yüreği parçalanmaz ki; açık havada, ıslak toprakta iki yavrusuyla paçavralar içinde yatan genç bir Çerkes kadını... Yavrularından biri ölüm öncesi titremelerle yaşamla mücadele ediyor, diğeri de artık son nefesini vermiş annesinin katılaşmış göğsünde açlığını gidermeye çalışıyor. Böyle sahnelere sık rastlanıyordu. Bütün bunlar dini fanatizmin ve Dağlıların, Osmanlı ajanlarının parlak renklerle tasvir ettikleri, onları Türkiye'de bekleyen geleceğe sarsılmaz inançlarının kaçınılmaz sonuçlarıydı..."

Çerkesler, varış limanlarındaki kamplarda bir süre tutulduktan sonra yerleştirilmek üzere iç vilayetlere yönlendiriliyorlardı. Daha önce üzerinde durulduğu gibi, padişah hükümeti, yerleştirilecekleri yerlerin seçiminde stratejik düşüncelerle hareket ediyordu. Hıristiyanların yaşadığı vilayetlerde, Müslüman öğenin güçlendirilmesi ve çoğaltılması; savaşkan Çerkeslerin, egemenlik altındaki ulusların, öncelikle de Hıristiyan olanların, kurtuluş hareketlerinin bastırılmasında kullanılması ve merkezî iradenin güçsüz ve padişah hükmü ancak temsili kaldığı için doğuştan yerli Müslüman halkın sürekli ihtilaf içinde olduğu yerlere Çerkeslerin yerleştirilmesi amaçlanıyordu. Avrupa'daki topraklar (Balkanlar), Ermeni vilayetleri Mezopotamya ve Ortadoğu'nun bir kısmı böylesi bölgelerden sayılıyordu. Bununla birlikte, Çerkeslerin Anadolu'da iskânı sırasında Türk hükümetinin bir başka duruma daha hâkim olması gerekiyordu:

Muhacirleri sık bir hat içinde ve yoğun olarak yerleştirmemek.

Bu, Çerkeslerin kendi aralarında dayanışma sağlayarak bir dirence yol açabilirdi. Bu nedenle Çerkesler adeta serpiştirilerek yerleştirildi.

Kafkas dağlılarının Osmanlı İmparatorluğu'na göçürtülmesiyle birlikte, Türk hükümetinin karşısına, imparatorluğun ağır malî şartları içinde bir de muhacirlerin geçimlerini temin etme sorunu çıkmış oldu. Bu sorun, daha 1852 yılında İstanbul'a gelen 47 dağlının, Türk hükümetine kendilerine parasal yardım yapılması için müracaat ettikleri sırada Babıâli'nin görüşme gündeminde yer almıştı.28 Ekim 1852 yılında (14 Muharrem 1269) Babıâli'den çıkan kararda, özellikle, "Bize gelen Çerkes muhacirler parasal yardım dileğinde bulunmaktalar. Ancak, gelmekte olan başka muhacirler için örnek teşkil eden bu yöntem hazine için ağır bir külfet getirecektir. Böyle bir tasarruftan kaçınmak şarttır. Bu nedenle gelenlere devlet mülkü (miri arazi)den boş toprak tahsis ederek, evlerini inşa etmelerine ve menkul mallar edinmelerine, meselâ 4–5 yıllığına kendilerini her türlü vergiden muaf tutarak yardımcı olmalı. Böylece hem onların maddî ihtiyaçları karşılanacak hem de boş topraklar ihya edilecektir" denmekteydi. Babıâli’nin aldığı bu karar, Çerkes muhacirlerin iskânında temel alınan siyaset oldu. Babıâli’nin kararı uyarınca Çerkes muhacirler, on yıl süreyle askerî yükümlülük ve vergiden muaf sayıldılar; kendilerine ev ya da inşaatının bedeli, aile başına da iki öküz verildi. Ayrıca, göçmenlerin Hıristiyan köylerinde meskûn kişilerin evlerine yerleştirildikleri, yanlarına yerleştirildikleri ailelerin ise muhacirlerle meşgul olmaya, evlerini bedava inşa etmeye, ailelerinin bakımını ve taşınmalarını kendi ceplerinden sağlamaya zorlandıkları sık sık görülmekteydi.

Türk hükümeti, Çerkes iskânını düzenlemek üzere üç komisyon kurdu: Balkanlar, Küçük Asya ve Ortadoğu ülkeleri iskân komisyonları.

Kafkasyalı muhacirlerin Balkanlara yerleştirilmesi işiyle Çerkes kökenli Nusret Paşa'nın öncülüğündeki bir komisyon ilgileniyordu. Onun çabaları ve becerikli yönetimi sayesinde Çerkeslerin Balkanlara yerleştirilmesi çok kısa süre içinde ve önemli bir kayıp olmaksızın gerçekleştirildi. Çerkesler Trabzon'dan Bulgaristan'daki limanlara ulaşıyor (özellikle de Varna'ya), buradan da yerleşmeleri gereken yerlere gidiyorlardı. Varna'ya 1864 Aralık ayı başında 7 bin, Aralık sonunda da 7 bin 400 Çerkes daha geldi. Göçleri sırasında herhangi bir ölüm vakası tespit edilmedi.

Kuzey Kafkasya Müslümanları, Balkanlarda Dobruca bölgesinin kuzeyine ve merkezine, Tulca, Babadağ, Boğazköy (Çernavoda), Köstence şehirlerinin civarıyla Varna yakınlarına, Tuna, Rusçuk, Nikopolis, Vidin, Silistre, Kolarovgrad şehirleriyle, Sofya ve Niş çevresine yerleştirilmişlerdi. Çerkesler, Makedonya ve Trakya'daki Selanik, Larissa ve Serez'e yerleştirildiler. Bunların dışında, Çerkesler ayrıca Kosova ve Filibe ovalarına da yerleştirilmişlerdi.

Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'daki vilayetlerine yerleştirilen Kuzey Kafkasyalılar, Kemal Karpat'a göre, genel olarak 12 bin aile, İzzet Aydemir'e göre ise, 200 ile 400 bin kişilik 50 bin aileydi. Osmanlı’nın resmî istatistik kayıtlarında ise, Bulgaristan ve Sırbistan sınırına yerleştirilenlerin, 200 bin kişiden oluşan 70 bin aile olduğu belirtilmektedir.

Kafkas göçmenlerinin büyük bir bölümü Küçük Asya, Anadolu'nun batısı ve ortasına yerleştirilmişti. Mc Carthy'nin de teyit ettiği gibi, aslında Çerkesler Anadolu'nun her tarafına yerleştirilmişlerdi. Hâlbuki 1877–78 Rus-Türk Savaşı öncesinde Osmanlı makamları, Rus hükümeti ile yapılan anlaşma gereğince, Çerkesleri Rus sınırı yakınlarına ve Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelere iskân etmiyordu. Tek istisna, 1866–67 yıllarında Osetlerin (15 aile–350 kişi) Sarıkamış'a ve önemsiz sayıda Çeçen'in Kars ve Erzurum'a yerleştirilmesiydi. Türk yazarı A. Saydam’ın da vurguladığı gibi, "Elimizde bulunan dönemin belge ve gazetelerinden edindiğimiz kanaat göçmenlerin gönderilmediği tek bir vilayet kalmadığıdır. Bir tek Kudüs, Basra, İşkodra, Hersek, Yemen ve Hicaz'a gönderildikleri söylenemez. Bu vilayetlerin dışında kalan yerlere değişik sayıda muhacir gönderilmişti".

Çerkesler Anadolu'da Erzurum, Sivas, Çorum, Çankırı, Adapazarı ve Bursa'ya gönderilmişlerdi. Kafkasya'nın farklı Müslüman halklarının Osmanlı İmparatorluğu'nda yerleştirilişleri etnik açıdan ele alındığında ortaya çıkan tablo şöyledir:

Abazalar
Samsun, Tokat, Sinop, Balıkesir
Şapsuglar
Samsun, Balıkesir, Bolu, Aydın, Sakarya
Ubıhlar
Balıkesir, Bolu, Sakarya, Samsun
Biceduhlar
Çanakkale (Biga)
Natuhaylar
Kayseri
Temirgoyevler
Bolu (Düzce)
Kabardinler
Kayseri, Tokat, Sivas
Beslenevler
Çorum, Amasya
Mahoşevler
Samsun (Alaçam)

1866 yılında Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden 4 bin 989 Çeçen aileden bin 200'ü Res-ul Ayn'a gönderilmiş, geriye kalanı ise aşağıda gösterildiği gibi yerleştirilmişlerdi

Sivas çevresine(Şarkışla, Aziziye, Elbistan bölgelerine), 47 aile
Amasya bölgesine, 25 aile
Halep, Çardak (Habur) bölgelerine, 90 aile
Adana bölgesine, 46 aile
Erzurum ve Muş bölgelerine, 14 aile
Hınıs bölgesine, 24 aile
Kars bölgesine, 47 aile

Çerkeslerin bir kısmı da Diyarbakır, Mardin, Halep ve Şam vilayetlerine ve 1868'de ilk Çerkes grubunun geldiği Ürdün’e yerleştirilmişlerdi. Göçmenlerin en kalabalık kısmı Şapsuglar, Kabartaylar, Abazalar ve Biceduhlardan oluşuyordu. Göçmenler, Ürdün'e Beyrut üzerinden deniz yoluyla ya da Halep ve Şam üzerinden kara yoluyla ulaşıyorlar, Amman'a 50 km uzaklıkta olan Ceraş haricinde, Amman'ın 12–15 km yakınlarındaki her yere yerleşiyorlardı. Çerkeslerin Ürdün'de kavimlerine göre yerleştirilmeleri şöyleydi:

Amman
Şapsuglar, Kabardinler, Abazalar
Bade Şehir
Şapsuglar, Biceduhlar, Abazalar
Sveley
Kabardinler
Ceraş
Kabardinler
Ruseyfa
Kabardinler
Zagra
Kabardinler (1902–05 göçünde)
Naur
Abazalar, Biceduhlar

Çerkeslerin Ürdün ve Suriye'ye yerleştirilmelerinin özel nedeni, padişah hükümetinin muhacirleri Bedevi kavimlerine karşı kullanmaya eğilimli olmasıydı. Çerkeslerin, resmen hazineye ait görünen ama aslında Bedevilerin olan topraklara yerleştirilmeleri, iki halk arasında düşmanlığın anında kıvılcımlanmasına neden olmuştu. Çerkeslerin, padişah toprağını göçebe Bedevilerin akınlarından korumaları için kentlerin etrafında halka oluşturacak biçimde iskân edilmelerinin nedeni buydu. Aynı amaçla, sonraları Şam-Hicaz demiryolu boyunca da Çerkes yerleşimleri ortaya çıktı.

1867'den itibaren bir Kuzey Kafkas kavmi daha Türkiye'ye göçe koyuldu: Abazalar. Nisan 1867'de Türk hükümeti 4 bin Abaza ailesinin göç etmesine izin verdi. Abazalar Trabzon, Sinop, Samsun limanlarına getiriliyor, oradan da İzmit, Mudanya, İzmir, Mersin, Samsun, Silifke ve İskenderun üzerinden Kocaeli, Viranşehir, Karahisar, Kütahya, Manisa, Denizli, Niğde, Maraş, Kayseri, Erzincan, Maden, Konya, Burdur ve Urfa'ya doğru yönlendiriliyorlardı. Abazalar’ın bir bölümü, bin 32 kişi, Bulgaristan'da iskâna tâbi tutulmuşlardı.1867 yılında göç etmiş Abazaların sayısı genel olarak 10 bin 865 kişidir. Abazaların, Türklerin kışkırtması ile başlattıkları ancak başarısız olan isyanlarından sonra topluca (200 bin kişi) Türkiye'ye sürülmeleri ise 1878'de olmuştur. Ş.D. İnal-İpa'nın da belirttiği gibi, "muhacirlerin sürülmesinin ardından, bir tek Megreli sınırında Samurzakan Abazaları ile biraz Abzuy ve Bzıb kalmıştı".

Böylece, 1857–66 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden Çerkeslerden 200 ile 400 bini Balkanlara, l milyonu Anadolu'ya, 25 bini Suriye ve Ürdün'e, 10 bin kadarı da (aslında Cihetler, biraz da Ubıh) Kıbrıs'a yerleştirilmişlerdi.

Türk hükümetinin Kuzey Kafkasyalıları iskân planları Hıristiyan tebaa arasında kuşkuyla karşılanıyordu. Rusya'nın Edirne konsolosunun 12 Aralık 1860'taki raporunda, vilayete Kafkas muhacirlerin gelmesinin "yerli Hıristiyanlar arasında çok olumsuz bir izlenim yarattığını" belirtmesi buna bir örnektir. Konsolos, "Akıl mantık kalmadı" diye yazıyor, "iş geldi Rusya’ya karşı mesnetsiz, kötü niyetli suçlamalara dayandı: Bir yandan, ülkede sönmekte olan Müslüman halk yerleşimini desteklemek ve Türkiye'yi taze bir orduyla donatmak, diğer yandan da Bulgarlara Rusya'ya göçmeleri için davet çıkarırcasına dalkavukluk ederek Hıristiyanlığı zayıflatmak".

Yunanistan'ın Epir bölgesine bin Çerkes ailesinin iskân edilmesinin olumsuz sonuçlarına yöredeki Rus konsolosu şöyle işaret ediyordu: "Epir'de tamamen Hıristiyan nüfus meskûndur. Buradaki dağlıların arasına çok sayıda Müslümanın sokulması çok kötü bir etki uyandıracak ve akıllara durgunluk verecek sonuçları olacaktır."

Endişe artıyordu; çünkü gelen muhacirler silahlıydı, yerel Türk makamlarının göz yummasıyla da, Hıristiyanların diledikleri saldırı nesnesi olduklarını farkediyor, çapulculuk ve yağmalamaya girişiyorlardı. Varna'daki Rus konsolosu, bir grup muhacirin yerine ulaştığını bildirirken, "En kaygı verici olan gelen Çerkeslerin tutumu. Salınmış oldukları her yerden yağma ve zorbalık öyküleri duyuluyor. Gerçi Hıristiyanlar adet olduğu üzere Türklerden daha çok çekiyor ama onlara da aman vermiyorlar" diyordu. Trabzon’daki Rus konsolosu, yerel makamların muhacirler karşısındaki iradesizliğini, "Çerkeslerin üzerinde hiçbir yaptırım yok ve yerel makamlar onlardan korkuyor" cümlesiyle ifade ediyordu. Bölgeye ulaşan çok sayıda silahlı Çerkes'in, iskânlarına ayrılan yerin garnizonunun yetkisine tecavüz ettiği, Lamaka'daki gibi olaylar da oluyordu.

Kuzey Kafkasyalıların Osmanlı İmparatorluğu'na göç öyküsünde 1877–78 Türk-Rus Savaşı'nın ve ardından gelen 1878'deki Berlin Konferansı'nın anlamı büyüktür. Bu konferansta padişah hükümeti, Rusya'nın baskısıyla, daha önce Balkanlara yerleştirdiği Çerkeslerin yerini değiştirmek ve imparatorluğun iç bölgelerine, Anadolu'ya ve Yakın Doğu'ya çekmek zorunda kalmıştı. Çerkesler de, bir kitlesel içgöç dönemi olarak tanımlanabilecek olan 1879'u "Göç Yılı" olarak kabul etmektedirler.

1876'da Bulgaristan'da Türklere karşı, Türk orduları tarafından, oraya yerleştirilen Çerkeslerin de etkin desteğiyle, anında bastırılan bir isyan patlamıştı. Çerkesler, Dranov yakınlarında, Hariton isyanının başını çeken büyükçe bir Bulgar birliğini yok etmişlerdi. Tüm Hıristiyanlara karşı düşmanlıkla dolu Çerkesler, koca koca köyleri kılıçtan geçirerek başkaldırı odaklarını acımasızca eziyorlardı. "Filibe sancağında Çerkesler ve başıbozuklar (Türkiye'nin düzensiz sipahi orduları) tarafından birkaç gün içinde 15 000 kişi kılıçtan geçirilmişti; öldürmelere eziyetler ve her türde kirletme eşlik ediyordu."

Babıâli'nin, savaşkan ve kapalı bir topluluk olarak yaşayan Kuzey Kafkasyalılarla Balkanların demografik yapısını değiştirerek, Slav halklarının kurtuluş hareketlerini ezmek üzere tıkır tıkır işleyen bir düzenek kurma girişiminden zaten rahatsızdan Rus hükümeti, Çerkeslerin Balkanlar'dan uzaklaştırılması için bir bahane arıyordu. Filibe katliamı bu fırsatı yarattı. 18 Aralık 1876'da, İstanbul Konferansı'nın beşinci oturumunda Osmanlı imparatorluğu nezdindeki Rus sefiri Çerkeslerin Balkanlardan uzaklaştırılmasını resmen talep etti. İstanbul Konferansı tavsiye kararlarının dördüncü maddesinde, "Çerkeslerin Bulgaristan'da ikamet etmeleri men edilmektedir, daha önce yerleştirilen Çerkesler de Asya'daki vilayetlere gönderilmelidir" deniyordu.

1877–78 Türk-Rus Savaşı'nda yenilgiye uğrayan Osmanlı İmparatorluğu muzaffer tarafın şartlarını kabul etmek ve Kuzey Kafkasyalıların Balkanlardan çekilmesi konusundaki isteğini yerine getirmek zorundaydı.

Berlin Antlaşması’nın imzalanmasının hemen ardından Çerkesler Balkanlardan sürülmeye başlandı. Sultan II. Abdülhamit, anılarında Çerkeslerin Balkanlardan sürülmesi hakkında şunları yazıyordu: "Ben dindaşımız olan bu muhacirlerin iskânı ve müdafaası için elimden gelen herşeyi yaptım. İstanbul'dan Halep'e muhacir yerleşimleri kurdum. Onların yerleştirilmeleri için yapılan masrafların çoğunu feragatle kendi cebimden ödedim."

Balkanlardan sürülen Çerkesler Edirne, Selanik ve Kosova vilayetine geliyorlardı. Edirne sürülenlerin toplama merkezine dönüşürken, Selanik limanından Anadolu limanlarına ve Suriye'ye gönderiliyorlardı. 1879 yılı Mayıs ayında Edirne'de 41 bin 38 kişi birikmişti. Bunlardan 176'sı Romanya'dan, 4 bin 352'si Bulgaristan'dan, 26 bin 613 kişi de Batı Rumeli'den geliyordu.

18 Nisan 1879'da Babıâli, imparatorluğun Asya vilayetlerinin valilerine, Çerkeslerin Balkanlara geri dönmesine engel olunmasını yazılı olarak bildirdi ve bir nota ile bu uygulamasını büyük devletlere duyurdu.

Balkanlardan nakledilen Çerkeslerin sayısı genel olarak 300 bin kişiydi. Bunlar aşağıdaki vilayetlere ve bölgelere yerleştirilmişlerdi

Aile Sayısı İnsan Sayısı Yerleşim Yeri
10000 50000 Halep, Deyr-Zor
5000 25000 Şam Vilayeti
5000 25000 Adana Vilayeti
2000 10000 Konya Vilayeti
2000 10000 Kıbrıs
1000 5000 Kastamonu
1000 5000 Ankara Vilayeti
900 4500 Samsun ve Amasya
100 500 Cezayir

Balkanlardan göçen Çerkesler, bu yerlerin dışında ayrıca Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelere yerleştirilmişlerdi. Berlin Antlaşması'nın 61’nci maddesi uyarınca padişah hükümetinin Ermenileri Çerkes ve Kürt saldırılarından koruma yükümlülüğü olmasına rağmen, Ermeni vilayetlerindeki Çerkes sayısını arttıran bu son uygulama, Ermeni nüfus ve Patrikhanenin şiddetli protestosuna yol açmıştı. Bunun üzerine, 1879 Ocak ayında 40 bin Çerkes Diyarbakır üzerinden Res-ul Ayn'a gönderildi. Bu ailelerden 4 bin ile 5 bini Türk hükümeti tarafından Diyarbakır vilayetine yerleştirilmişti. Bu nedenle, Diyarbakır Ermeni Piskoposu İngiliz konsolosu ile buluştu ve ondan bu kararın geri alınması için uğraşmasını rica etti. Adapazarı’ndaki Ermeni ve Rum cemaatlerinin temsilcileri, kente 40 bin Çerkes'in yerleştirilmesinin önünün alınması için, Haziran 1879'da İstanbul'daki İngiliz Elçisi Layard'a müracaat etmişlerdi. Gene o sıralarda Muş'a 4 bin Kuzey Kafkasyalının yerleştirilmesini protesto etmek için Ermeni Patriği Nerses de Layard'a başvurmuştu.

Balkanlardan Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelere nakledilen Çerkeslerden Oset ve Çeçen olanlar Hınıs ovasına ve Varto kazasına, Çerkesler ise Malazgirt, Bulanık, Ahlat ve (Van'a bağlı) Adilcevaz kazalarına ve Bitlis'e bağlı Genç'e yerleştirilmişlerdi. Daha sonraki yıllarda Kuzey Kafkasya'dan gruplar halinde gelen yeni muhacirlerin hemen hemen hepsi Ermenilerin yaşadığı vilayetlere, öncelikle de Muş'a ve Muş sancağına yerleştirilmişti. Erzurum’daki Rus konsolosunun verdiği bilgiye göre: "Bütün Kafkasya kökenlilerin Erzurum vilayetinden gönderilmeleri konusundaki ısrarlı taleplerime hazırcevapla ve vaatle karşılık veriliyor ancak herhangi bir önlem alınmıyor; hatta valilerin onların bu bölgeye taşınmasına vesayet ettiklerini bile söyleyebilirim."

Aşağıda 1857–66 ve 1879 yılındaki göçlerinden sonra Kuzey Kafkasyalıların Küçük Asya'da yerleştirilmelerine ilişkin tablo verilmektedir

Bölge Sayı
Kars 500
Ankara 60000
Bitlis 2500
Konya 12000
Muş 2500
Bolu 32000
Erzurum 3000
Antakya 1500
Mardin 1000
Afyon 5000
Gümüşhane 1000
Eskişehir 14000
Gaziantep 17000
Sakarya 35000
Sivas 49000
Kütahya 3000
Samsun 60000
Bilecik 1000
Amasya 6000
Kocaeli 15000
Tokat 33000
Burdur 10000
Hatay 1500
İstanbu l100 000
Adana 13000
Denizli 1500
Kayseri 35000
Balıkesir 35000
Sinop 10000
Manisa 2000
Çorum 16000
Aydın 9000
Yozgat 7000
Çanakkale10000
Mersin 1000
İzmir 30000
Kırşehir 2000
Kastamonu50000

Karadeniz kıyılarına yerleştirilen Çerkeslerin sayısının Osmanlı İmparatorluğu verilerinde Lazlar ve Müslümanlaşmış Mingreller (Gürcüler) de dahil edildiği için abartılı olması sık karşılaşılan bir durumdu. Bu iki halkın yaşam tarzı birbirine benzediği için Karadeniz'in Anadolu sahiline yerleştirilen Çerkeslerin bir kısmı Lazlarla karıştırılmıştı. 1881'de Lazların sayısı 200 bin kişiydi. Lazların esas bölümü, nüfusun yüzde 11’ini oluşturdukları Trabzon vilayetinde yaşamaktaydı.

Kafkas dağlılarının Osmanlı İmparatorluğu'na göçü sonraki yıllarda da sürdü ve 1917'ye dek devam etti. Kuzey Kafkasya Müslümanları fazla büyük olmayan gruplar halinde ya da 20–30 evlik küçük partiler halinde Türkiye'ye geçiş yapıyorlardı. Türkiye'nin görevlendirdiği kişilerin yaptığı propaganda, 1880–1917 arasındaki göçte önemli rol oynadı. Buna karşın Rus hükümetinin aldığı tavır nedeniyle, artık bir daha dağlıların yığınsal olarak göç ettiği görülmedi. XIX. yüzyılın ikinci yarısında, 60'lı yıllarda dağlıların Anadolu'ya göç etmeleri konusunda Çar hükümetinin takındığı tavır esaslı değişiklik geçirdi. Kuzey Kafkasya'da koca bölgelerin bütünüyle insansızlaşmasının ileride yaratacağı tehlikelere karşın, etrafı büyük bir Rus kitlesiyle çevrilen ve dağıtılan dağlıların artık eskisi gibi tehdit oluşturmaması bu siyasetin nedenini açıklamaktadır. 1867'de Kafkasya Genel Valisi Büyük Prens Mihail, Kuban bölgesindeki bir turunu, "Türkiye'ye göçün artık tamamen son bulması gerektiğini dağlılara şahsen bildirerek" noktaladı. Bundan sonra köylerin (avul) tamamının Türkiye'ye göçmek üzere izin talepleri Kafkasya makamlarınca kabul görmedi. Göç iznini ancak dağlı küçük gruplar koparabiliyordu. Bunun dışında, bazı Çerkesler kendi başlarına Türkiye'ye gitmeyi başarıyorlardı. Böylece 1873 sonbaharında Kuban bölgesinden 420 aile (3 bin 400 kişi) Türkiye'ye gitmek üzere sınır dışına çıktı.15 Ocak 1890'da Trabzon'daki Rus konsolosu, "Batum yöresinden büyük partiler halinde göçmenlerin gelmekte olduğunu ve birkaç geminin bunları taşımakta olduğunu" bildirdi. Mart 1895'te sadece Tersk yöresinden 2 bin 108 aile (toplam olarak 16 bin 708 kişi) göç etmek için dilekçe verdi. Yine 1895 yılında Kuban yöresinden Karamurza, Urup, Konokov, Kuronov avulları (647 ev–2 bin 59 kişi) Türkiye'ye göç izni alabildiler. Türk hükümeti bunları Boğazan'a iskân etti. Bir bölümü de Bayburt'a yerleştirilmişti.

Türkiye'ye göç etme taleplerinin artması Rus hükümetini telâşa düşürdü. 1899 yılı başında İçişleri Bakanlığı bünyesinde, göçü zorlaştırmaya yönelik bir önlemler paketi üzerinde çalışacak olağanüstü bir danışma kurulu toplandı. Hazırlanmış olan ve Çar II. Nikola'nın 1901'de onayından geçen önerilere uygun olarak, göçmek isteyenler, Türk hükümetinin kendilerini sınırlarına ve Türk tebaasına kabul ettiğini gösteren bir belge sunmalıydılar. Muhacirler ancak böyle bir belge edindikten sonra, yerel valilik makamlarına dilekçe verip onay almak, Rus uyruğundan çıkmak ve gitmeden önce arkalarında kalabilecek bütün borç ve vergilerini temizlemek durumundaydılar. Üstelik bütün taşınma masraflarını da kendi ceplerinden karşılamaları gerekiyordu.
Danışma Konseyi'nin aldığı kararla sınır dışına çıkma sürecinin zorlaştırılması bile göçe engel olamıyordu. 1900–1902 yılları arasında, Nalçik dolaylarından 4 bin 392 Kabartay Türkiye'ye göçmüştü.1901'de Konya'ya 242 Çerkes, Çeçen, Dağıstanlı, İnguş ve Kabartay ailesi (bin 210 kişi) geldi. Bu muhacirlerden 20 aile Sivas'ta, biri Biga'da (Gelibolu), 12'si Beyşehir'de (Konya'nın bir ilçesi), 19 aile de Niğde'de iskân edildi. Diğerleri Konya'da kaldı. II. Abdülhamit’in talimatıyla Konya'da kalan Çerkesler (Konya'dan başlayan) Bağdat demiryolu boyunca yerleştirildiler.

25 Haziran 1901'de 2 bin Çeçen daha Rus hükümetinin verdiği sürekli ikamet izniyle Türkiye'ye gitti.

1900 yılında Çerkes göçmenler Türkiye'ye vardıkları andan itibaren Şam'a yöneliyorlar, oradan da ya Şam vilayeti civarında ya da Amman çevresinde yerleştiriliyorlardı. Kafkasyalıların Türkiye'ye böylesi kitlesel göçü ilk Rus burjuva devrimi yıllarında (1905–7) da görülmüştü. Çar hükümeti, 1905 Mayıs ayında 260 Kabartay ailesine Türkiye'ye gidiş izni vermişti. Bu ailelerin tümü Şam vilayetinde iskân edildiler.1905 yılının Haziran-Ağustos aylarında İstanbul'a yasal olmayan yollardan bin 517 kişi (81 aile) daha ulaştı. Kafkas yönetimi onları istenmeyen kişi ilân edince, İstanbul'daki Rus konsolosunun çabalarıyla Türk makamları bu Çerkeslere Anadolu'da yerleşme izni çıkardı.

1906 yılında Kafkasya'dan 200 Müslüman aile Bitlis vilayetinde iskân edilmişti.

Kafkasya'da görülen sürekli göç süreci bu bölgenin gelişmesine büyük bir darbe vurdu. Buna karşın Türk propagandasının etkisinde kalarak göç eden Çerkesler, çok az istisnayla, çok çabuk düş kırıklığına uğradılar ve umduklarını bulamadılar. Osmanlı İmparatorluğu'na göç sorunu, gerek Avrupa'da gerekse Osmanlı imparatorluğu'nda yayımlanan (1908 Jön Türk darbesinden sonra) Çerkes gazetelerinin sayfalarında ve Çerkes yayınlarında durmadan işlendi. Paris'te yayımlanan Mousoulma-nine gazetesinin bir sayısında yer alan "Acı Soru" başlıklı makalede şöyle deniyordu: "Dağlı Müslümanların öz vatanlarında ekonomik durumlarını düzeltmelerini, eğitimi, kültürü ve herşeyi etkileyen başlı başına engel, geçen yüzyılın 60'lı yıllarından başlayarak düzenli olarak sürekli körüklenen Türkiye'ye göç sorunudur."

Osmanlı İmparatorluğu'nda önemli mevki sahibi Kuzey Kafkas cemaatinden pek çok kişinin söylemleri, yurttaşlarının olmadık umutlara bel bağlamamaları ve göç etmemeleri konusunda uyarıcıydı. Bunlardan Muhammed Eceruh şöyle yazıyordu: "Benim birçok akrabam ve tanıdığım artık yeni hükümette mümtaz mevkiler tutmuş bulunuyor. Ancak buna hep dediğim ve durmadan yinelediğim gibi; sevgili din kardeşlerim, Türkiye'ye göç etmekten sakının: Pek az bir istisna dışında sizleri orada bekleyen tek şey soğuk bir mezardır. Yeni bir hayatın göçmenlerle hiçbir alâkası yoktur... Olayların etkisi altında kalarak, belki de en temiz emellerle bize koşanlar, şimdi Boğaziçi sahillerine ayak bastıkları o güne lanet yağdırıyorlar.

Ancak, tüm uyarılara karşın, dağlıların Türkiye'ye göçü, önemsenmeyecek sayılarda da olsa 1910'dan sonra da devam edecekti.

Kafkas muhacirlerinin Türkiye'de meşguliyet alanları üzerinde kısaca durmak gerekir. Muhacirler, göçten hemen sonra, Kafkasya'da sürdürmüş oldukları yaşam tarzını, yeni vatanlarında tutturmaya yöneldiler. Çerkes yerleşimleri bu nedenle içine kapanıklıklarıyla göze çarpıyordu. Kuzey Kafkasya'da edindikleri âdetler, yaşlılara saygı vb. bu kapalı çevrelerde uzun yıllar boyunca aynen korundu. Köyde tüm sorunların çözümlenmesi için bir ihtiyar meclisleri vardı, Çerkesler, bu konuda zaten pek istekli olmayan yerel resmî makamların kendi topluluklarının iç işlerine karışmalarını sınırlamaya çalışıyordu. Dolayısıyla Çerkes köyleri kendine özgü bir iç özerklikten yararlandı.

Çerkesler temelde devlet görevlerinde yer aldılar, özellikle de ordu, polis ve jandarmada. Osmanlı yönetimi onları bu tür işlere faal bir biçimde yöneltiyordu. 1867'de Varna'daki Rus konsolosunun raporunda, "Türk ordusunun saflarına katılmış olanlar bir yana, Çerkeslerden çoğu yerli Türk konaklarında koruma görevlisi olarak çalışmaktalar"deniyordu.

Çerkesler, tarım dışında hayvancılıkla (at yetiştirme) da uğraşıyorlardı. Bu konuda, en çok da Çerkes atı ile yerli türleri melezleştirerek iki hara kurmuş olan Adana vilayetindeki muhacirler başarı kazanmışlardı

Kafkas muhacirler Osmanlı İmparatorluğu'nda daha çok gözü pek eşkıya ve at hırsızı olarak bilinirlerdi. Rus Genelkurmay Albayı V.N. Filipov'un edindiği izlenim şöyleydi: "Dağlılar yerleşik bir yaşam tarzı sürdürmekteler ve buğday ekimi ile meşguller; ancak herşeye rağmen hırsızlık önde gelen uğraşları, özellikle de, sistemleştirilmiş at hırsızlığı. Bu öylesine görkemli bir organizasyona dönüşmüş ki, örneğin Sivas'ta çalınan bir at, bir hafta sonra 400 verst (l verst=l,06 km) uzaklıktaki Ankara'da ortaya çıkıyor".1904 yılında Adana vilayetinde bulunmuş olan Rus Genelkurmayından bir başka subay, Yarbay Tomilov da, "Dağlıların hırsızlık ve talana olan eğilimleri nedeniyle yerli nüfus tarafından sevilmediklerini" belirtiyordu.

Son olarak, Osmanlı İmparatorluğu'nda nüfus kayıtları dinî aidiyet kıstası gözetilerek tutulduğu için Çerkeslerin sayısı konusundaki bilgilerin de Osmanlı İmparatorluğu'ndaki diğer Müslüman halklarınki gibi nispi olduğunu dikkate almak şartıyla, buralara gelmiş olan Avrupalı gezgin ve konsolosların verilerinden yararlanarak, Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde ve Kilikya'daki Çerkeslerin genel nüfusu üzerinde durmak yerinde olacaktır.

1912 yılında Averyanov ve Filipov'un verdikleri bilgilere göre Anadolu'daki Çerkeslerin toplam sayısı 400 bin kişiydi. Ancak bu sayı oldukça az gösterilmiştir. Yarbay Tomilov'un kaydettiği verilere göre, Adana vilayetinde 13 bin 200 Çerkes yaşıyordu ki bu genel nüfusun yüzde 3,2'siydi.Aynı kaynağa göre, Çerkesler Kuzey Suriye'de genel nüfusun yüzde 2'sini oluşturuyorlardı. Çerkesler Habura semtinde, Çeçenler ise Resul Ayn'da yaşıyorlardı."Ayrıca", diye yazıyor Tomilov, "onlara birçok başka kentte de rastlanabilir: Çerkeslerin çoğu ordularda subay ve de jandarma (zaptiye) olarak hizmet vermektedir".

Çerkesler, Halep vilayetinde aşağıdaki kazalarda yerleştirilmişlerdi

Kaza İnsan Sayısı
Kilis 1500
Antakya 3000
Harim 3000
Membic 1500
Toplam 90000

Çerkesler, Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde, Erzurum, Sivas, Diyarbakır, Van, Bitlis ve Muş'a yerleştirildiler, Muş ovasındakiler 1894 ve 1904 Ermeni isyanlarından sonra Sasun'a iskân edildiler.

İstanbul'daki Ermeni Patrikhanesinin verilerine göre, 1912–13 yıllarında Ermeni vilayetlerinde yaşayan Çerkeslerin sayısı 62 bindi.

Avrupalı yazarların ve konsolosların açıklamış olduğu çeşitli bilgi ve verilere dayanarak Rusya İmparatorluğu Dışişleri Bakanlığı, 1913'te Çerkeslerin, Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde nereye, ne kadar yerleştirildiklerine dair bir tablo hazırlamıştı.

1913'te Çerkeslerin, Ermeni ahalinin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde nereye, ne kadar yerleştirildiklerine dair bir tablo

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
RT @gilahsteney: Bu hikayeyi daha önce de duymuştum bir dadeden çok araştırdım doğruluğunu Şorten Askerbiy'in Kazanokue Jabağı kitabında da…
BBC News Türkçe - Kafkasya'nın incisi Abhazya'da seçim zamanı: Ülke küçük, yarış büyük - Fehim Taştekin https://t.co/bjR7eWQ8gt
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı