Kuzey Kafkasya’nın ve Adigey’in tarihi çetindir. Zorlu bir geçmişi vardır. Halk acılardan, zulümlerden ve mücadele dolu bir yaşamdan süzülerek geldi bugünlere. Acılarla iç içe olan efsunlu, gizemli ve büyüleyici bir geçmişi de var Kuzey Kafkasya’nın. İşte tarih bu efsunlardan, gizemlerden kaynaklanan sözlü efsanelerde ve mitoslarda gizlidir. Bin yılların birikimi halkın tarihinde aydınların ve aydınlanma mücadelesi verenlerin şahsında netleşti. Binlerce yıllık sözlü söylence, mitos ve efsanelerden beslenen aydınlanma hareketlerine bu kültür kaynaklık etti. Popüler gelenekler bu kültürel mirastan bu güne gelmektedir. Aydınlanma bu mirası sürdürenlerin misyonuyla taçlaştı. Çok yurtseverler çıktı. 

Dünya aydınlanma süreci çetindi. Kuzey Kafkasya’da da bu süreç çetin geçti. 

On beşinci yüzyıl ve sonrasında başlatılan Rönesans, aydınlanmayı dayattı batıya. Oralarda aydınlanma süreciyle birlikte, ulus devletler ve ulusal kimlikler, ulusal pazarlar erken çıktı ortaya. Ulusal kimlikler ve aydınlanma kapitalist pazarlarda geliştirildi. Aydınlanma batıda, çabuk egemen hale geldi. 

Doğu ve Orta doğuda ve Kuzey Kafkasya’da üretim ilişkileri ve pazar ekonomisi daha geriydi. Kapitalist üretim yerine buralarda feodal üretim ilişkileri baskındı. Toplumsal yapıda kabile, aşiret, boy parçalanmışlığı egemendi. Feodalite içerisinde pazar bilinci, ulus bilincini ve ulusal kimlikleri ortaya çıkartmakta bir hayli gecikmişti. Böyle olunca aydınlanma mücadelesi zor ve geç çıktı ortaya.

Kuzeyde aydınlanma hareketlerinin hayata geçirilmesi zordu. Ama binlerce yıllık birikimlerden gelen ve sözlü edebiyattan gücünü alan Nart mitolojilerinin, muazzam birikimleri vardı. Bu birikim üzerine inşa edilmiş geleneklerden gücünü alan aydınlanmacı kişiler; ortaklaşa çalışmalarla, tarihsel misyonlarıyla, ilerici rolleriyle halk arasında, feodaliteye karşı ulusal aydınlanmayı ve yazılı alternatif edebiyatı Adige yazın diliyle başarmaya çalışıyorlardı. Ancak pek çok nedenlerle bu aydınlanmacı kişilerin ilerici çalışmaları engellendi. 

İşin ilk başlarında dokunulmazlıkları olan bu aydın kişiler süreçte feodal beylerin hizmetine girmedikleri için engellendiler. Halkın içerisindeki ilk aydınlar Ceguakuelerdi. Bu ozanlar Kuzey Kafkasya’nın tarihinde aydınlanmanın öncüleriydiler. Dünyada da ozanlar aydınlanmanın öncüleriydiler. Homeros’dan, Heziodos’dan, Kesenefobi’den bu tarafa Kuzey Kafkasya’da, Anadolu’da, Mezopotamya’da, Mısır’da ve Babil’de halk ozanları hep aydınlanmacıydılar. Ve muhaliftiler. Düşünceleri aykırıydı kurulu düzene. Nesimi ve Hallacı Mansur’da, Pir Sultan gibi engellendi. Aydın olmak zordu. Kelepçe takılmamış, zindana atılmamış aydın yoktu.

Nart mitolojilerinin mirasını iyi değerlendirmişti ozanlar. Şairlerle birlikte özellikle 18. 19. ve 20. yüzyıllarda aydınlanma sürecini geliştirdiler. Tarihten gelen görkemli Adige kültür mirasını değerlendiren kişiler oldular. 

Kuzey Kafkasya’da yazının başlangıcı ne zaman ve nasıl gelişti? Yazıya nasıl geçildi? Bakmak lazım buna.

Bir sefer Kuzey Kafkasya’nın yerleşik halklarında yazı çok eskiden beri bilinmekte ve kullanılmaktaydı. Bir dilin orijininde yazı, kitap, kalem kelimeleri varsa o dil yazıyı tabii ki yazılı hala dönüştürmekle de alternatif olmuştu. Geçmişinde sözlü mitoslar ve efsaneler, masallar bulunan bir halkın kültür mirası, insanları beslemiş, aydınlanma hareketlerine öyle öncü olmuştu. Bu miras Kuzey Kafkasya’da aydınlanma hareketlerini beslemiş yazıyı doğurmuştu.

Bugünkü Adige yazın dilinin temeli ise Adige aydınları tarafından atıldı. 

Sonraki yüzyılda geliştirildi ve bugünkü haliyle buluştu. Buluşma halk tarafından benimsendi. Bu çalışmalar 16. ve 17. yy’ da Anayurt Kafkasya’dan uzakta yetişmiş aydınlar tarafından başlatılmıştı. Pek çok kişi anavatandan uzakta; Batıda ve Moskova’da yetişmişti. Özellikle ilk başlarda Rusya’da -1625- Dekabris hareket dediğimiz süreçte köylü ayaklanmaları ve köylü isyanlarıyla birlikte gelişen hareketlerden ve aydınlardan etkilenen pek çok kişi vardı. Toprakların kullanımı üzerine geliştirilen reformlar beraberinde aydın kimlikli kişileri de doğurmuştu. Bu mücadele Kafkasya’ya yansımıştı. Rusya ve Moskova ile yakın ilişki kuranlar bu süreci Kafkasya’ya taşımışlardı. Devam eden yüzyılda Kuzey Kafkasya’da pek çok aydın çıktı. Aydınlanma hareketlerini onlar coğrafyaya yaydı. Gün oldu Batı Avrupa’da ve Moskova’da eğitim de aldılar. Bunlar Şore Negumelerdi. Han Geriy, Adil Geri, İslam Geriy, Kosta Hetagati gibi kişilerdi. Abhazya’da ise kendi olanaklarıyla yetişmiş ve sürgünden vatana çocuk yaşta getirilmiş Dırmıt Gulya idi. Bütün bu ünlü kişiler Kuzey Kafkasya’nın tarihinde aydınlanma hareketlerinin öncüleriydiler. Aydınlanma hareketlerini halk arasında yayan, kitlelerle buluşturan kimlikler oldular. Çarlığın baskılarıyla Kuzey Kafkasya ‘Aydınların Sürgün Diyarı’ yapılmıştı. Siyasal iktidar mücadelesiyle birlikte siyasal iktidar-aydın ilişkileri içerisinde cezalandırılan pek çok aydın Çarlık tarafından Kuzey Kafkasya’ya sürgün edilmişti. Alanlarında bu ünlü kişiler bir takım bilgi ve kültürleri halk arasında yaydılar. Bunlarla ilişki kuran yerli halktan pek çok ilerici unsur muazzam birikimlere ulaşmış kendi kültürleriyle, bu çalışmaları birleştirmiş ortaya bir aydınlanma hareketi çıkartmışlardı.

Kuzey Kafkasya’nın tarihi çetindir. Çetin olduğu kadar özgürlük mücadelesiyle de ünlüdür. Batılılar ve Kolonyalistlerce, halkın dilleri, dinleri, kültürleri, toprakları, zenginlikleri üzerlerin de müthiş oyunlar oynanıyordu. Bugün içinde böyledir bu. Toplumsal yapı ve toplumsal dinamikler içerisinde farklı dinsel dizgelerin ve dinsel inançların varlığı; Hıristiyan ve Müslüman inançlarının varlığı iç içe bir inanç dayatıyordu. Dolaysıyla İslam-i öğeler ve İslam öğretisinin Kuzey Kafkasya’ya girmesi, özellikle daha Ömer zamanında Dağıstan’a ve oradan da Batı Kafkasya’ya dayanması, yerli halk kültürleri arasında geleneksel yaşam tarzıyla buluşunca çatışmalar yaşamaya başladı. Bu çatışmalar farklı bölgelere kadar yayıldı. Dışarıdan desteklenmelerle -özellikle Osmanlı İstanbul’undan ve Kırım Hanlarınca gönderilen mollalarca- medrese eğitimi başlatıldı. Bu medreselerde; köylerden, kırlardan toplayabildikleri yoksul halkın çocuklarını eğitiyorlardı. Anlamadıkları Arapça bir dilde eğitim veriyorlardı. Kuzey Kafkasya’nın bölünmüş, parçalanmış boy kabile ilişkileri içerisinde İslam-i motifler ağırlaştırılıyor, gericilik yaygınlaştırılmaya çalışılıyordu. Bu çalışmalara feodal beyler destek sunuyorlardı. Gerici oluşumlara, Arapça veya başka dillerde yürütülen çalışmalara karşı çıkan aydınlar, Adige diliyle eğitim ve öğretimi savundular. Bunlar azdılar ama etkili ve öncüydüler. Ulusal pazarlardan ve ulusal kimliklerden yanaydılar. Adige dilini ısrarla savunmuş ve hayata geçirmeye çalışmışlardı. Bu öncü aydınların başında Negume Şore vardı. Negume Şore, 1840’lı yıllarda Adigeler arasında anadil de okuyup yazmayı kitlelere benimsetmeye çabaladı. Arapça’ya karşı çıktı. Anadil çalışmalarını ve Adige halkının tarihini, öykülerini Adige diliyle öğretmenin ve geliştirmenin yollarını aradı hep. Halktan destek görmesine rağmen Adige dilinin yerine Arapça dili yaygınlaştıran feodal önderlerce bu aydın kişinin çalışmaları engellendi. Ne yazık ki kendisi o dönem anlaşılmamıştı. Yazdıkları yakıldı. Pek çok aydın dışlanıldı ve içlerinden bazıları Tobil Talusten gibi taşlatıldı ve köyünden uzaklara sürüldü. Bu aydınlar yurtseverliklerinden ödün vermeden yoksul halkın çocuklarına, anadilde eğitimi vermek için ormanlarda, kırlarda saklanarak öyle faaliyet sürdürdüler. Feodal beylerin anadil Adigece eğitime karşı çıkmalarına rağmen aydınlar arasında ve halk arasında sınırlı da olsa bir çalışma vardı. Fakat bu çalışmalar aydınlar arasında kaldı. Geniş kitlelere ulaştırılamadı. Bunların pek çok sebepleri vardı. Tarihten gelen derin çelişkilerdi. Dört yüz yıl süren Kafkas-Rus savaşlarının çelişkileri; dinsel inançlar, feodal oluşumlar içerisinde çeşitli çıkar ilişkileri gibi daha pek çok benzer çelişkilerdi bunlar. 

Bütün çetin çelişkilere ve çetin savaşlara karşı tarihten gelen görkemli bir Adige uygarlığı da vardı. 

Kuban uygarlığı ve Kolh uygarlığıydı bu. Bu uygarlıkların kültürel mirasının bilincinde olan kişiler ilerici misyon ve rolleriyle aydınlanma mücadelesini sürdürdü. Tarihten gelen bu uygarlıklar ve güçlü miras ne yazık ki feodal beyler tarafından tarumar edildi. Dört yüz yıl süren haksız savaşlarda harcandı. Çelişkili yaşam içerisinde aydınlanma hareketleri, aydınlar arasında sınırlı kaldı, halka indirgenmesi ve ulusal aydınlanmanın kitlelere ulaştırılması engellendi. Bu engelleme bütünüyle iradi ve bilinçliydi. Politikti ve toplumsal üst sınıfın iradesiyle gerçekleşmişti. 1840’lı, 45’li yıllardaki öncü aydınlanmacıların takipçileri bu mirası yerde bırakmadılar. Sürgünü yaşayan ve yeniden anayurda dönenler ile sürgünden sonra geride anayurtta kalan ilerici aydın kimliklerce yaşama geçirildi. Yirminci yüz yılın başlarında yurda dönen pek çok kişi okullar açarak, gazeteler çıkartarak faaliyetleri oradakilerle birlikte sürdürdü. Tsağo Nuri ve Dım kardeşler gibi kişilerde vardı aralarında. Adige Maq gazetesini ilk onlar çıkardılar. Mos Şocen, İbrahim Tsey, Tembot Akhokh, Ş.Hakurate, Hacmırze Lafiş, Sait Kocesu gibi kişilerle birlikte Kabardeyli Yusuf Nastuyev, K. Makıhiside, Kellet Ulbiş gibi kişiler, bu aydın ve yurtseverlerin tümüde 20.yy’ın başında Rus burjuva devrimine katılmış ve içlerinden bir çoğu Sibirya’ya sürgüne gönderilmiş, sonradan yurda dönerek aydınlanma hareketlerinin içinde yerlerini almışlardı. Aydınlanma mücadelesini şehirlerden köylere kadar indirgemişlerdi. 

Ve kadınlar arasında da yer bulmuştu aydınlanma mücadelesi. 

Kadın da aydınlanma mücadelesi içerisine girmişti. Goşenay Şocen ve Cışha Canbulat, aydınlanma mücadelesine öncü olmuş ilk aydın Adige kadınlarıydı. Ardından yeni yetişen gençlik içerisinde aydınlanma hareketlerine pek çok edebiyatçı, şair, yazar katıldı. Şocentsuk Aliy en önde çalışmış ve önemli eserler meydana getirmiş aydın yurtsever kişilerdendi. Jır Hamit, Jane Kırmız ve daha onlarca yüreği ve yüzleri aydın, bilinçleri aydın kimlikler çıkmıştı. Kendilerinden önceki aydınların başlattıkları çalışmaları ileri götüren kimliklerdi bunlar. Özellikle yazın dili ve alfabe konularında çok mesafe alındı. Edebiyat ve yazın dili oluşturuldu. Pek çok edebi eser, şiir, roman, öykü ve sanatsal çalışmalar kitlelere bu yolla ulaştırıldı. Günümüz Adige edebiyatı bu dile ait yazın diyalektleriyle oluşturuldu ve Adige aydınları tarafından geliştirildi.

Aydınlanma hareketleri tüm coğrafyaya yayılmış ve etkili olmuştu. Kuzey Osetya’da da Alan halkının ilerici kişileri St. Petersburg’da okumuş ve eğitim almış kimselerdi. Kosta Hetagati 1800’lerde ülkesinde kültürel, sanatsal alanlarda çalışmalar yapmıştı. Şiir, resim, tiyatro ve gazete çalışmalarıyla tanınmıştı. Ardından gelen pek çok önemli Alan aydını pek çok alanda faaliyette bulunmuş değişik gazeteler çıkartmışlardı. İron Gazet, Zondı, Nog Tsard, Khun Tın gibi aylık, haftalık olarak çıkartılan gazetelerin yazarları A. Konukatı, A.Z. Kubaltı, Yelbızdıkho Biritat, Taras Sozatı, Georgi Tsagoltı, Nikolay Kolka gibi pek çok Alan aydını Kuzey Kafkasya’da aydınlanma mücadelesi veren öncü kişilerdi. Bunlar bölgede etkiliydi. Alan aydınlarının çalışmaları, Adige, Kabardey, Abhaz aydınlarının çalışmalarıyla buluşuyordu. Abhazya’da da Gulya Dırmit ve yakın çevresince önemli bir aydınlanma başlatılmıştı. Abhaz aydınlanmasını yürüten, eğitim ve öğretim işlerine özgün katkılar sunan Abhaz aydınlarından olan A.İ.Çukbar, K.F.Dzidzar, Simon Basaria, Samsa Camba, Vasil Agırba gibi kişilerce faaliyet sürdürülüyordu. Yirminci yüz yılın ilk çeyreği ile birlikte pek çok romancı, yazar, şair Abhaz yazı dilini geliştirdi. Abhaz edebiyatı içerisinde yerini aldı, Abhaz aydınlanma sürecine katıldı, destek verdi.

Abhazlar, Adigeler, Alanlar arasında ve Kuzey Kafkasya’da aydınlanma hareketleri büyük bir titizlik, mücadele ve özverili çalışmalarla günümüze ulaştırıldı.

Bugün ise halkın her alandaki umutları ve gelecekteki beklentileri; sanatçı estetiği ve sanatçı yüreğinin sıcaklığıyla daha ileri bir sürece taşıyacaktır aydınlanmayı.

Bu sıcaklık; Seteney’in kucağına aldığı ve Tlepş’in bir sanat ustalığıyla kırdığı, sıcak taştan gelen sıcaklıktır... 

Beş bin yıl bu sıcaklık ısıttı Kuzey Kafkasyalıları. Güneş her doğduğunda bu sıcaklıkla selamladı, Seteney’le Tlepş’in çocuklarını. Adige sanatındaki ayrıcalık bu sıcaklıktır. Ama sonra Kafkasya’da döküldü göz yaşı ilk... Kafkasyalının yüreği arayışa başladı. Ve onlar sıcaklığı buldu, Sosrukua’nın ateşiyle dünyayı selamladı. Karlar burada dondu, buzlar burada eridi, topraklar burada sulandı. Cansuyu oldu Oşhamafe. Dünde kavga vardı Kafkasya’da bugünde! Elbruz bir aydınlanma kavgası...

Alanlar

Aralık 08, 2018

Tarihte “Alan” veya “As” adıyla anılan bu eski halk, M.Ö. dönemlerde bugünkü Kazakistan topraklarında yaşamaktaydılar. Miladi dönemin başlangıç yıllarında ise Alanların büyük bir bölümü Volga ırmağını geçerek Don ırmağı civarlarına, Kırım ve Kuzey Kafkasya topraklarına gelerek bu bölgelerde uzun yıllar hakimiyet kurmuşlardır. [s. 48] Alanların bir bölümü ise, M.S. V. yüzyılda bugünkü Ukrayna’nın güneyinde yaşayan Cermen-Got kavimleriyle birlikte Orta Avrupa üzerinden İspanya ve Fransa’ya kadar gitmişler ve hatta kuzeybatı Afrika’da bile izler bırakmışlardır. İspanya ve Fransa’da yerleşen Alanların bir kısmı ise daha sonra İtalya dolaylarına göç etmişlerdir. Kuzey Kafkasya’da yerleşen Alanların bir bölümü, Moğol istilasından kaçan Kıpçaklarla birleşerek XIII. yüzyılda Macaristan’a gitmişler, XVII. yüzyılın sonlarına doğru orada Macarlarla karışarak asimile olmuşlardır. 

Don, Kırım ve Kuzey Kafkasya’da kalan Alanlar ise etnik ve kültür bakımından diğer kavimlerle karışmamaya özen göstermişler ve XIV. yüzyıla kadar tarih sahnesinde kalmayı başarmışlardır. Alanlar son yıllarını, bugünkü Karaçay-Çerkes ve Kabardey-Malkar topraklarının Beştav ve Abhazya’nın Kodor ırmağı çevresinde ve yüksek dağlık vadilerde XVIII. yüzyıla kadar sürdürmüşlerdir. 

Alanların bir bölümü ise, Yenisey ırmağının doğduğu bölgelerde XVII. yüzyıla kadar yaşamışlardır. XX. yüzyılın ortalarında bile, Türkmenistan’da yaşayan Alanlar vardı. Bugün, Kazakistan’da Alan adında küçük bir kavimin yaşadığı rivayet edilmektedir. 

Eski Alanların döneminde yaşayan bazı alimler şöyle diyorlar: “Onların [Alanların] içinde çeşitli kabileler yaşıyorlardı. Bunların hepsi de kendilerine Alan derler. Alanların hakimiyetinde olan kavimler de kendilerine Alan derler.” 

Birçok alim, 200 yıldır, Alanların kökenini ortaya çıkarmak için çalışmaktadır. J. Pototskiy de bu alimlerden biridir. J. Pototskiy, yüksek dağların yukarı kısımlarında Alan bakiyelerinin yaşadığına inanıyordu. Ama ne yazık ki onları bulmak için dağlara gitme imkanını bulamadı. 

XIX. yüzyılda Klaproth, V.S. Miller, Kulakovskiy gibi birçok alim Alanların dilleri hakkındaki materyalleri incelemeye bile gerek görmeden, “Alanlar İranî kökenli bir kavimdir ve bugünkü Osetlerin atalarıdır” demişlerdir. 
Alanların dilleri hakkında dört ayrı görüş vardır. V.İ. Abayev, Z.N. Vaneev, Z.A. Kuznetsov, Gagloyti, V. Vinogradov gibi bir kısım alim yukarıdaki görüşü benimsemişlerdir. İspanyol Etnograf Hose Manuel Thomas Tabenara, Kazanlı Profesör M.Z. Zakiyev gibi ikinci kısım alim ise, Alanların Türk kökenli bir kavim olduklarını ve bugünkü Karaçay-Malkar Türklerinin ataları olduklarını ileri sürerler. U.B. Aliyev, M.A. Habiçev. H.M. Hacilayev, Ş.H. Akbayev adlı Karaçay-Malkarlı alimlere göre ise, “Alanlar, Türk ve İranî kökenli kavimlerden oluşuyordu. Türk kısmı, bugünkü Karaçay-Malkar Türklerinin atası, İranî kısmı da bugünkü Osetlerin atasıdır...” 

B.A. Alborov’un ise kendi görüşünü savunmaktadır. Ona göre, Alanlar çok eski dönemlerden itibaren iki ayrı halk olmaya başlamışlardır. İranî kökenli Alanlar, Kafkasya’da M.S VII. yüzyıla kadar yaşamışlardır. Bunlar Osetlerin atasıdır. Türk kökenli Alanlar ise, Kıpçaklar ile birlikte M.S. V. yüzyılda Kafkasya ve Avrupa’ya gitmişlerdir. Plano Caprini, Wilhelm Rubruk, Ebülfeda, Yosifato Barbaro’nun söylediği Alanlar işte bu Türkçe konuşan Alanlardır. Bunlar da Karaçay-Malkar Türklerinin atasıdır. 

B.A. Alborov, 20 yıl kadar bir zaman, Alanların dilleri hakkında bir şeyler bulabilmek için, bin kadar kitap, makale ve harita incelemiştir. Bu materyallerin birçoğu, Alanların en başından itibaren Türk kökenli olduklarını ve Karaçay-Malkar Türklerinin atası olduğunu ortaya koymaktadır. Bu materyallerin bir kısmı ise tarihi belgelerdir. Bu belgeler 1400 yıllık bir tarih sürecini içeriyor. Bu belgeleri yazanlar; Arap, Gürcü, Suriyeli, Rus, Rum, Fransız, Macar ve Alman alimlerdir. Bu belgelerden ortaya çıkan gerçekleri şu şekilde özetleyebiliriz: 

1. Alanlar öteki Türk kavimlerine oranla daha yüksek bir kültüre sahiptiler ancak diğer vasıfları eski Türk kavimleriyle aynıdır. 
2. Alan-Asların dili Türk dilidir. 
3. Alan-Aslar Türk kavmidir. 
4. Tarihte bilinen Türk kavimlerinin bir kısmına alimler “Alan” adını vermişlerdir. 
5. Bazı alimler, Alan-Asları Türk kavimleri grubunda göstermişlerdir. 

Biz de, Karaçay-Çerkes ve Kabardey-Malkar topraklarında yaşamış olan Alanlar hakkında buna benzer yedi belge bulduk. Bununla birlikte şu noktayı belirtmek gerekir; “Alan-Aslar, İranî kökenli bir kavimdir ve konuştukları dilleri de İranî bir dildir” [s.49] görüşünü ileri süren bir kısım alim bu görüşlerini doğru dürüst bir belgeye dahi dayandıramamışlardır. Tarihte herhangi bir İranî kökenli bir kavime “Alan-As” denildiğini gösteren hiçbir tarihi belge yoktur. “Alanlar, İskitlere ve Sarmatlara benzerler” görüşü ise belge olarak kabul edilemez. Öte yandan İskit ve Sarmatların İranî bir dil konuştukları da şüphelidir. İskitler ve Sarmatların arasında birçok Türk kaviminin yaşadığını eski alimler açık bir şekilde ifade etmişlerdir. Tarihte, birçok değişik kavim için İskit ve Sarmat denildiği de bilinen bir gerçektir. 

IV. yüzyılda yaşamış olan Bizanslı meşhur tarihçi Ammian Martsellin, Alanlar hakkında şöyle diyor: “Alanlar her şeyleriyle Hunlara benzemektedirler. Ancak onlar Hunlara göre biraz daha yumuşak ve medenidirler ve daha yüksek bir kültüre sahiptirler [Biblioteka, 1836:61; Hrestomatiya, 1953:265].” Hunların eski bir Türk kavmi olduğu artık bilinen bir gerçektir. A. Martsellin “Her şeyleriyle” derken “dil, giyim, adet, gelenek, içinde yaşanılan evler ve hayat tarzı” gibi kültür unsurlarını kastetmektedir. A. Martsellin’in döneminde İran ile Bizans komşuydu ve bu iki devlet arasındaki ilişkiler M.Ö. yıllardan itibaren başlamıştı. Bizanslılar, İranlıları çok iyi biliyorlardı ve tabii ki Alanları da tanıyorlardı. Eğer Alanlar, İranî kökenli bir kavim olsalardı A. Martsellin bunu ifade ederdi. 

Gürcüler ile Alanlar bin yıldan fazla bir zaman birbirleriyle komşu olarak yaşamışlar, birbirlerinden kız alıp vermişler, karşılıklı ticaret yapmışlardır. Kafkasya’da, özellikle de Kuban ve Terek ırmakları civarında yaşamış olan Alan-Asları çok iyi bilen Gürcü vakanüvislerin yazdıklarına bir bakalım: “Vobos [Hazar Kağanının oğlu] ve onun kabilesi Ovslardır [SMOMK,1897:64].” Gürcü vakanüvisler, Alanların Hazarlardan çıktığını söylerler. Eski Gürcüler, Alanlara “Ovsı” adını vermişlerdir ve bu tarihte kayıtlıdır. Hazarlar ise bir Türk kavmidir ve bunu Gürcüler de çok iyi biliyorlardı. Çünkü, Hazarlar sürekli olarak Gürcü topraklarına akınlar yaparlardı. Öte yandan aynı dönemlerde Gürcüler ile İranî kökenli halklar arasında yakın ilişkiler kurulmuş durumdaydı. Gürcüler, herhalde, İranî kavimler ile Hazarların birbirlerinden başka kavimler olduğunu biliyorlardı. Bu yüzden, Kafkasya’daki Alanların tümü İranî kökenli olsalardı, Gürcüler onların Hazarlardan çıktığını söylemezlerdi. 

Alanların Hazarlardan çıkmış olduğunu başka alimler de söylerler. Bununla ilgili, M. Seleznev şöyle diyor: “Alanlar, Abhazya’nın yukarı kısımlarından Beştav bölgesine kadar, Kahetiya [Gürcistan’ın doğu tarafı], Dağıstan dağları, Hazar denizine kadar olan bölgelerde yayılmışlardı. O dönemin tarihçileri, buralarda yaşayan kavimlere türlü adlar vermişlerdir. Bu adlar genellikle Alan, Osetin, Hazar şeklindedir [Seleznev, 1847:30].” 

Ancak, burada şu noktayı açıklamak gerekir. M. Seleznev’in burada ifade ettiği kavimler arasında geçen “Osetin” sözünde bir yanlışlık olmalıdır. Çünkü, “Ovset” veya “Oset” sözleri, XVIII. yüzyılda “Ovs” sözünden türemiştir. “Ovs” sözü ise yukarıda da belirttiğimiz gibi, Gürcülerin Alan-Aslara verdiği addır. Gürcü dilindeki “-et” affiksi ise bir kavme mensubiyet anlamında “-lı,-li” ekidir. Rusların da bu söze “-tin” affiksini eklemesiyle ortaya “Os-et-tin” sözü çıkmıştır. Bu durumu, Ord. Prof. Dr. A.İ. Gildenştedt de aynı şekilde açıklamıştır. Öte yandan başka bir noktayı daha belirtmek gerekir; Hazarlar, Kuzey Kafkasya’da V-X. yüzyıllarda yaşamışlardır [Artamonov, 1962:359]. 

Meşhur Arap seyyah İbn Dast, 913 yılında, Kuzey Kafkasya’da yaşayan kavimlerle ilgili şunları yazmaktadır: “Peçenekler ile Hazar Kağanlığı arasında büyük bir [özerk] bölge vardır. Bölgenin bir tarafında yüksek dağlar yer alır. Bu bölgenin düzlük yerlerinde iki Türk kavmi yaşar. Bunlardan biri Tulaslar, diğeri de Kergerahlardır [Hvolson, 1869:54].” 

“Tulas” sözünü [Tavlas>Tavlu-As=Tavlu-Alan] anlamak hiç de zor değildir. “Tavlu” [Dağlı] sözü, Karaçay-Malkarlıların çok eski tarihlerden beri kendilerine verdikleri addır. V.A. Kuznetsov da, “Tulas” [Tavlas] adlı Türk kavminin, Karaçay-Malkarların atası olduğunu ve bu sözün “Tavlu-As” [Dağlı-As] sözlerinden oluştuğunu ve bu kavmin konuştukları dilleri itibariyle eski Bulgar Türkçesi’ne dönüşen Alan-Aslar olduğunu söylemektedir [Kuznetsov, 1962:75]. 

Arap coğrafyacı İdrisî [XII. yy.] ve İbn Said [XIII. yy.] de; Abhazya’nın doğusundaki bölgelerde Alan-Asların yaşadığını söylemektedirler. V.V. Barthold, İdrisî ve İbn Said’in yazdıklarını şöyle aktarıyor: “İbn Said’in söylediğine göre Kafkasya’nın en batısında Kasa adlı bir kavim yardır. Elimizdeki diğer materyallerle karşılaştırdığımızda bunların Kasoglar olduğunu anlıyoruz. Doğuda ise Arkeşler [Azkeş], Abhazlar ve Alanlar yaşamaktadır. Bunların hepsi Hıristiyandırlar ve Abhazlar dışındaki diğer kavimlerin tümü Türk kavimlerinden sayılmaktadırlar [Barthold, 1973:103-113].” 

Arkeşler [Azkeş] Alanların “As” koluna mensupturlar. Eskiden, Dağıstan’da Alanların “Keş” adında bir kolu yaşamaktaydı [Reyneggs, 1796:96]. “Arkeş/Azkeş” sözünün anlamı “As/Yas-Keş” [Aslara mensup Keş] şeklindedir. Ancak bu sözün anlamı “Asların bir parçası [azı]” şeklinde de olabilir. “Keş” sözü, eski bir Türkçe sözdür. Anlamı “okluk/ok torbası/ok kılıfı” demektir. M.A. Habiçev ise bu sözü, “Az [As]-Keş [kişi/adam]” şeklinde açıklamaktadır [Habiçev, 1977:78]. 

Meşhur Arap tarihçisi ve coğrafyacı Ebülfeda [1271-1331], Karaçay-Çerkes, Kabardey-Malkar ve Abhazya’da yaşayan Alan-Asların bir Türk kavmi olduğunu söylemektedir. Ebülfeda şunları yazıyor: “Abhazya’nın doğusunda, denize yakın bir bölgede ‘Alanı’ adında [Medinet Alanie] bir şehir vardır. Bu şehirde Alan adında bir kavim yaşamaktadır. Bu yüzden şehrin adı Alanı’dır. Alanlar [Al-Lan] Türk’türler ve Hıristiyan dinine [s.50] mensupturlar. Bu bölgelerde Alanlar oldukça kalabalıktırlar. Çok geniş bir araziye yayılmışlardır. Alanlara yakın bir yerde ‘Assı’ [Al-Ass] adında bir Türk kavmi daha yaşamaktadır ki bunlar da Hıristiyandırlar. Alanların kalesi bu yöredeki en güçlü ve sağlam kaledir. Bu kale, dağların yukarısındadır. Gökteki bulutlar sanki bu kalenin başında bir kalpak gibi duruyorlar. Bu kalenin içindeki halk [Alanlar], Demirkapı’ya kadar olan yerlere hakimdir [Ebülfeda, 1848:276-277].” 

Bizce, Ebülfeda’nın söylediklerinin tümü gerçekleri yansıtmaktadır. Çünkü: Alanların bir kısmının Abhazya topraklarında yaşamış olduğu tarihi belgelerle sabittir [Biblioteka, 1896:45; Lüle, 1927:14; Seleznev, 1847:140]. 

Derbent geçidi “Kapıların Kapısı”şeklinde adlandırılmaktadır. Ancak bu adlandırma bizde Elbruz dağı çevresindeki geçitler için kullanılır. Bununla ilgili çeşitli deliller de vardır [SMOMK, 1908:61]. Sözgelimi, Bizans, Türk ve Hazar Kağanlarının elçileri hep bu geçitleri kullanırlardı. Kluhor geçidi canlı bir ticaret yoluydu. XIII.-XIV. yüzyılda, Dağıstan’da çok fazla Alan yoktu. Bu dönemlerde Dağıstan’da Alanların yaşadığına dair bir belge yoktur. Öte yandan aynı dönemlerde, Malkar bölgesine “Asiya”, Malkarlılara da “As”, Karaçay bölgesine “Alanya”, Karaçaylılara da “Alan” denildiğine dair birçok belge ve delil vardır [Alekseyeva, 1971:168-169]. M.Ö. birinci 1000’de, Elbruz dağına “Kavkaz” adı veriliyordu. Türk kavimleri ise yüksek Kafkas dağlarına “Kapka” adını vermişlerdi [SMOMK, 1899:66; Gagloyti, 1866:231]. 

Kafkasya’da yaşamış olan Alanların Hıristiyan dinine mensup oldukları bilinmektedir. Bunu, İdrisî ve İbn Said de ifade etmişlerdir. Kafkasya’da, “tepesinde kale olabilecek” tek dağ vardır o da Elbruz dağıdır. Çünkü, Kafkasya’nın en yüksek, en haşmetli ve tepesinde bulutların bir kalpak gibi durduğu dağ, Elbruz dağıdır. Alanların, İranî bir kavim olduklarını ve bugünkü Osetlerin ataları olduğunu ileri sürenler, İdrisî ve İbn Said’in söylediklerine hiç kulak vermezler. Ebülfeda’nın söyledikleri ise iki türlü yorumlanmaktadır. U.S. Gagloyti ve Z.N. Vaneev, Ebülfeda’nın söylediklerini çürütmeye çalışırlar. Onlar, Ebülfeda’nın, İbn El-Esir’in [XIII. yy.] seyahatnamesinde anlatılan Kıpçakları, Alan zannettiğini söylerler [Alekseyeva, 1971:169; Volkov, 1973:95]. İbn El-Esir seyahatnamesinde şöyle diyor: “1222 yılında Moğolların istilası yüzünden bir kısım Kıpçak kabilesi dağların yükseklerine kaçtılar.” Ancak, İbn El-Esir’in “yüksek dağlar” dediği yer neresidir? Dağıstan mı, Çeçen-İnguş mu, Oset mi, Kabardey-Malkar mı, Karaçay-Çerkes toprakları mı, yoksa Krasnodar toprakları mı? Bu bölgelerin hepsinde yüksek dağlar vardır. 

İbn El-Esir, Alanların nerede yaşadıklarına dair hiçbir şey söylemiyor. Ebülfeda ise Alanların yaşadıkları yerleri ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. İbn El-Esir, Aslarla da ilgili hiçbir şey söylemiyor. Ebülfeda ise aynı şekilde Asların yaşadığı yerleri ayrıntılı bir şekilde açıklıyor. İbn El-Esir, Alanların dinleri hakkında bir şey söylemiyor. Söylediği tek şey: “Kıpçakların dini de Alanların dinine benzer” şeklindedir [Tisenhausen, 1941:26]. Ebülfeda ise, Alanların Hıristiyan olduklarını söylemekle yetinmiyor: “Alanlar, Hıristiyan dinine mensup bir Türk kavmidir” diyor. İbn El-Esir, yüksek dağdan ve onun başındaki kaleden hiç bahsetmiyor. Halbuki XIV. yüzyıldaki Elbruz dağının tepesinde sağlam kaleler inşa edilmişti. Timur’un askerleri bu kaleleri güçlükle zaptedebilmişlerdir [Tisenhausen, 1941:122]. 

Alanların İranî bir kavim olduklarını ve bugünkü Osetlerin ataları olduğunu ileri süren V.İ. Abayev ve E.P. Alekseyeva, “Ebülfeda’nın bahsettiği Alanlar gerçekten de Türk idiler. Ancak bunlar başlangıçta Türk değil, İranî bir kavim idiler. Daha sonra bunlar, X-XV. yüzyılda Karaçay-Malkar vadilerine gelen Türk kavimleriyle karışarak Türkleştiler. Öte yandan, Alanlarla karışan Türk kavimleri ise Alanların kavim adını ve dinlerini [Hıristiyanlığı] benimsediler [Abayev,1960:130-132].” V.İ. Abayev bu görüşü şöyle desteklemektedir: “Alan-Aslar, Hıristiyan dinine mensup idiler. Bu yüzden onların Türkleşmesi mümkün değildir. Öte yandan, Alan-Aslar gerçekten de Türk iseler, Hıristiyan olmayacaklardır [Abayev, 1960:131].” Yani, Abayev’in demek istediği şudur: “Türk kavimleri Hıristiyan olmamışlardır, Hıristiyan olan kavimler içinde de Türkler yoktur.” Ancak, Abayev’in bu görüşünün yanlışlığını ortaya koymak hiç de zor değildir. 

Yukarıda belirtilen vadilere çok fazla nüfuslu Türk kavimleri gelip yerleşmemişlerdir. Eğer böyle olsaydı, Gürcü vakanüvisler ve Bizanslı tarihçiler bundan bahsederlerdi. Osetya’dan Karaçay’a [Teberdi ırmağına] kadar olan bu kadar geniş bir arazide Türk kavimleri yaşamış olsalardı, herhalde tarih sayfalarına bir şeyler kaydedilir ve bu bölgelerde birtakım arkeolojik kalıntılar bulunurdu. Ancak durum söylediklerimizin aksi yönündedir. 

Kuzey Kafkasya’da iz bırakan Türk kavmi Bulgarlardır. Bulgar mezarları, Kabardey-Malkar’da üç yerde bulunmuştur. Bunlar, VIII-IX. yüzyıldan kalmışlardır [Alekseyeva, 1971:28]. Arkeolojik bilgilere göre Bulgarlar, Karaçay-Çerkes’te iki bölgede; Küçük Karaçay bölgesinde Rim-Gora ve eski Humara şehrinde yaşamışlardır. Bulgarlar bu bölgelerde VIII-X. yüzyıllarda yaşamışlardı [Alekseyeva, 1971:101-104]. Daha sonra buralarda yaşayan Bulgarlar, Alanlarla karıştılar ve eridiler. Kıpçaklardan kalan arkeolojik kalıntılar ise Pregradna, Kobu Başı, Storojevoy, İspravna, Kubina ve Beştav çevresi dışında başka yüksek dağlık bölgelerde görülmez [MPİSK, 1964:190]. 

X-XIII. yüzyılda bu bölgelerde Alanların nüfusu oldukça fazlaydı [Hudut-al-Alam, 1930:31]. E.P. Alekseyeva’nın ifadesine göre, sadece Karaçay bölgesinde 40’tan fazla Alan yerleşim yeri vardı [Alekseyeva, 1971:125]. Peki bu kadar Alan yerleşimi olan bu bölgede Alanları asimile edecek kadar fazla Türk kavmi nereye yerleşmiştir? 

V.İ. Abayev’in ikinci görüşünün de yanlış [s.51] olduğuna dair birçok delil gösterilebilir. Tarihi ve linguistik materyallerden de anlaşılacağı gibi eski Türk kavimleri arasında Hıristiyanlığı kabul edenler oldukça fazladır. Bugün bile Hıristiyan dinine mensup Türkler vardır. XIII. yüzyılda, Cengiz Han’ın istilasından önce, Uygurlar, Merkitler, Guzlar, Hıristiyan idiler [JNAA, 1969:82; Malov, 1951:131]. Öte yandan, Kuzey Kafkasya’da yaşayan Musevi Hazarların önemli bir kısmı da Hıristiyan idi [Gumilev, 1966:174]. Günümüzde ise, Gagavuzlar ile Çuvaşların Hıristiyan dinine mensup birer Türk kavmi oldukları malumdur. 

Ebülfeda’nın bizzat kendisinin Kuzey Kafkasya’da bulunmadığı anlaşılıyor. Peki o zaman nasıl olmuş da kitabında Alanlar hakkında bu kadar geniş bilgi verebilmiştir? V.V. Barthold bunu şöyle açıklıyor: “Ebülfeda bu bilgilerin birçoğunu İbn Said’in eserinden almıştır. İbn Said ise, XII. yüzyılda yaşamış olan bir Arap coğrafyacıdan almıştır [Barthold, 1973:103-113].” Ancak, Ebülfeda, Alanlarla ilgili bilgileri, İbn Said’in eserinden faydalanmakla birlikte daha birçok yoldan da elde etmiştir. Bunların içindeki en önemli kaynaklar da; Kuzey Kafkasya ve Arap ülkeleri arasında mekik dokuyan Alan tüccarlarıdır. 

X. yüzyıldan itibaren, Araplara ve İranlılara çok sayıda Alan ve Dağıstanlı, esir olarak satılmaya başlanmıştır [Hudut-al-Alam, 1930:3]. Kuzey Kafkasyalı Alanlar aynı dönemlerde Mısır ile olan ticaret ilişkilerini oldukça ilerletmişlerdi [İstoriya Dagestana, 1967:171]. 1264 yılında, Mısır Sultanı El-Melik Ez-Zahhar, Altın Orda Hanı Berke’ye bir mektup yazmıştır. Bu mektup, Berke Han’a bir Alan tüccarı tarafından götürülmüştür [Vaneev, 1959:84]. Bu dönemde, Suriye ile Mısır tek bir siyasi çatı altında ve bir devlet halindeydi ve devletin başındaki sultan bir Kıpçak kölesiydi. Tarihte, Kıpçaklar ile Alanlar, 100 yıl birbirlerine komşu olarak yaşamışlardır. Kıpçakların bir kısmı, 1222 yılında Alanlar ile bir ittifak kurup Moğollara karşı savaşmışlardır. 

X-XI. yüzyılda Araplar, Karaçay bölgesinde İslam dinini yaymak için oldukça yoğun bir faaliyet içerisindeydiler. Bununla ilgili olarak, Arhız bölgesinde, İslam dinini anlatan Arapça yazılı taşlar bulunmuştur [Lavrov, 1966:174]. 800 yılından 1200 yılına kadar Volga’daki Bulgar Devletinin başşehri Bulgar’da, Kuzey Kafkasya’daki Macar şehrinde, Besarabya ve Macaristan’da çok sayıda Arap yaşamıştır [Adıgi, 1974:228]. Öte yandan aynı dönemde Kuzey Kafkasya’da oldukça kalabalık bir Alan nüfusu yaşamaktadır. Yani bu yıllarda, Araplar ile Alanlar arasında sıkı bir ilişki vardı. Arap gezginlerin yazdığı seyahatnamelerde anlatılanları, J. Reyneggs’in söyledikleri de desteklemektedir. J. Reyneggs beş yıl Gürcistan’da yaşamıştır. 1776-1781 yılları arasında Gürcistan kralı II. İrakli’nin vezirliğini yapmış, 1782-1783 yıllarında da II. İrakli ile I. Solomon’un başında olduğu Gürcistan’ın diplomatı olarak Ruslar arasında kalmıştır. Daha sonra ise, Astarhan’da çeşitli görevlerde bulunmuştur. J. Reyneggs birçok kereler Kuzey afkasya’da bulunmuştur. Bu sayede özellikle Gürcistan ve Abhazya bölgelerinde yaşayan küçük kavimler hakkında oldukça gerçekçi bilgiler vermektedir. J. Reyneggs, Abhazya ile Karaçay arasındaki yüksek vadilerde yaşayan Alanların bir bölümünün dilleri ve hayat tarzları hakkında bilgiler vermektedir: “Abhazya’nın kuzeydoğusunda, Kuban ve Gordion dağlarının ayrıldığı yerde bir yüksek vadide aynı kökten küçük ve fakir iki halk yaşamaktadır. Bunların adı ‘Alani’dir. Tatarlar bunlara ‘Edeki Alan’ ve ‘Ostey’ derler. Bu iki halk, Kafkas-Tatar dillerinin karışımından oluşmuş değişik bir dili konuşurlar. Kendilerine yakın yerlerde ve kendileriyle aynı kökten olan diğer halklardan tek farklılıkları budur. Bu halkın insanları kendilerine ‘Tson’ derler. Komşuları ise ‘Soan, Sonti, Tsinti’ derler. Bu iki halk hayvancılık ve tarlacılık işleriyle uğraşırlar. Ancak tarlaları çok az ürün verir. Bu yüzden onlar tarla işleriyle pek fazla ilgilenmiyorlar. Daha çok yağmacılık ve talan işleriyle meşgul oluyorlar. Kuzeydeki Tatarlar ile güneydeki İberler, bunların yağma ve talan işleri için çok müsait bölgelerdir. Bu iki halkın tarihteki meşhur Alanlardan olduklarına şüphe yoktur. Strabon da, Svanların bunlarla bir akrabalığı olabileceğini söylemektedir [Lamberti, 1913:2].” 

J. Reyneggs’in bahsettiği bu iki halkın Alanların bakiyesi olduklarına hiç şüphe yoktur. XVII-XVIII. yüzyılda bu bölgede eski Alanların bir bakiyesi olduğu birçok alim tarafından da ifade edilmiştir. Gürcistan’da 20 yıldan fazla yaşamış olan A. Lamberti de bu Alan bakiyesinden bahsetmekte ve onları Karaçay, Svanetya ve Abhazya arasında göstermektedir. J. Pototskiy ise bunlar hakkında şöyle diyor: “Bu Alanlar, Svanlara komşu olarak yaşıyorlar ve nüfusları 1000 kişiden fazla değildir [Alekseyeva, 1971:168].” Yüksek dağ vadilerinde yaşayan bu Alan bakiyesi hakkında İ. Gerber de bahsetmiştir [Alekseyeva, 1971:168]. 

XIX. yüzyılda bile Abhazya ve Kodor ırmağı çevresinde Alan bakiyelerinin yaşadığı tarihi belgelerle sabittir. Kodor ırmağı çevresindeki Alan bakiyesinin yaşadığı köyün adı “Alanda” idi. Bu adın “Alan” sözü ile eski Türkçe’deki “-da” affiksinin birleşerek ortaya çıkmış olduğu anlaşılmaktadır. 

Zihinlerde, “Karaçaylıların kökeni Alanlardan geliyor ise, Karaçaylılar bugün Alan adı yerine neden Karaçay adını kullanmaktadırlar?” şeklinde bir bu soru doğacaktır. Ancak bu durum, Karaçay-Malkarlıların kökeninin büyük kısmının Türkçe konuşan Alanlardan olduğuna ters düşmez. Yakın tarihte “Alan” ve “Karaçay-Malkar” adlarının ayrı ayrı geçmesinin nedeni ise, yukarıda bahsedilen Alan bakiyelerinin varlığına delildir. Çünkü bu halk, eski atalarının “Alan” adını korumuştur. J. Reyneggs’in ifadesiyle, tarihte Karaçaylılar için “Tatar” sözü de kullanılıyordu. Malkarlılar ise yaşadıkları vadi adlarıyla anılıyorlardı. 

[s.52] Yukarıda anlatılan bu Alan bakiyesi, eski Kafkas dillerinden biriyle karışık olarak ana dilleri olan Alanca’yı konuşuyordu. Karaçay-Malkarlıların konuştuğu dil ise temiz ve arı bir Türkçe idi. Peki neden böyle bir durumla karşılaşmaktayız? Çünkü bu eski halkın bir parçası “bütün”den ayrılarak başka bir yerlere gidip yerleşirse, onların dili temiz kalır ve eski dilden pek fazla bir şey kaybedilmez. Bu durum, dillerin tarihi gelişimleriyle paraleldir. 

Sözü edilen bu Alan bakiyesi, Kuban ırmağı çevresinde yaşayan eski Alanlardan ne zaman ayrılmıştır? Biz bu bütünden ayrılış tarihini, XVIII-XIV. yüzyılda Kuzey Kafkasya bölgesinin Moğollar tarafından istila edildiği zaman olduğunu düşünüyoruz. Bu tarihten sonra da Alanlar ile Bizans arasındaki ilişkiler de tamamen kopmuştur. 

Başka bir önemli hususu daha ifade edelim ki, XVIII-XIX. yüzyıllarda birçok alim ve Gürcü-Megrel kavmi, Karaçay-Malkarlılara “Alan” diyorlardı. Osetler bugün bile Malkarlılara “As”, Malkar bölgesine “Asiya”, Karaçay bölgesine de “Ustur Asiya” [Büyük Asiya] derler. Aslar ise Alanlar bir koludur. 

XVIII. yüzyılda, Alanlar ile Karaçay-Malkarlıların kültürü ayrışmış ve her iki kavim de kendilerine has bir kültür oluşturmuşlardır. Alanlar son dönemlerinde çok zor inşa edilen taş evlerde ve çitlerde yaşıyorlar, ilkel sedirlerde yatıyorlardı. Yaşadıkları mekanların içinde hayvanlarını da barındırıyorlardı. Alanlar sadece koyun ve tavuk besliyorlardı [Reyneggs, 1796:17-18]. Karaçay-Malkarlılar ise bu dönemlerde görkemli ahşap ve taştan inşa edilmiş evlerde yaşıyorlardı. Karaçay-Malkarlılar döşek, yastık, yorgan ve karyoladan da haberdar idiler. Sığın, koyun ve atlarını, içinde yaşadıkları evlerinden ayrı ahırlarda besliyorlardı. Bu Alan bakiyesi ile Karaçay-Malkarlılar arasındaki bir diğer küçük fark ise, Alanların “Megrel şapkası” giymeleri idi. 

“Edeki Alan” ve “Ostey” sözleri, eski Karaçay-Malkar sözleridir. Bu sözler, Alanların değişik diğer etnik adlarıyla birlikte özel bir inceleme konusudur. 

Kaynaklar 
1. Biblioteka İnostrannıh Pisateley o Rossii, t.1, SPb, 1836. 
2. Hrestomatiya Po İstorii Drevnogo Mira, M., 1953. 
3. Sbornik Materialov dlya Opisaniya Mestnostey i Plemen Kavkaza, vıp. 22, Tiflis, 1897. 
4. M. Seleznev, Rukovodstvo k Poznaniyu Kavkaza, Kniga 1, SPb, 1847. 
5. M.İ. Artamonov, İstoriya Hazar, L., 1962. 
6. D. A. Hvolson, İzvestiya o Hazarah, Burtasah, Bolgarah, Madyarah, Slavyanah i Russah Abu-Ali-Ahmeda ben Omar ibn Dasta, SPb, 1869. 
7. V.A. Kuznetsov, Alanskie Plemena Severnogo Kavkaza, 1962. 
8. V.V. Barthold, Soçineniye, Cilt.VIII. M., 1973. 
9. J. Reyneggs, Vseobşçee İstoriko-Geografiçeskoe Opisaniye Kavkaza, ç.1, Gete-SPb., 1796. 
10. M.A. Habiçev, Karaçayevo-Balkarskoe İmennoe Formoobrazoveniye i Slovoizmeniye, Çerkessk, 1977. 
11. Ebülfeda, Geografiya, Paris, 1848. 
12. L.J. Lüle, Çerkesiya, Krasnodar, 1927. 
13. M. Seleznev, Rukovodstvo k Poznaniyu Kavkaza, kn.1, SPb., 1847. 
14. SMOMPK, vıp. 38, Tiflis, 1908. 
15. E.P. Alekseyeva, Drevniya i Srednevekovaya İstoriya Karaçayevo-Çerkessii, M., 1971. 
16. SMOMPK, vıp. 26, Tiflis, 1899. 
17. U.S. Gagloyti, Alanı i Voprosı Etnogeneza Osetin, Tiflis, 1866. 
18. N.G. Volkov, Etnonimı i Plemennıe Nazvaniya Severnogo Kavkaza, M., 1973. 
19. V.G. Tisenhausen, Sbornik Materiyalov, Otnosyaşçihsya k İstorii Zolotoy Ordı, ç.I. SPb., 884. 
20. V.İ. Abayev, Osetinskiy Yazık i Folklor, 1949.21. V.İ. Abayev, Ob Alanskom Substrate v Balkaro-Karaçayevskom Yazıke, Sb: “O proishojdennıy Balkartsev i Karaçayevtsev”, Nalçik, 1960. 
22. Materiyalı Po İzuçeniyyu Stavropolskogo Kraya, Stavropol, vıp. II, 1964. 
23. Hudut-al-Alam, Rukopis, Tumanskogo, L., 1930. 
24. Jurnal Narodı Azii i Afriki, No: 3, 1969. 
25. S. Malov, Pamyatniki Drevneturkskoy Pismennosti, M., 1951. 
26. L.N. Gumilev, Otkrıtie Hazarii, M., 1966. 
27. İstoriya Dagestana, Cilt: I, M., 1967. 
30. Z.N. Vaneev, Srednevekovaya Alaniya Staliinir, 1959. 
31. L.İ. Lavrov, Epigrafiçeskie Pamyatniki Severnogo Kavkaza , M., 1966. 
32. Adıgi, Balkartsı i Karaçayevtsı v İzvestiyah Evropeyskih Avtorov XIII-XIX. vv., Nalçik, 1974. 
33. A. Lamberti, Opisaniye Kolhidı, Nazıvaemoy Nıne Mengreliey, SMOMPK, vıp.43, Tiflis, 1913.

1. ÇALIŞMANIN AMACI ve KAPSAMI 
Nart Dergisinin Mart-Nisan 2000 tarihinde yayımlanan 17. sayısında açıkladığımız bir tezimiz bulunmaktadır (1). Bu teze göre ilkçağda yaygın olarak konuşulan ve bilim adamlarının Hint-Avrupa dili olarak kabul ettikleri Luwi dili, Hint-Avrupa olmayıp Abaza/Abhaz dilinin atasıdır. 

Bu çalışmamızda tezimizi destekleyen yeni kanıtlar sunacak, bilim adamlarının Luwi diliyle konuştuğunu kabul ettikleri Asuwa/Aşuwa devletinin Abhaz/Abaza devletiyle ilişkisini inceleyeceğiz. 

Çalışmamızda Asuwa/Aşuwa devleti, Lydia’nın kurulduğu döneme kadar incelenecek, bölgenin Homeros’ta anılan “Maionia/ Meonia” ve “Asia” adları, Herodotos’ta anılan “Maionia” adı ve Strabon tarafından belirtilen “Maionia” adı üzerinde durulacak, Aşuwa halkının aynı dönemde Lydia bölgesi dışında, ama Anadolu’da görüldüğü çeşitli yerleşim yerleri açıklanmaya ve belirlenmeye çalışılacak, bu halkla ilişkili olabilecek Anadolu dışındaki yerlerden söz edilmeyecek, başka bir çalışmada ele alınmak üzere, bu çalışmanın kapsamı dışında bırakılacaktır. 

2. BİLİM ARAŞTIRMALI ve TARTIŞMALIDIR 
Hitit yazılı belgelerinde sözü edilen devletlerden biri de Asuwa/Aşuwa devletidir(2). 

Batı Anadolu’nun Büyük Menderes ırmağının kuzeyindeki bölgesi, çok eski zamanlardan beri, M.Ö. 2000 tarihlerinden itibaren Assuwa/ Aşşuwa olarak anılmaya başlamışlardır(3). Aşşuwalar bölgenin yazılı kaynaklarda anılan ilk halkıdır. 

Peki, kimdir Aşşuwalar? 

Bilim adamları onların Hint-Avrupalı bir halk olduklarını söylüyorlar. Konuştukları dile de “Luwi Dili” diyorlar. Luwi soyundan Aşşuwa halkı, Hint-Avrupalı hiçbir halkla somut bir şekilde ilişkilendirilemiyor.Bilim adamları bu dilin artık konuşulmadığını söylüyorlar. 

Ama yaşayan bir Aşuwa halkı var. 

Aşuwa adını, kendi dilinde kendisi için kullanan bir halk var. Abaza’ların bir boy, kendisini Assuwa/Aşşuwa olarak adlandırıyor. 

Bu adlandırma tamamen bir rastlantı mıdır? Yoksa ilkçağda Anadolu’da yaşayan ve bir devlet kuran Assuwa/aşşuwa halkıyla, Abhaz/Abazaların Aşuwa boyu arasında bir ilişki mi bulunmaktadır? 

Bilim adamları bu soruları hiç sormadılar. Anadolu’daki Asuwa/Aşuwa devletiyle, Çerkes’lerin Aşuwa boyu arasındaki ilişki konusunu hemen hiç tartışmadılar. 

Böyle bir ilişki bulunduğunu söyleyen az sayıdaki bilim adamı da çok ciddiye alınmadı. Bu ilişkiyi kuranlar, böyle bir ilişki bulunmadığına inananlar tarafından bilim adamlığına yakışmayacak şekilde ve bilimsel olmayan bir dille eleştirildiler(4). 

Oysa bilim bu soruları sormak ve tartışmak zorundadır. Bilim bu konudaki gerçekleri araştırarak, bu ilişkiyi kabul etmek ya da reddetmek zorundadır. 

Tartışmamak, Konuşmamak, araştırmamak!.. Bilim adamları olarak bunları yapmak, işte bu tavır anlaşılır bir şey değildir. Eğer bilim olarak tarih bu soruları sormaz ve tartışmazsa, bilim olmaktan uzaklaşır, masal ve söylenceye dönüşür. 

Bilime güvenen, bilimin kendisine düşen görevi er-geç yapacağına inananlardanız. Ancak bilim adamları bu görevlerini ne zaman, nasıl yaparlar? Bilemeyiz. Bize gelince, kendimize düşen görevleri yapmaya çalışacak, karınca kararınca sorular soracak, araştıracak ve yazacağız. 

3. FARKLI İKİ ETNİK GRUBUN AYNI ADLA ANILMA OLASILIĞI 
Asuwa/Aşuwa devletiyle Çerkes’lerin Aşuwa boyu arasındaki ilişkiyi araştırmaya başlamadan önce yanıtlamamız gereken bazı sorular vardır. İki ayrı halkın, farklı diller konuşan iki ayrı etnik grubun, aynı adla anılma olasılığı nedir? Tarihte böyle örneklere rastlanılmakta mıdır? 

Bu soruyu daha somut bir şekilde sorabilmek de mümkündür: Türk olmayan, Türkçe konuşmayan, ama Oğuz, Peçenek ve Kıpçak adlarını kullanan başka etnik grupların bulunma olasılığı nedir? 

Böyle bir olasılık hemen hemen hiç yoktur. Aynı etnik kökenden gelmeyen, aynı dili konuşmayan, farklı etnik kimlikler taşıyan halklar aynı adla hiç anılmamışlardır. Türk olmayan Oğuz, Peçenek, Kıpçak vb. hiç yoktur, hiç olmamıştır. Tarihte bu isimlerle görülen her boy, başka bir kanıt aranmaksızın Türk sayılmıştır, Türk sayılmaktadır. 

Bu durum diğer halklar için de böyledir. 

Şunu da belirtmemiz gerekmektedir ki, ayrı etnik gurupların bir araya gelerek siyasi organizasyonlar oluşturdukları durumlar olmuştur. Bu siyasi organizasyonların içinde yer alan halklar kendi etnik adlarının da muhafaza etmekte, bir alt kimlik olarak kullanılmaktadır. Siyasi organizasyon son bulduğunda her etnik gurup zaten kullandıkları, ama bir süre öne çıkarmadıkları –çıkaramadıkları- etnik kimlerini tekrar kullanmaya başlamaktadır. Başta Osmanlı İmparatorluğu olmak üzere bütün imparatorluklar bu konuda örnek oluşturmaktadır. 

İlk kez bir siyasi organizasyonun adı olarak ortaya çıkan, etnik kimlik belirtmeyen adların tarihsel süreç içerisinde etnik kimlik belirtir hale dönüştüğü durumlar da olmuştur. Buna örnek olarak da Türk adını gösterebiliriz. İlk kez Bisutun yazıtlarında görülen Türk adı, “büyük güçlüler” anlamında (i) ve bir siyasi organizasyonun ismi olarak kullanılmıştır. İlk ortaya çıktığı bu dönemlerde etnik kimliği belirtmemiştir. Siyasi organizasyonun adı, daha sonraki dönemlerde aynı dili konuşan etnik gurupların ortak adı haline dönüşmüştür. 

Bir de asimile olan halkların durumu var. Asimilasyon etnik olarak farklı olan iki ayrı halkın ortak kültürel değerler ve ortak dil kullanmaya başlamasıdır ki, çoğu 

kez bir etnik gurubun, diğer etnik guruba ilhakı, onun dilini kullanması, kendisini onlardan sayması şeklinde ortaya çıkar. 

Asimilasyon barışçıl olabileceği gibi, çoğu kez bir savaşın sonucunda gerçekleşir. 

Nasıl gerçekleşir asimilasyon? 

Tarihsel süreç içerisinde halklar aynı doğada yaşam mücadelesi vermişler ve birbirleriyle şu veya bu şekilde mutlaka ilişki kurmuşlardır. Bu ilişkinin en olumsuz ve istenilmeyen biçimi olan savaş, aynı zamanda en etkilisidir. Çoğu kez uygarlıkların yıkımına ve halkların felaketine yol açtığı gibi, iki halk arasındaki kültürel bütünleşmenin en hızlı ve en acımasız aracı da olmuştur. Yenen ve yenilen halklar aynı mekanı kullanmaya başlamışlar, hızla birbirlerine kültürlerini aktarmışlar, bir şeyler alıp, bir şeyler vermişler; süreç içerisinde bir gurup dilini de bırakarak diğeriyle bütünleşmiş, asimile olmuştur. Dilini değiştiren etnik guruplar, çoğu kez klan adlarını ve simgelerini, tanrı isimlerini, şahıs adlarını, inançlarını ve söylencelerini vb. bazen biraz değiştirerek, bazen de hiç değiştirmeden kullanmaya devam etmişlerdir. Hatta asimile olan halkın dili de, yeni kabul edilen dile tam uyum gösterememiş, kelimeler doğru bir şekilde telaffuz edilememiş, eski dilden ekler de almıştır. Eski dilden kelimeler de çoğu kez biraz değiştirilerek bazen de olduğu gibi yeni dilde kullanılmaya devam edilmiştir. 

Asimilasyon tarihte sıkça rastlanan bir olgudur. 

Asimilasyon sıkça görüldüğünden, bir halkın özgün tarihini yazmaya çalışan tarihçiye düşen görev, bu olguyu göz ardı etmemek, aynı adı kullanan ama farklı dil konuşan bir halkla karşılaşıldığında, halkın gerçek etnik kimliğini saptamak olmalıdır. 

Asimilasyon sürecini saptamak, asimile edilen halkların gerçek etnik kimliğini araştırıp bulmak, elbette ki çok zordur. Bu iş, bilimsel sabır ve disiplinin yanında, tükenmeyen bir enerji ve öngörüyü, tam bir yansızlığı da gerektirir. 

Ama gerçek tarihçiyseniz bunu yapmak, bu işi başarmak zorundasınız. Bunu yapmadan, böyle bir çabaya girmeden yazılacak tarih bilimsel olmayacak, bir spekülasyondan ibaret kalacaktı 

4. ASUWA/AŞUWA ADININ YAZILIŞI VE OKUNUŞU 
“Asuwa” adının, “Aşuwa” biçimimde de yazlılp okunması mümkündür. Esasen sayın Ömer Çapar böyle okumaktadır(5). Aynı durum “Asur” adı için de söz konusudur(6). Sayın Bilge Umar, Hitit’lerin s ile ş’yi birbirinin yerine kullandıklarını belirtmektedir(7). Bunun nedeni ise Hititlerin Akkad çivi yazısını kullanmaları ve Akkad çivi yazısında sa, se, si, su hecelerini belirtecek işaretlerin olmaması olarak açıklamaktadır. 

Hititlerin Asuwa/Aşuwa dedikleri halka, Hellenler “Asia” diyorlardı. Asuwa Hellen Asia/Asya biçimine dönüştürülerek, önce Lydia bölgesinin, daha sonra Anadolu’nun ve bütün Asya kıtasının adı olmuştur. 

5. AŞUWA HALKI ÇERKES BOYUDUR
Asuwa/Aşuwa adı, Abaza boylarından birinin adıdır Bu ad halen kullanılmaktadır. Kafkasya’da ve Anadolu’da Aşuwa boyundan insanlar halen yaşamaktadırlar. 

İşin ilginç tarafı, Aşuwaların oturdukları köylere Abhaz/Abazalar, bizzat Aşuwaların kendileri, kralı Low/Loğ/Lo ailesinden dolayı, Luwi/Lowi(ii) adını çağrıştıracak şekilde “Low Kıt” low ailesinin Apsuwa’lar arasındaki adı Aç’tır. “Aç oğlu” anlamında, Aphazca “Açba” diye anılırlar. Bu sözcük Aşa/Şaşa biçiminde de söylenir. Aç sözcüğünün artikli almamış biçimi çı/çu/ça’dır. Bu aile Abhazya’nın kral ailesidir. Son Abhaz kralı da Açba/Çaçba ailesindendir(8). 

6. ASUWA/AŞUWA ADININ ETİMOLOJİSİ 
Abhaz/Abaza dilinde halen kullanılan ve boy adı olan sözcük Asuwa/ Aşuwa’dır. Aşşıwa/Aşşuwa biçimlerinde de kullanılır. Ama bu sözcük “Asuwa” ya da “Assuwa /Assıwa” biçiminde halen hiç kullanılmaz. 

Aşuwa/Aşıwa sözcüğü ek almamış biçimiyle, yani aşu/aşı olarak, ya da artikli almamış biçimiyle “Şuwa/Şıwa” olarak, ya da ikisini de almamış biçimiyle “şu/şı” olarak, boy belirtir biçimiyle hiç kullanılmaz. Halen kullanılan dilde buna hiç tanık olmadık. 

Ama arkaik dönemde bu şekilde kullanıldığının da işaretleri bulunmaktadır. Diğer boy adlarının da Apsuwa’nın psu/psı, Sasuwa’nın sas/saş, Abaza’nın baza/basa/bas/pas/baz; Aşkaruwa’nın Aşkar/şkar/skar; Zakuwa’nın Zak / Sak/Zaka/Saka biçiminde kullanımlarının bulunduğu kanıtlanabilmektedir. Dilin yapısı da, sözcüğün kök sözcük olmaması, başta article, sonda “wa” ekinin bulunması da bu türden kullanılmasına olanak vermektedir. Esasen değerli thamada , araştırmacı yazar sayın Ömer Büyüka da bu görüştedir. Şimdiki dilde Aşuwa /Aşıwa biçiminde söylenen sözcüğün kökünün “As/sı/su olduğunu” olduğunu , “Abhaz Mitolojisi Anaç mı?” ve “Kafkas Kaynaklarına Göre İlk Yaratılışlar-İlk insanlık-Kafkas Gerçekleri” adlı eserinde uzun tahlillerle belirtmektedir. 

Biz de bunun mümkün olabileceğini düşünüyoruz. Akkad’ların “şa”ve “sa” sesini ayıracak şekilde işaret kullanmamaları ve Hititlerin de, Akakd yazısını kendi dillerine uydururlarken bu iki sesi ayıracak bir işarete gerek duymamaları, bu iki sesin birbirlerini yerine o zamanlarda da kullanıldığının bir kanıtı olabilir. Gerçekten de Samiler “Astarte” adını kullandıkları gibi, daha çok da “İştar” adını kullanmışlardır. Asur’un “Aşur” olarak telaffuz edilmiş olabileceği bilim adamları tarafından büyük bir olasılık olarak değerlendirilmektedir. Kaldı ki ilkçağlarda “s” olarak kullanılan bir ses, dilin 

doğal gelişimi içerisinde zamanla “ş” ve “z” ya de dönüşebilir. Aynı şekilde de kalabilir. Çeşitleme olarak da kullanılabilir. Bütün bunlar mümkündür. Bunların olabileceğini gösteren bir çok kanıt sunulabilir. 

Abahaz/Abaza dilinde Aşuwa/ Aşıwa ya da Aşuwa/Asıwa biçiminde kullanılan sözcüğün başındaki “a” article, sonundaki “w” ise Türkçe’deki “lı” ekinin karşılığı olan bir ek olup, “kök su/sı/şu/şı” sözcüğüdür. Sözcüğün en arkaik biçiminin “sı”/su biçiminde olması büyük olasılıktır. Sonradan değişerek “şu/şı” biçiminde kullanılmış olmalıdır. Sayın Ömer Büyüka’nın yaptığı tahliller dışında da böyle düşünmemizin temel nedenlerden biri de, Çerkes’lerin kullandıkları en arkaik isimlerin “sı/su/sa” kökünden kaynaklanıyor olmasıdır. 

“Sı” sözcüğü Abhaz/Abaza/ dilinde can anlamına gelmektedir(9). 

Abhaz/Abaza dilinde önde, ileride anlamındaki “pa”sözcüğünün “pı”, egemen anlamındaki “ma” sözcüğünün “mı”, anne anlamındaki “nı” sözcüğünün “na”, baş anlamındaki “kha/ka” sözcüğünün “khı/kı”, biçimlerinde çeşitlemeleri olduğuna bakarak “sı” sözcüğün “sa” çeşitlemesi olduğunu düşünüyoruz. Abhaz/Abaza dilinde can anlamında halen kullanılan “pısı /psı”, Adiğe dilinde “pse” olması ve bu sözcüklerin Abhazca da “pı-sı” ve “p-se” biçiminde, ilk can olarak tahlil edilebilmesi de bu olasılığı güçlendiriyor. 

Aslında abhaz/Abazaların dört temel boyu da “sı/sa” kökünden sözcüklerle adlandırılmaktadır. 
Apsuwa/Apsıwa, Apsu/Apsı, Psu /Psı /Pısı... 
Aşuwa/Asuwa, Aşu/Asu, Asıwa/Aşıwa, Ası/Aşı, aş/As, Şu/Su, Sı/Şı... 
Açkaruwa/Aşkarıwa/Askarıwa, Açkar/Aşkar/Askar, Çkar/Şkar/Skar... 
Sasuwa(Sadsuwa)/ Sazuwa(Sadzuwa) , Sas/Saz/Şaş... 

Aynı şekilde Adiğe halkının da tarihte kullandığı sözcükler “Sı/Sa” kökünden sözcüklerdir Sakuwa/Zakuwa, Zak/Sak, Zaka/Saka, Sıga/Zığa/zıka/zık/Sık... 

Bu kök sözcüklerle ilişkili olabilecek pek çok klan aile bulunmaktadır. Ancak birebir ilişkilerini saptayabildiğimiz Abaza ve Adiğe klan aileleri; Abhaz/Abaza ların arasında yaşamakta olan Aş/Aşu, Aşba/Aşıba ve Sı /Sıba /Dsıba aileleri ile, Adiğelerin arasında yaşamakta olan “Şık” klan ailesidir(iii). 

7. ASSUWA/AŞŞUWA BÖLGESİNİN YAZILI TARİH ÖNCESİ 
Aşuwa devleti Bat Anadolu’da kurulmuştur. Batı Anadolu’nun doğal koşulları tarıma elverişliydi. Bu nedenle bölgede yaşayan insanlar, Büyük ve Küçük Menderes ırmakları çevresinde erken çağlarda yerleşik yaşama geçtiler ve tarıma başladılar. 

Bölgede yerleşimin M.Ö. 3000’lerde başladığı kabul edilmektedir. Bilim adamlarına göre taş temel üzerine kerpiç duvarla yapılan evlerin tarihi bu çağlara kadar inmektedir(10). 

Bu çağın tarihini ve kültürünü en iyi yansıtan yerleşimler Erytrai(Ildırı Çeşme), Bayraklı ve Klazomenai’dir(Urla). Bu yerleşimler Truwa 1 ve 11’le çağdaştır. 

Bu çağda Batı Anadolu’da yaşayan halklara Pelasg, Leleg ve Kar adları verilmektedir. Bu halkların birbirleriyle ve Hititlerle akraba olduğu kabul edilmektedir(11). Bu halklar Yunanlardan önce Ege adalarında ve Mora yarımadasında da yaşamışlar ve hatta oralara ilk yerleşen halklar olmuşlardır(12). Bu halkların Truwa’yla, Ege adaları.Mora yarımadası, Kıbrıs adası ve Anadolu’daki Hatti’lerle ticari ilişkiler içerisinde bulundukları bilinmekte-dir. 

M.Ö. 2000’li yıllarda ise artık Anadolu’da yazlı tarih başlamakta ve bölgede Aşuwa’lar tarih sahnesine çıkmaktadır. 

8. ASUWA DEVLETİNİN YERİ VE SINIRLARI 
Hitit belgelerinde söz edilen Asuwa/Aşuwa devletinin sınırları tam olarak bilinmemekle birlikte, Menderes Havzasında, İzmir-Manisa dolaylarında olduğu bilinmektedir. Daha sonra Lydia’ başkenti olan Sardis(Sard) kentinin Asuwa /Aşuwa devletinin de başkenti olduğu kabul edilmektedir. Aslında Sart/Sard şehrinin daha arkaik olan adı Asuwa’dır(13). 

Asuwa/Aşuwa’nın kuzeyinde Mysia ya da Masa denilen ülke, güneyinde Ahhiyawa ve Arzawa devletleri bulunmaktadır. Arzawa’nın yeri ve sınırları tam olarak bilinmemekle birlikte Başkentinin Ephesos/Apasa olduğu konusunda görüş birliği bulunmaktadır(14). Aslında aynı belirsizlik Ahhiyawa devleti için de söz konusudur. Hatta bu devletin Anadolu’da olup olmadığı bile tartışıl-maktadır(15). 

Yunan ana karasında bir devlet kurmuş Ahhiyawaların 14.Yüz yıldan itiba-ren Asuwa’nın güneyine yerleştikleri anlaşılmaktadır. Arzawa’da Asuwa’ya komşu olan bir devlet olarak kabul edilmektedir. Ahiyyawa merkezi bir devlet, Asuwa ve Arzawa ise konfederasyon devletleridir. Asuwa /Aşuwa konfederasyonunda yirmi devletçik bulunmaktadır. Bu dev-letlerden en güçlüsü olan Asuwa devleti, konfederasyonun önderi-dir. Yirmi dört kadar devletçik de Arzawa konfederasyonunda bu-lunmaktadır. 

Merkezi konfederasyonun yapısının çok gevşek olduğu anlaşılmak-tadır(16). 

Asıl egemenler konfederasyonu oluşturan küçük devletlerdir. Büyük bir olasılıkla birbirleriyle sürekli rekabet ve mücadele içerisinde olan, ancak soydan gelen, aynı dili kokuşan halkların oluşturduğu küçük devletler, bir tehlike anında ortak düşmana karşı savaşmak için ya da yağma amacıyla bir araya gelmekte, Bir tür siyasi-askeri organizasyon oluşturmakta, sonra da dağılmaktadırlar. 

9. ASUWA DEVLETİNİN TARİHİ
Asuwa/Aşuwa devletinin M.Ö.2000 yıllarında kurulduğu kabul edilmektedir. M.Ö. XV. Yüzyılda ise küçük Asuwa, devleti Mısırla ilişki kuracak kadar gelişmiştir. Mısır belgelerinden öğrendiğimize göre “Firavun 111. Thotmes’in tahta geçmesinin 34, 36, 39. yıldönümlerinde yani İ.Ö. 1472, 1470, 1467’de Asuwa’dan ona armağanlar gönderilmişti”(17). 

Yine aynı yıllarda Hitit Kralı 11. Tudhaliya’nın (İ.Ö. 1460-1440) Asuwa/Aşuwa üzerine sefer düzenlediğini biliyoruz(iv). 11. Tudhaliya kent devletlerinin buradaki bileşik gücünü yenmiş, Asuwa’da birçok yeri yakıp yıkmıştır. Birleşik gücün başkanı olan Asuwa kralı Dsum-Dlama’yı Oğlu Kukkulis’i Ve damadı Malazitis’i, çocuklarıyla beraber tutsak alarak Hattuşaşa’a götürmüştür. Kukkulis daha sonra bağışlanarak vasal kral sıfatıyla Asuwa’ya gönderilmiştir. Ama bir sure sonra yeniden başkaldırmış çıkan savaşta da öldürülmüştür(18). 

10. ASUWA’NIN KRAL AİLESİ MAAN’LAR 
11. Tudhalya’nın seferinden sonra Hitit tabletlerinde Asuwa devletinden söz edilmemektedir. 

Artık bölge başka adalarla anılmaktadır Homeros”Asia”(Asya) olarak anar. Asia adının Asuwa’nın Başka halkların dilindeki ya da daha sonraki dönemlerdeki değişik söylenişi olduğu anlaşılmaktadır. “Asia”adının Asuwa’dan kaynaklandığı kesin olarak söylenebilir. İlkçağ bilginleri de aynı görüştedir. 

“Asia” dediği aynı bölgeyi Homeros “Maionya”ve “Meonia” şekillerinde de anmaktadır. Herodotos, ” “Maionia” demekte, Strabon da “ Maionia” olarak anmaktadır. “Meon”, “Mean” diyen yazarlar da bulunmaktadır. 

Bölge Lydia’lılar döneminden önce bu adlarla anılmıştır. 

Bu adları nasıl açıklamak gerekir? Bölgeye bu adlar niçin verilmiştir? Bu adlarla bölgenin ilk adı olan Aşuwa arsında bir ilişki var mıdır? 

Sorular, sorular, sorular!... 

Yanıtlarını bilmesek de, bu soruları sormak ve düşünmek zorundayız. Çünkü soru sormaya başlamak yanıtlamaya başlamak demektir. Yanıta giden ilk adımdır soru. Kaldı ki bu sorular, yanıtlanabilecek sorulardır. 

Önce elimizdekilere bakalım: Asuwa ve Maionia... 

Asuwa/Aşuwa nedir? Kimdir? 

Çerkes halkının bir boyu. 

Öyleyse bölgenin diğer adı “Maionia” da, Çerkeslerle ilgili bir boy ya da klan adı olabilir. Akla gelen ilk olasılık budur. Ancak bu olasılık doğru mudur? 

Şimdi bu olasılığın doğruluk derecesini inceleyelim. 

Acaba Çerkes’lerde bu isimde bir boy ya da klan bulunmakta mıdır? 

Evet, vardır. 

Halen Abazaların arasında yaşayan Maan/ağan ailesi!... Üstelik Abaza/Abhazlar bu aileyi krali aile olarak(Ah, ahı, Aha, yani bey ailesi) kabul etmektedirler(v). 

Acaba Mağan/ Maan adıyla, “Meon” ve”Maionia”adı arasında bir ilişki var mıdır? Yoksa bu sözcükler, tamamen rastlantısal bir şekilde mi benzemektedir? 

Bölgede bir nehir adı olarak da olsa “Aphas/Aphaz” sözcüğünün saptanması, bu sözcüğün değişmiş biçimi olabilecek Ephes adının bulunması, Ephes kentiyle Apasa kentinin aynı sayılması, yine aynı yörede asuws/Aşuwa devletinin kurulmuş olması, Blögedeki yer ve tanrı adlarının Abaza/abhaz diliyle açıklanabilmesi, Çerkes klan ailele-rinin adlarının tespit edilebilmesi böyle bir olasılığı güçlendirmektedir. Ancak bu sözcükler arasında bir bulunup bulunmadığını kesin olarak anlayabilmek için sözcüklerin tahlil edilerek incelenmesi gerekmektedir. 

11. MAİONİA SÖZCÜĞÜNÜN MAĞAN SÖZCÜĞÜYLE İLİŞKİSİ 
Önce sayın Bilge Umar’ın bu sözcüğü nasıl tahlil ettiğini görelim. Sayın Umar “Maionia”nın Lydia denilen bölgenin İliada’da kullanılan adı olduğunu belirttikten sonra “Ancak oradaki ai(ay okunur) sesi, İliada’da eskiden a’ya yakın değer taşıyan eta(H) harfiyle verilmiştir; “o” yerine de mikron(o) değil uwa sesine işaret eden omeğa kullanılmıştır. Oysa, daha sonraki dönemin Hellen dilindeki yapıtlarında yazım, Maionya şeklindedir(Örneğin Strabon, 12 VII 12’de). 

Maionia, aynı zamanda, o bölgedeki bir ilkçağ kentçiğinin adıdır (Ramsay, s.132 No.12).Bunun adı Türk ağzına Menye biçiminde uydurularak kullanılmıştır ve kullanılmaktadır; şimdi bu 4000 yıllık öz Anadolu adının yerine Gökçeören diye uydurma bir ad geçirildi. 

Hellen ağzında –onia bitişli edilen ve üstelik bu bitiş içindeki(o), çoğu kez, uwa sesine işaret eden omega harfiyle yazılan adlarda, söz konusu bitişin aslı hemen hemen daima Luwi dilinin wana takısıdır. Örneğin Hellen ağzında önce İonia, sonra ionia olmuş adın (o’su omega ile) aslı İwana’dır. Lykaonia’nın aslı Lukkawana, Kataonia’nın aslı Hattiwana (Khattiwana)’dır. Bunlara bakarak, Maionia biçiminin de Mawana...” olduğu sonucuna varmaktadır(19). 

Sayın Umar “Mağan” sözcüğünü hiç duymadığı halde, Maionia sözcüğünü Mağan Sözcüğüyle özdeşleştirecek bir tespit yapabilmektedir: Mawana / Mağan’ya /Mağan’a... 

Tesbit gerçekten takdire şayandır. 

Şimdi aynı sözcüğün tahlilini bir de biz yapalım. 

Tahlile başlamadan önce sözcüğün işlevini, hangi amaçla kullanıldığını belirlemek durumundayız. “Maionia”sözcüğü bir tanrıyı mı, bir halkı mı, bir ırmağı ya da kenti mi göstermektedir? Yoksa şahıs adı mıdır? 

“Maionia” adı, bir bölgenin ve bir kentçiğin adıdır. Bu saptama önemlidir. Çünkü büyük bir olasılıkla, yerleşimi belirten sözcüklerin sonunda yerleşimi belirten bir ek bulunur. Araştırmaya konu olan sözcüğümüzde böyle bir ek var mı dır? 

Evet, vardır. 

Sözcüğün sonundaki “ia” eki, ülkesi-yeri anlamına gelir. Bu eki attığımızda kök sözcük, Maion-ia/ Maion biçiminde karşımıza çıkar. “Maion” kök sözcüğü büyük bir olasılıkla, bir boy, bir halk ya da klanın adıdır. Yine büyük bir olasılıkla bu kök sözcük Hellen dilinde değiştirilmiş biçimidir. 

“Maion” sözcüğündeki “ai” bölümünün “ay” olarak okunduğunu biliyoruz. Bu durumda ilk üç harf “mai” Hellen dilinde “may” olarak okunuyordu. Sözcükteki “on”kısmı ise Hellen dilinde zaten bu şekle sokulmuştu, yazıldığı gibi de okunuyordu. Bunu biliyoruz. Çünkü Hellen dilinde “yeri” anlamına gelen ve sözcüklerin sonuna getirilen “-ion” eki bulunmaktadır. Bu nedenle zaten sözcük eğer halkı değil de bölgeyi gösteriyor olsaydı, “Maion”/Ma-ion” sözcüğü “Ma” yeri anlamına gelecekti. Bu du-rumda Maion sözcüğünün “Mayon” şeklinde okunup söylendiğini kesin olarak söyleyebilecek durum-dayız. 

Bu kök sözcüğün Menderes ırmağının adıyla da ilişkili olduğu görülmektedir: Maian/dros... Mağan sözcüğü burada hiç değişmemiş aslına en yakın biçimiyle çok açık biçimiyle görülmektedir. Bu sözcükteki tek değişiklik asıl kök sözcükteki “ğ”sesinin “y” haline getirilmesidir. “ğ” sesinin bulunmadığı bütün dillerde bu ses normal bir şekilde “y” olarak okunmaktadır. Batı dillerinde halen Büyük Menderes ırmağı “Mean der” olarak söylenebiliyor(20). 

Kök sözcüğün aynı klanın adı olarak bir nüans farkıyla söylenen çeşitlemesi de Abhaz/Abaza dilinde “Maan”dır. Öyle anlaşılıyor ki sözcük o dönemlerde bu şekliyle de kullanılmış. Çünkü bazen “Mean” biçiminde söyleyişlere tanık olmaktayız. Halikarnas Balıkçısı bu sözcüğü “Meandros” biçiminde kullanmakta, Pelasg dilinden olduğunu belirtmektedir(21). Homeros”un hem “Maion”, hem de “Meon” demesi bu kullanımların ikisini de bildiğinin kanıtı sayılabilir. Ancak Herodatos’da, Strabon’da yalnızca “Maion” şeklini kullanıyorlar. 

Acaba bu sözcük Anadolu’da nasıl okunuyor ve nasıl söyleniyordu? Bu soruyu yanıtlamak da mümkün. Çünkü sözcüğün coğrafi bölgeyi gösteren şeklinin “Menye” olarak yakın zamanlara kadar yaşatıldığını biliyoruz. Öyle anlaşılıyor ki, birçok yerleşim birimlerinde “Men” ve “Man” biçimleriyle halen yaşatılıyorlar. Bu konu özel bir çalışmada tekrar ele alınacağı için bu çalışmamızda daha detaylı bir açıklamaya girmeyeceğiz. Ancak sözcüğün Ana Tanrıçayla ilişkisini belirtmekle yetineceğiz. 

Sayın Umar, bu sözcüğü Ana tanrıçayla dolaylı bir şekilde ilişkilendirmektedir. Oysa bizce sözcük ana tanrıçayla kökten ilişkilidir . Hatta Ana tanrıçanın da adı olan “Ma” sözcüğü bileşik bir sözcük olan “Maion” sözcüğünün başında yer almakta, dolaysız bir şekilde Ana Tanrıçayla ilişkiyi belgelemektedir. 

Aslında sözcüğün biraz sonra inceleyeceğimiz Abaza/ Abhaz dilindeki anlamı da Ana Tanrıçayla ilişkili olduğunu göstermektedir. 

12. MAĞAN/MAAN SÖZCÜĞÜNÜN ANLAMI 
Mağan/Maan sözcüğünü Abhaz klan ailelerden biri halen kullanmaktadır. Daha önce de belirtildiği üzere konu özel olarak inceleneceğinden bu çalışmada etimolojik tahlil yapılmayacak, yalnızca sözcüğün anlamı belirlenmeye çalışılacaktır. 

Mağan/Maan sözcükleri Abhaz/abaza dilinde bileşik sözcüklerdir. “Maan” bileşik sözcüğü egemen anlamındaki “ma” ve anlamındaki “an” sözcüklerinden meydana gelmiş olup “Ma-an/Maan” sözcüğü “egemen ana, ana egemen” anlamına gelmektedir(22). “Mağan/Ma-ğa-an” sözcüğü ise , “ana güçlü egemen, egemen güçlü ana” anlamındadır. 

Sözcüklerin bu anlamı Abaza/Abhaz dilinin atası olarak belirlediğimiz Luwi dilinde de aynıdır. “Ma” Ana Tanrıçayı doğrudan belirtmekte, “Anni, An, Nı” sözcükleri ise ana anlamına gelmektedir(23). 

13. MAN-MAĞAN AİLESİ ASUWA’NIN İLK KRALI MIDIR? 

Maan/Mağan ailesinin adı tabletlerde M.Ö.1300 yıllarından itibaren görülmeye başlamaktadır. Firavun 11. Ramses’e karşı Kadeş savaşında Hititlerin müttefiki olarak savaşan “Mauma” halkının “meoniler” olduğu kabul edilmektedir(24). 

Ancak daha önceki dönemde “Mağan/Maan adının kullanılıp kullanılmadığı, Maan’ların Aşuwa’nın ilk kralları olup olmadıkları konusunda elimizde bir belge bulunmamaktadır. Ancak bu çok güçlü bir olasılıktır. Halikarnas Balıkçısı’na göre M.Ö.1900 yıllarında Gediz Havzası Maonia olarak adlandırılmaktadır. 

11. Tudhaliya’nın Asuwa üzerine yaptığı seferden Lydia devletinin kurulduğu döneme kadar olan yaklaşık yedi yüz yıllık dönemde ise bu topraklar, “Maiona” olarak anılmaktadır. Bu dönemde Mağanların egemenliği kesindir. 

14. ASUWA BÖLGESİNDE GÖRÜLEN DİĞER BOYLAR
Asuwa/Aşuwa bölgesinde Mağan/Maion’lardan başka Tirhen, Sard ve Lidi boylarından bahsedilmektedir. 

Ancak bunlardan Lidi’ler, Lydia devleti döneminde anılmaya başladığından bu çalışmanın kapsamı dışında tutularak ayrıca incelenecektir.

Sard’lar ise “sard/Sart” kentinden dolayı bu adla anılan, bu kente adını veren akraba klanlardan oluşan bir boy olabilir. Hatta Asuwa boyunun Sar/Sur/Sır/ şeklinde biçimlerinde de söylenebilir. Ancak “Sard” denilen halkın, “Şardana” olarak da anılması başka olasılıkları da gündeme getirmektedir. Bu sözcük bileşik bileşik bir kelime olarak Abhaz “Dan/Adan, Tan/Atan” klanını işaret ediyor olabilir. Yani konunun bütün olasılıklarıyla ve detaylı olarak incelenmesi gerekmektedir. Bu nedenle biz bunları, incelenmesi gereken olasılıklar olarak not ediyor, incelenmek üzere konuya ilgi duyanların da incelemesi dileğiyle geçiyoruz. 

Aşuwa bölgesinde bu dönemde görülen boylarından biri de “Turşa” adıyla anılmaktadır. Turşa boyu, Tirsen ve Tirhen olarak da anılmakta, daha doğrusu, Tirhen ve Tirsen denilen boylarla Turşalar aynı halk olarak kabul edilmektedir(25). 

Çerkesler arasında Tirhen ya da Tirhen adıyla bir boy bulunmamakla birlikte, her iki ad da Abhaz/ Abaza dilinde bileşik sözcüklerdir. Okuyucuyu bıktırmamak için anlamını ve etimolojisini vermediğimiz bu sözcüklerin başındaki “Tir” bölümüyle, “Turşa” sözcüğünün başındaki “Tur” bölümünün bir çeşitleme şeklinde, aynı klanın adı olarak kullanılması büyük olasılıktır. 

“Turşa” klan ailesi ise Abhazlar arasında halen yaşamaktadır. Adapazarı, Düzce ve Abhazya’da yaşayan bu aileye Abhazlar “Atruş oğlu” anlamında “Atruş-ba” demektedirler. Baştaki “a” articledir. Kök sözcük “Turuş/Truş” şeklindedir. Bu klanın adı Abhaz /Abaza dilinde çoğul yapıldığında “Atruşko/Atruşk, Truşko/Truşk” sözcükleri elde edilir. 

Bu noktada okuyucunun sabrına sığınarak, değerli bilim adamı Günaltay’dan uzunca bir alıntı aktarmak istiyoruz: 

“Lidya’nın üç büyük unsurunu teşkil eden Tirhen “Turşa”’ların M.Ö. 13. Asrın ikinci yarısına Mısır vesikalarında adı geçen Turşalar olduğu kabul edilmektedir. Mısır kaynaklarından öğrendiğimize göre Ege göçlerinin başladığı tarihlerde, bazı Egeli Anadolulu insanlar, Afrika kıyılarına yerleşerek Libyalı’larla birleşmiş Mısır üzerine yürümüşlerdir. Bu aralık Mısır Fravun’u olan Merneptah(1232-1224) 1230 tarihine doğru bunları Delta bölgesinde perişan etmiştir. Bu olayı kaydeden belge Libyalıların müttefiki olarak sayılan kabileler arasında Ahayivaşa’lar, Turşa’lar, Luka’lar, Şardana’lar, Şekeleş’ler adıyla anılan anılan birliklerden bahsetmiştir. Bunlardan Ahayivaşa’ların Güney Anadolu’ya veya Rodos ve Kıbrıs gibi Ege adalarına sokulmuş olan Aka’lara, Luka’ların sonraki Likya’lılara, Turşa’ların Tirsen(Tirhen)’lere tekabül ettikleri kabul edilmektedir. Bu kavimlerden Turşa’lar sonraları Tirhen adıyla İtalya’ya Etrüsk’lerdir. Şardanalar ise Sardunya adasına adını veren kabileler, Şekeleş’lerin de Sicilya’ya göç eden Sikul’lar veya Pisidya’daki Skalassos şehri ahalisi olmaları tahmin edilmiştir. Herhalde Mısır kaynaklarından, Fravunu ciddi bir suretle tehdit ettiği anlatılan bu birleşmiş milletlerin büyük kütlesini Aka’larla Lik’lerin teşkil ettiklerinim kesin olarak biliyoruz. 

Kuzey İtalya’ya ilk medeniyeti kuran Etrüsk’lerin Lidya’dan geçen Tirhenler oldukları Herodot tarafından da rivayet edilmektedir. Amerikalıların son zamanlarda Sard'da yaptıkları araştırmalar, Meonya’lılarla Hatti’ler ve Etrüsk’ler arasında dilce bir yakınlık olduğu iddiasını kuvvetlendiren neticeler vermiştir. Her iki bölgede de yapılan araştırmalarda ele geçen mücevherat üslubu, bronzlar, fildişleri ile Lidya ile Etrurya arasında sıkı bir bağlılık ve yakınlık bulunduğuna şahadet etmektedirler. 

Etrüsk eserleriyle Van gölü bölgesindeki Urartu eserleri arasında da büyük bir benzerlik ve yakınlık bulunduğu iddiasını kuvvetle müdafaa edenler vardır”(27). 

Turşa(Atruşba)konusu özel bir incelemenin konusu yapılacak olmakla birlikte George Thomson’dan son bir saptamayı daha yapmak istiyoruz: 

“...Etrüsk’lerin dili Kafkasya ‘da halen konuşulan dillerle bağlantılıydı.Bunu ilk kez, elli yıl önce Thomsen ortaya çıkarmış, Marr da onaylamıştır(28). 

15. ASUWA TOPLUMU ATLI BİR KÜLTÜRDÜR
Luwi halkı atı tanımaktadır. Atlı bir kültürdür. Aslında Anadolu’da at çok eski zamandan beri kullanılmaktadır. Atın ilk kez Kuzey Mezopotamya’da Hurri’ler tarafından evcileştirildiği kabul edilmektedir. Atın Anadolu’dan Hellen’lere ve Girit’e geçtiği görüşü de aynı şekilde genel kabul görmektedir(29). C. Şakir Kabaağaçlı’ya göre atlar önce “şar” denilen savaş arabalarının ve arabaları çekmekte kullanılmıştır. Süvarilik daha sonraki ve daha ileri bir uygarlığın simgesidir. 

Asuwa bölgesinde at kültürünün gelişkin olduğu anlaşılmaktadır. İliada’da Homeros, Asia(Asya) çayırlarından; Maionia’nın atlarından, ata binen altın üzengili Maion kadınlarından söz eder. 

Luwi dilinde at, Asu/Asuwa olarak adlandırılmaktadır. Yani Asuwa halkına verilen ad ata da verilmektedir(30). 

Bir boyun adı ata niçin verilir bunun mantıki açıklaması nedir? 

Arabistan’dan getirilen atlara “Arap atı” deriz. İngiltere’den getirilen atlara da İngiliz. Belki de bu durum çok eski bir gelenektir. 

Büyük bir olasılıkla, Asuwa halkı atı ilk evcileştiren halk olduğu için, diğer halklar da atı Asuwa’lılar da görmüş ve ata “Asu /Asuwa”demişlerdir. 

Bu açıklama atın Hurri’ler tarafından evcilleştirildiği şeklindeki bilimsel tespitle çelişmez mi? 

Çelişmez. 

Çünkü Huri halkı Çerkes’lerle ilişkili bir halktır. Büyük bir olasılıkla bu halkın arasında Asuwa /aşuwa boyu da bulunmaktadır(31). Belki de Aşuwalar daha arkaik dönemde Kuzey Mezopotamya’da yaşamışlar, M.Ö 2000’li yıllarda da Ege bölgesine gelmişlerdir. Bu olasılık az değildir. Kuzey Mezopotamya’daki bulgular da bun olasılığı artırmaktadır. Özelikle Hürri’lerin torunları olan Urartu’larla, Aşuwa’ların torunları olanLydia’lılar arsındaki birilişkiyi bilim adamları hep gündemde tutmaktadırlar. Güçlü olasılık olarak değerlendirdiğimiz şekilde, atı Asuwa’lar evcileştirdiği için evcileştiren halkın adıyla Luwi halkı tarafından (at) adlandırılmışsa, Luwi’ler Asuwa halkını hem Asu/Aşu, hem de Asuwa/aşuwa olarak anıyor olmalıdırlar. Çünkü ata hem Asu/Aşu, hem de Aşuwa/Asuwa diyorlar. 

Luwi’lerin bir parçası olan ve atı evcilleştiren Aşuwa’lar da, at için Aşu/Aşuwa sözcüklerini kullanmışlarsa, bu kendi adlarını verecek kadar atla özdeşleştiklerini gösterir. Bulgulara göre bu halkın atla özdeşleştiğin-den kuşku duymamak gerekir. Ama yine de biz, Aşuwa boyunun at için başka bir ad kullanma olasılığının yüksek olduğunun düşünüyoruz. Elimizde hiçbir belge bulunmamasına rağmen böyle düşünmemizin nedeni ata kendi adlarını vermeleri halinde ortaya çıkacak pratik sorunlardır. Atı her gün kullanmak durumunda olan bir halk için kendi adını ata vermek hiç de pratik olmazdı. Ancak Aşuwa’lar Luwi halkının bir parçası olduğundan ve bu dönem-de at için Luwi’lerden farklı bir sözcük kullandıklarına dair belge de bulunmadığından, luwi dilinde kullanılan sözcüğün Aşuwa’lar tarafından da kullanıldığını kabul etmek durumundayız.. 

Aşuwa/Asuwa adını tahlili yapılırken kök sözcüğün, su/şu, article almış biçiminin ise Aşu/Asu olduğu görüldü. Halen konuşulan Aşuwa lehçesinde Article her zaman kullanılmaz. Eğer Aşuwa’lar asu/aşu sözcüğünü kullanmışlarsa, Articlesiz şekliyle su/şu, sı /şı biçimlerinde de kullanmış olmalıdırlar. 

Bu saptamanın önemi şuradadır ki, Çerkes’lerin bir kolu olan Adiğeler halen at için “şı/şu” sözcüğünü ve atlı için “şuw” sözcüğünü kullanmaktadırlar. 

“Şuw” sözcüğünün, “Aşuwa” sözcüğüyle aynı köken kaynaklanmakla kalmadığını, aynı özcük olduğunu düşünüyoruz. Çünkü Adiğe’lerin, sözcüğü bu şekilde değiştirebileceklerini gösteren çeşitli örnekler bulunmaktadır. Örneğin Adiğe’ler, Aşkarıwa /Açkarıwa sözcüğünü de buna benzer biçimde değişikliğe uğratarak “Şkarow/Çkarow” demektedirler. Bu sözcükler hiçbir şekilde Aşkarıwa/Açkarıwa biçiminde söylenmiyorlar. Aşkarıwa sözcüğünün başındaki ve sonundaki “a”harfleri söylenmediği gibi, “atlı” anlamındaki “Aşuwa” sözcüğünün başındaki ve sonundaki “a” harfleri de söylenmeyerek “Şuw”denilmiş olabilir. 

Fars kökenli olup Türkçe’de de aynı anlamda kullanılan Suwari/Süwari sözcüğü de, Luwi/ Asu/Asuwa kökenlidir. Eğer Asuwa’lar tarihi dönemlerde at için “su/şu /şı” adını kullanmışlarsa, atlı için “-lı” ekiyle “suwa” diyeceklerdir. “Suwa-ri/Suwari” sözcüğü ise bu dilde “atlı adam” anlamına gelir. Çünkü “ri” sözcüğü Abhaz/Abaza dilinde halk/insan anlamına gelmektedir. 

Aslında Abhaz/Abaza dilinde halen kullanılmakta olan ve bu dilde bileşik sözcük olarak “atlı insan” anlamına gelen “Çıwari” sözcüğü de”Süwari” sözcüğüne çok benzer. Aynı kökten, aynı ilkelere göre kurulmuş gibidir. Şimdi isterseniz Abaza/Abhaz dilinde atla ilgili olan sözcükleri inceleyelim: 

Çı:At, Çıwa:Atlı, Çıwari:Atlı insan, Çıwaüi:Atlı insan; Çıcıs/Çısıs:At yavrusu (tay), Şhegö/Aşhegö: Aygır, Çı-an/Çan:Kısrak v.b. 

Eski İran/Pers dilinde aygır anlamında Aspa sözcüğü de, yalnız As kökenli olmakla kalmaz, aynı zamanda Abaza dilinde As-pa, As oğlu anlamına gelir. Suwariden sonra bu da çok ilginç benzerliktir. 

16. AŞUWA’DA EKONOMİK VE SOSYAL YAŞAM 
Aşuwa/Asuwa toplumu yerleşik bir toplumdu. Bu toplumda tarım ve hayvancılık yapıldığını, ticaretle uğraşıldığını ve madenlerin işlendiğini biliyoruz. 

Menderes havzasının doğal koşulları tarım için çok uygundu. Bu bölgede hububat tarımının Aşuwa’ların yerleştiği dönemlerde yapıldığı söylenebilir. Yine küçük ve büyük baş hayvan yetiştirildiği bilinmektedir. Çevredeki doğal şartların uygunluğu ve yaşam düzeleri göz önüne alındığında, üretimin ihtiyaçları karşıladığı ve hatta üzerinde olduğu söylenebilir. 

Öyle görünüyor ki, Asuwa /Asia çayırlarında at da yetiştiriliyordu. Hatta atçılık çok önemliydi. Daha önce de belirtildiği gibi Homeros, altın üzengili ata binen Maion kadınlarından ve Asya’nın güzel çayırlarından övgüyle söz etmektedir(32). 

Yine başkent Asuwa(Sard) şehrinden geçen ırmakta altın bulunduğu ve altından ilkçağdan beri yaralanıldığı anlaşılmaktadır. Lydia’lılar döneminde de bu nehirden altın çıkarılıyordu. Ve Lydia Kralı Krezüs/Karun dünyanın en zengin adamı sayılıyordu. 

Asuwa’ların yaşamında ticaretin de önemli bir yerinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Sard şehrinin ve bölgenin, o zamanki önemli ticaret merkezleri olan Hatusa /Hatuşa ile Kayseri yakınlarındaki Kaneş/Kaniş şehriyle bağlantıları vardı. Kaneş, Hatuşa, SardAsuwa), Ephes, ve Miletos gibi şehirler çağının en büyük şehirleriydi. Bu konuda Halikarnas Balıkçısı “Mezopotamya’dan Anadolu’ya giden yolda Kaneş, Anadolu’nun ilk Ticaret merkezidir. Ta uzak doğudan çıkan bu kral yolu iki ana kola ayrılır. Bir kolu Gediz sularınca Sardis’e gelir, oradan Troya’da, Kime’de ve İzmir’de denize varır. Öteki kolu Büyük Menderes’i kıyılayarak, Milet ve Efes’de denize ulaşır”(33). 

Eldeki belgeler yetersiz olduğundan çok kesin olarak söylenemese de, Asuwa’da kadınların sosyo-ekonomik yaşamda çok etkin oldukları söylenebilir. Büyük bir olasılıkla Aşuwa kadınları toplumsal yaşamın her alanında söz sahibiydiler. Asuwa’dan 1300-1400 yıl sonra aynı topraklar üzerinde, aynı halkın kurduğu Lydia devletinin ana erkil olup olmadığının tartışılmasına ve pek çok bilim adamı tarafından anaerkil bir toplum olarak kabul edilmesine bakarak(34). Aşuwa toplumunun anaerkil olduğu söylenebilir. Özellikle soyun anayanlı olduğunun kesin olarak söylenebileceğini düşünüyoruz. Aslında bu tespit, Kydia’lılar için de yapılabilir. 

17.SARDEİS/SARDİS (SART) ADININ ETİMOLOJİSİ 
Önce Sayın Umar’ın bu konudaki açıklamasını görelim: 

“Gerek Sardeis, gerek Sardis, kentin asıl adına (Swarda) Hellen dilinde “-lılar, halkı” anlamında –eis takısının ya da “-Sal, - ülkesi anlamında is takısının eklenmesiyle Hellen ağzına uydurulmuş biçimleridir”(35). 

Sayın Umar’a göre “Sard-eis”, Sard halkı, Sard’lılar; “Sard-is” ise Sard ülkesi anlamlarına gelir. Yani kent adı olan kök sözcük Sard/Sart sözcüğüdür. Ama Umar’a göre Sard sözcüğü de değişmiştir, onun da kökenindeki sözcük “swarda” sözcüğüdür. 

Sayın Umar’ın görüşü ciddi bir olasılıktır. Ancak “Swarda” sözcüğünün kökünü ve asıl dayanağını açıklamıyor. Oysa bunun da açıklanması gerekir. Kanımızca “Swarda” sözcüğü, kentin ve kente oturan halkın daha arkaik adıyla Asuwa’yla ilişkilidir. “Swa- rda” adında Asuwa adı, baştaki article düşmüş olarak bulunmaktadır. Abhaz /Abaza dilinde “Swa-r-da” sözcüğü “Swa halkı yeri” anlamına gelir. 

Bununla birlikte Pers halkının bu kente “Saparda” demesi başka bir olasılığı da gündeme getirir(36). Sapa-r-da adı “Sa oğlu halkının yeri” anlamında Luwi dilinden bir sözcük olabilir. Yaşayan Abhaz /Abaza dilinde de bu anlama gelir. Bu da daha önce sözünü ettiğimiz “sı/sa” çeşitlemesinin Asuwa sözcüğünün kökünde bulunduğunu ve o çağlarda da kullanıldığını gösterir. “Sa” çeşitlemesini kullandığımızda, kent adı “sa halkı yeri” anlamında “sa-r-/sard” olur. Yani “Swarda” çeşitlemesi hiç kullanılmamış olabilir. 

Bizce bu daha büyük bir olasılıktır. 

Bu durumda Pers’lilerce kullanılan Saparda sözcüğünün “sı” kökünden çeşitlemesi, “Sıparda” adının Pers halkı ya da Luwi dilini konu-şan başka halk toplulukları tara-fından bu kent için de kullanılmış olması gündeme gelir. Bu durum-da kent Sıparta /Ispartanın adaşı olur ki, kentin “Ispartalı göçmenler”tarafından kurulduğu şeklindeki Yunan söylemine niçin gerek duyulduğu da anlaşılmış olur. 

Ancak bu durumda “Asu/Ası” halkıyla Ispartalılar arasında bir köken ilişkisi gündeme gelir. Yoksa ilk Ispartalılar da “Sı” halkından mıdır? Mora yarım adasında kaybolan “sı”halkının atası Pelasg’lılar, yoksa Isparta’da yaşamış mıdır? 

Biz şimdi bu soruları bırakıp Anadolu’ya dönelim. Anadolu’da Aşuwa halkının yaşamış olabileceği diğer yerleri tespite çalışalım. 

18. ASUWA HALKI BAŞKA NERELERDE YAŞAMIŞ OLABİLİR? 
M.Ö.2000 yıllarında İzmir-Manisa dolaylarında bir devlet kumuş olan Asuwa/Aşuwa halkı, Anadolu’nun başka yerlerinde ya da yakın ve uzak çevrede yaşamış mıdır? Devlet, kent yada halk olarak adından söz edilmekte midir? 

Bu soruları doğru yanıtlayabilmek için Asuwa/Aşuwa sözcüğünü oluşturan kök sözcüğün articleli Asu/Aşu/As/Ası/Aşı ve articlesiz su/sı/şu/şı biçimlerinin, Abhaz /Abaza dilinde halk adı ve yerleşim adı olarak alabileceği biçimlerin, ayrıca çoğul biçimlerinin incelenmesi gerekmektedir. Doğru yargıya böyle bir çalışmadan sonra, daha kolay ulaşılabilir. 

a) Abaza/Abhaz dilinde özel bir ek:”-ra” eki 

Abaza/ Abhaz dilinde çok özgül durumlarda kullanılan bir ek “ra” eki bulunmaktadır ki, bu ek çok önemlidir. Sözü edilen dilde bu ek iki şekilde kullanılır. Birinci şekilde klan adının sonuna, ikinci şekilde şahıs zamirlerinin sonuna eklenir. 

Klanın bir üyesi tanıtılırken kalan adının sonuna, “o klandan, onlardan” anlamında “An-ra Ali, An’lardan Ali, xan klanından Ali” şeklinde; ya da bireye sorulan “kimlerdensin” sorusunun yanıtı olarak, “Sid-ra”(Sid’lerdenim, Sid ailesi’ndenim.) şekillerinde kullanılır. Yani bu ek “-lardanım, -lardan” anlamında yalnız, klan adlarıyla birlikte kullanılan bir ektir(vi). 

Bu ekin klanla, klanı oluşturan insanlarla, tanrı arasındaki ilişkiyi gösteren arkaik bir anlamı bulunmaktadır. Sözü edilen klanın yaratıcı güç olan “Ra” ile bütünleştiğini, ondan bir parça olduğunu anlatır. Bu ekin temel işlevi budur. 

İkinci durumda bu ek, şahıs zamirlerinin sonuna eklenir. Sa-ra/Sara, Ba-ra /Bara, Wa-ra/ Wara...vb. Ekin buradaki işlevi de aynıdır. Bireyin “Ra” ile bütünleştiğini ondan bir parça olduğunu anlatmaktadır(37). 

“Ra” eki bu durumlar dışında hiç kullanılmaz. Bu ek kullanılarak kelimeler çoğul yapılmaz. Abhaz/ Abaza dilindeki çoğul eki “-kue, -ko, -kı” biçimlerinde kullanılan ektir. Şimdiki durumda Apsuwa boyu, “Ra” ekini klan ilenin adıyla birlikte kullanmayı da bırakmıştır. Ama yakın zamana kadar bu ek onlarda da kullanılıyordu. 

Bu ekin yaşayan dilde, boy adıyla birlikte kullanıldığına hiç tanık olmadık. Ama klan adıyla birlikte kullanıldığından, daha büyük bir klan olarak düşünülen boy adıyla birlikte de arkaik dönemlerde kullanılmış olabilir. Bu olasılık hiç de az değildir. 

b) Abhaz /Abaza dilindeki “ra” sözcüğü 

Abhaz/Abaza dilinde bir de “ra” sözcüğü bulunmaktadır. “Ra” sözcüğü tek başına kullanılabildiği gibi, başka sözcüklerle bileşik sözcükler de oluşturabilir. Yapısına girdiği kelimelere “güçlü, yaratıcı güç, halk, hız ve hareket” anlamları verebilir. Bileşik kelimelerde “ra, -re, -rı, -r” vb. şekillerde bulunabilir. 

Şimdi Asuwa/Aşuwa sözcüğünün kökü olan “sı/şı, su/şu” sözcüklerinin ve article almış biçimlerinin oluşturabilecekleri toplum, birey, tanrı vb. adlarını ve bunların anlamlarını belirleyelim. 

Sur(a)/Şur(a), Sır(a)/Şır(a) : sı/şı, su/şu halkı. 
Güçlü, yaratıcı sı, şı, su, şu. Asur(a)/Aşur(a), Asır(a)/Aşır(a) : Asu/Aşu, Ası/Aşı halkı 
Güçlü, yaratıcı Asu/Aşu, Ası/Aşı 
Sıbara/Sıbar, Şıbar/Şıbara : Sı/Şı oğlu halkı. 
Subara/Şubara, Subar/Şubar : Su/Şu oğlu halkı. 

Yine aynı şekilde rus/arus, rusa/arusa, ars, ras/aras adları, yaratıcı canlı, güçlü canlı anlamlarında toplum adı tanrı adı ve birey adı olarak kullanılabilir. 

19. LUWİ-AUWA DİLİNDE YERLEŞİM ANLAMINDAKİ “-SA” EKİ 
Bu konuda da Sayın Umar önemli bir tespit yapmaktadır: 

Eski Hellenler, Luwi dilinden ya da onun ardılı olan daha sonraki Anadolu dillerinden gelme –sa (o arada –asa, assa) bitişli sözcük-lerde bu -sa bölümünü bazen olduğu gibi bırakmışlardır... Bazı örneklerde bu bitişi kimi zaman–sa diye, kimi zaman bir okunuş ve söyleniş farkı söz konusu olmaksı-zın, -ssa diye yazmışlardır... Kimi örnekte ise, -sa bitişini –sos’a çevirmişlerdir... Helenlerin –sa bitişini -sos ettikleri adlarda, o bitişi kimi zaman, yine bir okunuş ve söyleniş farkı söz konusu olmaksızın –ssos diye yazdıkları görülüyor.”(38). 

Yine Sayın Umar, önemli bir tespitte daha bulunuyor: 

“Luwi /Pelasgos sözcüklerinde baştaki a yerine İ’nin çeşitlemeler görmekteyiz.” 

Sayın Umar’ın bu saptamaları, Asuwa/Aşuwa yerleşim birimlerini tespit ederken çok işimize yarayacaktır. 

20. ASUWA’YLA İLİŞKİLİ GÖRÜLEN HALK YA DA KENTLER. 
Bu bölümde, Asuwa’yla ilişkili olabilecek kentlerden ve halklardan yalnızca Anadolu’da görülenler incelenecektir. 

Hitit karlı 1. Hattuşili’nin (M.Ö.1660-1630) seferleri anlatılırken şöyle denil-mektedir: 

“Gelen yılda Hattuşili sefere çıktı ve büyük kral aslan gibi Puran(Fırat) ırmağını geçti. Haşşu(va) kentini bir salan pençesi gibi eline geçirdi. Üstüne toz yığdı ve aradan aldığı mallarla Hattuşa’yı doldurdu;gümüş ve altının ne başlangıcı vardı, ne de sonu .”(39). 

Yine aynı tablette anlatılmaktadır: 

“Ama ben, büyük kral, Tabarna, Huhhu kralını, Hassu kralını yendim. Kentlerinin içine ateş attım ve dumanını göğün güneş tanrısına ve fırtına tanrısına çıkarttım ve Haşşu kralını yük arabasının önü-ne koştum.” 

Hassu /Haşşu ve Haşşu(va) sözcükleri ne anlama gelmektedir. Çok zengin bir kent olduğu anlaşılan ve Hattuşa’yı altınlarıyla dolduran, Haşş(va) kenti nerededir, Neresidir? 

Bilinmiyor , bilinemiyor. 

Fırat nehrinin ötesinde, belki de kıyısında, zengin bir kent olduğu anlaşılıyor. 

Hassu /Haşşu ve Haşşuwa adıyla anılan bu kent yada halkla Assu/aşşu / Aşşuwa’lar arsında bir ilişki var mı dır? Yoksa yalnızca adları mı benzemektedir? 

Daha önce de tartışıldığı üzere farklı dilerde aynı etnik adların kullanılma olasılığı çok az, hata hiç yoktur. Bu nedenle bu halkın Aşuwa’yla aynı halk olma olasılığı çok fazladır. Hassu/Haşşu/Haşşuwa’dan farklı okunmasını sağlayan “H” harfi iki şekilde bu sözcüğün başına gelmiş olabilir. 

Birinci olasılık olarak belirtelim ki, bilim adamlarının saptadığı üzere, Luwi dilinden sözcüklerinin başında bulunana “a” harfi , tam “a” değerinde değil, “a” ya yakın bir değerde idi. Hellenler bu sözcüğü “a” ya yakın bir şekilde okudukları halde , Latin’ler “ha” ya yakın bir şekilde okuyorlardı. Örneğin La-tin’lerin “Hektor”dedikleri sözcüğe, Hellenler ‘Ektor’ diyordu. 

Aslında aynı özellik Abhaz /Abaza dilinde de bulunmaktadır. Bu dilde article olarak kullanılan ve Türkçe’de “a” değeri verdiğimiz ses, aslında tam “a” değerinde olmayıp a, h, ğ, arasında söylenen bir sestir. Sayın Büyüka’nın da belirttiği üzere bu ses yalnızca article de olmayıp “üstün, yüce” anlamında bir ululama terimidir. Bu ses apsuwa’larda “a” ya dönüşmüş olmakla birlikle, diğer üç boyda da “ğha” değerinde söylenmektedir. Büyük bir olasılıkla Luwi dilinde de ses bu değerde söyleniyor-du. 

Luwi dilinin bu özeliğinin sonucu olarak, aslında Asu/Aşu /Aşuwa olan sözcükler, Hasu /Haşu /Haşuwa biçimlerinde söylenip yazılmış olabilir. 

İkinci olasılık olarak belirtelim ki, Abaza/Abhazlar “bey1” dedikleri ve asalet sıralamasında birinci sıraya koydukları klan ailelerine ah, ahaı, aha diyorlar ki, Bu sözcüklerde article almayabilir. Bu sözcüklerin article almamış içimi olan “ha” sözcüğü Abhaz /Abaza dilinde “yüce” anlamına gelir(40). Hassu /Haşşu /Haşşuwa sözcükleri de yüce anlamındaki “ha” sözcüğü ile bileşik kelime oluşturmuş olabilirler.

Tyana /Bor yakılarındaki Kemerhisarın yerinde olduğu kabul edilen Asbamaion yerleşimi de büyük bir olasılıkla Asuwa/Aşuwa halkını işaret etmektedir. Sözcüğün başındaki “Maion” bu çalışmamızda Abhaz/Abaza klanı olduğunu belirlediğimiz Maan / Mağan’ları işaret ediyor olabilir. “As-ba” sözcüğü ise “As oğlu” anlamındadır. Bu durumda “Asba-maion”, “As oğlu Maan” anlamına gelir. 

Pontos Kapadokya’sında bir yerleşim olan “Asiba” kenti, “Asi oğlu” biçiminde Abhaz/Abaza dilinden bir sözcük olarak “sıba” klan ailesini ya da as halkını işaret ediyor olabilir. 

Bodrum-Akyarlar civarında bir kale olan Aspat kenti, As/Aş oğlu yeri anlamında olabilir.(41). 

Ankara-Aksaray arasındaki “Aspona” kenti, “Aspana” biçiminde olabilir. Bu da Bu da “as/aş oğlu yeri demektir(42). 

Truwa bölgesinde bir kentin adı, Aiolis bir ılıcanın adı, Edremit yakınlarında bir köyün adı olarak görülen “Astrya” adı da(43), As-ty-ra biçiminde “As/Aş büyük yeri” anlamında bir yerleşimi belirtebilir. 

Çanakkale yöresinde Assos kentinin kök sözcüğü “As-Sa” biçiminde, ”As yeri” anlamında olabilir. Kilikia’da şimdiki Dörtyol yakınlarında bir ilkçağ kentçiği olan “İssos” da “Assos”un bir çeşitlemesidir ve aynı anlama gelir. 

İsba kenti d “As oğlu” anlamındadır. Zaten Bilge Umar’da aynı saptamayı yapmaktadır: “Hierokles’de Sabaion(o’su Hellen yazımında Omega ile; böyle olunca, Hellen dilinde “Saba’lıların anlamını belirtir.) Adın Anadolu’lu öz biçimi Sba, Swa olmalıdır”(44). 

Daha önce sözünü ettiğimiz Sıba klan ailesi tekrar karşımıza çıkıyor. İşin ilginç yanı bu aileye “Saba”da deniliyor. Bu ailenin Türkiye’deki kollarından biri de “Seba” soyadını kullanıyor. 

Aşuwa’yla ilişkili görülen kentlerden biri de Hurri-Mittanni başkenti olan Waşşukani / Wassukani’dir.(vii) Habur bölgesinde Mardin’in güneyinde Tel Feheriye’de olduğu sanılan Waşşukanin yeri kesin saptanamamaktadır(45). Wassukani/Waşukkani sözcüğü Abhaz/Abaza dilinde kurulu buluyor. Ek almış bir şekilde Asu/Aşu yerleşim yerini göstermektedir. 

Baştaki “wa” bu dilde halen kullanılıyor ve dost anlamına geliyor. Sondaki “nı/ni” sözcük olarak düşünüldüğünde “ana” anlamına gelmektedir. Coğrafi yerler gösterilirken “-yeri” anlamında kullanılan bir ektir ve halen kullanılır. Bu sözcükte de bu anlamda kullanılmaktadır. “Ka” ise Abahaz /abaza dilinde “-yeri” kullanıldığı gibi aynı zamanda baş anlamına da gelir. Bu sözcükte de baş anlamında kullanılmaktadır. Bu durumda “Wa-su-ka-ni /Wassukani”sözcüğünün anlamı “dost Asu/ Aşu baş yeri/Dost/iyi) Asu yeri” anlamına gelir. 

Son olarak da İssuwa ülkesinden söz edeceğiz. Daha önce de belirttiği gibi Luwi dilinde “a” ile başlayan sözcüklerin “i” çeşitlemesi de bulunmaktadır. Daha doğrusu article olan “a”, “i” şeklinde de kullanılmaktadır. Bu durumda İssuwa ile Assuwa eşitlenir. Yani bu iki ülke de “sı/şı/su/şu” ülkesi-dir. Peki, nerededir bu ülke? 

Günaltay’a göre Munzur Dağı’nın güneyinde, Hozat ve havalisindedir(46). Balıkçı’ya göre Malatya’nın doğusunda, Fırat ırmağının sol kıyısındadır. Umar’a göre bu ad Assuwa’nın çeşitlemesidir ve Elazığ Altınova yöresi olduğu kesindir.(47). 

21. SONUÇ 
Bu çalışmamızda Çerkes boylarından yalnızca birinin (Aşuwa’ların) ilkçağda Anadolu’daki varlığı özgün verilerle tartışıldı. Ancak bu Çağda Anadolu’da yalnızca Aşuwa boyu değil, Apsuwa, Aşkarıwa, Sasuwa boyları da görülmektedir. 

Ayrıca Adiğe’ler ilkçağlardaki özgün isimleriyle Zakuwa/Zaka/Saka/Zak / Sık /Sıga/Zıga halkı ve klanları da görülmektedir. 

Ve Çerkes’lerin aynı soydan inen kardeşleri Laz’lar da özgün isimle-riyle Anadolu da anılmaktadır. 

Ve Kafkas halkının tanrıları, Ma, Kıpala, Artamis, Athena, Apha, narik, Teşup... 

Zamanı ve yeri geldiğinde bunlar, Özgün çalışmalarla okuyucuya sunulmaya çalışılacaktır. 

1. Ümit Özveri, Nart Dergisi, Mart-Nisan 2000, 17.sayı, s.38. 
2. Hayri Ertem, Boğazköy Metinlerinde Geçen Coğrafya adları Dizini, s.21. 
3. Bilge Umar, Türkiye Halkının ilkçağ Tarihi, s.25 
4. Umar, a, g.e.s.47. 
(i) Şimdiye kadar hangi dilden olduğu konusu çokça tartışılan Türk sözcüğü Abhaz/Abaza dilindendir. Abhaz dilinde “büyük güçlüler,büyük insanlar”anlamına gelen bileşik bir kelimedir. (“Tura”sözcüğü Sanskiritçe’de “büyük güçlü”anlamına gelebilir. Ancak sondaki “k”sesi bu dilde açıklanamaz.) 
(ii) Sözcüğün çeşitli şekillerde yazılışı için bakınız,Merlin Stone, Tanrılar Kadınken,S.128. 
5. Ömer çapar Tarih Araştırmaları Dergisi, 1981-1982, cilt X1V.s.388 
6. Samuel Henry Hooke, ortadoğu Mitolojisi s.43. 
7. Bilge Umar, İlkçağda Türkiye halkı, s.116. 
8. B.Ömer Büyüka, Kafkas Kaynaklarına Göre İlk Yurtaşlar-İlk insanlık Kafkas Gerçekleri, 2.cilt: S.224-229 
9. B.Ömer Büyüka, Abhaz Mitolojisi Anaç mı?s.109-110 
(iii) Klan aile terimi, ilk dergimizin 17. sayısındaki çalışmamızda kullanılmış ve tanımlanmışsa da nedense dizgide yer almamıştır. Klan Aile: Arkaik özelliklerini günümüzde de devam ettiren, aynı ortak atadan geldiğine inanan, klan içerisinde evlenme yasağı uygulayan, aynı klan adını kullanan ailelere denir. 
10. Yurt Ansiklopedisi, s.4257. 
11. M.Şemsseddin Günaltay, Yakın Şark ve Anadolu, s.343. 
12. A.Müfid Mansel, Eğe ve Yunan Tarihi, S.19. 
13. Günaltay, a.g.e S.351 
14. Bilge Umar Türkiye halkının İlkçağ Tarihi, S.54. 
15. Çapar, a.g.e s.383. 
16. Bilge Umar, İlkçağda Türkiye Halkı, S.120. 
17. Umar, a.g.e S.120. 
(iv). Bazı yazarlara göre bu seferi 11. Tudhaliya düzenlemiştir. Yurt Ansiklopedisinin yazarları da bu görüştedir. Ancak biz, 11. Tudhaliya tarafından düzenlendiği görüşündeyiz. 
18. Yurt ansiklopedisi, 6.Cilt, s.4259. 
19. Bilge Umar, Türkiya’de Tarihsel Adlar, s.536. 
(v). Ah, Ahı, Aha’nın Adiğe dilindeki karşılığı Pışı’dır. 
20. Günaltay, a.g.e s.57. 
21. Halikarnas Bakııçısı, Hey Koca, Yurt, S.36 
22. B.Ömer Büyüka, Abhaz Mitolojisi Anaç mı? S.12-145-228 
23. Umar, a.g.e .s 57 
24. Günaltay, A.g.e.s.350 
25. Halikarnas Balıkçısı, Arşipel, s. 157. 
26. Halikarnas Balıklı, Anadolunun Sesi, s.29. 
27. Günaltay, a.g.e s.350. 
28. Gerge Thomsan, tarih öncesi Ege, 1.cilt, s.214. 
29. HalikarnasBalıkçısı, Anadolu’nun sesi s.35. 
30. Umar, a.g.e. s.122-646 
31. Özveri , A.g.y. s.44 
32. Halikarnas Balıkçısı Sonsuzluk Sesiz Büyür, s.143 
33. Halikarnas Balıkçısı Anadolu’nun Sesi, s.22 
34. George Thomson, a.g.e.s.212-213 
35. Umar a.g.e.s.708 
36. Umar, a.g.e.s.132. 
(vi) Aynı işlevi gören bir ek de Adiğe dil grubunda bulunmaktadır. Bu ek Adiğe dilnde işlevi hiç değişmeden “-kha, -ha” içimlerinde kullanılır. 
37. B.Ömer Büyüka a.g.e s.104. 
38. Umar, a.g.e.s.123-124. 
39. Ekrem Akurgal, Anadolu Uygarlıkları s.56 
40. B.Ömer Büyüka, Abhaz tarihinin İskeleti, s.25 
41. Umar, a.g.e.s.122 
42. Umar, a.g.e.s.122 
43. Umar, a.g.e.s.129 
44. Umar, a.g.e.s.347 (vii) Akurgal’ın, “Vaşşukani” yazdığı kenti, Umar, “Waşşukani” yazar 
45. Akurgal, a.g.e.s. 119. 
46. Günaltay, a.g.e.s. 87-317-330. 
47. Umar, a.g.e.s.350. 

KAYNAKÇA 
A.Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, T.T.K yay.Ank.1988. 
Bilge Umar , Türkiye Halkının İlkçağ tarihi, E.Ü.B.Y.Y.O. yay. İz. 1982. 
-İlkçağda Türkiye Halkı, İnkılap yay.İst.1999. 
-Türkiye’deki Tarihsel Adlar, İnk.yay.İst.1993. 
Ekrem Akurgal, Anadolu Uygarlıkları, Net yay. Ank. I989. 
B.Ömer Büyüka, Abhaz Mitolojisi Anaç mı? Abhazoloji yayınları yay. 1971. 
-Kafkas kaynaklarına göre İlk yaratılışlar-İlk İnsanlık –Kafkas Gerçekleri, 2.cilt, Abhazoloji yay.1986 
Halikarnas Balıkçısı, Anadolu’nun sesi, Bilgi yay.1984. 
Sonsuzluk Sessiz Büyür, Bilgi yay.1986. 
Hayri Ertem, Boğazköy Metinlerinde geçen Coğrafi Adlar Dizini, DTCF.yay. 
George Thomson, Tarihöncesi Ege , 1.cilt, Payel yay.1985. 
M.Şemseddin Günaltay, Yakın Şark 11 Anadolu, T.T.K yay. Ank.1987. 
Merlin Stone , Tanrılar Kadınken, Çev.Nilgün Şarman Payel.yay.İst., 2000 
Ömer Çapar, Tarih araştırmaları Dergisi, 1981-1982, cilt:XV1, D.T.C.F.yay., Ank 1982. 
Samuel Henri Hooke, Ortadoğu Mitolojisi, Çev. Alaeddin Şenel, İmge yay. Ank. 
Ümit Özveri, Nart Dergisi, Mart-Nisan 2000., Ank. 
Yurt ansiklopedisi, Anadolu yay., İst.1983. 
Halikarnas Balıkçısı, Hey Koca Yurt, Bilgi yay. 1984.

Kuro-Araks kültürüne dair M.Ö. 3000-4000 yıllarına ait Gagali ve Aşali bölgesinde ki arkeolojik kalıntılar Andiler’in Kafkasya ile bağlantısını göstermektedir. Bir gelenek gibi devam eden , bölgeye giren güçlü krallıkların ordularının tehditleri yüzünden Anadolu’dan Kafkaslar’a sığınmak hareketi , Andiler’de de görülmüştür. Milattan Önce 9. yüzyılda Asur Kralı 2. Sargon’un orduları Andiler’i Kafkaslar’a göçmeye zorladı. (I. Aliev, 1960, p. 26) Elder Pliny’nin M.S. 1. yüzyıla ait şahitliği gösteriyor ki , bu tarihlerde Andiler Kuzey Doğu Kafkaslar da yaşamaktaydılar.

Andallar’ın bir kısmı aşağı Andi Koysu bölgesinde büyük bir alana yayıldılar , ama zamanla Avarlar (hunz dili konuşan Ma-arulal Avarlar) tarafından asimile edildiler. Orta ve yukarı Andi Koysu nehri bölgesinde ki Andallar ise birbirinden 8 ayrı lehçe konuşan 8 etnik boya ayrıldılar. Gwanal , Botlikh, Ghodoberin, Akhvakh, K’arat’in, Bagvalal, Ch’amalal, Tindal.

Timur Lenk ordularının Gagatl’da ki Andal lider Yaulok’un merkezini yıkması ile İslam’ın Andi ülkesinde yerleşmeye başlaması aynı tarihlerde olmuştur. Tarihi belgeler Andallar’ın ileri bir politik sisteme sahip olduklarını gösteriyor. 1600′lü yıllarda Andallar , Avar Nutsal’ına ( Avar kralına ) karşı yaptıkları Akhkhulat savaşında kesin bir zafer kazandılar. Avarlar, Andallar’ın Avarya’nın komşu ülkelerinden ve Dağlık Çeçenistan’dan haraç ve vergi toplamalarını, buralarda hakimiyet kurmak için çalışmalarını engellemek istemişlerdi. 1731 yılında Rusya Andi ülkesini kontrol altına aldı. Andallar ise bu kısa kontrole son verip rus generali General von Frauendorf’a karşı Çeçenler’le beraber olup savaştılar.

Dağıstan’ı işgal etmek maksadıyla gelen 80.000 kişilik iran ordusunu durdurmak için , Dağıstanlıların ortak hareket etmeleri tarihte ki meşhur PAN-DAĞISTANİST hareketlerden biridir. Andiler, 1741′de İran Şahı Nadir’e karşı Dağıstanlılar’ın kazandıkları parlak zaferde önemli bir yer almışlardı. 1817-1864 yıllarında en yoğun haliyle yaşanan Kafkasya savaşlarında , cesaretleri ile çok ünlü olan Andal atlıları aktif rol oynadılar. Şamil’i Gunib’te ki son savaşında yalnız bırakmayan Gaziyav ve Labazan Şamil’in ünlü Andal naiblerindendirler. Andiler, 1877-1878 isyanlarında imam Muhammad Beg’e 1880′de şehid olana kadar yardım ettiler. 1918′de kurulan – 1919′da yıkılan Birleşik Kuzey Kafkasya Cumhuriyetinin kuruluş aşamasında kurultaylar Andiler’in topraklarında yapıldı. 1919′da Dağıstan ve Çeçenistan’da Kuzey Kafkasya İslam devletini kuran Uzun Haji’ya en büyük destek yine Andiler’dendi. 1921 ve 1925 yılları arası ruslara karşı Gazavatı devam ettiren İmam Najmaddin’e en büyük desteği yine Andiler verdiler. Çeçen İçkerya Cumhuriyeti kumandanlarından, Dağıstan ve Çeçenistan Şurası Başkanı şehid Şamil Basayew’inde Andalların Botlikh boyundan olduğu iddia edilmektedir.

Andi Kadını

Dağıstan’da pek çok halk bilim adamlarınca genel adlar altında toplanmıştır. Ugbugan-Kubaçi halkına Dargin denmesi gibi, Ğalğayçö – inguşlara Çeçen denmesi gibi , Andallar’a da Avarlar’ın bir boyu denmektedir. Bu Dağıstan’da tartışmalara neden olmakta , bazı Andi entellektüelleri Avar ismi altında bir alt grup gibi gösterilmeyi kabul etmemektedirler. Günümüzde Andiler dağlık bölgelerden tarım alanlarına doğru göçmektedir. Andiler çok dilli bir ulustur, ana dilleri olan Andi dili kadar Avarca ve Rusça da bilirler. Bazı Andiler, Çeçen dili de konuşur. Andi edebiyatı ve folklörü Andi dili kadar Avar dilinde de yazılıp söylenmektedir.

Kaynak: ...

Tarih Boyunca Kafkasya

Aralık 03, 2018

Tarih boyunca kafkasya"Tarih Boyunca Kafkasya" Kafkasyalıların, "Kaf Dağı" imgesinde simgelenen kültür ve binlerce yıllık serüveninin öyküsüdür.

Düşlerin , masalların, hayatın gerçekleriyle iç içe geçtiği, harmanladığı gizemli bir diyardır Kafkasya. Tarih boyunca bu özelliğini korudu.

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
RT @gilahsteney: Bu hikayeyi daha önce de duymuştum bir dadeden çok araştırdım doğruluğunu Şorten Askerbiy'in Kazanokue Jabağı kitabında da…
BBC News Türkçe - Kafkasya'nın incisi Abhazya'da seçim zamanı: Ülke küçük, yarış büyük - Fehim Taştekin https://t.co/bjR7eWQ8gt
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı