Dünya üzerinde yaşam bulan bütün halkların kökeni hakkında genel kabul gören bilgiler mevcuttur. 

Dünya üzerinde yaşam bulan bütün halkların kökeni hakkında genel kabul gören bilgiler mevcuttur. Bu halklardan bazıları, kökenlerine ilişkin bilgiler ile tarihsel başlangıçlarının benzerliği hakkında kimi zaman birbirleriyle tartışma içerisinde olmaktadırlar. Bilinen tarihsel kökenlerine Ulusal tarihlerini, dillerini, kültürlerini bağlamakta ve köklerinin çok eskilere dayandığını bununla özdeştirmektedirler. Yahudileri ve Gürcüleri buna örnek olarak gösterebiliriz.

Tarihsel kökenlerini, dinsel öğelerin başlangıcına ve bilinen ilk Peygamberlere ilişkilendirmekte, yakınlaştırmakta ve diğer halkların tarihi geçmişlerine göre kendi uygarlıklarının daha zengin bir geçmişe sahip olduğunu bağlamaktadırlar. Gerçeği konuşmak gerekiyorsa, yukarıda bahsettiğimiz her iki halkın kökeni de bizleri tarihin çok eski dönemlerine götürmekte ve bu dönemde kazanılmış kültürel zenginliklerini de bugün de beraberinde göstermektedir. Fakat Yahudiler de, Gürcüler de ve diğer halklar da gökten kendi başlarına özel olarak indirilmemiş ve yaşam bulmamışlardır.

İnsanoğlu tüm kazanımlarını, diğer halklarla temas ederek ve etkilenerek elde edebileceğini bilmelidir. Yahudiler bu anlamda Hitit uygarlığı ile yakın planda bulunmaktaydılar. Yahudiler ile Hititlerin bu temasları bizleri M.Ö. dönemlere götürmektedir. Bu tarihlerde her iki halkın da belirgin bir dinleri yoktu, ancak, diğer halklardan belirgin bir şekilde farklı anane ve kültüre sahiptiler. 

Tanrı tarafından Yahudilere indirilen kutsal kitap Tevrat’ta (Talmut’ta)/ eski inanç sisteminde/İncil’de/Kuran’da/ yer aldığına göre yeryüzünde yaratılan ilk insan Adem’dir. Tanrı, Adem’i uyutarak onun kaburga kemiğinden Havva’yı yaratmıştır. Adem onu gördüğünde beğenerek, kendi bedeninden yaşam bulmasından ötürü memnun olmuş ve onu eş olarak almıştır. Onların çocuğunun ismi Sif (Сиф), Sif’in oğlu Kaynan, onun oğlu Maleleyil, onun oğlu Yiared, onun oğlu Yenoh, onun oğlu Mafusal, onun oğlu Lameh, Lameh’in oğlu Nuh. 

Tevrat’ta belirtildiğine göre Nuh’un yedi çocuğu bulunmaktaydı. Kumer, Yiavuan, Maziy, Mağu, Jubal, Maşih, Kiraş. Fakat İncil’de yer aldığına ve belirtildiğine göre Nuh’un üç çocuğu vardı Sim, Ham, Yiafet. Tanrı tarafından insanları cezalandırmak amacıyla gönderilen büyük felaket Tufan, insanları ve diğer canlıları yok etmişti. Nuh’un çocukları, karısı, çocuklarının eşleri, evcil ve vahşi hayvanlar, sürüngenler ve kuşlar, her biri dişi ve erkek olmak üzere Nuh’un teknesinde olmaları sayesinde büyük tufandan kurtuldular. Nuh’un çocukları evlendiler, çoluk çocuğa karıştılar. Yeryüzünde yaşayan insanların tamamının soylarını, yukarıda bahsedilenlerin teşkil ettiği söylenmektedir.

Büyük tufanın yaşandığı esnada Nuh 700 yaşındaydı, ardından 350 yıl daha ömür sürdü. Bugün yeryüzünde yaşayan tüm halklar kendi kökenlerini bir şekilde Nuh’a bağlamaktalar. Eğer gerçekten Nuh’un üç oğlu var idiyse, bunlardan hangisi kime daha yakındı ve ilişkiliydi. Bakalım o zaman, Nuh’un torununun torunlarından hangilerinin Hett’lerle akrabalığı vardı. Sim’in oğulları: Yelam, Asur, Arfaksad, Lud, Aram.

Aram’ın çocukları: Vuts, Hul, Gefer, Maş; Arfaksad’ın çocukları: Sal, onun oğlu Falek, onun oğlu Yivoktan, Yivoktan’ın çocukları: Almoral, şalef, Hatsarmavef, Yiyerah, Garoram, Vuzal, Dikle, Voval, Avimanil, şiv, Vofir, Havil, Yivovav. ışte bu saydıklarımız Sim’in soyundan gelenlerdir. Hett’ler henüz konu dahilinde değildir. Yiafet’in çocukları: Ğumer, Magog, Maday, Yiavan, Fuval, Meşeh, Firas.

Ğumer’ın çocukları: Askenaz, Rifat, Fogarma; Yiavan’ın çocukları: Elisa, Farsıs, Kitim, Dodanim. Bunlar Yiafet soyundan gelenler olup, Hett’lere bağlantılı oldukları söylenemez. Hame’nın çocukları: Huş, Misrali, Fut, Hanaan. Huş’un çocukları: Ceva, Havila, Savta, Rama, Savteha, Nimradi, Huşeko Raama’nın iki oğlu oldu, bunlar: şevar ile Dadan’dır. Misrale’nin çocukları: Mudimi, Anamami, Legavili, Niftuhimi, Patrusimi, Kasluhimi; bu son çocuğun soyundan Filimstimlyanhe ve Kaftorim gelmişlerdir. 

Hanaan’ın çocukları: Sidon, onun öncesinde Het, Yiyvusey, Amorrey, Gergesey, Evey, Arkey, Siney, Avradey, Tsemarey, Himafey. Bunlar Ham’ın soyundan gelenlerdir. Ham’ın oğlu Hanaan’ı bunların arasında sayabiliriz. Hanaan hakkında Hanaaney diyerek bahsedenler de bulunmakta. Hanaan’lerin üzerinde yaşadıkları topraklar, onların ülkeleridir aynı zamanda. Ham’ın büyük oğlu Sidon’un oğlunun ismi “Het” idi. Hett halkı onu soyundan gelmektedir. Hett halkı Hanaaney bölge toprakları üzerinde yaşam sürmektedir. Hanaaney ülkesinin yerleşim merkezi Harran olarak bilinmekteydi. Hett’ler burada yaşam sürmekteydiler.

İbrahim Peygamber Tanrı’nın sevgisine mazhar oldu, kendisine bereketli topraklar bahşedileceğini, layık görüldüğü zenginliklere kavuşacağını, kendi soyundan gelenlerin huzur içinde çoğalacağını, bunu elde etmek için Tanrı’nın emri gereği göç etmesi gerektiğini biliyordu. İbrahim karısı, köleleri ve hayvanları olmak üzere Tanrı’nın emri gereği göç etmekteyken Hanaaney Ülkesi toprakları içerisinde yer alan Kiriaf-Arbe/Hebron/ ‘a varmışken karısı Sarre yüz yirmi yedi yaşındayken vefat etti. Bunun üzerine İbrahim Hett insanlarının yanına giderek karısı Sarre’yi toprağa vereceği bir arazinin kendisine verilmesi için onlara: “Ben, topraklarından ayrı düşerek içinize girmiş bir muhacirim, eşimin cenazesini toprağa verebileceğim bir toprak parçasını bana vermeniz için sizden rica ediyorum”.

Hett insanları İbrahim’e cevap vererek “Ey kutsal adam, sen ki Tanrı tarafından bize gönderildin, eşinin cenazesini senin uygun gördüğün en güzel yerde toprağa verebilirsin, bu konuda içimizden hiç kimse sana itiraz etmeyecektir, İbrahim ayağa kalkar ve Hett insanlarını Tanrı adına kutsayarak, şöyle dedi: Cenazemi toprağınıza verebilmem konusunda razıysanız, beni dinleyin, arazisi içerisinde bulunan ve Mahpela olarak bilinen yeri bana vermesi için Efron’a gidip ricacı olun. Mezar yeri için bana vereceği toprağın bedelini ona mutlaka vereceğim, arzu ettiğim şey ise bana o yeri satmasıdır.

Hett insanı Yefron tüm Hett’liler adına ona dönerek, şöyle dedi “burada, halkımın huzurunda diyorum ki –istediğin mezar yerini ve üzerinde bulunduğu araziyle birlikte sana veriyorum, senindir. İbrahim, o topraklar üzerinde yaşayan Hett insanlarına şükranlarını sunarak, Efron’a şöyle dedi: “Eğer beni dinliyorsan, toprağın karşılığında sana gümüş para vermek istiyorum, rica ediyorum al, böylece cenazemi toprağa verebileyim”. Efron, İbrahim’e cevap vererek: “Saygıdeğer kişi, beni dinle lütfen, bahsettiğin o toprağın bedeli dört yüz gümüş sikke, benim için de senin için de bu bedel önem arz etmez, cenazeni gönül rahatlığında toprağa verebilirsin” İbrahim, tüm Hett insanlarının huzurunda dört yüz gümüş sikkeyi bedel olarak Yefron’a verdi.

İbrahim Yahudi/SAMmıt/ halkına mensuptu; ilk sünnet olan kişiydi/bu dönemde 99 yaşında da olsa Tanrı’nın vasiyetine uydu/, Efron, Hett halkına mensup ve HAMmıt idi. Onların tanışmaları ve birbirleriyle olan konuşma şekilleri de aydınlatıyor bizi. Hett halkının başı zorda olan kişilere olan davranışı, yardımseverliği ve İbrahim’e olan insani davranışları, erdemlilikleri dikkat çekmekte. İşte o tarihsel dönemde Hett insanlarının örf, anane ve kültürü bugünün Adıgelerine çok benzemekte/ Adıgelerin Hett insanlarına olan yakınlığını göstermekte/ muhtaç durumda olana yardım etmek, konuk olanı sahiplenmek, ihtiyaçlarını karşılamak, saygı göstermek gibi üstün meziyetler, yüksek Adıge kültürüne işaret eden başlangıç, konusunu işlediğimiz o eski tarihsel dönemlere uzanmakta.

Adıgelerin bugün konuştukları dillerinde Hett halkına mensup olduklarına tanıklık eden kelimelerin varlığı dikkat çekmekle beraber tarihin eski dönemlerinde yaşam sürdükleri yerlerin bugün bulundukları coğrafyaya komşu olmaması, hatta uzak olmasını da göz ardı edemeyiz. 

Yukarıda bahsedilen konular hakkında yazılı birçok dokümanter bilgi ve belge bulunmakta, ancak biz bu makaleye sığdıracağımız şekilde kısa tutmakla beraber yine de okuyucuyu aydınlatmaya çalışacağız.

Yazar B.Prus tarafından kaleme alınan “Firavun” isimli tarihsel romanın içeriğinde anlatıldığına göre, yeryüzünde medeniyetin başlangıcı Afrika’nın kuzey doğusunda Mısır’da yaşanarak başlamıştır. 3 ve 5 bin yıl öncesine dönecek olursak bugünkü Avrupa’nın ortasında yaşayan halkların hayvan postlarıyla giyinerek mağaralarda yaşadıkları dönemde, zamanın Mısır uygarlığına mensup insanların toplumsal yaşama uyum sağlayarak ileri uygarlık düzeyine eriştikleri, gelişmiş tarım yaptıkları, zanaatla uğraşan bilgi beceri sahibi insanların çokluğuna işaret edilmektedir. O dönemde yüksek düzeyde medeniyet seviyesine ulaşan Mısır’a Hett halkı mensupları da gelmekteydi ve sosyal yapıları, davranışları ile belirgin bir şekilde kendilerini ifade ediyorlardı. Firavunun sarayına çok sayıda insan konuk edilmekte ve ağırlanmaktaydı. 

Onlar arasında Hett halkına mensup Harran’lı Phut adında biri de bulunmaktaydı. Makamında bağdaş kurmuş olarak şilte üzerinde oturmaktaydı, önünde yiyecek tabağı ve temiz su bulunmakta, kendisi de yarı uyur vaziyette yer gibi görünmekteydi. Yaklaşık kırk yaşlarında gür saçları vardı, sakalları simsiyahtı, gözleriyle bir şeyleri düşünürcesine bakışları altında, huzurlu ve korkusuz, kimseden çekinmeyen bir yüz ifadesi vardı.

Konakladığı hanın sahibi Fenike’liydi. Hett topraklarından gelen bu yabancıya gıptayla bakmakta ve düşünmekteydi: “Korku salan ürkütücü bir havası var! Ismarladığı yiyeceklerin ücretini fazlasıyla ödemiş olmasına rağmen, önüne koyulan et yemeğini yemiyor, hatta şarap dahi içmiyor… Öyle sanıyorum ki, bu adam büyük bir peygamber ya da büyük bir savaşçı”. Oturdukları salonun önünde çok ilginç gösteriler tertip edilmesine rağmen Phut başını çevirme zahmetine katlanmadı bile, yılan oynatıcısının para koparma bahanesiyle kendisine doğru yaptığı hamleyi iki bakır para atarak savuşturdu.

Konakladığı hanın yöneticisi yaklaştı konuşma arzusuyla ve şöyle başladı:”Haşmetli efendim, size tatsız bir haber getirdim”. Misafir, tepki vermeksizin ve oralı olmayarak, kendisine: ”Tanrılar canları isterse insanlar için yağmur yağdırmaktalar”. Ev sahibi konuşmasına devam ederek: “Biz cambazların gösterilerini izlemekteyken, hırsızlar sizin odanıza girerek eşyalarınızı çaldılar. Üç çuval ve bir sanduka, sanıyorum değeri oldukça yüksek…”

-Kaybolan eşyalarımın bulunabilmesi için senin Kadıya gitmen gerekmekte.

-Kadıya neden söyleyelim? diye mırıldandı işletmenin sahibi.

-Bizim burada çalınan malların toplandığı bir yer var… Hırsızların en kıdemlisine elçi gönderilir, çalınan eşyaların geriye alınabilmesi için ona ayrıca para vermen halinde, eşyalarına kavuşabilirsin, bu konuda sana yardımcı olabilirim…

-Benim ülkemde, diye söze başladı Hett’li misafir. Kimse, çalınan eşyaların geriye alınabilmesi için hırsızlarla muhatap olmaz, ben de bu adeti bozmayacağım, ben şu anda senin konuğunum, malımı, ve eşyalarımı sana güvendiğim için teslim ettim, sen bunları korumakla görevliydin.

-Uzaklardan gelen insan, diyerek söze başladı işletme sahibi, sonra sesini kısarak konuşmalarını sürdürdü. -Sizin Hett’lilerle bizim Fenikeliler kardeş sayılırlar, doğrusunu söylemek gerekirse Mısır’ın Kadılarını dost edinmemeye çalış derim, niye dersen, Mısır’da görev yapan Kadının görev evinde tek bir kapı bulunmakta, bu kapı giriş kapısıdır, ama burasının çıkış kapısı da yoktur, bunu da bilesin.

-Suçu olmayanı Tanrılar duvarın içinden geçirir, diye ekledi misafir.

-Suçu olmayan mı? Var mı bu Ülkede, bunca köle içerisinde öyle birisi. Diyerek söylendi, ev sahibi. İstersen bak, kaz etini midesine indiren şu güvenlik subayına, onun yerinde olsam, ben de isteyerek yerdim. Sen biliyor musun bunu ona niye verdiğimi? Çünkü senin hakkında beni sorgulamak için burada. Sözünü tamamladığında, misafirini göz ucuyla şöyle bir süzdü Fenike’li adam. Onun sanki bir şey olmamışçasına umarsızlığına bakakaldı. 

-Güvenlik subayı bana soruyor, diyerek sözünü tamamladı işletme sahibi.

-Kim bu siyahlarla bezeli giyinen adam? Ben cevap veriyorum: İlginç bir adam, efendi bir adam, adı da Phut.

-Nereden geldi bu adam? 

-Hett Ülkesinden gelmekte, Harran kasabasından, orada üç katlı muhteşem bir malikanesi ve bolca toprağı bulunmakta.

-Buraya niçin geldi peki? -Geldi işte, diyorum. Babasının eski bir alacağını tahsil edebilmek için … -O Harranlı adam, Asur’lu bir ajan olabilir, diye senden bahsedildiğinde, ölüyorum sandım bir an. Cümlesini tamamladı işletme sahibi. 

-Ama bana öyle geliyor ki senin hiç umurunda değil? Asurlu ajan olarak itham edilmek.

…Harran’dan gelen Phute’nın huzuruna birbirinden güzel kızlar gelmiş boy göstermek üzereyken, elini deri kesesine atarak altın bir yüzük çıkararak onları ödüllendirdi.

-Yiştar. Tanrı’nın günü. Alın bunu Tanrı’nın büyük evi için…

Hett Ülkesinden, Harran’dan gelen Phute hakkında B.Prus tarafından kaleme alınan tarihsel roman “Firavun” içeriğinden yukarıda yer alan alıntıda da göstermektedir ki, Phute’nın yansıttığı örf, anane ve sosyal davranışlar bizlere tanıdık gelmekte…Yemek yeme disiplini, şarap veya benzeri içkilere uzak durması, yaşama sevinciyle dolu olması, giyim ve kuşamında farklı ve özgün duruşu, bedenini saran özellikle siyah deri giysilerine, temizliğine, yılan oynatıcısını kendisine yaklaştırmaması, aniden gelişen sürpriz olaylara sakin ve soğukkanlı yaklaşımı, misafire gösterdiği saygı ve hürmeti, yiğitliği dikkat çekmekte…

Bütün bu saydıklarımız “Adıgelik” diye bilinen kültürün temel öğeleridir. Adıgeler Hett’lere, daha önce de Nuh’a, Ham’a, Hanan’a dayanmaktaydı. Söylemek gerekirse Adıgelerin kökleri bugünün Yahudilerinden, Gürcülerinden ve diğer halklarından da daha eskilere dayanıyordu. Bu konuda eğer bir şeyler öğrenmek ve araştırmak istiyorsanız; derim ki: özellikle gençken başlamanızı, sağlıklı olmanızı, yaşama sevinciyle dopdolu olmanızı ve çokça dil bilmenizin gerekli olduğunu bilmeniz ve unutmamanız gerekmektedir… 


Гишев Нух Туркубиевич
Ghış Nuh, Dilbilimleri Uzmanı
Çeviri: Lıperıt

Cherkessia.net

Tasvibi ve uygulama, aziz ve muhterem hemşerilerimin takdirlerine sunulur.

Hürriyet ve istiklal uğruna Kafkas kahramanı Şeyh Şamilin önderliğinde çar orduları ile eşine ender rastlanan kahramanlık ve cengaverlik sembolü 25 yıl mücadele verdikten sonra yine hür yaşamak için 1864 tarihinden sonra türkiyeye hicret eden ve anadoluda vatanı için birinci cihan harbi ve milli mücadele harekatına katılan Kafkas halkının özellik ve faziletleri ,tarihi ve sosyal eserlerin ışığında aşağıda ifade edilmiştir.

Bizler için büyük bir şeref ve değer ifade eden bu özelliklerin asırlardan beri uygulanan ve son çeyrek asırda politik , psikolojik ve ekonomik alanda artan bir tempo ile devam ede gelen kültür emperyalizminin tahribatından koruyarak ''fıtrat değişir sanma ,okan yine o kandır '' ve ''her şey aslına döner''prensibine göre muhafaza ve devam ettirmek geleceğimizin teminatı ve şerefimiz olacaktır.bu şeref ve teminatın devamı ancak bu özelliklere aile ,okul ve cemiyet hayatında iyilikleri söyleyiniz ve kötülükleri önleyiniz. esasına göre sahip çıkarak ve canımız gibi koruyarak mümkün olacaktır.

Namus mefhumu

1-namus konusu , Kafkas halkının en mukaddes değeri olup,ona ne can nede mal tercih edilir

2-namusa leke getirmek insanlıktan çıkmakla bir sayılır.

3-namus ve şerefi üzerine herkes titrer.

4-köylü,kentli,ovalı,dağlı bütün halk ,ırz ve namusları ile sözlerine ölesiye bağlıdırlar.

5-Kafkaslıyı değerli kılan milli terbiye ile örf ve adetlerimizin onda yarattığı,nefse hakimiyet,direnç''yah''haya,utanma''niç''ve namus anlayışı ile fedakarlık duygularıdır.(sende yah ve niç yokmu ?hitabına maruz kalan Kafkaslı yerin dibine girer bu hitaba maruz kalmamak için çok dikkat eder.)

Aile hayatı

1-Kafkas halkını aile hayatının temeli resmiyettir.

2-bu resmiyet aile hayatında büyük bir intizam ve disiplin sağlar.

3-aile hayatı milli ve manevi değerlere göre tanzim edilmiştir.

4-laubalilik ve nezaketsizlik ,saygısızlık olarak telakki edilir

5-aile hayatında karşılıklı saygı ve bağlılık esastır.

6-bu saygı ve bağlılık içinde büyüyen çocuklar için aile hayatı ,bir fazilet okulu olur.

Ailede babanın görevleri

1-Aile reisi aile efradına karşı vakur ve şefkatlidir.

2-Aile efradı da aile reisine karşı hürmetkardır.ona karşı tam bir bağlılık gösterilir ve istekleri itirazsız yapılır.

3-Aile reisinin aile üzerindeki otoritesi büyüktür.

Ailede annenin görevleri

1-Anne ikinci aile reisidir.aile reisi bulunmadığı zaman bu mesuliyeti taşır.

2-evin içişlerinde hak ve hukukuna riayet olunur.

3-çocuklara karşı baba gibi resmi vaziyet almayarak şefkat kucağını açar.

4-Aile reisinin maddi ve manevi yorgunluklarını paylaşır ve gidermeye özen gösteriri.

5-Ev işlerinde tüm yetki sahibi olan kadının ,ekonomik hayata katkısı vardır.

6-Misafir karşılamaya her zaman hazır bulunur ve temizliğe önem veriri.

7-Örtünmede ifrat yoktur fazilet esastır.

8-Kahramanlık ve cesarette erkekleri teşvik eder.

Çocuk eğitimi

1-Çocuk terbiyesinde anne ve babanın rolü büyüktür.bu terbiyede çocuklara karşı ölçülü olunur ve ciddiyet gösterilir.

2-Çocuk eğitiminde aile yuvası temel olarak kabul edilir.

3-Anne ve baba , çocuğun yaşına göre ahlak ve terbiyesine dikkat eder.karakterinin teşekkülüne yön verir.ona yiğitlik,mertlik,fazilet ve fedakarlık duygularını aşılar.

Cemiyet Hayatı

1-Kafkas halkı topluma değer kamuoyuna önem veriri.

2-Cemiyet hayatında diğerkamlık esastır,ırkçılığa yer verilmez.

3-Toplumda kimse hor ve hakir görülmez,kimsenin şerefi ile oynanmaz.

4-Bütün insanlar kendi ayarında eş,kadın ve kızları kardeş sayar.

5-Düşmana karşı insafsız, dosta karşı fedakardır.

6-Misafire karşı hizmet ve hürmet duygusu yüksektir.

7-Büyüklere karşı saygı büyüktür, küçükleri korumak esastır.

8-Kafkas halkı;üst,baş,beden ve mekan temizliği ile çevresine örnek teşkil eder.

9-Kafkaslı; iyi ve temiz, güzel ve doğru olan her şeye candan bağlıdır.

 

M.Mehdi SUNGUR

Yeni yılı Adığeler 23 mart günü olarak kabul eder ve kutlarlardı. Martın yirmi ikisinde katır üstündeki bir tellal köyü dolaşarak, ertesi günü yapılacak olan kutlama merasimi için herkesin kutsal ağacın, yanına gelmesini ilan ederdi. Tellalın ilanı biter bitmez ellerinde meşalelerle genç kızlarla, delikanlılar yeni yıl şarkısını söyleyerek ev ev dolaşırlardı. Bu şarkının mısralarından bazıları şöyledir:

Dağların avluların ötesinden doğarak
Yeni yıl neşe içinde geliyor.
Gel, çiçeklerle dolu ilkbahar
Yeryüzü aydınlık, mutluluklarla taşmış
Gönlümüzü çalan ve neşeyle dolduran,
Tanrı bereketli günleri getiriyor.

Gençler uğradıkları her hanede sevinçle karşılanırlar, güzel sözlerden sonra onlara yiyecek ve içecekler verilirdi. O gece yatmadan önce tüm aileler lambalarını, ocak ateşlerini yakarak aydınlık içinde bırakırlardı. Sabahleyin güneş doğmadan şen ve şakrak seslerle herkes kutsal sayılan ağacın yanına giderdi. Kutsal ağaç el ele onlarca kişinin tutuşarak etrafını çevirebildiği ulu bir çınardır. Tören görevlileri, insanlar gelmeden önce, kumaş parçalarıyla ağacı süslerler ve yeni kurban edilmiş hayvanların derilerini asarlardı.

Güneş doğarken insanlar yüzlerini ulu ağaca ve güneşe çevirerek dikilirlerdi. Dua edecek kişinin bir elinde içi bachsıme dolu bir tas, diğer elinde bir halıjö, sağında ve solunda bir erkek ve kız çocuğu olacak şekilde öne çıkarak dikilirdi. Herkes ellerini güneşe doğru uzatırdı. Öndeki yaşlı kimse güneşe bakarak şöyle dua ederdi: ''Yeni yıl evlerimize iyi nasipler getirsin. Hastalıklardan uzak, dünya barış içinde, ocağımızda bol rızk, sağlık, gönlümüzden geçirdiğimiz her iyi şeylere ellerimiz ulaşarak, mutluluk içinde yeni yılı geçirmemizi tanrıdan diliyorum. "Amin" ".

Bu duadan sonra getirdikleri yiyecekleri ortaya koyarak büyük daireler yaparak, oturup beraberce 'hoacho' yaparak yiyip içerlerdi. Arkasından Vıc oynanır, yeni yılla ilgili şarkı ve türküler söylenirdi. Gençler at yarışları, at güreşleri yaparlar, deri kapmaca oynarlar ve bütün gün eğlenirlerdi.

İlkbaharla birlikte çeşitli eğlenceler ve dini merasimler düzenlenirdi. Geçmiş tarihi çok gerilere giden merasimlerden birisi de Achin ile bağlantılı olanıdır.

Achin, Adığelerde koyunların ve boynuzlu hayvanların koruyucu tanrısıdır. Kıyı boyunda oturan Adığelerde ise ev ve ocak tanrısı olarak kabul edilirdi. Achin Adığe inançlarına göre her ilkbaharda (ekim ayında diyenlerde vardır) kendine kurban edilmesi için bir inek seçerdi. Çobanlar da, sürünün içinden diğer ineklerden daha başka bir şekilde bağırarak kendini belli eden hayvanı ayırırlardı. Kurbanlık hayvan sütle yıkanır ve sonra serbest bırakılırdı ve inek istediği yere giderdi. Sahibi ve diğer halk uzaktan arkasını takip ederlerdi. Bundan dolayı Adığeler bu olaya 'Achin yı şem tlerıkIo' yani 'Achinin kendi başına buyruk ineği' derlerdi. Bu gidişinde başka köylerden geçerse oranın halkıda, yanlarına kara keçilerini alarak katılırdı. Hepsi ellerinde Tchıye bu kutsal ineği takip ederlerdi. Hanceri’nin yazdığına göre Abchaz sülalesi Tzısbe' ler tanrının seçtiği seçkin bir ailedir ve Achin her üç yılda bir bu sülalenin sürüsünden kurbanlık ineğini secerdi. İnek Ubuh ülkesine girer ve Şaçelerle, Varden'lerin topraklarınadan geçerek Şaçeler’de, Çızemuchu'ların Varden'lerde ise Zeyf'lerin avlusunda duraklar ve dinlenirdi. Daha sonra Şçache nehrini geçerek Şapsığ ülkesine gelirdi. Kutsal inek ırmağın her yerinden geçebilirken, insanlar sığ geçit veren yeri ararlardı. Kurbanlık inek daha sonra nehir suyunu takip ederek kaynaklarına doğru ilerlerlerdi.

İnek Achin’in adına vaftiz edilen kutsal ağacın altına otururdu. Burası, yeşillik temiz ve asırlık bir ağaç ve ağacın dallarında ona adak olarak getirilen silahlar asılı olduğu bir yerdi. İnsanlar bu kutsal yere yaklaşınca şapkalarını çıkarırlar ve oturarak dinlenirlerdi. Yemeden içmeden geceyi orada geçirdikten sonra orada yapılan bir dua ile İnek ve ona takılıp gelen insanların getirdikleri kara keçilerde kurban edilirdi.

Yine Hanceri’nin yazdıklarına göre yapılan dua Ubuhça olurdu. Tesbit edilen şu sözcükler vardı duada:
Ulu tanrı ! Sen Achin
Gitsem de ver
Gelseler de ver !

Diğer bir duada ise Achin’in yalnız hayvanlar tanrısı olmadığını ve görev alanının dahada genişlediğini göstermektedir. Achin için yapılan kurban merasimi çok ilginç dini kurallarla yürütülürdü. İnek kurban edildikten sonra, her seferinde başka yerde olmak üzere; -derisinin yüzülmesi- etin parçalanarak ayrılması- pişirilmesi ve yenmesi olmak üzere, üç merhalede gerçekleşirdi. Etler, Yedıc adlı birisinin getirerek, ortaya koyduğu koca bir kazana konarak pişirilirdi. Merasimin her adımında şarkılar söylenir, danslar yapılır ve eğlenilirdi. Kurban edilen büyük baş hayvanın kafası, ayakları derisine sarılarak kutsal ağacın altına gömülürken, karaciğeri geniş alandaki bir çayırlığa konulur ve ortasına da şarap dolu 'bıj' adı verilen büyük bir fıçı konurdu. Bu fıçının içindeki şarap yalnızca Achin için düzenlenen eğlencede içilebilirdi. Ancak bir gün Ubuchların Taebe ailesinden birisi, misafirine ikram edeceği şarabı kalmadığından, bu kutsal fıçıdan şarap alma küstahlığını gösterir. Gece yarısı fıçı patlar ve şarap akar gider ve o günden bu yanada Achın'ın kutsal ineği de kaybolur, bir daha da geri gelmez.

Ünlü Ethnolog, Chut Şamısdin'in halk anlatımlarından faydalanarak yazdıklarına göre Achın iri yarı çok kuvvetli bir erkekti. Elinde çok iri ve uzun, ucu demirli bir değneği vardı. Bu değnekle dağdan dağa nehirden nehire atlayabiliyordu. Bir hafta durmadan dinlenmeden çalışır, ertesi hafta ise dinlenirdi.

Achin’in ölümü hakkındaki hikayeyi ünlü etnograf Lavrov'dan dinleyelim: ''Achin çok güzel bir kızla evlenir. Her ikisi de bir birini seviyorlardı. Ancak kızın babası bu evliliğe karşıdır. Kayın babası Achin uyurken, damadının değneğinin bir kaç yerinden hafifçe keser. Uyanıpta Şçache nehrini her günkü gibi değneğin yardımıyla atlamaya kalkışınca kırılarak coşkun sulara düşer ve boğularak ölür. O günden sonrada Achin'in bereketli sürüleri de kayıp olur. Onun adını ebedileştirecek şekilde Karadenize 4-5 km. uzalıkta, Şçache nehrinin solunda Achıntam,Achınehable köyünü kurarlar. Abedzechler halen onun kutsallığının işareti olarak şu deyimi kulanırlar: Achın ar mığo pfechun,

Savserez/Sosresch(Sosreş)/Sosrezh/Seozeres/Soseres ch/Sseoße=res, Sular ve denizler tanrısıdır. Nart efsanelerinde ise aile ve ocak tanrısı olarak kendisinden söz edilmektedir. Trubetzkoy'un bize 1900 yıllarda Şapsığlar arasında tesbit ederek aktardığı tanrılardan birisidir. Seoseres deniz üstünde yürüyerek gidebildiği gibi daha başka mucizelere de sahipti. Bu nedenle çok gururlandığından Tha bir ayağını keserek onu cazalandırır. Savsırıqo'nun ağacı tek bacaklı kabul edilir. İlkbaharda onun adına kurban kesilir üç gün boyunca merasimler düzenlenirdi ve şölenler yapılırdı. Adığeler onun çok ünlü bir denizci ve dalgalarla rüzgarın onun egemenliği altında olduğuna da inanırlardı. Bilhassa Çerkesya kıyısında yaşayan Adığeler arasında daha çok saygınlığı vardır. Kıyı boyunca onun adına ulu kabul edilen ağaçlar ibadet yeri olarak kullanılmakta ve ondan yardım beklemektedirler. Her bahçede bulunan kurumuş bir armut ağacı onu sembolize ederdi. Bu ağaç yıl boyunca iyice korunur ve kimse ellemeye ya da yakmaya kırmaya cesaret edemezdi. Kutsal günün akşamı bu ağaç korunduğu yerden alınır suya atılır ve yıkanırdı. Arkasında en üst tepesine peynir bağlandıktan sonra kutsal ayine katılan misafirlerin sayısı kadar mum ya da meşaleler takılırak bezlerle vs. süslenirdi. Daha sonra da evin içine taşınırdı. Aile büyük sevinçle, tanrının gelmesini karşılar ve sevinirdi. Rüzgarların ve dalgaların tanrısı evin içine alınmadan önce bir kurban da kesilir ve şölen de hazırlanırdı. Şölenler arada sırada dualarla kesilerek üç gün üç gece devam ederdi. Dualarında tanrının insanları fırtınalardan ve dalgaların şerrinden koruması için yalvarılırdı. Üç gün sonra peynir alınır ve merasime katılanlar arasında dağıtılarak yenirdi. Kutsal ağaç merasimle avluya alınır ve bir daha ki ilkbahar ayına kadar korunduğu yerine konulur tanrıya da iyi yolculuklar dilenirdi. Seoseres’in yolculuğa çıktığına ve ertesi yıl aynı mevsimde geri geleceğine inanırlardı. Seoseres iki kardeşi olduğuna inanırlardı; Sürülerin ve Çiftçilerin tanrısı.

Bodenstedt (1849, 210-202) bulutların da tanrısı olduğu ve kara sularına da egemen olduğunu eklemektedir. Çiftçiler yağmur yağması için, kuraklıktan yanan toprağa su dökerek; psetlıcho keşenın'ı, kadın beyini, anne oğlunu suyla ıslatır ve bu suyun akarsuda denize ulaşacağına neticede de kurban adaklarını akarsuların götürerek Seoseres’e ulaşacağına inanırlardı. Merasimde "kutsal Meryem, tanrının annesi, bizlerden dertleri üzüntüleri uzak tut, sağlık ve zenginlik ver" diyerek dua ederlerdi. Dubrowin, N. eserinde aynı dini merasimin ayrıca tüm yerleşim alanında yaşayanlaın da katılımlarıyla yapıldığını da eklemektedir.

Thağelıc/ Thekhaleik/Thağelec/Thekofeshu, Nart kahramanlarından birisidir ve daha sonraları çiftçilerin ve bereket tanrısı rolünü üstlenmiştir. İki kardeşi vardır; Amış ve Mamış.

İlkbaharda çift sürmeye gitmeden önce gençler el ele tutuşarak bereket tanrısı için şarkılar söyleyerek, yalvararak ekilecek topraklar dolaşırlardı. Çiftçiler grup grup olurlar ve onlara "zetzey" ya da "zetzeğu" denirdi. Meş1odz Serbi'nin yazdıklarına göre her gurubun bir Thamate’si olurdu. Thamate toprağa ilk karasabanı saplayacağı yeri belirlerdi. Orada öküzlerin boynuzlarına, karasabana, sabanın devirdiği ilk toprağa bachsıme dökerek Thağelıc’e adak yapılırdı.

Toprağın sürüldüğü yere bir bayrak dikilir ve bu bayrağa bakarak dinlenme zamanları tesbit edilirdi. Çift sürme günlerinde önceleri pazar, müslüman olunduktan sonra cuma günleri dinlenilirdi. Çift sürme günlerinde yeni evlilerin hiç biri eşlerinin yanına gidemezlerdi, gidenler cezalandırılırlardı.

Yemışç-?/Femışç, Neumann'a göre (184 ;109) Adığe kutsallarından birisidir ve Tokarew (1968; 247) koyunların ve hayvanların koruyucu meleğidir. Bu koruyucu meleğin adına sonbaharda eğlenceler yapılırdı. Ancak Yemışç koruyucu melek değil koyunların koruyucu tanrısıdır. Bu amaçla ilkbaharda koçlar sürüden ayrılırlar ve iyice beslenirdi. Sonbaharda koçlar boyanır, aynalar takılır, şekerler takılır ve koyunların arasına salınırdı. Çocuk ve delikanlılar koçları yakalayarak takılan eşya ve yiyecekleri almaya çalışırlardı.

İlkbahar ayında yapılan merasimde ellerinde yiyecek içeceklerle ve tüfeklerle birlikte çobanların yanına giderlerdi. İçlerindeki en yaşlı olanı elindeki içki dolu boynuzu gök yüzüne ve bastığı toprağa bakarak iyi dileklerini içeren 'hoacho' yı söylerdi.

Bu duadan sonra elindeki içkiden bir yudum alır ve yanındakine vererek dolaşırdı. Erkekler ellerindeki dolu tüfekleri çobana doğru çevirerek havaya ateş ederlerdi. Arkasından koçları sürüye katarlardı. Koyunların çiftleşmeside bu merasimden sonra başlardı.

Merasim yapılmadan doğan kuzular haram kabul edilirdi. Hatta bu kuzuların yenmediği de söylenirdi. Koyunların çoğalması için koçlara el sürülürken, dişilerin üstüne de darı dökülürdü.
Sürüde tek kulaklı bir koyunun olması iyinin ve bereketin nişanı sayılırdı. Dört ayağında beni olan kuzular öldürülürken, bir ya da iki ayağı benli olanlarla üçüz doğuranlar ise iyiliğin ve bereketin nişanı kabul edilirdi.

Bereskejıy, çarşamba, büyük bir olasılıkla Hristiyan diniyle birlikte eski Yunancadan alınmadır. İlkbaharda Çarşamba günleri Adığeler et yemezlerdi.

Çift sürme merasimi, ilkbaharda, toprağı sürmeye başlamadan önce köyün en güçlü ve kuvvetli öküz çiftinin etrafında toplanıp merasimle boynuzlarında yumurta kırmak Adığe geleneklerindendir.

Gök gürlemesi, ilkbaharda gök ilk kez gürleyince, su kaynağına koşulur su getirilir ve bu suyla HarıpIe pişirilir ve tuz biberle yenilirdi. Hayvanlar da hemen suya götürülür ve su içirilirdi. Kim ki en önce bu sudan eve getirir, bu evde bolluk ve bereket olacağına inanırlardı. Ayrıca kışın gök gürleyip yağmur yağmadan kar yenmezdi. Burada tanrı Şıble'ye duyulan inaç ve saygınlığı görebiliyoruz.

Paskalya Yortusu, Adığelerin Hristiyan dininde oldukları yıllarda Mart ayında kutladıkları bir bayramdır. Bu ayda ve yortu boyunca ne borç alır, verirlerdi, ne de hediye alıp verirlerdi. Her aile ayın sonunda dini bayramını kendi evinde kutlardı. Diğer yörelerdeki akrabalarınında dini eğlencelere katılabilmesi için her aile başka bir günde kutlama eğlencelerini yapardı.

Gün doğarken tüfekle havaya ateş edilince paskalya eğlencenin başladığı ilan edilmiş olurdu. Köyde oturanlar kutsal ağaçların bulunduğu yerlere akın akın gelirler ve gerekli dini ayinler yapılır ve kurbanlar kesilirdi. Merasime katılan insanlara bakılarak kurbanlık hayvanlar kesilirdi. Hep beraber yemek yendikten sonra yumurtalar ortaya konulurdu. Eğlenceler sırıkların ucuna konan yumurtalara ateş etmekle sona ererdi. Atışlarda başarılı olanlara kurban edilen hayvanların pöstekileri hediye edilirdi.

Cor-?, Çeşitli anlamları vardır; 1. Haç. 2. Hristiyan dini- Bereket ve bolluğu sembolize eder. bkz. Kaşç 3. Çocuklarca bereketin sembolü olarak yapılan bir dini merasimin adıdır. İlkbaharda kurbağalar ötmeye başlayınca, çocuklar uzunca bir çatal alırlar ve buraya kuru otları bağladıktan sonra ateşe verirler ve çocuklar bunu döndürerek koro halinde 'core core' diyerek koro halinde şarkı söyleyerek tüm köyü dolaşırlardı.

Eski Adige Gelenekleri

Aralık 26, 2018

Адыгагъэ (ADIGELİK) İnsan yaşamına, hayat biçimine yönelik olarak Adıge töresinin koyduğu tüm kuralları kapsar. Adıgelik insani özelliklerimizi, saygı ve sevgiyi, doğruluk, adalet, cömertlik cesaret ve insana dair benzer tüm erdemleri kapsar. 


Адыгэ хабзэ (ADIGE TÖRESİ) Adıge toplumunun yaşayış biçimini, birbirilerine karşı ve cemiyete karşı ilişkilerini yükümlülüklerini düzenleyen kurallar toplamıdır. Düğün cenaze ve benzer toplantıların da ana kuralları Xabzeye göre tayin olunur. 

Батырыбжьэ (BATIRIBJ’E) Cemiyet ilişkilerine yönelik bir gelenektir. Örneğin bir kimse bir grubu çalıştırır, ot biçtirir veya odun kestirir veya benzer bir başka iş yaptırırsa grubun içerisinden en mahir ve çalışkan kişiye veya o grubun önce gelen bir bireyine x”uex”u (teşekkür) yapılarak bir bardak (veya kepçe) maksıme ikram edilir. Buna batırıbj’e adı verilir. Daha sonraları sadece bu koşullara bağlı olmaksızın önemli bir iş başaran, bir kahramanlık gösteren veya cemiyetin sevgisini ve takdirini kazanan kişilere verilen bu tür ikrama da batırıbj’e adı denilmeye başladı. 

Башхуaпэ (BAŞHUAPE) Gelin alma geleneğinin bir parçasıdır. Yeni gelin bir süre sonra ailesini ziyarete geri götürüldüğünde kaynı ve görümcesi gelini görmeğe giderlerdi. Ziyarete giden kişiler gittikleri yerdeki çocuklara verilmek üzere ayna, tarak, çorap, sabun ve benzer küçük hediyeleri bir sopaya takarak hazırlarlardı. Bu geleneğin adı Başhuape’dir. 

Бэракъбла (BERAKBLA) Düğün geleneklerindendir. Nikah kıymaya gelen kafile ayrılırken bayrağa deri şapka, deri gömlek, tülbent, tarak, ayna vb küçük hediyeler iliştirilerek giden gruba verilirdi, bu bayrak hediyerlerle süslenmiş olarak aslında evlenecek oğlanın halası tarafından getirilirdi kız evine. Nikahtan dönen kafile bu bayrağı salimen döndükleri eve ulaştırmaya çalışırken kafileye rastlayanlar ise bayrağı ele geçirmeye çalışırlar, kafiledekiler böyle oyunlar ve eğlencelerle güle oynaya gidip dönerlerdi. Bu gelenek 1950-1960 yıllarına kadar devam etti, günümüzde çok seyrek olarak bu geleneğin uygulandığını görmekteyiz. 

Гуф1апщ1э 1энэ (GUF’AP’Ş’E IANE) Müjdeli bir haber, sevindirici bir bilgi getiren kişi eğer belirli bir yaşın üzerinde ise ona (guf’ap’ş’e) müjdeli haber için ödül olarak para veya benzer bir hediye verilmezdi. Bu kişi belirli bir yaşın üzerinde ise ona bir koyun (veya kişinin gücüne ve haberin önemine göre tavuk, kaz, hindi benzeri) kesilir güzel bir sofra donatılarak misafir edilirdi. 

Псыхэгъэ (PSIXEĞE) Yas ile alakalı eski bir gelenektir. Eskiden suda boğulan ve cesedi bulunamayan kişinin boğulduğu veya suya kapıldığı yere gidilir kadınlar o su kıyısında ağlayıp ağıt yakarken erkekler de dualar ederlerdi. 

Гъэф1эж (ĞEF’EJ) Evlilikle ilgili bir gelenektir. Eski dönemlerde bir kız ile ailesinin izni olmadan kaçırılarak evlenilmişse aileler arasında husumet ve düşmanlık doğmaması için yaşlılar bir araya toplanarak iki tarafı barıştırmak için arabulucu olurlardı. Böyle zamanlarda damat belirlenen başlığın dışında olmak üzere gelinin anne babasına bir at veya bunun karşılığı para veya kıymetli hediye verirdi. Гъэф1эж (ĞEF’EJ)bu hediyenin adıdır. Anayurtta sovyet idaresinin kurulması ile birlikte gelenek ortadan kalkmıştır. 

Гъуэгудэгъазэ (Ğuegudeğaze) Büyüğü ve misafiri yücelten bir gelenektir. Eskiden yolculuk esnasında bir misafirle karşılaşıldığında ona verilen değerin gösterilen saygının bir göstergesi olarak geriye dönülür ve misafir teşekkür ederek geri dönülmesini isteyinceye kadar ona eşlik edilirdi. 

Жьагъэхэх (J’AĞEHIEH) Eski düğün töresindendir. Evlenecek olan genç yanına arkadaşlarını da alarak dağdaki sürü çobanlarını dolaşırdı. Gittiği çobanlar geleneğe uygun olarak bir koyun verirlerdi ve bunun adına Жьагъэхэх (J’AĞEHIEH) denilirdi. Toplanan koyunlar düğünde gelen misafirin doyurulmasında kullanılırdı. Gelenek 1940’lı yıllarda ortadan kalktı. 

Мэрем мэкъуауэ. (MEREYM MEK”UAUE) Günlük yaşama dair gelenektir. Eskiden Başında aile reisi veya çalışabilir erkeği olmayan ailelerin ot ve ekinini biçmek için insanlar bir gün toplanır hep birlikte o aileye yardım ederlerdi. Bu geleneğin adı Mereym mek”uaue idi. 

Iурыц1элъ (UıRIT’SELH) Düğün ile ilgili gelenektir. Wuneyişe olarak adlandırılan yeni gelinin büyüklerle tanıştırılma merasimi sırasında gelinin dudaklarına yağ, bal ve şeker ile hazırlanmış bulamaç sürülür. Bunun anlamı yeni gelinin o ailede tatlı dilli mutlu ve huzurlu olması dileğinin ifadesidir. Gelenek günümüzde hala devam etmektedir. 

Щыгъынгуэшыж (ŞIĞINGUEŞIJ) Cenaze ve yas ile ilgili gelenektir. Bir kişinin ölümünden 1 yıl sonra onun elbiseleri ve silahları dağıtılırdı. O gün at yarışı yapılır ve kazanan kişiye giysilerin silah ve gereçlerin iyileri verilmek üzere ölen kişinin eşyaları dağıtılırdı. Bu gelenek günümüzde de devam etmekle birlikte uygulama biçimi değişmiştir. Günümüzde bu tür eşyalar fakir ve ekonomik yönden yetersiz olanlara veya din işleri ile uğraşanlara verilmektedir. 

Шуук1э плъак1уэ (ŞUUK’E PLHAK’UE) Düğün ile ilgili gelenek. Düğüncü giden grup hızlı bir at üzerinde birisini de beraberinde götürürdü. Kafilenin en arkasından gelen bu kişinin görevi düğün gelenekleri ve şakaları arasında yer alan şapka kaçırma gibi bir durumla karşılaşıldığında bu kişinin görevi yetişerek müdahale edip şapkayı geri getirmekti. Bu görevi yapan kişi Шуук1э плъак1уэ (ŞUUK’E PLHAK’UE) olarak adlandırılırdı. Gelenek 1930’lu yıllarda ortadan kalktı. 

Уэкъулэ. (Wuek”ule) Cemiyet yaşantısına dair gelenektir. Bir kişi başına bir kaza bela veya felaket gelir, varlığını ve ekonomik gücünü kaybederse yolculuk azığını temin ederek bir arkadaşına gider ve insanlardan yardım beklediğini sözleri ile belli ederdi. O cemiyette bir yardım başlatılır ve gelip gidenler bu kişiye güçleri oranında destek olurlardı. Bu geleneğin adı Уэкъулэ. (Wuek”ule) idi. 

Фэц1ынэгъэт1ылъ (Fetsıneğet’ıl”h) Adıge düğün geleneğindendir. Yeni gelin eve girerken kapı ağzına serilen yaş deri üzerine ilk adımı atarak durur daha sonra evin içerisinde alınırdı. İnanışa göre bu şekilde karşılanan gelinin yeni evindeki yaşamı o deri gibi yumuşacık olur, mutlu ve huzurlu bir yaşam sürerdi. Gelenek günümüzde de uygulanmaktadır. 

Тешанк1эгъэк1эрахъуэ (TEŞANK’EĞEK’ERAH”UE) Gelini arabaya bindirip ayrılırken gelini götürenler gelin arabasını sağa doğru yürüterek evin önünde üç tur attırmak için çalışırlardı. Kız tarafından olanlar ise arabayı sol tarafa doğru sürmek için uğraşır diğer tarafın karşısına geçerlerdi. Burada inanışa göre gelin arabası sağa doğru yönelirse yeni evde erkeğin sözünün, tersi olursa kadının sözünün geçeceğine işaret sayılırdı. Tamamen güce dayanan bir mücadele,bir oyun olan bu gelenek zaman zaman kavga ve tatsızlıkla son bulurdu.Gelenek zaman içerisinde yokoldu. 

Тешэрып1апщ1э (TEŞERIP’AP’Ş’E) Çok eski dönemlerde olan bir gelenektir. Prens evlendiğinde gelin bir soylunun evinde bir yıl süre ile kalır daha sonra prensin evine gelirdi. Prens gelini bir yıl süre ile ağırlayan soylu aileye kendi hizmetindeki bir hizmetkar aileyi ve gelini getirdikleri atları hediye ederdi. Bunun adı Тешэрып1апщ1э (TEŞERIP’AP’Ş’E) idi. 

Пехьэжьэ (PEHIEJ’E) Düğün geleneklerindendir. Düğün kafilesi dönerken düğünün sahibi aile düğüncüler için yiyecek ve içecekler hazırlatarak köye yaklaşmakta olan kafileyi karşılatır ve köyün girişinde yenilir içilir daha sonra köye girilirdi. Bu şekilde düğün kafilesini karşılamak üzere gönderilen yiyecek ve içeceğin adı Пехьэжьэ (PEHIEJ’E) idi. Gelenek artık uygulanmamaktadır. 

Нысащ1эзэгуэгъэп (NISAŞ’EZEGUEĞEP) Eskiden Adıgeler geline bir yıl süre ile dışarı işi yaptırmazlarmış. Bu sürenin sonunda geline önce su getirme işi verilirmiş, gelin suya giderken yanına tarak, ayna, tülbent, toka vb. küçük hediyeler alır bunları yolda karşılaştığı insanlara hediye edermiş. Bu, insanların yeni gelinle ilk karşılaşmalarında “boş kova ile karşıladı” denilmemesi için yapılırmış. Yeni gelinle su getirirken karşılaşan kimselerin suyu döküp gelini yeniden suya gönderme hakları varmış gelenek gereği. Bu şekilde gelinin sabrı sınanır suyu getirinceye kadar gelinin defalarca geri döndürüldüğü olurmuş. Gelenek 1930 – 1940 arası yıllarda ortadan kalktı. 

Хасэ мывэ (XASE MIVE [NIVE]) Söylencelerde bahsedildiğine göre bir zamanlar psıj nehrinin doğduğu yerde bir ev varmış ve Adıgeler toplantılarını bu evde yaparlarmış. Bu evin yanında, üzerinde at ayağı ve köpek ayağı işaretleri olan bir büyük taş varmış. Toplantı taşı olarak adlandırılan bu taşın bir bölümündeki delik insanların doğru söyleyip söylemediklerini anlamak için kullanılırmış. İnanışa göre insan ne kadar şişman olursa olsun eğer doğru söylüyorsa bu taşın deliğinden geçermiş, eğer yalan söylüyorsa insan zayıf olsa bile geçemez o delikte sıkışır kalırmış. İşte bu taşın adı Хасэ мывэ (XASE MIVE [NIVE]) toplantı taşı olarak söylencelerimizde yer alır. 

Мысостей бжьищ. (MISOSTEY Bj’iŞ’) Davet ve şölen sofrasında uygulanan gelenektir. Geç kalan ve sofraya oturulduktan sonra gelen kişiye peşpeşe üç kadeh içki içirilir. 

Мысостей бжьищ. (MISOSTEY Bj’iŞ’) bu içkinin adıdır. Geleneğin başlangıcı olarak farklı olaylar anlatılır, fakat gerçeğe en yakın olanı şudur: 18 yüzyılda büyük Kaberdey toprakları Pşı Hatokhşokue , Pşı Mısost , Pşı Janbolet’in kontrolündeymiş. Toprağı ve idareyi paylaşamayan bu üç prens sürekli çatışırlar onların mücadelelerinde suçsuz insanlar zarar görür can verirmiş. Sonunda bu duruma son vermek üzere halkın ileri gelenleri toplanarak prensleri barıştırıp anlaştırarak sulh etmeye karar vermişler. Pşı Mısost’un evinde toplanılmış, barışmanın şerefine sofraya üç kadeh içki konulmuş fakat pşı hatokhuşokue ve pşı janbolet içkilerde zehir olabileceği şüphesi ile içmekte tereddüt etmişler; bu durumu farkeden pşı Mısost onların bu şüphesini ortadan kaldırmak için her üç kadehi de arka arkaya alıp içmiş. Sözcük dilimize ve geleneğimize buradan girmiştir.


Adıge Psalhe gazetesinin değişik sayılarından Derleyen: Sokhur Zaline Çeviri: Ergun YILDIZ

İnsanlık tarihi süresince doğru-iyi-mutlu yaşam kalitesi sunan kültürler var olmuştur. Aynı dil ailesinden; değişik dilleri konuşan Kuzey Kafkas halklarından bir bölümünün sahip olduğu “ÇERKES/KEBZE/Xebze/Khabze” kültürünün benzeri; gelişmiş ve insanlara “doğru yaşam felsefesi” sunmuş-öğretmiş bu kültürler, erken zamanlarda işgal-karışıma uğradıkları için yok olmuşlardır. Buzul çağları benzeri tabii olaylar bu kültürlerin izlerini de maalesef yok etmiştir. Yalnız ÇERKES/Kebze Kültürü, bölgenin coğrafi yapısının verdiği avantaj ve Çerkes adı ile anılan halkların kendi bölgeleri dışına ne işgal ne de başka bir şey için çıkmamaları sebepleri ile geç zamanlarda işgal-karışıma uğradığından, ana öğelerinden çok önemli kayıplara uğramasına rağmen günümüze kadar devam etmiştir ve araştırmacılar-bilim adamları bu kültür ile ilgili verilere ulaşabilmiş-ulaşabilmekteler. Çerkes adı verilen halkların kullandıkları dillerine göre, bir iki harf ile ifade edilen Kebze Kuzey Kafkasya’da ve Kuzey Kafkas diasporasında kayıplarına rağmen yaşamakta-yaşatılmaya çalışılmaktadır. 

Kebze: yazılı olmayan pratiğe dayalı yaşanıp öğrenilebilen bir doğru-iyi-mutlu yaşam biçimidir, diye kısaca tarif edilebilen bu öğretinin gerçek muhtevasını açıklayabilecek kişilerden birisi olan Murat Yağan, Kebze için şöyle açıklamada bulunmaktadır: 

“Kebze yazılmamış bir öğretidir ve birçokları için bilinmeyen bir konudur. Bu öğreti Büyük İskender’den Atilla’ya, Aksak Timur’dan Cengiz Han’a ve Osmanlı Türklerine kadar son 2300 yılda muhtelif işgalciler tarafından; Kafkasya Bölgesinde yapılan tahribatın bir sonucu olarak, Anavatanı Kafkasya olan insanların bazıları tarafından bile muayyen bir dereceye kadar tam olarak bilinemez. İşgalcilerin her birisi kendine özgü bir şekilde az veya çok tahribat yapmıştır. Ancak, en büyük tahribat 400 yıldır Rusya tarafından verilmiştir ve halen verilmektedir. Çok büyük bir ihtimalle, 90 yaşına merdiven dayamış biri olarak, bu uzaklardaki tradisyonda eğitim alan son kişi ben olabilirim. Kebzeh öğretisinin tamamı üç uygulamalı safhadan oluşur. Aşağıdan yukarıya doğru bunlar: 

a) Aleishwe b) Kebze c) Amısta Kebze’dir. 

a) Aleishwe 

Aleishwe’yi adabı muaşeret/toplum töresi veya nezaket kuralları olarak adlandırabiliriz. Bu, sosyal ilişkileri düzenleyen eğitim/terbiye seviyesidir: Kişisel ilişkiler ile ilgili alışkanlıklar/adetler ve daha fazlasını kapsar. Çalışma hayatını düzenleyen kurallar, giyim kuşam, görgü kuralları, evlenme ve cenaze törenleri gibi seremoniler, kısaca günlük hayatı düzenleyen adetlerdir. 

b) Kebze 

Bu seviye, yönetme alanında gerekli olan eğitim ile uğraşan öğreti düzeyidir. Kebze’deki eğitim, entelektüel bilgilenme ve pratik uygulamanın her ikisinin de bir arada uygulanarak icra edilmesidir: Doğumundan ölümüne kadar çocuğun içinde yaşadığı aile ve toplum; onu kucaklayan, varolmasını sağlayan, büyümesi-yetişmesi ve terbiye edilmesi için ihtiyacı olan her şeyi kendisine veren çevreyi teşkil eder. 

Toplumdaki değerlerin ve konseptlerin homojenliği çocuğa en etkili öğretmen olarak hizmet eder. Oturma odaları, sofralar, çiftlik hayatı/işleri, eğlenceler, av partileri, kutlama törenleri ve diğer sosyal aktiviteler ile toplumun tümü, büyüyen genç için büyük ve sonsuz bir dershane haline gelir. Bu eğitim, kişinin toplum içinde görev alması halinde daha çok gelişir ve onun içindeki O aynı ortak öğretmenin desteği ile daha da büyür. 

b) Amısta Kebze 

Kebze’nin uygulamalı pratiğe dayalı bir eğitim olduğu belirtilmişti ve sadece icra edilerek öğrenilebilir. Ancak ilkeleri entelektüel kavrayışla bilinebilir. Amısta Kebze, insanın sahip olduğu melekeleri tümüyle çalıştırmaya-kullanmasını sağlamaya yönelik bir yaşam sanatıdır. 

Amısta Kebze tatbikatı, şuur için daha iyi çalışabilen bir yer-yuva olabilmesi için, insanın sinir sisteminin geliştirilmesini hedef alan fizik, entelektüel ve spiritüel (ruhsal) birçok seri çalışmaları gerektirir. 

İnsanlığın İhtiyacı 
Günümüz insanlığı giderek bunalıma sürüklenmektedir. Özellikle ekonomik yaşam standardı yükselen toplumlarda bu bunalım üst seviyelere tırmanmaktadır. Çerkeslerin de giderek doğru yaşam-mutlu yaşam standardından uzaklaştıkları, eski mutluluklarına sahip olmadıkları gözlenmektedir. İleriyi gören insanların kendileri, özellikle kendilerinden sonraki nesilleri için çok ciddi tasarıları-endişeleri vardır. Ve çıkış noktasının ne-nasıl olabileceği konusunda arayışlar sürmektedir: İnsanlık tarihinde yerini almış öğretileri (yoga, mevlevilik vb.) araştırmaya-öğrenmeye-hayatlarına uyarlamaya çalışan kişi-kişiler-gruplar giderek çoğalmaktadır: Kebze, bu arayışa doğru cevap verebilecek yegane öğretidir. Çünkü Kebze: Dinlerden binlerce yıl önce doğru-iyi-mutlu yaşamın reçetesini insanlığa sunmuştu. Ve Murat Yağan’ın söyleyişiyle: Kebze bir din değildir. Ancak dinlere kendi ışığında bir anlam verebilir. Kebzenin ayıp ile önleyebildiği sosyal eksik-yanlışları dinler günah cehennemde yanarsın yasağı ile önlemeye çalışmış-çalışmakta ve maalesef önleyememiş-önleyememektedir. Ancak, bu kültürün erozyonu süreci hızla yaşandığından hem Çerkesleri hem de insanlığı büyük tehlike beklemektedir. 

Araştırmalar 
Pozitif bilimciler-araştırmacılar Kebze’nin kaynaklarına ulaşmakta ve bilim dünyası bu kültürün önemini ortaya koymaktadır. Gelecek on yıllar bu kültürün tüm özelliklerini şaşırtıcı bir biçimde gözler önüne serecektir. Ancak devam eden erozyon önlenmez-önlenemezse Kebze, sadece tarihi bir gerçeğin öğrenilmesinden öte insanlığa fayda veremeyecektir. İşte bu noktada bu kültürü tanıyanlar ile Çerkeslerin tarihi bir sorumluğu-görevi önem kazanmaktadır. Bunlar sorumluluklarının gereğini yaparlar-yapabilirlerse kültürün erozyonu duracak, kültür tekrar yükselmeye başlayacak ve araştırma sonuçlarının gözler önüne serileceği zaman için hazırlık yapılmış olunacaktır. 

Çerkeslerin Gerçeği Görmeleri 
Çerkeslerin iki ağır sorumluluğu var. Biri, insanlık için görevleri. Yani, bu kültürü insanlığa faydalı olacağı zaman için yaşatma sorumluluğu. Diğeri, kendi ve kendilerinden sonraki nesillere karşı sorumlulukları. Bu sorumluluğun gereği yapılmaz ve kültürün erozyonu günümüz yöntemleri ile önlemeye devam edilirse, korkulan sonuca hız ile ulaşılacak ve hem insanlık ve hem de yeni nesiller günümüz neslini hayırla anmayacaktır. Büyük ihtimalle lanetle anacaklardır. Tehlikenin boyutu iyi analiz edilip acele edilmeli ama vizyonu olan ve akılcılığı ön planda tutan bir yol-yönteme-hedefe karar verilip özveri ile uygulamasına başlanmalıdır. 

Diasporanın Sorumluluğu/Görevi 
Kebze kültürünün anavatanı olan K. Kafkasya’da yaşayan Çerkeslerin de doğal olarak sorumluluğu vardır. Ancak koşuları ihtiyaca uygun vizyon ile hareket etme-çalışma yapmalarını önlemekte-engellemektedir. Bu sebeple diasporada yaşayan Çerkeslerin sorumluluğu-görevi ön plana çıkmaktadır. Diasporadan başlayacak doğru, akılcı, özverili çalışmalar ile; hem diasporada yaşayanlara hem Kuzey Kafkasya Çerkeslerine hem de insanlığa önderlik edilmeli-yardımcı olunmalıdır. 

Nereden Başlamalı 
80’li yılların sonlarına kadar diaspora öncüleri becerebildikleri kadar kimliklerini/örf ananelerini korumak-yaşatmak için gayret içinde oldular. Çok az sayıda aydın daha ilerisinde hedefler için çalışma yapmaya gayret ettiler. 80’li yılların sonlarındaki gelişmelerden sonra diaspora öncüleri yeni durumu analiz edip yeni bir yaklaşım gerektiğini ya görmediler ya da etkili olmadılar ve tarihin kendilerine sunduğu şansı değerlendiremediler. Aradan on seneyi aşkın zaman geçti ve artık; yukarıda değinildiği üzere zamanın iyi-doğru-akılcı kullanılmasının gerektiği devreye gelindi. Etkili-doğru çalışmalar ile ihtiyaca uygun hedefe ulaşılamamasının en önemli sebebi, diaspora yaşayanlarının “hedef için birlik” ihtiyacını iyi anlayamamaları olsa gerektir. Aksi durumda bu kadar dağınık ve değişik hedef söylemleri olan bir yapılanmaya-kurumlaşmaya gidilmezdi. 

Yapılması gereken işlerden önceliği şu iki husus almalıdır. Çeşitli dış etkenler-şartlanmalar terk edilmeli, bu husus olmazsa olmaz olarak benimsenmelidir. ‘İzm’ lerin ve ‘din’ lerin binlerce yıl öncesinde Tanrı şuuru-kavrayışından hareketle doğru yaşam-mutluluk kültürünü felsefesini bulan, uygulayıp mutlu yaşamı kazandıran ‘ata’ ların doğru mirasını ve anlayışını; bu doğru anlayışa bazı şekil töreleri ilave etmekten öte bir yenilik getirmeyen ve neyin doğru-yanlış olduğunu herkesin ayrı yorumladığı bir yapıya kurban edilmemelidir. Yüce tanrının ayırıcılık gibi bir kavramı-hastalığı insanlara vermediği-vermeyeceği bilinmeli-düşünülmelidir. Din ve benzeri şapkalar ile 

Çerkesliğe yaklaşıldığında henüz iş başında bölünmeyi sağlayarak işe başlandığı önemle dikkate alınmalıdır: ‘Din’ in gerçek işlevi için değil bir ideoloji olarak binlerce yıldır samimi insanları yönlendirmek-kullanmak-sömürmek için kullanıldığı; insanlığın geleceğini düşünmek isteyen-zorunda olanlarca artık görülmeli- anlaşılmalıdır. İkinci önemli husus: dağınık kurumsal yapının toparlanması olmalıdır. Ortak hedef-hedefler, ilkeler, kavramlar, belirlenip tarif edilerek; bu konularda birlikte hareket edildiği-edileceği mesajı-bilgisi dünyaya duyurulmalı-verilmelidir. Ve gerçekten verilen mesajın gereği için olağanüstü çalışma-gayret sarf edilmelidir. 

Sonuç 
Aydınların sorumluluğu-görevi, evrensel değerleri ihmal-göz ardı etmeden bilinç yaratmak ve hedefin gerektirdiği aktiviteyi başlatmaktır. Kebze’nin yaşatılması sorumluluğu her kültürden insanları ilgilendirmelidir-görevleri olmalıdır. Ancak sorumluluk önceliği-görevinin Çerkes aydınlarında olduğu unutulmamalı ve bu sorumluluğun yerine getirilmesinde genç insanların vizyonu-dinamiği ile akılcı tecrübenin yan yana gelip elbirliği ile çalışması ihtiyacı artık fark edilmeli-görülmeli ve bu bilinç ile yeni bir sinerji yaratılmalıdır. 


SORUNLARA YAKLAŞIMIMIZ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER 
Giriş 
Kuzey Kafkas kökenlilerin yaşadıkları ülkelerde karşılaştıkları sorunlara aklın ve bilimin yardımı-yol göstericiliğinde çözüm aradıklarını söylemek maalesef mümkün değil. Mensubu olunan kültürün anlamı ve öğretisi konusunda yeterli bilince sahip olunsa-olunabilse idi, sorun(lar)ın çözülmesi daha kolay mümkün olurdu-olabilirdi. 

Prensipler 
Kebze’nin tarifinden hareketle Kebze’nin temel prensiplerinin neler olabileceği konusunda bir düşünce jimnastiği yapılacak olursa, herhalde, aşağıda not edilen hususların Kebze’nin olmazsa-olmaz temel prensipleri olduğu anlaşılır. 

Akılcılık, Adalet, Sevgi, Merhamet, Mantık, Bilimsel Yaklaşım, Gerçekçilik, Olabilirlik, Vizyon, Evrensel Anlayış, İlahi Anlayış-Kavrayışta Kalıpçılıktan Uzak Yaklaşım, Evrimci Anlayış-Yaklaşım, Analitik Yaklaşım, Danışma, Sorunların Görünen Yüzüne Değil Kökenine İnme ve tüm bu prensiplerin doğumdan-ölüme pratik olarak uygulanması. 

Yaklaşım Gerçeğimiz 
Eğer Kebze’nin temel prensipleri bu ve buna benzer kavramlar ise herhalde yaklaşık son 500 yılda be prensiplerden bazıları; özellikle doğru sonuca götürücü olan bazılarının hiç dikkate alınmamış olması çok güçlü bir olasılık. Örnek olarak ‘Gerçekçilik’ ve ‘Olabilirlik’ in hiç dikkate alınmadığını söylemek herhalde yanlış olmaz. 

Neden 
Not edilen prensiplerin ışığında ‘neden biz diasporadayız’ diye bir soru sorulabilir. Tüm diğer prensiplerin de göreceli olarak payı vardır fakat ‘Gerçekçilik’ ve ‘Olabilirlik’ prensiplerinin dikkate alınmaması sebebiyle diasporadayız demek yanlış-insafsız bir söylem olmasa gerek. 

Kabahatli Kim 
Sorun/sorunların kökenine, kaynağına bakmadan-inilmeden yapılacak tüm öngörüler ve çözümler yeni sorunlar yaratmakta, yeni sorunlara kaynaklık etmektedir. Atalarımızı kabahatli görmek, son on yılın olaylarında öncü rol oynayanları veya karşı fikir ileri sürenleri ya da diasporadaki yanlışlık-eksiklikler için günümüze kadar hizmet etmeye gayret etmiş insanları suçlamak, sorunun kaynağına inilmeden tespit yapma, çözüm üretmeye kalkmak olur ki; bu yaklaşım yeni sorunlara kaynaklık etmekten ileriye ‘hedef’ e götürücü bir etki yapmaz-yapamaz. 

Kebze’nin ışığından-öğretisinden uzaklaşılmaya başlanılması büyük olasılıkla binlerce sene önce başladı ama özellikle son (yaklaşık) 500 yıldır Kebze öğretisi-ışığı dikkate alınmadan yapılan çalışmalar-hedef belirlemeler bizleri diasporada olmamıza kadar getirdi. 

Şayet bu varsayım doğru ise o zaman: Ne, göçe kadar bizleri getiren yaklaşımları-önderleri ne de diasporada günümüze kadar öncülük etmeye çalışanları suçlamak yolu ile bir nokta-hedefe varmak mümkün olmaz-olamaz. 

Ne Yapmalı 
Sorunun kaynağına inilerek çözüme doğru gidilmeli. Örnek olarak kendimize şu soruları sorabiliriz: Ne zaman bozulma başladı? 

Dogmaların Kebze’nin öğretilerini etkilemeye başlaması ile başladı. 

O halde ne yapmalı? 

Sorunumuzun çözümüne ‘izm’ ve ‘dogma’ lardan uzak, Kebze’ye dönerek başlamalı; sorun-hedefin gerektirdiği ortama yalnız Çerkes şapkası giyilerek gelinmeli. 

Düşman 
Düşman suçlu mu? Tabii düşman suçlu. Ama biz karşılaştığımız sorunlara aklın-bilimin yani Kebze’nin ışığında –tüm öğelerin yanında- özellikle ‘Gerçeklik, Olabilirlik, Vizyon, Evrimci Anlayışla Hedefe Ulaşma’ ilkelerine riayet etmediğimiz için en az düşman kadar suçluyuz. Suçu salt düşmana yükleyerek sorumluluktan kurtulamayız. 

Sonuç 
Diaspora yaşayanları olarak ilişkilerimizde ‘izm’ ve ‘dogma’ lardan uzaklaşıp hedef konusunda net olmalıyız: Kültürün ışığı-öğretisini bozduğu için bizi bu duruma düşüren ayırıcı kavramları bu defa hedefimiz ile ilgili çalışmalara karıştırmamalıyız. Kuzey Kafkasya’ya bakış-ilişkilerimizde de bu kavramlardan uzak durmalıyız. Aklın bilimin yani Kebze’nin (tarihi derinlikte uygulanıp-başarılı olmuş Kebze’nin) ışığında: Yeniden sorunlarımızı ve bunların kaynaklarını analiz edip hedefimizi tarif etmeliyiz. Murat Yağan büyüğümüzün söylediği gibi: ‘Beynimiz ve yüreğimiz birlikte çalışmalı’. 

Varacağı limanı bilmeyen bir yelkenliye hiçbir rüzgarın yardım etmeyeceği-edemeyeceği gerçeğini aklımızdan çıkarmalıyız. 

Ayrıca toplumsal olaylara sosyolojik açıdan yaklaşılmadan, konu(lar)da uzman insanların olayı derinliğine analiz etmesi sonucunda önerileri alınmadan hedefe ulaşılamayacağı (bu defa) göz ardı edilmemelidir. 

Murat Yağan, (Vernon/Canada), This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. 
The Kebzeh Foundation, http://www.kebzeh.org 
Society of Friends of Abkhazia (Sofa), http://www.friends-of-abkhazia.org 

Atay Ceyişakar

Page 1 of 3

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

Değerli büyüğümüz Yismeyl Özdemir Özbay'a Allah'tan Rahmet ailesine ve camiamıza baş sağlığı dileriz. https://t.co/568Ue3bIPa
RT @profdrhalukkoc: Rusya Fed.Ank B.elçisi Aleksey Yerhov;1820-1870 yıllarında her türlü eziyet,baskı ve zorla topraklarından sürdükleri Ka…
https://t.co/z2AVKFGjVf
Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı