Adıge Pşısexer, s.182. Anlatan: Xhut Yerecıb Biram oğlu, 69 yaşında, Cacehable Köyü’nden. Derleyen: Xhut Şamseddin. Derlendiği yıl: 1969.

Bir ülkede yoksul mu yoksul, perişan mı perişan bir adam yaşarmış. Üstü başı yamalı yırtık, ambarı boş ve delik, kıtlık içindeymiş. Biraz da akıldan noksanmış. Yokluk canına tak etmiş. Bir gün Tanrı’nın yanına gidip, durumunu anlatmaya, yardım istemeye karar vermiş ve yollara düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş, derken ormanın içinde geniş bir açık alana ulaşmış. Alanın ortasında kocaman bir ayı inleyip durmakta, başını yerden yere, kuru topraklara vurmaktaymış.

Garip yolcu dayanamamış:

“Neden böyle kafanı yerden yere vurup duruyorsun? Yazık değil mi canına” diye sormuş.

“Sana ne bundan, sen ne karışıyorsun? Hem sen ne arıyorsun bakim buralarda, nereye gidiyorsun?”

“Ben çok yoksul, garip bir insanım. Artık hiçbir yaşama olanağım kalmadı. Bir şeyler yapması, yardım etmesi için yalvarmaya Tanrıya gidiyorum” demiş garip yolcu.

“O zaman Tanrıdan benim için de bir şey iste! Başım ağrıdan sızıdan çatlıyor, dayanamıyorum. İşte böyle gördüğün gibi kafamı yerden yere vuruyorum. O zaman acısı biraz kesiliyor. Derdime bir çare bulsun, sana söylesin. Sen de bana iletirsin. Ömrüm oldukça sana bal taşırım” demiş.

Garip yolcu:

“Peki, senin için de sorarım. Kısmet olursa cevabını da getiririm” diyerek ayrılmış, yoluna devam etmiş.

Az gitmiş, uz gitmiş derken, bahçesinde birçok meyve ağacı olan bir eve rastlamış. Eve misafir olmuş. Ev sahibi hoş karşılamış, çok iyi davranmış. Gece sohbet esnasında fakir adam yola çıkış nedenini anlatınca, ev sahibi:

“Madem ki Tanrıya gidiyorsun, benim de bir ricam var tanrıdan. Onu da öğrenip bana iletirsen sana çok teşekkür ederim” demiş. “Benim sıkıntım şu: Görüyorsun bahçemde pek çok ağaç var. Bu ağaçlar ilkbaharda rengarenk çiçek çar her taraf burcu burcu kokar. Sonra meyveye oturur, dalları kırılacak gibi meyve dolar taşar. Ama bir iki hafta geçmeden hepsi kurur, dökülür. Böylece birçok ağacım olmasına rağmen hiç meyve alamam. Yapmadığım şey kalmadı. Artık ne yapacağımı bilemiyorum. Ne yapmam gerektiğini tanrıya sorup öğrenirsen sevinirim” demiş.

“Peki” demiş garip yolcu, “senin bu dileğini tanrıya ulaştırırım!”

Ertesi gün tekrar yola koyulmuş. Az gitmiş, uz gitmiş, bir padişahın toprağına gelmiş. Muhafızlar yakalayıp garip yolcuyu kırala götürmüş. Büyük ve gösterişli bir konakta oturan kıral adama sormuş:

“Nereden gelip nereye gidiyorsun, nedir derdin?”

“Ben büsbütün çaresizlik ve perişanlık içinde kalınca, ne yapayım, tanrıya gideyim de derdime bir çare bulsun diye yola çıktım” demiş garip yolcu.

“Öyleyse benim de bir dileğim var tanrıdan, onu da ilet. Alacağın cevabı bana getirirsen seni çok memnun ederim” demiş kıral ve dileğini söylemiş: “Kırallık sürem uzun mu olacak yoksa kısa mı? Bunu öğren gel!”

Fakir yolcu kırala:

“Peki, tamam. Size söz veriyorum. Dileğinizi tanrıya ulaştıracağım ve alacağım cevabı size getireceğim” demiş.

Bir gece kıralın ülkesinde misafir kaldıktan sonra ertesi gün erkenden yola çıkmış. Az gitmiş, uz gitmiş büyük bir ırmağa rastlamış. Irmağın kenarına gelmiş karşıya nasıl geçeceğini bilemeden bir aşağı bir yukarı gidip gelmeye başlamış. Bu sırada ırmağın karşı tarafında iri yarı bir adam görünmüş.

“Hey yabancı! Oralarda ne dolaşıp duruyorsun? Ne istiyorsun? Nereye gidiyorsun” diye sormuş iri yarı adam.

“Sormayın, böyle yoksul, perişan halime bir çare bulur umuduyla tanrıya yalvarmaya, danışmaya gidiyorum”.

“Onun cevabını ben vereyim sana” demiş iri yarı adam, “Senin yoksulluğunun sona ermesi ve rahat bir hayata kavuşman için önce akıllı olman lazım. Aklın olmadıkça zengin olamazsın. Ayrıca aklını da iyi kullanmasını bileceksin. Akıllı olup aklını yerinde kullanırsan fukaralık ve perişanlığın biter” demiş.

Tanrıyı arayan adam:

“Benim derdime çare buldun. Sağ ol! Sana çok teşekkür ederim. Ancak yola çıktığımda rastladığım ve bazı dileklerini tanrıya ulaştırmamı isteyen dilek sahipleri var. Onların isteklerini söylersem çaresini bana anlatır mısın? Çünkü ben onlara söz verdim. Alacağım cevabı onlara götürmem gerek” demiş.

“Tabii söylerim” demiş iriyarı adam, “yapmaları gereken her şeyi anlatırım, sen de onlara iletirsin”.

Bunun üzerine garip yolcu başlamış anlatmaya:

“Ben buraya gelirken bir ayıya rastladım. Şiddetli baş ağrısı çekiyor, hafifletmek için kafasını yerden yere vuruyordu. Bu ağrıyı gidermek için çare soruyor.

Beni konuk eden bahçe sahibi bir adam: Ağaçlara iyi baktığı halde bir türlü meyve vermediklerini bunun nedenini sorup çaresini istiyor.

Yolda beni misafir eden bir kıral da kırallık süresinin uzun mu yoksa kısa mı olacağını merak ediyor.

Bu sözleri dinleyen iriyarı adam:

“Ayının baş ağrısının geçmesi için delinin birini yemesi lazım. Bir deli bulup yerse bir şeyi kalmaz.

Bahçesinde bol meyve ağacı olan adama söyle, o bahçenin altında altın damarı var. O altın damarları ağaçların köklerine zarar veriyor. Bahçeyi kazsın altınları çıkarsın, ağaçlar çok güzel meyve vermeye başlayacaktır.

Kıralın saltanat süresine gelince, bu soruyu soran aslında kıral değil kıraliçedir. Yani kadındır. Ama bunu kendisinden başkası bilmiyor. Onun kadın olduğu meydana çıkıncaya kadar saltanatı devam edecektir. Ne zaman ki bu belli olur, o zaman kırallığı sona erer” demiş.

Böylece sorularının hepsinin cevabını alan garip yolcu iriyarı adama çok teşekkür etmiş. Geri dönerek yola koyulmuş. Önce kıral ülkesine gelmiş, muhafızlara kıralla özel görüşme yapmak istediğini söylemiş. Kendisini kırala çıkarmışlar. Kıral adamı hemen tanımış ve özel odasına almış. Fakir adam kırala:

“Değerli sultanım! Siz aslında erkek değil kadınmışsınız. Kırallığınızın süresi kadın olduğunuz anlaşılıncaya kadardır. Kadın olduğunuz ortaya çıkınca saltanatınız sona gerecekmiş” demiş. Bunun üzerine sultan:

“Benim bu durumumu senden başka bilen yoktur. Gel, benimle evlen, kırallığı da sen üzerine al. Sen de ben de rahat bir hayat sürelim” demiş. Ama bizim hak yolcusu:

“Çok teşekkür ederim ama bunu kabul edemem. Çünkü benden dertlerine çare bekleyen, söz vermiş olduğum kimseler var. Onların dileklerini yerine getirmeye söz verdim” demiş ve oradan ayrılmış.

Uzun süren bir yolculuktan sonra, bahçesi meyve vermeyen bol ağaç dolu adamın evine ulaşmış. Adam tanrı yolcusunu güzel karşılamış. Yemeklerini yedikten ve biraz dinlendikten sonra ev sahibi sormuş. Bizim gariban yolcu, ev sahibine:

“Senin bahçenin altında altın damarı varmış. Bu damarlar ağaçların köklerinin gelişmesine engel oluyormuş. Bahçeyi kazıp altınları çıkarırsan ağaçların bol ve güzel meyveler verecekmiş” demiş. Bu sözleri duyan ev sahibi:

“Sen benim dileğimi tanrıya ulaştırdın ve çaresini bulup getirdin. Gel burada kal,, bahçeyi birlikte kazalım. Çıkan altınları da paylaşalım, yarısı senin yarısı benim olsun. Büyük bir çiftlik kuralım, ömrümüz boyunca rahat bir hayat süreriz” demiş.

Garip hak yolcusu:

“Sağ olasın, buna benim ihtiyacım yok, hem ben artık aklımı kullanmasını öğreneceğim, hem de benden derdine çare için haber bekleyen ayı var, ona gidip derdine çare olmalıyım” demiş. Bir gece misafirlikten sonra yola çıkmış. Gide gide doğruca ayının bulunduğu ovaya varmış. Ayıyı bulmuş. Fakir yolcuyu tanıyan ayı sevinerek:

“Ne haber getirdin? Çabuk anlat!” demiş. Hak yolcusu olan bizim garip:

“Sen deli bir adam yersen baş ağrın geçermiş. Şimdiden bir deli bulmaya çalış” diye tembih etmiş. Ayı:

“Başka neler gördün, başından neler geçti? Tanrıyı nasıl buldun? Bütün bunları anlat bana, böylece başımın ağrısı da biraz hafifler” deyince, tanrıyı arayan adam, başından geçen olayları bir bir anlatmış. Kadın olan kıralın teklifini, altın damarlı bahçeyi ve sahibinin teklifini ve kendisinin verdiği cevapları da eksiksiz anlatmış. Olup biteni hayretle dinleyen ayı:

“Ben senden daha delisini bulamam” demiş ve adamı bir vuruşta yere yıkmış, parçalayıp yemiş.

O günden beri ayının başı artık ağrımazmış. Bu masal da hep böyle anlatılır dururmuş.

(Çerkes Masalları, Türkçesi M.Yasin Çelikkıran-TEŞÜ, Kafkas Derneği Yayınları, 2001)

Hımbıl Kız

Aralık 17, 2018

Adıge Pşısexer, s.179. Anlatan: Şşeweş’ü Hacmos Hacebiy oğlu, 63 yaşında. T’uapse İlçesi’nden. Derleyen: Xhut Şamseddin. Derlendiği yıl: 1974.

Çok zengin bir ailenin evde kalmış, geçkin bir kızı varmış. Kız güzel olmaya güzelmiş ama o kadar şımarık, tembel ve hımbılmış ki, odasından avluya bile çıkmazmış. Hasta gibi hep yatağında oturur, yatar, yemeğini bile yatağına getirtirmiş. Bu hımbıllığı yüzünden hiçbir delikanlı kendisiyle evlenmeyi düşünmüyor, ilgilenmiyor hatta kimse gelip ona kur bile yapmıyormuş.

Başka köyden bir delikanlı kızın bu halini duymuş ve kendi kendine “ben onun hakkından gelirim” diye düşünmüş ve bu kızla evlenmeye karar vermiş. Bir gün gelip anne ve babasından kızı istemiş. Ona:

“Kızımız ev kadını olacak biri değildir, çok tembel ve huysuzdur. Tembelliği nedeniyle gece gündüz yatağından çıkmadığından tuluk gibi şişip kalmıştır. Biz evladımız olduğu için kıyamıyor, zorunlu olarak çekiyoruz ama onunla evlenmeye kalkmak akıl kârı değildir. Bir başkası onun kahrını çekemez” demişler.

Delikanlı:

“Onun tembelliği benim için dert değil, onunla evlenmeme izin verin, sizin baktığınız gibi ben de bakarım” demiş.

Anne babası:

“Peki, maden onunla geçinmeyi göze alıyorsun, sen bilirsin. Bizden günah gitti, al götür, ama sonra bize kusur bulma” demişler.

Bunun üzerine delikanlı ailesinden izin alıp, kızla konuşmak ve ona evlenme teklif etmek üzere odasına girmiş ve dileğini kıza söylemiş. Kız:

“Seninle evlenirim ama beni köyüne sırtında götüreceksin. Ayrıca burada nasıl yatağımdan çıkmadan yaşıyorsam beni öyle yaşatacaksın. Ben hiç iş yapmam, benden yemek, çamaşır gibi işler bekleme” demiş.

Delikanlı:

“Pekala, kabul. Bakarım, zaten bu durumunu bilerek sana talip oldum” demiş ve kızı sırtına alarak köyüne götürmüş. Babasının evindeki gibi yatağa yatırmış, bakmaya başlamış. Yemek zamanı gelince delikanlı yemek yapıp götürüyor, yatağında yediriyormuş. Birkaç gün böyle devam etmiş.

Bir gün delikanlı ormandan odun getirip eve döndüğünde, karısının yatağının karşısındaki, her zaman oturduğu, yattığı divanda kedinin yattığını görmüş.

“Kalk git bu divandan” demiş kediye, ama kedi nereden anlasın, anlamamış ve aldırmamış. Kedi divandan kalkmayınca:

“Ben bir dediğimi bir daha tekrarlamam” diyerek kamasını çekmiş, hımbıl kızın gözleri önünde kediyi öldürüp dışarı atmış ve yerine oturmuş.

Delikanlı yine bir gün ava gitmiş. İyi cins iki av köpeğinden birini yanına almış, diğerini evde bırakmış. Avdan döndüğünde, evde bıraktığı köpek sahibini üzerine atlayarak sevinçle karşılamış. Delikanlı köpeğe:

“Defol başımdan, üzerime atlayıp durma” demiş.

Köpek aldırmamış, sahibinin bir önüne bir ardına zıplayarak oynamak istiyormuş. Delikanlı:

“Ben bir dediğimi bir daha tekrarlamam” diyerek tüfeğini çıkarmış ve köpeği vurmuş.

Bir süre sonra delikanlı hımbıl karısına:

“İstersen seni annenin babanın yanına gezmeye götüreyim” demiş. Kadın buna pek sevinmiş ve “peki” demiş. Delikanlı yolluklar hazırlamış, atları arabaya koşmuş, karısını da arabaya taşıyıp oturtmuş ve yola çıkmışlar. Gidecekleri köye yakın bir yerde delikanlı:

“At yoruldu galiba, biraz dinlendirelim”, diyerek arabayı durdurmuş. Atı çözmüş, yemlemiş, kendisi de bir ağacın altına oturmuş. Bir süre sonra delikanlı “artık yola çıkalım” diyerek atı arabanın yanına getirmiş. Fakat hayvan bir türlü arabaya koşulmak istemiyormuş.Delikanlı:

“Gir şu koşuma, huysuzluk etme” demiş ama hayvan bu, anlamamış yine koşuma girmeyince:

“Ben bir dediğimi bir daha tekrarlamam” diyerek tüfeği çekip atı vurmuş. Karısına dönerek:

“Hadi bakalım, atın yerine sen geçeceksin, koşuma gir” demiş.

Hımbıl kadın:

“İstediğini yapmazsam bu adam beni de vurup öldürecek” diye korkarak arabanın koşumunu boynuna geçirmiş, arabayı çeke çeke köye götürmüş.

Köydeki evlerinin kapısına gelince, kızlarının arabaya koşulu olduğunu gören anne babası çok şaşırmış.

“Sen yataktan hiç çıkmaz, yerinden kımıldamazdın, şimdi at gibi araba çekiyorsun, ne oldu sana” diye sormuşlar. Hımbıl kız:

“Kocam çok sert bir adam. Bir dediğini bir daha tekrarlamıyor, sözünü dinlemeyeni ya kamayla ya tüfekle vurup öldürüyor. Arabayı çekmeseydim beni öldürürdü. Aman siz de ne derse yapın, karşı çıkmayın” demiş.

Kızlarını eve, damatlarını konuk evine almışlar. Birkaç gün kaldıktan sonra damat, “artık gidelim” diyerek izin istemiş.

Kaynanası çok güzel yolluklar hazırlamış. Oğlunu da yaylada otlamakta olan atı getirmesi için göndermiş. Damat onu beklemeden karısına:

“Haydi arabayı getir” demiş. Karısı hemen gitmiş, at yerine kendini koşup arabayı getirmiş. Annesi üzülerek:

“Kızım, atımız yok değil, arabayı neden sen çekiyorsun? Biraz sonra oğlan atı getirecek, biraz bekleyin” demiş. Kız:

“Ben ölmek istemiyorum anne, kocam bir söylediği sözü bir daha tekrar etmez, işin ucunda ölüm var” demiş ve arabayı çekerek köyden çıkmışlar. Köylüler hımbıl kızın nasıl bu hale geldiğine hayret etmişler. Biraz sonra yolda kızın erkek kardeşi atı yetiştirmiş. Ablasının yerine atı koşmuşlar ve yollarına devam etmişler.

Miskin ve tembel kadın bundan sonra ülkenin en akıllı ve fedakar, en yardımsever, en çalışkan kadını olarak ün salmış ve öyle anılır olmuş.

(Çerkes Masalları, Türkçesi M.Yasin Çelikkıran-TEŞÜ, Kafkas Derneği Yayınları, 2001)

Palavracının Şansı

Aralık 17, 2018

Adıge Pşısexer, s.172. Anlatan: Xhut Yerecıb Biram oğlu, 60 yaşında, Cacehable Köyü’nden. Derleyen: Xhut Şamseddin. Derlendiği yıl: 1960.

Bir zamanlar köyün birinde çok övünen ve palavra atan bir adam yaşarmış, “Ben istediğim zaman Allah’la konuşabilirim, istersem yağmur yağdırır, istersem kuraklık yaratırım” dermiş.

Büyük bir kuraklık baş gösterince köylüler gidip adama yalvarmış:

“Ne olursun acı bize, Allah’la konuş da yağmur yağdır!”

Palavracı adam bunu yapamayacağını bildiğinden, kurtulmak için bir çare düşünmeye başlamış.

“Öyleyse yarın akşamüzeri köylülere soralım, uygun görürlerse yağdıralım” demiş, “sığırtmacın dönüş vaktinden biraz önce tepeye çıkın da kendi aranızda konuşup anlaşın”.

Ertesi akşamüzeri köyün ileri gelenleri söylenen vakitte sığırtmacın yamacında toplanmış. Köylülere:

“Ey ahali, benden böyle bir ricada bulundular. Sizler de uygun buluyorsanız, yerine getirmeye çalışacağım. Hepiniz yarın yağmur yağmasını istiyor musunuz?”

Köyün yaşlıları kendi aralarında homurdanmaya başlamış:

“Benim yarın ot çekmem gerekiyor” demiş biri.

“Ben yarın yola çıkacağım. Aman ha yağmur yağmasın, yağacaksa da yarından sonra yağsın” demiş bir başkası.

Palavracı adam bu durum karşısında:

“Görülüyor ki herkes yarın yağmur istemiyor, öyleyse yarından sonra toplanıp bir karar verelim” demiş.

Kararlaştırılan gün herkes yine aynı yerde toplanmış. Palavracı ayağa kalkıp söz almış:

“Ey ahali, yarın yağmur yağdırmamı hepiniz istiyorsanız, ricanızı yerine getireyim” demiş.

Köyün yaşlıları yine kendi aralarında homurdanmışlar:

“Yarın bizim düğüm-nümüz var, aman ha yağmasın” demiş biri.

Bir diğeri:

“Yahu yarın bizimkilerin çamaşır günü. Yıkanan çamaşırların kuruması lazım, yarın kesinlikle yağmur istemeyiz, eğer yağdırırsan var ya ömür boyu bir daha konuşmam seninle” demiş bir başkası. Böylelikle köylüler yine fikir birliğine varamamış.

Palavracının istediği de zaten buymuş. Ayağa kalkıp, yağmur isteyenlere hitaben:

“Arkadaşlar! Kusura bakmayın, görüyorsunuz, bir kısmınız yağmur istiyor, bir kısmınız istemiyor; bu durumda benim yağmur yağdırmam doru olmaz, işi oluruna bırakalım” demiş ve palavracılığına bir zarar getirmeden işin içinden sıyrılmış, dönüp muzaffer komutan edasıyla şişine şişine evine gitmiş.

(Çerkes Masalları, Türkçesi M.Yasin Çelikkıran-TEŞÜ, Kafkas Derneği Yayınları, 2001)

Adıge Pşısexre, s.167. Anlatan: Hamtexhu Ayub, Pçıhal’ıkhuay Köyü. Derlendiği yıl: 1935. Derleyen: Tsey İbrahim.

Köyün birinde yaşlı bir karı koca yaşarmış.

Bir gün, “Şu bizim kart horozu keselim de kendimize bir ziyafet çekelim” demişler. Kadın kümesten horozu yakalayıp çıkarmış, kocası kesmiş, kadın tüylerini yolup temizlemiş, etleri parçalayıp şıwana* koymuş, pişirmek için ocaktaki çengele asmışlar. Altına da ateş yakmışlar.

Akşam üstü su tam kaynamaya başlamışken evlerine genç bir misafir gelmiş. Karı koca horozun etine ortak olacağı düşüncesiyle misafir gelmesine pek memnun olmamışlar. Çerkesler’in en yoksulu dahi konuk ağırlamaktan hoşnut olduğuna göre bunların kim olduğunu anlamak kolay değil elbette ama her nasılsa açgözlü birileri olmalı.

Akşamüstü konuğa süt, yumurta, peynir vb. hazırda ne varsa çıkarmışlar. Erken yatması için yatağını da sermişler. Böylelikle pişmiş horozun etini karı koca kendi başlarına yemek niyetindelermiş. Ancak konuk da bunu sezinlemiş, gelip ocağın başına oturmuş. Onlarla sohbete başlamış. İçinden de “bu açgözlü karı kocaya bir güzel ders vermeli diye geçiriyormuş. Kafasından bir plan kurmuş.

Sohbet sırasında kadın kocasına:

“Ocağın ateşi sönmek üzere, git de biraz odun getir!” demiş. Adam odun kırıp getirmek için dışarı çıkmış. Biraz gecikince “Nerede kaldı bu adam” diyerek karısı da arkasından çıkmış. Misafir bunu fırsat bilerek, şıwandaki pişmiş horozu aceleyle çıkarmış ve serilmiş yatağın yorganının altına saklamış. Onun yerine odanın bir köşesinde bir leğen içinde suya bastırılmış duran bir çift çarığı getirip şıwanın içine atmış ve gelip yerine oturmuş.

Çok geçmeden karı koca kucaklarında odunla odaya girmişler. Ocağa odun atarak ateşi artırmışlar. Evin erkeği, misafirin pek yatmaya niyetli olmadığını görünce konuşup vakit geçirmeye başlamış. Sohbet sırasında adam misafire sormuş:

“Sen kaç yaşındasın oğul?” Misafir:

“Horoz kukuriku diye ötmeyi kesip, onun yerine çarık fokur fokur ses çıkararak kaynamaya başladığında ben tam yirmi beş yaşına girmiş oluyorum” demiş.

Karı koca:

“Ne garip şey bu senin söylediğin söz yahu? Biz hayatımızda böyle bir bilmece ile yaş söylendiğini ilk kez duyuyoruz. Hiçbir anlam veremedik” diye gülüşmüşler.

Misafir:

“Çok geçmeden anlarsınız” demiş ve izin alıp yatmak istemiş. Yatağa girerek yorganı başına çekmiş, önceden yorganın içine sakladığı pişmiş horozu yavaş yavaş ses çıkarmadan yemeye başlamış. Bir taraftan da tam uyumuş gibi yaparak horlama numaraları yapmış.

Karı koca biraz vakit geçtikten sonra, “misafir artık iyice uyudu” diyerek sessizce şıwanı ocaktan indirmiş. Bakmışlar ki şıwandaki su kapkara.

Adam:

“Horozu kaynata kaynata kararttık galiba” demiş. Kaşığını şıwana daldırıp bir parça koparıp ağzına atmış. Çiğnemiş çiğnemiş ama bir türlü dişleri eti kesmiyormuş. Karısına:

“Yahu bu et çarık gibi olmuş, dişlerim bir türlü kesmiyor” demiş.

Kadın kocasının ağzına baktığında şaşırmış, gidip evin bir köşesinde duran leğene bakmış ki kocasının ıslatmak üzere koyduğu çarıklar yerinde değil. Hızlı adımlarla kocasına yaklaşmış:

“At o çiğnediğin şeyi, o senin eski çarığının bir parçası” demiş. Adam ağzından çarık parçalarını çıkarmış, çok fena olmuş. Karı koca ne yapacaklarını şaşırmış. Ama misafir gencin bilmece şeklindeki yaş bildirme meselesini anlamışlar. Yaptıklarından utanarak gidip yatmışlar. Ertesi gün de hiçbir şey olmamış gibi konuklarını yolcu etmişler.

*Şıwan: Çerkes tenceresi

(Çerkes Masalları, Türkçesi M.Yasin Çelikkıran-TEŞÜ, Kafkas Derneği Yayınları, 2001)

Kadının Fendi

Aralık 17, 2018

Adıge Pşısexer, s.164. Anlatan: Pşıdatekhue Hiyse. Weç’epşıye Köyü’nden, 60 yaşında. Derleyen: Bırant’e L. Derlendiği yıl: 1960.

Bir karı-koca bir akşam uzun uzun tartışmışlar. Erkek, hiçbir kadının kendisini alt edemeyeceğini söyleyip duruyormuş. Kadın da bunu kabul etmiyormuş.

“Öyle deme!, ‘cadı bir kadının insana yapmayacağı şey yoktur’ demiş atalarımız. Bunu sınamadan laf olsun diye dememişlerdir herhalde” demiş. “İyi arkadaşları olan akıllı bir adama hangi kadın ne yapabilir ki” demiş adam, “kendisinin bilmediği bir şey olsa bile, gider arkadaşlarına danışır, onlardan aldığı akılla kadına yine üstün gelir.”

“Hayır doğru değil söylediğin” demiş kadın, “cadı bir kadına rastlarsan eğer, seni kendi arkadaşlarına bile bağlatır, istediğini yapar”.

Erkek bunu kabul etmemiş, derken anlaşamamışlar ve tartışmaya son vermişler. Kadın kendi söylediğinin doğruluğunu kocasına kanıtlamaya karar vermiş.

Adam, sabahleyin erkenden çift sürmeye gitmiş. Ardından da kadın ona azık götürmek için evden çıktığında balık pazarına uğramış ve çokça taze balık satın alıp yanında götürmüş. Kocası çift sürerek tarlanın öbür ucuna varınca, dönüşte süreceği cizinin kenarına balıkları sıra ile gömmüş.

Adam:

“Baksana olup bitene, kimse böyle şey görmemiştir, baksana tarladan balık çıkıyor” diyerek saban demirinin ortaya çıkardığı balıkları karısına göstermiş.
”Yok canım olur mu öyle şey? Hiç sürülen tarladan balık mı çıkarmış” demiş karısı.

“Yemin ederim, doğru söylüyorum, işte bak biraz önce şuradan çıktı balıklar”.

“İyi ya, öyleyse ver de akşama kızartayım” demiş kadın ve balıkları alıp eve dönmüş.

Adam akşamleyin arkadaşlarını balık yemeğe davet etmiş. Karısına sofrayı hazırlamasını söylemiş. Karısı sofrayı getirmiş ama üzerinde balık yokmuş. Adam nedenini anlamamış. Yavaşça kalkıp mutfağa gitmiş.

“Yahu, getirdiğin balıkları pişirmedin mi sen” demiş karısına.

“Ne balığı bey? Pişirecek balık mı var evde” demiş karısı.

“Evde balık nasıl olmaz hanım? Bugün sana verip gönderdiğim balıklar nerede?”

“Bugün sen çift sürmeye tarlaya mı gittin yoksa balık avına mı Allah aşkına? Bana nereden balık bulup verecektin?”

“Yahu ne diyorsun sen? Bugün öğle vakti tarlayı sürerken saban demiriyle topraktan çıkardığım balıkları vermedim mi sana? Onları niçin pişirmedin?”

“Aman allahım, hiç öyle şey olur mu? Yoksa sen kafayı mı oynattın bey? Çift tarlasından balıkların saban demiriyle sürülüp çıkarıldığı görülmüş şey mi? Balık malık çıkardığın da yok, bana verip gönderdiğin de. Sakın kimse duymasın!”

Adam öfkelenip tokatlayacak gibi hücum ederken, kadın başlamış bağırmaya:

“İmdat! Yetişin! Öldürecek beniii!...”

Konuklar ne olduğunu anlamadan merakla koşuşmuşlar.

“Ne oluyor yahu” demişler.

“Bu benim kocam var ya” demiş kadın, “gün dönümlerinde bazen delilik nöbetleri geliyor. Şimdi de nöbeti tuttu galiba! Eyvah, mahvolduk! Bugün çift tarlasında saban demiriyle sürüp çıkardığım balıkları neden pişirmedin” deyip duruyor. Böyle şey olur mu, siz söyleyin Allah aşkına!”

Adam daha da öfkelenmiş. Arkadaşları bu tatsız tartışmayı görünce ne yapacaklarını şaşırmış, evden çıkıp gitmeye kalkmışlar. Kadın onları durdurmuş:

“Ne olursunuz, yalvarırım, bunu böyle bırakıp gitmeyin! Bu gece ya bana ya kendisine bir şey yapar diye korkuyorum. Hiç değilse nöbeti geçene kadar elini kolunu bağlayın da bir zarar vermesin” demiş.

Gördükleri manzara karşısında kadını haklı bulan konuklar, ne dediğine aldırmadan arkadaşlarını bir güzel bağlamışlar. Sonra da çıkıp gitmişler. Tam avlu kapısından çıktıkları sırada kadın peşlerinden yetişmiş ve onları geri çevirmiş:

“Bağladığınız bu adamı tekrar çözün” deyip çözdürmüş. Konukları misafir odasına almış, onlardan özür dilemiş ve olayı başından sonuna kadar anlatmış.

“Doğru söylüyorsun” demişler kadına, “Allah korusun, cadı bir kadının yapamayacağı şey yoktur gerçekten.”

Kadın balıkları bir güzel pişirip getirmiş, arkadaşlarını ağırlamış. Adam da bir daha asla karısına karşı gelmemiş, tartışmaya girmemiş.

(Çerkes Masalları, Türkçesi M.Yasin Çelikkıran-TEŞÜ, Kafkas Derneği Yayınları, 2001)

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @Cerkesya: Unutmadık, unutmayacağız #MedetÖnlü #22Mayıs2013 https://t.co/qGd7zsOuIV
https://t.co/c8y7vrGLmm #may21in21languages #21dilde21mayıs
RT @Cerkesya: #21Mayıs1864 #21may1864 #genocide1864 #CircassianGenocide #circassianexile #CerkesSoykırımı https://t.co/uCRADFgBAf
RT @Cerkesya: ADIĞE BAYRAK GÜNÜ KUTLU OLSUN https://t.co/dl3NVFLgSA
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı