MISIRLILARIN KUTSAL YAZMALARINDA TARİF EDİLEN YOLLARIN SIRRI

(Bu makale ilk olarak 18 Mart 1924 tarihinde Christian Science Monitor dergisinde yayınlanmıştır.)

Mısırlıların “Ölüler Kitabı”nın sırrı özülür özülmez, teolojinin o korkunç ve değersiz hayali yok olur ve okudukça, kendimizi incelikli bir ahlakın ve yabancı ama dokunaklı bir umudun eşiğinde buluruz.

Bu ahlak anlayışının bir kanıtı, “Olumsuz İtiraf”da bulunabilir:

Ey Işığın ve Doğrunun Tanrısı, sürülmüş toprakları boş bırakmadım.

Ey Bast’ın Tanrısı, asla kötülük yapmak için başkalarını gizlice gözetlemedim.

Ey Tanrı çocuk, doğruyu ve gerçeği duymazdan gelmedim.

Ey Kutsal Kentin Tanrısı, hiç kimseyi ağlatmadım.

Ey Yüzlerin Tanrısı, kimseyi acımasızca yargılamadım.

Ey Nu Tanrısı, sesime kibir katmadım.

Ey Kau, ayrım istemedim.

Ahlak anlayışı apaçık ortada ancak umut gizliydi. Bu gizli umut, Mısır’da yaşamın sona ermesinden sonra, kişinin Ana Yurda, Kafkas Dağlarının güneyindeki Siris Vadisine, güneşin Bakü üzerinden doğup Ta Manu (Taman) üzerinden battığı topraklara, Mısır’ı kolonileştiren  ve Sekhet Elilerin  (Sakatly) yaşadığı topraklara   geri dönebilmekteydi. 

“Ölüler Kitabı”, bu anayurda ulaşmak için, oraya nasıl gidileceği, çeşitli yerlerin hangi sınır taşlarıyla tanınacağı ve oraya varıldığında ne ile karşılaşılacağı konularında tam ve ayrıntılı bilgiler veriyordu. Bu bilgiler son derece kesindir ve antik coğrafya öğrencileri için büyük önem taşır ve yoğun incelemelere açıktır. 

İleride görüleceği gibi, bilgiler oldukça basittir. Ancak rahipler bunların rahipliğe kabul edilmiş olanlar dışında herhangi bir kişi tarafından bilinmesini arzulamıyordu; bu nedenle, Ölüler Kitabı’nın bu bilgileri içeren bölümleri         17, 18, 64, 125, 149, 150 ve diğerleri yalnızca ellerinde bir anahtar, ama çok basit bir anahtar, bulunduran kişilerin anlayabileceği biçimde yazılmıştı. 

 

Mısırlıların Kaynakları

Erken dönem coğrafyacılar, Mısırlılarla ve Güney Kafkas Vadisi halklarının aynı ırktan geldiğini biliyordu. Herodot, İ.Ö. 450 yılında şöyle yazar: “ Hiç şüphe yok ki, Colchians” (Batı Kafkas Vadisinin sakinleri, erken dönem coğrafyacıların bilgisi bu kadarla sınırlıydı) “Mısırlı bir ırktır. Bu gerçeği başkalarından duymadan önce kendim de dile getirmiştim.  Bu düşünce aklıma geldikten sonra, hem Colchis hem de Mısır’da konuyla ilgili araştırmalar yaptım ve Colchianların Mısırlılar hakkında, Mısırlıların Colchianlar hakkında anımsadıklarından daha fazla anıya sahip olduklarını  buldum... Bu halk kara derili ve kıvırcık saçlı olduğu için,  varsayımlarım temelsiz değildi... Bir kanıt daha ekleyeceğim. Bu iki halk pamuklarını tamamen aynı biçimde dokur ve kullandıkları yöntemi dünyanın geri kalanında bilen hiç kimse yoktur... Ayrıca, tüm yaşam biçimleri ve konuşmalarında da, birbirlerini andırırlar.” Bakınız: Herodot, 2;104. 

Herodot’un son derece sağlam bir gözlemci olmasına ve konuyu olay yerinde inceleyip bulgularını kafataslarının kalınlıklarını karşılaştırarak kontrol etmesine karşın (Herodot, 3;12), vardığı sonuçlar kuşkuyla karşılanmıştır. Buna karşın, bu bulgular “Batık Uygarlık” adlı yazımda sunduğum bir çok başka kanıt ile desteklenmiş ve Profesör Newberry’nin Nature dergisinin 25 Eylül 1923 tarihli sayısında bulunabilecek olan Britanya Antropolji Derneği başkanlık konuşması sırasında son derec gçlü biçimde onaylanmıştır. Ayrıca bakınız: Clay, Empire of Amorites.

Bu yalnızca Mısırlılar ile Colchianların aynı ırktan olduğunu kanıtlar; hangisinin diğerinden türediğini açıklamaz. Ancak, bu konuda da elimizde bir çok kanıt bulunmaktadır. Örneğin, Aetia Mısır’ın, Siris de Nil’in eski adıydı. Bakınız: Rawlinson’ın Herodotus notları 2;15. Batı Kafkasya Vadisi, Jason efsanesinde geçen Kral Aeetes’in yurduydu (bakınız: Smith Classical Dictionary); ve Cyrus, tıpkı Nil’in Mısır Vadisinde yaptığı gibi Kafkasya’yı neredeyse boydan boya dolaşıyordu. 

“Ölüler Kitabı”nın Cennet bölümü Budge tarafından “Osiris ve Mısır Geleneğinde Yeniden Doğum” adlı bölümde, Cilt 2, sayfa 155, şu şekilde anlatılmıştır:

 “Dünyayı kuşatan dağların öte yanında Tuat adlı bir bölgenin var olduğu düşünülüyordu. Tuat’ın öte yanında benzer bir dağ sırası vardı, yani, Tuat’ın Nil Vadisine çok benzeyen uzun bir vadi biçiminde olduğunu söyleyebiliriz. Bu iki dağ sırasına paralel uzanıyor ve onların arasında yer alıyordu... Mısır boyunca akan Nil gibi, Tuat vadisi boyunca da bir ırmak akıyordu.”

Harita incelendiğinde, Kafkas ve Ermenistan Dağları arasındaki vadinin bu tarife tıpatıp uyduğu görülecektir. 

Son bir kesin kanıt ise, Ölüler Kitabı’nın “Cennet” bölümünde, güneşin “Gündoğumu Dağı” olarak bilinen Bakhau adında bir dağ üzerinden doğduğu gerçeğidir. Güneş buradan yükselip, denizin üzerinde batıyordu. Kafkas dağ sıraları doğuda  Hazar Denizi’nden, batıda Karadeniz’e uzanır. Doğu yarımadasının adı Bakhu’dur, batı yarımadasını adıysa Taman.  Dünyada Kafkas Kıstağı dışında hiçbir yerde bu koşullar bulunmaz, Kafkas kıstağında ise gerekli koşulların tüm bulunmaktadır. 

Elde pek çok kanıt daha vardır ama bu kadarının yeterli olacağı kanısındayım. 

 

“Ufuk Kavramının Anlamı

Kafkas dağ sırası, ekvatora neredeyse tam 23 ½ derece eğimle uzanır. Bu nedenle, güneş, yılın en kısa gününde Bak’den doğar ve en uzun gününde dağ sırası boyunca ilerleyerek Taman’da batardı. 

Mısırlılar “ufuk” terimini kullandıklarında akıllarından geçen, Kafkas sıradağlarını izleyen bu hattı. Bu hat, onların yeraltı dünyalarını ikiye bölüyordu. Kafkas kıstağının, dağ sırasının kuzeyinde kalan bölümü ya da ufuk, cehennem ya da Hades, güneyde kalan bölge ise Kutsanmışların Toprakları ya da Elysium sayılıyordu. Birinden diğerine geçmenin tek yolu, ufuktaki aralıktı. Bu aralık, karanlık ve kasvetli Arabus –Erebus, Abydos- ya da bugünkü adıyla Dariel geçididir. 

Bak yarımadasında, kuzey ve güney yönlerinde uzanan bir dağ sırası vardır. Bu dağ sırasında, bugünkü adı Marasy geçidi olan bir aralık bulunur ve bu aralığın batısında Shamash adlı ufak bir dağ yer alır. Yılın en kısa gününde, yükselmekte olan güneş Marrasy ya da Marash geçidi arasından Shamash dağının tepeleri üzerinde parlıyordu. Mısırlıların Ölüler Kitabı’nda bu aralığın adı “Tanrı Ra’nın arasından geçtiği Doğu Tanrısı Kapısı” (bölüm 109) Bakü ise “Gün Doğumu Dağı”dır.

Babil gelenklerinde, buradan “Güneşin Girdiği yer” olarak söz edilir. Geçit ve dağ, doğal bir gözlem evi oluşturuyordu ve Babil’in gözlem evleri ya da ziguratları tarafından sıfır derece ile başlangıç boylamı sayılıyordu. 

Kafkas Vadisinin bu doğu bölümü, Mısır, Babil, Sami, Fenike, Yunan ve Pers dinlerinin kutsal topraklarıydı. Babil dilindeki tek heceleri belirten işaretlerin listesinde, Sir, Ur ve Napahu birbirine eşit sayılmaktadır. Nucha, Baküsün ve asmanın doğum yeriydi. Bölgenin diğer adları Dilmun, Hypiberea ve Alyson’du. Geniş alışveriş merkezlerinin kenti olan Erech, Dariel geçidinin öteki ucunda yer alıyordu. 

“Ufkun” batı ucu ya da Kafkas Sıradağları Taman –Ta manu- “Gün Batımı Dağı”  idi. Taman yarımadası Karadeniz ile bugün Azov Denizi olarak adlandırılan su kütlesi arasında uzanır ama Azov’un o zamanki adı “Maaitis Havuzu” ya da Maeatis Gölüydü. Yarımadanın ucunda Kuban Nehrinin oluşturduğu alçak, balçık araziler yer alıyordu. Yarımadada Kimmerler (Cimmerians) ya da Khemuri’ler yaşıyordu (Strabo, 11;11;5) ve bölge yoğun sisleriyle öyle ünlüydü ki, “Kimmer karanlığı” bizim “kör karanlık deyimini kullandığımız biçimde kullanılmaya başlandı. Maaitis Gölü de “Karanlıklar Ülkesi Tanrısının Göl” anlamına gelmektedir. 

 

Güneşin İzlediği Günlük Yol Üzerine İlkel Düşünceler

İlkel insan için güneş, gökyüzünde bir ateşti ve ilkel ırkların tüm ateşe tapardı. Belirlenebildiği kadarıyla, Ur’lar en başından beri ateşe tapınmaktaydı. Al ırkı, en başta fırtına tanrısı Al’a taparken daha sonraları, olasılıkla yıldırım düşünce alev alan ağaçları ya da I Kings 18’de tarif edilenlere benzer olayları görünce, Al’a ateş tanrısı  olarak tapınmaya başladı. Ur’lar ve Al’lar siyasal ve dinsel anlamda birleşip Ur-Al, Khur-Al ya da Herkül adında bir ikiz tanrıya tapınmaya başladılar. Bu tanrı, zaman zaman isim benzerliği dolayısıyla gçlü Yunanlı Herakles ile karıştırılıyordu. (Bakınız: Herodot, 2:44). Aet ya da Aed ırkı ilk başta Ae, Aem ya da Thaem olarak bilinen karanlıklar tanrısına tapınıyordu ama sonradan onlar da Ur’lar ile birleşip Aet-Ur, Neter ya da Petera olarak bilinen ikiz bir tanrıya tapınmaya başladı.

Mısır’ı koloni haline getiren Fenikeliler (Kani’ler ya da Phoeni’ler) aslında Aed ya da Aet ırkından geliyor ve altın-kızıl renkli bir kartala, aetos’s, tapıyorlardı. Ama sonradan Aet-Ur adını aldılar. Aslında, Kafkas dağlarının kuzeyinde ve Arabus Geçidinin kuzey ucunun karşısında, Terek ve Sunsha arasında geniş bir ırmak adasından geliyorlardı. Geçit boyunca güneye doğru ilerleyerek, geçidin Alizon Vadisine açıldığı noktaya vardılar. Buraya yerleştiler ve adını Ta Neter koydular. Ta Neter’in bugünkü adı Tioneti’dir ve Mısır’a yerleşenler buradan gelmedir. 

 

Ufuk Tanrıları

Böylece Mısırlılar Ur ve Ae ya da Ae-m, M-ae (m tanrı anlamına gelir, ae karanlık, t ya da d ise yer ya da toprak demektir) adlı tanrılara tapıyorlardı. Tanrı Ur’u doğan güneşin tanrısı olarak alıp, Hazar Denizinde yükseliyormuş gibi göründüğü için ona O-s-ur ya da Osiris adını verdiler. (o su demektir; s bağlantı biçimine bağlı olarak herhangi bir çeşit hareket anlamına gelir; ve Ur, ateş ya da ateş tanrısı demektir). Tanrı T-ae-m ya da M-ae-t’i ise batan güneş ya da karanlık tanrısı olarak kabul ettiler. Osiris’in dağı ve yarımadası Bakü ya da Bakhau, -Yükseliş Kapısı-  (b kapı ve h yukarı anlamı taşımaktadır, böylece ach ya da ash yükseliş anlamı verir) T-ae-m’in dağı ve yarımadası ise Taman ya da Ta-Manu’ydu. 

Bunlar “Ufuk Tanrıları” idi. Mısırlıların, bir bütün olarak tanrı ya da öğlen güneşi tanrısı için kullandıkları ad Ra’ydı.  (Ra daha geç döneme ait bir sözcüktür ve anlamı tam olarak bilinmemektedir ancak olasılıkla “Boşluk Ateşi”  ya da “Gökyüzü Ateşi” anlamına gelmektedir). Bazı tapınaklar Osiris’i, diğerleri Tem’i benimsedi ve tapınaklar arasında büyük bir rekabet oluştu. Gündoğumu Dağı ile Günbatımı Dağının aynı dinsel törende bir arada bulunması az rastlanır bir durumdur. Rakip tapınaklar, cennete nasıl varılacağı konusunda bile iki ayrı rota öneriyordu. Osiris’in müritlerinin “batı toprakları yolundan, Tem’in müritlerininse “doğu toprakları” yolundan cennete ulaşacağına inanılıyordu. Bu rotaların tayini oldukça tuhaf görünebilir ama belki de açıklanması mümkündür. 

 

Tet’ler ya da  Shu Sütunları

İlkel idollar ağaç direklerdi ve Khur-Khal bir ikiz tanrı olduğu için yan yana duran iki sütundu. Sağ taraftakinin, ya da doğuya bakanın, adı Jakin’di. Bakınız: I Kings, 7). Bunlar ateş tanrısı oldukları için, üzerlerinde sürekli ateş yanardı. Daha sonra, cam icat edildiğinde, alevi rüzgardan korumak için etrafına “Osiris’in Göz” adı verilen cam bir koruma yerleştirildi ve bu oldukça etkili bir yansıtıcı mercek sistemi olarak işlev gördü. Sütunlardan birinin ateşi için yeşil, diğeri içinse kırmızımsı sarı bir cam kullanılıyordu. Sur şehrinde yaklaşık olarak İ.Ö. 2755’te kurulmuş olan  Herkül Tapınağı’nı yaklaşık İ.Ö. 450 yılında  ziyaret eden Heredot “gece vakti görkemli bir ışıkla parıldayan biri som altından diğeri ise zümrütten iki sütun” gördü. (Bakınız: Herodot, 2;44). “Tet” adı verilen bu cam korumalarla pek çok modern örnekten daha iyi bir optik sistem sağlanmıştı. 

Kuban’ın ağzındaki balçık arazinin seviyesi alçaktı ve Kimmerlerin  topraklarını sis basmaktaydı. Bu nedenle Bo-Az’a (Az’ın Su Kapısı, ya da Az-ov; daha sonradan, bunun bir şekilde oraya getirilen sığırlar ile bağlantılı olduğu düşünüldü ve sözcük Bos-porus biçimini aldı) büyük boy iki adet “tet” yerleştirildi. Bunlar güneş tanrısı Shu’nun Yani Khur-Khal’ın sütunlarıydı. 

Kafkas Kıstağı'nın ilkel sakinleri, dünyanın yuvarlak olduğunu ve güneşin etrafında döndüğünü bilmedikleri için, güneşin Hazar Denizinden yükselip “Doğu Tanrısının Kapısı” yoluyla Gündoğumu Dağı Bakhau’dan geçip Kafkas Dağları boyunca ilerleyerek Günbatımı Dağı Ta-Manu ve Shu Sütunlarına vardıktan sonra Maati Havuzunda, yani Maaitis Gölünde, battığını ve güneş tanrısının gece boyunca atlarını kuzey Kafkas Kıstağında dinlendirdiğini (Yunan mitolojisi) ya da teknesiyle doğuya yolculuk edip ertesi sabah, zamanı gelince, Hazar Denizinden göründüğünü düşünüyorlardı. 

 

Fenikelilerin Karadeniz ile Hazar DeniziArasındaki Ticaret Yolu

İnsan, doğal olarak, Karadeniz’den Hazar Denizine gitmek için en iyi yolun Güney Kafkas Vadisi olduğunu düşünüyor. Ama bu rota, saldırgan kabileler arasından geçmeyi gerektiren upuzun bir kara yolculuğu anlamına geliyordu ve Fenikeliler denizci bir ulustu. Batı Vadisi Colchis ise ticarette Fenikelilerin rakibiydi. 

Haritaya bakıldığında, Azov ve Hazar Denizleri arasında uzanan bir dizi ufak göl, Mantuşa Gölleri, görülecektir. Harita, bu göllerin suyunun bir kısmının Karadeniz’e bir kısmınınsa Hazar Denizine aktığını göstermektedir. Şu anda Sovyet Hükümeti bu yol üzerinde deniz yolculuğunu olanaklı kılmak için bu geçidi daha da derinden kazmaktadır. Ama bizim şu anda ele aldığımız zamanda, yani, İ.Ö. 11.000-9000 arasında, Hazar Denizi bu denli kurumadan önce (şu anda deniz seviyesinin 80 feet altındadır), Azov Denizinden Hazar Denizine doğrudan yelken açmak ve buradan Aral yoluyla Faysabad’a inmek olanaklıydı. İ.Ö. 200 gibi geç bir tarihte bile, Kafkas Kıstağının doğu sahili ile Faysabad arasında bir su bağlantısı vardı. Ancak su seviyesi düşmeyi sürdürdü ve İ.Ö. 200 tarihinden kısa bir süre sonra (Çin tarih yazmaları İ.Ö. 125 tarihini vermektedir) Kafkas Kıstağında yaşayan Seres’ler kervan ticareti için yollar kurdu. 

Hazar Denizinin su seviyesindeki düşüşten sonra bile Fenikeliler kalsik atlaslarda girişinde Phanagoria’nın  (Deniz Feneri İşareti) gösterildiği Hazar Denizine yelken açıp, Kuban ya da Oceanus nehri boyunca yukarı ilerleyip  Terek ve Sunsha arasındaki Ser-Ser ya da Ur-Ur ırmak adasından ve sonra Dariel ya da Arabus Geçidinden geçebiliyorlardı. Böylece kendi ana yurtları Ta Neter’e ya da Alizon Vadisine varmaları ve ardından başka bir tekne ile Alizon boyunca aşağı inerek Cyrus ya da Siris’e ve Hazar Denizine varmaları mümkündü.

 

Tapınaklar ve Dış Ticaret

Eski zamanlarda tapınaklar yalnızca tapınma mekanları değil, banka, üniversite, teknik okul, konsolosluk bürosu, ticaret odası olarak da işlev görüyordu. Yeni bir ulus ile ticaret yapmaya başlayan tüccar bir ulusun ilk işi, tüccarlarının kredi ve ticari bilgi alabilmesi için kendi tapınağını kurmak oluyordu. 

Başka bir yazımda, Sidon’lu Fenikelilerin, İ.Ö. yaklaşık 1250 tarihinde eski zamanlardaki ticari faaliyetlerinin büyük bir bölümünün Fırat ve Dicle krallıklarıyla yapılan savaşlar yüzünden kesintiye uğradığını ve o günlerde, Herkül Sütunları adı verilen sütunların ötesindeki ülkelerle çok kâr getiren ticari bağlar kurmuş olduklarını nasıl Deniz Akademisi (Naval College) tapınaklarındaki kayıtları inceleyerek saptadıklarını belirtmiştim. Herkülün bu kayıp sütunlarını bulmak üzere dört deniz seferi düzenlediklerinden, çeşitli yerlere gidip her seferden sonra raporlar hazırladıklarından ve Cebelitarık Boğazının Herkül Sütunları olmadığı  kanısına vardıklarından da söz etmiştim. (Bakınız: Strabo, 2;5).

Sütunları  bulamamalarının nedeni sığlaşan Mantuşa Gölü rotasının giriş ve çıkışını, Az-ov denizi ucunda Bo-Az Sütunlarını  ve Hazar Denizi’nin çıkışında Jakin Sütunlarını (Dışarı Çıkış Noktası) işaretlemiş olmalarıydı. 

Jakin Sütunları, bu gün en yeni haritalarda bile gösterilmektedir; örneğin Times Atlas’da Stavka Terekli (Herkülün Değneği), 71; 1;2 ve Kük Steiler Atlas’ında Kerkheuli Juk Jewe (Herkülün Jak  Feneri), 49; 0; 19. Ama elbette, günümüzde, Hazar Denizi kıyıdan 40 mil içeri çekildiği için, Hazar’ın yaşlı, deniz kabukları kumsalı belirlem. Ektedir.

 

Aslında Ölüler Kitabı Neydi?

Ölüler Kitabı’ndaki gizemli bilgiler,  Fenikeli tacirlerin, Fenikelilerin ve Mısırlıların Ana Yurdu olan Alizon Vadisine ulaşabilmeleri için eski yol tarifleridir.

Ölüler Kitabı’nın gizeminin nasıl özüldüğünü anlatmak şu an için olanaksız. Ama olanları şu biçimde düşünebiliriz: Bu, bir şeyin yüzyıllar boyunca Müslümanları Mekke’ye ya da Yahudileri Kudüs’e gitmekten alıkoymasına benzer. Bu durum öyle uzun sürmüş olsun ki sonunda Mekke’nin ya da Kudüsün yeri tümüyle yitirilsin. Öyle ki, buraların gerçek yerler olduğu bile bilinmeyip, insanlar sonunda buraların mitik yerler olduğuna ve buralara nasıl gidileceğini açıklayan yazmaların yol tarifleri değil dinsel törenleri aktaran yazmalar olduğuna inansın. Bu durumun nedeni ne olursa olsun, Ölüler Kitabı’ndaki yol tariflerinin Alizon Vadisine, Ta Neter’e (Tioneti) ulaşmak için, ne yöne gidileceğine hangi kabilelerle karşılaşılacağına, yol işaretlerinin ne olduğuna ve hangi  işaret kulelerinin bulunduğuna ilişkin bilgi veren tarifler olduğu bir gerçektir. 

 

Batı Topraklarından Geçen Yol

Tutankamon’un mezarının duvarlarına yazılmış olan “İki Yolun Kitabı yukarıda sözü geçen her iki yoldan da, yani Pirikan ve Van Gölü üzerinden geçen “Doğu Toprakları” yolundan  ve Kuban Nehri ve Azov Denizi üzerinden geçen “Batı Toprakları” yolundan, söz eder. Bunların ikincisi olasılıkla daha ilgi çekicidir, Ölüler Kitabının 17, 18, 64, 125, 149 ve 150. bölümleri bu yoldan söz eder. 

Bu tariflere göre, önce Büyük Yeşil Göl’den (Akdeniz) ve Karadeniz’den geçilerek Maati Havuzunun (Azov Denizi) başındaki Restau ülkesine ulaşılmaktadır. Ancak diğer metinlerin de gösterdiği gibi, Res-Tau aslında Tau-res yani eski Toros olduğu için,  Restau, Rostow kenti değil, Mateis Göl çevresindeki toprakların tümü anlamına gelmektedir. Hecelerin bu biçimde yer değiştirmesi oldukça sık rastlanan bir durumdur – örneğin, Ur-ab ve Ab-ur- ve gerek Ölüler Kitabı gerekse eski yazıtlar bunlarla doludur. 

Ölüler Kitabının 17. bölümünde belirtildiği gibi, Restau ya da Taurus, yeraltındaki dünyanın kuzey kapısıydı. Daha sonraları, bu bölgeye Chersonesus Taurica adı verildi. 

Sonra, Tches-ert (bugünkü Ker-tsch) boğazı üzerinden Kuban Nehrinin ağzına varılmaktadır. Shu Sütunları burada bulunur. “Tchesert Kapısı Shu Sütunlarının  kapısıdır”. Shu güneş tanrısı, yani Ur-Al ya da Khur-Khal, Herkül’dü. “Zeytin ağacının kuzeyindeki kent”de, yani daha sonradan Phanagoria’nın inşa edildiği yerde biri karaya çıktığında, ölenler için bir lambanın üzerine cam bir çanak yerleştirip bunu Kuban’ın kıyısına gömerek dinsel bir tören gerçekleştiriyordu. Ardından burayı yeniden kazıyordu. Bu, Osiris’in ölümünü ve yeniden doğuşunu simgeliyordu: Osiris alevdi; cam çanak “Osiris’in Göz”, yani gök kubbenin saydam yarıküresi olarak kabul ediliyordu. 

Daha sonra bu kişi Fenku ya da Fenikeliler tarafından bir sınavdan geçiriliyordu. Kendisine bir bilmece soruluyordu: Çiçeklerin altında toplanan ve zeytin ağacında oturan kimdir?” ve yanıtı yalnızca rahipliğe kabul edilmiş biri bilebilirdi: “Yağ (mineral ve zeytin), Ateş ya da Osiris.” Yanıtı bilemeyen, öldürülüyordu. 

Ölüler Kitabı, bunun ardından Kuban yolu üzerindeki çeşitli kabileve ülkeler hakkında bilgi verir. Bunlar çeşitli yol ve sınır işaretleri,  yani çeşitli dağlar, vs.dir. Genelde “havuzlar” ya da “adalar” olarak çevrilen sözcük ayrıca nehir uzantıları anlamına da gelmektedir. 

En sonunda Terek ve Sunsha ile çevrili Ser-Ser, Ur-ur ya da Tur-Tur nehir adacığına ulaşır. Gılgamış’ın yiğitliklerini anlatan Babil yazıtlarında bu kente Erech de deniyordu. Nehirdeki ada üzerine kurulmuş olan kentin, boyu 300 feeti aşan, ateş tuğlasından yapılmış çok yüksek duvarları vardı. Nebuchadnezzar, Babil Surlarını bunları gördükten sonra yaptırmıştı. Güney tarafındaki surlar yılan kaynıyordu. Serin bir sabah güneye bakan eski bir duvar gören herhangi biri Mısır ve Finiklelilerin sürüngen süslemelerinin nereden geldiğini anlayacaktır. Sunsha Irmağında bol miktarda yağ yüzüyordu. Bakü petrol Havzasının merkezi Grosnyi, burada yer alıyordu ve petrol çıkarmak için toprağa bir çomak sokup karıştırmak yeterliydi. (Bakınız: Ana Brittanica Ansiklopedisi, Kafkasya). Bu petrol bazen alev alıyordu ve hemen yakınında ateşe tapan Persliler’in Yanan Tarlaları bulunuyordu.

Bu kişi bir süre kentte kalıp belirli kitapları okuyor ve (Acheruntici Libri) bir zaman sonra bilge bir kişilik oluyordu. Sonra “düşman yüzlü adamlar”ın karşısındaki  Arabus ya da Ab-tu geçidinden geçebilmesi için kendisine eşlik ediliyordu. Bu sırada bıçakla silahlanıyordu ve nihayet Ta-Neter’e (bugünkü Tioneti bölgesi) yani, “Aet-Ur’lar Ülkesine varıyordu. 

Vadinin girişinde sekizinci Cabiri Ashmeti ya da Eschmen’in şehri ve Kapare-uli, ya da Güneş Sippara’sı yer alıyordu. “Cippus” büyük olasılıkla onun görkemli taş anıtından  türemişti.

Daha da aşağıda Sakat-uli adıyla bilinen Sekhet-Aaru, yani Sekhet-Sham bulunuyordu. (Hem Sham hem de Eli “güneş” ve “Güneş Tarlaları” demektir). 

Sonra bazen Harmakis olarak da bilinen Melikarkh, Achssu, Bakü, Yanan Tarlalar vs. gelir. Kral Pepi’nin sarayının kurulmasının arzu ettiği kent olan Mzchet yukarıda, vadinin başının ve Shenit’lerin Güneş Kentinin yakınlarında yer alır. Elinizde Stieler Atlası ve Ölüler Kitabı ile vadiyi boylu boyunca dolaşmak ilginç bir deneyimdir; insan Badeker’iyle kendisini turist gibi hisseder.

 

Kafkas Vadisinde Arkeolojik İncelemeler Yapılması Neden Gereklidir?

Kısa bir makalede yolların ve törenlerin vs. tüm ayrıntısıyla sunulması olanaksızdır. Ancak konunun ilgi çekici doğasını belirtmeye ve hızla artan gçmen seli eski anıtları yapı malzemesi edinmek için tümüyle yıkmadan  (bunu hiçbir yasal düzenleme engelleyemez) ve arkeolojik kazılar gç ya da olanaksız hale gelmeden önce,  insanoğlunun bu anayurdunda bir ya da daha fazla arkeolojik inceleme yapılmasına yol açmaya  yetecek denli ayrıntı sunmuş olduğumu ümit ediyorum.

 

KAFKASYA, BÜYÜK MEDENİYETLERİN ANASI

Yazarın, “coğrafyacıların AsyaAkdenizi olarak bildiği iç okyanusun doğu sahili ve özellikle onun kalıntılarının doğu komşuları Balkaş ve Dschalantschash denizlerinin, en az Babil kadar eski büyük  bir medeniyetin beşiği olduğu görülecektir” yönündeki tahmini kuşkusuz bu sahalar kazılana dek doğrulanamaz. Ama elimizde, bu öngörü ile uyumlu iki keşif haberi bulunmaktadır. 

Bunların ilki, büyük Rus bilim adamı  Rostovtzeff’in (Irans and Greeks in South Asia, sayfa 137) Altay Bölgesinde (Dschalantschash Denizinin kuzey batısı) Kuban’dakileri andıran mezarların bulunduğu yönündeki bildirisidir. 

İkincisi, seçkin  Sir Aurel Stein’in Tarım Havzasında ve Rus arkeologlarının ise Baykal Göl’nün güneyindeki bölgede Avrupa ile bağlantı kurulduğunu gösteren kanıtlar bulmuş olmalarıdır. 

Bunların ikisi de tezimizi tümden kanıtlamaz ama şu ana dek tezimizle uyumlu haldedirler.

 

Selentush Okyanusu’nun (Asya Akdenizi) Kıyılarının Belirlenmesi

Bunu yapmanın bir yolu jeoloji yazılarında ya da Britannica Ansiklopedisinin “Hazar Denizi” maddesinde belirtildiği gibi,  eski sahilleri, deniz kabuğu tortularını vs. incelemekten geçer. Bir diğer yol ise, yer adlarını incelemektir. Atlantik Okyanusu kurusaydı ve biz de yüzlerce yıl sonra batı kıyısını bulmak isteseydik, dikkatimizi Nova Scotia, New Brunswick, Maine, New Hampshire, Boston, Lynn, New London, New York, Maryland, Louisiana gibi ad gruplarına yöneltip, buraların eski okyanus yatağını işgal eden uluslardan değil İngiltere ve Fransa’dan gelenler tarafından kurulmuş olduğunu söyleyecektik. Ve ad tiplerinden ve İngiltere ile Fransa tarihlerinin bildiğimiz kadarından yola çıkarak, kolonizasyon tarihini yaklaşık bir yüzyıllık çerçeve içerisinde tespit edebilirdik. 

Aynı şekilde, güney sahilinden başlayıp doğuya gittiğimizde, Kafkas Kıstağına özgü bir dizi yer adı ile karşılaşırız. Bunlar ç ana grupta toplanabilir:

1. Buhara’daki Faysabad civarındaki adlar.

2. Kuzey Fergane’deki Kohan civarındaki adlar.

3. Balkaş Gölünün batısındaki, Dschalantschash Denizi yakınınlarındaki Yedi Irmak Ülkesindeki adlar. 

Bunların birçoğu İ.Ö. 6000’den daha eski olmayan ad tipleri biçiminde gruplanabilir. Ama ikinci ve üncü gruplarda sırasıyla İ.Ö. 2500 ve İ.Ö. 1000’den daha geç döneme ait olmayan adlar buluruz. Selentush Okyanusunun (coğrafyacıların verdiği adla Asya Akdenizi) aşamalı olarak kuruduğunu anımsarsak, bu grupların ortaya çıkış biçimini kavrayabiliriz. Önce, Balkaş Gölünün Kafkasya ile su bağlantısı kesildi ve Yedi Irmak Bölgesi ile Dsungarei Bölgesi izole oldu. Ancak tekneler hala Fergane ve Buhara’dan Sir ve Amu ırmakları yoluyla o zamanlarki adı “Kithay Göl” (Cathay?)  olan Aral Denizine ve böylece Hazar Denizine ulaşabiliyordu. Bu konudaki otorite Strabo’dur. Ancak, Aral ve Hazar arasındaki su yolu yaklaşık olarak, İ.Ö. 250’de kurumuş görünmektedir ünk yaklaşık o zamanlarda, Kafkas Kıstağının kuzey bölgesinde yaşayan Siriciler, Hindistan ile Babil İmparatorluğu arasında karavan ticareti kurmuşlardı. (Strabo, 11.5.8). Bu noktada, Faysabad’ın Chitral’dan yalnızca 100 mil uzaklıkta olması ve buradan Kunar Vadisi boyunca bir yüz mil daha aşağı inildiğinde Hayber Geçidine ve Hindistan’a gelinebilmesi dikkat çekicidir. Kokan ile Tarım Havzası arasındaki mesafe çok kısaydı ve buradan Çin’e rahat bir yol uzanıyordu. 

Baykal Gölünün güneyinde yer alan ve Rus arkeologların yeni keşiflerde bulunduğu bölgede, yer adları İ.Ö. 250 yılından daha erken döneme ait olamaz. Bunun bir örneği, gölün yaklaşık 200 mil güneyindeki “Ekure Chalcha” dır. Bu ad, Babil dilinde ya da Bak yarımadasında, “Büyük (ya da Dağ) Evin (ya da Tapınağın) Başlıca Yeri” anlamına gelmektedir. Ancak biçem, İ.Ö. 400’den daha önce ortaya çıkmış olamaz. Bu nedenle, bunun kara yolu ve kervanlarla aktarıldığını söyleyebiliriz.

 

Bu Medeniyet Neden Keşfedilmedi?

Bir geçerli neden, bu güne dek bilinen tüm incelemelerin  Selentush Okyanus’unu çevreleyen dağ sıralarının doğu tarafında yer alan Tarım ve benzeri bölgelerde yapılmış olmasıdır. Herhangi bir eski medeniyet, Chabar, Kent, Urd-shar, Kok-su, Sarkansk, Ak-su, Tschingis, Arganatinsk, Bakanass, Chan-tau, Dschangys-agatsch, Kara-bulak, Ubinsk, Urunchai, Talavka, Ust-Kammerogorsk ve benzeri yer adlarının bulunduğu batı  tarafında kurulmuş olmalıdır. Soneklerin pek çoğu elbette ki modern Rusça’ya aittir. Örneğin, son iki ad aslında Talonta ve Kammeno’dur. Bu sahalar kazıldığında, aradığımız medeniyete ait birşeyler bulmayı ümit edebiliriz. 

Bu Medeniyet Neden Kafkas Medeniyetinden Daha Sonraki Bir Döneme Aittir?

Kanıtlar, öncelikle yer adları biçimindedir. Diğer kanıtlar çok belirgin değildir. Örneğin, ipeği keşfettiği söylenen Çin İmparatoriçesinin adı Se-lin-tschi olarak verilmektedir ve bunun kısaca Kafkas Kıstağı haritalarında yer alan Selentchu ya da Selentash denizi, Gelenchuk, Selentchuk, Olontchuk, Alontas ve Asslandus (olasılıkla Karadenizde gelgit bulunmadığı ve burada bulunduğu için Selene Denizi) olduğuna inanmak için nedenler vardır.  

6 Ekim 1924. 

 

KAFKASYA’NIN SABAH TOPRAKLARI

Yazarın,  Yunan ve Samilerin mit olarak adlandırdığı ve mit ülkesi olarak tanımladığı olguların aslında az bilinen bir bölgede, Kafkas Kıstağı, meydana gelmiş olayların tutarlı ve doğru tarihçeleri olduğuna yönelik keşifleri ve bunların kanıtları, 1899 tarihinde Amerikan Bilim Gelişimi Derneğine bir yazı olarak sunularak duyurulduğunda, bu konu ile fazla ilgilenen olmadı.  Bu nedenle, çalışmayı daha fazla yayın sunmadan bitirmenin daha uygun olacağı düşünüldü. 

1922 yılında değerli arkeolojik malzemelerinin yitirilmesi anlamına gelen Mantuşa Gölü yolunun yeniden açılması ve Kafkas Dağlarının hem kuzey hem de güney bölgelerinin kolonileştirilmesi eğilimlerinin ağırlık kazandığı günlerde materyal toplanmış, biçimlendirilmiş ve bir kısmı son haline getirilerek yazılmıştı. Bu yazılmış olan bölümün hemen yayınlanmasına karar verildi. Bu yayın 1923’de, “Kafkas Kıstağının Batık Uygarlığı adıyla çıktı. Eusebius, Berossus ve Josephus’un sözünü ettiği tufan öncesi kayıtların yerlerine ve Ölüler Kitabı’nın yazıldığı asıl dile ilişkin notlar 1 Mart ve 26 haziran 1924 tarihlerinde Nature dergisinde, Ölüler Kitabında anlatılan rotaların açıklaması ise 24 Mart 1924 tarihinde Christian Science Monitor dergisinde yayınlandı. 

 

Daha Sonraki Makalelerin Kabulü

Daha sonraki makaleler ve kitap, yazarın minnet duyduğu bir kabul gördü ve otoriteler sonuçları karşı çıkmaksızın kabul etti. Bu otoritelere örnek olarak  Origin of Biblical Traditions adlı eseriyle büyük Sami ve Babil uzmanı Dr.Albert T.Clay’i ve vefatından  önceki kişisel yazışmalarımızı –bu yazışmalardan onun izniyle söz etmekteyim- ve Mısır arkeolojisi ve bununla ilintili sorunlar konusunda Ancient Egypt (Aralık 1924)  adlı eseriyle en güvenilir uzman olan Sir Flinders Petrie  verilebilir.

 

Yer Adları ve Gelenekler Karşısında Arkeolojik Çalışmalar 

Bir teorinin kabulü, mümkün olan her türl kaynaktan toplanan kanıtların desteğine bağlıdır ve öyle de olmalıdır. Nature dergisinin eleştirmeni ve yukarıda sözü edilen uzmanlardan bazıları Kafkas bölgelerinde, teoremi onaylayacak arkeolojik çalışmalar yapılmasının önemini vurgulamıştır. Bu doğrudur; üzerine tarihin inşa edileceği sağlam temelleri yalnızca kürek ortaya çıkarabilir. Ama yapının coğrafi konumunun belirlenmesinde kullanılabilecek, kendi sınırları içinde aynı ölüde tutarlı ve bilimsel başka araçlar da vardır.

“Kafkas Kıstağının Batık Uygarlığı adlı çalışmada yer alan ve açıklanan çlü yer adı sistemi bu araçlardan biridir ve gösterildiği gibi,  sonuçları son derece kesindir. Bir örnek vermek gerekirse, jeologlar ancak Asya Akdenizi adını verdikleri geniş i okyanusun sınırları konusunda ayrılığa düşmüştür. Önceleri, Asya Akdenizi’in Hazar Denizinin doğusundan, Balkaş Gölünü de içine alarak, Altay Dağlarına uzandığı düşünülüyordu. Şu anda ise, son dönem jeolojik kanıtlara da dayanarak, doğuda bu kadar öteye uzanmadığına inanılmaktadır. 

Ancak, jeolojik gçlükler bir yana, haritanın incelenmesi, Balkaş Gölünün doğu ve güney sınırlarında ve Altaylarda bir dizi katışıksız eski kafkasya adı bulunduğunu göstermektedir. Kok-su, Tau-Kum, Bakanash, İli, Sungaris, Ast- chibulak, Ach-Irek, Kent, Tschimi-Kent, Olon-Bulak, Ach-su, Urta-Saryk, Sary Bulak; Alan-Kuduk, Terek ve yüzlerce başka ad buna örnektir. Bunlar yalnızca eski kıyının bulunacağı, Yedi Irmak Toprağı seviyesinde bulunmaktadır. Rostovtzeff’in tuhaf ve açıklanmamış bir gerçek biçiminde belirttiği gibi, Altaylarda, Kafkasya’daki Kuban’dakileri andıran mezarlar bulunmuştur. (Bunun nedenini daha sonra göreceğiz). 

Bu nedenle, Kafkas, Altay ve Balkaş Gölü bölgelerinin su yoluyla birbirleriyle bağlantılı olduğundan emin olabiliriz. Dahası, Asya Akdenizi adı verilen denizin (Bakınız “Kafkas Kıstağının Batık Uygarlığı) asıl adının “Selentchuk Okyanusu” (orijinal “Atlantik Okyanusu”)  olduğunu anımsar ve Balkaş Gölünün doğusunda yer alan ufak denizin hala “Dschalantaschash Denizi” olduğuna dikkat edersek bunun tümüyle bir deniz yolu olduğunu büyük ölüde kesinliğe bağlayabiliriz. 

Bugün, tarih öncesi ipek kültürünün ve  Argonotların Tel-Kaini’lerce batıya, Kos Adasına götürülen altın postunun bulunduğu modern Dağıstan’da yer alan Gadira’dan bildiğimiz gibi, Çin’e ipeği getirenin “Se-ling-tsche” olduğunu anlatan Çin geleneğini bu bağlamda ele alabiliriz. İskender’in ölümünden kısa bir süre önce Hazar Denizinde görkemli bir filo kurduğunu ve askerlerine Hazar Denizinin Hindistan’ın doğusundaki okyanus ile bağlantısının bulunduğuna inanmak için haklı nedenleri olduğunu anlattığını, Strabo’nun da belirttiği ve Çin tarih yazmalarının da doğruladığı gibi Kafkaslardan başlayan ve karayolunu takip eden kervan yollarının İ.Ö. yaklaşık 250 tarihinde Sereslerce kurulduğunu, o zamana dek malların doğudan Faysabad üzerinden  güney Kafkasya Vadisine su yoluyla taşındığını, Faysabad’ın Hayber Geçidi ve Chitral vadisi yolu kullanıldığında Hindistan’dan en fazla 200 mil uzaklıkta olduğunu da aynı kaynaklardan öğrenmiş bulunmaktayız. Selentchuk Okyanusu bir anda kurumadı.  16. yüzyıl gibi geç bir dönemde bile, Hazar Denizi ile Aral’ın (o zamanki adıyla Kithay, yani Kathay Denizinin) aynı su kütlesinin parçaları olduğuna inanılıyordu. (Bu eski okyanus yatağının kuruma hızı Rus hükümetinin raporlarında verilmektedir ve mevsimlerin yağışlı ya da kurak geçmesine bağlı olarak çeşitlilik göstermiştir.) 

İçerisinde uzun zamandır yerleşim barındıran yurtlar, Mısır ve Mezopotamya’daki kazılarımızdan bildiğimiz gibi, jeolojik özelliklerinden daha kalıcı olabilir. Görece modern topraklarda bile, aynı özellik gözlenebilir. Norve’in başkenti Oslo İ.S. 1058 tarihinde kuruldu; 1624 yılında adı Christiana olarak değiştirildi ve 1924 yılında eski ad olan Oslo yeniden kullanılmaya başlandı. Norveç dünyanın en gelişmiş devletlerinden biridir ancak haber vermeden sorumlu Norveç posta işleri komisyonu,  ülkenin daha uçlarda yer alan çok sayıda bölgesinde başkentin asla Christiana olarak bilinmediğini, adının daima Oslo kaldığını keşfetmiştir. 

 

Kafkas Kıstağındaki Eski Yer Adları

Binlerce yıl boyunca, Kafkas kıstağının içine açılan yollar kalıcı bir etki bırakmadı. Kıstağın sakinleri daima dağların içlerine çekildi ve işgalcilerin gücü azalmaya yüz tuttuğunda yeniden aşağılara indi. Hyrcania’da İskender’in hükümdarlığının ve Derbent civarında Türk fetihlerinin belli belirsiz izlerine rastlanır ama hepsi bu kadardır. 1829 yılında, Türkiye kıstağı, uzun yıllardır Çerkezistan ya da Adige’yi fethetmeye çalışmış olan Rusya’ya bıraktı. Kafkasya’ya haritacılık konusunda bilgili casuslar gönderilmişti ve 1848 yılında, yazarın, Britanya Savunma Bakanlığının jestiyle bir kopyasına ulaşabildiği bir askeri harita basıldı.  Bu harita tüm eski yer adlarını, Rusların 1875 de bile tümüyle tamamlanamamış olan işgalinden önceki haliyle vermektedir. Bunu,  Ptolemy’nin haritası, Strabo’nun tarifleri,  daha geç döneme ait diğer önemli haritalar – İngiltere’deki Royal Geographic Society bu konuda eksiksiz ve son derece değerli bir koleksiyona sahiptir-  ve  Nottinhgham, İngiltere’den Felix Oswald’ın jeoloji haritası ile birlikte ele aldığımızda, çlü yer adı yönteminin uygulanabilmesi için yeterli donanımı elde etmiş oluruz. 

 

Yer Adları ve Mit-Tarih

Yazarın,  mitler coğrafyasında, Sicilya ile bugünkü Atlantik Okyanusu sahili arasında kuşku verici bir boşluk bulunduğu yolundaki gözlemi ve bunun önemini fark edişi, mitlerin uzak batı bloğunun yanlış konuşlandırıldığı ile bu bloğun aslında Kafkas kıstağının doğusundaki eski Atlantik ya da Selentchuk, ya da Aet-Olontchok Okyanusuna  ait olduğunun keşfine yol açtı. Yunan mitlerinde ve kıstak civarındaki diğer toprakların edebiyatlarında, meydana gelen olaylarla ilintili göndermeler olması gerektiği, en iyi ve en kısa sonu alma yolunun tüm bu göndermeleri toplayıp dökümünü yapmak olduğu apaçık ortaya çıktı. 

1 Ekim 1925.  

 

BABİLLİ GÖK BİLİMCİLERİN DORUK NOKTASI

Brittanica Ansiklopedisi, Babil İmparatorluğu başlığı altında şöyle der: “Babil gök bilimi Accadailerin (Agadi) henüz dağlardaki güvenli sığınaklarından  inmediği dönemlere dayanır. Doruk noktası Babil değil Elam üzerinde sabitlenmişti ve ırkın “Doğunun Dağı olarak bilinen ilkel anayurdunun gök kubbeye destek olduğu varsayılıyordu. 

Bu doruk noktasının kesin konumunun belirlenmesi kayda değer bir önem taşımaktadır. Ölüler Kitabına Anahtarı adlı bir makalede, Ölüler Kitabı’nın orijinal dilinin, Clay’in “ Zaman içinde bizim için saklanmış olan ve bizim Fenike dili, Aramaic, İncil İbranicesi vs. adlarını verdiğimiz Amuraic... erken dönem Sami  dili” olduğu ve metnin ana bölümünün doğru çevrilmiş olmasına karşın, yer adlarının olduğu gibi bırakılması gerektiği halde tercüme edildiği ve kişi adlarının yazıldıkları dilden farklı bir dildeki köklerden türetilerek yanlış tercüme edildiği gösterilmiştir. Bu durum, İ.Ö. 4000 yılında Sezar’ın İngilizce bir çevirisinin bulunmasına ve burada, Sezar ve Roma’nın mitik adlar olduğuna inanılıp,  Sezar adının “şiddet kullanarak ele geçiren” (Seizer) ve Roma’nın “Geniş Kent” (roomy) olarak çevrilmiş olmasına benzer. Örneğin, Amuraic dilinde “Güneşin Oğlu Osiris” anlamına gelen Osiris  Urt-ab “Soğuk kanlı Osiris” olarak çevrilmiştir. Amuraic dilinde sıkça meydana geldiği gibi heceler yer değiştirdiğinde (bakınız Jastrow, Bab.&Assyr. Sayfa 222 ve Clay, Origin of Bib. Trad., sayfa 167) Ab-Ur’un lakabı çevrilmeden  bırakılmıştır. Sabah ve akşam tanrıçaları İris ve Nepthys’e “Ur-Urti” tanrıçaları denir. Bu terim çevrilmiştir ancak özgün Amuraic dilindeki anlamı “Işık ve Karanlık”tır. Qemurte “Tufan Şehri” olarak çevrilmiştir ama aslında çevrilmemesi gerekirdi ünkü burası Kemurtu’dur, vesaire. 

Metnin yazıldığı asıl dil bu biçimde göz önüne alındığında, güneşin sudan yükselip (Tanrı Kha-Ra’nın, Yunan mitolojisinde Kharon, ölüleri taşıdığı Hazar Denizi) Sabah Dağı Bakhau (bugünkü Bakü yakınlarındaki Bakhar Dağı) üzerinden ufukta yer alan ve aralarında bir boşluk bulunan sıradağlar (Kafkas Dağları ve Dariel Geçidi) boyunca ilerleyerek Temu, Ta-Manu Dağı (bugünkü Tamen yarımadası, Güneş Tanrı’nın Temenos’u) üzerinden Maatis Pooluna (Yunanların Maeotis Gölü, bugünkü Azov Denizi) battığı gizli Amen topraklarının Kafkas kıstağı ya da Yunanlılar için Aia Ülkesi olduğu ve Ölüler Kitabı’nın Cyrus Vadisine (bugünkü Kur) ulaşmak için son derece kesin yol tarifleri olduğu anlaşılır. Mısır’ın eski adı Aetia ve Nil’in eski adı Siris olduğu için (bakınız: Rawlinson, Notes to Herodotous, 2.15) ve Mısırlılar ile Colchisliler aynı ırktan geldiği için (Herodot 2.104 ve 3.12), Mısırlıların eski ana yurdu büyük olasılıkla burasıydı (buna inanmak için pek çok neden vardır.) 

Büyük bir netlikle sunulmuş olan  izlenmesi gereken yol (aslında iki yol vardır ama ben birincil olanını ele almaktayım) Akdeniz’den Karadeniz’in batı sahiline uzanarak, Kırım kıstağı ve Rostow bölgesini geçip göl ve deniz sistemi boyunca ilerleyerek Hazar Denizinin batı kıyısından aşağı iner. Buradan Pir-ata – Ata-ar ya da Sebakhu) ırmağından Sebartu, Kemartu ve Kau Gölüne ve Bakhar Dağına çıkar. Sonra Kur-Alizon vadisine ve Sakataly’ye iner. Bu yol izlenirken yalnızca eski yer adları kullanılmalıdır. Bunlar en iyi 1885 tarihli Britanya askeri hizmet haritasında bulunmaktadır. Bu harita Rusya bölgeye yerleşmeden önce hazırlandığı için, bana bir kopyasını veren British war Office’e minnetlerimi sunarım. Olasılıkla en iyi kopya 1847 tarihli Rus askeri hizmet haritasıdır. Ülkenin Ruslar tarafından işgalinden çok önce hazırlanmıştır ancak şu ana kadar bunun bir kopyasını elde etmek mümkün olmamıştır. Strabo ve Plotemy de yararlı olacaktır. Örneğin Strabo, Beta kentinin, Plotemy de şu anda Hazar Denizinde Scandrjukjowsk olarak bilinen İskender Sütunları’nın yerini belirtir. Kerkulijukjowsk bugün, klasik atlaslarda Alontas olarak bilinen Ta-lowka’nın ağzının batısında, denizden yaklaşık 40 mil içeride yer almaktadır. Shari-Shariket ve Shari-Sapu (bugünk adlarıyla Sharidon ve Shari-Suppu) Uluslararası haritada  38 Kuzey L olarak gösterilmektedir. 

Doruk noktasına dair bilgilerin bulunması şu nedenle önemlidir: Bakhar Dağı civarında Shenacha ve Marazi –Güneş Dağı ve Geçidi-, Eshagil, Erech, Shirappik, Azar-Akanna, Kassim-kend, Agadi-kend, Kissu, Kurkur ve Apsu üzerinde, ya da Kafkas Dağlarının ucunda yer aldığı için Apsu-Anaki (ve olasılıkla Enoch ya da Kanach) olduğuna inandığım Konack-kent  gibi ünlü Babil adlarına rastlarız. Bu bize Babil ve Mısır medeniyetlerinin buluşma noktasını vermektedir. Gılgamış’ın öyküsü de aynı bölgeyle ilintilidir. Ayrıca, başka bir çalışmamda Ast-ach-su’ya (Styx) dökülen Kacheten (Cocytus) ve Uroch (Pyriphlegethon) ırmaklarının aynı bölge yakınlarında olduğunu ve Odiseya’nın Kuban’dan yukarı çıktığını göstermiştim. Bu konudaki çalışmalarım, beklenenden daha çabuk bir ilgi ve kabul görmüştür ve şu anda öncü bir keşi grubu gönderilmesi önerilmektedir. Olanaklıysa, kazılacak yerlerin kesin olarak belirlenmesinin yararları apaçık ortadadır. 

Bakhar Dağının doğusunda, bugün “İki Kardeş” olarak bilinen ve aralarında, yılda bir gün, güneşin Bakhar Dağından doğuyormuş gibi göründüğü iki olağandışı ada bulunmaktadır. Bakhar Dağının batısında, ilkel bir Stonehenge olabilecek garip kayalar bulunmaktadır. Bakhar’ın, dünyanın doruk noktasını sabitleyen Babilliler’in ilkel gözlemevi olduğuna inanmak için geçerli nedenler vardır. 

 

PLATON’NUN SÖZCÜK BİLMECESİ: ATLANTİS

Platon’nun yapıtlarının bildiğim hiçbir baskısı Atlantis’e ilişkin öyküsünün son derece basit ama ilgi çekici ve önemli bir şifre barındırdığından söz etmez. 

Verilen adların şifreli olduğunun, bu şifrenin yapısının zamanının üstatlarınca  gayet iyi bilindiğinin ve şifrenin özümünün adlardan birinin içinde bulunduğunun Platon’ca  açık seçik belirtilmesimesi gözlerden nasıl kaçtığını açıklamak güçtür.

Critias’ın VII ve VIII. Bölümlerinden alıntı yapmak gerekirse:

“Bunu anlatmadan önce, barbarlara verilen Helen adlarını duyduğunuzda şaşırmamanız için sizi uyarmalıyız. Şiirinde bu öyküden yararlanmak isteyen Solon, adların gücü konusunda bir araştırma yaptı ve bu gerçekleri yazıya döken erken dönem Mısırlıların bu adları kendi dillerine çevirdiklerini buldu ve her adın anlamını  elde ederek bunları kendi dilimizle tanıştırdı...................ve kendisinden sonra doğup, miras olarak Herkül Sütunlarına doğru uzanan ve nesos’un  (topraklar), bugün o ülkede Gadereica adı verilen bölge,   büyük bölümünü miras alan ikiz kardeşine biz Yunanların Emmeleus dediği ama o ülke halkının Gaderius olarak bildiği ünvanı verdi”.

“Adların güc” şifresi o çağın yanısıra daha önceki ve sonraki çağlarda bilginlerce kullanılan uluslararası bir şifreydi. Bu şifreye göre, bir adın doğru çevrilmiş olması için yalnızca orijinal sözcük ile aynı anlamı taşıması değil numaralandırılmış olan her harfin toplamının da aynı rakamı vermesi gerekiyordu. Berossus’tan bir örnek vermek gerekirse (Bakınız: Eusebi Chronicorum, Liber Piror, Schoene, sayfa 14-18.) :

“Hepsinin hükümdarı, adı Kildani diline Thalatth ve Yunanca’ya Thalassa olarak çevrilen ama sayısal dengi Selene olan Omorka adlı bir kadındı.”

Uluslarası sayı-harf sistemi, bazı “yüzler” hanesi harflerine verilen değiştirilmiş  değerler tartışmasını şu an için  bir yana bırakırsak, şu şekildedir:

 

 

(eski Yunan alfabesindeki altıncı harf F’nin karşılığı olarak v ya da w alınabilinir; e, eta, o ise omega’dır)

Berossus’un verdiği örneğe baktığımızda, Omorka 70, 40, 70, 100, 20, 1 sayısal değerlerini taşımaktadır. Bunların toplamı 301 eder.  Selene, 200, 5, 30, 8, 50, 8 sayısal değerlerini taşır. Bunların toplamı da 301 eder. Böylece, Selene’nin Omorka’nın kusursuz çevirisi olduğu düşünülmektedir. 

Platon’nun verdiği ikinci örneğe bakarsak –Atlantis’teki adlardan biridir-, Eumeles, Mısır dilindeki Gadeirus’un Yunanca çevirisidir. Unutmamalıyız ki, öykünün anlatıcısı Solon, Platon’dan bir kaç yüzyıl önce yaşamıştı ve daha eski bir Yunanca konuşuyordu. Platon, sözcük yazımını kendisine aktarıldığı biçimde vermiş olsa bile, yazım büyük olasılıkla eski moda bulunduğu için editörlerince düzeltilmişti. Bu nedenle, Yunan gramercilerin bilimsel yazım yöntemini Solon’un zamanındaki eski yazım yöntemine çevirmeliyiz. Şifrenin kuralına göre, Gadeirus ve Eumeles aynı anlama gelmelidir. Gaderius Mısır dilinde bir sözcük olduğu için yalnızca “mutlu” anlamına gelen  Gad kökü ile ilintilendirilebilir. Bu nedenle, Eumeles “mutlu” anlamına gelmelidir ve Liddell ile Scott’un Yunanca sözlüğüne baktığımızda, Eumeles sözcüğünü ve felsefeci Platon’nun zamanında yaşamış olan şair Platon tarafından “uyumlu” anlamında kullanıldığını görürüz. Böylece, ilk koşul yerine gelmiş olur. 

İkinci koşul için, elimizde, Platon’nun, adın Gadeirica ülkesine ait bir ünvan olduğu yolundaki açıklaması bulunmaktadır ve Liddell ile Scott’un sözlüğüne yeniden baktığımızda, Gadeirica’nın sakinleri için uygun Yunanca karşılığın Gadeireus olduğunu öğreniriz. 

Gadeireus 3, 1, 4, 5, 10, 100, 5, 400, 200 değerlerini taşımaktadır ve bunların toplamı 728 eder.

Eumeles 5, 400, 40, 5, 30, 8, 200 değerlerini taşımaktadır ve bunların toplamı 688 eder.

Sayılar uyumlu değildir. Ama, Yunanca sözlüğümüze baktığımızda, “eu” ve “melia” köklerinden gelen ve gerek vezin tutturmak gerekse karışıklıkları önlemek amacıyla M harfinin sıkça iki kez tekrarlandığını gösteren “eummelies” ve “emmeles” gibi sözcükler de bulunduğunu görürüz. Ayrıca, Eumeles’in asıl olarak iki m ile yazıldığını ve bunlardan bir tanesinin sonradan gramerciler  tarafından düşürüldüğünü gösteren başka izlere rastlarız. Böylece aslında elimizde Eummeles sözcüğü vardır ki, 5, 400, 40, 40, 5, 30, 8, 200 ile toplam 728 eder. Bu, Gadeireus’un değeriyle aynıdır ve ikinci koşul yerine gelmiştir; Platon bunu örnek olarak verdiğine göre zaten öyle de olmalıdır. 

Artık, daha büyük bir güvenle, şifrenin kalanını özmeye başlayabiliriz. Gadeireus’un annesi Klito’nun adını alalım. Sözcük, “son” anlamına gelmektedir (Yunanca Klitos) Hangi Mısırlı kadının adı “son” anlammına gelmektedir? “Irıs ve Osiris” adlı eserinin 38. bölümünde Plutarch, “bu nedenle Nephthys’e “son demekte ve onun Typhon’un karısı olduğunu söylemektedirler” der. 

Klito’nun sayısal değeri 20, 30, 10, 300,800’dür ve toplam 1160 eder. 

Naphthys’in sayısal değeri 50,1,500,9,400, 200’dür ve toplam 1160 eder.

Öyleyse, şifrenin doğru çevirisi budur. 

Klito Poseidon, eski Yunanca’da Poteidaon, ile evlendi. Poseidon’un Mısır dilindeki karşılığı Typhon’dur. 

Poteidaon’un sayısal değeri 80,70,300,5,10,4,1,800,50’dir ve toplam 1320 eder.

Typhon’un sayısal değeri 300,400,500,70,50’dir ve toplam 1320 eder ve Plutarch’ın belirttiği gibi Nephthys, Typhon ile evlenmiştir.

Atlas, Harmakhis’tir (Sütunlar).

Atlas’ın sayısal değeri 1,300,30,1,200’dür ve toplam 532 eder.

Harmakhis’in sayısal değeri 90,1,100,40,1,90,10,200’dür ve toplam 532 eder. 

Şimdi öykümüze devam edelim. Diğer adları da özdüğünüzde ilginç şeyler bulacaksınız. Atlantis kenti, Dariel Geçidinin kuzeyindei Pjatigorsk yakınlarındaki kaplıcalar kentiydi. Platon’nun sözünü ettiği balçık araziler bugün katılaşmış haldedir. Eski haritalarda, Gadira’yı Atlantis’in güneydoğusunda bulacaksınız. 

1 Aralık 1927.

 

SOLON VE PLATON’NUN SÖZ ETTİĞİ TUFAN ÖNCESİ DÖNEMDEN MISIRLI ON KRAL

Kafkas Kıstağının Batık Uygarlığı’nın ilk baskısında Atlantis’ten söz edilmiyordu. Yinelenen keşif gezilerinin ardından şu bulgular ortaya çıktı: Fenikeliler, Cebelitarık Boğazı’nın gerçek Herkül Sütunları olmadığını söylemişti; gerçek sütunlar, Azov Denizinin –Az-ubbu Batı Su Kapısı, ya da Limanı- girişindeki Boaz Kemmenu’nu ya da Chaminim’inde yer alıyordu. Jeologların sözünü ettiği Orta Asya Akdenizi, eskiden At-alan-tschack ya da Alan Toprakları Denizi olarak biliniyordu; Karadeniz (Ach-Sini) ile At-alan-tschack (şimdi haritalarda Mantuşa Gölleri olarak gösterilen Olont-Chuduck ve Cerber-Jakin) arasında, su yoluyla ulaşım vardı; ve çok daha güneyde, Pyatogorsk yakınlarında, yol daha sonra heyelanla kapanmıştı. Kuzey Kafkas Kıstağı’ndaki göreneklerin, dinsel tören ve ayinlerin, toprakların boyut ve konfigürasyonunun özdeşliği; Strabo ile diğerlerinde olduğu gibi Diodorus Siculus’da da buranın Amazonların yanında konumlandığının belirtilmesi; İskit Ülkesi ile Trakya’dan karşılıklı toprak işgalleri v.b. faktörlerin hepsi konuyla ilgili sonuçlar verdi. Ancak, bu sonuçların söz konusu çalışmaya dahil edilmesinin ortaya serilen diğer sonuçların kabulünde bir önyargıya yol açabileceği hissedildi. 

Tufan öncesi 10 kral yada kabilenin varlığını ilk kez ortaya çıkardığı kabul edilen   Platon, Berossus’dan yüz yıl önce yazmış ve Solon, Jah ve Rahipler listesini derleyen Ezra’dan  yüz elli yıl önce yaşamış ve Babil çivi yazılarında verilen bilgiler yakın geçmişe  kadar ortaya çıkarılmamış olsa da Platon’nun verdiği listeyi, Critias’ın VII. Bölümünde gösterdiği yöntem ile çevirmek uygun olacaktır. Dizge şu anda ne denli gereksiz görünürse görünsün, tarihçiler tarafından yüzyıllarca kullanıldığı unutulmamalıdır Berossus’ta, Omorka, Thalatta ve Selene’nin denklikleri örnek olarak verilmektedir.

Platon’dan bir ya da iki örnek vermek yeterli olacaktır. Critis’ın VII. Bölümünde Platon, Gadeireus’un, Eumeles ile aynı anlam ve sayısal değeri taşıdığını özellikle belirtir. Gadeireus’un tek bir yazılışı vardır (Bakınız: Liddell ve Scott), yani elimizdeki değerler 3, 1, 4, 5, 10, 100, 5, 400, 200 olmak üzere toplam 728 eder. Eumeles sözcüğündeki ikinci e harfinin uzunluğu konusunda kuşkular olabilir ama Sami dilinden gelen G’d kökü “talihli” ve “gçl” olmak üzere iki anlama gelmektedir ve kısa e ile yazılan Eumeles kesinlikle aynı anlamlara karşılık gelir. Böylece elimizdeki değerler 5, 400, 40, 5, 30, 8, 200 olmak üzere 688 toplamını vermektedir. Bu toplam 40 sayı eksiktir. Ama kısa sesli ile iki m’nin kullanılmış olması beklenir ve Liddell ile Scott’ın Yunanca Sözlük’leri eumellies’in Homeros’dan alınma bir sözcük olduğunu ve “kül olmuş”a karşılık geldiğini belirtmektedir. Bu ve diğer kaynakların ışığında ve adların birbirine denk olduğundan yola çıkarak, ikinci M’i eklemeye hak kazanırız, böylece sözcüğümüzün sayısal değerine 40 eklenmiş olur ve 728 toplamına ulaşırız. Bu arada, bu ve diğer sözcükler orijinal yazılışın Platon değil Solon zamanından gelmiş olduğunu gösterir ve öykünün de Solon’un zamanına uzanmış olduğunu olasılığını doğurur. 

İkinci olarak Klito’yu ele alalım. Klito, “son” anlamına gelmektedir, Nephthys de öyle, (bakınız: Budge, “ ”, sayfa 243). Klito’nun sayısal değeri 20, 30, 10, 300, 800’dür ve toplam 1160 eder. Nephthys’in sayısal değeri  50, 1, 500, 9, 400, 200’dür ve toplam 1164 eder. Ama “zeytin ağacında oturan Osiris”in kızkardeşinin adının doğru yazılışının Naphthys olduğuna dair kanıtlar bulunmaktadır ve bu da adın sayısal değerini 1160’e denkleştirir. Adın kökü Herodot’taki Aphetai sözcüğünde  (bakınız: Herodot, 7:183) ve ayrıca Japhetus, Neptune, Aptu, Apaturia sözcüklerinde karşımıza çıkmaktadır. Burada kök “F-aet”tir.  Eski sözcük yapılarının bu ve diğer pek çok örneği Urmia Gölü çevresindeki dillerin incelenmesiyle anlaşılabilir, sözgelimi  iyelik durumları için “oğlu”, çok” sözcüğü anlamında “tanrısı” sözcüklerinin kullanımı gibi. 

Klito’nun kocası “Dünyayı sarsan” Poseidon, elbette ki Nephthys’in kocası Sutekh’tir. Poseidon sözcüğünün sayısal değeri herhangi bir Mısır tanrısı ile uygunluk göstermez ama Liddell ve Scott’taki eski yazılıma, Poteidaon, bakarsak, bunun 1320 değerini taşıdığını ve Sutukh ile uygunluk gösterdiğini buluruz. Bu konudaki otorite Sydyk’tır. Atlas, 532 ile Harmakis’e denktir ama ikincisinin ilk H harfi gırtlaktan çıkarılan H sesine denk düşen KH olarak alınmalıdır. Bu konuda da otorite sıkıntısı çekmeyiz. Diğer adlar için de aynı durum geçerlidir. Bu arada, Leucippe’nin mutlak biçimde “beyaz at” anlamına gelmediği, “Leuke”nin “kurt” anlamına gelebileceği ve “hippo” bileşik sözcüğünün sıklıkla, hatta daha geç dönem adlar dışında neredeyse daima, Fenikelilerin “su kapısı” ya da “liman” sözcüklerinin Yunancalaştırılmış hali olduğu belirtilmelidir. 

Platon’nun çevirdiği Tufan öncesi on kralın adları, Berossus ve Langdon’un listesiyle, daha sonraki döneme ait Jah ve Rahipler listelerinden çok daha büyük bir uyum içinde olduğu görülür. Sözcüklerin yazılışları, listenin kendi zamanından önce yapıldığı ve Mısırlılara ait olduğu yönündeki Platon’nun sözlerini doğrulamaktadır. Ancak bu uyumun, özellikle Mısır dilindeki adların çeşitlemeleri üzerine yazardan daha fazla bilgi sahibi olan diğer araştırmacılar tarafından kontrol edilmesi tavsiye edilir. Bu not, söz konusu uzmanların, özellikle Babil dilleri hakkında da bilgisi bulunanların konuya ilgi göstereceği umuduyla yayınlanmıştır. 

Aral (Kithay) ve Balkaş denizleri arasındaki bağlantı, son zamanlarda jeologlar arasında kuşkuyla karşılanmaktadır.  Ancak bunların, aralarındaki onları nerdeyse birbirinden ayıran –ama tam değil-  uzun Kara-tau yarımadasıyla  Kuzey ve Baltık Denizlerine benzediklerine ilişkin kanıtlar daha sonra sunulacaktır. Bu noktada,  Balkaş’ın doğusunda bulunan ve “Ekure Chalcha”dan (E-kur Chalacha, Hole Kabilesinin  Büyük Evi, ya da Kalesi, ya da Kabile Başkenti) binlerce yıl daha eskiye dayanan adlara ve Balkaş’ın içerilerine doğru uzanan bölge adlarına dikkat edilmelidir. 

 

MASONLAR İLE MISIRLILARIN “M-S-N”İ ARASINDAKİ KESİN ÖZDEŞLİK (Bu makale ilk olarak Mason Araştırmaları Tutanaklarında yayınlamıştır)

Giriş

Sami  dillerde sessiz harflerin büyük önemi vardır ve eski Sami  dillerindeki sessiz harflerin günümüzde oldukça büyük bir doğruluk payı ile bilindiğine inanılmaktadır. Ancak, sesli harflerin değerlerinin belirlenmesi, varlığını özellikle Kıpti dili üzerine yapılan bir çalışmaya borçlu olan, son derece yeni bir olgudur. Bu nedenle, Mısır üzerine yirmi yıl önce yazılmış bir kitapta, Ari adına rastlayıp da iki yıl önce yazılmış bir başka kitapta aynı adın, yani aynı hiyerogliflerin, Ir biçiminde yazıya geçirilmiş olduğunu gördüğümüzde aradaki 18 yıl içinde, ikincisinin daha olası bir biçem olduğunun keşfedildiğini anlarız. 

Herhangi bir kişisel önyargı olasılığından kaçınmak için, bu makalede, Gardiner’in Mısır dili üzerine en yeni ve söz sahibi eser kabul edilen kitabı Mısır Grameri’nde verdiği kuralları izledim ve ele aldığım hiyeroglifleri söz konusu kitapta Gardiner’in verdiği sayılar ve çevirileri yine Gardiner’in verdiği sayfa numaraları ile birlikte birlikte sundum.

 

Veriler

Mason cemiyetinin kökeninin, Heru-Behuti’nin müridi olan Mısırlı M-s-n’lere dayandığı sıklıkla öne sürülen bir savdır. Ancak, şu ana dek, buna dair herhangi bir kanıt sunulmamıştır. 

M-s-n sözcüğünü Budge “demirci” (Mısırlıların Tanrıları, cilt I, sayfa 485) Gardiner ise “hipopotam avcısı” (bakınız: sayfa 544) ya da “dokumacı (bakınız: sayfa 510) olarak çevirmiştir. 

Mısır dilinde bir kök olan m-s ayrıca “getirmek” anlamına geldiği için, 

M-s-n’ler ile Masonlar arasında bir bağlantı kurmak için, ad benzerliği dışında hiçbir kanıt yoktur. Eldeki kanıt herhangi birşeyi belirtebileceği için, bu bağlamda, Kralın habercileri de onları prototip olarak alabilir. 

Buna karşın, Ölüler Kitabında  (papirüs Nebseni) Mısırlı bir Tanrının hiyerogliflerle yazılmış adı geçer. Gardiner’in numaralı listesiyle vermek gerekirse:

 

Tufan Öncesi Kafkas Kıstağı Kayıtları

Ölüler Kitabı adlı eserden onun hakkında çok şey daha öğreniriz. 125. bölümden onun, “Olumsuz İtiraf”ı alan 42 yargıçtan biri, otuzaltıncısı olduğunu öğreniriz. Görünüşe göre, o,  bir tanrı, ya da olasılıkla şöhretli mimar ve sağaltıcı I-em-hotep gibi tanrılaştırılmış büyük bir kişiydi. (Budge, Mısırlıların Tanrıları, cilt I, sayfa 522) 

125. bölümden onun “Tebti şehrinden geldiğini” ve 110. bölümden mavi gözleri olduğunu öğreniriz. 

Bilindiği gibi, Mısır tanrılarının birden çok adı vardır. Ölüler Kitabı’nın 142. bölümünde Osiris’e verilen adların listesine bakın. Osiris için orada, 

(Bölüm 5) kullanılan adlardan biri An-mut-f-abur’dur ve bu şu anda ele aldığımız adla aynı tiptedir. 

Bu tanrı ya da tanrılaştırılmış varlık için kullanılmış adlardan diğerlerini bulabilir miyiz? Hangi mavi gözlü mucit tanrının Tebti kentinde tapınağı vardır?

Tebti, Herodot’un Tanis’i, İbranilerin Zoan’ı, büyük bir cam ve ömlek üretim merkeziydi ve görkemli bir tersaneye sahipti. Numbers cilt III, 22. buranın İbrahim’in zamanından daha eski olduğu belirtilmektedir. (Smith, Klasik Coğrafya Sözlüğü, altbaşlık Tanis). Bu nedenle mucit bir tanrıdan söz edilmesi doğaldır. 

Budge’ın  Mısırlıların Tanrıları adlı eseri için hazırladığı paha biçilmez indeksi açarsak, Tanis’te tapınağı bulunan tanrı olarak bir tek Horus Behutet’in verildiğini görürüz. 

Smith’in Klasik Coğrafya Sözlüğü’nde, Tanis’teki tapınağın Tanrı Ptah’a ait olduğu belirtilir. Ptah da mucit bir tanrıydı ve Heru ya da sıkça kullanılan biçimiyle Horus Behutet ile karıştırılmış ya da ona tapınma geleneği Horus’a tapınma geleneğinin yerini almış olabilir. Her koşulda, Ölüler Kitabı’nın bölümlerinin yazıldığı dönemde Tanis’te tapınağı bulunan mucit tanrı Horus’tu ve Ölüler Kitabı, Ptah’ın Mempis’teki tanrı olduğunu belirtmektedir. 

Ölüler Kitabı’nda adı geçen tek mavi gözlü tanrının Horus olduğunu bulup (“Size mavi gözlü Horus geldi”, bölüm 177, satır 7), ve özellikle, Horus adının ölülerin 42 yargıcı listesinde, 125. bölümde İremabf ile birlikte yer almadığını saptadığımızda kimlik belirleme işlemi tümden tamamlanmış olur.  Bu bulgu, An-mut-fab-ur’un Osiris’in diğer bir adı olması gibi, (bölüm 142) Iremabf’ın da Horus için başka bir ad olduğu sonucunu destekler. 

Iremabf’ı Horus Behutet ile bu biçimde özdeşleştirdikten sonra, Heru-Behutet ya da Iremabf’ın Mesen’in başı olması son derece ilgimizi çekecek bir konudur. 

Budge, Mısır’ın Tanrıları, (cilt I, sayfa 476) adlı çalışmasında bunlara geniş yer ayırdığı için burada tüm ayrıntıları vermeme gerek yok ve elinizdeki bu çalışmanın yeterli uzunlukta olduğunu düşünüyorum.

M-s-n ya da eksik sesli harfleri kabul edilmiş yöntemle tamamlarsak Mesen sözcüğünün anlamı bağlamında, Mısır ve Fenike dilleri ile diğer Sami dillerdeki kökler ve sözcüklerin kullanıldığı yerler üzerinde yapılan ayrıntılı bir incelemeden sonra, sözcüğün herhangi bir mesleğe değil bir alanda çalışanların işgal ettiği konuma karşılık geldiği  söylenebilir. 

M-s kökü üretmek, öne çıkarmak” anlamına gelmektedir (Gardiner, sayfa 544 ve diğerleri). “unsur” sözcüğü iyi bir çeviri olurdu, eski toplulukların unsurları işçi ya da ustabaşı olsaydı tabii. Olasılıkla böyleydiler. Her koşulda, Mesen, yapılan işin doğasına bakmaksızın, usta bir zanaatkar anlamına gelir. Edfu’da hiç kuşkusuz demirciydiler, ama başka şehirlerde duvarcılık (masonluk) ya da başka zanaatlarla uğraşmış olabilirler. 

Hiyeroglif yazıda, hiyeroglif şeyin kendisini temsil ediyordu. Bu nedenle “herşeyi yapan tanımının Masonların kullandığı bir simge olan göz (Gardiner, D, 4) ile ifade edilmiş olması ilgi çekicidir. Ayrıca, M-s-n’in içiçndeki M-s sözcüğü ç tilkinin derisinden yapılan bir iş önlüğü anlamına gelir (Gardiner, F,31). Bunlar tümüyle rastlantı olabilir ama aralarında gerçek bir bağıntı olması daha olasıdır. 

 

Sonuç

Iremabf sözcüğünde, kendi Mason tarikatımız ile Eski Mısırdaki usta zanaatkarların ait olduğu Mesen tarikatı arasında gerçek bir bağlantının kanıtları var görünmektedir. 

 

Ekler

Sur Şehri Kralı ile olan bağlantıyı belirli şeyleri açıklamak için uydurulmuş bir öykü sayıp reddetmek doğal olabilir. Mesen’lerin hanedan öncesi dönemde, Kızıl Deniz’den gelen ve ölü geçip Thebes yakınlarında Nil Nehrine varan  işgalciler olduğu (Budge, Gods of Egypt, cilt I, sayfa 485) kuramı gelişene dek ben de öyle hissediyordum. 

Dokuz yıl önce, Fenikelilerin bu yoldan geldiğini gösterdim (Kafkas Kıstağının Batık Uygarlığı; bu çalışmanın baskısı tükenmiştir ama British Museum, Atheneum ve diğer kütüphanelerde bulunabilir). Fenikelilerin kendi ana yurtları olan Stagnum Assyrum’da bir Sur şehri olduğu için, Iremabf bu asıl Sur’un kralı olabilir ama elimizde buna dair kanıt bulunmamaktadır. 

İkinci Chronicles’daki (ii.13) çoğunlukla Hir-am-bi olarak yazılan Hur-am-bi adı, Fenike dilindeki adların iyi bilinen bir grubuna girmektedir. Abi-baal ile Huram’ın babasının adını olan Abi-is’i  karşılaştırınız. (Rosenberg, Phoenician Dictionary, sayfa 70 ve Century Bible, Chronicles, sayfa 184). “Hurom benim babam”, yani vasim ya da koruyucum. Ama “abi” sözcüğü Horus Behutet’in dul annesinin adını anımsatan bir ipucu olabilir ünkü bu türden kullanımlara eski dinsel törenlerde oldukça sık rastlanmaktadır.

Ocak, 1932.  

[1] Eski Kabartay-Balkar Özerk Sosyalist Cumhuriyeti’nde kuzey ve kuzey batıda yer alan Kabartay Ovası’nı boydan boya geçerek Hazar Denizine dökülen ırmak. Terek Irmağı Çerek, Çegem, Baksan ve Malka ırmaklarının birleşmesiyle oluşmuştur.  

[2]  Yunanca yazdığı Mısır tarihi ile tanınan Mısırlı rahip. I.Patolemaios için yazdığı tarihin ancak bazı parçaları günümüze ulaşmıştır. Bunlar Josephos’un Pros Apiona adlı incelemesindeki an-latı parçaları ile sülaleler, Firavunlar ve saltanat dönemlerine ait çizelgelerdir. Günümüze ulaşan bu parçalar Manethon’un yapıtının sağlam yerel kaynaklara dayandığını göstermektedir. 

[3]  Romalı tarihçi (330-395). 

[4] Flavios İosephos, Latince Flavius Josephus, İbranice Mattitiyahu Ben Yasef  Hakohen, Yasef ben Mattias   adlarıyla bilinen Yahudi din adamı, bilgin, tarihçi ve asker. (doğumu 37/38 Kudüs – ölümü 100 Roma). En önemli yapıtı 93 yılında tamamladığı 20 ciltlik İoudaike Aarkhaiologia’da  (Yahudilerin Tarihi) yaradılışdan başlayarak  66-70 arasındaki ayaklanmanın hemen öncesine  değin Yahudi tarihini anlatır. Yapıtın Latince adı Antiquitates Judaicae’dir.

[5] Pentateukhos , (Yunanca’da beş kitap), Tevratı’n Hz.Musa’ya vahyedildiğine inanılan Tekvin, Çıkış, Llevililer, Ssayılar ve Tesniyet başlıklı ilk beş kitapdan oluşan bölümü.

[6] Alta-hasis  çok bilge” İnsanlık durumunu ele alan bir Mezopotamya mitinin kahramanı. Tanrılar kendilerine besin sağlaması için yarattıkları insanlığı, dönem dönem kıtlık, salgın hastalık ve tufan gibi afetlerle yok ederler. Alta-hasis her seferinde tanrı Enki tarafından kurtarılır.

[7] Sarmatya  26-27 milyon yıl önce oluşan kaya katmanlarının başlıca bölümü. Pontiyen katın altında ve Tortoniyen katın üzerinde yer alan Sarmatiyen kat adını eski Sarmat kabilelerinin ülkesi olan Sarmatia’dan alır (bugün Rusya’nın güneyinde). Bu dönemde pek çok alan okyanusun altından yavaş yavaş yükselerek ortaya çıkmaya başlamıştı. Yüzeye çıkan kara parçalarının arasındaki birbirinden kopuk iç denizler ve buralara akan ırmaklar vardı. (ç.n.)

[8] Pheathon (“Parlayan” “ışık saçan”) Yunan mitolojisinde Güneş Tanrısı Helios’un Kleymene adında bir kadın ya da nypha’dan doğma oğlu. Babası belli olmadığı için kendisiyle alay edilince annesinden babası olduğunu öğrendiği Helios’ gider. Bunu doğrulayan Helios zözünü kanıtlamak için istediği her şeyi verebileceğini söyler ve güneşin arabası ile bir gün boyunca göklerde dolaşmasına izin verir. Ama Pheton arabanın atlarını dizginleyemez ve araba dünyaya fazla yaklaşarak onu savunmaya başlar. Bunun üzerinhe Zeus bir yıldırım göndererek Pheton’u dünyaya Eridanos ırmağının ağzına düşürür.

[9] Bitumen Yolların kaplanmasında kullanılan (katran, asfalt) gibi bir madde.

[10] pylon – Bir  köprü ya da caddenin baş taraflarına inşa olmuş dört köşe taş ayak biçiminde süs bölümleri

[11] Berossus, Berossos ya da  Bel-Asur biçiminde de yazılır. Babil uygarlığının kökenine ilişkin bilgileri Eski Yunanlılara aktaran Kaldeli Bel rahibi. Babil uygarlığının tarihi ve kültürü hakkında ç ciltlik Yunanca bir yapıt yazmıştır. Asur Kırallığı’nın   tarih ve kronolojisini kapsayan ikinci ve üncü ciltler “Tufandan önceki on kral” la başlar. Daha sonra sırasıyla tufan olayını, krallığın yeniden kuruluşunu, “tufandan sonra” gelen kralları vb. anlatır. Akad dilinde yazılmış çiviyazısı metinler Berossus öyküsünü önemli ölüde doğrulamaktadır.

(THE DELUGED CIVILIZATION OF THE CAUCASUS ISTHMUS)

Reginald Aubrey Fessenden
Çeviri: Işıtan Gündüz

 

Deluged Civilization of the Caucaus Isthmus’da (Kafkas Kıstağının Batık Uygarlığı) yazar, kısa süre önce Kafkas kıstağının Babil ve Mısır’dan binlerce yıl önce büyük uygarlıkların beşiği olabileceğine; bu uygarlıkların kendi kayıtlarını tuttuklarına; ve bu kayıtların Terek[1] ve Sunsha arasındaki adacık ile yukarı Alizon vadisinde bulunduğuna ilişkin kayıtlar sunmuştur.


Keşif gezileri

Araştırmanın sonuçları arkeologlar ve antropologlar tarafından son derece olumlu karşılanmıştır. Bu durum yazarı, kayıtların nerede bulunabileceğini çok daha kesin ve açık biçimde saptama konusunda cesaretlendirmiş ve onda gelecek yaz bunların açığa çıkartılacağı bir ya da daha çok keşif gezisi düzenleme umudunu yaratmıştır.


Veriler

Batık Uygalık’a ek olarak aşağıdaki aktarımlar da vardır:

Manetho[2] - “Ptolemy Philadelphus zamanında Mısır putperest tapınak-larının üst düzey rahiplerinden Manetho ve Sebennyte yazılarında Mısır hane-danlarına ilişkin belli alıntıların yapılabileceği kalıntılar bırakmıştır. Bunları, kendi aktarımıyla, birinci Hermes Troth tarafından Seriadic Topraklara dikilen sutunlara gizli bir dialekt ve hiyeroglif ile kazınmış yazıtlardan kopyalanmıştır. Bunlar Tufandan sonra gizli diyalekten hiyeroglifle Yunancaya çevrilmiş ve ikinci Hermes Taut’un oğlu Agadhodeaman tarafından hiyeroglifle bir kitaba yazılarak Mısır tapınaklarının gizli odalarında saklanmıştır.” (Syncellus’dan, Chron. 40)

Sanchuniathom “Ve Usous …denizde tehlikeli bir yere gitmeye cesaret eden ilk kişiydi. Ve o iki anıt sütunu ya da dikilitaşı Ateş ve Rüzgar adına kutsadı. (Ur ve Al, yani Khur-Khal ya da Herculas dikili taşları) ….. “Herşeyden önce Cabiri, Sydyk’ın yedi oğlu ile onların yedinci kardeşi Esmun, Tanrı Taatus’un onlara buyurduğu gibi yaşam öyküsünü yazdı. (Eu-sebius’dan; Praeparatio Kutsal Kitabı,1. Kitap, 6. Bölüm). Mısırlı Taatus ve Phoenician mitolojisinin Babil Taatu mitolojisiyle aynı noktalara değinip değinmediğini bilmiyorum. İsim “Bunlar için birşeyler yapan” anlamına gelmektedir. Ayrıca Thracianslı Thracians’du. Tanrıların özel hizmetkarı yöneticisiydi.

Ammianus Marcellinus[3]- Antik ayin ustalarının (Tufanın geleceğini bilen ve gizli törenlerin izlerinin tümüyle yok olmasından korkan) bin bir gçlükle kazarak yaptıklar ve tapınakların altında çeşitli yerlere yerleştirdikleri kıvrımlarla dolu yer altı dehlizleri ve galerileri vardı. Ve düzledikleri duvarlara hiyeroglif adını verdikleri sayısız kuş türü ve yabani hayvan ile çok sayıda öbür dünya yaratığı oydular

Josephus[4] “Doğuştan iyi huylu olan Seth’in oğulları topraklarında dinlerine bağlı, beladan uzak mutlu bir hayat sürüyorlardı ve tüm dikkatlerini göksel kişilere ve onların görünümlerine çevirmişlerdi. Adem onlara önce ateşin kudreti ardından suyun karşı koyulmaz gücü tarafından herşeyin top yekün yok edileceğini haber vermişti. Ve onlar günün birinde uygarlıklarının yok olmasını istemiyorlardı. Biri tuğladan öbürü taştan iki iki sütun dikerek her biri üzerine kendi tarihlerini ve buluşlarını kazıdılar. Böylece tuğla sütun sular tarafından yok edilecek ama taş sütun üzerine kaydedilenler insanlara öğretmeyi sürdürecek ve daha önce birtene de tuğla sütunun dikildiğinden onları bilgilendirecekti. Bu sütun Siriad topraklarında bu güne kadar ayakta talmıştır.” (Antiquities, 1. Kitap bölüm 2 ).


Aktarılanlarda Hemfikir Olunan Noktalar

Mısırlı rahip Manetho, Fenikeli tarihçi Sanchuniatho ve Yahudi tarihçi Josephus tarafından aktarılanlar, diğerlerine göre birbirleriyle daha çok görüş birliği içindedirler.
1. Kayıtlar sutunlara Tufan’dan önce yapılmıştır.
2. Hiyeroglif ile yazılmıştır.
3. Sütunlar Seriadic ülkesindedir.
4. Bunlar Sydyk ya da Seth’in (Cabiri) oğulları tarafından yapılmıştır.
5. Tufan’dan önce ya da sonra yeraltındaki özel bölmelerin duvarlarına ya da buralarda saklanan kitaplara hiyeroglifle kopyaları çıkarılmıştır.

Bu aktarımların çevirileri Cory’nin Ancient Fragments ya da Meads’in Thrice Greatest Hermest kitaplarından bulunabilir

Kayıtların Yapılması için Tufan Uyarıları

Batık Uygarlıklar’da belirtildiği gibi Tufan’a ilişkin çok sayıda uyarı bulunmaktadır. Örneğin Pentateukhos’da[5] Nuh’a, Babil’de Atra-hasis’e[6] ilişkin aktarılanlarda çok büyük gemiler yapmaya ve Telchines Kos (İstanköy) adasında koloni kurmaya zaman bulduklarını görürüz. Yine sutunlar dikmek için de vakit vardı. Berossus Tarihi’nde ve Syncellus ile Eusebius’un anlattıklarında Tufan’ın yaklaştığına ilişkin alametlerin belirdiği oldukca açıktır. Kafkasyanın doğusunda Kutup Okyanusu’nun Asya Akdenizi diye anılan denizle birleşmesi bu bağlamda önemli bir işareti. Kutup Okyanusu ile Asya Akdenizi’nin bağlantıları Strabon’un haritasında gösterilmiştir. Hazar Denizi ile Aral ve Balkaş gölleri Asya Akdenizi’nden geriye kalan su parçalarıdır.

Nuh ve Atra-hasis aktarımlarında ilginç bir nokta vardır. Bir aktarımda Gemi’den karısı ve kılavuzuyla birlikte ayrılır ve ortadan kaybolur. Diğerleri onun göğe çekildiğine inandıkları için bir daha ona gönderme yapmazlar. Ama öbür anlatıda, Gılgamış, Tufan öyküsün öğrenmek için onu eski evinde ziyarete gider. Buradan sanki o, karısı ile klavuz toprağa ayak basar basmaz hemen evlerine dönerler. Pentateuahos’un bir versiyonunda Nuh’un Tanrıyla birlikte yürüdüğü öne sürülmektedir, bu ifadenin Enoch’da da kullanıldığını görürüz. Böylece Tufan’dan sağ çıkanların diğerlerinin ne olduğundan habersiz kuru yer bulur bulmaz dört bir yana dağıldıklarına ilişkin bazı işaretler bulunmaktadır.


Seriadik Toprakların Konumu

Anıtlar iki nedenden ötürü Mısır’da değildir: Görece geç bir döneme kadar yıldız değil sadece güneş anlamına geliyordu, eğer Josephus Mısır anlamını çıkarıyorsa boş laf etmiş demektir. Ayrıca elimde Siriadic topraklarının Mısır olamayacağına ilişkin elimde Fenike referansları var.

“-iadic” formu göz önüne alındığında, Siriadic kelimesinin anlamı aşağı-dakilerden biri olabilir:
1. Güneş ülkesi (Seirios)
2. Kement kullananların ülkesi (seira)
3. Seres ülkesi

Bunların hepsi Kuzey Kafkas kıstağında, yani Asya Sarmatya’sında[7] aynı ülkeydi. Euripides’in Phaetron’undan[8] bu güne kalan bir parçaya göre burası atlarını bakıp beslediği Ur ya da Appollo ülkesiydi. Yunanca Sözlük’te, Laddell ve Scott’a göre Seira “eski (antik) Sagatianlar ve Sarmatyalılar tarafından düşmanları arasında karmaşa çıkarmak için kullanılan ucu ilmekli ip. Heredot 7.85; Paus. 1.21.8” Ve Strabon (11.5.8) ile Müller’in Ptolemy’sine (s. 905) göre Seres burada yaşadı. Daha sonra krallıklarını Hypanis (şimdi Kuban) ırmağının ağzının yakınlarında kurmuşlardı ve yazarlarının aktardığına göre tüm kıstasa yayılmışlardı. Babil’e ilk kervan yolunu Strabon’un adı geçen yapıtına göre onlar kurmuştu.

Sydyk’ın Anlamı

Sydyk’ın oğulları tarafından inşa edilen yazıtlar önemlidir ünkü sydyk sözcüğünün anlamı “göğ göstermek”tir ve ithyphallic anıtlara bu ad veriliyordu. Yunanca sideunes kelimesinin kökünde bu anlam vardır.

Sydyk’ın Konumu

Steiner’in 1905 El Atlası’ının 19. Sayfadaki 49. Resimde nehirdeki adaçıgın ortasının sağında Pssydache (Sydach) adı verilen köyde Ur ya da Apollo kentinin konumunu belirleyen uzun tepecikleri gösterir. Yazıtlardan bir tanesinin burada olduğuna inanıyorum.


Pssydache Kerpiç ya da Taş Yazıt

Bu büyük bir olasılıkla duvar yazıtıdır. Ur sitesi yani Urach Babilonya yazıtlarındaki Gılgamış destanında sözü geçen Erek’dir. Sözcük yaşamını Terek olarak sürdürmüştür. Yedi katlı geniş Erek meydanları kendisini çevreleyen kanalların arasında içinde araba yarışları için yüzük şeklinde özel yol vb. bulunan yedi katlı Tartaus’du. Sözünü ettiğimiz Erek, var olan kil ve bitumenden[9] ötürü doğal kerpi duvarlara sahipti. Bu nedenle Pssydache yazıtlarının kerpiçten yapılma olasılığı çok yüksektir ve başka birtakım nedenlerden ötürü (Erythria) bu kırmızı kerpiçtendir..

Uygun taşların söz konusu olduğu durumlarda taş yazıtlar inşa edilirdi. Kuzeye göre daha düzlük olan ve su baskınlarının yaşandığı güneyde yeterli ve uygun taş bulunmamaktaydı. Taş yazıtlara, yaklaşık 30 mil kadar kuzeyde, Arabus ya da Erebus boğazında (geçiti) rastlama olasılığı vardır.

Ancak boğazın öteki ucu Cabiri’nin öteki yuvası olarak bilinen Alizon vadisinde Achmuti ya da Eshmuti adını verdiğimiz köylere açılır. Eshmun ya da Achmun sekizinci Cabiri olduğundan hareketle bu komşuda yazıt aramamız mantıklı olabilir.

Alizon vadisinin 10 mil kadar aşağısında, adı “Scheni’nin Güneş Kenti” anlamına gelen Semochanda Scheni olan bir başka yer daha vardır (Phoeni ya da Phoenicians, Mısırlıların Ölüler Kitabı).

Ölüler Kitabında Yolculuk

Mısır’ın Ölüler Kitabı, tıpkı Homer’in dediği gibi (Böl.125 ve son.) bir ölüm yolculuk planı sunar. Ancak ulaşım Phoeni’nin ellerindedir. Cam şişeli bir lambayı gömüp onu kazıp çıkarma ritüelinin yapıldığı “zeytin ağacının kuzeyindeki kent” Phanagoria (Phanagoria’nın zeytin ağacı bahçeleri, bak. Smith, Classical Dictionary) Kuban ırmağının ağzındaydı. Ölüler dünyası, Tartarus’a (Terek) uzaktan bakar, Erebus boğazına doğru uzanır ve Tioneti’deki (To-neter, “)kutsal Kent” Alizon vadisine ulaşırdı. Ölüler dünyasının 10 mil kadar aşağısında Eshmudi’ye (Eshmun kenti) gelinir biraz daha altında “Güneşin kenti Phoeni” ye (ya da olasılıkla Deneticiler, Shemochada) bulunurdu. Vadinin daha da aşağısıda Sekhet-Eli, güneşin ya da Osiris’in (Skattely) otlakları uzanırdı. Ve doğuya doğru Hazar Denizi’nde (şimdi Bakü) Bakhu dağı, Gündoğumu Dağı, ve Mısır, Yunan ve Pers mitolojilerinde ortak olan Sek-het-sasi ya da yanan çayırlar görünür.

Ölüler Kitabının Gizi

To-neter (Aet-Ur ülkesi) Kafasların güneyinde, Erebus’un öteki yakasında, Siriadic topraklarda yani Asya Sarmatyası’ndaydı. Phanagoria’nın büyük zeytin ağacı bahçeleri ve Bakü bölgesinin madensel yağları anımsandığında Ölüler Kitabı’nın 125. Bölümündeki giz (“Onların adı neydi?” “O, çiçekler altında bir araya toplayan ve zeytin ağaçları arasında yaşayan benim.”) kolayca yanıtlanabilir. Bu yağ, maden ve sebze, yani Ateş ve Hermes’tir. Kabilelerin, yerlerinin, adlarının vb. dikkat çeken bir ayrıntıyla verildiği Ölüler Kitabı’nın 147 ve 149’ uncu bölümleri çok değerli bir Kafkasya rehberidir. Bölüm 147’de yedi Arits’in (dünyanın ya da ülkenin) kapıcıları, bireylerin adlarıyla değil ünvanlarıyla belirtilir ve çoğu zaman yer adları kullanılırdı. Ancak Bekcilerin adlarının başında her zaman Kimmerler, Serezler vb. gibi farklı kabile ya da halklar irdelenirdi. Ve Armalar, bir ulusun bölgesinden öbürüne geçerken ölüler diyarını simgeleyen işaret ya da sınırlardı. Okyanus’un yukarı ucunun alından geçen yol Homer’in anlatığından epeyce daha güneyindeymiş gibi görünmektedir ve “Teb-hra-ha-keft”i (Tiber ya da Keft), Armalardan biri olarak sunulmaktadır.

Girişin pylonlar[10] arasından olduğu kaydedilmiştir (Boğaz sutunları). 149. Bölüm’deki 149’daki ondört aats, Erebus’un ardındaki farklı bölgelerdi. İlki Asmuti’ydi ardından Hercules (bugün Melikarth) vd. geliyordu.

Kimliklendirmelerin büyük bölümü doğrudan yapılırdı ve adlar değişmezdi. Örneğin “aralarından tanrı Ra’nın Shu Sütünları’ndan doğunun efendisinin kapısına doğru yola çıkmak için belirdiği iki turkuz frenk inciri ağacı” Mar-ash’ın Shu-mash geçitiydi.

El’in güneş tanrısı Shem’in öbür adı olduğunu ve Ta-Shema’nın Mısırda “kamışlar ülkesi” anlamına geldiğini bilmeden, mutluluk diyarı ya da cennet anlamına gelen Sekhet-Aaru’yu sözel olarak (bire bir sözcük karşılığı Kamışlar Tarlası) hemen bir anlamlandıramayız. ünk Sekhet-Aaru, sadece mahrem ya da gizli Sekhet-Yshem ya da Sekhet-eli adlarını ima etmek için kullanılmaktadır.

Buna bir başka örnek de “Here-khuti” yani Her·cules, Fenike dilinde Herkules’in (Melikarth) karşılığıydı.

GELENEKLERİN ÖRTÜŞMESİYLE KONUMLANMANIN KESİN OLARAK BELİRLENMESİ

Azov denizinin girişinden başlayıp Dariel geçidini aşıp en doğudaki Bakü ve Apsuron yarımadasının ucundaki “yanan çayırlar”a kadar uzanan Yunan, Fenike ve Mısır geleneklerinin nasıl örtüşdüklerini görürüz.

Benzer biçimde Babil gelenekleri Samasha Marash’dan, Apsuran körfezinin en doğu ucu, başlayıp batıya doğru genişleyerek Sabuje ve Napare-uli ya da Sapare-uli’yi Dariel geçidinden aşarak kuzeyde Terek (Tartarus), batıda Tamischiera ve doğuda Bit-jaki n’e ulaşır. Böylece öbür gelenek, Yunan, Fenike ve Mısır geleneklerinin örtüşmesine yol açar.

Bu örtüşme bizim, kayıtların yazıtlardan çevrilip kopyası çıkartılarak saklandığı bölmelerin konumunu oldukca kesin bir şekilde saptamamıza olanak sağlar.

Babil tapınaklarındaki çiviyazısıyla yazılmış kayıtlardan çektiği Berossus’a[11] göre tufan kayıtları, Cronus’un Atra-Hasis’e “herşeyin başlangıçını, gelişmesini ve sonunu yazılı olarak kaydetmesini ve onları Sippara’ya, güneş kentine gömmesini; bir tekne yaparak ailesi ile birlikte uzaklara gitmesini” ve ardından “Tufan’dan sonra yaşamını sürdürenlerin Babil’e giderek Sippara’daki yazıları çıkartıp kentler kurmasını, tapınaklar yapmasını ve Babil’i yeniden meskün bir yer haline getirmesini” emrettiğini öne sürmemkektedir.

Asıl Babil (Bab-al-on, Gate to the Lord of the Sun (Güneş Ülkesinin Kapısı), Havilah Pshaveli) öbür kayıtlardan bildiğimiz gibi (bak The Deluged Civilization (Batık Uygarlık) s.49,50,75,76) Dilmun ülkesinden başka bir yer değildir yani tıpyı Alizon vadisinin şimdi Adschinour Ovası, Chaldan, Lagodesch vs. olduğu gibi.

Ve Steiner Atlası’ndaki Napare-uli (Times Atlası’nda Papare-uli), Sıppara-uli Güneşin Sıpparasıdır. Burası kayıtların korunduğu yerdir. Ve fikir alışverişi için kayıtlar götürüldüyseler bile daha konunaklı başka bir yer olmadığı için geri getirilip yerlerine konulduğundan emin olabilirsiniz.

KAYIT DİKİLİTAŞLARI HERAKLES SUTUNLARI DEĞİLDİR

Tuğla ve taş dikili taşlar sanıldığı gibi Hercules Sütunları değildir. Hercules Sütunları Ur’da Ateş Tanrısı ve Al’da Fırtına Tanrısı adına dikilmiştir. Bu iki tanrı bir ikiz tanrıda birleştirilmiş, bazı olaylardan ötürü, olsılıkla Ateş Tanrısı Elijah’ın (Krallar 1; 18) yaşamının içinde tanımlamıştır. İkiz sutunun tepesinde sürekli olarak ateş yanardı. Daha sonra bu ateşler biri yeşil öbürü sarı ışık veren camla korunmuşlardı. Heredot bunu “Bir tanesi saf altın öbürü zümrüt iki sütun geceleri büyük bir görkemle ışıldarlardı” sözleriyle betimlemişdi. Sutunlara Jakin ve Boaz adı verilmişti. (bak. Krallar 1; 7,15)


HERAKLES SUTUNLARININ KONUMU

Nebuchadnezzar kuzeye yaptığı keşif gezisinde onlara ulaştıktan sonra karadenizin kuzey kıyılarına ve Thparace gitti. Hercules’in Sütunlardan, Karedeniz’in kuzey sahillerini dolaşarak Geryon sığırlarıyla geri dönmesi sutunların Cebelitarık boğazında olduğunu sanan antik dönem coğrafyacılarının kafalarını karıştırmıştı (bak. Megathanes ; akaran Strabon ve Heredot, 2.5). ünkü onlar Sidonlu Fenikelilerin Sütunların kaybolduğunu bildiğini, Fenikelilerin Sütunları bulmak için düenledikleri dört keşif gezisinden Cebelitarık boğazında gerçek Herküles Sutunları’nın bulunmadığının dışında bir sonuca varmadıkları gerçeğini göz ardı etmişlerdi (bak. Straton 2.5).

Elbette hem Ebuchadnezzar hem de Hercules sütunlardan ayrıldıktan sonra Kara Deniz kıyılarına gelmeleri Hercules Sütunlarının kuzey Kafkasya’ da olduğunu doğrulamaktadır.

HERAKLES SÜTUNLARI KENDİ DOĞRU İSİMLERİYLE HARİTADA

Belki de en şaşırtıcı olgu doğudaki Herküles Sutunları’nın haritada kerdi doğru adlarıyla yer almasıdır: Stavka Terekli (Hercules’in fıçısı) Times Atlas 71-L-2; Kurtkeuli-juk-Jeve (Hercules’in Jak işaret ateşi) Steiler Atlası 49, 0, 19.

Eski denizkabuğu kalıntılarının gösterdiği gibi bu köy Hazar ya da Asya Denizi’nin kıyısında, eski kuma dağının eteklerinde bulunuyordu. Gemilerin Asya Akdenizi’nden Kara Denize geçebilmeleri için geçmeleri gereken gizemli Manytsch Gölü sistemine giriş noktasını gösterirdi.

Burası şimdi Hazar Denizin çekilmesinden ötürü 50 mil kara içinde kalmıştır. Yazarın, Sütunların bu çevrede olması gerektiğine ilgili çevreleri ikna etmesine kadar söz konusu bölgeye bakılmamış olması, Sütunların çok daha önce bulunmamış olmasının en önemli nedenidir.

BATLAMYUSUN VERDİĞİ KONUM

Batlamyus Coğrafya adlı yapıtında İskender Sutünları adını verdiği sutunlardan söz eder. Ancak İskender’in kuzeyde o kadar ilerlemediğini bildiğim için bu bende kuşku yarattı. Batlamyus, sutunların konumlarını (düzeltmenin ardından) doğuda 46.00 ve kuzelde 45.00 olarak vermekteydi. Times ve Stieller atlaslarına baktığımda bu köyleri 45.40 doğuda ve 44.40 kuzeyde Hercules Kazıkları ya da Hercules Feneri adlarıyla buldum.

Al-Ur uygarlığı ile İskender’in dönemi arasında geçen zaman içinde kıyı şeridinin genişlemisini, şimdi İskender sütunlarından 60 mil içerde bulunan eski Kuma ya da Alontos dağındaki deniz kabuğu plajında yer alan Kpurtkeuli Juk Jewe göstermektedir. Schandr Juk Owsk ve Schandr Juk Owak (İskender Feneri) her ne kadar hala deniz kıyısındaysalar da Ta-lonta’nın tüm ağızlarından 30 kilometre uzuktadırlar. Batlamyus’un verdiği konuma göre İskender Sütunları’nın yerinin pek uzakta olmaması gerekir.

BIT-JAKIN ADASI

Yaklaşık 60 mil kuzeydoğuda Birjus-Jaksh ya da “Jak Ateş Tepeciği” adı verilen ada yer alır. Bu bir çiviyazısı yazıtta adı geçen sözünü ettiğimiz zamanda kıyıdan 50 mil açıktaki Bit-Jakin adası olmalıdır. Çivi yazısı yazıtda Bit-Jaki’nin kıyıdan tam olarak ne kadar uzaklıkta olduğunu yazdığını şimdi anımsamıyorum, ayrıca Bit-jakin’in Ust-urt olma olasılığı da vardır.


PİSKOPASLIK

İsa’nın doğumundan yaklaşık 200 sene sonra Herculea Pidachthde piskoposluğu vardı. Bugün yeri kaybolmuştur; ben bunu Herculea Sydach-thoe’den yani Hercules Dikili Taşı’ndan aldım. Bui komşuluk nedeniyle adı bilinmektedir.


BATI SÜTUN KÜMESİ

Batı sütun kümesi Oz limanını bulunduğu Azov Denizi’nin girişi olan Boğaz’da bulunur.

Olasılıkla Strabon’un konumunu verdiği ve bir krala ait olduğunu söylediği çok yüksek bir tepenin dışında, kesin yerlerini belirlemek içi elde herhangi bir veri yoktur.

NİÇİN TARTARUS MEVKİ GÖZARDI EDİLİYOR

Kuzeye yaptığı keşif gezisinden dönen Nebuchadnezzar (bir rastlantı sonucu Pythagoras asker olabilir; bak Eusebius, Arm. 53) Babil’I 110 metre yüksekliğinde ve 85 metre kalınlığında surla çavirdi. Bu surların büyüklüğü, görenlerde hayranlık uyandıramaktaydı; ancak Artarus’un ya da Erech’in surlarının daha görkemli olduğuna ilişkin inancı besleyen gçlü nedenler vardı. Erech uygarlığına, Dinazor uygarlığı adı da verilebilir.


SONUÇ

Bu durumda rahatca şu sonuca varabiliriz:
1. Hercules Sütunları üzerine kayıtlar yapılan dikili taşlar değıldır.
2. Tuğla dikilitaşlar Psidache’dedir
3. Taş dikilitaşlar Napare-uli’dedirler.
4. Kayıtların saklandığı çok büyük yeraltı depolarından birtanesi Pssdache’de öbürü Napare-uli’deydi.

ARKEOLOJİK GEZİLER

Tufandan önceye ait varlığını bildiğimiz anıt ve kayıtların konunun özünü bilen bir arkeolog grubu tarafından yapılan kazılarla keşfedilmesini gönül isterdi. Böylesi kazılar Bakü bölgesinin petrol alanlarında kolayca yapılabilirdi.

30 Aralık 1923

Bölüm 8

İBRAHİM’İN ANAYURDU

1882 yılında, Klasikler üzerine tez yazdığı sırada, yazar, Antik Çağ’da mitlerin anayurdu biçiminde adlandırılan coğrafyanın o güne dek gösterilenden çok daha fazla ilgiyi hak ettiğine ikna oldu ve belirgin ayrılıkların özülmesi sorununun sorumluluğunu birisinin üstlenmesi gerektiği yargısına vardı. Bu, orjinal dillerinde yazılmış ve neredeyse kaybolmak üzere olan yüzbinlerce söylenceyi toplamayı, listelemeyi, karşılaştırmayı ve eleştiel araştırma yapmayı zorunlu kılan bir çalışma gerektiriyordu. Ancak yayımlanması için bir yıl süren bir yayınevi bulma çabasının başarısızlıkla sonuçlanması üzerine yazar 1923’de TheDeluge Civilization of the Caucasus Isthmaus (Kafkas Kıstağının Batık Uygarlığı) adıyla kitabını kendisi bastırdı.

Adı geçen çalışmada önerilen özüm, Flinders Petrie (Ancient Egypt, Aralık 1924) ile Clay (Original of Biblical Traditions, s. 159) gibi arkeolojinin çeşitli kollarındaki en seçkin otoritelerin beğenisini topladı. Ayrıca gönderilen çok sayıda özel mektupla onaylanan bu sonuç, bütünleyip genişleten yazılarla da destetlendi: Mısır geleneğine ait Ölüler Kitabı adlı yapıt ve 18 Mart 1924 ve 8 Mart 1926 sayılı Christian Science Monitor’da Yunan, Babil, Sami ve Çin’den “mitos toprakları” diye söz edilmesi; Nature, 1 Mart 1924’de Cabeiri (Cabiri) sutunları ile yer altına gizlenmiş belge odalarının coğrafi konumu; Platonn’nun Critics’inde tufan öncesi döneme ait on kral adının, söz konusu eserde belirtilen yöntem ile tercüme edildiğinde klasik Mısır adları olması ve İngiliz dergilerinden birinde yayınlanmak üzere gönderilen bunlardan en az altı tanesinin Berossus ve Eski Ahit’te geçen 10 tufan öncesi ada karşılık geldiğini gösteren bir makale.

Musevilik Konusunda Uzman Kişilerin Yardımı İsteniyor

Elinizdeki bu makale, İbrahim’in doğum yeri sorununu daha ayrıntılı biçimde irdelemektedir ve bu konuda en yetkin kişilerin görüşlerini almak üzere sunulan sonuçların dayandığı verileri sunmaktadır. Araştırma sırasında, yazar, pek çok yapıtı ele almıştır ve daha sonra açıkça görülebileceği gibi, çeşitli biçim ve ağızlarıyla İbranice de dahil olmak üzere çeşitli Sami dillerinde az da olsa bilgi sahibidir. Ancak, Musevilik konusunda uzman olanların bileceği gibi, Musevi yazınında, Eski Ahit’in ilk beş kitabına ve diğerlerine kılavuzluk eden çok sayıda malzeme vardır. Oysa, bunları tümünü hatta bir bölümünü bilen kişi sayısı pek azdır. Yazar, söz konusu yazının son derece ufak bir bölümünden haberdardır ancak bu kadarı bile şu anda tartışma konusu olan soruna ışık tutacak yeterli bilgileri içermektedir. Bu makale, eleştirilerini sunmaları arzusuyla bu büyük Musevi yazınının uzmanlarına seslenmektedir ve onların, aşağıdaki sonuçları onaylayıp genişletecekleri ummaktadır.

İbrahim’in Gerçek Anayurdu Kafkasya

İleride daha da açık biçimde görüleceği gibi, bu araştırma salt Museviler değil tüm insanlık için önemlidir ve varılan sonuçlar ile bunların dayandığı verilerin yetkin arkeoloji otoritelerince kabul göreceğine inanılmaktadır. Bu sonuçların kesinleşmesi, en güvenli biçimde, İbranice Yazmalar konusunda bilgili kişilerin sert eleştirileri ve diğer kaynaklardan edinilen kanıtların sunduğu destek üzerinden sağlanmalıdır. Bir örnek vermek gerekirse, başka kim, Babil İmparatorluğu döneminden kalma Talmud’un yorum bölümünde Erech adını Ur-Kasdim ile ilintilendirdiğini açıklayan bir yer olup olmadığını söyleyebilir? Bu nedenle, bu uzmanlara sesleniyor, eleştirel yardımlarını diliyor ve tüm argümanlarımın kaynakçalarını sunuyorum.

Bu makale aşağıdaki bölümlere ayrılmıştır:
1. Babil İmparatorluğunun Ur kentinin (bugünkü Mugheir) bu gün neden Ur-Kasdim olduğu düşünülmektedir?
2. Böyle olmadığı nasıl kesinlik kazanmıştır?
3. İbranicedeki tüm göndermelerden ve İbrahim’in anayurdunun coğrafi konumu hakkında bilgi veriyor görünen diğer kutsal metinlerden alıntılar. Eski İbrani kayıtlarında karşılaşılan gariplikler.
4. Göndermelerin birbiriyle tutarlı olduğunun ve yalnızca tek bir yere, Kafkas Kıstağında bir bölgeye işaret ettiğinin gösterilmesi.
5. Tartışma ve doğrulayıcı kanıtlar.
6. Sonuçlar.
7. Yeni dua ve İsrail’in yeni yaşamı.

Ur’un (Mugheir) Bu Gün Neden Ur-Kasdim Olduğu Düşünülmektedir?

Sami ve Babil İmparatorluğu konularında en önemli otoritelerden biri olan ve Mezopotamya’daki Bağdat Okulunun kazı çalışmalarından sorumlu, Pennsylvania Üniversitesinde ve daha sonra Yale’de Sami Filoloji ve Arkeolojisi Profesörlüğü yapmış Dr. Albert T. Clay’den doğrudan alıntı yapmak en uygun yöntem olacaktır. Alıntılar, Clay’in bir diğer büyük Doğu uzmanı ve Talmud Ansiklopedisinin, Aruch Completum, yazarı olan Alexander Kohut’un anısına sunulan fon desteği ile yayınlanan eserlerinden alınmıştır.

“Bu özdeşleştirmenin neredeyse genel bir kabul görmesi, başka hiçbir saha için böylesi geçerli nedenlerin sunulmamış olması gerçeğine bağlıdır. Amurru, sayfa 167.

“Babil’in güneyindeki Mugheir ile Chaldee’lerin Ur’unun özdeşleştirilmesi, mümkün olduğu halde, özellikle de Babil İmparatorluğu’nda yaşayan Museviler sahayı bilmedikleri için, hiçbir biçimde kesin sonuçlara dayanmaz.” Origin of Biblical Traditions, sayfa 43.

Bir çok uzman, bu özdeşleştirmeye karşı çıkmıştır. Bakınız: Dillman, Genesis, ed. 6., s. 213; Kittel, Geschicte der Hebraer, böl. 17, Albright, Journal of Biblical Literature. XXXVII, 134. vesaire. Not: Yer sınırlamasından dolayı, kaynaklar en yetkin ve açıklayıcı olanlar ile sınırlandırılmıştır.


Mugheir’in Ur-Kasdim Olmadığı Neden Kesindir?

1. Mugheir’e asla Ur denmemişti. Buraya bir zamanlar Ur dendiği yolundaki yanlış fikir bir çeviri hatasından kaynaklanıyordu. Clay’in Amurru’nun 167. sayfasında belirttiği gibi:
“ 1885 yılında, Sir Henry Rowlinson Babil İmparatorluğunun güneyindeki Muqayyar’da (Mugheir) tabletler buldu ve kentin eski adının Hur olduğunu öğrendi. Bunun ardından, adın “Urummu” biçimde okunduğu ve geç dönem Babil dilindeki söylenişinin “Uru” olduğu, yani sözcüğün sonuna bir sesli harf eklendiği (uzun ‘u’) öğrenildi.”
Ayrıca bakınız: “Ur’un Yok Oluşuna Ağıt”, Pensylvania Üniversitesi, Sumerian Liturgies and Psalms (Sümer Ayinleri ve İlahileri), 10-11. ve 16-17. satırlar.
2. Ur bir ülkeydi, kent değil. Bakınız: Sacred Geography (Kutsal Coğrafya), Wells, cilt. 5, sayfa, 216.
3. İbrahim’in zamanından yüzyıllar sonrasına dek, Urummu’da Kildani (Chaldean) yoktu. İbrahim’in yaşadığı tarih, İ.Ö. 2100 civarı, için bakınız: Clay, Antiquity of Amorite Civilization “Amorite medeniyetinin Antik Çağı”, sayfa 3. Ayrıca, Kildanilerin Babil’e ilk ortaya çıkışının tarihi, İ.Ö. 950 civarı, için bakınız: Budge, Babylion Life and history (Babil Tarihi ve Babil’de Yaşam), sayfa 44; Sayce, Races of the Old Testament (Eski Ahit’teki Irklar), sayfa 98; Olmstead History of Assyria (Asur Tarihi), sayfa 123.
4. Mugheir öyle bir konumdadır ki, burası Ur olsaydı, İbrahim’in yaptıkları ile ilgili olarak yazılanlarla uyumunu sağlamak olanaksız olacaktı.
a. İbrahim, Kenan’a (Canan) gitmek üzere Ur-Kasdim’den ayrıldı ve “Haran’a vardı”. Tekvin 11:31. Ur- Kasdim Mugheir olsaydı, bu Montreal’e varmak için New York’tan Cleveland’a gitmeye benzeyecekti. Kenan, Mugheir’e Haran’dan daha yakındır ve Mugheir ile Haran arasındaki bölgede yolculuk etmek kolaydır. Bu gün, koşullar İbrahim’in zamanından çok daha kötüyken bile, yirmi binden fazla Arap, eşleri, çocukları, otuz bin civarında koyun ve elli bin civarında develeri ile yılda bir kez Arabistan’ın ortasından Kürt tepelerine yürür ve geri gelirlerdi. Bakınız: E.A. Powell, By Camel and Car (Deveyle ve Arabayla), sayfa 118. Her biri 250 kg. yüklü develer ile Mugheir ile Kenan arasındaki yolculuk sekiz gün sürecektir. Aynı eser, sayfa 121.
b. İbrahim, “firar etti”, Judith 5:6. Ama Haran, Babil İmparatorluğu ile Akdeniz arasındaki ana ticaret yolu üzerindeydi ve yaklaşık sekiz gün uzaklıktaydı. Bakınız: Powell, a.g.e, sayfa 121. Mugheir’li rahipler, İbrahim’in nerede olduğunu bir ay içinde öğrenirlerdi; bu iki yer arasında sıkı bir ittifak vardı.
c. İbrahim firar etti ünkü “babalarının tanrılarının yolundan gitmeyecekti”. Judith 5; 6. Ama hem Mugheir hem de Haran aynı tanrıya tapıyorlardı, ay tanrısına. Bakınız: Clay, Amurru, sayfa 169. Buna, aya, Mugheir’de dişil ve Haran’da eril bir tanrı olarak tapınıldığını söyleyerek karşı çıkılsa bile, bu, o zamanlar tanrılarının cinsiyeti konusunda hemen hiç ayrım yapmayan Mezopotamyalılar için önemli bir sorun değildi; cinsiyet sürekli değişiyordu. “Tanrıça Ashirta Arabistan’a taşındığında, Tanrı Athar adını aldı ve Tanrı Shamash da tanrıça haline geldi.” Bakınız: Clay, Empire of Amorites, sayfa 164; Barton ve diğerleri, Semitic Origins (Sami Kökenler), sayfa 120, 191.

Talmud bize İbrahim’in babası Terah’ın on iki tanrıya taptığını söyler. Mugheir’deki kazılar, orada bu kadar çok sayıda tanrıya tapınıldığını göstermez. Bakınız: Bağdat Okulu raporları. Ama, ateşe tapan Kildaniler on iki tanrıya tapıyordu. Bakınız: Diodorus Siculus, İkinci Kitap, Bölüm 21.
5.Babil İmparatorluğunda yaşayan Museviler, İbrahim’in memleketinin Mugheir olduğuna asla inanmadı. İnansalardı, Fakih Ezra gibi bilgili bir arkeolog bunu mutlaka bilirdi. Açıktır ki, Mugheir Babil İmparatorluğunda değildi; yoksa, Ezra’nın haberi olurdu.
6. Mugheir, Metzara’da değil, bin mil güneyindedir.
7. Babilliler, Babil İmparatorluğundaki kentlere, diğer ülkelerdeki ünl kentlerin adlarını verme geleneğini geliştirmişlerdi. Örneğin, Babil İmparatorluğunda, İ.Ö. 5. yüzyılda, Nippur dolaylarında Ashkelon, Gaza, Heshbon, gibi adlar taşıyan kentlere rastlarız. Bakınız: “Nippur’lu Murashu Oğullarının Ticaret Kayıtları”. Nippur Babil’den bir kaç mil uzaklıktaydı. Ur adında en az ç yer vardı. Bakınız: Clay, Amurru, sayfa 174. Biblical Trad. (İncil Gelenekleri), sayfa 43.

Bunun dışında başka birçok neden vardır ama yukarıdakiler yeterli olacaktır.

İbrahim’in Anayurdunun Coğrafi Konumuna Yapılan Göndermeler

Başlıca göndermeler şunlardır:
1. “Ve Haran, ana yurdu Ur-Kasdim’de, babası Terah yanıbaşındayken öldü. Tekvin, 11:28
2. Ve Terah, oğlu İbrahim’i ve Haran’ın oğlu Lut’u aldı ve onlarla Ur-Kasdim’den Kenan topraklarına gitmek üzere yola çıktı; Haran’a vardılar ve orada yaşadılar. – Ve Tanrı İbrahim’e dedi ki, “Yurdundan, akrabalarından ve baba ocağından ayrıl ve sana göstereceğim ülkeye git. Tekvin, 11:31 ve 12:1.
3. Bu halk Kildani soyundan gelmedir. Onlar Mezopotamya’nın her yerinde konakladılar ünkü babalarının Chaldea topraklarındaki tanrılarına tapınmak istemiyorlardı- ve onlar cennetin tanrısına tapındılar ve Kildaniler onları kendi tanrılarının huzurundan kovunca Mezopotamya’ya kaçtılar ve orada uzun süre misafir oldular.” Judith, 5; 6-9.
4. İbrahim, Shem’in oğlu Ar-f-Chesed’in soyunun sekizinci kuşağındandı. Tekvin, 11:10.
5. “Aberite’li İbrahim”. Tekvin, 14:13. Genel olarak tercüme edildiği gibi Musevi İbrahim değil, ünkü ilk harf Ayin değil “He’dir. Heber’in soyundan geliş, hiçbir yerde vurgulanmamaktadır. İsa’dan önce 250 yılı civarında, Yunanca’ya çevrilen ve İskenderiye Sinagogu tarafından resmi çeviri olarak kabul edilen The Septuagint, terimin Musevi anlamına gelemeyeceğini kabul eder ve bunu Perates yani “aktaran” olarak tercüme eder. Aber sözcüğ bazen “Ober”, “Eber”, ya da “Uber” olarak da yazılmaktadır. Bakınız: Aşağıda yer alan daha ayrıntılı tartışma bölümü.
6. İbrahim “Aber e naher” den yani “Aber Irmağından” geliyordu. Joshua, 14:2. Bu genelde, “selin diğer yanı olarak tercüme edilmektedir ancak bu tercüme doğru olamaz. Bakınız: Aşağıda yer alan tartışma.
7. Haran, Mezopotamya’daki Padan Aram’daydı. İbrahim’in ülkesi burasıydı. Tekvin, 24:4, 24:10, 25:20, 27:43, 28:2,5, 10:29, 1,4. Burası Doğu halkının yurduydu. Tekvin , 29:1. Laban ve Bethuel Suriyeliydi. Tekvin, 25:20. Haran bölgesinin içinde yer aldığı Mitanni’de konuşulan dil Asurluların sözlüklerinde Suri dili olarak adlandırılır. Bakınız: Zeitschr. Fur Assyr. Ağustos 1890, cilt 2, 3. (Su-ri, Su-tu, Seuthes v.b.). “Suriyeli” sözcüğünün İbranice’deki karşılığı “Arimi”dir.
8. İbrahim, ölmeye hazır bir Arimi idi”. Bakınız: Deuteronomy, 26:5.
9. İbrahim, “ Kildani ırkındandı”. Bakınız: Eusebius.
10. Kildani soyundan gelen bilgeler “Aramith”de Ebuchadnezzar ile konuştu. Daniel, 2:4. Ayrıca bakınız: Ezra, 5:12.
11. Torah on iki tanrıya tapınıyordu. Talmud.
12. Kildaniler “Oniki üstün tanrıyı tanıyorlar. Diodorus Sikulus, Kitap 2, bölüm 21.
13. Mısırlıların dikilitaşları üzerindeki hiyeroglifler, Kildanilerin sözcükler için kullandığı işaretlerdi. Cassiodorus, Kitap 3, bölüm 2, 21.
14. “Ur-Kasdim”deki Ur’a karşılık gelen çivi yazıları ayrıca Burbur, Amurru, Uru, Uri, Ari, Accad anlamlarına da gelir. Clay, “Biblical Trad, sayfa 22; ve Amurru, sayfa 102, 104, 140.
15. Babil (ülkesinin) eski adı Iraka idi. Bakınız: Olmstead, Assyria, sayfa 60. Sepuguaint’de Accad “Archad”dır.
16. Kildaniler Ar-f-Cesed’in soyundan geliyorlardı. Bakınız: Josephus, Antiquities, 1:4.

1 Mayıs, 1926.

Editörün notu: Yukarıdaki makale eksiktir. 4, 5, 6. bölümler hi tamamlanmamıştır.

BÖLÜM 9

MİTLERİN ANAYURDU OLARAK TANIMLANAN TOPRAKLARIN ASLINDA KAFKAS KISTAĞI OLDUĞU NASIL KEŞFEDİLDİ?

(Bu makale ilk olarak 8 Mart 1926 tarihinde Christian Science Monitor dergisinde yayınlanmıştır.)

Yunanların, Mısırlıların, Fenikelilerin, Samilerin, Babillilerin, Asurluların ve Çinlilerin mitlerinin anayurdu olduğu varsayılan toprakların aslında aynı coğrafi bölgede, yani Kafkas Kıstağında, olduğunun keşfi aşağıdakilere dayanır:
a. Mitler coğrafyasında, Sicilya ve Atlantik Okyanusu kıyıları arasındaki kuşku uyandırıcı boşluğun incelenmesi.
b. Eski mit yaratıcılarının bugünkü Atlantik Okyanusunun varlığından haberdar olmadığı ve Fenikelilerin Herkül Sütunlarını keşfetmek için dört deniz seferi düzenledikleri ve araştırmalarının sonucunda Cebelitarık Boğazının gerçek Herkül Sütünları olmadığını rapor ettikleri gerçeklerinden hareket.
c. Coğrafyacıların eski Orta-Asya Akdenizi olarak tanımladığı Kafkaslardan Moğolistan’a kadar uzanan, ancak belirli bölümleri dışında tamamen kuruyan su kütlesinin (Hazar, Aral ve Balkaş Denizleri. İ.S.250 tarihine kadar mallar Konstantinapolis’ten, Kiber Geçidi vadisi Chitral’a uzaklığı 100 mili aşmayan Faysabad’a deniz yolu ile doğrudan nakledilebiliyordu) aslında Atlantik Okyanusu olduğunun ya da Balkaş Gölünün yanındaki uzak doğu kalıntısı için Stielers Atlas’daki, 1905, adıyla “Dschalanaschtsch Denizi”nin keşfi. Ve Karadeniz ile iki geçit -yani şu anda Sovyet Hükümetince yeniden açılmakta olan Mantuşa Gölleri rotası ve bugün kapalı bulunan bir güney rotası- vasıtasıyla su yolu bağlantısının bulunduğunun saptanması.

Dahası, Herkül Sütunları, Kemennu, bu iki su yolunun ayrıldığı yerin girişindeydi. Bunlar Bo-Az Sütunlarıdır; Jakin ya da Aberiar Sütunlarının yeri daha sonra belirlenmiştir.
d. Rusya’nın Kafkasları işgalinden önce bütün bölgeyi ajanlarına gizlice incelettirdiği ve 1848 tarihinde, eski yer adlarını son derece ayrıntılı biçimde sunan geniş ölçekli bir harita bastığı gerçeği. Bunun bir kopyası, Britanya Savunma Bakanlığının inceliği sayesinde elime geçti. Bu haritada, mitlerde geçen eski adların neredeyse tümü bulunmaktadır; Mısırlıların Het Seker tepeleri, Neb-er-tschaş Kapısı, Nephthys, Bakü, Ta-manu vs; Yunanlıların Cronus’u, Japhetus’u, Elysion’u, Tartarus’u, Gadiri’si vs; Fenikelilerin Kemmenu’su, Gori’si vs; Babillilerin ve Asurluların Erech’i, Aralu’su, Arakanna’sı, Maru’su, Karassachal’ı vs; Samilerin Uri’si, Metsara’sı, Adshinour’u, Chaldan’ı vs. Neredeyse tüm örneklerde, adlar hiçbir değişime uğramamıştı.
e. İncelenen çeşitli yazınlarda bulunması mümkün olan tüm göndermelerin toplanması ve dökümünün çıkarılması. Şu anda bunların sayısı 200.000’i aşmaktadır ve bölgenin coğrafyasının, bir kaç öğenin tam sınırlarının belirlenmesinde ek çalışmalara gerek duyulsa da, oldukça iyi bir biçimde doldurulmasına olanak sağlamıştır.

Öneriler

Yazar söz konusu dilleri, kimi sınırlı bağlamlar dışında, tümüyle bilmediği için, en arzulanabilir şey bu dillerin uzmanlarının, tüm mit göndermelerini toplanıp listelerinin yapılıp ve araştırmacılar için ulaşılabilir kılınacakları bir merkeze yollamaları olacaktır. Akla Büyük Britanya’daki The Royal Geographical Society gelmektedir. Bu öneriyi kabul ettikleri takdirde kendilerine en az 500.000 dolar tutarında bir fon verilmelidir. The Royal Geographical Society adının önerilmemin nedeni, bağlantı kurduğum kurumlar arasında açık farkla en etkin, dikkatli, özenli ve ilgili kurum olmasıdır. Ancak hiç şüphesiz bu işe yetkin diğer kurumlar da bulunmaktadır.

Bu arada, herhangi bir araştırmacı benim kendi veri koleksiyonumdan yalnızca kendi adına doldurulmuş bir posta kartı göndererek ve sorularını numaralandırarak yararlanabilir. Örneğin:
1. Symplegades’i Feni Kale’de İphigenia tapınağının karşısında ve mavi olarak tanımlayan referans hangisidir?
2. Toros’u Ros kabilesinin dağı olarak tanımlayan referans hangisidir?

Bunlara yanıt olarak posta kartında şu bilgiler bulunacaktır:
1. Euripides, İphigenia in Tauris 242, 262 ve 420. satırlar (ve diğerleri);
2. Bochart p. Josephus Ben Gorion, p. Abercromby, Trip Thourgh Eastern Caucasus (Doğu Kafkasya’da Yolculuk), sayfa 28.

Salt meraktan sorulan soruların yanıtlanması olanaksızdır, yalnızca bu alanda çalışan araştırmacıların soruları yanıtlanacaktır.


Proto-Kafkas Dilinin Kökleri

Olası önyargılardan kaçınmak için, dilin kökleri, örneğin Clay’in Amuraic kişi adlarıyla yaptığı gibi, önce yer adları incelenerek yapılandırılmış ve sonra bilinen dillerle karşılaştırma yoluyla doğrulanmış ve genişletilmiştir. Bu dilin bitişken ve bir dereceye dek yansımalı olduğu ve görece az sayıda sesten oluştuğu bulunmuştur:
1. Kısa ünlü, tüm diğer kısa ünlüler gibiydi. Bir anlam taşıdığı zaman, bu “şey”dir.
2. “Ea” örneğinde görüldüğü gibi kısa bir ünlünün takip ettiği uzun “E sesi, bir mağaranın içindeki karanlığa, geceye, toprağın ya da denizin derinliklerine benzer bir boşluğu ifade eden “siyahlık” anlamı taşır.
3. “U” ya da “Oo” sesi “su” ya da devinim eğilimi barındıran bir şey anlamındadır.
4. Dudaksıl “B,F,P, Ph” sesleri, Mısır dilindeki “F” ya da Yunanca’daki “Digemma” gibi iyelik anlamı verir.
5. Daha sonradan “S” veya “Sh” ile yer değiştiren dişsel “D, T, Th” sesleri “yer” anlamına gelir. Bu nedenle, Aet “ Ea’nın yeri” anlamındadır.
6. Gırtlaktan gelen “G, K,Ch sesleri “gibi” demektir. Bu nedenle “Gi” ya da “Ki” “toprak” anlamına gelir. “Ach” “kabile” ya da “halk” demektir. Bu ses sonradan “S” ile yer değiştirebilir.
7. “L” sesi “fırtına” ve daha sonra “g” ya da “Tanrı” anlamını almıştır.
8. “M” ve “N” sesleri “hakimiyet” ya da “g” anlamına gelir. “M” genelde eriller, “N” ise dişiller için kullanılmaktadır. “An” hükümdarın ya da Tanrının yerini gösteren “direk” ya da “Sütun” anlamına gelir.
9. “R” sesi “Ateş” demektir. Alev ise “Ur” dur. “Sam-ur” “Kutsal Ateş anlamına gelir. Cimmerians bazen “Gimri” adı verilen Kutsal Ateş’e tapan bir halktı.
10. “S”, “Sh” ve “Z” sesleri benzer anlamlar taşır. “S” bir anlamda “gitmek demektir. “Su” “ırmak” anlamına gelir. “Sh” “yukarı çıkmak” anlamı taşıdığı için “Ash” “yükselmek” demektir. “Z” “aşağı inmek” ya da “uzaklaşmak” anlamına geldiği için “Az” “Batı” ya da “Karanlık” demektir.

Yer adları bunların bileşimidir. Örneğin, “Pir”, “ateşe ait olan” ya da “ocak” ve “ ev” anlamı taşır. “Perival” “rüzgarın evi” ya da “ dağ geçidi demektir. “Kemennu” üzerlerinde ateş bulunan ve bir tanesi Ur diğeri Al ya da El için dikilen iki “Kutsal Sütun” anlamına gelir. Dolayısıyla, bunlara “Kur-al” ya da “Herkül” sütunları deniyordu. Cocytus ya da Acheten Su (ya da Ope ya da Oche) Aeten ya da Eden “-den gelen” ırmak demekti. Pyriphlegethon ya da Perival Achaeten “Aeten (ya da Eden)’den geçen Irmak” demekti.

Dağlık bölgelerde, genizden gelen sesler, uzak mesafelerden duyulabilmesi için çoklukla bir önek almaktadır. Xenophon bu şekilde 12 kilometreyi aşan mesafeler boyunca iletişim kurulduğundan söz eder. Bu inanılmaz görünmektedir ama bana dağlık bölgelerde bunun mümkün olduğu söylenmiştir. Bu tür bir seslenmenin civardaki bir dinleyici üzerindeki etkisi “Shala Tepeleri”nde tarif edilmektedir. Bununla bağıntılı olarak, dağlık bölgeleri tanımlayan daha eski haritalarda Eden ve Acheten’e rastlarken Stieler’in atlasında Kacheten’e rastlarız. Genizden gelen ya da dişsel olarak gruplanan ve önek almış seslere yalnızca daha geç dönem yer adlarında rastlandığı için, bu ses Mısır Dilindeki “Ta” gibi bir tanımlayıcı ses ya da “yurt” anlamına gelen “Ki sesinin kısaltılmış biçimi olabilir.

Bazı durumlarda, Yunanca adların yerli Proto-Kafkas adlar ile pek benzerlik taşımadığı fark edilecektir. Bu Strabo 11;11;5’te açıklanmıştır. Yunanlar, bilmedikleri bir ad ile karşılaştıklarında mümkün olduğu kadar aynı anlamı koruyabilmek amacıyla sesi hafifçe değiştiriyorlardı. Strabo buna çeşitli örnekler vermektedir. Örneğin Acheten Irmağını alabiliriz. Bunun adı Terek ya da Ur oche yani “Ateş Irmağı” anlamına gelir ünkü ırmak Bakü petrol Havzasında yer alır. Yunanlar bu ırmağa Pyri Phlegethon ya da “Ateş Saçan Irmak” adını verdiler. Benzer biçimde, Kachaeten’e Cocytus dediler. Diğer kachaeten ırmaklarını, örneğin Pirikets kachaeten, Kafr Aeten, Fi Acheten’ı bilmiyorlardı. Ama Ar Aeten’i Eridan ya da Eridanus’a çevirdiler. Bu ırmakların tümü Eden Dağı ya da Edena Geçidinden akmaktadır.

Bir Yunan terimi olan “hekaton cheira” aslında “yüz eli bulunan” anlamına değil “acheten cheiran” yani “Eden Dağı kabilesinden” demektir.

Burada bir Yunanca terim özellikle belirtilmelidir ünkü çok fazla karışıklığa yol açmıştır. “Nesos” sözcüğü hala “ada” biçiminde çevrilmektedir ama belki de geç dönem Yunanca dışında, bu anlama gelmez. Peloponnesus bir yarımadadır. Arabistan “nesos” biçiminde tanımlanıyordu, Mezopotamya da öyle. Bu sözcük, “an”, “aea” ve “s’s” köklerinden gelmektedir ve “toprak filizi” anlamını taşır. Her sözcüğün aslında kük bir şiir olduğu ve olmak zorunda olduğu unutulmamalıdır ve bunların pek çoğu son derece ilgi çekicidir. Örneğin “şarap” sözcüğü “Karanlık Suların Kraliçesi” biçiminde karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda, “nesos” topraktan bir sürgün ya da meyve gibi filiz vermiş bir şey, bazı durumlarda dağlık burun, diğerlerinde ise bir ada anlamına geliyordu. Asıl anlamı büyük ölüde su, ırmaklar ya da deniz ile bitişik bölgeydi ve az rastlanan örnekler dışında ada anlamında kullanılmamıştı. Bu nedenle, İngilizce sözlüklerimiz için şu tanımı öneriyorum: “Nesus. Büyük ölüde tatlı ya da tuzlu suya bitişik bir bölge.” Örneğin, Circe’nin nesos’u, ileride göreceğimiz gibi, Pelopenneus’a benzer biçimde, çok dar bir kıstağı bulunan dağlık bir burundu.


Harita Üzerindeki Bölgeler ve Yerler

Kafkas Bölgesi. Bu bölgeye ait kaliteli fotoğraflar, George Kennan’ın Ekim 1913 tarihli National Geographic Dergisinde yayınlanan makalesinde bulunabilir. Kennan bu bölgeyi “Sayısız kuşaklar boyunca insanoğlunun ikiden fazla kullanılabilir geçit bulamadığı – Dariel Geçidi (Georg of Dariel) ve Demir Derbent Kapısı (Iron Gate of Derbent) - 700 mil uzunluğunda ve ortalama 10.000 feet yüksekliğinde devasa bir doğal bariyer” olarak tarif etmektedir. Aslında yalnızca bir geçit vardır ünkü Demir Derbent Kapısı dağ sırasında yer almaz; dağ sırasının sonu ile Hazar Denizi arasında yer alan ince bir açıklıktır. Kennan, bölgenin kuzey ve güneyinde iklim farklılıklarından da söz eder.

“Sıradağların kuzey tarafında Nogai Tatarlarının çıplak toprakları yer alır – yazları, yüzlerce mil boyunca yalnızca sıcaktan kavrulmuş stepler ve kışları orada burada gçebe Moğolların sürüleri ve Kara çadırlarıyla bezeli bir kar okyanusundan başka bir şey görmediğimiz uçsuz bucaksız çorak topraklar.

“Ama kuzeyden güneye doğru geçtiğinizde doğanın çehresi tümüyle değişmektedir. Sonsuz stepler birdenbire çiçeklerle bezenmiş, asmalarla dolu ormanlarla yemyeşil, Fransa’nın güneyi gibi güneşli ve sıcak bir dizi derin olmayan bereketli vadiye açılır.

“Kuzeyin soğuk rüzgarlarından bir dağ siperiyle korunan bu bölgede bitki örtüsü neredeyse tropik bir çeşitlilik gösterir. Dağ eriği, incir, zeytin, portakal ve nar hiçbir bakım istemeden, açık havada yetişir. Görkemli karaağaç, meşe, akçaağaç, aynalı kavak, ve çiçeğe durmuş asmalarla bezeli ceviz ağacı ormanları her yeri kaplamıştır; ve sonbaharda, Gürcistan’ın, Kachaetia’nın ve Mingrelia’nın güneşli tepeleri asmalarda olgunlaşan üzümlerle mor bir renk alır.”

Ayrıca bakınız: “Kafkas Kıstağının Batık Uygarlığı” ve Britannica Ansiklopedisi.

Güney bölgesinde, Hypiberea’da, buğday ve diğer tahıllar yabani ortamlarda bile yetişir. Oysa kuzey steplerinde (Mısırlıların Anaaruf’u) önceleri tahıl bulunmadığı için, Tatar bölgesinin sakinleri hayatlarını büyük baş hayvan yetiştirerek ve avcılıkla sürdürüyordu. Ateşi bilmiyorlardı ama daha sonra kuzey yamaçlarındaki petrol havzalarında yaşayan kabilelerden ateşi edindiler. Pir Mithras büyük baş hayvanların ihtiyaç duydukları yakıt için kullanılabileceğini gösterene kadar bu bölgedeki petrol kaçakçılığı sürekli sürtüşmelere neden oluyordu. (Herodot, 4; 61). Büyük olasılıkla Promete’nin çektiği cezanın ve insanlara ateşi dağıtmasının nedeni buydu. Ağaç yalnızca ahşaptan yapılmış Yunan tapınaklarının da içinde yer aldığı Amalthea’s Horn bölgesinde bulunuyordu. (Herodot, 4;108).

Kıstağın jeolojik özelliklerini en iyi tanımlayan harita bu konuda uzmanlaşmış bir kişi olan İngiltere’de, Notthingham, Veraset Defterdarı Felix Oswald’a aittir.

Kafkas dağ sırası Himalayalardan çok daha yaşlıdır ve buradaki tepelerin bir çoğu Mt.Blanc’dan yaklaşık yarım mil daha yüksektir. Elbrus Dağı’nı 200 milden daha uzak bir mesafeden görebilirsiniz. Sıradağların ortasında yer alan Dariel Geçidi, Terek Irmağının yanıbaşında çok dar, ancak seyyahların geçebileceği bir aralıktır ve uçurumlarının yüksekliği 5000 feet’i bulur. Burası demir kapılarla kapatılmıştı ve Yunanlarca Erebus, Babilliler, Asurlular ve Samilerce Erib olarak biliniyordu. Güneyden kuzeye gıda ve kuzeyden güneye petrol geçişi için son derece uygun bir yoldu. Bir tek yerde yarılan kanyon, tepesi düz yamaçları dik ve kayalık bir dağın doğal sınırlarını belirlemektedir. Bunun bir yanında Pir Mithra’nın içinde hapsedildiğine inanılan mağara ve yukarısında da bölgenin hükümdarının hisar ya da kalesi yer alıyordu. Geçidin kuzey ayağında petrol öyle boldur ki ilk imtiyaz sahipleri tarlaların gördüğü hasar yüzünden mahvolmuştur. Kacheten ya da Cocytus’un ve Perivlegaten ya da Pyriphlegethon’un içine aktığı büyük, yağlı Acheron Bataklığı da burada yer alıyordu. Styx Pınarı ya da Ast-ach-su daha yukarıda yer almaktadır ve Kacheten’e akar ya da akan ırmakların kaynağıdır. Harita, kaynak yakınlarında gümüş madeni göstermemektedir ama kaynağın batısına doğru bir kaç maden bulunur. Baküs Nesus’u da burada, Ardon üzerindeki Tamish ve Nacha yakınında yer almaktaydı.

Sıradağlar Bölgesinin Farklı Bölümlerinin Adları

Kıstağın Hazar Denizine açıldığı en doğu ucu, Mısırlıların “Gündoğumu Dağı” adını verdiği Bakü Dağıydı. Serachi ve Kalachany ya da Telachny de burada yer almaktadır. Sıradağın en batı ucu Mısırlıların “Gün batımı Dağı” adını verdiği Tamen Yarımadası, Ta Manu, idi. Burası, Mısırlıların Maatis Havuzu olarak adlandırdığı Maeotis Gölüne ve Fenikelilerin “Batı Su Kapısı” olarak adlandırdığı ve onların Batı limanı olan Az-ov Denizine açılır. Mısırlılar sıradağın tümüne “Beyaz Duvar diyorlardı. Babilliler Orta ve Doğu bölümlere, Langdon sözcüğün doğru okunuşunu verene dek Mar-tu olarak bilinen Maru Dağı adını vermişlerdi. Maru ya da Meru Yunanlar ve Mısırlılar için “uyluk” anlamına geliyordu. Bunun aşağısında Nysia ya da Nucha yer alıyordu (bu adda iki yer vardır, biri asma diğeri buğday ile ilintili görünmektedir).

Bakü yakınlarındaki doğu uç, Babillilerin Apsu’suydu. Bu sözcüğün deniz anlamına geldiği kabuledilir ama Clay’in gösterdiği gibi aslında “son” anlamına gelmektedir. Nudimmud’un meskeninin, yani Ea ya da Seb’in ( yani Seb-En-Gi) Apsu’nun karşısında konumlandığı söylendiğinde bu anlatılmak istenmektedir. Eski tapınakların tümünde taş duvarından su fışkıran yuvarlak bir göl bulunuyordu. “Apsu” aslında bu taş duvardı ama sonradan sözcük bütün göl için kullanılmaya başlandı. Azarakanna ve Perek-Eshkul da burada yer almaktadır. Bölgenin büyük dağları ise Kingu (Elbus Dağı), Lachamu, An, An Schar, Gaga (Arebus ve Astari Barzun yakınlarında) ve aşağıda, güney bölgesinde, Karassachal, Adshinar ve Chaldan idi.

Ana ırmaklar, bugün Kuban olarak bilinen Oceanus ya da Auschet ya da Atei Ope ya da Aradanu idi. Eski zamanlarda bunun kuzeyinde kalan bölge tümüyle bataklıktı. Buradaki tepeciklerde yani Urmanu ya da Arimu’da pek az kişi yaşıyordu. Irmak en başta Trithonis bataklığının yanıbaşından akıyor, kanallar sayesinde Alontas ırmağına bağlanıyordu. Ancak, bataklığın ırmağın içine kaymasıyla bölge tümüyle sel altında kaldı ve bu geçit kapandı ama Mantuşa Gölü geçidi varlığını olduğu gibi sürdürdü. Irmağın derin kısmının sonu, bu heyelandan sonra, Kemmenobrodsk ya da güneydoğuya Dariel Geçidine ulaşmak isteyenlerin bildiği adıyla Kemmenu-Aboruri’ydi. Kuzeybatıya Graikus ve Achelous Irmaklarına ve Amalthea Boynuzu’na ulaşmak ya da Cerberus-Jakin delta ağızlarından – Mısırlılar ile Fenikeliler bu deltalara Shari-sharadon ve Shar Shuppi adını vermişlerdi- Olonchuduk’ta Selenchuk Denizine - eski ve asıl Atlantik Okyanusu- ulaşmak isteyenlerse aynı yeri Kemmenu Jakin ya da Eachon olarak biliyordu.

Acheolus, şimdiki adıyla Kalaus, Graikus Irmağı ile Achelous’un kesiştiği yer de Graia-ach’ların –yani Yunan halkının- asıl anayurduydu. Buranın bitişiğindeki ırmak, Aegi Irmağı, aslında Acheolus deltasına ait bir geçitti ama Herakles (adı Herkül ya da Kur-Kal olan Fenike tanrısı değil Yunan maceraperest Herakles) Kaledonların (Caledonians) ya da Kildanilerin (Chaldeans) ricası üzerine buraya bir baraj kurdu ve ırmağın taşan bölümünü tümüyle bereketli topraklara dönüştürdü. Am-Althea’nın anlamı “Aletheia ya da Alytta ovası” dır.

Achelous’un doğusunda Arimi’ler ve batısında Arim-Az-Fi ya da Batı Arimi’ler bulunuyordu. Graiae’lerin (sözcük “yaşlı kadınlar” anlamına gelmektedir; büyük olasılıkla, bunun nedeni Graiae’lerin kadın erkek ayrımı yapmaksızın uzun, siyah elbiseler giymesidir) tek gözlü olduğu söylentisi bundan kaynaklanmaktadır ünkü Herodot’un da belirttiği gibi (4;26), “Arima spu İskit dilinde “tek gözl” anlamına gelmektedir. Bu örnek, Yunan tapınaklarını inşa eden ve Yunan göreneklerine göre yaşayıp Yunan dilini konuşan Yunanların, geç dönem kolonicileri değil asıl Yunanlar olduğunu kanıtlar ünkü onlar Tammuz’a tapanların (Yunanlıların Amazonlar olarak bildiği, Elbrus Dağının yanındaki Thammuzeria Dağından gelen Tammuzonlar) şehvet düşkünü yaşayışlarına karşı açtığı savaş yüzünden Kırım’dan ayrılan ve Amazonları fethettikten sonra Pers ulusunu kuran Perseus’tan önce de bu bölgedeydiler.

Amazonların Elbrus Dağının eteklerindeki ulusları (bunlar Tufan geleneklerinde El Bari’ler ya da Huburi’ler olarak geçer) yenilgiye uğrattıktan sonraki fetihlerinde Thammuzeria Dağının ya da Tammuz Sachar’ın eteklerinde akmakta olan Aram-Udon nehri kıyısını izleyerek aşağı indiler ve bu nehrin Tammuz-Alontas ile kesiştiği yerde Chersonese kentini kurdular.

Bir diğer ünlü ırmak da, doğu vadisi (ve olasılıkla tüm doğu bölgesi) Metsera ya da İbrahim ve Cyrus Metsarası olarak bilinen Kur Irmağıydı. Jora’nın eski adının, Kur ve Alizon ile birleşmeden önce yukarı kesimlerde Kem-bu-su (Kutsal Irmak; İskitlerde Champsis) ve aşağı kesimlerde ise Abaran olduğu belirtilmelidir. Kur ve Alizon birleştikleri yer Ad Shinour ve Chaldan ovaları yakınındaydı ve Pirata, Koissu ya da “Calling” ırmaklardan gelen Urie’lerin kışlık yurduydu. Burası aynı zamanda Babillerin ‘Kissu’ bölgesiydi ve ilk Mısır hanedanı, Kazikimik Koissular, buradan geliyordu. Avar Koissu ve Ach-Su kabileleri olasılıkla büyük Cabiri sütünlarından birinin yer aldığı Sar-Veden’de Psiddach (Sutech ya da Typhon) kentine sahipti. Sütünlardan diğeri ve belge odaları geçidin güney tarafındaki Achmeti’deydi. Başka yazılarımda da gösterdiğim gibi, Alizon’u Yunanlılar ve Makarialar Elysion, Babilliler Kur-Dilumn olarak biliyorlardı. Buranın sakinlerine Alaeti ya Kelti deniyor ve daha batıda yaşayanlar İberi olarak anılıyordu.

Tamen Yarımadası

Olasılıkla Tamen yarımadası dışında, haritanın geri kalanı biraz açıklama gerektirmektedir. Tamen ya da Ta manu “tanrının ülkesi” anlamına geliyordu. Bu Yunanların temenos’u ile karşılaştırılabilir. Tanrıların batıda yer alışlarının tarihi uzun bir öyküdür. Yunanlıların Doğuda Uranüsü (Urie), Batıda Kronos’u ve Amalthea Boynuzu yakınlarında Zeus’u anlatan gizem gelenekleri tarihte gerçekten yaşanmış gerçekleri -kıstaktaki savaşları ve yerleşmeleri- temsil ediyor görünmektedir. Kük negrito ırkı batıl inançlara son derece bağlı, mağaralarda yaşayan bir ırktı ve çok tanrılıydı ama geniş İskit (Thini) ırkı, metal işçileri ve ustalarıydı ve dağların tepelerindeki rahiplere, Taautiler, ya da yöneticilere, Theoi, tapınıyordu. Aralarındaki ilişki bir şekilde, Afrika’nın doğu sahilinde Araplar ve Negrolar arasında daha önce var olan ilişkiyi andırıyordu. Anapa yarımadası Circe’nin nesusuydu ve o bölgenin Circetae’leri (Gılgamış Destanındaki Akrep Halkı) Tamen’in okçularıydı. Kabardi, başın sol yanında uzun bir saç lülesiydi. Asiller, bunu kullanarak taçlarını, yani geyik ve kurt başlarını vs, başlarına tuttururlardı. Bu, Sindi, Hindi ya da bu günk Hindistan’da tanrıların simgesidir ve Mısır’dan gelen bir gelenektir. Circe, Kirke ya da büyücü ile hayvanlarının öyküsü bu deneyimden geliyordu. Colchis, Kalkacha Aea, önceden Tamen Yarımadasındaydı. Ölüler, “meschet” denilen al öküz derilerine, doğuda ya da Bakü Serach’da ipek kefenlere sarılır ve Susa’da öküz postuna benzeyen toprak kavanozlarda saklanırdı. Phoinix (Anka) sözcüğü ve efsanesi buradan gelir. Athena ve Zeus dışındaki tüm tanrıların neden kıstaktan sürüldüğü, Mesen’li Osiris savaşlarının, Kafkasya’da aynalı teleskopun kullanımının, Doğu Kafkasyanın Adalet Tanrısı Ramman-Anthu’nun, Feni-Kale’nin ve Anayalius’un, Aşil’in beyaz topraklarının, Gılgamış, İsrail ve Medea’nın güneş aslanlarının tarihi ve yüzlerce diğer konu başka bir zamana bırakılmalıdır.

Daha önceki makalelerde de belirtildiği gibi, tapınaklar dahil tüm kamu binalarının aslında yer altında bulunduğu ve pek çoğunun yerinin belirlenebilme olasılığı arkeologlara cesaret verecektir.

Ben, tüm önemli sivil ve dini toplantıların (Yunan Areopagosunun bile) binlerce yıl boyunca yer altında tutulduğunu buldum ve yıllardır arkeolojik çalışmalarda elektrikli matkapların kullanılması gerektiğini düşünmekteyim. Bu salt, İskender’in hazinesinin büyük olasılıkla eski Achmeti kayıtları arasında gizlendiği Kafkasya için değil Yunanistan, Mısır, Filistin, İtalya ve İspanya için de geçerlidir. Eski kayıtlar sonsuza dek yitik değil, yalnızca eski yer altı odalarında gizlidir.

Mitarkeoloji

Bu, mitlerdeki göndermelerin ve yer adlarının dökümü yoluyla yürütülen yeni bir araştırma yöntemidir. Yer adları ve göndermeler tarihsel fosiller gibi ele alındığı için jeoloji ile belirli benzerliği vardır. Jeoloji biliminin fosillerin incelenmesi üzerine temellenmesi gibi biz de bu fosilleşmiş gelenek ve adlar üzerine “mitarkeoloji” biçiminde adlandırılabilecek yeni bir bilim inşa ediyoruz. Bu çalışmalar kesinlikle verimli sonuçlar doğurmuştur ve Kafkas Kıstağının yüzyıllar boyunca arkeologlarca yoğun biçimde inceleneceğini umuyoruz.


Kıstaktaki Irklar

Araştırma sırasında ilginç bir nokta ortaya çıkmış ve gelişmiştir: görünüşe bakılırsa, en başta yalnızca tek bir ırk vardı. Bu ufak tefek, koyu renk derili bir ırktı ve mağara koşulları altında, kıstağın batısında, Negro ırkına dönüştü; kıstağın kuzeyinde, bataklıklardaki yaşam koşulları altında ise geniş bir beyaz ırk oluşturdu. Bu tezi kesinlikle beyan etmek için yeterli kanıtlar henüz toplanmamıştır ama tez olası görünmektedir. Bu arada, Osiris’in mavi maskı onun aslında bir Negro tanrı olduğunu göstermektedir.


Teşekkür

Yazar, elbette, yüzlerce araştırmacıya, özellikle arkeolojinin Petrie, Sayce, Clay, Chiera, Budge, Breasted, Olmstead, Jansen, Peters, Rawlinson gibi büyük ustalarına borçludur. Ayrıca, Sir Robert Harts’ın adamlarından biri olan Brookline’dan E. Gilchrist’a Çin kayıtları ile ilgili sorunlar sırasındaki desteği ve Boston’dan Bay R.E. Briggs’e Negrito ve diğer konulardaki yardımları için minnetlerimi sunarım.

BÖLÜM 10

MISIRLILARIN KUTSAL YAZMALARINDA TARİF EDİLEN YOLLARIN SIRRI


(Bu makale ilk olarak 18 Mart 1924 tarihinde Christian Science Monitor dergisinde yayınlanmıştır.)

Mısırlıların “Ölüler Kitabı”nın sırrı özülür özülmez, teolojinin o korkunç ve değersiz hayali yok olur ve okudukça, kendimizi incelikli bir ahlakın ve yabancı ama dokunaklı bir umudun eşiğinde buluruz.

Bu ahlak anlayışının bir kanıtı, “Olumsuz İtiraf”da bulunabilir:
Ey Işığın ve Doğrunun Tanrısı, sürülmüş toprakları boş bırakmadım.
Ey Bast’ın Tanrısı, asla kötülük yapmak için başkalarını gizlice gözetlemedim.
Ey Tanrı çocuk, doğruyu ve gerçeği duymazdan gelmedim.
Ey Kutsal Kentin Tanrısı, hiç kimseyi ağlatmadım.
Ey Yüzlerin Tanrısı, kimseyi acımasızca yargılamadım.
Ey Nu Tanrısı, sesime kibir katmadım.
Ey Kau, ayrım istemedim.

Ahlak anlayışı apaçık ortada ancak umut gizliydi. Bu gizli umut, Mısır’da yaşamın sona ermesinden sonra, kişinin Ana Yurda, Kafkas Dağlarının güneyindeki Siris Vadisine, güneşin Bakü üzerinden doğup Ta Manu (Taman) üzerinden battığı topraklara, Mısır’ı kolonileştiren ve Sekhet Elilerin (Sakatly) yaşadığı topraklara geri dönebilmekteydi.

“Ölüler Kitabı”, bu anayurda ulaşmak için, oraya nasıl gidileceği, çeşitli yerlerin hangi sınır taşlarıyla tanınacağı ve oraya varıldığında ne ile karşılaşılacağı konularında tam ve ayrıntılı bilgiler veriyordu. Bu bilgiler son derece kesindir ve antik coğrafya öğrencileri için büyük önem taşır ve yoğun incelemelere açıktır.

İleride görüleceği gibi, bilgiler oldukça basittir. Ancak rahipler bunların rahipliğe kabul edilmiş olanlar dışında herhangi bir kişi tarafından bilinmesini arzulamıyordu; bu nedenle, Ölüler Kitabı’nın bu bilgileri içeren bölümleri 17, 18, 64, 125, 149, 150 ve diğerleri yalnızca ellerinde bir anahtar, ama çok basit bir anahtar, bulunduran kişilerin anlayabileceği biçimde yazılmıştı.

Mısırlıların Kaynakları

Erken dönem coğrafyacılar, Mısırlılarla ve Güney Kafkas Vadisi halklarının aynı ırktan geldiğini biliyordu. Herodot, İ.Ö. 450 yılında şöyle yazar: “ Hiç şüphe yok ki, Colchians” (Batı Kafkas Vadisinin sakinleri, erken dönem coğrafyacıların bilgisi bu kadarla sınırlıydı) “Mısırlı bir ırktır. Bu gerçeği başkalarından duymadan önce kendim de dile getirmiştim. Bu düşünce aklıma geldikten sonra, hem Colchis hem de Mısır’da konuyla ilgili araştırmalar yaptım ve Colchianların Mısırlılar hakkında, Mısırlıların Colchianlar hakkında anımsadıklarından daha fazla anıya sahip olduklarını buldum... Bu halk kara derili ve kıvırcık saçlı olduğu için, varsayımlarım temelsiz değildi... Bir kanıt daha ekleyeceğim. Bu iki halk pamuklarını tamamen aynı biçimde dokur ve kullandıkları yöntemi dünyanın geri kalanında bilen hiç kimse yoktur... Ayrıca, tüm yaşam biçimleri ve konuşmalarında da, birbirlerini andırırlar.” Bakınız: Herodot, 2;104.

Herodot’un son derece sağlam bir gözlemci olmasına ve konuyu olay yerinde inceleyip bulgularını kafataslarının kalınlıklarını karşılaştırarak kontrol etmesine karşın (Herodot, 3;12), vardığı sonuçlar kuşkuyla karşılanmıştır. Buna karşın, bu bulgular “Batık Uygarlık” adlı yazımda sunduğum bir çok başka kanıt ile desteklenmiş ve Profesör Newberry’nin Nature dergisinin 25 Eylül 1923 tarihli sayısında bulunabilecek olan Britanya Antropolji Derneği başkanlık konuşması sırasında son derec gçlü biçimde onaylanmıştır. Ayrıca bakınız: Clay, Empire of Amorites.

Bu yalnızca Mısırlılar ile Colchianların aynı ırktan olduğunu kanıtlar; hangisinin diğerinden türediğini açıklamaz. Ancak, bu konuda da elimizde bir çok kanıt bulunmaktadır. Örneğin, Aetia Mısır’ın, Siris de Nil’in eski adıydı. Bakınız: Rawlinson’ın Herodotus notları 2;15. Batı Kafkasya Vadisi, Jason efsanesinde geçen Kral Aeetes’in yurduydu (bakınız: Smith Classical Dictionary); ve Cyrus, tıpkı Nil’in Mısır Vadisinde yaptığı gibi Kafkasya’yı neredeyse boydan boya dolaşıyordu.

“Ölüler Kitabı”nın Cennet bölümü Budge tarafından “Osiris ve Mısır Geleneğinde Yeniden Doğum” adlı bölümde, Cilt 2, sayfa 155, şu şekilde anlatılmıştır:

“Dünyayı kuşatan dağların öte yanında Tuat adlı bir bölgenin var olduğu düşünülüyordu. Tuat’ın öte yanında benzer bir dağ sırası vardı, yani, Tuat’ın Nil Vadisine çok benzeyen uzun bir vadi biçiminde olduğunu söyleyebiliriz. Bu iki dağ sırasına paralel uzanıyor ve onların arasında yer alıyordu... Mısır boyunca akan Nil gibi, Tuat vadisi boyunca da bir ırmak akıyordu.”

Harita incelendiğinde, Kafkas ve Ermenistan Dağları arasındaki vadinin bu tarife tıpatıp uyduğu görülecektir.

Son bir kesin kanıt ise, Ölüler Kitabı’nın “Cennet” bölümünde, güneşin “Gündoğumu Dağı” olarak bilinen Bakhau adında bir dağ üzerinden doğduğu gerçeğidir. Güneş buradan yükselip, denizin üzerinde batıyordu. Kafkas dağ sıraları doğuda Hazar Denizi’nden, batıda Karadeniz’e uzanır. Doğu yarımadasının adı Bakhu’dur, batı yarımadasını adıysa Taman. Dünyada Kafkas Kıstağı dışında hiçbir yerde bu koşullar bulunmaz, Kafkas kıstağında ise gerekli koşulların tüm bulunmaktadır.

Elde pek çok kanıt daha vardır ama bu kadarının yeterli olacağı kanısındayım.

Ufuk Kavramının Anlamı

Kafkas dağ sırası, ekvatora neredeyse tam 23 ½ derece eğimle uzanır. Bu nedenle, güneş, yılın en kısa gününde Bak’den doğar ve en uzun gününde dağ sırası boyunca ilerleyerek Taman’da batardı.

Mısırlılar “ufuk” terimini kullandıklarında akıllarından geçen, Kafkas sıradağlarını izleyen bu hattı. Bu hat, onların yeraltı dünyalarını ikiye bölüyordu. Kafkas kıstağının, dağ sırasının kuzeyinde kalan bölümü ya da ufuk, cehennem ya da Hades, güneyde kalan bölge ise Kutsanmışların Toprakları ya da Elysium sayılıyordu. Birinden diğerine geçmenin tek yolu, ufuktaki aralıktı. Bu aralık, karanlık ve kasvetli Arabus –Erebus, Abydos- ya da bugünkü adıyla Dariel geçididir.

Bak yarımadasında, kuzey ve güney yönlerinde uzanan bir dağ sırası vardır. Bu dağ sırasında, bugünkü adı Marasy geçidi olan bir aralık bulunur ve bu aralığın batısında Shamash adlı ufak bir dağ yer alır. Yılın en kısa gününde, yükselmekte olan güneş Marrasy ya da Marash geçidi arasından Shamash dağının tepeleri üzerinde parlıyordu. Mısırlıların Ölüler Kitabı’nda bu aralığın adı “Tanrı Ra’nın arasından geçtiği Doğu Tanrısı Kapısı” (bölüm 109) Bakü ise “Gün Doğumu Dağı”dır.

Babil gelenklerinde, buradan “Güneşin Girdiği yer” olarak söz edilir. Geçit ve dağ, doğal bir gözlem evi oluşturuyordu ve Babil’in gözlem evleri ya da ziguratları tarafından sıfır derece ile başlangıç boylamı sayılıyordu.

Kafkas Vadisinin bu doğu bölümü, Mısır, Babil, Sami, Fenike, Yunan ve Pers dinlerinin kutsal topraklarıydı. Babil dilindeki tek heceleri belirten işaretlerin listesinde, Sir, Ur ve Napahu birbirine eşit sayılmaktadır. Nucha, Baküsün ve asmanın doğum yeriydi. Bölgenin diğer adları Dilmun, Hypiberea ve Alyson’du. Geniş alışveriş merkezlerinin kenti olan Erech, Dariel geçidinin öteki ucunda yer alıyordu.

“Ufkun” batı ucu ya da Kafkas Sıradağları Taman –Ta manu- “Gün Batımı Dağı” idi. Taman yarımadası Karadeniz ile bugün Azov Denizi olarak adlandırılan su kütlesi arasında uzanır ama Azov’un o zamanki adı “Maaitis Havuzu” ya da Maeatis Gölüydü. Yarımadanın ucunda Kuban Nehrinin oluşturduğu alçak, balçık araziler yer alıyordu. Yarımadada Kimmerler (Cimmerians) ya da Khemuri’ler yaşıyordu (Strabo, 11;11;5) ve bölge yoğun sisleriyle öyle ünlüydü ki, “Kimmer karanlığı” bizim “kör karanlık deyimini kullandığımız biçimde kullanılmaya başlandı. Maaitis Gölü de “Karanlıklar Ülkesi Tanrısının Göl” anlamına gelmektedir.


Güneşin İzlediği Günlük Yol Üzerine İlkel Düşünceler

İlkel insan için güneş, gökyüzünde bir ateşti ve ilkel ırkların tüm ateşe tapardı. Belirlenebildiği kadarıyla, Ur’lar en başından beri ateşe tapınmaktaydı. Al ırkı, en başta fırtına tanrısı Al’a taparken daha sonraları, olasılıkla yıldırım düşünce alev alan ağaçları ya da I Kings 18’de tarif edilenlere benzer olayları görünce, Al’a ateş tanrısı olarak tapınmaya başladı. Ur’lar ve Al’lar siyasal ve dinsel anlamda birleşip Ur-Al, Khur-Al ya da Herkül adında bir ikiz tanrıya tapınmaya başladılar. Bu tanrı, zaman zaman isim benzerliği dolayısıyla gçlü Yunanlı Herakles ile karıştırılıyordu. (Bakınız: Herodot, 2:44). Aet ya da Aed ırkı ilk başta Ae, Aem ya da Thaem olarak bilinen karanlıklar tanrısına tapınıyordu ama sonradan onlar da Ur’lar ile birleşip Aet-Ur, Neter ya da Petera olarak bilinen ikiz bir tanrıya tapınmaya başladı.

Mısır’ı koloni haline getiren Fenikeliler (Kani’ler ya da Phoeni’ler) aslında Aed ya da Aet ırkından geliyor ve altın-kızıl renkli bir kartala, aetos’s, tapıyorlardı. Ama sonradan Aet-Ur adını aldılar. Aslında, Kafkas dağlarının kuzeyinde ve Arabus Geçidinin kuzey ucunun karşısında, Terek ve Sunsha arasında geniş bir ırmak adasından geliyorlardı. Geçit boyunca güneye doğru ilerleyerek, geçidin Alizon Vadisine açıldığı noktaya vardılar. Buraya yerleştiler ve adını Ta Neter koydular. Ta Neter’in bugünkü adı Tioneti’dir ve Mısır’a yerleşenler buradan gelmedir.


Ufuk Tanrıları

Böylece Mısırlılar Ur ve Ae ya da Ae-m, M-ae (m tanrı anlamına gelir, ae karanlık, t ya da d ise yer ya da toprak demektir) adlı tanrılara tapıyorlardı. Tanrı Ur’u doğan güneşin tanrısı olarak alıp, Hazar Denizinde yükseliyormuş gibi göründüğü için ona O-s-ur ya da Osiris adını verdiler. (o su demektir; s bağlantı biçimine bağlı olarak herhangi bir çeşit hareket anlamına gelir; ve Ur, ateş ya da ateş tanrısı demektir). Tanrı T-ae-m ya da M-ae-t’i ise batan güneş ya da karanlık tanrısı olarak kabul ettiler. Osiris’in dağı ve yarımadası Bakü ya da Bakhau, -Yükseliş Kapısı- (b kapı ve h yukarı anlamı taşımaktadır, böylece ach ya da ash yükseliş anlamı verir) T-ae-m’in dağı ve yarımadası ise Taman ya da Ta-Manu’ydu.

Bunlar “Ufuk Tanrıları” idi. Mısırlıların, bir bütün olarak tanrı ya da öğlen güneşi tanrısı için kullandıkları ad Ra’ydı. (Ra daha geç döneme ait bir sözcüktür ve anlamı tam olarak bilinmemektedir ancak olasılıkla “Boşluk Ateşi” ya da “Gökyüzü Ateşi” anlamına gelmektedir). Bazı tapınaklar Osiris’i, diğerleri Tem’i benimsedi ve tapınaklar arasında büyük bir rekabet oluştu. Gündoğumu Dağı ile Günbatımı Dağının aynı dinsel törende bir arada bulunması az rastlanır bir durumdur. Rakip tapınaklar, cennete nasıl varılacağı konusunda bile iki ayrı rota öneriyordu. Osiris’in müritlerinin “batı toprakları yolundan, Tem’in müritlerininse “doğu toprakları” yolundan cennete ulaşacağına inanılıyordu. Bu rotaların tayini oldukça tuhaf görünebilir ama belki de açıklanması mümkündür.

Tet’ler ya da Shu Sütunları

İlkel idollar ağaç direklerdi ve Khur-Khal bir ikiz tanrı olduğu için yan yana duran iki sütundu. Sağ taraftakinin, ya da doğuya bakanın, adı Jakin’di. Bakınız: I Kings, 7). Bunlar ateş tanrısı oldukları için, üzerlerinde sürekli ateş yanardı. Daha sonra, cam icat edildiğinde, alevi rüzgardan korumak için etrafına “Osiris’in Göz” adı verilen cam bir koruma yerleştirildi ve bu oldukça etkili bir yansıtıcı mercek sistemi olarak işlev gördü. Sütunlardan birinin ateşi için yeşil, diğeri içinse kırmızımsı sarı bir cam kullanılıyordu. Sur şehrinde yaklaşık olarak İ.Ö. 2755’te kurulmuş olan Herkül Tapınağı’nı yaklaşık İ.Ö. 450 yılında ziyaret eden Heredot “gece vakti görkemli bir ışıkla parıldayan biri som altından diğeri ise zümrütten iki sütun” gördü. (Bakınız: Herodot, 2;44). “Tet” adı verilen bu cam korumalarla pek çok modern örnekten daha iyi bir optik sistem sağlanmıştı.

Kuban’ın ağzındaki balçık arazinin seviyesi alçaktı ve Kimmerlerin topraklarını sis basmaktaydı. Bu nedenle Bo-Az’a (Az’ın Su Kapısı, ya da Az-ov; daha sonradan, bunun bir şekilde oraya getirilen sığırlar ile bağlantılı olduğu düşünüldü ve sözcük Bos-porus biçimini aldı) büyük boy iki adet “tet” yerleştirildi. Bunlar güneş tanrısı Shu’nun Yani Khur-Khal’ın sütunlarıydı.

Kafkas Kıstağı'nın ilkel sakinleri, dünyanın yuvarlak olduğunu ve güneşin etrafında döndüğünü bilmedikleri için, güneşin Hazar Denizinden yükselip “Doğu Tanrısının Kapısı” yoluyla Gündoğumu Dağı Bakhau’dan geçip Kafkas Dağları boyunca ilerleyerek Günbatımı Dağı Ta-Manu ve Shu Sütunlarına vardıktan sonra Maati Havuzunda, yani Maaitis Gölünde, battığını ve güneş tanrısının gece boyunca atlarını kuzey Kafkas Kıstağında dinlendirdiğini (Yunan mitolojisi) ya da teknesiyle doğuya yolculuk edip ertesi sabah, zamanı gelince, Hazar Denizinden göründüğünü düşünüyorlardı.

Fenikelilerin Karadeniz ile Hazar DeniziArasındaki Ticaret Yolu

İnsan, doğal olarak, Karadeniz’den Hazar Denizine gitmek için en iyi yolun Güney Kafkas Vadisi olduğunu düşünüyor. Ama bu rota, saldırgan kabileler arasından geçmeyi gerektiren upuzun bir kara yolculuğu anlamına geliyordu ve Fenikeliler denizci bir ulustu. Batı Vadisi Colchis ise ticarette Fenikelilerin rakibiydi.

Haritaya bakıldığında, Azov ve Hazar Denizleri arasında uzanan bir dizi ufak göl, Mantuşa Gölleri, görülecektir. Harita, bu göllerin suyunun bir kısmının Karadeniz’e bir kısmınınsa Hazar Denizine aktığını göstermektedir. Şu anda Sovyet Hükümeti bu yol üzerinde deniz yolculuğunu olanaklı kılmak için bu geçidi daha da derinden kazmaktadır. Ama bizim şu anda ele aldığımız zamanda, yani, İ.Ö. 11.000-9000 arasında, Hazar Denizi bu denli kurumadan önce (şu anda deniz seviyesinin 80 feet altındadır), Azov Denizinden Hazar Denizine doğrudan yelken açmak ve buradan Aral yoluyla Faysabad’a inmek olanaklıydı. İ.Ö. 200 gibi geç bir tarihte bile, Kafkas Kıstağının doğu sahili ile Faysabad arasında bir su bağlantısı vardı. Ancak su seviyesi düşmeyi sürdürdü ve İ.Ö. 200 tarihinden kısa bir süre sonra (Çin tarih yazmaları İ.Ö. 125 tarihini vermektedir) Kafkas Kıstağında yaşayan Seres’ler kervan ticareti için yollar kurdu.

Hazar Denizinin su seviyesindeki düşüşten sonra bile Fenikeliler kalsik atlaslarda girişinde Phanagoria’nın (Deniz Feneri İşareti) gösterildiği Hazar Denizine yelken açıp, Kuban ya da Oceanus nehri boyunca yukarı ilerleyip Terek ve Sunsha arasındaki Ser-Ser ya da Ur-Ur ırmak adasından ve sonra Dariel ya da Arabus Geçidinden geçebiliyorlardı. Böylece kendi ana yurtları Ta Neter’e ya da Alizon Vadisine varmaları ve ardından başka bir tekne ile Alizon boyunca aşağı inerek Cyrus ya da Siris’e ve Hazar Denizine varmaları mümkündü.

Tapınaklar ve Dış Ticaret

Eski zamanlarda tapınaklar yalnızca tapınma mekanları değil, banka, üniversite, teknik okul, konsolosluk bürosu, ticaret odası olarak da işlev görüyordu. Yeni bir ulus ile ticaret yapmaya başlayan tüccar bir ulusun ilk işi, tüccarlarının kredi ve ticari bilgi alabilmesi için kendi tapınağını kurmak oluyordu.

Başka bir yazımda, Sidon’lu Fenikelilerin, İ.Ö. yaklaşık 1250 tarihinde eski zamanlardaki ticari faaliyetlerinin büyük bir bölümünün Fırat ve Dicle krallıklarıyla yapılan savaşlar yüzünden kesintiye uğradığını ve o günlerde, Herkül Sütunları adı verilen sütunların ötesindeki ülkelerle çok kâr getiren ticari bağlar kurmuş olduklarını nasıl Deniz Akademisi (Naval College) tapınaklarındaki kayıtları inceleyerek saptadıklarını belirtmiştim. Herkülün bu kayıp sütunlarını bulmak üzere dört deniz seferi düzenlediklerinden, çeşitli yerlere gidip her seferden sonra raporlar hazırladıklarından ve Cebelitarık Boğazının Herkül Sütunları olmadığı kanısına vardıklarından da söz etmiştim. (Bakınız: Strabo, 2;5).

Sütunları bulamamalarının nedeni sığlaşan Mantuşa Gölü rotasının giriş ve çıkışını, Az-ov denizi ucunda Bo-Az Sütunlarını ve Hazar Denizi’nin çıkışında Jakin Sütunlarını (Dışarı Çıkış Noktası) işaretlemiş olmalarıydı.

Jakin Sütunları, bu gün en yeni haritalarda bile gösterilmektedir; örneğin Times Atlas’da Stavka Terekli (Herkülün Değneği), 71; 1;2 ve Kük Steiler Atlas’ında Kerkheuli Juk Jewe (Herkülün Jak Feneri), 49; 0; 19. Ama elbette, günümüzde, Hazar Denizi kıyıdan 40 mil içeri çekildiği için, Hazar’ın yaşlı, deniz kabukları kumsalı belirlem. Ektedir.

Aslında Ölüler Kitabı Neydi?

Ölüler Kitabı’ndaki gizemli bilgiler, Fenikeli tacirlerin, Fenikelilerin ve Mısırlıların Ana Yurdu olan Alizon Vadisine ulaşabilmeleri için eski yol tarifleridir.

Ölüler Kitabı’nın gizeminin nasıl özüldüğünü anlatmak şu an için olanaksız. Ama olanları şu biçimde düşünebiliriz: Bu, bir şeyin yüzyıllar boyunca Müslümanları Mekke’ye ya da Yahudileri Kudüs’e gitmekten alıkoymasına benzer. Bu durum öyle uzun sürmüş olsun ki sonunda Mekke’nin ya da Kudüsün yeri tümüyle yitirilsin. Öyle ki, buraların gerçek yerler olduğu bile bilinmeyip, insanlar sonunda buraların mitik yerler olduğuna ve buralara nasıl gidileceğini açıklayan yazmaların yol tarifleri değil dinsel törenleri aktaran yazmalar olduğuna inansın. Bu durumun nedeni ne olursa olsun, Ölüler Kitabı’ndaki yol tariflerinin Alizon Vadisine, Ta Neter’e (Tioneti) ulaşmak için, ne yöne gidileceğine hangi kabilelerle karşılaşılacağına, yol işaretlerinin ne olduğuna ve hangi işaret kulelerinin bulunduğuna ilişkin bilgi veren tarifler olduğu bir gerçektir.

Batı Topraklarından Geçen Yol

Tutankamon’un mezarının duvarlarına yazılmış olan “İki Yolun Kitabı yukarıda sözü geçen her iki yoldan da, yani Pirikan ve Van Gölü üzerinden geçen “Doğu Toprakları” yolundan ve Kuban Nehri ve Azov Denizi üzerinden geçen “Batı Toprakları” yolundan, söz eder. Bunların ikincisi olasılıkla daha ilgi çekicidir, Ölüler Kitabının 17, 18, 64, 125, 149 ve 150. bölümleri bu yoldan söz eder.

Bu tariflere göre, önce Büyük Yeşil Göl’den (Akdeniz) ve Karadeniz’den geçilerek Maati Havuzunun (Azov Denizi) başındaki Restau ülkesine ulaşılmaktadır. Ancak diğer metinlerin de gösterdiği gibi, Res-Tau aslında Tau-res yani eski Toros olduğu için, Restau, Rostow kenti değil, Mateis Göl çevresindeki toprakların tümü anlamına gelmektedir. Hecelerin bu biçimde yer değiştirmesi oldukça sık rastlanan bir durumdur – örneğin, Ur-ab ve Ab-ur- ve gerek Ölüler Kitabı gerekse eski yazıtlar bunlarla doludur.

Ölüler Kitabının 17. bölümünde belirtildiği gibi, Restau ya da Taurus, yeraltındaki dünyanın kuzey kapısıydı. Daha sonraları, bu bölgeye Chersonesus Taurica adı verildi.

Sonra, Tches-ert (bugünkü Ker-tsch) boğazı üzerinden Kuban Nehrinin ağzına varılmaktadır. Shu Sütunları burada bulunur. “Tchesert Kapısı Shu Sütunlarının kapısıdır”. Shu güneş tanrısı, yani Ur-Al ya da Khur-Khal, Herkül’dü. “Zeytin ağacının kuzeyindeki kent”de, yani daha sonradan Phanagoria’nın inşa edildiği yerde biri karaya çıktığında, ölenler için bir lambanın üzerine cam bir çanak yerleştirip bunu Kuban’ın kıyısına gömerek dinsel bir tören gerçekleştiriyordu. Ardından burayı yeniden kazıyordu. Bu, Osiris’in ölümünü ve yeniden doğuşunu simgeliyordu: Osiris alevdi; cam çanak “Osiris’in Göz”, yani gök kubbenin saydam yarıküresi olarak kabul ediliyordu.

Daha sonra bu kişi Fenku ya da Fenikeliler tarafından bir sınavdan geçiriliyordu. Kendisine bir bilmece soruluyordu: Çiçeklerin altında toplanan ve zeytin ağacında oturan kimdir?” ve yanıtı yalnızca rahipliğe kabul edilmiş biri bilebilirdi: “Yağ (mineral ve zeytin), Ateş ya da Osiris.” Yanıtı bilemeyen, öldürülüyordu.

Ölüler Kitabı, bunun ardından Kuban yolu üzerindeki çeşitli kabileve ülkeler hakkında bilgi verir. Bunlar çeşitli yol ve sınır işaretleri, yani çeşitli dağlar, vs.dir. Genelde “havuzlar” ya da “adalar” olarak çevrilen sözcük ayrıca nehir uzantıları anlamına da gelmektedir.

En sonunda Terek ve Sunsha ile çevrili Ser-Ser, Ur-ur ya da Tur-Tur nehir adacığına ulaşır. Gılgamış’ın yiğitliklerini anlatan Babil yazıtlarında bu kente Erech de deniyordu. Nehirdeki ada üzerine kurulmuş olan kentin, boyu 300 feeti aşan, ateş tuğlasından yapılmış çok yüksek duvarları vardı. Nebuchadnezzar, Babil Surlarını bunları gördükten sonra yaptırmıştı. Güney tarafındaki surlar yılan kaynıyordu. Serin bir sabah güneye bakan eski bir duvar gören herhangi biri Mısır ve Finiklelilerin sürüngen süslemelerinin nereden geldiğini anlayacaktır. Sunsha Irmağında bol miktarda yağ yüzüyordu. Bakü petrol Havzasının merkezi Grosnyi, burada yer alıyordu ve petrol çıkarmak için toprağa bir çomak sokup karıştırmak yeterliydi. (Bakınız: Ana Brittanica Ansiklopedisi, Kafkasya). Bu petrol bazen alev alıyordu ve hemen yakınında ateşe tapan Persliler’in Yanan Tarlaları bulunuyordu.

Bu kişi bir süre kentte kalıp belirli kitapları okuyor ve (Acheruntici Libri) bir zaman sonra bilge bir kişilik oluyordu. Sonra “düşman yüzlü adamlar”ın karşısındaki Arabus ya da Ab-tu geçidinden geçebilmesi için kendisine eşlik ediliyordu. Bu sırada bıçakla silahlanıyordu ve nihayet Ta-Neter’e (bugünkü Tioneti bölgesi) yani, “Aet-Ur’lar Ülkesine varıyordu.

Vadinin girişinde sekizinci Cabiri Ashmeti ya da Eschmen’in şehri ve Kapare-uli, ya da Güneş Sippara’sı yer alıyordu. “Cippus” büyük olasılıkla onun görkemli taş anıtından türemişti.

Daha da aşağıda Sakat-uli adıyla bilinen Sekhet-Aaru, yani Sekhet-Sham bulunuyordu. (Hem Sham hem de Eli “güneş” ve “Güneş Tarlaları” demektir).

Sonra bazen Harmakis olarak da bilinen Melikarkh, Achssu, Bakü, Yanan Tarlalar vs. gelir. Kral Pepi’nin sarayının kurulmasının arzu ettiği kent olan Mzchet yukarıda, vadinin başının ve Shenit’lerin Güneş Kentinin yakınlarında yer alır. Elinizde Stieler Atlası ve Ölüler Kitabı ile vadiyi boylu boyunca dolaşmak ilginç bir deneyimdir; insan Badeker’iyle kendisini turist gibi hisseder.

Kafkas Vadisinde Arkeolojik İncelemeler Yapılması Neden Gereklidir?

Kısa bir makalede yolların ve törenlerin vs. tüm ayrıntısıyla sunulması olanaksızdır. Ancak konunun ilgi çekici doğasını belirtmeye ve hızla artan gçmen seli eski anıtları yapı malzemesi edinmek için tümüyle yıkmadan (bunu hiçbir yasal düzenleme engelleyemez) ve arkeolojik kazılar gç ya da olanaksız hale gelmeden önce, insanoğlunun bu anayurdunda bir ya da daha fazla arkeolojik inceleme yapılmasına yol açmaya yetecek denli ayrıntı sunmuş olduğumu ümit ediyorum.

KAFKASYA, BÜYÜK MEDENİYETLERİN ANASI

Yazarın, “coğrafyacıların AsyaAkdenizi olarak bildiği iç okyanusun doğu sahili ve özellikle onun kalıntılarının doğu komşuları Balkaş ve Dschalantschash denizlerinin, en az Babil kadar eski büyük bir medeniyetin beşiği olduğu görülecektir” yönündeki tahmini kuşkusuz bu sahalar kazılana dek doğrulanamaz. Ama elimizde, bu öngörü ile uyumlu iki keşif haberi bulunmaktadır.

Bunların ilki, büyük Rus bilim adamı Rostovtzeff’in (Irans and Greeks in South Asia, sayfa 137) Altay Bölgesinde (Dschalantschash Denizinin kuzey batısı) Kuban’dakileri andıran mezarların bulunduğu yönündeki bildirisidir.

İkincisi, seçkin Sir Aurel Stein’in Tarım Havzasında ve Rus arkeologlarının ise Baykal Göl’nün güneyindeki bölgede Avrupa ile bağlantı kurulduğunu gösteren kanıtlar bulmuş olmalarıdır.

Bunların ikisi de tezimizi tümden kanıtlamaz ama şu ana dek tezimizle uyumlu haldedirler.

Selentush Okyanusu’nun (Asya Akdenizi) Kıyılarının Belirlenmesi

Bunu yapmanın bir yolu jeoloji yazılarında ya da Britannica Ansiklopedisinin “Hazar Denizi” maddesinde belirtildiği gibi, eski sahilleri, deniz kabuğu tortularını vs. incelemekten geçer. Bir diğer yol ise, yer adlarını incelemektir. Atlantik Okyanusu kurusaydı ve biz de yüzlerce yıl sonra batı kıyısını bulmak isteseydik, dikkatimizi Nova Scotia, New Brunswick, Maine, New Hampshire, Boston, Lynn, New London, New York, Maryland, Louisiana gibi ad gruplarına yöneltip, buraların eski okyanus yatağını işgal eden uluslardan değil İngiltere ve Fransa’dan gelenler tarafından kurulmuş olduğunu söyleyecektik. Ve ad tiplerinden ve İngiltere ile Fransa tarihlerinin bildiğimiz kadarından yola çıkarak, kolonizasyon tarihini yaklaşık bir yüzyıllık çerçeve içerisinde tespit edebilirdik.

Aynı şekilde, güney sahilinden başlayıp doğuya gittiğimizde, Kafkas Kıstağına özgü bir dizi yer adı ile karşılaşırız. Bunlar ç ana grupta toplanabilir:

1. Buhara’daki Faysabad civarındaki adlar.
2. Kuzey Fergane’deki Kohan civarındaki adlar.
3. Balkaş Gölünün batısındaki, Dschalantschash Denizi yakınınlarındaki Yedi Irmak Ülkesindeki adlar.

Bunların birçoğu İ.Ö. 6000’den daha eski olmayan ad tipleri biçiminde gruplanabilir. Ama ikinci ve üncü gruplarda sırasıyla İ.Ö. 2500 ve İ.Ö. 1000’den daha geç döneme ait olmayan adlar buluruz. Selentush Okyanusunun (coğrafyacıların verdiği adla Asya Akdenizi) aşamalı olarak kuruduğunu anımsarsak, bu grupların ortaya çıkış biçimini kavrayabiliriz. Önce, Balkaş Gölünün Kafkasya ile su bağlantısı kesildi ve Yedi Irmak Bölgesi ile Dsungarei Bölgesi izole oldu. Ancak tekneler hala Fergane ve Buhara’dan Sir ve Amu ırmakları yoluyla o zamanlarki adı “Kithay Göl” (Cathay?) olan Aral Denizine ve böylece Hazar Denizine ulaşabiliyordu. Bu konudaki otorite Strabo’dur. Ancak, Aral ve Hazar arasındaki su yolu yaklaşık olarak, İ.Ö. 250’de kurumuş görünmektedir ünk yaklaşık o zamanlarda, Kafkas Kıstağının kuzey bölgesinde yaşayan Siriciler, Hindistan ile Babil İmparatorluğu arasında karavan ticareti kurmuşlardı. (Strabo, 11.5.8). Bu noktada, Faysabad’ın Chitral’dan yalnızca 100 mil uzaklıkta olması ve buradan Kunar Vadisi boyunca bir yüz mil daha aşağı inildiğinde Hayber Geçidine ve Hindistan’a gelinebilmesi dikkat çekicidir. Kokan ile Tarım Havzası arasındaki mesafe çok kısaydı ve buradan Çin’e rahat bir yol uzanıyordu.

Baykal Gölünün güneyinde yer alan ve Rus arkeologların yeni keşiflerde bulunduğu bölgede, yer adları İ.Ö. 250 yılından daha erken döneme ait olamaz. Bunun bir örneği, gölün yaklaşık 200 mil güneyindeki “Ekure Chalcha” dır. Bu ad, Babil dilinde ya da Bak yarımadasında, “Büyük (ya da Dağ) Evin (ya da Tapınağın) Başlıca Yeri” anlamına gelmektedir. Ancak biçem, İ.Ö. 400’den daha önce ortaya çıkmış olamaz. Bu nedenle, bunun kara yolu ve kervanlarla aktarıldığını söyleyebiliriz.

Bu Medeniyet Neden Keşfedilmedi?

Bir geçerli neden, bu güne dek bilinen tüm incelemelerin Selentush Okyanus’unu çevreleyen dağ sıralarının doğu tarafında yer alan Tarım ve benzeri bölgelerde yapılmış olmasıdır. Herhangi bir eski medeniyet, Chabar, Kent, Urd-shar, Kok-su, Sarkansk, Ak-su, Tschingis, Arganatinsk, Bakanass, Chan-tau, Dschangys-agatsch, Kara-bulak, Ubinsk, Urunchai, Talavka, Ust-Kammerogorsk ve benzeri yer adlarının bulunduğu batı tarafında kurulmuş olmalıdır. Soneklerin pek çoğu elbette ki modern Rusça’ya aittir. Örneğin, son iki ad aslında Talonta ve Kammeno’dur. Bu sahalar kazıldığında, aradığımız medeniyete ait birşeyler bulmayı ümit edebiliriz.

Bu Medeniyet Neden Kafkas Medeniyetinden Daha Sonraki Bir Döneme Aittir?

Kanıtlar, öncelikle yer adları biçimindedir. Diğer kanıtlar çok belirgin değildir. Örneğin, ipeği keşfettiği söylenen Çin İmparatoriçesinin adı Se-lin-tschi olarak verilmektedir ve bunun kısaca Kafkas Kıstağı haritalarında yer alan Selentchu ya da Selentash denizi, Gelenchuk, Selentchuk, Olontchuk, Alontas ve Asslandus (olasılıkla Karadenizde gelgit bulunmadığı ve burada bulunduğu için Selene Denizi) olduğuna inanmak için nedenler vardır. 

6 Ekim 1924.

KAFKASYA’NIN SABAH TOPRAKLARI

Yazarın, Yunan ve Samilerin mit olarak adlandırdığı ve mit ülkesi olarak tanımladığı olguların aslında az bilinen bir bölgede, Kafkas Kıstağı, meydana gelmiş olayların tutarlı ve doğru tarihçeleri olduğuna yönelik keşifleri ve bunların kanıtları, 1899 tarihinde Amerikan Bilim Gelişimi Derneğine bir yazı olarak sunularak duyurulduğunda, bu konu ile fazla ilgilenen olmadı. Bu nedenle, çalışmayı daha fazla yayın sunmadan bitirmenin daha uygun olacağı düşünüldü.

1922 yılında değerli arkeolojik malzemelerinin yitirilmesi anlamına gelen Mantuşa Gölü yolunun yeniden açılması ve Kafkas Dağlarının hem kuzey hem de güney bölgelerinin kolonileştirilmesi eğilimlerinin ağırlık kazandığı günlerde materyal toplanmış, biçimlendirilmiş ve bir kısmı son haline getirilerek yazılmıştı. Bu yazılmış olan bölümün hemen yayınlanmasına karar verildi. Bu yayın 1923’de, “Kafkas Kıstağının Batık Uygarlığı adıyla çıktı. Eusebius, Berossus ve Josephus’un sözünü ettiği tufan öncesi kayıtların yerlerine ve Ölüler Kitabı’nın yazıldığı asıl dile ilişkin notlar 1 Mart ve 26 haziran 1924 tarihlerinde Nature dergisinde, Ölüler Kitabında anlatılan rotaların açıklaması ise 24 Mart 1924 tarihinde Christian Science Monitor dergisinde yayınlandı.

Daha Sonraki Makalelerin Kabulü

Daha sonraki makaleler ve kitap, yazarın minnet duyduğu bir kabul gördü ve otoriteler sonuçları karşı çıkmaksızın kabul etti. Bu otoritelere örnek olarak Origin of Biblical Traditions adlı eseriyle büyük Sami ve Babil uzmanı Dr.Albert T.Clay’i ve vefatından önceki kişisel yazışmalarımızı –bu yazışmalardan onun izniyle söz etmekteyim- ve Mısır arkeolojisi ve bununla ilintili sorunlar konusunda Ancient Egypt (Aralık 1924) adlı eseriyle en güvenilir uzman olan Sir Flinders Petrie verilebilir.

Yer Adları ve Gelenekler Karşısında Arkeolojik Çalışmalar

Bir teorinin kabulü, mümkün olan her türl kaynaktan toplanan kanıtların desteğine bağlıdır ve öyle de olmalıdır. Nature dergisinin eleştirmeni ve yukarıda sözü edilen uzmanlardan bazıları Kafkas bölgelerinde, teoremi onaylayacak arkeolojik çalışmalar yapılmasının önemini vurgulamıştır. Bu doğrudur; üzerine tarihin inşa edileceği sağlam temelleri yalnızca kürek ortaya çıkarabilir. Ama yapının coğrafi konumunun belirlenmesinde kullanılabilecek, kendi sınırları içinde aynı ölüde tutarlı ve bilimsel başka araçlar da vardır.

“Kafkas Kıstağının Batık Uygarlığı adlı çalışmada yer alan ve açıklanan çlü yer adı sistemi bu araçlardan biridir ve gösterildiği gibi, sonuçları son derece kesindir. Bir örnek vermek gerekirse, jeologlar ancak Asya Akdenizi adını verdikleri geniş i okyanusun sınırları konusunda ayrılığa düşmüştür. Önceleri, Asya Akdenizi’in Hazar Denizinin doğusundan, Balkaş Gölünü de içine alarak, Altay Dağlarına uzandığı düşünülüyordu. Şu anda ise, son dönem jeolojik kanıtlara da dayanarak, doğuda bu kadar öteye uzanmadığına inanılmaktadır.

Ancak, jeolojik gçlükler bir yana, haritanın incelenmesi, Balkaş Gölünün doğu ve güney sınırlarında ve Altaylarda bir dizi katışıksız eski kafkasya adı bulunduğunu göstermektedir. Kok-su, Tau-Kum, Bakanash, İli, Sungaris, Ast- chibulak, Ach-Irek, Kent, Tschimi-Kent, Olon-Bulak, Ach-su, Urta-Saryk, Sary Bulak; Alan-Kuduk, Terek ve yüzlerce başka ad buna örnektir. Bunlar yalnızca eski kıyının bulunacağı, Yedi Irmak Toprağı seviyesinde bulunmaktadır. Rostovtzeff’in tuhaf ve açıklanmamış bir gerçek biçiminde belirttiği gibi, Altaylarda, Kafkasya’daki Kuban’dakileri andıran mezarlar bulunmuştur. (Bunun nedenini daha sonra göreceğiz).

Bu nedenle, Kafkas, Altay ve Balkaş Gölü bölgelerinin su yoluyla birbirleriyle bağlantılı olduğundan emin olabiliriz. Dahası, Asya Akdenizi adı verilen denizin (Bakınız “Kafkas Kıstağının Batık Uygarlığı) asıl adının “Selentchuk Okyanusu” (orijinal “Atlantik Okyanusu”) olduğunu anımsar ve Balkaş Gölünün doğusunda yer alan ufak denizin hala “Dschalantaschash Denizi” olduğuna dikkat edersek bunun tümüyle bir deniz yolu olduğunu büyük ölüde kesinliğe bağlayabiliriz.

Bugün, tarih öncesi ipek kültürünün ve Argonotların Tel-Kaini’lerce batıya, Kos Adasına götürülen altın postunun bulunduğu modern Dağıstan’da yer alan Gadira’dan bildiğimiz gibi, Çin’e ipeği getirenin “Se-ling-tsche” olduğunu anlatan Çin geleneğini bu bağlamda ele alabiliriz. İskender’in ölümünden kısa bir süre önce Hazar Denizinde görkemli bir filo kurduğunu ve askerlerine Hazar Denizinin Hindistan’ın doğusundaki okyanus ile bağlantısının bulunduğuna inanmak için haklı nedenleri olduğunu anlattığını, Strabo’nun da belirttiği ve Çin tarih yazmalarının da doğruladığı gibi Kafkaslardan başlayan ve karayolunu takip eden kervan yollarının İ.Ö. yaklaşık 250 tarihinde Sereslerce kurulduğunu, o zamana dek malların doğudan Faysabad üzerinden güney Kafkasya Vadisine su yoluyla taşındığını, Faysabad’ın Hayber Geçidi ve Chitral vadisi yolu kullanıldığında Hindistan’dan en fazla 200 mil uzaklıkta olduğunu da aynı kaynaklardan öğrenmiş bulunmaktayız. Selentchuk Okyanusu bir anda kurumadı. 16. yüzyıl gibi geç bir dönemde bile, Hazar Denizi ile Aral’ın (o zamanki adıyla Kithay, yani Kathay Denizinin) aynı su kütlesinin parçaları olduğuna inanılıyordu. (Bu eski okyanus yatağının kuruma hızı Rus hükümetinin raporlarında verilmektedir ve mevsimlerin yağışlı ya da kurak geçmesine bağlı olarak çeşitlilik göstermiştir.)

İçerisinde uzun zamandır yerleşim barındıran yurtlar, Mısır ve Mezopotamya’daki kazılarımızdan bildiğimiz gibi, jeolojik özelliklerinden daha kalıcı olabilir. Görece modern topraklarda bile, aynı özellik gözlenebilir. Norve’in başkenti Oslo İ.S. 1058 tarihinde kuruldu; 1624 yılında adı Christiana olarak değiştirildi ve 1924 yılında eski ad olan Oslo yeniden kullanılmaya başlandı. Norveç dünyanın en gelişmiş devletlerinden biridir ancak haber vermeden sorumlu Norveç posta işleri komisyonu, ülkenin daha uçlarda yer alan çok sayıda bölgesinde başkentin asla Christiana olarak bilinmediğini, adının daima Oslo kaldığını keşfetmiştir.


Kafkas Kıstağındaki Eski Yer Adları

Binlerce yıl boyunca, Kafkas kıstağının içine açılan yollar kalıcı bir etki bırakmadı. Kıstağın sakinleri daima dağların içlerine çekildi ve işgalcilerin gücü azalmaya yüz tuttuğunda yeniden aşağılara indi. Hyrcania’da İskender’in hükümdarlığının ve Derbent civarında Türk fetihlerinin belli belirsiz izlerine rastlanır ama hepsi bu kadardır. 1829 yılında, Türkiye kıstağı, uzun yıllardır Çerkezistan ya da Adige’yi fethetmeye çalışmış olan Rusya’ya bıraktı. Kafkasya’ya haritacılık konusunda bilgili casuslar gönderilmişti ve 1848 yılında, yazarın, Britanya Savunma Bakanlığının jestiyle bir kopyasına ulaşabildiği bir askeri harita basıldı. Bu harita tüm eski yer adlarını, Rusların 1875 de bile tümüyle tamamlanamamış olan işgalinden önceki haliyle vermektedir. Bunu, Ptolemy’nin haritası, Strabo’nun tarifleri, daha geç döneme ait diğer önemli haritalar – İngiltere’deki Royal Geographic Society bu konuda eksiksiz ve son derece değerli bir koleksiyona sahiptir- ve Nottinhgham, İngiltere’den Felix Oswald’ın jeoloji haritası ile birlikte ele aldığımızda, çlü yer adı yönteminin uygulanabilmesi için yeterli donanımı elde etmiş oluruz.

Yer Adları ve Mit-Tarih

Yazarın, mitler coğrafyasında, Sicilya ile bugünkü Atlantik Okyanusu sahili arasında kuşku verici bir boşluk bulunduğu yolundaki gözlemi ve bunun önemini fark edişi, mitlerin uzak batı bloğunun yanlış konuşlandırıldığı ile bu bloğun aslında Kafkas kıstağının doğusundaki eski Atlantik ya da Selentchuk, ya da Aet-Olontchok Okyanusuna ait olduğunun keşfine yol açtı. Yunan mitlerinde ve kıstak civarındaki diğer toprakların edebiyatlarında, meydana gelen olaylarla ilintili göndermeler olması gerektiği, en iyi ve en kısa sonu alma yolunun tüm bu göndermeleri toplayıp dökümünü yapmak olduğu apaçık ortaya çıktı.

1 Ekim 1925. 

BABİLLİ GÖK BİLİMCİLERİN DORUK NOKTASI

Brittanica Ansiklopedisi, Babil İmparatorluğu başlığı altında şöyle der: “Babil gök bilimi Accadailerin (Agadi) henüz dağlardaki güvenli sığınaklarından inmediği dönemlere dayanır. Doruk noktası Babil değil Elam üzerinde sabitlenmişti ve ırkın “Doğunun Dağı olarak bilinen ilkel anayurdunun gök kubbeye destek olduğu varsayılıyordu.

Bu doruk noktasının kesin konumunun belirlenmesi kayda değer bir önem taşımaktadır. Ölüler Kitabına Anahtarı adlı bir makalede, Ölüler Kitabı’nın orijinal dilinin, Clay’in “ Zaman içinde bizim için saklanmış olan ve bizim Fenike dili, Aramaic, İncil İbranicesi vs. adlarını verdiğimiz Amuraic... erken dönem Sami dili” olduğu ve metnin ana bölümünün doğru çevrilmiş olmasına karşın, yer adlarının olduğu gibi bırakılması gerektiği halde tercüme edildiği ve kişi adlarının yazıldıkları dilden farklı bir dildeki köklerden türetilerek yanlış tercüme edildiği gösterilmiştir. Bu durum, İ.Ö. 4000 yılında Sezar’ın İngilizce bir çevirisinin bulunmasına ve burada, Sezar ve Roma’nın mitik adlar olduğuna inanılıp, Sezar adının “şiddet kullanarak ele geçiren” (Seizer) ve Roma’nın “Geniş Kent” (roomy) olarak çevrilmiş olmasına benzer. Örneğin, Amuraic dilinde “Güneşin Oğlu Osiris” anlamına gelen Osiris Urt-ab “Soğuk kanlı Osiris” olarak çevrilmiştir. Amuraic dilinde sıkça meydana geldiği gibi heceler yer değiştirdiğinde (bakınız Jastrow, Bab.&Assyr. Sayfa 222 ve Clay, Origin of Bib. Trad., sayfa 167) Ab-Ur’un lakabı çevrilmeden bırakılmıştır. Sabah ve akşam tanrıçaları İris ve Nepthys’e “Ur-Urti” tanrıçaları denir. Bu terim çevrilmiştir ancak özgün Amuraic dilindeki anlamı “Işık ve Karanlık”tır. Qemurte “Tufan Şehri” olarak çevrilmiştir ama aslında çevrilmemesi gerekirdi ünkü burası Kemurtu’dur, vesaire.

Metnin yazıldığı asıl dil bu biçimde göz önüne alındığında, güneşin sudan yükselip (Tanrı Kha-Ra’nın, Yunan mitolojisinde Kharon, ölüleri taşıdığı Hazar Denizi) Sabah Dağı Bakhau (bugünkü Bakü yakınlarındaki Bakhar Dağı) üzerinden ufukta yer alan ve aralarında bir boşluk bulunan sıradağlar (Kafkas Dağları ve Dariel Geçidi) boyunca ilerleyerek Temu, Ta-Manu Dağı (bugünkü Tamen yarımadası, Güneş Tanrı’nın Temenos’u) üzerinden Maatis Pooluna (Yunanların Maeotis Gölü, bugünkü Azov Denizi) battığı gizli Amen topraklarının Kafkas kıstağı ya da Yunanlılar için Aia Ülkesi olduğu ve Ölüler Kitabı’nın Cyrus Vadisine (bugünkü Kur) ulaşmak için son derece kesin yol tarifleri olduğu anlaşılır. Mısır’ın eski adı Aetia ve Nil’in eski adı Siris olduğu için (bakınız: Rawlinson, Notes to Herodotous, 2.15) ve Mısırlılar ile Colchisliler aynı ırktan geldiği için (Herodot 2.104 ve 3.12), Mısırlıların eski ana yurdu büyük olasılıkla burasıydı (buna inanmak için pek çok neden vardır.)

Büyük bir netlikle sunulmuş olan izlenmesi gereken yol (aslında iki yol vardır ama ben birincil olanını ele almaktayım) Akdeniz’den Karadeniz’in batı sahiline uzanarak, Kırım kıstağı ve Rostow bölgesini geçip göl ve deniz sistemi boyunca ilerleyerek Hazar Denizinin batı kıyısından aşağı iner. Buradan Pir-ata – Ata-ar ya da Sebakhu) ırmağından Sebartu, Kemartu ve Kau Gölüne ve Bakhar Dağına çıkar. Sonra Kur-Alizon vadisine ve Sakataly’ye iner. Bu yol izlenirken yalnızca eski yer adları kullanılmalıdır. Bunlar en iyi 1885 tarihli Britanya askeri hizmet haritasında bulunmaktadır. Bu harita Rusya bölgeye yerleşmeden önce hazırlandığı için, bana bir kopyasını veren British war Office’e minnetlerimi sunarım. Olasılıkla en iyi kopya 1847 tarihli Rus askeri hizmet haritasıdır. Ülkenin Ruslar tarafından işgalinden çok önce hazırlanmıştır ancak şu ana kadar bunun bir kopyasını elde etmek mümkün olmamıştır. Strabo ve Plotemy de yararlı olacaktır. Örneğin Strabo, Beta kentinin, Plotemy de şu anda Hazar Denizinde Scandrjukjowsk olarak bilinen İskender Sütunları’nın yerini belirtir. Kerkulijukjowsk bugün, klasik atlaslarda Alontas olarak bilinen Ta-lowka’nın ağzının batısında, denizden yaklaşık 40 mil içeride yer almaktadır. Shari-Shariket ve Shari-Sapu (bugünk adlarıyla Sharidon ve Shari-Suppu) Uluslararası haritada 38 Kuzey L olarak gösterilmektedir.

Doruk noktasına dair bilgilerin bulunması şu nedenle önemlidir: Bakhar Dağı civarında Shenacha ve Marazi –Güneş Dağı ve Geçidi-, Eshagil, Erech, Shirappik, Azar-Akanna, Kassim-kend, Agadi-kend, Kissu, Kurkur ve Apsu üzerinde, ya da Kafkas Dağlarının ucunda yer aldığı için Apsu-Anaki (ve olasılıkla Enoch ya da Kanach) olduğuna inandığım Konack-kent gibi ünlü Babil adlarına rastlarız. Bu bize Babil ve Mısır medeniyetlerinin buluşma noktasını vermektedir. Gılgamış’ın öyküsü de aynı bölgeyle ilintilidir. Ayrıca, başka bir çalışmamda Ast-ach-su’ya (Styx) dökülen Kacheten (Cocytus) ve Uroch (Pyriphlegethon) ırmaklarının aynı bölge yakınlarında olduğunu ve Odiseya’nın Kuban’dan yukarı çıktığını göstermiştim. Bu konudaki çalışmalarım, beklenenden daha çabuk bir ilgi ve kabul görmüştür ve şu anda öncü bir keşi grubu gönderilmesi önerilmektedir. Olanaklıysa, kazılacak yerlerin kesin olarak belirlenmesinin yararları apaçık ortadadır.

Bakhar Dağının doğusunda, bugün “İki Kardeş” olarak bilinen ve aralarında, yılda bir gün, güneşin Bakhar Dağından doğuyormuş gibi göründüğü iki olağandışı ada bulunmaktadır. Bakhar Dağının batısında, ilkel bir Stonehenge olabilecek garip kayalar bulunmaktadır. Bakhar’ın, dünyanın doruk noktasını sabitleyen Babilliler’in ilkel gözlemevi olduğuna inanmak için geçerli nedenler vardır.

PLATON’NUN SÖZCÜK BİLMECESİ: ATLANTİS

Platon’nun yapıtlarının bildiğim hiçbir baskısı Atlantis’e ilişkin öyküsünün son derece basit ama ilgi çekici ve önemli bir şifre barındırdığından söz etmez.

Verilen adların şifreli olduğunun, bu şifrenin yapısının zamanının üstatlarınca gayet iyi bilindiğinin ve şifrenin özümünün adlardan birinin içinde bulunduğunun Platon’ca açık seçik belirtilmesimesi gözlerden nasıl kaçtığını açıklamak güçtür.

Critias’ın VII ve VIII. Bölümlerinden alıntı yapmak gerekirse:

“Bunu anlatmadan önce, barbarlara verilen Helen adlarını duyduğunuzda şaşırmamanız için sizi uyarmalıyız. Şiirinde bu öyküden yararlanmak isteyen Solon, adların gücü konusunda bir araştırma yaptı ve bu gerçekleri yazıya döken erken dönem Mısırlıların bu adları kendi dillerine çevirdiklerini buldu ve her adın anlamını elde ederek bunları kendi dilimizle tanıştırdı ve kendisinden sonra doğup, miras olarak Herkül Sütunlarına doğru uzanan ve nesos’un (topraklar), bugün o ülkede Gadereica adı verilen bölge, büyük bölümünü miras alan ikiz kardeşine biz Yunanların Emmeleus dediği ama o ülke halkının Gaderius olarak bildiği ünvanı verdi”.

“Adların güc” şifresi o çağın yanısıra daha önceki ve sonraki çağlarda bilginlerce kullanılan uluslararası bir şifreydi. Bu şifreye göre, bir adın doğru çevrilmiş olması için yalnızca orijinal sözcük ile aynı anlamı taşıması değil numaralandırılmış olan her harfin toplamının da aynı rakamı vermesi gerekiyordu. Berossus’tan bir örnek vermek gerekirse (Bakınız: Eusebi Chronicorum, Liber Piror, Schoene, sayfa 14-18.) :

“Hepsinin hükümdarı, adı Kildani diline Thalatth ve Yunanca’ya Thalassa olarak çevrilen ama sayısal dengi Selene olan Omorka adlı bir kadındı.”

Uluslarası sayı-harf sistemi, bazı “yüzler” hanesi harflerine verilen değiştirilmiş değerler tartışmasını şu an için bir yana bırakırsak, şu şekildedir:

(eski Yunan alfabesindeki altıncı harf F’nin karşılığı olarak v ya da w alınabilinir; e, eta, o ise omega’dır)

Berossus’un verdiği örneğe baktığımızda, Omorka 70, 40, 70, 100, 20, 1 sayısal değerlerini taşımaktadır. Bunların toplamı 301 eder. Selene, 200, 5, 30, 8, 50, 8 sayısal değerlerini taşır. Bunların toplamı da 301 eder. Böylece, Selene’nin Omorka’nın kusursuz çevirisi olduğu düşünülmektedir.

Platon’nun verdiği ikinci örneğe bakarsak –Atlantis’teki adlardan biridir-, Eumeles, Mısır dilindeki Gadeirus’un Yunanca çevirisidir. Unutmamalıyız ki, öykünün anlatıcısı Solon, Platon’dan bir kaç yüzyıl önce yaşamıştı ve daha eski bir Yunanca konuşuyordu. Platon, sözcük yazımını kendisine aktarıldığı biçimde vermiş olsa bile, yazım büyük olasılıkla eski moda bulunduğu için editörlerince düzeltilmişti. Bu nedenle, Yunan gramercilerin bilimsel yazım yöntemini Solon’un zamanındaki eski yazım yöntemine çevirmeliyiz. Şifrenin kuralına göre, Gadeirus ve Eumeles aynı anlama gelmelidir. Gaderius Mısır dilinde bir sözcük olduğu için yalnızca “mutlu” anlamına gelen Gad kökü ile ilintilendirilebilir. Bu nedenle, Eumeles “mutlu” anlamına gelmelidir ve Liddell ile Scott’un Yunanca sözlüğüne baktığımızda, Eumeles sözcüğünü ve felsefeci Platon’nun zamanında yaşamış olan şair Platon tarafından “uyumlu” anlamında kullanıldığını görürüz. Böylece, ilk koşul yerine gelmiş olur.

İkinci koşul için, elimizde, Platon’nun, adın Gadeirica ülkesine ait bir ünvan olduğu yolundaki açıklaması bulunmaktadır ve Liddell ile Scott’un sözlüğüne yeniden baktığımızda, Gadeirica’nın sakinleri için uygun Yunanca karşılığın Gadeireus olduğunu öğreniriz.

Gadeireus 3, 1, 4, 5, 10, 100, 5, 400, 200 değerlerini taşımaktadır ve bunların toplamı 728 eder.

Eumeles 5, 400, 40, 5, 30, 8, 200 değerlerini taşımaktadır ve bunların toplamı 688 eder.

Sayılar uyumlu değildir. Ama, Yunanca sözlüğümüze baktığımızda, “eu” ve “melia” köklerinden gelen ve gerek vezin tutturmak gerekse karışıklıkları önlemek amacıyla M harfinin sıkça iki kez tekrarlandığını gösteren “eummelies” ve “emmeles” gibi sözcükler de bulunduğunu görürüz. Ayrıca, Eumeles’in asıl olarak iki m ile yazıldığını ve bunlardan bir tanesinin sonradan gramerciler tarafından düşürüldüğünü gösteren başka izlere rastlarız. Böylece aslında elimizde Eummeles sözcüğü vardır ki, 5, 400, 40, 40, 5, 30, 8, 200 ile toplam 728 eder. Bu, Gadeireus’un değeriyle aynıdır ve ikinci koşul yerine gelmiştir; Platon bunu örnek olarak verdiğine göre zaten öyle de olmalıdır.

Artık, daha büyük bir güvenle, şifrenin kalanını özmeye başlayabiliriz. Gadeireus’un annesi Klito’nun adını alalım. Sözcük, “son” anlamına gelmektedir (Yunanca Klitos) Hangi Mısırlı kadının adı “son” anlammına gelmektedir? “Irıs ve Osiris” adlı eserinin 38. bölümünde Plutarch, “bu nedenle Nephthys’e “son demekte ve onun Typhon’un karısı olduğunu söylemektedirler” der.

Klito’nun sayısal değeri 20, 30, 10, 300,800’dür ve toplam 1160 eder.
Naphthys’in sayısal değeri 50,1,500,9,400, 200’dür ve toplam 1160 eder.
Öyleyse, şifrenin doğru çevirisi budur.
Klito Poseidon, eski Yunanca’da Poteidaon, ile evlendi. Poseidon’un Mısır dilindeki karşılığı Typhon’dur.
Poteidaon’un sayısal değeri 80,70,300,5,10,4,1,800,50’dir ve toplam 1320 eder.
Typhon’un sayısal değeri 300,400,500,70,50’dir ve toplam 1320 eder ve Plutarch’ın belirttiği gibi Nephthys, Typhon ile evlenmiştir.
Atlas, Harmakhis’tir (Sütunlar).
Atlas’ın sayısal değeri 1,300,30,1,200’dür ve toplam 532 eder.
Harmakhis’in sayısal değeri 90,1,100,40,1,90,10,200’dür ve toplam 532 eder.

Şimdi öykümüze devam edelim. Diğer adları da özdüğünüzde ilginç şeyler bulacaksınız. Atlantis kenti, Dariel Geçidinin kuzeyindei Pjatigorsk yakınlarındaki kaplıcalar kentiydi. Platon’nun sözünü ettiği balçık araziler bugün katılaşmış haldedir. Eski haritalarda, Gadira’yı Atlantis’in güneydoğusunda bulacaksınız.

1 Aralık 1927.

SOLON VE PLATON’NUN SÖZ ETTİĞİ TUFAN ÖNCESİ DÖNEMDEN MISIRLI ON KRAL

Kafkas Kıstağının Batık Uygarlığı’nın ilk baskısında Atlantis’ten söz edilmiyordu. Yinelenen keşif gezilerinin ardından şu bulgular ortaya çıktı: Fenikeliler, Cebelitarık Boğazı’nın gerçek Herkül Sütunları olmadığını söylemişti; gerçek sütunlar, Azov Denizinin –Az-ubbu Batı Su Kapısı, ya da Limanı- girişindeki Boaz Kemmenu’nu ya da Chaminim’inde yer alıyordu. Jeologların sözünü ettiği Orta Asya Akdenizi, eskiden At-alan-tschack ya da Alan Toprakları Denizi olarak biliniyordu; Karadeniz (Ach-Sini) ile At-alan-tschack (şimdi haritalarda Mantuşa Gölleri olarak gösterilen Olont-Chuduck ve Cerber-Jakin) arasında, su yoluyla ulaşım vardı; ve çok daha güneyde, Pyatogorsk yakınlarında, yol daha sonra heyelanla kapanmıştı. Kuzey Kafkas Kıstağı’ndaki göreneklerin, dinsel tören ve ayinlerin, toprakların boyut ve konfigürasyonunun özdeşliği; Strabo ile diğerlerinde olduğu gibi Diodorus Siculus’da da buranın Amazonların yanında konumlandığının belirtilmesi; İskit Ülkesi ile Trakya’dan karşılıklı toprak işgalleri v.b. faktörlerin hepsi konuyla ilgili sonuçlar verdi. Ancak, bu sonuçların söz konusu çalışmaya dahil edilmesinin ortaya serilen diğer sonuçların kabulünde bir önyargıya yol açabileceği hissedildi.

Tufan öncesi 10 kral yada kabilenin varlığını ilk kez ortaya çıkardığı kabul edilen Platon, Berossus’dan yüz yıl önce yazmış ve Solon, Jah ve Rahipler listesini derleyen Ezra’dan yüz elli yıl önce yaşamış ve Babil çivi yazılarında verilen bilgiler yakın geçmişe kadar ortaya çıkarılmamış olsa da Platon’nun verdiği listeyi, Critias’ın VII. Bölümünde gösterdiği yöntem ile çevirmek uygun olacaktır. Dizge şu anda ne denli gereksiz görünürse görünsün, tarihçiler tarafından yüzyıllarca kullanıldığı unutulmamalıdır Berossus’ta, Omorka, Thalatta ve Selene’nin denklikleri örnek olarak verilmektedir.

Platon’dan bir ya da iki örnek vermek yeterli olacaktır. Critis’ın VII. Bölümünde Platon, Gadeireus’un, Eumeles ile aynı anlam ve sayısal değeri taşıdığını özellikle belirtir. Gadeireus’un tek bir yazılışı vardır (Bakınız: Liddell ve Scott), yani elimizdeki değerler 3, 1, 4, 5, 10, 100, 5, 400, 200 olmak üzere toplam 728 eder. Eumeles sözcüğündeki ikinci e harfinin uzunluğu konusunda kuşkular olabilir ama Sami dilinden gelen G’d kökü “talihli” ve “gçl” olmak üzere iki anlama gelmektedir ve kısa e ile yazılan Eumeles kesinlikle aynı anlamlara karşılık gelir. Böylece elimizdeki değerler 5, 400, 40, 5, 30, 8, 200 olmak üzere 688 toplamını vermektedir. Bu toplam 40 sayı eksiktir. Ama kısa sesli ile iki m’nin kullanılmış olması beklenir ve Liddell ile Scott’ın Yunanca Sözlük’leri eumellies’in Homeros’dan alınma bir sözcük olduğunu ve “kül olmuş”a karşılık geldiğini belirtmektedir. Bu ve diğer kaynakların ışığında ve adların birbirine denk olduğundan yola çıkarak, ikinci M’i eklemeye hak kazanırız, böylece sözcüğümüzün sayısal değerine 40 eklenmiş olur ve 728 toplamına ulaşırız. Bu arada, bu ve diğer sözcükler orijinal yazılışın Platon değil Solon zamanından gelmiş olduğunu gösterir ve öykünün de Solon’un zamanına uzanmış olduğunu olasılığını doğurur.

İkinci olarak Klito’yu ele alalım. Klito, “son” anlamına gelmektedir, Nephthys de öyle, (bakınız: Budge, “ ”, sayfa 243). Klito’nun sayısal değeri 20, 30, 10, 300, 800’dür ve toplam 1160 eder. Nephthys’in sayısal değeri 50, 1, 500, 9, 400, 200’dür ve toplam 1164 eder. Ama “zeytin ağacında oturan Osiris”in kızkardeşinin adının doğru yazılışının Naphthys olduğuna dair kanıtlar bulunmaktadır ve bu da adın sayısal değerini 1160’e denkleştirir. Adın kökü Herodot’taki Aphetai sözcüğünde (bakınız: Herodot, 7:183) ve ayrıca Japhetus, Neptune, Aptu, Apaturia sözcüklerinde karşımıza çıkmaktadır. Burada kök “F-aet”tir. Eski sözcük yapılarının bu ve diğer pek çok örneği Urmia Gölü çevresindeki dillerin incelenmesiyle anlaşılabilir, sözgelimi iyelik durumları için “oğlu”, çok” sözcüğü anlamında “tanrısı” sözcüklerinin kullanımı gibi.

Klito’nun kocası “Dünyayı sarsan” Poseidon, elbette ki Nephthys’in kocası Sutekh’tir. Poseidon sözcüğünün sayısal değeri herhangi bir Mısır tanrısı ile uygunluk göstermez ama Liddell ve Scott’taki eski yazılıma, Poteidaon, bakarsak, bunun 1320 değerini taşıdığını ve Sutukh ile uygunluk gösterdiğini buluruz. Bu konudaki otorite Sydyk’tır. Atlas, 532 ile Harmakis’e denktir ama ikincisinin ilk H harfi gırtlaktan çıkarılan H sesine denk düşen KH olarak alınmalıdır. Bu konuda da otorite sıkıntısı çekmeyiz. Diğer adlar için de aynı durum geçerlidir. Bu arada, Leucippe’nin mutlak biçimde “beyaz at” anlamına gelmediği, “Leuke”nin “kurt” anlamına gelebileceği ve “hippo” bileşik sözcüğünün sıklıkla, hatta daha geç dönem adlar dışında neredeyse daima, Fenikelilerin “su kapısı” ya da “liman” sözcüklerinin Yunancalaştırılmış hali olduğu belirtilmelidir.

Platon’nun çevirdiği Tufan öncesi on kralın adları, Berossus ve Langdon’un listesiyle, daha sonraki döneme ait Jah ve Rahipler listelerinden çok daha büyük bir uyum içinde olduğu görülür. Sözcüklerin yazılışları, listenin kendi zamanından önce yapıldığı ve Mısırlılara ait olduğu yönündeki Platon’nun sözlerini doğrulamaktadır. Ancak bu uyumun, özellikle Mısır dilindeki adların çeşitlemeleri üzerine yazardan daha fazla bilgi sahibi olan diğer araştırmacılar tarafından kontrol edilmesi tavsiye edilir. Bu not, söz konusu uzmanların, özellikle Babil dilleri hakkında da bilgisi bulunanların konuya ilgi göstereceği umuduyla yayınlanmıştır.

Aral (Kithay) ve Balkaş denizleri arasındaki bağlantı, son zamanlarda jeologlar arasında kuşkuyla karşılanmaktadır. Ancak bunların, aralarındaki onları nerdeyse birbirinden ayıran –ama tam değil- uzun Kara-tau yarımadasıyla Kuzey ve Baltık Denizlerine benzediklerine ilişkin kanıtlar daha sonra sunulacaktır. Bu noktada, Balkaş’ın doğusunda bulunan ve “Ekure Chalcha”dan (E-kur Chalacha, Hole Kabilesinin Büyük Evi, ya da Kalesi, ya da Kabile Başkenti) binlerce yıl daha eskiye dayanan adlara ve Balkaş’ın içerilerine doğru uzanan bölge adlarına dikkat edilmelidir.

MASONLAR İLE MISIRLILARIN “M-S-N”İ ARASINDAKİ KESİN ÖZDEŞLİK (Bu makale ilk olarak Mason Araştırmaları Tutanaklarında yayınlamıştır)

Giriş

Sami dillerde sessiz harflerin büyük önemi vardır ve eski Sami dillerindeki sessiz harflerin günümüzde oldukça büyük bir doğruluk payı ile bilindiğine inanılmaktadır. Ancak, sesli harflerin değerlerinin belirlenmesi, varlığını özellikle Kıpti dili üzerine yapılan bir çalışmaya borçlu olan, son derece yeni bir olgudur. Bu nedenle, Mısır üzerine yirmi yıl önce yazılmış bir kitapta, Ari adına rastlayıp da iki yıl önce yazılmış bir başka kitapta aynı adın, yani aynı hiyerogliflerin, Ir biçiminde yazıya geçirilmiş olduğunu gördüğümüzde aradaki 18 yıl içinde, ikincisinin daha olası bir biçem olduğunun keşfedildiğini anlarız.

Herhangi bir kişisel önyargı olasılığından kaçınmak için, bu makalede, Gardiner’in Mısır dili üzerine en yeni ve söz sahibi eser kabul edilen kitabı Mısır Grameri’nde verdiği kuralları izledim ve ele aldığım hiyeroglifleri söz konusu kitapta Gardiner’in verdiği sayılar ve çevirileri yine Gardiner’in verdiği sayfa numaraları ile birlikte birlikte sundum.

Veriler

Mason cemiyetinin kökeninin, Heru-Behuti’nin müridi olan Mısırlı M-s-n’lere dayandığı sıklıkla öne sürülen bir savdır. Ancak, şu ana dek, buna dair herhangi bir kanıt sunulmamıştır.

M-s-n sözcüğünü Budge “demirci” (Mısırlıların Tanrıları, cilt I, sayfa 485) Gardiner ise “hipopotam avcısı” (bakınız: sayfa 544) ya da “dokumacı (bakınız: sayfa 510) olarak çevirmiştir.

Mısır dilinde bir kök olan m-s ayrıca “getirmek” anlamına geldiği için,

M-s-n’ler ile Masonlar arasında bir bağlantı kurmak için, ad benzerliği dışında hiçbir kanıt yoktur. Eldeki kanıt herhangi birşeyi belirtebileceği için, bu bağlamda, Kralın habercileri de onları prototip olarak alabilir.

Buna karşın, Ölüler Kitabında (papirüs Nebseni) Mısırlı bir Tanrının hiyerogliflerle yazılmış adı geçer. Gardiner’in numaralı listesiyle vermek gerekirse:


Ölüler Kitabı adlı eserden onun hakkında çok şey daha öğreniriz. 125. bölümden onun, “Olumsuz İtiraf”ı alan 42 yargıçtan biri, otuzaltıncısı olduğunu öğreniriz. Görünüşe göre, o, bir tanrı, ya da olasılıkla şöhretli mimar ve sağaltıcı I-em-hotep gibi tanrılaştırılmış büyük bir kişiydi. (Budge, Mısırlıların Tanrıları, cilt I, sayfa 522)

125. bölümden onun “Tebti şehrinden geldiğini” ve 110. bölümden mavi gözleri olduğunu öğreniriz.

Bilindiği gibi, Mısır tanrılarının birden çok adı vardır. Ölüler Kitabı’nın 142. bölümünde Osiris’e verilen adların listesine bakın. Osiris için orada, (Bölüm 5) kullanılan adlardan biri An-mut-f-abur’dur ve bu şu anda ele aldığımız adla aynı tiptedir.

Bu tanrı ya da tanrılaştırılmış varlık için kullanılmış adlardan diğerlerini bulabilir miyiz? Hangi mavi gözlü mucit tanrının Tebti kentinde tapınağı vardır?

Tebti, Herodot’un Tanis’i, İbranilerin Zoan’ı, büyük bir cam ve ömlek üretim merkeziydi ve görkemli bir tersaneye sahipti. Numbers cilt III, 22. buranın İbrahim’in zamanından daha eski olduğu belirtilmektedir. (Smith, Klasik Coğrafya Sözlüğü, altbaşlık Tanis). Bu nedenle mucit bir tanrıdan söz edilmesi doğaldır.

Budge’ın Mısırlıların Tanrıları adlı eseri için hazırladığı paha biçilmez indeksi açarsak, Tanis’te tapınağı bulunan tanrı olarak bir tek Horus Behutet’in verildiğini görürüz.

Smith’in Klasik Coğrafya Sözlüğü’nde, Tanis’teki tapınağın Tanrı Ptah’a ait olduğu belirtilir. Ptah da mucit bir tanrıydı ve Heru ya da sıkça kullanılan biçimiyle Horus Behutet ile karıştırılmış ya da ona tapınma geleneği Horus’a tapınma geleneğinin yerini almış olabilir. Her koşulda, Ölüler Kitabı’nın bölümlerinin yazıldığı dönemde Tanis’te tapınağı bulunan mucit tanrı Horus’tu ve Ölüler Kitabı, Ptah’ın Mempis’teki tanrı olduğunu belirtmektedir.

Ölüler Kitabı’nda adı geçen tek mavi gözlü tanrının Horus olduğunu bulup (“Size mavi gözlü Horus geldi”, bölüm 177, satır 7), ve özellikle, Horus adının ölülerin 42 yargıcı listesinde, 125. bölümde İremabf ile birlikte yer almadığını saptadığımızda kimlik belirleme işlemi tümden tamamlanmış olur. Bu bulgu, An-mut-fab-ur’un Osiris’in diğer bir adı olması gibi, (bölüm 142) Iremabf’ın da Horus için başka bir ad olduğu sonucunu destekler.

Iremabf’ı Horus Behutet ile bu biçimde özdeşleştirdikten sonra, Heru-Behutet ya da Iremabf’ın Mesen’in başı olması son derece ilgimizi çekecek bir konudur.

Budge, Mısır’ın Tanrıları, (cilt I, sayfa 476) adlı çalışmasında bunlara geniş yer ayırdığı için burada tüm ayrıntıları vermeme gerek yok ve elinizdeki bu çalışmanın yeterli uzunlukta olduğunu düşünüyorum.

M-s-n ya da eksik sesli harfleri kabul edilmiş yöntemle tamamlarsak Mesen sözcüğünün anlamı bağlamında, Mısır ve Fenike dilleri ile diğer Sami dillerdeki kökler ve sözcüklerin kullanıldığı yerler üzerinde yapılan ayrıntılı bir incelemeden sonra, sözcüğün herhangi bir mesleğe değil bir alanda çalışanların işgal ettiği konuma karşılık geldiği söylenebilir.

M-s kökü üretmek, öne çıkarmak” anlamına gelmektedir (Gardiner, sayfa 544 ve diğerleri). “unsur” sözcüğü iyi bir çeviri olurdu, eski toplulukların unsurları işçi ya da ustabaşı olsaydı tabii. Olasılıkla böyleydiler. Her koşulda, Mesen, yapılan işin doğasına bakmaksızın, usta bir zanaatkar anlamına gelir. Edfu’da hiç kuşkusuz demirciydiler, ama başka şehirlerde duvarcılık (masonluk) ya da başka zanaatlarla uğraşmış olabilirler.

Hiyeroglif yazıda, hiyeroglif şeyin kendisini temsil ediyordu. Bu nedenle “herşeyi yapan tanımının Masonların kullandığı bir simge olan göz (Gardiner, D, 4) ile ifade edilmiş olması ilgi çekicidir. Ayrıca, M-s-n’in içiçndeki M-s sözcüğü ç tilkinin derisinden yapılan bir iş önlüğü anlamına gelir (Gardiner, F,31). Bunlar tümüyle rastlantı olabilir ama aralarında gerçek bir bağıntı olması daha olasıdır.

Sonuç

Iremabf sözcüğünde, kendi Mason tarikatımız ile Eski Mısırdaki usta zanaatkarların ait olduğu Mesen tarikatı arasında gerçek bir bağlantının kanıtları var görünmektedir.

Ekler

Sur Şehri Kralı ile olan bağlantıyı belirli şeyleri açıklamak için uydurulmuş bir öykü sayıp reddetmek doğal olabilir. Mesen’lerin hanedan öncesi dönemde, Kızıl Deniz’den gelen ve ölü geçip Thebes yakınlarında Nil Nehrine varan işgalciler olduğu (Budge, Gods of Egypt, cilt I, sayfa 485) kuramı gelişene dek ben de öyle hissediyordum.

Dokuz yıl önce, Fenikelilerin bu yoldan geldiğini gösterdim (Kafkas Kıstağının Batık Uygarlığı; bu çalışmanın baskısı tükenmiştir ama British Museum, Atheneum ve diğer kütüphanelerde bulunabilir). Fenikelilerin kendi ana yurtları olan Stagnum Assyrum’da bir Sur şehri olduğu için, Iremabf bu asıl Sur’un kralı olabilir ama elimizde buna dair kanıt bulunmamaktadır.

İkinci Chronicles’daki (ii.13) çoğunlukla Hir-am-bi olarak yazılan Hur-am-bi adı, Fenike dilindeki adların iyi bilinen bir grubuna girmektedir. Abi-baal ile Huram’ın babasının adını olan Abi-is’i karşılaştırınız. (Rosenberg, Phoenician Dictionary, sayfa 70 ve Century Bible, Chronicles, sayfa 184). “Hurom benim babam”, yani vasim ya da koruyucum. Ama “abi” sözcüğü Horus Behutet’in dul annesinin adını anımsatan bir ipucu olabilir ünkü bu türden kullanımlara eski dinsel törenlerde oldukça sık rastlanmaktadır.

Ocak, 1932. 

[1] Eski Kabartay-Balkar Özerk Sosyalist Cumhuriyeti’nde kuzey ve kuzey batıda yer alan Kabartay Ovası’nı boydan boya geçerek Hazar Denizine dökülen ırmak. Terek Irmağı Çerek, Çegem, Baksan ve Malka ırmaklarının birleşmesiyle oluşmuştur. 

[2] Yunanca yazdığı Mısır tarihi ile tanınan Mısırlı rahip. I.Patolemaios için yazdığı tarihin ancak bazı parçaları günümüze ulaşmıştır. Bunlar Josephos’un Pros Apiona adlı incelemesindeki an-latı parçaları ile sülaleler, Firavunlar ve saltanat dönemlerine ait çizelgelerdir. Günümüze ulaşan bu parçalar Manethon’un yapıtının sağlam yerel kaynaklara dayandığını göstermektedir. 

[3] Romalı tarihçi (330-395). 

[4] Flavios İosephos, Latince Flavius Josephus, İbranice Mattitiyahu Ben Yasef Hakohen, Yasef ben Mattias adlarıyla bilinen Yahudi din adamı, bilgin, tarihçi ve asker. (doğumu 37/38 Kudüs – ölümü 100 Roma). En önemli yapıtı 93 yılında tamamladığı 20 ciltlik İoudaike Aarkhaiologia’da (Yahudilerin Tarihi) yaradılışdan başlayarak 66-70 arasındaki ayaklanmanın hemen öncesine değin Yahudi tarihini anlatır. Yapıtın Latince adı Antiquitates Judaicae’dir.

[5] Pentateukhos , (Yunanca’da beş kitap), Tevratı’n Hz.Musa’ya vahyedildiğine inanılan Tekvin, Çıkış, Llevililer, Ssayılar ve Tesniyet başlıklı ilk beş kitapdan oluşan bölümü.

[6] Alta-hasis çok bilge” İnsanlık durumunu ele alan bir Mezopotamya mitinin kahramanı. Tanrılar kendilerine besin sağlaması için yarattıkları insanlığı, dönem dönem kıtlık, salgın hastalık ve tufan gibi afetlerle yok ederler. Alta-hasis her seferinde tanrı Enki tarafından kurtarılır.

[7] Sarmatya 26-27 milyon yıl önce oluşan kaya katmanlarının başlıca bölümü. Pontiyen katın altında ve Tortoniyen katın üzerinde yer alan Sarmatiyen kat adını eski Sarmat kabilelerinin ülkesi olan Sarmatia’dan alır (bugün Rusya’nın güneyinde). Bu dönemde pek çok alan okyanusun altından yavaş yavaş yükselerek ortaya çıkmaya başlamıştı. Yüzeye çıkan kara parçalarının arasındaki birbirinden kopuk iç denizler ve buralara akan ırmaklar vardı. (ç.n.)

[8] Pheathon (“Parlayan” “ışık saçan”) Yunan mitolojisinde Güneş Tanrısı Helios’un Kleymene adında bir kadın ya da nypha’dan doğma oğlu. Babası belli olmadığı için kendisiyle alay edilince annesinden babası olduğunu öğrendiği Helios’ gider. Bunu doğrulayan Helios zözünü kanıtlamak için istediği her şeyi verebileceğini söyler ve güneşin arabası ile bir gün boyunca göklerde dolaşmasına izin verir. Ama Pheton arabanın atlarını dizginleyemez ve araba dünyaya fazla yaklaşarak onu savunmaya başlar. Bunun üzerinhe Zeus bir yıldırım göndererek Pheton’u dünyaya Eridanos ırmağının ağzına düşürür.

[9] Bitumen Yolların kaplanmasında kullanılan (katran, asfalt) gibi bir madde.

[10] pylon – Bir köprü ya da caddenin baş taraflarına inşa olmuş dört köşe taş ayak biçiminde süs bölümleri

[11] Berossus, Berossos ya da Bel-Asur biçiminde de yazılır. Babil uygarlığının kökenine ilişkin bilgileri Eski Yunanlılara aktaran Kaldeli Bel rahibi. Babil uygarlığının tarihi ve kültürü hakkında ç ciltlik Yunanca bir yapıt yazmıştır. Asur Kırallığı’nın tarih ve kronolojisini kapsayan ikinci ve üncü ciltler “Tufandan önceki on kral” la başlar. Daha sonra sırasıyla tufan olayını, krallığın yeniden kuruluşunu, “tufandan sonra” gelen kralları vb. anlatır. Akad dilinde yazılmış çiviyazısı metinler Berossus öyküsünü önemli ölüde doğrulamaktadır. 

(THE DELUGED CIVILIZATION OF THE CAUCASUS ISTHMUS)
Reginald Aubrey Fessenden
Çeviri: Işıtan Gündüz

3000 -Kimmerlerin (Çerkeslerin ilk ataları) tarih sahnesinde görünmeleri.

7.yüzyıl -Klasik eski çağda adı Pagry olan bugünkü Gagra kentinin Grekler (Yunanlılar) tarafından kurulması.

5.yüzyıl -Adigelerin ataları olan Sind'lerin Gorgippa kenti başkent olmak üzere Cite Devleti kurmaları.

4-14.yüzyıl -Adigelerde feodalizmin tedricen oluşması süreci.

4.yüzyıl-Hıristiyan dininin Kafkasya'da yayılmaya başlaması.

374-Çerkeslerin barbar Hun saldırılarına uğramalarıi ve Kuzey Kafkasya'nın yakılıp yıkılması.

5.yüzyıl-"ADİGE" adının ilk kez ortaya çıkması ve kullanılmaya baslanması.

6.yüzyıl-Abhazya'nın Bizans'a bağlanması.

8.yüzyıl-Abhaz Krallığı’nın kurulması.

746-II. Ansabadze Lewan'in Abhaz-Gürcü Krallığı’nı kurması.

780-Abhaz lideri II.Tatas'ın Bizans'dan ayrılarak Abhaz Krallığı’nı yeniden kurması.

9.yüzyıl-Abhaz Krallığı’nın Laz Kraliçeliği’ni içine alacak şekilde genişlemesi.

10.yüzyıl -Tek dil konuşan Adige halkının oluşması.

13-15.yüzyıl -Katolik mezhebinin Kafkasya'ya yayılması.

25 Mart 1382 -Mısır'da Çerkes Kölemen Devleti’nin kuruluşu.

1396 -Timur'un Kafkasya'yı tümüyle yakıp yıkması.

31 Ağustos 1561 -Kaberdey prensi Temiyruko'nun kızı Gosenay'in Çar IV. Ivan ile politik evlilik yapması.

18.yüzyıl -Abhazya'nın üçe bölünmesi. Abhazya'da iç savaşın başlaması.

1725-1728 -Abhazların Osmanlı egemenliğine karşı ayaklanması.

1778 -Osmanli İmparatorluğu’nun kıyı Adigelerine ilgi duymaya başlaması.

Eylül 1839 -Üç vatan haininin ölüm cezası ile cezalandırılmaları.

1842 -Şeyh Şamil'in ilk kez naibi Hacı Mehmet'i Abedzech'lere göndermesi.

1 Ocak 1851 -Nalçik'de ilk kez Çerkes okulunun açılması.

1860 - 1861 -Kaberdey nüfüsunun 1/8'inin Osmanlı topraklarına gitmesi.

Şubat 1864 -Trabzon'a giden Çerkes göçmenlerin sayısı 10.000 bulması .Bunlardan 3000'inin ölmesi.

Mart 1864 -Subes nehrinde 100'e yakın savaşcı teslim olmalarına karşın öldürülmesi.

Mayıs 1864 -Çerkeslerden boşalan yerlere Azof'dan getirilen Kazakların yerleştirilmesi.

Haziran 1864 -35.000 Çerkes'in Avrupa'ya getirilmesi.

Ağustos 1864 -Osmanlı topraklarına göç eden Adigelerin sayısının 400.000 'e ulaşması.

Eylül 1864 -Samsun'a çıkan Adigelerden yaşayanların sayısının 60.000 ölülerin ise 70.000’e ulaşması.

31 Temmuz 1864 -Köle alım satımının Çar tarafından yasaklanması.

8 Ağustos 1864 -Adige feodal beylerinin köleleri serbest bırakmaları.

1870 -Abhazya'da Çar’ın emri ile köleliğin resmen kalkması.

27 Şubat 1917 -Rus Çarlığı’nın çöküşü ve Çar II. Nikola'nın tahtdan indirilmesi.

Mayıs 1917 -Dağlı Halkları Birliği Merkez Yürütme Kurulu’nun seçilmesi.

1918 -İstanbul'da "Çerkes Kadınları Teavun Cemiyeti" nin kurulması.

11 Mayıs 1918 -Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin kurulması.

1 Nisan 1923 -İlk Adigey Özerk Bölgesi Anayasası’nın hazırlanması.

5 Aralık 1977 -Türkiye'de Kuzey Kafkas Kültür Dernekleri’nin federasyonlaşma düşüncesine ve çalısmalarına darbe vurmak için, Ankara Kuzey Kafkas Kültür Derneği'ne silahlı saldırı yapılması. Tsey Mahmut Özden'in öldürülüşü.

14 Ağustos 1992 -Abhazya’nın Gürcistan tarafından işgali.

11 Aralık 1994 -Çeçenistan'in Ruslarca işgali.


Orjinali Nart Dergisi Mart, Nisan 1997 sayısından alınmıştır.

1.2. Coğrafik Yapı 


Kuzey Kafkasya’nın coğrafik yapısı doğal yapısı, iklimi, doğal kaynakları ve nüfus bileşenlerinin yanısıra stratejik önemiyle beraber ele alınmak zorundadır ki bu özellikleri bölgeye stratejik önem kazındırmaktadır. Örneğin Kafkasların dağlık coğrafik yapısı bölgede çok az alternatif yolun ve ulaşım ağının bulunmasına imkân sağlamaktadır. Kafkas sıradağları Rusya Federasyonu ile Gürcistan ve Azerbaycan’ı birbirinden ayırırken, birbirleriyle ilişkili bölgeler arasında direkt ulaşıma olanak vermemektedir. 

Jeopolitik yönden Kafkasya’nın coğrafî konumu Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının arasına girmiş olan ve beş bin kilometre uzunluğunda bulunan Akdeniz-Ege denizi-Marmara ve Boğazlar-Karadeniz ve Azak denizi gibi birbirine bağlı iç denizlerin meydana getirdiği bir su koridorunun ucunda, aynı zamanda Hazar denizi vasıtasıyla da Orta Asya’ya bağlanmış bir konumdadır. 

1.2.1. Stratejik Önemi 

Kuzey Kafkasya tarih boyunca bir çok toplumların ve siyasi kuvvetlerin uğrak yerleri olması bölgenin ne kadar çok stratejik öneme sahip olduğunun kanıtıdır. Özellikle Ruslar açısından son üç yüz yıl vazgeçilmez bir jeopolitikalarının uygulandığı yerdir. Ruslar için Karadeniz kıyıları kadar Kuban, Terek, Hazar Kıyısı ve Daryal geçidi güzergahları hayati bir jeopolitik önem taşımıştır. Yani Avrupa ile Orta Asya arasında bir geçiş köprüsü olmasının yanısıra, Karadeniz ve Hazar denizine kıyısının olması sebebiyle Rusya’nın Karadeniz – Boğazlar - Akdeniz yolu ile Süveyş Kanalına inebilmesine imkân sağlaması yönünden de, Rusya’nın stratejik menfaatleri açısından son derece önemli bir jeopolitik bölgedir. Bütün bu söylenenler geçmişte Osmanlılar günümüzde de Türkiye için de geçerlidir. 

Sovyetlerin çöküşüyle birlikte Rusların Mariupol, Odessa, Illisevk gibi limanları kaybetmesiyle Novorossisk bir hayli önemi kavuşmuştur. Fakat Rusların petrol taşımacılıklarındaki gelecek planlarını bu limanın kapasitesinin kaldırması mümkün gözükmemektedir. Bu açığı giderecek yeni limanlara ihtiyacı vardır. Bu açıdan bile Kuzey Kafkasya’nın Karadeniz limanları bir hayli önem arz etmektedir. Bunların da başında Tuapse (Jubga) ve Stavropol gelmektedir. Mavi akım denilen Rus-Türk gaz taşıma projesinin Tapse-Stavropol-Samsun güzergahını takip ediyor olması Türkiye açısından da bu bölgenin önemini arttırmaktadır. Kaldı ki, Petrol ve doğal gaz rezervleri açısından Kafkasya Rusya için çok fazla önem taşımakta ve Hazar petrollerinin batıya ulaştırılmasında düşünülen muhtemel boru hatlarının üzerinde yer alması sebebiyle Kafkasya Rusya için paha biçilmez değerdedir. Bölgede aynı zamanda petrol rafinerilerinin ve petrokimya tesislerinin yer alması Rusya için stratejik ve ekonomik önem taşımaktadır. 

Öte yandan Çeçenistan’daki Müslüman dokulu bağımsızlık savaşı tüm Kuzey Kafkasya’nın kültürel, askeri ve dini cephe olarak gelişebileceği sinyalini vermiştir. Sırf bu yüzden Rusya Kuzey Kafkasya’yı AKKA (Avrupa Konvensiyonel Kuvvetler Anlaşması) anlaşmalarını aşacak oranda silah ve mühimmat yığınağı haline getirmiştir. 

1.2.2. Doğal Yapısı 

Kafkasya açısından eşi ve benzerine rastlanmayacak bir tabiat zenginliklerine sahittir. 

Adıgey’de Dağlar: Çuavş (3.238 m.), Fişt (2.867 m.), Pşehasu (2.744 m.) ve Oşten (2.804 m.). Dağlık buzullar kalıcı karlar ve buzullar bulunur. Huko gölü 

Dağıstan: Irmaklar: Terek, Samur, Sulak ve Kurak Hazar denizi sahillerinde tuzlu bataklıklar ve yer yer kumsallar bulunur. Rusya sınırında yarı çöl ve bozkırdır. 

Kabardey Balkar: Jeomorfolojik olarak üç parçaya ayrılabilir: Dağlar, tepeler ve düzlükler.: Fauna çok çeşitli ve zengin kuş ve hayvan türlerini barındırır. Orman, su ve hayvan varlığını korumak amacıyla oluşturulmuş birçok koruma alanı mevcuttur. Bu alanlarda yoğun ormanlar ve tükenmeye yüz tutmuş dağ keçisi, kızıl geyik, ayı, vaşak, yaban tavuğu ve yaban sığırı gibi hayvanlar yetiştirilmekte ya da kurma altında bulunmaktadır. 

Karaçay-Çerkes: Ülke kuzeyden güneye yükselirken Abhazya ve Görcistan sınırında en yüksek kesimine ulaşır. Bu yüksek kesim, Abhazya ve gürcistan sınırında bir duvar halini alır. Karçay-Çerkes ve Kabardin-Balkar Cumhuriyetleri topraklarının birleştiği yerde Elburs, Dıh Tav, Dombay (4.407 m.) dağları yükselir. 2200 metreye kadar çam, ladin ve köknar ormanları ile kaplı olan dağların daha yukarılarında Alp tipi otlak ve yaylalar bulunur. 3100 metreden itibaren buzullar kaplıdır. Kafkasya’nın en önemli nehri olan Kuban ve Kuma bu buzullarla beslenmektedir. 

Kuzey Osetya: Bölgenin güneyi tamamen dağlık olup ülekinin % 35-40’ını kaplamaktadır. Buzul dağlar diyebileceğimiz Kazbek (5033 m.), Cimara (4780.), Şırğ Berzend (4146 m.), Adayıhoğ (4646 m.), tepli (4423 m.), Vilpata (4638 m.), Karavgon (4363 m.) ve Labada ( 4314 m.) dağları mevcuttur. Bu dağlardan haric önemli buzulsuz dağlar mevcuttur. Bunlardan Vaza (3529 m.) ve Ştolovaya (2993 m.) en önemlileridir. Bu dağlık alanlarda ünlü Daryal (2250 m.), Mamişo (2828 m.), Ruk (3660 m.) ve Tırşı (3132 m.) geçitleri bulunmaktadır. Dünyanın en kısa akarsuyunun (Kurtatı vadisinde ve 30 m.) bulunduğu bölgede Şuşan, Terek, Gizel akarsuları mevcuttur. Bu buzul dağlardan gelen 250’ye yakın şifalı su akarları bulunmaktadır. Dergevşi, Vellacir gibi önemli vadiler vardır. 

Çeçenistan: Kafkas sıra dağlarının birer tepeleri olarak görülebilecek olan önemli dağlar mecuttur. Bunlar; Stovolaya (2992 m.), Şandağı (4451 m.) Hahalgi (3022 m.), Tebulosynta (4493), Diklosmta (4285 m.) Cobolgo (2725 m.). Kafkasların buzullarından doğan Terek nehri Çeçenistan’dan geçer. Ayrıca Argun, Assa ve Hulahulo kollarıyla beslenen Sunzha nehri de oldukça büyük ve önemlidir. Deniz seviyesinden 1869 m. yükseklikte 72 m derinlikte ve 2 km² çapında Qhjözen-yam gölü vardır. 

1.2.3. İklimi 

Kafkasya’da aynı dönem içinde üç mevsimin yaşanması çok görülür. Bu durum Kafkasya’nın doğal yapısının önemli bir özelliğidir. Kafkasya’nın iklimi yazları ılık, kışları soğuktur. Senenin büyük bir kısmında dağlar karla örtülüdür. Örneğin Dağıstan’da karasal iklim hakimdir. Yazları sıcak ve kuraktır. Temmuz ayında ortalama sıcaklık 23 derecedir. Dağları yaz aylarında bile soğuktur. Aksine Kabardey-Balkar ılıman olarak değerlendirilebilir. Yıllık sıcaklık ortalama 9-10 derece olup yağış yıllık 6000-700 mm’dir. Yılın yaklaşık 215 günü sıcaklık 5 derecenin üzerindedir. Diğer taraftan Abhazya uzun yaz günlerinde sahillerinde göneşlenilebildiği, okaliptüs, zeytin, portakal, limon ağaçlarının yetişebildiği oldukça ılıman bir iklim sergilemekte, adeta tropik bir iklim görünümü vermektedir. 

Genel Olarak Kuzey Kafkasya’da Ocak ayı ortalama sıcaklık –2 santigrat derece ve Temmuz ayı ortalaması ise 22-24 santigrat derece arazındadır. 

1.2.4. Doğal Kaynakları 

Rusya’nın Kafkasya’daki petrol rezervlerinin %34’ü Stavropol bölgesinde, %33’ü Çeçenistan ve İnguş Cumhuriyeti’nde, % 27’si Krasnodar bölgesinde, % 5’i Dağıstan’da ve %1’i Kabardin-Balkar Cumhuriyeti’nde yer almaktadır. 

Kabardey-Balkarda yaklaşık olarak 300 milyon tonluk işlenebilir petrol rezervi bulunduğu tahmin edilmektedir. 

Kabardey-Balkarın 12 bin metre küp maden suyu kapasitesi bulunmaktadır. 

İşlenmeyi bekleyen çok önemli stratejik maden olan molibden ve wolfram Kabardey’de yüksek oranda bulunmaktadır. 

Kabardey-Balkar Cumhuriyeti turizm (sağlık, termal ve dağ turizmi), tarım, hayvancılık ve madencilik başta olmak üzere zengin doğal kaynaklara sahiptir. 

1.2.5. Beşeri Coğrafya (Nüfus) 

Günümüzde Kuzey Kafkasya’da yaşamakta olan halkları iki ana grupta toplamak mümkündür: Yerliler ve yabancılar. Yerli halklar da iki ana grupta ele alınmalıdır: M.Ö. 5000 yıllarından beri bölgede varlıkları bilinen ve Bizans, Roma, Ceneviz ve Grek kaynaklarında kayıtlı olan “otokhton” (yerli) halklar ve miladi 4. ile 12. yüzyıllarda doğudan batıya doğuya doğru yönelmiş, “kavimler göçü” sırasında bölgede kalıp yerleşen halklar. Otkhton halklar Batı ve Orta Kafkasya’da yaşayan Adige-Abhazların meydana getirdiği gruplardan ve Doğu Kafkasya’da yaşayan Çeçen-İnguş gruplar ile Dağıstan bölgesinde yaşan (Andi, Avar, Lak, Lezgi vd. kabileler) gruplardan oluşmaktadır. Yerlileşen halklar da Turan kökenli Karaçay, Balkar, Nogay, Kumuklar ve İran kökenli Osetlerdir. Fakat bu gruplar arasındaki yoğun iletişim ve ortak kaderi paylaşımdan kaynaklı etkileşimlerden dolayı benzerlikler üretmişler ve bu sayede Kuzey Kafkas kültür dokusu meydana getirmişlerdir. Yabancılar ise Kafkas Savaşları denen dönem ve sonrasında yerleşen Rus Kazakları, Rus, Belarus, Ukraynalı, Ermeni, Rum, Yahudi gibi gruplardan oluşmaktadır. 

Halkların bölgede böylesine yoğunlaşması ve yaşanan savaşlar nüfus yapısını sürekli değiştirmiştir ve bölgesel farklılıklar meydana getirmiştir. Sovyet dönemine ati 1989 yılı resmi nüfus sayım sonuçları ve daha sonraki kayıtlara göre Kuzey Kafkasya’nın nüfus bileşenleri şu şekildedir: 

7.800 km² bir alana sahip olana Adıgey bölgesinde 2002 yılına göre 447.109 insan yaşamaktadır. Bu nüfusun %64.5’i Rus (288.280) ve %24.2’sini Adigeler-Çerkesler (108.115) oluşturmaktadır. Son zamanlarda bölgede Ermeni nüfusunda da bir artış olduğu gözlenmektedir (15.268; %3.4). Ayrıca 1988 yılında Ermenistan, Kırgızistan, Kazakistan ve Azerbaycan’dan göç ederek Adıgey Cumhuriyetine yerleşen 5 bin nüfuzlu Kürtleri de eklemek gerekmektedir. Km²’ye 59 kişinin düştüğü Adıgey’in mevcut nüfusunun %54’ü şehirlerde %46’sı kırsal bölgelerde yaşamaktadır. 

Karaçay-Çerkes bölgesi 14.1 bin km²’den meydana gelmektedir. Bölgede mevcut bulunan nüfus ise 2002 yılı itibarıyla 439.470 kişidir. Bu nüfusunun %38.5’u Karaçay (169.198), %11.3’ü Çerkes (49.591), %7.4’ü Abazin-Abaza (32.346), %3.4’ü Nogaylardan (14.873) oluşurken %33.6’sı Rus’tur (147.878). Geri kalan % 7 diğerlerinden oluşmaktadır. Ruslar hem toplu hem de dağınık halde bölgede ikamet etmektedir. Km²’ye 31 kişinin düştüğü Karçay-Çerkes’in nüfusunun %46’sı şehirlerde %54’ü kırsal bölgelerde yaşamaktadır. 

12.5 bin km² araziye sahip Kabardin-Balkar’da 901.494 insan yaşamaktadır. Nüfusun %55.3’ü Kabardeylerden (498.702) oluşurken %25.1’i Rus (226.620), %12.9’u Balkarlar-Malkarlardan (116.004) oluşmaktadır. Ayrıca %0.47 oranında Çeçen (4241) bulunmaktadır. Bu bölgede km²’ye 62,9 kişi düşmektedir. Mevcut nüfusun da % 60’ı kentlerde yaşamaktadır. 

2002 sonu itibarıyla Kuzey Osetya’nın yüzölçümü 8 bin km²dir ve bu bölgede 710.275 kişi yaşamaktadır. Kuzey Kafkasya’nın geneli için km²’ye 50 Rusya Federasyonu için km²’ye 8,6 kişi düşerken Kuzey Osetya için 83 kişi düşmektedir ki, bu haliyle en yoğun nüfusa sahip bir bölgelerden biri olduğu anlaşılmaktadır. Aynı şekilde Kuzey Kafkasya’nın en çok şehirleşmiş bölgesidir. Nüfusun %31’i kırsal bölgelerde yaşarken %69’u şehirlerde yaşamaktadır. Kuzey Osetya nüfusunun %62.7’si’ü Osetlerden (445.310) oluşurken %23.2’si Rus (164.734), %3 İnguş (21.442), %2,4 Ermeni (17.147), % 1,8 Kumuk (12.659) ve geri kalan Gürcü ve Çeçenden oluşmaktadır. 

Gürcistan sınırında yer alan Güney Osetya’nın yüz ölçümü 99 bin km²’dir. % 66’sı Oset (Asetin) ve %28Gürcü olmak üzere bölge 100 bin dolayında kişi yaşamaktadır. 

Kuzey Kafkasya’nın en geniş topraklarının bulunduğu yer Dağıstan’dır. Dağıstan’ın yüz ölçümü 50.300 km²’dir ve % 44’ü şehirlerde olmak üzere 2002 sayımlarına göre 2.576.531 kişi yaşamaktadır. “Dağıstan dağlıları” olarak adlandırılan yerli halkı % 29.4 ile Avarlar (758.438), %16,5 Dargiler (425.526), %14.2 Kumuklar (365.804), %13 Lezgiler (336.698), %5,4 Laklar (139.732), %4,3 Tabasaran (110.152), %0,8 Rutullar , % 0,8 Ağullar ve %0,3 ile de Çahurlar oluşturmaktadır. Bunların dışında Dağıstan’da %1,5 oranında Nogay, %0,4 oranında Tat, %4.7 oranında Rus, %4,3 oranında Azeri ile % 3,4 oranında Çeçen bulunmaktadır. 

Abhazya’nın yüzölçümü 8.600 km²’dir. 1926 yılında Abhazya’da 186 bin kişi yaşarken bu sayı 1939 ‘da 318 bine çıktı. Bu yükseliş Abhazların doğurganlıklarından dolayı değil Abhazya’ya Rusların, Gürcülerin ve Ermenilerin göçü sonucunda gerçekleşti. Tam tersine Abhaz nüfusu hemen hemen hiç artmadı azaldı. Toplam nüfus içindeki oranları % 30’dan % 18’e düştü. 1989 nüfus sayımlarına göre Abhazya’nın nüfusu 525 bin kişi idi ve bunların %17.8’i Abhaz, %45.9’u Kartvel (Migrel ve Gürcü), % 14.2’si Rus, % 14.6’sı Ermeni, %2.8’i Rum ve geri kalanlardan oluşmaktadır. Abhazya’nın Sovyetlerin çöküşüyle meşru bağımsız kararının ardından Gürcü ordularının ülkeyi işgal etmeye girişmiş fakat Abhaz milislerin direnişiyle karşılaşmıştır. Uzunca süren iç savaş neticesinde Abhazya’da bulunan önemli sayıda Gürcü nüfusu Gürcistan’a geri göç etmiştir. 1993 yılına gelindiğinde bu bağımsızlık savaşında 25 ile 30 bin arasında insanın öldüğü tahmin edilmektedir. Bugün itibarıyla bölge nüfusu 340 bin olduğu tahmin edilmektedir. Bu nüfusun da 140 bini Abaza, 60 bin Gürcü, 55 bin Ermeni, 50 Rus, 10 bin Türk ve 35 bin kadar da diğer unsurlardan meydana geldiği tahmin edilmektedir. 

İçkerya olarak da bilinen Çeçenistan 17 bin km² yüz ölçümüne sahiptir ve 1989 sayımlarına göre 1.350.000’dir. Bu nüfusun % 82.9’u Çeçen, % 10.9’u İnguş % 6.4’ü diğer halklardan oluşmaktadır. Aynı sayım yılında 958.309 Çeçen olduğu tespit edilmiş ve bunların 734.501’i Çeçenistan’da yaşamıştır. Devlet İstatistik Komitesi 2002 yılı verilerine göre Çeçenistan’ın nüfusunun 1.103.686 olarak tespit edilmiştir. İstikrarsız ortamdan kaynaklı olarak 1991 yılından sonra Ruslar, Ermeniler gibi yanca unsurlar ülkeyi terk etmeye başlamıştı ve aynı zamanda 1994-1996 ve 1999-2000 yılları arasında devam eden Çeçen-Rus savaşı sırasında Çeçenlerin önemli ölçüde nüfus kaybına uğradıkları bilinmektedir. Mevcut nüfusun %37’si şehirlerde %63’ kırlarda yaşamaktadır. 

3.750 km² araziye sahip İnguşetya’da ise 467.294 kişi yaşamaktadır. Km²’ye 85 kişinin düştüğü bu ülke oldukça kalabalık bir nüfusa sahiptir. 2002 yılı itibarıyla bu nüfusun %77’si İnguş (361.057), %20.4’ü Çeçen (95.403) ve %1.2 Ruslardan (5.559) oluşmaktadır. Mevcut nüfusun %41’i şehirlerde %59’u kırlarda yaşamaktadır. 

Bu verilerin geneline bakıldığında Kuzey Kafkasya’da Dağıstan’dan batıya gidildikçe Rus nüfusunun arttığı görülecektir ki bu oran Adıgey’de % 75’lere ulaşmaktadır.


Kuzey Kafkasya Halklarının Otkhton ve Yerlileşen Nüfusları

1.3. Siyasi ve İdari Yapı

Çok eski tarihlerden bugüne kadar zamanın akışında oluşmuş olan toplum hafızası ve tarih Kuzey Kafkasya’daki toplumların ve yöneticilerinin davranışlarını belirlemede önemli rol oynamaktadır. 

Rusların Kuzey Kafkasya’nın işgaline kadar Kuzey Kafkasya’ya feodalite hakimdi. Cemaat düzeni şeklinde örgütlenmiş olan Kuzey Kafkasyalılar prenslikler şeklinde yönetilmekteydiler. 1864 yılına gelindiğinde Kuzey Kafkasya’nın önemli bir nüfusu kendi yurtlarından dünyanın birçok ülkesine sürgün edildiler. Yurtlarında kalanlar ise doğrudan Çarlığa bağlandılar. 1917 Bolşevik ihtilali döneminde ilk defa “Kuzey Kafkasya Federasyonu” adı altında bağımsız bir devlet olarak örgütlenme hareketi meydana gelmiştir. Bir yıllık süre içerisinde birçok batılı devletler de bu bağımsız devleti tanımıştır. Fakat Rusya’da gelişen daha sonraki olaylar bu hareketin varlığını etkilemiş ve Kızılordunun Kuzey Kafkasya’yı işgali ile beraber 1921 yılında bu devlet örgütlenmesi dağıtılmıştır. Bunun yerine 20 Ocak 1921 ‘de Balkar, Çeçen, İnguş, Kabardey, Karaçay, ve Asetin toprakları birleştirilerek Dağ Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu. Fakat 7 Temmuz 1924’te bu cumhuriyet de dağıtıldı; farklı bölgeler farklı dönemlerde farklı statülere kavuştu. 

Kuzey Kafkasya Federasyonunu meydana getiren bileşenler o dönemde yeni oluşturulan Sovyetler Birliği içinde özerk cumhuriyetler veya muhtariyetler şeklinde bölünmüşlerdir. Bu bölünmeyle Kuzey Kafkasya’da, Abhazya Özerk Cumhuriyeti, Adıgey Özerk Cumhuriyeti, Karaçay-Çerkes Özerk Cumhuriyeti, Kabardey-Balkar Özerk Cumhuriyeti, Kuzey Osetya Özerk Cumhuriyeti, Güney Osetya Özerk Cumhuriyeti, Çeçen-İnguş Özerk Cumhuriyeti ve Dağıstan Özerk Cumhuriyeti şeklinde siyasi ve idari yapılar meydana çıkmıştır. Sovyetler Birliğini meydana getiren anayasanın iptali ile beraber birlikte de dağılmış oldu. Bu duruma bağlı olarak birliği meydana getiren cumhuriyetler teker teker bağımsızlık kararı alırken bugün Rusya Federasyonunu oluşturan federe cumhuriyetlerle merkez arasında 1995 yılında Yetki Paylaşımı Anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşmaya dayanarak federe cumhuriyetler siyasi ve askeri alanlar dışında ekonomik, sosyal ve kültürel konularda diğer ülkelerle ve uluslar arası kurumlarla ilişki kurmada serbesttirler ve anlaşmalar yapmada yetki sahibidirler, ticari temsilcilikler açabilirler. 

Sovyet anayasası öncesinden cumhuriyet statüsünde anayasa ile beraber Gürcistan’a bağlı özerk cumhuriyet statüsü verilen Abahazya Sovyet anayasasının iptal edilmesiyle berabere anayasa öncesi statüsüne kavuştuğunu beyan ederek Abhazya cumhuriyeti şeklinde bağımsızlık kararı almıştır. Bu yüzden Abhaz milisler ile Gürcü ordu arasında 1992 yılında bir savaş gerçekleşmiştir. Bugün Birleşmiş Milletlerin kontrolünde, siyasi ve ekonomik ablukaya alınmış ve hiçbir devletin henüz tanımadığı bir konumdadır. Yine de bütün devlet fonksiyonları demokratik usulle seçilmiş bağımsız devlet organları tarafından gerçekleştirilmektedir. Günümüzde Abhazya, bir devlet için gerekli yasama-yürütme-yargı organlarına ve bunları tamamlayan tüm birimlere sahiptir. Devlet Konseyi’nin ve Parlamentonun da başkanı olan Cumhurbaşkanı geniş yetkilere sahiptir. Bu açıdan sistem biraz başkanlık sistemine benziyor. Ayrıca devlet pasında parlamento komisyonları ve başkanlık yetkisine sahip kurul ve komiteler bulunmaktadır. Devlet Konseyi ise yürütmeye ilişkin çalışmaları koordine etmektedir. Başkenti Suhumi olan Abhazya Gagra, Guduato, Oçamçıra, Tkvarçal ve Gal yerel idareleriyle yönetilmektedir. 

Aynı gerekçelerle, daha önce Çeçen-İnguş Özerk Cumhuriyeti olarak anılan bölgede 1 Kasım 1991’de Cavhar Dudayev önderliğinde Çeçenler de bağımsızlık kararı aldı ve Çeçen İçkeriya Cumhuriyeti adını benimsediler. Hiçbir devletin tanımadığı bu bağımsızlık kararını Ruslar batırmak için ülkeyi işgale girişti. 1994-1996 yılları arasında süren savaşta Rus ordusu büyük bir hezimete uğradı, geri çekilmek zorunda kaldı ve 5 yılığına geçerli Hasavyurt Barış Antlaşması imzalandı. Savaş sırasında Dudayev’in öldürüldü. Yapılan devlet başkanlığı seçimlerini Aslan Mashadov kazandı. Fakat Çeçen bağımsızlık hareketini Şamil Basayev’in Dağıstan’a doğru genişletmeye çalışması ile beraber hazır bekleyen Rus ordusunu harekete geçermiş ve sonuç ülkenin Ruslar tarafından işgali olmuştur. Bugün istikrarsız bir süreç hakimdir. Bir tarafta Çeçen bağımsızlık savaşını sürdüren güçler ülkeyi etkilemeye çalışırken diğer taraftan Rusya federasyonuna bağlı hükümet oluşturulmaktadır. 

Çeçen-İnguş Cumhuriyeti içinde yer alan İnguşetya ise 1920’lerde Dağlı Halklar Cumhuriyetinde yer alırken 1924 yılı ile beraber İnguş Otonom Oblastı oldu 1936’da da Çeçen-İnguş Cumhuriyetine dönüştü. İnguşetya 4 Haziran 1992’de bu cumhuriyetten hukuken ayrılarak İnguşetya otonom cumhuriyeti şeklinde Rusya Federasyonuna bağlandı. 27 Şubat 1994’de yapılan referandum ile İnguşetya Cumhuriyeti’nin anayasası kabul edildi. Dolaysız, eşit ve genel halk oylamasıyla 5 yıllık süre için seçilen cumhurbaşkanı seçilir. Hükümet ülkenin yüksek yürütme kurumudur. Yasama görevini Halk meclisi üstlenmiştir. Ülke parlâmentosu, halk tarafından 4 yıllık süreyle seçilen 21 milletvekilinden oluşmaktadır. İdari-arazi planına göre ülke Nazran ve Malgobek adında 2 şehre ve 4 ilçeye bölünmüştür. İl ve ilçe yönetimlerinin başı ülkenin cumhurbaşkanı tarafından atanır. 

Kuzey Kafkasya’da tek bir Oset (Asetin) halkı olmasına rağmen bu halk Kuzey Osetya ve Güney Osetya şeklinde Sovyetler Birliği döneminde ikiye bölünmüştür. Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla beraber Kuzey Osetya Rusya Federasyonuna bağlı bir Cumhuriyete dönüşmüştür. Osetya halkının özgür iradesiyle seçilmiş bir parlementosu ve Cumhurbaşkanı vardır. Kuzey Osetya’nın bugünkü idari statüsü ve Rusya Federasyonunun öğesi olarak federal merkezle ilişkisi, Kuzey Osetya’nın devlet egemenliği ile ilgili Deklarasyon (madde 5) 31 Mart 1992 tarihli Federatif Sözleşme, Rusya Federasyonu Anayasası (71. ve 72. maddeleri), Kuzey Osetya Anayasası (madde 4, 61-63)) ve 23 Mart 1995 tarihinde Moskova’da imzalanan, Rusya Federasyonu ve Kuzey Osetya devlet organları arasında yetki ve müdahalelerin sınırlandırılmasına dair Sözleşme ile tespit edilmiştir. Oysa aynı süreç içerisinde Gürcistan bağımsızlık kararı alırken Güney Osetya’nın ise özerklik statüsünü ve bu btatüden kaynaklı olaranan ‘müktesep hakları’ kaldırılmış ve çiğnenmiştir. Güney Osetya ise 1991 yılından beri kâğıt üzerinde Gürcistan’a bağlı gözükmektedir. 

Kuzey Kafkasya Federasyonun dağılmasından sonra Çerkeslerin yoğun olarak yaşadığı bölgede ilk olarak Stalin 16 Ocak 1922’de Kabardino-Balkarya vilayeti olarak bir siyasi birimi kurulmuştur. Bu birim 5 Aralık 1936 yılında da cumhuriyet haline dönüşmüştür. Bugün Rusya Federasyonuna bağlı olarak Kabardey-Balkar Federe Cumhuriyeti şeklinde siyasi örgütlenmesini muhafaza etmektedir. Başkenti Nalçik olan cumhuriyette Baksan, Tırnauz, Nartkala, Maykıy, Zolskıy, Prohladnıy ve Çegem gibi il ve ilçeler ile yere idareler yürütülmektedir. Ayrıca 101 köy ve 165 oturulabilir lokalite mevcuttur. 

1922 yılında Karçay-Çerkes özerk bölgesi şeklinde kurulmuş olan Karçay-Çerkes Cumhuriyeti 1926 yılında Karaçay özerk bölgesi ve Çerkes özerk bölgesi şeklinde bölünmüştü. Karacayların Stalin sürgününden dönmeleriyle 1957 yılında tekrar birleşik özerk bölgesine dönüştü. 1991 yılında ise bugünkü haline alarak cumhuriyete dönüştü. Başkenti Çerkesk olan Karaçay Çerkes 4 şehir ve 8 ilçe şeklinde yerel idareye bölünmüştür. 

Yine Çerkeslerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerden olan Adıgey Cumhuriyeti, 27 Temmuz 1922’de Adıge Çerkesleri Özerk Bölgesi (oslast) adıyla Krasnodar eyaletine bağlı olarak kurulmuştu. 1991 yılında bu eyaletten ayrıldı ve şimdiki ad altında cumhuriyet statüsüne kavuşarak Rusya Federasyonuna bağlandı. Yine halkın özgür iradesiyle seçilmiş bir parlâmentosu ve Cumhurbaşkanı vardır. Yerel idare olarak 2 şehir ve 7 ilçeye ayrılmış olup başkenti Maykop’dur. 

1997 Temmuzundan Adıgeylerin kendi ülkelerine dönmeleriyle ilgili politika yürütülmesi, Krasnodar eyaleti arazilerinde Şapsığ Ulusal Bölgesi’nin kurulması için federal yönetim organlarına baskı oluşturulması, Abhazya ile ilgili yatay ilişkilerin düzenlenmesi ve bu ülke yöneticilerinin Rusya’daki Federasyonu Şurasına Abhaz sorunuyla ilgili baskı yapabilmeleri konularında işbirliği yapmak amacıyla Kabardin-Balkar, Karacay Cerkes ve Adıgey Cumhuriyetleri arasında Parlamentolar Birliği kurulmuştur. 

Diğer bölge cumhuriyetlerine göre Dağıstan oldukça karmaşık bir etnik kompozisyona sahiptir. Bu etnik çeşitlilik cumhuriyetin temel yönetim organı olan ve bünyesinde 14 ‘temel’ Dağıstan halkının temsilcilerinin biraraya gelerek oluşturdukları bir ‘Devlet Konseyi’ mevcuttur. Dağıstan’da 680 köy idaresinin bulunduğu 41 kırsal ilçe, 10 şehir ve 15 şehir tipli kasaba bulunmaktadır. 

1.4. Ekonomi (tarım, sanayi, ticaret ve teknoloji) 

Kuzey Kafkasya’da ekonomik yaşamın ana dinamikleri cumhuriyetten cumhuriyete değişiklik göstermektedir. Bölgede siyasi elitler ile federal merkez arasındaki ilişkiler çok önem arz etmektedir. 

Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinin tamamı ve diğer idari birimler ekonomik olarak ayakta durabilmek için en uygun ve en kolay olarak merkezi hükümet sübvansiyonlarını görmektedir. Bunlar arasında en yüksek sübvansiyon desteği alan cumhuriyet, gelirlerinin %80’ini Moskova’dan gelen Dağıstan’dır. Dağıstan Kuzey Kafkasya cumhuriyetleri arasında en fakir olanıdır. Bölgede yer alan cumhuriyetler arasında Kabardey-Balkar gibi daha başarılı olanlar bile bazı gereksinmelerini federal bütçeden karşılamaktadır. Çeçenistan dahi 1998 yılında 50 milyon ABD dolarına denk yardım almıştır. Dolayısıyla bu durum Kuzey Kafkasya’yı Moskova’ya bağlamaktadır. Yine de kendi bütünlüğü içinde Kuzey Osetya ve Kabardey-Balkar Cumhuriyetleri ekonomik başarıda en önde gelenidir. 

Örneğin Kuzey Osetya’nın alçak yamaçlarında ve Mozdok yakınlarında yapılan sulama ile buğday, mısır, patates, kenevir ve meyve yetiştirilebilmektedir. Daha yükseklerde ise koyun ve sığır besiciliği yapılmaktadır. Kuzey Osetya maden endüstrisinde de iyi sayılmaktadır. Bu yüzden Kuzey Kafkas Dağ Madencilik enstitüsü kurulmuştur. 

Kabardey-Balkar’ın ise başlıca geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır. Diğer taraftan toplam üretimin %23’ünü sanayi oluşturmaktadır. Et ve kurutulmuş et, konserve meyve ve sebze, gazlı içecekler ve şarap üretimi başlıca sanayi üretimleridir. Ülkenin tarımsal üretiminin %46’sını tahıl (buğday, arpa, mısır), %40’nı hayvan yemi, %14’ünü sebze, patates ve ay çiçeği oluşturmaktadır. Ülkede inek, at ve koyuna dayanan bir hayvancılık sektörü de bulunmaktadır. Elektrik sektöründe kullanılan aletler, kereste makineleri, kablo, traktör römorkları, otomobil eksozları gibi endüstriyel üretim yapılmaktadır. 

Kabardey-Balkar’da birçok endüstriyel tesis işlevselliğini yitirmiş durumda olmasına rağmen bölgenin en önemli imalat merkezi olma özelliğini devam ettirmektedir. Gıda yatırımının tümü özelleştirilmiştir. Kabardey-Balkar’da üretilen 8 milyon kilowat/saat üretilen elektrik üretimiyle tüm Kuzey Kafkasya’nın elektrik ihtiyacının %90’ı karşılanmaktadır. Bu bölgede Türkiye’den gelen önemli sayıda sermaye yatırama dönüşmektedir. Özellikle inşaat malzemeleri, tekstil ve deri endüstrisi, alkollü içki ve maden suyu üretiminde yatırım yapılmaktadır. 

Karaçay-Çerkes’in de en büyük ekonomik kaynakları hayvancılıktır. Ekonomisinin kayda değer bir bölümünün hala federal bütçe tarafından sübvanse edildiği tarımsal bir cumhuriyettir. Ekonomideki yönetim sisteminin dağılmasının ardından, yerel nüfusun büyükçe bir kısmı geniş kapsamlı tarım teknikleri uygulayarak kendi küçük çiftliklerini kurmuşlardır. Diğer taraftan ülke Rusya Federasyonunun ikinci büyük çimento merkezidir. Ayrıca makine, elektronik saat fabrikası, yakut, kimya, uranyum madeni, altın, taşkömürü, işletmeleri ekonominin yoğunlaştığı alanlardır. 

Aynı şekilde Adıgey ekonomisi de sübvansiyonlara ve tarıma dayanmaktadır. Yine de Adıgey'in Krasnodar bölgesinin verimli topraklarından büyükçe bir bölüm elde etmesinin sonucu olarak, buradaki tarımın koşulları hatırı sayılır bir farkla tüm Kafkasya içinde en iyi durumda olanıdır. Burada ki ekonomik sorunlar, diğer bölge cumhuriyetlerinin sorunlarına benzemektedir. 

Savaş öncesinde Çeçen ekonomisinin temeli petroldü. Petrol çıkarma tesisleri daha çok Grozni ile Gudermes arasındaki Sunja ve özellikle Malgobek dolayında olmak üzere Sunja ile Terek dağlarında yer almaktadır. Rafinelikler ise Rusya’daki benzer merkezlerin en büyüklerinden olan Grozni’de yoğunlaşmıştır. Petrol boru hatları Hazar denizi kıyısındaki Mahaçkale’ye, Karadeniz’deki Tuapse’ye ve Domets havzasına uzanır. Bölgede doğal gaz çıkarılmakta idi. Petrol ve kimya tesisleri için gerekli makine imalatı Grozni’de bulunurdu. Mobilya, döşemelik perde ve müzik aletleri yapımı yanı sıra gıda işleme de yaygındı. Tarım büyük ölçekte Terek, Sunja ve Alhan-Yurt vadilerinde toplanmakta idi. Fakat savaşla birlikte Çeçenistan’da sosyo-ekonomik alt yapı dağılmış, kalabalık işsizler ordusu ve çok sayıda silahlı grupların bulunduğu ülke haline gelmiştir. Ülkenin ekonomik potansiyeli %80 oranında dağılmıştır. Sadece iki yönde bazı ekonomik canlanmalar gözleniyor: Cafe, restoran mağaza, otomobil tamirhanesi, benzin istasyonları gibi bireysel girişime dayanana işletme ve ticarethanecilik; 1998 yılıyla çimento, şeker fabrikası ve un mamulleri endüstrisi üretime başlamıştır. Bunlara ek derme-çatma yöntemlerle petrol çıkartılmaktadır. 

Uzunca süren Çeçen-Rus savaşları İnguş ekonomisini altüst etmiştir. Bölgede önemli doğal gaz rezervleri mevcut olması potansiyel ekonomik canlanmaya adaydır. Çeçen ekonomisinin de esası petrole dayanmaktadır. Fakat savaş ve kargaşalık bu petrolün ekonomik değere dönüşmesine engel olmaktadır. 

İnguşetya’nın yanısıra Kabardey’in tamamı 10 Temmuz 1997 yılından itibaren ‘Serbest Bölge’ ilan edilmiştir. İnguşetya Cumhuriyeti önemli miktarda merkezi hükümetten devlet yardımı almaktadır. Bu oran % 84,1’i bulmaktadır. Resmi kayıtlara göre 1997 yılındaki yurtiçi gayri safi milli hasıla 893.9 milyon rubledir. 1998 yılı itibarıyla 5-6 milyon dolar civarında yatırım gerçekleşmiştir. Ülkeye yapılan dış yatırımlarda ilk sırayı İngiltere, Hollanda, Bulgaristan ve İsrail gelmektedir. Türkiye de ülkenin yeni başkenti olan Magas’ın inşasında önemli yatırımlarda bulunmuştur. 1998 yılının mayıs ayında İnguşetya ile Amerikan petrol şirketi olan “Pasifik Petrolium” arasında İnguşetya’daki petrol yataklarının ortak işletimiyle ilgili anlaşma imzalanmıştır. 

Bugün Kuzey Kafkasya’daki yasalara uyum özel ekonomik girişimler, birçok cumhuriyette gerçekleşmekte olan özelleştirme süreci ile oluşmaktadır. Gıda sanayi, tekstil ve deri endüstrileri, inşaat malzemeleri, alkollü ve alkolsüz içkilerin şişelenişi ve önemli sayıdaki diğer hizmetler tümüyle özelleştirilmiş ve bu cumhuriyetlerin gelirlerinin kayda değer bir bölümünü oluşturmaktadır. Rusya’da alkollü içki üretiminde kullanılmak üzere pazara sunulan ham maddelerin %50’si yalnızca Kuzey Osteya’da üretilmektedir. Sırf bu yüzden bile Kuzey Osetya’nın ekonomik yaşamı alkol sanayi etrafında döndüğü söylenebilir. 

Gerçekte, Rusya Federasyonun en çok sanayileşmiş ülkelerinden biri olmasına rağmen Kuzey Osetya ekonomik açıdan çok zor durumdadır. Yoğun göç alan bir bölge olmasından dolayı bu durumu daha da ağırlaşmaktadır. Öyle ki Aktif nüfusun %31’i işsizdir ve bunların %40’ı gençlerden oluşmaktadır. 

Kuzey Kafkasya’nın en sorunlu bölgesi olan Çeçenistan ekonomik açıdan da adeta petrol hırsızlığı, banka sahtekarlığı, trasnsit soygunlar, kaçakçılık ve pek çok yasadışı faaliyetler gerçekleştiği bir yer haline gelmiştir. 

Aslında bölgedeki ekonomik durum ile yerel yönetimler arasında doğrudan bir ilişki vardır. Genelde, yerel liderliğin kuvvetli bir halk desteği arkasına alabildiği İnguşetya, Kuzey Osetya ve Kabardey-Balkar gibi cumhuriyetler ekonomik sorunlarla rahat baş ederken yerel otoritenin pek o kadar güçlü olmadığı Dağıstan ve Karaçay-Çerkes’te daha ciddi sorunlarla karşılaşılmaktadır. En feci durumda olan da Çeçenistan’dır.


Rusya Federasyonu bünyesi çerisinde düşündüğümüzde Kuzey Kafkasya cumhuriyetleri büyük ekonomik zorluklar yaşadıkları söylenebilir. Örneğin Dış Ekonomi İlişkileri Kurulu Rusya Ülke Bülteni, Ağustos 2004’e göre bugün itibariyle Rusya Federasyonun en zengin bölgelerinin ilk onu içerisinde GSMH’nın kişi başına düşeni 8.981 $ ile 2.368 $ arasında bulunmaktadır. Örneğin Moskova şehri 6.603 $’dır. Oysa en fakir bölgeler arasında yer alan İnguşetya’da 253 $, Dağıstan’da 525 $, Adıgey’de 534 $, Karaçay-Çerkes’de 652 $ ve Kuzey Osetya’da 768 $’dır.


1.5. Turizm ve Ulaştırma 

Kuzey Kafkasya coğrafik ve ekonoljik yapısı ve yer altı kaynaklarıyla turizm konusunda mükemmel bir potansiyele sahiptir. 

Kabardey-Balkar’ın coğrafi ve ekolojik yapısı, yer altı kaynakları turizm konusunda hiç tükenmeyen bir potansiyel içermektedir. Bu yüzden bu bölgede özellikle dağcılık ve kayakçılık turizmi gelişmiştir. Hatta Kuzey Kafkasya’nın en önemli turizm merkezi de denilebilir. Nalçik’ten başlayan dağ turizmi ırmaklar ve vadiler boyunca uzayıp gitmektedir. Özellikle Kafkasya’nın en yüksek dağı olan Elbrus önlerinde vadilerde turistik otel, motel ve kampingler bulunmaktadır. Bu yüzden Elburs zirvesi yaz kış dağ sporlarıyla ilgilenen on binlerce turistin uğrak yeridir. Yaz aylarında kayak yapma olanağı vardır. Teleferik hizmetleri yaz-kış aralıksız sürer. Esasında Kafkas dağlarının her yerinde doğa sporlarıyla ilgilenenler için inanılmaz güzellikte yerlerdir. 

Kuzey Osetya’nın Dergevşi Kom Vadisin’de dünyada bir benzeri bulunmayan ve ‘Ölüler Şehri’ diye adlandırılan yerüstü mezarları turistlerin ilgisini çekmektedir. Ayrıca Osetya’nın bütün vadilerinde o vadiye hakim olmuş eski ailelere ait gözetleme kuleleri ve kaleler vardır. Vellacir Vadisinde Hıristiyanlığın ilk kabulü sırasında (M.S. 910/915) inşa edilmiş birçok kilise vardır ve en önemlileri de ‘Madı Meryem’ kilisesidir. 

Kafkas sıradağları Kafkasya ile Kafkas Ötesini, dolayısıyla Rusya Federasyonu ile Gürcistan ve Azerbaycan’ı birbirinden ayırırken, birbiriyle ilişkili bölgeler arasında direkt ulaşıma imkân vermemektedir. Örneğin birbirine komşu olan Gürcistan’a bağlı Abhazya Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu’na bağlı Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti arasında doğrudan ulaşımı sağlayacak bir karayolu bulunmamaktadır. Kafkasya’dan Kafkas Ötesine sıradağların üzerinden aşarak geçebilen iki karayolundan biri Kuzey Osetya’dan Güney Osetya’ya ulaşımı sağlayan Daryal geçididir. Bu yol Rusya Federasyonu’ndan Gürcistan’ın başkenti Tiflis’e ulaşımı sağlamaktadır. Dağıstan’dan Azerbaycan’a ulaşımı sağlayan Derbend geçidi ile de Rusya ve Kafkasya’dan Azerbaycan’ın başkenti Bakü’ye ulaşmak mümkündür. 

Bu durumda Rusya açısından Kafkasya’da deniz taşımacılığının stratejik önemi artmakta ve Karadeniz sahilindeki Abhazya ile Hazar denizi kıyısındaki Dağıstan önem kazanmaktadır. 

Kuzey Kafkasya’daki yerleşim yerleri arasında ulaşım büyük çoğunlukla demiryoluyla sağlanır. Ülke dışıyla bağlantılar da ise; demir ve kara yolları yoğun kullanılmasının yanı sıra 1990’lı yıllardan beri Suriye, Ürdün, Berleşik Arap Emirlikleri ve Türkiye (İstanbul) ile Kuzey Kafkasya’da yer alan Nalçik, Soçi, Krasnodar, Maykop ve Mineralnie Vodi şehirleri arasında charter uçak seferleri vardır. 

1.5. Eğitim 

Kuzey Kafksaya’nın genelinde ücretsiz olarak sunulan eğitim hizmetinin liseye kadar olan kısmı (9+2=11) mecburidir. Okuryazar ve üniversite mezunu oranının çok yüksek olduğu bu bölgede okuma alışkanlığı çok yaygındır ve köyler de bile kütüphanesi olan bakkala, çiftçilere rastlamak olağandır. Üniversiteler ise ülke içinde ve dışından paralı öğrenci de kabul etmektedir. 

Kuzey Kafkasya’da her siyasi birim kendi eğitim ve öğretim kurumlarını ihtiyacına göre belirlemekte ve kurumlaştırmaktadır. 

Güney Osetya’nın genel öğretim kurumlarında 20 binin üzerinde öğrenci eğitim görmektedir. Ayrıca Shinvali Pedagoji Enstitüsünde ve orta dereceli meslek okullarında 1300 öğrenci eğitim almaktadır. Ayrıca Gürcistan’daki bilimler akademisine bağlı Güney Osetya Bilimsel Araştırma Enstitüsü bulunmaktadır. 

Abhazya’da eğitim ve kültür sosyal yaşamda oldukça ağırlıktadır. Örneğin okuryazar oranı %100%e yakındır. Ortalama 1000 kişiden 292’si ilkokul, 427’si lise ve 145’yi yüksekokul mezunudur. Savaş yıllarının yıkıntılarına rağmen bugün daha önce mevcut olmayan Ulusal Abhaz akademisi kurulmuştur. Bünyesinde deneysel patoloji ve pedagoji enstitüsü ve üniversite bulunmaktadır. 

Çeçenistan’da, savaş öncesinde 3 üniversite, 12 teknikum ve 542 ortaokul vardı ve bu okullardan üniversitelerde 16.000, teknikumlarda 12.600 ve orta okullarda 256.000 öğrenci öğrenim görmekteydi. Bugünkü bu oranların oldukça altındadır ve mevcut siyasi belirsizlik altında bir istatistik tutmanın da mümkünü yoktur. Ülkede bulunan 83 eğitim kurumu tamamen 321’i kısmet dağılmış durumdadır. 

İnguşetya’da ise 1 üniversite, 9 teknikum ve 149 ortaokul vardır ve toplam 40.000 öğrenci bu okullarda eğitim almaktadır. 

Kuzey Kafkasya’da okuma-yazma oranı en yüksek bölge olan Karçay-Çerkesk’te 231 ortaokul, 34 teknikum ve 1 üniversite bulunmaktadır. Ortaokulda 79.000, teknikumlarda 5.100 ve üniversitede de 4.100 öğrenci öğrenim görmektedir ve her dört kişiden biri yükseköğrenime devam etmektedir. 

Kabardey-Balkar’da bir devlet üniversitesi ve üç akademi bulunmaktadır. Bu kurumlarda 12.000 öğrenci öğrenim görmektedir. Ayrıca özel okullarda 8.000 öğrenci öğrenim görmektedir. Rus Bilimler akademisinin bir merkezi, Tarih, Dil Folklor, Edebiyat ve Ekonomi araştırmaları Enstitüsü, Matematik ve Otomasyon Araştırmaları Enstitüsü, Bahçecilik Enstitüsü, Tarımsal Deney İstasyonu, Astronomi Gözlemevi de bulunmaktadır.


Kaynak: kafkasfederasyonu.org

Bir toplumun sosyo-kültürel tarihini mütâlaa ederken incelenmesi gereken mühim mevzulardan biri de komşu ülke ve toplumlarla, kendi dışındaki dünya ile kurduğu münâsebetlerdir. Zira, o toplumun muvaffakiyet ve hüsranları, dış ilişkilerinin mahiyetiyle doğru orantılıdır. Bu hipotezden hareketle, Rus yayılmacılığı ve vahşeti karşısında Çerkesya'da dört asra varan şanlı bir direniş sergileyen Adıge (Çerkes) toplumunun elim bir mağlubiyete dûçar oluşunun müsebbiplerine ışık tutması umuduyla, dış ilişkilerini irdelemeye çalışacağız. 

Osmanlı Devleti'nin kuruluşunun 700. yıl dönümü etkinliklerine mütevazı bir katkı olması dileğiyle Adıge-Osmanlı münâsebetleri ile konuya girmeyi uygun gördük. Daha sonraki sayılarımızda -imkânlar dahilinde- Adıge-Rus, Adıge-Avrupa ilişkileri ve nihayet Adıgelerin sair Kafkas halklarıyla ve Trans-Kafkas ülkeleriyle münâsebetleri incelenecektir.

Adige - Osmanlı İlişkilerinin Mahiyeti

Adıgelerin Osmanlı Devleti ile kurduğu münâsebet ağında en büyük yeri, işgalci Çarlık Rusyası tarafından yurtlarından sürüldükleri zaman Osmanlı'dan gördükleri büyük hoşgörü örneği tutmaktadır.

'1850'li yılların ilk yarısında bazı Kafkasyalı ailelerin gönüllü olarak Osmanlı topraklarına göç ettiği bilinmektedir. Kırım Savaşı sırasında mecburi bir hareket haline gelen göç olayı, 1862-1865 yılları arasındaki üç yılda zirveye ulaşmış ve 1877-1878, 1890-1908 yılları arasında yoğunlaşarak 1920'lere kadar süregelmiştir. Kafkasya'dan yola çıkan göç kafilelerinin hareketlenme zamanları Osmanlı-Rus ilişkilerindeki değişiklikleri yakından takip etmiştir. Kafkasya'dan Osmanlı ülkesine doğru gelişen tarihi bir mecburiyetin doğurduğu bu kitle göçleri, Osmanlı Devleti'nin sosyal, etnik, ve dini kompozisyonunu radikal olarak etkileyen bir nüfus hareketidir. Bu göç üzerine oluşmuş zengin literatürde, kaynakların çoğunda Çerkes ve Türk kökenli boylar -varlıkları bilinmesine rağmen- herhangi bir ayrıma tabi tutulmadan 'Kafkasyalı' veya daha çok 'Çerkes' genel adı ile adlandırılmışlardır.' (Bice, 1991: 45).

Özellikle 1864 zorunlu göçünün nasıl başlayıp ne şekilde geliştiği 'Çerkes Tehciri' başlığı altında ayrı bir makalede teferruatıyla işlenme ihtiyacı gösterdiği için bu makalede kısa geçilecektir. Ancak, burada Kafkasya'dan Anadolu'ya yönelen bu devasa nüfus hareketinin karakteri hususunda önem arz eden iki husus belirtilmelidir ki, bunlardan birincisi; Sovyet araştırmalarının kahir ekseriyetinde gösterilmeye çalışıldığı gibi söz konusu nüfus hareketi gönül rızasıyla tabii olarak, dahası Osmanlı'nın özendirmesi, din adamlarının da teşvikiyle vukû bulmuş değildir. İkincisi; Kafkas muhacirleri, zor günlerinde kendilerine kucak açıp yer yurt veren Osmanlı Devleti'ne ve toplumuna çok kısa zamanda uyum sağlamış, Türk toplumuyla -kız alıp verme gibi kalıcı ilişkiler yoluyla- bütünleşerek etle tırnak gibi ayrılmaz bir yapı kazanmışlardır. Osmanlı Devleti'nde olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti'nde de toplumun ve devletin her kademesinde önemli görevler icra etmişler ve halen de icra etmektedirler.

İlk Temaslar 

Tarih boyunca bir çok kavmin geçiş ve karşılaşma noktası olarak görülen Kafkasya ile Türklerin ilişkisi M.Ö. 4. yüzyıla kadar gitmektedir. Bölge, önceleri Kırım Hanları vasıtasıyla ve 16. yüzyıldan itibaren de doğrudan Osmanlı Devleti ile ilişki içerisine girmiştir. Bu ilişki bazen kötüleşerek 20. yüzyıla kadar süregelmiştir. (Bice, 1991: 45).

"Ulu Kafkas Dağlarının kuzeyinde yer alması hasebiyle Avrupa kıt'asına dahil olan ırklar ve diller meşheri Kuzey Kafkasya ile Osmanlı Devleti'nin ilk teması, 1451'de Fâtih'in Abhazistan (Sohumkale) üzerine donanmasını göndermesiyle başladı. Taman yarımadasından Soçi'ye kadar Çerkesistan sahilleri de, 1479'dan 1810 Rus istilasına kadar Osmanlı (nüfuzu altın)da kaldı." (Öztuna, 198: 2 / 331-332). 

Kırım'ın elden çıkmasından sonra Osmanlı Devleti, Kafkasya ile ilgili eski politikasını hatalı ve yetersiz bulduğundan, doğu hudutları için büyük önem taşıyan Kafkasya'da dikkatini yoğunlaştırdı. Rusya'ya karşı Osmanlı Devleti'nin Asya'daki topraklarını muhafaza etmek üzere, Çerkesistan'ın bir serhat ülkesi haline konulması düşünüldü. Bunda, Küçük Kaynarca Anlaşması'ndan sonra Çerkesistan sahillerini gezen Kaptan-ı Derya Gazi Hasan Paşa ile Canikli Ali Paşa'nın verdikleri rapor etkili olmuştur (Saydam, 1997: 36). 

Kuban'daki Adıge Kalubatyiko gurubunun Çerkeslere yönelik Osmanlı yardımının Rus müdahalesine yol açacağı endişesiyle geri çevrilmesini savunmasına karşın, esenliği Osmanlı yardım ve desteğinde arayan Zaniko Muhammed Geriy gurubunun görüşünün benimsenmesi sonucu M. Geriy 1781 yılında İstanbul'da bir antlaşma yapmış ve Ferah Ali Paşa yönetimindeki askeri kurul Batı Kafkasya'ya gelmiş, böylece ilk büyük ve etkili Osmanlı müdahalesini gerçekleştirmiş, 1781 yılında da Anapa, Soğucak ve Tsemez kaleleri yeniden yapılmış ve pekiştirilmiştir (Aydemir, 1988: 15).

'Paşa İstanbul'dan din adamları getirerek bunları Çerkesler arasında misyoner olarak kullanma becerisini gösterebilmiştir. Öyle ki, din adamlarının Kafkasya'ya geldiği seneye "İmam yılı" adı verilmiş, bu tarihten sonra Çerkes isimleri bırakılarak Ahmet, Mehmet gibi Osmanlıca isimler alınmaya, çocukların sünneti için sünnetçiler getirilmeye başlanmıştır. Ferah Ali Paşa'nın ölümünden sonra eskiden olduğu gibi ılımlı politikanın yerini baskı aldığından İslamiyetin yaygınlaşması hızını yitirmiştir.'(Aydemir, 1988: 18).
Siyasi ve Askeri İlişkiler Kırım'ın Ruslara geçmesini müteakip, Osmanlı Devleti'nin Çerkesistan'a alakası hızla artmıştır. Ahmet Cevdet Paşa, bu durumu veciz ifadeleriyle şöyle özetler: 'Kırım Hanlığı istiklâl sûretiyle Devlet-i Aliyye'den munfasıl oldukta lede'l-îcâb tevâif-i Çerâkise'den asker celb ve istihdam etmek üzere Devlet-i Aliyye nazar-ı ihtimâmını Çerkesistan'a ihâle etmeğe mecbur olduğundan ahâlîsine dîn-i İslâm telkîn olunup refte refte bu tarafların kâffe-i ahâlîsi putperestlikten geçerek kavî Müslüman olmuşlardır.'(Ahmet Cevdet Paşa, 1986: 95).

16. yüzyılın başlarında Osmanlıların ve Kırım hanlarının tesiriyle İslam Adıge toprağında yayılmaya başladı. 1822'de toplanan kabileler meclisinde kararların şeriate göre alınması kabul edildi; ancak mahalli adetlerin kuvvetli tesiri devam etti (Akiner, 1995: 184).

1578-1579'daki Özdemir Oğlu Osman Paşa'nın Kafkasya seferinden sonra uzun bir müddet, Osmanlı Devleti Kafkasya ile fazla ilgilenmedi. Ancak 1774'den sonra Rusya'nın Kırım'ı ele geçirmek istediği anlaşılınca Kafkasya ile daha yakından ilgilenme ihtiyacı hissedildi. Çünkü burası Rusya'nın güneye doğru inmesini engelleyebilecek tabii bir set gibi idi. Bu bölgede Osmanlı nüfuzunu kurmak veya güçlendirmek için, devleti temsilen Ferah Ali Paşa Anapa'ya gönderildi ve oradaki kalenin inşası görevi ona verildi. Anapa muhafızı olarak Ferah Ali Paşa'dan beklenen Çerkes kabileleri ile ilişki kurarak onları Osmanlı Devleti'nin nüfuzu altına sokmak idi. Kafkasya'da, Dağıstan öteden beri siyasi olmaktan çok dini ve manevi bakımlardan Osmanlı Devleti ile sıkı ilişkilere sahip idi. Ancak Osmanlı Devleti'nin Batı Kafkasya'daki nüfuzu daha da zayıf idi. Osmanlı Devleti hiç bir zaman bu bölgeyi doğrudan doğruya hakimiyeti altına almaya çalışmamıştır. Bilhassa dağlardaki kabileler üzerinde ciddi bir tesiri yok gibi görünmektedir. Kuban boylarında ve ovada oturan Kabileler ile ilişki kurma ve sürdürme görevi Kırım Hanlığı'na bırakılmıştır. İslamiyet'in dahi Kuban Çerkesleri arasında yayılmasında yine Kırım Hanlığı'nın en önemli rolü oynadığı ileri sürülmektedir. Ancak onların İslamiyet'e girişlerinde en önemli katkıda bulunanın Ferah Ali Paşa olduğunu Mehmet Haşim Efendi ve ondan naklen A. Cevdet Paşa ile Lettres'in yazarı ileri sürmüşlerdir. Böylece Çerkesler'in Osmanlı Devleti ile fazla ilişkilerinin olmayışı (Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Çerkes asıllılar hariç), İslamiyet'in geçmişinin burada oldukça yakın oluşu ve dolayısıyla halifenin otoritesini henüz ciddi olarak kabul etmeyişleri ve bin yıllardan beri özgürce yaşamaya alışkın olmalarından dolayı olmalı, bu bölgede Osmanlı Devleti'nin etkisi fazla değildi ( Habiçoğlu, 1993: 99).

'Osmanlı Devleti-Kafkasya ilişkilerinin kilit adamı olan Ferah Ali Paşa 1780'de Soğucak'ta göreve başladıktan sonra ilk olarak Rus istilasından kaçarak Kafkasya'ya gelmiş olan Kırım ve Tamanlı göçmenleri Soğucak'ta iskân etmiştir. Öte yandan paşanın isteği üzerine Sivas, Amasya, Tokat, Gerze ve Sinop civarından 10.000 asker gönderilmiş, bunların bir çoğu Kafkasyalı kızlarla evlenerek orada kalmışlardır. Ferah Ali Paşa'ya elçi gönderen Nogaylardan 2000 kişi Hacılar kalesinde, 10.000'i Hatukay yöresinde ve geri kalan 10.000'i ise o sırada metruk ve harap bir halde bulunan Anapa kalesinde yerleştirilmişlerdir.'(Gökçe, 1979: 30).
Rusya, Küçük Kaynarca Anlaşması ile Kafkasya'nın merkezi bölgelerini işgal etmek için kendisine hukuki bir mesnet oluşturma fırsatını yakalamıştı. Anlaşmanın 21. Maddesinde şöyle denmektedir: 'İki Kabartalar yani Büyük Kabarta ve Küçük Kabarta Tatar taifesiyle vaki civariyetlerinden nâşi Kırım hanlarıyla taallukları olmağla Rusya Devleti'ne tahsis olunmaları maddesi Kırım hanlarının ve meşveretinin ve Tatarbaşılarının idaresine ihale oluna.'(Muâhedât Mecmûası, 1294: 3/1/267). Kırım'ın ilhakıyla birlikte Çarlık yönetimi Kafkasyalıları dünya kamuoyuna, kanuni iktidara baş kaldıran 'âsiler' olarak tanıtmaya başladı. Üstelik Kabardey'e tabi olduğunu iddia ettiği diğer kabileleri de aynı gerekçeyle işgale yelteniyordu. Hakikatte bu uygulamanın kocaman bir yalandan başka bir şey olmadığını haykıran Çerkes beylerinin sesini hür (!) dünyadan duyan ülke olmamıştır. Ancak insaflı bazı şahıslar hararetle bu tarihi hatanın ve mesnetsiz yalanın dünya kamuoyuna duyurulması için üstün gayret sarf etmişlerdir (Söz konusu anlaşmanın Kafkasya'yı alakadar eden maddesinin bir yalana istinad edişi ve bunun Çerkesya'da ve Avrupa'daki yankıları için bkz.; Bell, 1998: 473 ve devamındaki ekler; keza, Longworth: 1996: 1-7).

18. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı Devleti, Rusya ile giriştiği savaşlarda Kafkasyalıları da dahil etmek istiyor ve her defasında onları Ruslara karşı tahrik etmeye çalışıyordu. Aslında aynı tarihler Rusya'nın Kafkasya'ya doğru yayılmaya başladığı (ve hatta Kafkasya'yı ele geçirme amacıyla) harekete geçtiği tarihlerdi. Çerkesler zaten Ruslarla sık sık çatışmakta idiler. Bu nedenle Rusya'ya karşı sürekli bir işbirliği iki tarafın da çıkarınaydı. Ancak Osmanlı Devleti, Rusya ile savaş sona erip barış antlaşmasını imzaladıktan sonra kenara çekiliyor ve Ruslar ile Kafkasyalıları karşı karşıya bırakıyordu. Oysa Çerkesler 1787-1792, 1806-1812 ve 1827-1829 Osmanlı Rus savaşlarında bilhassa Ruslara karşı çarpışmalara katılarak Osmanlıları desteklemişlerdi (Habiçoğlu, 101).

İstanbul'un beklenen alakası, Dağıstan, Kabardey ve Çerkesleri Ruslar aleyhine ayaklandırmıştı. 11 Ekim 1787 tarihinde Anapa'ya gelen beylerbeyi (Köse Mustafa Paşa) görülmemiş bir tezâhüratla karşılanmıştı (Kutay, 1957: 789).

Uzun savaşlar neticesinde yorgun ve zayıf düşen Çerkesler, Osmanlılarla aralarında teessüs etmiş olan münâsebetin daha fiili ve müessir bir şekilde tatbikini temin etmek gayesiyle, Osmanlılardan kuvvet istemişler; bu müracaat kabul edilerek Battal Paşa kumandasında 30.000 kişilik bir Osmanlı kuvveti Karadeniz sahillerinden Tsemez mıntıkasına çıkarılmıştı. Böylece Kafkasya'da ilk defa olmak üzere fiili bir Osmanlı yardımı tahakkuk etmişti. Rusları Kafkasya'dan çıkarmak, Kırım'ı istirdat etmek ve eski Altınordu Hükümetini ihya etmek gibi büyük hedeflerle 1789'da gerçekleştirilen Battal Paşa harekâtı, General Herman'ın taarruzları karşısında başarısızlıkla neticelendi. Fakat Çerkesler yine mukavemet ve taarruzlarına devam ederek Rus kuvvetlerini yerlerinde tuttular. Anapa istikametinde ric'at eden Battal Paşa'yı takip etmelerine imkân vermediler (Berkok, 1958: 393-394).
Daha sonra Rus tarafına geçen Battal Paşa'nın, bu ihanetinin ödülü olarak aldığı en büyük armağan, adının bir şehre verilerek hizmetinin ebediyen tebcili olmuştur! (Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde kâin Batalpaşinsk kenti ve Batalpaşinsk gölü hakkında geniş bilgi için bkz.; Gorkin, 1998). 

Osmanlı Devleti'nin Kafkasya Politikası
Abdülmecit'ten sonraki tüm Osmanlı sultanları gibi annesi bir Çerkes kadını olan Abdülhamit, Kafkas göçmenlerinin saray çevresinde önemli sayıda bulunmaları hasebiyle, çevresindeki olaylardan haberdar olmak isteğiyle Çerkes dilini de öğrenmişti. Gurur, sadakat, yiğitlik gibi meziyetlerini çok iyi bildiği Kafkasyalıları yanında tutmak maksadıyla bir dizi tedbir almıştı (Berzeg, S., 1991: 36).

Bir çoğu Kafkasya asıllı pek çok devlet adamı, aslında Kafkasya'nın Rusya'ya karşı mücadelesine derin bir sempati besliyordu. Hatta oraya yardım edilmesine dahi taraftar idi. Genel olarak Osmanlı Devleti ve kamuoyu Kafkasya'ya yakın duygularla dolu olmakla beraber Rusya ile savaşa yol açmaktan kaçınma zorunluluğu yüzünden pek bir şey yapılmıyordu. Ancak yine de, az da olsa şahısların gayretleri ile Kafkasya'ya yardım sağlanabilmiştir (Habiçoğlu, 102).

Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu zor şartlara ilave olarak yeni sıkıntıları beraberinde getirse de göç akını; -devletin göçleri kontrol altına alarak uygunsuzlukları önlemeye çalıştığı görülmekle birlikte- kesin bir şekilde yasaklanma yoluna gidilmemiştir. Çünkü böyle davranmak; insanlığa, devletin şanına ve halifenin bütün Müslümanların koruyucusu olduğu prensibine ters düşerdi (Habiçoğlu, 106).

Osmanlıları Kafkasya'ya yönelten uzun vadeli siyasi hedefler:

1) Orta Asya Türkleriyle birleşebilmek için, Kırım-Kuzey Kafkasya-Astrahan-Kazan hattına sahip olmak.
2) Hızla gelişerek güneye inmekte olan Rusya'nın Kuzey Kafkasya'yı işgalini önlemek.
3) Rusya ile dini yakRusya ile dini yakınlığı olan Gürcistan'ın Rusya ile coğrafi birleşmesini önlemek.
4) Uzak-Doğu ticaretinin önemli noktaları durumundaki Karadeniz'in doğu limanları ve Astrahan'ı elde etmek (Berzeg, N., 1996: 61). 

Çerkezistan'a silah ve cephane sevk edildiği hususunda Rus Elçiliği'nin şikayeti üzerine 21 B (Receb) 1273 (20 Mart 1857) tarihinde oluşturulan komisyonun, eski Bosna Nâzırı İsmail Paşa ile Livâ Ferhat Paşa'yı suçlu bularak ilkini Bursa'ya, ikincisini Kütahya'ya sürgüne göndermesi; sonucun elçiliğe bildirilmekle beraber Rusya ile dostluğu zedeleyen bu tür olayların tekerrür etmemesi için olayın gerek resmi yazılarla memurlara, gerekse Takvîm-i Vekâyi'de yayınlanarak kamuoyuna duyurulması Osmanlı Hükümeti'nin o zamanki Kafkasya politikasını yansıtan bir tutum olmuştur (Reşid Paşa, 1899: 51-53).

1739'da Osmanlı Devleti ile Rusya arasında imzalanan Belgrat muahedesinde her iki taraf ta Kabardey bölgesinin bağımsızlığını itiraf ettiği halde (Muâhedât, 1877: 3/1/247), 1740, 41 ve 42 senelerinde Rus Çarı'nın Sultan I. Mahmut'a yazdığı yazılarda 'Çerkeslerin ve Kabardeylerin varisi ve hakimi' unvanı kullanıldığı ve Osmanlıların da III. Ivan'a cevaben yazdıkları yazılarda aynı unvanın kullanılması (Muâhedât, 1877: 3/1/247), bölgedeki Rus hakimiyetinin tanındığı anlamına geliyordu.

Rusları müşkil duruma düşürmek maksadıyla sinirin öte tarafında yasayan Çerkesleri ve Abazaları ayaklandırmak yolunda ilgili Türk makamları tarafından bazı faaliyetler yapıldığı bilinmektedir. Bu hususta Kafkaslardan Türkiye'ye gelen ve vaktiyle Rus ordusunda general olan Musa Kunduk(ov)'un büyük bir rol oynadığı malumdur. Osmanlı hududuna yakın sahadaki Çerkesler ayaklandığı takdirde Rusların müşkül bir duruma düşecekleri ve cepheden bir çok kuvvetin bu sahaya gönderileceği muhakkak idi.

Nitekim 1877 yılı Mayıs ortalarında Türk harp gemileri Kafkas sahilindeki Suhum Kalesi'ni bombardıman etmişler ve Musa Kunduk(ov) tarafından teşkil edilen 'muhacir' Çerkes kıt'aları sahile çıktıktan sonra, oradaki Abazalar da harekete katılmışlardı. Bunun üzerine Ruslar Suhum kalesini ve civarını boşaltmak ve ayaklanmayı bastırmak için bir miktar muntazam Rus askerini sevk etmek zorunda kalmışlardı. Kafkaslardaki Müslümanların Ruslara karşı ayaklandıkları takdirde, Ruslar için mühim bir durum meydana gelebileceği kanaatini teyit etmişti (Kurat, 1990: 94-95).

Enver Paşa tarafından Kafkaslarda, Türkiye ile Rusya arasında büyük bir tampon devlet kurulması görüşü ortaya atılmıştı. Fakat Türk ordusunun Rusya karşısında mütemadi mağlubiyetleri, böyle bir projenin gerçekleşmesini geciktirmekte idi.

Enver Paşa'nın Kafkaslardaki Çerkeslerin ayaklandırılması işi ile yakından ilgilendiği bilinmektedir. Daha 1914 yılı Ağustosunda, Enver Paşa'nın teşviki ile (Çerkes) Müşir Fuat Pasa, Çerkesleri Ruslara karşı ayaklandırabileceğini ümit etmişti. Müşir Fuat Pasa, harp başladıktan sonra Türkiye'de yaşayan Kafkas ve Dağıstanlı bazı mümtaz kişilerden 'Türk Sıhhi Misyonu' adı altında bir Kafkas komitesi kurmuştu. Bu komite Kafkaslarda, birkaç muhtar ülkeden müteşekkil bir devlet teşkilini ve bunun başına da bir Osmanlı prensinin geçirilmesini dahi tasarlamıştı. Bir de Doğu Kafkaslarda Ruslara karşı bir isyan çıkarılması da düşünülmüştü (Kurat, 500).

Osmanlı hükümet mahfillerinde ve Osmanlı ordusunda Kafkaslara ilgi daima mevcuttu; çünkü Çerkes menşeli memur ve subaylar hiçbir zaman eksik değildi.

Enver Paşa Kafkaslarda bir 'İslam Devleti' kurmak ve Türkiye ile Rusya arasına bir set çekme siyaseti güdüyordu.

Sovyet hükümetinin protestosu tabiatıyla dikkat nazarına alınmadı ve cevap dahi verilmedi. Babiâli kendi menfaatine uygun gördüğü siyaseti devam ettirdi. Şimali Kafkas murahhasları ile Batum'da 8 Haziran 1918 tarihinde bir de 'dostluk' antlaşması imzalandı. Bu anlaşma gereğince Türk Hükümeti 'Şimali Kafkas Cumhuriyeti'ne askeri yardımda bulunmayı ve dostunu dış tehlikelerden (yani Rus Kazakları ve Bolşeviklerden) korumayı üzerine almıştı. Nitekim Şimali Kafkas Cumhuriyeti, teşekkülünden hemen sonra, Kazaklar ve Bolşeviklerin hücumuna uğramıştır (Kurat, 488). Yeni kurulmuş bu cumhuriyete her türlü desteği vermek gerektiğini savunan aydınların basında gelen A. Ağaoğlu, bunun gerekçesini su şekilde açıklıyordu:

'…Kafkas Müslümanlarıyla aramızdaki dini, lisani ve ırki münâsebetler bizi Kafkas Müslümanlarının mukadderatına lakayt bırakamaz. Biz ister istemez bunların halini ve maruz kalacakları tehlikeleri nazar-ı dikkate almak mecburiyetindeyiz… 

Kafkasya'nın zaafından bilistifade Ruslar yeniden bizimle hem-hudut olan bu memleketi yine ellerine geçirmeye teşebbüs edebilirler. Bizim için bu mühim bir mesele olur. Biz Kafkasya'yı kuvvetli ve bizimle Rusya arasında muhkem bir hâil olarak görmek isteriz...' (Ağaoğlu, 1918: 4).

KAYNAKÇA

- Ağaoğlu, A., 'Kafkas Hükümetinin Beyannamesi', Tercümân-ı Hakîkat, 25 Mart 1334/1918, No: 13323. 
- Ahmed Cevdet Paşa, Tezâkir I, hazırlayan; C. Baysun, Ankara, 1986.
- Akiner, S., Sovyet Müslümanları, çeviren; T. Bozpınar, İnsan Yayınları, İstanbul 1995.
- Aydemir, İ., Göç, Ankara, 1988.
- Bell, J.S., Çerkesya'dan Savaş Mektupları, Kafkas Vakfı Yayınları, çeviren; S. Özden, İstanbul 1998.
- Berkok, İ., Tarihte Kafkasya, İstanbul, 1958.
- Berzeg, N., Çerkes Sürgünü, Ankara, 1996.
- Berzeg, S. E., 'Osmanlı İmparatorluğunda Demokratikleşme Savaşımı ve Kuzey Kafkasyalılar', Kafkasya Gerçeği, sayı; 4, Samsun, Nisan 1991.
- Bice, H., Kafkasya'dan Anadolu'ya Göçler, TDV Yayınları, Ankara, 1991. 
- BOA. (Başbakanlık Osmanlı Arşivi), Nâme-i Humâyun no: 8.
- Gorkin, A. P. vd., Geografiya Rossii Entsiklopediya, BRE, Moskva, 1998.
- Gökçe, C., Kafkasya ve Osmanlı İmparatorluğu'nun Kafkasya Siyaseti, İstanbul, 1979.
- Habiçoğlu, B., Kafkasya'dan Anadolu'ya Göçler, İstanbul, 1993.
- Kurat, A. N., Türkiye ve Rusya, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1990. 
- Kutay, C., Türkiye İstiklâl ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi, İstanbul, 1957.
- Longworth, J., Kafkas Halklarının Özgürlük Savaşı, çeviren; S. Özden, Rey Yayınları, Kayseri, 1996.
- Muâhedât Mecmûası, Dersaadet, 1294 (İstanbul, 1879).
- Öztuna, Y., Osmanlı Devleti Tarihi, FFK yayını, İstanbul, 1986.
- Reşid Paşa, Âsâr-ı Siyâsiyye, Dersaadet, 1315 (İstanbul, 1899).
- Saydam, A., Kırım ve Kafkas Göçleri (1856 - 1876), TTK Yayınları, Ankara, 1997.

Fethi Güngör

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
RT @gilahsteney: Bu hikayeyi daha önce de duymuştum bir dadeden çok araştırdım doğruluğunu Şorten Askerbiy'in Kazanokue Jabağı kitabında da…
BBC News Türkçe - Kafkasya'nın incisi Abhazya'da seçim zamanı: Ülke küçük, yarış büyük - Fehim Taştekin https://t.co/bjR7eWQ8gt
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı