Abhazya, uzun süren krallık döneminden sonra, 17.yüzyıldan itibaren Çaçba (Gürcüce Şervaşidze) hanedanından prensler tarafından yönetilmeye başlandı. Bu aileden ilk hükümdar Kvap idi. Onun halefleri ise Rosto, Levan ve Murza Han (Doğu Abhaz lehcesinde Murzadan. veya Murzakan) oldular. Kvap'ın ölümünden sonra Abhazya'yı büyük oğlu Rosto yönetmeye başladı. Yeni hükümdar Rosto bir kardeşi Levan' a Abhazya'nın Kodor' dan Ohurey'e kadar olan kısmını, yani Abjua'yı, diğer kardeşi Murzakana da Ohurey nehrinden İngura kadar olan kısmını udel olarak verdi. Abhazya'nın bu kısmı, o zamandan beri yöneticisinin adını taşımaya, Murzakan veya Samurzakan olarak adlandırılmaya başladı. Bu yönetim altında yaşayan Abhazlar da aynı şekilde Murzakanlar veya Samurzakanlar olarak anılmaya başladı.

Abhazya'nın farklı bölgelerinin böyle arazi isimleriyle anılması, konuyu iyi bilmeyen birçok etnografi ve yazarı yanılgıya düşürmüştür. Bu yanılgı, Dal, Tsabal, Bzıb. Samurzakan ve daha Abhazya' da ne kadar bölge varsa o kadar kavmin ortaya çıkması gibi saçmalığa yol açmıştır. Üstelik bunlar milattan yüzyıllarca önce ulusal çizgilerine sahiplermiş ve güya Abhazlardan ayrı olarak yerleşmişler. Bu şekilde Samurzakan Abhazları I.Nikola'nın "İlahi Lütfu(!)" ile (1840) adları değişerek "Samurzakan Kavmi" oldular. Samurzakan Abhazyası'na gönderilen Çar tezkeresinde "Dal'de düzenin sağlanması için milis kuvvetleriyle Dallilere karşı gösterdiği örnek cesaret için Samurzakan kavminden hoşnut olduğu bildiriliyor. Hükümdarın takdir ifadesi olarak devletin hizmetinde sadakatle ve gayretle kullanılması buyrulan birde bayrak verildi.

Bu bayrak ve tezkere, kardeşi kardeşe kırdırmak için hiçbir yolu denemekten cekinmeyen devlet için alçakça, rütbe, yaver kordonu, madalya ve başlarındakilerin haçı için soydaşları Dallilere kılıç çeken Samurzakan Abhazları için utanç vericidir. Rus despotizminin bu belgeleri bugün hala Samurzakan'ın merkezinde korunmaktadır.

"Kafkasya'yı Tanıma Kılavuzu" (Rukovodstvo k poznaniyu Kavkaza) kitabinin yazarı, 19.yüzyılın ilk yıllarında Kafkasya'ya yaptığı seyahat sırasında Guriya'yı, İmeretya'yı ve Mingrelya'yı geçerek Samurzakan'a geliyor. Tasvirine şöyle başlıyor:

İngur'dan itibaren Samurzakan toprakları başlıyor, bölge şimdi Rusyaya ait, ahalisi Mingrellerden tamamen farklı mizaca sahip. Bu ülke eskiden beri Abhazya ile Mingrelya arasında tartışmalıdır: Konumu, dili ve insanlarının kökeni itibarıyla Abhazya'nın ayrılmaz bir parçasıdır." Daha ileride yazar Prens Dadyan'ın Abhazya'nın bu bölgesi üzerindeki iddiasından bahsediyor:Mingrelya, Rusya'nın kendisine karşı sevgisini kullanarak bu ülkenin kendisine ait olduğunu onaylattırmaya çalışıyordu. Bunun yoluda ortaya çıktı. Başkomutan General Rozen Samurzakan' ı kuşkusuz atalarına ait olduğunu, fakat şartların ona ayrılmak ve Abhazya' ya katılmak imkanı verdiği iddiasındaydı. Samurzakan, Dadyan'ın sadakati karşılığında verilmiş bir ödüldü diye bitiriyor yazar.

Samurzakan'ın Mingrelya'ya bu şekilde ilhak edilmesinin aslı ve tuhaf nedeni şimdi açıkça anlaşılıyor. Elbette General Rozen, Prens Dadyan'ın Samurzakan'ın atalarına ait olduğu iddiasına dayanarak, onun Mingrelya'ya ilhakı için emir veremezdi, ki Dadyan Kabardey, Çeçenistan ve Dağıstan için de aynı iddiada bulunuyordu.

Burada sadece Rusya'nın emperyalist planları, Dadyan'ın 'iddia etmesini" ve "Rusya'ya sadakati için" Samurzakan ın Mingrelya'ya, ama aslında Rusya'ya ilhakını gerektiriyordu; çünkü Mingrelya da artık Rus Çarlığı'nın bir parçasıydı. Bu ilhakı halk acaba nasıl karşılamıştıı? Yazar devam ediyor:

Fakat Samurzakanlar yeniden kurulan bu hakimiyyetten hoşlanmadılar ve itaat etmediler. Dadyan'ın memurlarım döverek ülkelerinden kovdular."Biz Abhazız, Mingrel değiliz; niçin üzerimizde tanımadığımız ve tanımak istemediğimiz bir hakimiyet kuruluyor. Dadyan'ın yasaları kendi tebasını mutsuz etsin. onlar ona yeter. Ruslar bizim dağlarımıza hiç gelmesinler diyorlar. Bu hareketli zamanlarda Abhazların arasında bulunan yazar halkın öfkesini böyle tespit ediyor. Görgü tanığı yazardan alıntılara devam ediyoruz: "İngur nehrini geçerek Mingrelya'ya girerler. Zugdidi'ye kadar giderek Dadyan'ın sürülerine çevirirler ve insanları esir alırlardı. Kısacası kendileri Dadyan'a savaş ilan etmişlerdi. Bu tür yaramazlıkların sonu gelmiyordu. Dadyan ise sadece tehdit etmekle kalıyordu, çünkü Samurzaknaları cezalandıracak gücü yoktu.Samurzakanlar ise onun zayıflığına gülüyor ve Kılıçlarımızı kurşunlanmızı denemeye gelsin, birinciler keskin, ikinciler isabetlidir" diyorlardı. Taşkınlıklar arttı. Bu yüzden Ruslar, General Ahlestişev idaresinde sınırı geçerek derhal itaati sağladılar.

Samurzakanlar Rus gücü karşısında boyun eğerek ister istemez Dadyan'ı tanıdılar. Fakat Kesseniz de kendi özgürlüğümüzden başka hükümdar tanımayız: biz Abhazız, Mingrel değiliz" demekten vazgeçmediler.(Öğütlere, zora rağmen) Samurzakanların bu kararlılığı yüzünden bölge, Bediya'da yaşayan bir komiserin idaresi altında Rus oblastı yapıldı. "Rus işgalcileri içinde de istenen buydu. Abhazya' nın bu bölgesini ele geçirmek için kendilerine mazeret bulmuşlardı. Bundan sonra Ruslar Sarnurzakanları kardeşleri Dallilere karsı hareketlere zorlamaya başladı. Bundan 80 yıl önce tanık olduğu olaylar hakkında yazar şu ilginç bilgileri veriyor:

Rus Çan Samurzakahı öz vatanı gibi sevdi ve onu oblast (idari bölge) olarak adlandırdı. Halka birçok nişanın yanında bir bayrak ve sadakat nişanı verdi, şimdi Samurzakanlar Rus yasalarına göre yaşıyorlar ve Mingrellere dokunmuyorlar.

İşte tarihi diğer bütün Abhazlarla aynı olan, Abhazyanın doğu bölgesi halkının Çarın kançilarlayası tarafından nasıl "Samurzakan kavmi" yapıldığının kısa öyküsü.

Aslında ne tarih açısından, ne etnografya açısından ne de dil bilim açısından böyle bir kavim yoktur. Bu sebepler, Seleznev'in ifadesiyle bu "özgür ruhlu halkın" asimilasyonunu hızlandırmak için mevcut durumdan yararlanmak amacıyla saldırgan milliyetçiler tarafından yaratılmıştır. Rus çarlığının îngur'un öte tarafındaki yandaşlarının entrikaları, jurnalleri özgürlüğüne düşkün Samurzakan'ı, o zaman henüz bağımsız olan Abhazya'dan kopardı ve Rus Çarlığı'nın "Komiserliği" (pristavstvo) vaptı. bundan önce kovulan Dadva'nın memurları, din adamları, öğretmenler, yazıcılar, kazar askerleri vb... hepside artık komiserlik düzenini benimsemiş İngur' un ötesinde yaşayan kişilerdi. 

Abhazya ne Gruziya (Abhazya Gürcistan değildir) kitabının yazarı asimilasyonun bütün yöntemlerinin şaşılacak derecede sistemli, ısrarlı ve hızlı uygulanışını ayrıntılı olarak anlatıyor. Samurzakanlar yavaş yavaş anadilleri Abhazca'yı unutmaya başladılar; bütün memurlarla (komiserler. Kazak askerler ve din adamları) konuşmak için gerekli dili öğrenmek zorunda kaldılar. Abhazya Gürcistan değildir" kitabında ve K.Maçavariani'nin calışmasında, Samurzakan'da Abhazca soyadlarının Mingrelcevle değiştirilmesi konusunda ilginç saptamalar var. Bunu tamamen gözlemleyebilivoruz, üstelik bu soyadı değiştirmeîere bütün Abhazya'da da rastlanıyor. Örneğin:

Açba               : Ançbaya (Ançabadze

Çaçba             : Şaraşiya (Şervaşidze)

Marşan          : Marşaniya

Emha              : Emuhvarı

Çabalurhua   :Sotiiskua (Sotuşvili)

Dzapş-ipa      : Dzepşskua (Dzeyşvili)

İnal-ipa           : înaliskua (înalişvili)

Maan              : Marganiya

Lakr                : Lakerbaya

Jvan                : Jvaniya 

Akirta             : Akirtava

Eşba               : Eşbaya

Mikamba       : Mikambaya

Kilba               : Kilbaya

Vardan           : Vardaniya

Samba            : Şambaya

Kapba             : Kapbaya

Kakuba           : Kakubava

Zuhba             : Zuhbaya

Sakrıl              : Şakirbaya

Profesör Hakanov'un ve aynı fikri savunanların dikkatini bu konuya çekip şu soruları sormak gerekir:

Kim kimi asimile etti? Kimin "daha kıvrak dili" daha basit olanı yuttu? Bilim adamlarının, devlet adamları gibi ulusal gayeler uğruna diğer bütün kültürel ve bilimsel ideallerle tamamen çelişkiye düşmeleri esef vericidir. Bu şekilde saldırgan milliyetçilik Abhazya'da uygulandı ve hayret verici, üzücü bir hal aldı ki şimdi, ilerideki çözüm için en büyük dikkat ve özen, gerçek adalet gerekmektedir. Bu yüzden Abhazya' yı cumhuriyet olarak ilan eden Abhazya Devrim Komitesi (Revkom) bir kez daha bilgeliğini göstermek zorundadır.

Saldırgan milliyetçilik yanlıları Samurzakan' da nasıl bir çalışma yürüttüler? Rus devriminden sonra. Abhaz halkı, Gürcü Şovenistlerin hiç hoşuna gitmeyen ulusal kimliğini açıkça ortaya koydu ve Birleşik Dağlılar Birliği'ne girmek için Samurzakan halkıyla ağız birliği etti. Yerel din adamlarının (Ortodoks şeyhler ve diğer Tiflisli sovenistlerin ajanları) şikayeti üzerine Samurzakan'ın Abhazya'dan ayrılması ve Kutais Eyaletine, Eyalet Komiseri V. Çhikvisvili'nin yönetimine verilmesi kararı çıktı. Fakat bu yöre halkının protestosu ve dışarıdaki bir eyalet komiserinin emri altına girmeyi reddetmesiyle, iki ay sonra Samurzakan yine eski statüsüne döndürüldü. Bundan önce Samurzakan ruhban sınıfı Abhazya episkopluğundan ayrılmış ve Gürcistan kaolikosunu kabul etmişti. 

1918'de Sarnurzakan'ın bütün köylerinde Gürcü okulları açıldı. Abhaz halkının bütün isteklerine ve görüşlerine karşı sorumlu olan Abhazya Halk Konseyi birinci kongresi, saldırgan milliyetçilerin bütün bu çalışmalarına tamamen kayıtsız kaldı ve istediği şekilde tepki göstermeyi Samurzakan halkının kendisine bıraktı. Tiflisli bakanların toplum dışı bırakılmış birkaç "nuker' inden başka Samurzakan'ın bilinçli güçleri bundan hoşnutsuzluklarını açıkça ifade ettiler. Hepsi Samurzakanların Abhaz olduğunu, bu yüzden toprak ve kültür olarak Abhazya'nm bütününden koparılmalarının büyük bir haksızlık olduğunu söylüyorlardı. Ölçüsüzce çirkin milliyetçi amaçlara (gayelere) saplanan, bu yüzden de Abhaz ulusunun temel haklarını çiğneyen Tiflisli şovenistlerin densizliğini her yerde protesto ediyorlardı.

Mühendis Kakuba, avukat Zuhbaya, orman mühendisi Gamisoni, doktor V. Açba, Y. Eşba, N.Akirtava ve birçok üniversiteli, saldırganların Samurzakan politikasına kesinlikle katılmıyorlardı. Okulların millileştirilmesi sorunu da şovenistlerin vahşice girişimlerinden biridir. Abhazya'nın tüm milliyetlerinden çocukların öğrenim gördüğü Sohum Öğretmen Okulu da millileştirildi; dersler Gürcülerce Gürcüce, Abhazlarca Abhazca ve Rusça yapılıyordu. Samurzakanların çocukları ise Gürcüce okumak zorunda bırakıldılar.

 

Kaynak: Materyali po istoriyu Abhazii (Abhazya tarihi ile ilgili belgeler), Sohum, 1990'dan

Alaşara Dergisi Temmuz 1995 Sayı 4, Çeviren: Murat PAPŞU

Yerleşim Sahaları: "Çerkes" kelimesinin anlamı, kültürel ve dil bakımından birbirleriyle akraba olan Kuzey Batı Kafkasya'da yaşayan etnik kabileler girmektedir. Çerkes terimi dar anlamıyla Adigeleri (Abzegh, Shapsugh, Bjedugh, Kabardey vs. gibi kabileleri) ve Abazaları içine almaktadır. Rusların istilasından önceki yerleşim sahaları; Kafkas dağlarının her iki yakası, Karadeniz'in Doğu kıyıları, orta ve alt Kuban nehri, Taman yarımadası, Terek nehrinin Batı kıyıları ve Büyük Kabardey bölgesinin tümünüydü. Kuban nehrinin Güney’inde nüfusun çoğunlunu Çerkesler teşkil ediyor, Kuban nehrinin kollarından kaynaklandığı dağlarda ve ormanlarda ise genellikle Abedzehler oturuyorlardı.

Çerkeslerin kökenleri ile ilgili bazı problemler:Çerkeslerin tarihi hakkındaki bilgileri günümüzde Çerkes antropolojisi, folkloru ve Kafkas dillerinin analiz edilmesinden elde edilen yeni bilgilerle genişletebiliriz. Çerkes dilleri ünlü dilbilimci Marr tarafından "Yafetid" dil ailesi içine alınarak incelenmiştir. Doğru olanı da budur ve Çerkes dili Kuzey Batı Kafkas dilleri grubundadır. Bu dil ailesine Gürcüce, Çeçence ve Lezgice’de dahildir. Çerkes grubuna Kafkasların Kuzeybatısı’nda eski çağlardan beri bilinip, yaşamış olan halklar da girmektedir. Bu halklara eski çağlardan beri buralarda yaşayarak gelmiş olan Kimmerler ve işkillerden arta kalanlar da dahildir. 

Çerkesler, bu yöreleri zaman zaman istila eden barbarları asimile etmişler, onlara kendi dillerini ve geleneklerini benimsemişlerdir. Bunu Kuzey Orta Kafkasya için söyleyemeyiz; çünkü onlar İran halklarınca asimile edilmişlerdir.

Ünlü tarihçi Herodot , Çerkeslerden söz etmektedir. Milattan Önce 5. yy’da Azak Denizci kıyılarında şehir devletleri kurmuş olan Meotlar, ilk Proto-Kafkaslılar olarak kabul edilmektedir. Herodot'un yazdıklarına göre Meotların anaerkil sosyal ve toplumsal düzenleri vardı. 

Sindler MÖ 5. yy. sonlarına doğru başkentleri Goripipa (günümüzdeki Anapa kenti) olmak üzere bir kent devleti kurmuşlardır. Sind kralları kendi adlarına para, hatta mühür bastırmışlardır. Gerek Sindler, gerek Meotların Yunanlarla yakın ilişkileri olduğu gibi birbirleriyle de mücadele etmişlerdir. Sindler MÖ 4. yy’ın başlarında Bosfor Krallığı’nın egemenliği altına girmek zorunda kalmıştır. Bu egemenlik yıllarında zaman zaman Bosfor Krallığı’nı ele geçirerek yönetmişlerdir. İşte bunlardan Spartakidler ikinci kral sülalesi olarak Bosfor’a egemen olmuşlardır. Dünya tarihinde ilk kez köle ayaklanmasını Roma'da gerçekleştiren Spartakus'ta Spartakidlerdendir, yani Çerkeslerin atalarındandır.

Klasik Çağda Çerkesler: Daha öncede yazdığımız gibi Çerkesler hakkında ilk yazılı belgeler MÖ 5. yy’a kadar gitmektedir. Herodot'un eserinde sözünü ettiği "Suchailer", yani "Zugiler" Çerkeslerin ataları olarak kabul edilirler. Yunanlar kendilerinden başka her ulusu "barbar'’ olarak kabullendikleri gibi, söylenen kelimeleri de doğru olarak duyup yazabilmeleri olanaksızdı. Bu durumda kendilerine göre değiştirerek yazıyorlardı. "Zugi" sözcüğünün doğrusu "Tz'ıchu" yani Kabardey Adigece’sinde "insan" anlamına gelmektedir.

Herodot'un siz neysiniz sorusuna, büyük bir olasılıkla, "Biz insanız" şeklinde cevap vermişlerdir. 

Herodot'tan sonra Korintli Skylaks,MÖ II. yy’da "Cerket" adını kullanırken, Strabo MS I. yy’da "Cercetae" adımı kullanıyordu. Bu tanım içine de hemen hemen Kuzey Batı Kafkasya'da yaşayan halkları almaktadır. Bu devirde Sind Meotler içlerine gelen diğer etnik grupları daha üstün olan kültür ve sosyal düzeyleri nedeniyle kolayca asimile edebiliyorlardı. 

Sind Meotlar da Bosfor Krallığı ile birlikte Pontus'un muhasarasına uğrarlar ve Romalılar tarafından istila edilirler. Şurası tarihi bir gerçek ki, Azak denizinin klasik adı olan "Meotis", adını Meotlardan almaktadır. 

Çerkeslerin Güney komşuları olan Gürcülerin Kroniklerinde, Kuzey komşuları olarak "Kavkazi'’lerden söz etmektedir. Halbuki aynı devirde Çerkesler kendilerine "Dzixi" adını vermektedirler. Kabileler topluluğu olan Alan İmparatorluğu’nun, Hunların istilasıyla yıkılınca, aynı akıbete Sind Meot devleti de Bosfor Devleti ile birlikte uğramış ve Orta Asya'dan gelen barbar Hunlar tarafından MS V. yy’da yıkılmışlardır. Hunların barbarlığından ve vahşetinden kaçarak Kuban nehrinin güneyinde yaşayan akrabalarına sığınabilenler bugünkü Çerkeslerin ataları olarak günümüze kadar gelmişlerdir.

Yabancılar bu halka "Çerkes' terimini, daha önce yazdığımız Yunanca sözcüklerden üreterek kullanıyorlarsa da MS V. yy’dan itibaren kendilerine "Adige'’ demişlerdir. Bu tanım, zamanımıza kadar gelmiştir. Bu yüzyıldan itibaren de tek dil, tek ulus olan Adige milleti gelişmeye başlamıştır. 

Araplar ve Orta Doğu halkları Kafkas dağlarını dünyanın Kuzey sınırı olarak kabul ediyorlardı. Arap seyyahları onlardan "Kerkes' diye söz ederken, Çerkeslerle iyi ticari ilişkilerde bulunan Cenevizliler "Kırkasi’' tanımını kullanmışlardır. Gerek bu tür sözcükler, gerekse inançları incelendiğinde, Çerkeslerin eski dünyanın tanıdığı ve bildiği en en eski klasik çağ halklarından biri olduğu ortaya çıkmaktadır. Kıyı boyunda yaşayan Çerkesler XIX. yy’a kadar ateş ve ocak tanrısı olarak Achın'ı kabul ederek (tıpkı klasik çağdaki Pan gibi) ona ve Sosrese'e tapınmışlardır. Çerkesler, tanrı Sosres'in denizden doğduğuna, tekrar denize döndüğünü ve denizden çıkarak geri geleceğine inanmaktaydılar. 

Eski Orta Çağda Çerkesler:Çerkeslerin MS VI. yy’dan itibaren Bizans kanalıyla hristiyan dinini benimsemeye başlarlarsa da eski dinlerini de bırakmamışlardır. Bu yüzyılda 1. Justinian (527-565) Nalçik’te bir piskoposluk kurdurur. Bu piskoposluk vasıtasıyla Çerkeslerle Bizanslılar arasında iyi ilişkilerin kurulmasını sağlar. Justinian, eski Adige destanlarında büyük bir kahraman olarak geçer. Justinian'ın ölümünden bu yana 1500 yıl geçmesine rağmen, halen onun adına yemin eden Çerkeslere rastlanmaktadır. 

Justinian, Abazalardan kölelerin alınarak çeşitli ülkelere satılmasını yasaklar. Abazalar bu yıllarda Bizans'ın yasallığını kabullenmişti. Daha sonraları İran Şahı Anuşirvan ile (531-579) Bizans’a karşı savaşmıştır. VII yy’da da hiç bir mukavemet göstermeden Musevi olan Hazarların egemenliğini kabul ederler. Ünlü Arap gezgini İbn-i Masudi'nin yazdıklarına göre; Çerkeslerin Alanlara göre zayıf olmalarının nedeni olarak otoriter bir kral etrafında birleşememelerini göstermektedir. Masudi, Çerkeslerden "Keşak' adıyla söz etmektedir. Masudi gezi notlarında Çerkes kızlarının zarifliği, güzelliği ve toplumsal yaşamdaki etkili rolünden övgüyle söz etmektedir. (1) 

Hazar hakimiyeti altındaki Çerkesler, Kiev Prensliği’ne karşı savaşırlarsa da yenilgiye uğrarlar. Rus kroniklerine göre Çerkeslerle Kiev Prensliği arasında 1022 yılında savaş çıkar. Doğrudan girilecek bir sıcak savaşta her iki taraftan da binlerce ölüyü savaş alanında bırakacaklardı. Bunu anlayan iki lider, iki tarafın en kuvvetli ve cesur birer cengaverini ortaya çıkararak yapılacak ikili mücadelede yenen tarafın galip sayılması hususunda anlaşmışlardı. Çerkes cengaveri Redad ile Kiev Prensi St. Vlademir’in oğlu Mistislav arasında yapılan ikili mücadeleyi Mistislav kazanarak Redad'ı öldürmüş, savaşı da Kiev-Rusları kazanmış sayılmıştır. Rus Tmurtakan Prensliği ile iyi ilişkiler ve dostlukları olmuştur. Kavimler göçü ile birlikte gelen Kumanlar bu iki ulus arasına yerleşerek bir müddet olsa da bir birinden uzak tutmuş ve iyi ilişkilerini kesmiştir. Bu yıllarda Selçukluların Anadolu'ya gelmesiyle Bizans gerilemeye başlamış ve Bizans kaynakları da kesilmiştir.

Moğolların istilası ve Adigeler'de bıraktığı izler:Eldeki kaynaklara göre, Moğol istilasından önce Adigelerin Kuzey sınırlan Azak denizinin doğu kıyılarına ve bazı anlatımlara göre de Don ile Volga nehirlerinin birbirlerine yaklaştıkları yerlere kadar uzanıyordu. 1239 yılında Moğolların istilası ile birlikte güneye doğru geri çekilmişlerdir. XIV. ve XVIII. yy.larda Altın Ordu devleti ve Kırım Hanlıkları’nın da baskısıyla Çerkeslerin arasına Tatar köyleri kurulmaya başlanmıştır. En Güneyde yaşayan Abazalar ve dağlarda yaşayan Adigeler bu tür baskı ve karışımlardan tamamen uzak kalmışlardır. Buna rağmen Altın Ordu devletinin başkenti Bahçesaray'da bir Çerkes mahallesi kurulmuştu. Altın Ordu Devleti ile beraber 1380'de Moskova'ya karşı 1395'de de Moğollara karşı savaşmışlardır. Alanların Moğollara tarafından yıkılması ile birlikte Kabardeylerin tümü Güneye ve Doğuya göç etmişler, bugünkü orta Kafkasya'ya yerleşmişlerdir. 

Ceneviz kaynaklarında Çerkesler: Ancona von Fredutio'nun 1497'de yaptığı haritada Çerkeslerin yerleşim sahası bugünkü Tagonrok'a kadar getirmektedir. 1502'de yapılan diğer bir haritada yine Azak denizinin doğu yakalarında Çerkesleri göstermekte, hatta Don Nehri’nin doğusuna kadar uzanmakta ise de buralardan Kırım Hanlarınca Güney’e doğru sürülmüşlerdir. Bu haritayı çizen Rnra Tntpriana Çerkesler hakkında bize oldukça ilginç bilgiler aktarmaktadır. Çerkeslerin şövalye NM\Man XIX. yy’a kadar devam etmişlerdir. Kan davasını kendi aralarında çözümlerlerdi. Katillik olayı Adigelerde az rastlanan bir olaydı. Bir katil kendini, ailesini ve kabilesini korumak için öldürdüğü kişinin ailesine fidye ödemekle yükümlüdür. G. İnteriano Çerkeslerin misafirperverliğine bilhassa dikkat çekmekte, ev sahibi, misafirini her türlü kötülüklerden, hatta bunun sonunda kendi hayatına mal olacağını ve köle olarak satılabileceğini bilse dahi, korumakla yükümlüydü. Kadınlar erkeklerden kaçmaz, saklanmaz konuklara hizmet etmekten kaçınmazlardı. Üst tabakadan biri vefat edince yapılan merasimde genç bakire bir kızın kendi bekareti için yaptığı mücadele, törenin en heyecanlı anını teşkil ederdi (Bkz. Fr. Neumann'ın "Rusya ve Çerkesler' 1840 sayfa 39 adlı yapıtı) Cenevizliler orta çağdan bu yana, Bizans ve Osmanlılar zamanında da, Karadeniz kıyısında ve iç Kafkasya'da yaşayan Çerkeslerle aktif ve dostane ticari ilişkiler sürdürdükleri için kaynakları da güvenilir olarak kabul edilmektedir. Cenevizliler özellikle Kopa'dan aldıkları köleleri çeşitli ülkelerde satarlardı. 

İslam Kaynaklarında Çerkesler:Çerkes kökenli kölemenler Mısır'da 1382-1468 yılları (2) arasında egemendiler. Bu nedenle bazıları Çerkeslerin kökenini Mısır'da aramaktadır ki, bu doğru değildir. Kölemen devleti yıkılınca buradan bazı ailelerin anavatanlarına dönmeleri böyle bir varsayımı ortaya çıkarmaktadır. Örnek olarak Kabardeylerin İslamiyet öncesi Arabistan’dan göç ettiklerine dair efsanevi anlatımlar değerini yitirmektedir. İneriano'ya göre bu yıllarda Çerkeslerin tamamı hristiyandı. 1453'de İstanbul'un fethiyle dindaşlarıyla ilgilerinin kesilmesine rağmen hristiyan dinini daha uzun zaman muhafaza etmişlerdir. Ana tanrı Merissa'ya (3) anların koruyucu meleği olarak 20. yüzyıla kadar tapınmışlardır. İslam dininin yayılmaya başlamasıyla hristiyan inançların pek çoğu İslamlaştırılmıştır. Örnek olarak; hristiyan mukaddeslerinden "Elias'’ "Ali'ye’' çevrilerek saygı duyulmuştur. 

İslam dinini ilk kabul edenler Kabardeylerdi. Kırım Tatarlarınca yayılan İslamiyet’i önce Kabardey beyleri kabul etmiştir. Kabardeyler 15. yy.’da Azak Denizi’nin Doğu’sunda yaşıyorlardı. 

Rus Çarları ile ilk temaslar:Kırım Tatarlarının Çerkesler üzerindeki baskı, bilhassa baskınlarda ele geçirdikleri insanları tutsak ederek pazarlarında satmaları, doğu Çerkeslerini 1552'de Ruslardan yardım istemek zorunda kalmıştır. Bu yardım çağrısına IV. İvan olumlu yanıt vermesine karşın bu yıllarda Rusların Çerkesleri koruyacak askeri ve politik güçleri olmadığından bu girişimler bir dostluk ilişkisinden ileri gidememiştir. Terek nehri kıyısındaki iki Çerkes köyü Kazaklarca istila edilse de Kırım Tatarlarının baskısıyla buraları terk ederler. Kuban Nehri 16. yy da bağımsız Çerkeslerin kuzey sınırını teşkil ediyordu. Kuban’ın Kuzey’inde oturan Çerkesler Kırım’a bağlı idi. Bu nedenle de dolaylı olarak Osmanlı yasaları geçerliydi. Osmanlı sarayında ise Çerkes güzelleri en çok aranan cariyelerdi. Wubıhlarla Abhazlar arasında oturan Abazinler 17. yy’da Kafkas dağlarının Kuzey’ine göç ederler. Kuzeydoğu’da ise Nogay Tatarları altı büyük yerleşim sahasında oturuyorlardı. 

Rus çarları daha Güneye genişleme planları gereği 17. yy’da Çerkeslerle ilişkilerini geliştirmeye başlarlar. Eski dimi inançlarını bırakmak istemeyen Ruslar Kuban deltasına giderek yerleşirler. Kazak atamanı Bulavin 1708'de çar 1. Peter’e isyan ederek Çerkeslere sığınır. Kırım’ın Rusya'ya ilhakından sonra Çariçe’nin emrindeki Kazak birlikleri 1783’de Kuban bölgesini istila eder. 

18. yüzyılda Çerkes kabilelerinde sınıfsal savaşlar:Kuzey’de Rusların yaptığı baskılarla güneye inen Çerkesler dar yerleşim alanlarına sıkışıp kalmışlardır. Bu nedenle de Abzeghler, Shapsughlar ve Natuhaclar birbirlerine daha da sokulmuşlar ve 19. yy’daki sınırlarıyla yerleşim sahalarına çekilmiştir. Bu kabilelerin kendi aralarındaki sınıfsal savaşlar, daha sonraları kabileler arası sınıfsal savaşa dönüşmüştür. Örneğin oligarşik Bjedughlar, demokratik Abzeghlere karşı savaşırlarken Çeçenler, Bjedughlara yardım etmişlerdir. Çerkesya’da 18. yy’da oligarşiye karşı yürütülen ayaklanma ve savaşların hemen hemen tümü Abzeghlerin tesiriyle olmuştur. Oligarşik Bjedughlar ve Shapsuglar birleşerek Ruslardan da yardım alarak 1796'da demokratik Abzeghleri yenilgiye uğratmışlardır. Bu yenilgiye rağmen daha sonraları özgürlükçü düşünce alevi sönmemiş, diğer kabileler arasında da savaşsız oligarşik idare yıkılarak toplumda herkes aynı haklara sahip olmuştur. 19 yy’ın ilk yanlarında tüm batı Çerkes kabileleri hür ve bağımsızdılar. Alınan tüm kararlar halk meclislerinde alınır ve toplum bu kararlarla yönetilirdi. 

Köy meclisleri (Psucho-Kuace) sosyal yapının temelini oluşturuyordu. Hiçbir Adige beyi tüm kabileleri bir araya toplayarak hüküm edememiştir. İşte bu tür zayıflıkları ve parçalanmış olmaları, diğer iç ve dış sebepler bir araya gelince, Rusların Çerkesya'yı istila etmesi kolaylaştı. 

Rusların Adigey’i istilası: Kuban kıyılarına Kazakların yerleştirilmesinden sonra Kırım Tatarlarının yerini Ruslar alır ve Adigey'i tehdide başlar. Petersburg, 1792'den bu yana Kuban nehrinin Kuzey kıyılarının kendisine ait olduğunu iddia ediyordu. Çerkesler antlaşma yollan ararlarsa da Ruslar buna yanaşmazlar ve Çerkesleri müdafaa harbine zorlarlar. Bu baskılar neticede Rusların başarısıyla sona ermiştir. Kazaklar 1850 yılına kadar bir çok Çerkes köyünü yerle bir etmişlerdir. Osmanlılar, Kırım Hanlığı’nın 1829'da Ruslara geçmesinden sonra, onlardan boşalan vasallık hakkının kendilerine ait olduğunu ileri sürmüşlerdir. Çerkeslerin coğrafik konumu iki devlet arasındaki dengeyi teşkil ediyordu. Bu da Osmanlıların geleceği için çok önemli idi. Çerkesler 19. yy’da sadece müslüman olmasından kaynaklanarak Osmanlıya karşı sempati besliyordu ve görünüşte olsa da bağlılıkları vardı. Oysa daha 16 yy’da Osmanlılara karşı Ruslardan yardım istemişlerdi. Osmanlıların, söz verdiği yardımlar genelde yerine getirilmiyor ve aldatılıyorlardı. Osmanlılar Kırım savaşında 1854-1856'da ilk kez verdikleri sözü tutarak yardım etmişlerdir. İngilizlerde kendisi Çerkes olan Zanıko Sefer Bey'e Haşim Efendi’nin Hatırlarına ve Theophil Lapinski'ye göre Sefer Bey Çerkes değil, Tatar’dı) 1830'a vaat ettikleri yardımı yapmışlardı. 

Osmanlılar 1829 Edirne Antlaşması’na göre, Çerkesya’da hiç bir hak iddia etmediklerini resmen kabullenmişlerdi. Bu antlaşma gereği Ruslar dış ülkelerden gelen her türlü yardımı diplomatik yollardan kolayca önleyebiliyorlardı. Buna rağmen Çerkeslerin bağımsızlık savaşı aralıksız devam etmiştir. 

Şamil'in bağımsızlık savaşında Çerkesler: Şamil'in yürüttüğü mücadelenin temelinde İslam dini birleştirici unsur olarak ele alınmıştır. Şamil, Çerkeslerin de müslüman olduklarını ileri sürerek, kendisine bağlanmalarını, itaat etmelerini beraber savaşmalarını istemişti. Bu amaçla Naiplerini Adigelerin arasına göndermesine karşın bu Naipler ancak 1842'den sonra aktif bir rol oynamayı başarabilmiştir. Pek çok Naipten sadece Muhammed Emin kendini kabul ettirebilmiştir. Naipler, Çerkeslerin yüzyıllardır devam edegelen geleneklerini, Adige-Xhabzeyi kaldırarak; yerine dogmatik şeriat kanunlarını koymaya kalkışması halkta ve liderlerde büyük bir infial uyandırır. Hemen hemen herkes Naiplere düşman kesilir. Çerkesleri baskıya ve tepeden inme dogmatik kanunlara alışık olmamaları, Şamil adına verilen ölüm kararları, vergi vermeyenlerin ve dini görevlerini yerine getirmeyenlerin cezalandırılmaları, yeni prensiplerin yerleştirilmeye çalışılması halk arasında büyük tepkilere neden olurdu. Bu nedenle Muhammed Emin 1848'de Çerkeslere özgü yeni, yani Adigexhabze'den kaynaklanan bir yönetim şeklini kabullenmek zorunda kalırdı. Çerkesya'da Şamil’e sempati duyan bölgelerde tüm yetkiler M. Emin'e aitti. Osmanlılar, hutbelerde padişaha bağlılık belirtilmediği için Şamil ve M. Emin'i dışlayarak Sefer Bey’i Çerkeslerin lideri olarak kabul ettiler. Bu iki lider bir birine düşman idi ve içten içe mücadele ediyorlardı. Demokratik Çerkeslerin büyük çoğunluğu M. Emin'e bağlı idi ve toplumda da bir çok sosyal yenilikler gerçekleştirmişlerdir. Sınıfsal yapının ortadan kaldırılması hareketleri daha sonra Bjedughlar arasında da başarıya ulaşmıştır. Shapsugh ve Natuhuaclar Sefer Bey tarafını tutarak oligarşik yönetimde kalmışlar ve 1856-57'de iki grup arasında kardeş kanı akıtmışlardır. Sefer Bey'in vefatı ve Şamil'inde yenilgiye uğrayarak teslim olmasından sonra M. Emin Ruslara teslim olarak taraftarlarına "savaşı bırakmalarım" söylemesine rağmen, onu dinlemeyerek mücadeleye devam etmişlerdir. Çerkesler de diğer Kafkasya halkları gibi zayıf kalarak yenilgiye uğramaktan kurtulamamışlardır. 

Çerkeslerin dramatik göçü: Çerkeslerin bağımsızlık savaşlarıyla ilgili bilgileri beynelmilel yayın organı olan "Morning Chronical' ve İngiliz casusları olan Bell ve Longvvorth'un yazılarından öğreniyoruz. Polonya, Macar ve Fransız asıllı ihtilalciler ile İngiliz casusları da Çerkeslerin bağımsızlık savaşlarında görev almışlardır . Kırım savaşının bitmesi zamanın süper devletlerinin Kafkasya'daki savaşlara olan ilgilerini azaltmış ve Çerkesleri Rus çarlarına peşkeş çekmişlerdir. Rusların istilası ile ilgili olarak bir Rus asilzadesinin yazdıkları ilgi çekicidir; Baskınla birlikte pek çok insan ormanlara sığınıyorlardı. Bazen anneler çocuklarını, elimize düşmemesi için kafalarını taşlara vurarak öldürüyorlardı. Şimdi ise varolmak ve hürriyetleri için savaşanların ve savaşın gürültü ve patırtıları bittiğine göre, bu kahramanlık destanının yenilgiye uğrayan kahramanlarına olan haran ve takdirimizi gizleyemeyiz. Öyle bir rakip ki Anavatanını ve bağımsızlığını yok olma ve edilme noktasına kadar savunmuştur. Rus Sosyalisti Petraşevski'nin (1845) Çerkeslerin bağımsızlık savaşına devam etmeleri istemi ve buna benzer planları neticesiz kalmıştır. 

Yenilgiye uğrayan Çerkesler Kuban ve Don nehri kıyılarına ve Stavropol kenti yakınlarına yerleştirilirler. İnsanlık dışı uygulamalarla yürütülen yerleştirme çabaları çok açıklı ve dramatik olaylara sahne olmuştur. (Bkz. U.Aliev, B.M. Goredeçkiy'in eseri Adygeja Rostov, 1927 sayfa 150). Bu vahşet Amerika'da beyazların Kızılderililere karşı yaptıkları vahşetle aynıdır. Çerkesler, Kafkaslarda Ruslara en son mağlup olan halktır. Graj Jevdemikof 1864 yılında Çerkes köylerinin etrafına Kazakları yerleştirir. Gerçi bu yolla Çerkesler kontrol altına alınmışlarsa da, yaşamaları için gerekli geniş arazilerden koparılmışlar ve hareket etme sahaları daraltılmıştır. 

Pek çoğu 1861-1864 yıllarında Osmanlı devletine göç edince bir zamanların yemyeşil ormanlarla süslü ve ekili toprak ve bahçeler terkedilmiş, böylece bu güzel ülke bir çöl görünümü almıştır. Göç, açlık, sefalet ve hastalıklarla mücadele gibi güçlüklerle gerçekleştirilmiştir. Rus Çarı’nın Çerkeslerin göçü için gönderdiği paralar, Petersburg'daki memurlarca yerlerine ulaştırılmamıştır. Bu etnik jenosidden sadece yarım milyon kadar Çerkes kurtulabilmiştir. Balkanlara yerleştirilen Çerkesler 
hristiyanlara karşı "Plage" yani parasız jandarma olarak kullanılmışlardır. Rusya'da kalan Çerkesler ise 1917 ihtilaline ilgisiz ve tarafsız kalmışlar, Stalin devrinde ise tasfiye edilmişlerdir. 

Kaberdey Çerkesleri: Adigelerin en kalabalık ve en önemli rolü oynayan kabilelerden biri, Kabardey Adigeleridir. Yerleşim alanları: Büyük Kabardey; Kafkas dağlarının Kuzey sırtları, Elbrus dağının Doğu yakasından Terek ve Baksan nehrine, Küçük Kabardey; Terek ve Kabardey dağları arasında kalan kısımda yer alır. Kabardey tarihi, Çerkes tarihinin en önemli bir bölümünü teşkil eder. Bunların da tarihini ve dilini öğrenmek diğerlerinki gibi zordur. Yazı dilleri yoktu. Dini yazılar ise sadece dini konularda kalmıştır. Bu nedenle de hiçbir kronolojik bilgi bize ulaşmamıştır ve tarihleri de tamamlanmamıştır. Tarihi bilgileri komşu halk kronolojileri ve zengin halk efsane ve folkloruyla tamamlayabiliyoruz. 

Büyük bir olasılıkla Kabardeyler 15. yy’da diğer Çerkes kabilelerinden kopmuşlardır. Diğer Çerkes kabilelerinin tersine detaylı bir sosyal sınıf ayrımını yaratmışlardır. Kabardey adı da bir ihtimalle ünlü bir Kabardey beyinin adından gelmektedir. Halk anlatımlarına göre büyük bey Yinal (efsaneleşmiş bir bey) Kuban nehrinin doğu bölgesine halkını yerleştirmiştir. Sonraları Kırım Tatarlarının baskısıyla daha güneye ve Doğu’ya inerek Kafkas dağlarına yerleşmişlerdir. Büyük göç Alan kabileler birliğinin Moğollarca yıkılmasından sonra daha kolay gerçekleşmiştir. Kabardeyler 15. yy sonlarına kadar Altınordu devletine bağımlı idiler. 

Kabardeylerin bölünerek parçalanmaları: Efsanevi anlatımlara göre toplum, beylerle birlikte halk meclislerince yöneltiliyordu. Fakat 16. yy’da Küçük ve Büyük Kabarda olarak, Kabardey Beyi Shalocho Talustan tarafından bölünmüştür. Shalocho kendine ve verilen mirastan memnun kalmayarak halkını da yanına almış, Terek nehrinin Doğu’suna yerleşerek Küçük Kabarda’yı kurmuştur. Diğer bir anlatıma göre bu ayrım Yinal'ın ölümünden sonra oğulları Atajuk, Mışevest ve Kaytuko arasında yapılmıştır. 

Moskova ile ilişkilerden önce her iki Kabarda ve komşuları: Kabardey Adigelerinin ikiye ayrılması, taht kavgalarının sonu olmamıştır. Kardeşler birbiriyle mücadele etmiştir. Gerek Tatarların, gerek Dağıstan halklarının Kabardey'e saldırıları sırasında iki kardeş ve onlardan sonraki Kabardey beyleri bir birleri ile dayanışma için giriyor ve yardım ediyorlardı. Tehlike bertaraf edilince de yine bir birleriyle savaşıyorlardı. Bilhassa Altınordu devletini ele geçirerek yöneten Tochtamışlara karşı amansız bir mücadele verilerek, yönetimde deneyim kazanan aile yok edilmeye çalışılmıştır. 

Gerek iç savaşlarda, gerek başkalarıyla yapılan savaşlarda akraba halklardan yardım isteniyordu. Bunun örneklerinden biri Dağıstan'a yapılan akın sırasında Abazaların yardım etmeleridir. Kabardey Adigeleri tüm komşu halklar üzerinde tam hakimiyet kurmuşlardı. Yakın komşuları olan Balkar, Karaçay ve Nogaylar üzerine her yönde tam bir hakimiyet kurarlarken, uzak komşuları olan Çeçen-İnguş ve Osetinler de Kabardeylerin vasalları idiler. Kafkasların bu küçük monarşilerine Şamhal beyliklerinden Abaza beylerine kadar herkes vergi ödemek zorundaydılar. Hatta 16. yy’da bir Kabardey prensesi ile Gürcü kralı görkemli düğün merasimiyle politik bir evlilik yapmıştır. II. Beyazıt (1480-1512) kağıt üzerinde de olsa hakimiyetinde gördüğü Kabarda'yı Kırım'a bağlamıştı. Kırım’da vergi olarak Kabarda'dan esir alıyordu. Diğer yönden taht kavgaları sonunda Kırımdan kaçan Tatar beyleri Kabardeylere sığmıyorlardı. 

Kabardeyler de hristiyanlığın gerilemesi ve İslamiyet’in yayılması: Kabardeylerin Kırım Kanlarıyla olan ilişkileri, İslam dininin Kabardeyler arasında çabuk yayılmasına neden olur. Bizans'ın 1453'de yıkılmasıyla hristiyan dininin ana kaynaklarından uzak kalmaları, Kuzey Kafkasya'da bu dinin gerilemesine neden oldu. Daha önce Dağıstan'dan daha ileriye bir adım atamamış olan İslam dini, hristiyan dininin yerini almaya başlar. Bu ilerlemeye rağmen Çerkeslerin dini uzun yıllar hristiyan dini olarak kalmıştır. Onaltıncı yy’da İtalyan seyyahı Barbaro ve diğerlerinin yazdıklarına göre halen hristiyan idiler. 1560'da Kabardey elçileri Moskova'dan papazlar istemişlerdir. 1717'de Kırım Hanları Kabardey’e saldırarak onlara İslamiyet’i zorla kabul ettirmeye çalışmışlardır. Tatarlar bu saldırılarda Kabardey’deki tüm kiliseleri yakıp yıkmışlardı. Hristiyan ruhanilerinden ellerine geçirdiklerini katletmişlerdir. Buna rağmen 1732'de Moskova'ya gelen bir Kabardey elçisinin söylediklerine göre Kabardey beylerinin çoğu müslüman olmalarına karşın halk hristiyan idi. (Sayın Sarkisyanz'ın derslerinde anlattıklarına göre bu saldırılarda Çerkes kroniğini yazan bir papazda kitabıyla birlikte yakılmış, tarihimize ışık tutacak bir yapıtta barbarlarca yok edilmiştir. B.Ö.) 

Kabardey-Moskova ilişkileri: Kabardey Adigeleri askeri güçlerini kuvvetlendirmek, bilhassa kendilerini Tatarlara karşı koruyabilmek amacıyla 16. yy’da Çarlara yanaşmak zorunda kalmışlardır. 1552-1556 yıllarında Altınordu Devleti Volga nehri kıyılarım yitirince Rusların Kafkasya'ya olan baskılan daha da artmaya başlamıştır. Kabardey Beyi Temryuk'un kızı Goşenay ile Çar IV. İvan evlendirerek 1557'de akraba olur ve Kabadeyleri vasallığına kabul eder. Temryuk, bu akrabalıkla Dağıstan baskılarına karşı yardım alabileceğini ümit ediyordu. Bu yıllarda bir kaç Kabardey beyi Moskova'ya giderek Çar’ın hizmetine girerler ve Ortodoks kilisesine kabul edilirler. Kabardeyler, 1558'de Ruslarla birlikte Livon savaşına katılırlar. 

Çar’la evlenen Goşenay, vaftiz edilerek Maria adını alır. Tarihte ilk kez bir Çerkes prensesi Moskova'da Çariçelik yapmıştır. Goşenay'ın babası Tatarlara karşı devamlı olarak yardım almıştır. Yine Temryuk'un arzusuyla 1566'da Terek kıyısına ilk Rus kalesi kurulur. Bu kale 1571'de Osmanlıların politik baskıları sonunda yıkılır. Temryuk'un oğlu Moskova'da "boyar" ilan edilmiş, ancak 1571'de yine Moskova'da idam edilmiştir. Buna rağmen iki halk arasındaki ilişkiler daima dostça olmuştur. Hatta Kabardeylerin dostluklarının bir nişanesi ve verdikleri sözün garantisi olarak 16. yy'dan 19. yy'a kadar Kabardey Prensleri Moskova'ya gönderilmiştir. Rus Çan 1. Feodar'a bağlılıklarını sunmuşlar, 1605-1613 yıllarında 1. Demetius ve Michail Romanof’a Kuran'a el basarak sadakat yemini yapmışlardır. Zamanla Kabardey beyleri Rusya ile dostça bağlar kurarak ilişkilerini sürdürürlerken bazı Kabardey beyleri de tam tersine Rus köylerine ve karakollara baskın düzenleyerek yağmalıyorlardı. 

Diğer yönden Kabardey beylerinin Moskova'ya gönderdikleri iyi niyet elçileri çoğu kez yolda Kazaklar tarafından yağmalanıyordu. Çar Aleksey 1661'de Kabardey beyi Kazbulat Mirza'ya "Tüm Çerkeslerin Beyi' unvanım vermiştir. Kazbulat, Terek kenarında kurulacak bir kaleden devletini idare edecekti. Moskova'nın dostu olarak Kazbulat sık sık Kırım Hanlarına ve Osmanlılara karşı yapılan savaşlara katılmıştır. 

Çar'ın Osmanlılarla yaptığı antlaşmalarda Kabardey Adigelerini kendi himayesi altına almıştır. Kırım Hanı Kaplan Girey 1705'de Rusya'nın İsveç'e yaptığı savaşı fırsat sayarak Kabardey'i istilaya kalktıysa da büyük bir bozguna uğratılarak geriye püskürtülür. Ne gariptir ki bu ve buna benzer askeri başarıları görmezlikten gelen Osmanlılar 18. yüzyılın ilk yarılarında tüm Kabarda üzerinde hak iddia etmişlerdir. Osmanlı baskısına karşı Rus yardımı çok geç gelir. Hatta çar l. Peter'in gönderdiği elçi Bekoviç Çerkaskkij , Kabardey beylerinden olup Moskova'da oturuyordu. 

Kabardey beyleri ile Çar arasında en büyük problem bu yüzyılda Kabardey Beylerinden kaçarak Rus bölgesine yerleşen köylüler oluşturuyordu. Çar, beylerin zulmünden kaçan köylüleri geri vermiyordu. Beyler ise, köylüleri geri verilirse Çar'a sadakatle hizmet edeceklerini söylüyorlardı. Kabardey’de iç çekişmeler ve mücadeleler devam ediyordu. Kabardey beyi Kurgokin Muhammed ve onu destekleyen şeriat karşıtı, ünlü halk düşünürü ve filozofu Kezanıko Jabağı, Kırım Taraftarı Roslan Bek Kaytukin ile geçinemiyor, birbirleriyle mücadele ediyorlardı. 

Roslan Bek Kaytukin ise Kırım Hanı Bahtı Girey'i destekliyor ve ikiye ayrılan Kabardey halkı birbirine düşüyordu. Roslan Bek Kaytukin, Bahtı Giray'la beraber kardeşlerine karşı savaşıyordu. Kurgokin Muhammed, Çardan yardım istediyse de istenilen yardımı alamadı. Buna rağmen Çar taraftan olan doğu Adigeleri, 1732 yılında Kuban Tatarları ve Kalmuklar tarafından ablukaya alınmış olan bir Rus birliğini kurtarırlar. Çarların zayıflığını fırsat bilen Kırım Hanları, 1733 yıllarında her iki Kabardey Adigeleri üzerinde, geçici de olsa hakimiyetlerini kurarlar. 

Çar'ın Osmanlılarla 1736-1739 yıllan arasında yaptığı savaşı kazanmasıyla durum değişir. Belgrad (1739) sözleşmesi ile gerek Çar gerekse Osmanlılar Kabardey’i bağımsız bir sınır devleti olarak kabul ederler. Kabardey Kralı II. Teymuraz kısa zamanda otoriter bir devlet ve güçlü askeri birlik kurmayı başarır. Öyle ki, diğer komşu halklar yeniden kendilerini saymaya başlar. Gürcistan'ın 1752 yılında kurulmasına II. Teymuraz, askeri gücüyle katkıda bulunur. 

Kabardey'in Ruslarca istila edilmesi: Bu yıllarda Osmanlı-Rus savaşlarından yorgun düşen Ruslar, Kabardeylere 
karşı sürdürdükleri savaşlara da ara verirler. Baksan bölgesinde oturan Kabardeyler, Petersburg'dan yardım almamalarına rağmen, küçük Kabardey’de oturan beyleri baskı altında tutuyorlardı. Bu durum Küçük Kabardey’de de Ruslara karşı bir sempati yaratır. Neticede küçük Kabardey’de Ruslarla iyi ilişkilere giderler. Böylece Ruslar her iki Kabardey’de de beylerden taraftar kazanmış olurlar. Rus-Çeçen savaşında (1758) bazı Kabardey beyleri Ruslarla birlikte Çeçenlere karşı savaşırlar. Rusya'da alıkonan Kabardey prensleri II. Katerina zamanında (1762-1796) Ruslaştırılırlar. Kabardey beylerinin baskısından kaçarak Ruslara sığınan köleler Ruslarca hristiyanlaştırılarak bağımsızlıklarına kavuşturulurlar, İslam dini ise beyler arasında sağlam kök atar. 

Petersburg, Terek kıyısında kurduğu kaleyle (1759-1763) Kabardey’i istila etme arzusunu açıkça ortaya koyuyordu. Bunu sezinleyen Kabardeyler kalelerin kurulmasına karşı çıkar. Çünkü bu tür kaleler, Kabardeylerin yaşamları için gerekli otlaklardan mahrum ediyordu. Rusların bu yanlış politikası, Kırım dostu Kabardeylerin taraftar bulmasına yarıyordu. Kabardeyler 1765'de Kızılyar kalesini kuşatırlar. Aynı zamanda Tatarlarla anlaşarak Mezdegu kalesinden gelebilecek bir Rus saldırısına karşı beraber hareket etmeye ve yardımlaşmaya karar verirler. Osmanlı-Rus harbi (1768) sırasında Ruslar, Kabardey topraklarını düşman bir ülke olarak istila ederler. Halbuki bu yıllarda bir çok Kabardey beyi, Ruslarla dostça ilişkiler içinde idiler. 1768'de Eksakon nehri kıyısında yapılan savaşı Ruslar kazanarak, Kabardeyleri mağlup ederler ve Kabardey ülkesini kendi topraklarına ilhak ederler. Bu seferki Rus hakimiyeti 1557 yılındaki gibi Kabardeylerin istek ve arzusuyla değil, askeri bir işgal olmuştur. Zaten 1774 yılında yapılan Osmanlı-Rus antlaşması gereğince Osmanlı Sultanı, Kabardey bölgesini Rus Çariçe’sine hediye olarak vermişti. Bu savaşlarla birlikte Kabardeylerin bağımsızlıkları da son bulmuştur. Çariçe II. Katerina Kabardeylere, kendilerine özgü geleneklerine göre idare edilen otonom statüye sahip bir yönetim hakkı tanımıştır. 

II. Katerina ve Kaberdeyler: Çar’ın Kafkasya'daki görevli memurları, -kontrolden uzak- sanki Petersburg'dan planlanmışta yürütülüyormuş gibi, her türlü sorumluluğu kendi üzerlerine alarak, başlarına buyruk hareket ediyorlardı. Kabardey Adigeleri bu baskıya dayanamayarak (1777-1779) Kazak garnizonlarına karşı ayaklanırlar. Bu ayaklanma hemen bastırılır ve ayaklanmaya katılan bütün Adigeler sürülür. Bu ayaklanmanın başarısız olması ve hem de çok çabuk bastırılması ile birlikte Çar yeni bir kanun çıkararak Adige halkına istediği an istediği yere giderek yerleşme hakkını tanır. Köylülere, beylere karşı bağımsızlıklarını verir. Yine bu kanunla; kan davası, kendilerine sığınan bir suçluyu saklama ve koruma geleneği de yasaklanır. Beylerden Janchot Paterhan, tüm Kabardey’in valisi ilan edilir ve yanına da bir polis müdürü verilir. Askeri baskıyla Kabardey beyleri bir halk toplantısı yapar, köylülerin azat edildiğin ilan edilir. Tabii ki, çalışmaya alışmamış ve Adige halkının sırtından geçinen beyler bu yeni durumdan hoşlanmazlar , 1781'de Gürcistan'a ve Osmanlı devletine göç etmeyi isterler. Bu istekleri Çar geri çevirir. Askeri baskıyla vatanlarında kalmaları sağlanır. Daha sonra Kabardey Adigeleri askere alınır ve Potemkin komutasında oluşturulan 800 kişilik milis kuvveti , Kuban’da bağımsızlıkları için savaşan batı Adigelerine karşı savaşmaya zorlanır. Ayrıca, Kabardeylerin Kazak yerleşim sahalarına taşınmaları da yasaklanır. 

Alexsander ve I. Nikolaus devrinde Kabardey haklarına tecavüzler: Kabardey’deki sivil yönetim 1802 yılında değişikliğe uğrayarak Petersburg'daki dış işleri bakanlığı bünyesindeki askeri idare kısmına bağlanır. Rusların yaptıkları yeni kalelerin anlamını çok iyi anlayan Roslan Bek Mısost 1804 yılında ayaklanır. Rus General komutasındaki orduyla Büyük Kabardey’e girerek seksen köyü yerle bir eder, harabeye çevirir. Bu vahşeti anlatan bir şikayet dilekçesi I. Alexandre'ye gönderilse de cevapsız kalır. General A.P. Yermolof zamanında Rus politikası ve yönetimi daha da sertleşir, ağırlaşır. Yermolof, dağlarda yerleşik Adige halkının düz araziye inmelerini ister. Bu emre Adigeler uymak istemeyince beylerin geri kalan ayrıcalıklı haklarını da ellerinden alınır, halka tam bir eşitlik ve bağımsızlık verilir. 

Kabardey Adigelerinde, 1822 yılındaki bu zoraki devrimler büyük sevince ve Rus dostluğuna neden olur. Tüm ayrıcalıklarını yitiren beyler, yaşamakla ölmek arası bir duruma düşerler. Diğer bağımsız Adigelerle ilişkilerini koparmak için p'ur alıp verme geleneği yasaklanır, onlarla ilişki kuranlar cezalandırılır. Hatta silah taşıma yasağı dahi konur. Yermolof, Adige geleneklerine göre idare dilen, fakat sıkı Rus kontrolü altında olan bir yeni yönetim tarzı kurar. Kabardey hükümetinin başında bir bey ya da kadı bulunuyordu. Hem gelenek görenekler, hem de şeriat kanunları anlaşmazlıkların çözümünde uygulanıyordu. Bu sıkı kontrollü yönetim tarzı 1858 senesine kadar sürer. 

Gururlarına düşkün Adigelerden bu baskıya dayanamayanlar dağlara çekiliyorlardı. General Yermolof ile Paskeviç arasındaki anlaşmazlık nedeniyle , Yermolof'un istifasını fırsat sayan beyler 1827'de Çar Nikolaus'a bir şikayetname gönderirler, eski ayrıcalıklı haklarını tekrar isterler. Hatta daha da ileri giderek, eski sınırlarının tekrar tanınmasını ve Osetinlerin de tekrar kendilerine bağlanmasını isterler. IV. İvan'la yapılan sözleşme gösterilerek, Rus soylularının faydalandıkları haklardan kendilerinin de faydalanması gerektiğini dilekçelerine eklemeyi de ihmal etmezler. Aynı yıllarda, yani 1828'de Rus Çarı'nın muhafızlığım, Kabardey Adigelerinden oluşan bir askeri birlik yapıyordu. 

Şamil'in bağımsızlık savaşı ve Kaberdeyler: Şamil'in Çeçenlerle birlikte Kabardey’e saldırmasını fırsat bilen pek çok Kabardey, hatta Kabardey asıllı Rus subayı Xot Anzorof, Şamil'e iltihak etmiştir. Bu Kabardeylerin Çar’a karşı yaptıkları en son itaatsizlik olur. Şamil’in saldırısında, Kabardeylerin büyük bir çoğunluğu Ruslarla beraber Şamil'e karşı savaşmıştır. Şamil'in teslim olmasından sonra, onun yanında savaşan Kabardeyler, Batı Adigelerinin yanında yer almışlardır. 

Petersburg, Kuban bölgesi Adigelerini de zamanla yenilgiye uğratarak topraklarına ilhak eder. Kabadeylerden gün geçtikçe daha çok toprak işgal başlar. Buna paralel olarak da Kabardeylerin temel geçimi olan hayvancılık ve atçılıkta geriler. Yaklaşık tüm Kabardeylerin sekizde biri, daha sonraki yıllarda Osmanlı devletine göç eder. 

Rus egemenliği altında sosyo-kültürel değişimler: Rus Çarlığı yönetimi altında kalan Kabardey Adigeleri, diğer Çerkeslerden daha fazla Rus kültürünün etkisi altında kalmışlardır. Bu etkilenmeyi ilk Çerkes tarihini yazmaya çalışan Şor'a Bekmursin Noguma'da görebiliriz. Şor’an'ın yapıtları, yazdığı yıllarda yayınlanmamıştır. Ayrıca Rus edebiyatında romantizm devrini açan Kabardey şövalyelik ruhu olmuş, yazarlar bu konuyu en güzel şekilde işlemiştir. Dünya klasikleri arasına giren bu dev Rus yapıtlar günümüze kadar gelmiştir. Kabardey şövalyelik ruhunun (1) etkisi altında kalan bir çok komşu Kafkas halkları 20. yy’da bile onları taklide çalışmışlardır. Kabardeylerin milli gelenek ve görenekleri, harp ve harp oyunlarından esinlendiğinden, Rus egemenliğiyle bu gelenek ve göreneklerde gerilemiştir. Kabardey şövalyelik ruhunun gerilemesi ile birlikte sınıfsal yapıya dayanan beylik vs. gibi ayrımlarda yok olmaya başlamıştır. 

Sosyal yapıda meydana gelen değişimler: Pşılar, Worklar, Hür ve bağımlı çiftçiler (ki, bu en son iki sınıf) yüzde olarak en kalabalıkları idi. Köleler arasındaki kesin ayrım Rus hakimiyeti ve baskısıyla yumuşamış ve sınıflar birbirlerine daha da yakınlaşmışlar ve yanaşmışlardı Yermolov'un tanıdığı haklara göre kölelerde pşi ve workleri öldürebilecekleri gibi onların emirlerini de dinlemek zorunlulukları bile kalmamıştı. Bu yeni kanun sınıfsal yapıyı kökten sarsmıştı. Rusya'da 1861'de ortaya çıkan köylü ayaklanması, Kabardey köylülerini de ayaklandırmıştı. Ruslar, 1866'da çıkardıkları bir kanunla her türlü insan ticaretini de yasaklıyorlardı. Bu kanunlar ve yenilikler at bakıp beslemekten başka her işi şerefsizlik sayan Kabardey beyleri arasında büyük bir sosyal ve ekonomik çöküşe neden olmuştur. Kabardey prensesleri, kendilerine köle hediye etmeyen bir erkekle asla evlenmezlerdi. Toplumdaki itibarları oldukça sarsılan Kabardey beyleri, Graf Loris, Melikof'a kölelik ve bağımlı köylüler müessesesinin yıkılmaması için ricada bulunurlar. Bu rica mektubunda, şimdiye kadar ağır işlerini yapan köleleri olmazsa beylerin yaşayamayacaklarını belirttiler. Pşılar, azat edilen alt sınıf insanlarının tavır ve davranışlarıyla toplumu bunalıma götürecekleri inanandaydılar. Her azad ettikleri köle içinde Çar’dan ücret istiyorlardı. 

Bu ve buna benzer rica ve yalvarmalar Çar'ı etkiler ve 1867'de çıkarılan bir kanunla azad edilen 21.000 kişiye karşılık, her bir kişi için 200 Ruble ödenir. Bu ödeme karşılığında da beyler ellerindeki toprakların yarısını azad edilenlere verilmesi kararını alır. Bu iş için görüşmeye giden temsilciler "Kabardey topraklarının hiç bir şahsa ve kişiye ait olmadığını ve tüm Kabardey halkının olduğunu" ilan ederler.Loris Melikof ve yardımcısı Kodyokof'un 1860 yılında açtıkları okul, üniversite ve benzeri sosyal kurumlar bu devrin en belirgin reform hareketleri olmuştur. Bu reformlarla çok karışık olan Kabardey tarımcılığı (kültürü de) daha kolay ve pratik işlenebilir hale getirilir. 

Ne acıdır ki bu geleneklerin sosyal yapıların aktif olarak işlediği devirlerde sosyolojik etnolojik ve de politik yönlerden ele alınarak araştırılmadığı ve incelenmediğinden ne olduğu ve nasıl işlediği bilinmiyor. 

Günümüzde ise bu tür incelemelerin yapılması daha da zor oldu. Bazıları, Kabardeylerin sosyal düzenini, sınıfsal bir yapı içerisinde karşılıklı olarak herkesin ödevlerini yerine getirmesine dayalı bir feodal düzen olarak tanımlar. Bilinen, reformlardan önce Kabardey topraklarının kökleri Pşı Yınal'e dayanan (Atajuk, Mışevest, Kaytuko ve Bek Mursin) dört bey ailesine ait olduğudur. Hatta, Büyük Kabardey’de tüm toprakların dörtte biri 1871-1876 yıllarında 200 bey ailesine ait olduğu bilinmektedir. Küçük Kabardey'de ise 59 bey ailesi bulunuyordu. Toprak paylaşımında bazı beyler çeşitli nedenlerle toprak alamadılar. Bu dağıtımda paysız kalanlar Osmanlı devletine göç etmişlerdir. Daha sonra, 1917'ye kadar, Kabardey beylerin yaşamlarıyla ilgili bilgiler yok denecek kadar azdır. 

Bolşevik ihtilali yıllarında Kabardey beyleri, Kazaklarla beraber Çar'ın yanında, komünistlere karşı savaştılar. Buna karşılık Kabardey köylüleri ve çiftçileri, Çar'ın toprak reformu ve insan hakları propagandalarına da, Bolşeviklere de kanmayarak tarafsız kalmışlardır. 

Not 
Sayın Sarkısyanz, Heidelberg Üniversitesi Güney Asya Enstitüsü Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin dekanlığını çok uzun yıllar yapmış; dalında expert olarak bilinen ve tanınan bir bilim adamıdır. Şu anda emeklidir. 
Dipnotlar 
1) İşin ilginç ve araştırılması gereken yönü bu ünlü seyyahın köle 
ticaretinden hiç söz etmemesidir. ( B.Ö.) 
2) Çerkes kölemenleri 1517 yılına kadar egemendiler (B.Ö.) 
3) Hz. Meryem (B.Ö.) 

Kaynakça 
1) UAliev ve BM. Gorodeskij Adygeja. Rostov, 1927 
2) Kabardey Tarihi Moskova, 1957 Kabardino-Balkarskij Nauçno issledovatelskij institut 
3) Ay tek Namitok Orıgınes deş Circassiens Paris, 1939

Prof.Dr. M. Sarkinyanz 
Çeviri: Dr. Batıray Özbek Yedic

Burada ilk önce milli birliğin sağlanması için çalışmalar yapıldı ve 12 eyaletten

i-) Şapsığ-Nathoç,
ii-) Abzah,
iii-)Kemirguey,
iv-) Barakay,
v-) Kabartay-Besleney,
vi-) Hatukuey,
vii-) Bjeduğ,
viii-) Mekhoş,
ix-) Başılbey,
x-) Teberdi,
xi-) Abhazya,
xii-) Vubıh-Cih
oluşan bir devlet kuruldu.

Her eyaletin özel idareleri ve bu idarelerden oluşan 300 kişilik bir "Milli Misak Meclisi" (Ulusal And Meclisi - Çıla Therio Xase) vardı ve bu meclisin başkanı yoktu. Belli bir toplantı olmayan bu meclisin kararlarına herkes uymak zorundaydı. 1839'da Şapsığ bölgesinde toplanan meclis, Hazar Denizi ile Karadeniz arasında kalan bölgenin bir "Vatan" ve bu vatanda "Bir Millet"in yaşadığı, Rusların milli düşman olduğu, sonuna kadar savaşılacağı gibi kararlar alındı. Nitekim Rusların barış ve Tsemez-Anapa yol güzergâhında Çerkeslerin çekilmesi istekleri kabul edilmedi. Misakı Milli Meclisi Ruslar'a bir heyet gönderdi ve Karadeniz ile Hazar Denizi arasının tahliyesini istedi. Fakat Ruslar Kafkasya'nın Osmanlılar tarafından kendilerine verildiğini iddia ederek bunu reddettiler. Bunun üzerine bir beyanname yayınlandı. Bu beyannamede Rusya'nın bir gün batıyada saldıracağı, Kafkasya'nın Rusya'nın bir parçası olmadığı, Osmanlıların hiçbir zaman sahip olmadıkları Kafkasya'yı Rusya'ya veremeyeceği, sonuna kadar savaşılacağı kesin bir şekilde bildirildi ve Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya protesto edildi. Bunun üzerine Ruslar kabileleri bölmek için bazı kabilelere barış teklif ettiler ama bütün Kafkasya boşaltılmadıkça barışın olamayacağı bildirilerek bunlar reddedildi.

Batı Kafkasya'da, Ruslar, Anapa, Tsemez, Poti gibi kaleleri işgal etmişlerdi. Fakat bu kaleler tamamen kuşatılmış olduğundan birbirleriyle ilişkileri yoktu. Bu kaleleri birleştirip, Batı Kafkasya'yı Karadeniz'den de kuşatmak isteyen Ruslar, 1830'da saldırılara geçtiler. Bu kuvvetlerin büyük kısmı püskürtüldü. Yalnız Tsemez'i takviyeye giden kuvvet durdurulamadı ve Ruslar Tsemez'e girdi. Rusların müstahkem bir hat oluşturma çabaları üzerine savaşlar yeniden başladı. Subş civarına çıkartma yapan Ruslar, içerilere giremedilerse de bu kıyıda tutunmayı başardılar. 1839 yılında Şaşi kalesine baskın yapıldı. Kale içine girildiyse de Kafkasyalılar geri çekilmek zorunda kaldılar. Aynı yıl Jamatya ile Anapa arasında savaş oldu fakat sonuç elde edilemedi.

Ruslar, Abından başlayarak Soçiye kadar, Abin, Anapa, Şhapsin, Vaye, Tsemez, Şaşi, Tuapse, Mazga, Nikolayevski ve Doma kalelerini yapmışlardı. Bu kaleler Kafkasya'nın güvenliğini tehdit ettiği için işgal edilmeleri gerekliliği ortaya çıktı. Şubat 1840'dan itibaren başlayan saldırılar sonucu Anapa ve Tsemez hariç bütün kaleler geri alındı.(Bu savaşlar konusunda Karl Marks şöyle diyordu:" Kahraman Adıgeler Ruslar'ı hezimete uğrattılar. Ey dünya, ey insanlık: özgür yaşamak isteyen insanların nelere muktedir olduklarını onlardan öğreniniz.) Sivastopol'dan bu kalelere yardım için gönderilen Ruslar ancak Gürcistan'a çıkabildiler. Bu yenilgiler üzerine 80.000 Rus askeri Kafkasya'ya gönderildi. Bu en çok Osmanlı'ların işine yaradı. Çünkü Osmanlılar Sivastopol'da bulunan Ruslar Kafkasya'ya gönderilmişti. Abhazya Rus işgali altında olduğundan Berzek Hacı komutasındaki kuvvetler Abhazya'ya girdi. Yardım alan Ruslar karşı saldırıya geçtilerse de Soçi'nin kuzeyine çıkmayı başaramadılar.

Kafkasyalıların büyük başarıları Avrupa'nın dikkatini çektiyse de yardım yapılmasını sağlayamadı. Doğuda Dargo yenilgisi ve batıda birçok kalenin Kafkasyalıların eline geçmesi üzerine Ruslar, kaybettikleri yerleri ve prestijlerini tekrar kazanmak için büyük hazırlıklara başlamışlardı. Kafkasya'da ise, Kuzey Kafkasya’nın bütünleşmesi gerektiğini anlayan Şamil, bu bütünleşmeyi sağlamak için batıya Hacı Mehmet, Süleyman ve Mehmet (Muhammed) Emin gibi naiblerini gönderdi. Bu naibler Misakı Milli Meclisinde Doğu Kafkasya'yı temsil ettiler.

Bunlardan en önemlisi Mehmet Emin 1847'de Pçeha nehri kıyısında topladığı halka, İslamiyet’i kabul etmelerini, beylerin elindeki fazla hakkın geri alınmasını, beyliliğin kaldırılmasını, beyliliğin kaldırılmasını ve ancak bu biçimde Ruslara karşı konulabileceğini söyledi. Kendisini Batı Kafkasya hükümet reisi olarak tanıtmak ve doğudaki sistemi aynen burada uygulamak istedi. Ama bu, halkın ve beylerin tepkisine yol açtı. Muhammed Emin ancak doğudaki kabilelerden (Abzah vs.) destek bulabildi. Bir iç savaş çıkma ihtimali üzerine tavrını değiştirdi. Fakat Rus saldırıları başladığı zaman kabileleri Muhammed Emin'in çevresinde birleşmeye başladılar. Onun hareketleri ilericiydi, aristokratların durumlarını sarsıyordu. Beylerin ve onları destekleyen Osmanlıların karşı tavırlarına rağmen 1848'de Adagum'da yapılan büyük milli toplantıda reisliği kabul edildi.

Muhammed Emin, Kafkasya'da bir sanayi hareketi, (kendi ihtiyaçlarını kendi sağlamak için) oluşturmak istemişti. Bu yüzden özellikle silah konusunda uzman aramış, Rus esirlerine iyi davranmıştı. Bu sayede Kafkasya'ya gelen bir Polonyalı top imalathanesi açtı.

Muhammed Emin, demokrasi esasına dayanan idare ve ordu teşkilatı kurdu. Batı Kafkasya'yı 100 idari parçaya ayırdı ve düzenli bir ordu kurdu. Bu ordu sadece 1849'da Ruslara 101 baskın yaptı. Naip, dünyanın ilgisini Kafkasya'nın üzerine çekmek ve yardım sağlamak için çalışmalarda bulundu, İstanbul'a temsilciler gönderdi.

Muhammed Emin'in bu reform hareketini engellemek isteyen Ruslar, saldırıya geçtiler ve onu Unbi (Umpa) dağında mağlup ettiler. Yeniliği bazı kabileleri geçici bir süre için Muhammed Emin'den ayırdı. Bu sırada çıkan Kırım savaşı (1853-1855) Kafkasyalılar için son ümitti. Muhammed Emin Avrupalı ülkelerle görüşüyordu. Avrupalılara "Rus generalleri kadar Osmanlı paşalarının da" istenmediğini, Kafkasya'nın, İran-Osmanlı-Rusya devletleri arasında "Tampon" bir ülke olmasını, bunun Rusya'nın büyük bir yenilgisiyle olabileceğini belirtti. Fakat müttefikler farklı düşünüyorlardı. Örneğin, Osmanlılar, İngilizler, kendi hegomanyaları altında "bağımsız" ve Fransızlar da Rusya'nın olmasını istiyorlardı. Savaşta bütün müttefikler birbirlerini aldatmaya çalıştılar. İngilizler Şamil'in Rusya'ya saldırmasını istediler fakat Şamil, önce Hazar Denizinden Karadeniz'e bütün Kafkasya’nın Ruslardan temizlenmesini istediğinden Gürcistan'a küçük akınlarla yetindi.

Osmanlılar Anapaya Zanyikovue Sefer Beyi, Sukhum'a da Behçet Paşayı gönderdiler. Amaçları, Kafkas kabileleri Müslümanlık hissi etrafında birleştirip, Ruslara karşı kullanmaktı. Anapaya gelen Sefer Bey, bu çevredeki kabileleri Muhammet Emin'den ayırmaya çalıştı ve bunda da bir dereceye kadar başarılı oldu. Naip tarafından sürülen Natuhay beylerini geri getirtti. Sefer Bey'in Kafkasya'ya gönderilmesi, Kafkasya'ya yardım değil, işgalin düşünüldüğünü gösteriyordu. Nitekim savaşta Osmanlılar, Kafkasya'yı "Osmanlı mülkü" gibi göstermeye çalıştılar ve müttefikler ajanları aracılığıyla asılsız haberler yaydılar. Bütün bunlar, Kafkasya’da müttefiklere karşı olumsuz düşünceler doğuruyordu. Savaşta her iki taraf bir üstünlük sağlayamadı. İngiltere, Rusya'nın Hindistan'a inmesini engellemek için tampon Kafkasya'yı istiyordu. Bu Fransızların işine gelmediğinden, Şubat 1856 Paris barış antlaşması, Kafkasya'dan bahsedilmeden imzalandı. Bu Kafkasya'nın Rusya'ya bırakılması demekti. Kırım savaşı sırasında Kafkasya’ya Rus saldırıları durmuştu. Fakat Sefer Bey'in Kafkasya'da birliği ve ahlakı zayıflatması, bu savaşın zararlarını faydasından çok yaptı. 1857'de Muhammet Emin, dış ülkelerden yardım almak için İstanbul'a gitti. Fakat Rusya'nın isteğiyle tutuklandı ve Şam'a sürüldü. Oradan kurtulup tekrar Kafkasya'ya döndü. 1857'nin sonlarına doğru, İngiltere ve Fransa'nın baskısıyla Osmanlılar Batı Kafkasya'yı boşalttılar ve Sefer Bey kendi başına kaldı.

Savaştan sonra Kafkasya'nın tehlikeli durumunu ortadan kaldırmak isteyen Ruslar saldırılara başladırlar ve 1859'da Doğo Kafkasya'nın direncini kırıldı. Bunun üzerine Muhammet Emin Ruslarla uygun şartlar altında barış yapılmasını istedi. Fakat bu öneri Milli Kongre tarafından şiddetle reddedildi. Muhammet Emin teslim oldu ve İstanbul'a gitti. Doğu Kafkasya'daki direncin kırılması üzerine Ruslar, Batı Kafkasyalılara iki yol teklif ediyorlardı. Ya Stavropol bölgesiyle Sal Stepine, veya Osmanlı topraklarına göç etmek. Aynı zamanda Rus ajanları Kuzeye göç edeceklerin Hıristiyanlaştırılacaklarını, 25 yıl askere alınacaklarını söylüyorlardı. Bununla Rus hükümeti, Batı Kafkasyalıları bilhassa Osmanlı topraklarına göç ettirmek istiyordu.

1860'da Sefer Bey öldü ve yerine oğlu Zanyikuvue İbrahim (Kara Batır) geçti ve birlik hareketlerine başladı. Yardım istemek için İstanbul'a İbrahim adında bir elçi gönderdi. Şapsığ, Vubıh ve Abhazları temsil eden (çünkü bu kabileler işgale uğramamışlardı.) 5'er kişiden bir meclis kurdu. Avrupa'ya bir heyet gönderdi. 1860'dan sonra tekrar savaşlar başladı ve 1861'de mujiklerin azat edilmesinden dolayı göç dalgaları Kafkasya'ya yöneltildi. Binlerce Kazak ve Rus Kafkasya'ya yerleştirildi.

Urquhart ve Leh yurtseverleri, Kafkasya için miting ve propaganda yaptılar. Fakat Kafkasya'ya yardım yapılmasını sağlayamadılar. Bu sırada Kafkasya'da Bjeduğ bölgesiyle, Şapsığ, Vubıh ve Abhaz bölgeleri işgal edilmemişti. İşgal edilen yerlerdeki Kafkasyalılar bu bölgelere gelmişler, nüfus yoğunluğu artmış, bu yüzden yiyecek sıkıntısı ve salgın hastalıklar baş göstermişti. Bütün bu çaresizlikler içinde Kafkasyalılar intihar savaşları yapmaya karar verdiler. Son savaşlara Kafkasyalılar, kadın, erkek, çocuk, her şeyleriyle katıldılar. Hodz vadisinde ve Ahçip köyündeki savaşlarda Kafkasyalılar yenildiler.

Kaynak: Kafdağı aylık kültür ve sanat dergisi

Deluged Civilization of the Caucaus Isthmus’da (Kafkas Kıstağının Batık Uygarlığı) yazar, kısa süre önce Kafkas kıstağının Babil ve Mısır’dan binlerce yıl önce büyük uygarlıkların beşiği olabileceğine; bu uygarlıkların kendi kayıtlarını tuttuklarına; ve bu kayıtların Terek[1] ve Sunsha arasındaki adacık ile yukarı Alizon vadisinde bulunduğuna ilişkin kayıtlar sunmuştur.


Keşif gezileri

Araştırmanın sonuçları arkeologlar ve antropologlar tarafından son derece olumlu karşılanmıştır. Bu durum yazarı, kayıtların nerede bulunabileceğini çok daha kesin ve açık biçimde saptama konusunda cesaretlendirmiş ve onda gelecek yaz bunların açığa çıkartılacağı bir ya da daha çok keşif gezisi düzenleme umudunu yaratmıştır.


Veriler

Batık Uygalık’a ek olarak aşağıdaki aktarımlar da vardır:

Manetho[2] - “Ptolemy Philadelphus zamanında Mısır putperest tapınak-larının üst düzey rahiplerinden Manetho ve Sebennyte yazılarında Mısır hane-danlarına ilişkin belli alıntıların yapılabileceği kalıntılar bırakmıştır. Bunları, kendi aktarımıyla, birinci Hermes Troth tarafından Seriadic Topraklara dikilen sutunlara gizli bir dialekt ve hiyeroglif ile kazınmış yazıtlardan kopyalanmıştır. Bunlar Tufandan sonra gizli diyalekten hiyeroglifle Yunancaya çevrilmiş ve ikinci Hermes Taut’un oğlu Agadhodeaman tarafından hiyeroglifle bir kitaba yazılarak Mısır tapınaklarının gizli odalarında saklanmıştır.” (Syncellus’dan, Chron. 40)

Sanchuniathom “Ve Usous …denizde tehlikeli bir yere gitmeye cesaret eden ilk kişiydi. Ve o iki anıt sütunu ya da dikilitaşı Ateş ve Rüzgar adına kutsadı. (Ur ve Al, yani Khur-Khal ya da Herculas dikili taşları) ….. “Herşeyden önce Cabiri, Sydyk’ın yedi oğlu ile onların yedinci kardeşi Esmun, Tanrı Taatus’un onlara buyurduğu gibi yaşam öyküsünü yazdı. (Eu-sebius’dan; Praeparatio Kutsal Kitabı,1. Kitap, 6. Bölüm). Mısırlı Taatus ve Phoenician mitolojisinin Babil Taatu mitolojisiyle aynı noktalara değinip değinmediğini bilmiyorum. İsim “Bunlar için birşeyler yapan” anlamına gelmektedir. Ayrıca Thracianslı Thracians’du. Tanrıların özel hizmetkarı yöneticisiydi.

Ammianus Marcellinus[3]- Antik ayin ustalarının (Tufanın geleceğini bilen ve gizli törenlerin izlerinin tümüyle yok olmasından korkan) bin bir gçlükle kazarak yaptıklar ve tapınakların altında çeşitli yerlere yerleştirdikleri kıvrımlarla dolu yer altı dehlizleri ve galerileri vardı. Ve düzledikleri duvarlara hiyeroglif adını verdikleri sayısız kuş türü ve yabani hayvan ile çok sayıda öbür dünya yaratığı oydular

Josephus[4] “Doğuştan iyi huylu olan Seth’in oğulları topraklarında dinlerine bağlı, beladan uzak mutlu bir hayat sürüyorlardı ve tüm dikkatlerini göksel kişilere ve onların görünümlerine çevirmişlerdi. Adem onlara önce ateşin kudreti ardından suyun karşı koyulmaz gücü tarafından herşeyin top yekün yok edileceğini haber vermişti. Ve onlar günün birinde uygarlıklarının yok olmasını istemiyorlardı. Biri tuğladan öbürü taştan iki iki sütun dikerek her biri üzerine kendi tarihlerini ve buluşlarını kazıdılar. Böylece tuğla sütun sular tarafından yok edilecek ama taş sütun üzerine kaydedilenler insanlara öğretmeyi sürdürecek ve daha önce birtene de tuğla sütunun dikildiğinden onları bilgilendirecekti. Bu sütun Siriad topraklarında bu güne kadar ayakta talmıştır.” (Antiquities, 1. Kitap bölüm 2 ).


Aktarılanlarda Hemfikir Olunan Noktalar

Mısırlı rahip Manetho, Fenikeli tarihçi Sanchuniatho ve Yahudi tarihçi Josephus tarafından aktarılanlar, diğerlerine göre birbirleriyle daha çok görüş birliği içindedirler.
1. Kayıtlar sutunlara Tufan’dan önce yapılmıştır.
2. Hiyeroglif ile yazılmıştır.
3. Sütunlar Seriadic ülkesindedir.
4. Bunlar Sydyk ya da Seth’in (Cabiri) oğulları tarafından yapılmıştır.
5. Tufan’dan önce ya da sonra yeraltındaki özel bölmelerin duvarlarına ya da buralarda saklanan kitaplara hiyeroglifle kopyaları çıkarılmıştır.

Bu aktarımların çevirileri Cory’nin Ancient Fragments ya da Meads’in Thrice Greatest Hermest kitaplarından bulunabilir

Kayıtların Yapılması için Tufan Uyarıları

Batık Uygarlıklar’da belirtildiği gibi Tufan’a ilişkin çok sayıda uyarı bulunmaktadır. Örneğin Pentateukhos’da[5] Nuh’a, Babil’de Atra-hasis’e[6] ilişkin aktarılanlarda çok büyük gemiler yapmaya ve Telchines Kos (İstanköy) adasında koloni kurmaya zaman bulduklarını görürüz. Yine sutunlar dikmek için de vakit vardı. Berossus Tarihi’nde ve Syncellus ile Eusebius’un anlattıklarında Tufan’ın yaklaştığına ilişkin alametlerin belirdiği oldukca açıktır. Kafkasyanın doğusunda Kutup Okyanusu’nun Asya Akdenizi diye anılan denizle birleşmesi bu bağlamda önemli bir işareti. Kutup Okyanusu ile Asya Akdenizi’nin bağlantıları Strabon’un haritasında gösterilmiştir. Hazar Denizi ile Aral ve Balkaş gölleri Asya Akdenizi’nden geriye kalan su parçalarıdır.

Nuh ve Atra-hasis aktarımlarında ilginç bir nokta vardır. Bir aktarımda Gemi’den karısı ve kılavuzuyla birlikte ayrılır ve ortadan kaybolur. Diğerleri onun göğe çekildiğine inandıkları için bir daha ona gönderme yapmazlar. Ama öbür anlatıda, Gılgamış, Tufan öyküsün öğrenmek için onu eski evinde ziyarete gider. Buradan sanki o, karısı ile klavuz toprağa ayak basar basmaz hemen evlerine dönerler. Pentateuahos’un bir versiyonunda Nuh’un Tanrıyla birlikte yürüdüğü öne sürülmektedir, bu ifadenin Enoch’da da kullanıldığını görürüz. Böylece Tufan’dan sağ çıkanların diğerlerinin ne olduğundan habersiz kuru yer bulur bulmaz dört bir yana dağıldıklarına ilişkin bazı işaretler bulunmaktadır.


Seriadik Toprakların Konumu

Anıtlar iki nedenden ötürü Mısır’da değildir: Görece geç bir döneme kadar yıldız değil sadece güneş anlamına geliyordu, eğer Josephus Mısır anlamını çıkarıyorsa boş laf etmiş demektir. Ayrıca elimde Siriadic topraklarının Mısır olamayacağına ilişkin elimde Fenike referansları var.

“-iadic” formu göz önüne alındığında, Siriadic kelimesinin anlamı aşağı-dakilerden biri olabilir:
1. Güneş ülkesi (Seirios)
2. Kement kullananların ülkesi (seira)
3. Seres ülkesi

Bunların hepsi Kuzey Kafkas kıstağında, yani Asya Sarmatya’sında[7] aynı ülkeydi. Euripides’in Phaetron’undan[8] bu güne kalan bir parçaya göre burası atlarını bakıp beslediği Ur ya da Appollo ülkesiydi. Yunanca Sözlük’te, Laddell ve Scott’a göre Seira “eski (antik) Sagatianlar ve Sarmatyalılar tarafından düşmanları arasında karmaşa çıkarmak için kullanılan ucu ilmekli ip. Heredot 7.85; Paus. 1.21.8” Ve Strabon (11.5.8) ile Müller’in Ptolemy’sine (s. 905) göre Seres burada yaşadı. Daha sonra krallıklarını Hypanis (şimdi Kuban) ırmağının ağzının yakınlarında kurmuşlardı ve yazarlarının aktardığına göre tüm kıstasa yayılmışlardı. Babil’e ilk kervan yolunu Strabon’un adı geçen yapıtına göre onlar kurmuştu.

Sydyk’ın Anlamı

Sydyk’ın oğulları tarafından inşa edilen yazıtlar önemlidir ünkü sydyk sözcüğünün anlamı “göğ göstermek”tir ve ithyphallic anıtlara bu ad veriliyordu. Yunanca sideunes kelimesinin kökünde bu anlam vardır.

Sydyk’ın Konumu

Steiner’in 1905 El Atlası’ının 19. Sayfadaki 49. Resimde nehirdeki adaçıgın ortasının sağında Pssydache (Sydach) adı verilen köyde Ur ya da Apollo kentinin konumunu belirleyen uzun tepecikleri gösterir. Yazıtlardan bir tanesinin burada olduğuna inanıyorum.


Pssydache Kerpiç ya da Taş Yazıt

Bu büyük bir olasılıkla duvar yazıtıdır. Ur sitesi yani Urach Babilonya yazıtlarındaki Gılgamış destanında sözü geçen Erek’dir. Sözcük yaşamını Terek olarak sürdürmüştür. Yedi katlı geniş Erek meydanları kendisini çevreleyen kanalların arasında içinde araba yarışları için yüzük şeklinde özel yol vb. bulunan yedi katlı Tartaus’du. Sözünü ettiğimiz Erek, var olan kil ve bitumenden[9] ötürü doğal kerpi duvarlara sahipti. Bu nedenle Pssydache yazıtlarının kerpiçten yapılma olasılığı çok yüksektir ve başka birtakım nedenlerden ötürü (Erythria) bu kırmızı kerpiçtendir..

Uygun taşların söz konusu olduğu durumlarda taş yazıtlar inşa edilirdi. Kuzeye göre daha düzlük olan ve su baskınlarının yaşandığı güneyde yeterli ve uygun taş bulunmamaktaydı. Taş yazıtlara, yaklaşık 30 mil kadar kuzeyde, Arabus ya da Erebus boğazında (geçiti) rastlama olasılığı vardır.

Ancak boğazın öteki ucu Cabiri’nin öteki yuvası olarak bilinen Alizon vadisinde Achmuti ya da Eshmuti adını verdiğimiz köylere açılır. Eshmun ya da Achmun sekizinci Cabiri olduğundan hareketle bu komşuda yazıt aramamız mantıklı olabilir.

Alizon vadisinin 10 mil kadar aşağısında, adı “Scheni’nin Güneş Kenti” anlamına gelen Semochanda Scheni olan bir başka yer daha vardır (Phoeni ya da Phoenicians, Mısırlıların Ölüler Kitabı).

Ölüler Kitabında Yolculuk

Mısır’ın Ölüler Kitabı, tıpkı Homer’in dediği gibi (Böl.125 ve son.) bir ölüm yolculuk planı sunar. Ancak ulaşım Phoeni’nin ellerindedir. Cam şişeli bir lambayı gömüp onu kazıp çıkarma ritüelinin yapıldığı “zeytin ağacının kuzeyindeki kent” Phanagoria (Phanagoria’nın zeytin ağacı bahçeleri, bak. Smith, Classical Dictionary) Kuban ırmağının ağzındaydı. Ölüler dünyası, Tartarus’a (Terek) uzaktan bakar, Erebus boğazına doğru uzanır ve Tioneti’deki (To-neter, “)kutsal Kent” Alizon vadisine ulaşırdı. Ölüler dünyasının 10 mil kadar aşağısında Eshmudi’ye (Eshmun kenti) gelinir biraz daha altında “Güneşin kenti Phoeni” ye (ya da olasılıkla Deneticiler, Shemochada) bulunurdu. Vadinin daha da aşağısıda Sekhet-Eli, güneşin ya da Osiris’in (Skattely) otlakları uzanırdı. Ve doğuya doğru Hazar Denizi’nde (şimdi Bakü) Bakhu dağı, Gündoğumu Dağı, ve Mısır, Yunan ve Pers mitolojilerinde ortak olan Sek-het-sasi ya da yanan çayırlar görünür.

Ölüler Kitabının Gizi

To-neter (Aet-Ur ülkesi) Kafasların güneyinde, Erebus’un öteki yakasında, Siriadic topraklarda yani Asya Sarmatyası’ndaydı. Phanagoria’nın büyük zeytin ağacı bahçeleri ve Bakü bölgesinin madensel yağları anımsandığında Ölüler Kitabı’nın 125. Bölümündeki giz (“Onların adı neydi?” “O, çiçekler altında bir araya toplayan ve zeytin ağaçları arasında yaşayan benim.”) kolayca yanıtlanabilir. Bu yağ, maden ve sebze, yani Ateş ve Hermes’tir. Kabilelerin, yerlerinin, adlarının vb. dikkat çeken bir ayrıntıyla verildiği Ölüler Kitabı’nın 147 ve 149’ uncu bölümleri çok değerli bir Kafkasya rehberidir. Bölüm 147’de yedi Arits’in (dünyanın ya da ülkenin) kapıcıları, bireylerin adlarıyla değil ünvanlarıyla belirtilir ve çoğu zaman yer adları kullanılırdı. Ancak Bekcilerin adlarının başında her zaman Kimmerler, Serezler vb. gibi farklı kabile ya da halklar irdelenirdi. Ve Armalar, bir ulusun bölgesinden öbürüne geçerken ölüler diyarını simgeleyen işaret ya da sınırlardı. Okyanus’un yukarı ucunun alından geçen yol Homer’in anlatığından epeyce daha güneyindeymiş gibi görünmektedir ve “Teb-hra-ha-keft”i (Tiber ya da Keft), Armalardan biri olarak sunulmaktadır.

Girişin pylonlar[10] arasından olduğu kaydedilmiştir (Boğaz sutunları). 149. Bölüm’deki 149’daki ondört aats, Erebus’un ardındaki farklı bölgelerdi. İlki Asmuti’ydi ardından Hercules (bugün Melikarth) vd. geliyordu.

Kimliklendirmelerin büyük bölümü doğrudan yapılırdı ve adlar değişmezdi. Örneğin “aralarından tanrı Ra’nın Shu Sütünları’ndan doğunun efendisinin kapısına doğru yola çıkmak için belirdiği iki turkuz frenk inciri ağacı” Mar-ash’ın Shu-mash geçitiydi.

El’in güneş tanrısı Shem’in öbür adı olduğunu ve Ta-Shema’nın Mısırda “kamışlar ülkesi” anlamına geldiğini bilmeden, mutluluk diyarı ya da cennet anlamına gelen Sekhet-Aaru’yu sözel olarak (bire bir sözcük karşılığı Kamışlar Tarlası) hemen bir anlamlandıramayız. ünk Sekhet-Aaru, sadece mahrem ya da gizli Sekhet-Yshem ya da Sekhet-eli adlarını ima etmek için kullanılmaktadır.

Buna bir başka örnek de “Here-khuti” yani Her·cules, Fenike dilinde Herkules’in (Melikarth) karşılığıydı.

GELENEKLERİN ÖRTÜŞMESİYLE KONUMLANMANIN KESİN OLARAK BELİRLENMESİ

Azov denizinin girişinden başlayıp Dariel geçidini aşıp en doğudaki Bakü ve Apsuron yarımadasının ucundaki “yanan çayırlar”a kadar uzanan Yunan, Fenike ve Mısır geleneklerinin nasıl örtüşdüklerini görürüz.

Benzer biçimde Babil gelenekleri Samasha Marash’dan, Apsuran körfezinin en doğu ucu, başlayıp batıya doğru genişleyerek Sabuje ve Napare-uli ya da Sapare-uli’yi Dariel geçidinden aşarak kuzeyde Terek (Tartarus), batıda Tamischiera ve doğuda Bit-jaki n’e ulaşır. Böylece öbür gelenek, Yunan, Fenike ve Mısır geleneklerinin örtüşmesine yol açar.

Bu örtüşme bizim, kayıtların yazıtlardan çevrilip kopyası çıkartılarak saklandığı bölmelerin konumunu oldukca kesin bir şekilde saptamamıza olanak sağlar.

Babil tapınaklarındaki çiviyazısıyla yazılmış kayıtlardan çektiği Berossus’a[11] göre tufan kayıtları, Cronus’un Atra-Hasis’e “herşeyin başlangıçını, gelişmesini ve sonunu yazılı olarak kaydetmesini ve onları Sippara’ya, güneş kentine gömmesini; bir tekne yaparak ailesi ile birlikte uzaklara gitmesini” ve ardından “Tufan’dan sonra yaşamını sürdürenlerin Babil’e giderek Sippara’daki yazıları çıkartıp kentler kurmasını, tapınaklar yapmasını ve Babil’i yeniden meskün bir yer haline getirmesini” emrettiğini öne sürmemkektedir.

Asıl Babil (Bab-al-on, Gate to the Lord of the Sun (Güneş Ülkesinin Kapısı), Havilah Pshaveli) öbür kayıtlardan bildiğimiz gibi (bak The Deluged Civilization (Batık Uygarlık) s.49,50,75,76) Dilmun ülkesinden başka bir yer değildir yani tıpyı Alizon vadisinin şimdi Adschinour Ovası, Chaldan, Lagodesch vs. olduğu gibi.

Ve Steiner Atlası’ndaki Napare-uli (Times Atlası’nda Papare-uli), Sıppara-uli Güneşin Sıpparasıdır. Burası kayıtların korunduğu yerdir. Ve fikir alışverişi için kayıtlar götürüldüyseler bile daha konunaklı başka bir yer olmadığı için geri getirilip yerlerine konulduğundan emin olabilirsiniz.

KAYIT DİKİLİTAŞLARI HERAKLES SUTUNLARI DEĞİLDİR

Tuğla ve taş dikili taşlar sanıldığı gibi Hercules Sütunları değildir. Hercules Sütunları Ur’da Ateş Tanrısı ve Al’da Fırtına Tanrısı adına dikilmiştir. Bu iki tanrı bir ikiz tanrıda birleştirilmiş, bazı olaylardan ötürü, olsılıkla Ateş Tanrısı Elijah’ın (Krallar 1; 18) yaşamının içinde tanımlamıştır. İkiz sutunun tepesinde sürekli olarak ateş yanardı. Daha sonra bu ateşler biri yeşil öbürü sarı ışık veren camla korunmuşlardı. Heredot bunu “Bir tanesi saf altın öbürü zümrüt iki sütun geceleri büyük bir görkemle ışıldarlardı” sözleriyle betimlemişdi. Sutunlara Jakin ve Boaz adı verilmişti. (bak. Krallar 1; 7,15)


HERAKLES SUTUNLARININ KONUMU

Nebuchadnezzar kuzeye yaptığı keşif gezisinde onlara ulaştıktan sonra karadenizin kuzey kıyılarına ve Thparace gitti. Hercules’in Sütunlardan, Karedeniz’in kuzey sahillerini dolaşarak Geryon sığırlarıyla geri dönmesi sutunların Cebelitarık boğazında olduğunu sanan antik dönem coğrafyacılarının kafalarını karıştırmıştı (bak. Megathanes ; akaran Strabon ve Heredot, 2.5). ünkü onlar Sidonlu Fenikelilerin Sütunların kaybolduğunu bildiğini, Fenikelilerin Sütunları bulmak için düenledikleri dört keşif gezisinden Cebelitarık boğazında gerçek Herküles Sutunları’nın bulunmadığının dışında bir sonuca varmadıkları gerçeğini göz ardı etmişlerdi (bak. Straton 2.5).

Elbette hem Ebuchadnezzar hem de Hercules sütunlardan ayrıldıktan sonra Kara Deniz kıyılarına gelmeleri Hercules Sütunlarının kuzey Kafkasya’ da olduğunu doğrulamaktadır.

HERAKLES SÜTUNLARI KENDİ DOĞRU İSİMLERİYLE HARİTADA

Belki de en şaşırtıcı olgu doğudaki Herküles Sutunları’nın haritada kerdi doğru adlarıyla yer almasıdır: Stavka Terekli (Hercules’in fıçısı) Times Atlas 71-L-2; Kurtkeuli-juk-Jeve (Hercules’in Jak işaret ateşi) Steiler Atlası 49, 0, 19.

Eski denizkabuğu kalıntılarının gösterdiği gibi bu köy Hazar ya da Asya Denizi’nin kıyısında, eski kuma dağının eteklerinde bulunuyordu. Gemilerin Asya Akdenizi’nden Kara Denize geçebilmeleri için geçmeleri gereken gizemli Manytsch Gölü sistemine giriş noktasını gösterirdi.

Burası şimdi Hazar Denizin çekilmesinden ötürü 50 mil kara içinde kalmıştır. Yazarın, Sütunların bu çevrede olması gerektiğine ilgili çevreleri ikna etmesine kadar söz konusu bölgeye bakılmamış olması, Sütunların çok daha önce bulunmamış olmasının en önemli nedenidir.

BATLAMYUSUN VERDİĞİ KONUM

Batlamyus Coğrafya adlı yapıtında İskender Sutünları adını verdiği sutunlardan söz eder. Ancak İskender’in kuzeyde o kadar ilerlemediğini bildiğim için bu bende kuşku yarattı. Batlamyus, sutunların konumlarını (düzeltmenin ardından) doğuda 46.00 ve kuzelde 45.00 olarak vermekteydi. Times ve Stieller atlaslarına baktığımda bu köyleri 45.40 doğuda ve 44.40 kuzeyde Hercules Kazıkları ya da Hercules Feneri adlarıyla buldum.

Al-Ur uygarlığı ile İskender’in dönemi arasında geçen zaman içinde kıyı şeridinin genişlemisini, şimdi İskender sütunlarından 60 mil içerde bulunan eski Kuma ya da Alontos dağındaki deniz kabuğu plajında yer alan Kpurtkeuli Juk Jewe göstermektedir. Schandr Juk Owsk ve Schandr Juk Owak (İskender Feneri) her ne kadar hala deniz kıyısındaysalar da Ta-lonta’nın tüm ağızlarından 30 kilometre uzuktadırlar. Batlamyus’un verdiği konuma göre İskender Sütunları’nın yerinin pek uzakta olmaması gerekir.

BIT-JAKIN ADASI

Yaklaşık 60 mil kuzeydoğuda Birjus-Jaksh ya da “Jak Ateş Tepeciği” adı verilen ada yer alır. Bu bir çiviyazısı yazıtta adı geçen sözünü ettiğimiz zamanda kıyıdan 50 mil açıktaki Bit-Jakin adası olmalıdır. Çivi yazısı yazıtda Bit-Jaki’nin kıyıdan tam olarak ne kadar uzaklıkta olduğunu yazdığını şimdi anımsamıyorum, ayrıca Bit-jakin’in Ust-urt olma olasılığı da vardır.


PİSKOPASLIK

İsa’nın doğumundan yaklaşık 200 sene sonra Herculea Pidachthde piskoposluğu vardı. Bugün yeri kaybolmuştur; ben bunu Herculea Sydach-thoe’den yani Hercules Dikili Taşı’ndan aldım. Bui komşuluk nedeniyle adı bilinmektedir.


BATI SÜTUN KÜMESİ

Batı sütun kümesi Oz limanını bulunduğu Azov Denizi’nin girişi olan Boğaz’da bulunur.

Olasılıkla Strabon’un konumunu verdiği ve bir krala ait olduğunu söylediği çok yüksek bir tepenin dışında, kesin yerlerini belirlemek içi elde herhangi bir veri yoktur.

NİÇİN TARTARUS MEVKİ GÖZARDI EDİLİYOR

Kuzeye yaptığı keşif gezisinden dönen Nebuchadnezzar (bir rastlantı sonucu Pythagoras asker olabilir; bak Eusebius, Arm. 53) Babil’I 110 metre yüksekliğinde ve 85 metre kalınlığında surla çavirdi. Bu surların büyüklüğü, görenlerde hayranlık uyandıramaktaydı; ancak Artarus’un ya da Erech’in surlarının daha görkemli olduğuna ilişkin inancı besleyen gçlü nedenler vardı. Erech uygarlığına, Dinazor uygarlığı adı da verilebilir.


SONUÇ

Bu durumda rahatca şu sonuca varabiliriz:
1. Hercules Sütunları üzerine kayıtlar yapılan dikili taşlar değıldır.
2. Tuğla dikilitaşlar Psidache’dedir
3. Taş dikilitaşlar Napare-uli’dedirler.
4. Kayıtların saklandığı çok büyük yeraltı depolarından birtanesi Pssdache’de öbürü Napare-uli’deydi.

ARKEOLOJİK GEZİLER

Tufandan önceye ait varlığını bildiğimiz anıt ve kayıtların konunun özünü bilen bir arkeolog grubu tarafından yapılan kazılarla keşfedilmesini gönül isterdi. Böylesi kazılar Bakü bölgesinin petrol alanlarında kolayca yapılabilirdi.

30 Aralık 1923

Bölüm 8

İBRAHİM’İN ANAYURDU

1882 yılında, Klasikler üzerine tez yazdığı sırada, yazar, Antik Çağ’da mitlerin anayurdu biçiminde adlandırılan coğrafyanın o güne dek gösterilenden çok daha fazla ilgiyi hak ettiğine ikna oldu ve belirgin ayrılıkların özülmesi sorununun sorumluluğunu birisinin üstlenmesi gerektiği yargısına vardı. Bu, orjinal dillerinde yazılmış ve neredeyse kaybolmak üzere olan yüzbinlerce söylenceyi toplamayı, listelemeyi, karşılaştırmayı ve eleştiel araştırma yapmayı zorunlu kılan bir çalışma gerektiriyordu. Ancak yayımlanması için bir yıl süren bir yayınevi bulma çabasının başarısızlıkla sonuçlanması üzerine yazar 1923’de TheDeluge Civilization of the Caucasus Isthmaus (Kafkas Kıstağının Batık Uygarlığı) adıyla kitabını kendisi bastırdı.

Adı geçen çalışmada önerilen özüm, Flinders Petrie (Ancient Egypt, Aralık 1924) ile Clay (Original of Biblical Traditions, s. 159) gibi arkeolojinin çeşitli kollarındaki en seçkin otoritelerin beğenisini topladı. Ayrıca gönderilen çok sayıda özel mektupla onaylanan bu sonuç, bütünleyip genişleten yazılarla da destetlendi: Mısır geleneğine ait Ölüler Kitabı adlı yapıt ve 18 Mart 1924 ve 8 Mart 1926 sayılı Christian Science Monitor’da Yunan, Babil, Sami ve Çin’den “mitos toprakları” diye söz edilmesi; Nature, 1 Mart 1924’de Cabeiri (Cabiri) sutunları ile yer altına gizlenmiş belge odalarının coğrafi konumu; Platonn’nun Critics’inde tufan öncesi döneme ait on kral adının, söz konusu eserde belirtilen yöntem ile tercüme edildiğinde klasik Mısır adları olması ve İngiliz dergilerinden birinde yayınlanmak üzere gönderilen bunlardan en az altı tanesinin Berossus ve Eski Ahit’te geçen 10 tufan öncesi ada karşılık geldiğini gösteren bir makale.

Musevilik Konusunda Uzman Kişilerin Yardımı İsteniyor

Elinizdeki bu makale, İbrahim’in doğum yeri sorununu daha ayrıntılı biçimde irdelemektedir ve bu konuda en yetkin kişilerin görüşlerini almak üzere sunulan sonuçların dayandığı verileri sunmaktadır. Araştırma sırasında, yazar, pek çok yapıtı ele almıştır ve daha sonra açıkça görülebileceği gibi, çeşitli biçim ve ağızlarıyla İbranice de dahil olmak üzere çeşitli Sami dillerinde az da olsa bilgi sahibidir. Ancak, Musevilik konusunda uzman olanların bileceği gibi, Musevi yazınında, Eski Ahit’in ilk beş kitabına ve diğerlerine kılavuzluk eden çok sayıda malzeme vardır. Oysa, bunları tümünü hatta bir bölümünü bilen kişi sayısı pek azdır. Yazar, söz konusu yazının son derece ufak bir bölümünden haberdardır ancak bu kadarı bile şu anda tartışma konusu olan soruna ışık tutacak yeterli bilgileri içermektedir. Bu makale, eleştirilerini sunmaları arzusuyla bu büyük Musevi yazınının uzmanlarına seslenmektedir ve onların, aşağıdaki sonuçları onaylayıp genişletecekleri ummaktadır.

İbrahim’in Gerçek Anayurdu Kafkasya

İleride daha da açık biçimde görüleceği gibi, bu araştırma salt Museviler değil tüm insanlık için önemlidir ve varılan sonuçlar ile bunların dayandığı verilerin yetkin arkeoloji otoritelerince kabul göreceğine inanılmaktadır. Bu sonuçların kesinleşmesi, en güvenli biçimde, İbranice Yazmalar konusunda bilgili kişilerin sert eleştirileri ve diğer kaynaklardan edinilen kanıtların sunduğu destek üzerinden sağlanmalıdır. Bir örnek vermek gerekirse, başka kim, Babil İmparatorluğu döneminden kalma Talmud’un yorum bölümünde Erech adını Ur-Kasdim ile ilintilendirdiğini açıklayan bir yer olup olmadığını söyleyebilir? Bu nedenle, bu uzmanlara sesleniyor, eleştirel yardımlarını diliyor ve tüm argümanlarımın kaynakçalarını sunuyorum.

Bu makale aşağıdaki bölümlere ayrılmıştır:
1. Babil İmparatorluğunun Ur kentinin (bugünkü Mugheir) bu gün neden Ur-Kasdim olduğu düşünülmektedir?
2. Böyle olmadığı nasıl kesinlik kazanmıştır?
3. İbranicedeki tüm göndermelerden ve İbrahim’in anayurdunun coğrafi konumu hakkında bilgi veriyor görünen diğer kutsal metinlerden alıntılar. Eski İbrani kayıtlarında karşılaşılan gariplikler.
4. Göndermelerin birbiriyle tutarlı olduğunun ve yalnızca tek bir yere, Kafkas Kıstağında bir bölgeye işaret ettiğinin gösterilmesi.
5. Tartışma ve doğrulayıcı kanıtlar.
6. Sonuçlar.
7. Yeni dua ve İsrail’in yeni yaşamı.

Ur’un (Mugheir) Bu Gün Neden Ur-Kasdim Olduğu Düşünülmektedir?

Sami ve Babil İmparatorluğu konularında en önemli otoritelerden biri olan ve Mezopotamya’daki Bağdat Okulunun kazı çalışmalarından sorumlu, Pennsylvania Üniversitesinde ve daha sonra Yale’de Sami Filoloji ve Arkeolojisi Profesörlüğü yapmış Dr. Albert T. Clay’den doğrudan alıntı yapmak en uygun yöntem olacaktır. Alıntılar, Clay’in bir diğer büyük Doğu uzmanı ve Talmud Ansiklopedisinin, Aruch Completum, yazarı olan Alexander Kohut’un anısına sunulan fon desteği ile yayınlanan eserlerinden alınmıştır.

“Bu özdeşleştirmenin neredeyse genel bir kabul görmesi, başka hiçbir saha için böylesi geçerli nedenlerin sunulmamış olması gerçeğine bağlıdır. Amurru, sayfa 167.

“Babil’in güneyindeki Mugheir ile Chaldee’lerin Ur’unun özdeşleştirilmesi, mümkün olduğu halde, özellikle de Babil İmparatorluğu’nda yaşayan Museviler sahayı bilmedikleri için, hiçbir biçimde kesin sonuçlara dayanmaz.” Origin of Biblical Traditions, sayfa 43.

Bir çok uzman, bu özdeşleştirmeye karşı çıkmıştır. Bakınız: Dillman, Genesis, ed. 6., s. 213; Kittel, Geschicte der Hebraer, böl. 17, Albright, Journal of Biblical Literature. XXXVII, 134. vesaire. Not: Yer sınırlamasından dolayı, kaynaklar en yetkin ve açıklayıcı olanlar ile sınırlandırılmıştır.


Mugheir’in Ur-Kasdim Olmadığı Neden Kesindir?

1. Mugheir’e asla Ur denmemişti. Buraya bir zamanlar Ur dendiği yolundaki yanlış fikir bir çeviri hatasından kaynaklanıyordu. Clay’in Amurru’nun 167. sayfasında belirttiği gibi:
“ 1885 yılında, Sir Henry Rowlinson Babil İmparatorluğunun güneyindeki Muqayyar’da (Mugheir) tabletler buldu ve kentin eski adının Hur olduğunu öğrendi. Bunun ardından, adın “Urummu” biçimde okunduğu ve geç dönem Babil dilindeki söylenişinin “Uru” olduğu, yani sözcüğün sonuna bir sesli harf eklendiği (uzun ‘u’) öğrenildi.”
Ayrıca bakınız: “Ur’un Yok Oluşuna Ağıt”, Pensylvania Üniversitesi, Sumerian Liturgies and Psalms (Sümer Ayinleri ve İlahileri), 10-11. ve 16-17. satırlar.
2. Ur bir ülkeydi, kent değil. Bakınız: Sacred Geography (Kutsal Coğrafya), Wells, cilt. 5, sayfa, 216.
3. İbrahim’in zamanından yüzyıllar sonrasına dek, Urummu’da Kildani (Chaldean) yoktu. İbrahim’in yaşadığı tarih, İ.Ö. 2100 civarı, için bakınız: Clay, Antiquity of Amorite Civilization “Amorite medeniyetinin Antik Çağı”, sayfa 3. Ayrıca, Kildanilerin Babil’e ilk ortaya çıkışının tarihi, İ.Ö. 950 civarı, için bakınız: Budge, Babylion Life and history (Babil Tarihi ve Babil’de Yaşam), sayfa 44; Sayce, Races of the Old Testament (Eski Ahit’teki Irklar), sayfa 98; Olmstead History of Assyria (Asur Tarihi), sayfa 123.
4. Mugheir öyle bir konumdadır ki, burası Ur olsaydı, İbrahim’in yaptıkları ile ilgili olarak yazılanlarla uyumunu sağlamak olanaksız olacaktı.
a. İbrahim, Kenan’a (Canan) gitmek üzere Ur-Kasdim’den ayrıldı ve “Haran’a vardı”. Tekvin 11:31. Ur- Kasdim Mugheir olsaydı, bu Montreal’e varmak için New York’tan Cleveland’a gitmeye benzeyecekti. Kenan, Mugheir’e Haran’dan daha yakındır ve Mugheir ile Haran arasındaki bölgede yolculuk etmek kolaydır. Bu gün, koşullar İbrahim’in zamanından çok daha kötüyken bile, yirmi binden fazla Arap, eşleri, çocukları, otuz bin civarında koyun ve elli bin civarında develeri ile yılda bir kez Arabistan’ın ortasından Kürt tepelerine yürür ve geri gelirlerdi. Bakınız: E.A. Powell, By Camel and Car (Deveyle ve Arabayla), sayfa 118. Her biri 250 kg. yüklü develer ile Mugheir ile Kenan arasındaki yolculuk sekiz gün sürecektir. Aynı eser, sayfa 121.
b. İbrahim, “firar etti”, Judith 5:6. Ama Haran, Babil İmparatorluğu ile Akdeniz arasındaki ana ticaret yolu üzerindeydi ve yaklaşık sekiz gün uzaklıktaydı. Bakınız: Powell, a.g.e, sayfa 121. Mugheir’li rahipler, İbrahim’in nerede olduğunu bir ay içinde öğrenirlerdi; bu iki yer arasında sıkı bir ittifak vardı.
c. İbrahim firar etti ünkü “babalarının tanrılarının yolundan gitmeyecekti”. Judith 5; 6. Ama hem Mugheir hem de Haran aynı tanrıya tapıyorlardı, ay tanrısına. Bakınız: Clay, Amurru, sayfa 169. Buna, aya, Mugheir’de dişil ve Haran’da eril bir tanrı olarak tapınıldığını söyleyerek karşı çıkılsa bile, bu, o zamanlar tanrılarının cinsiyeti konusunda hemen hiç ayrım yapmayan Mezopotamyalılar için önemli bir sorun değildi; cinsiyet sürekli değişiyordu. “Tanrıça Ashirta Arabistan’a taşındığında, Tanrı Athar adını aldı ve Tanrı Shamash da tanrıça haline geldi.” Bakınız: Clay, Empire of Amorites, sayfa 164; Barton ve diğerleri, Semitic Origins (Sami Kökenler), sayfa 120, 191.

Talmud bize İbrahim’in babası Terah’ın on iki tanrıya taptığını söyler. Mugheir’deki kazılar, orada bu kadar çok sayıda tanrıya tapınıldığını göstermez. Bakınız: Bağdat Okulu raporları. Ama, ateşe tapan Kildaniler on iki tanrıya tapıyordu. Bakınız: Diodorus Siculus, İkinci Kitap, Bölüm 21.
5.Babil İmparatorluğunda yaşayan Museviler, İbrahim’in memleketinin Mugheir olduğuna asla inanmadı. İnansalardı, Fakih Ezra gibi bilgili bir arkeolog bunu mutlaka bilirdi. Açıktır ki, Mugheir Babil İmparatorluğunda değildi; yoksa, Ezra’nın haberi olurdu.
6. Mugheir, Metzara’da değil, bin mil güneyindedir.
7. Babilliler, Babil İmparatorluğundaki kentlere, diğer ülkelerdeki ünl kentlerin adlarını verme geleneğini geliştirmişlerdi. Örneğin, Babil İmparatorluğunda, İ.Ö. 5. yüzyılda, Nippur dolaylarında Ashkelon, Gaza, Heshbon, gibi adlar taşıyan kentlere rastlarız. Bakınız: “Nippur’lu Murashu Oğullarının Ticaret Kayıtları”. Nippur Babil’den bir kaç mil uzaklıktaydı. Ur adında en az ç yer vardı. Bakınız: Clay, Amurru, sayfa 174. Biblical Trad. (İncil Gelenekleri), sayfa 43.

Bunun dışında başka birçok neden vardır ama yukarıdakiler yeterli olacaktır.

İbrahim’in Anayurdunun Coğrafi Konumuna Yapılan Göndermeler

Başlıca göndermeler şunlardır:
1. “Ve Haran, ana yurdu Ur-Kasdim’de, babası Terah yanıbaşındayken öldü. Tekvin, 11:28
2. Ve Terah, oğlu İbrahim’i ve Haran’ın oğlu Lut’u aldı ve onlarla Ur-Kasdim’den Kenan topraklarına gitmek üzere yola çıktı; Haran’a vardılar ve orada yaşadılar. – Ve Tanrı İbrahim’e dedi ki, “Yurdundan, akrabalarından ve baba ocağından ayrıl ve sana göstereceğim ülkeye git. Tekvin, 11:31 ve 12:1.
3. Bu halk Kildani soyundan gelmedir. Onlar Mezopotamya’nın her yerinde konakladılar ünkü babalarının Chaldea topraklarındaki tanrılarına tapınmak istemiyorlardı- ve onlar cennetin tanrısına tapındılar ve Kildaniler onları kendi tanrılarının huzurundan kovunca Mezopotamya’ya kaçtılar ve orada uzun süre misafir oldular.” Judith, 5; 6-9.
4. İbrahim, Shem’in oğlu Ar-f-Chesed’in soyunun sekizinci kuşağındandı. Tekvin, 11:10.
5. “Aberite’li İbrahim”. Tekvin, 14:13. Genel olarak tercüme edildiği gibi Musevi İbrahim değil, ünkü ilk harf Ayin değil “He’dir. Heber’in soyundan geliş, hiçbir yerde vurgulanmamaktadır. İsa’dan önce 250 yılı civarında, Yunanca’ya çevrilen ve İskenderiye Sinagogu tarafından resmi çeviri olarak kabul edilen The Septuagint, terimin Musevi anlamına gelemeyeceğini kabul eder ve bunu Perates yani “aktaran” olarak tercüme eder. Aber sözcüğ bazen “Ober”, “Eber”, ya da “Uber” olarak da yazılmaktadır. Bakınız: Aşağıda yer alan daha ayrıntılı tartışma bölümü.
6. İbrahim “Aber e naher” den yani “Aber Irmağından” geliyordu. Joshua, 14:2. Bu genelde, “selin diğer yanı olarak tercüme edilmektedir ancak bu tercüme doğru olamaz. Bakınız: Aşağıda yer alan tartışma.
7. Haran, Mezopotamya’daki Padan Aram’daydı. İbrahim’in ülkesi burasıydı. Tekvin, 24:4, 24:10, 25:20, 27:43, 28:2,5, 10:29, 1,4. Burası Doğu halkının yurduydu. Tekvin , 29:1. Laban ve Bethuel Suriyeliydi. Tekvin, 25:20. Haran bölgesinin içinde yer aldığı Mitanni’de konuşulan dil Asurluların sözlüklerinde Suri dili olarak adlandırılır. Bakınız: Zeitschr. Fur Assyr. Ağustos 1890, cilt 2, 3. (Su-ri, Su-tu, Seuthes v.b.). “Suriyeli” sözcüğünün İbranice’deki karşılığı “Arimi”dir.
8. İbrahim, ölmeye hazır bir Arimi idi”. Bakınız: Deuteronomy, 26:5.
9. İbrahim, “ Kildani ırkındandı”. Bakınız: Eusebius.
10. Kildani soyundan gelen bilgeler “Aramith”de Ebuchadnezzar ile konuştu. Daniel, 2:4. Ayrıca bakınız: Ezra, 5:12.
11. Torah on iki tanrıya tapınıyordu. Talmud.
12. Kildaniler “Oniki üstün tanrıyı tanıyorlar. Diodorus Sikulus, Kitap 2, bölüm 21.
13. Mısırlıların dikilitaşları üzerindeki hiyeroglifler, Kildanilerin sözcükler için kullandığı işaretlerdi. Cassiodorus, Kitap 3, bölüm 2, 21.
14. “Ur-Kasdim”deki Ur’a karşılık gelen çivi yazıları ayrıca Burbur, Amurru, Uru, Uri, Ari, Accad anlamlarına da gelir. Clay, “Biblical Trad, sayfa 22; ve Amurru, sayfa 102, 104, 140.
15. Babil (ülkesinin) eski adı Iraka idi. Bakınız: Olmstead, Assyria, sayfa 60. Sepuguaint’de Accad “Archad”dır.
16. Kildaniler Ar-f-Cesed’in soyundan geliyorlardı. Bakınız: Josephus, Antiquities, 1:4.

1 Mayıs, 1926.

Editörün notu: Yukarıdaki makale eksiktir. 4, 5, 6. bölümler hi tamamlanmamıştır.

BÖLÜM 9

MİTLERİN ANAYURDU OLARAK TANIMLANAN TOPRAKLARIN ASLINDA KAFKAS KISTAĞI OLDUĞU NASIL KEŞFEDİLDİ?

(Bu makale ilk olarak 8 Mart 1926 tarihinde Christian Science Monitor dergisinde yayınlanmıştır.)

Yunanların, Mısırlıların, Fenikelilerin, Samilerin, Babillilerin, Asurluların ve Çinlilerin mitlerinin anayurdu olduğu varsayılan toprakların aslında aynı coğrafi bölgede, yani Kafkas Kıstağında, olduğunun keşfi aşağıdakilere dayanır:
a. Mitler coğrafyasında, Sicilya ve Atlantik Okyanusu kıyıları arasındaki kuşku uyandırıcı boşluğun incelenmesi.
b. Eski mit yaratıcılarının bugünkü Atlantik Okyanusunun varlığından haberdar olmadığı ve Fenikelilerin Herkül Sütunlarını keşfetmek için dört deniz seferi düzenledikleri ve araştırmalarının sonucunda Cebelitarık Boğazının gerçek Herkül Sütünları olmadığını rapor ettikleri gerçeklerinden hareket.
c. Coğrafyacıların eski Orta-Asya Akdenizi olarak tanımladığı Kafkaslardan Moğolistan’a kadar uzanan, ancak belirli bölümleri dışında tamamen kuruyan su kütlesinin (Hazar, Aral ve Balkaş Denizleri. İ.S.250 tarihine kadar mallar Konstantinapolis’ten, Kiber Geçidi vadisi Chitral’a uzaklığı 100 mili aşmayan Faysabad’a deniz yolu ile doğrudan nakledilebiliyordu) aslında Atlantik Okyanusu olduğunun ya da Balkaş Gölünün yanındaki uzak doğu kalıntısı için Stielers Atlas’daki, 1905, adıyla “Dschalanaschtsch Denizi”nin keşfi. Ve Karadeniz ile iki geçit -yani şu anda Sovyet Hükümetince yeniden açılmakta olan Mantuşa Gölleri rotası ve bugün kapalı bulunan bir güney rotası- vasıtasıyla su yolu bağlantısının bulunduğunun saptanması.

Dahası, Herkül Sütunları, Kemennu, bu iki su yolunun ayrıldığı yerin girişindeydi. Bunlar Bo-Az Sütunlarıdır; Jakin ya da Aberiar Sütunlarının yeri daha sonra belirlenmiştir.
d. Rusya’nın Kafkasları işgalinden önce bütün bölgeyi ajanlarına gizlice incelettirdiği ve 1848 tarihinde, eski yer adlarını son derece ayrıntılı biçimde sunan geniş ölçekli bir harita bastığı gerçeği. Bunun bir kopyası, Britanya Savunma Bakanlığının inceliği sayesinde elime geçti. Bu haritada, mitlerde geçen eski adların neredeyse tümü bulunmaktadır; Mısırlıların Het Seker tepeleri, Neb-er-tschaş Kapısı, Nephthys, Bakü, Ta-manu vs; Yunanlıların Cronus’u, Japhetus’u, Elysion’u, Tartarus’u, Gadiri’si vs; Fenikelilerin Kemmenu’su, Gori’si vs; Babillilerin ve Asurluların Erech’i, Aralu’su, Arakanna’sı, Maru’su, Karassachal’ı vs; Samilerin Uri’si, Metsara’sı, Adshinour’u, Chaldan’ı vs. Neredeyse tüm örneklerde, adlar hiçbir değişime uğramamıştı.
e. İncelenen çeşitli yazınlarda bulunması mümkün olan tüm göndermelerin toplanması ve dökümünün çıkarılması. Şu anda bunların sayısı 200.000’i aşmaktadır ve bölgenin coğrafyasının, bir kaç öğenin tam sınırlarının belirlenmesinde ek çalışmalara gerek duyulsa da, oldukça iyi bir biçimde doldurulmasına olanak sağlamıştır.

Öneriler

Yazar söz konusu dilleri, kimi sınırlı bağlamlar dışında, tümüyle bilmediği için, en arzulanabilir şey bu dillerin uzmanlarının, tüm mit göndermelerini toplanıp listelerinin yapılıp ve araştırmacılar için ulaşılabilir kılınacakları bir merkeze yollamaları olacaktır. Akla Büyük Britanya’daki The Royal Geographical Society gelmektedir. Bu öneriyi kabul ettikleri takdirde kendilerine en az 500.000 dolar tutarında bir fon verilmelidir. The Royal Geographical Society adının önerilmemin nedeni, bağlantı kurduğum kurumlar arasında açık farkla en etkin, dikkatli, özenli ve ilgili kurum olmasıdır. Ancak hiç şüphesiz bu işe yetkin diğer kurumlar da bulunmaktadır.

Bu arada, herhangi bir araştırmacı benim kendi veri koleksiyonumdan yalnızca kendi adına doldurulmuş bir posta kartı göndererek ve sorularını numaralandırarak yararlanabilir. Örneğin:
1. Symplegades’i Feni Kale’de İphigenia tapınağının karşısında ve mavi olarak tanımlayan referans hangisidir?
2. Toros’u Ros kabilesinin dağı olarak tanımlayan referans hangisidir?

Bunlara yanıt olarak posta kartında şu bilgiler bulunacaktır:
1. Euripides, İphigenia in Tauris 242, 262 ve 420. satırlar (ve diğerleri);
2. Bochart p. Josephus Ben Gorion, p. Abercromby, Trip Thourgh Eastern Caucasus (Doğu Kafkasya’da Yolculuk), sayfa 28.

Salt meraktan sorulan soruların yanıtlanması olanaksızdır, yalnızca bu alanda çalışan araştırmacıların soruları yanıtlanacaktır.


Proto-Kafkas Dilinin Kökleri

Olası önyargılardan kaçınmak için, dilin kökleri, örneğin Clay’in Amuraic kişi adlarıyla yaptığı gibi, önce yer adları incelenerek yapılandırılmış ve sonra bilinen dillerle karşılaştırma yoluyla doğrulanmış ve genişletilmiştir. Bu dilin bitişken ve bir dereceye dek yansımalı olduğu ve görece az sayıda sesten oluştuğu bulunmuştur:
1. Kısa ünlü, tüm diğer kısa ünlüler gibiydi. Bir anlam taşıdığı zaman, bu “şey”dir.
2. “Ea” örneğinde görüldüğü gibi kısa bir ünlünün takip ettiği uzun “E sesi, bir mağaranın içindeki karanlığa, geceye, toprağın ya da denizin derinliklerine benzer bir boşluğu ifade eden “siyahlık” anlamı taşır.
3. “U” ya da “Oo” sesi “su” ya da devinim eğilimi barındıran bir şey anlamındadır.
4. Dudaksıl “B,F,P, Ph” sesleri, Mısır dilindeki “F” ya da Yunanca’daki “Digemma” gibi iyelik anlamı verir.
5. Daha sonradan “S” veya “Sh” ile yer değiştiren dişsel “D, T, Th” sesleri “yer” anlamına gelir. Bu nedenle, Aet “ Ea’nın yeri” anlamındadır.
6. Gırtlaktan gelen “G, K,Ch sesleri “gibi” demektir. Bu nedenle “Gi” ya da “Ki” “toprak” anlamına gelir. “Ach” “kabile” ya da “halk” demektir. Bu ses sonradan “S” ile yer değiştirebilir.
7. “L” sesi “fırtına” ve daha sonra “g” ya da “Tanrı” anlamını almıştır.
8. “M” ve “N” sesleri “hakimiyet” ya da “g” anlamına gelir. “M” genelde eriller, “N” ise dişiller için kullanılmaktadır. “An” hükümdarın ya da Tanrının yerini gösteren “direk” ya da “Sütun” anlamına gelir.
9. “R” sesi “Ateş” demektir. Alev ise “Ur” dur. “Sam-ur” “Kutsal Ateş anlamına gelir. Cimmerians bazen “Gimri” adı verilen Kutsal Ateş’e tapan bir halktı.
10. “S”, “Sh” ve “Z” sesleri benzer anlamlar taşır. “S” bir anlamda “gitmek demektir. “Su” “ırmak” anlamına gelir. “Sh” “yukarı çıkmak” anlamı taşıdığı için “Ash” “yükselmek” demektir. “Z” “aşağı inmek” ya da “uzaklaşmak” anlamına geldiği için “Az” “Batı” ya da “Karanlık” demektir.

Yer adları bunların bileşimidir. Örneğin, “Pir”, “ateşe ait olan” ya da “ocak” ve “ ev” anlamı taşır. “Perival” “rüzgarın evi” ya da “ dağ geçidi demektir. “Kemennu” üzerlerinde ateş bulunan ve bir tanesi Ur diğeri Al ya da El için dikilen iki “Kutsal Sütun” anlamına gelir. Dolayısıyla, bunlara “Kur-al” ya da “Herkül” sütunları deniyordu. Cocytus ya da Acheten Su (ya da Ope ya da Oche) Aeten ya da Eden “-den gelen” ırmak demekti. Pyriphlegethon ya da Perival Achaeten “Aeten (ya da Eden)’den geçen Irmak” demekti.

Dağlık bölgelerde, genizden gelen sesler, uzak mesafelerden duyulabilmesi için çoklukla bir önek almaktadır. Xenophon bu şekilde 12 kilometreyi aşan mesafeler boyunca iletişim kurulduğundan söz eder. Bu inanılmaz görünmektedir ama bana dağlık bölgelerde bunun mümkün olduğu söylenmiştir. Bu tür bir seslenmenin civardaki bir dinleyici üzerindeki etkisi “Shala Tepeleri”nde tarif edilmektedir. Bununla bağıntılı olarak, dağlık bölgeleri tanımlayan daha eski haritalarda Eden ve Acheten’e rastlarken Stieler’in atlasında Kacheten’e rastlarız. Genizden gelen ya da dişsel olarak gruplanan ve önek almış seslere yalnızca daha geç dönem yer adlarında rastlandığı için, bu ses Mısır Dilindeki “Ta” gibi bir tanımlayıcı ses ya da “yurt” anlamına gelen “Ki sesinin kısaltılmış biçimi olabilir.

Bazı durumlarda, Yunanca adların yerli Proto-Kafkas adlar ile pek benzerlik taşımadığı fark edilecektir. Bu Strabo 11;11;5’te açıklanmıştır. Yunanlar, bilmedikleri bir ad ile karşılaştıklarında mümkün olduğu kadar aynı anlamı koruyabilmek amacıyla sesi hafifçe değiştiriyorlardı. Strabo buna çeşitli örnekler vermektedir. Örneğin Acheten Irmağını alabiliriz. Bunun adı Terek ya da Ur oche yani “Ateş Irmağı” anlamına gelir ünkü ırmak Bakü petrol Havzasında yer alır. Yunanlar bu ırmağa Pyri Phlegethon ya da “Ateş Saçan Irmak” adını verdiler. Benzer biçimde, Kachaeten’e Cocytus dediler. Diğer kachaeten ırmaklarını, örneğin Pirikets kachaeten, Kafr Aeten, Fi Acheten’ı bilmiyorlardı. Ama Ar Aeten’i Eridan ya da Eridanus’a çevirdiler. Bu ırmakların tümü Eden Dağı ya da Edena Geçidinden akmaktadır.

Bir Yunan terimi olan “hekaton cheira” aslında “yüz eli bulunan” anlamına değil “acheten cheiran” yani “Eden Dağı kabilesinden” demektir.

Burada bir Yunanca terim özellikle belirtilmelidir ünkü çok fazla karışıklığa yol açmıştır. “Nesos” sözcüğü hala “ada” biçiminde çevrilmektedir ama belki de geç dönem Yunanca dışında, bu anlama gelmez. Peloponnesus bir yarımadadır. Arabistan “nesos” biçiminde tanımlanıyordu, Mezopotamya da öyle. Bu sözcük, “an”, “aea” ve “s’s” köklerinden gelmektedir ve “toprak filizi” anlamını taşır. Her sözcüğün aslında kük bir şiir olduğu ve olmak zorunda olduğu unutulmamalıdır ve bunların pek çoğu son derece ilgi çekicidir. Örneğin “şarap” sözcüğü “Karanlık Suların Kraliçesi” biçiminde karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda, “nesos” topraktan bir sürgün ya da meyve gibi filiz vermiş bir şey, bazı durumlarda dağlık burun, diğerlerinde ise bir ada anlamına geliyordu. Asıl anlamı büyük ölüde su, ırmaklar ya da deniz ile bitişik bölgeydi ve az rastlanan örnekler dışında ada anlamında kullanılmamıştı. Bu nedenle, İngilizce sözlüklerimiz için şu tanımı öneriyorum: “Nesus. Büyük ölüde tatlı ya da tuzlu suya bitişik bir bölge.” Örneğin, Circe’nin nesos’u, ileride göreceğimiz gibi, Pelopenneus’a benzer biçimde, çok dar bir kıstağı bulunan dağlık bir burundu.


Harita Üzerindeki Bölgeler ve Yerler

Kafkas Bölgesi. Bu bölgeye ait kaliteli fotoğraflar, George Kennan’ın Ekim 1913 tarihli National Geographic Dergisinde yayınlanan makalesinde bulunabilir. Kennan bu bölgeyi “Sayısız kuşaklar boyunca insanoğlunun ikiden fazla kullanılabilir geçit bulamadığı – Dariel Geçidi (Georg of Dariel) ve Demir Derbent Kapısı (Iron Gate of Derbent) - 700 mil uzunluğunda ve ortalama 10.000 feet yüksekliğinde devasa bir doğal bariyer” olarak tarif etmektedir. Aslında yalnızca bir geçit vardır ünkü Demir Derbent Kapısı dağ sırasında yer almaz; dağ sırasının sonu ile Hazar Denizi arasında yer alan ince bir açıklıktır. Kennan, bölgenin kuzey ve güneyinde iklim farklılıklarından da söz eder.

“Sıradağların kuzey tarafında Nogai Tatarlarının çıplak toprakları yer alır – yazları, yüzlerce mil boyunca yalnızca sıcaktan kavrulmuş stepler ve kışları orada burada gçebe Moğolların sürüleri ve Kara çadırlarıyla bezeli bir kar okyanusundan başka bir şey görmediğimiz uçsuz bucaksız çorak topraklar.

“Ama kuzeyden güneye doğru geçtiğinizde doğanın çehresi tümüyle değişmektedir. Sonsuz stepler birdenbire çiçeklerle bezenmiş, asmalarla dolu ormanlarla yemyeşil, Fransa’nın güneyi gibi güneşli ve sıcak bir dizi derin olmayan bereketli vadiye açılır.

“Kuzeyin soğuk rüzgarlarından bir dağ siperiyle korunan bu bölgede bitki örtüsü neredeyse tropik bir çeşitlilik gösterir. Dağ eriği, incir, zeytin, portakal ve nar hiçbir bakım istemeden, açık havada yetişir. Görkemli karaağaç, meşe, akçaağaç, aynalı kavak, ve çiçeğe durmuş asmalarla bezeli ceviz ağacı ormanları her yeri kaplamıştır; ve sonbaharda, Gürcistan’ın, Kachaetia’nın ve Mingrelia’nın güneşli tepeleri asmalarda olgunlaşan üzümlerle mor bir renk alır.”

Ayrıca bakınız: “Kafkas Kıstağının Batık Uygarlığı” ve Britannica Ansiklopedisi.

Güney bölgesinde, Hypiberea’da, buğday ve diğer tahıllar yabani ortamlarda bile yetişir. Oysa kuzey steplerinde (Mısırlıların Anaaruf’u) önceleri tahıl bulunmadığı için, Tatar bölgesinin sakinleri hayatlarını büyük baş hayvan yetiştirerek ve avcılıkla sürdürüyordu. Ateşi bilmiyorlardı ama daha sonra kuzey yamaçlarındaki petrol havzalarında yaşayan kabilelerden ateşi edindiler. Pir Mithras büyük baş hayvanların ihtiyaç duydukları yakıt için kullanılabileceğini gösterene kadar bu bölgedeki petrol kaçakçılığı sürekli sürtüşmelere neden oluyordu. (Herodot, 4; 61). Büyük olasılıkla Promete’nin çektiği cezanın ve insanlara ateşi dağıtmasının nedeni buydu. Ağaç yalnızca ahşaptan yapılmış Yunan tapınaklarının da içinde yer aldığı Amalthea’s Horn bölgesinde bulunuyordu. (Herodot, 4;108).

Kıstağın jeolojik özelliklerini en iyi tanımlayan harita bu konuda uzmanlaşmış bir kişi olan İngiltere’de, Notthingham, Veraset Defterdarı Felix Oswald’a aittir.

Kafkas dağ sırası Himalayalardan çok daha yaşlıdır ve buradaki tepelerin bir çoğu Mt.Blanc’dan yaklaşık yarım mil daha yüksektir. Elbrus Dağı’nı 200 milden daha uzak bir mesafeden görebilirsiniz. Sıradağların ortasında yer alan Dariel Geçidi, Terek Irmağının yanıbaşında çok dar, ancak seyyahların geçebileceği bir aralıktır ve uçurumlarının yüksekliği 5000 feet’i bulur. Burası demir kapılarla kapatılmıştı ve Yunanlarca Erebus, Babilliler, Asurlular ve Samilerce Erib olarak biliniyordu. Güneyden kuzeye gıda ve kuzeyden güneye petrol geçişi için son derece uygun bir yoldu. Bir tek yerde yarılan kanyon, tepesi düz yamaçları dik ve kayalık bir dağın doğal sınırlarını belirlemektedir. Bunun bir yanında Pir Mithra’nın içinde hapsedildiğine inanılan mağara ve yukarısında da bölgenin hükümdarının hisar ya da kalesi yer alıyordu. Geçidin kuzey ayağında petrol öyle boldur ki ilk imtiyaz sahipleri tarlaların gördüğü hasar yüzünden mahvolmuştur. Kacheten ya da Cocytus’un ve Perivlegaten ya da Pyriphlegethon’un içine aktığı büyük, yağlı Acheron Bataklığı da burada yer alıyordu. Styx Pınarı ya da Ast-ach-su daha yukarıda yer almaktadır ve Kacheten’e akar ya da akan ırmakların kaynağıdır. Harita, kaynak yakınlarında gümüş madeni göstermemektedir ama kaynağın batısına doğru bir kaç maden bulunur. Baküs Nesus’u da burada, Ardon üzerindeki Tamish ve Nacha yakınında yer almaktaydı.

Sıradağlar Bölgesinin Farklı Bölümlerinin Adları

Kıstağın Hazar Denizine açıldığı en doğu ucu, Mısırlıların “Gündoğumu Dağı” adını verdiği Bakü Dağıydı. Serachi ve Kalachany ya da Telachny de burada yer almaktadır. Sıradağın en batı ucu Mısırlıların “Gün batımı Dağı” adını verdiği Tamen Yarımadası, Ta Manu, idi. Burası, Mısırlıların Maatis Havuzu olarak adlandırdığı Maeotis Gölüne ve Fenikelilerin “Batı Su Kapısı” olarak adlandırdığı ve onların Batı limanı olan Az-ov Denizine açılır. Mısırlılar sıradağın tümüne “Beyaz Duvar diyorlardı. Babilliler Orta ve Doğu bölümlere, Langdon sözcüğün doğru okunuşunu verene dek Mar-tu olarak bilinen Maru Dağı adını vermişlerdi. Maru ya da Meru Yunanlar ve Mısırlılar için “uyluk” anlamına geliyordu. Bunun aşağısında Nysia ya da Nucha yer alıyordu (bu adda iki yer vardır, biri asma diğeri buğday ile ilintili görünmektedir).

Bakü yakınlarındaki doğu uç, Babillilerin Apsu’suydu. Bu sözcüğün deniz anlamına geldiği kabuledilir ama Clay’in gösterdiği gibi aslında “son” anlamına gelmektedir. Nudimmud’un meskeninin, yani Ea ya da Seb’in ( yani Seb-En-Gi) Apsu’nun karşısında konumlandığı söylendiğinde bu anlatılmak istenmektedir. Eski tapınakların tümünde taş duvarından su fışkıran yuvarlak bir göl bulunuyordu. “Apsu” aslında bu taş duvardı ama sonradan sözcük bütün göl için kullanılmaya başlandı. Azarakanna ve Perek-Eshkul da burada yer almaktadır. Bölgenin büyük dağları ise Kingu (Elbus Dağı), Lachamu, An, An Schar, Gaga (Arebus ve Astari Barzun yakınlarında) ve aşağıda, güney bölgesinde, Karassachal, Adshinar ve Chaldan idi.

Ana ırmaklar, bugün Kuban olarak bilinen Oceanus ya da Auschet ya da Atei Ope ya da Aradanu idi. Eski zamanlarda bunun kuzeyinde kalan bölge tümüyle bataklıktı. Buradaki tepeciklerde yani Urmanu ya da Arimu’da pek az kişi yaşıyordu. Irmak en başta Trithonis bataklığının yanıbaşından akıyor, kanallar sayesinde Alontas ırmağına bağlanıyordu. Ancak, bataklığın ırmağın içine kaymasıyla bölge tümüyle sel altında kaldı ve bu geçit kapandı ama Mantuşa Gölü geçidi varlığını olduğu gibi sürdürdü. Irmağın derin kısmının sonu, bu heyelandan sonra, Kemmenobrodsk ya da güneydoğuya Dariel Geçidine ulaşmak isteyenlerin bildiği adıyla Kemmenu-Aboruri’ydi. Kuzeybatıya Graikus ve Achelous Irmaklarına ve Amalthea Boynuzu’na ulaşmak ya da Cerberus-Jakin delta ağızlarından – Mısırlılar ile Fenikeliler bu deltalara Shari-sharadon ve Shar Shuppi adını vermişlerdi- Olonchuduk’ta Selenchuk Denizine - eski ve asıl Atlantik Okyanusu- ulaşmak isteyenlerse aynı yeri Kemmenu Jakin ya da Eachon olarak biliyordu.

Acheolus, şimdiki adıyla Kalaus, Graikus Irmağı ile Achelous’un kesiştiği yer de Graia-ach’ların –yani Yunan halkının- asıl anayurduydu. Buranın bitişiğindeki ırmak, Aegi Irmağı, aslında Acheolus deltasına ait bir geçitti ama Herakles (adı Herkül ya da Kur-Kal olan Fenike tanrısı değil Yunan maceraperest Herakles) Kaledonların (Caledonians) ya da Kildanilerin (Chaldeans) ricası üzerine buraya bir baraj kurdu ve ırmağın taşan bölümünü tümüyle bereketli topraklara dönüştürdü. Am-Althea’nın anlamı “Aletheia ya da Alytta ovası” dır.

Achelous’un doğusunda Arimi’ler ve batısında Arim-Az-Fi ya da Batı Arimi’ler bulunuyordu. Graiae’lerin (sözcük “yaşlı kadınlar” anlamına gelmektedir; büyük olasılıkla, bunun nedeni Graiae’lerin kadın erkek ayrımı yapmaksızın uzun, siyah elbiseler giymesidir) tek gözlü olduğu söylentisi bundan kaynaklanmaktadır ünkü Herodot’un da belirttiği gibi (4;26), “Arima spu İskit dilinde “tek gözl” anlamına gelmektedir. Bu örnek, Yunan tapınaklarını inşa eden ve Yunan göreneklerine göre yaşayıp Yunan dilini konuşan Yunanların, geç dönem kolonicileri değil asıl Yunanlar olduğunu kanıtlar ünkü onlar Tammuz’a tapanların (Yunanlıların Amazonlar olarak bildiği, Elbrus Dağının yanındaki Thammuzeria Dağından gelen Tammuzonlar) şehvet düşkünü yaşayışlarına karşı açtığı savaş yüzünden Kırım’dan ayrılan ve Amazonları fethettikten sonra Pers ulusunu kuran Perseus’tan önce de bu bölgedeydiler.

Amazonların Elbrus Dağının eteklerindeki ulusları (bunlar Tufan geleneklerinde El Bari’ler ya da Huburi’ler olarak geçer) yenilgiye uğrattıktan sonraki fetihlerinde Thammuzeria Dağının ya da Tammuz Sachar’ın eteklerinde akmakta olan Aram-Udon nehri kıyısını izleyerek aşağı indiler ve bu nehrin Tammuz-Alontas ile kesiştiği yerde Chersonese kentini kurdular.

Bir diğer ünlü ırmak da, doğu vadisi (ve olasılıkla tüm doğu bölgesi) Metsera ya da İbrahim ve Cyrus Metsarası olarak bilinen Kur Irmağıydı. Jora’nın eski adının, Kur ve Alizon ile birleşmeden önce yukarı kesimlerde Kem-bu-su (Kutsal Irmak; İskitlerde Champsis) ve aşağı kesimlerde ise Abaran olduğu belirtilmelidir. Kur ve Alizon birleştikleri yer Ad Shinour ve Chaldan ovaları yakınındaydı ve Pirata, Koissu ya da “Calling” ırmaklardan gelen Urie’lerin kışlık yurduydu. Burası aynı zamanda Babillerin ‘Kissu’ bölgesiydi ve ilk Mısır hanedanı, Kazikimik Koissular, buradan geliyordu. Avar Koissu ve Ach-Su kabileleri olasılıkla büyük Cabiri sütünlarından birinin yer aldığı Sar-Veden’de Psiddach (Sutech ya da Typhon) kentine sahipti. Sütünlardan diğeri ve belge odaları geçidin güney tarafındaki Achmeti’deydi. Başka yazılarımda da gösterdiğim gibi, Alizon’u Yunanlılar ve Makarialar Elysion, Babilliler Kur-Dilumn olarak biliyorlardı. Buranın sakinlerine Alaeti ya Kelti deniyor ve daha batıda yaşayanlar İberi olarak anılıyordu.

Tamen Yarımadası

Olasılıkla Tamen yarımadası dışında, haritanın geri kalanı biraz açıklama gerektirmektedir. Tamen ya da Ta manu “tanrının ülkesi” anlamına geliyordu. Bu Yunanların temenos’u ile karşılaştırılabilir. Tanrıların batıda yer alışlarının tarihi uzun bir öyküdür. Yunanlıların Doğuda Uranüsü (Urie), Batıda Kronos’u ve Amalthea Boynuzu yakınlarında Zeus’u anlatan gizem gelenekleri tarihte gerçekten yaşanmış gerçekleri -kıstaktaki savaşları ve yerleşmeleri- temsil ediyor görünmektedir. Kük negrito ırkı batıl inançlara son derece bağlı, mağaralarda yaşayan bir ırktı ve çok tanrılıydı ama geniş İskit (Thini) ırkı, metal işçileri ve ustalarıydı ve dağların tepelerindeki rahiplere, Taautiler, ya da yöneticilere, Theoi, tapınıyordu. Aralarındaki ilişki bir şekilde, Afrika’nın doğu sahilinde Araplar ve Negrolar arasında daha önce var olan ilişkiyi andırıyordu. Anapa yarımadası Circe’nin nesusuydu ve o bölgenin Circetae’leri (Gılgamış Destanındaki Akrep Halkı) Tamen’in okçularıydı. Kabardi, başın sol yanında uzun bir saç lülesiydi. Asiller, bunu kullanarak taçlarını, yani geyik ve kurt başlarını vs, başlarına tuttururlardı. Bu, Sindi, Hindi ya da bu günk Hindistan’da tanrıların simgesidir ve Mısır’dan gelen bir gelenektir. Circe, Kirke ya da büyücü ile hayvanlarının öyküsü bu deneyimden geliyordu. Colchis, Kalkacha Aea, önceden Tamen Yarımadasındaydı. Ölüler, “meschet” denilen al öküz derilerine, doğuda ya da Bakü Serach’da ipek kefenlere sarılır ve Susa’da öküz postuna benzeyen toprak kavanozlarda saklanırdı. Phoinix (Anka) sözcüğü ve efsanesi buradan gelir. Athena ve Zeus dışındaki tüm tanrıların neden kıstaktan sürüldüğü, Mesen’li Osiris savaşlarının, Kafkasya’da aynalı teleskopun kullanımının, Doğu Kafkasyanın Adalet Tanrısı Ramman-Anthu’nun, Feni-Kale’nin ve Anayalius’un, Aşil’in beyaz topraklarının, Gılgamış, İsrail ve Medea’nın güneş aslanlarının tarihi ve yüzlerce diğer konu başka bir zamana bırakılmalıdır.

Daha önceki makalelerde de belirtildiği gibi, tapınaklar dahil tüm kamu binalarının aslında yer altında bulunduğu ve pek çoğunun yerinin belirlenebilme olasılığı arkeologlara cesaret verecektir.

Ben, tüm önemli sivil ve dini toplantıların (Yunan Areopagosunun bile) binlerce yıl boyunca yer altında tutulduğunu buldum ve yıllardır arkeolojik çalışmalarda elektrikli matkapların kullanılması gerektiğini düşünmekteyim. Bu salt, İskender’in hazinesinin büyük olasılıkla eski Achmeti kayıtları arasında gizlendiği Kafkasya için değil Yunanistan, Mısır, Filistin, İtalya ve İspanya için de geçerlidir. Eski kayıtlar sonsuza dek yitik değil, yalnızca eski yer altı odalarında gizlidir.

Mitarkeoloji

Bu, mitlerdeki göndermelerin ve yer adlarının dökümü yoluyla yürütülen yeni bir araştırma yöntemidir. Yer adları ve göndermeler tarihsel fosiller gibi ele alındığı için jeoloji ile belirli benzerliği vardır. Jeoloji biliminin fosillerin incelenmesi üzerine temellenmesi gibi biz de bu fosilleşmiş gelenek ve adlar üzerine “mitarkeoloji” biçiminde adlandırılabilecek yeni bir bilim inşa ediyoruz. Bu çalışmalar kesinlikle verimli sonuçlar doğurmuştur ve Kafkas Kıstağının yüzyıllar boyunca arkeologlarca yoğun biçimde inceleneceğini umuyoruz.


Kıstaktaki Irklar

Araştırma sırasında ilginç bir nokta ortaya çıkmış ve gelişmiştir: görünüşe bakılırsa, en başta yalnızca tek bir ırk vardı. Bu ufak tefek, koyu renk derili bir ırktı ve mağara koşulları altında, kıstağın batısında, Negro ırkına dönüştü; kıstağın kuzeyinde, bataklıklardaki yaşam koşulları altında ise geniş bir beyaz ırk oluşturdu. Bu tezi kesinlikle beyan etmek için yeterli kanıtlar henüz toplanmamıştır ama tez olası görünmektedir. Bu arada, Osiris’in mavi maskı onun aslında bir Negro tanrı olduğunu göstermektedir.


Teşekkür

Yazar, elbette, yüzlerce araştırmacıya, özellikle arkeolojinin Petrie, Sayce, Clay, Chiera, Budge, Breasted, Olmstead, Jansen, Peters, Rawlinson gibi büyük ustalarına borçludur. Ayrıca, Sir Robert Harts’ın adamlarından biri olan Brookline’dan E. Gilchrist’a Çin kayıtları ile ilgili sorunlar sırasındaki desteği ve Boston’dan Bay R.E. Briggs’e Negrito ve diğer konulardaki yardımları için minnetlerimi sunarım.

BÖLÜM 10

MISIRLILARIN KUTSAL YAZMALARINDA TARİF EDİLEN YOLLARIN SIRRI


(Bu makale ilk olarak 18 Mart 1924 tarihinde Christian Science Monitor dergisinde yayınlanmıştır.)

Mısırlıların “Ölüler Kitabı”nın sırrı özülür özülmez, teolojinin o korkunç ve değersiz hayali yok olur ve okudukça, kendimizi incelikli bir ahlakın ve yabancı ama dokunaklı bir umudun eşiğinde buluruz.

Bu ahlak anlayışının bir kanıtı, “Olumsuz İtiraf”da bulunabilir:
Ey Işığın ve Doğrunun Tanrısı, sürülmüş toprakları boş bırakmadım.
Ey Bast’ın Tanrısı, asla kötülük yapmak için başkalarını gizlice gözetlemedim.
Ey Tanrı çocuk, doğruyu ve gerçeği duymazdan gelmedim.
Ey Kutsal Kentin Tanrısı, hiç kimseyi ağlatmadım.
Ey Yüzlerin Tanrısı, kimseyi acımasızca yargılamadım.
Ey Nu Tanrısı, sesime kibir katmadım.
Ey Kau, ayrım istemedim.

Ahlak anlayışı apaçık ortada ancak umut gizliydi. Bu gizli umut, Mısır’da yaşamın sona ermesinden sonra, kişinin Ana Yurda, Kafkas Dağlarının güneyindeki Siris Vadisine, güneşin Bakü üzerinden doğup Ta Manu (Taman) üzerinden battığı topraklara, Mısır’ı kolonileştiren ve Sekhet Elilerin (Sakatly) yaşadığı topraklara geri dönebilmekteydi.

“Ölüler Kitabı”, bu anayurda ulaşmak için, oraya nasıl gidileceği, çeşitli yerlerin hangi sınır taşlarıyla tanınacağı ve oraya varıldığında ne ile karşılaşılacağı konularında tam ve ayrıntılı bilgiler veriyordu. Bu bilgiler son derece kesindir ve antik coğrafya öğrencileri için büyük önem taşır ve yoğun incelemelere açıktır.

İleride görüleceği gibi, bilgiler oldukça basittir. Ancak rahipler bunların rahipliğe kabul edilmiş olanlar dışında herhangi bir kişi tarafından bilinmesini arzulamıyordu; bu nedenle, Ölüler Kitabı’nın bu bilgileri içeren bölümleri 17, 18, 64, 125, 149, 150 ve diğerleri yalnızca ellerinde bir anahtar, ama çok basit bir anahtar, bulunduran kişilerin anlayabileceği biçimde yazılmıştı.

Mısırlıların Kaynakları

Erken dönem coğrafyacılar, Mısırlılarla ve Güney Kafkas Vadisi halklarının aynı ırktan geldiğini biliyordu. Herodot, İ.Ö. 450 yılında şöyle yazar: “ Hiç şüphe yok ki, Colchians” (Batı Kafkas Vadisinin sakinleri, erken dönem coğrafyacıların bilgisi bu kadarla sınırlıydı) “Mısırlı bir ırktır. Bu gerçeği başkalarından duymadan önce kendim de dile getirmiştim. Bu düşünce aklıma geldikten sonra, hem Colchis hem de Mısır’da konuyla ilgili araştırmalar yaptım ve Colchianların Mısırlılar hakkında, Mısırlıların Colchianlar hakkında anımsadıklarından daha fazla anıya sahip olduklarını buldum... Bu halk kara derili ve kıvırcık saçlı olduğu için, varsayımlarım temelsiz değildi... Bir kanıt daha ekleyeceğim. Bu iki halk pamuklarını tamamen aynı biçimde dokur ve kullandıkları yöntemi dünyanın geri kalanında bilen hiç kimse yoktur... Ayrıca, tüm yaşam biçimleri ve konuşmalarında da, birbirlerini andırırlar.” Bakınız: Herodot, 2;104.

Herodot’un son derece sağlam bir gözlemci olmasına ve konuyu olay yerinde inceleyip bulgularını kafataslarının kalınlıklarını karşılaştırarak kontrol etmesine karşın (Herodot, 3;12), vardığı sonuçlar kuşkuyla karşılanmıştır. Buna karşın, bu bulgular “Batık Uygarlık” adlı yazımda sunduğum bir çok başka kanıt ile desteklenmiş ve Profesör Newberry’nin Nature dergisinin 25 Eylül 1923 tarihli sayısında bulunabilecek olan Britanya Antropolji Derneği başkanlık konuşması sırasında son derec gçlü biçimde onaylanmıştır. Ayrıca bakınız: Clay, Empire of Amorites.

Bu yalnızca Mısırlılar ile Colchianların aynı ırktan olduğunu kanıtlar; hangisinin diğerinden türediğini açıklamaz. Ancak, bu konuda da elimizde bir çok kanıt bulunmaktadır. Örneğin, Aetia Mısır’ın, Siris de Nil’in eski adıydı. Bakınız: Rawlinson’ın Herodotus notları 2;15. Batı Kafkasya Vadisi, Jason efsanesinde geçen Kral Aeetes’in yurduydu (bakınız: Smith Classical Dictionary); ve Cyrus, tıpkı Nil’in Mısır Vadisinde yaptığı gibi Kafkasya’yı neredeyse boydan boya dolaşıyordu.

“Ölüler Kitabı”nın Cennet bölümü Budge tarafından “Osiris ve Mısır Geleneğinde Yeniden Doğum” adlı bölümde, Cilt 2, sayfa 155, şu şekilde anlatılmıştır:

“Dünyayı kuşatan dağların öte yanında Tuat adlı bir bölgenin var olduğu düşünülüyordu. Tuat’ın öte yanında benzer bir dağ sırası vardı, yani, Tuat’ın Nil Vadisine çok benzeyen uzun bir vadi biçiminde olduğunu söyleyebiliriz. Bu iki dağ sırasına paralel uzanıyor ve onların arasında yer alıyordu... Mısır boyunca akan Nil gibi, Tuat vadisi boyunca da bir ırmak akıyordu.”

Harita incelendiğinde, Kafkas ve Ermenistan Dağları arasındaki vadinin bu tarife tıpatıp uyduğu görülecektir.

Son bir kesin kanıt ise, Ölüler Kitabı’nın “Cennet” bölümünde, güneşin “Gündoğumu Dağı” olarak bilinen Bakhau adında bir dağ üzerinden doğduğu gerçeğidir. Güneş buradan yükselip, denizin üzerinde batıyordu. Kafkas dağ sıraları doğuda Hazar Denizi’nden, batıda Karadeniz’e uzanır. Doğu yarımadasının adı Bakhu’dur, batı yarımadasını adıysa Taman. Dünyada Kafkas Kıstağı dışında hiçbir yerde bu koşullar bulunmaz, Kafkas kıstağında ise gerekli koşulların tüm bulunmaktadır.

Elde pek çok kanıt daha vardır ama bu kadarının yeterli olacağı kanısındayım.

Ufuk Kavramının Anlamı

Kafkas dağ sırası, ekvatora neredeyse tam 23 ½ derece eğimle uzanır. Bu nedenle, güneş, yılın en kısa gününde Bak’den doğar ve en uzun gününde dağ sırası boyunca ilerleyerek Taman’da batardı.

Mısırlılar “ufuk” terimini kullandıklarında akıllarından geçen, Kafkas sıradağlarını izleyen bu hattı. Bu hat, onların yeraltı dünyalarını ikiye bölüyordu. Kafkas kıstağının, dağ sırasının kuzeyinde kalan bölümü ya da ufuk, cehennem ya da Hades, güneyde kalan bölge ise Kutsanmışların Toprakları ya da Elysium sayılıyordu. Birinden diğerine geçmenin tek yolu, ufuktaki aralıktı. Bu aralık, karanlık ve kasvetli Arabus –Erebus, Abydos- ya da bugünkü adıyla Dariel geçididir.

Bak yarımadasında, kuzey ve güney yönlerinde uzanan bir dağ sırası vardır. Bu dağ sırasında, bugünkü adı Marasy geçidi olan bir aralık bulunur ve bu aralığın batısında Shamash adlı ufak bir dağ yer alır. Yılın en kısa gününde, yükselmekte olan güneş Marrasy ya da Marash geçidi arasından Shamash dağının tepeleri üzerinde parlıyordu. Mısırlıların Ölüler Kitabı’nda bu aralığın adı “Tanrı Ra’nın arasından geçtiği Doğu Tanrısı Kapısı” (bölüm 109) Bakü ise “Gün Doğumu Dağı”dır.

Babil gelenklerinde, buradan “Güneşin Girdiği yer” olarak söz edilir. Geçit ve dağ, doğal bir gözlem evi oluşturuyordu ve Babil’in gözlem evleri ya da ziguratları tarafından sıfır derece ile başlangıç boylamı sayılıyordu.

Kafkas Vadisinin bu doğu bölümü, Mısır, Babil, Sami, Fenike, Yunan ve Pers dinlerinin kutsal topraklarıydı. Babil dilindeki tek heceleri belirten işaretlerin listesinde, Sir, Ur ve Napahu birbirine eşit sayılmaktadır. Nucha, Baküsün ve asmanın doğum yeriydi. Bölgenin diğer adları Dilmun, Hypiberea ve Alyson’du. Geniş alışveriş merkezlerinin kenti olan Erech, Dariel geçidinin öteki ucunda yer alıyordu.

“Ufkun” batı ucu ya da Kafkas Sıradağları Taman –Ta manu- “Gün Batımı Dağı” idi. Taman yarımadası Karadeniz ile bugün Azov Denizi olarak adlandırılan su kütlesi arasında uzanır ama Azov’un o zamanki adı “Maaitis Havuzu” ya da Maeatis Gölüydü. Yarımadanın ucunda Kuban Nehrinin oluşturduğu alçak, balçık araziler yer alıyordu. Yarımadada Kimmerler (Cimmerians) ya da Khemuri’ler yaşıyordu (Strabo, 11;11;5) ve bölge yoğun sisleriyle öyle ünlüydü ki, “Kimmer karanlığı” bizim “kör karanlık deyimini kullandığımız biçimde kullanılmaya başlandı. Maaitis Gölü de “Karanlıklar Ülkesi Tanrısının Göl” anlamına gelmektedir.


Güneşin İzlediği Günlük Yol Üzerine İlkel Düşünceler

İlkel insan için güneş, gökyüzünde bir ateşti ve ilkel ırkların tüm ateşe tapardı. Belirlenebildiği kadarıyla, Ur’lar en başından beri ateşe tapınmaktaydı. Al ırkı, en başta fırtına tanrısı Al’a taparken daha sonraları, olasılıkla yıldırım düşünce alev alan ağaçları ya da I Kings 18’de tarif edilenlere benzer olayları görünce, Al’a ateş tanrısı olarak tapınmaya başladı. Ur’lar ve Al’lar siyasal ve dinsel anlamda birleşip Ur-Al, Khur-Al ya da Herkül adında bir ikiz tanrıya tapınmaya başladılar. Bu tanrı, zaman zaman isim benzerliği dolayısıyla gçlü Yunanlı Herakles ile karıştırılıyordu. (Bakınız: Herodot, 2:44). Aet ya da Aed ırkı ilk başta Ae, Aem ya da Thaem olarak bilinen karanlıklar tanrısına tapınıyordu ama sonradan onlar da Ur’lar ile birleşip Aet-Ur, Neter ya da Petera olarak bilinen ikiz bir tanrıya tapınmaya başladı.

Mısır’ı koloni haline getiren Fenikeliler (Kani’ler ya da Phoeni’ler) aslında Aed ya da Aet ırkından geliyor ve altın-kızıl renkli bir kartala, aetos’s, tapıyorlardı. Ama sonradan Aet-Ur adını aldılar. Aslında, Kafkas dağlarının kuzeyinde ve Arabus Geçidinin kuzey ucunun karşısında, Terek ve Sunsha arasında geniş bir ırmak adasından geliyorlardı. Geçit boyunca güneye doğru ilerleyerek, geçidin Alizon Vadisine açıldığı noktaya vardılar. Buraya yerleştiler ve adını Ta Neter koydular. Ta Neter’in bugünkü adı Tioneti’dir ve Mısır’a yerleşenler buradan gelmedir.


Ufuk Tanrıları

Böylece Mısırlılar Ur ve Ae ya da Ae-m, M-ae (m tanrı anlamına gelir, ae karanlık, t ya da d ise yer ya da toprak demektir) adlı tanrılara tapıyorlardı. Tanrı Ur’u doğan güneşin tanrısı olarak alıp, Hazar Denizinde yükseliyormuş gibi göründüğü için ona O-s-ur ya da Osiris adını verdiler. (o su demektir; s bağlantı biçimine bağlı olarak herhangi bir çeşit hareket anlamına gelir; ve Ur, ateş ya da ateş tanrısı demektir). Tanrı T-ae-m ya da M-ae-t’i ise batan güneş ya da karanlık tanrısı olarak kabul ettiler. Osiris’in dağı ve yarımadası Bakü ya da Bakhau, -Yükseliş Kapısı- (b kapı ve h yukarı anlamı taşımaktadır, böylece ach ya da ash yükseliş anlamı verir) T-ae-m’in dağı ve yarımadası ise Taman ya da Ta-Manu’ydu.

Bunlar “Ufuk Tanrıları” idi. Mısırlıların, bir bütün olarak tanrı ya da öğlen güneşi tanrısı için kullandıkları ad Ra’ydı. (Ra daha geç döneme ait bir sözcüktür ve anlamı tam olarak bilinmemektedir ancak olasılıkla “Boşluk Ateşi” ya da “Gökyüzü Ateşi” anlamına gelmektedir). Bazı tapınaklar Osiris’i, diğerleri Tem’i benimsedi ve tapınaklar arasında büyük bir rekabet oluştu. Gündoğumu Dağı ile Günbatımı Dağının aynı dinsel törende bir arada bulunması az rastlanır bir durumdur. Rakip tapınaklar, cennete nasıl varılacağı konusunda bile iki ayrı rota öneriyordu. Osiris’in müritlerinin “batı toprakları yolundan, Tem’in müritlerininse “doğu toprakları” yolundan cennete ulaşacağına inanılıyordu. Bu rotaların tayini oldukça tuhaf görünebilir ama belki de açıklanması mümkündür.

Tet’ler ya da Shu Sütunları

İlkel idollar ağaç direklerdi ve Khur-Khal bir ikiz tanrı olduğu için yan yana duran iki sütundu. Sağ taraftakinin, ya da doğuya bakanın, adı Jakin’di. Bakınız: I Kings, 7). Bunlar ateş tanrısı oldukları için, üzerlerinde sürekli ateş yanardı. Daha sonra, cam icat edildiğinde, alevi rüzgardan korumak için etrafına “Osiris’in Göz” adı verilen cam bir koruma yerleştirildi ve bu oldukça etkili bir yansıtıcı mercek sistemi olarak işlev gördü. Sütunlardan birinin ateşi için yeşil, diğeri içinse kırmızımsı sarı bir cam kullanılıyordu. Sur şehrinde yaklaşık olarak İ.Ö. 2755’te kurulmuş olan Herkül Tapınağı’nı yaklaşık İ.Ö. 450 yılında ziyaret eden Heredot “gece vakti görkemli bir ışıkla parıldayan biri som altından diğeri ise zümrütten iki sütun” gördü. (Bakınız: Herodot, 2;44). “Tet” adı verilen bu cam korumalarla pek çok modern örnekten daha iyi bir optik sistem sağlanmıştı.

Kuban’ın ağzındaki balçık arazinin seviyesi alçaktı ve Kimmerlerin topraklarını sis basmaktaydı. Bu nedenle Bo-Az’a (Az’ın Su Kapısı, ya da Az-ov; daha sonradan, bunun bir şekilde oraya getirilen sığırlar ile bağlantılı olduğu düşünüldü ve sözcük Bos-porus biçimini aldı) büyük boy iki adet “tet” yerleştirildi. Bunlar güneş tanrısı Shu’nun Yani Khur-Khal’ın sütunlarıydı.

Kafkas Kıstağı'nın ilkel sakinleri, dünyanın yuvarlak olduğunu ve güneşin etrafında döndüğünü bilmedikleri için, güneşin Hazar Denizinden yükselip “Doğu Tanrısının Kapısı” yoluyla Gündoğumu Dağı Bakhau’dan geçip Kafkas Dağları boyunca ilerleyerek Günbatımı Dağı Ta-Manu ve Shu Sütunlarına vardıktan sonra Maati Havuzunda, yani Maaitis Gölünde, battığını ve güneş tanrısının gece boyunca atlarını kuzey Kafkas Kıstağında dinlendirdiğini (Yunan mitolojisi) ya da teknesiyle doğuya yolculuk edip ertesi sabah, zamanı gelince, Hazar Denizinden göründüğünü düşünüyorlardı.

Fenikelilerin Karadeniz ile Hazar DeniziArasındaki Ticaret Yolu

İnsan, doğal olarak, Karadeniz’den Hazar Denizine gitmek için en iyi yolun Güney Kafkas Vadisi olduğunu düşünüyor. Ama bu rota, saldırgan kabileler arasından geçmeyi gerektiren upuzun bir kara yolculuğu anlamına geliyordu ve Fenikeliler denizci bir ulustu. Batı Vadisi Colchis ise ticarette Fenikelilerin rakibiydi.

Haritaya bakıldığında, Azov ve Hazar Denizleri arasında uzanan bir dizi ufak göl, Mantuşa Gölleri, görülecektir. Harita, bu göllerin suyunun bir kısmının Karadeniz’e bir kısmınınsa Hazar Denizine aktığını göstermektedir. Şu anda Sovyet Hükümeti bu yol üzerinde deniz yolculuğunu olanaklı kılmak için bu geçidi daha da derinden kazmaktadır. Ama bizim şu anda ele aldığımız zamanda, yani, İ.Ö. 11.000-9000 arasında, Hazar Denizi bu denli kurumadan önce (şu anda deniz seviyesinin 80 feet altındadır), Azov Denizinden Hazar Denizine doğrudan yelken açmak ve buradan Aral yoluyla Faysabad’a inmek olanaklıydı. İ.Ö. 200 gibi geç bir tarihte bile, Kafkas Kıstağının doğu sahili ile Faysabad arasında bir su bağlantısı vardı. Ancak su seviyesi düşmeyi sürdürdü ve İ.Ö. 200 tarihinden kısa bir süre sonra (Çin tarih yazmaları İ.Ö. 125 tarihini vermektedir) Kafkas Kıstağında yaşayan Seres’ler kervan ticareti için yollar kurdu.

Hazar Denizinin su seviyesindeki düşüşten sonra bile Fenikeliler kalsik atlaslarda girişinde Phanagoria’nın (Deniz Feneri İşareti) gösterildiği Hazar Denizine yelken açıp, Kuban ya da Oceanus nehri boyunca yukarı ilerleyip Terek ve Sunsha arasındaki Ser-Ser ya da Ur-Ur ırmak adasından ve sonra Dariel ya da Arabus Geçidinden geçebiliyorlardı. Böylece kendi ana yurtları Ta Neter’e ya da Alizon Vadisine varmaları ve ardından başka bir tekne ile Alizon boyunca aşağı inerek Cyrus ya da Siris’e ve Hazar Denizine varmaları mümkündü.

Tapınaklar ve Dış Ticaret

Eski zamanlarda tapınaklar yalnızca tapınma mekanları değil, banka, üniversite, teknik okul, konsolosluk bürosu, ticaret odası olarak da işlev görüyordu. Yeni bir ulus ile ticaret yapmaya başlayan tüccar bir ulusun ilk işi, tüccarlarının kredi ve ticari bilgi alabilmesi için kendi tapınağını kurmak oluyordu.

Başka bir yazımda, Sidon’lu Fenikelilerin, İ.Ö. yaklaşık 1250 tarihinde eski zamanlardaki ticari faaliyetlerinin büyük bir bölümünün Fırat ve Dicle krallıklarıyla yapılan savaşlar yüzünden kesintiye uğradığını ve o günlerde, Herkül Sütunları adı verilen sütunların ötesindeki ülkelerle çok kâr getiren ticari bağlar kurmuş olduklarını nasıl Deniz Akademisi (Naval College) tapınaklarındaki kayıtları inceleyerek saptadıklarını belirtmiştim. Herkülün bu kayıp sütunlarını bulmak üzere dört deniz seferi düzenlediklerinden, çeşitli yerlere gidip her seferden sonra raporlar hazırladıklarından ve Cebelitarık Boğazının Herkül Sütunları olmadığı kanısına vardıklarından da söz etmiştim. (Bakınız: Strabo, 2;5).

Sütunları bulamamalarının nedeni sığlaşan Mantuşa Gölü rotasının giriş ve çıkışını, Az-ov denizi ucunda Bo-Az Sütunlarını ve Hazar Denizi’nin çıkışında Jakin Sütunlarını (Dışarı Çıkış Noktası) işaretlemiş olmalarıydı.

Jakin Sütunları, bu gün en yeni haritalarda bile gösterilmektedir; örneğin Times Atlas’da Stavka Terekli (Herkülün Değneği), 71; 1;2 ve Kük Steiler Atlas’ında Kerkheuli Juk Jewe (Herkülün Jak Feneri), 49; 0; 19. Ama elbette, günümüzde, Hazar Denizi kıyıdan 40 mil içeri çekildiği için, Hazar’ın yaşlı, deniz kabukları kumsalı belirlem. Ektedir.

Aslında Ölüler Kitabı Neydi?

Ölüler Kitabı’ndaki gizemli bilgiler, Fenikeli tacirlerin, Fenikelilerin ve Mısırlıların Ana Yurdu olan Alizon Vadisine ulaşabilmeleri için eski yol tarifleridir.

Ölüler Kitabı’nın gizeminin nasıl özüldüğünü anlatmak şu an için olanaksız. Ama olanları şu biçimde düşünebiliriz: Bu, bir şeyin yüzyıllar boyunca Müslümanları Mekke’ye ya da Yahudileri Kudüs’e gitmekten alıkoymasına benzer. Bu durum öyle uzun sürmüş olsun ki sonunda Mekke’nin ya da Kudüsün yeri tümüyle yitirilsin. Öyle ki, buraların gerçek yerler olduğu bile bilinmeyip, insanlar sonunda buraların mitik yerler olduğuna ve buralara nasıl gidileceğini açıklayan yazmaların yol tarifleri değil dinsel törenleri aktaran yazmalar olduğuna inansın. Bu durumun nedeni ne olursa olsun, Ölüler Kitabı’ndaki yol tariflerinin Alizon Vadisine, Ta Neter’e (Tioneti) ulaşmak için, ne yöne gidileceğine hangi kabilelerle karşılaşılacağına, yol işaretlerinin ne olduğuna ve hangi işaret kulelerinin bulunduğuna ilişkin bilgi veren tarifler olduğu bir gerçektir.

Batı Topraklarından Geçen Yol

Tutankamon’un mezarının duvarlarına yazılmış olan “İki Yolun Kitabı yukarıda sözü geçen her iki yoldan da, yani Pirikan ve Van Gölü üzerinden geçen “Doğu Toprakları” yolundan ve Kuban Nehri ve Azov Denizi üzerinden geçen “Batı Toprakları” yolundan, söz eder. Bunların ikincisi olasılıkla daha ilgi çekicidir, Ölüler Kitabının 17, 18, 64, 125, 149 ve 150. bölümleri bu yoldan söz eder.

Bu tariflere göre, önce Büyük Yeşil Göl’den (Akdeniz) ve Karadeniz’den geçilerek Maati Havuzunun (Azov Denizi) başındaki Restau ülkesine ulaşılmaktadır. Ancak diğer metinlerin de gösterdiği gibi, Res-Tau aslında Tau-res yani eski Toros olduğu için, Restau, Rostow kenti değil, Mateis Göl çevresindeki toprakların tümü anlamına gelmektedir. Hecelerin bu biçimde yer değiştirmesi oldukça sık rastlanan bir durumdur – örneğin, Ur-ab ve Ab-ur- ve gerek Ölüler Kitabı gerekse eski yazıtlar bunlarla doludur.

Ölüler Kitabının 17. bölümünde belirtildiği gibi, Restau ya da Taurus, yeraltındaki dünyanın kuzey kapısıydı. Daha sonraları, bu bölgeye Chersonesus Taurica adı verildi.

Sonra, Tches-ert (bugünkü Ker-tsch) boğazı üzerinden Kuban Nehrinin ağzına varılmaktadır. Shu Sütunları burada bulunur. “Tchesert Kapısı Shu Sütunlarının kapısıdır”. Shu güneş tanrısı, yani Ur-Al ya da Khur-Khal, Herkül’dü. “Zeytin ağacının kuzeyindeki kent”de, yani daha sonradan Phanagoria’nın inşa edildiği yerde biri karaya çıktığında, ölenler için bir lambanın üzerine cam bir çanak yerleştirip bunu Kuban’ın kıyısına gömerek dinsel bir tören gerçekleştiriyordu. Ardından burayı yeniden kazıyordu. Bu, Osiris’in ölümünü ve yeniden doğuşunu simgeliyordu: Osiris alevdi; cam çanak “Osiris’in Göz”, yani gök kubbenin saydam yarıküresi olarak kabul ediliyordu.

Daha sonra bu kişi Fenku ya da Fenikeliler tarafından bir sınavdan geçiriliyordu. Kendisine bir bilmece soruluyordu: Çiçeklerin altında toplanan ve zeytin ağacında oturan kimdir?” ve yanıtı yalnızca rahipliğe kabul edilmiş biri bilebilirdi: “Yağ (mineral ve zeytin), Ateş ya da Osiris.” Yanıtı bilemeyen, öldürülüyordu.

Ölüler Kitabı, bunun ardından Kuban yolu üzerindeki çeşitli kabileve ülkeler hakkında bilgi verir. Bunlar çeşitli yol ve sınır işaretleri, yani çeşitli dağlar, vs.dir. Genelde “havuzlar” ya da “adalar” olarak çevrilen sözcük ayrıca nehir uzantıları anlamına da gelmektedir.

En sonunda Terek ve Sunsha ile çevrili Ser-Ser, Ur-ur ya da Tur-Tur nehir adacığına ulaşır. Gılgamış’ın yiğitliklerini anlatan Babil yazıtlarında bu kente Erech de deniyordu. Nehirdeki ada üzerine kurulmuş olan kentin, boyu 300 feeti aşan, ateş tuğlasından yapılmış çok yüksek duvarları vardı. Nebuchadnezzar, Babil Surlarını bunları gördükten sonra yaptırmıştı. Güney tarafındaki surlar yılan kaynıyordu. Serin bir sabah güneye bakan eski bir duvar gören herhangi biri Mısır ve Finiklelilerin sürüngen süslemelerinin nereden geldiğini anlayacaktır. Sunsha Irmağında bol miktarda yağ yüzüyordu. Bakü petrol Havzasının merkezi Grosnyi, burada yer alıyordu ve petrol çıkarmak için toprağa bir çomak sokup karıştırmak yeterliydi. (Bakınız: Ana Brittanica Ansiklopedisi, Kafkasya). Bu petrol bazen alev alıyordu ve hemen yakınında ateşe tapan Persliler’in Yanan Tarlaları bulunuyordu.

Bu kişi bir süre kentte kalıp belirli kitapları okuyor ve (Acheruntici Libri) bir zaman sonra bilge bir kişilik oluyordu. Sonra “düşman yüzlü adamlar”ın karşısındaki Arabus ya da Ab-tu geçidinden geçebilmesi için kendisine eşlik ediliyordu. Bu sırada bıçakla silahlanıyordu ve nihayet Ta-Neter’e (bugünkü Tioneti bölgesi) yani, “Aet-Ur’lar Ülkesine varıyordu.

Vadinin girişinde sekizinci Cabiri Ashmeti ya da Eschmen’in şehri ve Kapare-uli, ya da Güneş Sippara’sı yer alıyordu. “Cippus” büyük olasılıkla onun görkemli taş anıtından türemişti.

Daha da aşağıda Sakat-uli adıyla bilinen Sekhet-Aaru, yani Sekhet-Sham bulunuyordu. (Hem Sham hem de Eli “güneş” ve “Güneş Tarlaları” demektir).

Sonra bazen Harmakis olarak da bilinen Melikarkh, Achssu, Bakü, Yanan Tarlalar vs. gelir. Kral Pepi’nin sarayının kurulmasının arzu ettiği kent olan Mzchet yukarıda, vadinin başının ve Shenit’lerin Güneş Kentinin yakınlarında yer alır. Elinizde Stieler Atlası ve Ölüler Kitabı ile vadiyi boylu boyunca dolaşmak ilginç bir deneyimdir; insan Badeker’iyle kendisini turist gibi hisseder.

Kafkas Vadisinde Arkeolojik İncelemeler Yapılması Neden Gereklidir?

Kısa bir makalede yolların ve törenlerin vs. tüm ayrıntısıyla sunulması olanaksızdır. Ancak konunun ilgi çekici doğasını belirtmeye ve hızla artan gçmen seli eski anıtları yapı malzemesi edinmek için tümüyle yıkmadan (bunu hiçbir yasal düzenleme engelleyemez) ve arkeolojik kazılar gç ya da olanaksız hale gelmeden önce, insanoğlunun bu anayurdunda bir ya da daha fazla arkeolojik inceleme yapılmasına yol açmaya yetecek denli ayrıntı sunmuş olduğumu ümit ediyorum.

KAFKASYA, BÜYÜK MEDENİYETLERİN ANASI

Yazarın, “coğrafyacıların AsyaAkdenizi olarak bildiği iç okyanusun doğu sahili ve özellikle onun kalıntılarının doğu komşuları Balkaş ve Dschalantschash denizlerinin, en az Babil kadar eski büyük bir medeniyetin beşiği olduğu görülecektir” yönündeki tahmini kuşkusuz bu sahalar kazılana dek doğrulanamaz. Ama elimizde, bu öngörü ile uyumlu iki keşif haberi bulunmaktadır.

Bunların ilki, büyük Rus bilim adamı Rostovtzeff’in (Irans and Greeks in South Asia, sayfa 137) Altay Bölgesinde (Dschalantschash Denizinin kuzey batısı) Kuban’dakileri andıran mezarların bulunduğu yönündeki bildirisidir.

İkincisi, seçkin Sir Aurel Stein’in Tarım Havzasında ve Rus arkeologlarının ise Baykal Göl’nün güneyindeki bölgede Avrupa ile bağlantı kurulduğunu gösteren kanıtlar bulmuş olmalarıdır.

Bunların ikisi de tezimizi tümden kanıtlamaz ama şu ana dek tezimizle uyumlu haldedirler.

Selentush Okyanusu’nun (Asya Akdenizi) Kıyılarının Belirlenmesi

Bunu yapmanın bir yolu jeoloji yazılarında ya da Britannica Ansiklopedisinin “Hazar Denizi” maddesinde belirtildiği gibi, eski sahilleri, deniz kabuğu tortularını vs. incelemekten geçer. Bir diğer yol ise, yer adlarını incelemektir. Atlantik Okyanusu kurusaydı ve biz de yüzlerce yıl sonra batı kıyısını bulmak isteseydik, dikkatimizi Nova Scotia, New Brunswick, Maine, New Hampshire, Boston, Lynn, New London, New York, Maryland, Louisiana gibi ad gruplarına yöneltip, buraların eski okyanus yatağını işgal eden uluslardan değil İngiltere ve Fransa’dan gelenler tarafından kurulmuş olduğunu söyleyecektik. Ve ad tiplerinden ve İngiltere ile Fransa tarihlerinin bildiğimiz kadarından yola çıkarak, kolonizasyon tarihini yaklaşık bir yüzyıllık çerçeve içerisinde tespit edebilirdik.

Aynı şekilde, güney sahilinden başlayıp doğuya gittiğimizde, Kafkas Kıstağına özgü bir dizi yer adı ile karşılaşırız. Bunlar ç ana grupta toplanabilir:

1. Buhara’daki Faysabad civarındaki adlar.
2. Kuzey Fergane’deki Kohan civarındaki adlar.
3. Balkaş Gölünün batısındaki, Dschalantschash Denizi yakınınlarındaki Yedi Irmak Ülkesindeki adlar.

Bunların birçoğu İ.Ö. 6000’den daha eski olmayan ad tipleri biçiminde gruplanabilir. Ama ikinci ve üncü gruplarda sırasıyla İ.Ö. 2500 ve İ.Ö. 1000’den daha geç döneme ait olmayan adlar buluruz. Selentush Okyanusunun (coğrafyacıların verdiği adla Asya Akdenizi) aşamalı olarak kuruduğunu anımsarsak, bu grupların ortaya çıkış biçimini kavrayabiliriz. Önce, Balkaş Gölünün Kafkasya ile su bağlantısı kesildi ve Yedi Irmak Bölgesi ile Dsungarei Bölgesi izole oldu. Ancak tekneler hala Fergane ve Buhara’dan Sir ve Amu ırmakları yoluyla o zamanlarki adı “Kithay Göl” (Cathay?) olan Aral Denizine ve böylece Hazar Denizine ulaşabiliyordu. Bu konudaki otorite Strabo’dur. Ancak, Aral ve Hazar arasındaki su yolu yaklaşık olarak, İ.Ö. 250’de kurumuş görünmektedir ünk yaklaşık o zamanlarda, Kafkas Kıstağının kuzey bölgesinde yaşayan Siriciler, Hindistan ile Babil İmparatorluğu arasında karavan ticareti kurmuşlardı. (Strabo, 11.5.8). Bu noktada, Faysabad’ın Chitral’dan yalnızca 100 mil uzaklıkta olması ve buradan Kunar Vadisi boyunca bir yüz mil daha aşağı inildiğinde Hayber Geçidine ve Hindistan’a gelinebilmesi dikkat çekicidir. Kokan ile Tarım Havzası arasındaki mesafe çok kısaydı ve buradan Çin’e rahat bir yol uzanıyordu.

Baykal Gölünün güneyinde yer alan ve Rus arkeologların yeni keşiflerde bulunduğu bölgede, yer adları İ.Ö. 250 yılından daha erken döneme ait olamaz. Bunun bir örneği, gölün yaklaşık 200 mil güneyindeki “Ekure Chalcha” dır. Bu ad, Babil dilinde ya da Bak yarımadasında, “Büyük (ya da Dağ) Evin (ya da Tapınağın) Başlıca Yeri” anlamına gelmektedir. Ancak biçem, İ.Ö. 400’den daha önce ortaya çıkmış olamaz. Bu nedenle, bunun kara yolu ve kervanlarla aktarıldığını söyleyebiliriz.

Bu Medeniyet Neden Keşfedilmedi?

Bir geçerli neden, bu güne dek bilinen tüm incelemelerin Selentush Okyanus’unu çevreleyen dağ sıralarının doğu tarafında yer alan Tarım ve benzeri bölgelerde yapılmış olmasıdır. Herhangi bir eski medeniyet, Chabar, Kent, Urd-shar, Kok-su, Sarkansk, Ak-su, Tschingis, Arganatinsk, Bakanass, Chan-tau, Dschangys-agatsch, Kara-bulak, Ubinsk, Urunchai, Talavka, Ust-Kammerogorsk ve benzeri yer adlarının bulunduğu batı tarafında kurulmuş olmalıdır. Soneklerin pek çoğu elbette ki modern Rusça’ya aittir. Örneğin, son iki ad aslında Talonta ve Kammeno’dur. Bu sahalar kazıldığında, aradığımız medeniyete ait birşeyler bulmayı ümit edebiliriz.

Bu Medeniyet Neden Kafkas Medeniyetinden Daha Sonraki Bir Döneme Aittir?

Kanıtlar, öncelikle yer adları biçimindedir. Diğer kanıtlar çok belirgin değildir. Örneğin, ipeği keşfettiği söylenen Çin İmparatoriçesinin adı Se-lin-tschi olarak verilmektedir ve bunun kısaca Kafkas Kıstağı haritalarında yer alan Selentchu ya da Selentash denizi, Gelenchuk, Selentchuk, Olontchuk, Alontas ve Asslandus (olasılıkla Karadenizde gelgit bulunmadığı ve burada bulunduğu için Selene Denizi) olduğuna inanmak için nedenler vardır. 

6 Ekim 1924.

KAFKASYA’NIN SABAH TOPRAKLARI

Yazarın, Yunan ve Samilerin mit olarak adlandırdığı ve mit ülkesi olarak tanımladığı olguların aslında az bilinen bir bölgede, Kafkas Kıstağı, meydana gelmiş olayların tutarlı ve doğru tarihçeleri olduğuna yönelik keşifleri ve bunların kanıtları, 1899 tarihinde Amerikan Bilim Gelişimi Derneğine bir yazı olarak sunularak duyurulduğunda, bu konu ile fazla ilgilenen olmadı. Bu nedenle, çalışmayı daha fazla yayın sunmadan bitirmenin daha uygun olacağı düşünüldü.

1922 yılında değerli arkeolojik malzemelerinin yitirilmesi anlamına gelen Mantuşa Gölü yolunun yeniden açılması ve Kafkas Dağlarının hem kuzey hem de güney bölgelerinin kolonileştirilmesi eğilimlerinin ağırlık kazandığı günlerde materyal toplanmış, biçimlendirilmiş ve bir kısmı son haline getirilerek yazılmıştı. Bu yazılmış olan bölümün hemen yayınlanmasına karar verildi. Bu yayın 1923’de, “Kafkas Kıstağının Batık Uygarlığı adıyla çıktı. Eusebius, Berossus ve Josephus’un sözünü ettiği tufan öncesi kayıtların yerlerine ve Ölüler Kitabı’nın yazıldığı asıl dile ilişkin notlar 1 Mart ve 26 haziran 1924 tarihlerinde Nature dergisinde, Ölüler Kitabında anlatılan rotaların açıklaması ise 24 Mart 1924 tarihinde Christian Science Monitor dergisinde yayınlandı.

Daha Sonraki Makalelerin Kabulü

Daha sonraki makaleler ve kitap, yazarın minnet duyduğu bir kabul gördü ve otoriteler sonuçları karşı çıkmaksızın kabul etti. Bu otoritelere örnek olarak Origin of Biblical Traditions adlı eseriyle büyük Sami ve Babil uzmanı Dr.Albert T.Clay’i ve vefatından önceki kişisel yazışmalarımızı –bu yazışmalardan onun izniyle söz etmekteyim- ve Mısır arkeolojisi ve bununla ilintili sorunlar konusunda Ancient Egypt (Aralık 1924) adlı eseriyle en güvenilir uzman olan Sir Flinders Petrie verilebilir.

Yer Adları ve Gelenekler Karşısında Arkeolojik Çalışmalar

Bir teorinin kabulü, mümkün olan her türl kaynaktan toplanan kanıtların desteğine bağlıdır ve öyle de olmalıdır. Nature dergisinin eleştirmeni ve yukarıda sözü edilen uzmanlardan bazıları Kafkas bölgelerinde, teoremi onaylayacak arkeolojik çalışmalar yapılmasının önemini vurgulamıştır. Bu doğrudur; üzerine tarihin inşa edileceği sağlam temelleri yalnızca kürek ortaya çıkarabilir. Ama yapının coğrafi konumunun belirlenmesinde kullanılabilecek, kendi sınırları içinde aynı ölüde tutarlı ve bilimsel başka araçlar da vardır.

“Kafkas Kıstağının Batık Uygarlığı adlı çalışmada yer alan ve açıklanan çlü yer adı sistemi bu araçlardan biridir ve gösterildiği gibi, sonuçları son derece kesindir. Bir örnek vermek gerekirse, jeologlar ancak Asya Akdenizi adını verdikleri geniş i okyanusun sınırları konusunda ayrılığa düşmüştür. Önceleri, Asya Akdenizi’in Hazar Denizinin doğusundan, Balkaş Gölünü de içine alarak, Altay Dağlarına uzandığı düşünülüyordu. Şu anda ise, son dönem jeolojik kanıtlara da dayanarak, doğuda bu kadar öteye uzanmadığına inanılmaktadır.

Ancak, jeolojik gçlükler bir yana, haritanın incelenmesi, Balkaş Gölünün doğu ve güney sınırlarında ve Altaylarda bir dizi katışıksız eski kafkasya adı bulunduğunu göstermektedir. Kok-su, Tau-Kum, Bakanash, İli, Sungaris, Ast- chibulak, Ach-Irek, Kent, Tschimi-Kent, Olon-Bulak, Ach-su, Urta-Saryk, Sary Bulak; Alan-Kuduk, Terek ve yüzlerce başka ad buna örnektir. Bunlar yalnızca eski kıyının bulunacağı, Yedi Irmak Toprağı seviyesinde bulunmaktadır. Rostovtzeff’in tuhaf ve açıklanmamış bir gerçek biçiminde belirttiği gibi, Altaylarda, Kafkasya’daki Kuban’dakileri andıran mezarlar bulunmuştur. (Bunun nedenini daha sonra göreceğiz).

Bu nedenle, Kafkas, Altay ve Balkaş Gölü bölgelerinin su yoluyla birbirleriyle bağlantılı olduğundan emin olabiliriz. Dahası, Asya Akdenizi adı verilen denizin (Bakınız “Kafkas Kıstağının Batık Uygarlığı) asıl adının “Selentchuk Okyanusu” (orijinal “Atlantik Okyanusu”) olduğunu anımsar ve Balkaş Gölünün doğusunda yer alan ufak denizin hala “Dschalantaschash Denizi” olduğuna dikkat edersek bunun tümüyle bir deniz yolu olduğunu büyük ölüde kesinliğe bağlayabiliriz.

Bugün, tarih öncesi ipek kültürünün ve Argonotların Tel-Kaini’lerce batıya, Kos Adasına götürülen altın postunun bulunduğu modern Dağıstan’da yer alan Gadira’dan bildiğimiz gibi, Çin’e ipeği getirenin “Se-ling-tsche” olduğunu anlatan Çin geleneğini bu bağlamda ele alabiliriz. İskender’in ölümünden kısa bir süre önce Hazar Denizinde görkemli bir filo kurduğunu ve askerlerine Hazar Denizinin Hindistan’ın doğusundaki okyanus ile bağlantısının bulunduğuna inanmak için haklı nedenleri olduğunu anlattığını, Strabo’nun da belirttiği ve Çin tarih yazmalarının da doğruladığı gibi Kafkaslardan başlayan ve karayolunu takip eden kervan yollarının İ.Ö. yaklaşık 250 tarihinde Sereslerce kurulduğunu, o zamana dek malların doğudan Faysabad üzerinden güney Kafkasya Vadisine su yoluyla taşındığını, Faysabad’ın Hayber Geçidi ve Chitral vadisi yolu kullanıldığında Hindistan’dan en fazla 200 mil uzaklıkta olduğunu da aynı kaynaklardan öğrenmiş bulunmaktayız. Selentchuk Okyanusu bir anda kurumadı. 16. yüzyıl gibi geç bir dönemde bile, Hazar Denizi ile Aral’ın (o zamanki adıyla Kithay, yani Kathay Denizinin) aynı su kütlesinin parçaları olduğuna inanılıyordu. (Bu eski okyanus yatağının kuruma hızı Rus hükümetinin raporlarında verilmektedir ve mevsimlerin yağışlı ya da kurak geçmesine bağlı olarak çeşitlilik göstermiştir.)

İçerisinde uzun zamandır yerleşim barındıran yurtlar, Mısır ve Mezopotamya’daki kazılarımızdan bildiğimiz gibi, jeolojik özelliklerinden daha kalıcı olabilir. Görece modern topraklarda bile, aynı özellik gözlenebilir. Norve’in başkenti Oslo İ.S. 1058 tarihinde kuruldu; 1624 yılında adı Christiana olarak değiştirildi ve 1924 yılında eski ad olan Oslo yeniden kullanılmaya başlandı. Norveç dünyanın en gelişmiş devletlerinden biridir ancak haber vermeden sorumlu Norveç posta işleri komisyonu, ülkenin daha uçlarda yer alan çok sayıda bölgesinde başkentin asla Christiana olarak bilinmediğini, adının daima Oslo kaldığını keşfetmiştir.


Kafkas Kıstağındaki Eski Yer Adları

Binlerce yıl boyunca, Kafkas kıstağının içine açılan yollar kalıcı bir etki bırakmadı. Kıstağın sakinleri daima dağların içlerine çekildi ve işgalcilerin gücü azalmaya yüz tuttuğunda yeniden aşağılara indi. Hyrcania’da İskender’in hükümdarlığının ve Derbent civarında Türk fetihlerinin belli belirsiz izlerine rastlanır ama hepsi bu kadardır. 1829 yılında, Türkiye kıstağı, uzun yıllardır Çerkezistan ya da Adige’yi fethetmeye çalışmış olan Rusya’ya bıraktı. Kafkasya’ya haritacılık konusunda bilgili casuslar gönderilmişti ve 1848 yılında, yazarın, Britanya Savunma Bakanlığının jestiyle bir kopyasına ulaşabildiği bir askeri harita basıldı. Bu harita tüm eski yer adlarını, Rusların 1875 de bile tümüyle tamamlanamamış olan işgalinden önceki haliyle vermektedir. Bunu, Ptolemy’nin haritası, Strabo’nun tarifleri, daha geç döneme ait diğer önemli haritalar – İngiltere’deki Royal Geographic Society bu konuda eksiksiz ve son derece değerli bir koleksiyona sahiptir- ve Nottinhgham, İngiltere’den Felix Oswald’ın jeoloji haritası ile birlikte ele aldığımızda, çlü yer adı yönteminin uygulanabilmesi için yeterli donanımı elde etmiş oluruz.

Yer Adları ve Mit-Tarih

Yazarın, mitler coğrafyasında, Sicilya ile bugünkü Atlantik Okyanusu sahili arasında kuşku verici bir boşluk bulunduğu yolundaki gözlemi ve bunun önemini fark edişi, mitlerin uzak batı bloğunun yanlış konuşlandırıldığı ile bu bloğun aslında Kafkas kıstağının doğusundaki eski Atlantik ya da Selentchuk, ya da Aet-Olontchok Okyanusuna ait olduğunun keşfine yol açtı. Yunan mitlerinde ve kıstak civarındaki diğer toprakların edebiyatlarında, meydana gelen olaylarla ilintili göndermeler olması gerektiği, en iyi ve en kısa sonu alma yolunun tüm bu göndermeleri toplayıp dökümünü yapmak olduğu apaçık ortaya çıktı.

1 Ekim 1925. 

BABİLLİ GÖK BİLİMCİLERİN DORUK NOKTASI

Brittanica Ansiklopedisi, Babil İmparatorluğu başlığı altında şöyle der: “Babil gök bilimi Accadailerin (Agadi) henüz dağlardaki güvenli sığınaklarından inmediği dönemlere dayanır. Doruk noktası Babil değil Elam üzerinde sabitlenmişti ve ırkın “Doğunun Dağı olarak bilinen ilkel anayurdunun gök kubbeye destek olduğu varsayılıyordu.

Bu doruk noktasının kesin konumunun belirlenmesi kayda değer bir önem taşımaktadır. Ölüler Kitabına Anahtarı adlı bir makalede, Ölüler Kitabı’nın orijinal dilinin, Clay’in “ Zaman içinde bizim için saklanmış olan ve bizim Fenike dili, Aramaic, İncil İbranicesi vs. adlarını verdiğimiz Amuraic... erken dönem Sami dili” olduğu ve metnin ana bölümünün doğru çevrilmiş olmasına karşın, yer adlarının olduğu gibi bırakılması gerektiği halde tercüme edildiği ve kişi adlarının yazıldıkları dilden farklı bir dildeki köklerden türetilerek yanlış tercüme edildiği gösterilmiştir. Bu durum, İ.Ö. 4000 yılında Sezar’ın İngilizce bir çevirisinin bulunmasına ve burada, Sezar ve Roma’nın mitik adlar olduğuna inanılıp, Sezar adının “şiddet kullanarak ele geçiren” (Seizer) ve Roma’nın “Geniş Kent” (roomy) olarak çevrilmiş olmasına benzer. Örneğin, Amuraic dilinde “Güneşin Oğlu Osiris” anlamına gelen Osiris Urt-ab “Soğuk kanlı Osiris” olarak çevrilmiştir. Amuraic dilinde sıkça meydana geldiği gibi heceler yer değiştirdiğinde (bakınız Jastrow, Bab.&Assyr. Sayfa 222 ve Clay, Origin of Bib. Trad., sayfa 167) Ab-Ur’un lakabı çevrilmeden bırakılmıştır. Sabah ve akşam tanrıçaları İris ve Nepthys’e “Ur-Urti” tanrıçaları denir. Bu terim çevrilmiştir ancak özgün Amuraic dilindeki anlamı “Işık ve Karanlık”tır. Qemurte “Tufan Şehri” olarak çevrilmiştir ama aslında çevrilmemesi gerekirdi ünkü burası Kemurtu’dur, vesaire.

Metnin yazıldığı asıl dil bu biçimde göz önüne alındığında, güneşin sudan yükselip (Tanrı Kha-Ra’nın, Yunan mitolojisinde Kharon, ölüleri taşıdığı Hazar Denizi) Sabah Dağı Bakhau (bugünkü Bakü yakınlarındaki Bakhar Dağı) üzerinden ufukta yer alan ve aralarında bir boşluk bulunan sıradağlar (Kafkas Dağları ve Dariel Geçidi) boyunca ilerleyerek Temu, Ta-Manu Dağı (bugünkü Tamen yarımadası, Güneş Tanrı’nın Temenos’u) üzerinden Maatis Pooluna (Yunanların Maeotis Gölü, bugünkü Azov Denizi) battığı gizli Amen topraklarının Kafkas kıstağı ya da Yunanlılar için Aia Ülkesi olduğu ve Ölüler Kitabı’nın Cyrus Vadisine (bugünkü Kur) ulaşmak için son derece kesin yol tarifleri olduğu anlaşılır. Mısır’ın eski adı Aetia ve Nil’in eski adı Siris olduğu için (bakınız: Rawlinson, Notes to Herodotous, 2.15) ve Mısırlılar ile Colchisliler aynı ırktan geldiği için (Herodot 2.104 ve 3.12), Mısırlıların eski ana yurdu büyük olasılıkla burasıydı (buna inanmak için pek çok neden vardır.)

Büyük bir netlikle sunulmuş olan izlenmesi gereken yol (aslında iki yol vardır ama ben birincil olanını ele almaktayım) Akdeniz’den Karadeniz’in batı sahiline uzanarak, Kırım kıstağı ve Rostow bölgesini geçip göl ve deniz sistemi boyunca ilerleyerek Hazar Denizinin batı kıyısından aşağı iner. Buradan Pir-ata – Ata-ar ya da Sebakhu) ırmağından Sebartu, Kemartu ve Kau Gölüne ve Bakhar Dağına çıkar. Sonra Kur-Alizon vadisine ve Sakataly’ye iner. Bu yol izlenirken yalnızca eski yer adları kullanılmalıdır. Bunlar en iyi 1885 tarihli Britanya askeri hizmet haritasında bulunmaktadır. Bu harita Rusya bölgeye yerleşmeden önce hazırlandığı için, bana bir kopyasını veren British war Office’e minnetlerimi sunarım. Olasılıkla en iyi kopya 1847 tarihli Rus askeri hizmet haritasıdır. Ülkenin Ruslar tarafından işgalinden çok önce hazırlanmıştır ancak şu ana kadar bunun bir kopyasını elde etmek mümkün olmamıştır. Strabo ve Plotemy de yararlı olacaktır. Örneğin Strabo, Beta kentinin, Plotemy de şu anda Hazar Denizinde Scandrjukjowsk olarak bilinen İskender Sütunları’nın yerini belirtir. Kerkulijukjowsk bugün, klasik atlaslarda Alontas olarak bilinen Ta-lowka’nın ağzının batısında, denizden yaklaşık 40 mil içeride yer almaktadır. Shari-Shariket ve Shari-Sapu (bugünk adlarıyla Sharidon ve Shari-Suppu) Uluslararası haritada 38 Kuzey L olarak gösterilmektedir.

Doruk noktasına dair bilgilerin bulunması şu nedenle önemlidir: Bakhar Dağı civarında Shenacha ve Marazi –Güneş Dağı ve Geçidi-, Eshagil, Erech, Shirappik, Azar-Akanna, Kassim-kend, Agadi-kend, Kissu, Kurkur ve Apsu üzerinde, ya da Kafkas Dağlarının ucunda yer aldığı için Apsu-Anaki (ve olasılıkla Enoch ya da Kanach) olduğuna inandığım Konack-kent gibi ünlü Babil adlarına rastlarız. Bu bize Babil ve Mısır medeniyetlerinin buluşma noktasını vermektedir. Gılgamış’ın öyküsü de aynı bölgeyle ilintilidir. Ayrıca, başka bir çalışmamda Ast-ach-su’ya (Styx) dökülen Kacheten (Cocytus) ve Uroch (Pyriphlegethon) ırmaklarının aynı bölge yakınlarında olduğunu ve Odiseya’nın Kuban’dan yukarı çıktığını göstermiştim. Bu konudaki çalışmalarım, beklenenden daha çabuk bir ilgi ve kabul görmüştür ve şu anda öncü bir keşi grubu gönderilmesi önerilmektedir. Olanaklıysa, kazılacak yerlerin kesin olarak belirlenmesinin yararları apaçık ortadadır.

Bakhar Dağının doğusunda, bugün “İki Kardeş” olarak bilinen ve aralarında, yılda bir gün, güneşin Bakhar Dağından doğuyormuş gibi göründüğü iki olağandışı ada bulunmaktadır. Bakhar Dağının batısında, ilkel bir Stonehenge olabilecek garip kayalar bulunmaktadır. Bakhar’ın, dünyanın doruk noktasını sabitleyen Babilliler’in ilkel gözlemevi olduğuna inanmak için geçerli nedenler vardır.

PLATON’NUN SÖZCÜK BİLMECESİ: ATLANTİS

Platon’nun yapıtlarının bildiğim hiçbir baskısı Atlantis’e ilişkin öyküsünün son derece basit ama ilgi çekici ve önemli bir şifre barındırdığından söz etmez.

Verilen adların şifreli olduğunun, bu şifrenin yapısının zamanının üstatlarınca gayet iyi bilindiğinin ve şifrenin özümünün adlardan birinin içinde bulunduğunun Platon’ca açık seçik belirtilmesimesi gözlerden nasıl kaçtığını açıklamak güçtür.

Critias’ın VII ve VIII. Bölümlerinden alıntı yapmak gerekirse:

“Bunu anlatmadan önce, barbarlara verilen Helen adlarını duyduğunuzda şaşırmamanız için sizi uyarmalıyız. Şiirinde bu öyküden yararlanmak isteyen Solon, adların gücü konusunda bir araştırma yaptı ve bu gerçekleri yazıya döken erken dönem Mısırlıların bu adları kendi dillerine çevirdiklerini buldu ve her adın anlamını elde ederek bunları kendi dilimizle tanıştırdı ve kendisinden sonra doğup, miras olarak Herkül Sütunlarına doğru uzanan ve nesos’un (topraklar), bugün o ülkede Gadereica adı verilen bölge, büyük bölümünü miras alan ikiz kardeşine biz Yunanların Emmeleus dediği ama o ülke halkının Gaderius olarak bildiği ünvanı verdi”.

“Adların güc” şifresi o çağın yanısıra daha önceki ve sonraki çağlarda bilginlerce kullanılan uluslararası bir şifreydi. Bu şifreye göre, bir adın doğru çevrilmiş olması için yalnızca orijinal sözcük ile aynı anlamı taşıması değil numaralandırılmış olan her harfin toplamının da aynı rakamı vermesi gerekiyordu. Berossus’tan bir örnek vermek gerekirse (Bakınız: Eusebi Chronicorum, Liber Piror, Schoene, sayfa 14-18.) :

“Hepsinin hükümdarı, adı Kildani diline Thalatth ve Yunanca’ya Thalassa olarak çevrilen ama sayısal dengi Selene olan Omorka adlı bir kadındı.”

Uluslarası sayı-harf sistemi, bazı “yüzler” hanesi harflerine verilen değiştirilmiş değerler tartışmasını şu an için bir yana bırakırsak, şu şekildedir:

(eski Yunan alfabesindeki altıncı harf F’nin karşılığı olarak v ya da w alınabilinir; e, eta, o ise omega’dır)

Berossus’un verdiği örneğe baktığımızda, Omorka 70, 40, 70, 100, 20, 1 sayısal değerlerini taşımaktadır. Bunların toplamı 301 eder. Selene, 200, 5, 30, 8, 50, 8 sayısal değerlerini taşır. Bunların toplamı da 301 eder. Böylece, Selene’nin Omorka’nın kusursuz çevirisi olduğu düşünülmektedir.

Platon’nun verdiği ikinci örneğe bakarsak –Atlantis’teki adlardan biridir-, Eumeles, Mısır dilindeki Gadeirus’un Yunanca çevirisidir. Unutmamalıyız ki, öykünün anlatıcısı Solon, Platon’dan bir kaç yüzyıl önce yaşamıştı ve daha eski bir Yunanca konuşuyordu. Platon, sözcük yazımını kendisine aktarıldığı biçimde vermiş olsa bile, yazım büyük olasılıkla eski moda bulunduğu için editörlerince düzeltilmişti. Bu nedenle, Yunan gramercilerin bilimsel yazım yöntemini Solon’un zamanındaki eski yazım yöntemine çevirmeliyiz. Şifrenin kuralına göre, Gadeirus ve Eumeles aynı anlama gelmelidir. Gaderius Mısır dilinde bir sözcük olduğu için yalnızca “mutlu” anlamına gelen Gad kökü ile ilintilendirilebilir. Bu nedenle, Eumeles “mutlu” anlamına gelmelidir ve Liddell ile Scott’un Yunanca sözlüğüne baktığımızda, Eumeles sözcüğünü ve felsefeci Platon’nun zamanında yaşamış olan şair Platon tarafından “uyumlu” anlamında kullanıldığını görürüz. Böylece, ilk koşul yerine gelmiş olur.

İkinci koşul için, elimizde, Platon’nun, adın Gadeirica ülkesine ait bir ünvan olduğu yolundaki açıklaması bulunmaktadır ve Liddell ile Scott’un sözlüğüne yeniden baktığımızda, Gadeirica’nın sakinleri için uygun Yunanca karşılığın Gadeireus olduğunu öğreniriz.

Gadeireus 3, 1, 4, 5, 10, 100, 5, 400, 200 değerlerini taşımaktadır ve bunların toplamı 728 eder.

Eumeles 5, 400, 40, 5, 30, 8, 200 değerlerini taşımaktadır ve bunların toplamı 688 eder.

Sayılar uyumlu değildir. Ama, Yunanca sözlüğümüze baktığımızda, “eu” ve “melia” köklerinden gelen ve gerek vezin tutturmak gerekse karışıklıkları önlemek amacıyla M harfinin sıkça iki kez tekrarlandığını gösteren “eummelies” ve “emmeles” gibi sözcükler de bulunduğunu görürüz. Ayrıca, Eumeles’in asıl olarak iki m ile yazıldığını ve bunlardan bir tanesinin sonradan gramerciler tarafından düşürüldüğünü gösteren başka izlere rastlarız. Böylece aslında elimizde Eummeles sözcüğü vardır ki, 5, 400, 40, 40, 5, 30, 8, 200 ile toplam 728 eder. Bu, Gadeireus’un değeriyle aynıdır ve ikinci koşul yerine gelmiştir; Platon bunu örnek olarak verdiğine göre zaten öyle de olmalıdır.

Artık, daha büyük bir güvenle, şifrenin kalanını özmeye başlayabiliriz. Gadeireus’un annesi Klito’nun adını alalım. Sözcük, “son” anlamına gelmektedir (Yunanca Klitos) Hangi Mısırlı kadının adı “son” anlammına gelmektedir? “Irıs ve Osiris” adlı eserinin 38. bölümünde Plutarch, “bu nedenle Nephthys’e “son demekte ve onun Typhon’un karısı olduğunu söylemektedirler” der.

Klito’nun sayısal değeri 20, 30, 10, 300,800’dür ve toplam 1160 eder.
Naphthys’in sayısal değeri 50,1,500,9,400, 200’dür ve toplam 1160 eder.
Öyleyse, şifrenin doğru çevirisi budur.
Klito Poseidon, eski Yunanca’da Poteidaon, ile evlendi. Poseidon’un Mısır dilindeki karşılığı Typhon’dur.
Poteidaon’un sayısal değeri 80,70,300,5,10,4,1,800,50’dir ve toplam 1320 eder.
Typhon’un sayısal değeri 300,400,500,70,50’dir ve toplam 1320 eder ve Plutarch’ın belirttiği gibi Nephthys, Typhon ile evlenmiştir.
Atlas, Harmakhis’tir (Sütunlar).
Atlas’ın sayısal değeri 1,300,30,1,200’dür ve toplam 532 eder.
Harmakhis’in sayısal değeri 90,1,100,40,1,90,10,200’dür ve toplam 532 eder.

Şimdi öykümüze devam edelim. Diğer adları da özdüğünüzde ilginç şeyler bulacaksınız. Atlantis kenti, Dariel Geçidinin kuzeyindei Pjatigorsk yakınlarındaki kaplıcalar kentiydi. Platon’nun sözünü ettiği balçık araziler bugün katılaşmış haldedir. Eski haritalarda, Gadira’yı Atlantis’in güneydoğusunda bulacaksınız.

1 Aralık 1927.

SOLON VE PLATON’NUN SÖZ ETTİĞİ TUFAN ÖNCESİ DÖNEMDEN MISIRLI ON KRAL

Kafkas Kıstağının Batık Uygarlığı’nın ilk baskısında Atlantis’ten söz edilmiyordu. Yinelenen keşif gezilerinin ardından şu bulgular ortaya çıktı: Fenikeliler, Cebelitarık Boğazı’nın gerçek Herkül Sütunları olmadığını söylemişti; gerçek sütunlar, Azov Denizinin –Az-ubbu Batı Su Kapısı, ya da Limanı- girişindeki Boaz Kemmenu’nu ya da Chaminim’inde yer alıyordu. Jeologların sözünü ettiği Orta Asya Akdenizi, eskiden At-alan-tschack ya da Alan Toprakları Denizi olarak biliniyordu; Karadeniz (Ach-Sini) ile At-alan-tschack (şimdi haritalarda Mantuşa Gölleri olarak gösterilen Olont-Chuduck ve Cerber-Jakin) arasında, su yoluyla ulaşım vardı; ve çok daha güneyde, Pyatogorsk yakınlarında, yol daha sonra heyelanla kapanmıştı. Kuzey Kafkas Kıstağı’ndaki göreneklerin, dinsel tören ve ayinlerin, toprakların boyut ve konfigürasyonunun özdeşliği; Strabo ile diğerlerinde olduğu gibi Diodorus Siculus’da da buranın Amazonların yanında konumlandığının belirtilmesi; İskit Ülkesi ile Trakya’dan karşılıklı toprak işgalleri v.b. faktörlerin hepsi konuyla ilgili sonuçlar verdi. Ancak, bu sonuçların söz konusu çalışmaya dahil edilmesinin ortaya serilen diğer sonuçların kabulünde bir önyargıya yol açabileceği hissedildi.

Tufan öncesi 10 kral yada kabilenin varlığını ilk kez ortaya çıkardığı kabul edilen Platon, Berossus’dan yüz yıl önce yazmış ve Solon, Jah ve Rahipler listesini derleyen Ezra’dan yüz elli yıl önce yaşamış ve Babil çivi yazılarında verilen bilgiler yakın geçmişe kadar ortaya çıkarılmamış olsa da Platon’nun verdiği listeyi, Critias’ın VII. Bölümünde gösterdiği yöntem ile çevirmek uygun olacaktır. Dizge şu anda ne denli gereksiz görünürse görünsün, tarihçiler tarafından yüzyıllarca kullanıldığı unutulmamalıdır Berossus’ta, Omorka, Thalatta ve Selene’nin denklikleri örnek olarak verilmektedir.

Platon’dan bir ya da iki örnek vermek yeterli olacaktır. Critis’ın VII. Bölümünde Platon, Gadeireus’un, Eumeles ile aynı anlam ve sayısal değeri taşıdığını özellikle belirtir. Gadeireus’un tek bir yazılışı vardır (Bakınız: Liddell ve Scott), yani elimizdeki değerler 3, 1, 4, 5, 10, 100, 5, 400, 200 olmak üzere toplam 728 eder. Eumeles sözcüğündeki ikinci e harfinin uzunluğu konusunda kuşkular olabilir ama Sami dilinden gelen G’d kökü “talihli” ve “gçl” olmak üzere iki anlama gelmektedir ve kısa e ile yazılan Eumeles kesinlikle aynı anlamlara karşılık gelir. Böylece elimizdeki değerler 5, 400, 40, 5, 30, 8, 200 olmak üzere 688 toplamını vermektedir. Bu toplam 40 sayı eksiktir. Ama kısa sesli ile iki m’nin kullanılmış olması beklenir ve Liddell ile Scott’ın Yunanca Sözlük’leri eumellies’in Homeros’dan alınma bir sözcük olduğunu ve “kül olmuş”a karşılık geldiğini belirtmektedir. Bu ve diğer kaynakların ışığında ve adların birbirine denk olduğundan yola çıkarak, ikinci M’i eklemeye hak kazanırız, böylece sözcüğümüzün sayısal değerine 40 eklenmiş olur ve 728 toplamına ulaşırız. Bu arada, bu ve diğer sözcükler orijinal yazılışın Platon değil Solon zamanından gelmiş olduğunu gösterir ve öykünün de Solon’un zamanına uzanmış olduğunu olasılığını doğurur.

İkinci olarak Klito’yu ele alalım. Klito, “son” anlamına gelmektedir, Nephthys de öyle, (bakınız: Budge, “ ”, sayfa 243). Klito’nun sayısal değeri 20, 30, 10, 300, 800’dür ve toplam 1160 eder. Nephthys’in sayısal değeri 50, 1, 500, 9, 400, 200’dür ve toplam 1164 eder. Ama “zeytin ağacında oturan Osiris”in kızkardeşinin adının doğru yazılışının Naphthys olduğuna dair kanıtlar bulunmaktadır ve bu da adın sayısal değerini 1160’e denkleştirir. Adın kökü Herodot’taki Aphetai sözcüğünde (bakınız: Herodot, 7:183) ve ayrıca Japhetus, Neptune, Aptu, Apaturia sözcüklerinde karşımıza çıkmaktadır. Burada kök “F-aet”tir. Eski sözcük yapılarının bu ve diğer pek çok örneği Urmia Gölü çevresindeki dillerin incelenmesiyle anlaşılabilir, sözgelimi iyelik durumları için “oğlu”, çok” sözcüğü anlamında “tanrısı” sözcüklerinin kullanımı gibi.

Klito’nun kocası “Dünyayı sarsan” Poseidon, elbette ki Nephthys’in kocası Sutekh’tir. Poseidon sözcüğünün sayısal değeri herhangi bir Mısır tanrısı ile uygunluk göstermez ama Liddell ve Scott’taki eski yazılıma, Poteidaon, bakarsak, bunun 1320 değerini taşıdığını ve Sutukh ile uygunluk gösterdiğini buluruz. Bu konudaki otorite Sydyk’tır. Atlas, 532 ile Harmakis’e denktir ama ikincisinin ilk H harfi gırtlaktan çıkarılan H sesine denk düşen KH olarak alınmalıdır. Bu konuda da otorite sıkıntısı çekmeyiz. Diğer adlar için de aynı durum geçerlidir. Bu arada, Leucippe’nin mutlak biçimde “beyaz at” anlamına gelmediği, “Leuke”nin “kurt” anlamına gelebileceği ve “hippo” bileşik sözcüğünün sıklıkla, hatta daha geç dönem adlar dışında neredeyse daima, Fenikelilerin “su kapısı” ya da “liman” sözcüklerinin Yunancalaştırılmış hali olduğu belirtilmelidir.

Platon’nun çevirdiği Tufan öncesi on kralın adları, Berossus ve Langdon’un listesiyle, daha sonraki döneme ait Jah ve Rahipler listelerinden çok daha büyük bir uyum içinde olduğu görülür. Sözcüklerin yazılışları, listenin kendi zamanından önce yapıldığı ve Mısırlılara ait olduğu yönündeki Platon’nun sözlerini doğrulamaktadır. Ancak bu uyumun, özellikle Mısır dilindeki adların çeşitlemeleri üzerine yazardan daha fazla bilgi sahibi olan diğer araştırmacılar tarafından kontrol edilmesi tavsiye edilir. Bu not, söz konusu uzmanların, özellikle Babil dilleri hakkında da bilgisi bulunanların konuya ilgi göstereceği umuduyla yayınlanmıştır.

Aral (Kithay) ve Balkaş denizleri arasındaki bağlantı, son zamanlarda jeologlar arasında kuşkuyla karşılanmaktadır. Ancak bunların, aralarındaki onları nerdeyse birbirinden ayıran –ama tam değil- uzun Kara-tau yarımadasıyla Kuzey ve Baltık Denizlerine benzediklerine ilişkin kanıtlar daha sonra sunulacaktır. Bu noktada, Balkaş’ın doğusunda bulunan ve “Ekure Chalcha”dan (E-kur Chalacha, Hole Kabilesinin Büyük Evi, ya da Kalesi, ya da Kabile Başkenti) binlerce yıl daha eskiye dayanan adlara ve Balkaş’ın içerilerine doğru uzanan bölge adlarına dikkat edilmelidir.

MASONLAR İLE MISIRLILARIN “M-S-N”İ ARASINDAKİ KESİN ÖZDEŞLİK (Bu makale ilk olarak Mason Araştırmaları Tutanaklarında yayınlamıştır)

Giriş

Sami dillerde sessiz harflerin büyük önemi vardır ve eski Sami dillerindeki sessiz harflerin günümüzde oldukça büyük bir doğruluk payı ile bilindiğine inanılmaktadır. Ancak, sesli harflerin değerlerinin belirlenmesi, varlığını özellikle Kıpti dili üzerine yapılan bir çalışmaya borçlu olan, son derece yeni bir olgudur. Bu nedenle, Mısır üzerine yirmi yıl önce yazılmış bir kitapta, Ari adına rastlayıp da iki yıl önce yazılmış bir başka kitapta aynı adın, yani aynı hiyerogliflerin, Ir biçiminde yazıya geçirilmiş olduğunu gördüğümüzde aradaki 18 yıl içinde, ikincisinin daha olası bir biçem olduğunun keşfedildiğini anlarız.

Herhangi bir kişisel önyargı olasılığından kaçınmak için, bu makalede, Gardiner’in Mısır dili üzerine en yeni ve söz sahibi eser kabul edilen kitabı Mısır Grameri’nde verdiği kuralları izledim ve ele aldığım hiyeroglifleri söz konusu kitapta Gardiner’in verdiği sayılar ve çevirileri yine Gardiner’in verdiği sayfa numaraları ile birlikte birlikte sundum.

Veriler

Mason cemiyetinin kökeninin, Heru-Behuti’nin müridi olan Mısırlı M-s-n’lere dayandığı sıklıkla öne sürülen bir savdır. Ancak, şu ana dek, buna dair herhangi bir kanıt sunulmamıştır.

M-s-n sözcüğünü Budge “demirci” (Mısırlıların Tanrıları, cilt I, sayfa 485) Gardiner ise “hipopotam avcısı” (bakınız: sayfa 544) ya da “dokumacı (bakınız: sayfa 510) olarak çevirmiştir.

Mısır dilinde bir kök olan m-s ayrıca “getirmek” anlamına geldiği için,

M-s-n’ler ile Masonlar arasında bir bağlantı kurmak için, ad benzerliği dışında hiçbir kanıt yoktur. Eldeki kanıt herhangi birşeyi belirtebileceği için, bu bağlamda, Kralın habercileri de onları prototip olarak alabilir.

Buna karşın, Ölüler Kitabında (papirüs Nebseni) Mısırlı bir Tanrının hiyerogliflerle yazılmış adı geçer. Gardiner’in numaralı listesiyle vermek gerekirse:


Ölüler Kitabı adlı eserden onun hakkında çok şey daha öğreniriz. 125. bölümden onun, “Olumsuz İtiraf”ı alan 42 yargıçtan biri, otuzaltıncısı olduğunu öğreniriz. Görünüşe göre, o, bir tanrı, ya da olasılıkla şöhretli mimar ve sağaltıcı I-em-hotep gibi tanrılaştırılmış büyük bir kişiydi. (Budge, Mısırlıların Tanrıları, cilt I, sayfa 522)

125. bölümden onun “Tebti şehrinden geldiğini” ve 110. bölümden mavi gözleri olduğunu öğreniriz.

Bilindiği gibi, Mısır tanrılarının birden çok adı vardır. Ölüler Kitabı’nın 142. bölümünde Osiris’e verilen adların listesine bakın. Osiris için orada, (Bölüm 5) kullanılan adlardan biri An-mut-f-abur’dur ve bu şu anda ele aldığımız adla aynı tiptedir.

Bu tanrı ya da tanrılaştırılmış varlık için kullanılmış adlardan diğerlerini bulabilir miyiz? Hangi mavi gözlü mucit tanrının Tebti kentinde tapınağı vardır?

Tebti, Herodot’un Tanis’i, İbranilerin Zoan’ı, büyük bir cam ve ömlek üretim merkeziydi ve görkemli bir tersaneye sahipti. Numbers cilt III, 22. buranın İbrahim’in zamanından daha eski olduğu belirtilmektedir. (Smith, Klasik Coğrafya Sözlüğü, altbaşlık Tanis). Bu nedenle mucit bir tanrıdan söz edilmesi doğaldır.

Budge’ın Mısırlıların Tanrıları adlı eseri için hazırladığı paha biçilmez indeksi açarsak, Tanis’te tapınağı bulunan tanrı olarak bir tek Horus Behutet’in verildiğini görürüz.

Smith’in Klasik Coğrafya Sözlüğü’nde, Tanis’teki tapınağın Tanrı Ptah’a ait olduğu belirtilir. Ptah da mucit bir tanrıydı ve Heru ya da sıkça kullanılan biçimiyle Horus Behutet ile karıştırılmış ya da ona tapınma geleneği Horus’a tapınma geleneğinin yerini almış olabilir. Her koşulda, Ölüler Kitabı’nın bölümlerinin yazıldığı dönemde Tanis’te tapınağı bulunan mucit tanrı Horus’tu ve Ölüler Kitabı, Ptah’ın Mempis’teki tanrı olduğunu belirtmektedir.

Ölüler Kitabı’nda adı geçen tek mavi gözlü tanrının Horus olduğunu bulup (“Size mavi gözlü Horus geldi”, bölüm 177, satır 7), ve özellikle, Horus adının ölülerin 42 yargıcı listesinde, 125. bölümde İremabf ile birlikte yer almadığını saptadığımızda kimlik belirleme işlemi tümden tamamlanmış olur. Bu bulgu, An-mut-fab-ur’un Osiris’in diğer bir adı olması gibi, (bölüm 142) Iremabf’ın da Horus için başka bir ad olduğu sonucunu destekler.

Iremabf’ı Horus Behutet ile bu biçimde özdeşleştirdikten sonra, Heru-Behutet ya da Iremabf’ın Mesen’in başı olması son derece ilgimizi çekecek bir konudur.

Budge, Mısır’ın Tanrıları, (cilt I, sayfa 476) adlı çalışmasında bunlara geniş yer ayırdığı için burada tüm ayrıntıları vermeme gerek yok ve elinizdeki bu çalışmanın yeterli uzunlukta olduğunu düşünüyorum.

M-s-n ya da eksik sesli harfleri kabul edilmiş yöntemle tamamlarsak Mesen sözcüğünün anlamı bağlamında, Mısır ve Fenike dilleri ile diğer Sami dillerdeki kökler ve sözcüklerin kullanıldığı yerler üzerinde yapılan ayrıntılı bir incelemeden sonra, sözcüğün herhangi bir mesleğe değil bir alanda çalışanların işgal ettiği konuma karşılık geldiği söylenebilir.

M-s kökü üretmek, öne çıkarmak” anlamına gelmektedir (Gardiner, sayfa 544 ve diğerleri). “unsur” sözcüğü iyi bir çeviri olurdu, eski toplulukların unsurları işçi ya da ustabaşı olsaydı tabii. Olasılıkla böyleydiler. Her koşulda, Mesen, yapılan işin doğasına bakmaksızın, usta bir zanaatkar anlamına gelir. Edfu’da hiç kuşkusuz demirciydiler, ama başka şehirlerde duvarcılık (masonluk) ya da başka zanaatlarla uğraşmış olabilirler.

Hiyeroglif yazıda, hiyeroglif şeyin kendisini temsil ediyordu. Bu nedenle “herşeyi yapan tanımının Masonların kullandığı bir simge olan göz (Gardiner, D, 4) ile ifade edilmiş olması ilgi çekicidir. Ayrıca, M-s-n’in içiçndeki M-s sözcüğü ç tilkinin derisinden yapılan bir iş önlüğü anlamına gelir (Gardiner, F,31). Bunlar tümüyle rastlantı olabilir ama aralarında gerçek bir bağıntı olması daha olasıdır.

Sonuç

Iremabf sözcüğünde, kendi Mason tarikatımız ile Eski Mısırdaki usta zanaatkarların ait olduğu Mesen tarikatı arasında gerçek bir bağlantının kanıtları var görünmektedir.

Ekler

Sur Şehri Kralı ile olan bağlantıyı belirli şeyleri açıklamak için uydurulmuş bir öykü sayıp reddetmek doğal olabilir. Mesen’lerin hanedan öncesi dönemde, Kızıl Deniz’den gelen ve ölü geçip Thebes yakınlarında Nil Nehrine varan işgalciler olduğu (Budge, Gods of Egypt, cilt I, sayfa 485) kuramı gelişene dek ben de öyle hissediyordum.

Dokuz yıl önce, Fenikelilerin bu yoldan geldiğini gösterdim (Kafkas Kıstağının Batık Uygarlığı; bu çalışmanın baskısı tükenmiştir ama British Museum, Atheneum ve diğer kütüphanelerde bulunabilir). Fenikelilerin kendi ana yurtları olan Stagnum Assyrum’da bir Sur şehri olduğu için, Iremabf bu asıl Sur’un kralı olabilir ama elimizde buna dair kanıt bulunmamaktadır.

İkinci Chronicles’daki (ii.13) çoğunlukla Hir-am-bi olarak yazılan Hur-am-bi adı, Fenike dilindeki adların iyi bilinen bir grubuna girmektedir. Abi-baal ile Huram’ın babasının adını olan Abi-is’i karşılaştırınız. (Rosenberg, Phoenician Dictionary, sayfa 70 ve Century Bible, Chronicles, sayfa 184). “Hurom benim babam”, yani vasim ya da koruyucum. Ama “abi” sözcüğü Horus Behutet’in dul annesinin adını anımsatan bir ipucu olabilir ünkü bu türden kullanımlara eski dinsel törenlerde oldukça sık rastlanmaktadır.

Ocak, 1932. 

[1] Eski Kabartay-Balkar Özerk Sosyalist Cumhuriyeti’nde kuzey ve kuzey batıda yer alan Kabartay Ovası’nı boydan boya geçerek Hazar Denizine dökülen ırmak. Terek Irmağı Çerek, Çegem, Baksan ve Malka ırmaklarının birleşmesiyle oluşmuştur. 

[2] Yunanca yazdığı Mısır tarihi ile tanınan Mısırlı rahip. I.Patolemaios için yazdığı tarihin ancak bazı parçaları günümüze ulaşmıştır. Bunlar Josephos’un Pros Apiona adlı incelemesindeki an-latı parçaları ile sülaleler, Firavunlar ve saltanat dönemlerine ait çizelgelerdir. Günümüze ulaşan bu parçalar Manethon’un yapıtının sağlam yerel kaynaklara dayandığını göstermektedir. 

[3] Romalı tarihçi (330-395). 

[4] Flavios İosephos, Latince Flavius Josephus, İbranice Mattitiyahu Ben Yasef Hakohen, Yasef ben Mattias adlarıyla bilinen Yahudi din adamı, bilgin, tarihçi ve asker. (doğumu 37/38 Kudüs – ölümü 100 Roma). En önemli yapıtı 93 yılında tamamladığı 20 ciltlik İoudaike Aarkhaiologia’da (Yahudilerin Tarihi) yaradılışdan başlayarak 66-70 arasındaki ayaklanmanın hemen öncesine değin Yahudi tarihini anlatır. Yapıtın Latince adı Antiquitates Judaicae’dir.

[5] Pentateukhos , (Yunanca’da beş kitap), Tevratı’n Hz.Musa’ya vahyedildiğine inanılan Tekvin, Çıkış, Llevililer, Ssayılar ve Tesniyet başlıklı ilk beş kitapdan oluşan bölümü.

[6] Alta-hasis çok bilge” İnsanlık durumunu ele alan bir Mezopotamya mitinin kahramanı. Tanrılar kendilerine besin sağlaması için yarattıkları insanlığı, dönem dönem kıtlık, salgın hastalık ve tufan gibi afetlerle yok ederler. Alta-hasis her seferinde tanrı Enki tarafından kurtarılır.

[7] Sarmatya 26-27 milyon yıl önce oluşan kaya katmanlarının başlıca bölümü. Pontiyen katın altında ve Tortoniyen katın üzerinde yer alan Sarmatiyen kat adını eski Sarmat kabilelerinin ülkesi olan Sarmatia’dan alır (bugün Rusya’nın güneyinde). Bu dönemde pek çok alan okyanusun altından yavaş yavaş yükselerek ortaya çıkmaya başlamıştı. Yüzeye çıkan kara parçalarının arasındaki birbirinden kopuk iç denizler ve buralara akan ırmaklar vardı. (ç.n.)

[8] Pheathon (“Parlayan” “ışık saçan”) Yunan mitolojisinde Güneş Tanrısı Helios’un Kleymene adında bir kadın ya da nypha’dan doğma oğlu. Babası belli olmadığı için kendisiyle alay edilince annesinden babası olduğunu öğrendiği Helios’ gider. Bunu doğrulayan Helios zözünü kanıtlamak için istediği her şeyi verebileceğini söyler ve güneşin arabası ile bir gün boyunca göklerde dolaşmasına izin verir. Ama Pheton arabanın atlarını dizginleyemez ve araba dünyaya fazla yaklaşarak onu savunmaya başlar. Bunun üzerinhe Zeus bir yıldırım göndererek Pheton’u dünyaya Eridanos ırmağının ağzına düşürür.

[9] Bitumen Yolların kaplanmasında kullanılan (katran, asfalt) gibi bir madde.

[10] pylon – Bir köprü ya da caddenin baş taraflarına inşa olmuş dört köşe taş ayak biçiminde süs bölümleri

[11] Berossus, Berossos ya da Bel-Asur biçiminde de yazılır. Babil uygarlığının kökenine ilişkin bilgileri Eski Yunanlılara aktaran Kaldeli Bel rahibi. Babil uygarlığının tarihi ve kültürü hakkında ç ciltlik Yunanca bir yapıt yazmıştır. Asur Kırallığı’nın tarih ve kronolojisini kapsayan ikinci ve üncü ciltler “Tufandan önceki on kral” la başlar. Daha sonra sırasıyla tufan olayını, krallığın yeniden kuruluşunu, “tufandan sonra” gelen kralları vb. anlatır. Akad dilinde yazılmış çiviyazısı metinler Berossus öyküsünü önemli ölüde doğrulamaktadır. 

(THE DELUGED CIVILIZATION OF THE CAUCASUS ISTHMUS)
Reginald Aubrey Fessenden
Çeviri: Işıtan Gündüz

Çerkesler hakkında

Aralık 08, 2018

Efsane

Efsaneye göre, Tanrı yeryüzünü yarattığında, yeryüzüne dağıtmak için dağları içine koyduğu bir torba taşıyormuş. Bunu gören şeytan torbanın dibinde bir delik açmış ve tüm dağlar Kara Deniz ile Hazar Denizi arasındaki bölgeye dökülmüş. Bunun üzerine Tanrı bu bölgeyi dünyada şeytanın giremeyeceği ve insanları yoldan çıkaramayacağı tek yer olarak yaratmış, çünkü zaten hayat bu hali ile burada yaşayan insanlar için yeterince zormuş.

Büyüleyici ormaları, bereketli ırmak ve gölleri, tepesi sonsuza kadar karla kaplı kalacak gibi duran dağları ve yamaçlarındaki otlakları ile bir tabiat güzelliği ve canlılığı sergileyen Kafkasya ziyaretçileri tarafından “cennet” olarak tarif edilir. Shakespeare bir eserinde Alp Dağlarını cüceleştirerek “bunlar donmuş Kafkaslardır” demiştir. Efsaneye göre Avrupa’nın en yüksek dağı olan Elbruz Dağının iki tepesinin ortasında Ağrı Dağına giden Nuhun Gemisi bulunmaktadır. Prometheus, Yunan mitolojisinde Altın Postun bulunduğu yerde, Kazbek'e zincirlenmiştir. Puşkin, Tolstoy, Lermantov buralardan ilham almıştır. Güzellikleri, fizikleri, atcılıkları, uzun ömürleri ve dört dörtlük tavırları ile tanınan Çerkesler işte bu ülkeden gelmiştir.

Kafkasya

Avrupa ve Asya’yı birbirinden ayıran Kafkasya, Kuzey Kafkasya ve Güney Kafkasya (Transkafkasya) olarak iki ana bölgeden oluşmaktadır. Genel olarak dağlık ve engebeli toprakları olan Kuzey Kafkasya bölgesi Maniç Çukurundan başlayarak güneye inmekte, buradan da Kafkas sıradağlarına ulaşarak son bulmaktadır. Kafkas sıradağları kuzeydoğudan güneydoğuya uzanır ve en yüksek noktaları Elbruz Dağı (5642 m) ve Kazbek Dağıdır (5047 m).

Kafkas Dağları başta Mamison (Oset Askeri Yolu) ve Daryal olmak üzere pek çok geçitle kesilmekte olup bu geçitler Kuzey Kafkasya’yı Transkafkasya’ya bağlamaktadır. Bu bölge Kafkas dağlarının güney yamaçları ile büyük çöküntü alanlarını Ermenistan Platosunu bağlayan kısmı içine almaktadır. Bu bölge Avrupa, Orta Asya ve Orta Doğu medeniyetlerinin buluştuğu bir nokta olup, bu kültürlerle birlikte sadece kendine özgü kültürleri de barındırmaktadır.

Kafkasya'nın doğal güzellikleri Rus edebiyatına mal olmuştur. Örneğin, Puşkin’in “Kafkas Mahkumu” adlı şiiri, Lermontov’un “Çağımızın Bir Kahramanı” adlı romanı ve Tolstoy’un “Kazaklar” ile “ Hacı Murat” adlı romanlarında bu güzelliklerden bahsedilir. Kafkasya’nın yüksek dağları ve derin vadileri kadim halk efsanelerine de ilham kaynağı olmuştur. Prometheus bu topraklarda zincire vurulmuş, Argonotlar altın postun yatağını buralarda aramış, ilahiliğin ve sonsuzluğun sembolü olan mitolojik kuş Simurg Kafkas dağlarının yüksek tepelerinde uçmuştur.

Kafkasya, Avrasya’nın etnografik açıdan en karmaşık bölgesini oluşturmaktadır. “Dilller Dağı” olarak da bilinen Kafkas Dağları, farklılıkları ile insanı şaşırtan pek çok etnik topluluğa ev sahipliği yapmaktadır. Bu toplulukların bazıları çok eski çağlardan beri bu bölgede yaşayagelmiştir. Bu gruplarca aşağı yukarı elli dil konuşulmakta olup bunların çoğunun dünya üzerindeki diğer dillerle hiç bir akrabalığı bulunmamadığı gibi karmaşık ve egzotik karakterleri ile Avrasya’nın diğer dillerinden de farklıdır. Bölgede üç farklı yerli dil ailesi bulunmaktadır; Güney-Kartvel, Kuzeydoğu ve Kuzeybatı. Kuzeybatı dilleri olan, Abhazca/Abazaca, Ubıhca ve Adığece bölgenin belki de en karmaşık dillerindendir. Bu halklar genellikle “Çerkes” olarak adlandırılmaktadır.

Günümüzde Kuzey Kafkasya’da Adığey Cumhuriyeti, Karaçay Çerkes Cumhuriyeti, Kabardey Balkar Cumhuriyeti, Kuzey Osetya-Alanya, İnguşetya, Çeçenya, Dağıstan Cumhuriyeti, Krasnodar Bölgesi, Stravropol Bölgesi ve Kalmık’ın bazı kesimleri ile Rostov bölgesi bulunur. Transkafkasya Bölgesi’nde de Gürcistan, Azerbaycan, Ermenistan bulunmaktadır. Abhazya ve Güney Osetya ise coğrafi açıdan Transkafkasya bölgesinde yer alırken, tarihsel ve kültürel açılardan Kuzey Kafkasya’ya dahildir.

Çerkesler

Çerkesler Kafkasların yerli (otokton) halkı olup ezelden beri bu topraklarda yaşamışlardır. Konuştukları benzersiz dilleri bir insanın çıkarabileceği tüm sesleri barındırır. Kafkas dağlarının güzellik, cesaret ve gizemini yansıtan büyüleyici bir kültürleri vardır.

Çerkesler tarihleri boyunca acımasız saldırılara karşı ülkelerini ve bağımsızlıklarını korumuştur. Çarlık Rusyası'nın 18. yüzyılda başlattığı saldırılara kadar tüm istilacılara karşı direnen Çerkesler, kendi ülkelerinde tarihsel kültürlerini koruyabilmişlerdir. Çarlık İmparatorluğu'na karşı düzensiz bir ordu ve dış destek almaksızın yüzyıldan uzun bir süre ülkelerini büyük bir dirençle son ana kadar savunmuşlardır. Ancak 19. yüzyıl ortalarındaki yenilgilerinden sonra bu özgürlük aşığı halk büyük kitleler halinde yabancı topraklara sürgün edilmiştir. Çerkes halkının sürgünü modern zamanların en büyük sürgünüdür. Nüfusun yaklaşık yüzde doksanı sürgün edilmiş ve bunların üçte biri sürgünde açlık ve hastalıktan yok olmuştur. Sürgünde sağ kalanlar farklı ülkelere dağıtılmıştır. Tüm acılara ve güçlüklere rağmen Çerkesler bir topluluk olarak hayatta kalmayı başarmışlardır. Günümüzde Çerkesler anavatanları ile diaspora arasında yakın bağların kurulması ve geliştirilmesi için çalışırken sadece kültürlerini korumayı, dillerini konuşmayı, özgür, mutluluk ve barış içinde yaşamayı istemektedirler.

Kısa Tarih

Dünyadaki uygarlıkların merkezlerinden dik yamaçlı Kafkas Dağları, uçsuz bucaksız Hazar Denizi ve Kara Deniz ve Büyük Bozkırlar ile ayrılan Kuzey Kafkasya insanlık tarihinin ilk dönemlerinde antik kültürün en parlak merkezlerinden biri olmuştur.

Uygun iklimi, doğal kaynakları ve bereketli toprakları, ilk ilkel ekonomilerin oluşumunu ve gelişimin için tüm koşullarını sağlamıştır. Bu bölgede erken demir çağı, Mezapotamya ve Kuzey Irak ile aynı dönemde, milattan önce 6 bin yıllarında başlamıştır.

Adını Adığey Cumhuriyeti başkenti Maykop’ta bulunan en zengin kurgandan (gömüt) alan Erken Bronz Çağı Maykop Kültürü Kuzey Kafkasya’nın hemen hemen tüm bölgelerine Kuzeybatıdaki Taman yarım adasından Güneydoğudaki Dağıstan'a kadar yayılmıştı. Maykop Kültürü, tüm Avrupa ve Avrasya Bronz Çağının en muhteşem kültürünü temsil eder. Bronz Çağın bitiminden sonra M.Ö. 2000’in sonunda Kuzey Kafkasya metal üretiminde en büyük merkezi halini almıştır.

Bronz eserlerindeki çarpıcı sanatı ile ününü duyuran özgün Kuban Kültürü Kafkas Dağlarında ve kuzey yamaçlarında doğmuştur. Yerel silahlar ve aletlerin zengin çeşitliliği arasında Transkafkasya ve Yakın Doğu modellerini ayırd etmek hiç de güç değildir. Bu durum Kuban kabileleri ile Transkafkasya ve Yakın Doğu ülkeleri arasındaki yakın ekonomik ve kültürel ilişkileri işaret etmektedir.

M.Ö. 1000 yıllarında Çerkes halklarının ataları olan Meotlar, Sindler, Akhaylar, Zikhler ve diğer Kuzey Kafkasya kabilelerinin isimleri ile karşılaşılmaktadır. Yunan ve Roma kaynaklarında hepsi topluca Meot olarak tanımlanan bu topluluklar, Kara Deniz'in doğu kıyıları ile Azak Denizi ve Kuban Vadisine kadar yayılmışlardı.

M.Ö. 5. yüzyılda Meotik kabilelerden Sindlerin ülkesinde zenaat ve ticaret merkezi olan şehirlerin oluşumu ve gelişimi gözlenmiştir. Sindlerde sınıfların ve devletlerin oluşumunu Yunanlılarla iletişimleri hızlandırmıştı. M.Ö. 5. yüzyılın sonunda Sindika güçlü bir kraliyet halini aldı. Sindler antik Yunanlılarla, özelikle de Atinalılarla, ticari ve kültürel açıdan yakın ilişkiler kurmuş, hatta olimpiyatlara katılmışlardır. Kafkas Dağlarında zincire vurulan Prometheus efsanesi, Kafkas ve Yunan kabileleri arasındaki yakın kültürel bağları göstermektedir.

M.S. 6. ve 8. yüzyıllar arasında Kuzeybatı Kafkasya kabileleleri Zikhler etrafında toplanarak birleşmiş ve Adığe halkını oluşturmuşlardır. Abhazya Krallığı'nın 10. yüzyılda kurulması ile Abhazya'daki tüm kabile ve boyların (Apsiller, Abazgiler, Sanigler, vb) Abhaz halkı olarak bütünleşmesi sağlanmıştır.

Bizanslıların etkisi ile kıyı bölgesinde yaşayan Çerkesler 6. yüzyılda hristiyan olmuştur. Hristiyanlık etkisini 15. yüzyılda -1453 yılında İstanbul’un fethinden sonra- kaybetmeye başlamıştır. Sunni müslümanlık Kırım tatar hanları vasıtası ile Çerkesler arasında yayılmıştır. Ancak Çerkeslerin çoğu 19. yüzyılın sonuna kadar geleneksel pagan inançlarını korumuşlardır.

Antik çağlardan 18. yüzyıla kadar pek çok devlet ve istilacı Çerkeslerin ülkesine saldırdı: Yunanlılar, Romalılar, Bizanslılar, Hunlar, Hazarlar, Moğollar, İranlılar, Araplar, Kırımlılar…. Tüm bu saldırılara karşı Çerkesler vatanları ve özgürlükleri için kahramanca savaştı, geri çekilmek zorunda kaldıklarında Kafkas Dağlarının erişilmez vadilerine sığındılar.

Rus istilasına karşı Çerkesler 1763 ve 1864 yılları arasında yüzyıldan fazla direndi. 1860'larda direnişin kırılması büyük soykırım ve sürgüne dönüştü. Kara Deniz üzerinden Osmanlı topraklarına gerçekleşen sürgünde nüfusun büyük bir kısmı yaşamını kaybetti. Sürgün sonucu günümüzde pek çok Çerkes Türkiye, Suriye, Ürdün ve İsrail’de yaşamaktadır. Çarlık rejimi, boşaltılan ve yakılıp yıkılan Çerkeslerin topraklarına Rus, Ukraynalı, Ermeni, Gürcü ve diğer topluluklardan insanlar yerleştirildi.

Kafkasya’da 1922 ve 1991 yılları arasındaki Sovyetler Birliği döneminde, çeşitli özerk cumhuriyet ve bölgeler kurulmuştur. 1991 yılına gelindiğinde Adığey, Karaçay Çerkes, Kabardey Balkar, Kuzey Osetya, Çeçen-İnguş ve Dağısatan Rusya SFSC'nde, Abhazya ve Güney Osetya ise Gürcistan SSC'de yer alıyordu. Mayıs 1991'de Çeçen –İnguş Cumhuriyeti barışcıl biçimde Çeçen Cumhuriyeti ve İnguş Cumhuriyeti olarak ikiye ayrıldı.

Çeçen Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını ilan etmesinin ardından 1994 yılında Rusya Federasyonu askeri müdehalede bulundu. Halen devam eden acımasız savaş sonucu binlerce masum sivil yaşamını yitirdi. Milliyetci Gürcü kuvvetlerinin 1990 başlarında gerçekleştirdikleri saldırılardan sonra Abhazya ve Güney Ossetya bağımsızlarını ilan etmişlerdir. Abhazya ve Güney Osetya BDT’nin uyguladığı sıkı ambargo ve Gürcistan’ın sürekli askeri tehditlerine rağmen 15 yılı aşkın bir süre varlıklarını devam ettirdiler. Ağustos 2008 tarihinde Gürcistan’ın Güney Osetya yaptığı saldırının ardından, bu devletlerin bağımsızlıları, aralarında Rusya Federasyonu’nun da olduğu bazı devletler tarafından tanınmıştır.

Sürgün-Soykırım

19 yüzyılın ortalarında Çerkeslerin anayurtlarından sürgünü insanlık tarihinin en trajik olaylarından biridir. Çarlık Rusyası'nın 18. yüzyılda başlayan istilasına karşı uzun süren direnen Çerkeslerin bir kısmı dağlık bölgelere çekilmiş, büyük çoğunluğu da Osmanlı topraklarına sürgün edilmiştir.

1856'daki Kırım Savaşı ve 1859'da Kuzey-doğu Kafkasya’da direnişin kırılmasından sonra, Rus ordusu son fethi için tüm kuvvetlerini Çerkesya'ya yönlendirmiştir. 21 Mayıs 1864 Çerkeslerin Soykırım ve Sürgün Günü olarak tarihe geçmiştir.

Bir yüzyıl süren savaşlarda Çerkes halklarına boyun eğdiremeyen Çar, bu halkların ya İmparatorluğun başka bölgelerine ya da Osmanlı topraklarına sürgün edilmesini istedi. Bu politikanın uygulanmasından General Yevdokimov sorumlu oldu. Rus askerleri tarafından Çerkes köylerini sistemli bir biçimde yakılıp yıkıldı. Çerkesya'yı yerli halklarından temizlenmesi amacı ile yapılan sistemli politikalar sonucu Çerkeslerin çoğu (o zamanki nüfusun yüzde doksanı) Kafkasya’dan kısa bir zaman zarfında ve son derece kötü koşullar altında sürgün edildi.

Çerkesler Osmanlı İmparatorluğu'nun elindeki Anadolu ve Rumeli topraklarına yerleştirildi. Ancak Rumeli’ye yerleştirilen (yaklaşık 200.000 kişi) 1877-1878 yılındaki Osmanlı-Rus Savaşı'nın ardından, Anadolu’ya, Suriye , Ürdün ve Filistin’e tekrar sürgün edildi.

Çerkesler Anadolu’da Güney Marmara'da İstanbul’dan başlayıp İzmit, Adapazarı, Düzce, Bursa, Balıkesir ve Çanakkale bölgesine yerleştirilmişlerdir. Yerleşimin diğer bir kolu da Karadeniz bölgesinde Sinop-Samsun’dan başlayarak Ürdün–Amman’a uzanmış hat üzerinde, Samsun, Amasya, Tokat, Yozgat, Çorum, Sivas, Kayseri, Maraş, Adana ve Hatay bölgelerinde yoğunlukta olmak üzere, yerleştirilmiştir.

Osmanlı topraklarına sürgün edilen Çerkeslerin sayısı kesin olarak bilinmemekte olup, 500,000 ile 2,000,000 arasında olduğu tahmin edilmektedir. Güvenilir arşiv kaynaklarına dayanan çalışmalara göre bu sayı 1.5 milyon kişi olarak hesaplanmıştır. Ancak bu nüfusun yaklaşık üçte biri yollarda ve yerleştirildikleri bölgelerde, hastalık, açlık ve kötü yaşam koşulları nedenleri ile yok olmuştur.

1877-1878 savaşından sonraki yenilgiden sonra yapılan nüfus sayımında, 1893'de Osmanlı nüfusu 17.4 milyon kişiydi. Bunun 12.6 milyonu (% 70) müslüman, kalanların 2.3 milyonu Rum ve 1 milyonu Ermeni ve diğer halklardan oluşmuştur. Bu verilere göre sürgünden sonra sağ kalan yaklaşık bir milyon Çerkes, 19. yüzyıl sonlarında Osmanlı topraklarında yaşayan müslüman halkların yaklaşık % 10’unu oluşturmuştur.

Sürgünün felaket ve dehşeti Çerkesler tarafından hiç bir zaman unutulmamıştır. Diasporadaki Çerkesler tarafından sürgünden 150 yıl sonra dahi söylenen Yistanbulako (İstanbul Yolu) acı ve üzüntülerini en açık bir şekilde yansıtmaktadır.

Diaspora

Çerkesler 14. yüzyıldan itibaren Anadolu ve Orta Doğu topraklarına, bu bölgelerdeki krallıklar ve hanedanlıklar ile sınırlı ve aralıklı ilişkiler sonucu yerleşmeye başlamıştır. İstanbul’un 1453 yılında Osmanlılar tarafından fethinden sonra İstanbul’daki Çerkes nüfusu - özellikle yönetim kademeleri arasında artmıştır. 

Çerkesler 19. yüzyıla kadar Anadolu ve Orta Doğu topraklarında ayrı bir topluluk olarak yer almamışlardır. Mısır’ı yüzyıldan fazla yöneten Çerkes Memlükler bu konuda bir istisna oluturmaktadır.

Günümüzde Diasporada yaşayan Çerkesler 19. yüzyılda gerçekleşen sürgün sonucu bu topraklara gelmiştir. Sürgün sonucu Çerkesler Rumeli, Anadolu ve Orta Doğu’daki Osmanlı topraklarına yerleştirilmişlerdir. 1877-1878 savaşından sonra, Rumeli ve Balkanlara yerleştirilen Çerkesler tekrar göçe zorlanarak Anadolu ve Orta Doğu topraklarına gönderilmiştir. Bugün, Türkiye, Ürdün, Suriye, Mısır ve İsrail’de önemli miktarda Çerkes yaşamaktadır. 1960 sonlarında Türkiye ve Orta Doğu’daki Çerkeslerin göçü ile, Avrupa’da (özellikle Almanya) ve ABD’de (New Jersey ve Kaliforniya) yeni diasporalar oluşmuştur. Kosova’da yaşayan az sayıdaki Çerkes topluluğu ise 1998 yılında Adığey’e dönmüştür.

Türkiye’deki Çerkes nüfusunun 6-7 milyon olduğu tahmin edilmektedir. Bu tahmin Osmanlı topraklarına göç eden Çerkeslerin sayısına dayandırılarak yapılmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu'na sürgün edilen Çerkeslerin yaklaşık bir milyonu hayatta kalabilmiştir. Bu sayı, 1893 müslüman Osmanlı nüfusunun yaklaşık yüzde 8-10’unu oluşturmaktadır. Eğer Anadolu’daki Çerkes nüfusu toplam nüfus ile aynı oranda artmış olsaydı, Türkiye’deki Çerkes nüfusu 6-7 milyon arasına olacaktı. (Türkiye’nin mevcut nüfusu 70 milyondan fazladır.) Bu rakam Türkiye’deki Çerkes nüfusu için bir üst sınır olarak kabul edilebilir.* Her ne kadar Türkiye’deki Çerkes nüfusu önemli miktarda olsa da , kendi kültürlerini yaşama ve geliştirmeleri açısından hak ve özgürlükleri sınırlıdır. Yirmi dakikalık haber, belgesel, müzik ve spor programlarından oluşan ilk Çerkesce yayın, devlet televizyonu TRT’de Haziran 2004 tarihinde gerçekleşmiştir.

Ürdün’de yaşayan az sayıdaki Çerkes nüfusu Kraliyet ile yıllardır devam eden yakın ilişkisinin sonucu ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Ancak, Suriye’deki Çerkesler baskıcı Arap milliyetçiliği ile uğraşmak zorunda kalmıştırr. İsrail’deki Çerkeslerin de oldukça ayrıcalıklı bir konumu bulunmaktadır. İsrailli Çerkesler kültürlerini özgür biçimde yaşayabilmekte olup, Adığece İsrail’de ilkokullarda altı yaşından sonra eğitim dili olarak kullanılmaktadır.

* AB Komisyonu'nun 6 Ekim 2004'de yayımlanan 2004 Katılım için İlerleme Raporu’nda Türkiye’deki Çerkes nüfusu 3 milyon olarak tahmin edilmektedir.

Dil ve Kültür

“Dilller Dağı” olarak da bilinen Kafkasya pek çok dile ev sahipliği yapmaktadır. Kafkasya'da üç yerli dil ailesi bulunmaktadır:

  • Abkhaz-Adığe (Çerkes) olarak da bilinen Kuzeybatı Kafkas dilleri: Bu aile, Abhaz-Abaza, Adıüe ve Ubıh dillerinden oluşmaktadır.
  • Nah-Dağıstan olarak da bilinen Kuzeydoğu Kafkasdilleri: Bu aile, Nah (Bat, Çeçen ve İnguş) ve Dağıstan dillerini (Avar-Andi, Lak, Dargi, Lezgi ve diğerleri) kapsamaktadır.
  • Katvel olarak da bilinen Güney Kafkas dilleri: Bu aile, Gürcü, Mingrel, Laz ve Svan dillerini içermektedir.

Çerkes dilleri sessiz harf açısından son derece zengin olup, ağızdan ve gırtlaktan çıkarılabilecek tüm sesleri barındırır. Adığecenin bir lehçesi olan Kabardeycede en az 48 sessiz harf, Ubıhcada ise 81 sessiz harf vardır. Ancak bu dillerde sadece dört, üç ve hatta iki sesli harf bulunur. Adığeceinin iki lehçesi olan Çemguy (Batı Kafkasya) ve Kabardeyce (Doğu Kafkasya) ile Abhazca ve Abazaca günümüzde yazılı dillerdir. Ubıhca maalesef artık yok olmuştur.

Çerkes kültürünün en önemli unsurlarından biri Nart Destanlarıdır. Daha az tanınmakla birlikte Nart Destanları en az Yunan mitolojisi kadar zengindir.

Nart Destanları erdem ve bereket sahibi Seteney Guaşe’nin ana karakter olduğu tarihi kahramanların çarpıcı hikayelerini içerir. Seteney Guaşe tüm kahramanların anası olarak Yunan mitolojisindeki aşk tanrıçası Afrodit'i hatırlatır. Destandaki diğer karakterler arasında şekil değiştirebilen ve oyuncu Sosruko bulunmaktadır. Bir çobanın Seteney Guaşey'i arzulamasının ardından sihirli bir şekilde rahme düşen Sosruko taştan bir alev şeklinde dünyaya gelmiştir. Demirci tanrısı Tlepsh’in maşası ile yakaladığı Sosruko, tavında dövülerek ve demire su verilir gibi su ile soğutularak güç kazanmıştır. Yunan mitolojisindeki Aşil gibi, maşa ile tutulduğu için Sosruko'nun dizi çelikleşmemiştir. En güçsüz ve en güçlü karakterler olan Patarez ve Batradz çeşitli yönlerden Arturlu romantik Sör Lancelot'u hatırlatır. Bir de Nasran adında dev kahraman vardır ki Yunanlı Prometheus’ye benzer. Nasran da insanlığa ateşi geri getirmeğe çalıştığı için bir dağın tepesine zincirlenerek cezalandırılmıştır.

Geleneksel Çerkes kültüründe halk dansları ve müzik en çok korunan unsurlar olmuştur. Bu unsurlar hala tüm düğün ve eğlencelerin vazgeçilmez parçalarıdır. Müzik bir zamanlar keman ve obua benzeri enstrümanlarla icra edilmiştir, artık klarnet ve akordiyon tercih edilmektedir. Doli ve şkepşıne ritmi sağlar. Çerkes dansları, sıçramalarda ve dönmelerde inanılmaz güç isteyen sportif özellikler taşır ve büyük bir zerafetle icra edilir. Erkekler gururlu tavırlarla döner, atlar veya zıplarken, kadınlar da yumuşak ve ölçülü eda ve hareketlerle süzülürler.

Örgütlenme

Diasporadaki Çerkesler, dillerini ve kültürlerini korumak ve geliştirmek için kültür dernekleri ve vakıfları altında örgütlenmişlerdir.

Türkiye’de yaklaşık 80 aktif Çerkes derneği bulunmaktadır. Bunların büyük bir kısmı 2003 yılında Kafkas Dernekleri Federasyonu'nu (Kaffed) oluşturmuştur. Türkiye'de önemli miktarda Çerkes nüfusu olan her bölgede Kaffed'e üye bir dernek bulunmaktadır.

Dünyanın çeşitli ülkelerindeki Çerkes dernekleri 1991 yılında Kabardey Balkar Cumhuriyeti'nin başkenti Nalçık, şehrinde bir araya gelerek Dünya Çerkes Birliği adında bir üst örgüt oluşturmuştur. Dünya Çerkes Birliği üye dernekler aracılığıyla Rusya Federasyonu (Adığey, Karaçay Çerkes ve Kabardey Balkar cumhuriyetleri, Şapsığ Bölgesi, Krasnodar ve Moskova), Abhazya, Türkiye, Ürdün, İsrail, Avrupa Birliği ülkeleri ve ABD’de temsil edilmektedir.

Teşekkür

Bu bölümde yer alan yazılarda, aşağıda belirtilen çalışmaların bazı bölümleri veya özetleri kullanılmıştır. Eserlerin yazarlarına Çerkesler ve Kafkasya'ya olan ilgilerinden ve araştırmalarından dolayı teşekkür ederiz.

Efsane: HRH Prince Ali Bin Al-Hussein, The Circassians, MGA Production.

Kafkasya: John Colarusso, “Peoples of the Caucasus”, Encyclopedia of Cultures and Daily Life, Pepper Pike, Ohio: Eastword Publications, 1997.

Tarih: V. Nabatchikov, “History of Northern Caucasus”, Gold of the North Caucasus, Moskova: State Museum of Oriental Art; Adığey Cumhuriyeti Resmi Sİtesi: http://www.adygheya.ru; Giorgij Shamba, “On the Track of Abkhazia’s Antiquity”, (der.) G. Hewitt, The Abkhazians, New York: St. Martin’s Press, 1998.

Soykırım ve Sürgün: Stephen D. Shenfield, “The Circassians: A Forgotten Genocide?”, (der.) M. Levene ve P. Roberts, The Massacre in History, NewYork: Berghahn Books, 1999.

Diaspora: Ayhan Kaya, “Political Participation Strategies of the Circassian Diaspora in Turkey”, Mediterranean Politics, Cilt 9, No 2 (2004), ss.221–239; Seteney Shami, “Prehistories of Globalization: Circassian Identity in Motion”, Public Culture, Cilt 12, No 1 (2000), ss.177–204; Amjad Jaimoukha, The Circassians: A Handbook, New York: Palgrave, 2001; John Colarusso, “Peoples of the Caucasus”, Encyclopedia of Cultures and Daily Life, Pepper Pike, Ohio: Eastword Publications, 1997.; Kemal Karpat, Ottoman Population, 1830-1914: Demographic and Social Characteristics, Madison: University of Wisconsin Press, 1985; Sevda Alankuş ve Erol Taymaz, “The Formation of a Circassian Diaspora in Turkey”, Adyghe (Cherkess) in the 19th Century: Problems of War and Peace, Maykop, 2009.

Dil ve Kültür: John Colarusso, “Peoples of the Caucasus”, Encyclopedia of Cultures and Daily Life, Pepper Pike, Ohio: Eastword Publications, 1997.

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
RT @gilahsteney: Bu hikayeyi daha önce de duymuştum bir dadeden çok araştırdım doğruluğunu Şorten Askerbiy'in Kazanokue Jabağı kitabında da…
BBC News Türkçe - Kafkasya'nın incisi Abhazya'da seçim zamanı: Ülke küçük, yarış büyük - Fehim Taştekin https://t.co/bjR7eWQ8gt
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı