1578-1579'daki Özdemir Oğlu Osman Paşa'nın Kafkasya seferinden sonra uzun müddet, Osmanlı Devleti Kafkasya ile fazla ilgilenmedi(1). Ancak 1774'den sonra Rusya'nın Kırım'ı ele geçirmek istediği anlaşılınca Kafkasya ile daha yakından ilgilenme ihtiyacı hissedildi. Çünkü burası Rusya'nın güneye doğru inmesini engelleyebilecek tabii bir set gibi idi. Bu bölgedeki Osmanlı nüfuzunu kurmak veya güçlendirmek için, devleti temsilen Ferah Ali Paşa Anapa'ya gönderildi ve oradaki kalenin inşası görevi ona verildi.

Anapa muhafızı olarak Ferah Ali Paşa'dan beklenen Çerkes kabileleri ile ilişki kurarak onları Osmanlı Devleti'nin nüfuzu altına sokmak idi(2). Kafkasya'da, Dağıstan öteden beri siyasi olmaktan çok dini ve manevi bakımlardan Osmanlı Devleti ile sıkı ilişkilere sahip idi. Buradaki halkın büyük kısmı sünni idi ve İslamiyet ve halifeliğe bağlılıkları kuvvetli idi.

Rusya'nın ve Şii İran'ın tehdidi altında kaldıkları zaman Dağıstanlılar Osmanlı Devleti'nden yardım isterlerdi(3). Fakat yine de Dağıstan'da Osmanlı Devleti XVI. yüzyılın sonlarından itibaren Rusya da Doğu Kafkasya'ya (hatta genel olarak Kafkasya'ya) doğru nüfuzunu ilerletmeye çalışınca üç devlet arasında rekabet baş gösterdi. Ancak İran'ın yerini XIX.yüzyılın başlarında Müridizm aldı. Bu tarikat da bu bölgedeki gücünü arttırmaya çalıştı ve bütün devletlerden bağımsız kalmaya ağırlık verdi.

Ancak Osmanlı Devleti'nin Batı Kafkasya'daki nüfuzu daha da zayıf idi. Osmanlı Devleti hiçbir zaman bu bölgeyi doğrudan, doğruya hakimiyeti altına almaya çalışmamıştır(4).

Bilhassa dağlardaki kabileler üzerinde ciddi bir tesiri yok gibi görünmektedir. Kuban boylarında ve ovada oturan kabileler ile ilişki kurma ve sürdürme görevi Kırım Hanlığı'na bırakılmıştir(5). İslamiyet'in dahi Kuban Çerkesleri arasında yayılmasında yine Kırım Hanlığı'nın en önemli rolü oynadığı ileri sürülmektedir(6). Ancak onların İslamiyet'e girişlerinde en önemli katkıda bulunanın Ferah Ali Paşa olduğunu Mehmed Haşim Efendi ve ondan naklen A.Cevdet Paşa(7) ile Lettres'in yazarı(8) ileri sürmüşlerdir. Böylece Çerkesler'in Osmanlı Devleti ile fazla ilişkilerinin
olmayışı (Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Çerkes asıllılar hariç), İslamiyet'in geçmişinin burada oldukça yakın oluşu ve dolayısıyla halifenin otoritesini henüz ciddi olarak kabul etmeyişleri ve bin yıllardan beri özgürce yaşamaya alışkın olmalarından dolayı olmalı, bu bölgede Osmanlı Devleti'nin etkisi fazla değildi. Bu durumda Dağıstan Osmanlı Devleti'ne manen daha fazla bağlı olup bu nedenle Ruslara karşı ağırlıkla Osmanlı Devleti'nden yardım istemekle yetinmişlerdir. En azından başka devletlerden de yardım istediklerine dair bilgimiz yoktur. Halbuki Çerkesler Ruslara karşı Osmanlı Devleti'nin yardımı yanında İngiltere ve Fransa'dan da yardım sağlamaya çalışmışlardır. Zaten bu ülkelerin ilgileri de anlayabildiğimiz kadarıyla Doğu Kafkasya'dan çok Batı Kafkasya'ya (bilhassa Çerkezistan'a) dönük olmuş ve Çerkesleri Rusya'nın güneye inmesini engelleyen bir kalkan olarak gören İngiliz politikası, bunlarla daha çok ilişki kurmuştur.

Ferah Ali Paşa Anapa'yı karargah olarak tutup, Çerkesler ve Abhaz-Abazalar arasında Müslümanlığı yaymak ve Osmanlı Devleti'nin manevi nüfuzunu kurmaya çalışmakla görevli idi. Önce dinsel bağlar kurulacak, daha sonra da siyasi ve askeri bağlar kurulmasına çalışacaktı. Kendisi de Çerkes olan Ferah Ali Paşa'nın akıllıca davranışları sayesinde onun burada görev yaptığı yıllarda (1780-1785) hem kendisini hem de devletini Çerkeslere saydırtmasını bilmiştir. Özellikle Kuban Çerkesleri arasında Osmanlı Devleti'nin etkisi onun sayesinde arttı. Her ne kadar ondan sonra (1785'den sonra) Anapa Muhafızlığı'na gönderilenler genel olarak onun kadar, başarılı olamamışlarsa da Çerkesler ile Osmanlı Devleti arasındaki manevi ve siyasi bağlar kuvvetlenmiştir. Ancak bir Kabardayları bundan hariç tutmak lazımdır. Çünkü bu kabile öteden beri Rusya ile iyi ilişkiler içerisinde idi(9).

XVIII. Yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı Devleti Rusya ile giriştiği savaşlarda Kafkasyalıları da dahil etmek istiyor ve her defasında onları Ruslara karşı tahrik etmeye çalışıyordu. Aslında aynı tarihler Rusya'nın Kafkasya'ya doğru yayılmaya (ve hatta Kafkasya'yı ele geçirmek amacıyla) harekete geçtiği tarihlerdi (bilhassa 1790'lardan başlayarak). Bu nedenle Kafkasyalılar (bilhassa da Çerkesler) zaten Ruslarla sık sık çatışmakta idiler. Bu nedenle Rusya'ya karşı sürekli bir işbirliği iki tarafında çıkarınaydı. Ancak Osmanlı Devleti, Rusya ile savaş sona erip barış antlaşmasını imzaladıktan sonra kenara çekiliyor ve Ruslar ile Kafkasyalıları karşı, karşıya bırakıyordu. 1787-1792, 1806-1812 ve 1827-1829 Osmanlı-Rus savaşlarında bilhassa Çerkeslerde Ruslara karşı çarpışmalara katılarak Osmanlıları desteklemişlerdi. Ancak bu savaşlar sona erdikten sonra dahi Rusların Kafkasya'daki harekatları durmadığı ve oradaki savaş sürdüğü halde Osmanlı Devleti'nin kendilerini desteklemeyişinden dolayı gittikçe hayal kırıklığına uğrayan ve soğuyan Çerkesler Osmanlı Devleti'ne karşı olan güvenlerini büyük ölçüde kaybetmişlerdi. Bunun etkileri Kırım Savaşı sırasında Çerkeslerin seyirci kalmalarında görülebilir.

Ancak burada Osmanlı Devleti'nin (bilhassa XIX.yy.da) Rusya'ya karşı gittikçe zayıfladığını ve her savaş da büyük kayıplara uğramak durumuna düştüğünü ve bunlardan kurtulmak için de olabildiğince Rusya ile iyi geçinmenin gerekli olduğu anlayışına varıldığını dikkate almak gerekir. Genellikle Osmanlı devlet adamları Rusya'yı (zaten genellikle aramakta olduğu) savaşa, tahrik etmemek için çok dikkatli davranmaya çalışıyorlardı. Kafkasyalıları desteklemek Rusya'ya savaş açma fırsatı vermek demek olurdu. Bu nedenle çıkarları Kafkasyalıları Rusya'ya karşı desteklemekte olmasına rağmen, devletin içinde bulunduğu durum buna elverişli değildi(10).

1829'daki Edirne Antlaşması ile Osmanlı Devleti Kafkasya ve Gürcistan üzerindeki her türlü hükümranlık haklarını Rusya'ya terk etmişti(11). Ancak Kafkasyalılar bu antlaşmayı kabul etmediklerinden Rusların zorlukları ortadan kalkmış olmadı. Ama hiç olmazsa Osmanlı Devleti'nin her türlü hukuki bağlarını koparmakla bu bölgeyi kendi başına bırakmış oluyordu. Böylece Osmanlılar bu bölgeye müdahale etme ve Kafkasyalılara yardım etmek için hukuken bir hakka sahip olmaktan çıkmışlardı.

Buna rağmen Osmanlılar ile Ruslar arasında savaş çıktığında yine de Kafkasyalılar Rusya'ya karşı mücadeleye çağırılıyorlardı. Mesela Kırım Savaşı patlak verdiğinde bu şekilde Kafkasya'ya (ve Şeyh Şamil'e) fermanlar gönderilmişti(12) Aynı şekilde Rusya ile "93 Harbi" başlayınca aynı yolda ferman ve fetvalarla savaşa davet edilmişlerdi(13).

Halbuki her iki savaş sona erdikten sonra Rusya ile mesele çıkartmamak düşüncesiyle Kafkasya ile ilişki yeniden kesildi. Hatta Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Rusya'nın düşmanı bazı Polonyalıların ve Kafkasya asıllı şahısların özel gayretleri Kafkasya'ya yardım etmeleri ve malzeme göndermelerinin dahi önüne geçilmeye çalışılıyordu(14). Ancak görüldüğü gibi pek çok devlet adamı (ki aralarında bir çok Kafkasya asıllı da vardı) aslında Kafkasya'nın Rusya'ya karşı mücadelesine derin bir sempati besliyordu. Hatta oraya yardım edilmesine dahi taraftar idi. Genel olarak Osmanlı Devleti ve kamuoyu Kafkasya'ya yakın duygularla dolu olmakla beraber Rusya'yla savaşa yol açmaktan kaçınma zorunluluğu yüzünden pek bir şey yapılmıyordu. Ancak yine de az da olsa şahısların gayretleri ile Kafkasya'ya yardım sağlanabilmiş olmalıdır.

1- Gökçe: s.114, 248. Berkok: s.371. Her ne kadar 1569'daki Astarhan seferinin bir amacı da Kafkasya'ya doğru olan Rus ilerlemesine engel olmak gibi görünüyorsa da bu sefer başarısızlığa uğrayınca bu amaca ulaşılamadı (A. Nimet Kurat: Türkiye ve Idil Boyu.Ank. 1966,8.103)
2- Gökçe: s.39. Berkok: s.320-321. A. Cevdet Paşa: Tarih, C:3, s.161-165.
3- Gökçe: s.248-249. Berkok: s. yuk. yerde.
4- Kırzıoğlu (Osmanlıların Kafkas Ellerini Fethi, 1451-1590, Ank. 1976) 1451 de birinci defa (s.4), 1454 de ikinci defa (s.6) Sohum'un Osmanlılar tarafından zaptedildiğini ve Kuban Çerkeslerinin Taman Beylerbeyliği'ne bağlandığını söylüyor (s.65-81). Ancak Sohum'un zaptı geçici olduğu gibi, ikinci tedbir de herhalde kağıt üzerinde kalmıştır.
5- Kuban Ovası Kırım Hanlığı'nın dahilinde idi. Ancak dağlık kesim üzerinde hanlığın herhangi bir hakimiyetinin söz konusu olmadığı anlaşılıyor. Aslında bir çok defa Kırımlılar ile Çerkesler arasında (herhalde Kuban'dakiler değil) bir çok savaş olmuştur. Ancak Kuban Ovası'ndakiler ile hanlık arasında özel bir ilişki vardı. Kırım'dan şehzadeler çok küçükken Kuban Çerkeslerine gönderiliyor, onlar da onları yetiştirip, eğitip geri gönderiyorlardı. Böylece bir nevi akrabalık bağları dahi kurulmuştu (Bu konu için bakz. A. Cevdet Paşa: Kınm ve Kafkas Tarihçesi, İst. 1307, s.6-8 ve Gökçe: s.40-41). Cevdet Paşa'nın "Tarih"inde (C:3, s.161) "...Çerkezistan iki üç yüz yıldan berü egerçü Devlet-i Aliye yeddinde idi. Lakin Kırım'ın mülhakatından olanmağla ne Devlet-i Aliye Çerkeslerin halini bilür ve ne de onlar doğrudan, doğruya Devlet-i Aliye'yi tanur idi..." diyor. Yine Cevdet Paşa (on birinci tezkirede) "...el-hasıl Cebel-i Kafkas ahalisinin ekseri Ehl-i İslam ve Sünni olmak hasebiyle selatin-i Osmaniye'nin makam-ı hilafetlerini i'tiraf ile ihtiram ede gelmişlerdir. Fakat bu dağın ahalisi bir tarafın hükümet-i maddiyesini kabul etmeyüb ötedenberü istiklal ve serbesti üzere kalmışlardır..." A. Nimet kurat'da (herhalde VIV.yy için söylüyor) "...Kuzey Kafkaslarda Çerkes uruğları arasındaki Osm. hakimiyetinin ancak sözden ibaret kaldığı gözönünde tutulursa..." (Türkiye ve İdil Boyu, s.54-56, 74) diyor. Aynı husus için bakz. M. Bala: Çerkesler, İslam Ans. C:3, s.379.
6- A.V. Minorsky: Kuban, İslam Ans. C:6, s.928 de kesin bir ifade ile Kırım Hanlığı'nın Çerkesler'in islamlaştırılmasını 1717 de tamamladığını belirtiyor.
7- M. Haşim Efendi, Ferah Ali Paşa'nın katibi idi. Kitabı: "Ahval-i Abaza ve Çerakise" adını taşır (Topkapı Sarayı, Hazine Kitapları, No:1564 de). Çevdet Paşa: Tarihinde (C:3, s.175-179) Ferah Ali Paşa'nın Kafkasya'daki faaliyetleri hakkında ondan naklen geniş bilgi veriyor. Ayrıca "Kırım ve Kafkas Tarihçesi"nde (s.49)de bahs ediyor.
8- lettres sur le Caucase'da da (s.122) "...Chez les Tcherkesses, le chariate a ete introduit pour la premiere fois par les pachas turcs d'Anapa au commencement de'ce siecle." diyor. P. 3 de de "Les Kabardiens et le Koumouks introduisirent chez les Tu-hetchenses L'İslamisme, au commencement XVIII'e siecle." demişti.
9- s.7-8'e bakz.
10- Bu konularda Gökçe'nin kitabında da geniş bilgi var.
11- Dördüncü Madde ile...Bakz. Muahedat Mecmuası, İst. 1294-1298, C:IV, s.70-80.
12- Şeyh Şamil'e gönderilen fermanın nüshası; Cev. Hariciye, 5454 dedir.
13- 3. Bölüm'de Not:49'a bakz.
14- İstanbui'daki Rus elçisinin isteği üzerine, Çerkeslere silah ve mühimmat götürmek üzere hazırlanan bir geminin sağlanması ve techiz edilmesine katıldıkları için iki paşayı sürgüne göndermiş, Polonyalı milliyetçileri de Tırhala'ya sürmüştür. Ayrıca Trabzon Valisi ve Diğer ilgili memurlara emirname gönderilerek Kafkasya'ya hiç bir silah ve mühimmatın sevk edilmemesi istenmiştir (Bu konulardaki belgeler: ira. Hariciye, 7327 (18 C 1273 tarihli), İra. M.M. 384 (18 Ş 1273 tarihli) ve C. Havadis (9 L 1273 tarihli sayı).
93 Harbi'nin öncesinde Dağıstan'dan İstanbul'a bir heyet Rusya'ya karşı ayaklanma ve savaş için "ruhsat" istemiş olduğu halde o zaman Rusya ile barış halinde bulunulduğu için kabul edilmediği bir belgede (İra. Dah. 61133/3. Aslında savaş çıktıkdan sonra Dağıstanlılar'ı Rusya'ya karşı ayaklanmaya çağırmak için gönderilecek bir fermana dairdi) belirtilmektedir.

Bedri Habiçoğlu Kafkasya'dan Anadolu'ya Göçler kitabından

Tarihin ilk çağlarından beri hiçbir devletin yönetimini kabul etmemiş, bağımsız ve özgür yaşamış, fakat her zaman çağın silahlarını başarıyla kullanmayı beceren Kafkasyalıları boyunduruk altına almak güç, hatta hemen hemen imkansızdı. Fakat artan Rus tehlikesi karşısında ileriyi gören Osmanlı devlet adamı Canikli Hacı Ali Paşa, bizzat Kafkasya'ya gidip cengâver Çerkesleri yerinde görmek, onlarla anlaşmak, onları kazanmak ve halifeye bağlılık yemini ettirmek amacını taşıyordu.

Böylece 1778 yılının o yaz sabahı Osmanlı Donanması Çerkesya'nın Soğucak limanına demir attı. Ziyaretin bahanesi su ikmali yapmak ve birkaç gün Kırım yolunda mola vermekti. Asıl amaç ise, Çerkesler konusunda bir şeyler öğrenmek, kimsenin fethedemediği, hiçbir yabancının giremediği bu masal ülkesi hakkında bilgi toplamaktı. Serdar-ı Ekrem unvanını taşıyan Osmanlı komutanı Canikli Hacı Ali Paşa karaya çıkıp ordugâh kurdu. Bunu duyan Çerkeslerin, Cevdet Paşa Tarihi'nde Copsun boyu diye kaydettiği kabilelerden Narco Mehmet, Hojon, Harpako ve Hapako adlı beyleriyle kalabalık bir atlı grubu Türkleri görmeye ve hoş geldin demeye geldiler. Çerkes prensleri Serdarın otağında ağırlanırken, Çerkes süvarileri de atlarından inmeden ordugâhın çevresinde Türkleri seyrediyor, kendilerine tuhaf gelen taraflarını birbirlerine gösteriyor ve gülüşüyorlardı. Türklerin ve Çerkeslerin bu ilk karşılaşması oldukça sakin geçti. Fakat sabahleyin askerler uyandığında, birçok çadırın ve askerin yok olduğunu gördüler. Büyük bir telaş başladı. Komutanlar, ordunun bir kısmının çadırları, silahları ve ağırlıklarıyla yok olduğunu görünce korkuya kapıldılar. Daha sonra anlaşıldı ki, Çerkesler geceleyin müthiş bir ustalık ve sessizlikle çadırların iplerini keserek askerin başına geçirmiş ve çıt çıkarmadan asker dahil her şeyi alıp götürmüşlerdi. Osmanlı ordusunda "benim diyen yiğitler, yola sığmayan bahadırlar Çerkesler tarafından bir öküz fiyatına satıldılar" der, Cevdet Paşa Tarihi. Hatta şanlı Osmanlı Donanma-i Hümayunu Kaptanı Deryası Gazi Hasan Paşa'nın maiyetinden birçok subay ve hizmetli de bu karışıklıkta kaçırılmış ve sonuçta Kafkasya'da kalmışlardı. Bu olaydan sonra Osmanlı ordusu Soğucak'ta daha fazla durmadı, ordugâhını toplayıp derhal Karadeniz'e açıldı.

Bu olaydan bir iki yıl kadar sonra Kırım'ı da kaybeden Osmanlı Devleti yine Çerkesler’le ilişki kurmak için yollar aradı. Deneyimli eski vezirlerden Abdi Paşa, Çerkesya'ya bu kez çok iyi tanıdığı Ferruh Ali Paşa'nın gönderilmesini önerdi. Ferruh Ali Paşa son derece zeki ve akıllı, anlayışlı ve olgun bir kişiydi. Soğucak'a gelince ilk olarak Şapsığ beylerinden Pşı Haj Hasan'ın kızıyla evlendi. Bu evlilik töreninde geçen bir olay çok dikkate değer olup, Çerkes karakterini belli eden güzel bir örnektir. Padişah ve halifenin temsilcisi Ferruh Ali Paşa, damat olacağı Çerkes beyinin evine bir kervan dolusu hediye gönderir. Şapsığ pşısı bu hediyelerin hepsini çevresindeki halkına dağıtır, fakat bir zavallı fakir unutulur. Bunun üzerine Pşı Hasan derhal başındaki çok değerli kalpağını çıkartarak fakir adamın başına, onun eski ve kirli serpuşunu da kendi başına koyar, Osmanlılar bu alçakgönüllülük ve cömertlik karşısında şaşırıp kalırlar. Çerkes beylerinin kendilerinden önce kabile adamlarını düşünmeleri ve böyle alçakgönüllü olmaları yüzündendir ki Çerkes halkı beylerine son derece bağlı ve saygılıdırlar.

Yine Haşim Efendi'nin yazdıklarına göre, Çerkes hanımları saç bakımı için özel hizmetçiler, yani bir tür kuaför kullanırlarmış. Haşim Efendi diyor ki; "Biz gerçi bu insanlara dağlı diyoruz ama İstanbul'un konaklarında oturan nazenin hanımlar bunları görse taklit etmeye özenirler."

1785 yılında Ferruh Ali Paşa'nın Çerkes prensesi hanımından bir kızı oldu. Muhteşem törenler yapıldı. Fakat zavallı kızın ömrü azmış, kısa zaman sonra öldü. Saygıdeğer Osmanlı paşası hastaydı ve öleceğini anlamıştı; kendi türbesini yaptırdı. Kısa zaman sonra da öldü. Paşa’nın çok az yekun tutan menkul malı, öz vatanı Gürcistan’dan gelen Derviş Mustafa Paşa’ya teslim edildi.

Aydın O.ERKAN: Tarih Boyunca Kafkasya Sayfa:34 -36 İstanbul,1999 Çiviyazıları

Moğol Askerleri13. yüzyıl Avrasya'daki çoğu halk için bir trajedidir. Eski bir köle, amadoğuştan yetenekli Timuçin isimli, bilinen adıyla Cengiz Han farklı Moğol Kabilelerini kendi yönetimi altında birleştirmiş ve komşu devletleriele geçirmeye başlamıştı.

Cengiz Han liderliğindeki Moğol taburlarının öncü grupları Djebe ve Bogatur, 1222 yılında Kral IV. George' un ordusunu hezimete uğratarak Gürcistan'ı istila etti. Moğol güruhu sonra da Gürcistan'dan kuzey doğuya hareket etti, yolu üzerindeki Dağıstan dağlarından savaşarak geçti ve Alan ülkesine ulaştı. Moğol komutanlar kurnaz bir şekilde Alan güçlerini ikiye böldü. İki gün süren çatışmalardan sonra Alan ordusu yenildi, toprakları ise korkunç bir yağmaya maruz kaldı. Moğollar, kendilerine karşı çıkmayanları da barbarca katlettiler.

Gürcistan ve Alanya Moğol saldırısı karşısında oldukça zayıf bir duruma düşmelerine karşın, dağlı Vaynakh kabileleri istila hareketinden bu kadar etkilenmedi ve kendi politik ve kültürel nüfuzlarını koruyabildiler.

Moğol istilası karşısında Alanlar oldukça zayıflamalarına rağmen, güçlerinin tam olarak tükendiği söylenemez. Cengiz Han'ın kuzenleri Meşu, Guyuk ve Kadan liderliğinde, dağ eteklerini ele geçirmek için birkaç Moğol saldırısı daha düzenlendi. Alan ülkesinin başkenti Magos'un kuşatılması bir buçuk ay sürdü ve şehir çok şiddetli saldırılara uğradı. Yağmadan geriye kalan tek şey ise şehrin adıydı. Savaşta öldürdükleri kişilerin sağ kulaklarını koparmak bir Moğol askeri kuralıydı ve bu son saldırının ardından 27.000 tane kopartılmış sağ kulak sayılmıştı. Bu olaydan sonra Batu, Moğol hanına gönderdiği mesajda, bu ülkedeki başarısını anlatmak için, "Meget şehrini yok ettik ve ebedi cennete ulaşmak için adaletinizi 11 ülkeye kabul ettirip halklarına boyun eğdirdik" demiştir.

Moğollar 1239 yılının bahar ve yazında, Avar topraklarını, Dağıstan'ın kıyı bölgeleri ve Lak Krallığı'nın başkenti Kura'nın Lezgi bölgesini ele geçirdiler. Bu tehlikeli girişim Avar Hanı tarafından yardım gördü. Savaştan sağ kalan ve canlarını bu zalim istilacılardan kurtarabilenler ise, daha o zamanlar ağır bir nüfus yoğunluğuna ulaşan dağlara kaçtılar. Ortaçağ yazarlarına göre sadece Alanlar değil, bazı göçebe kabileler de dağlara ve vadilere çekildiler. Düzlüklerde yaşayan ve yağma edilerek topraklarından çıkarılan Vaynakhlar ise Assa ve Fartagi dağlarının daha yüksek kesimlerinde, sığınacak bir yer aramaya başladılar.

Moğollar, Alan Krallığı'nın mağlubiyetinden sonra da, dağlardaki boyun eğmeyen kabilelerle uğraşmak zorunda kaldı. Zamanın yazarlarına göre, 1254 yılına gelindiğinde, dağlarda yaşayan kabilelere boyun eğdirilememişti. Moğol Hanı Sartak'ın bölgedeki başarılarına rağmen, vadilerin, dağlardan inerek sığırları sürüp götüren Alanlardan korunması gerekiyordu. Buradan da anlaşılacağı üzere, Moğollar, mecbur kalmadıkça dağların iç kısımlarına doğru girmeye cesaret edemediler, bunun yerine kendilerinden öncekilerin de yaptığı gibi, vadi çıkışlarını tutmayı tercih ettiler.

13ncü yüzyılda yaşayan İtalyan Seyyah Palono Caprini'nin bildirdiklerine göre Kumuklar, Alanlar, Tarklar ve Çerkesler'in bir kısmı mağlup edilmişti. Fakat bu toprakların arasında, baş edilmez bir karşı koyuş, Alan ülkesinin ele geçirilememiş bir bölgesi bulunmaktaydı ve çirkin Moğollar bu bölgedeki birkaç dağı 12 yıl boyunca kuşatma altında tuttular.

1260'lı yılların başında Moğol İmparatorluğu'na bağlı kabileler arasındaki ilişkiler bozuldu. Hazar kıyısının Altınordu ve İlhanlılar arasındaki topraklarda, bu iki devlet arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. 1263 yılının Aralık Ayı'nda Kulagu liderliğindeki 70.000 kişilik ordu Derbent geçidinden geçerek, 1264 Şubatı'na kadar konuşlanacağı Güney Terek Bölgesi'ne hareket etti. Bu topraklarda yaklaşık üç ay süren tahribat ve işgal hareketi, şimdiki Çeçenistan düzlüklerinden dağlara doğru toplu bir göç hareketine sebep oldu.

Bütün bunlara rağmen çatışmalar dağların iç kısımlarına kadar ilerlemedi ve dağlık Çeçenya hakimiyetini elinde tuttu. Bu dönemde yaşanan olaylar, dağlı halkların nasıl daha uzun süre bağımsız kalabildikleri gerçeğini de açıklayabilmektedir.

Çeçen kabileler kendi dış politikalarını, komşularını dikkate almadan oluşturmuşlardır. Örneğin Kara Kaytaglardan Şeyh Ebu Müslim öncülüğündeki bir grup savaşçı Avar başkentini ele geçirmiştir. Bu olay sonucu, Hunzah'ta Hükümdar Suraka ortadan kaybolmuş, oğlu Bayar Tuşetye'ya kaçmıştı. Ebu Müslim ise İslam dinini Avar bölgesinde ve Çeçenistan'a komşu diğer bölgelerde kabul ettirmeye başlamıştı. Moğollara ait eski kayıtlarda bu yıllarda dağlık Çeçenya hakkında başka hiçbir bilginin olmaması, bu topraklardaki Moğolların görgüden ve incelikten yoksun olduklarını ve ne kadar cahil olduklarını açıklamaktadır.

XIII'ncü yüzyılın son çeyreğinde, Altınordu Devleti bugünkü Dağıstan ve Çeçenistan düzlüklerinde bir sınır bölgesi oluşturdu. Sınır güvenliğini Laşkari-Karavul olarak bilinen özel birlikler sağlıyordu. Bu dönemde Moğolların Dağlı Vaynakhlara karşı giriştikleri çatışmalar hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Fakat bu birliklerin Kuzey Doğu Kafkaslar'da iyi korunan, savaşçı kabilelerin yerleşik olduğu şeritlerde büyük bedel ödeyerek dağ içlerine uzanan Hazar geçidini ele geçirdikleri bilinmektedir.

1299 yılında ise Tagma Tokdayi liderliğindeki Moğol taburları Nogay savaş lordları ile amansız bir mücadele içine girmişlerdi. Tokdayi de bu çatışmalara katılmak üzere Çeçen düzlüklerini terk etti.

Eldeki materyaller değerlendirildiğinde, Moğol güçlerinin Azerbaycan'dan Rusya içlerine uzanan coğrafyada karşılaştığı önemli problemleri çözdüğü fakat Çeçenistan'ın dağlık kısmına söz geçiremediği anlaşılmaktadır.

1301 yılında Moğol taburları Terek Nehri'nin güney düzlüklerine odaklandılar. Tehlikeli komşuya olan yakınlık, dağlıların vadilerini ve köylerini güçlendirmeye itti, savaş kulelerinde yaşayanları sayısında belirgin bir artış oldu. Bu tecrit durumu bölgenin sosyal ve ekonomik gelişimini yavaşlattı ve burada yaşayanları savaş demokrasisine geri döndürdü.

Arkeolojik araştırmalarda dağlık Çeçenistan bölgesinde, herhangi bir Moğol tahribatı ya da yağma izine rastlanmamıştır. Dağlılar sadece Moğolların bazı silahlarına ilişkin detayları benimsemişlerdir. Bununla beraber aşağıda sıralanan sonuçların doğru olduğu konusunda bir şüphe yoktur.

Bir Alan şehri olan Dedyakov, ancak 1278'de düşmüştür. Batı Adigeleri ve Dağıstan'ın dağlık bölgeleri asla boyun eğmemiştir. Altınordu Devleti, Moğol Aşiretler arasındaki sürtüşmelere mahkum olmuş ve İlhanlı Devleti tarafından yıkılmıştır.

Göçebe yağmacıların Ön Kafkas bozkırlarında engellendikleri de oldu. Han'ın kurmayları Sunja nehrinin sol yakasında yerleşmişti. Burası, Akhuluk nehrinin denizle birleştiği koya bakıyordu. Bu tespit, Moğol Hanı Özbek'in kurmaylarının Kuzey Osetya içinde, Sunja nehrine bakan şimdiki Elhotovo Köyü'nde yerleşmiş olduklarını işaret eden eski kayıtlar tarafından da desteklenmektedir.

Borganlar (Bragun)

Borganlar, Çeçenya ve İnguşetya düzlüklerinde oturmuş bir diğer kalabalık etnik gruptur. Bu kabile aynı zamanda Bragun" olarak da bilinir. 14'ncü yüzyılın ikinci yarısında Moğol savaş lordu Mamay zamanında, Ön Sunja düzlüklerinde oturmuş olup, Kırım-Tatar kökenli bir kabiledir. Nogay kaynaklarına göre Mamay, Kırım'ı 1360'larda ele geçirdikten sonra, Kafkas dağ etekleri ve bozkırlarda seyrek bir nüfusa sahip, henüz ele geçirilmiş Hanlığın Tatarları vasıtasıyla kolonizasyona başladı. Yeni gelenlerin arasında çok sayıda Nogay vardı. (Kırım Tatarları kendilerine bugün de Nogay derler). Önceleri kendi sığırlarıyla (hayvanlarıyla) bugünkü Çeçenistan düzlüklerine hareket etmişler ve Borakhan liderliğinde Sunja nehrinin Terek'le birleştiği bölgede yerleşmişlerdir.

Gürcü tarihçi Vakhuşti, XVII nci yüzyılda Sunja Nehri yerine "Bragun (Borganis Zakhali)" adını kullanmıştır. Sunja yakasında Troitzkaya ve Mikhailovitzkaya köyleri arasında, eski haritalarda Bargonnik Dağı denilen bir yükselti de bulunmaktaydı

O zamanlar, kalabalık grupların bugünkü Çeçenistan düzlüklerine gelip yerleşmesi, Çeçenlerin tepkisine yol açtı ve Sunja önü topraklara sahip olma konusunda küçük çaplı yerel çatışmalar oldu. Bu çatışmalar ve Mamay ile mücadeleler Çeçen öyküleri ile günümüze kadar ulaşmıştır. Çeçenler ile Nogaylar arasında geçen mücadeleleri anlatan menkıbeler de vardır.

Bütün bu mücadeleler ölmek üzere olan bir devin (Altınordu) son nefeslerinden başka bir şey değildir. 1395 yılında Altınordu Devleti Temerkan (Timur) tarafından yıkılmış, şehirlerinin birçoğu ve göçebe köylerinin yok edilmesiyle beraber Kafkas Önü, Nogay nüfusunun tamamından hemen hemen temizlenmiştir. Hayatta kalan Bragunlar ise Braguni Köyünü kurdukları Sunja Nehri ağzında, Kabardeyler tarafından sıkıştırılarak kaçmaya mecbur edilmişlerdir.

Çeviri: Aulthe Mustafa Yüksel

Kafkasya

Aralık 12, 2018

Kafkasya veya Kafkas Dağları adı, Eschylus ve Heredot zamanından beri kullanılmaktadır. Önceleri Hazar Denizi ile Kara Deniz arasındaki berzahda, batı kuzey batı yönünden doğu-güney doğu yönüne uzanan dağ zincirini tanımlamak için kullanılan bu isim, bu gün, Astrahan eyaletinin güneyi ve Don'dan başlayarak Türk ve İran sınırlarına kadar uzanan toprakları içine alan ülkeye verilmektedir.

Kafkasya, esas itibarıyla dağlık bir ülkedir. Kafkas halklarının büyük çoğunluğu da, Rion ve Kura ırmağının vadilerinde yaşayan Hıristiyan halkları saymazsak, genellikle dağlık bölgelerde yaşarlar. Büyük bir yükseltiye sahip olan merkezî dağ zinciri, diğer bütün fiziksel Özellikleri de etkileyerek nüfusun yapısının oluşmasında belirleyici bir rol oynamıştır. Kafkaslılar, bu dağlara, sadece herkesten değişik olan karakteristik Özelliklerini değil, fakat bu günkü varlıklarını da borçludurlar. Fazla bir abartmaya kaçmadan şunu söyleyebiliriz: Dağlar, insanları şekillendirirken onlar da, ateşli bir cesaret ve enerjiyle bu çok sevdikleri ve onun erişilmez yerlerinde tehlikeye karşı koyabildikleri dağları için dövüşerek borçlarını Ödediler. Fakat buna rağmen, her yerde bir çelişki karşımıza çıkar ve güçlülükle zayıflığın el ele olduğunu görürüz. Kendilerini düşmanlarına karşı koruyan engebeli ve yüksek dağlar, dik ve derin vadiler ve ilk çağlardan kalan gür ormanlar, aynı zamanda Kafkaslılar’ın birleşmesini önledi. Bu birleşme olmadan da, Kafkas kabileleri, uzun vadede Ruslar’ın korkunç gücüne boyun eğmek zorundaydı.

Strobo'nun kitabında çok iyi bilinen bir pasajda, şimdiki Sohum Kale veya onun yakınlarındaki bir yerde kurulmuş olan Dioscurias'ın çeşitli diller konuşan insanlar tarafından ziyaret edildiği anlatılmaktadır. Strabo, bu dillerin sayısını yetmiş olarak verirken Pliny, Timostenes'den aktardıklarında bu dillerin sayısının 300 kadar olduğunu belirtmekte ve şöyle demektedir; "Sonraları, biz Romalılar, oradaki işlerimizi 130 tercüman eşliğinde sürdürmek zorundaydık." Ve EI-Aziz, Doğu Kafkasya'ya "Diller Dağı" anlamına gelen "Cebel es-sine" adını vermiştir.

Kafkaslar, dünyanın başka hiç bir yerinde görülemeyen bir şekilde çok sayıdaki kabilelerinden, ırklardan ve insanlardan oluşmaktadır ve bunlar, çok çeşitli diller kullanmaktadırlar.

Kara Deniz ile Hazar Denizi arasında uzanan Kafkaslar, tarih boyunca, ülkeleri işgal edilen mültecilerin sığınak yeri olmuştur. Daha sonra, bu işgalciler de, kuzey ve güneyden gelen istila akınlarına dayanamayarak işgal edilen duruma düşerek bu sefer onlar da, Kafkaslara sığınmışlardır. Dünyanın bir çok bölgesinden gelen insanların, buraya sığınmaları, tamamen Kafkasların coğrafi konumu ve fiziksel yapısından kaynaklanmaktadır. İstilalara uğrayan bura halkı, savunmanın daha kolay olduğu ve kendilerinin daha zor izlenebildiği dağlara sığınarak daha önce buralara gelmiş olanlara katılarak onlara karışıp yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Bunu başaramayanlar ise dünyadaki milletler arasından silinerek tarih sahnesinden yok olmuşlardır.

Dağıstanlılar, kasaba ve köylerinin yerlerini seçerlerken her şeyden önce savunmaya uygun olmasını ön plana alıyorlardı. Bu yüzden yerleşim yerlerinin çoğu, yüksek bir tepenin üstünde veya bir tepenin ya da kaya parçasının karşısında kurulurken gerisinin de erişilmesi imkânsız dik bir uçurumla emniyete alınmasına dikkat edilirdi.

Evler, iki katlı olarak taştan yapılırlar ve her türlü ihtiyaca uygun olurlardı. İç duvarlar ve taban, killi topraklarla sıvanır ve genellikle de beyaz toprak suyuyla boyanırdı. Evler, mümkün olduğunca bir amfitiyatro şeklinde düzenlenir ve birbirlerine siper olacak şekillerde dizilirlerdi. Sadece iki atlının yanyana geçebileceği kadar dar yapılan dolambaçlı sokaklar, bir parmaklığa veya ağaçtan engele sahip evlerin bulunduğu yerlerde bunlarla kesilir ve hiç kimsenin geçmesine izin verilmezdi. Bu durumda, yolu savunanların hepsi oradan çıkarılmadan veya öldürülmeden oradan geçilmesi imkânsız olurdu.

Yakıtların azlığından dolayı yerleşim sırasında göz önünde bulundurulan ikinci etken, sıcaklıktı. Bu yüzden bütün köyler, kuzey taraflarını kayalar ve dağ sıralarıyla korumaya alırken yönleri, güneye dönük bulunuyordu. Böylece kışın, güneş ışığından yeterince yararlanmayı sağlıyorlardı. Diğer bütün etkenler; içilecek soyun getirileceği yer ve yakınlarda işlenecek toprak parçasının bulunup bulunmadığı gibi şeyler, tamamen ikinci derecede kalıyorlardı. Toprağın az olması, sadece nüfusu sınırlandırıcı bir etkendi. Ondan ötesi önemli değildi. Su konusuna gelince, eğer su alınacak yer, kendi silahlarının koruması altındaki bir alanda ise o konuda bir an bile düşünmeye gerek yoktu. Çünkü bu tür işleri tamamen kadınlar yürütüyordu. Hiç bir Dağlı, böyle bir şeyle kendisini küçültmezdi.(!) Erkeklerin işi, yemek, uyumak, güneşlenirken sopa yontmak ve savaşmaktı. Bütün ev işleri, karısına ve kızlarına bırakılmıştı. Bu yüzden bir kız ne kadar çalışkan ise evlenmesi de o kadar kolay oluyordu. Bir kaç yıllık ağır çalışma şartlarından ve doğurulan çocuklardan sonra tamamen yıpranarak çöküyorlarsa buna kim bakar? Gerçekten Dağlarda kadınların durumu, o kadar imrenilecek bir şey değildi.

Çeşitli Dağıstan kabileleri, bir çok yönlerden birbirlerinden ayrılırlarken karakteristik birtakım ortak noktaları vardı. Kültür açısından oldukça gelişmiş, sabırlı, zeki, marifetli, bir bakışta karşısındakini okuyarak bir kelimeyle onun hakkında karar verme yeteneğine sahip, onurlarına çok düşkün ve son derece dinlerine bağlı insanlardır. Yeme ve içmelerde son derece itidalli davranıyorlar, aşırıya kaçmıyorlar ve çok az uyku uyuyorlar. Kusur derecesinde çok cesur olduklarını belirtmeye gerek yok savaş sırasında komşuları Çeçenlerden daha yavaş ve az atılgan olmalarına rağmen çok daha inatçıydılar ve son hadlerine zorlandıkları zaman çok daha şiddetli bir şekilde korkunç bir kavga verirlerdi.

Dağıstanlılar, fert olarak tam dağlıdırlar; sağlam, kıvrak, aktif ve yorgunluğa dayanıklı. Şekil olarak kaynaklarının zenginliğini gösterircesine farklılıklar gösterirler. Fakat çoğunlukla güzel insanlardır.

Özellikle üst tabakalarda olanların mavi gözleri, sarı saçları, uyumlu çehreleri ve hafifçe çıkıntılı elmacık kemikleri vardır. Bu tip, Tweed'in kuzeyinde her yerde görülebilir. Bu karakteristik yapılarından dolayı bu insanların, Heredot'un söylediğine göre Hazar kıyısındaki şeridi izleyerek aşağı inen ve İran’ı işgal eden Kimmerler (Gimrililer) ve İskitlerin torunları olduklarını söyleyebiliriz.

Savaşın başlaması sırasında Dağıstan'ın büyük kesiminde, Araplar tarafından ülkeye getirilen hanlık sistemiyle yönetilirken bir çok yerlerde de demokratik bir yaşam süren özgür kabileler, küçük veya büyük gruplar halinde, yaşamlarını sürdürmekteydi.

"Çeçenistan" ismi Ruslar tarafından, doğuda Sulak nehri, batıda Yukarı Sunja ve kuzeyde Aşağı Sunja ile Terek arasında kalan alana verilirken ülkenin güney sınırı, Dağıstanlı Andiler ve Avarlar ile Tuşenler'in ve Kevsurlar'ın yaşadığı dağlık bölgelere kadar uzanıyordu. Şimdi bile büyük bir kısmı ormanlarla kaplı bulunan Çeçenistan, bir zamanlar tamamen ormanlık bir ülkeydi. Ormanlar, sık sık, derin yataklarında büyük bir hızla akan sayısız ırmak ve derelerle bölünüyorlardı. Bu ırmaklar, güneye doğru gittikçe daha çok yükselen ve birbiri ardınca uzanan dağlardan doğuyorlardı. Bu ırmakların kenarlarında Çeçenler, birbirlerinden ayrı büyük çiftliklerde veya sayıları bazen bir kaç yüzlere varan evlerin bulunduğu avullarda (köylerde) yaşıyorlardı. Evler, tek katlı olarak sazlardan ve kerpiçlerden yapılıyor ve dam, düz olarak örtülüyordu. Ağaçlarla desteklenerek sağlamlaştırılan evlerin içi ve dışı çok temiz tutuluyor ve çeşitli şekillerde süsleniyordu. Yaşayanların rahatlığı için halı, kilim, yastık, mineler, yorgan, bakır kaplar ve benzeri diğer bütün ev eşyaları hazır bulunurdu. Her evin, kendisine ait bahçesi veya üzüm bağı bulunurken köyün çevresinde ormanlık bölgeden arta kalan düzlüklerde mısır, arpa, yulaf veya darıyla dolu işlenmiş tarlalar uzanırdı. Köylerin yapısı savunmaya uygun olmadığından köyün bir ucu her zaman orman ile temas halinde bulunur ve bir tehlike anında kadınlar ve çocuklar, yanlarına alabildikleri eşyalarla birlikte ormana sığınırlardı. Onda dokuzunu dev kayın ağaçlarının oluşturduğu bu ormanlar, bir felaket anında Çeçenlerin sığınacak yeri oluyor ve Rusların ilerlemesine en büyük engeli teşkil ediyordu. Çeçenlerin komşuları olan Kumuklardan ve Dağıstan platosunda yaşayan Dağlılardan farklı bir yapı kazanmaları, büyük ölçüde bu ormanlara bağlıdır. Ormanlar, onların coğrafi yapılarını belirleyen tek etken olduğundan savaşın şeklini ve süresini de etkileyerek yönlendirmiştir. Ormanlar ayakta kaldıkça Çeçenlerin baş eğdirilmeleri imkânsızdı. Ruslar, dev kayın ağaçlarını kesmeye başlayıncaya kadar Çeçenlere karşı kalıcı bir başarı elde edememişlerdir. Aslında uzun vadede, Çeçenlerin kılıca değil, fakat baltaya yenik düştüklerini söylersek yanılmış olmayız. Ormanların hayatî önemini kavramış olan Şamil, çok kesin emirler vererek onları korumaya almıştı. Sadece sebepsiz yere ağaçları kesenleri değil, fakat aynı zamanda, meşru işlerde kullanılmak üzere ama kendi izni olmadan ağaç kesenleri ele şiddetli bir şekilde cezalandırmıştır. Kesilen her ağaç için bir inek veya boğa ceza olarak alınırken en kötü durumlarda suçlu asılırdı.

Çeçenistan'da herhangi bir hükümet sistemi olmadığı gibi halk arasında bir sınıf sistemi de oluşmamıştı. Her Çeçen, doğuştan sahip olduğu bir hakla kendisini herkese eşit sayardı. Fakat bütün demokratik toplumlarda olduğu gibi Çeçenler de, her zaman asil bir ruhun etkisi altında kalmaya hazırdılar. Şan ve şeref kazanmak için önlerinde tek bir yol vardı: savaş! Ve içlerinde en hırslı olanları, bu yolda bütün güçleriyle yürüyerek her türlü cesaret ve atılganlığı sergileyerek savaş alanlarında kendilerinin sınırlarını zorluyorlardı. Bir kere şan ve ün elde edildikten sonra saygı ve etkililik de onunla birlikte geliyordu. Fakat yine de hiç bir Çeçen, kendi halkı ve hatta sadece kendi bölgesinde, diğerleri üzerinde mutlak bir etki kurarak hükmedememiştir.

Her Çeçen, doğuştan müthiş birer binici, keskin birer silahşor ve iyi birer atıcı özelliklerini taşıyordu. Elden ele, babadan oğula geçen silahları; tüfek veya tabanca, kılıç ve kinjal, onların en değerli varlıklarıydı. Silahlardan sonra bir Çeçen için en önemli şey, atıydı. Bir Çeçen'in, duyduğu derin ve sökülüp atılması imkânsız duyguları, en iyi şekilde bir İngiliz şairinin sözleriyle anlatılabilir:

"Bir at, bir at! Eşsiz hızı olan,
Bir kılıç, keskin metalden;
Bunlardan başka herşey, değersizdir
Soylu kalpler için,
Bunlardan başka herşey, gereksizdir
Dünyada olan."

Çeçenler, daha önce pagan olmalarına rağmen şimdi hepsi Müslümandırlar. En azından önceleri fazla keskin olmayan bu duyguları, Ruslarla başlayan mücadeleden sonra kuvvetlenerek olaylara hakim olmuştur. Köylerdeki camilerde Mollalar, Kur'an'ı tefsir ederler. Arapça, Dağıstan'da da olduğu gibi dinî dil olarak konumunu sürdürürken aynı zamanda Kafkaslarda yazılıp okunan tek dildir. Fakat Şamil'in zamanına kadar bütün sivil problemler ve suç davaları, yerel gelenek ve göreneklere göre çözümleniyordu. Dil olarak da Çeçence kullanılıyordu. Bu adetler, kan davasını şiddetli bir şekilde destekleyerek körüklüyordu.

Fert olarak Çeçenler, uzun boylu, kıvrak, ince ve sağlam yapılı, genellikle yakışıklı, atik, cesur ve sert, düşmanlarına karşı korkulu ve kurnaz; fakat bunların yanında, kendi ilginç düsturlarına göre son derece şerefli ve onurlu insanlardır. Öyle ki, bunun derecesi ve şiddeti, daha gelişmiş ırklarda çok az bilinmektedir. Misafirperverlik, bütün Dağlılarda olduğu gibi, en kutsal, bir ödevdir. Bir Çeçen'in, şans eseri olarak karşılaşıp oldukça cüzî bir kazanç uğruna, hiç bir acıma duygusu ve vicdan azabı çekmeden öldürebileceği bir kimse, davetsiz de olsa evinin eşiğinden adımını içeri attığı anda Çeçen, hayatını, istediği takdirde onun ayakları dibine fırlatırdı. Başkalarının sürülerini sürüp götürmek, yolları kesmek ve düşmanlarını öldürmek gibi. şeyler, bu ilginç yaşam düsturuna göre şerefli işler sayılıyor ve bu durum, genç kızlar tarafından da teşvik ediliyordu. Öyle ki, böyle bir işte kendisini ispatlamadan genç bir kıza talip olan kimse onlar tarafından hakir görülürdü. Bu değer yargılarının zorlamaları ve bir düşmana, özellikle nefret edilen Ruslara karşı yürütülen savaşla birleşince yetişkin bir kimsenin, bütün uğraşları bunlar oluyordu. Ev ve tarla işleri kadınlarla savaşta esir alınan kölelere bırakılıyordu.

19.y.y’ın ilk yarısında bazı İngiliz gezginler tarafından Çeçenler’e ait çok miktarda tanımlama yapılmıştır.Bu gezginler Çeçenler’in daha çok savaşçı ve akıncı vasıfları üzerinde durmuşlardır.Daha önemli bir noktaya ise aşağıdaki satırları 1887 yılında kaleme alan Fransız Arkeolog Ernest Charte temas etmiştir.

“Bağımsızlık zamanlarında Çeçenler, bir Milli Meclis tarafından idare edilen, birbirlerinden ayrı topluluklar halinde yaşamaktaydılar.Bu gün herhangi bir şekilde bir sınıf fikrine sahip bulunmayan yekpare bir toplum yapısına sahiptirler.Bu durumda kendi içlerinde asaletin hükmedici bir vasfa sahip olduğu Çerkeslerden hayli farklılık göstermektedirler.Doğu Kafkasya’nın sakinleri arasında tam manasıyla ir eşitlik hüküm sürmektedir.Meclislere cemaat büyüklerini seçen kuvveti hem zaman hem de derece açısından kısıtlanmıştır.Çeçenler, zeki ve esprili insanlar olup Ruslar onları Kafkasya’nın Fransızları olarak adlandırmaktadırlar.”

Onsekizinci yüzyılın sonlarından itibaren (1785-18599 Dağlıların, Çarlık idaresi eliyle yerleştirilen muhacirlere karşı vermiş olduğu olağanüstü mücadele söz konusudur.Çarlık Hükümeti’nin Kuzey Kafkasya’yı istilasına karşı, en faal ve en güçlü muhalefeti Çeçenlerin gösterdiğini söyleyebiliriz.Çarlık kuvvetlerinin Dağlılar üzerine uyguladıkları baskı politikaları bağımsızlık mücadelesindeki birliği sağlamıştır.Çeçenler savaşan esas kuvvetler ve gazavat için gerekenleri tedarik ederek en önemli rolü oynamışlardır. Çeçenistan, Gazavatın tahıl ambarı olmuştur.

İşte Kafkasya, kısaca böyle bir ülkeydi ve insanları da, böyle insanlardı. Öyle ki bunlar, dışarıdan hiç bir yardım almadan, düşmandan ele geçirdikleri hariç, hiç bir topçu kuvvetine sahip olmadan, Allah ve Peygamber'den başkasına güvenmeden sağ ellerinde parlayan çeliklerle yarım asırdan fazla bir zaman korkunç Rus fücünü hakir görmüşler, ordularını yenmişler, yerleşim yerlerini basmışlar ve onun zenginliği, gururu ve nüfusuyla kahkahalarla gülerek alay etmişlerdir. Ve bu kahramanca mücadelenin hikâyesinin, İngiliz okuyucularının sempatisini çekmeye hakkı var! Doğru, onlar, kendileri için savaştılar; İnançları, özgürlükleri ve ülkeleri için. Fakat aynı zamanda, farkında olmadan İngilizlerin Hindistan'daki güvenliğini de sağlamış oldular, şöyle diyor, Sir Henry Rawlinson; "Dağlıların, mücadelesi devam ettiği sürece ileriye doğru sürdürülen işgal hareketinin önünde kuvvetli bir engel oluşturdular, onların' bu yol üzerinden atılmalarından sonra Rusların, Aras'tan İndus'a kadar yürümelerini engelleyecek askerî ve fizikî hiç bir engel kalmamıştı."

Yazarı 10. yüzyılda yaşamış ünlü Arap coğrafya ve tarih bilgini, gezgin Abdül Hasan El Mesudi Kafkasya'nın en eski halklarından Çerkesleri görmüş ve izlenimlerini şöyle kaydetmişti: "Bu kadar temiz ve beyaz tenli, ince belli, güzel kadınlar ve yakışıklı bahadır ve cesur erkekler, herhalde dünyanın başka memleketlerinde yoktur." Yine bu konuda devam eder: "Çerkesler gruplar halinde Trabzon'daki Yunan pazarına gelir ve alışveriş yaparlardı. Hal ve tavırlarından çok uygar ve zeki oldukları belli oluyordu. Çünkü giysileri genellikle brokardan olup, kenarları altın iplik işlemeliydi." El Mesudi, Kabardey bölgesinde bulunan, bugünkü Yessentuki kaplıcalarını da gezmiş ve özellikle yaşlılara şifa veren bu suları Ab-ul Hayat olarak anlatmıştır. Bu suların Çerkesçe isminin Psıfabe olduğunu yazar.

"Çerkesler'de dikkat ettiğim bir özellik de erkek, kadın herkesin dik durması idi (...) Şişmanlık ise Kafkasya'da pek itibar görmemektedir, ben burada kaldığım sürece tek bir şişko insana rastlamadım (...) Çerkes beyinin davranışları, onu Avrupa'da centilmen sıfatını kazandıracak kadar ince ve kibardı...

Bu insanların bağımsızlıkları için verdikleri savaş uzun süredir devam etmektedir. Bu konu tarihçiler için gerçekten incelenmeye değer bir konudur. (...) Dışarıdan yardım almadan sürdürdükleri direniş, bu cesur dağlı halkın ne kadar büyük bir dayanma gücüne sahip olduğunun kanıtıdır..."

Genel olarak Çerkes adıyla adlandırılan birçok kabile vardır, bunlar kendi aralarında, değişik adlar altında bölümlere ayrılırlar. Bunların bir kısmı Müslümandır, diğerleri ise daha ılımlı ve bazı özellikleri açısından Avrupa’daki eski Druidizm'e benzeyen bir dine bağlıdırlar ve bunun gereklerini yerine getirirler. (...) Çerkesler yalnızca şaşırtıcı derecede direnç gücüne sahip sade insanlar olmakla kalmayıp, gerilla savaşında bunlardan üstün başka bir millet herhalde yoktur. Ateşli silah kullanmakta son derece ustadırlar. Bu silahları kendi dağlarında, modern gelişmelerin sağladığı imkanlardan yoksun olarak yaptıklarına kendi gözlerimizle tanık olduk. Çerkeslerin pek çoğunun en iyi Şam çeliğinden yapılmış yivli silahları vardır.

Kafkasya’da ilgimi çeken önemli bir özellik dikkatimi çekti, yazmadan geçemeyeceğim. Burada av hayvanlarını silah veya ok dışında tuzak, kapan, kafes v.b. yollarla hileli yöntemlerle avlamak yoktur. Bu çok ayıp sayılır ve sportmenliğe yakışmadığı düşünülür.


Kadri Mustafa ORAĞLI:Millet Katilleri Sayfa:25-26 Hamle Yayınları
John F. Baddeley: Ruslar’ın Kafkasya’yı İstilası ve Şeyh Şamil S:19–33 (Çeviren: Sedat Özden) Kayıhan Yayınları İstanbul
Aydın O.ERKAN:Tarih Boyunca Kafkasya Sayfa:28 İstanbul,1999 Çiviyazıları
Aydın O.ERKAN:Tarih Boyunca Kafkasya Sayfa:55 (Lonworth- A Year Among the Circassians Çerkesler’le Bir Yıl) İstanbul,1999 Çiviyazıları
Aydın O.ERKAN:Tarih Boyunca Kafkasya Sayfa:79 (Clive Philipps-Wolley- Kırım ve Kafkasya’da Avcılık Anıları) İstanbul,1999 Çiviyazıları

Yeni Süreçte Temel Baş Sorun

Kafkasya düşle gerçek yaşamın, efsanelerin, gizle sırrın, mitolojilerin, insanların ilişkilerinin, yaşamla iç içe girdiği bir coğrafya. Çerkesleri tanımak, geçmişten günümüze sürdürülen bir çizgi üzerinde akan Kafkasya’yı tanımaktır. Kafkasya’yı tanımak, Çerkesleri tanımak, Kafkas yaşamını, yaşama ait geleneksel kültürleri, inançları, tarihi, tarihten gelen sorunları ve coğrafyayı tanımak ve daha pek çok türlü olayları anlamaktır. Kafkasya daha en baştan günümüze tarihin pek çok döneminde; dağlarıyla, vadileriyle, “Ortak bir ev” olmuştu orada yaşayan halklara. Halklar orada aralarında savaşmış, barışmış, ama ortak kültürel değerler etrafında kardeş olmuş, öyle yaşamış, gelmişler bugünlere. Dilleriyle, gelenekleriyle, sürdürmüşler kardeşçil bağları aralarında. Her türlü haksızlığa, zorbalıklara, savaş ve işgallere, acılara, sürgünlere tanık olmuşlar.

Adıgeler, Abhazlar, Alanlar, Çeçenler, İnguşlar, Kumuklar, Avarlar, Laklar, Lezgiler, Lazlar, Megreller, Gürcüler, Ermeniler ve daha onlarca halkın “Ortak Evi” Kafkasya en başından beri; diller, dinler, halklar, gizler, sırlar, efsunlar, masallar diyarıydı. Coğrafya savaştan ve işgalden çok acı çekmişti. Savaşlar, ülkenin ve uygarlığın gelişmesini engellemiş, sürgünleri dayatmıştı. Daha 18. yüzyıldan itibaren dünya tarihinde savaşın ne demek olduğunu en iyi değerlendirenler onlar olmuştu. Savaşlar, kendilerinden neler götürmüş, uygarlıklarından neleri koparıp almıştı, bunları yaşamışlardı.

Savaş ve barış Çerkes tarihinde ikiz kardeş gibiydi. Yüz yıllarca bu ikiz kardeş Çerkes halklarının topraklarında yan yana yaşadı. Eski yüz yıllar göstermişti ki pek çok defalar savaşlarda onlar hep topraklarını ölümüne savundular. Hegemonyaya, dayatmaya karşı durdular. Ama savaş kötüdür dediler ve barıştan yana oldular gene de. Bugün de artık Kafkasya etnik çatışmaların ve savaşların alanı olmasın diye barışçıl mücadele içerisine girdiler. Daha antik çağdan başlayarak günümüze, Ortaçağ Kafkasya’sını, Bizans, İran ve Kafkas - Rus savaşlarıyla, Osmanlı - Rus - Çerkes ilişkileri ile Kafkas - Rus ilişkilerini hep savaşlar belirlemişti. Tarihte savaşın ne demek olduğunu bilen bir millet, yeni savaşlar istemez. Artık yeni dönemde Kafkasya’da bu ilişkileri barış süreci belirleyecektir.

Bugün; Abhazların, Adıgelerin, Çeçenlerin, Asetinlerin, Karaçayların, Balkarların, Dağıstanlıların, Lazların ve Gürcülerin yaşadıkları topraklarda, kısacası Kafkas halklarının “Ortak Evleri” olan bir Kafkasyalık bilinci var artık bölgede. Günümüzde bu “Ortak Ev” de ortak toprakların bilinci ile yaşamak isteyen bir Kafkasya, bölgesinde sorunlarını barışçıl yöntemlerle çözmek istemektedir. Kafkasyalıların aralarındaki geçmiş tarihsel konumları, ticari ilişkileri, toplumsal sınıflar arası ilişkileri ile diaspora edilenlerle anavatanda yaşayanların aralarındaki ilişkileri bugün için artık tarihten gelen ve karmaşık sorunların olduğu o eski Kafkasya değildir. Bölgede dünkünden daha ileri devlet organizasyonlarına sahip olan yeni bir Kafkasya süreci vardır. Bu yeni süreç tüm sorunları barışçıl yöntemlerle çözecektir. Alanlarında yetişmiş, deneyimlere ulaşmış; iktisadi, kültürel, siyasi, barışçıl, ekonomik ve demokratik ilişkilere yön verecek olanlar bu yeni sürecin kadroları olacaktır. Tarihten gelen sorunları anlayan, anlatabilen, kavrayan bir Kafkasya; barışçıl olanaklarla ülkenin bağımsızlığını, Rusya ve çevresindeki devletlerle ilişkilerini, yarınını ve halkının mutluluğu ile savaşsız bir Kafkasya’yı bu yeni süreç var edecektir.

Sömürgeciler tarihin her döneminde insafsızdılar. İnsanlık dışı yöntemlerle halkların özgürlük mücadelelerini bastırmışlardı. Kafkasya’da yeni oluşmuş bu sürecin yeni kadroları karşılarında yeni bir güce dönüşmüş 19.yüzyıl kolonyalistleri ve onların bugünlerdeki uzantıları olan emperyal devletlerin güçlerini ve ne yapmak istediklerini daha iyi değerlendirebilmektedirler. Dünyada ve Kafkasya’da emperyal ordular ve emperyal devletler arasında çıkar çatışması alanları yaratılarak hep yeni savaşlar isteyenler olacaktır. Kafkas halkları kendi bağımsız devletlerinin oluştuğu bu yeni süreçte topraklarının kana bulanmasına artık izin vermeyecektir. Savaş kışkırtıcıları ve savaştan medet umanlar 18., 19., 20. yüzyıllarda yaptıkları gibi artık Çerkes ulusunu kışkırtamayacaklar.

Tarihsel haksızlıklara uğramış, savaş ve sürgünlerden kaynaklı sorunlar yaşamış olan Kafkasya; bu yeni süreçte yeni ilişkilerle ulusal, politik, siyasi, ekonomik, kültürel, coğrafi, kimlik değerlere yönelik pek çok sorunu bu yeni dönemde ele alacak ve disaporanın da tarihi kökleri ile buluşma arzularını gerçekleştirecek, yarına yönelik kaygılar yok edecektir. Bu durum yeni kadroların yeni süreçte barışçıl demokratik ilişkileriyle oturtulacaktır. Sürgünle anavatan buluşması kitlesel olarak sağlandığında, Kafkas - Rus savaşlarının toplumsal sonuçları olan tarihsel haksızlıklarla yüzleşme gerçekleşecektir. Kafkas - Rus savaşları tarihinin tarafı olan Rusya geçmiş toplumsal ilişkilerin sonuçlarıyla yüzleşmelidir. Kafkasyalılar ülkelerinde sürüldükten sonra gittikleri yabancı topraklarda çetin bir yaşama mecbur tutuldular. Anavatanla buluşma Kafkasya’da ki bu yeni süreçte geçmiş sürgün kimlikler üzerindeki ilişkilerin yarınını da belirleyici olacaktır. Sürgün kimliklerin diasporadaki en ciddi sorunu olan asimilasyon Kafkasya’da barış ortamında geliştirilecek bu yeni sürecin çözeceği en temel baş sorun bu yüzleşme olacaktır.

Turabi Saltık

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @Cerkesya: Unutmadık, unutmayacağız #MedetÖnlü #22Mayıs2013 https://t.co/qGd7zsOuIV
https://t.co/c8y7vrGLmm #may21in21languages #21dilde21mayıs
RT @Cerkesya: #21Mayıs1864 #21may1864 #genocide1864 #CircassianGenocide #circassianexile #CerkesSoykırımı https://t.co/uCRADFgBAf
RT @Cerkesya: ADIĞE BAYRAK GÜNÜ KUTLU OLSUN https://t.co/dl3NVFLgSA
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı