KUZEY KAFKASYA (1917-1970) 
Barasbi BAYTUGAN 
YEDİ YILDIZ YAYINLARI
SAMSUN 
BARASBİ BAYTUGAN



“...Mülteciler arasında aktivite bakımından hiç kimse Barasbi Baytugan kadar faal olamadı...”

M.Aydın TURAN

Toplum ve siyaset adamı, yazar. 1899 yılında Kafkasya’nın Kuzey Osetya yöresinde doğdu. Orta öğrenimini Terekkala’de (Vladikavkaz) yaptı. Petersburg’da gece okuluna devam etti (1916-1917). Rus devriminden sonra Kafkasya’nın önce Beyaz, sonra da Kızılordu tarafından işgali üzerine General Vrangel’in kuvvetleri ile birlikte Kırım’a geçti. Kırım’ında Bolşeviklerin eline geçmesi üzerine Türkiye’ye sığındı. 1922 yılında Çekoslavakya Hükümetinin Kafkasyalı mültecilere tanımış olduğu olanaklardan yararlanarak oraya gitti ve Brno kentinde yüksek öğrenimini tamamlayarak ziraat mühendisi oldu. Bu arada Prag’da oluşturulan “Kafkasya Dağlıları Birliği”nde görevler üstlenerek Prag ve Brno kentlerinde seminerler verdi. Avrupa ve Yakındoğu ülkelerinde örgütlenerek Kafkasya bağımsızlığı için faaliyet gösteren “Kafkasya Dağlıları Halk Partisi” (Narodnaya Partiya Gortsev Kavkaza) adlı örgüt içinde yer alarak İkinci Dünya Savaşına kadar bu partinin çalışmalarında görevler üstlendi. 1928 yılı başında Paris’e giderek burada Polonya bağlantılı olarak yayınlanmakta olan parti organı “Gortsı Kavkaza” (Kafkasya Dağlıları) dergisinde görev üstlendi. Kafkasyalılardan başka Gürcü, Azeri, Ukrayna ve Türkistan örgütlerinin de içinde yer aldığı “Promethee” adlı siyasi hareketin organı olarak Paris’de Fransızca yayınlanan “Promethee” dergisinin redaksiyon komitesinde çalıştı. 1930 yılında “Gortsı Kavkaza” (Kafkasya Dağlıları) dergisi bütünüyle Polonya’ya taşınarak orada yayınlanmaya başlayınca O da Varşova’ya gitti ve daha sonra “Severnıy Kavkaz-Şimali Kafkasya” adıyla Rusça-Türkçe yayınlanmaya başlayan bu derginin yöneticiliğini üstlendi. Bu dergilerin devamı olan, ama politik gerekçelerle ve çok sayıda Kafkasyalı göçmenin yaşadığı Türkiye’ye ulaşabilme gayesi ile sürekli isim ve yönetici değiştirmek zorunda kalan Rusça-Türkçe “Put Svoboda-Hürriyet Yolu” (1934), “Borba-Savaş” (1936), “Naşa Tsel- Bizim Dilek”(1936), “Buduşeye-Gelecek”(1936), “Vpered-İleri”(1937), “Natsionalnaya Mısl-Milli Fikir”(1937),“Naş Kray-Ülkemiz”(1937), “Prizıv-Çağırış”(1938) adlı dergilerde de görev aldı ve yazılar yazdı. B.Baytugan, İkinci Dünya Savaşı başlayınca diğer Kafkasyalı liderlerle birlikte Berlin’e gitti (1942). “Sonderstab Kaukasus”da ve “Kuzey Kafkasya Milli Komisyonu (Komitesi)”nda görev aldı. (1942-1945). Savaş sonunda önce İtalya’ya sonra da İngiltere’ye geçti. 1953 yılında Batı Almanya’ya döndü ve Münih’e yerleşti. Ahmet Nabi Magoma’nın başkanlığında yeniden oluşturulan “Kuzey Kafkasya Milli Merkezi” çevresindeki çalışmalara katıldı. “Kavkaz” (Kafkasya-Der Kaukasus,1952) dergisine yazı yazdı. SSCB’ndeki halkların diliyle yayın yapan “Özgürlük” radyosunun Kuzey Kafkasya bölümünde çalıştı. Münih’de “Sovyetler Birliğini Öğrenme Enstitüsü” tarafından yayınlanan İngilizce “Caucasian Review”(Kafkasya Dergisi),Rusça “Vestnik”, Türkçe “Dergi”,Arapça “Elmecelle” gibi yayınlarda görev aldı ve yazıları yayınlandı.1964’de birkaç sayı çıkan Rusça “Obyedinennıy Kavkaz” (Birleşik Kafkasya) ve Türkiye’de bunun paraleli olarak yayınlanan “Birleşik Kafkasya” dergilerine katkıları oldu.1986 yılında öldü. 

Kaynak: 

M.Aydın Turan,“Kafkasya Dağlıları Birliği”,Toplumsal Tarih Dergisi, Sayı:40,s.50.İst.1997

Musa Ramazan, “Barasbi Baytugan”, Kuzey Kafkasya Dergisi, Sayı:62, s.44. İstanbul, Haziran 1986.

ÖNSÖZ 

Değerli Okuyucular,

Elinizdeki bu eser Samsun Kafkas Kültür Derneği’nce Nisan 1973’te yayınlanan “Kuzey Kafkasya” adlı kitabın yeniden gözden geçirilmesi ve düzenlenmesi sonucunda ortaya çıkmıştır.

Kitabımız Kafkas tarihinin küçük bir özetidir. Yazarımız Barasbi Baytugan, kitabının “Genel Bilgi” bölümünde Kafkasya’nın coğrafi ve etnik durumu hakkında özet bilgiler verirken, Kafkasyalıların “etno-kültürel ve tarihsel birliği”ne özel bir vurgu yapmaktadır.

İkinci bölüm “Kuzey Kafkasya Tarihi”ni 1970’lı yıllara kadar özetlemektedir. Kafkas tarihini inceleyen çeşitli araştırmalar arasında bu kitabı farklı ve önemli kılan iki özelliği vardır. Birincisi 1917-1922 dönemini kapsayan “fırtınalı yıllar” ile ilgili detaylı, objektif ve realist tespitlerdir. İkincisi ise Sovyet dönemine yönelik ciddi eleştirilerdir. Baytugan’ın bu iki dönemle ilgili tespitleri politik tarihimizin alacakaranlık dönemlerini oldukça aydınlatacak, ufkumuzu genişletecek ve son yıllardaki bazı tartışmalara da ışık tutacaktır. Bilindiği gibi, bu konuda dikkate alınacak ciddi ve tutarlı çok az araştırma vardır. Yakın tarihimizi yorumlayan entelektüellerimizin çoğunluğu, içinde bulundukları politik konjüktürün de etkisiyle ideolojik saplantılardan kurtulamamış ve tespitleri oldukça sübjektif kalmıştır.

Kafkasya’da yıllar süren savaşların, sürgünlerin ve işgalin sonucunda 1922’de dondurulan tarih, Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle yeniden harekete geçmiş, “Kafkasya tüm organları ve tüm hücreleriyle titreyerek kendine dönmeye, birleşmeye o eski heybetli ve güzel Kafkasya’mız olmaya” yönelmiştir. Bu da tekrar başlayan politik mücadeleye temel referans olan tarihi dönemlerin yeniden okunmasını zorunlu kılmaktadır. Bu dönemlerin en önemlisi de 1917-1922 yılları arasıdır. (Kafkasyalılar modern anlamda ilk devletlerini bu dönemde kurmuşlar ve yaşatmışlardı.)

Yazarımızın Sovyet dönemine yönelik eleştirileri ise aradan 25-30 yıl geçmesine rağmen güncelliğini hala korumaktadır. Çünkü Sovyet sisteminin çökmesine rağmen Kafkasya’da değişen fazlaca bir şey yoktur. Baytugan’ın haklı olarak işaret ettiği ve eleştirdiği “sosyo-ekonomik ve politik sömürge statüsü” çok az değişikliklerle devam etmektedir.

Değerli okuyucular,

Kitabımızın son bölümünde bu baskı için hazırlanan kaynakça ve dizin bulunmaktadır. Ayrıca kitabın ilgili bölümlerini zenginleştirir düşüncesiyle çeşitli sayfalara eklenen resim, fotoğraf, harita ve biyografik bilgilerin kaynakları, ekler bölümünde açıklanmıştır. Kitabın dili, mümkün olduğunca sadeleştirilmiştir. Asıl metinden hiç bir çıkarma yapılmamış ama okumayı kolaylaştırmak için de yeni paragraflar oluşturulmuştur. Yirmibeş yıl sonra yapılan bu ikinci baskıda, eser dikkatle tekrar gözden geçirilip tashih olunarak, adeta yenilenmiştir.

Bu kitabın yeniden düzenlenmesi ve basılması konusunda bizlere destek olan derneğimiz gençlik komisyonu üyelerine teşekkür etmeyi bir borç biliyor, hepinize saygılar sunuyoruz. 

Çaba bizden, başarı Allah’tandır... 

Ocak 1998 / Samsun
Yayın Kurulu 

GENEL BİLGİ

Kuzey Kafkasya’nın coğrafi sınırları, kuzeyde Don nehrinden güneydoğu istikametinde Maniç nehri boyunca Kuma nehrine kadar ve daha sonra doğuda Hazar Denizi’ne kadar uzanmaktadır. Bu sınır aynı zamanda, bir bütün olarak, Kafkasya’nın tarihi-etnografik sınırı olarak da kabul edilmektedir.(1) Kuzey Kafkasya; güneyde Azerbaycan ve Gürcistan, batıda Karadeniz, doğuda Hazar Denizi ile sınırlıdır.

1959 Sovyet nüfus sayımı rakamlarına göre Kuzey Kafkasyalıların sayısı 2.336.000 kişi idi. Bundan başka yüzbinlerce Kuzey Kafkasyalı Yakındoğu’nun Arap ülkelerinde ve Türkiye’de yaşamaktadır. Bunlar Rusya’nın Kafkasya’yı istilasından sonra (1864), Çarlık hükümeti tarafından Osmanlı İmparatorluğu’na sürülen mültecilerin torunları olup, orada genel “Çerkes” ismiyle anılmaktadır. Kuzey Kafkasyalıların büyük çoğunluğu soy ve dil bakımından, Kafkasya’nın güneyinde Gürcülerin de dahil bulunduğu “Kafkas Halkları” grubuna mensupturlar. Bu grubun dilleri bugün İberik-Kafkas veya sadece Kafkas dilleri olarak bilinmektedir.(2)

Kuzey Kafkas dilleri iki alt gruba bölünmektedir: batıda Abaza-Adige ve doğuda Çeçen-Dağıstan veya Nah-Dağıstan dilleri.(3)

Kuzey Kafkasya arkeoloji sahasının ileri gelen Sovyet uzmanı E.İ.Krupnov’un yazdığına göre, Kuzey Kafkas halkları soyunun köklerini, burada meydana çıkarılan kadim kültürlerin yayıcılarının kabile bileşiminde aramak gerekir.(4) İberik-Kafkas grubuna mensup halklardan başka Kuzey Kafkasyalılar camiasına İran (Osetinler) ve Türk (Karaçay-Balkarlar, Kumuklar ve Nogaylar) halkları da dahil bulunmaktadır. Bugünkü Osetinlerin ataları olan Alanlar, Kafkasya’da milattan önce II. ve I. yüzyıllarda ortaya çıkmışlardı.

Kuzey Kafkasyalıların birliği, özellikle antropoloji ve etnografi sahasında belirmektedir. Antropoloji bakımından bütün Kuzey Kafkasyalılar, esas itibariyle, “Kafkas” olarak adlandırılan tek ve aynı tipe mensupturlar.(5) Kuzey Kafkasyalıların yalnız kendilerine özgü ortak halk destanları vardır. Burada özellikle efsanevi “Nart” halkı hakkındaki destanlar zikrolunabilir. Kuzey Kafkasyalılar ortak sosyal yaşayış tarzına, ortak gelenek ve göreneklere ve sosyal kültüre sahiptirler. Halk müziği, türküler ve milli oyunlar ve kıyafet Karadeniz’den Hazar Denizi’ne kadar uzanan bütün sahada tüm Kuzey Kafkasyalıların ortak malıdır.

Kuzey Kafkasyalıların manevi birliğini ortak din de sağlamlaştırmaktadır. Bir kısım Osetinler hariç bütün Kuzey Kafkasyalılar müslümandır. Kuzey Kafkasya’nın çok dilli nüfusunu asırlar boyunca birbirine bağlayan bir çok bağlar, milli birlik duygusunu doğurmuştur. Nitekim bu duygu, Rusya’da “1917 Şubat İhtilali”nden sonra Kuzey Kafkasya’nın siyasi emellerinin esasında yer almıştı. 

KUZEY KAFKASYA TARİHİ 

Yukarıda adı geçen Krupnov’un yazısına göre, Kuzey Kafkasya’da son tunç devrinden ilk demir devrine geçiş safhasında birbirine yakın şu akraba kültürler meydana çıkarılmıştır: Koban, Kuban ve Kayakent-Horoç. Milattan önce birinci bin yıl kültürlerinin yayıcıları, Kuzey Kafkasya’nın bugünkü yerli nüfusunun uzak ilk ataları idi.(6) Bu hale göre Kuzey Kafkasya’nın bugünkü nüfusu , tarihten önceki zamanlardan beri kendi ülkelerinin yerlileridir.

Kuzey Kafkasyalıların ataları eski Yunanistan’la canlı ilişkilerde bulunuyor, Roma’nın Mithridate de Pont ile mücadelesine katılıyorlardı. Ayrıca onlar Bizans ile Sasaniler İran’ının tarihinde de rollerini oynamışlardır. Milattan sonra 7. asrın ortalarında Kuzey Kafkasya’nın kuzey-doğu kısmını Hazar Türklerinin İmparatorluğu kapsamakta idi.(7) Dağıstan’ın Semender şehri, bir zamanlar bu imparatorluğun başkenti olmuştur. Hazar Türkleri, Kuzey Kafkasya halklarının büyük bir kısmını kendi hakimiyeti altında birleştirmiş bulunuyordu. Hazar İmparatorluğu 965 yılında Kiev Rusya’sının darbeleri altında çökmüştür.(8) Bugün Dağıstan’da yaşayan Kumuk Türkleri Hazarların torunlarıdır.

IX.-XII. asırlarda şimdiki Osetinlerin ataları olan Alanlar Kuzey Kafkasya’da hakim bir durum elde ediyorlar..(9) Kuzey Kafkasya kabilelerinin ortaçağ başlarındaki kültürü bazı araştırmacılar tarafından “Alan Kültürü” diye adlandırılmaktadır.(10)

VIII. asrın sonunda Dağıstan’ın Derbent şehri Araplar tarafından işgal ediliyor. Bu olaydan sonra İslamiyet Kuzey Kafkasya’ya sızmaya başlıyor. İslamiyet bütün Dağıstan’da ve sonra da Çeçenistan’da süratle yayılmıştır. Kuzey Kafkasya’nın batı bölgelerine ise İslamiyet, Osmanlı İmparatorluğu aracılığıyla girmiştir.

XIII. asırda bütün Kafkasya Moğolların yıkıcı istilasını geçiriyor. Bundan bir asır sonra ünlü Aksak Timur, Kuzey Kafkasya steplerinde, Osetin-Alan, Adige-Kabartay ve onların müttefiki Altınordu Hanı Toktamış’ın birleşik kuvvetlerini hezimete uğratıyor. Daha sonraki yüzyıllarda Kuzey Kafkasya’da idare başında Adigeler bulunuyorlardı. 

Eski Rus prensliklerinin pek de aydın olmayan devrini bir tarafa bırakacak olursak, Kuzey Kafkasya’nın Moskova Devleti ile ilişkileri, Astrahan’ın Ruslar tarafından işgalinden sonra (1556) başlar. Büyük Petro’nu saltanatı zamanında, Terek nehri kıyısında Rusya’nın Kuzey Kafkasya’daki ileri hareketinde köprübaşı vazifesi gören Rus Kizlar kalesi kuruldu.

Osmanlı ve Rusya arasında imzalanan “Belgrad Antlaşması”nda (1739) Kabartay’ın, yani Kuzey Kafkasya’nın kuzey-batı kısmının, her iki tarafça bağımsızlığı kabul edilmiş ve böylece Kuzey Kafkasya Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında bir nevi tampon devlet rolünü oynamaya başlamıştı.

İkinci Katerina zamanında Rusya’nın Kafkasya’daki istila siyasetine hız verildi. 1763’de Kabartay’ın Mezdegu (sağır orman) bölgesinde Rus Mozdok kalesi (şimdi şehir) inşa edildi. Bundan sonra Rus kaleleri ve Rus göçmenlerinin yerleştirildiği müstahkem Kazak köyleri hattı Mozdok’tan Stavropol üzerinden Azak denizine kadar uzatıldı. Ruslar Kuzey Kafkasya’da yeni topraklar zaptettikçe bu kaleler hattı güneye doğru kaydırılıyordu. Bu andan itibaren Kuzey Kafkasyalılar Rus saldırganlarına karşı uzun yıllar süren silahlı mücadeleye başladılar.1783’de General Suvorov komutasındaki Rus ordusu Kuban ile Don arasında göçebe hayatı yaşayan Nogay Türklerine saldırmış ve onların büyük kısmını imha etmişti. Hayatta kalan Nogaylar Kuban’ın sol kıyısına, Adigelere sığındılar. Rusların Kuzey Kafkasya’da ele geçirdikleri topraklara 18. yüzyılın sonlarında, daha önce Dinyeper nehri boyundaki köyleri yerle bir edilen hür Ukraynalıların geriye kalan kısmı yerleştirildi.

Osmanlı-Rus “Küçük Kaynarca Antlaşması” Ruslara 1774’de Kuzey Kafkasya’nın merkezi bölgelerini işgal etmek için “hukuki bir temel” kurmak imkanını verdi. Bu antlaşma hükümlerine göre Osmanlı Kabartay bölgesinin Kırım Hanlığına dahil bulunduğunu kabul ediyordu. Kırım Rusya’ya ilhak edildikten sonra (1783) ise Çarlık Hükümeti Kuzey Kafkasyalıları “Kanuni İktidar”a karşı başkaldıran “asiler” gibi saymaya başladı. Bu formül yalnız Kabartayları değil, Rus Hükümeti tarafından Kabartay’a bağlı bulundukları ilan edilen komşu kabileleri de kapsamakta idi.(11) 

Rusya’nın yayılması, Hazar Denizi’nden Karadeniz’e kadar bütün Kuzey Kafkasya’nın tek önderlik altında birleşmesine sevketti. Birleşik kuvvetlerin başına, Kuzey Kafkasya’nın I.imamı ilan edilen İmam Mansur (Çeçen) geçti. İmam Mansur 1785’de Mozdok’tan Vladikavkaz’a (şimdiki Orconikidze) kadar uzanan ve Rusya’nın Gürcistan ile irtibatını sağlayan Rus kaleler hattını tahrip etti. Bu hat Gürcistan, 1783 antlaşmasını ihlal gerekçesiyle, Rusya’ya ilhak edildikten sonra Ruslar tarafından ancak 1802 yılında yeniden kurulabildi. 9 Eylül 1787’de II. Katerina Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti. Bununla ilgili olarak İmam Mansur askeri harekatın ağırlığını, Osmanlıların bu zamana doğru Anapa kalesinin inşaatını bitirmiş olduğu Kuban’a (XIX. yüzyılın haritalarında Çerkezistan) kaydırdı. Bu kale, Rusya’ya karşı savaşta Osmanlı Devleti’nin desteğini arayan yerli Çerkes önderleriyle yapılan antlaşma üzerine inşa edilmişti. Anapa 1791’de General Gudoviç’in kuvvetleri tarafından zaptedilmiş, kalede bulunan İmam Mansur ise Ruslara esir düşmüştü. Petersburg’a gönderilen İmam Mansur Şlisselburg kalesine atılmış ve orada can vermiştir.

Osmanlı Devleti ile Rusya arasında imzalanan “Edirne Antlaşması”ndan sonra (1829) Rusya, Çeçenistan’ı kendi topraklarının bir parçası olarak saymış ve Karadenizin Kafkas sahillerini abluka altına almıştı.

19. yüzyılın ilk çeyreğinin sonuna doğru Dağıstan’da “Müritçilik” adı altında bilenen bir hareket doğuyor. Başka dinden olan devlete bağlılığı kınayan, İslamiyete dayanan “Müritçilik”, Müslüman Kafkasya’yı Rusya’nın istilasından korumayı hedef edinmiş bir “milli-kurtuluş hareketi” idi. Bu hareketin başında sırasıyla şu üç imam bulunmuştur: Gazi Muhammed, Hamzat Bey ve Şamil. İlk ikisinin idaresi kısa sürmüştür: Gazi Muhammed savaşta şehit olmuş, Hamzat Bey’de bir komploya kurban edilmiştir. 1834’de imam olarak Şamil (Avar) seçildi. Rus kaynaklarında Şamil sık sık dini bir fanatik gibi gösterilmektedir. Fakat bu, gerçeğe uygun değildir. Şamil’in ve bütün hareketin hoşgörüsü, mesela; kendi vatanlarında takibe uğrayan Ruslara imamlık topraklarına sığınma hakkının tanınmış olmasından bellidir. Bundan başka Şamil, Rus ordusundan kaçan erlere de Kuzey Kafkasya’ya sığınmalarına müsaade ediyordu. Bu kişilerin sayıları artınca, toplu halde ayrı olarak iskan edilmiş ve kendilerine kilise inşa etmeleri için malzeme ve araçlar verilmişti.

1820’lerin sonunda ve 1830’lu yılların başında Rusya Kabartay’ı, Osetistan’ı ve Karaçay’ı kendine bağlayarak Kuzey Kafkasya’nın doğu ve batı kısımlarını birbirinden ayırdı. Bu, İmam Şamil’in durumunu oldukça zorlaştırmıştı. Ne var ki buna rağmen Şamil, kendi nüfuzunu Çeçenistan üzerine de yayarak, 25 yıl süre ile Kuzey Kafkasya’nın mücadelesini yürütmeyi başarmıştı. Çerkezistan’da savaşı onun gönderdiği naipler yönetiyordu. Bunların içinden Muhammed Emin en fazla başarılı olanıdır.

İmam Şamil, küçük olmakla beraber, sürekli ve muntazam bir ordu vücuda getirmişti. Tehlike anında veya herhangi bir askeri hareket sırasında halk yığınları bu ordu tarafından toplanıyordu. Top dökümü, barut ve cephane imali için gerekli tesisler kurulmuştu. Şamil’in Çeçenistan ve Dağıstan’da gerçekleştirdiği reorganizasyon, sonradan Çerkezistan’da da tekrarlanmıştı. Bunu Muhammed Emin ve onun yanında kurulan Yüksek Konsey (Mahkeme) uygulamıştı

.Fakat Kuzey Kafkasya ile Rusya’nın karşı karşıya bulunan silahlı kuvvetleri kıyaslanacak gibi değildi. Küçük, insan ve araç bakımından fakir ve dünyadan yalıtılmış Kuzey Kafkasya’nın karşısında sayısız kaynaklara ve milyonlarca nüfusa sahip kudretli Rusya imparatorluğu bulunuyordu. Geçen yüzyılın 40. yıllarında Çarlık hükümeti Kafkasya’da silahlı Rus ve Kazak köyleri hariç 200.000 kişiden oluşan bir ordu toplamıştı. Aynı yüzyılın ellinci yıllarının sonunda bu ordunun toplamı 300.000 kişiyi geçiyordu.

Kuzey Kafkasyalılar arasında dış yardım ümitleri Kırım Savaşı sırasında doğdu. Osmanlılar Sohum’a çıkartma yaptılar. Bu durum Muhammed Emin’e, Rusların Karadeniz (Çerkes) sahillerinde kurdukları bütün istihkamları işgal etmek imkanını vermişti.

Kafkasya savaşının Kırım’daki savaş seyri üzerinde yaptığı etkiyi kaydeden geçen asrın Rus askeri-siyasi yazarı general Fadayev şöyle yazmakta idi: 

“...Kafkasya savaşı kuvvetlerimizi o kadar bağlıyordu ki, Kafkasya’ya yığdığımız 280.000 kişilik ordudan Başkadıklar kesimine ancak 9.000, Kürük Dere’ye de 17.000 kişilik bir kuvvet ayırmak mümkün olmuştu...” 

Fadeyev sözlerine şunları eklemişti: 

“...Mısır’dan Japonya’ya kadar bütün kıtayı bozguna uğratabilecek bir durumda olan bu savaşcı, tecrübeli, herşeye hazır 280.000 kişilik ordu, Kafkasyalıların düşmanca bağımsızlık hareketiyle Avrupa siyaset terazisinde sıfıra indirilmişti...”(12)

Direnmeye devam etmekten ümidini kesen İmam Şamil 25 Ağustos 1859’da teslim olmak zorunda kaldı.Çerkezistanda bunu, aşağıdaki satırlarında ortaya koyduğu gibi yerli nüfusu topyekün imha ve sürgün hareketi takip etti:

“...Savaş son derece amansızca cereyan ediyordu. Biz geri dönülmesi imkansız bir tarzda ve askerin bastığı her toprak parçasını son ferde kadar Dağlılardan (Kuzey Kafkasyalılardan, -B.B.) temizleyerek adım adım ilerliyorduk. Kar erir erimez ve ağaçlar yeşermeden önce (Şubat ve Martta) yüzlerce dağ köyleri ateşe veriliyordu. Ekinler atlara yediriliyor veya çiğnetiliyordu. Köy nüfusu gafil avlandığı takdirde, derhal asker korumasında en yakın Kazak köyüne götürülüyor ve oradan Karadeniz sahillerine ve daha sonra Türkiye’ye sevk ediliyordu. Bizim yaklaşmamız sırasında boşalan kulübelerde çoğu zaman masanın üzerinde, içinde kaşığı ile beraber henüz soğumamış lapaya, üstünde iğne takılı tamiri yarıda kalmış elbiselere, döşemeye yayılmış bir şekilde bırakılan çeşitli çocuk oyuncaklarına raslanıyordu. Fakat bazen askerlerimizin şerefine uygun çok nadir, canavarlığa kadar varan hunharca hareketler de yapılıyordu...”(13) 

Bu genocide, Rus orduları Mayıs 1864’de son direniş yuvası olan Ahçipsou bölgesini (şimdiki Gagra şehri civarında, dağda bulunmaktadır) ele geçirinceye kadar bir kaç yıl daha devam etmiştir.

Rusya’nın Kuzey Kafkasya’yı istilası sonucunda, onun 1850-1860 yıllarında 3.000.000 - 3.200.000 kadar olan nüfusu, 1897 nüfus sayımına göre 1.662.000 kişiye düşmüştü. Bu memleketin başına neler geldiğini ise aşağıdaki satırlar ibretle ortaya koymaktadır:

“...Kanlı savaş Dağlıları yurdundan sürmüş ve ortadan kaldırmış, onların kültürünü kökünden tahrip etmiştir. Suni kanallar sazlık haline gelmiş, büyük emek pahasına yapılmış suni taraçalar yıkılmıştır. Geniş bahçeler ve mükemmel bağlar kısmen savaş sırasında ve memleketin Ruslarla iskanı devresinde kökünden kesilmiş, kısmen de yabanileşmiş ve başka cins bitkilerle karışmıştır ki, yabani asma çubuklarıyla örgülenmiş ormanın sık yerinin nerede bittiğini ve eski bakımlı yerlerin nerede başladığını bugün artık tayin etmek oldukça güçtür...”(14)

Yukarıda anlatılanların çoğu aktüelliğini günümüzde de muhafaza etmektedir. Soçi’den Anapa’ya kadar baştan başa tatil köylerinin kurulması tasarlanan Karadeniz’in sahil boyu gelişmektedir. Eskiden yoğun Çerkes nüfusunu barındıran, şimdi de büyük kısmı ormanlarla kaplı bulunan dağlık bölge, tabiatı korumak bahanesi ile kısmen kapatılmış, geriye kalan büyük kısmı da Sovyetler Birliği’nin kereste sanayinin merkezlerinden biri haline getirilmiştir. Yabanileşmiş Çerkes bağ ve bahçelerinin ürünlerinden ise, (halen Kuzey Kafkasya’nın batı kısmının da içerisine girdiği Krasnodar eyaleti) konserve sanayinde hammadde olarak faydalanılmaktadır. 

Daha Kafkasya savaşının devamı esnasında, bir yandan Rus Kazaklarını yerleştirmek, öte yandan da savaş sıralarında gösterdikleri yararlığa karşılık subay ve memurlara dağıtılmak üzere Kuzey Kafkasya toprakları geniş ölçüde müsadere edilmeye başlandı. Kuzey Kafkasya’nın geniş ormanlık sahalarının Rusya hazinesine devredildiği ilan olundu. İşlemeye elverişli toprağın dağıtımı ise öyle yapılıyordu ki, müsadere edilen topraklara yerleştirilen yeni Rus göçmenlerine nüfus başına, yerli nüfus başına kıyasla on ve daha çok misli toprak düşüyordu. Bu arada yerli halka her zaman daha kötü toprak parçaları verilmekteydi.(15) 

Bu siyaset sonucu olarak 1864-1866 yılları arasında daha 80.000 kadar Çeçen-İnguş, Osetin, Kabartay ve diğer Kuzey Kafkasyalılar Osmanlı İmparatorluğu’na göç etmek zorunda kalmışlardı. Geride kalanlar arasında ise, Ruslara karşı, gerek spontane ve gerekse teşkilatlı ayaklanmalar şeklinde sık sık kendini gösteren kaynaşma durmadan devam ediyordu. Özellikle 1877-1878 Rus-Osmanlı savaşı sıralarında yapılan ayaklanma oldukça önemliydi. Ayaklanma merkezleri, Çarlık Hükümeti’nin birkaç tümenlik kuvvet sevk etmek zorunda kaldığı Çeçenistan ve Dağıstan’da idi. Karadeniz sahillerinde Abazalar, Sohum’a çıkartma yapmış olan Osmanlılara silahlı yardımda bulunuyordu. Osmanlılar Sohum’dan çekilirken, canlarını Ruslardan kurtarmaya çalışan birkaç onbin Abhaz onlarla birlikte Osmanlı Devleti’ne sığınmışlardı.

Rusya’da patlak veren “1917 Demokratik Şubat İhtilali” Kuzey Kafkasyalılarda kurtuluş ümidini canlandırdı. 8 Mart 1917’de Vladikavkaz şehrinde (şimdiki Orconikidze) “Birleşik Kafkas Dağlıları Birliği”nin “Geçici İdaresi” adı altında milli bir teşkilat oluşturuldu. Bu teşkilat 1 Mayıs 1917 tarihinde Vladikavkaz’da, 7 Mayıs 1917 tarihine kadar devam etmiş olan halk temsilcilerinin “Birinci Genel Kuzey Kafkasya Kongresi”ni topladı. Kongre delegeleri arasında beliren ümit ve hedeflerin ortaklığını, Dağıstan delegesi Hasanov gayet başarılı surette şöyle ifade etmişti: 

“...Dil bakımından aralarında farklar bulunan Kuzey Kafkasya Halkları, hayat felsefesi, gelenek, görenek ve ortak menfaatlar bakımından bir millet halinde birleşiyor ve kaynaşıyorlar...” 

Kongre, Kuzey Kafkasya’nın ayrı bir ünite sıfatı ile gireceği Rusya‘nın federal cumhuriyet esasları üzerinde yeniden kurulmasını ve Rus Hükümeti’nin kendine malettiği Kuzey Kafkasya topraklarını geri vermesini talep ediyordu.(16) 

Bolşevikler 1917 Ekiminde Petrograd’da iktidarı ele geçirdikten sonra Kuzey Kafkasya’nın merkezi Rus makamlarıyla her türlü bağları koptu. Kuzey Kafkasyalıların yaşadıkları bölgelerdeki iktidarı, hakimiyetini yerli halk konseyleri (Çeçen, İnguş, Osetin, Kabartay-Balkar ...v.s.) vasıtasıyla gerçekleştiren “Birleşik Kafkas Dağlıları Birliği Merkez Komitesi” üzerine aldı. 1918’in Ocak ayına doğru Bolşevikler yerli Rus garnizonlarına dayanarak bazı şehirlerde (Piyatigorsk,Georgiyevsk...v.s.) iktidarı ele geçirdiler. 1918’in Ocak ayı sonunda onlar Mozdok şehrinde, Stalin’in müstakbel yakın işbirlikçilerinden biri olan Kirov’un yönettiği sözümona “Terek Eyaletinin Birinci Bölgesel Kongresi”ni topladılar.1919 Şubatının ikinci yarısında Piyatigorsk şehrinde yine Bolşeviklerin düzenledikleri “Terek Halkının İkinci Kongresi” toplandı. Başlıca olarak Kafkasya’da sürekli ikametgahları bulunmayan Rus askerlerinden oluşan kongrenin çoğunluğu, “Rus Halk Komiserleri Heyeti”ni (hükümetini) tanımış ve Lenin’e bir selam mesajı göndermişti. Kongre “Terek Halk Konseyi”ni ve onun icra organı olarak başına Gürcistan’dan kaçan Buaçidze adlı bir bolşeviğin getirildiği “Terek Halk Komiserleri Heyeti”ni seçti. “Halk Konseyi” üyelerinin büyük çoğunluğu ve hemen hemen bütün “Halk Komiserleri” Kuzey Kafkasya ile ilgisi bulunmayan yabancılar idi. Bolşevikler ancak Kuzey Kafkasya’nın bazı şehirlerinde ve Rus köylerinde yerleşebilmişlerdir. Yerli Kuzey Kafkas nüfuslu bölgeler ise, merkezi Temirhanşura’da (şimdiki Buynaksk) bulunan “Birleşik Dağlılar Birliği Merkez Komitesi”ne bağlı yerli halk konseylerinin elinde bulunmaya devam ediyordu.

Bu arada Kafkasya sahnesinde yeni bir faktör olarak, Osmanlı Devleti göründü. Trabzon’da Kafkas halkları temsilcileriyle Osmanlı temsilcileri arasında bir konferans yapıldı. Kuzey Kafkasya’yı Temirhanşura’da halk konseyinin seçtiği heyet, Güney Kafkas halklarını da (Azerbaycan Türkleri, Ermeniler ve Gürcüler) Mavera-i Kafkasya Seym (Parlemento) Heyeti temsil ediyordu. Konferans sırasında Kafkas heyetinin egemen milletler temsilcileri gibi hareket ettikleri taktirde konuşmaların kolaylaşacağı anlaşıldı. Bunun sonucu olarak 11 Mayıs 1918’de Kuzey Kafkasya, 26 Mayıs’da Gürcistan ve 28 Mayıs’da Azerbaycan ile Ermenistan bağımsızlıklarını ilan ettiler.

Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlığı dramatik şartlar içinde ilan edilmişti. Zira 1918 Nisanının sonunda Bolşevikler Astarhan’dan Kuzey Kafkasya’ya deniz yoluyla Hazar Denizi savaş donanması gemileri tarafından desteklenerek büyük bir deniz piyade birliğini sevk ettiler. Adı geçen deniz piyadesi beklenilmeyen bir zamandan biraz önce Şamilkale adı verilmiş olan Port-Petrovsk limanını işgal etti. Bolşevik dış kuvvetler Temirhanşura üzerine yürüdüğünden burada toplantı halinde bulunan “Kuzey Kafkasya Halk Konseyi”, Kuzey Kafkasya bağımsızlığının ilan edildiği dağlık Gunip çevresine taşınmak zorunda kalmıştı. Trabzon’daki Kuzey Kafkasya heyetinin başkanı Abdülmecid Çermoy, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti Başkanlığına, heyet üyesi Haydar Bammat da Dışişleri Bakanlığına seçildi. “Halk Kongresi”de “Parlemento” adını aldı. Trabzon’daki heyet, yabancı devletlere bağımsız “Kuzey Kafkasya Devleti”nin kuruluş olayını resmen bildirmesi için görevlendirildi.

Osmanlı Devleti bütün Kafkas devletlerini “de-jure” tanıdı. Kısa bir süre sonra Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlığı, Osmanlıların diğer müttefik devletleri tarafından da “de-facto” tanındı. Sovyet Hükümeti bu olayı protesto etmişti. Kuzey Kafkas Heyeti İstanbul’da Osmanlı Hükümeti ile “Dostluk ve Karşılıklı Yardım Antlaşması” imzaladı. Bu antlaşma gereğince Yusuf İzzet Paşa komutasında bir Osmanlı tümeni Eylül 1918’de Kuzey Kafkasya’ya geldi. Ne var ki, Mondros Antlaşması sonucunda adı geçen tümen Kasım 1918’de dönmek zorunda kalmıştı.

1918’in yazında Kuzey Kafkasya sınırlarında şiddetli bir sivil savaş cereyan ediyordu. General Denikin’in Beyaz Rus Ordusu buralarda yuvalanan Bolşevikleri imha etmek ve “tek ve bölünmez Rusya”yı yeniden kurmak gayesiyle güneye doğru ilerlemeye çalışıyordu. Bolşeviklere karşı milli Kuzey Kafkas kıtaları da savaşıyordu. Kabartay’da, Nalçik şehrini işgal eden Albay Zaur Bek Dautoko-Serebryakov’un müfrezesi harekatta bulunuyordu. Hasafyurt şehrini Bolşeviklerden temizleyen ve adı geçen Türk tümeniyle birlikte 1918’in Eylülünde Port-Petrovsk’u geri alan Kuzey Kafkas kıtaları Osetya, Çeçenistan ve Dağıstan’da da faaliyet gösteriyorlardı. 

Sovyet tarihçilerinin şimdi, Kuzey Kafkasya’da Sovyet hakimiyetinin daha 1918’de ilan edilmiş olduğunu iddia etmelerine rağmen, Kuzey Kafkasya’nın bütün dağlık kısmı ve keza yerli Kafkas nüfusunun çoğunluk teşkil ettiği ovalık bölgesi “Sovyet İktidarı”nı tanımıyor ve “Kuzey Kafkasya Milli Hükümeti”ne bağlı bulunuyorlardı.

General Denikin’in ordusu Şubat 1919’da Kabartay ve Osetistan’a girmiş ve Grozni şehrine dayanmıştı. Beyazların güney cephesinde harekatta bulunan XI.Sovyet Ordusu fiilen ortadan kalkmıştı. Beyaz Komutanlık Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’ne karşı beslediği düşmanca hisleri gizlemeye gerek görmüyordu. Bu zamana doğru Beyaz Rus hareketine yardıma başlamış olan ve Port-Petrovsk’a sömürge askerlerinden oluşan bir tabur çıkaran İngilizler, aracılık etmeğe ve her türlü çarpışmayı önlemeye çalışıyorlardı. 1919’un Martında Beyazlar yeniden Kuzey Kafkasyalılara karşı taaruza geçtiler. Özellikle Çeçenistan ve İnguşya’da çetin çarpışmalar yapılıyordu. Kuzey Kafkasya’nın hemen hemen bütün bölgelerinde muntazam askeri birlikler bulunmadığından bu çarpışmalara, esas itibariyle, Beyaz Rus Ordusunun yolu üzerinde bulunan meskun yerlerde yaşayan yerli Kuzey Kafkasyalılar katılmaktaydılar. Çarpışmalar bütün Nisan ayında devam etmiş ve yine İngilizlerin müdahalesi sayesinde yeniden durdurulmuştu. Port-Petrovsk’daki İngiliz komutanının Kuzey Kafkasya Hükümeti’ne bildirdiğine göre, 

“...İngiliz teklifi üzerine Denikin harekata devam etmeyeceğini ve taarruzu durduracağını kabul etmiştir...” 

Bildiride daha sonra yazıldığı üzere, Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlık ve sınırlar meselesi “Versailles Barış Konferansı”nda çözümlenecektir. 

1919 Mayısının sonunda Beyaz Rus müfrezesinin Port-Petrovsk’ı birdenbire işgal etmesi üzerine Kuzey Kafkasya Parlementosu ve Hükümeti’nin faaliyetine son verildi. Birçok parlamento üyeleri sığındıkları Gürcistan’da, “Kuzey Kafkasya Meclisi” adı altında yeniden faaliyet göstermeğe başladılar. Bu devreyi anlatan General Denikin diyordu ki: 

“...Kuzey Kafkasya ilhak edilmiş, fakat yola getirilememişti...”(17) 

Kuzey Kafkasya’nın milli birlik düşüncesinden korkan Denikin, elinden geldiği kadar bunun gerçekleşmesine mani oluyordu. Kuzey Kafkasya’da General Denikin’e karşı ayaklanma Haziran 1919’da Dağıstan’da başlamış sonra Çeçenistan’a ve daha sonra da batıya sıçrayarak Eylüle doğru bütün Kuzey Kafkasya sahasını kaplamıştı. Dağıstan’ın dağlık kısmında bütün Beyaz Rus garnizonları imha edilmiş ve silahsızlandırılmıştı. Kendiliğinden patlak veren ayaklanma, 1919’un Eylülüne doğru artık muntazam halk milis birliklerine ve topçu kuvvetine sahip bulunuyordu. Bu hareketin, 1919’un Ekimine doğru Kuzey Kafkasya Meclisi ve Sosyalist Grup üyelerinden oluşan “Kuzey Kafkasya Savunma Konseyi” şahsında hükümet organı da oluşmuştu. Sonradan anlaşıldığı üzere Sosyalist Grupta Kuzey Kafkas Bolşevikleri de yuvalanmıştı. Denikin bu hususta şöyle yazmakta idi:

“...l919’un ilkbaharında Terek Dağıstan ülkesi ayaklanmalar ateşinde yanıyordu... Güney Silahlı Kuvvetleri ile Bolşeviklerin, Azerbaycan ve Gürcistan’ın destekledikleri ve sahte Dağlı Hükümeti (Kuzey Kafkasya Meclisi,-B.B.) tarafından yönetilen Dağlılar arasında bazen sönen, bazen yeniden alevlenen kanlı ve gayet yorucu savaş cereyan ediyordu...”

Ne var ki, Denikin “Bolşevik yardımı” hususunda yanılıyordu. Böyle bir yardım genellikle mevcut değildi. O devir Rusya Komünist (Bolşevik) Partisi Kafkasya Ülke Komitesi raporlarından birinde deniliyordu ki:

“...Kızılordu Kuzey Kafkasya’da halen Kumuk topraklarında ve HasefYurt bölgesinde mevcuttur. Bu ordunun esas çekirdeğini Terek nehrinin aşağı akıntısındaki kıyı sazlıklarında gizlenen XI.Ordu artıkları teşkil etmektedir....”(18)

1919’un sonbaharında bütün dağlık Dağıstan, Beyaz Rus birliklerinden temizlenmişti. Derbent işgal edilmiş ve yalnız Beyaz Hazar Denizi donanması’nın toplarıyla korunan iskele Denikin’in elinde kalmıştı. Çeçenistan’da Kuzey Kafkasyalılar, Beyaz Rus birlikleri komutanı General Dratsenko’nun karargahı bulunan Grozni şehrini tehdit ediyorlardı. İnguşistan’da ve daha ileride, batıda Beyaz Ruslar ancak ovalık bölgede tutunuyorlardı.

1919’un yazında Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti Heyeti Paris’de Slav Kuban Kazaklarının yerli iktidarını temsil eden Kuban Radası (Parlementosu) Hükümeti Heyeti ile bir “Dostluk Antlaşması” imzaladı. Antlaşma iki devlet teşkilatı arasındaki sınırlar meselesini barış yoluyla çözümünü öngörüyordu. Denikin bu antlaşmayı “Rusya’ya İhanet” diye ilan etmiş ve antlaşmanın baş girişimcisi olmak üzere Kuban Rada Başkanı Kulabuhov’u Yekaterinodar şehrinde asarak, Kuban Rada Heyeti üyelerini gıyaben mahkum etmişti.

Ne var ki bu olay, Kuban Kazakları arasındaki bağımsızlık hareketini kuvvetlendirmeye yaramış ve sonuçta Kuzey Kafkasya’daki Beyaz Rus hareketini oldukça zayıflatmıştı.

1920 Şubatına doğru Denikin ordusunun hezimete uğrayacağı artık belli oluyordu.13 Ocak 1920’de Sovyet güney doğu cephesi komutanı Smilga şu emri yayınlamıştı:

“...Kuzey Kafkasya’da Sovyet hakimiyetini kurmak üzere Orconikidze (başkan), Kirov (Başkan yardımcısı), Stopani, Mdivani ve Nerimanov’dan (üyeler) oluşan ‘Kuzey Kafkasya’da Sovyet Hakimiyetini Yeniden Kurmakla Görevli Büro’ oluşturulmaktadır...” 

Böyle bir heyetin kuruluşu (bir Rus, üç Gürcü ve bir Azerbaycanlı) “yeniden kurma” işinin yalnız Kuzey Kafkasya’yı değil, diğer Kafkas Cumhuriyetlerini de (Azerbaycan, Ermenistan, Gürcüstan) kapsayacağını gösteriyordu.

Adı geçen olaylarda Kuzey Kafkas asıllı bolşeviklerin oynamış oldukları rol ilginçtir. İhtilale kadar ilerici Kuzey Kafkas aydınları arasında Rusya Sosyal Demokrat Partisi “Bolşevik Franksiyonu” üyesi genellikle yoktu. 1919 Mayısının sonunda Mahaç Dahadayev ile Ulubiy Buynakski adında iki Dağıstanlının teşebbüsüyle Kuzey Kafkasya Milli Hareketinin “Sosyalist Grup” adı altında sol kanadı teşekkül etti.

Bu grup kendi programına Kuzey Kafkasya Halk Kongresinin kabul ettiği kararları aynen almıştı. Sosyalist grup aynı zamanda sabık Rusya İmparatorluğunun federal esaslar üzerinde yeniden kurulmasını, Kuzey Kafkasya’nın tek milli ünite şeklinde birleşmesini ve mahalli işlerin yerlilere devredilmesini vesaireyi de talep ediyordu.Fakat Sosyalist grup bunun yanısıra yerli şeyhlerin ve özellikle “Kuzey Kafkasya Müftüsü” seçilen ve başta Dağıstan’da olmak üzere tüm Kafkasya’da gittikçe daha fazla nüfuz kazanmaya başlayan ve ikinci Şamil olmak ümidini besleyen Şeyh Necmuddin Gotsinski’nin siyasi işlere aktif olarak katılmalarına karşı çıkarak din aleytarı bir tutum takınmıştı.

Bu gibi endişeler Sosyalist Grubu yavaş yavaş kendi programlarında bütün halklar için derhal “Rusya’dan ayrılmak da dahil Self-determinasyon hakkını” açıkça ilan eden bolşeviklere yaklaştırıyordu. Bolşevikler Petrograd’da iktidarı zaptettikten sonra Sovyet hükümeti “Rusya ve Doğu Müslümanları”na bilinen çağrısını yapınca, Sosyalist Grup kendi saflarında henüz Rusya Komünist (Bolşevik) Partisi üyeleri bulunmadığı halde bolşeviklerle açıkça işbirliği yapmaya başlamıştı.

Kuzey Kafkasya’nın bir kısmı Denikin ordusu tarafından işgal edildikten sonra , Sosyalist Grup üyeleri Bakü’ye, bağımsız Azerbaycan’a sığındılar. Bakü’de bunlar, kendilerini açıkça komünist ilan etmeden Bolşevik Partisi cüzdanlarını almış ve ayrı bir Kuzey Kafkasya Komünist Partisi’ni kuracaklarını bildirmişlerdi. Bu “ayrılığa” Rusya Komünist (Bolşevik) Partisi ve daha sonra Moskova kesinlikle karşı çıktılar.(19) 

1919’un sonbaharında Denikin’e karşı isyanın en hararetli zamanında Sosyalist Grup üyelerinin çoğu Dağıstan’a dönmüş ve Komünist Partisi’ne mensup olduklarını gizlemeye devam ederek Kuzey Kafkasya Savunma Konseyi Birliği’ne girmişti. Zamanla Savunma Konseyi’nde birçok kilit noktalar komünistlerin eline geçmiş ve Kızılordu birlikleri Kuzey Kafkasya sınırlarına yaklaştığı sıralarda bunların Savunma Konseyi’nde çoğunlukta bulundukları anlaşılmıştı.

Savunma Konseyi başkanlık makamı komünist Sultan-Sait Kazbekov tarafından işgal edildi. Ne var ki, hatta Kuzey Kafkas komünistlerinin istedikleri şeyler bile, Denikin’i bozguna uğrattıktan sonra Kuzey Kafkasya’yı işgal etmiş olan Sovyet makamlarının kurduklarından tamamıyle başka bir manzara arzediyordu. Kuzey Kafkasya Savunma Konseyi kendi amacını, başkan Sultan Sait Kazbekov’un imzasıyla 17 Şubat 1920’de yayınladığı aşağıdaki bildiri ile ifade ediyordu: 

“...Kuzey Kafkasya’nın hürriyet ve bağımsızlığı için yapılan ağır dış mücadele sırasında seçilen Kuzey Kafkasya Savunma Konseyi’nin yeni bileşimi, kendini (sabık Dağlı Cumhuriyeti toprakları düşmandan tamamen temizleninceye kadar) bütün Dağlı halkların bağımsızlık ve hürriyetini savunan bir organ gibi kabul etmektedir. Dağlı halkların bağımsızlık ve hürriyetini savunan bir organ olarak Savunma Konseyi, düşmandan artık temizlenmiş yerlerde yüksek iktidarı eline almakta, geriye kalan toprakların kurtuluşu ve devlet kuruluşu meselelerini son çözüme bağlamak üzere Kuzey Kafkasya Emekçi Dağlı Halklarının Genel Halk Kongresini toplamayı hedef edinmektedir.

Savunma Konseyi, memleketin bütün canlı kuvvetlerini, Kuzey Kafkasyanın bağımsızlık ve hürriyetini savunma hareketi etrafında birleştirerek, bütün günlük meseleleri şeriat ve ihtilal ruhunda çözümlemektedir. Çok ıstırap çekmiş olan Dağlı halk, barış ve kültürel gelişme arzu etmektedir. Bundan ötürü Savunma Konseyi, dış siyasette Birleşik Emekçi Dağlı Halklar Cumhuriyeti topraklarıyla sınırdaş olan bütün cumhuriyetlerle barışçı ve iyi komşuluk ilişkilerinin muhafazasını hedef edinmektedir.

Kuzey Kafkasya Savunma Konseyi dış ve iç siyaset meselelerinde kendini sorumlu saymakta ve iktidarın tamamını üzerine almaktadır...”(20) 

Bu beyanname, ihtilalci fakat esas itibari ile demokratik prensipler üzerinde kurulmakla beraber, tek ve bağımsız “Kuzey Kafkasya Devleti”ni oluşturmak arzusunu ifade ediyordu. Savunma Konseyi “Kuzey Kafkasya’da Sovyet Hakimiyetini Yeniden Kurmakla Görevli Büro”nun kurulduğunu biliyor ve anlaşılan, yaklaşan Sovyet Ordularına kendi memleketinde Sovyet iktidarını ne şekilde görmek istediğini haberdar ediyordu.

1920 Martının sonunda Savunma Konseyi Beyaz Rus kuvvetlerinden kurtarılan Port-Petrovsk’a taşındıktan sonra, beyanname hemen hemen harfi harfine tekrarlanmıştı. Ne var ki Moskova Kafkasya’ya başka planlarla geliyordu. Kızılordu kurtarmak için değil, Kuzey Kafkasya Cephe Komutanı Tuhaçevski’nin bildirisinde denildiği gibi, Kuzey Kafkasyalılar‘ın “...kendilerini tekrar büyük işçi ve köylü Sovyet Rusyası’nın evlatları olarak görmeleri...” için geliyordu. 

Komünist Partisi tarafından “Kuzey Kafkasya Savunma Konseyi”nin Bolşevik kanatına baskı yapılmaya başlanmış ve bu kanat Bolşevik olmayan üyeleri Konseyden ihraç ederek 11 Nisan 1920’de şu kararı almıştı: 

“...Savunma Konseyi’ne artık ihtiyaç kalmadığından ve Kuzey Kafkasya’nın diğer halkları arasında artık ihtilal komiteleri kurulmuş olduğundan Savunma Konseyi bu tarihten itibaren ‘İhtilal Komitesi’ adını almaktadır...”

Başka deyimle Sovyet iktidarı Kuzey Kafkasya’yı parçalama siyasetini uygulamaya başlamıştı. Savunma Konseyi’ne bağlı askeri birlikler ise dağıtıldı. Sovyet Rusya’sında o dönem de “savaş komünizmi” hüküm sürüyordu. Onun şiddet ve baskı hareketlerine Kuzey Kafkasya’da da başvuruldu. Aydınların yurtsever kısmı arasında tutuklanmalar başladı. Kızılordu ile gelen siyasi komiserler ve skeri birlikler, işgal edilmiş düşman memleketinde imişler gibi davranıyorlardı. Savaş komünizmi zamanında yürürlükte olan "iaşe teslimat usulü" sık sık halkı açıkça yağma şeklini alıyordu. Bu arada Sovyet hükümeti Kafkasya'da istila sİyasetine devam ediyordu.

Sovyet hükümetinin rezilce hareketleri yüzünden Kuzey Kafkasya'da büyük bir isyan patlak verdi. 1920'nin sonbaharına doğru Dağıstan bu isyanın merkezi haline gelmişti. Ne var ki daha aynı yılın yazında Kuzey Kafkasya'nın batısında Karaçaylılar ve Çerkesler de ayak­lanmış ve general Sultan Kılıç Girey komutasında dağlık bölgeleri düş­mandan temizleyerek Maykop-Mineralnıye Vodi cephesini kurmuşlardı. Dağıstan'da isyan 1921 yılının başına doğru en geniş ölçüyü bulmuştu. Moskova bu isyana karşı üç orduyu (IX..X. ve XI. orduları) sevketmek zorunda kalmıştı. İsyanın başlıca merkezi olan Dağıstan'da 67 piyade taburu, 10 süvari alayı, çok sayıda muhasara topları da dahil her çeşit toplar, zırhlı ve otomobil birlikleri yerleştirilmişti.(21)

İsyanın amaçlarını karakterize eden Sovyet tümen komutanı Todorski, isyanın "...milli -kurtuluş sloganı altında yürütüldüğünü..." yazıyordu.(22)

Şubat 1921'de Kızılordu birlikleri, Moskova'da kısa bir müddet önce Gürcistan'la "Dostluk Antlaşması" imzalan­mış olmasına rağmen, bu cumhuriyet üzerine saldırdılar. Bundan evvel Ermenistan da işgal edilmişti. Gürcistan'ın İşgali üzerine Kuzey Kafkasya’daki isyan hareketi oldukça güç bir duruma düşmüştü.(23)

Ne var ki, mücadele daha üç ay devam etmiş ve Kızılordu isyancı birliklerin teşkilatlı direnişini ancak 1921 Haziranının sonuna doğru bastırabilmişti. İsyanı yönetenler­den Şeyh Necmuddin Gotsinski 1924 yılına kadar dağlarda gizlenmişti. İmam Şamil'in isyanın başlangıcında Türkiye'den Dağıstan'a gelen torunu Said Şamil ve General Sultan Kılıç Girey artık Sovyet işgali altında bulunan Gürcistan yoluyla Anadolu'ya oradan da İstanbul'a geçmeye muvaffak olmuşlardı.

1920-1921 İsyanı Sovyet Hükümeti'ni bir sıra politik tavizler vermek sorunda bırakmıştı. Bunlardan başlıcası, Kuzey Kafkasya'nın ilan edilen sözde "özerkliği" idi.

Fakat bu "özerklik" bile Sovyet iktidarının kurulmasına yardım eden Kuzey Kafkas komünistlerinin ve onları destekleyenlerin istedikleri şekilde İlan edilmemişti. Sovyet olmakla beraber "Tek ve Birleşik Kuzey Kafkasya" yerine "Rusya Merkez İcra Komitesi"nin 20 Ocak 1921 tarihli kararnamesiyle iki cumhuriyetin kurulmuş olduğu bildirili­yordu: "Dağıstan ve Dağlı Özerk Sovyet Cumhuriyetleri." 

Bu karar, bu güne kadar Kuzey Kafkasya'da uygulanan "parçala ve hükmet" prensibinin ilk belirtisi idi. Her iki cumhuriyetin toprakları, (esas itibariyle Dağlı Cumhuriyeti daha küçük parçalara bölünerek) Kuzey Kafkasya'da 1924'de kurulan özerk cumhuriyet ve eyaletlerin halen kap­sadığı aynı toprakları kapsamakta idi. Çarlık zamanında yerli halktan müsadere edilen topraklar Kuzey Kafkasyalılara iade edilmedi.

Kuzey Kafkasya'ya özerklik veren Sovyet Rusya hükümeti büyük vaatlerde bulunuyordu. 17 Kasım 1920'de Vladikavkaz'da toplanan "Kuzey Kafkas Temsilcilerinin Olağanüstü Kongresi"nde Sovyet Hükümeti adına konuşma yapan zamanın Milli işlerle Görevli Komiseri Stalin şöyle diyordu:

"...Özerkliğin bütün anlamı. Dağlıları kendi memleketlerinin idaresi içine sokulmalarındadır...

...Adamlarınızın, memleket idaresinin bütün sahalarına getirilmesi gerekliliği vardır. Burada sözü edilen özerklik, dilinizi, hayat tarzınızı bilen adamlarınızın bütün idare organlarında yer almaları şeklinde anlaşılmalıdır...

...Özerkliğin, size bağımsız hareket etmenizi öğretmesi lazımdır. Özerklikten maksat işte budur..."

Daha sonra Stalin şu perspektiflerden bahsetmiştir.

"...Özerkliğin sonuçları derhal alınmayacaktır: yerli adamlardan, bir günde memleketi yönetecek tecrü­beli idareciler yaratılamaz. Fakat kendinizi tamamen memleketin idaresine verdikten iki üç yıl sonra içinizden öğretmenler, iktisatçılar, ziraatçılar, askerler, hukukçular, parti, ve Sovyet işçileri yetişecektir. İşte o zaman kendi kendinizi idare etmenizi öğrendiğinizi göreceksiniz..."

Bu parlak vaatler, Stalin'in dediği gibi yalnız "iki üç yıl" sonra değil, bugün de gerçekleşmemiştir. Aksine başlangıçta, özellikle milli kültürü geliştirme sahasında bazı özerklik belirtileri mevcut olduğu halde, 1920'lerin sonuna doğru Sovyet hükümeti açıkça zorla milliyetsizleştirme ve Kuzey Kafkasya'da her türlü gerçek milli faaliyet belirti­leriyle mücadele yolu üzerinde yürümeye başladı.

*******

Birleşmiş Milletler Teşkilatı Genel Toplantısı 10 Aralık 1948'de "İnsan Hakları Beyannamesi'"ni onaylarken Güney Afrika Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan ile birlikte Sovyetler Birliği'nin basında bulunduğu bütün Komünist Blok Ülkeleri çekimser oy kullandılar. Bu, ancak, insan ve milli azınlık­ların haklarına ait bildiri tezlerinin, bunları kendi iç siyasetinde daima ihlal eden Sovyet Hükümeti'nin işine gelmemesiyle izah edilebilir.

Sovyetler Birliği'nin iç siyaseti, adı geçen "haklar"a uymaya çağıran Birleşmiş Milletler Teşkilatı Tüzüğünün maddeleriyle de açıkça zıtlaşmaktadır. Sovyet Hükümeti'nin bütün iç siyaseti, insan ve milli azınlık haklarının aralıksız ve sistematik ihlalinden ibarettir. Bu arada bu siyaset, Bolşeviklerin Petrograd'da iktidarı zapt ettikten önce ve sonra milli siyaset sahasında bulundukları geniş vaatlere de aykırıdır.

Bunlardan birincisi, Bolşeviklerin özel bildirilerde ve parti programında bir çok defalar ilan etmiş oldukları sabık Rusya imparatorluğu Halklarının Rusya'dan "ayrılmak ve bağımsız devletlerini kurmak hakkı da dahil kaderlerini biz­zat kendilerinin tayin etme" hakkının ihlalidir.

Bolşeviklerin bütün parlak vaatlerine rağmen, Rusya İmparatorluğunun eski sınırları 1922 yılına doğru, üstelik her zaman silahlı kuvvetler kullanmak suretiyle ve yerli nüfusun ezici çoğunluğunun iradesine karşı hemen hemen yeniden kurulmuş bulunuyordu.

1924'de Dağlı Özerk Cumhuriyeti ortadan kaldırılmış ve Kuzey Kafkasya'da Dağıstan Özerk Cumhuriyeti'nden başka, bugün üç "otonom Cumhuriyet" (Çeçen-İnguş, Kuzey Osetya, Kabartay-Balkar) ve iki "otonom bölge" {Karaçay- Çerkes, Adige) ile temsil edilen bir kaç "özerklik" kurulmuştu. Bu arada Karaçay-Çerkes Özerk Bölgesi idari bakımdan Stavropol Eyaletine, Adige Özerk Bölgesi ise Krasnodar Eyaleti'ne bağlanmıştı. Dağıstan da dahil, bütün Kuzey Kafkas Özerk Cumhuriyetleri doğrudan doğruya Moskova'ya bağlı bulunmaktadır.

Kuzey Kafkas Özerk Cumhuriyet ve eyaletleri Sovyet milli siyasetinin bir "deneme sahası"nı teşkil ettiği söylenebilir. Bu sahadaki hemen hemen bütün yenilikler, "deneme devresi"ni ilk önce Kuzey Kafkasya'da geçirmek­tedir.

1924'de Kuzey Kafkasya son olarak parçalara ayrıldık­tan sonra aynı siyaset, tarihi, mazi, kültür, ırk ve dil bakımından bir bütün olan Türkistan'da da uygulandı.

Hruşçev zamanında başlayan ve Kuzey Kafkasya'da halen hemen hemen tamamıyla gerçekleştirilmiş bulunan milli okulların Ruslaştırılması da bir deneme olarak kabul edilebilir.Batı Avrupa sömürgeciliği, son safhalarda kendi sömürgelerinin ayrı ayrı dilli ve hatta çoğu zaman birbirine düşman halklarını birbirine yaklaştırmış ve böylece bir nevi milli birlik yaratmış olduğu halde (ki şimdi bu esas üzerinde kurulmuş onlarca yeni ve yeterli kadar istikrarlı Asya ve Afrika devlet kuruluşları mevcuttur), Sovyet idare sisteminde, uygulanan denenmiş "parçala ve hükmet" prensibi hüküm sürmekte idi ve bugün de sürmektedir. Kuzey Kafkasya'da bu prensip başta kültür alanında olmak üzere, sözde "Sovyet Kuruluşu"nün bütün sahalarını kapsamak­tadır.

Yerli meselelerin henüz nisbi hürriyet şartları altında halledildiği 1920 yıllarında, Kuzey Kafkasya'nın ileri gelen şahsiyetleri Sovyet Hükümeti'nin idari teşkilat sahasındaki bölücü siyasetini önlemek ve kültür sahasındaki gayretleri birleştirmek suretiyle birliği muhafaza etmeğe çalışıyorlardı.

Fakat 1930'ların başına doğru ortak nitelik taşıyan bütün müesseseler ortadan kaldırılmaya başlandı. Mesela ayrı ayrı milli bölgelerdeki aynı tip enstitülerin çalışmalarını koordine eden "İlmi Araştırma Enstitüleri Merkezi" kapatıl­dı. Kuzey Kafkas halklarının ortak müzesi kapatılarak, müze eşyalarının bir kısmı Moskova'ya gönderildi, kısmen de yerli müzeler arasında paylaştırıldı. Rostov-Don şehrinde bulunan ve Kuzey Kafkasya'nın etnografı, tarih ve kültür meselelerini araştıran "Kuzey Kafkasya Araştırma Enstitüsü"de aynı akıbete uğradı.

Fakat, "Kuzey Kafkasya Birliği"ne indirilen en büyük darbe, "Kuzey Kafkas Alfabelerini Birleştirme Komitesi"nin kapatılması oldu. Bu komite, Arap alfabesinden Latin alfabesine geçiş işini uygulamak üzere Moskova'dan gönde­rilen Sovyet dilcisi Prof. Yakovlev'in (ölmüştür) etkisiyle, birbirine hiç de benzemeyen Latinleştirilmiş alfabeler, yal­nız birbirine yakın akraba diller için değil (ki esas itibariyle bir bütün olarak Kuzey Kafkas dilleri öyledir), aynı zamandaşu veya bu dilin lehçeleri için de düzenlenmişti. Buna karakteristik bir örnek olarak Kuzey Kafkasya'da üç "otonomi"ye bölünen Adigeler gösterilebilir: Kabartay-Balkar, Karaçay-Çerkes Özerk Cumhuriyetleri ve Adige Özerk Eyaleti. Bu tek halkın her üç kısmı da ana dillerinde kendilerini "Adige", dillerini de "Adigebze" (Adige dili) diye adlandırıyorlar. Buna rağmen önemsiz lehçe farklarından faydalanılarak bu kısımlardan her biri için, ayrı birbirine benzemeyen alfabeler ve bunun sonucu olarak da üç "edebi dil" oluşturuldu.

"Kuzey Kafkas Alfabelerini Birleştirme Komitesi"nin tasfiyesi Kuzey Kafkas dilcilerini bu anormalliği düzeltmek imkanından yoksun bıraktı. 1930'ların sonunda Moskova'nın baskısı ile Latin alfabesinin Rus alfabesiyle "ihtiyati olarak" değiştirilmesi sırasında aynı durum korunmuştur. Bütün bun­lar Kuzey Kafkasyalıların gerçek milli haklara sahip olmadıklarını ve Sovyet Hükümeti'nin sonuçta onları milliyetsizleştirmeye çalıştığını ortaya koymaktadır.

İhtilalin en büyük başarılarından biri olarak gayri Rus halklarının dillerine kendi topraklarında Rus dili ile eşitlik sağlaması ve gayri Rus halklara mahsus kendi dillerinde yönetim yapan milli okulların açılması kabul ediliyordu.

Ne var ki; Kuzey Kafkasya'da yerli diller hiç bir zaman eşitliğe kavuşmamıştır. Bir yandan bu, yerli nüfusun çok dilli ve ayrı ayrı dil ünitelerinin nispeten az sayıda olması ile açıklanıyordu. Fakat burada, parti, devlet ve ekonomi cihazının üst ve orta kademelerinde yerli dilleri bilmeyen Rus asıllı memurların her zaman çoğunluk teşkil etmelerinin büyük rolü olmuştur. Bu yüzden en alt kademelerde de dahil bütün resmi dairelerde işlemlerin Rus dilinde yürütülmesi gerekiyordu.

İkinci Dünya Savaşı'nın başlangıcına kadar. Komünist Partisi'nin Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri Bölge Komiteleri birinci sekreterlerinden hiç biri, yerli asıllı değil­di. Yalnız Kabartay-Balkaristan'da 1922'de Komünist Partisi'nin ayrı bir eyalet komitesinin kurulduğu günden itibaren bu makamı işgal eden Kabartay-Balkar Eyalet Komitesi birinci sekreteri Betal Kalmıkov bir istisna teşkil etmekteydi. Gerçi 1937 kanlı temizlikler sırasında Dağıstan'da (Necmuddin Samurskı) ve Kuzey Osetya'da (Aslanbek Butayev) Komünist Parti bölge komiteleri birinci sekreterliklerine yerli adamlar atanmışlardı, ama bu atan­maların onları sırf suçlamak imkanını elde etmek üzere yapıldığına şüphe yoktu. Gerçekten de birkaç ay sonra onlar "burjuva milliyetçiliği" ile suçlandırılarak kurşuna dizilmişlerdi. Betal Kalmıkov da aynı akıbetten kurtula­mamıştır.

Kuzey Kafkasya'da bugün ana dilinde eğitim yapan milli okullar, esas itibariyle, artık mevcut değildir. Yalnız Dağıstan'ın en ücra dağ bölgelerinde sadece ilk öğrenim yılında öğretim ana dilinde yapılıyordu. Diğer bütün bölgeler de ana dili şimdi bir ders gibi okutuluyor. Şehir okullarında ise bu bile yok. Ana dili, Sovyet iskan siyaseti sebebi ile nüfusu sözüm ona "enternasyonalleştirme"nin uygulandığı köy bölgelerinde de okutulmuyor. Bilindiği gibi bu siyaset sonucu olarak dağlık bölgelerden çıkarılan nüfus ve sürgün­den dönmekte olan Çeçen-İnguş ve Karaçay-Balkarlar, bir adet olmak üzere ancak Rus dilinde öğretim yapılan karma dilli kolhoz ve solhozlara yerleştirilmektedirler. Aynı dilli çocuk sayısının, onlar için ayrı bir okul açmaya imkan veren yerlerde bile ana dilinde öğretim yapılmıyordu. Böylece 1930'larda alfabelerin Ruslaştırılması ve Sovyet ve milletler­arası terimlerin Kuzey Kafkasya dillerine zorlu Rus telaffuzununda sokulması ile başlayan "Ruslaştırma siyaseti", Kuzey Kafkasya'nın bugün, anadilinde öğretimin yasaklanmış olduğu ve Ruslaştırmanın Rus dilinde öğretim yapan okullar yardımıyla yapıldığı Çarlık zamanlarına dönmesini sağlamıştır.

Fakat bugün Kuzey Kafkasya'da Ruslaştırma vasıtasına yalnız okullar çevrilmiş değildir. Kuzey Kafkasya'da uygulanmakta olan demografik siyaset de bu hedefi takip ediyordu. Örneğin, 1957'de Kuzey Osetya nüfusunun karışımı hakkında verilen bilgiye göre, bu nüfus "...büyük bir çeşitlilik göstermemekte ...şehirlerde Ruslar ve Osetinler, köy bölgelerinde ise Osetinler çoğunluk teşkil etmekte­dirler…"(24)

O zamanki durumu aksettiren bu bilgi, 1939 Sovyet nüfus sayımı rakamlarına dayanıyordu. Gerçekten de İkinci Dünya Savaşı öncesinde Kuzey Kafkasya Özerk Cumhuriyetleri'nin yerli nüfusu, her yerde büyük çoğunluk teşkil ediyor ve genel nüfus sayısının % 67 - % 70 oranından aşağıya düşmüyordu. Hatta Çeçen-İnguş'da bu oran % 80'in, Dağıstan'da da % 90'ın üstünde idi. Ne var ki 1959 nüfus sayımı artık tamamıyla ayrı bir tablo sergiliyordu. Bu nüfus sayımının sonuçlarına göre, yerli nüfus oranı şöyle idi:Dağıstan'da % 69.3, Kabartay-Balkar'da % 53.4, Kuzey Osetya'da % 47.8, Çeçen- İnguş'da %41.1, Karaçay-Çerkes'de % 39.0, Adige Özerk Eyaleti'nde %20.3. 1959 sayımı her "özerklik"in yerli nüfus sayısına diğer Kuzey Kafkasyalıları hesaba katmayarak, ancak bu "özerklikler"e ad veren halkları alıyordu.

Yerli nüfus sayısına diğer Kuzey Kafkasyalılar da katılacak olursa, bu oran her yerde bir parça yükselmiş olur. Fakat her ne olursa olsun, 1959 nüfus sayımı rakamları, önceki nüfus sayımına kıyasla Kuzey Kafkasya yerli nüfus oranının önemli derecede düştüğünü göstermektedir. Bir yan­dan bu Kuzey Kafkasya'dan bir sıra halkların (Çeçen-İnguşlar ve Karaçay-Balkarların) 1944'de tüm olarak zorla sürülmüş olmalarıyla ilgilidir. Örneğin, 1959 nüfus sayımı sırasında bu halklardan aşağı yukarı 300.000 kişi, henüz sürgün bölgelerinde bulunuyordu. Fakat, yerli nüfus oranında meydana gelen düşüklüğün başlıca sebebini, Kuzey Kafkasya'nın Sovyetler Birliği merkezi bölgelerinden getiri­len göçmenlerle sistematik şekilde iskanı teşkil etmektedir. Bu göçler, nüfusu "enternasyonalleştirme" sloganı altında yapılıyordu. Ne var ki bu "enternasyonalleştirme"de başrolü, Kuzey Kafkasya'da yeni yerleşenlerin büyük çoğunluğunu teşkil eden Ruslar oynamaktadır.

Sonuçta; daha 1960'da Kabartay-Balkar komünist teşkilatının eyalet konferansında tespit edildiği gibi, Kuzey Kafkasya'da "...2-3 halkın temsilcilerinin birarada yaşadıkları herhangi bir köyü bulmak bir meseledir..."(25) Yabancıların bu akını, anayurtlarında milli azınlık haline gelmekte olan Kuzey Kafkasya'nın yerli nüfusunda mem­nuniyetsizlik uyandırmakta ve protestolara sebep olmaktadır.

Sovyet hükümetinin bu siyaseti sonucunda Kuzey Kafkasya'nın Özerk Cumhuriyetleri, vaadedilen parti ve devlet-ekonomi cihazının "yerleştirilmesinden" , bu vaatlerin verildiği zaman olduğu gibi bugün de çok uzak bulunuyor.

Örnek olarak Kabartay-Balkar Özerk Cumhuriyeti'ni ela alalım. Bu cumhuriyette 1957'de halk ekonomisinde çalışan genel 12.158 uzmandan 3.012'si Kabartay-Balkar, 7.560'ı Rus idi. 1966'nın sonunda bu rakamlar şöyle bir yük­seliş göstermişti: 8.505 Kabartay-Balkar, 15.902 Rus. (26) Aynı orantılar Kuzey Kafkasya'nın diğer Sovyet milli otonomileri içinde karakteristiktir. Yerli Kuzey Kafkasya nüfusunun kendi topraklarında fiili iktidara sahip olmamaları, hemen hemen "Güney Afrika" ilişkilerini doğurmaktadır.

Kuzey Kafkasya'nın gelişmekte olan sanayiinin en "temiz" ve en iyi ödenen işlerinde yerli nüfus azınlıktadır. Örneğin, Kabartay-Balkar'ın makina inşaatı sanayinde çalışanların oranı 1965'de şöyle idi: Kabartaylar % 11.5, Balkarlar % 3.5, Ruslar % 77 ve başkaları % 8. Buna karşılık tuğla ve kiremit üreten imalathanelerde Kabartayların oranı % 88.2, Balkarların % 0.8, Rusların % 6.8, başkalarının da % 4.2 idi.(27)

Şunu da unutmamak lazımdır ki gerek Kabartay-Balkar'da , gerekse Kuzey Kafkasya'nın diğer otonomilerinde bu gibi imalathanelerde birçok işler hala el ile yapıl­maktadır. Sözde "işçi kadrolarının enternasyonalleştirilmesi" bütün Kuzey Kafkasya'da aynı tabloyu meydana koymak­tadır. Böylece talihsiz yerli nüfus her yerde kötü ve az ücretli işlerde çalışmak zorunda kalmaktadır.

Halbuki Kuzey Kafkasyalılar çok eski zamanlardan beri metal işlemede ve diğer ince işlerde gösterdikleri maharet ile büyük bir ün kazanmışlardı. Bugün de onlar, yük­sek kalifiyeli uzmanlar yetiştirmek için gereken bütün vasıflara sahip bulunmaktadırlar.

Kuzey Kafkasya ekonomisinin gelişme meselesine Sovyet propagandasında geniş yer verilmektedir. 1959-1965 yılları istatistiklerine göre, Dağıstan'da 35, Çeçen-İnguş'da 22, Kabartay-Balkar'da 18 ve Kuzey Osetya'da 13 yeni fab­rika inşa edilmiştir. Fakat Kuzey Kafkasya'nın sözüm ona "endüstrileşmesi"ni ancak merkezileştirilmiş Sovyet ekonomik sistemi çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Bu sistem yerli resmi makamların ekonomik haklarını en aza indirmektedir. Bu makamlar, örneğin, Çarlık Rusyası'nda belediyelere tanınan haklara bile sahip değildirler.

Kuzey Kafkasya "milli otonomileri"nin bütçeleri ve ekonomik gelişme planları Moskova'da hazırlanmaktadır. Kuzey Kafkasya'nın az çok büyük sanayi kuruluşları "Sovyetler Birliği çapında öneme haiz kuruluşlar" olarak ilan edilmiş ve yerli makamların idaresinden çıkarılmıştır. "Yerli sanayii"nin kapsamına ancak küçük atelyeler, kolhoz demirhane ve değirmenleri, meyva suları satan kulübeler v.b. girmektedir.

Örneğin Dağıstan'da,1958'de böyle küçük kuru­luşların sayısı 2.600'ü buluyordu. Ne var ki; bütün gayri safi üretim hacminin dörtte üçünü, yerli makamlara bağlı bulun­mayan 350 büyük sanayi kuruluşu (fabrikalar, petrol ve gaz ocakları) veriyordu.(28) Herhangi bir imalathane yeniden donatılarak büyük bir fabrikaya çevrilince, bu fabrika hemen "Sovyetler Birliği çapında öneme haiz kuruluş" diye adlandırılmakta ve yerli makamların idaresinden alınmak­tadır. Hatta "bölgesel öneme haiz" kuruluşlar bile, "özerk cumhuriyetler" için merkezde kabul edilen bütçenin bir kıs­mım oluşturmakta ve ancak bu bütçenin ön gördüğü çerçeve içinde gelişebilmektedirler.

Bu, kamu hizmetleri için de söylenebilir. Sovyetler Birliği Yüksek Şurası'nın Aralık 1963 tarihli oturumunda konuşma yapan Kuzey Osetya delegesi A.O. Basiyev, Sovyetler Birliği Devlet Planlama Teşkilatı ile Rusya Federasyonu Bakanlar Kurulu izin vermediği için, cumhuriyetin halka sıhhi içecek su sağlamak amacıyla gereken su tesisatım uzun yıllardan beri yapamadığını söylemiştir. Kuzey Kafkasya'nın tükenmez doğal zenginlik­leri (petrol, doğal gaz, çeşitli madenler) ancak, Çarlık İmparatorluğu harabeleri üzerinde çok daha etkili milli zulüm sistemini kuran Sovyet rejimi yararına işletilmektedir.

Şunu da belirtmek gerekir ki, Kuzey Kafkasya'da ekonomik baskılara ve uzun dönemli kovuşturmalara rağmen Kuzey Kafkasyalıların büyük çoğunluğu gelenek ve göreneklerine uygun davranmaya devam ettikleri İslamiyet ile mücadelede de faydalanılmaktadır.

Uzun yıllardan beri resmi makamlar, "zararlı dini kalıntılar" aleyhine sürekli propaganda yaparak Kuzey Kafkas kolhozlarında domuz yetiştirilmesi için büyük çabalar sarfetmekteydiler. Fakat bu propagandadan bekle­nilen sonuçlar alınmayınca, daha Hruşçev zamanında Kuzey Kafkasya'nın milli cumhuriyet ve eyaletlerinde Kuzey Kafkasya hayvancılığının başlıca ürünü olan koyun etinin satın-alma fiyatlarını hükümet yapay bir şekilde azaltmış, domuz etinin fiyatını ise o nispette yükseltmişti. Komşu Rus bölgelerinde ise fiyatlara dokunulmamıştı. Halbuki Kafkasya'da koyun eti domuz etinden her zaman daha pahalı olmuştur. Hruşçev devrinin bu önlemi hala yürürlükte bulun­maktadır.

Sovyet hükümeti, sözüm ona "enternasyonalleştirme" siyasetini ( bu siyaseti engelleyen herşeyi ortadan kaldırmaya çalışarak), her türlü metot ve araçlarla yürütmeğe devam etmektedir.S

ovyetler Birliği'ndeki milli problemleri inceleyen Amerikalı araştırmacı Profesör Pipes'in kitabını (R.Pipes:"The Formation of the Soviet Union-Communism and Nationalism ", Cambridge, 1964) eleştiren Sovyet yazarlarından S.Badalbiyan şunları yazmaktadır:

"...Kuzey Kafkasya Dağlılarının doğrudan doğruya karakteristiğine geçen R.Pipes , hiçbir delil göstermeden, onların herhangi bir etnik ve kültür birliğinin söz konusu olamayacağını iddia etmektedir. Pipes aynı zamanda onlarda ortak sosyo-politik menfaatlerin yokluğunu da belirtmektedir.

Bu gibi iddialar yalnız Kafkasya uzmanı Sovyet bilginlerinin değil, yabancı ülkelerdeki bir çok vicdanlı araştırmacıların vardıkları sonuçlarla da son derece çelişme halindedir.

Bu sonuçları paylaşan tanınmış Sovyet doğu bilimcisi E.İ. Krupnov, Kafkasya Dağlılarının yaşayış tarzının ortak geleneklerinin varlığını ve dayanıklılığını kaydetmektedir: Evlerin tipleri, ev inşaat usulleri, mefruşat, iş aletlerinin şekilleri, giyecek, süsler v.b. 

Hemen hemen bütün Kafkas Halklarının çok eski zamanlardan beri günümüze kadar gelen kültür şekillerinin kesin birliği ve devamlılığı, arkeologlar, etnoğraflar, sosyologlar, tarihçiler v.b. gibi çeşitli sahalara mensup bilginler tarafından tesbit edilmektedir. 

Dağlı Halkları arasındaki dostluğun ve karşılıklı yardımın kökleri asırların derinliklerine kadar uzanmaktadır. Bu özellikler, yabancı esaretçilere karşı ortak kurtuluş savaşlarında daha da çelikleşiyordu. Kafkasya tarihindeki birçok olaylar bunu ortaya koymaktadır...”(29)

Yukarıdaki satırların Kafkasyalı yazarı, Kuzey Kafkasya halklarının kader ve emellerinin ortaklığına tamamen haklı olarak işaret etmekle beraber, Sovyet hükümeti tarafından yürütülen bütün resmi siyasetin, bu ortaklığı yok etmek istediği ve keza buna sahip olanlara Sovyetler Birliği’nin “egemen Rus halkı” tarafından yutulmasını sağlamak hedefini güttüğü gerçeğini suskunlukla geçiştirmektedir. 


DİPNOTLAR 
(1) Narodı Kavkaza , Moskova,1966, s.9.
(2) G.A.Klimov: Kavkazskiye yazıki, Moskova, 1965, s.7-8
(3) a.g.e. ,s.14
(4) E.İ.Krupnov: Drevniyaya istoriya Severnogo Kavkaza , Moskova, 1960, s.85.
(5) Proishojdeniye osetinskogo naroda, Orconikidze, 1967, s.149.
(6) E.İ.Krupnov: Drevniyaya istoriya i kultura Kabardı Moskova, 1957, s.172.
(7) İstoriya Dagestana. cilt 1,Glavnaya redaktsiya vostoçnoy literaturı, Moskova,1967, s.127.
(8) a.g.e. ,s.174.
(9) Oçerki po istorii SSSR (9.-13. asırlar), Moskova, 1953, s.17. 
(10) İstoriya Dagestana,cilt 1, s.171.
(11) İstoriya Severo-Osetinskoy ASS,Moskova, 1959, s.135.
(12) Kırım savaşında Asya cephesindeki muharebe sahaları.
(13) M.Venyukov: K istorii zaseleniya zapadnogo Kavkaza, Russkaya starina, Kitap22, 1878, s.249.
(14) P.S.Liçkov: Oçerki iz proşlogo i nastoyaşçego Çernomorskogo poberejya Kavkaza, Kiev, 1904, s.5-6.
(15) P.Gavrilov: Ustroystvo pozemelnogo bıta gortsev Severnogo Kavkaza , Sbornik svedeniy o kavkazskikh gortsev, fasikül 2, s.4.
(16) A.Taho-Godi: Revolyutsiya i kontrrevolyutsiya v Dagestana, Mahaçkala, 1927, s.151-163.
(17) Denikin: Oçerki russkoy smutı, cilt 4, s.136.
(18) Borba za ustanovleniye i uproçneniye sovetskoy vlasti v Dagestana 1917-1921 gg.,Moskova ,1958, s.307 
(19) a.g.e. ,s.394-395.
(20) a.g.e. ,s.377.
(21) A.Todorski: Krasnaya armiya v gorakh-deystviya v Dagestana, Moskova,1925.
(22) a.g.e. ,s.49.
(23) Borba za ustanovleniye i uproçneniye Sovetskoy vlasti v Dagestana 1917-1921 gg. ,s.485.
(24) Severnıy Kavkaz, AN SSSR-
(25) Bratskoye sotrudniçestvo narodov Severnogo Kavkaza v stroitelstve kommunizma, Krasnodar, 1966, s.85. 
(26) Razvitiye natsionalnıkh otnoşeniy na sovremennom etape kommunistiçeskogo stroitelstva, Piyadigorsk, 1968, s.89 
(27) a.g.e. ,s.82.(28) Dagestanskaya ASSR,Mahaçkala,1958, s.134.(29) Razvitiye natsionalnıkh otnoşeniy na sovremennom etape kommunistiçeskogo stroitelstva, Piyadigorsk, 1968, s.191 

KAYNAKÇA 
A.Taho-Godi: Revolyutsiya i kontrrevolyutsiya v Dagestane, Mohaçkale, 1927.
A.Todorski: Krasnaya armiya v gorakh-deystviya v Dagestane, Moskova, 1925.
Barba za ustanovleniye i uproçneniye sovetskoy vlasti v Dagestane 1917-1921 gg, Moskova, 1958
Bratskoye Satrudniçestvo narodov Severnogo Kavkaza v stroitelstve kommunizma, Krasnodar,1966
Dagestanskaya ASSR, Mohaçkale,1958.
Denikin: Oçerki russkoy smutı,cilt 4.(ş.y.),(t.y.)
E.İ.Krupnov: Drevniyaya istoriya Severnogo Kavkaza, Moskova,1960.
E.İ.Krupnov: Drevniyaya istoriya i kultura Kabardı, Moskova, 1957.
G.A.Klimov: Kavkazskiye yazıki, Moskova,1965.
İstoriya Dagestane. Cilt 1, Glavnaya redaktsiya vostoçnoy literaturı , Moskova, 1967.
İstoriya Severo-Osetinskoy ASSR, Moskova,1959
M.Venyakov: K istorii zaseleniya zapadnogo Kavkaza. Russkaya starina, Kitap 22. (ş.y.),1878.
Narodı Kavkaza ,Moskova,1966.
Oçerki po istorii SSSR (9.-13. asırlar) ,Moskova,1953.
P.Gavrilov: Ustroytvo pozemelnogo bıta gortsev Severnogo Kavkaza, Sbornik svedeniy o kavkazskikh gortsev, fasikül 2. (ş.y.) (t.y.)
Proishojdeniye osetinskogo naroda, Orconikidze , 1967.
P.S.Liçkov: Oçerki iz proşlogo i nastoyaşçego Çernomosskogo poberejya Kavkaza, Kiev,1904.
Razvitiye natsionalnıkh otnoşeniy na sovremennom etape kommunistiçeskogo stroitelstva, Piyatigorsk, 1968.
R.Pipes: The Formation of the Soviet Union-Communism and Nationalism, Cambridge,1964.
Severnıy Kavkaz, AN SSSR-İnstitut Geografii, Moskova , 1957. 

EKLER 

* Kitabın 1. baskısı; S. Ersin Berzeg tarafından Münih’de çıkan “Dergi” No : 61’den (München, Mannrhadstrasse 6) alıntı yapılarak hazırlanmış, Nisan 1973’de Samsun Kafkas Kültür Derneği’nce bastırılmıştır.
* Ön ve arka kapak resimleri; Adigey Cumhuriyeti Basın ve Dış İlişkiler-Milliyet Politikaları Başkanlığı, Cumhuriyet Basın-Yayın Birliği “Adigey”in yayınlamış olduğu 1997-1998 yılları takviminden alınmıştır. Ön kapak resminin adı, “Savsurukonun Yeniden Ortaya Çıkışı”, arka kapak resminin adı, “Yüzyılın Derinliklerinden”dir.* Yazarımızın biyografisi; S. Ersin Berzeg’in “Kafkas Diasporası’nda Edebiyatçılar ve Yazarlar Sözlüğü”adlı kitabından (Samsun 1995) alınmıştır.
* Yazarımızın Fotoğrafı; M.Aydın Turan’ın Tarih ve Toplum Dergisi,(İst.), Sayı 161, s. 51 ‘de ki “Kafkas Dağlıları Halk Partisi-1” adlı makalesinden alınmıştır.
* 1. sayfadaki Kafkasya Fiziki haritası; Ahmet Hazer Hızal’ın, “Kuzey Kafkasya (Hürriyet ve İstiklal Davası)” adlı kitabının 141. sayfasından (Orkun Yay. Ankara 1961), 6. sayfadaki İmam Mansur’un resmi; Tarık Cemal Kutlu’nun, “İmam Mansur” adlı kitabının ön kapağından(Bayrak Yay.İst.1987), 7. sayfadaki İmam Şamil’in resmi; “Kafkasya Gerçeği Dergisi” sayı:5 s.33’den 9. sayfadaki Sürgün Resmi; “Şapsığya Gazetesi” Soçi, Sayı ?, s.( ? )’den, 13. sayfadaki Kafkasya Siyasi Haritası; Samsun Birleşik Kafkasya Derneği arşivinden 14. sayfadaki Fotoğraf; Ahmet Hazer Hızal’ın “Kuzey Kafkasya (Hürriyet ve İstiklal Davası)” adlı kitabının 60. sayfasından (Orkun Yay. Ankar 1961). 15. sayfadaki Fotoğraf; a.g.e. s.79’dan, 23. sayfadaki Fotoğraf; a.g.e. s.120’den 24. sayfadaki Fotoğraf; a.g.e. s.82’den. 27. sayfadaki Kafkasya Siyasi (Sovyet) Haritası; Özdemir Özbay’ın, “Dünden Bugüne Kuzey Kafkasya” adlı kitabının 222. sayfasından (Ankara 1996) alınmıştır.

Ocak
01.01.1978 - Kuzey Kafkasya'lı yayıncı ve yazar Dr. Vasfi Güsar istanbul'da öldü
05.01.1860 - Kafkas göçmenlerinin sorunlariyla ilgilenmek üzere "Göçmen Komisyonu" kuruldu.
08.01.1961 - Dünya güreş şampiyonu Yaşar Doğu öldü.
08.01.1962 - Pşimaho Kosok öldü.
02.01.1922 - Karaçay - çerkesk özerk Bölgesi'nin kuruluşu
12.01.1989 - Olimpiyat 2. si, Avrupa şampiyonu, Adil Candemir öldü.
16.01.1922 - Balkar ulusal semtinin Kaberdey özerk bölgesi'ne eklenmesi.
19.01.1931 - Yazar Fetgerey şöenu öldü.
24.01.1517 - Mısır çerkes Sultanlığı'nın yıkılışı.
29.01.1890 - Tunuslu Hayrettin Paşa (TLAŞ) istanbul'da öldü.

Şubat
04.02.1871 - Şeyh Şamil Med ine'de öldü.
06.02.1946 - General Kılıç Girey'in idam edilmesi
09.02.1944 - Hayrullah Süleyman Yediç öldü.
10.02.1947 - Bestekar Muhlis Sebahattin öldü.
11.02.1945 - Yalta Konferansı.
12.02.1840 - Büyük Adige tarruzu ve Bahar Zaferi.
23.02.1944 - Çeçen - İnguş halkının diger bazı Kuzey Kafkasyalılarla. birlikte Sibirya'ya sürülmesi.

Mart
01.03.1811 - Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nrn Kahire'de hile ile Çerkes Beylerini öldürtmesi.
04.03.1921 - Abhazya Muhtar.S.SC. kuruldu.(Başkenti: Sohum)
04.03.1936 - Mısır çerkes Kardeşler Cemiyeti Baskani Abdülhamit Huştoko'nun ölümü.
08 Mart ?? - Dünya Kadınlar Günü.
08.03.1922 - Yazar Hadağatle Asker'in doğumu.
14.03.1853 - Adige dil'i günü (İlk Adige alfabesinin basıldığı tarih)
17.03.1944 - Kuzey Kafkasya Kurtuluş Savaşı'na katılan Albay Süleyman izzet Tsey öldü.
21 Mart ?? - Dünya Irkçılıkla Mücadele günü.
24.03.1789 - Ruslarm Anapa'ya saldırısı.
24.03.1941 - Prof. Aziz Meker İstanbul'da öldü.
26.03.1961 - Prof. Ahmet Nabi Magoma öldü.
27 Mart ?? - Dünya Tiyatrolar Günü.

Nisan
04.04.1972 - Bek Sultan Batırhan öldü.
05.04.1972 - Abazin yazar Jir Hamit öldü.
08.04.1901 - Büyük komutan Naip Muhammed Emin öldü.
08.04.1960 - Abhaz ozan Dirmit Gulya öldü
13.04.1794 - Şeyh Mansur öldü.
14.04.1922 - Adige tarihçi Met çunatuko İzzet Paşa öldü.
20.04.1922 - Güney Osetya özerk bölgesi kuruldu. (Baskenti : Tsinwali)
24.04.1852 - Haci Murat'ın ölümü.
24.04.1973 - Yazar ve yayıncı Mehmet KETEY öldü

Mayıs
01.05.1952 - Çerkesyalı yazar Tambi Elehoti öldü
02.05.1923 - Batı Anadoludan Çerkes köylerinin tehciri.(12.5.2923--18.12.1923)
10.05.1954 - Büyük Kafkas Tarihçisi General İsmail Berkuk Londra'da öldü
11.05.1918 - İlk Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti kuruldu.
10.05.1962 - Çerkes Yazar Seyin TIME (Hüseyin Şemi TÜMER) öldü
21.05.1864 - Çarlık Rusyasının son Adige direnişini kırması ve göç.
23.05.1946 - Ressam Şevket DAĞ öldü.
28.05.1945 - Drau Faciası

Haziran
08.06.1438 - Sultan Banbay öldü.
10.06.1844 - Negume Şore Beçmirze öldü.
12.06.1838 - Ahul - Goh Muhasarası.
14.06.1979 - Mersin Kafkas Kültür Demeği'ne silahlı saldırıda bulunuldu Ali ÖGE öldürüldü.
22.06.1941 - Nazi Almanyası'nın Kafkasya'ya saldırısı.

Temmuz
02.07.1864 - 1 milyon Çerkesin Osmanlı Devletine göçürülmesi için kararname ilan edildi.
02.07.1927 - Ünlü Çerkes Ressam Avni Lifij 'in ölümü
05.07.1979 - Uzunyayla'nın Aşağıboran Çeçen -Kabardey köyüne Avşarlar tarafından yapılan silahlı saldırıda Fahri Doğan öldürüldü.
06.07.1957 - Prof.Dr. Meszaros Yulya (hititolog) öldü
07.07.1925 - Kuzey Osetya özerk bölgesi kuruldu. (Başkenti :Orhinikidze)
08.07.1945 - Dargo Muharebesi.
25.07.1927 - 145 Çerkesin de bulundugu bir kısım mültecinin Saraçoğlu Hükümeti tarafından S.S.C.B.'ne iadesi.
26.07.1963 - Ünlü Çerkes yazar ve bilim adamı Prof. Aytek Namitok öldü.
26.07.1963 - Brüksel'de Kafkasyalı delegeler tarafından Kafkas Konfederasyonu Misakı'nın imzalanması.
27.07.1922 - Adige özerk Bölgesi kuruldu (Başkent Maykop)

Ağustos
01.08. ?? - Vatana dönenler günü.
10.08.1952 - Şeyh Zahed Güsar öldü.
30.08.1935 - Ressam Namik İsmail Zeyf öldü

Eylül
01.09.1839 - Belgrad Anlaşması ile Büyük ve Küçük Kabardey Bölgesinin bağımsızlığı kabul edildi.
01.09.1921 - Kabardey Özerk Bölgesi kuruldu. (Baskenti: Nalçik)
05.09.1923 - Çerkes Teavün Cemiyeti ve Çerkes Özel Örnek Okulu" kapatıldı.
06.09.1859 - Şeyh Şamil teslim oldu.
14.09.1829 - Edirne Antlaşması ile Kafkasya'nin Rus egemenlik alanına bırakılması.
15.09.1829 - Büyük ozan şocentsuk Aliy Naziler tarafından öldürüldü.
21.09.1946 - Mısır Sultanı Kayıtbay öldü.
29.09.1585 - Ozdemir oğlu (Khuştuho) Osman Paşa öldü.
29.09.1790 - Kuzey Kafkasya'ya yardım için gönderilen Osmanlı Komutanı Battal Paşa Rusya'ya iltica etti.

Ekim
05.10.1991- Adigey'in Cumhuriyet statüsü kazanması
11.10.1986- Ünlu Fransız dilbilimci Georces Dumezil öldü.
17.10.1832- Gazi Muhammed öldü.
18.10.1961- Kuzey Kafkasyalı Parlemento Başkanı Wassen Giray Jabağı öldü.
21.10.1962- Fuat Arna (DP ve Cumhuriyetçi Köylü Partisi Milletvekili) öldü.
24.10.1921- Izmir'de Çerkes Kongresi toplandı.

Kasım
05.11.1977 - Ankara Kuzey Kafkasya Halk Kültür Derneği üyelerine bir resmi araçtan yaylım ateşi açıldı. Tsey Mahmut ÖZDEN öldürüldü.

Aralık
11.12.1973 - Adige yazar Şocentsuk Adem Turkiye'ye geldi.
05.12.1936 - Kabardey - Balkar özerk Cumhuriyet oldu. (Başkenti: Nalçik)
05.12.1936 - Kuzey Osetya özerk Cumhuriyet oldu (Başkenti: Orjonikidze.)
10.12.1948 - Insan Hakları Evrensel Beyannamesi kabul edildi.
28.12.1912 - Ahmet Mithat(Hagur) öldü
31.12.1953 - Çerkes yazar İsmail Ziya Bersis öldü

Kafkas dağlarının etkisiyle oluşmuş olan Hazar ve Karadeniz çukurları ile Büyük Step tarafından dünya uygarlıklarının merkezlerinden ayrılmış olan Kuzey Kafkasya insanlık tarihinin ilk dönemlerinden itibaren antik kültürün en parlak yerleşimlerinden birisi olmuştur. Elverişli iklim koşulları, doğal kaynakların bolluğu ve çok verimli topraklar ilk çağ ekonomisinin aşamalı gelişimi için ön koşulları oluşturmaktaydı. Kuzey Kafkasya'da erken metal dönemi M.Ö. 6. bin yılda Mezopotamya ve Kuzey İran'la eşzamanlı olarak başlamıştır.

1897 yılında Profesör N.İ Veselovsky tarafından Maykop şehrinde (Adige Cumhuriyeti) bulunan en zengin kurgandan (tümsek mezar) adını almış olan Erken Bronz çağına ait Maykop kültürü Kuzeybatı’da Taman yarımadasına ve Güneydoğu'da Dağıstan'a kadar Kuzey Kafkasya'nın büyük bölümüne yayıldı. Maykop kültürünün doğuşu, oluşumu ve gelişimi asıl olarak Yakın Doğu'dan Trans-Kuban steplerine ve dağ eteklerine giren ferdi gruplarla ilişkilendirilmektedir. Bu gruplar Yakın Doğu'nun kültürel ve teknolojik gelişmelerini Kuzey Kafkasya'ya taşıdılar. Karışık kültürel etkileşimler bütün Avrasya sınır bölgelerinin ve Avrupa Bronz Çağı'nın en önde gelen olgularından biri olan eşsiz bir kültürün oluşumuyla sonuçlanmıştır.

Bir sonraki dönem süresince birçok yerel çeşitliliği ile Kuzey Kafkasya'nın kültürel ve tarihi birlikteliğinin gelişiminde Maykop Kültürü asıl unsur haline gelmiştir. Bu kültürün önemli ölçüde gelişmesi hayvancılıkla uğraşan ve aynı zamanda katakomb ve tahta yapı kültürlerinin sahibi olan kuzeyli kabilelerin Kafkasya steplerine kitleler halinde yayılmasıyla gerçekleşmiştir.

M.Ö. 2. bin yılın sonunda Bronz Çağı’nın bitimine doğru Kuzey Kafkasya en geniş metal üretim merkezlerinden birisi olmuştur. Büyük Kafkas Silsilesi'nin yamaçlarında ve kuzey bölgesinin dağ eteklerinde fevkalade bir sanatla bronz parçaları üreterek ün yapan orijinal bir Koban Kültürü doğmuştur. Silah ve metal aletlerin bölgesel yapılardaki çeşitliliği arasında Transkafkasya ve Yakın Doğu modelleri ayırt edilebilmektedir. Bu özellik Transkafkasya ve Yakındoğu ülkeri ile Koban kabileleri arasındaki yakın kültürel ve ekonomik ilişkileri kanıtlamaktadır. Kuzey Kafkasyalı sanatçıların ürettiği eserler stepteki ticari yollar boyunca Kafkasların eteklerinin ötesine Trakya'ya, Kuzey Karadeniz Sahil Bölgesi'ne, Volga ve Don nehirleri arasında ki steplere kadar gitmiştir.

Geç Bronz döneminde bronz kalıbının geliştirilmesi alet ve silah yapımında demirin ustalıkla kullanımını hızlandırmıştır. MÖ. 8. yy Doğu Avrupa'da en önemli tarihsel dönüm noktası olmuştur. Bu dönemde ilkel toplumsal ilişkilerin yerini güçlü kabile birlikleri almış ve Rusya ile Ukrayna'nın güney Avrupa bölgelerinde ilk devlet yapıları oluşturulmuştur. Step' de yaşayan birçok insan göçebe ekonomik yaşantıya geçmiş ve geniş alan göçleri ile uzun mesafe yolculukları başlamıştır. Bozkır'ın sınırsız genişliği ayrıcı bir faktör olmaktan çok birleştirici bir unsur haline gelmiştir. Askeri Kimmer ve Siktian kabileleri ilk defa dünya tarih sahnesine çıkarak güçlü etkileri ile uygar Yakın-Doğu dünyasının tamamını sarstılar.

Kafkasya'nın Kuzey düzlükleri yanlarında yerli halkı da götüren askeri göçebe birliklerin zengin Güney’e doğru yaptıkları sömürgeci akınların geçiş noktası konumunu aldı. Tarihçiler, Kafkasya'dan Yakın-Doğu ülkelerine giden Siktian akınları için dört yol belirlediler: Meot-Kolkhis yolu, Mamison geçidi, Derbent ve Daryal geçitleri. Bunların içinde Daryal geçidi ana güzergah olarak düşünülmüştür. M.Ö. 6. yy'ın sonları ile 7. yy'ın ikinci yarısına ait olan dönemde Kuzey Kafkasya'da Siktian Kültürü’nün en eski arkeolojik eserlerinin büyük çoğunluğunun bulunduğu yer Merkezi Kafkasya'nın komşu step bölgeleridir. Kuzey-Batı Kafkasya'da Kimmerlerle ve daha sonra Siktianlarla ilk yakın ilişki kuranlar yerel Proto-Meot kabileleridir. Bireysel Proto-Meot kabilelerin Yakın-Doğu'da askeri harekatlara katılmış olmaları sadece 7. ve 8. yy'lara ait Proto- Meot silahları ve koşum takımlarının Kimmer-Siktianlarınkilerle benzer olmasıyla değil aynı zamanda savaş ganimeti olarak Kuban steplerine getirilmiş olan Urartu ve Asur ustalarınca yapılmış birçok eserin varlığıyla da kanıtlanmaktadır.

MÖ. 6. yy' da Kuzey-Batı Kafkasya'da iki farklı kültürün unsurları olan, Farsça konuşan göçebe Siktianlar ile hayvancılık ve tarımla uğraşan yerlilerin etkileşimi sonucu eşsiz sanat geleneğine sahip Meot Kültür'ü oluşmuştur. Buranın yerlileri, Azak Denizi'nin Doğu kıyı bölgesi ile Kuban ve Kuban ötesi stepleri de kaplayan geniş bir alanda yaşamışlardır. Bunlar, antik dönemde yazılmış eserlerden bilinen, Dandar Meot kabileleri, Kerketianlar, Sindi, Psessi ve Thatei'lerdir. Doğu Karadeniz
Sahil Bölgesi’nin antik merkezleriyle yakın ticari ve politik bağlar kurmuşlardır. Özelliklede Bosfor Krallığı kurulduğunda (MÖ. 5. yy) kültürel ve ekonomik bağlar daha da güçlenmiştir. Zengin mezar yapılarındaki ve tapınaklarda ki birçok ithal mal bunu doğrulamaktadır.

MÖ. 4. yy' da Farsça konuşan yeni bir göçebe dalgası Avrasya steplerini hareketlendirdi. Don deltasında, Don ötesi topraklarda ve Volga boyunca yaşamakta olan Sarmatyalılar, Ural bölgelerinden gelen akraba kabilelerin etkili akınıyla birleştiler ve güçlü kabile birlikleri kurdular. MÖ. 3. ve 2. yy' lar da Batı’da Dinyeper ve Don arasındaki Kuzey Karadeniz Sahil Bölgelerindeki steplerde ve Güney’de Kafkasya'nın step bölgeleri ile Kafkas Silsilesinin eteklerine kadar olan bölgede yaşadılar. Sarmatyalıların çok geniş bölgelere yerleşmesi Sarmat kültürünün yayılmasına ve en önemlisi de yerel nüfusun "Sarmatlaşmasına" yol açtı. MÖ. 1. yy'da en önemli kabile birlikleri olan Aorsi ve Siraci'ler Avrupa'da güçlü politik bir güç haline geldiler. Roma ve Pontus'la ilişkilerini engelleyerek Bosfor'un iç savaşlarında yer aldılar. MS. 1. yy'da Don bölgelerinde ve Kuzey Kafkaslarda Sarmatyalı kabilelerin büyük çoğunluğunu da kapsayan yeni bir göçebe birlik olarak Alanlar ortaya çıktı. MS. 4. yy'a kadar Kafkasya düzlüklerinin ana nüfusunu onlar oluşturmaktaydılar. Silahlı komşuların şiddetli saldırıları sonucu yerli halk yerel kültürel yerleşimlerin ayakta kaldığı dağlara ve dağ eteklerine göç etmek zorunda kaldı.

MS. 4. yy'ın sonlarında yaşanan gürültülü olaylar Sarmat egemenliğine son veren Hun istilasıyla ilgilidir. Bu, Avrupa tarihinde yeni bir sayfa açan "Kavimler Göçü" devrinin başlangıcıydı. Asya'nın derinliklerinden kopan sayısız Türk kabileleri ve insanlar Kuzey Kafkasya nüfusunun etnik kompozisyonunda, bu bölgede meydana gelen daha sonraki kültürel ve etnik süreçlerde kendini gösteren, önemli değişiklikleri de yanlarında getirdiler.

Orta Çağ'ın ilk dönemleri Kuzey Kafkasya için çalkantılı bir zamandı. Hazarlar, Hazar Denizi Kıyı Bölgesi'nin Kuzey-doğu bölümünde güçlenirken merkezi Kafkasya, İran-Bizans savaşlarından faydalanarak dünya arenasında bağımsız bir güç olarak yeniden doğan Alanların yönetimine girdi. Kuban steplerinin Kuzeydoğu’sunda Bulgarlar Büyük Bulgaristan Krallığını kurmakla meşgulken, genç Adige Zikhi kabileleri Doğu Karadeniz Sahil Bölgesi'nde birleşiyorlardı. Hazar Hanlığı'nın kurulması Kuzey Kafkasya toplumunun ekonomik ve sosyal yapısının yeniden oluşmasında güçlü bir etki oluşturdu. Müşterek sınırlar ve Hazar Han'ının merkezi politikaları sonucu aslında Alan-Bulgarlara ait olan ortak Hazar Kültürü' nün başarılı gelişimi sağlandı. Asya ve Avrupa'yı birbirine bağlayan Büyük İpek Yolu Kuzey Kafkasya'nın uluslar arası iş alanına dahil olmasını hızlandırırken aynı zamanda da yeni kültürel ve ideolojik düşüncelerin savunucusu olmasını sağladı. İslam, hristiyanlık ve Yahudilik Hazar nüfusunun çeşitli gruplarının geleneksel pagan inanışlarına önemli değişiklikler getirdi.
Hanlık yıkıldıktan sonra Kuzey Kafkasya'nın politik ve ekonomik yapısında büyük değişiklikler oldu. Orta Çağ Kültürü’nün altın dönemi olan Moğol öncesi dönem Kafkasların temel etnik yapısının oluşumunun son aşamasıydı. Bu dönem, bölgenin maden kültürünün genel görünümünün hem birçok müşterek hem de yöreye özgü özelliklerle oluşturulduğu dönemdir. Bu, metalurjide, metal işlerinde, çömlekçilik ve mücevherat sanatlarında, çiftçilik ve bina yapımlarında ve de Kafkasların ulusal giysilerinde görülmektedir.

Tatar-Moğol istilası Kuzey Kafkasya'da devletlerin ve halkların gelişimini ekonomik altyapılarını yok etmek suretiyle uzun bir süreliğine durdurmuştur. Golden Horde hanlarının yıkıcı, cezalandırıcı seferleri ve daha sonra Timur'un Kuzey Kafkasya'ya düzenlediği saldırgan askeri harekatlar Kuzey Kafkasya bölgelerinin büyük ölçüde yıkımına sebep olmuş, bunun bir sonucu olarak da 13. yy'ın başlarında oluşan etnik sınırlar değişmiştir. Bunun en bariz örneği Kuzey-Doğu ve Merkezi Kafkasya’da görülmüştür. Alan birliğinin kesin yenilgisinden sonra Adigeler Alan nüfusunu kovarak güneydoğu yönünde iç bölgelere girdiler ve yavaş yavaş günümüz Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes bölgelerini işgal ettiler.

Meotlara ait zengin eserlerin bulunduğu bir yerleşimin yakınındaki bir köyden adını alan ve "Belorechenskaya" olarak adlandırılan bu zaman dilimi geç Adige Orta Çağ Kültürünün altın dönemiydi. Çeşitli savaş aletleri, mücevherat, bel kemerleri, gümüş kaplar ve Venedik camı bu kültürün zenginliğini ve Batı ile Doğu dünyalarıyla olan yaygın kültürel ve ticari bağlantılarını göstermektedir.

Bu, Kuzey Kafkasya'da 5 bin yıl boyunca meydana gelen tarihi süreçlerin kısa bir özetidir. Maddi kültür eserleri üzerine yapılan araştırmalarla mezarlar, antik kamplar ve yerleşimler, kült yapılar, Meotlarla ilgili bilgi ve Kuzey Kafkasya insanlarının tarihiyle ilgili birçok dönem gün ışığına çıkartılmıştır. Kendi başına bir bilim olan Kafkasoloji oluşturulmuş ve çok ciltli önemli eserler basılmıştır fakat her yıl yeni maddeler ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden bilim adamları bilimsel kavramları yeniden gözden geçirmeli, düzeltmeli ve genişletmelidir. Kuzey Kafkasların zengin toprakları günümüze kadar bir çok gizemi saklamıştır fakat gün geçtikçe bu gizemleri ortaya çıkartma şansı giderek azalmaktadır. Tarlaların sürülmesi, sulama çalışmaları, bent ve boru hatları yapımları sebebiyle ortaçağ ve antik döneme ait çok sayıda eser kaybolmaktadır. Bundan dolayı aktif arazi kullanımının olduğu yerlerde geniş alan koruma çalışmalarının etkinliği ve muhafazası öncelik kazanmıştır. Moskova, Saint- Petersburg, Krasnador bölgesi, Stavropol, Adige, Dağıstan, Osetya, Karaçay-Çerkes, Kabardey-Balkar, İnguşetya ve Çeçen Cumhuriyeti'nin arkeologları tarihsel ve kültürel olarak zengin olan bu bölgenin kültürel mirasını koruyabilmek için son on yılda aralıksız mücadele vermektedirler.

Bu çalışmalar 1981 yılında Doktor A. M. Leskov öncülüğünde kurulan Devlet Doğu Eserleri Sanat Müzesi’nin Kafkasya Arkeolojik Araştırmalar Bölümü'nün de ilgi alanındadır. 17 sezonluk alan kazıları süresince Kuzey-Batı Kafkasların ve Merkezi Kafkasya halklarının antik ve ortaçağ dönemlerine ait en zengin eserlerine ulaşılmıştır. Çıkarılan eserler arasında yerel sanatçıların eşsiz çalışmaları ile antik döneme ve doğuya ait eserleriningerçek şaheserleri yer almaktadır. Bu eserler Devlet Doğu Eserleri Sanat Müzesi arkeoloji koleksiyonunun temelini oluşturmakla beraber Karaçay-Çerkes ve Stavropol bölgelerinde Doktor V. S. Flerov ve Doktor Kozenkava yönetiminde Rusya Bilimler Akademisi Arkeoloji Enstitüsünün kazılarında bulunan ilginç eserlerle de desteklenmiş ve bu eserler Müzemiz' in denetimine bırakılmıştır.
Prof. Dr. Nabatçikov Devlet Oryantal Sanat Müzesi Direktörü, Moskova

Kaynak:http://www.arcaucasica.ru/exhibit/gnc/eng/menu_intro.htm
Çeviri: Gılışbi Jankat Kılıç

Beylikler Dönemi

Aralık 10, 2018

Adigelerin ХIХ. yüzyılın ilk yarısında bir devlet yapıları yoktu. Merkezi bir yönetime sahip değillerdi. Abzegh, Shapsugh ve Natukuayların beyleri yoktu. Demokratik bir yaşantı tarzına sahiptiler. ‘’Erk Fekotl’’lerin (avamın) elindeydi.

Besleney, Chemguy, Bjedugh, Hatukuay, Mehosh, Yecerıkhuay, Ademıye, Jane ve Kabardeylerin yönetim şekli ise diğerlerinden farklıydı. Bu Adige boyları beyler tarafından yönetiliyordu, erk onların elindeydi. Yazımızın devamında ХIХ yüzyılın ilk yarısında beylik şeklinde politik yapılanmağa sahip bu boylardan bahsedeceğiz. Yazımızda Kabardey Beyliği hakkında materyalleri göstermiyoruz, onlar bahsettiğimiz dönemde daha farklı bir konumdaydılar.

Beyler sadece yönetimi değil çiftçileri de elleri altında tutuyorlardı. Orduda beylerin denetimindeydi. Beylikte bey olan bey sülalesinden en yaşlı erkek oluyordu. Ona ‘пщы-тхьаматэ = Yönetici Bey’ diyorlardı. Beyler insanları istedikleri gibi yönetebilmek için Work = Ayan’lardan faydalanıyorlardı. Yargı’dan (mahkeme vs.) sorumlu olarak seçilenler Ayan (Work) sınıfındandılar.

’’Kuzeybatı Kafkasya’nın en doğusunda Besleney Beyliği bulunuyordu. Bu dönemde Besleneyler Wuarp ve Hodz nehirlerinin arasında bulunan arazide yaşıyorlardı. Georgiy Novitske’nin yazdığına göre (1830), Besleneyler sayıca 70 bin kişi oluyorlardı. Besleney Beyliği’ni Khanıkho Sülalesi’nden olan beyler yönetiyordu. Bu sülale Şolehu ve Beçmırze denilen iki koldan (aileden) oluşuyordu. Başlıca ayan (work) sülaleleri ise Dehuşekho, Tlehetıkho, Mışewostıkho ve diğerleri idi. Dönemin Adige ülkesinde Besleneylerin büyük önemi vardı. Biliminsanı Karl Stal’ın yazdığına göre ‘’Besleneylerin hepsi çok temiz ve güzel bir Adigece ile konuşuyorlar, Kabardeyler gibi akılcı diplomatlar ve iyi çok iyi süvariler’’. Abaza (Ç.N. Abazin) milletinden olanlarda Besleney beylerinin yönetimi altındaydılar. Mehoşlar ile aralarında yakınlık ve ittifak vardı. Diğer Adige beylikleri gibi Besleney beyliği de 1828-1829 Türk-Rus savaşına kadar bağımsız olarak yaşıyordu. 1829 yılında bu savaş Edirne antlaşması ile sonuçlandığında Adige beylikleri Rus İmparatorluğu’na bağlanmış sayılmışlardı. Fakat bu tüm Rusya’nın tüm Adige beyliklerini denetimi altına aldığı anlamına gelmiyor. Örneğin, 1843 yılında Besleney Şamil’in Naibi Muhammet Halşi ile birlik oldular. Yurtlarını terk ederek Labe ardına göç ettiler. Bir yıl sonra Beyleri Khanıkho Ayteç vefat edince yeniden alıştıkları yurtlarına geri döndüler.

Besleneylerde ordu komutanı olarak TLEHETIKHO Kenemet ünlenmişti. 1848 yılından itibaren Ruslara karşı kuvvetli direnç gösteriyordu. Onun komutasında Adige askerleri Rus kalelerine saldırıyorlardı. Rus tarafını tutan işbirlikçileri sert bir şekilde cezalandırıyorlardı. Yarbay Karl Stal 1852 yılında olanlardan çok üzüldüğü belli olarak; ‘’Aralarından bizim tarafımıza geçenleri öldürüyorlardı ve hatta TLEHETIKHO Kenemet’in kışkırtmaları ile kalelerimize yiyecek satan getiren 60 Negoy’u ‘къозэу рагъэшъыгъ’ katlettiler’’ diyordu.

Besleney’den kuzeybatı yönünde ilerleyince Mehoş Beyliği vardı. Burada yönetimi Beğersıkho sülalesinden beyler ellerinde tutuyorlardı. ХIХ. Yüzyılın 30’lı yıllarında Adige topraklarında Beğersıkho Byazrıkho çok sayılıyordu.

Labe ve Şhaguaşe nehirleri arasında bulanan arazide ise Chemguy beyliği bulunuyordu. Burada Boletıkho beylik ailesi erki elinde tutuyordu. Bunlara tüm Adige ülkesinde büyük saygı gösteriliyordu. Bunların arsında ХIХ. yüzyılın başlangıcında yaşayan BOLETIKHO Byazrıkho çok ünlü idi. O Chemguy’da insanların huzur içerisinde yaşayacağı kuvvetli bir düzen kurmuştu. BOLETIKHO Byazrıkho’nun döneminde Chemguy Beyliği’nde kurulan yaşam düzeni hakkında ünlü biliminsanı Han-Cerıye şöyle yazıyor: ‘’Bu beyin yönetimi elinde tuttuğu dönemde; bir yolcu bir ağaç gölgesinde başına bir şey gelme kaygısı olmadan rahat rahat dinlenebiliyordu. Tüm gün çalışan çiftçi evine geri döneceği zaman sabanını ve diğer aletlerini yazıda bırakıp gidebiliyordu. Sonraki gün geri geldiğinde bunları bıraktığı gibi bulabiliyordu. Başlarında çobanlar beklemeden hayvan sürüleri otluyorlardı. Daha önceleri silahlı erkeklerin gezmekten çekindikleri yerlerde kadınlar çocukları ile rahatça gezinebiliyorlardı.’’. BOLETIKHO Byazrıkho yorulmak bilmeden Adige işleri ile ilgili çalışıyordu.

ХIХ. yüzyılın 30’lu yıllarında Chemguyların başında BOLETIKHO Cambolet bulunuyordu. Tüm Adigeler tarafından sayılıyordu. Karl Stal Cambolet hakkında şunları yazmıştı: ‘’O kahramanlığı ve otoriterliği ile ünlü idi. Eskiden yaşayan Adige şövalyeleri gibi, onlardan kalan son numune bir beydi’’.

Hatukuaylar Chemguyların komşusu olarak Şhaguaşe ve Pşışe nehirleri arasındaki arazide yaşıyorlardı. ХIХ. yüzyılın 30’lı yıllarında onların başında bey olarak HATİKHO Aslançerıy bulunuyordu. Onun ardından oğlu Cançeri geldi.

Hatukuaylar ile Bjedughlar komşuydular. Bjedughlar kendi aralarında Hımışıye ve Çeçenaye olmak üzere ikiye ayrılıyorlardı. Hımışıyeler Afıpsıp ve Psekups nehirleri arasındaki arazide yaşıyorlardı. Çeçenayeler ise Psekups ve Pşışe nehirlerinin arasındaki arazide yaşıyorlardı. Bjedughların kuzeylerinde ise Pşız (Kuban) nehri yer alıyordu. Güney komşuları ise Abzeghlerdi.

Han-Cerıye’nin yazdıklarına göre Çeçenaye Beyliği’nde erki elinde tutan bey sülaleleri Pşışawokan ve Mışewost’lerdi. Pşışawokan sülalesi kendi arasında Ahecakho ve Cecekho olmak üzere iki kola ayrılıyordu. Aynı şekilde Mışewostlarda Kunçıkho ve Beşıkholar diye ayrılıyordu.

Hımışey’de Hacemıkho ve Krımçerıkho olmak üzere iki bey sülalesi vardı. Bunlardan erki elinde tutan Hacemıkho sülalesinden olan beylerdi. Bunların arasında Hacemıkho Batçerıy ünlenmişti. Bzıyko savaşında Shapsugh ve Bjedugh feodallerinin ordusuna komutanlık yapmıştı. Ordusu zafer kazanmış olmasına rağmen kendisi savaşta canını yitirmişti. Batçerıy’in ardından Hımışey beyliğinde saygınlık kazanan ise HACEMIKHO Alkhec idi. Bu bey Adigelerin Ruslarla dost olması gerektiğini sayıyordu. Burada ХVIII yüzyılın sonlarına doğru Rus imparatorluğunun Adigelere (Çerkeslere) karşı olan yaklaşım şekline de değinmek gerekiyor. Çariçe İkinci Yekatarina işgalci bir politika izliyordu. 1778 yılında komutanlığını Aleksndr Suvorov’un yaptığı büyük bir orduyu Pşıze (Kuban) bölgesine gönderdi. Ruslar Adigeleri (Çerkesleri) Pşıze (Kuban) nehrinin sağ tarafından sürdüler. Bu sürülenler arasında Bjedığularda vardı. Örneğin günümüzdeki Krasnodar kentinin bulunduğu yerde Kuşmezıkho köyü bulunuyordu. Hımışıye beyliğinde yönetimi elinde tutan Hacemıkho Yağubekho Alkhası desteklemedi. Rusların işgalci politikasına karşı koydu. Yağubekho mücadele esnasında canını verince Bjedughların başına HACEMIKHO Batekhu geçti.

Bjedugh avam tabakası (фэкъолI= Fekhotller) özgürlükleri için bey ve ayanlar (work) ile mücadele halindeydiler. 1828 yılında mücadelenin boyutları arttı. Bu yılın mart ayı başlarında fekhotller bir toplantı yaptılar. Bey ve ayanların (workların) emri altında bulunmamağa onlara haraç vermemeğe bu toplantıda karar verdiler. 500 kişilik bir süvari birliğinden oluşan ordu kurdular. Bey ve ayanları (workları) püskürttüler. 1828 yılının başlarından aralık ayına kadar yönetimi ellerinde tuttular.

Bu durumu Bjedugh feodalleri kabullenmediler. Çeçenaye beyi AHECAKHO Pşıkhuy fekotllere karşı çok sert çıktı. Abzeghleri de kendi yanına çekmeği başardı. Abzeghler o tarihlerde, uzun zamandır kendi başlarındaki bey ve ayanlardan kurtulmuş, demokratik bir düzen içerisinde yaşıyorlardı. Böyle olmasına rağmen AHECAKHO ile birlik olarak Bjedugh fekhotlleri üzerine saldırdılar. Daha az güçleri olduğu için Bjedugh fekhotlleri silahlarını bırakmak zorunda kaldılar. Bey ve ayanlar yeniden hükümranlıklarını kurdular. Fakat mücadele bu olay ile son bulmadı.

1853 yılında Bjedugh köylüleri ile bey-ayanları arasında bir toplantı yapıldı. Bunun ardından fekhotller bey ve workların hegemonyasını kabul etmeyecekleri şeklinde yemin ettiler. Beyler arsından kendilerini küçük görecek davranışlar sergileyeceklerin canını almağa yemin ettiler. 1854-1855 yılları arasında pşı-work ve fekotl’ orduları bir-kaç defa karşı karşıya geldiler. Rus İmparatorluğu Bjedugh feodallerine destek oluyordu. 12 Ekim 1855 yılında Rus ordusu Edepsıkuay’e baskın yaparak yakmıştı. Edepsıkhuaye’ye Şıhançerıyehableliler destek oldular. O tarihte Şıhançeriyehablede Bjedığu fekotl’leri toplantı yapıyorlardı. Bu toplantıya katılanlar ve tüm Şıhançerıyehableliler Rus işgalcilere karşı koydular. Bu olay hakkındaki bir Rus dokümanında şöyle yazıyor: ‘’Düşman toplandı ve büyük bir savaş verdi. Çerkesler Şıhancerıhableden süvari ve piyade olarak çıkıp gelerek vurmağa başladı. Bize vuranların başında Çeçenaye İmamı Hanehokho vardı.’’ Edepsıkhuayeyi yaktıkları için Rusları cezalandırmak amacıyla 17 Aralık 1855 günü 3 bin kişiden oluşan Adige ordusu Yekatarinador kentine saldırdıysalar da alamadılar.

Pşı-work savaşı 1856 Ocak ayında son buldu. Penejıkhuaye köyünde 26 pşı-work öldürüldü ve yaralandı. Öldürülenlerin beylerin arasında KUNÇIKHOKHO Pşımaf’te vardı. Zaferle birlikte fekotl’ler Bjedugh’da eşitliğin hakim kıldılar. Bunu kabul etmeyen pşı-workları sürdüler. Hükümet yetkisini 17 temsilciden oluşan fekotl’ hase’sine verdiler.
Prof. Ç’IRĞ Ashad Adige Devlet Üniversitesi Adige Filolojisi ve Kültürü Fakültesi Dekanı, 11 Mart 2009
Çeviri: ACHUMIJ Hilmi

Her tarafa hakim bu tepe üzerinde durup çevremi hayranlıkla seyrederken hissettiğim tek duygu, sadece buralara karşı hissettiğim hayranlık değildi. Onun yanısıra, Dağlıların böylesine şiddetli derecedeki gururlu bir yapıya sahip olmalarının sebeplerini ve bu dağların kendilerine verdiği güven havasını şimdi daha iyi anladığımı düşünüyordum. Dağlar, burada yaşayanların bağımsızlıklarına bu kadar düşkün olmalarının başlıca sebebiydi. Benim gördüğüm aynı gözle bu ülkeyi gören başka hiç kimsenin, bu ülkenin dış bir kuvvet tarafından ele geçirilebileceğine inanmasını kesinlikle anlayamam.

Ertesi gün, Mr. Bell ve yanındaki kabile liderlerine katılmak için acele ederek hazırlanırken ortadaki kalabalığın büyük bir kaynaşma içinde olduğu görülüyordu. Kimisi bizimle birlikte gelerek Meclis'e veya Milli Konsey'e katılmak isterken kimisi de, savaştan nasibini almaya hazırlanıyordu. Biz henüz oradayken, savaşa katılacak olanlardan oluşan ve aralarında on dört ve on beş yaşlarındaki çocukların da bulunduğu bir düzinelik bir savaşçı grubu, çiftlik avlusundan içeri girdi. Tüfeklerini, İngiltere'de gezgin tırpancıların tırpanlarını taşıdıkları gibi, omuzlarından aşağı asmışlardı. Fakat bunların biçecekleri şeyler çok daha farklıydı. Gözlerindeki kararlı bakışlar, onların göğüslerindeki dört veya beş atımlık barutu (daha fazla barutları yoktu) düşmana karşı en iyi şekilde yakacaklarını ortaya koyuyordu ki, bir çoğu bu amaçla uzak yerlerden gelmişlerdi.

Yaş, tecrübe, güzel konuşma yeteneği ve zeka gibi özellikler, bu tür toplantılarda büyük bir ağırlık taşımaktadır. Bu tür insanlar, konuya kendilerini adapte ederek, çevredeki insanların anlayacakları bir üslüpla konuyu ortaya koyarak kendilerini, dinleyenlerin arzularının temsilcileri olarak kabul ettirirler. Daha önceleri yerel nitelikte olan bu tür toplantılar, yayılımcı Rus baskılarının artması üzerine, yapılarını değiştirerek milli bir şekil aldılar ve daha geniş konularla insan topluluklarını içine almaya başladılar.

Özellikle Rusya'nın Şapsığ ve Natuhaç bölgeleri arasında akan Abun Irmağı kıyısı boyunca yaptığı askeri yolun verdiği korku, Çerkeslerin birleşmelerini daha da hızlandırdı. Aynı endişe verici havanın Abzehler arasında da yayılmaya başladığı söylenmektedir. Eğer gerçekten Ruslar, niyetlendikleri gibi, o bölgede de bir askeri yol yapmaya kalkışırlarsa o insanlar da tam anlamıyla tehlikenin farkına varacaklar ve şimdiye kadar bu Milli Meclislere az sayıda katılan Abzehlerin de katılma oranları büyüyerek Meclis'in otoritesi oralara kadar yayılacaktır. Şu andaki toplantı da geniş bir bölgeyi içine alıyordu. Çok uzak bölgelerden veya ıssız vadilerden gelen bir çok türbanlı Efendiler, yüzleri kırışmış ve sakalları aklaşmış insanlar görülüyordu. Bunlar, "Selamün Aleyküm" diyerek çevredekileri selamlarken büyük bir heyecan içinde etrafa bakınıyorlar ve buradaki toplantıya katılanların sayısına ve onların saygınlıklarına göre burada alınacak kararların, adı geçen o iki eyalet için kanun niteliğinde olacağını hissediyorlardı.

Daha önce de belirttiğim gibi Abzeh bölgesinden gelecek silahlı bir ordunun şu andaki şartlar altında burada beslenmesi, çözümü oldukça zor problemler yaratacaktı. Bunun sebebi, buradaki Müslümanların sayısının az olması değil, fakat halkın büyük çoğunluğunun İslamiyet'i kabul etmiş olmasına rağmen henüz İslam Dini'nin kurallarını tam olarak bilmemeleri ve bunları uygulamaya koymamalarıdır. Hem Şapsığ hem de Natuhaç bölgesinde erkeklerin büyük bir kısmı henüz sünnetli değiller. Sahildeki bir çok yerleşim bölgesinde, daha önce sözünü ettiğim batıl inançlarla ilgili olarak bir takım pagan adetlerini terk etmediklerini, fakat kısmen değiştirip devam ettirdiklerini gördüm. Çerkeslerin Kodoş adını verdikleri eskiden kutsal sayılan korular, hala camilerden daha fazla saygı ve hürmet görmektedirler. Buralarda yapılan törenlere katılan insanları sayısı, namazlara giden insanlardan fazladır. Özellikle önde gelen liderlerin ve Efendilerin büyük bir titizlikle yaşamak istedikleri İslamiyet, halk tarafından saygı ile karşılanıyor ama, geleneklerine, duygularına ve geçmişin kurumlarına karışmış bir şekilde yaşayan paganizm, yine de popülerliğini sürdürmeye devam ediyor. Bu anlattıklarım, en azından bu iki eyalet ve deniz kıyısındaki yerleşim yerleri için geçerlidir.

Müslümanlığın Kafkas Halkları üzerindeki etkisi, politik ve ahlaki açılardan son derece olumlu ve sıhhatlı olmuştur. En azından, bu benim şahsi kanaatimdir.

Fakat İslamiyet'in Kafkasya'da yayılmasının en önemli sonucu, O'nun bir politik güç olarak yerleşmeye başlamış olmasıdır.

Hıristiyan Gürcistan, Rusya'dan tamamen kopuk ve erişilmesi zor bir çok doğal kalelere sahip olmasına rağmen, bu yüz yılın başlarında Rusya'nın hakimiyetini kabul etmiştir. Bundan böyle Gürcistan, Rusya'nın Doğu'da giriştiği emperyalist amaçlı savaşların bir üssü durumuna gelmiştir. Sadece Müslüman Dağlı kabileleri, Rusların egemenliğini kabul etmiyor ve yalçın dağlarından Rusların gerisini tehdit ederek onların rahat ilerlemelerine engel oluyorlar.

Çerkeslerin özgürlüklerine büyük önem vermelerine rağmen Türkiye ile çok yakın ilişkiler içinde olmalarının nedeni, sahip oldukları ortak Din'dir (Kafkaslılar, gelenek, görenek, dil ve ırk bakımından tamamen kendilerine has bir özellik göstermektedirler). Türkiye ile Çerkesler arasındaki bu yakınlık, iki halkın da Müslüman olmalarından kaynaklanmaktadır.

Hiç şüphe yok ki, Çerkeslerin sosyal hayatlarında geçerli olan bu tür kurumlaşmalar, kişileri ahlaki ve entellektüel açılardan olağanüstü derecede geliştirerek onları, modern ülkelerin halklarından çok daha gelişmiş kişiliklere sahip insanlar durumuna getirmiştir. Burada bir takım konularda bazı kararlar verilirken uygulanan yöntem, benzetme ve mukayesedir. Bu şekilde pratik olarak karar verme yeteneklerinin gelişmesi sonucunda insanlar, çabuk kavrayışlı tecrübeli birer hakem durumuna gelebilmektedirler.

Konuyu başladığım gözlemlerle bitirmek istersem sonuç olarak şunu söyleyebilirim ki, içinde bir birleriyle çatışan bir çok kavramı barındıran Çerkeslerin içtimai yapılarının gösterdiği bu harmoni kesinlikle küçümsenemez. Bir tüfek, tabanca ve kılıcın bir erkeğin ayrılmaz birer parçası olarak kabul edildiği böyle bir ülkede kişi, sosyal sorumluluklarının ona kazandırdığı son derece sakin ve ağırbaşlı bir ruh hali içinde, kendisini sarıp kuşatan gururlu bir hürriyet havasını bütün benliğiyle hissederek öylesine vakur ve asilane davranışlar içinde bulunur ki, dünyanın hiç bir yerinde bunun benzerini göremezsiniz.

Tuz, buralarda bulunması zor bir meta olduğundan böyle bir hareketin memnunluk uyandıracağını biliyordum. Çerkesler bütün tuz ihtiyaçlarını Türklerden karşılamaktadırlar. Çok riskli olan bu ticaret aynı oranda da yüksek gelir sağlamaktadır. Bir sefer en azından yüzde beş-altı yüz kazanç sağlamaktadır. Fakat tercümanıma talimat vererek tuzun büyük kısmını, gelerek ısrarla isteyenlerden ziyade, hassasiyetlerinden ve nezaketlerinden dolayı böyle bir istekte bulunmayan önde gelen kimselere vermesini istedim. Bunların arasında Mansur da vardı. Mansur bu hediyeyi memnuniyetle kabul etti. Çünkü bir akrabası için vereceği cenaze yemeğini tuz yokluğu yüzünden ertelemek zorunda kalmıştı. Fakat yine de, tuzu kimsenin olmadığı bir zamanda vermemi istedi. Böyle bir hediyenin çevrede kıskançlık yaratmasını istemiyordu. Bu olaydan, buradaki en popüler ve sevilen liderlerin bile etki ve otoritelerinin ne kadar hassas ve riskli bir denge içinde olduğunu anladım.

Ardiler'deki Rus çıkarmasına karşı koyan ilk altmış kişiden kırk tanesi ölmüş, diğerleri de ağır şekilde yaralanmışlardı. Ölenlerin arasında, ev sahibemizin üç kardeşi de bulunuyordu. Akşamleyin Şemiz, ailesinin başına gelen bu felaket yüzünden çok kızgın bir şekilde Ruslara çattı ve onların hırsı yüzünden bu kadar ailenin acılara boğulduğunu söyledi. Biz de, onun acısını hafifleterek teselli etmek amacıyla bu kadar üzülmemesini ve karaya çıkan bütün Rusların imha edilmesiyle ölenlerin öçlerinin fazlasıyla alınmış olduklarını söyledik. Bunun üzerine Şemiz, kızgın bir şekilde bağırdı: "Siz sanıyor musunuz ki, tek bir Özden'in kanı, Ruslar gibi bir domuz sürüsüyle telafi edilebilir?"

Her yerde olduğu gibi burada da, Çerkesler arasında belli bir savaş sisteminin olmayışı kendisini açıkça belli etti. Savaşçıların uydukları tek kural, işgal haberini veren ilk silah sesinin duyulmasından sonra en kısa zamanda olay yerinde toplanmak oluyor. Olaydan haberdar olan herkes, istisnasız olarak, en kısa zaman içinde olay yerine ulaşıyor. Fakat bu aşamadan sonra durum değişmekte ve ilk alarm halinin geçmesinden sonra, tehdit edilen nokta sadece o bölge halkının sorumluluğuna bırakılmakta ve diğerleri dağılmaktadır.

Çerkeslerin, kişisel güvenliklerinin ve hürriyetlerinin dayandığı sosyal kurumlara öylesine bir gurur ve kararlılıkla bağlılılıklar var ki, ülkenin çıkarları ve selameti için olsa bile bir takım otoritelerin ortaya çıkmasını kabullenmeleri zor olmaktadır

Halkın Rusların sundukları çok çekici ticari tekliflere karşı gösterdikleri direnç, neredeyse onların öldürücü ordularına karşı gösterdikleri mukavemetten daha büyüktür. Çerkeslerin en fazla ihtiyaç duydukları ve en önemli ithal maddelerini oluşturan nesne tuzdur. Çerkesler tuz için Türk tüccarlarına Ruslara vereceklerinin on mislini ödemektedirler.

BELL (İş adamı, gemici) 1837-39

Kuzey tepelerinin hafif engebeli eteklerinde iki büyük kalabalık gördük. Bunların yanı sıra daha küçük gruplar da göze çarpıyordu. Vadiye giren bütün yollardan gelen atlılar bunlara doğru akıyordu. Bu kalabalığın ortasında büyük bir sancak dalgalanıyordu. Daha sonra bunun, yanında üç dört yüz Psebebsi savaşçısıyla gelmiş olan Mansur'a ait olduğunu öğrendik. Bu toplantının yanında yapıldığı koyağın karşı tarafında durduk. Tahminlerimize göre bin beş yüz kişi kadar toplanmış bulunuyordu. Manzara bizim için gerçekten çok yeni, heyecan verici ve etkiliydi: Atlı ve yayalardan oluşan erkek ve çocuklardan mürekkep sert görünüşlü Dağlılar, kendi bölgelerindeki liderlerinin rüzgarda dalgalanan bayrakları altında karışık bir şekilde bekliyor ve ülkedaşlarının topraklarına yapılan yıkımların intikamını almak üzere büyük bir imparatorluğun topraklarını işgal etmek için gönüllü olarak harekete geçmeye hazırlanıyorlardı.

Tokavların bir çoğu ve hatta bazı köleler, ticaret yoluyla prens ve asillerden daha fazla zengin olup kendi savunmalarını sağlayacak şartlara kavuştular. Ticaretle uğraşmak, prensler ve asiller tarafından alçaltıcı bir uğraş olarak kabul edilmektedir. En azından Türklerin daha çok etkili oldukları bölgelerde, asillerin etkilerinin azalmasına çok daha etkili bir sebep daha eklenebilir. Daha önce de değindiğim gibi bu sebep, Türklerin Kur'an'da belirtilen bütün erkeklerin Allah katında eşit oldukları hükmü gereğince bu insanlar arasındaki eşitliği savunmalarıydı. Bu prensip doğrultusunda insanlar arasında adalet dağıtılmasına hiç kimse karşı çıkamaz. Fakat, genellikle dünyada hakim olan anlayışlardan çok daha üstün nitelikte ve güzel davranışlara sahip ve daha yüksek bir duygu seviyesine ulaşmış olan Çerkeslerin bu güzel hasletleri, bu son gelişmelerle yok olup gidecektir.

Eğer ülke Türkiye'ye bağlanacak veya şimdiye kadar olduğu gibi bağımsız kalacak olursa bu asimileci eğilim hızla devam edecektir. Bu durum, padişahın veya onun paşalarının müdahalelerinden ziyade, zaten şu anda halkın arasında kendisine bir yer edinmiş olan eşitlik ilkesinin daha da güç kazanmasıyla olacaktır. Diğer taraftan, eğer Çerkesya Rusların bir eyaleti olacak olursa o zaman çok daha farklı bir süreç başlayacaktır. Asillerin gücü ve otoritesi yeniden artacak fakat, onların antik çağlardan itibaren dayandıkları temelleri; halkın onlara gösterdikleri saygı ve ilk çağlardan beri sahip oldukları doğumdan gelen haklar yavaşça yok olacaktır (çünkü Rusya'da da bu eğilim mevcuttur). Bunun yerini ise, İmparator'un iyi niyeti olarak gösterilen askeri rütbeler alacaktır. Bu yüzden gelecekteki bir yolcu, buralarda asil bir Çerkes ile karşılaştığında, şu anda onun karakterini temsil eden vakur ve asil tavırları ve saf nezaketi yerine, askeri kibirlilik ve Avrupa modasını kabaca kopya etmeye çalışan bir kişilik bulacaktır.

Bu insanlar çok geçmeden, şimdiye kadar sahip olmaktan büyük bir gurur duydukları bütün değerlerinin, bir daha geri gelmeyecek şekilde kendilerinden gasp edildiğini görecekler. Rusya'nın dindaşlarına karşı yaptıkları savaşlarda onun için savaşmaya zorlanacaklar ve ticaretleri Rusya'nın gümrüklerine ve onun ekonomik yapısına göre yönlendirilecektir. Bu şartlar altında Çerkesler en iyi mallarının Rusların berbat ürünlerini satın almak için gittiğini ve dışarı giden mamulleri arasında Rusya mallarıyla yarışacak olanlar varsa bunların üretimlerinin durdurulduğunu göreceklerdir. Kısacası Rusya, Gürcistan ve Gürcistan ile Kara Deniz arasındaki eyaletlerde ne yapıyorsa burada da aynısını yapacaktır. Bu bana ahır yemliğine giren köpeğin hikayesini hatırlatıyor. Rusya şu anda buralarda ticareti geliştirmek imkânlarına sahip değil. Bunu yapabilecek olan yabancılar da, Rusya'nın kontrolü altındaki bu yerlere gelmeyi pek istemeyeceklerdir. Çünkü bu durum, sadece yerlilerin onlara karşı büyük bir nefret duymalarına yol açacaktır. Uzun bir süre olaylar bu şekilde gelişmeye devam edecek ve eğer Rusya'ya fırsat verilecek olursa bu projelerinin meyvelerini toplamaya daha sonra başlayacaktır.

Semez'deki Rus kumandanı, son zamanlarda güneyde uygulanmaya başlayan bir planı takip etmeye başladı. Yani sadece askeri işgalle yetinmeyerek, insanları askeri hareket hazırlıkları ile korkuya boğmak ve tehditlerle onları hizaya getirmek istiyor. Kendisi, bu kalenin tamamlanmasından hemen sonra Anapa Vadisi'nin diğer ucunda da yeni bir kalenin yapımına girişileceğini ve ordusuyla birlikte bütün kış boyunca burada kalmak istediğini ve "insanlar başka türlüsünü isteyinceye kadar", yani onunla şartsız olarak anlaşarak boyun eğmelerine kadar ülkelerine yıkım getireceğini Çerkeslere bildirmiş bulunuyor. Rus süvarisine gelince; onların Çerkesler karşısında hiç bir başarı şansına sahip olmadığını daha önce gösterdim. Ruslar, doğu tarafındaki ovalık eyaletlerde, zorla büyük miktarda Çerkes süvari kuvvetleri topluyorlar.

Çeçenlerin kadınları, kızları ve çocukları da dahil olmak üzere Ruslara karşı yeniden şiddetli bir savaş başlattıkları haberi etrafta dolaşıyor.

Bu arada Sapsığ bölgesinden iyi haberler aldık. Geçen sene ben ve ülkedaşlarım birlikte onların arasında kalırken bu insanlar arasında hakim olduğunu düşündüğümüz pasif tutum, kaybolmuş bulunuyor. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Milli Yemin tamamlanmadan aralarından ayrıldığım bu insanlar şimdi, kongreler ve diğer metotlarla kendi operasyon mekanizmalarını harekete geçirerek bu çok yararlı işlemi ülkenin geri kalan diğer bölgelerine da yaymak istiyorlar.

Bu arada, dört gün kadar önce Rusların oldukça büyük bir kuvvetle, bazı köyleri yakmak için yaptıkları baskını da büyük bir cesaretle püskürttüler. Bu amaçlarında başarıya ulaşamayan Ruslar, bozulmuş bir halde Kuban'a kadar sürüldüler.

Askeri sefer çok daha erken başladı ve eskilerine göre çok daha geç devam etti. Yardımcı birliklerin paraları çok yüksek seviyede arttırıldı. Bunların dışında hem güneyde, hem de kuzeyde onların sayılarını arttırmak için çok daha büyük gayretler göstermeye başladılar. Ve ordunun yerli askerlerine gösterilen tavırlar çok daha iyi yönde değiştirildi. Ve mücadeleyi tek bir vuruşla bitirmek için bu kadar büyük hazırlıklardan ve kararlılıklardan sonra elde edilen sonuç nedir? Kıyıda dört tane toprak duvarlı kale inşa edildi. Bunun için savaş gemilerinin güverte toplarının himayesi altında bütün ordunun kıyıya çıkması gerekti. Bu hareketler sonucunda sürüp giden mücadelenin sonuçlandırılması yönünde hiç bir gelişme olmamasına karşın, Çerkeslerin şu andaki mücadele ruhu her zamankinden çok daha kuvvetli; direnişleri çok daha örgütlü ve verdikleri mücadele, dört yıl önce Mr. Urquhart'ın buralara ayak basarak onların davalarını dünyaya tanıttığı zamandan beri en etkili seviyesine ulaşmış bulunmaktadır. Ve Çerkeslerin bu mücadele ruhu, şimdi çok daha geniş alanlara yayılmış ve daha önce Rus tecavüzlerine sessizce boyun eğen güney bölgelerini de içine almış bulunmaktadır.

Marigny, daha sonraki incelemeleri için şöyle yazıyor: "Şu anda Çerkesler, etrafları daha medeni milletler tarafından çevrilmiş olduğu halde, kendi toplumlarının ilkel yapısını devamlı olarak korumuş bağımsız bir halk olmanın şaşırtıcı bir örneğini sunuyorlar." Eğer Marigny medeniyet kelimesi ile ülke yönetiminin merkezi bir hale getirilmesini; sahip olunan bütün kaynakların ve gücün tek bir adamın elinin altında toplanması ve böylece, büyük şehirlerin yapılmasını ve donanmalar ile sürekli orduların kurulmasını kastediyorsa Çerkesler komşularının çok gerisinde kalmıştır. Fakat onların böyle yapmakla gösterdikleri bilgelik, onların özgürlüklerini ve kimliklerini korumuş olmakla kendisini haklı çıkarmıştır. Eğer Marigny diğer taraftan medeniyet demekle Rusların hakimiyeti altındaki halkların mutlu olduklarını ve yaşam seviyelerinin geliştiğini anlatmak istiyorsa; bu konuda Çerkeslerle onların komşularının karşılaştırılmasını yapmak gerekiyor. Çer­kesleri, Ruslar ve ona bağlı bölgeler; Buhara'nın Türkmenleriyle onlara bağlı yerler; Gürcüler;Türkler ve İranlılarla mukayese yapmak istiyor ve Çerkeslerin eski geleneklerine bu kadar sıkı bir şekilde yapışmış olmalarından dolayı pişman olmalarına sebep olabilecek bir yön görmek istiyorum. Bütün bu halklara arasında "en büyük oranda en mutlu şekilde yaşayanlar" sadece Türklerdir (medeniyet kelimesini kullanmak istemiyorum) ve Çerkesler bunlara değerli bir saygı gösteriyorlar, fakat bunun dışında onlardan öğrenebilecekleri hiç bir şey yok. Türklerin ve Rusların yaşam şartlarını iyileştiren ticaret nasıl onların kapısına geldiyse, aynı şekilde Çerkeslerin kapısına da gelecekti. Fakat Ruslar tarafından başlatılan savaşlar, bunun gerçekleşmesini önlüyor.

Çerkesler, Rusların tüfek ve top atışlarıyla karşılandılar. Fakat buna rağmen kendileri hiç bir karşılık vermediler. Kılıçlarını çekerek, arabalardan oluşan siperlerden yer bulabildikleri anda düşman içine daldılar. Üç kere siperleri aştılar ve üç keresinde de geri püskürtüldüler. Yiğit görünüşü atılganlığı ve cesareti ile büyük bir ün kazanmış bulunan bu saldırının da lideri olan Godowaylı Noğay ilk saldırıda vurularak öldürüldü. Bir diğeri bir topun yakın mesafedeki ateşinden neredeyse paramparça oldu. Son derece nazik, fakat o ölçüde de cesur bir asil olan Arslan Geri uskuca fırça dipçiğinden şakağına aldığı bir darbeyle düştü. Bunların dışında dokuz veya on kadarı daha öldürüldü veya ağır şekilde yaralandı ve bunların üç katı kadarı da daha hafif yaralarla savaş dışı kaldılar. Buna rağmen Mansur uğurlu bir şekilde olay yerine yetiştiğinde mücadele en şiddetli haliyle devam ediyordu. Mansur'un bu mücadele içinde üç defa atından düşmesine rağmen en sonunda genç savaşçılarını geri çekmeyi başardı. Yoksa onların toptan yok olmaları önlenemezdi. Çünkü bu sırada kalelerden yollanan kuvvetli iki piyade birliği hızla olay yerine yaklaşıyordu. Savaş alanı bir kaç yönden top menzili içinde açıklık bir alanda olduğundan, yardımcı Çerkes birliklerini takviye olarak çağırmak da son derece ihtiyatsız bir hareket olurdu.

Günlük olarak yaptığımız at yolculukları da kısa olmalarına rağmen, çevrenin yapısından dolayı çok yorucu geçiyordu. Peki, buradaki thamadeler için ne demeli? Bu yaşlı hallerine rağmen bu kadar fiziksel ve ruhsal güçlüklere katlanıyorlar, kendi şahsi işlerini tamamen ihmal ediyorlar, buralarda her zaman çok önem verilen atları bu süre içinde neredeyse hepten güçten düşüyorlar. Bu insanlar, her yıl olduğu gibi şimdi de bütün bu zorluklara daha bir kaç ay daha katlanacaklar. Ve onların bütün bu hizmetlerinin karşılığında aldıkları üzere, bu çalışmaları sonunda elde ettikleri vicdan rahatlığıdır.

Konuyu toplarsak, kıyınının bu kesimindeki liderlerle kuzeydekilerin bana karşı gösterdikleri tavırları karşılaştıracak olursam; buradaki liderlerin bana daha az iltifat gösterip methiyeler dizdiklerini, fakat aynı oranda da bana karşı daha samimi olduklarını ifade edebilirim. Daha da ötesi, kuzeydeki Tşupakoların ve onların etkisi altındaki diğer liderlerin yapmaya kalkıştığı gibi burada hiç kimse bizim hareketlerimizi kontrol etmeye çalışmadı.

ROBERT LYALL (Dağa Bilimci) - 1822

Ruslar, Kafkasya’daki emellerine ulaşmak için Hıristiyanlık’tan da yararlanmak istemişler ve Kafkasya’da bir çok misyonerlik merkezleri kurmuşlardır. Mozdok bunlardan sadece birisidir. Bunun yanı sıra, Bu günkü Pyatigorsk yakınlarındaki 5000 dönümlük Kabardey toprağı, Ruslar tarafından 1800’lü yılların başlarında, İskoçya’dan gelen misyonerlere tahsis edilerek, buralarda halkın ve özellikle savaş sırasında yetim ve yoksul kalmış çocukların Hıristiyanlaştırılması için yoğun çalışmalar yapılmıştır. Burada görev yapmış olan Mr. Glen’in (Journal of a Tour from Astracan to Karass -Astrahan’dan Karas’a yapılan bir Gezinin Anıları, Edinburgh 1823) bu konuda çok aydınlatıcı anıları vardır. Bir tarafta son derece iyi bir eğitim almış insanlar ve diğer tarafta da barbar olarak kabul edilen Çerkesler arasında cereyan eden tartışmalardan bir tanesini, çarpıcı bir örnek olarak vermek istiyorum.

Mr. Glen, bir gün komşuları olan bir Kabardey prensine Hıristiyanlığın hasletlerini anlatmak istiyor. Onun konuşmasına karşılık Kabardey şöyle diyor: “Sen, sizin herkesin dininden çok daha iyi bir dine sahip olduğunuzu ve başkalarının da bu dine sahip olmasını istediğinizi söylüyorsun. Baştan beri böyle konuşuyorsunuz. Bize bu şekilde tatlı dillerle yaklaştınız ve daha sonra topraklarımızı elimizden alarak buralara sağlam bir şekilde yerleştiniz. Bize yaptığınız bu davranışın başkaları tarafından da size gösterilmesini ister miydiniz? Bundan sonra size kim inanır?” Bunun üzerine misyoner şu cevabı veriyor: “Fakat biz bu toprakları hükümetten aldık. Hükümetin de toprak üzerinde tasarruf hakkı vardır. Üstelik biz, sizin için, kendi insanlarınızdan da daha iyi komşular olduk. Hem toprakların büyük bir kısmı bizim değil de Alman kolonistlerin elinde bulunuyor. Sonra sen ve arkadaşların, istediğiniz zaman hayvanlarınızı otlaklarımıza getiriyor buralardan ot ve odun keserken kesinlikle sizden para istemiyoruz.” O zaman Kabardey’in cevabı şu oluyor: “Eğer siz önceden gelip de, bu ıssız yere yerleşerek örnek olmasaydınız, ne Almanlar ne de diğer yabancılar buralara gelmeyeceklerdi.” Mr Glen şu yorumu yapıyor: “Bu noktada, hangi tarafında daha haklı bir savunma yaptığının takdirini okuyucuya bırakıyorum.”

HOMMAİRE DE HELL -1841

“Gergiyevsk civarında, şu anda bulunduğumuz noktada, yakın zamanlarda meydana gelen bu trajik olay ile ilgili olarak anlatılanlar beni çok etkilemişti. Bu yüzden, sisin dağılmasıyla birlikte yolun aydınlanması ve yüz metre kadar ileride, en kötü düşlerimin gerçekleştiğini zannetmiş olmamdan dolayı nasıl bir korkuya kapılmış olduğum çok iyi tahmin edilebilir. Hiç şüphe yoktu ki, önümüzdeki bu adamlar, bütün yol boyunca karşılaşmaktan irkildiğim o korkunç Çerkeslerden başkası olamazdı. Onları gördüğüm sırada attığım çığlığı duyan Kazaklarımızdan bir tanesi, korkmamam gerektiğini ve onların, dost bir kabileye mensup olduklarını söyledi. Bununla birlikte, korkmamam gerektiğini bilmeme rağmen onların geçişini izlerken yine de tedirgin oldum.

Grup, beş veya altı kişiden oluşuyordu, ama yine de yeterince tehlikeliydi. Yanımızdan geçerlerken Kazaklara fırlattıkları bakışları, bu bakışlarında ifade ettikleri kalplerindeki Rus nefretini, asla unutmayacağım. Hepsi tepeden tırnağa silahlıydı. İlerideki bir tepenin üzerinden kaybolurlarken, gökyüzüne doğru yükselen savaşçı görünüşlerine hayran kalmıştım.

WAGNER (Doğa Bilimci)-1843

Bir Çerkes soylusunun en büyük özelliği, kişisel üstünlükleriyle temayüz etmesidir. Bu üstünlüğü, eşit olarak ruhi enerjisinden ve sahip olduğu vücudunun gücünden ve güzelliğinden kaynaklanmaktadır. Hatta sahip oldukları birçok üstün özellikleriyle Doğu'daki diğer bütün halklar üzerinde büyük bir hakimiyet kurmuş olan Türkler bile, Çerkes soylularının bu mümtaz üstünlüğünü kabul etmektedirler.

Irmağın sol kıyısında yaşayan Şapsığların ince ve nazik bir görüntüsü vardır ve ince kartal gözlerinden Çerkes tipinin özelliği olan, müthiş bir enerji fışkırır. Diğer taraftan Çernomorski Kazağının vücudu daha iridir ve zarif olmaktan ziyade atletiktir. Kazakların düzgün ve yakışıklı yüzlerinde okunan kaygısızlık ve sükunet ifadesi, Çerkes özdenlerinin gözlerinden fışkıran savaşçı alevlerle büyük bir tezat oluşturmaktadır.

Bir kontrol sırasında Çerkes süvarilerinin emirlere uymayı kesin bir şekilde reddetmesi karşısında İmparator, sadece Kont Benkendrof aracığıyla onlara resmi bir ihtar vermekle yetinmişti. Ağır ve kaba bir Rus askerinin yanında bir Çerkes, neredeyse toy kuşları arasındaki bir kartal gibidir. Uzun yıllar St. Petersburg'ta kalmış bir İngiliz centilmeninin anlattığına göre, eğer kalabalık içinde insanlar aniden büyük bir panik halinde etrafa kaçışıyorlarsa karşıdan gelenin bir muhafız kıtası subayı, polis ya da bir Çerkes olduğundan emin olabilirsiniz.

Yekaterinodar'daki Çerkesler arasında Şapsığ kavmine mensup bir vork, güzelliği ve etkileyici yapısıyla hemen göze çarpıyordu. Cezayir'de gördüğüm bütün renkli Araplar ve Berberiler, bu Kafkas kartalı karşısında bayraklarını yere indirmek zorundaydılar. Şunu belirtmeliyim ki, daha sonraki yolculuklarım sırasında Megrelya'da, antik çağlardaki Apollon'un görünüşüne yakın, çok daha ideal tiplerle karşılaştım. Fakat onların yüz ifadeleri çok yumuşak ve kadınımsıydı. Kuban'daki bu kahramanın başı, özellikle hoşuma gitti. Bende öylesine güçlü bir etki bırakmıştı ki, bir süre Şapsığ'ın önünde ayaklarımın üzerinde çakılı kaldım.

Şapsığ liderinin kendisi de muhteşem görünüşünün farkında gibiydi. Gururlu bir alımlılık ve hafif, yarı yüzer gibi, Çerkeslere has adımlarla pazar içindeki kalabalıkta, Kazaklar arasında yürürken, onların koyun postlarına bürünmüş kaba yapılarına büyük bir küçümsemeyle bakıyordu. İnanılmaz incelikteki vücudu, güzel ayakları, bütün hareketlerinde görünen erkekçe karakteri ve ruhu, kıyafetinin zenginliği ve silahlarının muhteşemliği, yanındaki adaleli ama kaba yapılı Çernomorski Kazaklarının çirkin kışlık giysileriyle büyük bir tezat oluşturuyordu. Diğer taraftan, yüzündeki asil çizgiler ve muhteşem gözleri ile Kuban'ın sağ kıyısındaki komşularının güzel, iyi beslenmiş ama tamamen boş ve anlamsız yüz ifadeleri arasındaki tezat da aynı derecede büyüktü.

“Ruslarla Kazaklar arasında”, diyerek başladı doktor, Çerkeslere karşı, onları toptan imhaya yönelik bir savaşın sürdürülmesi gerektiği yaygın bir kanaattir. Çünkü onlara göre Çerkesler, asla yumuşaklıktan, arkadaşlıktan ve onlara yapılan iyiliklerden anlamazlar; her türlü cömertçe yaklaşımı şüpheyle karşılarlar ve onların medenileştirilmesi imkansızdır. Bu konudaki fikirlerini desteklemek için de sana, Çerkeslerin birçok barbarlık örneklerini, korkunç misillemelerini, şeytani zalimliklerini anlatacaklardır. Belki de bu anlatılanların yarısı doğrudur. Fakat olaylara daha derinden bakan hiç kimse, Çerkesleri mahkum eden bu kararlara katılmayacak ve bu korkunç olayların çoğunu, çevreye hakim olan şartlara bağlayacaktır.

Çerkesler fakir insanlardır. Dağlık ve engebeli toprakları hemen hemen ihtiyaç duyulan her şeyden mahrumdur. Bizim sahip olduğumuz varlıklarla Çerkeslerinki arasındaki korkunç dengesizliği gördüğümüz zaman, onların bu tür umutsuz çözümlere başvurmalarını hayretle karşılamamalıyız. Ruslarla devamlı savaş halinde bulunan, kanlarının en son damlasına kadar onlara karşı direnmek için yemin etmiş olan bu insanların, mücadele ruhlarını zedelemeden daha yumuşak bir karakter taşımaları beklenemez. Diğer taraftan Ruslar da, daima insanlık örnekleri vermiyorlar. Bu konuda generallerimizi suçlamıyorum. Çünkü en sert disiplin bile savaş sırasında bazı korkunç katliamların yapılmasını engelleyemiyor. Kan kanı istiyor ve eğer bir aul süngü hücumuyla alınmışsa, orada kardeş sevgisinden bahsetmek aptallık olur.

Yüzlerce kişilik gruplar halinde her gün Vladikavkaz’a gelen Dağlılar, benim de izlediğim büyük askeri törene büyük ilgi gösteriyorlardı. Kartal gözleri sürekli olarak, Rus hatlarındaki tüfeklerin üzerindeydi. Özellikle kalabalık içinde sıkışık halde yakınlarımda duran geniş omuzlu, kalkık burunlu Ruslarla ince yapılı ve soylu kartal profiline sahip Çerkesleri karşılaştırmak benim için son derece ilginç oluyordu. Rusların yüzünde genel bir sabırlılık ve hayvani bir itaat ifadesi okunuyordu.

Diğer taraftan Çerkeslerin korkusuz tavırlarını, yüzlerindeki gururlu ifadeyi gördüm ve her birinin kendini bir erkek ve tam bir kahraman olarak hissettiğini fark ettim. Belki de yanılıyorum, fakat yüzlerinde Rusların sisteminin lehine hiçbir şey görmediğimi düşündüm. Gurur, nefret ve aşağılama dolu gözlerinde şöyle diyor gibiydiler: “Bakın şunlara, şu aptalca hareketler yapan kölelere, bize efendilerinin boyunduruğu altında başımızı eğdirmek isteyenlere! Kendileri en acınacak durumda değiller mi? Allaha şükürler olsun ki, henüz onların kaderini paylaşmıyoruz ve onlar gibi köle olacağımıza bütün gücümüzle sonuna kadar savaşırız.”

Rus askerlerinin bu sağlam yapısı, kurşun yağmuru altında sakin bir şekilde duvar gibi dikilme hasletleri, açık alanda ve meydan savaşlarında çok değerli özelliklerdir. Fakat bu özellikler Kafkasya’da fazla işe yaramamaktadır. Çünkü iri yarı Rus askeri kan ter içinde poflayarak ve büyük gayret harcayarak yüksek tepelere tırmanırken, ince yapılı atik Çeçenler aynı mesafeyi onların yarı zamanında alırlar. Kafkas halkları, savaş alanında omuz omuza dizilerek düşmanlarına karşı süngüden duvar ören Rus piyadelerinin gücünü çok iyi biliyorlar. Çerkes süvarilerinin saldırıları, çelikten yapılmış bu siperler karşısında dağılıp gider. Fakat Çeçenler, tecrübeleri sonunda Rus ordusunun zayıf noktalarını öğrendiler. Mümkün olduğunca, bu tür yanaşık düzen halindeki Rus birlikleriyle savaşa tutuşmaktan kaçınırlar ve bunun yerine, büyük bir cesaret ve güvenle Rus avcı birliklerinin üzerine atılırlar.

Bir Rus subayı bana şöyle bir şey söylemişti: “Teke tek çarpışmada uzun süngüsüyle bir Rus askerinin, elinde delmek ve kesmek için sadece bir kılıç ve kama taşıyan Çeçenden daha avantajlı olduğu düşünülebilir. Fakat gerçek bundan çok farklıdır. Bu tür çarpışmalarda ölenlere bakıldığında, Rusların Çerkeslerden üçte bir oranında daha fazla olduğu görülebilir. Çok ilginç başka bir gerçek de, sıra halinde dizilerek savaşan Rus askerinin, ölümü büyük bir cesaretle karşılamasına; İran, Osmanlı ve Avrupa’nın düzenli ordularıyla yapılan savaşlarda böyle yiğitlik göstermesine karşın Kafkasya’da bu kadar yüreksizleşmesi ve kendisini bekleyen korkunç cezaları göze alarak gözetleme yerlerinden ve kalelerden kaçmalarıdır. Ben bizzat bir keresinde İçkeriya’daki kanlı savaşlar sırasında (Temmuz 1842) büyük bir tehlike atlattım. Çünkü bir Çeçenle çarpışan bir avcı askerinin yardımına koştuğumda, asker tabanları yağladı ve beni Dağlı ile tek başıma bıraktı.”

DUMAS (Romancı) -1858

Bununla birlikte Kızılyar’a doğru yaklaştıkça çevremizde, bir kasabaya veya bir arı kovanına yaklaşırken olduğu gibi, bölge halkının insanlarını daha çok görmeye başladık. Fakat ziyaret ettiğimiz bu kovandaki bütün arıların keskin iğneleri vardı. Yaya ya da atlı, her adam tamamen silahlıydı. Yolun kenarındaki bir çobanın bile, ön tarafında kemerine sokulmuş bir kinjal omzunda bir tüfek ve belinde bir tabanca vardı (ve benim ülkemde bir çoban barışçıl bir adamdır). İnsanların elbiseleri de savaşçı bir görünüm içindeydi. Bizi gülümsemelerle karşılayacaklarına, yan yan şüphe dolu bakışlarla süzüyorlardı. Kim olursa olsun, yanımızdan geçen herkesin gözleri, siyah, gri ya da beyaz papaklarının uzun kıllarının altında tehdit edici bir şeklide parıldıyordu.

Her erkeğin, her an bir düşmanla karşılaşmayı beklediği bir ülkeye girdiğimizi hissedebiliyorduk. Çünkü, burada güvenliği sağlayacak olan en yakın sivil otorite çok uzaklarda olduğundan herkes, kendi kendisini korumak için tamamen hazırlanmış bir haldeydi.

Bu bölgedeki Dağlı savaşçılar, Ruslara esir düşen arkadaşlarını tekrar geri almak istedikleri zaman Ruslar, her bir Lezgi veya Çeçen için dört Don Kazak’ı veya iki Tatar askeri değiştirirlerken bir Dağlı’ya karşı bir Hat Kazak’ı denk kabul edilir, adam adama değiştirilir. Bununla birlikte Dağlılar, üzerinde mızrak yarası olan arkadaşlarını geri almazlar.

Elbisesine, gözlerinden başka bir yer görünmeyecek şekilde sarılmış olan bir Dağlı kadın, sokak kapısında atından aşağı iniyordu. Kısa bir süre sonra kadın içeri alındı. Üniformasından albayı tanıyan kadın, onun önündeki masanın üzerine küçük bir torba koydu ve içinden iki insan kulağı çıkardı. Albay elindeki asa ile kulakları çevirdi ve her ikisini de sağ kulaklar olduğuna kani olunca bir makbuz yazdı. Kadına kendi dilinde, “Bunu kasiyere götür. O sana paranı ödeyecektir,” dedi. Kadın makbuzu kaptı ve yirmi rublesini almak üzere kasiyerin yanına gitti. Çünkü burada her Dağlı başı için on ruble ödenmektedir.

RUSLARIN KAFKASYA’YA BAKIŞ AÇISI

Askerleri tarafından sevilen, onlarla iç içe yaşayan Kendisine karşı koyan herkesi acımasız bir şekilde kılıç ve ateşle ezdi.

Tarihçi, yazar ve Kafkas Uzmanı olan Platon Zubov, 1834 Kafkas Bölgesi ve Rusya’ya ait toprakların tanıtımı adlı eserinde Kafkasya ile ilgili meselenin çözülmesi için bir takım tavsiyelerde bulunmaktadır:

1.Kadınları lükse alıştırılmalı ve daha sonra aralarına, Hıristiyan tüccarlar yollanmalıdır.
2.Halk dağlardan ovalara indirilmelidir.
3.Onları medenileştirmek için çocukları ellerinden alınarak özel Rus okullarında yetiştirilmeli ve bunlardan Rusya ile bu halk arasında iletişimi sağlayacak eleman sağlanmalıdır.
4.Dağlılarla Rusların evlenmeleri hızlandırılmalıdır.
5.Stratejik yönden önemli dağlık bölgelerdeki Dağlılar Rus topraklarına yerleştirilmelidir.
6.Asiller Rus sınıfına katılmalı ve orduya alınmalıdır.
7.Dağlılar Hıristiyan yapılmalıdır.

“Çeçenler, haydut, hırsız, hain, son derece cesur, korkusuz, kararlı, zalim, kibirli, alaycı, gururlu ve kontrol edilemez insanlardır. Bunlardan kurtulmanın tek yolu hepsini toptan imha etmektir”

Kazımzadah Prens Baryatinski ve Grandük Michael ile ilgili iki yaklaşımı vermektedir:

Prens Baryatinski (1856-1860 yılların Çar’ın Kafkas Naibi) “Karadeniz’in doğu kıyılarını bir Rus toprağı haline getirmek ve Dağlıları bütün kıyıdan temizlemek zorundaydık. Bu planın gerçekleşmesi için, Dağlı Çerkeslere ulaşmamızı engelleyen Kuban ötesi halkının da tamamen ezilerek yerlerinden kaldırılması gerekiyordu”.

Grandük Michael (1864 yılında): “Tek bir kişi savaş meydanında teslim olmadı, çarpışarak öldü. Köylerinin on defa yakılmış olmasına rağmen halk da, yine büyük bir inatla eski topraklarına yapışıp kalmaya devam etti. Dağlıların teslim olmak istememelerinden dolayı görevimizi yarıda bırakarak dönemezdik. Yarısının teslim olmasını sağlamak için Dağlıların diğer yarısını yok etmek zorundaydık. Fakat sadece onda biri savaş alanında öldürüldü. Diğerleri, ormanlarda ve dağlardaki şiddetli fırtınalar, açlık ve yorgunluktan kırıldı. Daha çok kadın ve çocuklar acı çekti.”

1864 yılında Çerkesya bitmişti ve Ubıhler, Natuhaçlar, ve Şapsığlar tükenmiş, ya da yurtlarından atılmışlardı.

Rus aydınlarının Kafkasya bakış açıları, edebiyat açısından yapılan bir çalışmada incelenmiştir. Hikayeden alınan bir parçada diyalog şöyle gelişir:“Gerçekten o, (Peçorin) kızı (Bela) ehlileştirdi mi, yoksa kız evinin özlemi için de eriyip gitti mi?”

“Neden erisin ki? Kaleden de köyünden olduğu gibi aynı dağları görebilirdi ve bu da, bütün bu vahşilerin ihtiyaç duydukları tek şeydir.”

Burada Bela ve ailesi birer vahşidir ve bu insanların, ahlaki ve insani değerleri yoktur ve hatta hukuki varlıkları da yoktur. Aynı şekilde Puşkin, 1829 yılında yaptığı seyahatle ilgili olarak yazdığı Erzurum’a Yolculuk adlı eserinde de benzer temalar vardır. “Çerkesler, bizden nefret ediyor. Çünkü onları yaylalarından attık, köylerini yaktık ve kabileleri toptan yok ettik.” “Fakat bir takım lüks maddeleri ile Çerkesler ehlileştirildikten sonra Rusya asıl amacına ulaşacaktır: Günümüzdeki Aydınlık çağında, Çerkesler tekrar İncil ile tanıştırılması kadar kutsal bir hedef olamaz. Zaten onlar daha önce Hıristiyan’dı ve Rusların potansiyel müttefikleriydi.

Başka bir yaklaşım da o dönemim romantik yazarlarından olan Marlinsky’den aktarılabilir: “Asya’ya karşı onu ilerletmek için yapılan her girişim, duvarlara çarpan dalgalar gibi kırılmışdır. Hintli Brahman, Çinli Mandarin, Acem Bek’ ve Dağlı Özden aynı kalmıştır. İki bin önce ne ise bu gün de aynı durumdalar. Çok yazık”

DEĞERLENDİRME

Çerkesler ve Kırım Tatarları arasında meydana gelen savaşlar, yaşam şekilleri birbirine benzeyen iki halk arasında olduğundan, uzun vadede Çerkesler için çok büyük kayıplara yol açmasına rağmen Tatarlarla aralarında bir takım ticari ve kültürel ilişkiler kurulmasını engellememiştir. İran genellikle Azerbaycan, Gürcistan ve Güney Dağıstan üzerinde etkili olduğundan Kafkasya’nın geneli için hiçbir zaman ciddi bir tehlike teşkil etmemiştir. Osmanlı İmparatorluğu ile Kafkasya arasındaki ilişkilerin başlangıcında küçük çaplı askeri ihtilaflar olmasına rağmen, uzun vadede Osmanlıların Kafkasya üzerinde askeri hakimiyet kurmaları asla konusu olmamış, aradaki ilişki daha çok Çerkeslerin iyi niyetine dayanan bir ittifak şeklinde olmuştur.

Çerkes-Rus ilişkilerinin niteliği ise çok farklıdır. Kabardey 1774 yılına kadar Rusya tarafından bağımsız bir ülke olarak kabul edilmiş ve bu süre boyunca devam eden ilişkiler, hiç bir zaman ülkenin özgürlüğüne direk müdahale şeklinde olmamış. Fakat Ülkeye hakim Pşılerın kendi aralarındaki çekişmeleri Ruslara sık sık askeri ve siyasi müdahalelerde bulunma şansı vermiştir. Bu girişimler, Osmanlı-Kırım ve bazen de İran’ın karşı çıkmasıyla dengelenmiştir. Bu yüzden Kabardeyler bu büyük güçlerin ilgi alanlarının kesiştiği bir noktada bulunduklarından, kendi iradelerinin dışında da olsa bu mücadeleye katılmışlardır.

Avrupa’da sosyal ve ekonomik devrimlerden sonra hızlanan ve endüstriye hammadde sağlamak, üretilen mallara yeni pazarlar bulmak, kendi dinini ve kültürünü empoze etmek amacı taşıyan Batı emperyalizmi, farklı şekilde de olsa, Rusya’da kendini göstermiştir. Özellikle Napolyon’un Fransa’daki idaresi sırasında küçük Avrupa devletleri birer anayasal monarşi halini almıştır. Fransız halkı, daha çok heyecan ve ihtilal dolu bir demokrasi yöntemi izlerken, İngiltere’de hukukun önceliğine önem veren, daha yavaş ama daha sistematik bir gelişme süreci yaşanmıştır. Buna karşılık Avusturya, Prusya ve Rusya’da tutucu bir mutlakiyet varlığını sürdürmüştür. Daha sonra Avrupa’da meydana gelen milliyetçi ihtilaller Fransa ve İngiltere kamuoyları tarafından desteklenirken, Rusya’da benzeri hareketler Rus askerleri tarafından bastırılmıştır. Bu yüzden Rusya, Avrupa’daki gerici güçlerin kalesi özelliği kazanmıştır. Prusya ve Avusturya’nın, Rusya’nın Polonya ve Kafkasya’daki yayılmacı politikasına destek vermelerinin nedeni budur. Özellikle o dönemin Alman gazeteleri Rus hükümeti lehine yazılar yazarken, Rus sivil ve askeri bürokrasisinde çok sayıda Alman görev yapmıştır. Kafkas-Rus Savaşı tarihine bakıldığında üst dereceli subayların çoğunun Almanca isimler taşıdığı görülecektir.

Batı Çerkesleri ile Rusların arasındaki ilişkilerin ve mücadelenin temel nitelciklerini kavramak için o dönemin şahitlerinin eserlerinin karşılaştırılarak incelenmesi önemlidir.

Wagner, Lyall, Dumas ve De Hell’in anıları, Terek ile Kuban Hattı’nın kuzey tarafında, özgür Çerkeslerin ve onların savaşlarının nasıl değerlendirildiği ve Çerkes baskınlarının Kazak halkı üzerinde ne tür etkiler yarattığını ve Rusların Çerkesleri nasıl değerlendirdiklerini ifade etmesi bakımından son derece ilginçtir. Bu yüzden Hat’tın güney tarafında Çerkesler arasında yaşamış olan Bell ve Longworth’un yazdıkları ile diğerlerinin gözlemlerini karşılaştırılınca gerçek daha kolay görülecektir.

İncelediğimiz kaynaklardaki bilgileri karşılaştırmalı eleştirisel bir metotla değerlendirdiğimiz zaman Çerkeslerin böylesine şiddetli bir şekilde neden sonuna kadar savaştıklarına dair ip uçları da verilmektedir. Girişte bahsettiğimiz C leri (19 asır. emperyalizmin, diğer ülkelere yönelirken temel aldığı noktalar) tekrar göz önüne aldığımızda her üçünde de Rusların Çerkeslerle anlaşamayacağı görülecektir.

Kafkasya’da Osetler, küçük bir Kabardey nüfusu ve Abhazların bir kısmı dışında halkın büyük çoğunluğu Müslüman’dı. Savaş sırasında çok az pagan da vardı. Fakat bu paganlar da hızla Müslümanlaşmışlar ve Hıristiyanlık kesinlikle Kafkasyalılar tarafından reddedilmiştir.

Emperyalizmin ikinci amacı olan medeniyet konusuna gelince; be kelimenin farklı şeklinde yorumlanabilecek olmasına rağmen Dr. Wagner, yaptığı gözlemlerde Çerkeslerin kendilerini Ruslardan çok üstün gördüklerini belirtmekte ve kendisi de bizzat buna şahit olmaktadır. Özgür Çerkes savaşçıları, büyük çoğunluğu köle olan Rus ordusunun askerlerini hakir görmekte, onlar gibi kamçılanmayı reddetmektedir. Rus ordusundan firar eden binlerce askerin durumu, onlar için kendilerini bekleyen sonun canlı birer delili niteliğindedir. Üstelik Gürcü ve Ermenilerin Ruslarla işbirliği yapmalarının en önemli sebebi, komşularının saldırılarından kurtulmak içindi. Gürcü ve Ermeni halklarının Rus idaresi altındaki kötü durumları, Rusların kendi insanlarına, özellikle devletle uyuşmayan mezheplerin üyelerine yaptığı zulüm de Çerkeslerin gözünden kaçmamıştır. Benzer şekilde Şemiz’in öldürülen yakınları ile ilgili söyledikleri, Natuhaçların da Ruslara bakış açısını çok iyi göstermektedir. Aynı şekilde Dumas’ın Dağıstan ve Çeçenistan’da şahit olduğu olaylar, Kafkas kişiliğinin kesinlikle Rus iradesi karşısında eğilmediğini tam tersine kendilerini çok daha üstün gördüklerini ortaya koymaktadır.

Ruslar ticaret konusunda da Çerkeslere ters davranmışlardır. Onların ekonomik yapılarını bozmak ve tepeden inmeci bir ekonomik politika izlemek istemişlerdir. Çerkesler, Ruslarla yapacakları ticaret konusunda kesinlikle kendilerini emniyette hissetmemişler ve en çok ihtiyaç duydukları tuz, barut ve kumaş gibi maddeleri Türklerden almışlar ve Rus ablukasından sonra da bu ticaret devam etmiştir. Köle ticareti elbette ki savunulacak bir şey değildir. Fakat maalesef o dönem Çer­kes­ya’sında toplumda önemli bir yere sahip olan bu ticaretin de Ruslar tarafından yasaklanması, problemi çözeceğine daha olumsuz sonuçlara sebep olmuştur.

Bütün bu etkenler göz önüne alındığında Çer­keslerin önünde tek bir seçenek kalmaktadır: Sonuna kadar savaşmak. O dönem Rusya’sının en büyük güç kaynağı Rus halkının sabırlı yapısı, Ortodoks inancının da pekiştirmesiyle Rus Çarlığı’na köle gibi boyun eğmesidir. Batı Avrupa insanları yaşam standartlarını arttırarak demokrasiye doğru yol alırken, Rusya’da halkın büyük çoğunluğu hâlâ toprağa bağlı kölelerden oluşmaktaydı. Çarlık Rusyası çok kolay bir şekilde kendi insanını harcamış ve buna karşı sesini yükseltecek bir kamuoyu olmamıştır. Çerkeslerin en büyük şanssızlığı budur. Bu durumun daha iyi anlaşılabilmesi için Amerika’nın bağımsızlık savaşında İngiltere’nin tutumu ile Rusya’nın Kafkasya’daki politikasını karşılaştırmak istiyorum.

2 Temmuz 1776’da Amerikan Kongresi bağımsızlık kararı verdiğinde İngiliz askerleri New York yakınlarına asker çıkararak Amerika’yı tekrar ele geçirmek istediler. Aynı yılın ağustos ayında İngiliz generali William Howe’in emrinde İngiliz donanması ile 32.000 asker vardı. Bu askerlerden 9.000 kadarı paralı Alman askerlerden oluşuyordu. Bu ordu, İngilizlerin Amerika’da o zamana kadar topladıkları en kalabalık orduydu. O sırada Washington’un emrinde 19.000 kişi vardı. Savaş boyunca Amerikan ordusunun mevcudu 5.000 ile 20.000 arasında dalgalanmış ve ortalama 10.000 civarında olmuştur. Savaşın ayrıntılarına girmek gereksiz. Fakat bir iki dönüm noktasına değinmek istiyorum. 17 Ekim 1777 yılında General John Burgoyne komutasındaki 5.000 kişilik İngiliz ordusu, kendisini saran Amerikan Generali Horatio Gates’e Saratoga’da teslim oldu. 12 Mayıs 1780’de ise İngiliz Generali Clinton, Güney Carolina’daki Charleston şehrini ele geçirdi ve General Benjamin Lincoln ile 5.500 Amerikan askerini esir aldı. Fransız General Rochambeau ve General Washington emrindeki 16.000 kişilik Fransız ve Amerikan ordusu karadan, Fransız Amiral De Grasse komutasındaki Fransız donanması da denizden olmak üzere, Yorktown’da kuşattıkları Lord Cornwallis komutasındaki 8.000 kişilik İngiliz ordusunu, uzun bir kuşatmadan sonra 17 Ekim 1781 tarihinde (Saratoga’dan tam dört yıl sonra) teslim aldı . Böylece savaş bitti ve Amerika bağımsızlığını kazandı.

Şimdi ise, Rusya Genelkurmay subaylarından Mo­chulski’nin yayınlanmamış “Dağıstan ve Kafkasya’daki Savaş” adlı eserindeki notlarına bakalım: “Bizim Kafkasya Dağlılarına boyun eğdirmek için askerlerimizin büyük bir kahramanlık ve fedakarlıkla katıldıkları savaşlarda karşılaştıkları inanılmaz acıları ve yoklukları gören insanlar, yıllar boyunca uğradığımız bu korkunç kayıplar karşısında dehşete düşmektedir.” Yine Mochulski, Rusya’nın Kafkasya’daki askeri yığınağının nasıl arttığını da şöyle göstermektedir: 1800’lü yıllarda, Lazarev Tiflis’e girdiğinde 4 bin, Yermolov zamanında 1818 yılında 60 bin, 1838 yılında 155.000 ve 1840 yılından sonra 200 binin üzerinde.

Bu iki olay arasında farklılıklar olmasına rağmen, yine de iki zihniyeti açıkça göstermektedir. İngiltere, Amerika’ya 32.000 asker ile donanmasını gönderiyor ve beş yıllık bir savaştan sonra kayıplarının fazla olduğunu görünce uzun yıllar İngiliz askerleri üzerinde bir kompleks yaratmasına rağmen Amerika İmparatorluğu’ndan vazgeçiyor ve onunla barış yaparak müttefik oluyor. Rusya ise Kafkasya’ya çeyrek milyon asker yığıyor ve belki de bu sayının fazlasını savaşlarda ve hastalıklar yüzünden kaybediyor. O sırada Amerika’da beyazlarının nüfusu 3 milyon kadardı. Bu sayı o devirdeki Kafkasya’nın tahmini nüfusundan biraz fazladır.

Benzer mücadelelerin cereyan ettiği yerlerde, Kızlderililerin, Amerikan kaleleri; Fas, Tunus, Cezayir, Senegal halklarının Fransız kalelerini veya Afrikalıların ve Hintlilerin İngiliz kalelerini ele geçirdikleri tarihte pek görülmemiştir. Bu tür savaşlarda çok az sayıdaki disiplinli Batılı ordular kendilerinden üç-beş katı bir sayıya sahip disiplinsiz yerel kuvvetleri kolaylıkla yenilgiye uğratmışlardır.

Halbuki Kafkasya’da, İmam Şamil 1843 Avaristan Seferi’nde aralarında, Unsokul,Karaçi, Tsatanih, Moksok, Balakani, Akilçi, Gotsatl, Burunduk Kale, Gergebil ve Hunzah,’ın da bulunduğu on iki kaleyi Ruslardan almıştır. Batı Adigeleri de 1840 yılında, yalın kılıç saldırarak, Lazarev, Velyaminof, Mikhailovski, Nikolayevski, Şapsin, Abun ve Waye kalelerini ele geçirdiler.

Bu iki olay, gerçekleştirildiği şartlar göz önüne alınırsa tarihte benzersizdir.

Çerkes birlikleri ile Rus askeri birliklerinin sayılarına baktığımızda bu oran neredeyse bire bir seviyesindedir, hatta bazen Kafkasyalıların kendilerinden çok daha kalabalık düzenli Rus birliklerine saldırdıkları görülmüştür ve savaşlarda Rusların daha ağır kayıplar verdiği belirtilmiştir. Bu durum da, Kafkas Halklarını kendilerinin ne kadar büyük bir şiddetle savunduklarını ve Rusları engellemek için ellerinden gelen her şeyi yaptıklarını gösterir.

Yukarıdaki örneklerde de göstermeye çalıştığım gibi Rusya, Kafkasya’ya kalıcı olarak yerleşmek için her türlü metodu kullanmış ve bir çok dini ve politik manevralar yapmıştır. Buna karşılık Çerkesler, genel bir okul eğitiminden yoksun olmalarına rağmen sahip oldukları ferasetle kendileri için neyin doğru olduğunu fark etmişler ve hem kendilerini, hem de yaşam şekillerini; hem siyaset, hem de savaş alanlarında korumaya çalışmışlardır. Bütün Kafkaslıların, çevrelerinde gelişen oyunları çok iyi tahlil etmişler ve imkansızı başarmaya çalışmışlardır.

Bütün bu çalışmaların ışığı altında şu söylenebilir: “Çerkesler, Gürcüler gibi akıllılık ederek zamanında Ruslarla işbirliği yapsalardı bugün bu durumda olmazlardı. Fakat onlar, İmam Şamil’in, Pşı ve Worklerin ve din adamlarının peşine takıldılar, yok yere kendilerini kırdırdılar. Üstelik Osmanlı’ya göç ettiler ve ülkelerini terk ettiler” yaklaşımı yüzeyseldir, kapsamlıdır ve gerçekleri aramaktan uzaktır.

SONUÇ
Doğu Kafkasya’daki mücadelenin bu kadar uzun olması ve kanlı geçmesinin sebepleri, Mochulski tarafından incelendi:
Mücadelenin bu kadar sürmesinin Sebepleri:

1.Tabii engeller
2.Rusların Kafkasya hakkındaki coğrafi bilgi eksikliği
3.Rus ordu yönetiminin kötülüğü
4.Rus askerlerinin taktik dağ savaşlarındaki yetersizliği
5.Rus ordusunun kötü şekilde donatılmış olması
6.Yolların yokluğu
7.Rus ordularının Dağıstan ve Çeçenya’da dağılmış olması.
8.Merkezi bir planın yokluğu
9.Müridlerin morallerin son derece yüksek olması
10.Dağlıların dini ve askeri bir liderlik altında birleşerek büyük bir başarı sağlamaları.
11.Halkın Müridlere destek vermesi
12.Rus asker kaçaklarının yardımları
13. Dış etkenler

Bu sebeplerin büyük bir bölümü Batı Kafkasya için de geçerlidir. Onlar birlikteliği bir tür demokratik yöntemle ve Tharıko Xase denilen Milli Yemin Meclisleri ile kurmaya çalıştılar.

Fakat burada bütün Kafkasya’yı içine alan çok daha önemli bir sebep vardır.

Kafkaslılar, hakir gördükleri bürokratik Rus devletinin hayata müdahaleci, özgürlüklerini kısıtlayıcı yaklaşımlarını reddettiler ve bunun karşısında bireysel varlıklarını sürdürmek, kendilerinin tanımladıkları insanlar olarak yaşamaya devam etmek istediler. Bunun sonucu çok ağır oldu. Fakat o insanlar bu seçimi yaptı. Onları Rahmetle anıyorum; bu seçimi yaparken gösterdikleri cesarete hayranlık duyuyorum ve katlandıkları fedakarlıkların büyüklüğüne inanamıyorum.

LONGWORTH (Gazeteci, iş adamı, devlet görevlisi) –1837

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @Cerkesya: Unutmadık, unutmayacağız #MedetÖnlü #22Mayıs2013 https://t.co/qGd7zsOuIV
https://t.co/c8y7vrGLmm #may21in21languages #21dilde21mayıs
RT @Cerkesya: #21Mayıs1864 #21may1864 #genocide1864 #CircassianGenocide #circassianexile #CerkesSoykırımı https://t.co/uCRADFgBAf
RT @Cerkesya: ADIĞE BAYRAK GÜNÜ KUTLU OLSUN https://t.co/dl3NVFLgSA
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı