Babaannem sekiz yaşındaydı onu en son gördüğünde. Keçe şeritler sarılmış bacaklarına sarılarak “A si Mahamed! Seri sızdoşe !” (1) dediğini hatırlıyor. Kızının bu yalvarışına karşılık vermemiş Mahamed. Boş boş bakmış yüzüne. İri kemikli ellerini kızının altın sarısı saçlarında dolaştırmamış. Arkasını dönüp gitmiş. Bunun dışında babaannemin babasına dair başka bir hatırası yoktu

Babaannemin ağabeyi Seyn Musa, onu saçı sakalı bakır kızılı, yüzüne bakınca kulaklarına kadar kızaran, mahcup, az konuşan bir adam olarak tarif etmişti. Hepsi bu…

Çünkü o bir Seyn’di. Bu ailenin yaşayan fertleri hala az konuşan, söylediğini tekrar etmeyen, saatlerce susabilen insanlar. Seynler Çerkeslerin son derece karmaşık sosyal yapısının içinde bağımsız halk kitlesine mensup bir aile. 1864 sürgününden önce Kabardey’in doğu sınırındaki Mezdok bölgesinde oturuyorlardı. Sürgünde aile parçalandı, Anadolu Bozkırı ile Arap çöllerine dağıldı.

Mahamed’in babası Seyn Edig, sürgünden çok sonra yurdunu terk etti. Eşi Bike, yaşlı annesi ve küçük oğlu Mahamed ile birlikte önce Samsun’a, ardından Margus adlı Kabardey soylusunun yurt tuttuğu Tokat’ın güneyindeki Musaköy’üne yerleşti. Kabardey soylusuna izafeten köye Margusey adını verdiler. Bu köyde kızı Sırmahan dünyaya geldi. Güzelliği dillere destan bir dilberdi Sırmahan. Onu çok yaşlı iken görenler bile benzersiz güzelliğini öve öve bitiremezlerdi.

Çağı gelip de Mahamed’i evlendirmek istediklerinde alıp başını gitmişti köyden. Arkadaşları peşine düşüp rica minnet dönmeye ikna etmişlerdi. Çerkes geleneklerine göre evlendiğinde yaşı küçük olamazdı. Yakınlardaki Cizözü adlı bir başka Çerkes köyünden Abaze Mırza’nın kızı Fatimat’la evlendirdiler onu. İlk çocuğu Musa nüfus kaydına göre 1315 doğumlu görünüyordu, 1989 yılında vefat etti. İkinci çocuğu Mumina 1324 doğumluydu, benim babaannemdi ve 1990 yılında vefat etmişti. Üçüncü çocuğu ise o bırakıp gittiğinde sadece birkaç aylıktı.

Ona ilişkin bilgilerimiz bunlardan ibaret.

. . .

Üç beş maceracı aklı evvel, 1. Dünya Savaşı adlı koca yangının orta yerine devleti sürüklerken koca imparatorluğun peşinde uçuşan ateş böceklerinden biri idi Seyn Mahamed. Köyünden bir çok genç ve gönüllü ile birlikte askere çağrıldı.”A si Mahamed seri sızdoşe!” diyerek babasının bacaklarına sarıldı babaannem. Mahamed cevap vermedi kızına. Arkasını dönüp yeni doğan kızının uyuduğu odaya girdi ve bebeğin üzerindeki cibinliği kaldırıp görmek, belki de öpmek istedi. Bu esnada annesi Bike girdi odaya. Mahamed mahcup bir tavırla cibinliği kapadı.

Çerkes örfünde ana baba, büyüklerinin yanında çocuğu ile ilgilenemez, yakınlık gösteremez ya, bu kuraldan dolayı evinden çıkarken yeni doğmuş kızını son kez göremedi, sekiz yaşındaki kızı Mumina’ya, oğlu Musa’ya ve eşi Fatimat’a sarılamadı. Annesi ile konuştu kapı önünde. Yaşlı Bike, oğlunu komşu köye düğüne gönderircesine kayıtsız bir şekilde “hayırla git,” dedi. Geldiği yerde kuşaklar boyu evlatlarını ölüme yollayan anneler gibi metanetle konuştu onunla. Fatimat, eşini uğurlamak için kapı önüne çıkmadı, arkasından el sallayamadı, gözyaşlarına hiç kimse şahit olmadı.

Yirmi kadar gençle birlikte köyünden ayrılan Mahamed, Kafkas Cephesine sevk edilen birliklerin içinde 101. alayın 1. taburunda onbaşı olarak görevlendirilmişti. Kendisine bu rütbe verildiğine göre Türkçe’yi en azından anlıyor olmalıydı.

Anadolu’nun, Rumeli’nin ve Arap çöllerinin dört bir yanına dağılmış Çerkes göçmenlerden oluşturulan taburlardan biri idi 1. tabur. Milli giysileri ile, kalpakları ve kamaları ile yollara düşmüşlerdi. Savaş günlerine dair hatıralarda bu taburların cesareti ve faydası anlatılırken disiplinsizliği, başıboşluğu ve emir kumanda zincirinin tanınmıyor olmasından şikayet ediliyor. Çünkü memleketin dört bir yanından gelmiş bu serdengeçtiler Osmanlı Ordusundaki hiyerarşiyi anlamıyorlardı. Onlar hala kendi içlerindeki soyluların emirleri ile hareket ediyor, bildiklerince savaşıyorlardı. Aynı durum 93 Harbinde, Plevne Savunmasında ve Kanal cephesinde de sorun teşkil ediyordu. Osmanlı subayları bu dil bilmez şövalyelere söz dinletemiyordu.

Enver’in peşinde Sarıkamış’a doğru yürüyen ordu General Kış tarafından buza ayaza kesilip telef edilirken, içi koyun derisi ile kaplı sakolarına bürünmüş, kalpaklı, deri çizmeli Çerkes alayına pek de diş geçirememişti. Onbaşı Mahamed 1914 Aralık’ında sağdı, 1915’in ilk üç ayını da görüp yaşamıştı. Belki Sarıkamış’a giren 300 Osmanlı askerinin içinde o da vardı.

Onunla birlikte savaşa giden, onunla birlikte vuruşan, hasta ve bitap bir şekilde köyüne dönen tek silah arkadaşının anlattığına göre Seyn Mahamed ve arkadaşları vuruşarak Rus ordusunun içine kadar girdi. Vuruşarak şehit düştü.

Genel Kurmay Arşivindeki Künyesi şöyle:

Adı : Mehmed
Baba Adı: Edig
Rütbe Onbaşı
Doğum Yılı : 1302
1.Dünya Savaşı – Kafkas Cephesi
2.Kara Kuvveti – 101. alay, 1. tabur.
Ölüm : 16.04.1915
Ölüm yeri : Meydan Harbi

. . .

Bir bahar sabahı Mahamed’in Margusey’deki evinin önünde atlılar durur. Evin kadınları konukları karşılamak üzere dışarı çıkarlar. Gelenler atın solundan iner. Çerkes örfünde getirilen haber bir felakete ilişkinse haberci atın solundan iner. Bike ve Fatimat habercinin tavrından anlar olup biteni, ellerini yüzlerine kapatır. Hiçbir şey söylemeye gerek kalmaz. “Allah unutturmasın!” der gelen kişi. Mahamed’in kamasını teslim eder evdekilere. Fatimat susup çekilir bir kenara, Bike susar ve çekilir. Güzel Sırmahan ağlar hepsinin yerine… Güzel Sırmahan başörtüsünü yüzüne kapayıp bağıra bağıra ağlar ağabeyine…

Babaannem kapı önüne çıkar… Oracıktaki bir kütüğün üzerine oturur… Komşu evlerin önünde cıvıldaşan çocukları görür. Bir yandan katılmak ister onlara, bir yandan ayakları gitmez. İçi içine sığmaz, susturmak ister arkadaşlarını.

-Wo si ghusexer ! Zehefxa, di Mahamed tlas ! di mahamed Tlas ! diye bağırır. (2)

Dağlar çınlar babaannemin sesi ile, Sarıkamış’ta savrulmuş kemikler çınlar.

-Di mahamed tlas ! di Mahamed tlas ! (3)

. . .

Sonrasında olup bitenleri daha yakinen biliyoruz. Artık o aileye gelen hiçbir atlı sağ taraftan inmedi . Bir süre sonra Mahamed’in dul eşi bir Lezgi tarafından alınıp götürüldü. Birkaç saatlik mesafede başka bir köyde başkalarının annesi oldu Fatimat. Babaannem onu bir daha hiç görmedi. Bike’nin ağlamaya yasaklı gözleri kör oldu sonra, Babaannem on sekiz yaşındayken İstanbullu bir tahsildar olan büyükbabamla evlendi. Yirmi yıl boyunca ne köyünü, ne yakınlarını görmeden dolaştı Anadolu’da.

. . .

Doksan beş yıl önce öldü Seyn Mahamed. Doksan beş yıl önce Seyn Mahamed ve onun gibi doksan bin vatan evladı kah ayazın pençesinde kavrularak, kah kurşunlara uğrayarak toprağa karıştı. Onların çok azının öyküsünü biliyoruz. Onlar gittikten sonra yazacak kalemimiz, kalem tutacak elimiz kalmamıştı çünkü. Hatıramız kalmadığı için rüyamıza bile girmediler.

Şimdi doksan beş yıl sonra geride kalanların torunları onların izini sürüyor Allahuekber dağlarında, Sarıkamış’ta ve adı bilinmedik yaylalarda. Onların hatırasına ağıtlar yakıyor.

Aradan doksan beş sene geçti, her Aralık ayında Sarıkamış harekatı dendiğinde babaannemin yüzü şekilleniyor zihnimde. Küçük altın saçlı bir kız çocuğu olup ilişiveriyor kapı önündeki kütüğün üzerine.

-Wo si ghusexer ! di Mahamed tlas ! di Mahamed tlas ! diye çığlığa duruyor.


(1) Hey Mahamed, gittiğin yere beni de götür,
(2) Hey arkadaşlar, duymadınız mı, bizim Mahamed öldü!
(3) Mahamed öldü, Mahamed öldü!

Hususi üstün
Kaynak: hulusiustun.net

Hulusi Üstün, Türk öykücülüğünün önemli temsilcilerinden ve Türk edebiyatında Kafkasya denilince ilk akla gelen isim. Ayrıca, Demokrasi İçin Çerkes Girişimi’nin sözcülerinden biri. ‘Gurbetten Çerkes Hikayeleri’, ‘Burası Çeçen Komitesi’, ‘Canlar’, ‘Şaheser’, ‘Türkü Öyküleri’, ‘Kanatlı Süvarinin Hatıraları’ adlı kitapları, makaleleri ve aktivistliği ile tanınan Hulusi Üstün ile Diçeg’i, Çerkes Hakları İnisiyatifini, Çerkes kimliğini ve Kafkasya’yı konuştuk.

Kafkasya’da savaş hiç bitmiyor. Geçmişten bugüne Kafkasya’daki savaşın yarattığı tahribat üzerinde yeterince durulduğunu düşünüyor musunuz?

İşte bir tragedya! Yeryüzünde savaşla boşaltılmış coğrafyalar, Endülüs, Kolomb öncesi Amerika… Bunların trajedisinden dünya haberdar. Kafkasya’dan ise dünya tarihinin haberi yok. Kaybedilenler hep istatistikî veriler olarak düşünüldü bugüne kadar. 10 milyon insan öldü, 5 milyon İnsan öldü, 2 milyon insan öldü… Bunlarının her birinin bir hayatı vardı, bu insanlarının her birinin akrabaları vardı, bu insanların her biri bu halkın kültürünün belli nüvelerini taşıyorlardı. O insanlarla beraber o kültür öldü. O insanlarla beraber birçok hatıra öldü, o dilin birçok kelimesi öldü. Dolayısıyla Türkiye’deki Çerkeslerin Kafkasya’ya ait hatıraları kalmadı. En çok acı veren de bu. Bırakınız kaybettiklerimizin telafi edilmesini, çetelesini bile tutamıyoruz. Dünyanın elinde böyle bir envanter yok.

Süregelen çatışmaların yarattığı tahribat, sebepleri, önüne geçilebilmesi için yapılabilecekler… ?

Kafkasya, halkı savaşla bir güç olmaktan çıkarılmış bir yer dedik. Hal böyleyken bugün dünyanın muhtelif yerlerinde bazı insanlar Kafkasya’daki dindaşlarımıza destek verelim, onları vuruşturalım diyerek belli lojistik yardımlar yapıyorlar, para yardımları yapıyorlar. Bu para yardımlarını alan, samimiyetten başka hiçbir şeyi olmayan, kullanıldığının farkında olmayacak kadar kör olan, Kafkasyalı olduğu için de fevri olan insanlar ne kadar kolay yönlendiriliyorlar. Kendi soydaşlarını, adı Ahmet, Muhammed, Pşimaho olan Kabardey polisleri vuruyorlar ve cihat yaptıklarını zannediyorlar. Sonra aynı İslami kuruluşlar yeni organizasyonlar düzenliyorlar ve diyorlar ki; “Kabardey-Blakar’daki  şehit çocuklarını, yetim çocukları okutup onların ihtiyaçlarını karşılamak için yardım edin” Bu nasıl bir körlük… Bu cinayetin katili de, azmettiricisi de, maktulü de, zarar göreni de Müslüman…

Biz de burada ‘gelişmeleri endişe ile izlemekle’ kalıyoruz.

Aynen öyle. Nalçik olaylarında yüzün üzerinde Kabardey-Balkar’lı delikanlı öldü. Nüfusu dört yüz beş yüz bin kişi olan bir halk için yüz tane yetişmiş delikanlının ölmesi ne demektir biliyor musunuz? Türkiye’ye vurduğunuz zaman yüz bin, iki yüz bin insanın ölmesi demektir oransal olarak… Korkunç bir kayıp! O çocuklar eğitimli çocuklardı. O çocuklar İslam tarihinde benzeri olmayan bir saikle vuruştular; Camiler kapalı olduğu için. İslam dünyası denilen -var mı yok mu bilmiyoruz bu dünyayı ama- o dünya duymadı bile. Yeryüzünde birileri ‘benim şehrimde camiler kapalı’ diye polis vuruyor. Bunun kritiğini yapma ihtiyacı duymadı İslam dünyası. O yüzden Kafkasya, İslam dünyası için potansiyel fedailerin, intihar bombacılarının, potansiyel serdengeçtilerin bulunduğu bir kaos coğrafyası. Yani o cihatçılar için Kafkasya’daki kültürün, tarihi mirasın, dillerin, insani değerlerin hiç birinin kıymeti yok. Adıgece var olmayacakmış, 300 bin Çeçen ölmüş, bilmem kaç tane çocuk yetim kalmış hiç önemli değil. Önemli olan ne biliyor musun? Kaç tane Sibiryalı zavallı, dünya haritasında köyünü gösteremeyecek, şehrini gösteremeyecek, Çeçenya’yı gösteremeyecek kaç tane Rus delikanlısı öldü. Cihadın boyutlarını bununla ifade eden insanlar.

Fakat başka türlü bir İslam’ı öğrenilebilmelerinin önü kapalı, şiddetli baskı görüyorlar, çıkış yolu bulamıyorlar. Çare?

Bunun yolu Türkiye’deki Çerkeslerin varlığını sürdürmesidir işte. Zaten bu noktada öncelikli olarak arzu ediyoruz bunu.  Buradan oraya veri desteği yapılsın, burası oranın beyni olsun. Buranın demokrasi tecrübesi, buranın savaş, acı, trajedi, dram tecrübesinden kaynaklanan bilgi birikimi Kafkasya’yı etkilesin istiyoruz. Fakat burada yazılmış çizilmiş eserler Kafkasya’daki insanların anlayabileceği dillere çevrilmez ne hikmetse. Oysa Kafkasya için yapılacak en temel çalışmalardan biri, diasporada üretilmiş Kafkas kültürüne ilişkin verilerin onların anlayacağı dillere, Rusçaya çevrilmesidir. Kimse akıl etmemiştir bunu, oysa en temel şeylerden birisidir. Çünkü burada da Kafkasya var burada da Kafkasyalılar var. Bunlar Kafkas kültürünü işliyorlar, yazıyorlar, ama Türkçe yazıyorlar. Kafkasya’da yaşayan insanlar tarihleri, Kültürlerinin ayrıcalıkları, dillerinin değeri konusunda kafi bilgiye sahip değiller. Komünist dönem boyunca onlara ‘siz iptidai bir kültürün sürdürücülerisiniz’ muamelesi yapılmış. Oysaki onlar sürgünde buraya gelirken çok şerefli, çok mümtaz insanlar olarak el üstünde tutuldular.

Çerkes soykırımı konusu ve Çerkesya söylemi Soçi Olimpiyatları ile birlikte belirli bir gündem oluşturuyor. Ne düşünüyorsunuz?

Türkiye’deki veriler derli toplu bir şekilde Rusçaya çevrilmediği sürece Çerkes Soykırımını dünyaya anlatmazsınız. Çerkesya söylemine gelince o söylemin iki tarafı var. Eğer bu söylem Kafkasya’nın kuzey batısını da bir savaş alanı haline getirmeye yönelik ise bu çok sakıncalı. Orada savaşacak hiçbir güç yok, savaşın bu halka sağlayabileceği hiçbir şey de yok.

Kabardey-Balkar, Karaçay-Çerkes ve Adıgey yerine tarihi Çerkesya içerisinde, buralarda yaşayan halkların bir arada yaşayacağı bir idari birim istemek meşru bir hak talebi değil mi?

Katiyen meşru bir haktır. O sınırlar yapay sınırlar. Özellikle Adıgey bir toplama kampı bölgesi, adeta Kızılderili rezervasyonu. Kabardey-Balkar’dakiler de Karaçay-Çerkes’dekiler de tarihi toprakları üzerinde yaşamıyor. Çok daha geniş topraklar üzerinde yaşıyorlardı Çerkesler. Dolayısıyla sonradan çizilmiş bu uyduruk sınırlar tabi ki beni bağlamıyor. Çerkeslerin tarihi sınırı Taman yarım adasından başlıyor Svanetya’ya kadar, doğuda İnguşetya’ya kadar, Mezdog’a kadar uzanan bölge. Buranın tarihi adının Çerkesya olduğunun hatırlatılması, buradaki halklarda yeniden tekrar o sınırlar içerisinde beraber yaşama şuurunun uyandırılması, kültürel ortaklıkların ihya edilmeye çalışılması saygıdeğer bir çaba. Ama bu gayret militarist bir tavırla sergilenmemeli.

Milliyetçilik dozu da biraz yüksek sanki?

O topraklarda milliyetçilik yapmak reel olmaz. O topraklarda ne Adıge milliyetçiliğinin reel temeli vardır ne de Karaçay milliyetçiliğinin.

Buradan Kafkasya’ya doğru mesajlar iletmek, orayı olumlu anlamda etkilemek mümkündü de diaspora bunu başaramadı mı?

Evet öyle… Onların en büyük meselelerinin varlıklarını sürdürmeleri olduğunu anlatamadık. Onlara ‘ne kadar ölürseniz, ne kadar öldürürseniz o kadar anlamlısınız’ mesajı verdi İslam dünyası. Farklı odaklar da verdi bu mesajı. Yeri geldi Amerika verdi yeri geldi Suud verdi, yeri geldi Türkiye’deki bazı menfaat grupları verdi. Sen ne kadar ölür ne kadar öldürürsen o kadar anlamlısın denildi bu adamlara. Oysa burada bir veri merkezi olsa idi, sürekli tarihsel, dinsel, dilsel dökümanla o insanlar aydınlatılsa idi böyle mi olurdu durum.

Çerkes kimliğine gelelim isterseniz. ‘Çerkes’ lafzı başlı başına bir tartışma konusu

O konuda bir yazı yazdım. Yakından ilgilenenler görmüştür zaten. Özetle, sen ne kadar Abazayım dersen de tarih seni Çerkes olarak yazmış, başkaları sana Çerkes diyecek… Neredeyse dünyanın son günlerine geldik, Çerkesler daha ulusal adlarını koyamıyor. Var mı böyle bir komedi… Bahsettiğimiz kompleksin tezahürü bu da. Kendisini tanımlamak için öncelikle ötekinden ayırmak, muhalif durmak, başkalarını dışlamak. Ergenlik çağındaki çocukların psikolojisi… Bu adamların dedeleri kendilerini Çerkes olarak vasıflandırıyordu. Ne oldu da birden bire klan ölçeğinde adlandırmaları tercih eder hale geldiler. Çerkesliğin bir kültürel tarifi vardır, Çerkeslik bir kültürün adıdır. Bu kültür nerede yaşar? Kuzey Kafkasya’nın tamamında yaşar. Çerkeslik bir halk adıysa şayet, Abazaları, Adigeleri ve Ubıkhları kapsar. Gerçek tanımı budur Çerkesliğin. Kafkasya’da herkes kendisine başka bir şey der, komşusu başka bir şey der, dış dünya onu başka bir şekilde tanımlar. Yani bu tanımları mikronize etmekteki maksat nedir? Kafkasya’da farklı diller konuşan aynı halktan insanlar vardır. Bu insanlar aynı halktandırlar. Yani aynı sülalenin hem Abazalarda hem Adigelerde hem Kabardeylerde hem Çeçenler de hem de Avarlarda olmasını nasıl tarif edebilirsiniz?

‘Aynı halk’ tezini biraz daha açabilir miyiz?

Uluslaşma sürecinin tamamlanmamasının doğal sonucu bunlar aslında. Çerkesler açısından sorunun iki görünümü var. Birincisi; uluslaşma süreci tamamlanmadığı için parçalanış bir hal arzetmek. İkincisi; parçalanış halden de daha geriye giden, daha ilkel reaksiyonlar vermeye başlamak. Mesela Türkiye’ye gelen Kafkasyalılar sürgünden sonra uluslaşamamış olmanın sıkıntısını yaşıyorlardı, ulus değillerdi bu adamlar. Ama birbirlerine sahip çıkıyorlardı. Biliyorlardı ki ortak kültürden geliyoruz, ortak bir trajedi yaşadık, aynı dili konuşmuyor olsak da kati surette kardeşiz. Bu, dünyada bir başka numunesi olmayan özel bir durum… Milleti oluşturan unsurlardan birisi dildir, birisi ortak kültürdür, ortak inanç ve birlikte yaşama azmidir. Fakat Kafkasyalılarda sadece dil farklı. Bu insanların kültürleri, geçmişleri, birlikte yaşama azimleri, şunları bunları düne kadar vardı. Sadece dil farklıydı. Dil farkından dolayı şimdi mikronize olmaya başladılar. Dün dedelerimiz Kafkasyalı olmak, o sürgünü yaşamış olmak, nasıl davranılacağını biliyor olmak temeliyle birbirine sahip çıkıyorlardı. Fakat şimdi daha geriye gitmeye başladılar birbirlerine sahip çıkmayıp birbirlerini dışlar tarzda bir tavır geliştiriyorlar. Buna sosyal bir irtica da denebilir.

Ben farklıyım, farklı bir halkın mensubuyum diyenler neye dayanıyor peki?

Ergenlik çağı bunalımına… Bu insanlar o kadar kültürel değerlerini kaybetmiş, kültürlerinin içi o kadar boşalmıştır ki kendilerini tanımlamak için öncelikle kendilerinin en yakın oldukları adamlardan uzakta tutuyorlar. Ben senden ayrı bir şeyim. Yani Abaza’ya bir Adige’den ayrı bir kimliğe sahip olmak onur veriyor. Veya bir Adige’ye Abaza’nın bulunduğu çatıya ait olmamak onur veriyor. Bu kabile mantığı, klan mantığı. Modern dünyada böyle bir şeyin yeri olamaz. Bu çağda sırf konuştuğumuz dil ayrı veyahut diyalekt ayrı diyerek tarihi bağını, etnik bağını, kültürel bağını yok sayarak bir şey elde edemezsiniz.

Son yıllarda Kafkasya’da ve diasporada kültürel alanda bir hareketlilik gözlüyor musunuz? Özellikle müzik ve dans’ta daha otantik çalışmalar yapılıyor gibi geliyor. Çerkes kimliğine bir katkı olarak görüyor musunuz?

Kesinlikle bir hareketlilik var. Ama bu hareketlilik Çerkesliği folklorik bir kitle haline getirmek yolunda… Bu çabaların hepsi Çerkes kimliğini folklorik bir kimliğe indirgeme sonucunu doğuracak. Tabi ki bilinçli olarak bu amaca matuf çalışmalar değil bunlar. Anadil dediğiniz zaman 3 bin kişi toplanmıyor ama Marmara Çerkesleri folkloru dediğiniz zaman 10 bin kişi toplanabilir. Çingeneler de folklorik bir topluluktur mesela. Bunların geçmişleri, halk hafızaları, ulusal hafızaları falan yoktur. Fakat Çingene folkloru vardır. Çingene denilince akla dans gelir. Çerkes değince de sadece güzel dans eden renkli bir folklorun akla gelmesi sonuçlarını doğuracak şeyler bunlar. O folklorun içini mutlaka tarihi çalışmalarla, geleceğe yönelik projelerle, edebiyatla, sanatla doldurmak lazım. Yoksa o folklorle temsil edilen kültür içi boş bir kültür haline gelir. Sahnede dimdik, bıçak gibi dans eden delikanlı Kafkasya’nın nerede olduğunu bilmez, anadil kaygısı olmaz. Orda fevkalade bir Çerkes kızı gibi dans eden kız sahneden çıktıktan sonra o kültürün sunmadığı bir profil olarak topluma katılır. Yani bunlar, Çerkes folklorunun gelişmesi, dünyada daha fazla tanınır olması amacına matuf olmakla birlikte Çerkes kimliğini yaşatmaya yetecek gayretler değildir.

Nelerdir Çerkes kimliğini yaşatacak gayretler?

Onu sağlamak için Çerkes folklorunun yanında Çerkes edebiyatını koymak lazım. Ama her şeyden önce edebiyatını. Çünkü bu halk kahramanlarını kaybetti. Mitolojik kahramanlarını,  bağımsızlık savaşı verirken ortaya çıkan o isimsiz, o son derece saygıdeğer kahramanlarını kaybettiler. Şimdi elde sadece akordeon kaldı. Eğer kahramanlarını yeniden tanımlayabilip bulacak olursa bu halk silkinebilir. Çünkü İmparatorluğu oluşturan bir sürü unsurdan birisi olan Türk halkı, Türk kimliği edebiyatla ayağa kalkmıştır. Öyküleriyle ayağa kalkmıştır.

Çerkes kimliği denilince xabze akla geliyor. Xabze dediğimiz zaman da nostaljik bir alana geçiş yapılıyormuş gibi algılanıyor kimi zaman. Oysa ister ‘gelenek’ deyin ister ‘örf’ deyin, isterseniz başka bir şey deyin Çerkesler için son derece önemli bir sosyolojik mefhumdan bahsediyoruz aslında. Nedir xabze?

Sürekli savaşların yaşandığı bir coğrafyada insanların birbirinden emin olmalarını sağlamak için konmuş kurallar bütünüdür. Kodifike edilmiş bir hukuk sistemidir. Temelinde insana saygı, başkaları için yaşamak, diğerkamlık, tevazu, cesaret, ihsan ve lütuf gibi insani erdemler bulunan bir öğretidir. Hala Çerkes karakterini belirleyen ana unsurdur xabze. Geçmişte Kafkasya’nın verdiği savaşın temel dinamiği, bugün yok oluş batağında tutunduğumuz köktür… Sürgünden sonra asli yaşam ve gelişim alanından çıkmış, geliştirilememiş, işlenememiş ve işlevsizleştirilmiştir. Günümüzde bölgeye göre değişen ritüellere ve yaşça büyükler sultasına dönüşmüştür ama. Bir Çerkes akademisyen, kendisinden birkaç yaş büyük olduğu için bir çobanın yanında sigara içmiyor, rahat oturamıyor, fazla konuşamıyor. “Sen benim toplumumun eğitimli adamısın senin benden iki yaş küçük olman beş yaş küçük olman senin susmanı gerektirmez. Bana saygı gösterdiğini anlıyorum, bu saygıya mukabele etmem gerektiğini anlıyorum” bu mesaj verildikten sonra başka ıstıraba gerek yok. Gereksiz şövalyelikler bunlar.  Her hukuk kuralı belli bir zaman dilimi içerisinde geçerlidir. Eğer bir hukuk kuralını farklı bir zaman dilimi içerisinde uygulamaya kalkarsanız o zaman ciddi sorunlar ortaya çıkar. Roma Hukuku borcunu ödemeyen borçlunun alacaklıya kölelik etmesini buyuruyordu. Artık geçerli olmayan bir hukuk kuralıdır bu.

Xabze, tıpkı İngiliz Hukuku gibi yazılı olmayan bir hukuk sistemidir ve geçmişte son derece işlektir. Hayatın her alanına yönelik düzenlemeleri vardır, fakat çağ o çağ değil, coğrafya o coğrafya değil. “ mey aynı mey, ama meyhane başka, saki başka, saz başka…”

Peki, tam olarak hukuk mudur? Sadece hukuk mudur ya da?

Daha geniş anlamda yaşama usulü diyelim. Hukuku da barındıran bir şey… belli bir insan modeli ortaya çıkarmaya, toplumsal güveni tesis etmeye matuf bir sistem. Bu sistemin temel düsturları tevazu, başkalarını öncelemek, insana saygı, özelde büyüğe ve kadına saygı. Sonra iffet… Kapitalizm ve zamanın devinimi bu dinamiklerin tanımını değiştirdi. Tevazu, beceriksizlik olarak görülüyor. Çünkü herkes hiçbir özelliği olmadığı halde kendisini satmaya çalışıyor. Kapitalizmin temel düsturu pazardır. Ama bizde pazar yok. Ortaçağ Kafkasya’sında geliştirilmiş o usulü buraya getirip bu zamanda yaşadığımızda xabze’nin temel dinamiği olan tevazu, beceriksizlik olarak ortaya çıkıyor. Cesaret ise enayilik… hani şu Tüfek icad olduktan sonra bozulan cinsten… İffet ise kime göre… İçinde yaşadığımız toplum kaçgöç uygulamayan Çerkeslerin iffet anlayışını kabul etmiş midir?

Bu sebepten Xabze de diğer Çerkes değerleri gibi asli fonksiyonunu büyük ölçüde yitirmiş, bugün modern hayata uyum sağlamaya çalışan Çerkes tarafından ayak bağı olarak görülen bir kavram. Eğer toplum yaşayabilse, xabze işlenir olsa topluma neler katacağını düşünemiyorum. Ne muhteşem bir disiplin ortaya çıkardı. Fakat işte ana sorun… yaşamıyorsan yaşatamıyorsun. Xabze’de değerli olan ne varsa bu kapitalist hayatın içerisinde, bu ahir zaman ortamının içerisinde değersizdir. Sorun şu ki; bizim ortaçağda şekillendirdiğimiz bu yaşam usulü Ruslarla karşılaşmamız neticesinde verdiğimiz savaş ve dünyanın muhtelif yerlerine dağılmamız neticesinde inkıtaa uğradı. Aslına bakacak olursanız biz memleketimizde kalmış olsaydık şu anda sahip olduğumuz bölük pörçük kabile yapısına sahip olmayacaktık. Kuzey Kafkasya’da belki iki üç ulus olacaktı, güçlü uluslar olacaktı bunlar, en azından Gürcü ulusu gibi büyük ölçüde yekparelik arzeden bir unsur ortaya çıkacaktı. Ama biz savrulduk. Savrulduğumuz yerlerde sahip olduğumuz şeylere ulusal değerler olarak sahip çıktık ve onları olduğu gibi muhafaza ettiğimiz ölçüde ulusal değerlerimizi koruduğumuzu zannettik. Halbuki eğer halk yerinde kalsaydı, ulus olsaydı, xabze mutlak surette gelişecekti ve belki dünya için çok büyük bir katkı olacaktı. Dünya kültürüne ancak dinle mukayese edilebilecek bir katkı olacaktı.

Kapitalim çağında başka hiçbir şekil yaşama biçimi mümkün değil mi?

Başka yaşam tarzları mümkün ama zor… Zor olduğu için de son derece değerli. İnsana ayrıcalık katan, özellik katan biçimler bunlar. Herkesin pazarda olduğu bir ortamda siz köşkünüzdesiniz… zaman içerisinde bence bu tarz farklılıklar  daha büyük anlamlar kazanacaktır. Bu tarz farklılıkları olan insanlar ve cemaatler daha fazla saygı görecektir. Çünkü herkes gittikçe daha fazla birbirine benziyor. Aynı diziden tarih öğrenen herkes aynı şekilde düşünüyor, aynı şarkıcıyı dinleyenler aynı sesi çıkarıyor. Dünyanın ne kadar tatsız tuzsuz bir ortama gittiğini düşünebiliyor musunuz?

Xabzenin içerisinde tutunabilecek bir şeyler, biz öz yok mu?

Mutlaka var. toplum bir aşamadan sonra o noktaya geliyor. Kapitalizm eleştirmenleri zaten bunları söylüyorlar; “Kapitalizm şiiri bitirdi, sanatı bitiriyor, akrabalık ilişkilerini, insani erdemleri bitiriyor” diyorlar. Sadece biyolojik ihtiyaçlarına ve tüketmeye odaklanmış bir insanlık içerisinde farklı olan kendini belli ediyor. Bu halk için, bu kültür için öncelikle bu halkın aydınlarının, kanaat önderlerinin sorumluluk sahibi olarak koordine bir şekilde hareket edip çalışması lazım. Sorunlar hiyerarşisi kurulması lazım. Değerlerin muhafaza edilmesi lazım. Çünkü önümüzdeki süreçte, o farklı değerler anlam ifade edecekler. Herkeslerin birbirine benzediği, herkesin biyolojik ihtiyaçlarına odaklandığı bir hayat tarzını benimsediği bir çağda, sen Çerkes duruşunla farklılık arzedeceksin ve kıymetli olacaksın. Siyasi sınırları belli olan, bayrağı olan, başkenti olan, askeri gücü olan bir devlet olmak nihai hedef değildir. Nihai hedef, bir halkın var olmasıdır. O siyasi sınırlar o bayraklar 20. yüzyılda ifade ettiği anlamı ifade etmiyor artık.

 

Yusuf Altunok

Kaynak: Ajans Kafkas 

Hulusi Üstün, Türk öykücülüğünün önemli temsilcilerinden ve Türk edebiyatında Kafkasya denilince ilk akla gelen isim. Ayrıca, Demokrasi İçin Çerkes Girişimi’nin sözcülerinden biri. ‘Gurbetten Çerkes Hikayeleri’, ‘Burası Çeçen Komitesi’, ‘Şaheser’, ‘Türkü Öyküleri’, ‘Kanatlı Süvarinin Hatıraları’ adlı kitapları, makaleleri ve aktivistliği ile tanınan Hulusi Üstün ile Diçeg’i, Çerkes Hakları İnisiyatifini, Çerkes kimliğini ve Kafkasya’yı konuştuk.

Demokrasi İçin Çerkes Girişimi’nin (DİÇEG) sözcülerinden birisiniz. İsterseniz DİÇEG’in kuruluş fikrinden bugüne, güncel gelişmelere doğru yavaş yavaş gelelim.

Demokrasi, açılım, yeni anayasa tartışmaları başladığında Çerkesler cephesinde endişe verici bir sessizlik hüküm sürmekte idi. Sessizliğin sebeplerinden biri Çerkeslerin çözülmüşlüğü idi. Halk namına konuşacak hiç kimse yoktu. İkincisi ise politik söylemin belirsizliği. Ne çıkacaktı o açılım paketinin içinden? Demokrasi talebinin içi nasıl doldurulacaktı? Talepkar olmak yanlış anlaşılma sonucunun doğurur mu? Tüm bu sebeplerle birbirine muhalif duruş sergileyen, birbiri ile asla mutabık olmamaya ahdetmiş ve her biri camianın tek temsilcisi olma iddiasındaki kurumlarımız son derece temkinli idi.

Nedense ben herkesten daha çok heyecanlı idim. Acep bu atmosfer uzun süredir bitkisel hayatta olduğu yönünde teşhis koyduğum Türkiye’deki Çerkes halkı için bir elektro şok etkisi yapar mıydı? Bu ümit ile dört yıl önce aldığım susma ve ilgilenmeme kararını bozarak sağa sola telefonlar etmeye, mailler, mektuplar yazmaya başladım. Hüsnü kuruntum mudur bilmem ama bu konuda yapılan ilk toplantıların müsebbibi olarak görürüm kendimi. Bunu belirtmemdeki maksat, esasen bu süreç içinde duruşumun başından beri son derece vazıh bir şekilde ortada olduğunu hatırlatmaktır.

Bir kaç toplantıdan sonra DİÇEG ( Demokrasi için Çerkes Girişimi) kuruldu, söyleyeceklerimiz aşağı yukarı belli oldu. Yalçın Karadaş Bey ve ben sözcü olarak seçildik. Camia içinde endişe ettiğim ölçüde yıpratıcı bir tepki ile de karşılaşmadı DİÇEG. Bizi hiç olmadığımız bir siyasi yapıya yakıştırır tarzda birkaç destursuz laf ile ana yurtta yaşayan, yaşlanmış ama thamade olamamış, dünya ile kavgalı bir adamın söylenmeleri haricinde benim kulağıma olumsuz bir tepki gelmedi.

DİÇEG kurulduktan sonra neler yaptınız? Diğer taraftan olumlu tepkiler alabildiniz mi?

Kudretimiz ölçüsünde bir kaç program düzenledik ve en azından biz de varız dedik. Düşüncelerimizi kendi içimizde dile getiriyor, yine kendi halkımıza konuşuyorduk. Sadece susup dinliyordu insanlar. Tepki vermiyorlardı. Kitlesel bir kabul ya da destek de yoktu. ‘Konuşan ben değilsem söylenilenlerin kıymeti yoktur’ tarzındaki geleneksel Çerkes tavrını da seziyorduk.

Sonra uzun bir sessizlik dönemi başladı, sebebi şu ya da bu. Bu sürecin ardından ÇHİ  (Çerkes Hakları İnisiyatifi) oluşturuldu. Bizden de üslubu dairesinde destek istediler, şahsım namına ÇHİ'in seçtiği yöntemi sakıncalı bulmama rağmen muhalif bir tavır sergilemekten kaçındım. İnisiyatifin ne şekilde tezahür edeceği henüz belli değildi çünkü.

Hal böyle iken  DİÇEG ile ÇHİ arasında çok temel bir fark olduğunu belirtmek gerek. DİÇEG Türkiye'de daha demokrat bir ortamın oluşmasına Çerkesler’in de destek verdiğini, bu süreç içinde Çerkesler’in Demokrat duruş sergilemeye kararlı olduğunu, daha geniş bir mutabakatla oluşturulacak daha özgürlükçü, daha çok katılımlı bir anayasadan yana olduğumuzu deklare ettik. Bu noktada bizim talebimiz tüm Türkiye halkı adına dillendirilmiş bir talepti. ÇHİ ise Çerkes halkı namına somut talepler dile getirdi.

DİÇEG ve ÇHİ arasındaki bu temel fark bir öncelik sorunu mu yoksa bir yöntem sorunu mu? DİÇEG’in söylemini belirleyen şeyler nelerdi?

DİÇEG’in öne çıkarttığı söylem, Türkiye'deki etnik gruplardan biri olarak özgürlüğe destek çıkmak idi. Halkımız namına somut taleplerde bulundu isek de zaman içerisinde yaptığımız programlar neticesinde şunu gördük ki halkımız namına somut taleplerde bulunmak pek de reel olmayacak. Eğitim talebinde bulunsak soydaşlarımızın çocuklarına Çerkesçe öğretmek isteyip istemedikleri konusunda ikircikte kalmıştık. Bilinen gerekçeler vardı. Köyler çözülmüş, farklı diller, diyalektler var, şehirleşme halk tarafından farklı algılanmakta, eğitim verecek yetkinlikte kişiler bulmak zor... Çerkesçe televizyon desek hangi aksan ile yayın yapacak. Mevcut yarım saatlik yayının TRT programları arasında hiç izlenmeyen yegane program olduğu bilgisi de elimizde dururken…

Profil böyle olunca talepleri şu şekilde somutlaştırdık.

1- Diller akademik ortamda öğretilip yaşatılmalı.

2- Seçilen bazı yerleşim yerlerinde sembolik de olsa ilk okulda seçmeli anadil eğitimi verilmeli.

3- Kültürel verilerin ve arşiv verilerinin derlenip toparlanacağı bir merkez oluşturulmalı

Vesaire…

Fakat konu dönüp dolaşıp bize, yani Çerkeslere geliyordu. Tüm bunlar için Çerkes örgütlerinin canlandırılması gerekiyordu. İşte o noktada bizim cemiyetlerimizden hiçbir ses çıkmıyordu.

ÇHİ burada ortaya çıktı ve Çerkesler namına somut talepler ileri sürdü. Bu bağlamda ÇHİ ile DİÇEG’in ayrı misyonlar ifa ettiği, birbirinin halefi yahut selefi olmadığı, birbirinin muhalifi yahut payandası olmadığı da ortadadır. En azından ben böyle düşünüyorum. DİÇEG de ÇHİ de Çerkesler tarafından oluşturulmuş iki yapıdır. Biri demokrasiye Çerkesler olarak omuz vermeyi, diğeri Çerkesler namına demokrasi ortamından talepte bulunmayı misyon edinmiştir.

Çerkeslerin fikirlerine Türkiye’nin ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Özgürlük, çoğulculuk, anadil gibi kavramlar konusunda herkesten çok Çerkes halkının birikimi var. Bu kavramlar bizim aydınlarımız tarafından yüz elli yıl önce dillendiriliyordu. Başbakanın 2010’da açılım deyip başlattığı hareket Prens Sabahaddin’in Adem-i Merkeziyetçiliği ile örtüşüyordu. Siyasi taraftarlıkların kısır döngüsünde tartışıp duran Türk entelektüelitesinden ayrı bir yerde Çerkes aydınları yüz yıldır var oluşlarını geleceğe taşımak namına bu kavramları tartışıyorlardı. Bu nedenle Türk aydınlanmasına Çerkeslerin ciddi katkı sağlayacağını düşünüyordum.

Tam da bu noktada, sorunu net olarak gördükten sonra, toplumsal talebi tahrik etmek adına bir şeyler yapılması mı gerekiyordu? 12 Mart’ta Ankara’da yapılan eylem gibi mesela?

Tahrik edilecek bir toplumsal talep var mı önce onu konuşmalı. Türkiye’de yaşayan Çerkesler dillerinin, kültürlerinin yaşatılması konusunda ne derece duyarlılar? Eğer ille ÇHİ’nin bir eksiğinden bahsedilecekse bundan bahsetmeli. Elimizde buna ilişkin hiçbir somut veri yok… Bazı yardımcı verilerden yola çıktığımızda da çok ümitsiz bir tablo ile karşılaşıyoruz. Bence Çerkes kültürünü konu eden yayınların tirajı, programların izlenme oranı, internet ortamındaki bazı sayısal veriler bize tahrik edilebilecek bir talebin var olmadığını gösteriyor. Devlet zorla “Sen bir Çerkessin ve çocuğuna Çerkesçe öğreteceksin” demez, diyemez, bunu bekleyemezsin. Yani Murat Bardakçı o noktada doğru söylüyor, annenizin babanızın yapmadığı şeyi devletin yapmasını nasıl beklersiniz diyor.

Toplumsal talep bu şekilde oluşturulamaz. Bu talebin oluşması kurumsal gayret gerektirir. Bu halkın kurumları bazı sayısal veriler edinmelidir. Kültürü işleyici faaliyetlerde bulunmalıdır dansın dışında.

Hiçbir kültür serada yetişmiyor. Çerkes kültürünün yaşam alanı Anadolu bozkırı değil, Kafkasya. Ama bu topraklarda yüz elli yıldır yaşayan Çerkesler bu topraklara çok değer katmış, sürekli onlardan eksilmiş. Bu insanlar var oldukları sürece Kafkasya ile bu toprakların bağlantısı kopmayacaktır. Öte yandan Kafkasya’da durum hiç de iç açıcı değil, bu ülkelerde varlığımızı korumamız bu yüzden çok önemli.

Devletten istenilen bazı şeylerin telafi edilmesi değil mi?

Evet, tabiî ki o bazı şeylerin telafi edilmesi gerek, onların kati surette arkasındayız. Ama söylemek istediğim şey şu; Öncelikle harekete geçmesi gereken taraf Çerkeslerdir diyorum. Devlet kendiliğinden harekete geçemez. Çünkü devlet seni tanımıyor ayrıntılı olarak. Sen kaç dil, kaç diyalekt kullanıyorsun, Türkiye’de ne kadar nüfusa sahipsin bilmiyor. Biz bilmem kaç cemiyeti olan bir topluluk olarak bu ülkede kaç milyonluk bir nüfusa sahibiz bilmiyoruz. Söylenilen rakamlar 300 binle 8 milyon arsında oynuyor. Tavan ve taban arasındaki farka bakar mısınız? Bu ne manaya geliyor biliyor musunuz? Bu şu manaya geliyor: Türkiye’de hiç kimse Çerkeslerin mevcut durumu hakkında bir bilgi sahibi değil.  En azından köylerdeki nüfus, Çerkesçenin iletişim dili olarak kaç kişi tarafından konuşulduğu tespit edilemez miydi? Bardakçı’nın itirazı da aslında bu. Doğru ama eksik bir yaklaşımı var. Dilin ve kültürün öncelikle senin tarafından dert edinmeli diyor. Beyanından dolayı onu yel değirmeni ilan edip savaşmaya gerek yok. Eksik bildiği şey şu; bu halkın dili ve kültürü ölüyor. Ubıkhça bu topraklarda öldü… Bu halk yüz elli yıldır sürekli bu topraklara değer katıyor ama kendisinden eksiliyor. Bu kültürün ve bu dillerin kaybolması dünyayı fakirleştirecektir. Türkiyeli aydınlar bunu bir memleket meselesi, bir dünya meselesi olarak ele alıp tartışmalıdır aslında. Eğer bu konuda düşüncesini söyleyen kişiyi yuhalar, protesto ederseniz sizin davanız ve sizin varlığınız hiçkimse tarafından dillendirilmez. Yok sayılırsınız, üzeriniz örtülür. Keşke beyanından dolayı Bardaçı’ya birkaç aydını kendisinin karşısına çıkartıp konu ile ilgili bilgi vermeyi teklif etse idik. Ama yok… Suhulet bizim işimiz değil.

Toplumsal talep yok diyorsunuz?

Türkiye’de Çerkes kültürünü anlatan bir kitap 300 satıyor. Aylık gazete iki bin civarında dağıtılıyor. Türkiye’de belki 30-40 bin kişilik Ermeni kitlenin 5 bin satan haftalık yayın organı var, ama bizim yok. TRT televizyonlarının izlenme oranı en düşük programı Çerkesçe yayın. Hiçbir izleyici tepkisi gelmiyor. Bu veriler fikir vermiyor mu? Birilerinin bunları söylemesi lazım. Ben bunu söylemekle mükellef hissediyorum kendimi; Türkiye’de yaşayan Çerkeslerin anadilleri ve kültürlerinin yok olması gibi samimi bir dertleri yok. Şimdi bu tespit yazıldığı zaman ben dünya kadar hakaret alırım ama bana hakaret edecek olanlar da çocuklarını Çerkesçe öğretilen bir okula göndermez.

Peki, toplumsal talep nasıl yaratılır? Hamamözü’ndeki, Uzunyayla’daki Çerkeslerin ‘Bize Çerkesçe okul açın’ diyecekleri süreç nasıl başlayacak?

Bu talebin oluşturulması aydınların gayreti ile sivil toplum kuruluşlarının ortak çabasını gerektirir. Fikir üretilmeli, hayata geçirilmeli. Oysa pratikte tam tersi oluyor. Aydınlar birbirini yok sayıyor. Zaten birkaç kişilik arenada birbirlerini sığ siyasi gerekçelerle tanımaya yanaşmıyorlar. Birbirilerinden desteklerini esirgiyorlar. Mutabık beş adamımız yok… muhalif gırla… Kurumlar da bu sığ gerekçelerle proje üretemiyorlar. Küçük hedefler peşindeler. Varlığın geleceğe taşınması, hayatiyetin sürdürülmesi, etkili olmak… bu amaçlara matuf politika üretecek ufuk yok.

Zaman ve Kapitalizm karşısında Xabze’nin fonksiyonu değişti, etkisi kayboldu. Tevazu pasiflik olarak anlaşılmaya başlandı, cesaret fevrilik olarak anlaşılmaya başlandı, utanmak artık bir erdem değil, ayak bağı. Çerkes halkı kendi kültürünün özünü taşımayan, sonradan geldiği bu topraklarda o kadar yıprandı, o kadar hırpalandı ki bu tarz talepleri dile getirecek hali kalmadı. Çünkü bu talepler toplumun canlı olduğunu gösterir. Eğer talep etmiyorsa ya da tepki vermiyorsa o toplum bitkisel hayattadır ya da ölüdür. Bu toplum hala kendisinden olmayan insanları sahiplenerek kendisine moral veren bir toplum. Mesela hala Ajda Pekkan Çerkes diyor ve kendisini iyi hissediyor. Ajda Pekkan Çerkes değil, Çerkeslerin kendisine sahip çıktığından da haberdar değil. Belki Ajda Pekkan Türkiye’de Çerkes diye bir toplum olduğundan haberdar da değil. Aynı şeyi Murathan Mungan için de yapıyor, beynelmilel şeceresi belli olan Nazım Hikmet için de yapıyor vs. “Görüyor musunuz benim halkımdan ne değerler çıkıyor” deyip kendisini iyi hissediyor. Kompleksi görüyor musunuz? Bu durum çok şey ifade ediyor aslında. Halk kendisine olan güvenini o derece yitirmiş ki övünecek bir tek kişi çıkaramayacağına ikna olmuş, Türk, Kürt, Ermeni, Süryani bir yerlere gelmiş insanlara Çerkeslik yaftasını yapıştırıp kendisini iyi hissediyor. Çerkes toplumu, Çerkes kültürü bitkisel hayatın son aşamasındadır. İşte bunun için, bu dilin 20 sene sonra var olmayacağı düşünüldüğü için, kültür hızlı bir şekilde dejenere olduğu için devlete diyorlar ki; bize bir an önce hayat öpücüğü etkisi yapacak bir şeyler ver. Toplumun hayatiyeti var mı yok mu dikkate alınmıyor. O noktada bu işlerde gayret gösteren grupların, şahısların oturup belirli konularda mutabık kalmaları lazım. Bu toplumun ihyası için uğraşan aydınlarının, yazarlarının, çizerlerinin, aktivistlerinin bir program dahilinde hareket etmesi gerekiyor. Mesela Uzunyayla dediğimiz, bizce mitolojik bir coğrafya olan bölgenin gerçeklerini öğrenmesi gerekiyor. Buralarda ciddi etütler yapılması gerekiyor. Ama bunlar zahmetli işler ve zahmetin ve fedakarlığın olduğu yerde bizim aydınlarımız olmuyor. Kimler fedakarlık ediyor? Gençler fedakarlık ediyorlar. Ekmeklerini tutuncaya kadar, iş sahibi oluncaya kadar, evlenip hayatın içerisine girinceye kadar bu kültürü iki üç kuşaktır gençler götürüyor. Bu kültürü mızıkalarıyla o gençler yaşatıyorlar. Bu kültüre ilişkin kaygıları o gençler dile getiriyorlar. Dilimizi yaşatalım, memleketimizle bağ kuralım diyenler o gençler.

Çerkes aydınları neredeler, o halde?

Aydın olmanın birinci şartı herhangi bir cemiyetin, camianın, ideolojinin adamı olmamaktır. Aydının insan olmaktan başka dini olabilir en fazla, mezhebi bile olamaz. Fakat Çerkes aydını olarak tanıdığımız insanlar genellikle belli cemiyetlerin, ideolojilerin adamları ve Çerkeslik uğraşısı onlar için asli bir uğraşı değil, hobi mesabesinde. Dolayısıyla bir mesafe kat edilemiyor. Geçmişte de böyle idi. Ortak akıl çıkarmak yerine başkalarının aklını ölçmeye çalıştılar.

Şimdi devlet ne yapsın? Devlet mi Uzunyayla’ya gitsin, oradaki kanaat önderleriyle konuşsun, ‘ne olur anadilinizi önemseyin çoluk çocuğunuza öğretin’ diye ikna etmeye çalışsın? Bunları birinin söylemesi gerekiyor. Birilerinin konuşması gerekiyor. Aydın kendi toplumunu rahatsız eder. Ben kendi namıma toplumumu birkaç kez rahatsız etmiş olmaktan dolayı onurduyuyorum.

Biraz daha gerçekliği olan talepler belirlenip bu şekilde tabana inilse heyecanları tetikleme şansı olmaz mı? Soyadı mesela, ciddi bir fedakarlık gerektirmiyor.

Hukuken mümkün de. Bunun önünde bir engel yok, belki yapılması gereken Türkiye’de Çerkeslerin var olduğunu fark ettirmeğe matuf en akli uğraşı budur. Eğer fark ettirmeyi miting yoluyla yapacak olursanız ve “Ben Çerkesim, haklarımı bildiriyorum” derseniz, birkaç temel yanlış yapmış olursunuz. Bu yanlışlardan birisi şu: Türkiye’deki Çerkesler yüzde bilmem kaç oranında Çerkes olmayan kitleyle karışmış durumda. Çerkeslerin politik görüşleri herhangi bir Türk’ten ya da Kürt’ten fark edilmeyen politik görüşler. Üçüncüsü 150 yıldır yaşadığımız bu topraklarda herhangi bir etnik paydalı miting, gösteri, şu, bu yapmamışız, Çerkes kültürü, kimliği de buna uygun değil. Sonra kullanılan üslup çok enteresan! “İnadına Anadil” Kime inat yapıyorsunuz? ‘İnadına’ dediğiniz zaman birilerini karşınıza alıyorsunuz. Böyle bir söylem bize ne kazandırır? Karşınıza aldığınız kitle 150 yıldır sizinle yan yana yaşayan, akraba olduğunuz, size kardeşim diyen kitle. Siz devlet politikalarının mağdurusunuz. Türk ne kadar mağdur olduysa, Kürt ne kadar mağdur olduysa, Laz, Gürcü, Arnavut, Pomak ne kadar mağdur olduysa o kadar mağdur oldunuz. Çerkes olduğunuz için özel bir mağduriyet sürecinden geçmemişsiniz. Kamus-u Türki’de Çerkes sözcüğünün tanımı şu şekilde; “Bilâd-ı Kafkas akvâm-ı islâmiyesinden olup, el yevm ekser efrâdı memâlik-i Osmâniye’de mütemekkin bulunan cesâret ve zekâvetle mümtaz bir kavm ve bu kavme mensub adem.” Bu tarif bize bakışı ortaya koyuyor esasında. Bu tarif atıfetin de ispatıdır. Bugün kalkıp da ‘inadına anadil’ dediğimiz zaman kendi kendimizle çelişiriz. Çünkü o dilden feragat eden, o dilden gönüllü olarak feragat eden bizatihi bizleriz. Halk namına konuşurken dikkatli olmak lazım.

Bu ‘sert’ söylem durumun ‘kritik’ olmasından, meselenin aciliyetinden mi kaynaklanıyor acaba?

Tam olarak öyle… Çerkes halkı, psikolojisiyle, tarihiyle, bütün kültürüyle, bütün moral değerleriyle mercek altına alınıp incelenmesi gereken bir toplum. Çerkes halkı, dünyanın önemli insani servetlerinden bir parça. Çerkesçe yok olursa Çerkes halkının dili yok olur, insanlığın ise zihni… Bu halk dilini, kültürünü, orijinal fizyonomisini kaybediyor… İnsanlığa çağrıda bulunmak gerek… bu hassasiyete sahip olan kişiler bazen sert bir dil kullanmak zorunda kalıyorlar. Bu sesin duyulması gerekir. Bu amaçla yola çıkan ve sert bir söylem tercih eden arkadaşlar bu sebeple mazurdur. Onlar kahramanlardır. Fevrilik bu toplumun psikolojisinin çok önemli bir parçası. Tarih boyunca başımıza ne geldiyse Çerkeslik eşittir fevrilik formülasyonundan geldi. Yani biz aksiyon gösterirken hiçbir zaman 20 dakika sonra ne olacağını hesap etmedik. Çerkes, şahsı ya da toplumu adına hareket ederken hiçbir zaman bir saat, bir gün, bir yıl sonrasını hesap etmedi. Hele hele aksiyona geçmemizin saiklerinden birisi onurumuz, gururumuz, vatanımız ise. Bu özelliğimizden dolayı Ruslar tarafından sürüldük. Karşımızdaki güçle ne kadar savaşabiliriz diye hiç düşünmedik. Çerkes bireyinin tavırlarını genel olarak belirleyen şey o fevriliktir. ÇHİ de bu bakımdan tam bir Çerkes hareketidir, yüzde yüz bir Çerkes hareketidir, planlanmadan hazırlanmıştır. Ama bana soracak olursanız Çerkesler şimdiye kadar sokağa çıkmadı. Bu sebeple sahip olduğu güçten daha fazlası atfedildi kendisine.

 

Kaynak: Ajans Kafkas

Kültür insanlığın ortak malıdır. Hangi toprakta neşvünema bulmuş olursa olsun, değil mi ki insanın ürünü, o halde insanlığa aittir. Dünyanın bir köşesinde solan bir kültürel renk, bütünün ahengini bozmaktadır. Unutulan her kültürel değer insanlığın hafızasını eksiltmekte, geçmişini unutturmakta, insanlığı kötürüm bir yaşlı durumuna düşürmektedir. Bu yüzden binlerce yıllık süreçte oluşan değerlerin yok oluşunu izlemek, bir katliamın seyircisi olmak kadar acı verici.

Çerkes kültürüne ait değerlerin de bu etsitiseyle birlikte yok olması tehlikesi zaman geçtikçe kendisini daha fazla belli etmektedir. Yeryüzünün dört bir yanına dağılmış Çerkes halkının zihinlerinde yıllardır hapsolmuş bir şekilde duran Çerkes dili, iletişim dili olmaktan çıkıyor. Yeryüzünde sadece bu dille iletişim kurabilen insan sayısı çok çok az. Üstelik bu sayı gün geçtikçe azalıyor. Yeryüzündeki her Çerkes, anadilinin dışında bir başka dil de biliyor ve daha çok bu ikinci dille iletişim kuruyor. Edebiyat dili olarak kullanıldığı alan, iletişim dili olarak kullanıldığı alandan daha küçük.

Çerkes dili ve Çerkes Kültürünün dijital çağda varlığını koruması çok ciddi emekler gerektiriyor. Bir şekilde bu kültürün varlığını sürdürmesi, bu dilin iletişim dili olma vasfını devam ettirmesi aydın insanlarımızın ortak kaygısı. Şimdiye dek bu kaygılarla çok ciddi projeler üretildi. Diasporanın kitleler halinde anayurda dönmesi düşüncesi bunlar arasında çözüm olabilecek tek yoldu. Fakat bununla birlikte zaman gösterdi ki anavatandan uzakta geçirilen yüz kırk yıl, Çerkes diasporasının aidiyet duygularını alt üst etmiş, insanları beş nesildir yaşadıkları toprakların yerlileri haline getirmiştir. Sovyetlerin yıkılmasının üzerinden geçen on beş yıl içerisinde birkaç milyonluk diaspora, anavatana gönderilecek bin idealist insan çıkaramamıştır. Her şeye rağmen oraya gitmek ve orada yaşamak isteyen insanlarımızın bir kısmı da gördükleri ve yaşadıkları olaylar karşısında şevkini, heyecanını kaybetmiştir.

Diasporanın Kafkasya’ya kitlesel dönüşçüler çıkaramayacağı ortada… demografik veriler ve siyasi gelişmeler göz önüne alındığında Kuzey Kafkasya’daki ata topraklarında yaşayan soydaşlarımızın Çerkes kimliğini ve kültürünü daha nice zaman koruyabileceği endişesi de bizi rahatsız eden bir diğer gerçek. Bu durumda acaba yaşadığı yerlerde rahat olan, Kafkasya’ya dönme gücünü kendisinde görmeyen insanlara yönelik bir proje düşünülemez mi?

Bu topraklardaki Kafkasyalı kimliğinin yaşatılmasını gerekli gören birisi olarak, dünyada daha önce başkaları tarafından denenmiş ve başarılı bulunmuş bir teklif üzerinde yoğunlaşmak gerektiğini düşünüyorum.

Farazi olarak beş milyona yakın Kuzey Kafkasyalının yaşadığı Türkiye’de (ki bu sayı faraziyeden öte fantazidir. Reel veriler değerlendirildiğinde Türkiye’deki Çerkes sayısının bu rakamın çok çok altında olduğu ortaya çıkmaktadır) Kuzey Kafkasya kültürünü ve dilini tam manasıyla yaşatan bir tek yerleşim yeri olmadığı aşikar. Göçle birlikte Osmanlı coğrafyasındaki büyük şehirlere yerleşen Çerkesler kısa zaman içinde doğal bir değişimin sonucu olarak kimliklerini unuturken kültür ve dilin korunduğu yerler köyler oldu. Yüz kırk yıldır Çerkes kültürünün yaşandığı köyler artık günbegün dilin ve nüfusun yok olduğu metruk yerler haline geliyor. On yıl önce Çerkesçe’den başka bir dilin konuşulmadığı köylerde bile artık Çerkesçe tercih edilmiyor. Eğitim alan kuşaklar dili unutmanın yanında Çerkes kültürünü reddedilmesi gereken bir köylü aidiyet olarak tanımlamak gibi temel bir hatanın içine düşüyorlar. Kültür ise her bölgede farklı çizgilere bürünerek karşımıza çıkıyor. İç Anadolulu bir Çerkesle kıyı bölgelerinde yaşayan Çerkesler arasında müşterekten ziyade ayrılıklar göze batıyor. Somut sonuç, Çerkeslik namına Türkiye’de akordeon sesinden başka hiçbir kültür öğesinin kalmadığı şeklinde özetlenecek olursa çok da yanlış bir tespit yapılmış sayılmaz.

Bu durumda Türkiye’deki Çerkeslerin bir ya da birkaç yerde toplu yerleşim oluşturmak suretiyle diasporadaki varlıklarını sürdürmeleri neden mümkün olmasın. Neden kültürün tüm öğeleriyle birlikte korunduğu bir yerleşim yeri ihya edilemesin.

Tamamen kültürel kaygılarla gerçekleştirilecek bu projenin Türkiye’de herkes tarafından hüsnü kabulle karşılanacağı kesindir. Hızla boşalan ve kültürel kimliği değişikliğe uğrayan bir Çerkes köyünün seçilmesi suretiyle Türkiye’nin her tarafından emekli, köylü, arıcı, el sanatlarıyla uğraşan idealist insanlarımızın toplanacağı birkaç bin nüfuslu bir yerleşim yeri Türkiye’de Çerkes Kültürünün sürdürülüp yaşatıldığı bir yer haline getirilebilir.

Bu köyde Çerkes örf ve adetinin simgesel de olsa yaşatılması ve kontrolü sağlanır. Köy Çerkes örfü uyarınca bir demokrasi modeli de teşkil edecek şekilde unafe usulü ile thamadelerce idare edilir.

Gümüş işlemeciliği, saraçlık gibi Çerkes el sanatları yaşatılmak suretiyle olabildiğince kültürel süreklilik sağlanabilir. Bu alanlarda çalışacak atölyeler oluşturulur. yekin isimlerin dönemsel de olsa ders vermesi eserlerini üretip sergilemesi imkanı sağlanır. el verirse at kültürü canlandırılır. Üretilen saraç işleri ticari dolanıma sokulur. peynir, acıka, xıgu, kuru et gibi Çerkes mutfağına has tatlar buradan şipariş edilebilir. Böylece el sanatları ve özgün mutfağın korunması sağlanır.

Çerkes müzik ve folklor değerleri de burada işlenebilir. Profesyonel bir dans akademisi tesis edilebilir. Bu şekilde Çerkes kimliğinin en önemli motifi olan dans ve müzik alanında üretimde bulunulur.

Anavatan Kafkasya ile irtibata geçecek, oraya veri sağlayacak, anavatan ve diaspora arasında iletişim kuracak, öğrenci okutulması, burs verilmesi, öğrenci transferi gibi konularda çalışmalar yapacak bir merkez oluşturulabilir. Bu merkez Kafkasya için de olumlu bir örnek teşkil eder. Türkiye’de bulunan Kafkasya’ya ilişkin verilerin anavatanda kullanılan dillere çevrilmesi işi burada yapılabilir. Çerkes kültürüne ait her türlü değerin sergileneceği bir müze tesis edilebilir. Dil öğrenmek isteyen gençler burada bir araya gelebilirler, kültür burada her boyutuyla birlikte yaşatılır ve doya doya soluklanır. Kafkasya’dan gelecek uzman konuklar çeşitli projelere katkıda bulunmak üzere burada uzun süre misafir edilebilir.

Bu projenin gerçekleşmesiyle sağlanacak asıl yarar, Çerkes kültürünün bu topraklarda buharlaşmasının önüne geçmek olacaktır. İsrail’de bulunan Kfar Kama ve Reyhaniye köyleri bunun en güzel örneğidir aslında. Bu iki köyde yaşayan yekünen beş bin civarında nüfus Çerkes diasporasının en etkili gruplarından birini oluşturmaktadır. varlıklarını sürdürmeleri için gerekli yardımlar yapılmaktadır. Malesef Türkiye’de Çerkeslerin yok olmasının bu topraklara neler kaybettireceği görülememiştir.

. . .

Projenin gerçekleştirileceği yerleşim yerinin neresi olacağına ilişkin kıstaslar ayrıca önem arz etmektedir. Öncelikle bu yerleşim yerinin bir Çerkes köyü olması gerekir. Ardından kalabalık bir nüfusu barındırabilecek araziye sahip olması, arazinin tarıma elverişli olması, iklimin bu kültürün yaşamasına uygun özellikler arz etmesi, örneğin at yetiştiriciliğine izin vermesi gerekmektedir. Seçilecek yerleşim yerinin merkezi olması, metropollere ulaşımının kolaylıklar arz etmesi, bununla birlikte bir süre sonra metropole karışıp kaybolacak bir konumda da bulunmaması gerekir. Bu nedenle aslında yol üzerinde olmayan, kolay kozmopolitleşmeyecek, bakir bir bölge olması da gerekebilir.

Bu köyde yaşamayı düşünen insanlara yetecek ekonomik çarkın dönmesi için örneğin toprağın organik tarıma elverişli olması, arıcılık, ormancılık, el sanatları, atçılık gibi uğraşılara uygunluk göstermesi gerek. Dolayısıyla köyün kıraç ve gözden ırak bir yerde olmaması da gerekir. Seçilecek yerleşim yerine Çerkes kültürünün yaşaması gerektiğine inanan yüz kadar ailenin gidip yerleşmesi projenin gerçekleşmesi için yeterli olacaktır. Bu yerleşim yerinde at yetiştiriciliği ve savat işçiliği yapılması, Çerkes el sanatlarının yaşatılacağı atölyelerin bulunması, Çerkes motifleri, gümüş işçiliği, kama, yamçı, kamçı, keçe gibi el ürünü eşyaların üretilmesi, Çerkes kıyafetlerinin ve gelinliklerinin tasarım ve dikimi ekonomik bir canlılık kazandıracaktır. Ayrıca yılın belli dönemlerinde düzenlenecek festivaller, sergiler ve panayırlar hem Türkiye içinden hem de Çerkes diasporasının farklı yerlerinden insanların ziyaretini sağlayacaktır.

Bu proje kapsamında hem projenin bütünü hem de çeşitli parçalarının gerçekleşmesi için Avrupa birliği fonlarından yararlanılabilir.

Bu yerleşim yerinde birkaç bin kişilik bir nüfusun bir araya gelmesi sağlanırsa kültürümüzün bu topraklarda sürmesi için yeterli birikim oluşturulacaktır. Memleketin diğer yerlerinde kültürel çözülme tamamlansa bile bu bir ya da birkaç köyde oluşturulacak birikimle anayurtla olan bağlantının devam etmesi sağlanabilir.

Hulusi Üstün

Kaynak: hususiustun.net

Hulusi Üstün bu yazısında, Rus edebiyatı ve Türk edebiyatında Çerkes imgesinin izini sürmüş. Üstün’ün bu incelemesi, 19. yüzyılın ikinci yarısında anavatanlarından sürülen Çerkeslerin, Osmanlı topraklarında nasıl bir hayat sürdüğü ve Osmanlı münevverlerinin onları nasıl algıladığı konularında önemli bilgiler veriyor. Hulusi Üstün’ün yazısını alıntılıyoruz.

Mağlup Kahramanlar

İspanyol Edebiyatının altın kalemi Miguel de Cervantes Saavedra, Don Quijote adlı ölümsüz eserinde, onuru için savaşan ve ölen, parası ölçüsünde değil ahlaki erdemleri ölçüsünde saygı gören insan tipini yenik bir şövalyenin şahsında irdelerken aynı zamanda karmaşık bir çağın da özetini yapıyordu. Evet, mahzun yüzlü şövalye Don Quijote, geçmişi yakalamak için verdiği savaşı kaybetmişti. Düşman sandığı şey, gerçekte yel değirmeniydi, aşık olduğu Senyora Dulcina ise basit bir köylü kızı… Çağ değişmiş ve değerler alt üst olmuştu. Ortaçağ en azından Avrupa için kapanmıştı. Bundan sonra ayakaltı edilen Ortaçağ değerlerinin üzerinde malı, parayı, statüyü ve gücü kutsayan bir çağ yükselecekti. En azından Avrupa için…

Tüm bu çıkarımlar gerçek edebiyatın kıymetli sonuçlarıdır aslında. Edebiyatın fonksiyonu, misyonu biraz da bu çıkarımları yapmak, uzun tarihsel süreçleri, karışık psikolojileri bir öykü tadında özetleyip hayat bilgisi sunmaktır okuyucuya. Bu bakımdan şöyle bir vecizeye imza atmak yanlış olmaz. ‘Kahramanlar yaşar, tarihçiler yazar, edebiyatçılar ölümsüz kılar.’

Fakat bu üçlü ilişki de kendi içinde tutarsızlıklar taşımaktadır. Tarih, hep galibin kalemi ile yazıldığı için taraf tutar. Tarihin yazdığı kahramanları güçlüler, dolayısıyla galipler belirler. Oysa kazananlar her zaman kahramanlar değildir. Kahramanlık bazen feda edilenlerle ölçülür, bazen tercihlerle… Bu bakımdan tarih, soğuk rakamlar, tarihler ve taraflar çetelesidir.

Edebiyatçı ise insafın kalemi ile yazar, gerçeğin çıplak zemini üzerinde hayalin mürekkebi ile izler bırakır. O izlerde öznel de olsa insancıl değerlendirmeler vardır, insanın kutsal yanı olan ruh vardır. Ölenler sayılardan, savaşlar istatistiklerden ibaret değildir. Ve bazen hayatın tüm gizi ve güzelliği bir dülgerbalığının yalnızlığında gizlidir. Bu sebeple Tarih, edebiyatın kutsadığı ölçüde anlamlıdır.

. . .

Yüzlerce yıldır savaşan, direnen, sürgün edilen fakat yok edilemeyen Çerkes halkının tarihi de galipler tarafından yazıldığı için geçmişte olup bitenlerin gerçeğine ulaşmak oldukça zor. Çerkesler, ölçüsüz bir güce karşı verdikleri ümitsiz var oluş mücadelesinin ardından mağlup edilip yurdundan çıkartılmış bir halktır. Tarih onların verdiği ölüm kalım savaşını pek de önemsemiyor, çünkü bu savaşın sonunda Çerkesler yenilmiş, Ruslar kazanmıştır. Tarihi yazma hakkı da galip tarafındır. Artık insanlık, onların istediği ölçüde bilgilendirilecektir.

Çerkesler, dağıtıldıkları yabancı diyarlarda da savaşmış, direnmiş, sürgün edilmiş, tıpkı Cervantes’in Manchalı şövalyesi gibi yaşadığı çağa ve coğrafyaya yabancı kalmış, artık galiplerce pek de dikkate alınmayan, varlığından fazlaca haberdar olunmayan bir halktır… Oysa doğunun gözüpek şövalyeleriydi onlar, ve masalların efsunlu güzelleri… Bu özellikleri ile Türkçe, Rusça, Farsça, Arapça, İngilizce edebiyat eserlerinde yer alırlar.

Tarih onları başından beri yok saydı. Mercidabık’ta Yavuz’un topları üzerine yalın kılıç saldıran Memlükler ve onların yaşlı Kralı Kanşouko Anzour da tarihin dikkatinden kaçmıştı. Çünkü onlar yenilen taraftı. Plevne önlerinde, Sarıkamış Cephesinde toprağa karışan Türkçe bilmez Çerkes Şövalyeler de umursanmadı. Hatta Kurtuluş Savaşı’nın ilk kurşununu sıkan serdengeçtiler, Colan tepelerinin zarif atlıları, Çeçenya’nın kızıl sakallı delikanlıları… Hiç biri tarihin altın harflerle yazdığı isimler değildi. Çünkü yenilmişlerdi modernite, teknoloji ve kapitalizm karşısında.

Mağlup ama kahramandılar. Onların izini tarih kitaplarında değil, edebiyat eserlerinde, satır aralarında sürmek bu nedenle keyifli.

2 -Rus edebiyatının Çerkesleri

Çerkes tipi gerek Türk, gerek Rus edebiyatında daha çok yiğitlik, fedakarlık gibi erdemlerle beliren erkek kahramanlardan ve çarpıcı güzelliğinin yanında ruh temizliği ve masumluğu ile ileri çıkan kadın tiplerinden oluşur. Rus edebiyatçılar, ölümüne savaştıkları bu tipleri vahşi, fanatik ve fakir olarak sıfatlandırırken bile erkeklerinin cesareti, korkusuzluğu, kadınlarının da masum güzelliğini belirtmeden geçemezler. Bir de Kafkasya’nın muhteşem doğasına duydukları saygı ile karışık hayranlık hissini… Aslında bu durum Rus Çarlığının 1864’te biten istilaya karşı ölümüne direnen Kuzey Kafkasyalı halkları yok ederken duymazdan geldiği vicdan sızısının edebiyata yansımasından başka hiçbir şey değildir.

Evet onlar Çerkeslerdir ve Puşkin’in “Erzurum Yolculuğu” hatıralarında bahsettiği üzere inatçı ve güvenilmezlerdir. (1) Onları yola getirmenin tek yolu Kırım Tatarları gibi silahsızlandırmak, düzlüklere yerleştirip kontrol altında tutmak, Hıristiyanlaştırmak ve bir topyekun çözüm metodu olarak Osmanlı’ya sürmektir.

Puşkin’in yaşamı (1799- 1837) Rus – Çerkes Savaşlarının ilk dönemine rastladığı için onun eserlerindeki Çerkes tipi aynı zamanda amansız bir düşmandır. Kafkas Esiri ve Bahçesaray Çeşmesi adlı destanlardaki Kafkasyalılar soylu, yiğit ve güzel olmakla birlikte vahşi düşmanlardır. Örfleri, sosyal yapıları, dini algıları ile sadece öteki değil, aynı zamanda geride durması gerekenlerdir.

Tolstoy ise (1828 – 1910) Puşkin’le kıyaslanmayacak ölçüde insani bakar Kafkasya’ya ve Kafkasyalılar’a. Daha evrensel ve insaflı değerlendirmelerde bulunur. Bunun iki nedeni olmalıdır, birincisi; onun dönemine gelinceye dek Çerkesler Rus edebiyatında tanınmış, cephede ise yenilmişlerdir. Bu sebeple Tolstoy can çekişen bir aslanı gözlemlercesine rahattır. İkinci neden ise, Tolstoy’un bu romanı kaleme alırken henüz otuzlu yaşlarında olmasıdır. Gözlemlerini son derece gerçekçi bir şekilde aktarırken savaşın, şiddetin, yoksulluğun kritiğini yapmaktan da geri durmayışı bundan olsa gerek.

Örneğin Kazaklar adlı eserinde Eroşka’nın ağzından Kafkasya’da süregelen çirkin istila kınanır. Eroşka amca nehirde gördüğü boş bir beşiğe ilişkin hatırasını anlatırken XXI. Yüzyılın başında Çeçenya’da yaşanan dramı dile getirir adeta. Beşikteki Çeçen çocuk bir Rus askeri tarafından taşlara vurularak parçalanmış, annesinin onuru kırılmış, ev yakılmıştır. Baba için dağlara çıkmaktan başka çare kalmamıştır. (2)

Hacı Murat adlı eser ise savaş sebebiyle alt üst olan Kuzey Kafkasya coğrafyasında tıpkı bir deve dikeni gibi inatla kök salan, kendisine değenin canını acıtan ve bir türlü yok edilemeyen Kuzey Kafkasyalıları soylu bir bakışla irdeler.

Fakat Çerkesleri tanıyan hiçbir yazar bu halkı Lermontov kadar anlamamış, onun kadar şiirsel anlatamamıştır. 1814 – 1841 yılları arasında varlığı ile dünyayı onurlandıran bu yürekli sanatçı, sadece Rus edebiyatının değil, bütünüyle Dünya edebiyatının övüncüdür. Sürgün bir Rus subayı olarak Kafkasya’da bulunduğu dört yıl içinde Çarlığın ölümüne savaştığı ve yok etmek için her yola başvurduğu Çerkes halkını anlamıştır Lermontov. Özgürlüğe, dostluğa ve intikam hissine tutkunluğu onlardan yadigardır. Öyle ki henüz 27 yaşındayken tıpkı bir Çerkes şövalye gibi dik durur ölüm karşısında.

Onun İsmail Bey, Valerik Savaşı, Kafkas Esiri, Kaçak Harun, Mtsıri gibi eserlerinde Çerkes tipi son derece şiirsel bir bakışla tasvir edilir. Lermontov henüz yirmili yaşlarını süren bir gencin nazarıyla incelediği Çerkeslerin düşmanı değildir.

Onun epik eseri İsmail Bey’in (3) esere adını veren kahramanı İsmail Bey, henüz 14 yaşındayken babası tarafından eğitim görmesi amacıyla Rusya’ya gönderilmiş, orada eğitim almış, aşık olmuş bir Çerkes gencidir. Yıllar sonra Rusya’dan ayrılır, halkının ulusal giysisini giyer ve yurduna dönmek üzere yola çıkar. Onun Kafkas Dağları ile karşılaşması heyecan verici bir şekilde anlatılır. İsmail Bey özgürlüğe tapan, dostları ve intikam hisleri için yaşayan halkının arasına karışır. Bir Çerkes evine konuk olur ve evin kızı Zura (Zehra) tarafından ağırlanır. İsmail Bey, konuk olduğu evden ayrıldığında peşine takılan ve onunla birlikte ölmek için yemin eden Selim adlı genç Zura’dan başkası değildir gerçekte.

Lermontov, İsmail Bey’in kişiliğinde Çerkes şövalye tipini bütün açıklığı ile inceler. Onur kavramının Kuzey Kafkasyalıların sosyal ve psikolojik tavırlarının temelini teşkil ettiğini ortaya koyar. Kadınların ve erkeklerin acımasız savaşın ortasında onurlu duruşunu hayranlıkla ifade eder. Bu savaşın mazlum tarafı ile zalim tarafını şüphe götürmez bir şekilde kabul ettirir tarihe.

3-Türk edebiyatında Çerkes tipi yahut Çerkes kadını…

Çerkes tipi, Türk edebiyatının da başlangıçtan beri temel figürlerinden birisidir. 1864 sürgünü ile toplu olarak Kafkasya’dan çıkartılmadan önce Çerkes, Osmanlı aydını için emsalsiz kadın güzelliğini çağrıştırır ki bu çağrışım divan edebiyatının bir çok örneğinde görülebilir. En bariz örneği Nabi’nin Hayriye adlı eserinde şu şekilde göze çarpar.

“Nazik ü nerm ise de alma Urus

En eyisi olur anun menhus

 

Hain olur Urus’un merd ü zeni

Kapı ardında kurarlar düzeni

 

Gerçi Çerkes Abaza öyle değil

Olma onlara da çokluk mail

 

İtikadında değil ehl-i felah

Olmayan dest-zen-i esb ü silah

 

İtmeden ref’i beyan-ı iman

Olur amihte-i tir ü keman

 

Kölesi tiğ u tüfeng isterler

Urmağa arsa i ceng isterler

 

Çerkes’in cariyesi afet olur

Abaza kızları bi-iffet olur.” (4)

Halk edebiyatında da Çerkes kadınlarına dair söylenenler buna benzer övgülerdir. Tokatlı Nuri (1820-1882) adlı ozan imparatorluktaki tüm halkların kadınlarını sayarken Çerkes kadınını şu şekilde vasfeder.

‘Çerkesin dilberi afitap Cemal,

Sanki kametleri bir selvi Nihal,

Güzellikte dersen bir Yusuf missal

Hublukta gelmemiş misli cihana.

 

Yahut Seyrani dilinden,

 

‘Çerkes’in güzeli gayet yamandır,

Boy uzun bel ince kaşlar kemandır.

Sanırsın semada parlayan aydır.

Meleklerin cümlesi senakar olur.

. . .

Çerkes tipinin Türk edebiyatında asli bir tip olması Tanzimat Edebiyatına rastlar. Batılı tarzda eserlerin verilmeye başlandığı bu dönemde Çerkes, özgürlük arayışı içindeki Osmanlı aydınları için hem esaret altındaki doğunun, hem de insanlığa ateşi getirerek onları özgürleştirecek olan Promethe benzeri kahramanların simgesidir. Esaretin simgesidir; çünkü Çerkes halkı büyük ölçüde kan esasına dayanan sosyal katmanlardan oluşur. Çerkes aristokrasisi Osmanlı, Mısır ve Rus aristokrasisi ile de akrabadır.

Çerkes geleneksel hukukuna göre köle sayılan kişilerin Osmanlı tarafından da köle olarak alınıp satılması, özgürleşme gayreti içindeki Osmanlı toplumunun aydınlarının nazarında yüz karası bir ticaretti. Kaldı ki, özellikle Ruslarla savaştıkları dönem içerisinde İstanbul’a sığınmak zorunda kalan birçok özgür Çerkes de köle muamelesi görüyordu. Bu sosyal yara, Tanzimat edebiyatının temel konularından birisi olmuş ve birçok yazar tarafından işlenmiştir. Bu sebeple Tanzimat dönemine ait edebiyat eserlerinin baş kadın kahramanlarının büyük ölçüde Çerkesler olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Namık Kemal’in Çerkes’i “Dilaşub”

İstanbullu bir konak çocuğunu hayata bağlaması için satın alınmış bir köledir Dilaşûb. Umutsuz bir köledir, fakat tutkulu bir aşıktır, peri kadar güzeldir, kendisini satın alanlardan daha soylu hareketler sergileyen bir Çerkes kızıdır. Öyle ki Namık Kemal, onu tarif ederken adeta bir eski zaman divan şairinin ruhuna bürünür.

“Dilaşûb’un saçları sırma gibi parlak sarı, alnı ruh temizliğini gösterir bir ayna denilebilecek kadar duru beyaz, kaşları saçına nispetle biraz kumrala yakın ve biraz kalın olmakla beraber, biraz da kavisli, gözleri hafif mavi ve son derece sevda uyandıracak yolda mahmur, yüzü aşıkane bir solukbeyaz üzerine ziba gülü pembeliğine çalan bir renk ile süslü, burnunun rengindeki saffet ve biçimindeki letafet, açılmasına bir gün kalmış zambak goncesine benzer, dudaklarının gerek inceliği ve gerek pembeliğinin parlaklığı birbirine sarılmış iki gül yaprağını andırarak aralarından inci dişleri şebnem damlası gibi görünür. Çenesi daha yaprakları perişan olmamış bir beyaz katmer gül sanılırdı. Hele gerdanı, şeffaflığından dolayı damarlarının dışa akseden latif rendi ile bir derece parlaklık kazanırdı ki ayın görünen yuvarlak kısmı dörtgen şekline girse ancak buna eş olabilirdi. Boyu bir kadına yakışacak derecede uzun ve her erkeği meftun edecek mertebede narin olarak, beli on iki yaşındaki bir çocuğun koluyla tamamen kucaklanacak kadar ince idi…” (5)

Romanda bu şekilde tarif edilen dilber, yukarıda alıntılan şiirde bahsedilen kadınla aynı kişidir adeta. Sami Paşazade’nin Dilber’i de, Peyami Safa’nın Canan’ı da farklı anlatılmaz. Bu, Osmanlının nazarından Çerkes kızının tarifidir aslıda. Parlak ve beyaz cilt, manalı gözler ve incecik bir bel, Çerkes kızının ayırt edici özelliğidir. Bu tarif edebiyat aracılığıyla halk hafızasına öylesine işlemiştir ki hâlâ Çerkes kızı bu çağrışımlarla hatırlanır.

Hüzünlü bir pişmanlığın romanı olan İntibah’ın mutlak iyi karakteri olan Dilaşub, sevdiği adam için canını veren fedakar aşık olarak vasfedilirken onun şahsında tüm Çerkes kadınlarının erdemine de ısrarla işaret edilir.

Sami Paşazade Sezai’nin Çerkes’i “Dilber”

Edebiyatımızın en önemli eserlerinden birisi olarak kabul edilen Sergüzeşt adlı romanın kahramanı olan Dilber de Batum’dan İstanbul’a satılmak üzere getirilmiş, tıpkı romanın yazarı Sami Paşazade Sezai’nin annesi gibi İstanbul denilen meçhulün içine düşmüş küçük bir Çerkes cariyedir.

“Sekiz dokuz yaşında bir küçük esirdi ki saçlarıyla kaşlarının arası biraz yakınca, ağzı gayet küçük, yuvarlak olan omuzlarına nispetle beli incecik, hele o siyah gözlerde zeka ışıkları sonsuz bir hoşluk gösterirdi. Bir üstadın eliyle çizilmiş, fakat renklendirilmemiş bir portre gibiydi.”

Dilber’in ırkına has güzelliği ile birlikte ahlaki erdemleri ve derin hissiyatı romanın her safhasında dikkat çeker. Sami Paşazade, Dilber’in şahsında kölelik kurumunu adeta oryantalist bir nazarla irdelerken bu Çerkes köle, doğunun kadim geleneklerinin kurbanı olarak sunulur.

Dilber bir eşya gibi satılır, esarete karşı direnir, tekrar satılır, aşağılanır, sıkıntılarla büyür, aşık olur ve aşkı uğruna kendisini feda eder. Yazar, Dilber’in talihsiz biyografisini sunarken Osmanlı toplumundaki kölelik uygulamasına kimileri tarafından gerçekçi bulunmayan bir tarzda muhalefet eder. Mizancı Murat’ın da belirttiği üzere Sergüzeşt, tıpkı Amerika’da milyonlarca köleye özgürlüğünü iade ettiren Madam Harriet Beecher Stowe’in Tom Amca’nın kulübesi adlı romanı gibi Osmanlı toplumu için özgürlük manifestosu niteliğinde bir eserdir. (6)

Sergüzeşt yayınlandığı dönemde Osmanlı aydınını ciddi bir şekilde düşündürmüş, toplumun koşulsuz kabullerini sorgulatmış ve daha cesur söylemler içeren kitapların yayınlanmasına yol vermiş bir eserdir. Bu toplumsal etkisinin yanında Sergüzeşt, Türk Edebiyatında bir dönemi kapatan eser olması ile de kıymetlidir, öyle ki Tanzimat ile Servet-i Fünun Edebiyatı arasında bir köprü teşkil eder.(7)

Ahmed Midhat Efendi’nin Çerkesleri

Koca Osmanlı Memalikinin Edebiyat Hoca’sı Ahmed Midhat Efendi’nin Çerkes olduğuna, hatta Haghur adlı aileye mensup bulunduğuna dair iddialar varsa da asılsızdır. Zira Ahmed Midhat’ın soyuna dair sağlam belge ve bilgilere sahibiz. Çerkesler hala onun hem anne hem baba tarafından Çerkes olduğu iddiasını tamamen desteksiz bir şekilde ileri sürseler de doğrusu o ki annesi 1829 yılında Kafkasya’yı terk etmiş bir Çerkes aileye mensuptur, babası ise Anadolu’dan İstanbul’a yerleşmiş bir Türk ailedendir. (8) Fakat onun çocukluk ve gençlik çağları Çerkes – Rus Savaşının en kızgın dönemlerine rastlar. Bu savaşın sürdüğü yıllarda İstanbul’da birçok Çerkes sığınmacı, diplomat, askeri temsilci, tacir ve esir bulunmaktadır. Ahmed Midhat, çocukluğunun geçtiği İstanbul, Niş, Vidin ve Rusçuk’ta onları gözlemlemek, dillerini, geleneklerini ve değer yargılarını öğrenmek imkânını elde eder. Bununla birlikte asıl Çerkeslik sevgisini annesinden aldığını da yine onun eserlerinden öğreniyoruz. Kafkas adlı romanında annesinden dolayı kanını taşıdığı Çerkeslerin memleketini anlatırken adeta Çerkesçe düşünür, Türkçe yazar. Henüz yaşadıkları mahallenin dışında İstanbul’un hiçbir tarafını bilmez iken Kafkasya’nın her köşesini annesinden işitip ezberlediğini yazar. Ona göre muhteşem doğaya sahip bu mübarek Kafkasya’da yaşayanlar da güzel insanlardır. Öyle ki tarih boyunca hiçbir hükümdarın otoritesini tanımamışlardır, iki hasmı barıştırmak için bir kadının ricası yeterli olur. Üsera takımı bile mesut bir hayat sürer, yaşlılarının beli bükülmez, dişleri dökülmez. Gençleri emsalsiz güzelliktedir. Bir genç kız, bir genç erkeğe emanet edilerek sekiz saatlik mesafeye gönderildiği halde iki taraf da vakarını bozmaz. Çerkesler daha bir çok güzel özelliklere sahip insanlardır. ( 9)

Aslında Ahmed Midhat’ın her eserinde bir Çerkes vardır ve bu Çerkes, onun romanının baş karakteridir. Esasen bu eserlerin yazıldığı yıllarda tüm Osmanlı coğrafyasında Çerkesler başroldedir. Ahmed Midhat yaşadığı çağın sosyal dokusunu işlerken Çerkesleri de imparatorluğun diğer halkları gibi eserlerinde anlatmıştır, yer yer romanın akışı içinde durup okuyucu ile dertleşirken Çerkeslere ilişkin olumlu düşüncelerini ve hayranlığını açık bir şekilde dile getirmiştir. Hasan Mellah yahut Sır İçinde Esrar adlı romanın Esma adlı kadın kahramanı, Yeryüzünde bir Melek’in Safiye’si onun mutlak iyilik ve güzellik özellikleri taşıyan Çerkes kahramanlarıdır.

Felatun Bey ile Rakım Efendi romanının birincil kadın kahramanı Canan da bu kabil olumlu kişiliklerden biridir. Tıpkı Dilaşûb ve Dilber gibi esir pazarına düşmüş bir Çerkes kızı olan Canan’ı Hoca şu şekilde tarif eder.

“Uzun boylu, güzel kara kaşlı, ufacık ağızlı, güzel burunlu, hasılı azaları mütenasip bir şey idi ise de gayet zaif ve hastalıklı, on dört yaşında olduğundan öyle olur olmaz müşterinin beğeneceği bir şey değildi. Fakat neydi o kızda o baygın bakışlar, neydi o mahzunane tebessümler.”

“Aman Yarabbi! Bu Canan kız dahi günden güne ne kadar güzelleşiyordu, ne kadar nazik, tatlı dilli, şen bir kız çıktı. Yüzünü gördükçe tab’a neş’at gelmemek muhaldi. Vakıa Türkçe’yi gerektiği gibi değil, layıkıyla dahi öğrenmişti. Ancak Çerkeslere mahsus olan şive-i ifade ile söz söyledikçe insanın içini tatlı tatlı gıcıklardı.”

Ahmed Midhat Canan’ın şahsında doğunun gizlenmiş, örtünmüş, saklanmış kadınının gücünü işlemiştir aslında. Canan, Türkçe öğrenmiş, okuma yazmaya merak salmış, milli kültürümüzü öğrendiği gibi Fransızca eğitimi almış, piyano çalmasını öğrenmiştir. Son derece iyi ahlaklı, zeki ve gayretli bir kız olan Canan, Ahmed Midhat’ın muhayyilesindeki ideal Türk kadınıdır aslında.

Roman doğunun ideal kadın tipi ile batılı değerleri beceriksizce taklit etmeye çalışan kadın tipini karşılaştırır. İki tip de abartılı bir şekilde kıyaslanır, Ahmed Midhat, okuyucuyu yer yer yönlendirerek Canan’ın temsil ettiği ideal Osmanlı kadınını yüceltir.

Ahmed Midhat, Türk edebiyatında Çerkes kültürünü en çok işlemiş, Çerkeslere ilişkin bilgiler vermiş yazardır. Öyle ki ‘Çerkes Özdenleri’ adlı son derece epik içerikli piyesi ile Çerkeslerin bağımsızlık savaşını işlediği için piyesin oynandığı Gedikpaşa Tiyatrosu yakılmıştır.

Peyami Safa’nın Canan’ı

İmparatorluğun milli devlete evrildiği kırılma çağının romancılarından Peyami Safa 1925 yılında yayınlanan Canan adlı romanında bir ilki gerçekleştirir ve ilk kez kötü Çerkes kadınını romanının baş karakteri yapar. Aslında kötü olan bizatihi romanın kahramanı değil, bütünüyle yaşanılan devirdir. Tıpkı Yakup Kadri’nin aynı dönemi anlatan Sodom ve Gomora adlı romanı gibi Canan da milliyetçi bir yazarın perspektifinden imparatorluk yıkıntısı üzerinde sefih bir hayata dalmış olan zümrenin romanıdır. Peyami Safa, Türk edebiyatının çok da aşina olmadığı bir şekilde kahramanlarının psikolojisini irdelerken geleneksel İstanbul hayatından ayrışıp ayrı bir sınıf oluşturmuş olan kitleye karşı acımasız davranır. Geleneksel aile bağlarını, namus anlayışını, dostluk ilişkilerini tepetaklak eder.

Romanın kahramanı Canan küçük yaşta babası tarafından şimendifere atılıp Adapazarı’ndan İstanbul’a satılmış bir Çerkes kızıdır. Sarayda büyütülür, güzelliğinden korkan saraylılar tarafından saraydan uzaklaştırılır. Birkaç evlilik ve gönül ilişkisi yaşar. İkinci eşi Lami’yi de bir çok kişi ile aldatır. Son derece kirli bir hayat sürerken Adapazarı’ndaki yaşlı annesi onu yıllar sonra bulur. Canan, Türkçe bilmeyen bu kadını bir türlü sevmez. Yaşlı kadın, uğruna yollara düşüp İstanbul’a geldiği Canan’ın kocasını aldatan düşük ahlaklı bir kadın olduğunu fark eder, kızı Canan’ı öldürür, evden kaçıp gider.

Roman İstanbul’a satılıp özünden kopartılmış, güzelliğinden başka hiçbir özelliği olmamış, anne şefkati görmemiş bir kızın ahlaki düşüklüğünü verdiği kadar onun Türkçe bilmeyen annesinin namus anlayışını da irdeler. Aslında bu romanda Çerkes olan Canan değil, onun gibi bir evlat doğurduğu için karnını yumruklayan Adapazarlı yaşlı kadındır.

Bununla birlikte roman Çerkes’in de olumsuz özelliklerle anıldığı ilk romandır ki bu aslında Türk edebiyatında yerleşmiş Çerkes anlayışının değişmesinin başlangıcıdır. Artık cumhuriyet dönemi boyunca Çerkes mutlak iyilik, masumiyet ve güzellik olarak değil, aynı zamanda zaaflı bir tip olarak anılacaktır.

Mithat Cemal Kuntay’ın ‘Üç İstanbul’ adlı muhteşem romanının Cemalifer’i böylesi bir zaaf sahibidir ki soy sop meraklısı sonradan görme ve artık cumhuriyet dönemi yazarlarının nazarında eskimiş bir ahlak anlayışına sahip bu kadından öz evladı bile ondan utanır. Çünkü Cemalifer köledir, otoriter bir annedir.

Halide Edip’in ‘Tatarcık’ (1938) adlı romanındaki Lalezar tipi de böylesi bir annedir. ‘Rüzgarda sallanan bir saz gibi yürüyen’ bu kadın güzel ama silik bir Çerkestir. Her türlü toplantıda bulunmasına rağmen insanlarla konuşamaz, yanına yaklaşan olsa yorgun gözlerini kapar, söyleneni işitmezlikten gelir. Onun bu halini kimileri nekesliğine, kimileri de Türkçe’sinin bozukluğuna, İstanbul ağzıyla çetrefilliğine verirlerdi.

Reşat Nuri’nin romanlarındaki Çerkesler de pek farklı değildir. ‘Kızılcık Dalları’ (1932) adlı romanın renkli tiplerinden birisi olan Nevnihal Kalfa, o dönemde İstanbul’un her konağında rastlanan cinsten bekar, yalnız, sadık bir Çerkes Kalfadır. Yaşlanınca dışarıya atılmamışsa da konağın bir köşesine itilmiştir. Herkese karşı hesapçıdır, konağın hanımına kaynanalık yapmaya kalkar, dindarlığı ve disiplini konak halkını rahatsız eder.

Bununla birlikte Nevnihal Kalfa, Osmanlının Çerkes algısı hakkında fikir vermektedir. Zira aslında bir Nogay olan Nevnihal Kalfa’yı konaklılar Çerkes olarak nitelendirir, kalfa da kendisini böyle tanımlar. Romanın içinde Çerkes ve Nogay aynı anlama gelecek şekilde kullanılır. Bu durum İmparatorluğun son yıllarında İstanbul konaklarını dolduran Çerkes kızlarının tamamının Adige, Abhaz ve Ubıkh adlı aristokrat kabilelerin alt sınıfına mensup olmadığını, Nogaylar gibi aristokrasiyi bilmeyen, Türki halklardan kızların da sırf Çerkesler gibi Kuzey Kafkasya’dan sürgün edilmiş olmalarından dolayı Çerkes kabul edilerek konak hizmetlerine, haremlere ve saraya alındığının kanıtıdır.

Ömer Seyfettin’in Çerkesleri

Yıkılan İmparatorluğun enkazı altında kalmış sanatçılardan biridir Ömer Seyfettin. Hala Yaşam öyküsünün filme alınmamış olması şaşırtıcı… Kısacık ömrü boyunca dava adamı kimliğinden taviz vermemiş bu kahraman adamın yazdığı öyküleri ruh karartıcı olarak değerlendirenler onun yaşadığı çağda iç açıcı hiçbir şeyin var olmadığını nedense görmek istemezler.

Ömer Seyfettin de mesnetsiz bir şekilde kendisine Çerkeslik yakıştırılan yazarlarımızdandır. Kendi beyanı ile sabittir ki Ömer Seyfettin Çerkes değildir, bu bilgi kızı Güner Elgen Hanım tarafından da doğrulanmıştır. Onun Çerkesliği Doktor Vasfi Güsar’dan menkul bir bilgidir, bunun dışında hiçbir delil bulunmamasına rağmen bu büyük yazar yaşarken adeta ona hakaret etmek kastıyla Çerkes olduğu yazılıp çizilmiştir.

Sebilürreşad Dergisinin 31. Teşrinievvel 1334 tarihli 376 sayısında yayınlanan mektubunda Ömer Seyfettin, ‘375 numaralı nüshanızda bana ‘Çerkes’ diyorsunuz. Ben milliyeti ırk diye anlamam. Milliyet ‘dil, lisan, ırk’ birliğidir. Bununla beraber Çerkes değilim.’ Der.

Esasen onun eserleri bu tür bir redde gerek bırakmayacak şekilde Ömer Seyfettin’in Çerkes olmadığını ortaya koyar.

Ömrünü imparatorluğun çatırdayan köşelerinde savaşarak, esaret yaşayarak geçiren bu idealist insanın eserlerinde Çerkes tipi, Tanzimat edebiyatında olduğu gibi kadın tipinden ibaret olmayıp bir çok rollere bürünerek karşımıza çıkar.

Kaşağı hikayesinde seyisin adının neden ‘Dadaruh’ olduğu birçok okuyucu için muammadır. Yine İlk namaz gibi çocukluk anılarını aktardığı öykülerindeki Pervin adlı dadı tipi onun çocukluğunda tanıdığı Çerkes tipleridir.

Gizli Mabed adlı öyküde anlatılan sütnine, Efruz Bey adlı uzun öyküdeki anne, ‘Bahar ve Kelebekler’ adlı öyküdeki haminne tipi, Ömer’in çocukluk öykülerindeki Pervin’le hemen hemen aynı kişiliktir. Saf, sadık, dindar kadın örnekleri olarak sunulur.

Erkek kahramanlar sözkonusu olduğunda Ömer Seyfettin Çerkesleri daha bir uzaktan anlatır. ‘Bir Kayışın Tesiri’ adlı öykünün kahramanı olan İstanbullu Mahmut Bey, Ömer Seyfettin tarafından bir Çerkes kayışından etkilenip Çerkes olmaya karar veren, kendisini Çerkes kabul eden, Kafkasya’yı gezip dolaşan, bir Çerkes kızı ile evlenen, sandalyeye ata biner gibi oturan bir kaybedilmiş tiptir. Fakat asıl esef verici olan odur ki, Türklerin hariçten kendi içlerine gönüllü bir tek “Millettaş” celbedecek böyle ehemmiyetsiz kayışçıkları bile yoktur.

İmparatorluğun son döneminde görkemli geçmişle köhne şimdiki zaman arasında bocalayan Osmanlı aydınlarının hicvedildiği ‘Efruz Bey’ ve ‘Asilzadeler’ adlı uzun öyküler de Ömer Seyfettin’in Çerkeslere bakışı hakkında fikir vermektedir. ‘Bila tefrika-i cins ü mezhep’ söylemi ile etrafına insanları toplayan nevzuhur Osmanlı Aydını Efruz Bey insanların eşitliğinden bahsedince, annesinin Çerkes olmasından dolayı kendisini Çerkes kabul eden Çerkesler tarafından reddedilir.

“Efruz Bey yalnız kendi cinslerinden olduğunu inkar ettiği Çerkesleri kandıramamıştı. Onlar Rum, Bulgar, Yahudi hasılı hiçbir milleti öpmeye tenezzül etmeyerek

-Kendi cinsini inkar eden Çingene’den alçaktır, diye söylene söylene Tophane taraflarındaki kahvelerine döndüler. Hiç bir şey olmamış gibi yine birbirlerine kabadayılıklarını, cesaretlerini, doğmamış oğlak derisinden kalpaklarını, memleketteki atlarını, Kafkasya’daki eğerlerini, gümüşlü kamçılarını anlatmaya başladırlar.”

Bu pasaj yazarın Çerkes halkını son derece yakından tanıdığını ortaya koymakla birlikte aynı zamanda İmparatorluğun son döneminde Çerkeslere ilişkin aydın bakışı hakkında da fikir vermektedir. (devam edecek)

Hulusi Üstün

Kaynak: ajanskafkas.com

Page 1 of 2

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

https://t.co/z2AVKFGjVf
Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
RT @gilahsteney: Bu hikayeyi daha önce de duymuştum bir dadeden çok araştırdım doğruluğunu Şorten Askerbiy'in Kazanokue Jabağı kitabında da…
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı