Fikri Tuna. Eski Kahramanmaraş Müftüsü, Uzun yıllar Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki önde gelen fikir adamları ile birlikte düşünce hareketleri içerisinde aktif rol oynadı, Özellikle 90'lı yılların başından itibaren Kafkasya ile de yakından ilgilendi, Kafkasya'nın önemli siyaset ve düşünce adamlarıyla görüştü, çeşitli konferanslar verdi. Fikri Tuna ile geçmişten günümüze Kafkasya'nın ve Kafkasyalıların kaderini ve konuştuk. Memlukler, Kafkas-Rus savaşları öncesinde Kafkasya, Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından orada gördükleri, dönüş düşüncesi, Xabze, İslam, Kölelik ve daha birçok konuya değindik.

90'ların başında Kafkasya'ya bir seyahatte bulundunuz ve özel bir amacı vardı bu seyahatin. O döneme gidersek, Sovyetler Birliğinin çöküşünün ardından nasıl bir Kafkasya ile karşılaştınız?

1992'de gittim ben Kafkasya'ya. Niyetim buradan bazılarının yaptığı gibi sülalemi görmek değildi. Bütün Kafkasya'yı dolaşmak istedim. Bunun da sebebi komünist sistem çöktükten sonra oradaki durumu görmekti. Komünist dönem idaresinde Kafkasyalılar ne şekilde yaşadılar? Komünizmden ne şekilde istifade ettiler veya zarar gördüler? Yani komünizm onlara ne verdi?  Tabi burada komünizm deyince ideoloji ile idareyi birbirinden ayırıyorum. İdeolojiyi bilen kişileri çok az gördüm. Komünizmin felsefesini bilen çok azdı. Marks kimdir? Marksizm nedir? Komünizm denir? Bunları cevap verebilecek kişiler parmakla gösterilebilecek kadar azdı. Sanmıyorum ki buradan giden çokları bu melese üzerinde durdular, bu iki şeyi birbirinden ayırdılar.

İlk olarak Nalçik'teki Xase’ye gittim. Kendimi tanıttım, sonra neden Kafkasya'ya geldiğimi anlattım. “Gürcistan'dan başladım Mahaçkale'ye kadar gideceğim, arzum Kafkasya’yı tanımak, komünizmin Kafkasyalılar üzerindeki tesirini görmek. Eski yaşantılarına göre ne gibi farklar oluştu, eskiye nazaran ne kaybettiler, ne kazandılar. Bunu incelemek için geldim” dedim. O zaman oranın salahiyet sahibi isimlerinde Lide adlı bir hanım dedi ki; “Fikri, bize şimdiye kadar Suriye'den, Türkiye'den, Almanya'dan, çeşitli yerlerden Çerkesler geldi. Şimdiye kadar kimse sizin temas ettiğiniz noktalara değinmedi. Görüşlerini bir konferans serisi halinde buradakilerle paylaşmanı rica ediyorum. Ben, Cumhurbaşkanı dahil Nalçik'in bütün elit tabakasını getirmeye söz veriyorum.” Çok iyi olur dedim, yalnız bana biraz daha zaman ver, çünkü bütün Kafkasya'yı dolaşmam lazım. Böylece anlaştık, ben seyahatime devam ederken Lide de konferansların hazırlıklarına başladı. Çeçenistan'a, Osetya'ya oradan da Mahaçkale'ye gittim.

Nelerle karşılaştınız, ilk gözlemleriniz neler oldu?

Uygulamada kolhoz sistemi Çerkes ailelerine çok zarar verdi. Daha doğrusu komünizmin sistemine hazırlıksız yakalandılar. Alışılagelmiş hayat sistemlerinde, yani pederşahi bir ailede kendi disiplinleri, xabzeleriyle, binlerce seneden gelen kendilerine has dayanışma, sevgi, saygı kuralları içinde yaşıyorken hiç bu gibi şeylere kıymet vermeyen, meseleye sadece materyal şeklinde bakan, hatta felsefesi bakımında bunlara karşı çıkan bir sistemle karşılaştılar. 

Mesela sevgi meselesi, vicdan meselesi, din… Bunlara Marksizm kıymet vermez. Çünkü materyalist bir felsefeyle bakıyor, öyle bakınca bu şeyler tali meseleler de değil inkar edilecek şeyler olarak kabul ediliyor. Mesela bunların arasında aile mefhumu. Fakat komünist rejimde aile mefhumu yoktu diyenlere karşıyım. Bu mesele tüm dünyada, İslam dünyasında, özellikle de Türkiye'de istismar edildi. Hele sağ cenah, Kabaklı gibi Necip Fazıl gibi… Öyle yazılar okudum ki, öyle propagandalar yapılırdı ki; şapka örneği verirlerdi mesela: Akşam bir kimse tarladan evine döner, kapıda şapka asılıysa orada başka bir erkek karısıyla beraberdir, o zaman o adam evine giremez. Aile mefhumunun yıkılması meselesi Marks’la başlamıyor, Darwin olsun daha başka birtakım sosyologlar dile getirdi bunu. Bilhassa Darwinizme göre insan tabiatın bir parçasıdır, başkaca bir özelliği yoktur, tabiatta ne oluyorsa insan toplumunda da o olmalıdır. O zihniyet 18. asırda başladı ama 19. yüzyılda da o bakış yıkılmaya başladı. Bir takım nazariyeler o bakışı da Darwinzmi de çürüttüler.

İslam yazarlarından biri Vahidüddün Han, İslam meydan okuyor adlı eseri var, İkbal’in önemli katkıları var,  Ferid Vecdi’nin, -Vecdi, çok iyi tanıdığım Mısırlı Kabardey bir ailedendir- Mahmud Abbas Akkad’ın... Hem İslam dünyası hem Batı dünyası maddeci akıma muhalefet etti. Sonra dinin önemi, ruhaniyetin önemi anlaşılmaya başladı. Rusya'da da denildiği gibi aile mefhumu yıkılmadı. Ama kadını baskıdan, erkeğin egemenliğinden kurtarmak, kadına hürriyetini vermek için alınan bir takım tedbirler, teşvikler, ideolojinin etkisi dolayısıyla bir takım değişik tatbik şekilleri olarak gelişti.

Neticede oradaki durumu inceledim. Aile yapısının ne kadar bozulduğunu gördüm. Fuhuş, alkol, boşanmalar korkunç seviyelere ulaşmıştı. Dediğim gibi Çerkesler hazırlıksız yakalandı komunizm sistemine.

Bizdeki saygı, büyüğe hürmet belki dünyanın hiçbir yerinde yoktu, bunun istismar edilmemesi gerekirdi, ama maalesef edildi kendi toplumuz tarafından. Hele bizi hiç anlamayan bir toplumla karşı karşıya gelince… Ne Ruslar anladı bizi, ne Türkler ne de Araplar. Anlmadılar. Hala anlamıyorlar. Düğünlerimizi anlamadılar. Düşünmeler bu insanlar neden bu kadar serbest bir şekilde yaşıyorlar, bu güven bu nereden kaynaklanıyor diye düşünmüyorlar, öyle bir alışkanlıkları da yok. Ruslar gene biraz daha iyiler. Meşhur bir şairleri terbiyeyi Kafkasyalılardan öğrenin diyor. Hiçbir Türk bunu dememiştir. Bunlar medeni olsalar, bu milletin güzel özellikleri var, bu özelliklerini biz de alalım derler. Kültürlerini korumalarına yardım edelim diyecekleri yerde,  asimile etme derdindeler. Çerkeslerin bir şanssızlığı da içine düştükleri halkların gayri medeni oluşu. Dinin bu halklar arasından yobazca yorumlanması nedeniyle öyle bir duruma geldi ki, kızlar erkekler dans ediyorlar, bunu yapan dinsizdir, bu zinadır diye vaaz verdiriyorlar. Hadi halk anlamıyor da elit tabaka niçin bilmiyor? Onlar da bilmiyor. Araplar da öyledir.

Din konusuna gelmişken, burada bir parantez açalım. Çerkeslerin İslam'ı algılayış ve yaşayış biçiminde diasporada birlikte yaşadıkları Müslüman toplumlardan bir hayli farklılıklar göze çarpıyor. Çerkeslerin din ile ilişkisi bugüne kadar nasıl şekillendi?

Bu bizi çok şeylere götürür. Benim en fazla şikayet ettiğim noktalardan biri de bu. İslam beynelmilel bir dindir. Beynelmilel bir din demek? Okul sistemini ele aldığımız zaman ilk okul, orta okul, üniversite, gittikçe tekamül eder. Eğitim sistemi, müfredat ona göre gider ve insanın aklı tedricen, yavaş yavaş kemale ulaştırılır. Allahın dini gönderirken uygulamak istediği siyaset budur. İnsanlık bir takım aşamalardan geçti, gerek din düşüncesinde gerekse uygarlık bakımından. Şimdi Mezopotamya'daki, Mısır'daki, Hindistan'daki, Atina'daki, Roma'daki, Yemen'deki medeniyetler, insanın birçok şeyler elde ettiğini gösteriyor. Topyekun gelişme, yani İbni Haldun'un ortaya koyduğu Umran. İslam son din olunca ve bütün beşeriyetin hem maddi hem manevi ihtiyacına cevap vermeye geldiğini söyleyince ve meydan okuyunca, o dinin çok yüksek düzeyde olması gerekir.

Şimdi bu dini, böyle yüksek düzeyde bir uygarlığı temsil eden bir dini, bizim oradaki Kızılcık, Karlıkavak, Avşarlar gibi köylerden çıkan bir çocuk imam hatip'te okur, sonra hoca olup topluma bu dini anlatır. İşte mesele buradan doğuyor, o çocuk ne o dini bilir ne toplumun geleneklerini göreneklerini anlar.

Ama xabzenin içeriğine girdiğin zaman, gerek insanlık anlayışı, gerek felsefi görüşü, tanrı anlayışı, bilhassa insanlar arasındaki ilişkiler... Bunlara bakınca o zaman o toplumun yüksekliği ortaya çıkıyor.

Ferah Ali Paşa, Çerkeslerin arasına gelince bir Çerkes kızıyla evleniyor. Daha sonra kızın anası kızını görmeye geliyor. Bakıyor kız namaz kılıyor, Hz. Muhammed’den bahsediyor, yani bilmedikleri bir takım şeylerden bahsediyor. Sonra kızını çağırıyor, diyor ki: “sen de bu şeyleri yeni öğrendin daha pek iyi bilmiyorsundur. Biz tanrıya inanıyoruz ama senin Muhammed dediğini tanımıyoruz. Bu kıldığın şeyi de bilmiyoruz. Paşa'ya söyle de gelsin bize dini güzelce anlatsın”. İşte Türk tipi din anlayışı burada kendini gösteriyor. “Benim kaynanam benim için namahrem değil ama ötekiler hep namahremdir, onlarla görüşemem” diye cevap veriyor. Buna da çok canı sıkılıyor kaynanasının, onlar bizim de çocuğumuz sayılır diye geldiler, Paşa nasıl böyle söyler diye kızıyor. Kız da gidiyor anasının niçin kızdığını anlatıyor. Yanlış yaptığını anlayınca paşa gidiyor özür diliyor ve kaynanasına İslam’ı anlatıyor güzel bir şekilde. Kaynanası o şekilde anlattıktan sonra diyor ki; “Bu din tam bize uygundur. Senden bir ricam var, bunu bizim için İstanbul'a yaz da oradan büyük efendiler gelsin, çünkü biz bu dini sahtekar Tatar mollalardan almak istemiyoruz.” Kadının yaklaşım tarzına bakın! Mesele uygarlık meselesi. Yani İslamiyet, Çerkesler gibi, cenaze, evlilik, düğün gibi sosyal müesseselerinde bu kadar mükemmel bir seviye yakalayan bir toplumla karşılaşınca işte o zaman yerini buluyor.

Abbasi Devletinin kurucusu Aba Muslim Horosani Kafkasya’ya gidince kayanın üstüne oturup ağlıyor, eyvah diyor, “Demek ki İslam bu millet için gelmiş”. Gerek şecaat, gerek dürüstlük, doğruluk... Mesela Çerkeslerdeki sığınma meselesi. Birisi gelip size iltica etse ne sebeple olursa olsun onu sonuna kadar savunur ve teslim etmezsiniz. Bu anlayış her millette yok, hatta bugün Uluslararası kuruluşların koymak istediği kurallar bile bu seviyede değil.

Ne diyor Peygamber: “Ben yüksek ahlakı tamamlamak için gönderildim”. Demek ki bir takım şeyler var, her şey yeni koyulmuyor, akıl var. Çerkes toplumunda da kendi varlıkları akılları, tecrübeleri yoluyla bir takım güzel yaşantı tarzını yakalamışlar. Çerkeslerin dindarlığının, geniş, müsamahakar oluşu ve insancıl yönünün büyük oluşu bu yüzden.

Kafkasya seyatiniz sonrasına dönelim. Bir Konferans verecektiniz?

Evet, Nalçik'e döndüğümde hazırlıklar tamamlandı ve konferans günü geldi. Lide her şeyi ayarlamıştı. Başbakan vardı, Cumhurbaşkanı'nın yardımcısı vardı, kendisi Moskova'da olduğu için gelememişti. Bakanlar, gazeteciler, şehrin önde gelen birçok ismi katılmıştı. Konferans sonrasında yüzlerce telefon aldım. Lide ve Nalo Zaur Kabardey-Balkar'ın her yerinde konferanslar düzenlemeyi teklif ettiler, ancak vaktim olmadığı için kabul etmedim. Yemen'de çalışıyordum, dönmek zorunda kalmıştım. 

Nelerden bahsettiniz o konferansta?

Konferansta şunu savundum; Kafkasyalıların tamamen yok olmamaları, varlıklarını koruyabilmeleri üç esasa bağlıdır: dil, aidiyet ve din.

Bir milleti yok edeceksen, bu gayet basit ve vecih bir şey: dilini yok et. Zaten dili yok olursa yaşantısı ve geleneği de yok olur. Bütün bu şeyler, Çerkes kimliği dille irtibatlıdır. Dil meselesi o kadar önemli ki! Ama dil meselesine verilen şey taşıdığı önemin bir milyonda biri değildir. Nerde o mücadele? Hemen hemen yüz sene oluyor, Çerkeslik için bu kadar cemiyetler kuruldu. Elle tutabilecek ne var somut olarak? Hiçbir şey. Dava sahibi sensin. Sen mücadele etmezsen ve ciddi şekilde, hatta ölüm pahasına, ölmezsen dilin uğrunda Kürtlerin öldüğü gibi bir şey kazanamazsın.

İkincisi toprak, aidiyet. Bu toprak sizin değil diyor şimdi Ruslar. Toprağın bize ait olduğunu dünyaya delillerle isbatlamak gerekli. Bu mevzularda çalışacak bir enstitümüz neden yok? Malesef yaşadıkları yerlerde güçlü olmaları bile kendilerini kurtarmalarına yetmedi Çerkeslerin. Kafkasya'ya yardım edebilecek durumdayken bile. Kahire'de Çerkesçe okutmayı men eden ne vardı? Demek ki buna kıymet vermediler.

Üçüncüsü din. Ben dine biraz namaz biraz oruç şeklinde değil, sosyal bir müessese olarak yaklaşıyorum. Kafkasya'nın tarihi hemen hemen bin seneden beri İslam dünyası ile bitişik bir tarihtir. Sonra Kafkaslıların çok büyük çoğunluğu Müslüman’dır. Dolayısıyla Kafkasyalı yaşayışını, adetlerini anlamak için İslam'ı iyi anlayacaksın, bunu anlamadığın takdirde bu işler olmaz. Ancak burada şunu söylemek lazım, Kafkasya'nın geleceği mevzubahis olunca dinsizle dindarın bir araya gelmesi gerekir, bu ayrı bir şey. Türkiye'deki tuhaf sağ-sol zihniyeti bize de intikal etti. Çünkü ne solculuk anlaşıldı bu memlekette ne sağcılık. Ben bu işin çok iyi içindeyim. İlk defa bir müftü olarak solculukla itham edilen kişiyim. Şimdi bizdeki solcuların, dine karşı Türkiye'deki bu genel durumdan kaynaklanan tuhaf bir yaklaşımı var. Oysaki Çerkeslik mevzuunda dayandıkları kültür mirasının hemen hemen yüzde sekseni din adamları tarafından yazıldı. Aytek Namitok, General İzzet, İsmail Berkok, Meretıko... hangisini alırsan al hepsi medreselerde okudular, çünkü medrese haricinde bir eğitim yok. Şimdi bu gerçeği bilmeyenler solculuk saikiyle acayip laflar ediyorlar. Halbuki kendi tarihinin, kültürünün kimler tarafından yazıldığını bir öğrenmen lazım önce. Mesela Jabağı dediğin adam kimdir? Bir din adamıdır. Medresede tahsil görmüş bir adam başka bir şey değil ki.

Sovyetlerin dağılmasından sonra dönüş fikri ortaya çıktı. Hala da tartışılan bir konu. O dönemde siz bu meseleye nasıl yaklaşıyordunuz, şimdi nasıl yorumluyorsunuz?

Bu mesele sadece duygusal bir şekilde ele alınmamalı, bizde yapıldığı gibi. Birçokları gittiler bir sene kalmadan geri döndüler. Bu kadar dönüş propagandası sonunda kaç kişi gitti? Kafkasya’dan göç de bu şekilde ele alındı, muhakeme yapılmadan, neticeleri değerlendirmeyerek... Ne göçü teşvik eden devlet ne de bilfiil göçe maruz kalan Çerkeslerin elit tabakası bunu düşünebildi. Rusya'nın arzu ettiği şey Çerkeslerin yaşadığı toprakları elde etmekti, Osmanlının aradığı da taze bir kan. Çerkesler kullanıldılar ve her yere dağıtıldılar. Tabi tüm bu kayıplardan sonra, asimilasyondan sonra, komünizm çökünce bir hareket başladı: karşı göç. Diasporadaki Çerkeslerin anavatana dönmesi meselesi. Ama bu basit, duygusal yaklaşımlarla olabilecek bir şey değil. Oraya göçecek adam nasıl yaşayacak? İstikbali, çocuklarının istikbali ne olacak? Nitekim ilk zamanlarda bazı Suriyeli aileler orada çok zor durumlarda kaldılar. Pencereleri kırıldı, evleri yağmalandı, oradaki propagandalar neticesinde bir düşmanlık yaratıldı. Türkiye’den gelenler için için bunlar kapitalisttir ve saire dediler.

Bazı yetkililerle görüştüm bu konu ile ilgili. Maykop'ta Cumhurbaşkanının yardımcısı Gazi adlı biriyle görüştüm. O adam bana şunu dedi: “Suriyeliler sürekli mektup gönderiyorlar Yeltsin'e, biz anavatanımıza dönmek istiyoruz diye. O da bize havale ediyor. Burada bir masa açtık bu iş için gelen mektuplara cevap veriyoruz sadece. Gereksiz baş ağrısı.” Meseleye böyle yaklaşıyorlardı. Buradakiler de aynı şekilde gayri ciddi yaklaşıyorlardı.

Suriye’de yaşayan Çerkes'le Türkiye'de yaşayan Çerkes'le Kafkasya'dakinin kaynaşması, beraber yaşamaya alışabilmeleri için hayli zaman gerekir. Bunun için heyetler teşekkül edecek, bu heyetler çok güzel bir şekilde, nizam ve sistem içerisinde çalışacak. Bu iş büyük paralar gerektirir. Bu sadece göç etmek isteyenle göç almak isteyenler arasında bir şey de değildir. Bunların bağlı oldukları devletler var. Bu devletlerin haberi olmalı bu devletler tarafından yardım edilmeli, Dünya'nın yardımı olmalı. Çünkü Kafkasyalılar zulme uğramıştır, ezilmişlerdir. Dünya'ya bu zulmü dünyaya anlatmak ve kendi vatanlarına dönerken bu zulmü gidermek için Dünya'nın yardımını istemek gerekir. Bunlar için büyük hazırlıklar gerekir.

Öncelikle soykırımın dünyaya tanıtılması gerekiyor diyorsunuz?

Evet, dünyaya tanıtılması gerekiyor. Bunlar ciddi şekilde uğraş istiyor. Bugün Çerkeslerin durumu buna müsait değil. Gerekli ciddiyet ve fedakarlık yok. Birtakım şeyler oluyorsa, bazı haklar elde edilmişse, bunlar da Kürtler sayesinde elde edilmiştir. Kendi çabamız, kendi fedakarlığımızla elde ettiğimiz hiçbir şey yoktur. Maalesef durum böyledir. Her şeyden önce bir şeyi kabul etmeli: Çerkeslerin kendi tarihlerine ciddi bir özeleştiri ile yaklaşma zamanı gelmiştir. Hala tarih yazarken ne kadar hain varsa onları yükseltirler. Kafkasya'dakiler Marksizm felsefesinden eğer istifade etselerdi bugün hala orada Pşı’ları savunacak fertler karşımıza çıkmazdı. Hala sınıf sistemini savunan bir sürü Kafkasyalı ile karşılaştım ben.

 

devam edecek...

Ajanskafkas

Rusya’nın Kafkasya yargısı nereden geliyor? Susan Layton’ın “Rus Edebiyatı ve İmparatorluğu: Puşkin’den Tolstoy'a Kafkasya’nın Fethi” adlı kitabı cevabın bir kısmını veriyor. Kitap eleştirmenler tarafından '19. yy imparatorluk inşası sırasında Rusların Kafkasya ile ilgili yazılı eserlerinin sentezini yapan’ ilk eser olarak tanımlanıyor. Layton'ın kitabı Rusya’nın Kafkasya ile olan uzun ve karmaşık, politik ve edebi ilişkilerine ışık tutuyor. Rus yazarlar Kafkasya’yı nasıl hayal ediyor ve resmediyorlardı? Edebiyat, imparatorluğun inşasına ne ölçüde katkıda bulunmuştu? İmparatorluk genişlerken Rusya’nın kendi kimliği nasıl şekillendi? Bunlar, Layton’ın RFE/RL Gürcistan servisinden Salome Asatiani ile uzun sohbetinde anlattıklarından bazıları.

Kafkasya’nın fethinin Rusya’nın kimliğini oluşturmasında nasıl bir rolü oldu?

Susan Layton: Rusların ulusal bilinci, uluslaşmamış yabancı gruplarla temasları ile 18. yüzyılda gelişmeye başladı. Muhteşem Petro (Deli Petro) zamanından itibaren Batı Avrupa, 'Ruslaştırıcı' bir rol oynadı. Rusya İmparatorluğu’nun Asya sınırları imparatorluk bilincine ve Rus ulusunun bu yapısına katkıda bulundu. 18 yy’dan itibaren Kafkasya, Kırım, Sibirya ve diğer yerlere yapılan etnografik seferler sınırlı sayıda okuyanı olan büyük bir bilgi birikimi oluşturdu. Her sefer imparatorluk bilincinin büyüdüğünü gösteriyordu. Rus elitleri, bir çok farklı halk, kültür ve bölgeden oluşan bu küme bir araya gelirken, çok uluslu imparatorluğun zihinsel haritasını oluşturmaya başlamışlardı. Ve Rusların bu zihinsel haritasında Kafkasya ‘Şark’ın bir versiyonu olarak özel bir önem üstlendi.

Bu nasıl odu? Bence cevap Kafkasya’nın (ciddi olarak 1818’de, Batı Avrupa’nın Müslüman Doğu hayranlığını taklit eden toplumsal bir fenomen olan Rus Romantizmi’nin yükselişine denk gelen General Yermolov zamanında başlayan) askeri fethinde yatıyor. Mozart’ın “Saraydan Kız Kaçırma”sı ve Byron’un sözde Şark Masalları gibi etkili eserlerden bahsedilebilir. Dahası, askeri fethin ve Romantizmin yükselişinin çakışmasına ek olarak, 19. yüzyılın başlarında imparatorluğun inşası daha önce olduğundan çok daha fazla Rus’u Kafkasya'ya getirdi. Sivil uşaklar, gezginler, sürgün edilenler ve askerler olarak geldiler. Bu yeni bağlantılar göz önünde bulundurulduğunda, Batılıların Oryantalizminden ve Avrupa’nın Asya’daki emperyal tutmundan haberdar olan Ruslar, Kafkasya’yı, tabiri caizse, kendi Şarkları olarak idrak ettiler. Ve burayı ulusal kimliklerini netleştirmek için bir referans yaptılar.

Rusların ve Avrupa’nın imparatorluk inşasındaki tecrübeleri arasındaki paralellikleri aydınlatmak için Edward Said’in öncü niteliğindeki kitabı “Oryantalizm”den faydalandınız. Said batılı romancılar, şairler, seyyahlar ve akademisyenler tarafından yaratılan ve ‘Şark’ın klişelerini ve görüntülerini resmeden bir betimleme sistemini yazıyor. Said “Şark irrasyonel, bozulmuş (düşmüş), çocuksu, ‘farklı’; yani Avrupa rasyonel, erdemli, olgun, ‘normal’ ” diye yazıyor. Said’e göre, bu betimleme tutumu meydana gelmeden önce bile kolonizasyonu haklı göstermek için kullanıldı. Kafkasya’ya yönelik Rus Oryantalizmi Batı’nınkinden farklı mıydı? Eğer öyleyse, nasıl farklılıklar vardı?

Kesinlikle benzerlikler bulabiliriz. Ama benim görüşüme göre, Rus Oryantalizmi Said’in ortaya koyduğundan oldukça farklı. Kafkasya’yı ‘Şark’ olarak hayal ederek Ruslar, şüphesiz Avrupalı oldukları iddialarını destekliyorlardı. Ama Rusya ‘Şark’ını, Batı Avrupalıların yaptıkları kadar kolay bir şekilde izole edemedi. Çünkü Asya, her şeyden önce, Rus topraklarının ve tarihinin organik bir parçasını oluşturuyordu. Asya, Rusya için hem ‘kendi’ hem de ‘diğeri’ idi.

Bir tarihçi şöyle yazmış: “İngilitere’nin bir imparatorluğu vardı, ama Rusya bir İmparatorluktu.” İmparatorlukların organize oluş yöntemlerinde farklılıklar var mı?

Elbette. Rusya’nın çok uluslu ve kıtasal bir imparatorluk olması büyük bir fark yaratıyor. Rusya’nın melez, yarı-Asyalı bir kimliği var. Ve bu, Kuzey Kafkasya insanlarının Puşkin, Bestujev-Marlinsky ve Lermantov tarafından romantikleştirilmesinde ifadesini buldu. Rusya’nın kültürel heterojenliği, romantikleri tamamen ait olmadıklarını bildikleri Batı medeniyeti ile Asya’yı sürekli ve yanlızca tanımlamak yerine, öyle ya da böyle, Asya’yı geliştirmeye hazırladı. Yani bu daha karmaşık ve kararsız bir girişim. Rus Oryantalizmini Said’in örnekleri ile kıyaslama meselesi giderek artan bir şekilde bilim adamlarının dikkatini çekiyor. Yakın zamanda David Schimmelpenninck van der Oye’nin "Russian Orientalism: Asia in the Russian Mind from Peter the Great to the Emigration" (Rus Oryantalizmi: Muhteşem Petro’dan Göçe Rus zihninde Asya) adlı kitabı konuya büyük katkıda bulundu. Çok hoş bir kitap. 

Sizinde belirttiğiniz gibi Avrupa’nın konsepti, Rusya’nın kimliğinin şekillenmesinde çok önemli bir rol oynadı. Bazı düşünürler ‘Avrupa’nın Rusya fikrinin belirlenmesinde temel ‘öteki’ olduğunu söylüyor – Ruslar Avrupa’dan söz ederken aynı zamanda kendilerinden de söz ediyorlar. Bu, Slavofiller (Avrupa tarzı gelişime karşı çıkan romantik milliyetçiler) ve Avrupa yönlü liberal perspektifler arasındaki gerginlikler açısından özellikle önemli. Bu gerginlikler 1840’ların sonlarında kristallaşti ve bugüne kadar, bir nebze de olsa, devam ediyor. Bununla birlikte bu ‘ötekileştirme’ çift yönlü idi; Doğu Avrupa (ve onunla birlikte Rusya) 18. yüzyılın Batılı düşünürleri tarafından “doğulaştırıldı” (Orientalization) Ya da tarihçi Larry Wollf’un etkili kitabında "Inventing Eastern Europe: The Map of Civilization on the Mind of the Enlightenment" (Doğu Avrupa’yı Bulmak: Aydınlanma Düşüncesinde Medeniyetin Haritası) söylendiği gibi kısmen doğulaştırıldı. Onun sözlerinde bu, eş zamanlıydı, ‘Avrupa ama, Avrupa değil’. Avrupa ve Şark arasında aracılık eden bir bölge. O halde, Avrupa’nın konseptiyle olan bu sorunlu ilişki ele geçirilen Kafkasya ile ilgili Rus metinlerinde ne derece yer alıyor?

Sanırım bu tamamen merkezi. Ve tüm bu meselenin baş açıklayıcısı olarak Wolff’tan söz etmekte kesinlikle haklısınız. Rusya’nın doğulaştırılması geleneği, tabiki de, Rusya’nın Kafkasya’yı inşasında görülmüyor. Meselenin kalbi, Dostoyevski’nin hayatının son günlerinde, Orta Asya’nın fethinin sırası geldiği bir zamanda söylediği ünlü sözünde bulunuyor. Dostoyevski “Avrupa’da izleyiciler ve kölelerdik ama Asya’da efendiler olmalıyız. Avrupa’da Tatardık, ama Asya’da fazlasıyla Avrupalıyız. Asya’daki medenileştirme görevimiz ruhlarımızı ayartacak ve bizi oraya götürecek” demişti. Diğer bir deyişle, Asya’da bir imparatorluk kurmak Rusların ‘Avrupalı’ oldukları algılarını destekleyen Avrupa tarzı bir projeydi. Bu, tarihçiler Peter Holquist ve Alexander Martin’in ‘imparatorluğun diyalektikleri’ (Rusların ‘Doğu’yu hayal etme ve Doğu’ya muamele etme şekilleriyle, ‘Batı’ ile olan problemli ilişkileri arasındaki geçişler) adını verdikleri dinamikti. Bu tamamen merkezi. 

Kitabınızda ‘Kafkasya Edebiyatı” yapan dört temel yazarı ele alıyorsunuz. Aleksandr Puşkin’in 1822 tarihli şiiri “Kafkas Tutsağı”dan başlayarak 1896-1904 yılları arasında yazılan ve ilk defa 1912’de ciddi şekilde sansürlenerek yayınlanan Lev Tolstoy’un “Hacı Murat” eseriyle sona eriyor. Bu ikisi arasında ise 1830’lardan 1940’lara kadar Aleksandr Bestujev-Marlinski ve Mihail Lermantov var. Sizce, bu yazarlardan hangisi emperyal Rus yönetiminin rasyonalleştirilmesinde ve/veya haklı gösterilmesinde yararlıydı?

Bence bu sorunun cevaplanması çok zor, belki de imkansız. Çünkü içerik yazarların nasıl okunduğuna göre değişiyor. Bir taraftan Kuzey Kafkasyalı adamın bir özgürlük savaşçısı, savaş faziletlerinin vücut bulmuş hali ya da Rusların kendileri ile ilişkilendirmeyi sevdikleri her tür şey olarak değerlendirmesini bulabilirsiniz. Ek olarak, özellikle Lermantov’da, fethin gaddarlığı ve vahşiliği konusunda ip uçları bulabilirsiniz. Lermantov’un “İsmail Bey” adlı şiirinde Rus ordusu ‘yırtıcı hayvan’a benzetiliyor. Ruslar bir köyü yok ederken, bebekleri öldürürken ve benzeri şekillerde gösteriliyor.

Bence, özellikle Lermantov’da savaştaki karşılıklı muamelelerle ilgili ip uçları bulabilir ve bunlardan çeşitli senaryolar ve değerler çıkarabilirsiniz. Mesela, 1990’larda Kafkaskaya’daki kargaşa yükselirken Çeçenler, “zloy Chechen” (zalim Çeçen) şiirindeki bir sahne (Ahlaksız Çeçen bankın etrafında sinsice dolaşmaktadır) nedeniyle Lemantov’un Caharkale’deki heykelini yıktılar. Bu bağlamda, Sovyet sonrası dönem bağlamında Lermantov oldukça emperyalist bir yazar olarak değerlendiriliyordu. Ve hala bu oldukça saptırılmış bir okuma.

Gerçeği söylemek gerekirse, Lermantov’un üç büyük romantik arasında savaşın ahlaki meşruluğu konusunda en çok şüpheye neden olan kişi olduğunu söyleyebilirim. Tabiki de Tolstoy’un “Hacı Murat”ı tek başına Kafkasya savaşını açık bir şekilde soykırımsal bir saldırı olarak kınamıştı. Ama, benim görüşüme göre, Rus askerlerin bebek katili olarak gösterilmesinin de dahil olduğu Romantik edebiyatın motifleri, Tolstoy’un yaşlılığında açık bir şekilde ortaya koyduğu antiemperyaslist tutum için hayati önem taşıyan öncülerdi. 

Dini farklılıklar Oryantalist söylevde çok önemli bir rol oynuyor. Yine Said’den bir alıntı yaparsak özellikle Batı Avrupa’ya bir tehdit olduğu yönündeki tarihi algıdan dolayı İslam, “bütün Avrupa medeniyetinin orta çağlardan beri üzerine kurulduğu temellere karşı olan bir yabancıya çevrildi”. Rusların bağlamında, Kafkasya’nın Doğulaştırılması, Rusya’nın Kafkasya Müslüamanları ile kızışan savaşı ile bağlantılı olarak nasıl gelişti? Kuzey Kafkasya’nın Müslümanlarını ve İslami kültürlerini temsil eden dominant biçim ne idi?

Bu çok ilginç bir soru. Rusların Kuzey Kafkasya halklarını ve Gürcüleri hayal etme biçimleri arasında ilgi çekici uyuşmazlıklar vardı. Rusların Kuzey Kafkasya dağlıları ile ilgili kurdukları romantik imaj ‘asil barbar’ tarzındaydı. Rusların kendi ulusal erkek profillerine atfetmeye eğilimli oldukları savaş meziyetleri, cesaret, özgürlük aşkı gibi özellikleri barındırıyordu. 

Bu ‘asil barbar’ tiplemesinin benzerleri tabiki Batı edebiyatında da bulunabilir, en çok da Byron’un eserlerinde. 

Kesinlikle. Ve dağlılarla ilgili. Byron’un "Childe Harold's Pilgrimage" adlı eserinde Arnavutluk’u ele alış şekli tam olarak buna uygundur. Ama ilk olarak Puşkin’in "Kavkazski Plennik" yada "gortsy" de modellendiği üzere dağlılar, ciddi bir şekilde Müslüman olarak etiketlenmemişti. İslam’dan bahsedilmesi, aslında, çok marjinal. Bunun yerine esere hakim olan konu dağ ortamı. Görkemli dağlar arasında yerleşmiş küçük bir Çerkes köyü var. Bu tür sahneler yakın zaman sonra (1820’lerde) Rusların Kafkasya dağlarını kendi Alpleri olarak algılamalarına yol açtı, “Kavkazskie Alpi” (Kafkas Alpleri). Ek olarak, Puşkin’in şiirinde ‘Circassian narod’ (Çerkes halkı) bütün gün tarlalarda çalıştıktan sonra köylerine dönerken resmediliyor. Bu küçük, ama önemli bir detaydır ve bence, bu insanların bir tarım temeli olduğunu ve sadece haydut olmadıklarını akla getiriyor. Özellikle ‘narod’ kelimesinin kullanımı Puşkin’in Çerkeslerine köylülerle bir benzerlik veriyor.

Bu bağlamda Puşkin “Kavkazskii Plennik” eserini yazdığı zaman General Yermalov’un Kafkasya’yı zaptettiği yönündeki yaygın Rus inanışını paylaştığını hatırlamak önemli. Bir Rus gazeteci 1823’de “Kafkasya Rus tahtının ayaklarına düşmüştür” diye yazmıştı. Savaş bitmiş gibi görünüyordu. Halbuki bu sadece geçici bir durulmaydı. 1820’lerin sonlarında, ilk Kafkasya İmamı Gazi Muhammed’in liderliğinde Çeçenya ve Dağıstan’da Ruslara karşı cihad başladı. Ve bildiğiniz gibi, bu direniş hareketi ancak 1859’da Rusya’ya teslim olan İmam Şamil dönemine kadar devam edecekti. İşte şimdi cihad ve Rus askeri saldırısının başlaması bağlamında “gotrsi”lerin vahşi ve barbar Müslümanlar olduğu edebi imajının yaygınlaştığını görüyoruz. İslami element dile getiriliyor. Ve tabiat da, benzer bir şekilde ,1830’lu yılların yazılarında belli bir oranda doğulaştırıldı. Mesela, dağlar “Alpler” yerine “Aulous dağları” oldu.

(Çoğunlukla Said’in bahsettiği yapıdaki) Bu doğulaştırma süreçleri temelde uzun zaman önce unutulan yazarların çalışmalarında gerçekleşti. Kitabımın “küçük doğulaştırıcılar” diye adlandırdığı yazarlar. Bestuzhev-Marlinsky, Lermontov ve asker-yazar Aleksandr Polezhaev eserlerinde İslami kültür, Kuzey Kafkasya ve Azerbaycan’dan çokça bahsedildiği doğru. Bununla birlikte onların hikayeleri, belirsiz ve kısa ömürlü küçük doğulaştırıcılar tarafından yazılan eserlerden daha karmaşık ve ikirciklidir. Bu eserleri daha karmaşık hale getiren büyük etken ise, Bestuzhev-Marlinsky, Lermontov ve Polezhaev’in savaşları ahlaken rahatsız edici, hatta miğde bulandırıcı teşebbüsler olarak sunmalarıdır. Ve bu, 19. yüzyılda Rusların Kafkasya’nın fethinin hırslı generallerin yararsız ve zararlı çılgınlıkları olduğu yönündeki algılarında yankı bulan bir temadır.

Şimdi özellikle Gürcistan hakkında soru sormak istiyorum. Bence kitabınızda etkileyici bulgulara ulaşmışsınız. Kuzey Kafkasya’nın metinlerde tasvir edilişinden oldukça farklı olan bu çok özgün sunum biçimini tanımlıyorsunuz. En önemlisi Gürcistan’ın sürekli olarak doğulaştırıldığını ve Batılı özelliklerinin sistematik bir şekilde gözardı edildiğini iddia ediyorsunuz. Bize bunun hakkında daha çok şey anlatabilir misiniz? Ve eğer kesin bir şekilde belirtebilirseniz, Rus yazarlar Gürcistan’ı ne derece yanlış anlatıyorlar? O zamanlar Türk ve Pers kültürlerinin etkisi çok büyüktü. Diğer bir değişle, Gürcistan doğulaştırmak için kolay bir ‘hedef’ti. Bir çok tarihçi hala Rusya’nın Gürcistan’ın Avrupalılaştırılmasında kilit rolü oynadığına inanıyor. O halde, Rusya’nın emperyal genişlemesi sırasında Gürcistan nasıl Avrupalı idi? Rus yazarlar ne kadar şeyi göz ardı etmek zorunda kaldılar?

Evet. Karşılaştırma gerçekten çarpıcı. Sorunuzda da belirttiğiniz gibi, İran ve Türkiye’nin etkileri yüzünden Gürcistan, doğulaştırmak için kolay bir hedefti. Dikkate değer bir etki bıraktılar. Ama asıl nokta, bence, Rusların Gürcistan’ın tarihi ve kültürünün idrakı konusunda seçici davranmaları. Onlar, Gürcistan’ın antik Hristiyan temellerini görmezden geldiler ve Gürcistan’ı oldukça hafiflettiler. Herşey, Rusya’nın ülkeyi ele geçirişini haklı çıkaracak bir tarzda yapıldı. Kuzey Kafkasya insanlarının biçimlendirilmesine dahil olan oryantal özellikler, imparatorluğa karşı silahlı direnişin çevresinde kümelendi. Diğer yandan Ruslar Gürcistan’ı ayyaş, nefsi ve tembel Doğu olarak gösterdiler, onu sık sık Rusya ile birleşmek için yanıp tutuşan bir kadın olarak semblize ettiler. Ve sonra bu emperyal efsaneyi gerçekleştirmek için Gürcü erkekleri tembel, zayıf, korkak, çoğu zaman sarhoş, aceleci, çabuk sinirlenen ama hep başarısız olan kişiler olarak basmakalıp bir kategoriye sokuldular.

Mesela, Lermantov’un savaş alanından kaçan “korkak Gürcüler” hakkındaki ünlü sözünde de belirtildiği gibi mi?

Kesinlikle evet. O sıralar akrabalarından biri “Lermantov ordudaydı, Gürcülerin korkak olmadıklarını biliyor. Bunu neden yazdı?” demişti. Ama bütün bunlar efsanenin bir parçası.

Peki ne oldu? Neden Kuzey Kafkasya’da yiğit figürler (Ammalat Bek, Hacı Murat, Şamil) varken Gürcistan hakkındaki metinlerde zayıf erkek ana karakterler var?

Aslında bu, belki de, cevaplanması imkansız bir soru. Muhteşem tarihçi Mark Raeff bir keresinde bana en iyi tarihin ‘neden’ değil ‘nasıl’ sorusu araştırılırken ortaya çıkarıldığını söylemişti. ‘Nasıl’ sorusu sıklıkla bir çok spekülasyona yol açabilir. Kesin bir biçimde yapabileceğimiz şey, sadece bir şeyin nasıl olduğunu gözlemlemek ve belki sonra bunun arkasında neler olabileceği hakkında tahminlerde bulunmak. Rusya meselesine gelince, Gürcistan hakkındaki Rus efsaneleri açıkça emperyal işgali meşrulaştırma amaçlı. Ve sanırım, Rus İmparatorluğu’nun büyüklüğü ile kıyaslanınca bir tür maçoluğa çekici gelen Gürcistan’ın çok küçük olması ile ilgili bir şeyde var.

Geride kalan ilgi çekici bir şey, Rusların Gürcü betimlemeleri, Gürcü kültürünün karmaşık gerçeklikleri ve Gürcülerin Ruslarla etkileşimleri temalarının kesişim noktaları. Sadece Gürcistan’ın Hristiyanlığı Rusya’dan altı asır önce kabul etmesi söz konusu değil. Ayrıca (1801’de başlayan) Rusya’nın Gürcistan’ı topraklarına katmasından sonra bir çok Gürcü Çarlık ordusunda hizmet etti, Napolyon savaşlarında, Çeçenlere karşı ve benzeri durumlarda savaştılar. Ek olarak, Ruslar ve Gürcüler arasında profesyonel ve şahsi ilişkiler ağı vardı. Mesela, Aleksandr Griboyedov'un kayınbabası Prens Aleksandr Çavçavadze konukseverliği ve Rusya ile Gürcistan’dan eğitimli edebiyat adamlarını bir araya toplaması ile ünlenmişti. Ve tabiki Ruslar ve Gürcüler arasındaki edebi ve kültürel temaslar Sovyet döneminde de gelişmeye devam etti. Ancak, Hristiyan erkekliğinin pozitif özellikleri ve Rus ve Gürcü erkekleri arasındaki benzerlik manifestoları, Gürcistan üzerindeki Rusya hakimiyetini garantileyen kültürel mitoloji lehine Rus metinlerinde sansürlendi. 

Burada özellikle hangi metinlerden söz ediyorsunuz?

Lermantov’un “İblis” adlı eseri korkak Gürcü erkeği imajını gördüğümüz iyi bir örnek. Bu sürecin daha da etkili olan kısmı ise Rusların hem Hristiyanlığı hem de Gürcistan’ın Rusya’nın boyunduruğu altına alınışını ve Rus yönetimine karşı Gürcü direnişini göz ardı eden Rus metinleridir. Bunlardan en bilineni, 1803’de tahttan indirilen Gürcü kraliçesi Mariam’ı tahttan indirme emri ile gelen çarlık generalinin kraliçe tarafından bıçaklanarak öldürmesidir. Bu, zamanın Rus belgelerinde acımasız ve bir kadının işleyeceği akıl almayan zalimce bir hareket olarak tanımlanan harikulade bir davranıştır. Ve bu cinayet, ben öyle inanıyorum, Rus edebiyatında tehlikeli Gürcü kadını olarak izlerini bırakır. Lermantov’un şiirinde ahlaksız Kraliçe Tamara imajı vardır, Puşkin’in "Bahçesaray Çeşmesi” eserinde Zarema bir katildir ve Griboedov’un “Gürcistan Geceleri” eserinde Midia’ya (Yunan mitolojisinde Kolhis Laz kralı Aetes'in kızı) benzeyen bir kadın figürü vardır. Kısaca, bu acımasız kadınlar da, onları kontrol altında tutmak için güçlü erkeklere ihtiyaç olduğu ortaya atılarak, imparatorluğun inşasının garantilenmesine yardım ederler. Ve Gürcü erkekleri, hatırladığımız gibi, zayıftırlar. 

Burada görülen bir çelişki var, politik olarak Gürcistan’ın Rusya’ya katılışı Hristayanlığın ve Avrupa’nın kültürel değerlerinin İslam’a karşı korunması olarak çoğunlukla haklı gösterildi. Ve hala Gürcistan’ın Hristayanlık mirası Rus edebi metinlerinde göz ardı ediliyor.

Evet, bu oldukça iyi bir nokta. Ama efsane yapmak, çözülemez görünen çelişkileri çözmekte iyi olmayı gerektirir. Sanırım dişilik sembolü bunu açıklamada yardımcı olur. Bir yandan Rusya’nın koruyucu olduğu ve dindaş olduğunuz fikri var. Ama ayrıca Rusların bilinç altlarında Hristayanlık bağı olmasına rağmen, Gürcistan’da her sınıfın ya da toplumun zaman zaman Rus yönetimine karşı ayaklandıkları gerçeği var. Yani işgal gerçekten istenmiyor. Ve bu gerçek, bu acımasız kadınlarda somutlaştırılıyor. Yani hem koruma ihtiyacı, hem de bir tehlike (bir tür zebaniye dönüşebilecek bir kadın) olduğu hissine kapılıyorsunuz. Meselenin her iki yönü baskın Rus (Rus damat) figüründe çözümleniyor ve böyle devam ediyor. www.circassiandiaspora.com

 

13 Kasım'da Radio Free Europe/Radio Liberty'de yayımlanan bu röportaj Cavit Yılmaz tarafından Ajans Kafkas için Türkçe'ye çevrildi.

Kaynak: ajanskafkas

Yapımcılar Hakkında:

Mutaz Jankot 13 yıldır profesyonel bir yönetmen olarak çalışan bir film yapımcısı ve film yönetmenidir. O şimdiye kadar 40'dan fazla film yapmış ve Kahire Film Festivali, Fas Film Festivali, Tunus Film Festivali, Montpelier Film Festivali gibi uluslararası film festivallerinde 6 uluslararası ödül almıştır.

Ashraf Jankot bir film yapımcısı ve o 16 yıldır bu alanda. O da 6 yıl El Cezire kanalında Grafik Bölümü başkanlığı yaptı.

HOME(Anavatan) Filmi nedir?

HOME(Anavatan), geniş film dünyasının çok farklı bir türü. O bir belgesel değil. Bize gerçekten şaşkınlık ve hayranlık verecek “Sözsüz bir sinema filmi”. Uluslar arası alanda sadece 6 film bu şekilde ve bu tarzda oluşturulmuş ve çekilmiştir. Umuyoruz bu 7. si olarak kabul edilir.

Kaç dakikalık bir film? Nerede çekildi ve Niçin?

Film 89 dakika.”1 saat 29 dakika”. Film Kuzey Kafkasya’da ki 3 ülkenin 103 bölgesinde çekildi.  ”Adıge Cumhuriyeti, Kabardey-Balkar Cumhuriyeti ve Abhazya Cumhuriyeti”. Filmi çekmede ki amaç kendimize şunu sormak: “Biz Çerkesler her yerdeyiz” basit bir soru “Biz Anavatanımızı mı kaybettik?”

Dünyada ki bütün Çerkesler “Diaspora ve aynı zamanda Kafkasya’da kiler” bu filmde vatanımızı daha önce hiç görmedikleri gibi görecekler, Güzel manzaralarını kastediyorum. Daha önce hiç görülmemiş hiç çekim yapılmamış birçok bölgede film çekimlerini yaptık. O görüntüler anavatanımızın bir cennet olduğunu gösteriyor. Tamam, o zaman gidelim görelim ve keşfedelim diyeceksiniz :)

Aynı zaman da filmde anavatanımızın farklı yanları da var. Sadece güzellikler değil. Savaş ve Ölüm gibi… İnsanlar izlediklerinden dolayı şoka uğrayacak.

Benim bazı yakın arkadaşlarım filmi izledi. Film hakkında onlardan gördüğüm bazı izlenimleri aktarabilirim. Onlardan bazıları izlediklerinden dolayı ağladı. Bu yüzden bana göre film sizin derinden duygularınıza dokunabilir. Ve bence ilk adım olarak bu iyi.

Milyonlarca Çerkes 1864den beri diasporada yaşıyor Nesiller geçti yeni nesiller anavatanın nasıl bir yer olduğunu görmediler, bizden alınanın ne olduğunu orada neler olduğunu bilmiyor. Filmin yollarımızı Anavatanımızla tekrar bağlayan derin bir çağrısı var.

“O sözsüz bir film” diyerekten ne kastediyorsunuz?

HOME(Anavatan) Filminin çok farklı bir hikâyesi var. Filmin izleyecek olan herkese kişisel mesajı var. Filmi Çerkesce Türkçe Arapça ya da Rusça çekmek ya da politik görüşler ekleyerek çekmek önemli değil. HOME(Anavatan) filmi izleyecek olanların kalplerine derin çağrışımlarla konuşacak ve Anavatanı anlatacak. Bu yüzden biz Çerkesler kendimizi soracağız neden oradan uzakta yaşıyoruz? Biz anavatanımızı mı kaybettik? Kaybetmediysek anavatanımız için bir şeyler yapacak mıyız?

Film Çerkes halkının muhteşem heyecanını ve Çerkes halkının acısını gösterecek. HOME Filmi Çerkesya’ya kendisi hakkında konuşması için fırsat vermeye çalışan samimi bir film. O güzelliği& savaşı, ölümü&yaşamı, aşkı& büyük kişisel fedakârlıkları anlatan bir hikâye. Bunların hepsini orkestra eşliğinde Çerkes müzikleriyle ve müthiş sinematik görüntüleri ile size sunacak… Filme hiçbir düşünce koymadık. Haydi, sadece izleyelim ve görelim Anavatanımız bize ne anlatmak istiyor.

Ekranda alt yazı ve ya seslendirme olmadan insanlar Filmi nasıl anlayacak?

Bence anlayacaklardır, çünkü düşünce çok basit. Orijinal düşüncesi sana bir şeyler anlatmaya çalışan bir resim tablosuna benziyor bu. Yapman gereken sadece derinlemesine bakmak ve sana anlatılanı anlamaya çalışmak.

Biz Kafkasya’ya kendisini anlatması için izin vermek istedik. “İyi yanları ve kötü yanları.”Biz kendi düşüncelerimizi bir anlatı ve ya alt yazısı şeklinde filme koymak istemedik. Çünkü fikirler önemli değil. Biz Kafkasya’nın bize anlatmak istediklerini duymak ve görmek istedik.

Filmi çekimlerini yapmak için ilk defa Anavatana gittiğimde sadece vatanın güzelliklerine vurgu yapmayı planlıyordum fakat daha sonra fikrim değişti çünkü kendimi buraya ait hissettim. Üzgündüm. Orada yaşamıyordum. Benim Büyük dedelerim bu vatanı kurtarmak için öldü. Anavatanım için bir şeyler yapmalıyım dedim. Sadece vatanın güzelliklerini gösteremem. Dünyanın duyması ve anlaması için daha derinden şeyler göstermeliydim. Dünyanın duyması gereken büyük bir mesaj var. Bilinçsizce kendime şu soruları sormaya başladım; “Ben Anavatanı mı kaybettim?” “Onlar anavatanımı benden aldılar mı?"

Bu sorular önem kazandı ve oradan da bir filme dönüştü. Sizi Anavatanda ruhsal bir seyahate çıkartacak (deneyim yaşatacak) bir film yaptık. Ve bu deneyim bizi derinden etkileyecek ve bize mutluluğu, mutsuzluğu, aşkı, kaybetmeyi, kazanmayı, iyiyi, kötüyü ve umutlarımızı hissettirecek.

Kaç insan Filmin kendilerine ne anlatmaya çalıştığını anlayacak?

Bence Çerkesler Kafkasya’yı çok iyi biliyorlar, Anavatanın onlara anlatmak istediğini çok kolay ve hızlı bir şekilde anlayacaklar ve belki Kafkasya’dan uzak Kafkasya ile ilgisi olmayan az da olsa bazı Çerkesler olabilir. Bundan sonra(filmi izledikten sonra)  kökenlerini öğrenmek için, nereden geldiklerini öğrenmek için ve anavatanlarını öğrenmek için onlar kendilerine sorular sorup cevaplar aramaya başlayacaklar. Çünkü kim anavatanını geçmişini inkâr ederse o kişiler utanç içinde ölecektir.  

Bu film sadece Çerkesler için mi?

Hayır, sadece Çerkesler için değil. O herkesin duyması gereken uluslararası mesaj içeren bir film. Film yayınlandıktan sonra Amerika’da ki Avrupa’da ki ve Asya’da ki Film Festivallerine katılacağız ama ne bir yarış için ne de bir ödül için. Orada, bir noktada Film Çerkes’lerinin sesini yüksek sesle dile getireceğini ve Dünyanın bizi anlamaya ve dinlemeye başlatabileceğini umuyoruz. Bu yüzden projenin her yere ulaşması için tüm Çerkes’lerin desteğine ihtiyacımız var.

Yani bu Film Çerkesya (Çerkes Anavatanı) hakkında herkese bir fikir mi verecek? Ve Teaserlarda (Fragmanlar da) korkunç dehşet verici filmin içinden bazı sahneler gördük bu konuda ne diyeceksiniz?

Biz bu Filmi sadece fikir vermek için yapmadık… Hayır… Biz bu filmi bir mesaj vermek için yaptık. Evet, Yerli Çerkes’lerin (Anavatandakilerin) anavatanı elde tutmak için kaybetmemek için yaptıklarını gösteren bazı korkunç(dehşet verici) sahneler var.  Biz Filmin her yerinde tekrar tekrar soruyoruz. “Biz anavatanımızı mı kaybettik”

İkici Teaser (Fragman )dan karelerde Lenin Meydanı, kargalar, yıkılmış binalar ve Abhazya’daki savaş gibi bazı şeyler biraz ürkütücü olabilir. Ama diğer yandan Kafkasya’nın doğallığı gibi kareler var ve bunlar fon müziğiyle harika olacaktır.

Bu film size AŞKI ve ACIYI, SAVAŞI ve GÜZELLİKLERİ, UMUTLARI ve KEDERİ, KAZANMAYI ve KAYBETMEYİ vb. anlatacak.

Yani filmi izleyenler Anavatanın her iki yönünü de izleyecekler.

Yani bize neyi göstereceksiniz? Korkunç ve Tahrip olmuş Kafkasya’yı mı?

Hayır,  sadece mahvolmuş ve dehşet veren Kafkasya’yı göstermeyeceğiz. Siz anavatanın tam manasıyla nasıl bir yer olduğunu göreceksiniz.  Orada neler olduğunu neler yaşandığını göstereceksiniz. Fakat herkesin yapabileceği tipik yoldan değil, Eğer Kafkasya’yı anlatan bir film yapacaksan bu doğru değil. Hayır.  Çok yaratıcı bir yöntem olan sinema diliyle “Resim Dili” olmalı bu.

Filmin gösterimini nasıl yapmayı planlıyorsunuz? DVD ya da sinema salonları yardımıyla mı? Belki internete yükleme yaparsınız?  Kısacası nasıl olacak?

HOME (Anavatan) filminin yayılımı ile yakında bütün bilgileri bir web sitesinde yayınlayacağız.  Gösterimi nasıl olacak filmi nasıl satın alabileceğiniz ile ilgili, tüm bilgileri.

HOME(Anavatan) filminde Çerkesce konuşan kahramanlar var mı?

Evet, filmde Çerkes kahramanlar var ama onlar konuşmuyor. Bu Çerkesler birçok şeye maruz kalıyorlar ve onlar anlamanız için size birçok şey gösterecek. Tekrardan filmi izlerken ağlayan yakın arkadaşlarıma dönecek olursam onlar bana Anavatan için bir şey yapmadıklarından dolayı kendilerini çok kötü hissettiklerini söylediler ve “Keşke orada yaşasak ve ya yaşamak için tekrar oraya dönebilsek.” dediler

Aynı zamanda yerlerde(manzaralar) “filmin içindeki bölgeler” de filmin kahramanlarından. Onlar olayları yönetecek ve daha önce anlatılmamış hikâyeleri anlatacak film içinde ki karakterlerden.

HOME(Anavatan) filmi bizi hep içimizde yankılanan o saf, katıksız Çerkes düşünde bir yolculuğa çıkartıyor. Bu öyle bir yolculuk ki hiç sona ermesini istemeyeceksiniz…

Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti kitabı üzerindeki çalışmalarınız ne zaman başladı? Kitabın sürecine ilişkin aşamaları okuyucularımız öğrenmek isteyecektir.

S.E.B.: 1960’lı yılların başından beri Kafkasya’nın tarih ve kültür sorunları ile sürekli olarak ilgilendim. Bu konu ile ilgili merakım ve bilgi-kaynak biriktirmem de o yıllarda başladı. Ne var ki, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’ni kurma ve yaşatma çalışmalarına katılan Pşimaho Kosok, Vassan Girey Cabağı vb. bir çok kişi SSCB’nin kuruluşundan sonra sürgündeki yaşamlarını Türkiye’de geçirdikleri halde kimse onların elindeki bilgi birikimi ve belgeleri değerlendirmeyi düşünmemişti. Dahası 1960’lı yılların sonunda Sovyet-Rus propagandasının etkisiyle tarihimizin bu çok önemli dönemi, adeta bahsedilmesi sakıncalı beyaz sayfalara dönüştürülmüştü.


Glasnost dönemi ve SSCB’nin dağılmasını izleyen geçici "demokrasi" aşamasında birçok kez Kafkasya’ya gitme olanağını buldum. Bu arada basılmış-basılmamış ya da sözlü olarak konuyla ilgili bazı kaynaklara ulaştım. Ama hemen belirteyim ki, 1937-1938 temizliklerinden sonra Rusya’da da bu konulardaki kaynaklara ulaşabilmek zorlaşmış, nisbi bir "özgürlüğün" hüküm sürdüğü SSCB’nin ilk yıllarında basılmış olan eserler kütüphanelerde bulunmaz hale gelmişti.

Ancak bu yıllarda Kafkasya’da da belli çevrelerde bir kendine ve milli konulara dönüş süreci başlamış bulunuyordu. Örneğin 1992’de Mahaçkala’da Kafkasya Dağlı Halkları Konfederasyonu’nun girişimiyle "Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti" konusuna yönelik bir konferans toplanmış ve burada sunulan tebliğler yayınlanmıştı. Dağıstan Bilim Enstitüsü tarafından "Kuzey Kafkasya ve Dağıstan Dağlıları Birliği" (Soyuz obyedinennıkh gortsev Severnogo Kavkaza i Dagestana (1917-1918gg.), Gorskaya Respublika (1918-1920gg.) adıyla önemli bir belgesel derleme yapıldı. Ben bu sırada konuyu yazmaya başlamıştım ve bu kitabın araştırmalarıma büyük katkısı oldu. Gitme olanağı bulduğum Adıgey, Kabardey-Balkarya, Abhazya, Çeçenya ve Osetya’dan da bazı kaynaklar toplamıştım. Bu arada Şamil Kültür ve Eğitim Vakfı’nın Almanya’dan getirterek korumaya aldığı merhum Barasbi Baytugan’ın kitaplığından ve Kafkas Vakfı kitaplığından da önemli ölçüde yararlanma olanağı buldum. Daha önceleri anne tarafından akrabam olan rahmetli General Sultan Kılıç Girey’in kardeşi S. Beyazıt Girey’in, Aslanbek Kos, Temirbulat Kubat vb. kişilerin yazılı-sözlü anılarından da yararlandım. Uzun sözün kısası bu araştırma neredeyse 30 yılı aşan bir süre içerisinde yavaş yavaş ortaya çıktı. Samsun ve İstanbul’daki Birleşik Kafkasya Derneği çalışanları da dizilmesi ve yayınlanmasına yardımcı olmak ve daha önemlisi bu araştırmayı önemsemek suretiyle bana önemli bir destek sağladılar.

Yol gösterici çalışmanızdan hareketle, konu ile ilgili araştırma yapmak, monografiler hazırlamak isteyenlere herhalde bazı tavsiyeleriniz olacaktır.

S.E.B.: Kitabımın Kuzey Kafkasya’nın 1917-1922 yılları arasındaki tarihi konusunda özellikle Türk dilindeki ilk kapsamlı çalışma olduğunu ama yeterli olmadığını söyleyebilirim. Bu konu siyasal nedenlerle Kafkasya’da ve Rusya Federasyonu’nda daha uzun bir süre tarafsız olarak yazılmayacaktır. Bu yüzden diasporadaki araştırmacılarımız tarafından, bu yıllardaki olaylarla ilgili konuların hazırlanacak tezler, kitaplar, makaleler ile incelenmesi ve bu araştırmaların anayurda da etkin bir şekilde ulaştırılması gerektiğini düşünüyorum. Ben Kafkasya konularında araştırmalar yapan ve yapmak isteyen araştırmacılar ve bilim adamlarına öteden beri elimden geldiğince yardımcı olmaya çalıştım. Kültürel örgüt olma iddiası olan derneklerimizin de, hiç değilse kapsamlı birer Kafkas kitaplığı oluşturmaları ve bu gibi konularda hiç değilse bir enformasyon merkezi görevi yüklenmeleri yönünde olacaktır.

Sanırım bu son cümlelerinizden diasporadaki "sivil toplum kuruluşları"na (STK) uzanabiliriz? STK’lar için"Quo Vadis" sorusuna cevabınız ne olabilir?

S.E.B.: Diaspora ülkelerinde oluşturabildiğimiz yegane örgütlenme biçimi olan kültür derneklerimiz ve vakıflarımız eksikleri ve fazlalarıyla bugüne kadar belli bir fonksiyonu yerine getirmişlerdir. Bunlarda görev almış, bazen büyük özveriler göstermiş, bazen büyük hatalar yapmış olan binlerce kişi de bizim insanlarımızdır ve herhalde saygıyı hak etmişlerdir. Bugüne kadar yapılan yapılanların ve kolayca yapılabileceği halde yetersizlik, bilgisizlik, bencillik, grupçuluk gibi nedenlerle yapılamamış olan bir çok işin muhasebesi, elbetteki en azından hataların ileride de yinelenmemesi bakımından yapılmalıdır ve yapılacaktır. İnsanlarımız artık testiyi doldurup taşıyanlarla, onu kırmaya ve dökmeye çalışanların arasında bir fark olduğunu da artık anlamak ve bunları birbirinden ayırmayı bilmek durumundadırlar. Derneklerimizin günümüz koşullarına uygun yeni biçimler almaları gerektiği ortadadır. Bunun içinde herkesin bir şekilde emek vermesi gerekmektedir.

Bugün bir anlamda, yapay bir gündemle "birleşme-bütünleşme" sözcükleri ardına sığınarak sürdürülen çabalara ilişkin düşüncenizi merak ediyorum.

S.E.B.: Birçok kişi gibi bende bu birleşme konusunu Kaf-Bir döneminden başlayarak mevcut kadrolarca biraz mecrasından çıkarıldığı ve saptırıldığı kanaatini taşıyorum. Bu yüzden bu konuya girmeyi pek istemiyorum. Ancak yıllar boyunca bir çok ortamda belirttiğim şu hususu da tekrarlamaktan kendimi alamayacağım: Bir Osmanlı şairinin "Barik-i hakikat müsademe-i efkardan çıkar" (Gerçeğin kıvılcımı fikirlerin çarpışmasından çıkar) sözlerine şunu eklemiştir. "Evet ancak çarpışanlar kafa ise olur, eğer çarpışanlar kafa değil de kabak ise ortaya sadece kabak çekirdekleri çıkacaktır". Ben öteden beri asli sorunun derneklerin şu veya bu şekilde, şunun veya bunun komutasında birleşmesinden ziyade, niteliklerinin yükselmesine, bunları yönetecek bilinçli kadroların yetiştirilmesine ve işbaşına getirilmesine önem verilmesi gerektiğini söylemişimdir. Bu sağlanırsa aklı başında ve nitelikli insanlar şu veya bu şekilde zaten örgütlenecekler ve belli ölçülerde fikir birliğine de varacaklardır. En azından uygarca tartışabileceklerdir. Çünkü "aklın yolu birdir". Eğer örgütler ve insanlar niteliksiz iseler, yani sıfır değerinde iseler, bunları toplasanız da yan yana getirseniz de ortaya üst üste konmuş bir sürü sıfır bir araya gelmiş olacak ve ortaya çıkan toplam (Dernekler birliği, federasyon vb.) herhangi bir değer oluşturmayacaktır. Asıl önemli olan nitelikli, sağduyulu ve her şeyden önce de kişisel komplekslerden arınabilmiş kadroların kurulması ve bunların göreve özendirilmesidir. Ben toplumumuz içinde böyle insanların hiç azımsanmayacak sayıda var olduğunu biliyorum.

Dilerseniz unutamadığınız bir anınızla, başka sohbetlerle görüşebilmek üzere söyleşimizi tamamlayalım.

S.E.B.: Ankara’daki Kuzey Kafkasya Kültür Derneği’nin yönetiminde bir süre birlikte çalıştığım rahmetli Elbruz Gaytatı ağabeyimiz yaşlılığı hiç yanına yanaştırmaz, insanların hep genç kalması gerektiğini, ancak aralarında "gençler", "olgun gençler", "yorgun gençler" şeklinde bir sınıflama yapılabileceğini söylerdi. Ben de henüz yorgun değilsem de "olgun genç" sınıfına girmiş ve yarım yüzyılı devirmiş bir kişi olarak ister istemez epey geniş bir anı birikimine sahip oldum. Bunlar arasından bir ikisini seçmek zor oluyor. İster istemez yaşam eksenimin önemli bir bölümünü oluşturan Kafkas-Çerkes sorunları ile ilgili anıları yazmayı ve yayınlamayı düşünüyorum. Artık onları da oradan okursunuz. Sizlere başarılar diliyor, sempati ve iyi dileklerimi sunuyorum.


bkd.org.tr

Hulusi Üstün, Türk öykücülüğünün önemli temsilcilerinden ve Türk edebiyatında Kafkasya denilince ilk akla gelen isim. Ayrıca, Demokrasi İçin Çerkes Girişimi’nin sözcülerinden biri. ‘Gurbetten Çerkes Hikayeleri’, ‘Burası Çeçen Komitesi’, ‘Canlar’, ‘Şaheser’, ‘Türkü Öyküleri’, ‘Kanatlı Süvarinin Hatıraları’ adlı kitapları, makaleleri ve aktivistliği ile tanınan Hulusi Üstün ile Diçeg’i, Çerkes Hakları İnisiyatifini, Çerkes kimliğini ve Kafkasya’yı konuştuk.

Kafkasya’da savaş hiç bitmiyor. Geçmişten bugüne Kafkasya’daki savaşın yarattığı tahribat üzerinde yeterince durulduğunu düşünüyor musunuz?

İşte bir tragedya! Yeryüzünde savaşla boşaltılmış coğrafyalar, Endülüs, Kolomb öncesi Amerika… Bunların trajedisinden dünya haberdar. Kafkasya’dan ise dünya tarihinin haberi yok. Kaybedilenler hep istatistikî veriler olarak düşünüldü bugüne kadar. 10 milyon insan öldü, 5 milyon İnsan öldü, 2 milyon insan öldü… Bunlarının her birinin bir hayatı vardı, bu insanlarının her birinin akrabaları vardı, bu insanların her biri bu halkın kültürünün belli nüvelerini taşıyorlardı. O insanlarla beraber o kültür öldü. O insanlarla beraber birçok hatıra öldü, o dilin birçok kelimesi öldü. Dolayısıyla Türkiye’deki Çerkeslerin Kafkasya’ya ait hatıraları kalmadı. En çok acı veren de bu. Bırakınız kaybettiklerimizin telafi edilmesini, çetelesini bile tutamıyoruz. Dünyanın elinde böyle bir envanter yok.

Süregelen çatışmaların yarattığı tahribat, sebepleri, önüne geçilebilmesi için yapılabilecekler… ?

Kafkasya, halkı savaşla bir güç olmaktan çıkarılmış bir yer dedik. Hal böyleyken bugün dünyanın muhtelif yerlerinde bazı insanlar Kafkasya’daki dindaşlarımıza destek verelim, onları vuruşturalım diyerek belli lojistik yardımlar yapıyorlar, para yardımları yapıyorlar. Bu para yardımlarını alan, samimiyetten başka hiçbir şeyi olmayan, kullanıldığının farkında olmayacak kadar kör olan, Kafkasyalı olduğu için de fevri olan insanlar ne kadar kolay yönlendiriliyorlar. Kendi soydaşlarını, adı Ahmet, Muhammed, Pşimaho olan Kabardey polisleri vuruyorlar ve cihat yaptıklarını zannediyorlar. Sonra aynı İslami kuruluşlar yeni organizasyonlar düzenliyorlar ve diyorlar ki; “Kabardey-Blakar’daki  şehit çocuklarını, yetim çocukları okutup onların ihtiyaçlarını karşılamak için yardım edin” Bu nasıl bir körlük… Bu cinayetin katili de, azmettiricisi de, maktulü de, zarar göreni de Müslüman…

Biz de burada ‘gelişmeleri endişe ile izlemekle’ kalıyoruz.

Aynen öyle. Nalçik olaylarında yüzün üzerinde Kabardey-Balkar’lı delikanlı öldü. Nüfusu dört yüz beş yüz bin kişi olan bir halk için yüz tane yetişmiş delikanlının ölmesi ne demektir biliyor musunuz? Türkiye’ye vurduğunuz zaman yüz bin, iki yüz bin insanın ölmesi demektir oransal olarak… Korkunç bir kayıp! O çocuklar eğitimli çocuklardı. O çocuklar İslam tarihinde benzeri olmayan bir saikle vuruştular; Camiler kapalı olduğu için. İslam dünyası denilen -var mı yok mu bilmiyoruz bu dünyayı ama- o dünya duymadı bile. Yeryüzünde birileri ‘benim şehrimde camiler kapalı’ diye polis vuruyor. Bunun kritiğini yapma ihtiyacı duymadı İslam dünyası. O yüzden Kafkasya, İslam dünyası için potansiyel fedailerin, intihar bombacılarının, potansiyel serdengeçtilerin bulunduğu bir kaos coğrafyası. Yani o cihatçılar için Kafkasya’daki kültürün, tarihi mirasın, dillerin, insani değerlerin hiç birinin kıymeti yok. Adıgece var olmayacakmış, 300 bin Çeçen ölmüş, bilmem kaç tane çocuk yetim kalmış hiç önemli değil. Önemli olan ne biliyor musun? Kaç tane Sibiryalı zavallı, dünya haritasında köyünü gösteremeyecek, şehrini gösteremeyecek, Çeçenya’yı gösteremeyecek kaç tane Rus delikanlısı öldü. Cihadın boyutlarını bununla ifade eden insanlar.

Fakat başka türlü bir İslam’ı öğrenilebilmelerinin önü kapalı, şiddetli baskı görüyorlar, çıkış yolu bulamıyorlar. Çare?

Bunun yolu Türkiye’deki Çerkeslerin varlığını sürdürmesidir işte. Zaten bu noktada öncelikli olarak arzu ediyoruz bunu.  Buradan oraya veri desteği yapılsın, burası oranın beyni olsun. Buranın demokrasi tecrübesi, buranın savaş, acı, trajedi, dram tecrübesinden kaynaklanan bilgi birikimi Kafkasya’yı etkilesin istiyoruz. Fakat burada yazılmış çizilmiş eserler Kafkasya’daki insanların anlayabileceği dillere çevrilmez ne hikmetse. Oysa Kafkasya için yapılacak en temel çalışmalardan biri, diasporada üretilmiş Kafkas kültürüne ilişkin verilerin onların anlayacağı dillere, Rusçaya çevrilmesidir. Kimse akıl etmemiştir bunu, oysa en temel şeylerden birisidir. Çünkü burada da Kafkasya var burada da Kafkasyalılar var. Bunlar Kafkas kültürünü işliyorlar, yazıyorlar, ama Türkçe yazıyorlar. Kafkasya’da yaşayan insanlar tarihleri, Kültürlerinin ayrıcalıkları, dillerinin değeri konusunda kafi bilgiye sahip değiller. Komünist dönem boyunca onlara ‘siz iptidai bir kültürün sürdürücülerisiniz’ muamelesi yapılmış. Oysaki onlar sürgünde buraya gelirken çok şerefli, çok mümtaz insanlar olarak el üstünde tutuldular.

Çerkes soykırımı konusu ve Çerkesya söylemi Soçi Olimpiyatları ile birlikte belirli bir gündem oluşturuyor. Ne düşünüyorsunuz?

Türkiye’deki veriler derli toplu bir şekilde Rusçaya çevrilmediği sürece Çerkes Soykırımını dünyaya anlatmazsınız. Çerkesya söylemine gelince o söylemin iki tarafı var. Eğer bu söylem Kafkasya’nın kuzey batısını da bir savaş alanı haline getirmeye yönelik ise bu çok sakıncalı. Orada savaşacak hiçbir güç yok, savaşın bu halka sağlayabileceği hiçbir şey de yok.

Kabardey-Balkar, Karaçay-Çerkes ve Adıgey yerine tarihi Çerkesya içerisinde, buralarda yaşayan halkların bir arada yaşayacağı bir idari birim istemek meşru bir hak talebi değil mi?

Katiyen meşru bir haktır. O sınırlar yapay sınırlar. Özellikle Adıgey bir toplama kampı bölgesi, adeta Kızılderili rezervasyonu. Kabardey-Balkar’dakiler de Karaçay-Çerkes’dekiler de tarihi toprakları üzerinde yaşamıyor. Çok daha geniş topraklar üzerinde yaşıyorlardı Çerkesler. Dolayısıyla sonradan çizilmiş bu uyduruk sınırlar tabi ki beni bağlamıyor. Çerkeslerin tarihi sınırı Taman yarım adasından başlıyor Svanetya’ya kadar, doğuda İnguşetya’ya kadar, Mezdog’a kadar uzanan bölge. Buranın tarihi adının Çerkesya olduğunun hatırlatılması, buradaki halklarda yeniden tekrar o sınırlar içerisinde beraber yaşama şuurunun uyandırılması, kültürel ortaklıkların ihya edilmeye çalışılması saygıdeğer bir çaba. Ama bu gayret militarist bir tavırla sergilenmemeli.

Milliyetçilik dozu da biraz yüksek sanki?

O topraklarda milliyetçilik yapmak reel olmaz. O topraklarda ne Adıge milliyetçiliğinin reel temeli vardır ne de Karaçay milliyetçiliğinin.

Buradan Kafkasya’ya doğru mesajlar iletmek, orayı olumlu anlamda etkilemek mümkündü de diaspora bunu başaramadı mı?

Evet öyle… Onların en büyük meselelerinin varlıklarını sürdürmeleri olduğunu anlatamadık. Onlara ‘ne kadar ölürseniz, ne kadar öldürürseniz o kadar anlamlısınız’ mesajı verdi İslam dünyası. Farklı odaklar da verdi bu mesajı. Yeri geldi Amerika verdi yeri geldi Suud verdi, yeri geldi Türkiye’deki bazı menfaat grupları verdi. Sen ne kadar ölür ne kadar öldürürsen o kadar anlamlısın denildi bu adamlara. Oysa burada bir veri merkezi olsa idi, sürekli tarihsel, dinsel, dilsel dökümanla o insanlar aydınlatılsa idi böyle mi olurdu durum.

Çerkes kimliğine gelelim isterseniz. ‘Çerkes’ lafzı başlı başına bir tartışma konusu

O konuda bir yazı yazdım. Yakından ilgilenenler görmüştür zaten. Özetle, sen ne kadar Abazayım dersen de tarih seni Çerkes olarak yazmış, başkaları sana Çerkes diyecek… Neredeyse dünyanın son günlerine geldik, Çerkesler daha ulusal adlarını koyamıyor. Var mı böyle bir komedi… Bahsettiğimiz kompleksin tezahürü bu da. Kendisini tanımlamak için öncelikle ötekinden ayırmak, muhalif durmak, başkalarını dışlamak. Ergenlik çağındaki çocukların psikolojisi… Bu adamların dedeleri kendilerini Çerkes olarak vasıflandırıyordu. Ne oldu da birden bire klan ölçeğinde adlandırmaları tercih eder hale geldiler. Çerkesliğin bir kültürel tarifi vardır, Çerkeslik bir kültürün adıdır. Bu kültür nerede yaşar? Kuzey Kafkasya’nın tamamında yaşar. Çerkeslik bir halk adıysa şayet, Abazaları, Adigeleri ve Ubıkhları kapsar. Gerçek tanımı budur Çerkesliğin. Kafkasya’da herkes kendisine başka bir şey der, komşusu başka bir şey der, dış dünya onu başka bir şekilde tanımlar. Yani bu tanımları mikronize etmekteki maksat nedir? Kafkasya’da farklı diller konuşan aynı halktan insanlar vardır. Bu insanlar aynı halktandırlar. Yani aynı sülalenin hem Abazalarda hem Adigelerde hem Kabardeylerde hem Çeçenler de hem de Avarlarda olmasını nasıl tarif edebilirsiniz?

‘Aynı halk’ tezini biraz daha açabilir miyiz?

Uluslaşma sürecinin tamamlanmamasının doğal sonucu bunlar aslında. Çerkesler açısından sorunun iki görünümü var. Birincisi; uluslaşma süreci tamamlanmadığı için parçalanış bir hal arzetmek. İkincisi; parçalanış halden de daha geriye giden, daha ilkel reaksiyonlar vermeye başlamak. Mesela Türkiye’ye gelen Kafkasyalılar sürgünden sonra uluslaşamamış olmanın sıkıntısını yaşıyorlardı, ulus değillerdi bu adamlar. Ama birbirlerine sahip çıkıyorlardı. Biliyorlardı ki ortak kültürden geliyoruz, ortak bir trajedi yaşadık, aynı dili konuşmuyor olsak da kati surette kardeşiz. Bu, dünyada bir başka numunesi olmayan özel bir durum… Milleti oluşturan unsurlardan birisi dildir, birisi ortak kültürdür, ortak inanç ve birlikte yaşama azmidir. Fakat Kafkasyalılarda sadece dil farklı. Bu insanların kültürleri, geçmişleri, birlikte yaşama azimleri, şunları bunları düne kadar vardı. Sadece dil farklıydı. Dil farkından dolayı şimdi mikronize olmaya başladılar. Dün dedelerimiz Kafkasyalı olmak, o sürgünü yaşamış olmak, nasıl davranılacağını biliyor olmak temeliyle birbirine sahip çıkıyorlardı. Fakat şimdi daha geriye gitmeye başladılar birbirlerine sahip çıkmayıp birbirlerini dışlar tarzda bir tavır geliştiriyorlar. Buna sosyal bir irtica da denebilir.

Ben farklıyım, farklı bir halkın mensubuyum diyenler neye dayanıyor peki?

Ergenlik çağı bunalımına… Bu insanlar o kadar kültürel değerlerini kaybetmiş, kültürlerinin içi o kadar boşalmıştır ki kendilerini tanımlamak için öncelikle kendilerinin en yakın oldukları adamlardan uzakta tutuyorlar. Ben senden ayrı bir şeyim. Yani Abaza’ya bir Adige’den ayrı bir kimliğe sahip olmak onur veriyor. Veya bir Adige’ye Abaza’nın bulunduğu çatıya ait olmamak onur veriyor. Bu kabile mantığı, klan mantığı. Modern dünyada böyle bir şeyin yeri olamaz. Bu çağda sırf konuştuğumuz dil ayrı veyahut diyalekt ayrı diyerek tarihi bağını, etnik bağını, kültürel bağını yok sayarak bir şey elde edemezsiniz.

Son yıllarda Kafkasya’da ve diasporada kültürel alanda bir hareketlilik gözlüyor musunuz? Özellikle müzik ve dans’ta daha otantik çalışmalar yapılıyor gibi geliyor. Çerkes kimliğine bir katkı olarak görüyor musunuz?

Kesinlikle bir hareketlilik var. Ama bu hareketlilik Çerkesliği folklorik bir kitle haline getirmek yolunda… Bu çabaların hepsi Çerkes kimliğini folklorik bir kimliğe indirgeme sonucunu doğuracak. Tabi ki bilinçli olarak bu amaca matuf çalışmalar değil bunlar. Anadil dediğiniz zaman 3 bin kişi toplanmıyor ama Marmara Çerkesleri folkloru dediğiniz zaman 10 bin kişi toplanabilir. Çingeneler de folklorik bir topluluktur mesela. Bunların geçmişleri, halk hafızaları, ulusal hafızaları falan yoktur. Fakat Çingene folkloru vardır. Çingene denilince akla dans gelir. Çerkes değince de sadece güzel dans eden renkli bir folklorun akla gelmesi sonuçlarını doğuracak şeyler bunlar. O folklorun içini mutlaka tarihi çalışmalarla, geleceğe yönelik projelerle, edebiyatla, sanatla doldurmak lazım. Yoksa o folklorle temsil edilen kültür içi boş bir kültür haline gelir. Sahnede dimdik, bıçak gibi dans eden delikanlı Kafkasya’nın nerede olduğunu bilmez, anadil kaygısı olmaz. Orda fevkalade bir Çerkes kızı gibi dans eden kız sahneden çıktıktan sonra o kültürün sunmadığı bir profil olarak topluma katılır. Yani bunlar, Çerkes folklorunun gelişmesi, dünyada daha fazla tanınır olması amacına matuf olmakla birlikte Çerkes kimliğini yaşatmaya yetecek gayretler değildir.

Nelerdir Çerkes kimliğini yaşatacak gayretler?

Onu sağlamak için Çerkes folklorunun yanında Çerkes edebiyatını koymak lazım. Ama her şeyden önce edebiyatını. Çünkü bu halk kahramanlarını kaybetti. Mitolojik kahramanlarını,  bağımsızlık savaşı verirken ortaya çıkan o isimsiz, o son derece saygıdeğer kahramanlarını kaybettiler. Şimdi elde sadece akordeon kaldı. Eğer kahramanlarını yeniden tanımlayabilip bulacak olursa bu halk silkinebilir. Çünkü İmparatorluğu oluşturan bir sürü unsurdan birisi olan Türk halkı, Türk kimliği edebiyatla ayağa kalkmıştır. Öyküleriyle ayağa kalkmıştır.

Çerkes kimliği denilince xabze akla geliyor. Xabze dediğimiz zaman da nostaljik bir alana geçiş yapılıyormuş gibi algılanıyor kimi zaman. Oysa ister ‘gelenek’ deyin ister ‘örf’ deyin, isterseniz başka bir şey deyin Çerkesler için son derece önemli bir sosyolojik mefhumdan bahsediyoruz aslında. Nedir xabze?

Sürekli savaşların yaşandığı bir coğrafyada insanların birbirinden emin olmalarını sağlamak için konmuş kurallar bütünüdür. Kodifike edilmiş bir hukuk sistemidir. Temelinde insana saygı, başkaları için yaşamak, diğerkamlık, tevazu, cesaret, ihsan ve lütuf gibi insani erdemler bulunan bir öğretidir. Hala Çerkes karakterini belirleyen ana unsurdur xabze. Geçmişte Kafkasya’nın verdiği savaşın temel dinamiği, bugün yok oluş batağında tutunduğumuz köktür… Sürgünden sonra asli yaşam ve gelişim alanından çıkmış, geliştirilememiş, işlenememiş ve işlevsizleştirilmiştir. Günümüzde bölgeye göre değişen ritüellere ve yaşça büyükler sultasına dönüşmüştür ama. Bir Çerkes akademisyen, kendisinden birkaç yaş büyük olduğu için bir çobanın yanında sigara içmiyor, rahat oturamıyor, fazla konuşamıyor. “Sen benim toplumumun eğitimli adamısın senin benden iki yaş küçük olman beş yaş küçük olman senin susmanı gerektirmez. Bana saygı gösterdiğini anlıyorum, bu saygıya mukabele etmem gerektiğini anlıyorum” bu mesaj verildikten sonra başka ıstıraba gerek yok. Gereksiz şövalyelikler bunlar.  Her hukuk kuralı belli bir zaman dilimi içerisinde geçerlidir. Eğer bir hukuk kuralını farklı bir zaman dilimi içerisinde uygulamaya kalkarsanız o zaman ciddi sorunlar ortaya çıkar. Roma Hukuku borcunu ödemeyen borçlunun alacaklıya kölelik etmesini buyuruyordu. Artık geçerli olmayan bir hukuk kuralıdır bu.

Xabze, tıpkı İngiliz Hukuku gibi yazılı olmayan bir hukuk sistemidir ve geçmişte son derece işlektir. Hayatın her alanına yönelik düzenlemeleri vardır, fakat çağ o çağ değil, coğrafya o coğrafya değil. “ mey aynı mey, ama meyhane başka, saki başka, saz başka…”

Peki, tam olarak hukuk mudur? Sadece hukuk mudur ya da?

Daha geniş anlamda yaşama usulü diyelim. Hukuku da barındıran bir şey… belli bir insan modeli ortaya çıkarmaya, toplumsal güveni tesis etmeye matuf bir sistem. Bu sistemin temel düsturları tevazu, başkalarını öncelemek, insana saygı, özelde büyüğe ve kadına saygı. Sonra iffet… Kapitalizm ve zamanın devinimi bu dinamiklerin tanımını değiştirdi. Tevazu, beceriksizlik olarak görülüyor. Çünkü herkes hiçbir özelliği olmadığı halde kendisini satmaya çalışıyor. Kapitalizmin temel düsturu pazardır. Ama bizde pazar yok. Ortaçağ Kafkasya’sında geliştirilmiş o usulü buraya getirip bu zamanda yaşadığımızda xabze’nin temel dinamiği olan tevazu, beceriksizlik olarak ortaya çıkıyor. Cesaret ise enayilik… hani şu Tüfek icad olduktan sonra bozulan cinsten… İffet ise kime göre… İçinde yaşadığımız toplum kaçgöç uygulamayan Çerkeslerin iffet anlayışını kabul etmiş midir?

Bu sebepten Xabze de diğer Çerkes değerleri gibi asli fonksiyonunu büyük ölçüde yitirmiş, bugün modern hayata uyum sağlamaya çalışan Çerkes tarafından ayak bağı olarak görülen bir kavram. Eğer toplum yaşayabilse, xabze işlenir olsa topluma neler katacağını düşünemiyorum. Ne muhteşem bir disiplin ortaya çıkardı. Fakat işte ana sorun… yaşamıyorsan yaşatamıyorsun. Xabze’de değerli olan ne varsa bu kapitalist hayatın içerisinde, bu ahir zaman ortamının içerisinde değersizdir. Sorun şu ki; bizim ortaçağda şekillendirdiğimiz bu yaşam usulü Ruslarla karşılaşmamız neticesinde verdiğimiz savaş ve dünyanın muhtelif yerlerine dağılmamız neticesinde inkıtaa uğradı. Aslına bakacak olursanız biz memleketimizde kalmış olsaydık şu anda sahip olduğumuz bölük pörçük kabile yapısına sahip olmayacaktık. Kuzey Kafkasya’da belki iki üç ulus olacaktı, güçlü uluslar olacaktı bunlar, en azından Gürcü ulusu gibi büyük ölçüde yekparelik arzeden bir unsur ortaya çıkacaktı. Ama biz savrulduk. Savrulduğumuz yerlerde sahip olduğumuz şeylere ulusal değerler olarak sahip çıktık ve onları olduğu gibi muhafaza ettiğimiz ölçüde ulusal değerlerimizi koruduğumuzu zannettik. Halbuki eğer halk yerinde kalsaydı, ulus olsaydı, xabze mutlak surette gelişecekti ve belki dünya için çok büyük bir katkı olacaktı. Dünya kültürüne ancak dinle mukayese edilebilecek bir katkı olacaktı.

Kapitalim çağında başka hiçbir şekil yaşama biçimi mümkün değil mi?

Başka yaşam tarzları mümkün ama zor… Zor olduğu için de son derece değerli. İnsana ayrıcalık katan, özellik katan biçimler bunlar. Herkesin pazarda olduğu bir ortamda siz köşkünüzdesiniz… zaman içerisinde bence bu tarz farklılıklar  daha büyük anlamlar kazanacaktır. Bu tarz farklılıkları olan insanlar ve cemaatler daha fazla saygı görecektir. Çünkü herkes gittikçe daha fazla birbirine benziyor. Aynı diziden tarih öğrenen herkes aynı şekilde düşünüyor, aynı şarkıcıyı dinleyenler aynı sesi çıkarıyor. Dünyanın ne kadar tatsız tuzsuz bir ortama gittiğini düşünebiliyor musunuz?

Xabzenin içerisinde tutunabilecek bir şeyler, biz öz yok mu?

Mutlaka var. toplum bir aşamadan sonra o noktaya geliyor. Kapitalizm eleştirmenleri zaten bunları söylüyorlar; “Kapitalizm şiiri bitirdi, sanatı bitiriyor, akrabalık ilişkilerini, insani erdemleri bitiriyor” diyorlar. Sadece biyolojik ihtiyaçlarına ve tüketmeye odaklanmış bir insanlık içerisinde farklı olan kendini belli ediyor. Bu halk için, bu kültür için öncelikle bu halkın aydınlarının, kanaat önderlerinin sorumluluk sahibi olarak koordine bir şekilde hareket edip çalışması lazım. Sorunlar hiyerarşisi kurulması lazım. Değerlerin muhafaza edilmesi lazım. Çünkü önümüzdeki süreçte, o farklı değerler anlam ifade edecekler. Herkeslerin birbirine benzediği, herkesin biyolojik ihtiyaçlarına odaklandığı bir hayat tarzını benimsediği bir çağda, sen Çerkes duruşunla farklılık arzedeceksin ve kıymetli olacaksın. Siyasi sınırları belli olan, bayrağı olan, başkenti olan, askeri gücü olan bir devlet olmak nihai hedef değildir. Nihai hedef, bir halkın var olmasıdır. O siyasi sınırlar o bayraklar 20. yüzyılda ifade ettiği anlamı ifade etmiyor artık.

 

Yusuf Altunok

Kaynak: Ajans Kafkas 

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

https://t.co/z2AVKFGjVf
Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
RT @gilahsteney: Bu hikayeyi daha önce de duymuştum bir dadeden çok araştırdım doğruluğunu Şorten Askerbiy'in Kazanokue Jabağı kitabında da…
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı