Abhaz Tarihi

Aralık 08, 2018

Kuzey Kafkasya' nın batı yöresinde dağlarla deniz arasında uzanan, dört mevsimi bağrında barındıran, kıyılarında subtropikal bitki örtüsü, dağlarında bembeyaz karları eksik olmayan bu masal diyarına eskiden beri "Abhazya" (Apsnı), insanoğlunun yer yüzüne ayak bastığı en eski çağlardan beri insanların yaşadığı bu ülke halkına " Abhaz " ( Apsuva ) derler.

Küçük Asya' da yaşamış Hititlerle, Kuzey Kafkasya' daki Adigeler' in akrabası olan Abhazlar' ın adına ilk kez Prinç Dönemi' ne ait yazılı kaynaklarda " Abeşla " olarak rastlanır. Asıl atalarının " Apsil, Snig ve Abazg " denen antik dönem Abhaz boyları olduğunu bildiğimiz bu halklar Kafkasya' nın Karadeniz kıyılarında feodal beylikler kurdular. Bu beylikler kültürel olarak Bizans ve Roma uygarlıklarına yakın yaşadı. Bizanslılar o döneme kadar Diyoskurya ve Pitunt adında ticari merkezler kurdular. İsa' nın doğumuna dört- beş yüzyıl kala oluşan bu merkezlerde yerleşen kolonistler miladi yılların başlangıcında Roma lejyonerleri tarafında püskürtüldü. Diyoskurya harabelerinin üzerine Sebastopolis adıyla askeri bir kale inşa ettiler. " En büyük " dedikleri İmparatorOktavya' nın anısına buraya Avgust-Sebastos adını koydular. VI. Yüzyılda Abhazya, Bizans Kolonisi oldu. Aynı zamanda da bir Hristiyan ülkesi haline geldi. İşte ozaman yukarıda adını saydığımız Abhaz feodal beylikleri konsolidasyona geçti. VIII. Yüzyılda Abhazlar, tüm Kafkasya' yı titretecek Abhaz Krallığı' nı kurmuş oldular.

X. yüzyılın sonunda Feodisi adındaki Abhaz Kralı' nın çocuksuz oluşu, varis bırakamaması, onu; tahtına kızkardeşinin oğlunu oturtmak zorunda bıraktı. O III. Bagrat adıyla tarihe geçen kraldı. Babası Gürcü, annesi Abhaz olan bu kral dayıları tarafından yetiştirilmiş olduğundan uzun süre bu krallığa Abhaz Krallığı dendi.

Babasının Gürcü olmasına rağmen Bagrat hanedanlığının kurduğu krallığa " Abhaz Krallığı" denmesinin nedeni, bu krallığın temelinin Abhaz kralları tarafından atılmış ve desteklenmiş olmasıdır. XV. Ve XVI. Yüzyıllarda Abhazlar tekrar kendi krallıklarını kurup Abhaz-Gürcü Birleşik Krallığından ayırdılar. Ama bu kez Osmanlı İmparatorlığu' nun gölgesinde yaşamak zorunda kaldılar. Yüzlerce yıl Hıristiyan din kültürünü alan Abhazlar' ın önemli bir kısmı Müslüman oldu.

1810 yılında Abhaz Krallığı, Rusya' nın himayesine girdi. Çok geçmeden Kafkasya' da ulusal bilinçlenme güçlendi. Abhazlar da bu bilinç içindeydi. 47 yıl süren Kafkas Savaşları bitene dek silahlarını teslim etmediler. O yıllarda, yani 1864 yılından itibaren Rus Çarlığı Abhazya' nın batısında yaşayan Abhazlar' ı, Adigeler' le birlikte anayurtlarından sürdü. Abhaz Krallığı' na da son verdi. Abhazya bir uçtan öbür uca Kazak çizmesi altında ezildi. Halk nüfus kaybına uğradı.

1866 yılında Abhazlar bağımsızlık uğruna tekrar silaha sarıldı. Adeta intihar savaşına giriştiler. Ama ne yazıkki buna güçleri yetmedi. Ertesi yıl Ruslar silah zoruyla, kalan Abhazlar' ı da sürdü. Ülke boşaldı. On yıl sonra Abhazlar tekrar silaha sarıldı. Ulusal bağımsızlık adına verdikleri her savaşın ardından bir kez daha sürüldüler. Bu kez ulus tamamıyla yok olma tehlikesi geçirdi.

1918 yılında anayurdunda kalmayı başarabilen Abhazlar kaybettikleri " ulusal devlet " yaşamın dizginlerini yeniden ele geçirdiler. Ama demokratların başındaki Gürcü Menşevikler, dizginlerin yeniden elden kaymasına, ülkenin karanlığa gömülmesine neden oldu.

1921 yılında Abhaz gençleri, Rus Bolşevikleri' nden de destek alarak Abhazya' yı, can yurtlarını bağımsız kıldı. Abhazya, " Sovyet Sosyalist Cumhuriyet " oldu. Bağımsız devlet statüsüne kavuştur. Abhaz ulusu yeniden canlandı. Ama neyazıkki zamanla Abhazya' nın devlet olma konusundaki başarısı engellenmeye, hakları kısıtlanmaya başlandı.

1922 yılında Abhazya, Gürcistan S.S. Cumhuriyeti' ne yalapçalap bağlandı. On yılda böyle geçti.1931 yılında otonom cumhuriyet olarak Gürcistan' a bağlandı. Lakoba' yı öldürdükten sonra Abhazya sadece görüntüde bir otonom cumhuriyet haline geldi. Gerçekte bir otonomi hakkı bile kalmamıştı. Artık Abhazya Gürcistan' ın bir rayonu ( bölgesi ) gibi görülüyordu.

30' lu yılların sonunda Abhazlar' ın derdine tercüman olabilecek tüm Abhaz aydınlarını, gençlerini yok ettiler. Latin alfabesine dayalı Abhaz yazı dilini kaldırıp, Gürcü alfabesini ve dilini yerleştirmeye çalıştılar. Gürcistan' ın doğu bölgesinden insanları getirip Abhazya' ya yerleştirdiler. Savaş yıllarıydı, Sovyet halkının başı tutusa söndürecek hali ve vakti yoktu. Herkes kendi derdindeydi, Abhazlar'ın problemleriyle uğraşacak tek bir merci yoktu.

1944 yılında Abhaz okullarını kapatmaya, Abhaz çocuklarına ana dillerini unutturup, Gürcüce öğretmeye başladılar. Gürcü faşistleri, Abhaz yer adlarını ( toponim ) değiştirmeyi de ihmal etmediler. 1948 yılından 1951 yılına kadar Abhazya' da 147 yer ve köy ismi değiştirilip Gürcüleştirildi. Gürcüler asimilasyonu hızlandırmak, halkı yok etmek için akıl almaz yöntemler uyguluyorlardı.

Bu asimilasyonun ötesinde bir şeydi, adeta bir soykırım, bir ulusu yaşarken yok etme yöntemiydi. Abhaz ulusunun kökünü Abhazya' dan tamamen kazımak istiyorlardı. Abir grup Abhaz' ı II. Dünya Savaşı' nda Almanlar' a yardım etti diye karalayıp imha ettiler. " Abhazya, Sovyetlerden ayrılmak istiyor.", şeklinde provakasyonlar yaparak Abhaz tarihini saptırmaya çalıştılar.

İşte, Pavle İngorakva gibi fanatik teorisyenler " Antik Abhaz boyları olan Abasglar ve Apsiller Abhaz kökenli değil, Gürcü kökenlidir. Abhazlar' ın bunlarla hiçbir ilgisi yoktur. Abhazlar Abhazya' ya iki üç yüzyıl önce kuzeyden geldiler" gibi düzmece tarihlerle Abhazlar' ı yeniden yok etme teorileri üretmeye başladılar.

Abhazya 70 yıl Sovyet egemenliği altındaydı. Ama değişen bir şey yoktu. Her seferinde yeni bir ulusal sorun yaşıyorlardı. Sovyet döneminde Abhazlar, Abhazya' da nüfusun %18' ini teşkil edecek duruma düşürüldü. Her an başlarına kakılan nüfus azlığının nedeninin kendileri olduğunu, bir an olsun akıllarına bile getirmediler.

XIX. yüzyılda tüm Kafkas uluslarının kökünü kurutan sürgün dramını Abhazlar da ziyadesiyle yaşadı. Bu yüzden boşalan Abhaz toprakları yabancı uluslar tarafından yağmalandı. Bütün olumsuzluklara rağmen 1866 yılında Abhazya' da kalan Abhaz sayısı nüfusun % 60' ını teşkil ediyordu. Gürsüler ve Mingreller durmadan gelip yerleştiği halde onların sayısı o tarihlerde 26.000' i geçmiyordu.

Daha sonra Abhazya' da yaşayan Gürcü, Mingrel nüfusu 240.000' e ulaştı. Abhaz nüfusu ise kendi anayurdunda 100.000' e düştü. Bu yüzden Abhazlar demografik anlamda çok sıkıntılar çektiler. Her an karşılarına bir koz olarak çıkarılan bu problemin müsebbibleri, bunu ileri sürenlerden başkası değildi.

Doç. Dr. Valeri Beygua ABHAZYA TARİHİ
Abhazcadan Çeviren Papa-pha Mahinur Tuna As Yayın

Bir toplumun sosyo-kültürel tarihini mütâlaa ederken incelenmesi gereken mühim mevzulardan biri de komşu ülke ve toplumlarla, kendi dışındaki dünya ile kurduğu münâsebetlerdir. Zira, o toplumun muvaffakiyet ve hüsranları, dış ilişkilerinin mahiyetiyle doğru orantılıdır. Bu hipotezden hareketle, Rus yayılmacılığı ve vahşeti karşısında Çerkesya'da dört asra varan şanlı bir direniş sergileyen Adıge (Çerkes) toplumunun elim bir mağlubiyete dûçar oluşunun müsebbiplerine ışık tutması umuduyla, dış ilişkilerini irdelemeye çalışacağız. 

Osmanlı Devleti'nin kuruluşunun 700. yıl dönümü etkinliklerine mütevazı bir katkı olması dileğiyle Adıge-Osmanlı münâsebetleri ile konuya girmeyi uygun gördük. Daha sonraki sayılarımızda -imkânlar dahilinde- Adıge-Rus, Adıge-Avrupa ilişkileri ve nihayet Adıgelerin sair Kafkas halklarıyla ve Trans-Kafkas ülkeleriyle münâsebetleri incelenecektir.

Adige - Osmanlı İlişkilerinin Mahiyeti

Adıgelerin Osmanlı Devleti ile kurduğu münâsebet ağında en büyük yeri, işgalci Çarlık Rusyası tarafından yurtlarından sürüldükleri zaman Osmanlı'dan gördükleri büyük hoşgörü örneği tutmaktadır.

'1850'li yılların ilk yarısında bazı Kafkasyalı ailelerin gönüllü olarak Osmanlı topraklarına göç ettiği bilinmektedir. Kırım Savaşı sırasında mecburi bir hareket haline gelen göç olayı, 1862-1865 yılları arasındaki üç yılda zirveye ulaşmış ve 1877-1878, 1890-1908 yılları arasında yoğunlaşarak 1920'lere kadar süregelmiştir. Kafkasya'dan yola çıkan göç kafilelerinin hareketlenme zamanları Osmanlı-Rus ilişkilerindeki değişiklikleri yakından takip etmiştir. Kafkasya'dan Osmanlı ülkesine doğru gelişen tarihi bir mecburiyetin doğurduğu bu kitle göçleri, Osmanlı Devleti'nin sosyal, etnik, ve dini kompozisyonunu radikal olarak etkileyen bir nüfus hareketidir. Bu göç üzerine oluşmuş zengin literatürde, kaynakların çoğunda Çerkes ve Türk kökenli boylar -varlıkları bilinmesine rağmen- herhangi bir ayrıma tabi tutulmadan 'Kafkasyalı' veya daha çok 'Çerkes' genel adı ile adlandırılmışlardır.' (Bice, 1991: 45).

Özellikle 1864 zorunlu göçünün nasıl başlayıp ne şekilde geliştiği 'Çerkes Tehciri' başlığı altında ayrı bir makalede teferruatıyla işlenme ihtiyacı gösterdiği için bu makalede kısa geçilecektir. Ancak, burada Kafkasya'dan Anadolu'ya yönelen bu devasa nüfus hareketinin karakteri hususunda önem arz eden iki husus belirtilmelidir ki, bunlardan birincisi; Sovyet araştırmalarının kahir ekseriyetinde gösterilmeye çalışıldığı gibi söz konusu nüfus hareketi gönül rızasıyla tabii olarak, dahası Osmanlı'nın özendirmesi, din adamlarının da teşvikiyle vukû bulmuş değildir. İkincisi; Kafkas muhacirleri, zor günlerinde kendilerine kucak açıp yer yurt veren Osmanlı Devleti'ne ve toplumuna çok kısa zamanda uyum sağlamış, Türk toplumuyla -kız alıp verme gibi kalıcı ilişkiler yoluyla- bütünleşerek etle tırnak gibi ayrılmaz bir yapı kazanmışlardır. Osmanlı Devleti'nde olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti'nde de toplumun ve devletin her kademesinde önemli görevler icra etmişler ve halen de icra etmektedirler.

İlk Temaslar 

Tarih boyunca bir çok kavmin geçiş ve karşılaşma noktası olarak görülen Kafkasya ile Türklerin ilişkisi M.Ö. 4. yüzyıla kadar gitmektedir. Bölge, önceleri Kırım Hanları vasıtasıyla ve 16. yüzyıldan itibaren de doğrudan Osmanlı Devleti ile ilişki içerisine girmiştir. Bu ilişki bazen kötüleşerek 20. yüzyıla kadar süregelmiştir. (Bice, 1991: 45).

"Ulu Kafkas Dağlarının kuzeyinde yer alması hasebiyle Avrupa kıt'asına dahil olan ırklar ve diller meşheri Kuzey Kafkasya ile Osmanlı Devleti'nin ilk teması, 1451'de Fâtih'in Abhazistan (Sohumkale) üzerine donanmasını göndermesiyle başladı. Taman yarımadasından Soçi'ye kadar Çerkesistan sahilleri de, 1479'dan 1810 Rus istilasına kadar Osmanlı (nüfuzu altın)da kaldı." (Öztuna, 198: 2 / 331-332). 

Kırım'ın elden çıkmasından sonra Osmanlı Devleti, Kafkasya ile ilgili eski politikasını hatalı ve yetersiz bulduğundan, doğu hudutları için büyük önem taşıyan Kafkasya'da dikkatini yoğunlaştırdı. Rusya'ya karşı Osmanlı Devleti'nin Asya'daki topraklarını muhafaza etmek üzere, Çerkesistan'ın bir serhat ülkesi haline konulması düşünüldü. Bunda, Küçük Kaynarca Anlaşması'ndan sonra Çerkesistan sahillerini gezen Kaptan-ı Derya Gazi Hasan Paşa ile Canikli Ali Paşa'nın verdikleri rapor etkili olmuştur (Saydam, 1997: 36). 

Kuban'daki Adıge Kalubatyiko gurubunun Çerkeslere yönelik Osmanlı yardımının Rus müdahalesine yol açacağı endişesiyle geri çevrilmesini savunmasına karşın, esenliği Osmanlı yardım ve desteğinde arayan Zaniko Muhammed Geriy gurubunun görüşünün benimsenmesi sonucu M. Geriy 1781 yılında İstanbul'da bir antlaşma yapmış ve Ferah Ali Paşa yönetimindeki askeri kurul Batı Kafkasya'ya gelmiş, böylece ilk büyük ve etkili Osmanlı müdahalesini gerçekleştirmiş, 1781 yılında da Anapa, Soğucak ve Tsemez kaleleri yeniden yapılmış ve pekiştirilmiştir (Aydemir, 1988: 15).

'Paşa İstanbul'dan din adamları getirerek bunları Çerkesler arasında misyoner olarak kullanma becerisini gösterebilmiştir. Öyle ki, din adamlarının Kafkasya'ya geldiği seneye "İmam yılı" adı verilmiş, bu tarihten sonra Çerkes isimleri bırakılarak Ahmet, Mehmet gibi Osmanlıca isimler alınmaya, çocukların sünneti için sünnetçiler getirilmeye başlanmıştır. Ferah Ali Paşa'nın ölümünden sonra eskiden olduğu gibi ılımlı politikanın yerini baskı aldığından İslamiyetin yaygınlaşması hızını yitirmiştir.'(Aydemir, 1988: 18).
Siyasi ve Askeri İlişkiler Kırım'ın Ruslara geçmesini müteakip, Osmanlı Devleti'nin Çerkesistan'a alakası hızla artmıştır. Ahmet Cevdet Paşa, bu durumu veciz ifadeleriyle şöyle özetler: 'Kırım Hanlığı istiklâl sûretiyle Devlet-i Aliyye'den munfasıl oldukta lede'l-îcâb tevâif-i Çerâkise'den asker celb ve istihdam etmek üzere Devlet-i Aliyye nazar-ı ihtimâmını Çerkesistan'a ihâle etmeğe mecbur olduğundan ahâlîsine dîn-i İslâm telkîn olunup refte refte bu tarafların kâffe-i ahâlîsi putperestlikten geçerek kavî Müslüman olmuşlardır.'(Ahmet Cevdet Paşa, 1986: 95).

16. yüzyılın başlarında Osmanlıların ve Kırım hanlarının tesiriyle İslam Adıge toprağında yayılmaya başladı. 1822'de toplanan kabileler meclisinde kararların şeriate göre alınması kabul edildi; ancak mahalli adetlerin kuvvetli tesiri devam etti (Akiner, 1995: 184).

1578-1579'daki Özdemir Oğlu Osman Paşa'nın Kafkasya seferinden sonra uzun bir müddet, Osmanlı Devleti Kafkasya ile fazla ilgilenmedi. Ancak 1774'den sonra Rusya'nın Kırım'ı ele geçirmek istediği anlaşılınca Kafkasya ile daha yakından ilgilenme ihtiyacı hissedildi. Çünkü burası Rusya'nın güneye doğru inmesini engelleyebilecek tabii bir set gibi idi. Bu bölgede Osmanlı nüfuzunu kurmak veya güçlendirmek için, devleti temsilen Ferah Ali Paşa Anapa'ya gönderildi ve oradaki kalenin inşası görevi ona verildi. Anapa muhafızı olarak Ferah Ali Paşa'dan beklenen Çerkes kabileleri ile ilişki kurarak onları Osmanlı Devleti'nin nüfuzu altına sokmak idi. Kafkasya'da, Dağıstan öteden beri siyasi olmaktan çok dini ve manevi bakımlardan Osmanlı Devleti ile sıkı ilişkilere sahip idi. Ancak Osmanlı Devleti'nin Batı Kafkasya'daki nüfuzu daha da zayıf idi. Osmanlı Devleti hiç bir zaman bu bölgeyi doğrudan doğruya hakimiyeti altına almaya çalışmamıştır. Bilhassa dağlardaki kabileler üzerinde ciddi bir tesiri yok gibi görünmektedir. Kuban boylarında ve ovada oturan Kabileler ile ilişki kurma ve sürdürme görevi Kırım Hanlığı'na bırakılmıştır. İslamiyet'in dahi Kuban Çerkesleri arasında yayılmasında yine Kırım Hanlığı'nın en önemli rolü oynadığı ileri sürülmektedir. Ancak onların İslamiyet'e girişlerinde en önemli katkıda bulunanın Ferah Ali Paşa olduğunu Mehmet Haşim Efendi ve ondan naklen A. Cevdet Paşa ile Lettres'in yazarı ileri sürmüşlerdir. Böylece Çerkesler'in Osmanlı Devleti ile fazla ilişkilerinin olmayışı (Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Çerkes asıllılar hariç), İslamiyet'in geçmişinin burada oldukça yakın oluşu ve dolayısıyla halifenin otoritesini henüz ciddi olarak kabul etmeyişleri ve bin yıllardan beri özgürce yaşamaya alışkın olmalarından dolayı olmalı, bu bölgede Osmanlı Devleti'nin etkisi fazla değildi ( Habiçoğlu, 1993: 99).

'Osmanlı Devleti-Kafkasya ilişkilerinin kilit adamı olan Ferah Ali Paşa 1780'de Soğucak'ta göreve başladıktan sonra ilk olarak Rus istilasından kaçarak Kafkasya'ya gelmiş olan Kırım ve Tamanlı göçmenleri Soğucak'ta iskân etmiştir. Öte yandan paşanın isteği üzerine Sivas, Amasya, Tokat, Gerze ve Sinop civarından 10.000 asker gönderilmiş, bunların bir çoğu Kafkasyalı kızlarla evlenerek orada kalmışlardır. Ferah Ali Paşa'ya elçi gönderen Nogaylardan 2000 kişi Hacılar kalesinde, 10.000'i Hatukay yöresinde ve geri kalan 10.000'i ise o sırada metruk ve harap bir halde bulunan Anapa kalesinde yerleştirilmişlerdir.'(Gökçe, 1979: 30).
Rusya, Küçük Kaynarca Anlaşması ile Kafkasya'nın merkezi bölgelerini işgal etmek için kendisine hukuki bir mesnet oluşturma fırsatını yakalamıştı. Anlaşmanın 21. Maddesinde şöyle denmektedir: 'İki Kabartalar yani Büyük Kabarta ve Küçük Kabarta Tatar taifesiyle vaki civariyetlerinden nâşi Kırım hanlarıyla taallukları olmağla Rusya Devleti'ne tahsis olunmaları maddesi Kırım hanlarının ve meşveretinin ve Tatarbaşılarının idaresine ihale oluna.'(Muâhedât Mecmûası, 1294: 3/1/267). Kırım'ın ilhakıyla birlikte Çarlık yönetimi Kafkasyalıları dünya kamuoyuna, kanuni iktidara baş kaldıran 'âsiler' olarak tanıtmaya başladı. Üstelik Kabardey'e tabi olduğunu iddia ettiği diğer kabileleri de aynı gerekçeyle işgale yelteniyordu. Hakikatte bu uygulamanın kocaman bir yalandan başka bir şey olmadığını haykıran Çerkes beylerinin sesini hür (!) dünyadan duyan ülke olmamıştır. Ancak insaflı bazı şahıslar hararetle bu tarihi hatanın ve mesnetsiz yalanın dünya kamuoyuna duyurulması için üstün gayret sarf etmişlerdir (Söz konusu anlaşmanın Kafkasya'yı alakadar eden maddesinin bir yalana istinad edişi ve bunun Çerkesya'da ve Avrupa'daki yankıları için bkz.; Bell, 1998: 473 ve devamındaki ekler; keza, Longworth: 1996: 1-7).

18. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı Devleti, Rusya ile giriştiği savaşlarda Kafkasyalıları da dahil etmek istiyor ve her defasında onları Ruslara karşı tahrik etmeye çalışıyordu. Aslında aynı tarihler Rusya'nın Kafkasya'ya doğru yayılmaya başladığı (ve hatta Kafkasya'yı ele geçirme amacıyla) harekete geçtiği tarihlerdi. Çerkesler zaten Ruslarla sık sık çatışmakta idiler. Bu nedenle Rusya'ya karşı sürekli bir işbirliği iki tarafın da çıkarınaydı. Ancak Osmanlı Devleti, Rusya ile savaş sona erip barış antlaşmasını imzaladıktan sonra kenara çekiliyor ve Ruslar ile Kafkasyalıları karşı karşıya bırakıyordu. Oysa Çerkesler 1787-1792, 1806-1812 ve 1827-1829 Osmanlı Rus savaşlarında bilhassa Ruslara karşı çarpışmalara katılarak Osmanlıları desteklemişlerdi (Habiçoğlu, 101).

İstanbul'un beklenen alakası, Dağıstan, Kabardey ve Çerkesleri Ruslar aleyhine ayaklandırmıştı. 11 Ekim 1787 tarihinde Anapa'ya gelen beylerbeyi (Köse Mustafa Paşa) görülmemiş bir tezâhüratla karşılanmıştı (Kutay, 1957: 789).

Uzun savaşlar neticesinde yorgun ve zayıf düşen Çerkesler, Osmanlılarla aralarında teessüs etmiş olan münâsebetin daha fiili ve müessir bir şekilde tatbikini temin etmek gayesiyle, Osmanlılardan kuvvet istemişler; bu müracaat kabul edilerek Battal Paşa kumandasında 30.000 kişilik bir Osmanlı kuvveti Karadeniz sahillerinden Tsemez mıntıkasına çıkarılmıştı. Böylece Kafkasya'da ilk defa olmak üzere fiili bir Osmanlı yardımı tahakkuk etmişti. Rusları Kafkasya'dan çıkarmak, Kırım'ı istirdat etmek ve eski Altınordu Hükümetini ihya etmek gibi büyük hedeflerle 1789'da gerçekleştirilen Battal Paşa harekâtı, General Herman'ın taarruzları karşısında başarısızlıkla neticelendi. Fakat Çerkesler yine mukavemet ve taarruzlarına devam ederek Rus kuvvetlerini yerlerinde tuttular. Anapa istikametinde ric'at eden Battal Paşa'yı takip etmelerine imkân vermediler (Berkok, 1958: 393-394).
Daha sonra Rus tarafına geçen Battal Paşa'nın, bu ihanetinin ödülü olarak aldığı en büyük armağan, adının bir şehre verilerek hizmetinin ebediyen tebcili olmuştur! (Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde kâin Batalpaşinsk kenti ve Batalpaşinsk gölü hakkında geniş bilgi için bkz.; Gorkin, 1998). 

Osmanlı Devleti'nin Kafkasya Politikası
Abdülmecit'ten sonraki tüm Osmanlı sultanları gibi annesi bir Çerkes kadını olan Abdülhamit, Kafkas göçmenlerinin saray çevresinde önemli sayıda bulunmaları hasebiyle, çevresindeki olaylardan haberdar olmak isteğiyle Çerkes dilini de öğrenmişti. Gurur, sadakat, yiğitlik gibi meziyetlerini çok iyi bildiği Kafkasyalıları yanında tutmak maksadıyla bir dizi tedbir almıştı (Berzeg, S., 1991: 36).

Bir çoğu Kafkasya asıllı pek çok devlet adamı, aslında Kafkasya'nın Rusya'ya karşı mücadelesine derin bir sempati besliyordu. Hatta oraya yardım edilmesine dahi taraftar idi. Genel olarak Osmanlı Devleti ve kamuoyu Kafkasya'ya yakın duygularla dolu olmakla beraber Rusya ile savaşa yol açmaktan kaçınma zorunluluğu yüzünden pek bir şey yapılmıyordu. Ancak yine de, az da olsa şahısların gayretleri ile Kafkasya'ya yardım sağlanabilmiştir (Habiçoğlu, 102).

Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu zor şartlara ilave olarak yeni sıkıntıları beraberinde getirse de göç akını; -devletin göçleri kontrol altına alarak uygunsuzlukları önlemeye çalıştığı görülmekle birlikte- kesin bir şekilde yasaklanma yoluna gidilmemiştir. Çünkü böyle davranmak; insanlığa, devletin şanına ve halifenin bütün Müslümanların koruyucusu olduğu prensibine ters düşerdi (Habiçoğlu, 106).

Osmanlıları Kafkasya'ya yönelten uzun vadeli siyasi hedefler:

1) Orta Asya Türkleriyle birleşebilmek için, Kırım-Kuzey Kafkasya-Astrahan-Kazan hattına sahip olmak.
2) Hızla gelişerek güneye inmekte olan Rusya'nın Kuzey Kafkasya'yı işgalini önlemek.
3) Rusya ile dini yakRusya ile dini yakınlığı olan Gürcistan'ın Rusya ile coğrafi birleşmesini önlemek.
4) Uzak-Doğu ticaretinin önemli noktaları durumundaki Karadeniz'in doğu limanları ve Astrahan'ı elde etmek (Berzeg, N., 1996: 61). 

Çerkezistan'a silah ve cephane sevk edildiği hususunda Rus Elçiliği'nin şikayeti üzerine 21 B (Receb) 1273 (20 Mart 1857) tarihinde oluşturulan komisyonun, eski Bosna Nâzırı İsmail Paşa ile Livâ Ferhat Paşa'yı suçlu bularak ilkini Bursa'ya, ikincisini Kütahya'ya sürgüne göndermesi; sonucun elçiliğe bildirilmekle beraber Rusya ile dostluğu zedeleyen bu tür olayların tekerrür etmemesi için olayın gerek resmi yazılarla memurlara, gerekse Takvîm-i Vekâyi'de yayınlanarak kamuoyuna duyurulması Osmanlı Hükümeti'nin o zamanki Kafkasya politikasını yansıtan bir tutum olmuştur (Reşid Paşa, 1899: 51-53).

1739'da Osmanlı Devleti ile Rusya arasında imzalanan Belgrat muahedesinde her iki taraf ta Kabardey bölgesinin bağımsızlığını itiraf ettiği halde (Muâhedât, 1877: 3/1/247), 1740, 41 ve 42 senelerinde Rus Çarı'nın Sultan I. Mahmut'a yazdığı yazılarda 'Çerkeslerin ve Kabardeylerin varisi ve hakimi' unvanı kullanıldığı ve Osmanlıların da III. Ivan'a cevaben yazdıkları yazılarda aynı unvanın kullanılması (Muâhedât, 1877: 3/1/247), bölgedeki Rus hakimiyetinin tanındığı anlamına geliyordu.

Rusları müşkil duruma düşürmek maksadıyla sinirin öte tarafında yasayan Çerkesleri ve Abazaları ayaklandırmak yolunda ilgili Türk makamları tarafından bazı faaliyetler yapıldığı bilinmektedir. Bu hususta Kafkaslardan Türkiye'ye gelen ve vaktiyle Rus ordusunda general olan Musa Kunduk(ov)'un büyük bir rol oynadığı malumdur. Osmanlı hududuna yakın sahadaki Çerkesler ayaklandığı takdirde Rusların müşkül bir duruma düşecekleri ve cepheden bir çok kuvvetin bu sahaya gönderileceği muhakkak idi.

Nitekim 1877 yılı Mayıs ortalarında Türk harp gemileri Kafkas sahilindeki Suhum Kalesi'ni bombardıman etmişler ve Musa Kunduk(ov) tarafından teşkil edilen 'muhacir' Çerkes kıt'aları sahile çıktıktan sonra, oradaki Abazalar da harekete katılmışlardı. Bunun üzerine Ruslar Suhum kalesini ve civarını boşaltmak ve ayaklanmayı bastırmak için bir miktar muntazam Rus askerini sevk etmek zorunda kalmışlardı. Kafkaslardaki Müslümanların Ruslara karşı ayaklandıkları takdirde, Ruslar için mühim bir durum meydana gelebileceği kanaatini teyit etmişti (Kurat, 1990: 94-95).

Enver Paşa tarafından Kafkaslarda, Türkiye ile Rusya arasında büyük bir tampon devlet kurulması görüşü ortaya atılmıştı. Fakat Türk ordusunun Rusya karşısında mütemadi mağlubiyetleri, böyle bir projenin gerçekleşmesini geciktirmekte idi.

Enver Paşa'nın Kafkaslardaki Çerkeslerin ayaklandırılması işi ile yakından ilgilendiği bilinmektedir. Daha 1914 yılı Ağustosunda, Enver Paşa'nın teşviki ile (Çerkes) Müşir Fuat Pasa, Çerkesleri Ruslara karşı ayaklandırabileceğini ümit etmişti. Müşir Fuat Pasa, harp başladıktan sonra Türkiye'de yaşayan Kafkas ve Dağıstanlı bazı mümtaz kişilerden 'Türk Sıhhi Misyonu' adı altında bir Kafkas komitesi kurmuştu. Bu komite Kafkaslarda, birkaç muhtar ülkeden müteşekkil bir devlet teşkilini ve bunun başına da bir Osmanlı prensinin geçirilmesini dahi tasarlamıştı. Bir de Doğu Kafkaslarda Ruslara karşı bir isyan çıkarılması da düşünülmüştü (Kurat, 500).

Osmanlı hükümet mahfillerinde ve Osmanlı ordusunda Kafkaslara ilgi daima mevcuttu; çünkü Çerkes menşeli memur ve subaylar hiçbir zaman eksik değildi.

Enver Paşa Kafkaslarda bir 'İslam Devleti' kurmak ve Türkiye ile Rusya arasına bir set çekme siyaseti güdüyordu.

Sovyet hükümetinin protestosu tabiatıyla dikkat nazarına alınmadı ve cevap dahi verilmedi. Babiâli kendi menfaatine uygun gördüğü siyaseti devam ettirdi. Şimali Kafkas murahhasları ile Batum'da 8 Haziran 1918 tarihinde bir de 'dostluk' antlaşması imzalandı. Bu anlaşma gereğince Türk Hükümeti 'Şimali Kafkas Cumhuriyeti'ne askeri yardımda bulunmayı ve dostunu dış tehlikelerden (yani Rus Kazakları ve Bolşeviklerden) korumayı üzerine almıştı. Nitekim Şimali Kafkas Cumhuriyeti, teşekkülünden hemen sonra, Kazaklar ve Bolşeviklerin hücumuna uğramıştır (Kurat, 488). Yeni kurulmuş bu cumhuriyete her türlü desteği vermek gerektiğini savunan aydınların basında gelen A. Ağaoğlu, bunun gerekçesini su şekilde açıklıyordu:

'…Kafkas Müslümanlarıyla aramızdaki dini, lisani ve ırki münâsebetler bizi Kafkas Müslümanlarının mukadderatına lakayt bırakamaz. Biz ister istemez bunların halini ve maruz kalacakları tehlikeleri nazar-ı dikkate almak mecburiyetindeyiz… 

Kafkasya'nın zaafından bilistifade Ruslar yeniden bizimle hem-hudut olan bu memleketi yine ellerine geçirmeye teşebbüs edebilirler. Bizim için bu mühim bir mesele olur. Biz Kafkasya'yı kuvvetli ve bizimle Rusya arasında muhkem bir hâil olarak görmek isteriz...' (Ağaoğlu, 1918: 4).

KAYNAKÇA

- Ağaoğlu, A., 'Kafkas Hükümetinin Beyannamesi', Tercümân-ı Hakîkat, 25 Mart 1334/1918, No: 13323. 
- Ahmed Cevdet Paşa, Tezâkir I, hazırlayan; C. Baysun, Ankara, 1986.
- Akiner, S., Sovyet Müslümanları, çeviren; T. Bozpınar, İnsan Yayınları, İstanbul 1995.
- Aydemir, İ., Göç, Ankara, 1988.
- Bell, J.S., Çerkesya'dan Savaş Mektupları, Kafkas Vakfı Yayınları, çeviren; S. Özden, İstanbul 1998.
- Berkok, İ., Tarihte Kafkasya, İstanbul, 1958.
- Berzeg, N., Çerkes Sürgünü, Ankara, 1996.
- Berzeg, S. E., 'Osmanlı İmparatorluğunda Demokratikleşme Savaşımı ve Kuzey Kafkasyalılar', Kafkasya Gerçeği, sayı; 4, Samsun, Nisan 1991.
- Bice, H., Kafkasya'dan Anadolu'ya Göçler, TDV Yayınları, Ankara, 1991. 
- BOA. (Başbakanlık Osmanlı Arşivi), Nâme-i Humâyun no: 8.
- Gorkin, A. P. vd., Geografiya Rossii Entsiklopediya, BRE, Moskva, 1998.
- Gökçe, C., Kafkasya ve Osmanlı İmparatorluğu'nun Kafkasya Siyaseti, İstanbul, 1979.
- Habiçoğlu, B., Kafkasya'dan Anadolu'ya Göçler, İstanbul, 1993.
- Kurat, A. N., Türkiye ve Rusya, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1990. 
- Kutay, C., Türkiye İstiklâl ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi, İstanbul, 1957.
- Longworth, J., Kafkas Halklarının Özgürlük Savaşı, çeviren; S. Özden, Rey Yayınları, Kayseri, 1996.
- Muâhedât Mecmûası, Dersaadet, 1294 (İstanbul, 1879).
- Öztuna, Y., Osmanlı Devleti Tarihi, FFK yayını, İstanbul, 1986.
- Reşid Paşa, Âsâr-ı Siyâsiyye, Dersaadet, 1315 (İstanbul, 1899).
- Saydam, A., Kırım ve Kafkas Göçleri (1856 - 1876), TTK Yayınları, Ankara, 1997.

Fethi Güngör

Kuzey Kafkasya’nın ve Adigey’in tarihi çetindir. Zorlu bir geçmişi vardır. Halk acılardan, zulümlerden ve mücadele dolu bir yaşamdan süzülerek geldi bugünlere. Acılarla iç içe olan efsunlu, gizemli ve büyüleyici bir geçmişi de var Kuzey Kafkasya’nın. İşte tarih bu efsunlardan, gizemlerden kaynaklanan sözlü efsanelerde ve mitoslarda gizlidir. Bin yılların birikimi halkın tarihinde aydınların ve aydınlanma mücadelesi verenlerin şahsında netleşti. Binlerce yıllık sözlü söylence, mitos ve efsanelerden beslenen aydınlanma hareketlerine bu kültür kaynaklık etti. Popüler gelenekler bu kültürel mirastan bu güne gelmektedir. Aydınlanma bu mirası sürdürenlerin misyonuyla taçlaştı. Çok yurtseverler çıktı. 

Dünya aydınlanma süreci çetindi. Kuzey Kafkasya’da da bu süreç çetin geçti. 

On beşinci yüzyıl ve sonrasında başlatılan Rönesans, aydınlanmayı dayattı batıya. Oralarda aydınlanma süreciyle birlikte, ulus devletler ve ulusal kimlikler, ulusal pazarlar erken çıktı ortaya. Ulusal kimlikler ve aydınlanma kapitalist pazarlarda geliştirildi. Aydınlanma batıda, çabuk egemen hale geldi. 

Doğu ve Orta doğuda ve Kuzey Kafkasya’da üretim ilişkileri ve pazar ekonomisi daha geriydi. Kapitalist üretim yerine buralarda feodal üretim ilişkileri baskındı. Toplumsal yapıda kabile, aşiret, boy parçalanmışlığı egemendi. Feodalite içerisinde pazar bilinci, ulus bilincini ve ulusal kimlikleri ortaya çıkartmakta bir hayli gecikmişti. Böyle olunca aydınlanma mücadelesi zor ve geç çıktı ortaya.

Kuzeyde aydınlanma hareketlerinin hayata geçirilmesi zordu. Ama binlerce yıllık birikimlerden gelen ve sözlü edebiyattan gücünü alan Nart mitolojilerinin, muazzam birikimleri vardı. Bu birikim üzerine inşa edilmiş geleneklerden gücünü alan aydınlanmacı kişiler; ortaklaşa çalışmalarla, tarihsel misyonlarıyla, ilerici rolleriyle halk arasında, feodaliteye karşı ulusal aydınlanmayı ve yazılı alternatif edebiyatı Adige yazın diliyle başarmaya çalışıyorlardı. Ancak pek çok nedenlerle bu aydınlanmacı kişilerin ilerici çalışmaları engellendi. 

İşin ilk başlarında dokunulmazlıkları olan bu aydın kişiler süreçte feodal beylerin hizmetine girmedikleri için engellendiler. Halkın içerisindeki ilk aydınlar Ceguakuelerdi. Bu ozanlar Kuzey Kafkasya’nın tarihinde aydınlanmanın öncüleriydiler. Dünyada da ozanlar aydınlanmanın öncüleriydiler. Homeros’dan, Heziodos’dan, Kesenefobi’den bu tarafa Kuzey Kafkasya’da, Anadolu’da, Mezopotamya’da, Mısır’da ve Babil’de halk ozanları hep aydınlanmacıydılar. Ve muhaliftiler. Düşünceleri aykırıydı kurulu düzene. Nesimi ve Hallacı Mansur’da, Pir Sultan gibi engellendi. Aydın olmak zordu. Kelepçe takılmamış, zindana atılmamış aydın yoktu.

Nart mitolojilerinin mirasını iyi değerlendirmişti ozanlar. Şairlerle birlikte özellikle 18. 19. ve 20. yüzyıllarda aydınlanma sürecini geliştirdiler. Tarihten gelen görkemli Adige kültür mirasını değerlendiren kişiler oldular. 

Kuzey Kafkasya’da yazının başlangıcı ne zaman ve nasıl gelişti? Yazıya nasıl geçildi? Bakmak lazım buna.

Bir sefer Kuzey Kafkasya’nın yerleşik halklarında yazı çok eskiden beri bilinmekte ve kullanılmaktaydı. Bir dilin orijininde yazı, kitap, kalem kelimeleri varsa o dil yazıyı tabii ki yazılı hala dönüştürmekle de alternatif olmuştu. Geçmişinde sözlü mitoslar ve efsaneler, masallar bulunan bir halkın kültür mirası, insanları beslemiş, aydınlanma hareketlerine öyle öncü olmuştu. Bu miras Kuzey Kafkasya’da aydınlanma hareketlerini beslemiş yazıyı doğurmuştu.

Bugünkü Adige yazın dilinin temeli ise Adige aydınları tarafından atıldı. 

Sonraki yüzyılda geliştirildi ve bugünkü haliyle buluştu. Buluşma halk tarafından benimsendi. Bu çalışmalar 16. ve 17. yy’ da Anayurt Kafkasya’dan uzakta yetişmiş aydınlar tarafından başlatılmıştı. Pek çok kişi anavatandan uzakta; Batıda ve Moskova’da yetişmişti. Özellikle ilk başlarda Rusya’da -1625- Dekabris hareket dediğimiz süreçte köylü ayaklanmaları ve köylü isyanlarıyla birlikte gelişen hareketlerden ve aydınlardan etkilenen pek çok kişi vardı. Toprakların kullanımı üzerine geliştirilen reformlar beraberinde aydın kimlikli kişileri de doğurmuştu. Bu mücadele Kafkasya’ya yansımıştı. Rusya ve Moskova ile yakın ilişki kuranlar bu süreci Kafkasya’ya taşımışlardı. Devam eden yüzyılda Kuzey Kafkasya’da pek çok aydın çıktı. Aydınlanma hareketlerini onlar coğrafyaya yaydı. Gün oldu Batı Avrupa’da ve Moskova’da eğitim de aldılar. Bunlar Şore Negumelerdi. Han Geriy, Adil Geri, İslam Geriy, Kosta Hetagati gibi kişilerdi. Abhazya’da ise kendi olanaklarıyla yetişmiş ve sürgünden vatana çocuk yaşta getirilmiş Dırmıt Gulya idi. Bütün bu ünlü kişiler Kuzey Kafkasya’nın tarihinde aydınlanma hareketlerinin öncüleriydiler. Aydınlanma hareketlerini halk arasında yayan, kitlelerle buluşturan kimlikler oldular. Çarlığın baskılarıyla Kuzey Kafkasya ‘Aydınların Sürgün Diyarı’ yapılmıştı. Siyasal iktidar mücadelesiyle birlikte siyasal iktidar-aydın ilişkileri içerisinde cezalandırılan pek çok aydın Çarlık tarafından Kuzey Kafkasya’ya sürgün edilmişti. Alanlarında bu ünlü kişiler bir takım bilgi ve kültürleri halk arasında yaydılar. Bunlarla ilişki kuran yerli halktan pek çok ilerici unsur muazzam birikimlere ulaşmış kendi kültürleriyle, bu çalışmaları birleştirmiş ortaya bir aydınlanma hareketi çıkartmışlardı.

Kuzey Kafkasya’nın tarihi çetindir. Çetin olduğu kadar özgürlük mücadelesiyle de ünlüdür. Batılılar ve Kolonyalistlerce, halkın dilleri, dinleri, kültürleri, toprakları, zenginlikleri üzerlerin de müthiş oyunlar oynanıyordu. Bugün içinde böyledir bu. Toplumsal yapı ve toplumsal dinamikler içerisinde farklı dinsel dizgelerin ve dinsel inançların varlığı; Hıristiyan ve Müslüman inançlarının varlığı iç içe bir inanç dayatıyordu. Dolaysıyla İslam-i öğeler ve İslam öğretisinin Kuzey Kafkasya’ya girmesi, özellikle daha Ömer zamanında Dağıstan’a ve oradan da Batı Kafkasya’ya dayanması, yerli halk kültürleri arasında geleneksel yaşam tarzıyla buluşunca çatışmalar yaşamaya başladı. Bu çatışmalar farklı bölgelere kadar yayıldı. Dışarıdan desteklenmelerle -özellikle Osmanlı İstanbul’undan ve Kırım Hanlarınca gönderilen mollalarca- medrese eğitimi başlatıldı. Bu medreselerde; köylerden, kırlardan toplayabildikleri yoksul halkın çocuklarını eğitiyorlardı. Anlamadıkları Arapça bir dilde eğitim veriyorlardı. Kuzey Kafkasya’nın bölünmüş, parçalanmış boy kabile ilişkileri içerisinde İslam-i motifler ağırlaştırılıyor, gericilik yaygınlaştırılmaya çalışılıyordu. Bu çalışmalara feodal beyler destek sunuyorlardı. Gerici oluşumlara, Arapça veya başka dillerde yürütülen çalışmalara karşı çıkan aydınlar, Adige diliyle eğitim ve öğretimi savundular. Bunlar azdılar ama etkili ve öncüydüler. Ulusal pazarlardan ve ulusal kimliklerden yanaydılar. Adige dilini ısrarla savunmuş ve hayata geçirmeye çalışmışlardı. Bu öncü aydınların başında Negume Şore vardı. Negume Şore, 1840’lı yıllarda Adigeler arasında anadil de okuyup yazmayı kitlelere benimsetmeye çabaladı. Arapça’ya karşı çıktı. Anadil çalışmalarını ve Adige halkının tarihini, öykülerini Adige diliyle öğretmenin ve geliştirmenin yollarını aradı hep. Halktan destek görmesine rağmen Adige dilinin yerine Arapça dili yaygınlaştıran feodal önderlerce bu aydın kişinin çalışmaları engellendi. Ne yazık ki kendisi o dönem anlaşılmamıştı. Yazdıkları yakıldı. Pek çok aydın dışlanıldı ve içlerinden bazıları Tobil Talusten gibi taşlatıldı ve köyünden uzaklara sürüldü. Bu aydınlar yurtseverliklerinden ödün vermeden yoksul halkın çocuklarına, anadilde eğitimi vermek için ormanlarda, kırlarda saklanarak öyle faaliyet sürdürdüler. Feodal beylerin anadil Adigece eğitime karşı çıkmalarına rağmen aydınlar arasında ve halk arasında sınırlı da olsa bir çalışma vardı. Fakat bu çalışmalar aydınlar arasında kaldı. Geniş kitlelere ulaştırılamadı. Bunların pek çok sebepleri vardı. Tarihten gelen derin çelişkilerdi. Dört yüz yıl süren Kafkas-Rus savaşlarının çelişkileri; dinsel inançlar, feodal oluşumlar içerisinde çeşitli çıkar ilişkileri gibi daha pek çok benzer çelişkilerdi bunlar. 

Bütün çetin çelişkilere ve çetin savaşlara karşı tarihten gelen görkemli bir Adige uygarlığı da vardı. 

Kuban uygarlığı ve Kolh uygarlığıydı bu. Bu uygarlıkların kültürel mirasının bilincinde olan kişiler ilerici misyon ve rolleriyle aydınlanma mücadelesini sürdürdü. Tarihten gelen bu uygarlıklar ve güçlü miras ne yazık ki feodal beyler tarafından tarumar edildi. Dört yüz yıl süren haksız savaşlarda harcandı. Çelişkili yaşam içerisinde aydınlanma hareketleri, aydınlar arasında sınırlı kaldı, halka indirgenmesi ve ulusal aydınlanmanın kitlelere ulaştırılması engellendi. Bu engelleme bütünüyle iradi ve bilinçliydi. Politikti ve toplumsal üst sınıfın iradesiyle gerçekleşmişti. 1840’lı, 45’li yıllardaki öncü aydınlanmacıların takipçileri bu mirası yerde bırakmadılar. Sürgünü yaşayan ve yeniden anayurda dönenler ile sürgünden sonra geride anayurtta kalan ilerici aydın kimliklerce yaşama geçirildi. Yirminci yüz yılın başlarında yurda dönen pek çok kişi okullar açarak, gazeteler çıkartarak faaliyetleri oradakilerle birlikte sürdürdü. Tsağo Nuri ve Dım kardeşler gibi kişilerde vardı aralarında. Adige Maq gazetesini ilk onlar çıkardılar. Mos Şocen, İbrahim Tsey, Tembot Akhokh, Ş.Hakurate, Hacmırze Lafiş, Sait Kocesu gibi kişilerle birlikte Kabardeyli Yusuf Nastuyev, K. Makıhiside, Kellet Ulbiş gibi kişiler, bu aydın ve yurtseverlerin tümüde 20.yy’ın başında Rus burjuva devrimine katılmış ve içlerinden bir çoğu Sibirya’ya sürgüne gönderilmiş, sonradan yurda dönerek aydınlanma hareketlerinin içinde yerlerini almışlardı. Aydınlanma mücadelesini şehirlerden köylere kadar indirgemişlerdi. 

Ve kadınlar arasında da yer bulmuştu aydınlanma mücadelesi. 

Kadın da aydınlanma mücadelesi içerisine girmişti. Goşenay Şocen ve Cışha Canbulat, aydınlanma mücadelesine öncü olmuş ilk aydın Adige kadınlarıydı. Ardından yeni yetişen gençlik içerisinde aydınlanma hareketlerine pek çok edebiyatçı, şair, yazar katıldı. Şocentsuk Aliy en önde çalışmış ve önemli eserler meydana getirmiş aydın yurtsever kişilerdendi. Jır Hamit, Jane Kırmız ve daha onlarca yüreği ve yüzleri aydın, bilinçleri aydın kimlikler çıkmıştı. Kendilerinden önceki aydınların başlattıkları çalışmaları ileri götüren kimliklerdi bunlar. Özellikle yazın dili ve alfabe konularında çok mesafe alındı. Edebiyat ve yazın dili oluşturuldu. Pek çok edebi eser, şiir, roman, öykü ve sanatsal çalışmalar kitlelere bu yolla ulaştırıldı. Günümüz Adige edebiyatı bu dile ait yazın diyalektleriyle oluşturuldu ve Adige aydınları tarafından geliştirildi.

Aydınlanma hareketleri tüm coğrafyaya yayılmış ve etkili olmuştu. Kuzey Osetya’da da Alan halkının ilerici kişileri St. Petersburg’da okumuş ve eğitim almış kimselerdi. Kosta Hetagati 1800’lerde ülkesinde kültürel, sanatsal alanlarda çalışmalar yapmıştı. Şiir, resim, tiyatro ve gazete çalışmalarıyla tanınmıştı. Ardından gelen pek çok önemli Alan aydını pek çok alanda faaliyette bulunmuş değişik gazeteler çıkartmışlardı. İron Gazet, Zondı, Nog Tsard, Khun Tın gibi aylık, haftalık olarak çıkartılan gazetelerin yazarları A. Konukatı, A.Z. Kubaltı, Yelbızdıkho Biritat, Taras Sozatı, Georgi Tsagoltı, Nikolay Kolka gibi pek çok Alan aydını Kuzey Kafkasya’da aydınlanma mücadelesi veren öncü kişilerdi. Bunlar bölgede etkiliydi. Alan aydınlarının çalışmaları, Adige, Kabardey, Abhaz aydınlarının çalışmalarıyla buluşuyordu. Abhazya’da da Gulya Dırmit ve yakın çevresince önemli bir aydınlanma başlatılmıştı. Abhaz aydınlanmasını yürüten, eğitim ve öğretim işlerine özgün katkılar sunan Abhaz aydınlarından olan A.İ.Çukbar, K.F.Dzidzar, Simon Basaria, Samsa Camba, Vasil Agırba gibi kişilerce faaliyet sürdürülüyordu. Yirminci yüz yılın ilk çeyreği ile birlikte pek çok romancı, yazar, şair Abhaz yazı dilini geliştirdi. Abhaz edebiyatı içerisinde yerini aldı, Abhaz aydınlanma sürecine katıldı, destek verdi.

Abhazlar, Adigeler, Alanlar arasında ve Kuzey Kafkasya’da aydınlanma hareketleri büyük bir titizlik, mücadele ve özverili çalışmalarla günümüze ulaştırıldı.

Bugün ise halkın her alandaki umutları ve gelecekteki beklentileri; sanatçı estetiği ve sanatçı yüreğinin sıcaklığıyla daha ileri bir sürece taşıyacaktır aydınlanmayı.

Bu sıcaklık; Seteney’in kucağına aldığı ve Tlepş’in bir sanat ustalığıyla kırdığı, sıcak taştan gelen sıcaklıktır... 

Beş bin yıl bu sıcaklık ısıttı Kuzey Kafkasyalıları. Güneş her doğduğunda bu sıcaklıkla selamladı, Seteney’le Tlepş’in çocuklarını. Adige sanatındaki ayrıcalık bu sıcaklıktır. Ama sonra Kafkasya’da döküldü göz yaşı ilk... Kafkasyalının yüreği arayışa başladı. Ve onlar sıcaklığı buldu, Sosrukua’nın ateşiyle dünyayı selamladı. Karlar burada dondu, buzlar burada eridi, topraklar burada sulandı. Cansuyu oldu Oşhamafe. Dünde kavga vardı Kafkasya’da bugünde! Elbruz bir aydınlanma kavgası...

İnsan ateşi hangi itici güçle elde etti? Daha çok hangi gereksinimle baş vurdu ona? Önce soğuktan korunmak ve yaban hayvanlarının saldırısından kurtulmak için başvurdu ona insan. Ateşi, “aletlerin aleti” ve “silahların silahı” olarak kullandı.

Julius Lippert ateşin insanlık tarihinde iki yönünün olduğunu söylüyor:“Biri teknik, öbürü toplumsal.” Ve devamla “ah doğanın eşsiz parçası, sana yok edici mi yoksa yaratıcı mı demeli” diye soruyor.

İkisine de doğru demek lazım.

Ama ateşe konuş, küle ağla işte...

Ana klan dizgelerinden günümüze ulaşan söylencelerde, hem yaratmış hem de yok etmişti ateş.

Tarihte birazda ateşi ele geçirmekle insan, insan olmuştu.

Mitolojide ateşin saklanması korunması oradan oraya taşınması kadınlara aitti. Kadınlar bir iş, bir uğraş sonucu bulmuşlardı ateşi. Erkekler çalmış, vurmuş, kırmış zorla ele geçirmişti onu.

Kadın anaydı ve ateş mitolojide kadının parmak ve tırnak uçlarındaydı.

Adiyuf parmaklarıyla aydınlatmıştı gece karanlıkta eşinin yolunu.

Seri yerlilerinin dilinde “km-kaak”” hem kadın hem ateş anlamında kullanılmaktadır. Yine bu gün Dersim Dımıli dilinde kadın, ana ve ateş yani; Kle, Klam, Kalampo (ana, ateş, alev ) aynı anlamda kullanılmaktadır.

Meksika ata sözü “kadından iyi alev yoktur” der. Kadın, ateş, ışık ve alev aynı anlamda kullanılmıştır. Ve kadınlar ateşi, bir uğraşla elde etmişlerdir.Yeni Gine’de iki sopayı birbirine sürterek ateş çıkartma işlemine “ana ateş doğuruyor” denilir.

Ananın dille, sözle de bir bağı vardır.Anadil bağı. Dili güzelleştiren ve kavratan da anadır, kadındır.Sözle de ana dil anlatılmaktadır. Başlangıçta sözü, dili ve ateşi geliştiren kadındı. Sonra ateşin denetimi erkeklere geçti. Ve Sosrukua devlerden Promete tanrılardan çaldı ateşi. İkisi de erkekti ve onlar tarihte, zorla ya da çalarak ele almışlardı denetimini ateşin.

Sosrukua, yaşadığı dönemin tanığıydı. O ateşi devlerden çaldı. Bir saldırı ya da savunma aracı olarak Tlepş'in yaptığı kılıçla yendi devi. Bin yıllar önce köklü bir direniş geleneği bıraktı Kafkasyalılara. Onda egemen yön kararlılıktı. Ateş, kararlılık oldu elinde onun. Yeninin kültürü, bilincin ve direnişin ifadesi ateş oldu. Bilincin ve kişiliğin derinleşmesine döndü. Yetkinleşen ve derinleşen bilinç, kapılarını başarıya açtı. Sosrukua, başarılı oldu ateşle.

Kuzey Kafkasya köklü bir direniş geleneğini Sosruka’nın ateşiyle kazandı.
Üzerinde yükselen bir direnme kültürüne döndü Kuzeyde. Bu direnme kültürü yarının yeni kültürü oldu.

Yeni kültür köklüydü. Kökleri ateş ve Sosruka'ya dayanıyordu.

Damarlarına indiğimizde, uzak geçmişinde dayanabileceğimiz Adiyuf, Seteney, Tlepş gibi örnek alabileceğimiz kişilikler vardı. Ama Kuzey Kafkasya’nın külleri, korlarını örtmüştü. Bu gün korları örten küllerin ve ezilenlerin, tarihinin en bilinçli, en iyimser kültürüne sahibiz yinede.

 

Ateşe konuş, küle ağla...

Bu yüzden içimizde bir kültür devrimine ihtiyacımız var.

Diaspora edilen halkların düşmanlarından daha etkili düşmanı
karamsarlıktır. Maddi şiddetin yanında manevi şiddettir karamsarlık. Bazen manevi şiddet, maddi şiddetten daha etkili olur.

O kolektif olan değil, içimizdeki bendir. Ben yalandır, yalan ben.

 

Kimliksizdir ikisi de.

Yeni de yalan, yalanda yeni yoktur.

Sosruka ve ateş Kuzeyin yeni kültürüdür.

 

Sosruka'yı Sosruka yapan içindeki bireysel ben çatışmalarından çıkıp toplumsal olana yönelip; fırtınalı, karlı, tipili, günlerde donmakta olan Nartlara sunmasıydı ateşi. Bu Sosruka'nın iradı çabasıydı. Ateşi iradeyle elde etmişti o. Yaşadığı çağın ve yaşadığı coğrafyanın ürünüydü. Ona ilham veren yaşadığı coğrafyaydı. Sosruka bir alt-üst oluş yaşamıştı karlı, tipili Kuzey Kafkasya’da.

 

Tüm ünlü kişilikler alt-üst oluşlarla doğar.

İnsan yaşadığı coğrafyanın ürünüdür. Sosruka Afrika çöllerinde yaşasaydı alt-üst olmazdı ve ateşi çalmazdı. Ateş lazım olmazdı orada ona. Soğukta ödül, sıcakta cezaya dönüşmüş bir alt-üst oluş ateşi çaldırtmıştı ona. Çöl ve ılıman bölgede öncelikli değildi, tipi ve buzda öncelikliydi o. Öyleyse, ılıman bölge Yunanistan'daki Promete'ye değil, buzlu Kafkas dağlarındaki Nartlara gerekliydi ateş. Ve Promete değil Nart Sosruka elde etti ilk ateşi. Soğuk ve tipiyle alt-üst olmuş geçmiş Nart kültürünü, Nart yaşamıyla birleştirdi.

Ünlü bir kişilik olan Nart Sosruka ateşle, ateşten doğdu. Nartların sanatı, dili ve yeni kültürü oldu.

 

Zaten ateşin kendisi bir sanattı. Onu elde eden Sosruka, Nartların damarlarını sanatla yakaladı. Tarihini bilince çıkarttı. Yöresel olanı evrensel olana dönüştürdü Kuzeyin tarzını açığa çıkarttı.

Sosruka Kuzeyin, ateş insanlığın oldu.

Tarih açısından büyük öneme sahipti Sosruka ve ateş!

Ateşi ve Sosruka'yı bilmek yetmiyor. Hangi nedenlerle, hangi zamanda ve hangi sebeple çaldı ateşi, bunu anlamak gerekli.

İnsan sanata çanak ve çömlekle, çanak ve çömleğe ateşle başlamıştı.

Sanatta büyük ve önemli yapıtlar toplumların alt-üst oluşlarıyla ortaya çıkmıştı. Tarihte büyük yapıtlara damgasını vuran büyük sanatçılar bu büyük alt-üst oluşlarla doğdu. Nartlar ve onların kültürü de buzun, soğuğun ve tipinin verdiği alt-üst oluşla ulaştı ateşe. İnsanın elinde bir meşale oldu. Yeni kültüre dönüştü.

Yeni insan ve onun kültürünün yarattığı yeni sanatçılar, aynı zamanda önemli birer düşün ve eylem insanları oldular.

Devlere karşı ilk eylem adamı Nart Sosruka ateşi ele geçirme eylemiyle yeninin sanatı oldu, sanatta ise onun ardılları dünden geldiler bu güne.
Leonardo da Vinci, Albert Dürer, Voltaire, Rousseau, Diderot, Picasso ve daha niceleri...

Hepsi de sanatta birer düşün ve eylem insanlarıydılar.

Leonardo da Vinci, çağının en önemli ressamı, matematikçisi ve mühendisiydi. Voltaire, Rousseau, Diderot gibi tarihsel kişilikler sanatçı, yazar, filozof gibi kimlikler toplumların alt-üst oluşlarında ortaya çıkan ünlü aydınlanmacılardı. Albert Dürer, çok iyi bir heykeltıraş, mimar ve gravürcüydü. Tarih açısından bu önemli kişilikler, toplumsal pratik mücadelelerle bir alt -üst oluş eylemlikleri yaşamıştılar.

Picasso'da, önemli bir yazar, şair, heykeltraş, seramikçi, grafikçi, ressamdı. Sanatın her alanında ölümsüz olanlara imza atmıştı. Picasso'ya göre "sanat bir tür ayaklanmadır".

Ve öyleyse sanat, var olan düzene karşı, onun kullanılması için insanın özgürleşmesidir. Sosruka'da devlerin var olan düzenine karşı ateşi sanatla -savaş sanatıyla- elde etti ve devlere karşı ayaklanarak Nartları soğuğa karşı özgürleştirdi. Picasso'ya göre yine sanat "bir yıkma ve yaratma edimidir." Ateş yaktığı için yıktı ve yok etti. Onun için Julius Lippert “ah doğanın eşsiz parçası sana yok edici mi yoksa yaratıcı mı” demeli demişti. Yeni bu yıkıntının içinden çıktı.

Ve Sosruka:
“Ey ateş, ey aydınlık ve ışık!
Nasılda güçlendi seninle insan!” dedi.
Ve insan sorunlarına kayıtsız kalmadı. Etkin çözüm yöntemleri buldu onunla.
Ateşe konuş küle ağla ama...

I-KUZEY KAFKASYA’DAKİ ETNİK YAPI
Kuzey Kafkasya günümüzde oldukça karmaşık bir hal almıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan güç boşluğu ve akabinde yaşanan çatışmalar bölgenin en önemli sorunudur.
 
Rusya’nın Kuzey Kafkasya’yı bir köprü olarak görmesi ve ona göre şekillendirdiği dış politika doktrinleri, Kuzey Kafkasya’daki çatışmaları daha da şiddetlendirmektedir. Dolayısıyla hem iç hem de dış kaynaklardan beslenen problemlerin aslında en temelinde etnik parçalanmışlık yatmaktadır. Kafkasyalılar her ne kadar birleşme eğilimi gösterseler de etnik parçalanmışlık bu birleşmeyi engelleyen en büyük sebep olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kadircan Kaflı Kuzey Kafkasya halklarını beş ayrı sınıfa ayırmaktadır.

- Kartevelyen Grubu: Gürcü, Kevsur, Pşav, Tuş, İmiret, Svan, Guri
- Çerkes Grubu: Adige, Abhaz, Abaza, Şapsuğ, Natukay, Kabardey
- Oset Grubu: Tagavur, Digur, Kurtai, Alakir
- Çeçen Grubu: Çeçen, İnguş, Kalgay, Kist, Karabulak
- Lezgi Grubu: Kuil, Agul, Rotul, Tabarasan, Arçın, Gazikumuk, Dargi, Kumaçi, Didu, Avar, Andi

Kaflı, bu sınıflandırmasıyla Turan ırkının Kafkas halkı olmadığını belirtmiştir. Ancak birçok yazar tarafından Kumuklar, Karaçay-Malkarlar ve Nogaylar Kafkas halklarından sayılmaktadır. Bu açıdan ben çalışmamın temelinde daha genel bir sınıflandırmayı göz önüne almayı uygun gördüm.

İsmail Berkok, kuzey Kafkas halklarını genel olarak üç etnik gruba ayırmaktadır.

- Kas Irkı: Adigeler, Abhazlar, Çeçenler
- Ari Irkı: Osetyalılar
- Turan Irkı: Kumuklar, Nogaylar, Karaçay-Malkarlar

Berkok’un bu genel sınıflandırmasının ardından teker teker Kuzey Kafkasya halklarını açıklamakta yarar vardır.

1-Abhazlar
Abhazlar Kuzey Kafkasya’nın Batı Kafkasyalı halklarındandır. Abhaz-Abazalar güney ve güney-doğudan Gürcülerle, kuzey-doğudan Svanlar, Karaçay-Malkarlar ve Kabartaylar ile komşudurlar. Kuzeyden ise Besleneyler, Abzahlar ve Ubuhlar ile çevrilidirler. İki ana kitleye ayrılmaktadırlar: Abhazlar (kendilerine Apsuva derler), Abazalar (Abazinler, kendilerine Aşuva derler). Abhazlar, Karadeniz kıyıları boyunca İngur Nehri'nden, Adler'in ötesine ve hatta Soçi yakınlarına kadar uzanan kıyı şeridinde ve İngur Vadisi boyunca iç kesimlerde oturmaktadırlar. Belli başlı oymakları beş tanedir; kıyı boyunca kuzeyden güneye doğru Ciget (Ziget)ler, Abzıblar, Ahçipsular (Ahçipsa). İç kesimlerde ise kuzeyde Zamballar (Hırps veya Tzaballar), güneyde ise Aybğalar vardır. Abazalar ise, Kuban'ın kaynaklarına yakın olan bölgede ve yukarı boylarında oturmakla birlikte iki ana boya ayrılırlar:

I- Tapanta (Altı Kesek Abaza): İsimlerini beylerinden alan altı gruba bölünürler. Dudaruk, Lo, Kliiç, Kyeç, Biberd ve Cantemir.
II-Şkaraya (veya Aşkar): Yedi oymakdan meydana gelir: Mudavey, Kazılbeğ, Şegerey, Tam, Başılbeğ, Barakay ve Bağ.

2-Adigeler
Adigeler, kuzey-batı Kafkasya'nın yerli birçok kabilesi tarafından kullanılan bir isimdir. 14. yüzyılda kuzeyde Kuban ve doğuda Laba nehirleriyle, güneyde Abhazyan kabileleri ve batıda Karadeniz'le çevrili bölgeye yerleşmişlerdir. Adige esas olarak Çerkezlerin milli isimleridir. Bu nedenle Çerkezler kendilerine Adige demektedirler; ancak Türkler ve Ruslar Çerkez, Avrupalılar ise Circassien olarak isimlendirirler. Adige “Aet-He” yani “güneşe ait olanlar” anlamına gelmektedir. Kas ırkının önemli üyesi olan Adigeler, kendi aralarında Abzax, Ademey, Besleney, Kerkeney, Hatukay, Grivin, Jane, Kemuguy, Mehoş, Netxoş, Sapsığ, Kabardey, Wubih ve Yecerkuay soylarına ayrılmaktadırlar. Adigeler, bugün Adigey Özerk Cumhuriyeti’nde yaşamaktadırlar. Ancak Kuzey Kafkasya’nın diğer cumhuriyetlerinde de dağınık halde yaşayan Adigeler çoğunluktadır. Adigeler’in bir kolu olan Kabardeyler Kabardey-Balkar Cumhuriyeti’nde, diğerleri ise Karaçay-Çerkez Cumhuriyeti’nde yaşamaktadırlar.

3-Çeçen-İnguşlar
Kendilerine “Nohçi” diyen Çeçenler komşuları tarafından Miçikis (Kumukça), Burtel (Avarca), Şeşen (Kabardeyce) gibi isimlerle anılmaktadırlar. Nohçi genel adıyla Çeçenlerden bahseden ilk yazılı kaynaklar M.Ö. 4-3. yüzyıllardaki Ermeni, Gürcü ve Roma-Yunan kayıtlarıdır. M.S. 1. yüzyılda Alan Kavimler Birliğine katılan Çeçenler, zamanla orta ve kuzey-doğu Kafkasya’da çoğalmışlardır. Çeçenler, İnguş ve Tuşlarla birlikte Weynah halkını oluşturmaktadırlar. İnguşlar, Çeçenler ve Tuşlar aynı ırktan gelmişlerdir ve aralarında etnografik farklılıklar bulunmamaktadır. İnguşlar kendilerine Ğalğay demektedir. Weynah halkının üçüncü kolunu oluşturan Tuşlar, nüfusça çok küçük bir topluluktur ve genellikle Kafkasların güney kesiminde yaşamaktadırlar.

4-Karaçay-Malkarlar
Karaçay-Malkarlar Kafkasya'nın yerli halklarından sayılmaktadırlar. “Karaçay” sözü, yazılı kaynaklarda ilk olarak 1699 yılında geçmektedir. Bu tarihte, Moskovalı F. Elçin ve P. Zaharev adlı elçiler, Gürcistan’a giderken, Karaçay bölgesinden geçmişler ve bir süre Karaçay’da konaklamışlardır. Ancak onlar yazdıkları raporda, Karaçay’dan Gürcistan’a geçerken hangi güzergahı kullandıklarını belirtmemişlerdir. Bu nedenden dolayı 17. yüzyıla kadar Karaçay-Malkarlıların tam olarak nerede yaşadıkları bilinmemektedir. Kuzey Kafkaslardaki varlıkları İskit ve Sarmatlara dayanan Karaçay-Malkarların tamamı Sünni Müslüman olup; ayrıca Kıpçak dil grubuna aittirler.

Tavkul, Karaçay ve Malkarlıların aynı dil, kültür ve tarihi paylaşan Türk boyu oldukları için literatürde yer alan Karaçay ve Malkar etnik ayrımının yanlış olduğu üzerinde durmaktadır. Zira Karaçay ve Malkar adları bu boyun yaşadığı iki ayrı bölgenin coğrafi adıdır. Coğrafi açıdan ayrılan isimler zamanla etnik sınıflandırmaya da yansımış; Karaçay Türkleri ve Malkar Türkleri olarak aralarında ayrım yapılmıştır. Halbuki aynı boydan gelen Karaçay-Malkar Türkleri 15. yüzyılda Kaberdeylerin yaşadıkları bölgeyi işgal etmelerine kadar ayrılmamışlardır. Bölge işgalinden sonra Karaçay-Malkarlar farklı coğrafyalarda yaşamaya başlamışlardır. Bugün dahi bu ayrım devam etmekte olup; çoğunlukla Karaçay-Çerkez ve Kabardey-Balkar Cumhuriyetleri’nde yaşamaktadırlar.

5-Kumuklar
Kafkas halklarından diğeri ise; Turan ırkına ait olan Kumuklar’dır. 20.yüzyıl başlarına kadar Kuzey Kafkasya’nın yalnız siyasi ve kültürel hayatında değil; sosyal ve dini hayatında da Kumuklar başrol oynamışlardır. Kumuklar hayatın her alanında o kadar etkili olmuşlardır ki, Kumuk Türkçesi, farklı dillerde konuşan Kafkasya halklarının ortak anlaşma ve konuşma dili olarak yüzyıllar boyunca kullanılmıştır. 1918 yılında kurulan Abhaz, Adige, Karaçay-Malkar, Çeçen-İnguş, Oset ve Dağıstan haklarından oluşan Birleşik Kafkasya Cumhuriyeti’nin resmi dili olarak kabul edilmiştir. Tarih boyunca Hun, Avar, Hazar, Peçenek, Uz, Selçuklu ve Osmanlıların kavimler göçüne tanık olmuş geçit bölgesindeki Kafkas halkı olan Kumuklar Adolf Berje’nin tasnifine göre üç kola ayrılmaktadır. Bunlar: Aksaylar, Andreyler, Kostekler’dir. Kumuk Türkleri bugün Rusya Federasyonu’na bağlı Dağıstan Özerk Cumhuriyeti, Çeçenistan ve Kuzey Osetya’da yaşamaktadırlar.

6-Nogaylar
“Nogay” ismi Cengiz Han’ın torunu Nogay’dan gelmektedir. Nogaylar 17. yüzyılın başında Hazar Denizi’nin kuzey doğusunda İrtiş Nehri’nden başlayarak Kırım’a kadar yayılan büyük bir Türk topluluğuydu. Nogaylar yaşadıkları yerlere göre Kuma ve Kuban Nogayları olmak üzere ikiye ayrılırlar. Ayrıca Kuban Nogayları da kendi aralarında Tahtamış, Mansur, Karamurza, Kıpçak ve Navruz Nogayları olmak üzere beş topluluğa ayrılırlar. Bu ayrılığın esas nedeni prens ailelerinin iç kavgaları olup; dış etkenler değildir. Tarihte büyük bir coğrafyaya yayılan Nogaylar bugün Kuzey Kafkasya’daki özerk Cumhuriyetlerde dağınık halde yaşamaktadırlar.

7-Osetler (Asetinler)
Tarihte Alan halkının mirasçısı olduğu varsayılan Kuzey Kafkasya halkıdır. Osetler kendilerine İron (bir bölümü Gron) demektedirler. Osetlerin ataları olan Alan halkı M.Ö.1. yüzyılda Kafkasya'ya gelmişlerdir. Alanlar, Hunların baskısıyla M.S. 370-385 yıllarında batıya doğru göçmüşler. Bu göçler sırasında Alan halkının Kuzey Kafkasya'da kalmayı becerebilen bir kolu günümüz Asetinler’ini oluşturmuştur. SSCB döneminde Osetler ikiye ayrılarak bir kısmı Güney Osetya Özerk Bölgesi adıyla 20 Nisan 1922'de Gürcistan'a, diğer bir kısmı ise, Kuzey Oset Bölgesi adıyla 7 Temmuz 1925'te Rusya Federasyonu'na dahil edilmişlerdir. Kuzey Osetya Özerk Bölgesi 5 Aralık 1936 yılında ise Özerk Cumhuriyet yükseltilmiştir.

II-ETNİK ÇATIŞMALAR VE SEBEPLERİ
Kuzey Kafkasya’da ortaya çıkan sorunların temel sebebi etnik açıdan bölgenin çeşitlilik arz etmesinden kaynaklanmaktadır. Komünizmin çökmesiyle birlikte Kuzey Kafkasyalılar geçmişlerine eskiden olmadığı kadar sahip çıkmaya başlamışlardır. Sovyetler Birliği döneminde kısıtlanan kültürel hayat, sistemin çökmesinin ardından bağımsızlık hareketlerini su yüzüne çıkarmış; bu hareketler de etnik gruplar arasındaki çatışmayı beraberinde getirmiştir.

Etnik çatışmaların en büyük iki sebebi; bölge halkının tarihten bu zamana devam eden çekişmeleri ve Sovyetler Birliği’nin uygulamış olduğu “Böl-Yönet” politikasıdır. Kuzey Kafkas halkları geçmişten günümüze liderlik savaşı içinde olmuşlardır. Sovyetler Birliği’nin bölgeye hakim olmasıyla birlikte ise, halklar arasındaki çizgiler daha da belirginleşmiştir. Halklar arasına yapay sınırlar çizilerek, farklı cumhuriyetler içerisine dahil edilmiş, daha sonra da hepsinin ayrı milli kimliklere sahip olduğu vurgulanmaya çalışılmıştır. Hatta bu ayrım birçoklarınca soykırım olarak değerlendirilen zorunlu göçlerle desteklenmiştir.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ortaya çıkan genel özgürlük ortamı Kafkas halkları arasında milliyetçi hareketleri güçlendirmiştir. Etnik bilincin Kuzey Kafkasya’da yüksek olması ve her etnik grubun kendi etrafında toplanması günümüzde çatışmaları arttıran en önemli sebeplerdendir. Balkanlarla karşılaştırıldığında çok daha karmaşık etnik yapıya sahip olduğu gözlenen Kuzey Kafkasya’da etnik gruplaşmaların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Dolayısıyla her yeni çatışma etnik bilinci tekrar devreye sokarak bir nevi kısır döngü oluşturmaktadır.

Ayrıca Kuzey Kafkasya’da her etnik grup kendi anadiline sıkı sıkıya bağlıdır. Sovyetler Birliği zamanında alfabeleri defalarca değiştirildikten sonra, anadillerine daha çok sahip çıkmaya başlayan Kuzey Kafkasya halkı; gelecek endişesi, ekonomik, sosyal ve hatta siyasi nedenlerden dolayı; etnik gruplara ayrılmışlar ve kendi aralarında bir dayanışma içine girmişlerdir. Bu dayanışma ve etnik gruplar arasında kenetlenme bölgede gerilimler yaratmakta ve çatışmalar “muhtemelden ziyade kesin” hale dönüşmektedir.

1-Abhaz-Gürcü Etnik Çatışması
Gürcistan yaklaşık 69.700 km²lik bir alanı kaplamaktadır. Bunun 8.600 km²si Abhazya’ya aittir. Ancak bu durum 1864 yılından sonra ortaya çıkmıştır. Abhazya, Gürcistan Rus Çarlığı’nın himayesini kabul etse de 1864 yılına kadar bağımsızlığını korumuştur. Batı Kafkasya’yı Rus Çarlığı’na karşı korumak için “Çerkez Milli Meclisi” oluşturulmuştur. Bu mecliste önemli etkisi olan etnik grup ise Abhazlar olmuşlardır.

1864 yılında Rusya tüm Kuzey Kafkasya’yı işgal edince Kafkas halklarını Osmanlı topraklarına, Sibirya’ya ve Orta Asya’nın değişik bölgelerine sürgüne göndermiştir. Bu sürgünle birlikte yüz bin Abhaz kendi topraklarını terk ederek başka yerlere özellikle de Osmanlı topraklarına sığınmışlardır. Kitle halinde yapılan bütün göç ve sürgünlere rağmen; 1917 yılında Çarlık Rusya’sı yıkıldığında Abhazlar yine de kendi ülkelerinde nisbi bir çoğunluğa sahip bulunuyorlardı. 1917 yılında yapılan Andi Kurultayı’nda Kafkas halkları bir bütün oluşturduklarını ilan etmişler ve 11 Mayıs 1918 tarihinde ise bağımsızlıklarını ilan ederek “Bağımsız Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti”ni kurmuşlardır.

Böylece Abhazya’da Bağımsız Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti içine dahil edilmiştir. Ancak Sovyetler Birliği 1921’de Gürcistan’ı işgal edince Abhazya’yı Gürcistan içinde özerk cumhuriyet olarak tanımıştır. Sonuç olarak da; Abhazya ve Gürcistan arasında tarihten bugüne kadar yansıyan etnik çatışmalar meydana gelmiştir. Tarihsel geçmişe sahip olan Abhaz-Gürcü çatışması bugün dahi sıcak gelişmelere neden olmakta ve diğer Kafkas milletlerini de derinden etkilemektedir.

Abhaz dili, coğrafi yer adları, kültür, alfabe ve hatta tarih, baskı ve yıldırma politikalarıyla değiştirilmiştir. Sovyetler Birliği döneminde devam eden baskı politikaları Gürcistan bağımsızlığını kazandıktan sonra da devam etmiş hatta şiddetini arttırmıştır. Gürcistan Sovyetler Birliği’nden ayrılıp, bağımsızlığını ilan edince Abhazya da kendi bağımsızlığını ilan etmiş; ancak Gürcistan Abhazya üzerinde askeri güç kullanarak bu bağımsızlık taleplerini sindirmeye çalışmıştır. 1992-1993 yıllarında Abhazya’da ciddi savaşlar yaşanmıştır. Kuzey Kafkasya’yı uluslararası politikaya taşıyan –Çeçen meselesi hariç- Abhaz-Gürcü çatışması olmuştur diyebiliriz.

Abhazlara göre, Gürcü asimilasyon politikalarına dayanarak Abhazya’ya sürekli olarak Gürcü nüfus yerleştirilmekte ve Abhazların sayısı azaltılarak azınlık haline sokulması hedeflenmektedir. 1992-1993 savaşının ardından Soçi Anlaşması imzalanarak çatışmalara son verilmiştir. Anlaşmayla; Gürcistan birliklerinin Abhazya’dan çekilmeleri, iki tarafın da silahsızlandırılması, meşru bir hükümetin Abhazya’da kurulması öngörülmektedir.

Rusya’nın baskısı sonucunda Gürcistan’ın Bağımsız Devletler Topluluğu’na girmesiyle Abhazya’ya ekonomik amborga ve baskı politikaları uygulanmaktadır. Özellikle de Rus-Çeçen savaşının başlamasıyla birlikte Abhazların Çeçenlere destek vermesi öne sürülerek Abhazya tecrit altına alınmıştır. Ancak bu yaptırımlar etnik çatışmaların önlenmesinin önüne geçememiş hatta etnik çatışmaları hızlandırıcı etkiye sahip olmuşlardır.

2-Adigey Cumhuriyeti’ndeki Etnik Çatışmalar
Adigey Cumhuriyeti’ni Kuzey Kafkasya’da etnik açıdan en homojen cumhuriyet olarak tanımlayabiliriz. Çünkü cumhuriyette nüfusun %70’i Ruslardan geri kalanı ise Adigeylerden oluşmaktadır. Etnik açıdan homojen bir yapı olsa da Adigeyler kendi ülkelerinde azınlık durumuna düşmekten oldukça rahatsız olmaktadırlar. Azınlık durumunda olan Adigeyler, sorunu başka cumhuriyetlerde yaşayan Adigeyleri kendi ülkelerine getirme projesiyle çözmeye çalışmaktadır. İlk adım olarak Adigey Meclisi’nde (Hase) 1864 yılında Rusya'nın zaferi ile tamamlanan ve milyonlarca Kafkasyalının başka topraklara sürgünüyle sonuçlanan Kafkas-Rus Savaşları “soykırım” olarak tanınmıştır. Daha sonra da 29 Mayıs 1997 günü kabul edilen bir yasa ile Kafkas-Rus Savaşları sırasında anayurtlarını terk etmek zorunda kalanların torunlarının yurtlarına dönüş imkânı tanınmıştır. Kendi ülkelerinde azınlık durumunda olan Adigeler’in diğer Kuzey Kafkas Özerk Cumhuriyetleri’ndeki Adigeler ile birleşmek için yapmış olduğu projeler, Adigey Cumhuriyeti dahil diğer cumhuriyetlerde de büyük etki yapmaktadır. Adigey Cumhuriyeti’nin diğer cumhuriyetlere oranla daha homojen olması, ülkede daha az etnik savaşın yaşanmasını sağlamakla birlikte, bölgedeki herhangi bir karışıklık Adigey Cumhuriyeti’ni de derinden etkilemekte ve çatışmaların çıkması an meselesi olmaktadır.

3-Çeçenistan Problemi
Çeçenistan problemi Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Çeçenistan’ın bağımsızlığını ilan etmesiyle başlamış ve bugüne dek devam etmiştir. Çeçen-Rus Savaşı’nda Çeçenler ülkedeki tüm Rusları sınır dışı etmişler ve buna karşın Ruslar da Çeçenler’in bir kolu olan İnguşlar’ı bölerek onlara ayrı bir özerk bölge olma yetkisini vermiştir. Böylece Çeçen-Rus Savaşı daha da alevlenmiştir. Şu an Çeçenistan’da Rus-Çeçen sıcak savaşı devam etmiyor olsa da ayrılıkçı hareketlerin etnik çatışmaları körüklediği bilinmektedir. Çeçenler’in ayrıca Dağıstan ile de sorunları vardır. Çeçenistan denize kıyısı olmayan kapalı bir ülke konumundadır ve Dağıstan’ın Hazar’a çıkışı olan kıyı bölgesinden toprak talep etmektedir. Dağıstan’ın bu talebe sert tepki vermesi ise Çeçenler ve Dağıstanlılar arasında gerginliklere yol açmaktadır. Çeçenistan problemi sonrasında Çeçen halkın üç farklı topluluk etrafında toplandığı ortaya çıkmaktadır. Birinci grup Rusya yanlıları, ikinci grup ılımlı politika yanlıları ve son grup ise savaşı Rusya Federasyonu’na ve tüm Kafkasya’ya yaymaya çalışan ve Birleşik Kafkasya ideali ve radikal İslami görüşleri kimlik olarak seçen grup.

4-Dağıstan Cumhuriyeti’ndeki Etnik Çatışmalar
Tarih boyunca çeşitli kavimlerin göç yolları üzerinde bulunan Dağıstan, önemli bir geçit yeridir. Bu nedenle çeşitli sebeplerle yurtlarını terk eden insanlar buraya yerleşmişler ve Dağıstan’ın nüfusunun çeşitlenmesini sağlamışlardır. Dağıstan’ın coğrafi konumundan dolayı (dağlık olması sebebiyle) aşılması güç bir ülke olması, bu ülkeyi kendi topraklarından ayrılan aşiretlerin sığındığı ve insanların birbirinden uzak ve ayrı kabileler halinde yaşadığı bir bölge haline getirmiştir. Öyle ki Dağıstan’ın her dağına ayrı bir kavim yerleşmiş ve her köy başkalarının anlamadığı ayrı bir dil veya lehçe ile konuşmuştur. Dağıstan milletleri Dağıstan kökenliler ve diğer Kuzey Kafkasyalılar olmak üzere aşağıdaki şekilde ikiye ayrılırlar:

Dağıstan Kökenliler : Avarlar, Agullar, Darginler, Kumuklar, Laklar, Lezginler, Nogaylar, Rutullar, Tabarasanlar, Sokurlar
Diğer Kuzey Kafkasyalılar: Çeçenler, Osetinler, Dağ Yahudileri, Tatlar, Slavlar, Ruslar, Ukraynalılar, Azeriler, Yahudiler, Tatarlar.

Bu etnik gruplar arasında çok ciddi problemler yaşanmaktadır. Bu problemlerden ilki Çeçen ve Laklar arasındaki toprak meselesidir. Bu mesele Laklar ve Kumuklar arasındaki kavgayı da körüklemektedir. Çünkü sorun birbirine bağlantılı şekilde gelişmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Almanlara yardım ettiği gerekçesiyle Orta Asya’nın değişik yerlerine sürgüne gönderilen Çeçenlerin topraklarına Laklar yerleştirilmiştir. 1957 yılında Kruşçev’in almış olduğu bir kararla anayurtlarına dönmelerine izin verilen Çeçenler döndüklerinde kendi topraklarındaki Lakları buradan kovmuşlardır. Rusya ise soruna çözüm bulabilmek amacıyla Lakları da Kumuklar’ın yaşadığı topraklara yerleşmiştir; sonuç olarak da etnik çatışmalar kaçınılmaz olmuştur.

Milli bilinci Dağıstan’daki diğer etnik gruplara göre çok daha fazla ön planda tutan Kumuklar, siyasi üstünlüğün ülkede çoğunlukta bulunan Dargılar’da olmasına karşı çıkmaktadırlar. Dargı çoğunluğuna Laklar da katılınca cumhuriyette hem ekonomik hem de siyasi açıdan söz sahibi olamayan Kumuklar haklarını savunmak için “Tenglik” adlı bir örgüt kurmuşlardır. Tenglik’in en önemli amacı, Dağıstan’ın Rusya içinde federal cumhuriyete çevrilmesi ve bu federasyon içinde belli sınırları olan “Kumuk Milli Devleti” yaratılmasıdır.
Dağıstan’daki diğer etnik çatışma ise; Lezgiler ile Azeriler arasında yaşanmaktadır. Etnik çatışmanın nedeni ise; yine toprak anlaşmazlığına dayanmaktadır. Azerbaycan-Dağıstan sınırında yer alan Derbent kentinde Azeriler çoğunlukta yaşamaktayken, Derbent’in yakın bölgelerinde yaşayan Lezgiler, Derbent’e göç ederek burada yönetimde söz sahibi olmuşlardır. Bu durum Azerileri rahatsız edince iki etnik grup arasında çatışmalar yaşanmıştır. Çözüm olarak şehir ikiye bölünmüş ve şehre giriş-çıkışlar yasaklanmıştır.

5-Karaçay-Çerkez Cumhuriyeti’ndeki Etnik Çatışmalar
Karaçay-Çerkez Cumhuriyeti de Kuzey Kafkasya’daki diğer cumhuriyetler gibi etnik açıdan çeşitlilik arz ettiği için etnik çatışmaların sık yaşandığı bir bölgedir. Cumhuriyetteki etnik gruplar “yerli halklar" ve "dışardan gelen halklar" olarak iki gruba ayrılır. Birinci grupta yer alanlar "Kafkas kültür dairesine" mensup olan Karaçay-Malkarlar, Adıgeler ve Abazinlerdir. İkinci gruptakiler ise bölgeye 17-19. yüzyıllar arasında istila, işgal ve sömürgeleştirme amacıyla gelen Nogaylar, Ruslar ve Ukrayna Kazakları'dır. Karaçay-Çerkez Cumhuriyeti'ndeki birkaç köyde kendilerine Grek adını veren Rumlar da yaşamaktadır. Bölge nüfusunun % 42'si Rus ve Kazaklardan, % 33'ü Karaçaylılar’dan, % 10'u Adıgeler'den, % 6'sı Abazinler'den, % 3'ü Nogaylar'dan oluşmaktadır.

Karaçay Türkleri ülkede en fazla Çerkezler ile sorun yaşamaktadırlar. Sorunların büyük bölümü Çerkezlerin “Büyük Çerkezistan” projesine dayanmaktadır. 1991 yılında kurulan “Dünya Çerkez Birliği”nin tek amacı; Adige, Karaçay-Çerkez ve Kabardin-Balkar Cumhuriyetindeki Çerkezleri bir araya getirip büyük bir Çerkez Devleti kurmaktır. Bunun için yapılan çalışmalar Karaçay Türklerini oldukça rahatsız etmektedir. Çerkezler ile Karaçay-Malkar Türkleri’nin yaşadığı sorunlar aslında yönetimde söz sahibi olmak ve siyasi iktidarı ele geçirmekle de ilgilidir. Karaçay-Malkarlar “Büyük Çerkezistan” projesine karşılık kendi aralarında otonom bir cumhuriyet kurulmasını istemektedirler.

Gerek Karaçay-Malkarlar’ın gerekse Çerkezler’in kendi aralarında bir birlik oluşturması etnik bilinci körüklemekte, etnik bilinç arttıkça etnik gruplaşmalar çoğalmakta; sonuçta aynı cumhuriyet içinde farklı farklı görüşler belirmekte hatta bu görüşler daha ileri giderek kendi bağımsızlıklarını ilan etmekte ve etnik çatışmalar yaşanmaktadır. Bugün için her ne kadar bu etnik çatışmaların savaşa dönme ihtimali olmasa da etnik gerilim bölgedeki diğer cumhuriyetleri de etkileyerek bölgeyi derinden sarsma potansiyeline sahip olmaktadır.

6-Kabardin-Balkar Cumhuriyeti’ndeki Etnik Çatışmalar
Kabardin-Balkar Cumhuriyeti’nde yaşayanların % 48'i Kabardey, % 9'u Balkar, % 32'si Rus, % 11'i de diğer unsurlardan oluşmaktadır. Büyük Çerkezistan ideali Karaçay-Çerkez Cumhuriyeti’ndeki Karaçayları rahatsız ettiği gibi Kabardin-Balkar Cumhuriyeti’nde yaşayan Malkarları da endişelendirmekte ve etnik gruplar arasında çatışmaları arttırmaktadır. Malkar Türkleri de Kabardeyler ile yaşadıkları anlaşmazlıkları sona erdirmek amacıyla “Töre” adlı örgüt kurmuşlardır ve cumhuriyetteki Malkarları tek çatı altında toplamak için faaliyetler göstermektedirler. Malkarların kendi aralarında toplanması Cumhuriyetteki Kabardinler’in yönetimde daha sıkı uygulamalar getirmesine yol açmıştır. Töre örgütüne göre; meclisin %70’i sadece Kabardinler’e aittir ve kendi halklarının lehindeki her türlü karar ve kanunu kolayca çıkarmaktadırlar. İçişleri Bakanlığı ve tüm polis-asker teşkilatı Kabardinlerin elindedir. Devlet teşkilatının en önemli yerlerinde Kabardinler bulunmaktadır. Buna karşın Malkarların işsizlik oranı ise %95-97 arasındadır. Ekonomik, sosyal ve siyasi sorunların etnik gruplaşmayı ortaya çıkaracağı ve mevcut iktidara tehdit oluşturabileceği göz önünde bulundurulursa önümüzdeki günlerde Kabardin-Balkar Cumhuriyeti’ni etnik çatışmaların beklediğini söylememiz yanlış olmayacaktır.

7-Oset-İnguş Etnik Çatışması
Kuzey Kafkasya’da en yoğun çatışmalardan bir tanesi de Osetler ile İnguşlar arasında yaşanmaktadır. Etnik çatışmaları çok eskiye götürmek mümkündür. Osetler ile İnguşlar arasındaki çatışma dini farklılıklara dayanmaktadır. Bir önceki bölümde etnik yapıdan bahsederken Osetler’in Hıristiyan, İnguşlar’ın ise Müslüman olduğunu vurgulamıştık. Din Kuzey Kafkasya söz konusu olduğunda hassas noktadır ve dini kimlik çoğu zaman insanların kendilerini tanımlama şekli olmaktadır.

1944 sürgünüyle yurtlarından kovulan İnguşlar’a 1957 yılında Kruşçev’in aldığı kararla geri dönme izni verilince diasporadaki İnguşlar’ın bir bölümü Kuzey Kafkasya’ya dönmüş ve böylece Oset-İnguş kavgası başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı’nda Ruslara yaptıkları yardımlar sonrasında İnguşların toprakları Osetlere hediye edilmiştir. İnguşlar anayurtlarında oy verme, medeni haklardan yararlanma, işe girme ve emeklilik gibi pek çok vatandaşlık haklarından yararlanamamışlardır.

Özellikle Kuzey Osetya Özerk Cumhuriyeti’nin başkenti Viladikafkas’ın Prigorodniy bölgesi için anlaşmazlık söz konusudur. Hem İnguşlar hem de Osetler bölgenin kendilerine verilmesi gerektiğini vurgularlar. Bu anlaşmazlık etnik gruplara silahlı çatışma olarak yansımış ve sonuçta da Rusya çatışmaya müdahale etmek zorunda kalmıştır. İki taraf arasında yapılan anlaşmalar ise etnik çatışmaları durdurmaya yetmemiştir. Sivil halkın silahlanması ileride etnik çatışmaların etnik savaşa dönüşme ihtimalini göstermektedir.
 
Kaynak: bilgesam.org

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @Cerkesya: Unutmadık, unutmayacağız #MedetÖnlü #22Mayıs2013 https://t.co/qGd7zsOuIV
https://t.co/c8y7vrGLmm #may21in21languages #21dilde21mayıs
RT @Cerkesya: #21Mayıs1864 #21may1864 #genocide1864 #CircassianGenocide #circassianexile #CerkesSoykırımı https://t.co/uCRADFgBAf
RT @Cerkesya: ADIĞE BAYRAK GÜNÜ KUTLU OLSUN https://t.co/dl3NVFLgSA
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı