Falcı Kadın

Aralık 17, 2018

Adıge Pşısexer, s.101. Anlatan: Kuşü İbrahim Ç’eç’oğlu, 69 yaşında. Weç’epşıye Köyü. Derleyen: Nepş’e/khuy Zawır Derlendiği yıl: 1960

Köyün birinde yoksul, yaşlıca, dul bir kadın varmış; küçük oğlu ile birlikte yıkık-dökük küçük bir kulübede yaşarmış. Kadın zengin ailelere hizmetçilik yaparmış, hizmetinin karşılığını da tam olarak alamazmış ama yine de sabreder, kıt kanaat geçinip giderlermiş. Kadının çocuğu küçük olmasına rağmen akıllı ve de kurnazmış. Bir gün annesine:

“Anne” demiş, “Sen kendini iyi bir fasulye falcısı olarak tanıt! Ben bir şeyler çalayım. Çaldığım şeyleri saklayayım, sakladığım yeri de sana söyleyeyim. Eşyası kaybolan kişi önünde sonunda mutlaka sana gelecektir. Sen de fasulye falı açarak kaybolan eşyayı bulursun. Eşyası bulunan kişi sevinecek, sana birçok armağan veya ödül verecektir. Böylece geçinip gideriz.

Anne öneriyi içine sinmese de kabul etmiş. Çocuk bir gece feodallerden birinin bir kısım eşyasını çalmış, götürüp bir çit dibine gömmüş, hemen gelip çalıntı eşyaları gömdüğü yeri annesine söylemiş. Ertesi gün feodal beyin adamları, efendilerinin bir kısım eşyalarının kaybolduğunu, bunların muhakkak çalınmış olduğunu duyurmuşlar, aramış, taramışlar ama hiçbir yerde bir iz bulamamışlar. Sonuçta fasulye falına baktırmaya karar vermişler. Kim bakar, kim bilir? Derken köydeki falcı kadını hatırlamışlar.

Falcı kadın fasulyelerini önüne serpmiş, ikili üçlü eşleştirmiş., tekrar karıştırmış, açmış yeniden eşleştirmiş. Sonunda:

“Tamam” deliş, “buldum, gelin bakalım!”

Önlerine düşmüş, çitin kenarına götürmüş:

“Kazın bakalım şurayı” demiş.

Hemen kazmışlar. Kaybolan eşyaları çıkarmışlar.

Feodal bey bu olaya hem hayret etmiş, hem de eşyalarının bulunmasına çok sevinmiş. Falcı kadına da neredeyse bir yıl yetecek kadar bol yiyecek ve giyecek malzemeleri vermiş; onu dost olarak korumaya almış.

Bu şekilde ana ile oğul, bir-iki yıl danışıklı iş yaparak yaşamlarını iyice düzeltmişler. Güzel bir ev yaptırıp, küçük kulübeden kurtulmuşlar. Ambarlarını iki üç yıl yetecek kadar tahıl ve yiyeceklerle doldurmuşlar. İki de inek alıp bağlamışlar. Yeniden orta halli iyi bir aile olmuşlar.

Aylar yıllar böyle geçip giderken yaşlı kadının şöhreti her tarafa yayılmış. Bir gün gelmiş başka bir köyde bir zenginin bütün eşyaları çalınmış. Bu zengin adam falcı kadının ününü duymuş olduğundan adam gönderip onu, kendi yanına getirtmiş. Kadına:

“Senin çok usta bir fasulye falcısı olduğunu duydum. Onun için davet ettim. Çok miktarda altın ve gümüşüm çalındı. Eğer onları bulmamı sağlarsan sana çok para ve mal veririm. Kandırmaya kalkarsan da kafanı keseceğim. Ona göre bütün marifetini göstermelisin” demiş.

Falcı kadın oğlu ile anlaşarak yaptığı her zamanki işe benzemeyen bu hırsızlık meselesinden son derece tedirgin olmuş. Ne yapacağını, ne edeceğini bilememiş. Beye:

“Ben, burada bu kalabalıkta bir şey yapamam. Bana yalnız kalacağım sakin bir ev verirseniz elimden geleni yaparım” demiş.

Bey, istediği evi vermiş.

Bu arada usta falcının getirtildiği haberi de köyde yayılmış. Gecenin bir yarısında, falcı kadının yattığı odanı kapısı tık tık vurulmuş. Kadın korku içinde;

“Kim o” diye seslenmiş. Kapıyı vuran kişi alçak sesle:

“Anne ne olursun aç kapıyı1 Beni içeri al! Korkma söz veriyorum sana hiçbir zararım dokunmayacak” demiş yalvarmış.

Kadın kapıyı açınca tanımadığı iki delikanlı girmiş içeri. Gençler kadının elini öperek:

“Ah güzel cici annemiz, bağışla bizi! Hırsızlığı yapan biziz. Bir hata ettik işte. Ne olur bizi ele verme! Bizi ele verirsen eğer, bey asla yaşatmaz, parça parça eder” demişler. Falcı kadın hemen kafasını çalıştırmış ve gençlere:

“Peki” demiş, “sizleri ele vermeyeceğim. Ama çaldığınız altın ve gümüşleri sakladığınız yeri söyleyin. Beni yormayın!..

Gençler geceleyin gizlice kadına, çalıntıları gömdükleri üç ayrı yeri göstermişler. Oradan herkes dağılmış. Kadın da misafir kaldığı eve gizlice dönüp yatmış.

Sabah olunca falcı kadın zengin beyin yanına gitmiş. Onun yanında avucunda salladığı fasulyeleri döşemenin üstüne serpmiş. Biraz durup beklemiş, fasulyeleri eşleştirmiş, toplamış tekrar dağıtmış, toplamış ve sonra:

“Bana kazmalı kürekli iki adam verin” demiş.

Bey derhal isteneni yapmış. Kadın önde, adamlar arkada gitmişler. Kadın üç ayrı yeri de kazdırmış. Bulduklarını getirip beyin önüne koymuşlar. Oturup bir bir saymışlar. Çalınan kıymetli eşyaların hepsinin tamam olduğu görülmüş. Bey kadının bu marifetine şaşırıp kalmış. Kadının ünü daha da yayılmış, dillere destan olmuş.

Falcı kadın, beye:

“Hırsızlar üç kişiydiler. Köyün yakınındaki ırmaktan geçip gitmişler. Bir süre sonra gelip altınları gömdükleri yerden çıkarıp alacaklardı. Kim olduklarını da belki söyleyebilirdim ama benim fasulyelerim nehir ötesine etki etmiyor” demiş. Bey:

“Kıymetli eşyalarım bulundu ya, yeter bana, gerisini boş ver!” demiş. Falcı kadına da pek çok kıymetli eşya ve armağan vermiş.

Birkaç gün sonra ana oğul oturup konuşmuşlar. Çocuk anasına:

“Anne” demiş, “bu işe artık bir son vermek lazım. Yoksa bir gün foyamız meydana çıkacak. Yeteri kadar mal mülk edindik. Güzel bir evimiz de var. Ben hırsızlığı, sen de falcılığı bırakacaksın. Bu işin sonu yok”.

“Peki oğlum” demiş kadın, “doğru söylüyorsun, artık bu işi bırakmamız lazım. Şöyle yapalım: Eski küçük kulübede işe yarar ne varsa çıkaralım. Sonra da kulübeyi ateşe verelim. Fal açtığım fasulyelerimin de kulübede yandığını, bu yüzden artık fal bakamadığımı söyleyeyim. Bu haberi yayalım. İşi böylece tatlıya bağlarız”.

GFece olunca çocuk kulübede işe yarar ne varsa boşaltmış, kulübeyi de ateşe vermiş. Kulübe iyice tutuşunca ana oğul:

“Yangın vaaar!.. Yanıyoruuuuuz!... Yetişiiin!....” diye bağırmış. Herkes koşmuş, yetişmiş ama iş işten geçmiş, kulübe yanmış kül olmuş. Kadın yangına koşup gelen köylülerin huzurunda, ağlayıp dövünerek:

“Eyvah! Eyvah! Eşyalarım gitti, fal fasulyelerim de yandı. Eyvah ki eyvah! Ben ne yaparım şimdi? Dünyada fal bakamam artık!” diye herkese duyurmuş.

Böylece yaşlı kadın ile küçük oğlanın hileleri meydana çıkmadan fasulye falcılığı sona ermiş. Kadın da, küçük oğlu da ömürlerinin sonuna kadar dürüst bir hayat sürmüş.

(Çerkes Masalları, Türkçesi M.Yasin Çelikkıran-TEŞÜ, Kafkas Derneği Yayınları, 2001)

Kral ve Akıllı Adam

Aralık 17, 2018

Adıge Pşısexer, s.98. Anlatan: Wışşıy Ç’ışıkhu.

Kıralın biri, halkının içinde akıllı biri var mı diye merak etmiş. Saray görevlilerinden üç adam çağırtmış. Birincisine;

“Sen bana, ak saçlı, kara sakallı bir adam bulup getireceksin”. İkincisine:

“Sen kara saçlı, ak sakallı bir adam bulup getireceksin”. Üçüncüsüne:

“Sen de saçı sakalı olmayan, dazlak bir adap getireceksin” demiş.

“Bu üç adamı bulmadan gelirseniz, hayatınızla ödersiniz ha” diyerek pekiştirmiş.

Üç adam halkın arasına karışmış, aramış taramış sormuş soruşturmuş. Çok geçmeden kıralın istediği şekildeki adamları bulup getirmişler. Niçin getirildiklerini bilmeyen üç kişi bekleme salonunda otururken dazlak olanı diğerlerine sormuş:

“Biz üç garibanı acaba buraya niçin getirdiler, biliyor musunuz?”

Onlar da:

“Doğrusu; Kıralın bize ne diyeceğini, ne yapacağını bilemiyoruz, meraktan çatlayacağız. Kıral sizi istiyor dediler, apar topar yakalayıp getirdiler” demişler.

Dazlak adam:

“Bne sizin buraya niçin çağrıldığınızı biliyorum” demiş. Öbür ikisi merakla:

“Ne olur biliyorsan söyle lütfen” diye yalvarmışlar. Dazlak adam birincisine:

“Kıral sana ‘Senin niye saçın beyaz sakalın siyah’ diye soracak. Sen de ‘Saçım sakalımdan önce çıktı. Onun için önce çıkan saçım önce ağardı, sakalım da henüz ağarmadı, siyah kaldı’ diyeceksin” demiş. İkincisine sormuş:

“Peki sen, sana ne sorulacağını biliyor musun?”

“Ah nereden bileyim! Garibanın tekiyim ben. Ne yazık ki ne sorulacağını da, ne cevap vereceğimi de bilemiyorum” demiş. Dazlak ona da:
”Eğer kıral sana da ‘niçin saçın siyah da saklın beyaz’ diye sorarsa, ‘Benim de saçım sakalımdan önce çıktı ama sakalımın erken ağarmasına sebep olan evlatlarımdır. Haylaz bir oğlumla şımarık bir kızım var. Onların yakışıksız ve düşüncesizce hareketlerine dayanmak için sakalımı sıvazlıya sıvazlıya sakalım erken ağardı, saçımsa siyah kaldı’ dersin” demiş.

Çok geçmeden kıralın adamları gelmiş, saçı beyaz sakalı siyah olan adamı içeri götürmüşler.

Kıral sormuş:

“Senin neden saçın beyaz da sakalın siyah?”

Adam dazlak adamın dediğini hatırlamış:

“Efendim, saçım sakalımdan önce çıktı. Erken çıkan saçım, geç çıkan sakalımdan önce ağardı” demiş.

Kıral ikinci adamı çağırtmış ve sormuş:

“Senin niye saçın siyah da sakalın beyaz?”

Adam cevap vermiş:

“Oğlumla kızım yüzünden, sayın kıralım. Haylaz bir oğlumla şımarık bir kızım var. Bunların yaptıkları yakışıksız ve düşüncesiz hareketler yüzünden ‘Allahım sen bana sabır ver’ der, hep sakalımı sıvazlardım. Yıpranan sakalım bu nedenle erken ağardı” demiş.

Kıral bu kez, saçı sakalı olmayan, tüysüz adamı içeri aldırmış:

“Senin ne saçın, ne sakalın ne de bıyığın var. Nedendir, ne oldu onlara” diye sormuş.

Dazlak adam:

“Anlatayım, değerli kıralımız. Ben annemle babamın tek çocuğuyum. Annemle babam beni paylaşamadı. Babam oğlan olmamı istedi, annemse ‘hayır kız olmazsa olmaz, illa ki kız olacak’ diye tutturdu. Kavga dövüş nizah derken belden yukarısı annemin, belden aşağısı babamın oldu. Başımın yüzümün tüysüz olması bundandır efendim, isterseniz belimden aşağısını da gösterebilirim” deyince kıral:

“Gereği yok, tama anlaşıldı; öteki ikisine de sen öğretmiş olmalısın. Neyse haydi gidin bakalım” diyerek herkesi dışarı çıkarmış, dazlak adamı alıkoymuş ve “Değerli Thamate! Eğer götürebileceksen sana istediğin kadar altın vereceğim” demiş.

“Götürmeye götürürüm de” demiş dazlak adam, “götürecek kabım yok”.Kıral iki gözlü bir heybe getirtmiş, “götürebileceğin kadar al” diyerek önüne sandığını koydurmuş.

Dazlak adam, ara sıra kaldırıp deneyerek taşıyabileceği kadar altınla doldurmuş heybeyi.

“Teşekkür ederim saygıdeğer kıralımız” diyerek vedalaşmış ve ayrılmış:

Kıral muhafızlara haber göndermiş, “Bu adamı sağ salim dışarı çıkarın ve yolcu edin” demiş.

Dazlak adam hayatında görmediği, hiç ummadığı ve beklemediği bu zenginlikten pek mutlu olarak memleketine doğru yola koyulmuş.

Kıralın vezirlerinden biri, yolda dazlak adamla karşılaşmış:

“İyi yolculuklar saygıdeğer büyüğüm! Sırtındaki yük biraz ağır gibi. Ne getiriyorsun böyle” diye sormuş. Dazlak adam hiç çekinmeden:

“Altın getiriyorum” demiş.

“Gerçekten bunların hepsi altın mı” şaşırmış vezir.

“Evet” demiş dazlak adam, “İnanmıyorsan bak” demiş ve heybenin ağzını açıp göstermiş.

“Peki nereden aldınız bunu?”

“Nereden olacak, kıral hazretleri verdi” demiş dazlak adam.

“Nasıl olur da bu kadar altın verir kıral! Neredeyse bir ülkeyi kurtarmaya yetecek kadar çok altın var burada. Bunda bir iş var” demiş vezir.

“Ne çaldım, ne de boğuşup, dövüşüp zorla aldım. Kıralın kendisi verdi bunları bana” demiş dalsak adam.

Vezir hızla kırala gelmiş:

“Şurada, yakında bir adamla karşılaştım; sırtındaki heybe altınla doluydu ve ‘bunları bana kıral verdi’ diyordu” demiş.

“Doğru ben verdim onları” demiş kıral.

“Peki niçin verdiniz sayın kıralımız” diye sormuş vezir.

“Kısmeti olan mülkü de bulur vezir hazretleri” demiş kıral, “adam o mülkü aklıyla hak etti”.

“Peki sayın kıralımız! Geri alırsam bu mülkü bana verir misiniz” demiş vezir iştahla.

“Veririm ama” demiş kıral, “öldürmeyeceksin, zorla almayacaksın. Aklınla hak edip alabilirsen onu sana veririm, bir o kadar daha eklerim. “Peki ya alamazsam” demiş vezir.

“O zaman dazlak adam ne isterse yaparım, senin de kelleni kopartırım.”

Vezir kabul etmiş, yola koyulmaya hazırlanıyormuş. Kıral uyarmış:

“Adamın nereden geldiğini bilmiyorum, yaya olarak yetişemeyebilirsin, atla git!”

Vezir atına binip hızla yola koyulmuş. Bir süre sonra ileride ovada kara kuru ufak tefek bir adam görmüş. Atını kamçılamış, tez zamanda yetişmiş. Bakmış ki gerçekten de aradığı dazlak adamın ta kendisiymiş. Yanına yaklaşmış ve:

“Ğogu mafe wéjapşiy, Thamate* maf/İyi yolculukların olsun, ey uğurlu büyük” diyerek selamlamış. Birlikte giderken vezir, dazlak adama bir şey sormak istediğini söylemiş. Adam:

“Sor evlat sor! Bildiğim bir şeyse cevaplarım” demiş. Vezir bu söz üzerine:

“İnsanlar arasında ‘üç horoz ötüm sesi’ diye bir tabir kullanılır. Bununla ne demek isterler? Bu tabirin anlamı nedir?” diye sormuş. Dazlak adam:

“Şu gördüğün gökyüzü yedi kattır. Alttan yedinci kat olan en süt katta bir horoz vardır. Aynı şekilde üstten yedinci kat olan birinci katta da bir horoz vardır. Yeryüzünde yaşayan insanların da horozları vardır. Yedinci kattaki horoz ötünce birinci kattaki horoz duyar. Birinci kattaki horoz ötünce de yeryüzündeki horozlar duyar. İşte üç horoz ötüm sesi” dedikleri budur” diye cevap vermiş.

Bir süre sonra vezir:

“Sayın büyüğüm, yine bir şey sormak isterim” demiş.

“Sor, biliyorsam söylerim” demiş dazlak adam.

“Yalan ile gerçek arasında ne fark vardır”

Dazlak adam:

“O ikisinin arasında şu dört parmak vardır” demiş ve elini kaldırarak avuç kısmını şakağına koymuş. Sözlerine şu şekilde devam etmiş: “Şu iki gözün gördüğü gerçek, şu iki kulağın duyduğu yalandır”.

Vezir biraz umutsuzluğa kapılmış. Ama adamı illa ki akıl yoluyla bir açmaza sokmak isteğinden:

“Af edin, sayın thamate, yine bir sualim var, cevap vermek sizi sıkmıyorsa, lütfen beni aydınlatır mısınız” demiş. Adam:

“Ne sorarsan sor, biliyorsam cevap veririm, bilmiyorsam susarım” demiş. “Ancak ben yayayım, sen atlısın. Atına binip biraz dinleneyim. Sorularını o zaman cevaplayayım” demiş. Vezir hemen attan inmiş, dazlak adam binmiş. Yola devam etmişler. Yaşlı adam biraz dinlendikten sonra:

“Şimdi ne istersen sorabilirsin” demiş.

Vezir hemen:

“Bazen insan gece zengin olarak yatıyor, sabahleyin hiçbir şeyi olmayan zavallı bir fakir olarak kalkıyor. Bazen de bunun tersi oluyor. Akşamleyin yoksul biri olarak yatıyor, sabahleyin zengin kalkıyor. Bu nasıl oluyor” demiş.

“Anlatayım” demiş yaşlı adam, “gayet basit. Biraz önce sen atlıydın ben yaya, şimdi ise ben atlıyım sen yaya. İşte o bahsettiğin de bunun gibi bir şey. Her şey değişiyor, değişim hayatın yapısında var”.

Vezir bu yaşlı ve tüysüz adamla başa çıkamayacağını, altınlara el koyamayacağını anlamış, yolcudan izin isteyerek,

“Yollarımız burada ayrılıyor. Sana iyi yolculuklar” demiş ve geri dönmüş. Evine gelmiş, kıralın huzuruna çıkmadan önce biraz dinleneyim demiş ama bir türlü saraya gitmek istemiyormuş. Bir hafta geçtikten sonra kıral vezirin durumunu araştırmış. Dönmüş olduğunu öğrenince huzura çağırtmış. Kıral:

“Anlat bakalım neler oldu” demiş

Vezir olan biteni, sorduğu soruları, aldığı cevapları bir bir anlatmış. Bunun üzerine kıral:

“Seni öldürtmekle benim elime bir şey geçmez. Ama şunu bil ki, benim verdiğim bir şeyi sen geri alamazsın. Senin geri alabileceğin bir şeyi de ben vermem. Ben insanlara hak ettikleri şeyi veririm. Hak edilen şey de geri alınamaz. O verilen şey yerini bulmuştur. Aklının ermediği ve seni ilgilendirmeyen şeylere bir daha karışma! Devlet işleri tecrübe ve akılla yönetilir. Şu andan itibaren vezirliğin sona germiştir. Haydi git, sen de senin gibilerin arasına katıl” demiş ve huzurundan kovmuş.

*Thamate/Thamade: Etimooljik olarak; Thame yate biçi-miyle “Tanrılara sunu yapan, sunak sunan, (Thame yade biçimiyle “Tanrıların huzura kabul ettiği) anlamlarına gelmekte olup, Adıgelerde yöneticilere, önderlere verilen bir sandır. Bu anlamda köy muhtarlarına da Thamete denir.

Aile reisinden, mahalle ve köy muhtarına, il ve bölge başkanlarına hatta devlet başkanına kadar her yönetici ve öndere Thamate denildiği gibi, belirli bir işin yapılması süre ve süreciyle sınırlı olmak üzere “Kup Thamat/Gup Thamade: Grup başkanı, Grup yöneticisi, önderi” kategorisi de vardır. Bu çerçevede genç kızların, gençlerin de Thamateleri olur. Adıge töresinde, iki kişi dahi olsa, bir ortak iş için yola çıktıklarında bunlardan biri mutlaka Thamate, diğeri de yardımcısı olur, töresel, toplumsal görev ve sorumluluklar böylece yerine getirilir.

Thamate, genellikle akıllı, bilgili, becerikli, çevrede sayılan kişidir. Yegane bilgi kaynağının deneyim olduğu dönemlerde yalnızca yaşlılar, daha yaşlı olanlar Thamate olabilirdi. Sonradan bilgi kaynaklarının çoğalmasına koşut olarak, özellikle de demokratik Adıge boylarında “barışta dili, savaşta kılıcıyla önde olan Thamatemizdir” anlayışı benimsenmiştir. Ancak yine de grubun en yaşlısı her zaman “nahıjj thamate/yaşlı önder” san ve sıfatıyla anılmış, daima danışman olarak değerlendirilmiş, toplumda saygın bir yer tutmuştur. Burada Thamate “saygıdeğer büyük, yaşlı” anlamındadır.

(Çerkes Masalları, Türkçesi M.Yasin Çelikkıran-TEŞÜ, Kafkas Derneği Yayınları, 2001)

Anaç Domuz ve Tilki

Aralık 17, 2018

Bu masalın daha kısa bir varyantı Adıge Pşısexer, s.36’da yer almakla birlikte rahmetli T’EŞÜ Mehmet Yasin Çelikkıran bu masalı başka bir kaynaktan çevirmiştir. Ancak hangi kaynaktan çevirdiği saptanamamıştır. (Fahri Huvaj) 

Anaç domuz ve tilki dost olmaya karar vermişler. Karşılıklı oturup bugün ne yapalım, ne edelim, nereden ne yürütelim diye konuşurken tilki ortaya bir fikir atmış:

“Bir köye gidip tavuk çalalım, getirip yiyelim”, demiş.

Birlikte bir köye gitmişler, köyün alt tarafındaki evlerin birinden iri ve etli bir tavuğu kapıp getirmişler. Tilki tavuğu tek başına yemeyi düşünüyormuş ve aklına bir hile gelmiş. Domuza demiş ki:

“Domuz kardeş, gel bir karar alalım. Bu tavuğu ikimizden biri yesin. Çünkü bir tavuk ikimize az gelir”.

“Peki” demiş domuz, “ama bu iş nasıl olacak, tavuğu kimin yiyeceğine kim karar verecek?”

Bunun üzerine tilki:

“Hangimiz daha yaşlıysa tavuğu o yesin” demiş.

“Peki kabul” demiş domuz, “fikir senden geldi. Söyle bakalım kaç yaşındasın?”

Tilki tuzağa düşer mi hiç, hemen bir rakam söylememiş:

“Şu anlatacaklarımı dinlersen kaç yaşında olduğumu anlarsın” demiş ve başlamış anlatmaya:

“Bu yaşadığımız dünya var ya, eskiden böyle değildi. Her yer suyla kaplıydı. Şimdiki kocaman kara parçaları, kıtalar, adalar küçük birer kaya halinde orada burada tek tük bulunurdu. Deniz beni bazen bu kayaların üzerine atar, bazen de geri çeker götürürdü”.

Bunları dinlerken domuz ağlamaya başlamış. Tilki ne olduğunu anlamadan:

“Ne oldu domuz kardeş? Bir tavuk için ağlıyorsan çok ayıp. Senin gibi yiğit ve güçlü bir hayvana yakışmıyor” demiş.

Domuz içini çekerek cevap vermiş:

“Ben tavuk için değil, vaktiyle çektiklerimi anımsadım da ona ağlıyorum. Senin zamanında denizlerde tek tük kaya varmış. Onlara tutunup dinlenebiliyormuşsun. Benim zamanımda o da yoktu ya. Deniz durmadan beni bir oraya bir buraya atar savururdu. Yavrularım bile denizde doğardı. Senin yaşadığın zamanı da gördüm ben. Yüzerek kayalara geldiğimde tilki ayak izleri görürdüm. Demek o izler senenmiş. O sıkıntılı ve zahmetli günleri bana hatırlattın, onun için ağlıyorum”.

Tilki bunun üzerine:

“Peki” demiş, “Domuz kardeş bu anlattıklarına göre sen benden daha yaşlısın, tavuk da senin hakkın, haydi ye afiyet olsun”.

Domuz da tavuğu bir solukta yemiş bitirmiş.

Ertesi akşam yine köye gitmişler, bir tavuk daha çalıp getirmişler. Tilki yine kafasında bir hile kurmuş, domuza:

“Domuz kardeş, artık çok geç oldu, yatalım, kim daha güzel rüya görürse tavuğu o yesin. Rüyalarımızı da yarın kalkınca anlatırız” demiş.

Domuz hiç itiraz etmeden hemen uykuya yatmış. Biraz sonra kalkmış, tilkinin uyuyup uyumadığını kontrol etmiş. Uyuduğunu görünce gizlice gidip tavuğu yemiş ve dönüp yatmış.

Sabahleyin tilki erkenden kalkmış ve horul horul uyuyan domuzu uyandırmış:

“Domuz kardeş, kalk, kalk! Bak, çok güzel bir rüya gördüm, dinle” demiş ve başlamış anlatmaya:

“Rüyamda dünyanın kıralı olmuşum. Herkes önümde saygıyla eğiliyor. Önüme bir yemekler koyuyorlar ki hepsi birbirinden güzel. Hizmetkarlar her istediğim yemeği yapıp getiriyorlar.. Etli, balıklı, sebzeli öyle güzel yemekler ki yemeye doyamıyorsun. Ben o görkemli sofrada yerken sen de orada kapının kenarında durmuş bana bakıyorsun”.

Tam bu sırada anaç domuz:

“Sus sus tilki kardeş, bir dakika izin ver” demiş ve başlamış konuşmaya:

“Biliyor musun ben de aynı rüyayı gördüm. Böyle saltanatlı bir yaşam içinde olan ve öyle zengin ve çok çeşitli yemekler bulunan sofralarda oturup karnını doyuran tilki kardeş gelip çalıntı bir tavuğu yiyecek değil ya, dedim ve geceleyin kalkıp tavuğu yedim”.

Tilki bu cevaba fena halde içerlemiş ama belli etmemiş. Gidip tavuğun olduğu yere bakmış. Gerçekten de tavuk yerinde yokmuş. Dönüp domuzun yanına gelmiş ve ona:

“Seninle ben dost olamam, bundan sonra herkes kendi başının çaresine baksın” demiş ve oradan uzaklaşmış.

(Çerkes Masalları, Türkçesi M.Yasin Çelikkıran-TEŞÜ, Kafkas Derneği Yayınları, 2001)

Adıge Pşisexer, s.62. Anlatan: Xhut Yerecıb Biram oğlu, 68 yaşında, Cahable Köyü. Derleyen: Xhut Şamseddin. Derlenen yıl: 1969.

Ormanlar kıralı yaşlı aslan bir gün hastalanmış. Haber tez zamanda orman halkı tarafından duyulmuş. Herkes hasta ziyaretine koşmuş. Her nasılsa kurtla tilki haberi duymamış ve hasta ziyaretine gelmemişler.

Bir gün kurt ormanda pinekleyip dururken saksağan tepesinde bitivermiş:

“Ne ayıp şey şu benim gördüğüm manzara! Hasta ziyaretine bile gitmeden tek başına dolaşıp duruyorsun, nedir bu halin senin? Orman halkından nedir üstünlüğün?” demiş.

Neye uğradığını anlayamayan kurt ürkmüş ve saksağana sormuş:

“Ne hasta ziyareti? Kim ki hasta olan?”

“Kıralımız hasta, duymadın mı” demiş saksağan.

“Kıralımızın hasta olduğunu duysam gitmez miyim hiç? O nasıl söz komşu?” demiş kurt.

Hemen tırıslamış, asanla ziyarete gitmiş. Hasta yatağında ıhlayıp tısılayarak yatan aslana yaklaşmış ve saygı ile sormuş:

“Hasta olduğunuzu duymadım kıral hazretleri! Lütfen bağışlayınız! Şimdi duyar duymaz koşarak geldim. Biraz daha iyisiniz değil mi muhterem kıralımız?”

Hasta aslanın yanındaki soydaşı ve koruyucusu kaplan hiddetle:

“Ne demek duymadım, bilmiyordum? Bütün orman halkına haber verildi. İstesen duyardın.”

Zılgıtı yiyen kurt, utangaç ve mahcup bir şekilde kem küm ederek gere geri çekilip, diğer hayvanların arasında yerini almış. Ama yine de söylemeden edememiş:

“Ben geç kaldım ama daha hiç gelmeyenler de var! Şurada toplananlar arasında tilkiyi göremiyorum.”

Kapının önünde beklemekte olan karga, konuşmaları duymuş ve hemen fırlayıp tilkiye yetiştirmiş:

“Hey, zavallı tilkicik! Çabuk ol, çabuk ol! Bütün hayvanlar hasta kıral aslanın evinde toplanmışlar. Kurt başta olmak üzere bütün düşmanların seni ona gammazlıyor.”

Tilki, dilci saksağana teşekkür ettikten sonra koşar adım ormana dalmış gitmiş. Su kenarında bir turna sürüsüne rastlamış. ‘Şimdi tam da istediğim oldu’ diye düşünerek turna sürüsünün arasına hızla dalmış ve içlerinden birini yakalamış. Ağzında yakaladığı turna ile koşa koşa hasta aslanın yanına gelmiş, huzuruna çıkıp:

“Hastalandığını duyunca, kıral hazretleri, turna etiyle kurdun aşık kemiği kaynatılıp içirilirse hastaya iyi gelir diye duymuştum da, turna avlamaya gitmiştim, hemen yakalayamadım, biraz geciktim, özür dilerim. İşte turna etini getirdim, şifa olsun, saygıdeğer kıralımız” demiş.

Tilki bunları söyleyip, geri geri çekilerek diğer hayvanların arasında yerini alırken kurda da “beni gammazlar mısın, görürsün sen gününü” der gibi bakmış. Kurt da “Ben sana gösteririm” der gibi dişlerini göstermiş. Aşçılık görevini yapmakta olan tavşan, turnayı kapmış:

“Turna etini ben hemen haşlar, hazırlarım ama, kurt aşık kemiğini nereden buluruz, bilemem” diyerek kaplana bakmış.

Kaplan bir süre hayvanları göz ucuyla süzdükten sonra büyük bir başkan edasıyla:

“Bizim şimdi kurt aşık kemiği aramaya gidip kaybedecek vaktimiz yok. Hasta kıralımıza daha çok acı çektiremeyiz. Hemen şuracıkta hazır olan kurdun aşık kemiğini çıkarın da kıralımızı bir an önce iyileştirelim” demiş.

Kaplanın talimatını duyunca kurt sıvışmak için yavaş yavaş kapıya doğru yaklaşmaya çalışmış ama bunu fark eden koca ayı bir pençe darbesiyle kurdu yere sermiş. Diğerleri de saldırmış ve ayağının birindeki aşık kemiğini çıkarmışlar. Alıp aşçı tavşana yetiştirmişler, kaynamakta olan turna etine kurt aşık kemiği de eklenmiş. İlaç hazırlanmaya başlamış. Yaralı kurt da ayağını yalayıp duruyormuş. Tilki usulca yanına sokulmuş:

“Bir daha beni gammazlar mısın, seni çalı kuyruk seni! Daha neler getiririm başına görürsün! Düşün de konuş bakın da otur, dediklerini unutma bundan böyle, olur mu” demiş, sağladığı büyük başarıdan duyduğu övünç ve sevinçle ormana dalmış, işine bakmış.

(Çerkes Masalları, Türkçesi M.Yasin Çelikkıran-TEŞÜ, Kafkas Derneği Yayınları, 2001)

Baykuşun Verdiği Ders

Aralık 17, 2018

Köyün birinde her dileği gerçekleşen, herkes tarafından çok sevilen ve sayılan Peygamber adlı iyi yürekli, çok iyi bir insan yaşarmış. Bu Peygamber’in bir de karısı varmış; herkesten daha iyi, daha pahalı, lüks şeylere sahip olmak istermiş, bunun için kocasına hükmedip, istediklerini yaptırmaya karar vermiş. Karısı bir gün bu ermiş kocasına: 

“İnsanlar seni çok seviyor, sana çok saygı duyuyor. Her dilediğini gerçekleşiyor. Bir iş, bir yardım için sana başka köylerden de pek çok insan gelip gidiyor. Onlar ‘Filancanın evi hangisi’ diye sormak zorunda kalıyorlar. Şöyle büyük bir konak yaptır, çatısı kuş tüyüyle kaplı olsun. Bakan, gören herkes senin evin olduğunu anlasın. İnsanlar sormaya gerek kalmadan doğruca gelsinler, seni kolayca bulabilsinler.”. 

Adam karısının önerisini doğru bulmamış: 

“Ben herkesten farklı biri değilim. Her dilediğim gerçekleşiyor diye herkesten farklı yaşamaya kalkışmam. Onlardan iyi ve üstün biri olduğumu düşünmem, öyle davranmam doğru olmaz” demiş. 

Ama her nasılsa, kadın kocasını etkilemiş ve istediğini yapmaya ikna etmiş. 

“Peki madem öyle istiyorsun, yarın bütün kuşların buraya uçup gelmelerini sağlarım, tüylerini yoldurur, şimdiye kadar kimsenin yapmadığı, bilmediği şekilde evin çatısını kuş tüyüyle kaplatırım” demiş. Her dilediği gerçekleştiğinden, ertesi gün böyle olmasını dilemiş ve buyurmuş. 

Onun buyruğuna kimse karşı gelemediğinden bütün kuşlar gelmişler ama baykuş gelmemiş. 

Adam baykuşa haber göndermiş, gelmemiş, ikinci kez haber göndermiş, yine gelmemiş, üçüncü kez haber gönderince o da zorunlu olarak gelmiş. 

Adam kızgın ve öfkeli bekliyormuş, baykuşa çıkışmış: 

“Bu kadar çok haber göndermem gerekmiyordu. Niçin böyle davrandın” demiş. 

Baykuş, bağışlanmayacağını düşünerek: 

“Çok önemli işlerim vardı. İzin verirseniz anlatırım, izin vermezseniz de ne yapalım, boynum kıldan incedir” demiş. 

“Bunca haber göndermeme karşın gelmemenin nedenini bilmek isterim. Mutlaka anlatmalısın. Anlat, anlat bakalım!” 

“Kurulalı beri dünyaya gelmiş insanlarla dünyadan göçmüş insanları saymaya kalktım ama” diye başlamış söze baykuş, “sormayın, bazen dünyaya gelenler fazla çıkıyor, bazen de dünyadan göçenler. İşin içinden bir türlü çıkamadım, başım döndü, perişan oldum değilse, bilirim elbet; sizin çağrınıza gelmemek olmaz.” 

“Şimdi hesabı denk getirdin de geldin öyle mi?” 

“Evet, hesabı denk getirdim.” 

“Peki, nasıl yaptın bu işi?” 

“Birinde ölenler, kalanlardan fazla çıktı, birinde de kalanlar ölenlerden fazla. Sonunda, yanlış olduğunu bildiği halde karısının sözünü dinleyenleri ölmüşlerin arasında sayınca hesap denk geldi. Sonra ben de hemen geldim.” 

Adam o anda hatasını anlamış, toplanan bütün kuşları serbest bırakmış. Böylece baykuş sayesinde adam, yanlışından geri dönmüş, evi de herkesin evi gibi kalmış.
Adıge Pşısexer, s.57. Anlatan: Xhut Yerstem, Neçerezıy Köyü.

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

https://t.co/z2AVKFGjVf
Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
RT @gilahsteney: Bu hikayeyi daha önce de duymuştum bir dadeden çok araştırdım doğruluğunu Şorten Askerbiy'in Kazanokue Jabağı kitabında da…
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı