Aydın O.Erkan “Tarih Boyunca Kafkasya-Çivi Yazıları-1999” adlı eserinin önsözünde şöyle yazmaktadır: - “ İnsanoğlu gerçeği tam olarak belki de hiçbir zaman öğrenemeyecektir, fakat nereden bakarsanız bakın karşınıza “Kaf Dağı” çıkar. Peki bu Kaf Dağı konusunda kimler neler yazmış? Ne gibi inceleme ve araştırmalar yapılmış? İşte bunları bu kitapta bulacaksınız. Biz bu kitapta, bu konuda sadece yabancıların eserlerini ele aldık, çünkü, bir ülke ve halkının en tarafsız ve gerçek yüzü doğaldır ki yabancıların görüş ve izlenimleriyle yansıtılabilir. Bu yorumlarda yanlışlık ve taraflılık da olabilir, fakat hiç değilse övünme ve duygusallıktan uzaktır. ... Gerçeği öğrenmek için en doğru yöntem araştırmadır. Bunun için de geçmişten günümüze kadar uzanan anıları, belgeleri ve eserleri bilmek gerekir. Özellikle Kuzey Kafkasya halklarının yakın geçmişe kadar yazılı belgeleri olmadığından, onlar konusunda başvurulacak eserler tamamen yabancı kaynaklıdır. - “... Kafkasya konusunda bir bibliyografi, küçük bir ansiklopedi ve bilgi rehberi olarak kullanılabilecek bu eserin, konuyla ilgili olsun veya olmasın bir çok aydın kişinin ilgisini çekeceğini düşünüyorum.” - “Kafkasya gerçeğini bilmeyenler, insanlık tarihini de doğru olarak değerlendiremez.”

Eserinin ön sözünden alıntılar yaptığımız Aydın O. Erkan “milattan önceki” yıllardan, eserini yazdığı 1998 yılına kadar, bölgeye değişik sebepler ile gitmiş 250’ye yakın kişinin eserleri ve bunların içeriği hakkında bilgi vermekte, bu kişilerin bölge ve insanları hakkındaki düşüncelerinden alıntıları da kaynak belirterek yazmaktadır. Eserinin birinci bölümünde “milattan önceki yıllardan 18. yüzyıl sonuna kadar”, ikinci bölümünde 19. yüzyıl ve üçüncü bölümünde de 20. yüzyıla ait eserler yer almaktadır. Aydın O. Erkan’ın kendi yorumları ve eserlerinden bahsettiği kimselerin eserlerinden konumuza ışık tutabilecek bazı alıntılar şunlardır: Heredot (MÖ 450- 2104): Hiç şüphe yoktur ki Kolhis halkı ile eski Mısırlılar aynı ırktandırlar.

Kafkasya ile ilgili ilk efsanelerden biri eski yunanlıların Argonot Destanı’dır. Bu bir halk efsanesidir ve yazarı belli değildir. Yaklaşık olarak MÖ. 850 yıllarında yaşadığı tahmin edilen Yunanlı destan yazarı Homeros bunlardan bahseder. Kolhis efsanesi ’de denilen bu efsaneden sonra tarihte ilk kez Kafkasya’dan ve halklarından MÖ. 5. yüzyılda yaşayan Halikarnaslı seyyah ve tarihçi Heredot söz eder. ...Heredot Kafkasya kıyılarını gezmişti. Tarihi yazılarında bölüm-bölüm bu konuları ele alır. Heredot’a göre, o çağlarda bugünkü Kuzeybatı Kafkasya da değişik tanrılara ve büyüye tapan kavimler yaşarmış. İnsanlığın ilk tarihçisi ve öykü yazarı kabul edilen bu ünlü kişi, o zamanlar İskitya veya Sarmatya diye anılan Kafkasya’yı, Euksinos diye anılan Karadeniz kıyılarını gezmişti. Tarihi yazılarında bölüm bölüm bu konuları ele alır. Ona göre, o çağlarda bugünkü Kuzeybatı Kafkasya’da değişik tanrılara ve büyüye tapan kavimler yaşarmış. Zaten o zamanlar da, yaygın olan efsanelere göre, Kafkasya bilinen dünyanın sonu sayılan bir masal ülkesidir. Kaf Dağı masalları tüm dünyaya yayılmıştır.’’Sarp dağlarında altınları koruyan ve Griffin adı verilen, yarı aslan, yarı kartal ejderhalar, tek gözlü devlerle devamlı savaşırlar; Promethe’nin zincire vurulduğu ELBRUZ Dağının zirvesinde Zümrüdü Anka kuşunun yuvası bulunurdu. Bu dağların çok ötesinde, daha kuzeydoğusunda, Kalmuk ülkesinde çevreye dehşet saçan Doğ(Yecüc) ve Magog(Mecüc) yaşarmış.”

MÖ 5.yüzyıl sonlarında yaşamış olan Yunanlı tarihçi Hellanikus şöyle yazıyor: - “Kimmer Boğazını geçtikten sonra, güneydoğuda Sindlerin ülkesi bulunur ve daha ileride Meotlar ve İskitler yaşarlar.” Sindler, bugünkü Çerkez halkının etnik oluşumunda katkıları olan, Kuban’ın aşağısında yaşayan bir kavimdi. MÖ 1.yüzyılda Romalı yazar Markus Verrus flaccus, MS 46 ila 119 yıllarında yaşayan Yunanlı tarihçi Plutarkhos, MS 43 yılında doğan Latin coğrafyacı pomponius Mela, 6. yüzyılın ilk yarısında yaşamış olan Bizanslı tarihçi Prokopius Kafkasya ve Kafkaslılar hakkında, eserlerinde bilgi verirler. MÖ 63 yılında doğan ve MS 25 yılında ölen, ünlü Yunanlı tarihçi Strabon pek çok ülke gibi Kuzeybatı Kafkasya’yı da gezmiş ve orada yaşayan Çerkezlerin ataları olan Zikhleri, Henioşaları, Meotları, Sindleri ve Kerketleri görmüştü. Strabon’un izlenimleri şöyledir:
- “... Bu ülkenin insanları olağanüstü yakışıklı ve iri yapılı insanlardır. Alışverişlerinde dürüsttürler ve para canlısı değildirler. Bu ülkede bitkiler ve hayvanlar bile çok gelişmiş ve iri göründü bana.” - “... Kafkasya’nın orta doğusunda, Albania (bugünkü Dağıstan) denilen ülkenin dağlarında Amazon adı verilen kadın savaşçılar yaşar.”

Antik çağların ünlü tarihçisi Flavius Arrianus MS 96 ile 180 yılları arasında yaşamış Bytynia lı (Bursa) bir Yunanlıdır. MS 140 yıllarında Kafkasya’yı ziyaret etti. Bu konuda kaleme aldığı eser “Karadeniz Çevresinde Seyahat”dir. Orada Argonotların lideri Jason’un (İason) gemisinin çapasını gördüğünü anlatır. Bu çapa bronzdan yapılmış. Sonra Elbruz dağının zirvesini görür, ona Strabilus Dağı der. Orası promethe’nin hapishanesidir. Gerek Arrian, gerekse Strabon ve Romalı Pliny, Kafkasyalı kavimlerin mensuplarının demirden yapılmış aletler ve kancalarla dağlara çıkmayı başardıklarını gördüğünü yazar. Aradan 1800 yıl kadar zaman geçtikten sonra Kafkasyayı ziyaret eden ve 1887 yılında Elbruz Dağı’nın zirvesini fetheden ilk Avrupalı olan İngiliz dağcı Douglas W. Freshfield’e, Vladikafkas kentinde M. Dolbbeshaff adlı biri MÖ 400 yılından kalma böyle bir demir kanca hediye etmiştir.

Pitagor çağında yaşamış ünlü filozof Tyanalı Apollonius’un biyografisi, 2.yüzyılda yaşamış olan yazar Philostratus tarafından yazılmıştır. Buna göre ünlü filozof yanında havarisi Damis ile Kafkasya’da gezmiş ve Kafkas dağlarına çıkmıştır. Appolonius Kafkas dağları için Şöyle der:
- ...”Orada gök daha mavi, geceleri yıldızlar daha yakın, ay ise hemen yanınızdadır. Güneş sabah birden üzerinize çıkıverir. Bunların etkisi çobanlar ve hatta sürülerin üzerinde bile görülür. Tanrı kendini insan ırkıyla ilgili kılar, insan ırkından hizmet ister. Dürüstlük ve akıl arayanlar bunları şairlerin anlattıkları Atlas ve Olimpos dağlarına tırmanarak bulamazlar. Yalnızca ruh o kıymetleri bulabilir. O insan ruhu Kafkas dağlarından daha da yükselerek son mertebesine ulaşabilir. Yüce Kafkas’ın havası ruhun gıdasıdır.”

MS 8.yüzyılda İran’da Pers din adamları çok eski çağlardan kalma olduğu bilinen Bundahiş yazıtlarını toplayıp bir araya getirdiler. Bunların toplanıp okunması yeni bir çığır açtı. Burada hıyerarşik alanlarla ilgili çok eski Aryan kozmolojisinden (evrenbilim) gelen, kutsal bir dağla ilgili bir tezden bahsediliyordu. Bu dağ özellikle Işık Tanrısı Ahuramazda için kutsaldır ve Kafkasların Elbruz dağından başkası değildi. Tüm dünya enerjilerinin kaynağı olan Elbruz’u fethetmek ve ona sahip olmak, tüm dünya enerji sisteminin üzerinde kontrolü ele geçirmekti. Gezegendeki yerinden ötürü bu dağ kozmik bir anten görevi yapmaktaydı. İşte Bundahiş yazıtları bunları söylüyor. Bu efsanenin ne derece doğru olduğu kanıtlanmamış olmakla beraber, İkinci Dünya Savaş’ında, gizemli metafizik bilimlerine çok önem veren Naziler Elbruz dağını öncelikle ele geçirdiler ve burada bir tören yaptılar. Sonuçta Naziler kaybetti. Demek, Işık Tanrısı Ahuramazda, onların isteklerini kabul etmemişti. 14. yüzyılda yaşamış olan İngilizlerin ilk deniz aşırı gezgini Sir John Mandeville, 1356 yılında 2 cilt halinde yayınladığı eserinde, Kafkasya ile ilgili bölümde çok ilginç bir anısını aktarır:
- “ Buradaki Abhaz Krallığı’nda çok hayret edici bir bölge vardır. Hanyson adlı kişinin de doğrulayacağı gibi buraya üç gezi tertip edildi, fakat içeriye girilemedi. Bu vadi tamamen karanlık ve hiç ışık almıyor. İnsan önünü zor görüyor. Zaten buraya insan da girmez, burada horozlar bile ötmez. Bu olay Tanrı’nın bir mucizesi olarak kabul edilir. Öyküye göre, Perslerin lanetli imparatoru Saur, Hıristiyan Abhazları din değiştirmeye zorlar ve onlardan Pers putlarına kurban vermelerini ister. Abhazlar, gaddar putperestten Tanrının bir mucizesiyle kurtulurlar: zalim Persler bu karanlık vadiye sürüklenir ve orada sonsuza kadar kalmaya mahkum olurlar.”

1611 yılında İstanbul’da doğan ünlü Osmanlı gezgini Evliya Çelebi, 1666 yılında Osmanlı Devleti tarafından Kırım Hanlığından alınan Mehmet Giray Han ile yaptığı gezide uzun uzun Kafkasya’dan bahseder. Evliya Çelebinin Seyahatnamesi’nden önemli bazı bölümler:
- “... Şevval ayının onuncu günü Çerkezistan ülkesine ayak bastık. Peşkov, Çerkez köyü, Şuake Beyi’nin tahtıdır. Yani başkent anlamında. Kasaba gibi mamur bir köydür. Bu Çerkez milleti gayet şiddetli ve gazaplı melun adamlar olup, amma gayetle bahadır, cesur ve yararlı namdar yiğitlerdir. Çerkez kavmi birçok kabileden oluşmuştur. Her birinin başında bir bey vardır. Bunların kilise veya camileri yoktur. Onlara gavur derseniz çok kızarlar, fakat Müslüman kabul ederseniz çok sevinirler ve iltifat kabul ederler. Hayat düzenleri ve toplumsal durumları çok demokratiktir. Para, pul bilmezler, mal değiş tokuşu ile alışveriş yaparlar. Kadınları erkekler ile eşit olarak alışverişe katılır ve yüzlerini örtmezler. Çerkezler çok sanatkardırlar; gümüş işlemesi, kuyumculuk ve silah yapımında ustadırlar. Ve kendi barutlarını kendileri imal ederler. Hayvancılıkta çok ilerlemişlerdir. Geceleri köylerini çok büyük köpekler korur. Bu insanlar, eminim dünyanın en konuksever kişileridir. Birde kendilerine sığınan kimseleri, hayatları pahasına da olsa düşmanına teslim etmezler. Çerkezlerde akraba evliliği kesinlikle yasaktır. Çerkez köyleri tahkim edilmiş kalelere benzer, en sağlam ağaç duvarlarla çevrilmişlerdir ve ayrıca ortada gözlem kuleleri vardır. Bu ülke, son derece büyük doğal zenginliklere sahiptir. - “... Dağıstan Padişahı Mahmut ŞamhalŞah’ tan bin bir çeşit hediyeler, yiyecek ve içecekler getirerek, Kırım Hanı Mehmet Giray Han’a büyük ikramlarda bulundular ve saygı gösterdiler ki anlatılamaz. ... Bu Dağıstan diyarı öyle güvenlidir ki; bir kadın, bir güzel kız, bir oğlan, cevherleri, lal, yakut ve diğer değerli eşyalarıyla bir şehirden bir kente dağlar içinden tek başına gidip gelebilir. Asla kimse o hareme, o kadının yanına varıp başını kaldırıp yüzüne bakmaya kalkışmaz. ...”

İngiliz ordusundan ayrılma bir subay olan Sir Robert K. Porter, her nasılsa Rusya’ya gelir ve Çar I.Aleksandr’ın saray ressamı olur. Sir Robert, Kafkasya’nın etkisi altında kalır ve bir süre çevreyi gezer, Elbruz dağı yakınlarında rastladığı Karaçay ve Kabardeyler den çok ilginç bir olay dinler. Anlatılanlara göre, Elbruz dağının küçük bir tepesinde, oraya çok yaklaşanlar muazzam bir devin kemiklerini görürlermiş. Porter bu kemikleri birçok kişinin gördüğünü öğrenir. Kendisi de bu doğa dışı görüntüyü bizzat görmek ister ve yorucu bir seyahatten sonra küçük zirveye epeyce yaklaşırlar. Hava bulutlanır, zirve dahi gözden kaybolur. Kamp yapacak tam hazırlıkları olmadığından geri dönmek zorunda kalır. Bir daha da gitmeye fırsat olmaz. Dev kemikler esrarını korur. (Yazdığı kitabın adı: Gürcistan, İran, ve Diğer ülkelerde Geziler-Londra, 1820) 1814’de doğan, 1841’de Kafkasya’da bir düello sonucu hayatını kaybeden ünlü Rus şairi Mihail Yuri Lermontov aslen İskoç kökenliydi. Teğmen rütbesiyle Kafkasya’ya sürgüne gönderilen ve orada hem bu ülkeye, hem de halkına aşık olan ince ruhlu şairi Kafkasyalılar bir düşman değil, gerçek bir dost kabul ederler.Lermontov Kafkasya için şöyle yazmıştı:
- Ağarmış ihtiyar Kafkas, selam sana, senin dağların için ben yabancı değilim. Çocukluğumda o dağlar bir ana gibi beni kucaklarında taşıdılar ve senin göklerine kavuşturdular. Güneyin mavi gökleri ve dağların kayaları benim hayalimde uzun zamandan beri yaşıyordu. Sen güzelsin ey özgürlüğün görkemli ülkesi. Benim görkemli Kafkasım, ben seni ve senin evlatlarını ve onların savaşçı özelliklerini, senin fırtınalarının mucizeli görüntülerini ve onların mağaralarındaki ve gece bekçileri gibi görünen yalçın kayalardaki yankılarını, güneşin doğması ile yaldızlanan derelerini, cennet ve gök çiçekleri gibi başlarını kaldıran güzel step çiçeklerini ne kadar severim.

1789 yılında Fransa’da devrim oldu. Bu sonradan öyle kanlı bir olaya dönüştü ki, soylu olsun veya olmasın birçok suçsuz kişinin giyotinlerde kafası kesildi. İşte bu korkunç dehşet döneminde Fransa’nın soylu bir ailesinden Şövalye Taibout de Marigny, Hollanda kralının himayesine sığındı. Kral Şövalyeyi, Odesa kentinde Hollanda konsolos yardımcısı yaptı. Ana dili Fransızca dışında Eski Yunanca, Latince, Hollanda’ca, Almanca, Rusça ve Türkçe bilen Marigny, Çerkesya’da konuk olarak bulunduğu sürece Çerkez dillerinden olan Adıgece dilini de öğrenmeye çalışmış ve bu dilde küçük bir sözlük hazırlamıştır. O devirde Fransa’da okuma yazma oranının yüzde on olduğu hatırlanırsa bu kişinin bir bilgin olarak kabul edilmesi gerekir. ... Marigny, ‘Çerkezleri her yönüyle tanımış ilk Avrupalıdır, denebilir. Marigny’nin “Karadenizin Çerkesya Sahiline Üç Seyahat-Çerkesya Gezileri” adıyla Londra’da yayınlanan eserinden bazı ilginç bölümler:
- “ ... Ben ise sahile silahsız olarak çıkmamızın oradakilere güven vereceğini söyleyerek kendimi tamamen Çerkezlerin konukseverliğine teslim edeceğimi bildirdim. Daha da yaklaşınca, karşılayıcıların sayısında büyük bir artış olduğunu gördük ve hepsinin tepeden tırnağa silahlı olduğunu fark ettik. ...” - “ ... Gereksiz yere endişe etmiş olduğumu ve ne kadar yanlış düşündüğümü sonra anladım. Çerkezler için konukseverlik kavramının her şeyden öte kutsallık ve onurluluk ölçüsü olduğunu nereden bilebilirdim ki? Biz de sadece felsefede bir kavram olarak kalmış bulunan bu ilkenin onlarda pek güzel bir yöntemle uygulandığını görünce gözlerime inanamadım. - Avrupa’da biz bu çeşitli kabileleri “Circassian” diye anıyoruz. Ruslar ise onlara “Çerkez” derler. - Günümüzde Çerkezler (1818), şaşılacak şekilde bağımsız bir halkın inanılmaz manzarasını sergilemektedirler. - Coşkun bir özgürlük ve bağımsızlık aşkı, yiğitçe bir kahramanlık onları komşularına karşı üstün kılmaktadır. Küçük yaşlardan başlayarak vücut geliştirme, spor yapma, silah kullanma, ve at binmede elde ettikleri yüksek başarı, onları düşmanlarının karşısında zafere ulaştırmaktadır. - Çerkezler için konukseverlik kavramının, her şeyden öte kutsallık ve onur ölçüsü olduğunu nereden bilebilirdim? - Genç kızlar, delikanlılarla birlikte eğlencelere katılabilirler. - Her sınıftan insan hemen-hemen aynı giyinir. Aşırı süslenme geleneği yoktur. Aralarında mükemmel bir eşitlik vardır. - Cenaze töreni, ölenin anısına ve onun geçmişi belirten şarkılarla başlar, sonra tabutun başında konuşma yapılır. - Burada konuşma hakkı kutsaldır. Kimsenin konuşma hakkı engellenemez. - Çerkezlerin inançlarına göre büyük bir Tanrı vardır. Bu büyük varlık onların dilinde THA/ANÇA’ dır. (THA, Adıgece, ANÇA, Abhazca’dır). İnsan ruhunun ölümsüzlüğüne ve öteki dünyaya inanırlar. - Avrupalı hanımlar bilsinler ki Çerkez hanımlarının onlardan geri kalan tarafı yoktur. - Çerkezlerde erkekler arasında öpüşme yoktur. Puşkin (Rus Şairi): -Çerkezler davranış olarak demokrat, kalben aristokrattır.

1837-1838 yıllarında bir yıl süreyle Çerkesya’da konuk olarak kalan başka bir İngiliz’de J.A. Longworth’dur. O dönemde serbest gazeteci olarak çalışıyordu. ... Longworth ince bir espri anlayışına ve analiz yapma yeteneğine sahip, tarafsız bir yazardı. Ondan önceki yazarlar duygusal olduklarından olan biteni toz pembe görmüşlerdir. Longworth ise, Çerkesya ve Çerkezlerin olumsuz taraflarını da dile getirmiş gerçekçi bir yazardır. 1840 yılında Londra’da “Çerkezlerle Bir Yıl” adlı iki ciltlik eseri basılmıştır, şöyle yazar:
- “... Çerkezlerde dikkat ettiğim bir özellik de erkek, kadın herkesin dik durması idi.” - “ ... Şişmanlık ise Kafkasya’da pek itibar görmemektedir, ben burada kaldığım sürece tek bir şişko insana rastlamadım.” - “ ... Çerkez beyinin davranışları, onu Avrupa’da centilmen sıfatını kazandıracak kadar ince ve kibardı.” - “ ... Çerkezlerde genellikle her şey ortaktır, havanın olduğu kadar.” - “ ... Çerkez kızı bir hava perisini andıran görünüşü ile örgülü bukleleri ve tatlı gülümsemeleriyle, bizde bir peri ülkesinde olduğumuz hissini uyandırıyordu. Rusların Pşat’ı işgal ederek ortalığın bir ana baba gününe döndüğü en karışık ortamlarda bile, Çerkezlerin takındıkları tavır, hiçbir kelimeyle ifade edilemeyecek kadar asilce ve mertçeydi. Uygarlaşmış ülkelerdeki insanlar, buna benzer koşullar altında bu kargaşadan yararlanarak bu malları yağmalamak için biran bile tereddüt göstermezlerdi. Fakat burada halkın bir kısmının bu malların gerçek sahibinin kim olduğu konusunda bir takım şüpheler içinde olmasına ve Rusların işgaliyle ortalığın karışmasına rağmen, mallarını sık sık arabalarla bir yerden başka bir yere taşınması sırasında hiçbir parça kaybolmadı.” - “ ... Bu ülkede her tarafa büyük bir güvenlik içinde gidilebilir ve konuk uğradığı her yerde sıcak bir ilgiyle karşılanır.” - “ ... Dünyanın hiçbir yerinde bu ülkedeki insanların benzerini göremezsiniz.” - “ ... Semez prensi Şimaf Bey iyi karakterli olmayan bir başkandı. Babasının sahip olduğu ve hiç kimsenin itiraza cesaret etmediği büyük otoritesi, Şimaf Beyin ellerinde giderek küçülmüş ve sadece bir unvandan başka bir şey ifade etmez bir duruma düşmüştü.” - “ ... Fakat diğer yandan unutulmaması gereken bir gerçek daha vardır. O da Çerkez prenslerinin çoğunluğunun sahip olduğu olağanüstü cesaret, cömertlik ve nezakettir. (...) Bunlar aristokrasinin kötü yönlerini bir ölçüde dengelemiştir. Hatta günümüzde bile Çerkez prenslerinin davranışları Avrupa’daki şövalyelerin tavırlarına öylesine benzemektedir ki, Pallas hiç çekinmeden Kaberdey soylularının Töton şövalyelerinin kurdukları bir koloniden geldiklerini ileri sürebilmiştir. Bunun sonucu olarak buradaki soylu otoritesi daha barışçıl ve sevecen bir nitelik kazanabilmiştir.” Kuzeybatı Kafkasya halklarından Çerkezler hakkında yazılmış en önemli, kapsamlı ve belgesel eser hiç şüphe yok ki İngiliz James Stanislaus Bell’in 1840 yılında Londra’da “1837, 1838 ve 1839 Yıllarında Çerkesya’da Bir İkametin Günlüğü” adıyla yayınladığı kitaptır. İki ciltlik bu kitap Bell’in özel bir dava sonucu Kafkasya’ya gelişinin anılarıdır. Bell anılarında şöyle yazar: - “...Kafkasya’da belli bir kişinin egemenliği yoktur. Tek egemen güç sözdür. Herkes kendini, verdiği sözü tutmakla yükümlü görür. - “... Çerkez milleti, şimdiye kadar tanıdığım, işittiğim ve okuduğum milletlerin hepsinden daha kibar ve naziktir. - “... Çerkezlerde hapishane yoktur. Cezalar mal ile ödetilir. Çerkesya’da toprak mülkiyeti yoktur, yararlanma hakkı vardır. Müller(Alman-Şair): - “... Çerkez, gerek yaya, gerek atlı olsun, daima yenilmez ve eğilmez bir varlık sahibidir.

Jabağı Baj (Çerkesya’da sosyal Yaşam ve adetler Kitabı’ndan):
-Çerkezlerde çok kadınla evlenme adeti yoktur. -Çerkez kızları evleninceye kadar bağımsız bir insan olarak herkesle görüşmekte, toplantılara katılmakta serbesttir. Delikanlılar ve kızlar, grup halinde evlerde bir araya gelerek sohbet edebilirler. -Oyun kuralları: Çerkez oyunlarında göbek atılmaz, kalça kıvrılmaz, gerdan kırılmaz, ceketin düğmeleri çözülmez. Erkek ve kız oyun sırasında birbirlerine arkalarını dönmezler. Oyun(dans) sırasında konuşulmaz, şaka yapılmaz. Kız-kıza, erkek-erkeğe oyun (dans) oynanmaz.

Leonti Lyulye (Çerkesya. Çev: Murat Papşu; Çiviyazıları) :
-Kafkasya’da dilenci yok, aşırı zenginde yok. -Burada, Çerkezlerin birçok kez tanığı olduğum üstün bir meziyetinden söz etmeyi gerekli görüyorum. Bu, düşünceleri ortaya koymaktaki rahatlık ve hitabet gücü, kurallara uygun olarak yaptıkları tartışmalarda gösterdikleri ifade yeteneğidir. -Çerkezlerde gelenekler, her türlü yasadan güçlüdür. -Hiçbir düğün ve cenaze göremezsin ki hemen-hemen bütün bölgenin insanları katılmış olmasın. -Çerkezlerin sosyal hayatlarında geçerli olan kurumlaşmalar, kişileri, ahlaki ve entelektüel açılardan olağanüstü derecelerde geliştirerek onları, modern ülkelerin halklarından çok daha gelişmiş kişiliğe sahip insanlar durumuna getirmiştir. -Bu hikmet ve irfan, bir Çerkez’i bulunduğu yerden yükselterek, onu, gücün ve şerefin doruklarına çıkarmaktadır.

James S.Bell (Çerkesya’dan Savaş Mektupları. Çev: Sedat Özden) :
- “Bu insanları tanıdıkça hayran oluyorum.” - “Her kabile yaşlılar tarafından idare ediliyor.” - “Öğrenebildiğim kadarıyla burada delilik bilinmiyor.” - “Çerkez halk demokrasisi, amerikan demokrasisinden iyi işliyor. İnsanların özgürlükleri konusunda duyarlı olmaları, toplumu ilgilendiren bütün sorunların açık olarak görüşülmesini gerektirmektedir.”

MS 950 yılında Bağdat’ta “Kitabul-Ekber El-Zaman” adında 30 ciltlik bir eser yazıldı. Yazarı 10.yüzyılda yaşamış ünlü Arap coğrafya ve tarih bilgini, gezgin Abdül Hasan El Mesudi idi. Yazar Kafkasya’nın en eski halklarından Çerkezleri görmüş ve izlenimlerini şöyle kaydetmişti:
- Bu kadar temiz ve beyaz tenli, ince belli, güzel kadınlar ve yakışıklı, bahadır ve cesur erkekler herhalde dünyanın başka memleketlerinde yoktur.” ... “Çerkezler gruplar halinde Trabzon’daki Yunan pazarına gelir ve alışveriş yaparlardı. Hal ve tavırlarından çok uygar ve zeki oldukları belli oluyordu. Çünkü giysiler genellikle brokardan olup, kenarları altın iplik işlemeliydi.

Rev. Henry J. Van Lennep(Amerikalı misyoner):
“... Çerkezler yalnızca şaşırtıcı derecede direnç gücüne sahip sade insanlar olmakla kalmayıp, gerilla savaşında bunlardan üstün başka bir millet herhalde yoktur. Ateşli silah kullanmakta son derece ustadırlar. Bu silahları kendi dağlarında,modern gelişmelerin sağladığı olanaklardan yoksun olarak yaptıklarına kendi gözlerimizle tanık olduk. Çerkezlerin pek çoğunun en iyi Şam çeliğinden yapılmış yivli silahları vardır.” Bu insanların bağımsızlıklar için verdikleri savaş uzun süredir devam etmektedir. Bu konu tarihçiler için gerçekten incelemeye değer bir konudur. ... Dışarıdan yardım almadan sürdürdükleri direniş, bu cesur dağlı halkın ne kadar büyük bir dayanma gücüne sahip olduğunun kanıtıdır...”

İngiliz Yarbay G. Poullet Cameron’un Gürcistan, Çerkesya ve Rusya’da yaptığı gezilerin anıları Londra’da bir kitap halinde yayınlandı. “Gürcistan ve Rusya’da Kişisel Serüvenler ve Geziler” adlı iki ciltlik eser 1845 de Londra’da yayınlandı. Bu eser Gestacker tarafından Almanca’ya çevrildi ve ilk baskısı 1846 da Leipzig’de, ikinci baskısı da 1848’de Dresden ve Leipzig’de yapıldı. Şimdi bu eserden bazı bölümler sunuyorum:
- “... Belki yalnız Kafkasya’da görülebilen parlak ve görkemli bir sabahtı; grubumuz toplandı. Varoşta öküz arabası dahil her tür araba, şık ve zarif giyinmiş atlılar birbirlerine karışmıştı. Bunların çevresinde tuhaf ve göz alıcı üniformaları içinde, sabah güneşinde parlayan uzun mızraklarıyla Kazaklar manzaraya değişik bir hava katıyordu. Ancak çevremde Rusya’nın en zengin ve kibar soylularının olması bile düşüncelerimi, yeryüzünde bağımsızlıklarını en kutsal değer olarak kabul eden ve canını dişine katarak savaşan, karşımızdaki o cesur halktan ayırmama engel olamıyordu. Onlar dehşetli naralar atarak düşmanlarının üzerine atılan, Kafkasya’nın zırhlı giysili cengaverleri idiler.” - Pyatigorsk’un 1-2 verst kuzeybatısında gayet sarp, fakat Kafkas dağlarının arasında kaybolmuş bir dağ bulunur. Halk batıl inançlarla buraya “Yılan Dağı” adını takmıştır. Önceden burası sayısız yılanın kaynaştığı bir bölgeymiş. Rivayete göre bir gün ünlü bir evliya gelmiş ve bu yılanların hepsini kovmuş. Bu evliyanın hangi din veya mezhepten olduğu bilinmiyor. Ben buralara geldiğimde bu dağın zirvesine daha insan çıkmadığı söyleniyordu.” - “ ...Bazı Çerkez liderlerinin de davetli olmaları, bu toplantıya ayrı bir hava verdi. Öğrendiğime göre bu liderlerden birçoğu hayatlarında ilk kez Avrupa topluluğuna giriyorlardı. Bununla beraber dik duruşları, zarif endamları ve şık kıyafetleriyle, vakur tavırları ve kibar hareketleriyle sanki ömürlerini bu dağlarda, vahşi olaylar içinde değil, imparatorluk saraylarında geçirmişler gibiydiler. ... Elleri kama ve kılıçlarının kabzalarından hiç ayrılmıyordu. O akşam iki önemli şey öğrendim. Çerkezler, ülkelerinin güzel dağlarına, muhteşem vadilerine kutsal bir varlık gibi bağlıydılar ve ne servet, ne makam, ne şan, ne de hırs; onları asla bu sevgiden vazgeçiremeyeceği gibi, yurtlarını da asla unutmayacaklardır.”

Nihayet, sosyalizm felsefesinin kurucuları Karl Marx ve F. Engels’de isyan ettiler. İlk olarak Karl Marx şu demeci kaleme aldı:
- “ ... Avrupa HALKLARI! Bağımsızlık ve özgürlük için nasıl savaşılacağını kahraman Kafkasya Dağlılarından öğreniniz. Onlar bu ilkelerin en belirli, en saygıdeğer temsilcileridir.” - “ ... Çerkesya haritada bağımsız bir ülke olarak görünmektedir. Hiçbir şey, parlamentodaki oylamalar bile tarihin akışını ve haklının sesinin kısılmasına yetmeyecektir. Kafkasya’nın Rusya’ya ait olmadığı gerçeği, o savaşçıların silahlarıyla kanıtlanacaktır.”

Fransız jeolog ve araştırmacı Madame Xavier hommaire de Hell 1840’larda eşi ile Kafkasya’yı ziyaret eder. Kazakların koruması altında Pyatigorsk’a doğru giderken yolda Çerkezlere rastlarlar. Çerkezler sayıca kalabalıktır, fakat arabada Avrupalı kadınların olduğunu görünce onlara dokunmazlar. Kazaklarda şanslı olduklarını düşünerek yola devam ederler. 1847 yılında Londra ve Paris’te hatıraları yayınlanan Madame Hommaire’nin izlenimlerini sunuyorum:
- Müthiş Çerkezleri nihayet gördüm ve bir çığlık atmadan edemedim. Dehşetli görünüşlerini ve korumalarımız olan Kazaklara nasıl nefretle baktıklarını hayatım boyunca unutmayacağım. Tepeden tırnağa silahlıydılar, bazıları zırh giymişti. Gümüş kamaları ve piştovlarının işlemeleri, siyah yamçılarının altında pırıl pırıl parlıyordu. Gecenin sisi içinde aynen Ossian’ın (efsanevi Kelt savaşçısı ve ozanı) masal kahramanlarını andırıyorlardı.

Elinizdeki bu kitapta genel olarak Rusya’da yayınlanmış eserlere az yer verilmiştir. Çünkü Rusya’da gerek Çarlık döneminde ve gerekse Sovyet yönetiminde Kafkasya konusunda yüzlerce eser yazılmıştır. (...) Rusya’da Kafkasya konusunda yazılmış eserler genellikle taraflı ve hatta bazen yanlış bilgilerle dolu olabilmektedir. Örneğin, birçok eski Rusça kitapta tüm Müslüman halklar Tatar olarak adlandırılmıştır. (...) Bu durumda her yazar tam olarak tarafsız ve hoşgörülü olamazdı. Biz bu kitapta tarafsız ve gerçekleri yazan birkaç ünlü Rus yazara da yer verdik. Bunların en önemlilerinden biri şüphesiz Kont Lev Tolstoy’dur.

İngiltere’nin en büyük ve ünlü dergilerinden biri olan ve hala yayın hayatına devam eden “The İllustrated London News dergisi nin” 1854 yılının Haziran sayısında şöyle bir yazı çıkmıştı.:
- “ Bu sayıdan itibaren, gelecek sayıda da devam edecek olan Çerkez Yaşamı adlı yazımızı resimli olarak yayınlamaya başlıyoruz. Dünya üzerindeki halklardan en ilginci ve olağanüstü olan bu ırkın, ev ve aile yaşamını sizlere sunuyoruz. Bu iddiamızı doğrulayacak birçok kanıt vardır. Bu insanlar dünyanın en eski kavimlerinden gelmektedirler. Eski Mısır, Çin ve İranlıların tarihlerinden sonra onların tarihi en eskilerdendir. Bağımsızlıkları o devirlere kadar dayanır. Bu konuda dünyada belki ancak bir iki millet ile kıyaslanabilirler. En büyük özellikleri tarihin hiçbir döneminde yabancı boyunduruğuna girmemiş olmalarıdır. Belki birçok savaşta yenilgiye uğramış ve dağlara çekilmiş, sayıca üstün ve silahları kuvvetli düşmanlar tarafından bir süre etkisiz bırakılmış olabilirler. Fakat daima kendi töreleri ve kendi kuralları ile yönetilmiş, başkalarına tabi olmamışlardır. (...) Onlar hala kendi mağrur liderlerinin yönetiminde, kendi kanunlar ve töreleriyle yönetilmektedirler. Bu millet bizi sadece ulusal tarihleriyle ilgilendirmekle kalmayıp, dünya tarihinde en uzun süre bağısız olarak devam ettirdikleri özgür ulusal geçmişleriyle de çok ilgilendirmektedir. Sayıları azdır, bulundukları bölge çok önemlidir ve özellikleri son derece çekicidir. Onlar eski dünya halkları tarafından da iyi tanınmakta idiler. Ünlü tarihçi ve yazarlar; Heredot, Verrius Flaccus, Ponyonius Mela, Strabon ve Plutark ile daha bir çokları onlardan övgüyle bahsetmişlerdir.”

Gilford Polgrave’ in “Doğu Araştırmaları” kitabı 1872’de Londra’da yayınlandı. Yazar 1872 yılında İngiltere konsolos yardımcısı olarak görev yaptı. Bu kitabında Polgrave Abhazlar için şöyle der:
- “... Bu Abhaz halkının çok eskiye uzanan geçmişleri hakkında az bilgisi vardır. Fakat eski Yunan kayıtlarında, çok eskiden beri Karadeniz’in doğu kıyısında yaşadıkları belirtilir. Bu bölge kesinlikle bugün de yaşadıkları aynı yerdir. Fakat bu otoktonların nereden geldikleri hala bir sorudur. Uzun boylu, açık tenli, renkli gözlü, kumral saçlı insanlardır. Atletik sporlara ve hareketli hayata olan ilgi ve bağlılıkları, onların kuzey kökenli olabileceklerini gösteriyor. Karakterleri cesur ve girişken, ticarette eğimli olup bir de çocuksu bir kurnazlıkları vardır. Çıkar elde etmek için örgütlenme yeteneğinden yoksundurlar. Buralar gezen hiçbir gezgin daha bu insanların gizemini çözememiştir.”

İngiliz Kafkasolog John F. Baddeley’in Kafkasya ile ilgili ikinci eseri iki cilt halinde 1940’da Oxford da yayınlanmış olan “Kafkasya’nın Yalçın Kanatları” adlı kitaplarıdır. İçinde çok ilginç konular olan bu değerli eserden enteresan bulduğum bir bölümü size sunuyorum. Burada yazar Kuzey Osetya’da gördüğü devasa harabeleri anlatır:
- Dünyada bir eşinin daha ancak Güney Amerika’da, Bolivya’da 4 bin metre yükseklikteki Titicaca gölünün kıyılarında , “Tihuanako” kalıntılarında görüldüğü bu devasa harabelerin bu yüksek yerlerde binlerce yıl önce kimler tarafından ve hangi araçlarla yapıldığı hala sırrını korumaktadır. Adına “Devlet Kalesi” denilen bu yapıtlar, yüksek bir plato üzerinde kurulmuş olup, birkaç dönümden fazla alanı kaplamaktadır. Volkanik olduğu iddia edilen ve yüzlerce ton ağırlığındaki kayalardan yapılmıştır. Dikdörtgen şeklindeki duvarlarının kalınlığı, yerine göre üç metreden fazladır. Taşlar yekpare blok halinde olup, kesilmiş veya yontulmuş değildir; sanki tuğla gibi kalıptan çıkmışa benzer. Her taş yüzlerce ton ağırlığındadır. Çimento, harç veya benzeri herhangi bir madde kullanılmamasına rağmen gayet düzgün şekilde, aralarında milimetrik bir açıklık bile olmadan örülmüşlerdir. Bu görkemli ve harika kalıntı insanüstü bir yapıt görünümü vermektedir.

 

... Baddaley’in sorusuna yanıt olarak Prof. Melitset Bekov, bunların Keltlerden kalma olabileceğini söyler, fakat Baddaley’e göre bu eser Kafkas Nart mitolojisine dayanmaktadır. Bunun gibi bir çok açıklanamayan gizemlere sahip olan Kafkasya’da geçmişte büyük bir uygarlığın bulunduğu ve orada yaşayan insanları kültür ve daha birçok yönden etkilediği inkar edilemez bir gerçek gibi görülüyor. 1923 yılında Amerikalı profesör Reginald Aubrey Fessenden “Kafkasya Berzahının Batık Uygarlığı” adıyla altı bölümden oluşan bir eseri Boston’da yayınlandı. 1927’de buna beş bölüm daha eklenmiştir. Ayrıca bu konuda ölümünden önce 13 bin referansı kapsayan; bin daktilo sayfası bilgi, belge ve not bırakmıştır. Fessenden’in araştırması ve sonuç olarak iddiası; kendine göre kanıtları olan bir nazariyedir. Müspet bilimle kesinlikle kanıtlanması belki bazılarınca olanaksız görülebilir. Fakat H. Scliemann askeri müteahhit iken Truva’yı keşfetmişti. F. Grotefend ise Göttingen Akademisinin kendisini on altı yıl sonra doğrulamasından önce, Kuniform Yazıtlarının doğru çevrilişlerini keşfetmişti. Bir pamuk imalatçısı olan P. Dobson, profesyonel bilim adamlarından on yedi yıl önce; 1825’de buzulların hareketi teorisini ortaya atmıştı. Prof. Fessenden de profesyonel bir arkeolog değildi fakat teorisi, Sir Flinders Petrie, prof. A. T. Clay, Kafkasolog W : E. Allen ve Prof. Meşaninov gibi birçok ciddi bilim adamı tarafından kabul edilmiştir. (...) Prof. Fessenden’in kitabının ikinci kısmı, ilgilenen bilim adamlarına takdim edilmek üzere sadece yüz adet basılmıştır. Bu kitabın uzunca bir özetini sizlere aktarıyorum:

- “Kafkasya ve Kafkasya berzahı diye adlandırdığımız bölge, eski Babil ve Mısır uygarlılarından önce oluşan çok büyük bir uygarlığın beşiğidir. Bu uygarlık, konu edilen uygarlıklardan binlerce yıl önce oluşmuştu, ki kalıntılarına Terek ve Sunja ırmakları ile yukarı Alizon vadisinde rastlanabilir. Bu konuda arkeolojik araştırmalar yapılmaktadır.” - Mısır hiyerogliflerinde, eski Mısırlı rahip Manetho’nun, Finikeli tarihçi Sunchuniathon’un kayıtlarında, Ammianus Marcellinus ve Musevi tarihçi Joosephus’un yazılarında tufandan önceki insanların bir gün tufanla yok olacakları kehanetini bildiklerini, geride iz ve kayıt bırakmak için biri tuğladan, diğeri taştan iki sütun inşa ettiklerini, bunların üzerine o güne kadar olan insanlığın tarihini ve buluşlarını kaydettiklerinden bahsedilir. Bu sütunlara Herakles Kolonları adı verilir. Atlantis efsanesinde adı geçen kolonlar da bunlardır. (Antiguities kitabı 1, bölüm 2) O zamanlar Baltık Denizi, Orta Asya’da bulunan ve Asya Akdenizi diye anılan bir denizle birleşmiş olup, kutup okyanusunun bir parçası idi. Şimdi bunlardan geriye kalan su parçaları Hazar Denizi, Aral ve Balkaş gölleridir. Tufandan sonra o zamanki insanlık için ortada kalan yer, en yüksek kara, Seriadik ülkesi olarak anılır. Bu ise güneş ülkesi Seirios da olabilir ki, gerçekte burası Kuzey Kafkasya berzahıdır, yani Sarmatya. Strabon’a göre orası Seres veya Serketes ülkesidir. Onların krallığı Hypanis (Kuban) ırmağının ağzından başlardı.(Müllerin Ptolemy’si, sayfa 905) yine Strabon’a göre, Babil’e kervan yolları ilk olarak buradan açılmıştır. - Çok ilginçtir ki eski Mısırlıların “Ölüler Kitabı”nın 147 ve 149. bölümleri incelendiğinde, çok detaylı olarak Kafkasya bölgesinin bir rehberi olduğunu görüyoruz. Kabilelerin, bölgelerin adları aynen verilmektedir. Örneğin halk olarak Kimmerler, Seresler, yer olarak Tiber ve Keft gibi. Eski coğrafyacılar Herakles sütunlarının Cebelitarık’ta olduğu şeklinde yanlış bir kanıya kapılmışlardır. Aslında Herakles, Karadeniz’in kuzeyinde, kuzey kıyılarında bulunmuş ve kolonlar buraya dikilmiştir. (Bkz. Megasthenes, Strabon ve Heredotus) Fenikeliler ise yanlış olarak boşuna kolonları Cebelitarık’ta aramış ve bulamamışlardır. Herakles Kolonları’nın gerçek yeri Kuzey Kafkasya’dır - “ Ünlü Yunanlı coğrafya alimi Ptolemy bu bölgede ‘İskender’in Kolonları’ndan bahseder, fakat İskender bu kadar uzağa gitmemiştir. Taman yarımadasının asıl adı Ta Muna’dır ve ‘Tanrının Ülkesi’ anlamına gelir. Eski Yunanca da bu Temenos’dur. Eski Yunan efsanelerine göre Uranus doğuda Kronus batıda ve Zeus’da Ameltha’nın yanındadır. İskitler, diğer hakim ırklar ve maden işleyenler, Taauti adlı bir tanrıya taparlardı. Dağlıların ise Theoi (Tha) adlı tanrısı vardı. Anapa yarımadası büyücü Circe’nin yuvasıdır. O bölgede Circetae’ler yaşar, onlar Taman’ın ünlü okçularıdır. Kabardi’nin anlamı ‘başın sol tarafında bulunan’ bir bağdan gelir. Soylular saçlarını bununla bağlarlar. Bu aynı zamanda Sind halkının tanrısının simgesidir. Gerçek Altın Post’un ülkesi aslında güneyde değil, Taman yarımadasındadır. Kafkasya’nın antik ve tufan öncesi uygarlığının kalıntıları bugün tamamen yer altındadır. Bunların bulunup keşfedilmesi de, ilgili arkeologlara düşmektedir.” - “ İnsanlığın yaradılışından beri anlatıla-gelen efsaneleri, yani mitolojiyi eski kelimeler yoluyla araştırarak bulgulara ulaşmaya ‘mitarkeoloji’ denmektedir. Bu yöntem, fosilleşmiş töreler ve adlar sayesinde yeni bilimsel bulgulara ulaşmaktır. Berzahın güney kısmında esmer ve zenci ırklar meydana gelmiş, Kuzey Kafkasya’da ise büyük beyaz ırk oluşmuştur. Gerçekte Kafkasyalı olan eski Mısır Tanrısı Osiris’de güneyden gelen bir tanrıdır ve mavi bir maske takar. Eski Mısır uygarlığının Kafkasya’dan geldiğini anlamak için Mısır’ın ‘Ölüler Kitabı’nı incelemek yeter. Onlar için anavatan Kafkasya’dır ve Kafkas sıradağlarının güneyine düşen Siris vadisinden gelmişlerdir. Ölüler Kitabı’nda güneş bir denizin üzerinden, Bakhu’ya (Bakü) doğar ve Ta Manu’da (Taman) bir diğer denizin üzerinde batar. Fakat Mısır coğrafyasında böyle doğulu, batılı denizler yoktur.. Kitapta bahsedilen yer besbelli Kafkasya’dır. - “ eski Mısırlı din adamları kutsal bilgileri herkese vermediler, sadece seçkin bir grup bunlara vakıftı. Ölüler Kitabı’nın 17, 18, 64, 125, 149 ve 150. bölümlerinde bu bilgiler, elinde anahtarı olana sunulur ve sadece bu seçkin grup esas anlamı öğrenebilir. Antik coğrafya bilginleri Mısırlılarla Güney Kafkasya vadileri halkının aynı ırktan geldiklerini bilmekteydiler. MÖ 450’de Herodot şöyle yazar (2.104): ‘Hiç şüphe yoktur ki Kolhis halkı ile eski Mısırlılar aynı ırktandırlar.’ Mısır’ın eski adı Aetia idi. Kafkasya’da aynı adı taşıyan bir bölge bulunurdu. Sirisk ise Nil nehrinin eski adıdır. Kafkasya’daki nehrin adı ise Cyrus’dur (Kur).” - “ Ölüler Kitabı’nda ‘ufuk’ kelimesiyle yine Kafkasya kastedilmektedir. Güneşin doğduğu Bakü’den, güneşin battığı Taman arasında ülke, dünyanın ufkudur. Buranın Batı kısmında ise, Yabi Kuban’da ve Taman’da Kimmerler veya Khemuri halkı yaşardı (Strabon 11, 11;5.). Bu bölgede bazen sis öyle yoğun olurdu ki, adına ‘Kimmerler Karanlık Ülkesi’ adı verilmişti. Azak denizinin eski adı olan Maetis’in anlamı ise “Karanlıklar Ülkesi Tanrısı’dır. Bu ülkede sonradan yaşayan , Kimmer ahfadı olan halkı kendilerinin Aed veya Aeti, Haeti ırkından geldiklerini söylerler ve Thaem/Tha tanrısına taparlardı.” - “ Eski Fenikeliler de bu ırktan gelirler. Asıl vatanları Terek ve Sunja arasında, Kuzey Kafkasya’daydı, sonradan güney ülkelerine inmişlerdir. Ama Kuban’ın en eski yerlilerinin Kimmerler olduğu kesindir; onlara ‘kutsal ateşin insanları da denirdi, bazıları da Gimri diye anarlar.” - “ İsa’dan 11 bin yıl önce Azak denizinden gemiyle Aral Gölü’ne ve Faizabad’a kadar gidilebilirdi. Bu deniz kuruduktan sonra buradan doğuya kervan ve ticaret ulaşımını ilk yapan halk Seresler veya Circetaeler idi.” - “ Arkeolojik araştırma ve kazılar tamamen yapılmadan, Asya Akdenizi adını taşıyan Balkaş gölünden Çalantaş denizine kadar uzanan büyük denizin varlığını tam olarak kanıtlayamayız. Fakat büyük Rus bilim adamı Prof. Rostovsev, eski Çalantaş Deniz’inin kuzeybatısına düşen Altay bölgesinde, Kuban’dakiler çok benzeyen mezarlar bulunduğunu belirtir. Yine Baykal gölünün güneyine düşen Tarım bölgesinde, Avrupalılarca yapıldığı sanılan kalıntıları keşfeden Sir Aurel Stein’in bulguları ilginçtir. Bir deniz ve hatta okyanus büyüklüğünde bir deniz kuruduğunda, onun eski kıyı yerleşim alanlarından başlayarak araştırmalar yapılabilir. Örneğin bugünkü Atlas Okyanusu kurursa, Amerika’nın doğu kıyılarındaki kentler tetkik edilir ve buraya insanların bir zamanlar İngiltere’den deniz yoluyla geldiği belirlenebilir. İşte Orta Asya’da da Kafkasya berzahından geldiği sanılan birçok emareler bulunur. MÖ 6000 yılına kadar geri giden, sonra MÖ 2500 ve hatta 1000 yılına kadar gelen bazı yer adları bu kanıyı güçlendirmektedir. Selentuş Okyanusu adı verilen bu Orta Asya denizi zamanla kurumuştur. İlk olarak bunun sonucu Balkaş gölünün Kafkasya ile bağlantısının kopmasıdır. Strabon’a göre MÖ 250 yılında Aral ile Hazar Denizi arasındaki su bağlantısı artık kurumuştu. O dönemde Kuzey Kafkasya’da yaşayan Sirici adlı bir kavim Hindistan ve Babil’e kervan yollarını oluşturmuşlardır (Strabon, 11).” - “ Aslen Kafkas kökenli olan Zelençuk, Olançuk, Alontas, Aslantis adlarına Orta Asya ve hatta Çin’de bile rastlanmaktadır. İpeği Çin’de ilk üreten Çin imparatoriçesinin adı Se-lint-çi’dir. Selentuş Okyanusu batıdan Kafkasya berzahına dayanıyordu..” - “Amerikan Bilim Geliştirme Derneği’ne 1899 yılında verilen bir raporda, Eski Yunanlıların ve Samilerin mitolojik ülkeler hakkındaki efsanelerine konu olan bölgenin Kafkasya berzahı olduğu iddia edilmiştir. Araştırmalar sonucu bu rapor sonradan genişletilerek 1922 yılında son şeklini almıştır. Kafkasya’nın kuzey ve güneyinde yapılacak kazıların, kapsamlı arkeolojik kanıtlar oluşturacağı da belirtilmişti. Ben bunu 1923 yılında yazdığım kitapta belirttim. Eusebius, Beropssus ve Josephus gibi eski bilim adamlarının tufandan öncesini anlatan kayıtları ve Ölüler Kitabı’nın gizli anlamının anahtarını belirten bir yazı 1 Mart 1924 ve 26 Temmuz 1924 tarihli Nature dergisinde yayınlanmıştı. Yine bu konuda çok ilginç bir yazı Christian Science Monitor dergisinin 24 Şubat 1924 tarihli sayısında çıkmıştır.” - “ Tevrat Törelerinin Aslı adlı kitabın yazarı ve Babil ile Sami Filolojisi profesörü Arkeolog Dr. Albert T. Clay, gerek eserinde ve gerekse benimle yazışmalarında bu teorilerin çok mümkün olduğunu ve kendisinin de inandığını belirtmiştir. Mısır bilimleri uzmanı Sir Flinders Petrie’de aynı fikirdedir.” - “Eski bilginlerin yazdıklarına göre dünya da ipek ilk defa Dağıstan’daki Gadira yöresinde üretilmiş ve oradan Selentuş Okyanusu yoluyla Çin’e götürülmüştür. Çin’de İmparatoriçe Se-lint-çi tarafından geliştirilmiştir. Argonotların Postu da bir tür sarı ipek üretimidir. (...)” - “ Uzun süre yaptığım kapsamlı araştırmalar sonucu eski Yunan efsanelerinde adı geçen yer adları konusunda bazı boşluklar ve yanlışlıkları saptadım. Örneğin, şimdiki Atlantis Okyanusu Yunanlılara çok uzaktı, fakat Selentuş Denizi yakındı. İspanya’da İberya bulunduğu gibi Kafkasya’da da İberya vardı. Batıda Albanya olduğu gibi Kafkasya’da Dağıstan’ın adı da Albanya idi. Sonuç olarak Yunan mitolojisindeki Atlantik Denizi’nin Selentuş Denizi olduğu ve bu denizin de gerçek Atlantik Okyanusu olduğu sonucuna vardım. Yani eski efsanelerde adı geçen Atlantik Okyanusu’ndan anlaşılması gereken Selentuş Okyanusu’dur. - Babil ve Mısır uygarlıklarının çıkış noktası Apsu veya Apsu-anaki diye anılan yer Kafkasya bölgesidir. Yine bu bölgenin adı Gılgamış Destanı’nda geçer. Yunan kahramanı Ulysses’in gerçek yeri de Kuban’dadır. - Hititler dahi Kafkasya’da bulunmuşlardır. Alazan vadisinde Hitit yerleşim merkezleri bulunurdu. Tufandan sonra Mısırlılar tekrar buralara geldilerse de soğuk iklime dayanamayıp Batı Kafkasyalı dağlı halk tarafından geriye püskürtüldüler. - Mısırın Ölüler Kitabı’ndaki bir çok yazı Kafkasya’yı anlatıyor gibidir. Ölüler Kitabı’ndaki yer adları ve dünyanın oluşumunu içeren kayıtlar, güneşin doğuşu ve batışı, Kafkasya berzahının bu kitapta anlatılan yer olduğunu işaret etmektedir. Yine 1923, 1924 ve 1926’da yazdığım yazılarda sunduğum ve burada bahsettiğim kanıtlara dayanarak Kafkasya’nın eski Yunanlıların, Mezopotamyalıların (Sümerler, Keldaniler, Fenikeliler), Semitlerin ve Aryanların anavatanı olduğu kanısına vardım. Mısır Ölüler Kitabı’nın Mısır hanedan ailelerinin başlangıcından önce yazıldığı da bir gerçektir. - MÖ 428 yılında doğan ve 348 yılında ölen Platon(Eflatun) Kritias adlı eserinde Atlantis Efsanesini anlatır. Ona göre eski Yunan bilgini Solon’a Mısırda Sais rahipleri tarafından, tufandan önce var olan bir büyük uygarlıktan bahsedilir. Bu Atlantis uygarlığıdır. Dünyanın ilk ve en eski uygarlığı olan Atlantis tufan sonucu yok olur ve batar. Sağ kalanlar yüksek yerlere sığınırlar. Bence bu yüksek yerler Kafkas sıradağları ve yamaçlarıdır. İnsanlık tekrar burada oluşur ve dünyaya yayılır. İsimlerin, kelimelerin birbiriyle benzerlikleri ve ilişkileri nümeroloji bilimiyle araştırılmaktadır. Örneğin Eumeles, Mısır dilindeki Gedairus ile aynı kişidir. Eumeles’in nümeroloji sayısı 728 olup, Gedairus ile aynı, 728 çıkmaktadır. Yunan Klito 1160 çıkarken, Mısırlı Naphtys de aynı şekilde 1160 çıkar. Klito deniz tanrısı Poseidon ile evlenir. Poseidon Atlantisin tanrısıdır, Mısır dilindeki adı ise Typhon’dur. Bu şekilde adların birbiriyle aynı oluşundan, Mısır ve Yunan mitolojisinden ve eski Kafkas haritalarındaki otokton isimlerden varılan sonuca göre gerçek Atlantis, Atlas Okyanusu’nda batan bir ada değil, tufandan önce Kafkasya’da, bugünkü Pyatigorsk ve Daryal geçidi arasında bulunan bölgedir. Güney doğusunda Gadria vardır. Atlantis, Selentş Denizi ve Karadeniz arasında kısmen ada bir ülkeydi. Buna göre tufan öncesi insanlık Kafkasya’da bulunan Atlantis’te oluşmuş ve büyük bir uygarlık kurulmuştur. - Babil’in insanlığın yaradılışı efsanesinde bahsi geçen dağlar; Lakamu, Lakmu, Kingu, Anshar, An, Marduk ve Gaga; Kafkas sıradağlarının en belirginlerinin adlarını oluşturur. Bu adlardan sadece Kingu, bugün Elbruz ve Anshar’da, Kazbek olmuşlardır. Bu bilgiyi Britanica Ansiklopedisi de doğrular. - Mısır efsanelerine göre dünyada ilk ülke, doğudan güneşin Bakü üzerine doğduğu denizden, Ta-Manu üzerine battığı deniz olarak anlatılır ki, önceden de değindiğimiz gibi bu ülke Kafkasya berzahıdır. - Hint efsanelerine göre Hindi kelimesi, çok eskiden Kuban kıyılarında yaşamış Sindi-Sind halkından gelirmiş. Çin efsanelerine göre ise, Çin halkının ataları Kafkasya’nın Seres halkından gelirmiş. Her halkın ve ülkenin efsanelerinde bahsi geçen yer Kafkasya’dır veya kaf Dağı’dır. - Hirtht ve Rockhill’in yazdıkları “Arap Ticareti ve Çin” adlı eserde, Hekül’ün sütunlarının Kuzey Kafkasya’da Taman’da olduğu yazılıdır. Başka ilginç bir olay, Mısır Tanrısı Osiris’in tacı eski Kimerya olan Rostov’da bulunmuştur. Bu tacın resmi Zaharov tarafından yazılan “Antik Mısır” (eylül 1926, USA) adlı eserde çıkmıştır. - Eski Mısır’ın Ölüler Kitabı’nda Kafkasya, isim zikredilerek “üzerinde tufandan sığınanları barındıran çok büyük bir tekne” olarak anılır (Bölüm 99). - Sonuç olarak vardığımız kanı şudur: eskiden genel olarak Kafkas Kabilelerinin oraya sığınmış, bilinmeyen büyük bir uygarlığın ahfadı olduğu kabul edilirdi (Kennan, Nat. Geog. Mag., Ekim 1913, Childe, The Aryans, sayfa 176 Enc. Brit. Makalesi Georgia, et. al.) ve bundan ötürü kanıt aranmazdı. Fakat bizim araştırmalarımız sonucunda, Kafkas kabilelerinin atalarının eski Mısır, Mezopotamya, Yunan ve Aryan uygarlıklarını oluşturanlar oldukları ve günümüzdekilerin de onların ahfadı oldukları kanıtlarla kesinleşmiştir ve bu buluşu destekleyen arkeolojik bilgiler gelmektedir.

Antik Mısır (Haziran 1927) adlı eserin yazarı ünlü egyptolog Sir Flinders Petrie’de bu tezi doğrulamıştır. Genelde sonuç olarak vardığımız kanıları şöyle sıralayabiliriz:
- Kafkasya, dünyanın sabahının ülkesidir. - Kafkasya insanlığın beşiği ve anavatanıdır. - Tufan öncesinde ilk insanlık uygarlığı (Atlantis gibi) Kafkasya’da oluşmuştur. - Kafkas kavimler bu uygarlığın yanaşması değil, aslıdır. - Bugünkü Kafkas kavimleri de onların ahfadıdır.
- İleride yapılacak kapsamlı arkeolojik araştırmalar bu tezi daha iyi kanıtlayacaktır. Bu satırların yazarı, uzun araştırmaların sonucu olan bu iddialarına yardımcı olan ve destek veren yüzlerce bilim adamı ve araştırmacıya teşekkürlerini sunmayı borç bilir. Bunların başında özellikle egyptolog Sir Flinders Petrie, Sami filolojisi ve arkeoloji profesörü Dr. Albert T. Clay, Sir Robert Hart ve grubu, Kafkasolog W. E. D. Allen, Prof. Meşaninov, Prof. T.A. Olmstead, E. CHİERA, E. A. W. Budge, J. H. Breasted, Jansen, Peters, Rawlinson ve E. Gilhrist gelir. - Yüzyıllardan beri Çerkesya’da hayret, şaşkınlık ve korku yaratan bir şey de “ölüm dağı”dır. Zirvesinde birkaç kuru ağaçtan başka hiçbir şey bulunmayan bu dağın tepesine çıkan her canlı derhal veya kısa bir süre sonra ölmektedir. Çerkesya’da seyahat yapan Şövalye Taibout de Marigny bu dağdan bahseder. Anlattığına göre, Pşiate’den beş fersah uzaklıkta, koni şeklinde bir dağdır. Tepesinde sadece birkaç tuhaf ağaç vardır. Bu dağın zirvesine çıkan herkes, her canlı mutlaka ölmüştür. Bazıları indikten kısa bir süre sonra fenalaşıp ölmüşlerdir. Bu tepeye hiçbir hayvan çıkmadığı gibi üzerinden kuş bile uçmazmış.Bu anıların yazılışından yüzyıl kadar sonra, 1924 yılında Paris’te yayınlanan “Hayvanlar, İnsanlar ve Tanrılar” adlı kitabında F. Ossendowski bu dağı konu eder ve dağın esrarını araştırır. Fakat kesin ve bilimsel bir kanıt bulamaz. Sonuçta bu dağın doğaüstü ve inanılmaz bir olay olduğuna karar verdiğini, kitabında yazar. Gerek Çarlık ve gerekse Sovyet yönetiminde bu dağ hakkında bilimsel bir araştırma yapılıp yapılmadığı açıklanmamıştır. Ölüm dağı, bugün de yerindedir ve Çerkesya’nın çözülmemiş gizemleri arasında yerini almaktadır.”

1936 yılında Paris’de Arthur Byhan ‘Kafkasya Uygarlığı’ adıyla bir kitap yayınladı Bu kitabın önsözünü, antropoloji okulunda etnoloji profesörü olan Dr. George Montandan yazmıştır. Şöyle der Arthur Byhan:
- “Kafkas milletleri arasında Kafkasyalı dediğimiz, gerçek Kafkasyalı olan Lezgi, Çerkez, Gürcü gibi adlar altında toplanmış olan ‘Paleo Kokezyenler’ etnologlarda derin bir saygı hissi uyandırırlar.Gerçekte bunlar, Basklılar, belki de eski Etrüskler, büyük etnik aileden kalanlar, İndo-İranyen gibi Hint-Avrupalıların Avrupa’da teşekkül etmesinden önce oraların halkını oluşturmuşlardır. (...) - Bask, Etrüsk ve Kafkasyalılarla zincir halkalarını oluşturan kavimler bilinmiyor. Etrüskler eriyip yok oldular. Basklıların tamamı sadece 140 bin kişidir. Kafkasyalılar halen üç milyon civarındadır. O halde şimdi, bir yüzyıldan daha az zamandan beri, bu etnik durumdan haberdar olunduğu için Kafkasyalılarda Hint Avrupalıların teşekkülünden önce, yakın bir benzerlikte Avrupa uygarlığını oluşturan unsurların kalıntılarını aramak hayret verici olmaz. Kafkasya’ya sığınan Paleo-Kafkasyalılar, kendilerini saran iki yabancı ırk dünyasının etkilerine karşı direnmede kısmen başarılı olabilmişlerdir. Bunlar: a- Güneyden gelen baskı (İran, Ermeni, Anadolu ve Hint-Avrupa). b- Önce kuzeyden, sonra da Türklerin Anadolu’ya hakim olmaları üzerine hem kuzeyden hem de güneyden gelen baskı (Turan-Moğol). Bununla beraber ne Hint-Avrupa ne de Turan-Moğol ırkları, sayıca az fakat direnme yeteneği yüksek Kafkas ırkını yok edemediler. Kafkasya’nın, Kurt Cebe ve Subutay’ın süvarileri ve Cengiz Han’ın orduları tarafından çiğnenip geçilmesi ve diğer komşu ırkların geçici baskısı, Kafkas ırkı Üzerinde ancak geçici ve sembolik bir iz bırakmıştır. Kafkas ırkı tarihte dört kez baskıyla karşılaşmıştır. Bunlar: 1. Çağımızın ilk yüzyıllarında Kafkasya’ya Anadolu’dan gelen Hıristiyanlık. Ancak tamamen yerleşmemiş, kısmen etkili olmuştu. 2. İsa’dan sonraki yüzyıllarda Kafkasya’ya giren İslamiyet. O dönemde Çeçenler ve Dağıstanlılar tarafından benimsenen İslamiyet de yerli inançları tamamen yok edememiştir. Fakat Hıristiyanlık ve İslamiyet Paleo-Kafkas ırkının teşekkülünde oldukça büyük rol oynamıştır. 3. Kafkasya çevresinde gelişen uygarlık, her ne kadar etkisini göstermişse de, Hıristiyanlık Gürcistan’da harabelerini bırakmış olan Bizans inşa sanayii ile birleşmiş; ancak, 19. yüzyılda Kafkasya’nın Ruslar tarafından işgaliyle modern Avrupa standartla- rının ürünleri Kafkasya’ya girmiş ve Paleo-Kafkas ırkının sonuç olarak tablosunu tama- men değiştirerek, ülkenin en uzak köşelerine bile ulaşmıştır. 4. Hint-Avrupa ve Turan-Moğol ırklarının baskısı, Hıristiyanlığın ve İslamiyet’in etkisi, Rusların fethine rağmen Kafkaslılar, Kafkasya’nın eski toplumsal yapısını az veya çok korumayı başarmıştır. Dördüncü baskıya 20. yüzyıldan beri açıktır ve halen de bu etkinin altındadır. Bu da Sovyet şekil değiştirmesidir ve bu kez sosyal yönden etkisini göstermektedir. Paleo-Kafkas ırkının tablosunu değiştirmektedir ve Moskova hükümetinin hemen yakın bir tarihte (Mart 1936) Kafkasyalılara eski töresel örgütlenmelerini tekrar yürütme izni vermiş olmasına rağmen, olumsuz etkiler önlenemez bir surette kendisini hissettirmeye devam edecektir.

Fransa’da yaşayan Rus kökenli araştırmacı-yazar Alexandre Başhmakov ‘Karadeniz’de Yirmi Yüzyıl Etnik Evrim-Kimmerler-Çerkesler-‘ adlı eserini 1937’de Paris’te yayınladı. Eserin bir bölümünde şöyle der:
- “ Tarihin sırlarının anahtarlarını arayanlar, bunu bugün Kafkasya ve Pirenelerde yaşayan dağlı halkları araştırarak bulabilirler.”

Corlis Lamont’un kaleme aldığı ‘Sovyetler Birliği Halkları’ adlı kitap 1946’da New York’ta yayınlandı. Bu kitabın 42. sayfasından itibaren ‘ Kafkasya’nın Dağlı Halkları’ bölümü başlar. Yazar burada şöyle der:
- Yafetik kökenden olan bu halkların yaşadığı Kafkasya için bazı antropologlar ‘beyaz ırkın beşiği’ tabirini kullanmışlardır. Kafkasyalı ise beyaz ırkı tanımlayan bir anlam kazanmıştır. (...)

1929 yılında İngiliz gezgin Negley Farson, ‘at’ ile Kafkasya gezisine çıkar. (...) Bu seyahatin anılarını “Kafkasya Gezisi” adıyla Londra’da yayınladı Elimizdeki kopyası 1952 tarihlidir. Kitaptan ilginç bir bölüm:
- “ Bulutların dağılması üzerine, nihayet Kafkas dağları tüm heybetiyle göründü. Bu manzara karşısında hayatımızın en doyurucu bir deneyimini yaşadığımızı fark ettik. Tuhaf bir his bedenimizi sardı. Dünyanın en vahşi dağlarıyla karşı karşıya idik. Buna rağmen Kafkas dağları insanda son derece derin bir kişisel şefkat duygusu uyandırır, buna kardeşçe bir koruma hissi de diyebilirsiniz. İsterseniz övünme deyin, ama insan bu nadide doğal güzelliği koruma duygusuna kapılıyor. Bu dağlar sizin ruhunuza hakim olur. Bir kere Kafkas dağlarının büyüsüne kapıldınız mı, ondan kurtulamazsınız. (...) - Buranın halkı olan Çerkezler dünyanın en iyi atlı savaşçılarıydılar. Moskof yönetiminde yaşamaktansa sürgüne gitmeyi yeğlediler. Ataları Mısır’da yüzlerce yıldan fazla Memluk sultanları olarak hüküm sürmüşlerdi. Onlar da Osmanlı sultanlarının ve Arap krallarının muhafız birliklerini oluşturdular. Osmanlı’nın, İran’ın ve Arabistan’ın en soylu aileleri Çerkez kanı ile zenginleşmişlerdir. Çünkü anneler ve karıları Çerkez’dir.”

Hitler’in yardımcısı Martin Bormann tarafından tutulan günlük ‘borman Vermerke’ adlı belgeleri oluşturmuştur. Bunlar bugün M. François Genoud adlı bir İsviçreli avukatın elindedir ve bir bölümünü 1952’de Paris’te yayınlamıştır. Ünlü İngiliz askeri tarihçisi ve yazar H. R. Trevor-Roper, Bormann’ın belgelerinin tamamını ele geçirip 1953 yılında New York’ta ‘Hitler’in Gizli Konuşmaları’ adıyla yayınladı (...) Aşağıda size 264 numaralı konuşmadan bir bölüm sunuyorum:
- “Kafkas kabilelerine mensup insanlar ne kadar başkadır. Onlar Avrupa ile Asya arasında bulunan en mükemmel ve en gururlu kimselerdir. ... (Adolf Hitler öğle üzeri, 22 Temmuz 1942)

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee ‘Bir Tarih Araştırması’ adlı eserinde (Londra, 1972) eserinde şöyle yazar:
- “Kafkasya dağlıları beyaz ırkın fevkalade temsilcileridirler ki, bizim Batılı etnologlar biraz da abartmalı olarak onların adını tüm beyaz ırkın simgesi olarak aldılar.”
Stuart Piggott tarafından yazılan ‘Antik Avrupa’ adlı bilimsel eser, Edinburg Üniversitesi yayını olarak 1973’de yayınlandı. Aynı üniversitede öğretim üyesi olan Stuart Piggott araştırmasında MÖ 3000 yıllarında, Kuban’da çok gelişmiş bir uygarlık olduğu sonucuna ulaşıyor. Mevzubahis eserinde Piggott şöyle yazmaktadır:
- “ İleri Bronz Çağı’nda gelişen Kuban kültürü uygarlığı, Demir Çağı’na kadar devam etmiştir. Bazıları bu uygarlığın bilinmeyen eski bir kavim tarafından yaratıldığını ileri sürerler. Fakat Kimmerlere ait olduğu saptanmıştır. Özellikle Maykop’ta bulunan kral mezarında çok ince işlenmiş metal süsler bulunmuştur. Bu mezarlardan çok miktarda altın eşya da çıkmıştır. Kafkasya’nın özellikle kuzeybatı bölgesinin artık dünya metalürjisinin ilk keşfedildiği ve geliştiği yer olduğu kesinleşmiştir. MÖ 1400 yıllarında, bugün Çerkesya denilen Kjuzeybatı Kafkasya’da büyük bir metalurji gelişmesi olmuştur. Demir, altın ve gümüş üzerine dünyada ilk gelişme büyük olasılıkla Kimmerler tarafından, merkezi Maykop olmak üzere Kuban’da yaratılmıştır. Kimmerler MÖ yedinci yüzyıldan itibaren dünyada ilk olarak ata binme ve atla savaşma yöntemini bulmuşlar ve kullanmışlardır. Böylece Avrupalı barbarlar hiç değilse bu zamandan sonra, Kimmerlerden bu yeni savaş yöntemlerini öğrenmiş oldular.”

‘Allah’ın Dağları’ eserin yazarı Sebastian Smith’dir. Eser 1998’de Londra ve New York’ta basılmıştır. Bu eserden bazı bölüm başlıkları:
- “Nartlar, bir zamanlar Kuzey Kafkasya’ya hükmetmiş bahadırlardır, onlar mitolojik kahramanlardır. Nartlar, zamanın başlangıcında Yunan mitolojisindeki Titanların akrabasıydılar. Nart Destanı ve eski Yunan destanları ayırt edilemeyecek kadar benzerler. Günümüzün araştırmacıları hangisinin önce oluştuğunu araştırmakta ve tartışmaktadır. Acaba eski Yunanlılar Kuzey Kafkasya’dan mı geldiler?” - “Saygıdeğer, güvenilir ve bilgili olmak, thamate olmanın şartlarıdır.” - “Konukseverlik bir tutkudur.” - “Adıgelerde aile armaları (damığa) bulunur. Bunlar bir tür hiyeroglife benzerler, o aileyi simgelerler.” - “Kafkasyalının tuhaf bir özelliği vardır. Hem Kuran’a saygılıdır, hem de içki içer.” - “ Avrupa’da şövalye mefhumu ve şövalyelik, savaş ve şeref mefhumunun simgesi olan şövalyelik, belki de Kafkasya’dan Avrupa’ya yayılmıştır.” - “ 2500 yıllık antik bir Yunan kamasına bakın, eski ve paslı bir Kafkas kaması görürsünüz, hemen hemen aynıdır.” - “ Mısır’ı yüzlerce yıl yöneten Memlukların bir kısmı Çerkez’di. Bugünlerde Ortadoğu ülkelerinin güvenlik kuvvetlerinde çok sayıda Çerkez bulunur.

Peter Kolosimo ‘Bu Dünyanın Ötesinde’ adlı eserin yazarıdır. 1974 yılında Londra’da yayınlanan bu ilginç kitabın 134 ve 135. sayfalarında, yazar, Kafkasya konusunda çok ilginç bir açıklama yapıyor. Bu iddia birçok Kafkas efsanesinin doğruluğunu da kanıtlıyor, yazar:
- “Sovyet antropologları Kafkas dağlarında yaptıklar araştırmalarda, 2.80 ila 3.12 mt. Boylarında insan iskeletleri bulmuşlardır,” diyor.
İlk olarak Londra’da 1975 yılında ve daha sonra 1986 ve 1996 yıllarında yayınlanan ‘Hititler’ adlı eser, arkeolog J. G. Macqueen’in Anadolu’da yaptığı kazı ve araştırmaların sonucudur. Neolitik çağdan itibaren Anadolu’da kurulan uygarlıklar ele alınmaktadır: Asurlu ticaret kolonileri, Hititlerin kökeni anlatılmaktadır. Antik devir kalıntıları olan Kuzey Kafkasya’daki ünlü Maykop hazinesinden çıkan ‘öküz heykel’ ile Anadolu Horoztepe’de bulunan MÖ 2200 yılına ait ‘Hitit öküz heykelini karşılaştırıp aynı olduklarını resimlerle kanıtlıyor. Ayrıca Hititlerin öncülerinin Anadolu’ya, Karadeniz’in kuzey kıyılarından geldiklerini iddia ediyor. 29. sayfada, Hititlerin Kafkasya’dan bir göç dalgasıyla geldikleri belirtiliyor. 32. sayfada, Hititlerin metal eşyalarının Kuban’da Maykop ve Çarskaya mezarlarında bulunan metal eşyalarla aynı oldukları belirtiliyor. Bunların aynı medeniyetin insanları tarafından yapılmış olabilecekleri ihtimali üzerinde duruyor. 61. sayfada ise Hitit kamalarının kesinlikle Kafkas kamaları ile aynı olduklar ve Ortadoğu’da bunun başka bir benzeri olmadığını belirtiyor. Ayrıca yine kitabın sonunda, 1953’de C. L. Wooley tarafından kaleme alınan ‘ Unutulmuş Krallık’ adlı eserden bahsediliyor ve bu kitabın 29-35. sayfalarında: Hititlerin Kafkasya’dan inerek Kuzey Mezopotamya, Amik bölgesi, Suriye ve Anadolu’ya geldikleri belirtiliyor.

Amerikalı araştırmacı Ivan T. Sanderson ‘Korkunç Kar Adamı, Gerçekleşen Efsane’ adlı kitabını 1968 yılında New York’ta yayınladı. Yazar kitabın büyük bölümünü Kafkasya’ya ve orada yaşadığı varsayılan korkunç kar adamı ‘Yetiye’ ayırmıştır. Kitabın diğer bölümleri, dünyanın diğer yörelerindeki kar adamlarıyla ilgilidir. Sanderson’un kitabından bir bölüm:
- “1964 yılının yazında Kabardey’de Kızburun’da, Muhammed Pşınov isminde bir Çerkez inşaat ustası, Zol yöresinde, Batek köyünde bir mısır tarlasında bu yaratıktan bir tane gördüğünü iddia etmiştir. Prof. Boris Porşnev’in yerine geçen Dr. Jeanne Kofmann 1962’den beri Kaberdey’e yerleşmiş ve almastı adı verilen bu olağanüstü yaratığın varlığını araştırmaya devlet tarafından memur edilmiştir. 1966’da Moskova’daki Coğrafya Derneği’ne verdiği uzun raporda, bunun çok az rastlanan neandertal bir yaratık olduğunu belirtmiştir. Abhazya’da anlatılan olay ise çok daha ilginçtir. Abnauyü(orman adamı) diye anılan bu yaratık bir dağ köyünde köylüler tarafından yakalanmış ve adını Zana koymuşlar. Bedeni kırmızımtırak tüylerle kaplı bu dişi yaratığın bir insandan çocuk doğurduğu belirtilir. Prof. Porşnev bu yavrulardan birinin mezarını açıp iskeletini bulmuştur ve bunun bir neandertal olduğunu söyler.”

Clive Philipps Wolley 19. yüzyılın ünlü avcılarındandır. (...) 1876’da ilk kez Kafkasya’yı ziyaret etmiş ve orada avlanmıştır. Avcılık anılarını “Kırım ve Kafkasya’da Avcılık Anıları”-Londra, 1881- ve “Büyük Av Peşinde”-Londra, 1894- adlarıyla iki kitapta kaleme almıştır. Aşağıda yazarın bazı anılarını veriyorum:
- “... Kafkasya’da ilgimi çeken önemli bir özellik dikkatimi çekti, yazmadan geçemeyeceğim. Burada av hayvanlarını ateşli silah veya ok dışında tuzak, kapan, kafes, vb. yollarla; hileli yöntemlerle avlamak yoktur. Bu çok ayıp sayılır ve sportmenliğe yakışmadığı düşünülür.” - “... Yerli Kafkasyalı iz sürücüleri, kılavuzlar, hamalları kullanırken çok dikkat edilmesi gereken bir husus; onlara asla hizmetkar gibi davranmamanızdır. Onları bir arkadaş veya size eşlik eden yerli avcılar gibi kabul etmeniz gerekir. - “ ... Küçük geyik yavrularının keskin haykırışları, büyük geyiklerin orman siluetinde heykel gibi durmaları, devasa ağaçların görkemi ve rüzgarın bunların arasından geçerken çıkardığı uğultu. İşte Çerkesya’da bir av gününün sonunu belirleyen manzara, bence bu güzelliğin dünyada emsali yoktur.” İsviçreli botanikçi E. Levier 1890 yılında botanik araştırmalarında bulunmak üzere Kafkasya’ya gezi yaptı. Kitabının adı “Kafkasları Geçerken” olup,1894 yılında İsviçre’nin Neuchatel kentinde yayınlanmıştır. Levier, gördüğü inanılmaz büyüklükteki bitkileri şöyle anlatır: - “...Deniz seviyesinden 3000 ayak yükseklikte kendimizi birden sanki tanrıların bahçesinde bulduk. Kayalar ve çamlarla çevrili bir amfiteatra benzeyen vadi keşiş çiçekleriyle doluydu. Bunlar bir atlının boyunu aşacak kadar iri ve yüksektiler. Ayrıca birçok çiçeğin, Alp kuzukulağının boyu metrelerce yükseliyordu. Mavi çan çiçekleri devasa boydaydılar. ... Böyle bitkiler birkaç yılda veya yüzyılda oluşmaz. Bunların oluşması için binlerce yıl gerekir. O ormanda, o rutubette, o zengin iklimde binlerce yıl yere dökülen yapraklarla oluşan verimli toprak sayesinde bu kadar büyümüş olağanüstü bitkilerdi bunlar. Yedi, sekiz bin yıllık geçmişleri olmalıydı. ... Bunlar dünyanın gençlik dönemlerinin kalıntılarıydı ve sadece Kafkasya’da korunmuş olunarak kaldıklarını umuyorum.Bir botanikçi olarak böyle bir olaya tanık olacağımı ve böyle bir manzarayla karşılaşacağımı tahmin etmezdim. Gerçek olan şu ki, ben Kafkasya’nın makro florasını gördüm.”

Fransız tarihçi ve etnograf Jacques de Morgan “Kafkasya’da Bilimsel Görev ve “Kafkas Halklarının Kökeni Konusunda Araştırmalar” adlı iki kitap yazmıştır. 1889’da Paris’te iki cilt halinde yayınlanan bu kitaplarda yazar, Kafkas halklarının Keltler’le akrabalığını kanıtlamaya çalışır. Şöyle der:
- “... Kafkasya için tarihin yazdığı en önemli olay MÖ 8. yüzyılda, Sit ve Skit; diğer adıyla Hazarların, Asya’dan Kuzey Kafkasya’ya gelerek oranın yerli halkıyla yaptıkları savaşlardır. O zamanlar Kafkasya’nın yerli halklarının hepsine Kimri adı veriliyordu. Bu savaşlardan sonra Kimriler iki büyük kola ayrıldılar ve bir kısmı Kafkasya eteklerine çekilirken, diğer kısmı da önce Avrupa ortalarına, oradan da daha batıya gitmeye zorlandılar. Hatta en sonunda Fransa’ya, Britanya ve İrlanda adalarında yerleşmek zorunda kaldılar. Bu durum Kafkasya için gerçekten önemli tarihi bir olay sayılmaya değer.” - “Strabon’un ifadesine göre binlere yıl Kafkasya’da ve Meot (Azak) denizinin her iki kıyısında oturan Kimriler çok eski zamanlardan beri Anadolu’ya birçok istila hareketlerinde ve seferde bulunmuşlardır (Cilt 2, s.117). Bu kayıtla, Kimrilerin ve Kimri tarihinin Hati-he halkı ve tarihiyle benzerliği meydana çıkıyor. Çünkü Strabon’un Kimri veya Kimmeri(Cimmerian) adını verdiği bu kabilelerin yaptığı istilalar, Kafkas halklarından Hattiler’in -yani eski Çerkezlerin- Küçük Asya’ya yaptıkları istila hareketleridir. - “ Bu sayede Kafkasya kavimleriyle ve bu arada Çerkezlerle aynı ırktan olan bu eski insanların ahfadının bugün nerede yaşamakta oldukları belli olmuştur. - Bugünkü Avrupa kavimlerini ırk ve dil yönünden inceleyenler Keltler’in Avrupa’nın ilk yerlileri olduklarını bilirler.

Üst bölümde Aydın O. Erkan’ın, hem kendi açıklama-yorumlarını hem de kitabına aldığı yabancı yazarların yorumlarını not ettik. Rahmetli Aydın O. Erkan mevzubahis kitabının son bölümünde şu yorumda bulunmaktadır: - “ Bu konudaki iddialar ve bunların dayandığı argümanların geçerliliği ancak incelemeler, araştırmalar sonucunda kabul edilebilir. Ben şahsen, Kafkasyalılar için 1998’de yazılanların 1798’de yazılanlardan hiç de farklı olmadığını fark ettim. Bunlar, bir iki eleştiri dışında genellikle övgü doludur. Bu da gösteriyor ki, bu halklar 200 yıldan beri kişilik ve karakterlerinden, mizaçlarından pek bir şey kaybetmemişlerdir. Altmış yıllık sömürgeci Çarlık yönetimi ve bunun üzerine yetmiş yıllık baskıcı Sovyet yönetimi altında, yani 130 yıldan fazla yabancı bir yönetim altında yaşamış olduklarını göz önüne alırsak, değişimin bu kadar az oluşu ve ulusal özelliklerinin bu derece iyi korunabilmiş olması övgüye değer. Bu noktayı belirtmeyi uygun buldum.” - “ Kafkasya çok ilginç bir ülkedir. Kafkasyalılar ise dikkate değer insanlardır. Kaf Dağı’nın gizemi her zaman var olacaktır. Gerçeği ortaya çıkarmak araştırmacılara düşüyor.”

Konukseverlik Çerkeslerin en büyük özelliklerindendir. Bu konuda hata yapanı hiç affetmezler. Bir Çerkes atasözü: “Ün salmak için keskin kılıç ve kırk sofra gereklidir” der. Savaşta kılıçla, toplantılarda da güzel söylevlerle ün kazanıldığı gibi konukseverliklerde de ün salmaya çalışırlar. Kafkasya’da her evin mutlaka bir konuk odası vardır ve sürekli açıktır. Konuğa yatak ve yemek çıkarmak üzere hazırlıklı bulunmakta her kadının asal görevidir.

Atlı, konuk olacağı odaya yaklaşınca, ev sahibinin mevki ve şerefine göre odadan ne kadar uzaklıkta inmesi gerekeceğini takdir eder. Yaşlı soylu ve Thamadeler ancak odanın önüne kadar attan inmeden gelebilir. Diğerleri ev sahibi sayılır. Her hangi biri ise 30-40 metre uzakta attan iner.

Vücut dik olarak attan süratle ve sol tarafından inmek incelik olmakla birlikte atın omzuna doğru çok eğilmek ayıptır. İnerken sol eli ile yalnız atın başını tutar. Hayvanın yelesini tutmak ayıptır. Konuk attan ineceği zaman etraftaki gençler hemen atı tutarlar. Sağ eli ile dizgini, sol eli ile üzengiyi tutarak konuğun inişine yardım ederler. At, teri kuruyuncaya dek gezdirildikten sonra, yaz ise konuk odasının yanında bulunması gelenek olmuş ağaçların gölgesine, kış ise ahıra bağlanır. Bazı konuk odalarının önünde at bağlamak amaçlı 5-6 çatallı bir ağaç dikili bulunur. 4-5 saat geçmedikçe atın eyerini almazlar. Bunu atın sırtı kabarmaması için yaparlar. Konuk atına bakılmasını ev sahibine bırakır. Kendisinin hayvana gidip bakması güvensizlik gibi görülür ve kabalık sayılır.

Atından inen konuk açık bulunan kamçısı elinde olduğu halde ev sahibine ve hazır bulunanlara yanaşarak selam verir. Ev sahibi de “yeblag” diyerek konuk odasına alır.

Misafir silahları üzerinde olarak konuk odasına girer. Ev sahibi ya da konuğa hizmet edecek aileden gençler hemen konuğun üzerinde, varsa önce başlığını ve yamçısını, sonra kamçısını, tüfeğini, tabancasını, kılıcını sıra ile alarak asar. Sonra konuğa oturması söylense de oda içinde yaşlı biri varsa konuk hemen oturmaz. Önce oturulmasını konuk olarak önerir ve bu öneriyi bir kaç kez yineler. Sonunda konuk oturunca orada bulunanlar bir süre ayakta durur ve bu sırada önce ev sahibi “fesapsi” der. Sonra tanış olsun olmasın “su zepesa” yani iyi misiniz diye sorar. Konuk da “zepaso su sa” mutlu yaşayınız, diye yanıt verir. Konuğa ilk olarak kimliği sorulmaz. Varsa konukla birlikte gelen Pserhe’den konuğun kimliği, gideceği yer ve yolculuk amacı öğrenilir. Yoksa ev sahibi yalnızca “nereden geldiğinizi öğrenebilir miyim?” diye soru sorabilir. Konuk da kimliğini açıklar.

Ev sahibinden başka odaya giren ziyaretçilerin hepsi de “fesapsi” diye konuğu selamlar ve nasıl olduğunu sorarlar. Ancak kim olduğunu soramazlar. Konuk değerli bir kişi ise, ev sahibi ile diğerleri yanına geçip kendiliklerinden oturamazlar. Konuğun önerisi ve bu önerinin bir kaç kez yinelenmesi üzerine yaşı uygun olanlar konuk odasının gerisinde otururlar. Konuğun oturduğu uzun sedirin üzerine kimse oturmaz.

Oturma hakkına ulaşmamışlara oturmaları önerilmez. Zaten bunlarda oturmaz ayakta dururlar. Konuk oturma zamanlamasını yerinde yapmalıdır. Uzun ısrarlardan sonra oturan konukla “kibarlık bilmeyeni oturtmak, Teke’nin derisini yüzmek gibidir” diye alay ederler.

Çok kalabalık olan Çerkes konuk odasında sanki kral varmış gibi konuşmalarda büyük bir özen ve incelik görünür. Birisi konuşurken diğerleri yalnız dinler, kendisine söz düşmeyen konuşmaya karışmaz. Konuşanlar ağır ve ciddi olarak konuşurlar, gülümseme vardır, ancak kahkaha asla yoktur.

Yüksek sesle konuşmakta kabalık sayılır. Konuk odasındaki konuşma biçimi ve şekli güzel, kibar olur. Konuğun hal ve hatırını soranlar, bir süre sonra odadan çıkarlar. Ancak, çıkan kişi ”rahat olunuz” der, sonra kapıya kadar arka arka gider ve yüzü konuğa dönük biçimde kapıdan çıkar. Konuk da çıkan kişiye ya tümüyle ayağa kalkar ya da kalkar gibi doğrulur.

Konuk, odasına yeni ziyaretçi ya tümüyle ayağa kalkar ya da kalkar gibi doğrulur. Bu seçim etmek onun inceliğine bağlıdır. Gelen ziyaretçi ihtiyar ve muhterem ise konuk, önce ona oturmasını önerir. Ziyaretçe doğal olarak bunu kabul etmez ve kendisine uygun bir yer bulup oturur.

Konuk ayağa kalktıkça oturanlarda ona uyarlar. O oturmadan kimse yerine oturmaz. Konuk muhterem bir ihtiyar ise ya da asil olup pek genç değilse sedirin ocağa yakın baş köşesine oturtulur. Bu değerde olmayan konuğun biraz aşağıda oturmakla o yerde hakkı yokmuş gibi kendisini göstermesi incelik, alçak gönüllülük gereği sayılır.

Konuk gelişi sırasında hemen gelip sedire oturmaz. Sedir üzerindeki pamuk ya da kuş tüyü yastığın kenarına ilişerek oturur. Yastığın üzerine oturmak kabalık olarak görülür. Ancak çok ihtiyarlar, üzerine oturabilirler.

Konuk, sedirin üzerinde sandalyede oturur gibi ayakları dik ve yerde olacak biçimde bir tarafa yaslanmayıp doğru ve güzel oturmaya özen gösterir. Ayak uzatmak, ayak ayak üstüne atmak kendini üstün görme ve orada bulunanlara karşı hakaret sayılır. Bağdaş kurmakta ayıptır “deve oturuşu” diye tanımladıkları, diz çökmekte çirkindir. Yani, korseli bir kız gibi dik ve doğru oturmak gerekmektedir. Çelik vücutları bu törene dayanıklıdır. Konuğun, eliyle bıyığını ve sakalını karıştırıp oynaması, konuşmalarında laubali davranması hoş görülmez.

Çerkeslerde kahve yoktur. Onun yerine çay verirler. Çayı olmayanlar yemekten önce bir şey getirmezler. Sabah, öğle, akşam olmak üzere üç kez yemek verdikleri için konuk yemek zamanını bekler. Ancak yemek zamanından önce ayrılacaksa yemek hemen verilir. Bu en çok dikkat edilecek konudur.

Sofra insanların inceliklerini gösteren bir sınav yeridir. Bu sınavdan geçmek önemli bir başarıdır. Çerkesler “sofra terbiyle mihengidir” derler. Pxesi-Phesi dedikleri yani “agaç kili” diye nitelendirdikleri “kaba adam sofrada belli olur” atasözünü anımsarlar.

Yemeği ağır yemek, lokmaları orta büyüklükte bulundurmak, kibarca almak, başı sofra üzerine çok eğmemek, lokma ağza yanaşmadan ağzı açmamak, bir lokmayı çiğneyip yutmadan diğer lokmayı almamak, yanakları lokmayla şişirmemek, sofra üzerine aksırmamak, ekmek ve börek gibi şeyleri ısırmayıp el ile koparmak, az yemek, ancak incelik olsun diye diye aç kalmamak önemli kurallardır.

Çerkeslerin “zi ahe zefemishirer femif” (hakkını yemeyen olgunlaşmamıştır) deyimiyle konu ettikleri beceriksizliği göstermemek gerekir. Ancak sınırı aşıp “psıç” yani manda dedirtmemek, bir yemeğe gereğinden çok ilgi gösterip “hiç görmemiş mi?” diye alay konusu olmamak, yemekleri övmek ya da beğenmez hareketlerde bulunmak, gibi tükenmez inceliklere dikkat etmek gereklidir.

Konukla beraber ev sahibi (önemli biri değilse) yemeğe oturmaz. Yemek anında ayakta bekler. Hazır bulunanlar arasında oturmaya hak kazanmış ihtiyar varsa, bir ya da iki kişi sofraya oturabilir. Ancak, konuğun ısrarıyla sofraya oturulur.

Konuk gece kalacak ise (hoş geldin töreni yapıldıktan sonra dinlenme aşaması gelince) elbiselerinden yalnız dizliğini çıkarır. O zaman pserhasi ya da hizmet eden bir genç dizliğini çekerek çıkarır.

Gece yatacağı zaman yatak hazırlanınca ev sahibi “çhash maf “ (hayırlı gece) diyerek çekilir. Odada kalan psherahlar konuğun soyunmasına yardım ederler. Çizmelerini pantolonunu çekip çıkarırlar. Elbiselerini güzelce derleyip bir yana bırakırlar. Legen, ibrik ve yeterince çıra bıraktıklar. Konuğun yatağa girmesinden sonra onlarda “çhash maf” diyerek çekilirler.

Konuğun hizmetindeki psherah, yanındaki odada yatar. Oda yoksa misafir odasının geri tarafında yatağını yapar. Psherah konukla beraber yemek yemez, yanında oturamaz, evde hizmet edecek gençler varken, konuğa hizmet etmez, ancak atlara kontrol eder.

Konuk odasının dışında genç akranları ile sohbet eder. Savaşlara, düğünlere, eğlentilere ve kızlara ilişkin gençlik sohbetleriyle zamanını geçirir. Ev sahibinin kızı varsa yanına giderek ziyaret eder. Köydeki diğer kızlara uğramayı da -özellikle bekarsa- hiç ihmal etmez. Çünkü memleketin kızlarını gördükten sonra eş seçecektir. Gençlere psherahlığı sevdiren de işte bu durumlardır.

Konuk ayrılacağı zaman atlar hazırlanınca yaver makamında olan psherah içeri girerek “hazır” der. Bunun üzerine konuk ayağa kalkar. Psherahlar silahlarını, duvarda asıldığı düzen üzere sıra ile verirler. Konuk silahlarını takındıktan sonra dışarı çıkar. Ata binmeden önce ev sahibi ve dostlar ile veda eder ve sarılırlar. Çerkeslerde sarılma anında bir birini öpme geleneği yoktur. Ancak kucaklaşmadan sonra el sıkarlar. Bazen veda anında yalnız el tutma ile yetinirler.

Konuk giderken ev sahibine teşekkür etmez. Çünkü ev sahibi görevini yapmıştır. Ancak “Hoş Kalınız” der. Geldiğinde olduğu gibi giderken de misafir at bineceği yerin uzaklığını belirler. Psherahlar atı odaya yakın getirirlerse, konuk saygı göstererek istiyorsa biraz uzağa çektirir ve atın başı odaya ve oradakilerinse dönük olarak tutulur. Konuk ata bineceği zaman kolana bakabilir. Çerkesler kolanı sık bağlamayı binicilikte usta olmadığının kanıtı sayarlar. Bunun için genellikle ata bindikten sonra kolan atın karnı altında bir parmak sığacak biçimde sarkar.

Konuk ata sol taraftan biner, binme anında sol eli ile hem dizgini, hem de eyerin kayışını birlikte tutar. Atın yelesini tutup binmek ayıptır. Sağ eliyle de arkadaki kası tutar. Çevik ve iyi biniciler genellikle yalnız sol eliyle öndeki kası tutmakla yetinerek hızla at binerler.

At binerken vücudu atın başına doğru çok eğmemek, hızla binmek gerekir. Binerken sağ ayağı atın sağrısına dokundurmak çok ayıptır. Atı tutan psheraha sol el ile dizgini, sağ eli ile üzengiyi tutar. Ancak üzengiye çok asılmaz. Çünkü bu, konuğun binicilik yeteneğiyle ile alay etmektir.

Konuğun yanındaki psherahlar 30-40 metre daha ötede, konuk at bindikten sonra at binerler. Buna öyle dikkat ederler ki, konuğun ata binmesi bitince kendiside eyerinde bulunmuş olur. Daha önce binemez. Psherahların atları başkasınca genellikle tutulmaz.

Konuk at bindikten sonra “Sötxej – Söthej” yani mesut olunuz diyerek vedasını bitirirken at bir atak yapıyor gibi gideceği yere doğru hızla yürür. Iyi eğitilmiş Çerkes atlar bu atağı öyle doğal bir hızda yaparlar ki binicisi farkına bile varmaz. Binicinin geme hafif bir dokunması ya da üzengi içindeki ayağını ata dokundurması üzerine at, o güzel hareketi yapar.

Konuk biraz uzaklaşmadan atına kamçı vurmaz. Yüz metre ilerleyince bir kez kamçıyı ata vurarak şakırdatır. Bunun anlamı, ata kimin bindiğini belirtmektir. Başka zaman zorunluluk dışında atı kamçı ile dövmek çok ayıptır. Kamçıyı vuracağı zaman eli kulağa doğru kaldırmayıp ancak gem çekerek vurmak gerekir. Atlar çok iyi eğitildiklerinden kamçı darbesine gerek yoktur.

Psherah da thamadesi, yani büyüğü önünden geçtikten sonra arkası sıra yürür. Orada hazır bulunanlar da veda edip ayrılan konuğa “Goq Maf” yani uğurlu yol diye eşlik ederler.

Çerkeslerde konuğun evde kalma zamanı konuğun isteğine bağlıdır. Bazen 5-6 ay, hatta bir yıla varır. Ancak ne kadar uzarsa uzasın ona gösterilen ilgi hiç eksilmez. Aksine dostlarının çoğalması nedeniyle konuk odası günden güne kalabalıklaşır, düğün yeri gibi olur.


Nola Zaur Nalçik 1991

Eski Adige Gelenekleri

Aralık 26, 2018

Адыгагъэ (ADIGELİK) İnsan yaşamına, hayat biçimine yönelik olarak Adıge töresinin koyduğu tüm kuralları kapsar. Adıgelik insani özelliklerimizi, saygı ve sevgiyi, doğruluk, adalet, cömertlik cesaret ve insana dair benzer tüm erdemleri kapsar. 


Адыгэ хабзэ (ADIGE TÖRESİ) Adıge toplumunun yaşayış biçimini, birbirilerine karşı ve cemiyete karşı ilişkilerini yükümlülüklerini düzenleyen kurallar toplamıdır. Düğün cenaze ve benzer toplantıların da ana kuralları Xabzeye göre tayin olunur. 

Батырыбжьэ (BATIRIBJ’E) Cemiyet ilişkilerine yönelik bir gelenektir. Örneğin bir kimse bir grubu çalıştırır, ot biçtirir veya odun kestirir veya benzer bir başka iş yaptırırsa grubun içerisinden en mahir ve çalışkan kişiye veya o grubun önce gelen bir bireyine x”uex”u (teşekkür) yapılarak bir bardak (veya kepçe) maksıme ikram edilir. Buna batırıbj’e adı verilir. Daha sonraları sadece bu koşullara bağlı olmaksızın önemli bir iş başaran, bir kahramanlık gösteren veya cemiyetin sevgisini ve takdirini kazanan kişilere verilen bu tür ikrama da batırıbj’e adı denilmeye başladı. 

Башхуaпэ (BAŞHUAPE) Gelin alma geleneğinin bir parçasıdır. Yeni gelin bir süre sonra ailesini ziyarete geri götürüldüğünde kaynı ve görümcesi gelini görmeğe giderlerdi. Ziyarete giden kişiler gittikleri yerdeki çocuklara verilmek üzere ayna, tarak, çorap, sabun ve benzer küçük hediyeleri bir sopaya takarak hazırlarlardı. Bu geleneğin adı Başhuape’dir. 

Бэракъбла (BERAKBLA) Düğün geleneklerindendir. Nikah kıymaya gelen kafile ayrılırken bayrağa deri şapka, deri gömlek, tülbent, tarak, ayna vb küçük hediyeler iliştirilerek giden gruba verilirdi, bu bayrak hediyerlerle süslenmiş olarak aslında evlenecek oğlanın halası tarafından getirilirdi kız evine. Nikahtan dönen kafile bu bayrağı salimen döndükleri eve ulaştırmaya çalışırken kafileye rastlayanlar ise bayrağı ele geçirmeye çalışırlar, kafiledekiler böyle oyunlar ve eğlencelerle güle oynaya gidip dönerlerdi. Bu gelenek 1950-1960 yıllarına kadar devam etti, günümüzde çok seyrek olarak bu geleneğin uygulandığını görmekteyiz. 

Гуф1апщ1э 1энэ (GUF’AP’Ş’E IANE) Müjdeli bir haber, sevindirici bir bilgi getiren kişi eğer belirli bir yaşın üzerinde ise ona (guf’ap’ş’e) müjdeli haber için ödül olarak para veya benzer bir hediye verilmezdi. Bu kişi belirli bir yaşın üzerinde ise ona bir koyun (veya kişinin gücüne ve haberin önemine göre tavuk, kaz, hindi benzeri) kesilir güzel bir sofra donatılarak misafir edilirdi. 

Псыхэгъэ (PSIXEĞE) Yas ile alakalı eski bir gelenektir. Eskiden suda boğulan ve cesedi bulunamayan kişinin boğulduğu veya suya kapıldığı yere gidilir kadınlar o su kıyısında ağlayıp ağıt yakarken erkekler de dualar ederlerdi. 

Гъэф1эж (ĞEF’EJ) Evlilikle ilgili bir gelenektir. Eski dönemlerde bir kız ile ailesinin izni olmadan kaçırılarak evlenilmişse aileler arasında husumet ve düşmanlık doğmaması için yaşlılar bir araya toplanarak iki tarafı barıştırmak için arabulucu olurlardı. Böyle zamanlarda damat belirlenen başlığın dışında olmak üzere gelinin anne babasına bir at veya bunun karşılığı para veya kıymetli hediye verirdi. Гъэф1эж (ĞEF’EJ)bu hediyenin adıdır. Anayurtta sovyet idaresinin kurulması ile birlikte gelenek ortadan kalkmıştır. 

Гъуэгудэгъазэ (Ğuegudeğaze) Büyüğü ve misafiri yücelten bir gelenektir. Eskiden yolculuk esnasında bir misafirle karşılaşıldığında ona verilen değerin gösterilen saygının bir göstergesi olarak geriye dönülür ve misafir teşekkür ederek geri dönülmesini isteyinceye kadar ona eşlik edilirdi. 

Жьагъэхэх (J’AĞEHIEH) Eski düğün töresindendir. Evlenecek olan genç yanına arkadaşlarını da alarak dağdaki sürü çobanlarını dolaşırdı. Gittiği çobanlar geleneğe uygun olarak bir koyun verirlerdi ve bunun adına Жьагъэхэх (J’AĞEHIEH) denilirdi. Toplanan koyunlar düğünde gelen misafirin doyurulmasında kullanılırdı. Gelenek 1940’lı yıllarda ortadan kalktı. 

Мэрем мэкъуауэ. (MEREYM MEK”UAUE) Günlük yaşama dair gelenektir. Eskiden Başında aile reisi veya çalışabilir erkeği olmayan ailelerin ot ve ekinini biçmek için insanlar bir gün toplanır hep birlikte o aileye yardım ederlerdi. Bu geleneğin adı Mereym mek”uaue idi. 

Iурыц1элъ (UıRIT’SELH) Düğün ile ilgili gelenektir. Wuneyişe olarak adlandırılan yeni gelinin büyüklerle tanıştırılma merasimi sırasında gelinin dudaklarına yağ, bal ve şeker ile hazırlanmış bulamaç sürülür. Bunun anlamı yeni gelinin o ailede tatlı dilli mutlu ve huzurlu olması dileğinin ifadesidir. Gelenek günümüzde hala devam etmektedir. 

Щыгъынгуэшыж (ŞIĞINGUEŞIJ) Cenaze ve yas ile ilgili gelenektir. Bir kişinin ölümünden 1 yıl sonra onun elbiseleri ve silahları dağıtılırdı. O gün at yarışı yapılır ve kazanan kişiye giysilerin silah ve gereçlerin iyileri verilmek üzere ölen kişinin eşyaları dağıtılırdı. Bu gelenek günümüzde de devam etmekle birlikte uygulama biçimi değişmiştir. Günümüzde bu tür eşyalar fakir ve ekonomik yönden yetersiz olanlara veya din işleri ile uğraşanlara verilmektedir. 

Шуук1э плъак1уэ (ŞUUK’E PLHAK’UE) Düğün ile ilgili gelenek. Düğüncü giden grup hızlı bir at üzerinde birisini de beraberinde götürürdü. Kafilenin en arkasından gelen bu kişinin görevi düğün gelenekleri ve şakaları arasında yer alan şapka kaçırma gibi bir durumla karşılaşıldığında bu kişinin görevi yetişerek müdahale edip şapkayı geri getirmekti. Bu görevi yapan kişi Шуук1э плъак1уэ (ŞUUK’E PLHAK’UE) olarak adlandırılırdı. Gelenek 1930’lu yıllarda ortadan kalktı. 

Уэкъулэ. (Wuek”ule) Cemiyet yaşantısına dair gelenektir. Bir kişi başına bir kaza bela veya felaket gelir, varlığını ve ekonomik gücünü kaybederse yolculuk azığını temin ederek bir arkadaşına gider ve insanlardan yardım beklediğini sözleri ile belli ederdi. O cemiyette bir yardım başlatılır ve gelip gidenler bu kişiye güçleri oranında destek olurlardı. Bu geleneğin adı Уэкъулэ. (Wuek”ule) idi. 

Фэц1ынэгъэт1ылъ (Fetsıneğet’ıl”h) Adıge düğün geleneğindendir. Yeni gelin eve girerken kapı ağzına serilen yaş deri üzerine ilk adımı atarak durur daha sonra evin içerisinde alınırdı. İnanışa göre bu şekilde karşılanan gelinin yeni evindeki yaşamı o deri gibi yumuşacık olur, mutlu ve huzurlu bir yaşam sürerdi. Gelenek günümüzde de uygulanmaktadır. 

Тешанк1эгъэк1эрахъуэ (TEŞANK’EĞEK’ERAH”UE) Gelini arabaya bindirip ayrılırken gelini götürenler gelin arabasını sağa doğru yürüterek evin önünde üç tur attırmak için çalışırlardı. Kız tarafından olanlar ise arabayı sol tarafa doğru sürmek için uğraşır diğer tarafın karşısına geçerlerdi. Burada inanışa göre gelin arabası sağa doğru yönelirse yeni evde erkeğin sözünün, tersi olursa kadının sözünün geçeceğine işaret sayılırdı. Tamamen güce dayanan bir mücadele,bir oyun olan bu gelenek zaman zaman kavga ve tatsızlıkla son bulurdu.Gelenek zaman içerisinde yokoldu. 

Тешэрып1апщ1э (TEŞERIP’AP’Ş’E) Çok eski dönemlerde olan bir gelenektir. Prens evlendiğinde gelin bir soylunun evinde bir yıl süre ile kalır daha sonra prensin evine gelirdi. Prens gelini bir yıl süre ile ağırlayan soylu aileye kendi hizmetindeki bir hizmetkar aileyi ve gelini getirdikleri atları hediye ederdi. Bunun adı Тешэрып1апщ1э (TEŞERIP’AP’Ş’E) idi. 

Пехьэжьэ (PEHIEJ’E) Düğün geleneklerindendir. Düğün kafilesi dönerken düğünün sahibi aile düğüncüler için yiyecek ve içecekler hazırlatarak köye yaklaşmakta olan kafileyi karşılatır ve köyün girişinde yenilir içilir daha sonra köye girilirdi. Bu şekilde düğün kafilesini karşılamak üzere gönderilen yiyecek ve içeceğin adı Пехьэжьэ (PEHIEJ’E) idi. Gelenek artık uygulanmamaktadır. 

Нысащ1эзэгуэгъэп (NISAŞ’EZEGUEĞEP) Eskiden Adıgeler geline bir yıl süre ile dışarı işi yaptırmazlarmış. Bu sürenin sonunda geline önce su getirme işi verilirmiş, gelin suya giderken yanına tarak, ayna, tülbent, toka vb. küçük hediyeler alır bunları yolda karşılaştığı insanlara hediye edermiş. Bu, insanların yeni gelinle ilk karşılaşmalarında “boş kova ile karşıladı” denilmemesi için yapılırmış. Yeni gelinle su getirirken karşılaşan kimselerin suyu döküp gelini yeniden suya gönderme hakları varmış gelenek gereği. Bu şekilde gelinin sabrı sınanır suyu getirinceye kadar gelinin defalarca geri döndürüldüğü olurmuş. Gelenek 1930 – 1940 arası yıllarda ortadan kalktı. 

Хасэ мывэ (XASE MIVE [NIVE]) Söylencelerde bahsedildiğine göre bir zamanlar psıj nehrinin doğduğu yerde bir ev varmış ve Adıgeler toplantılarını bu evde yaparlarmış. Bu evin yanında, üzerinde at ayağı ve köpek ayağı işaretleri olan bir büyük taş varmış. Toplantı taşı olarak adlandırılan bu taşın bir bölümündeki delik insanların doğru söyleyip söylemediklerini anlamak için kullanılırmış. İnanışa göre insan ne kadar şişman olursa olsun eğer doğru söylüyorsa bu taşın deliğinden geçermiş, eğer yalan söylüyorsa insan zayıf olsa bile geçemez o delikte sıkışır kalırmış. İşte bu taşın adı Хасэ мывэ (XASE MIVE [NIVE]) toplantı taşı olarak söylencelerimizde yer alır. 

Мысостей бжьищ. (MISOSTEY Bj’iŞ’) Davet ve şölen sofrasında uygulanan gelenektir. Geç kalan ve sofraya oturulduktan sonra gelen kişiye peşpeşe üç kadeh içki içirilir. 

Мысостей бжьищ. (MISOSTEY Bj’iŞ’) bu içkinin adıdır. Geleneğin başlangıcı olarak farklı olaylar anlatılır, fakat gerçeğe en yakın olanı şudur: 18 yüzyılda büyük Kaberdey toprakları Pşı Hatokhşokue , Pşı Mısost , Pşı Janbolet’in kontrolündeymiş. Toprağı ve idareyi paylaşamayan bu üç prens sürekli çatışırlar onların mücadelelerinde suçsuz insanlar zarar görür can verirmiş. Sonunda bu duruma son vermek üzere halkın ileri gelenleri toplanarak prensleri barıştırıp anlaştırarak sulh etmeye karar vermişler. Pşı Mısost’un evinde toplanılmış, barışmanın şerefine sofraya üç kadeh içki konulmuş fakat pşı hatokhuşokue ve pşı janbolet içkilerde zehir olabileceği şüphesi ile içmekte tereddüt etmişler; bu durumu farkeden pşı Mısost onların bu şüphesini ortadan kaldırmak için her üç kadehi de arka arkaya alıp içmiş. Sözcük dilimize ve geleneğimize buradan girmiştir.


Adıge Psalhe gazetesinin değişik sayılarından Derleyen: Sokhur Zaline Çeviri: Ergun YILDIZ

Adige Xabze

Aralık 26, 2018

‘İlkokul İkinci Sınıf Ders Kitabı’ çevirisi, s. 11-14. 
Adige Cumhuriyeti Eğitim ve Bilim Bakanlığı tarafından kabul edilmiştir.

Bu ders kitabı, Adige Cumhuriyeti Devlet Başkanı ŞEVMEN Hazret'in önerisi (игукъэк1) üzerine ve kişisel maddi yardımı ile hazırlanıp yayınlanmıştır.

Kitap, ilkokul ikinci sınıflar öğrencilerinin köy yerleşim biçimlerini, ailelerin karşılıklı ilişkilerini, dil ile geleneğin birbiriyle ilişkisini, iyi ile kötü arasındaki farkları konu edinmektedir.


.

Sevgili yavrularımız!

Sizler Adige ulusunun geleceğisiniz. Ulusumuzun ruhu, dilimiz ile geleneğimizdedir. Adige diline güç katacağınıza, Adige geleneğini yaşatacağınıza, böylece Adige yaşamını daha da ileri boyutlara taşıyacağınıza olan inancımız tamdır.

Kitabı hazırlayanlar

ADİGE CUMHURİYETİ'NİN DEVLET ARMALARI 
(АДЫГЭ РЕСПУБЛИКЭМ ИКЪЭРАЛЫГЪО ТАМЫГЪЭХЭР)

RUSYA İLE ADİGEY TEK BİR DEVLETTİR

Rusya çokuluslu bir devlettir.
Adige Cumhuriyeti Rusya içinde yer alır.
Adige Ülkesi 1864 yılında Rusya topraklarına katıldı. Rusya Devlet Marşı çalınırken ya da bayrak kapalı bir yere getirildiğinde ya da bayrağın göndere çekilişi sırasında oturanlar ayağa kalkarlar.

Sözlük:
Bayrak (Нып; быракъ) - Ülkeyi ve ulusu temsil eden renkli kumaş.
Arma (Герб) - Devleti ya da bir soyu (л1акъо) tanıtan işaret.
Milli Marş (Гимн) - Devletin adını duyuran ve ulusu güzel anlatan şarkı.
Adigey (Адыгей) - Rusya içindeki Batılı Adigelerin özerk ülkesi.
Rusya (Россия) - Rus ulusunun devleti, Rus ülkesi.

ADİGEY'İN DEVLET İŞARETLERİ

Eskiden Adigelerin ülkesine Çerkesya deniyordu.
Adige Özerk Ülkesi (oblas/хэку) 1922'de oluşturulmuştu. 1991’de Adigey, cumhuriyet oldu. Bir cumhuriyet olan Adigey’in Bayrağı (Nıp; Bırak), Devlet Aması (Gerb), Milli Marşı (Gimn) ve Anayasası (Konstitutsiya) vardır. Anayasa, Adige Cumhuriyeti yasalarının temelini oluşturur. Adige Cumhuriyeti’nin Ulusal Marşı okunurken ya da Adige Bayrağı kapalı bir yere getirildiğinde ya da göndere çekilişi sırasında oturanlar ayağa kalkarlar.

Sözlük:
Çerkesya (Черкесие) – Adige ülkesi, eskiden Azak Denizi’nin doğu kıyıları boyunca yayılarak Terek Irmağına uzanır, Karadeniz kıyıları boyunca da yayılarak, Şahe Irmağını içine alırdı.
Özerk (Автоном) – Ulusun adını taşımak üzere oluşturulan, ulusun tarih ve kültürünü yaşatmak ve korumak amacıyla verilmiş olan ayrıcalıklı idari birim.
Anayasa (Конституцие) – Ülke içinde yaşayan insanların ilişkilerini düzenleyen temel yasaların yer aldığı kitap.

ADİGE GELENEĞİ ZAMANIN AYNASIDIR 
(АДЫГЭ ХАБЗЭР УАХЪТЭМ ИГЪУНДЖ)

ESKİDEN YOLCU İLE KADININ KARŞILAŞMASI SIRASINDAKİ DAVRANIŞ

Eskiden Adigeler at sırtında olarak bir kadının yanından geçmezlerdi. Yolda yürüyen bir atlı, bir kadınla karşılaştığında atından iner, atını sağ eliyle yedeğinde tutar ve yaya olarak/yürüyerek kadının yanından geçerdi.

Sözlük:
Atlı (Шыу) – At sırtında yolda ilerleyen kişi.
Yaya/piyade (Лъэсы) – Ata ya da arabaya binmemiş olarak yürüyen kişi, yaya.
Yanından geçmek (Ебгъук1он) – Birinin yanından geçmek.
At binmek (Шэсын) – Ata, eğere binmek.
Attan inmek (Къепсыхын) – Atlının atından inmesi

Kadına bir at yükü bağışlanır (Бзылъфыгъэм шы ихьылъэ лъэханэ) (Adıge atasözü)

ŞİMDİKİ DÖNEMDE YOLCU İLE KADININ KARŞILAŞMASI

Her otuz yılda bir Adıge geleneği (xabze) Xase (Kurultay) tarafından gözden geçirilirdi. Gelenek, döneme uygun düşecek bir biçimde yeniden düzenlenirdi. 

Günümüzde Adigeler araba ile yolculuk yapıyorlar. Atlı olarak artık uzak yerlere yolculuk yapılmıyor. Ancak geleneğe uygun düşecek bir biçimde kadına yine saygı gösterilir ve ona göre davranılır. Yaşına bakılmaksızın, her zaman için büyüğe ayrılmış olan sağ taraftaki yer kadına verilir ve kadın erkeğin sağında durdurulur. 

Sözük:
Uygun bulma (Епэсын) – Bir şeyi uygun bulma;bir kişiye ya da bir olaya karşı nasıl davranılması gerektiğini düşünmek ve bulmak.
Xase/H’ase (Хасэ) – Köy ya da ulus tarafından seçilmiş/belirlenmiş (ыгъэнэфэгъэ) bireylerin bir araya gelmesiyle oluşan, ülke ya da köy sorunlarını düzenleyen meclis. 
Aracı/elçi (Л1ык1о) – İki kişinin ya da iki tarafın karşılıklı olarak birbirleriyle anlaşmaları ya da haberleşmeleri amacıyla belirlenmiş/görevlendirilmiş kişi.

Dönem değişir, gelenek kalır (Уахътэр зэок1ы, хабзэр къэнэжьы) (Adige atasözü)
***

ADIGE KÖYÜ (AДЫГЭ КЪУАДЖЭР)

ESKİ ADIGE EV-BAHÇE DÜZENLEMESİ (ИЖЪЫРЭ АДЫГЭ ЩАГУР)

Eski Adıge avulu (ev-bahçe alanı) üç bölüme ayrılırdı:Ön bahçe (щагу), harman yeri (хьамэщ) ve hayvan bakım yeri (1эщ). 

Ön bahçede üç bina (унищ) bulunurdu:Ana bina ya da büyük ev (унэшхор), mutfak (пщэрыхьап1эр) ve konuk evi (хьак1эщыр). Ana bina dört dizi odadan oluşurdu:Ev sahibinin odası (бысымым ит1ысып1), kız odası (пшъэшъэ унэ), ana binanın bebeklere ve çok küçük çocuklara ayrılan odası (собэр-сабыйхэм апай), yeni gelin ve gençler odası (лэгъунэ-к1элэгъуалэмэ ят1ысып1). 

Mutfak ana binanın önüne koşut düşecek (егупаплъэу) bir yerde olurdu. Mutfak iki bölüme ayrılırdı:Mutfak bölümünde yemek pişirilir, bitişik kilerde de (пыты) erzak/yemeklikler (гъомлапхъэхэр) ile kap kacaklar bulunurdu.
Ön bahçe çimenlik/yeşil çimenle örtülü olurdu. 

Ön bahçenin kenarlarına meyve ağaçları dikilirdi. Ön bahçe, hayan ve tavuk giremeyecek biçimde örülmüş çitlerle çevrilirdi. 

Konukevi (хьак1эщ) bahçe kapısı yakınında ve ana binaya uzakça bir yerde bulunurdu. Konuğun huzurlu olması için konukevine at ahırı (шэщ) eklenirdi. 

Hayvan ahırları bölümünde (1эщ) inek ahırı (чэмэщ), at ahırı (шэщ), manda ahırı (псыцощ) ve koyun ağılı (мэлэщ) yer alırdı. Ahırlarda hayvan yemlikleri (шхынлъэ) ile su yalakları (хьакъуашъо) bulunurdu. Ahırlar bölümünün ayrı bir kapısı olurdu. 

Harman yerinde (хьамэщ) sundurma (кощ), kümes (чэтэщ) ve ambarlar (конхэр) yer alırdı. Onun da ayrı bir kapısı olurdu. Harman yerinde, hayvanların erişemeyeceği bir biçimde samanlık, ot yığınları (мэкъощ) ve kepek/yem saklama ambarları (фыркъуалъэ) bulunurdu. Ürünler harman yerinde dövülürdü. 

Ön bahçe (щагу), ahırlar bölümü (1эщ) ve harman yeri (хьаэщ) arasında basamaklı geçiş yerleri (шъхьaдэхыгъохэр) bulunurdu.

Peki Nartların evleri nasıldı?

Aleglerin koca evi
Kaba sabadır,
Uzun beyaz bir evdir,
Otuz metre boyundadır.
Bahçe kapısı sürgüleri
Atın böğrüne erişir,
Evin tek bir direğini
Sekiz öküz çekebilir (*).

Herkesin evi kendine, bizimkisi bir altın ev (Шъхьадж иунэ чэм лъакъо, тэ тиунэ дышъэ унэ) (Adige deyişi)

Bilgi notu:
Büyük ev, ana bina (Унэшхо) – Adige ev bahçesinde bulunan üç binadan ailenin barındığı ana bina.
Mutfak (Пыты) – Adige ev bahçesinde büyük evin karşısında ve ona koşut olarak (егупаплъэу) yapılan ve geçişli iki odadan oluşan yapı.
Konukevi (Хьак1эщ) – Erkek oturma yeri olup gelen konukların ağırlandığı oda, Adige ev bahçesindeki üç binadan biridir. Bugün “haç’eş/хьак1эщ”, otel karşılığı olarak kullanılıyor.
Çocuk odası (Собэ) – Büyük odanın orta yerinde bebeklerin ve çok küçük çocukların bulunduğu oda.
Kız odası (Пшъэшъэ унэ)- Ergin yaşa gelen kız ya da kızlar için ayrılan oda, kız akşamları burada yaşıtı ve arkadaşı kız ve delikanlılarla oturur, gelen taliplilerle de evlenme konuşmaları (псэлъыхъо) yapardı.
Gelin ve gençler odası (Лэгъун) – Yeni gelinin oturduğu oda;gelin olmadığında çoluk çocuğun oturduğu oda, ayrı, kendisine ait bir kapısı olurdu.
Harman yeri (Хьамэш) – Ev bahçesinin ayrı bir bölümünde, büyük evin gerisine düşecek bir yerde harman işinin yapıldığı, sundurma ve kuruluk gibi yapıları da bulunan yer.
Ahırlar bölümü (1эщ) – Hayvanların bakıldığı çitle çevrili ve içinde yem ambarları bulunan yer.
Yem/ot verilen yer, yemlik (Шхынлъ) – Hayvanlara ot ve yem yedirilen yer.
Su yalağı (Хьакъуашъо) – Hayvanların su içmeleri için odundan yapılan ve içine su konan yalak.
Harman yapma yeri (Хьамэ) – Ekinlerin üzerinde dövülmeleri için sulanan ve saman serilip çiğnenerek hazırlanan daire biçimli yer.
Küçük bahçe (Хэтэжъый) – Ev bahçesinin kenarında örülü çitle çevrilmiş sebze bahçesi.
Ambar (Коны) – Zahire ve kuru ürünlerin saklandığı oda ya da içinde sepet ve sandıklar bulunan yapı. 
Harman yapma yeri (1ожьын) –Ürünün dövülüp tanelerin ayrıldığı yer, harmanı yapma.
Sundurma, kuruluk (Кощ) – Öte berinin, iş aletlerinin ve benzerlerinin konduğu üstü kapalı yer.
Kiler (Хьакощ) – Sundurmanın eki olarak ekmek fırını, değirmen, dibek ve el değirmeni bulunan yer.
Yem-erzak kabı koyma yeri (Гъушъуалъ) – Su koyma ya da su taşıma için değil de, sundurmaya ek olarak kuru yemlerin konduğu yer. 
Basamaklı yaya geçiş yeri (Шъхьадэхыгъу) – Çitin yarı boyunda olmak üzere basamakları olan, hayvanların geçemediği ama insanların geçmesine olanak sağlayan geçiş yeri.
Arılık (Бжьа1о) – Arı kovanlarının konduğu, yerden biraz yüksekte, arka ve yan tarafları çevrili, üstü kapalı yapı. 

(*) Daha çok bilgi için Bkz. Nartlar: Adige Yiğitlik Destanı, CC Edebiyat/Efsaneler Mitoloji Bölümü.

ADİGE KÖYÜ (АДЫГЭ КЪУАДЖЭР)

GÜNÜMÜZDEKİ ADİGE EV ve BAHÇE DÜZENİ (ДЖЫРЭ АДЫГЭ ЩАГУР)

Günümüzün ev ve bahçe alanı, iki ya da üç bölüme ayrılır: Ön bahçe, bir arada harman yeri-ahırlar ya da ayrı ayrı olarak harman yeri ve ahırlar biçiminde.

Ön bahçede (şagu) iki bina bulunur: Ana konut (kışlık konut); yazlık konut-mutfak-kiler bölümü.

Şimdiki ana konut (vıneşh’o/унэшхо) dört bölmeden oluşur. Buna bitişik konut düzeni de denir. Konutlar/odalar iki sıra biçiminde yan yana dizilir: Eskiden olduğu gibi konuk odası (haç’eş, oturma salonu), çocuk odası (собэ), sıcak oda (vıne fab) ve ev sahibinin oturma odası.

Yazlık konut, bitişik iki ya da üç odadan oluşur.

Arka bahçe kapısı, at ahırına gidecek, evin arkasına düşecek biçimde yapılır. Ön bahçe kapısı daha küçüktür ve küçük bir yaya yolu ile evin kapısına ulaşılır.


KÖY YERLEŞİMİ VE KÖYE AD VERİLMESİ (ЧЫЛЭМ ИТ1ЫСЫК1ЭРЭ ЫЦ1ЭРЭ)

Adigeler eskiden beri hem dağlık ve hem de düzlük yerlerde barınırlar. Dağlı Adigeler yüksek ırmak vadilerinde (псыныбэ-къуладжэхэм) yaşarlar. Ova Adige köylerinin etrafları hendekler (ч1ыт1ырк1э) kazılarak ya da dikenli çitlerle (пэнэсэрайк1э) çevrilirdi. Köyün dört bir yönünden giriş kapıları olurdu. Bu kapılar sürgücüsü (сэхтеом) tarafından sürgüler (сэх) sürülerek kapatılır ve açılırdı.

Köy yerleşim yeri ırmağa, ormana ve ekilen yerlere/tarlalara yakın düşecek bir biçimde belirlenirdi. Bir köy mahallesinde (hable) aynı akraba/sülaleden (зэунэкъощхэр) olan kişiler otururlardı. Köyü kuranlar/yerleştirenler beyler (pşı) ya da verkler (оркъхэр) olurdu (*). Köy adı da birçok halde köyü kuran soyluların adını taşırdı- Veçepşıy (Очэпщый), Kunçıkohabl (Къунчыкъохьабл), Hatığujıkuay (Хьтыгъужъыкъуай) gibi (**). Köy yerleşim yerinin özelliklerine bağlı adlar da verilebilirdi:Pseytıku (Псэйтыку), Afıpsıp (Афыпсып), Vılap (Улап), Leşepın (Лэшэпсын) gibi (***). Köy bir Adige topluluğunun (tlepk) adını da taşıyabilirdi: Ademıy, Natuhay, Mamhığ gibi.

Bilgi notu:
(*) Bey ya da soylulara bağlı olmayan topluluklarda önder olan kişilerin adları köylere ad olarak konabilirdi. Düzce’deki Kovk’ehable (Къоук1ьэхьаблэ/Sarayyeri) köyü, o yere yerleşenlerin en yaşlısı/kafile başkanı olan Wubıh Kovk’ı İslam’ın (Къоук1ьы Ислам) adını taşır, köy mezarlığında onun adının ve köyün kuruluş tarihinin yazılı olduğu bir mezar taşı ve özel bir kabir vardır. Kazokohabl, Şıxel’ehabl (Шыхэл1эхьабл), Hampinaz (Хьапый Нажъу) ve daha birçok köy benzeri adlar taşırlar. -HCY
(**) Sözü edilen ilk iki köy Bjedugh, üçüncüsü ise bir K’emguy köyüdür.
(***) Afıpsıp-Afıps Irmağının Kuban Irmağına döküldüğü yer, Vılap-Vıle Irmağının başka bir ırmağa döküldüğü yer anlamını verir. Pe=ön tarafanlamına gelir. Daha çok bilgi için Bkz. “Maykop adının kökeni”, ‘Adigey Cumhuriyeti’-5.

Sözlük:

Dağlı (Къушъхьэч1эс) – Dağlık bölgede doğup yaşayan insan, insanlar.
Ovalı (Шъофрыс) – Ova ve düzlük yerlerde yaşayan ve orada bir ulus oluşturan insanlar.
Sürgü bekçisi (Сэхтеу) – Köyden olup akşamları köye giriş kapılarını kapatan, sabahları da açan kişi. Köylerin giriş kapıları geceleri sürgülerle kapatılırdı.
Dikenli çit (Пэнэсэрай) – Yüksek çitlerin üzeri dikenlere verilerek oluşturulan çitler.
Ekilen yer (Лэжьэк1уп1) – Ekilen topraklar ve bunların bulunduğu yerler, tarlalar.
Su gözü (Псыныб) – Suyun derin olduğu ve güçlü aktığı/kaynadığı yer.
Kuru vadi, kuru dere yatağı (Къуладж) – Kar ve yağmur yağmur sularıyla açılmış kuru vadi.

Köyüm (Сикъуадж)

(Şarkıdan bir bölüm) 
Söz: JANE Kırımız
Beste: THABISIM VIMAR

Irmağımız fısıldaşıyor
İlkbaharları kabarır,
Sonbahar başları görünümü altın
Düşlerimde yer alır.

(Nakarat)
Köyüm köyüm
Cici köyüm,
Canımın içi
İçimden silinmeyen!

ADİGE AİLESİ

ESKİ DÖNEMDE AİLE, BABA VE ÇOCUKLAR


Gunes ile Uşıtse ev işlerine yardım ediyorlar.

Babaları döndüğünde, Uşıtse koşup onu karşılıyor, atının dizginlerini ve üzengisini tutuyor, babasının atından inmesine yardım ediyor. 

Babasının atını yerine götürüyor, atın bakım ve hizmetlerini yapıyor.

Gunes ise babasının üst giysilerini ve silahlarını alıp duvara asıyor. Su tutup babasının elini yıkamasına yardım ediyor. Ardından babasının giyeceği giysileri gözden geçiriyor, tozlarını temizleyip veriyor.

Guneş ile Uşıtse annelerine de yardım ediyorlar. Uşıtse balta ile odun paralayıp mutfağa getiriyor.

Annesi sofrayı hazırladığında, Uşıtse özenerek sofrayı babasına, konuk odasına (haç'eşe) götürüyor.

Babası yemeğini yiyinceye değin ayakta durarak ona hizmet ediyor.

Sözlük:

Attan inmek (Къепсыхын) - Atlının atından inmesi.
Ata binmek (Шэсын) - Atlının atının eğerine oturması.
Yem (1упхъэ) - Hayvana verilen ot dışı taneli yem, arpa ve kepek gibi.
Hizmet eden (Шъхьагъырыт) - Konuk odasında hizmet gören genç delikanlı, büyükçe çocuk, görevi konuk sofrasına hizmet etmektir.
Hizmet görme (Къыпек1ок1ын) - Geleneğe uygun bir biçimde kişinin gereksindiği şeyleri yerine getirmek.

GÜNÜMÜZDEKİ AİLE, BABA VE ÇOCUKLAR

Gunes ile Uşıtse annesinin yardımcıları.

Uşıtse babasını karşılıyor, ona bahçe kapısını açıyor. Garaj kapısını da açıyor, arabasını park edinceye değin babasını bekliyor.

Arabadaki poşet ve eşyaları babasıyla birlikte arabadan alıp eve getiriyorlar.

Gunes babasının ayakkabılarını değiştirmesine yardım etti, elini yıkayan babasına, kurulanması için bir ucundan tutarak havluyu uzattı. Gunes annesinin hazırladığı yiyecekleri sofraya yerleştiriyor. Babası yemeğini yiyinceye değin ona hizmet ediyor (къыпек1ок1ы).

Uşıtse babasının arabasını temizliyor. Elektrikli süpürgesiyle arabanın içindeki tozları alıyor. Arabanın camlarını da ayna gibi parlatıyor.

Babası dinlenmek için koltuğuna (пхъэнт1эк1ущыхь) oturdu. Gunes günlük gazete ve dergileri babasının yanındaki küçük sehpanın üzerine yerleştiriyor.

СИНАН

Гущы1эхэр – ЖЭНЭ Къырымыз, 
Орэдышъор – ТХЬАБЫСЫМЭ Умар

1. 
Типсыхъо сык1эдэ1умэ,
Умакъэ ащ къыхэ1ук1ы.
Чъыгы бырабэм япк1ашъэ
О пц1эк1э къысэ1ушъашъэ. 

Жъыу: Синанэу синэнэ дах!
Дунаир сфэогъэдах!
Насыпыр о къысэптыгъ
Дунаир о сфыхэпхыгъ.
Ори-ори-орида!
Ори-ори-орида!
Синэнэ дахи!
Синэнэ, синэнэ, синэнэ дахи!

2. 
Жъуагъомэ уахэсэлъагъo,
Тигубгъуи о уисэлъагъо. 
Уижьау сыч1эт зэпытэу
Уна1э къыстеогъэты.
Жъыу.

3. 
Гук1эгъунэу о пхэлъым
Ц1ыфыгъэм сыфеузэнк1ы.
Дэхагъэу о угу илъым
Дунаир къегъэк1эрак1э.


ANNEM

Söz: JANE Kırımız, 
Beste: THABISIM Vımar

1. 
Irmağımızın sesini dinlediğimde,
Sesini duyuyorum onun içinden.
Gür ağacın yaprakları
Senin adını bana fısıldıyor.

Nakarat: 
Annem güzel annem!
Yaşamımı güzelleştiriyorsun!
Mutluluğu bana sen sundun
Dünyayı bana sen verdin.
Vori-vori-vorida!
Vori-vori-vorida!
Cici güzel annem!
Annem, annem, güzel annem!

2. 
Yıldızların arasından seni seçiyorum,
Kırlarımızda seni görüyorum.
Gölgende barınıyorum hep
Beni kollayıp duruyorsun.

Nakarat.

3. 
Sendeki acıma duygusu
İnsanlığı öğretiyor bana.
Kalbindeki güzellik duygusu
Doğaya, yaşama tazelik katıyor.

ADİGELERDE KONUK AĞIRLAMA (АДЫГЭ ХЬАК1Э ПЭГЪОК1 ХАБЗЭХЭР)

ESKİ KONUK KARŞILAMA GELENEĞİ

Eskiden konuk atlı olarak bahçeye geldiğinde, ev sahibi onu bahçede karşılardı. Konuk attan indikten sonra, ev sahibi atı bağlama yerine bağlardı. 

- İyi günler! (Уимафэ ш1у!) diyerek konuk selam verirdi.
- Tanrı seni seviyor! Buyur! (Тхьам ш1у уелъэгъу!Къеблагъ!) derdi ev sahibi de. Ev sahibi konuk evinin -odasının- kapısını açar, konuğa önden yol gösterirdi. 

Konuk kırbacını pçable’ye (*) asardı. Konuk kılıç, tüfek ve tabancasını çıkarıp ev sahibine verir. Ev sahibi de onları duvara asar, ardından konuğa hoş geldin der ve onu selamlardı.
- Hoş geldin, konuk! (Фэсапщи, хьак1э!)
- Teşekkür ederim! (Тхьауегъэпсэу!) derdi konuk da.
- Buyurun, baş tarafa oturun! (Дахьи ыпшъэк1э т1ыс!) diyerek konuğu baş yere (жант1э) alırdı.

Konuk oturur, konuğun oturmasının ardından ev sahibi de otururdu.
- Geldiğin yerdeki kişiler nasıllar, konuk? (Укъызхэк1ыгъэхэр сыдэу щытых, хьак1э?) diye sorardı ev sahibi.
- Üzülecek bir şey yok, teşekkür ederim (Зи гумэк1ыгъо щы1эп, тхьауегъэпсэу), diye yanıt verirdi konuk da.

Хэбзэ дахэу тэ ти1эр джащ фэд.

Гущы1эр –Жэнэ Къырымыз, орэдышъор – Сэмэгу Гощнагъу

Хьак1эр къихьэмэ тыфэнэгуш1у,
Анахьыш1ур ащ етэпэс:
Зэтэгъафэ ащ пае 1энэш1у –
Чэтылыбжьэм щыгъу-п1астэр игъус.
Сэнэ 1эш1ур хьазырэу лъэхэт,
Ащ зыфаер бысымэу егъот,
Тиорэд зерэ1эт,
Хэбзэ дахэу тэ ти1эр джащ фэд.


İşte böyle bir şeydir bizim güzel geleneğimiz.

Şarkı sözü: JANE Kırımız
Beste: SEMEGU Goşnağu

Güler yüzle karşılarız konuğu
En iyi olanı ona uygun görürüz:
Ona en iyi sofrayı sunarız-
Çerkes tavuğu ile tuz ve kaçamağı. 
Üzüm şırası da (Сэнэ 1эш1ур) sofranın yanında,
Konuk aradığı ev sahibini bulsun,
Şarkı seslerimiz dinmesin, hep yükselsin,
İşte böyle bir şeydir bizim güzel geleneğimiz.


ŞİMDİKİ KONUK KARŞILAMA GELENEĞİ

Arabası ile gelen konuk bahçede karşılanır. Erkek konuk otomobilinden kendi iner. Kadın konuğun kapısı ise ev sahibi tarafından açılır.
- Buyurunuz, saygıdeğer konuklar! (Шъукъеблагъэх, хьак1э мафэхэр!) der ev sahibi konuklara.
- Hayırlısıyla buyuralım (Хъярк1э теблагъ), diye yanıt verirler konuklar da.
- Buyurunuz, hoş geldiniz (Шъукъеблагъэх, фэсапщых), diyerek ev sahibesi de konukları karşılar.

Ev sahibi kadın konuk kadını sağ yanına alınarak eve götürür. Erkekler de onları izleyerek eve girerler.

Ev içinde ev sahibesi konuklara yeniden bir hoş geldiniz (ш1уфэс) selamı verir:

- Hoş geldin, Aminet. Gelmekle bizi mutlu ettiniz. Nasılsınız? (Сыдэу шъущытых?), der kucaklaşır, el sıkışırlar. Ardından ev sahibesi erkek konuğa dönerek, “Hoş geldiniz!” (Фэсапщи!) der, elini tutar.
Aynı sırada ev sahibi de konuk kadına “Hoş geldiniz!” (Фэсапщи!) der, elini tutar. Ardından erkek konuğun elini tutar, “Hoş geldiniz!” (Фэсапщи!) der yeniden.

Ev içi selamlaşmaları boyunca konuklar baş tarafta (jant’e/жант1э) ve yüzleri giriş kapısına dönük olarak ayakta dururlar. Gelenek gereği konuk kadın daha yukarı (saygın) bir yerde durur.

Ardından yer gösterilir, konukların oturmaları sağlanır. Ev sahibesi kapıya daha yakın bir yere düşecek bir biçimde oturur. Ev sahibesi kısa bir süre konukların yanında kaldıktan sonra, konuklardan izin ister, sofra hazırlama işine başlar.

Erkek ev sahibi ise konuklarla birlikte kalır. Tanıdıkları, akrabaları, geldikleri köyü, yaşadıkları yöreyi sorar.

Evin kızı gelir, önce kadın konuğu, ardından konuk erkeği olmak üzere konukları bir bir selamlar. Daha sonra yol yorgunu olan kadın konuğu, elini yıkaması ve dinlenmesi için odadan çıkarır ve başka bir odaya alır.

Konuğu sevinçle karşıla, selamla ve buyur et: “Hoş geldin, konuğumuz! Buyur” de (Фэсапщи, тихьак1э!Еблагъ). 
Konuğa oturması için baş tarafı, en iyi yeri göster. 
Konuk oturmadıkça sen de oturma. 
Konuğun karşısında fazla konuşma. 
Gideceğinde konuğu bahçe kapısı önüne değin eşlik ederek uğurla, “Güle güle/Hayırlı yolculuklar” (Гъогумаф) de ona.


Sözlük:

Ev sahibesi (Бысымгуащ) – Ev işlerini gören evdeki en yaşlı kadın.
Kadın konuk (Бзылъфыгъэ хьак1) – Gelen konuklardan kadın olanı.
Erkek konuk (Хъулъфыгъэ хьак1) – Konuklardan erkek olanı.

ANADİLİ VE GELENEK

BİRİ İLE KONUŞMA VE GELENEK

Dil ile gelenek
Aynı anadan doğmadır.
Dil geleneği zenginleştirir/büyütür,
Gelenek de dili güzelleştirir.
Bu ikisi birer gurur kaynağımız.
Bin yıllar boyunca ürettiğimiz zenginliğimiz.
İşte bu ikisi atalardan
Bize kalmış, bize özgü olan ulusal özelliğimiz.
YENEMIKO Mevlid

- Günaydın, baba! (Wipçedıj ş’u, tat!; Уипчэдыжь ш1у, тат!) (1)
- İyi günler, çocuğum! (Wimafe ş’u, siç’al!; Уимафэ ш1у, сик1ал!)
- İyi günler, İlyas kızı Fatima! (Wimafe ş’u, Fatima İlyasovna!)
- Tanrı sağlık versin/teşekkür ederim!Buyur! (Thawéğepsew! Qéblağ! Тхьауегъэпсэу! Къеблагъ!).

Adigeler büyüğe saygı gösterirler: Onun için ayağa kalkarlar, büyüğün karşısında ayakta dururlar, oturmazlar. Belirli kurallara uygun olarak büyükle konuşurlar.

Değer verdikleri yaşlılarla çok yönlü konuşan yeryüzü toplulukları da vardır. Ruslar da bunlardandır. Anne, baba, dede, nine, komşu, konuk, öğretmen ve tüm yaşlılar ile hemen her konuda konuşurlar.

- Günaydın, İvan kızı Marya!İyi misiniz/Nasılsınız? (Здравствуйтэ, Марья Ивановна!Как Ваше здоровье?) der Ruslar. 

Adigeler baba adını ekleyerek birilerine hitap etmezler. Ancak Rusça ek ya da özellikler almış sözcüklerle öğretmenlere ya da devlet görevlilerine seslenebilirler. 

Sözgelişi öğretmene: İlyas kızı Fatima, diyebilirler.
Böylesine durumlarda öğretmenin adını, baba adını da ekleyerek Rusça kuralına uygun olarak söylerler:
Örneğin, Adige söylenişiyle, ‘Astlan Cankhotoviç’ (Аслъан Джанхъотович), demezler.
Rus söylenişiyle, ‘Aslan Canhotoviç’! (Аслан Джанхотович!), derler.

Sözlük:

Saygı (Tlıtenığ; Лъытэныгъ)- Kişiye gösterilen değer, saygı.
Karşılama (Ş’heç’efağ; Шъхьэк1эфагъ)- Geleneğe uygun olarak kadını, büyüğü ve konuğu -saygılı bir biçimde- karşılama.
Özellik (Feme-bjım; Фэмэ-бжьым)- Bir başkasına ait görüntü ve özellikler.
Baba adı (Yatats’; Ятац1)- Kişinin adını baba adını da ekleyerek söyleme.

· İki kez düşün, bir kez konuş (Ze p’oştım t’o yegupşıs/Зэ п1ощтым т1о егупшыс)

Eski Adigelerde bey (pşı) de olsa kişi bir kurala uygun olarak ve baba adı eklenmeden çağırılırdı. Ancak, egemen (tétığo; тетыгъо) sınıftan olan kişiye, beye saygı gereği, bey adına “zivshan/зиусхьан” (beyim, efendim) sıfatı/sözcüğü eklenirdi:

- Zivshanew Çelemet (Çelemet Bey; Efendimiz Çelemet), derlerdi.

Sıradan çiftçiler (ırgatlar) ise, adını söylemeden sadece “Zivshan” (Beyimiz) diyerek beye (pşı) seslenirlerdi.

Sözlük:

Bey (Pşı; Пщы)- Toplumsal statü olarak: ‘derebeyi, köy beyi, prens’; aile içi anlamda: ‘kayıpeder’
Zivshan (Зиусхьан)- “Efendimiz, beyimiz” anlamında soylu adlarına eklenen saygınlama sözcüğü/sıfatı. 


· KISA KONUŞANIN DİLİ TATLI OLUR (ZİGUŞIE Ç’EÇ’IM YIBZE EŞ’U; ЗИГУЩЫ1Э К1ЭК1ЫМ ЫБЗЭ 1ЭШ1У) (Adıge atasözü)
· Sözünü tartmasını bil, sözünü sınırla ve arkasında durmasını bil (Wiguşıe ğune tlıf; Уигущы1э гъунэ лъыф) (Adıge deyişi)


EV İÇİ KONUŞMALARI VE GELENEK

Gunes ile Uşıtse soruyorlar

- Anne, bugün sana ne getirmemi istiyorsun?
- Hiçbir eksiğimiz yok, yavrum, teşekkür ederim!
- Sen ne istersin, baba?
- Ben “Zekoşnığ” (2) dergisinin yeni sayısını isterim.
- Olur, getiririm.
- Baba, bana da “Joğobın” (3) dergisini aldır, dedi Uşıtse.
- Olur. Ya sen, Gunes, sen okumak için ne istersin?
- Sağol, baba! Nafset bana “Samğur” (4) kitabını getirdi.

· Kıdemli (yeni olmayan) ailelerde ana ve babaya sesleniş çoğul sözle yapılır: Annemiz! - Babamız! (Tyan! -Tyat!; Тян!Тят!) gibi.
Ancak anne ve babalar bildikleri, sevdikleri biriyle konuşurlarken tekil ifade de kullanırlar: Annemiz, bir şey ister misin? (Tyan, zıgorem wıfaya? -Тян, зыгорэм уфая?).

Adigeler tanımadıkları ya da samimi olmadıkları bütün büyüklere/yaşlılara “Annemiz!” (Tyan!), “Babamız!” (Tyat!) diyerek seslenirler.

· Şimdiki çocuklar/kızanlar anne ve babalarını “mam” (anne) ve “pap” (baba) diye çağırırlar. Bu sözcükler Rusça’dan bize geçmiştir.

· Eski Adigeler amca, hala, dayı ve teyzeyi düz adlarıyla çağırırlardı, tekil ölçü kuralına uygun olarak onlarla konuşurlardı. 

· Şimdiki Adigeler amca ve dayıya “dada” (дядя; amca, dayı), teyze ve halaya “tetya” (тетя; teyze, hala) derler. Bu gibi ad ve sözcükler de Ruslardan ve Rusça’dan alınmadır.

Uşıtse internet aracılığıyla iletişim kuruyor:

Türkiye-Antalya-Korkuteli-Yeleme Köyü

- Ben bir Adige’yim. Adım Nart. Yedıc ailesindenim

Annemin erkek kardeşine bizler “Daye” (Дае; Dayı) deriz.

Annemin kız kardeşine de “Abla” (1аблэ) diyoruz.

· Konuştuğun kişiyle saygılı konuş
· Konuşurken iyi düşün ve öyle konuş
· Sözlerini ve konuşmanı karşındakinin anlayacağı bir biçimde düzenle
· Senden büyük olan, sana izin vermeden konuşma
· Bağırarak konuşma


SELAMLAŞMA/KARŞILAŞMA KONUŞMALARI (Ş’UFES XABZEXER; Ш1УФЭС ХАБЗЭХЭР)

· Adigeler sevinçli/üzüntülü (gopağe/гопагъэ) ve içtenlikli (gufebenığe/гуфэбэныгъэ) sözleri kullanmasını çok iyi bilirlerdi. Sevinç ve sevinme, Adige geleneğinin kökünde, temelinde bulunur. Bunu özellikle karşılaşmalar sırasındaki selamlaşma biçimlerinde görebiliyoruz.

Karşılaşma selamları yerine ve zamanına göre gruplara ayrılır.

I. Her zaman kullanılan selamlaşmalar:

- Günaydın!/İyi sabahlar!-Tanrı seni seviyor! (Wipçedıj ş’u!-Them ş’u wétleğu!; Уипчэдыжь ш1у!- Тхьэм ш1у уелъэгъу!)
- İyi günler! – Tanrı gününü iyi etsin! (Wimafe ş’u! – Mefeş’u Them qıwét!; Уимафэ ш1у! – Мэфэш1у Тхьэм къыует!)
- İyi akşamlar! – Daha iyisi olsun! (Wipçıhe ş’u! – Nahış’ujew!; Уипчыхьэ ш1у! – Нахьыш1ужьэу!)
- Işık içinden çıkarak gel! Sen de aydınlık içinden çıkıp gel! (Nefıtleş’u wıqéç’! – Weri nefıtleş’u wıqéç! Нэфылъэш1у укъек1! – Ори нэфылъэш1у укъек1!)
-İyi geceler! – Sana da iyi geceler (Çeş rehat qıwek’u! – Weri çeş rehat qıwek’u!; Чэщ рэхьат къыок1у! – Ори чэщ рэхьат къыок1у!)
-Seni görmeye geldim. - Tanrı gözünü iyilik yolunda ışıldatsın (Wızezğetleğunew sıqek’uağ. -Wıne ş’uç’e The yeğaptl; Узэзгъэлъэгъунэу сыкъэк1уагъ. - Унэ ш1ук1э Тхьэ егъаплъ)
- Seni, hal hatırını sorayım diye geldim. – Tanrı seni iyilik yolunda aranan biri olarak yaşatsın (Sıpç’ewpç’en s”ui sıqek’uağ. – Ş’uç’e qıpç’ewpç’exew Them wışéğa’ ; Сыпк1эупч1эн с1уи сыкъэк1уагъ. – Ш1ук1э къыпк1эупч1эхэу Тхьэм ущегъа1)
- Rüyamda gördüm. - Tanrı hayırlı etsin! (Pç’ıhap’e stleğuğe. Khayr The yeşş!; Пк1ыхьап1э слъэгъугъэ. Хъяр Тхьэ еш1!)
- İyi haberlerini alıyoruz. – Tanrı iyi haberlerden sizi yoksun bırakmasın (Wiqebar ş’uç’e zexetexı. – Qebarış’u Them şuşémığaç’ –Уикъэбар ш1ук1э зэхэтэхы. – Къэбарыш1у Тхьэм шъущемыгъак1)
-Aklıma geldin de (özledim de) geldim. – Tanrı seni iyi yönlerinle herkese anımsatsın (Sigu wıqeç’ığeti sıqek’uağ. -Them ş’uç’e agu wıqéğeç’. – Сигу укъэк1ыгъэти сыкъэк1уагъ. – Тхьэм ш1ук1э агу укъегъэк1).

II. Yola çıkış ve yol boyundaki selamlaşmalar:

- Güle güle/iyi yolculuklar! – Teşekkür ederim! (Ğogumaf! – Thawéğepsew!; Гъогумаф! – Тхьауегъэпсэу!)
- İyi yolculuklar dilerim. – Benimle birlikte, -manen yanımda- gelesin (Ğogumafe wéj – Wıqızdéj; . Гъогумаф – Укъыздежь).
-Oğlumuz askere gidiyor. -Tanrı yolunu açık/hayırlı etsin (Tiç’ale dzem yejağ. - Yejeğe mafe Them yeşş; Тик1алэ дзэм ежьагъ. - Ежьэгъэ мафэ Тхьэм еш1).
- Hoş geldiniz. - Teşekkür ederim (Fesıj apşi. -Thawéğepsew; Фэсыжь апщи. – Тхьуегъэпсэу).

Selamlaşmalarda, selama uygun davranış da gerekir:

- Araba sürerken bir kadının yanından geçecek olursan, onu toza boğmadan , başınla hafif bir selam vererek ve yavaşlayarak yanından geçmelisin.
- Atlı iken bir kadınla karşılaşacak olursan, attan inmelisin ya da eğer üzerinde biraz kalkarak kadını selamlamalısın.
- Bir eve girersen ilkin evin hanımını (bısımguaşe) selamlamalısın. Bir grupla karşılaşacak olursan ilkin içlerindeki kadını selamlamalısın.

III. Sofrada, grup içinde selamlaşma

- Sofrada oturulurken ayağa kalkılmaz, Adıgelerde yemek herkesten büyük (saygın olan) sayılır.

IV. Çalışma durumu ile ilişkili selamlaşmalar:

1. Toprağı sürme ya da ekin ekme işiyle ilişkili selamlar:

- Selam, bereketli olsun, Tanrı sana bereket yağdırsın (Ğebeju weğot apşi, Them pféğebuağu; Гъэбэжъу огъот апщи, Тхьэм пфегъэбагъу), derler çiftçiye.
-Teşekkür ederim/Tanrı sana sağlık bağışlasın (Thawéğepsew; Тхьауегъэпсэу), der çiftçi de.
2. Bir koyun sürüsünün yanından geçerken:

- Selam, -sürün- çoğalsın! (Bekhu apşi! Бэхъу апщи!)- derler.
- Teşekkür ederim! (Thawéğepsew!; Тхьауегъэпсэу!).

Atasözü: KENDİNE “GELENEĞE UYGUN OLARAK KONUŞUYOR” DEDİRT (‘Xabzem tétew mepsatle’ yağa’u; ‘Хабзэм тетэу мэпсалъэ’ ягъа1у)

Söylenmesi uygun olanlar

- Tanrı sağlık bağışlasın! ((Thawéğepsew!; Тхьауегъэпсэу!)
- Mutlu bir ömür sürdüresin!Mutlu bir yaşlılık yaşayasın!Mutluluk içinde yaşlanasın!(J’ış’he mafe wekhu! Жъышъхьэ мафэ охъу!)
- Bağışla beni! (Qısfeğeğu!; Къысфэгъэгъу!)
- Uygunsuz davranma (Yemık’u wımışşı; Емык1у умыш1ы)
- Verdiğin sözü unutma (Wiguşıe zışımığeğupş; Уигущы1э зыщымыгъэгъупш)
- Sözünü senden alıyorum (Wiguşıe p’epısexı; Уигущы1э п1эпысэхы)
- Bir şey söyleyebilir miyim? (Zı guşıe gore qas’o khuşta? Зы гущы1э горэ къас1о хъущта? )
- Bir eklemede bulunabilir miyim? (Qıxezğekhojı khuşta? Къыхэзгъэхъожьы хъущта? )

Söylenmesi uygun olmayanlar

- Kapa çeneni! (Wıje zetétlh! Ужэ зэтелъхь!)
- Yeter, sus! (Şığet! Щыгъэт)
- Kafayı ütüleme! (Ş’her wımıwbate! Шъхьэр умыубатэ!)
- Kafamı şişirme! (Sımıwdegu! Сымыудэгу!)
- Başımı ağrıtma! (Sş’he wımığewız! Cшъхьэ умыгъэуз!)
- Uzatma artık! (Zepığewıj ş’ıw! Зэпыгъэужь шъыу!)
- Git! (Uç’; 1ук1)
- Gözüme görünme! (Zısemığetleğu!; Зысэмыгъэлъэгъу!)
- Nereye gitmek istersen git! (Wızdak’o pşşoyğom k’o! Уздак1о пш1оигъом к1о!)

Tatlı dil yılanı
Deliğinden çıkarır.
İyi söz ürer (güçlenerek yayılır).
-Kişileri- yakınlaştırır.

Jebze daxem blağor
Qıréşı yinabğo.
Psetleşşur mebağoş’.
Wızeféşşı blağe.

Жэбзэ дахэм благъор
Къырещы инабгъо.
Псэлъэш1ур мэбaгъошъ.
Узэфеш1ы благъэ.
BEĞ Nurbıy

Atasözü: Bıçak yarası kapanır, dil yarası kapanmaz (Çatem piwpç’ırer meç’ıjı, jem piwpç’ırer ç’ıjırep; Чатэм пиупк1ырэр мэк1ыжьы, жэм пиупк1ырэр к1ыжьырэп).
· Gelenek tanımayan – yaramazın biridir (Xabzemışşe – şşıç’ay; Хабзэмыш1эр – ш1ык1ай)
· Adıge geleneği – ata mirasıdır (Adıge xabzer – ate ç’enıj’; Адыгэ хабзэр – атэ к1эныжъ)
· Topluma katılmayan – gelenek dışı kalır (Axemıhe – xebzençe; Ахэмыхьэ – хэбзэнчъэ)
· Yüz göz bakar, yüz kulak dinler (Niş’e maptle, thak’umiş’e meda’o; Нишъэ маплъэ, тхьак1умишъэ мэда1о)

Dikkat: Adigelerin “Yüz göz bakıyor, yüz kulak dinliyor” deme nedenleri, kişinin söz ve davranışlarına sürekli özen göstermesi, sınırları aşmaması ve dikkatli olması gereği nedeniyledir. Kimsenin seni görmediğini ve duymadığını düşünmemelisin. Tek bir ayıplı halin, söz ve davranışın bile görülürse, bu seni değersiz (ucuz) biri yapmaya yeterli olabilir.

Atasözleri:

· Düşünerek konuş, etrafına bakarak otur (Gupşısi psatle, zıptlıhi t’ıs ; Гупшыси псалъэ, зыплъыхьи т1ыс)
· Ayıp olandan kaçın, yıl (Yemık’um şşol’ıç’; Емык1ум ш1ол1ык1)
· “Laf ebesi-biri, bilindik – mukallit” dedirtme kendine (“A’ore –pe’oj’, aşere – peşşıj” yamığa’u ; «А1орэ – пэ1ожь, аш1эрэ – пэш1ыжь» ямыгъа1у).


Bilgi notu:
1) Adigece’yi öğretmeye ve öğrenmeye çalışan gençlerimizin telefonla ricalarda bulunmakta olmaları nedeniyle, bazı Adigece sözcük ve deyimlerin Kiril ve Latin olarak özgün biçimlerini de yazmaya çalışıyoruz. Elde olmayan hataların düzeltilmeleri ve bağışlanmaları ricasıyla. -HCY
2) “Zekoşnığ” (Zeqoşnığ; Зэкъошныгъ)-Maykop’ta üç ayda bir yayınlanan Adigece edebiyat ve kültür dergisi.
3) “Joğobın” (“Жъогъобын”-‘Takım Yıldızı’ ya da ‘Yıldız Ailesi’ anlamında)- Maykop’ta Adigece olarak yayınlanan resimli çocuk dergisi.
4) “Samğur” (Самгъур)-Masal kuşu adı, burada masal kitabı. Samğur kuşu iri ve ölümüz bir kuştur, bir gözüyle geçmişi, diğer gözüyle de geleceği görür.

İYİ İLE KÖTÜ VE GELENEK

GERÇEK İLE YALAN

İyi ile kötü, iyi olanla kötü olan yaşamın iki karşıt öğesidir.

Gerçekçilik, yiğitlik ve acıma duygusu, çalışmayı sevmek- iyi olan şeylerdendir. 

Yalan söylemek, üşengeç olmak ve laf taşımak –kötü olan huylardandır.

İyi olan övülür, kötü olansa kınanır, aşağılanır.

Bir kurt öyküsü:

KURDUN ŞARKISI

Söylenip anlatıldığına göre, bir kurt yaşarmış. Çok acıkmıştı, avlanmak için kırda koşuştururken, sürüden ayrı düşmüş bir kuzucuk ile karşılaşmış. Kuzuyu kapıp kaçacağı bir sırada, dikenlikten fırlayan minik bir fare kurdu ürkütmüş, ürken kurt da eski bir av çukuruna düşmüş.

- Yandım-m-m, yandım, diye yakınmaya başlamış kurt, bir türlü çukurdan çıkamıyormuş. Kuwoğuibl/yedi ses uzaklıktaki bir yerde otlamakta olan koca inek sesi duymuş ve çukurun önüne gelmiş.

- Sen, vay be, Kurt,
- Sen , her şeyinle dehşet saçan,
- Sen, eğri bacaklı (лъэк1эп1 к1эхыхэр) iki göz,
- Sen, çift sivri kulaklı,
Nasıl da düşmüşsün buraya

- Sen, Allahlık, inek,
Senin baban ile benim babam kardeştir,
Senin annenle benim annem kız kardeştir,
Seninle kardeşlik andı içmeye hazırım,
Yeter ki çıkar beni bu çukurdan,
Ömrümce senden olanlara asla kötü gözle bakmam.

İnek kurdun yalan söylediğini anladı ve onu şöyle yanıtladı:

- Sen, Allah'ın belası, kurt,
Güz geldiğinde yavru danamı benden kapıyor,
Bahar geldiğinde de sırtımı dişliyorsun,
Seni çıkarıncaya değin Tanrı alıkoysun seni burada.

Koca inek dönüp gitmiş.

Kurt yeniden yakarmaya başlamış. Sesi duyan tilki de gelmiş. Ona da yalvarmış ama dinletememiş. Ne yapsa, neyi denese, kurt çıkamıyormuş çukurdan. Sonunda sesi duyan kırat gelmiş.

- Seni Allah göndermiş kır at,
Kaz otu ile yeşil/marul otunun (къэлъ уцы) bol,
Çınarın çok olduğu,
Çakıllı bir yerde bir pınar var,
Pınardan sanki bal suyu fışırdıyor,
Seni oraya götürürüm,
Yeter ki beni bu çukurdan çıkar bir, demiş kurt, yalan üzerine yalan sıralamış. Kır at bu sözlere aldanmış: Peki, demiş seni bu çukurdan nasıl çıkarabilirim? diye sormuş,

- Sen bıyıklarını (wisırıne paç’exer) çıkar dışarı/burnunu uzat,
On parmağımla yakalarım ben onları,
Bu uğursuz çukurdan çakart da beni tek,
Ömrümce hiçbir ata sataşmam.
At, bıyıklarını uzatır,
Kurt da on tırnağıyla onu pençeler,
Nogay çukurunun içine çeker,
İnce derisinden başlayarak parçalar,
Atın kemiklerini
Merdiven yapıp çukurdan çıkar.
Karnı doymuş kurtlar ulumaya başlarlar,
Ormanın derinliklerine dalarlar.

AÇIKLAMALI SÖZLÜK

Ses mesafesi (kuwoğu; куогъу) – bağıran birinin sesinin ulaşacağı mesafe. Eski Adıge ölçü birimi.
Yeşil ot (qetl wıts; къэлъ уц) – kurutmak üzere biçilen ot, marul otu da denir.
Dana (nıbğeşkhu; ныбгъэшхъу) – bir yıllık dana. Erkek buzağı.
Tuluk (netı; нэты) – keçi derisi tulumu.
İnce deri (p’oç’e – bj’aç’ ; п1ок1э – бжъак1) – burada atın derisi sözkonusu ediliyor.
Burun (sırıne paç’; сырынэ пак1) – atın ön burunu, burnun ön tarafı.
Doymuş kurtlar (tığuj’ ğeşxeç’ığexer ; тыгъужъ гъэшхэк1ыгъэхэр) – öyküde tek bir kurt sözkonusu iken, ancak sona doğru çoğaldığı, birçok kurt bulunduğu görülüyor. Bu sözlü anlatıda bir gelenektir. Kurdun acımasızlığını, vahşiliğinin altı çizilmek isteniyor.
Sivri dikenli (ts’ıpaşkhu; цыпашъхъу) – “kulak uçları pıtrak dikeni gibi sivri, batıcı” denmek isteniyor.


Atasözü:

KURT ÇOBAN YAPILMAZ (TIĞUJ’IR MELAKHO AŞŞIREP; ТЫГЪУЖЪЫР МЭЛАХЪО АШ1ЫРЭП)

Öykü:

Doğru ile yalanın arası

- Doğru ile yalanın arası nedir? -diyerek Vıserej’e (*) sordular.
- Dört parmak (**), demiş Vıserej. Dört parmağını göz ile kulak arasına koyup gösteriyor.
- Bundan ne gibi bir anlam çıkıyor ki? -diyerek, ikinci kez sormuşlar.
- Bundan şunu anlamak gerekir, demiş Vıserej, kulak doğruyu da yalanı da duyar, doğru olanı ise gözün gördüğüdür. İnsan görmediği bir şeye doğrudur deyip tanıklık etmemese daha iyi yapmış olur, demiş Vıserej.

· Adigeler kötü huylu kişileri yererler (Adıgeme şen dey zıxetlxer awmısı xabze; Аыгэмэ шэн дэй зыхэлъхэр аумысы хабзэ)

Bilgi notu:

(*) Vıserej (Wıerej’; Усэрэжъ) – Sözlü anlatıda bilge, kahin, geleceği bilen kişi.
(**) Dört parmak mesafesi (Pl’ale; Пл1алэ)

Biz de öyle birini istemeyiz

Söz - MIRZE Dzepş, beste – NATHO Canhot

Dargınlığı
Yalanı huy edinen,
Ana babayı dinlemeyen,
Büyükleri saymayan
Birini kimse istemesin, istemesin,
Biz de öyle birini istemeyiz, istemeyiz.
Sert görünen,
Kendini uyanık gören,
Arkadaşları ile geçinmeyen,
Küçücük çocukları üzen,
Birini kimse istemez, istemez, 
Biz de öyle birini istemeyiz, istemeyiz.


· Gerçek

· NART RANDEVUSUNA İHANET ETMEZ (NART YİP’ATLE YEPTS’IJIREP; НАРТ ИП1АЛЪЭ ЕПЦ1ЫЖЬЫРЭП)

· DOĞRUNUN KÖKÜ GELENEĞİN DİREĞİDİR (Ş’IPQEM YITLAPSE XABZER YİÇ’ESEN ; ШЪЫПКЪЭМ ЫЛЪАПСЭ ХАБЗЭР ИК1ЭСЭН)

· DOĞRU SÜTUNDUR (Ş’IPQER PQEW; ШЪЫПКЪЭР ПКЪЭУ)

· DOĞRULUK ALTINDAN DAHA DEĞERLİDİR (Ş’IPQAĞER DIŞ’EM NAH TLAP’ ; ШЪЫПКЪАГЪЭР ДЫШЪЭМ НАХЬ ЛЪАП1)

· Yalan

· YALAN KAYPAKLIKTIR (PTS’IR TS’ENTLAĞO ; ПЦ1ЫР Ц1ЭНЛЪАГЪО)

· YALANCILIK YÜZSÜZLÜKTÜR (PTS’IWIPSIR NEPNÇ ; ПЦ1ЫУПСЫР НЭПЭНЧЪ)

· YALAN SENİ ALÇALTIR/SENİ DEĞERSİZ BİRİ YAPAR (PTS’IM PIWIT WéKHUL’E ; ПЦ1ЫМ ПЫУТ УЕХЪУЛ1Э)

· BİR YALAN YÜZ DOĞRUYU PASLATIR (ZI PTS’IM Ş’IPQİŞ’E YEĞEWTLIYI ; ЗЫ ПЦ1ЫМ ШЪЫПКЪИШЪЭ ЕГЪЭУЛЪЫИ)

· Yalancı doğruyu söylese bile ona inanmazlar (Pts’ııpsım ş’ıpqe qı’omi aşşoşş khujırep ; Пц1ыусым шъыпкъэ къы1оми аш1ошъ хъужьырэп)

Dikkat:

Dilini terbiye et, yalan söyleme (Wibze ğe’ase, pts’ı wımıwsı; Уибзэ гъэ1асэ, пц1ы умыусы)
Söz ve eylemin birbirini tutsun (Wi’ore wişşere zetéğet; Уи1орэ уиш1эрэ зэтегъэт)


Sözlük:

Doğru-doğruluk (Ş’pqe – ş’ıpqağ ; Шъыпкъэ – шъыпкъагъ) – İşin, olayın durumu- doğru konuşmak, doğru biçimde hareket etmek.
Yalan – yalan söylemek (Pts’ı – pts’ıwsın; Пц1ы –пц1ыусын) – Doğruyu bozan sözcük – doğruyu bozan sözler etmek.
Suçlu, kabahatli – suçlamak, kınamak (Mıse – ğemısen; мысэ – гъэмысэн) –Doğru olmayan bir biçimde hareket eden; söylenmemesini söyleyen; yapılmaması gerekeni yapan; suçsuz kişinin kalbini kıran – böyle birini kınamak.
Takdir – takdir etme (Şıtkhu – şıtkhun; Щытхъу – щытхъун)- Kişinin yaptığı iyi şey –bu iyi şeyi değerli sayma.

Diğer halklardan farklı olarak Adıgelerde yolda veya caddede yürürken beraber olan kişilerin yaşı, cinsiyet ve sayılarına göre bir düzen içinde olmaları gerekir. Bu sayede karşıdan gelen grubun içindeki kişilerin kim olduğu neyi temsil ettiği kolayca anlaşılır. 

1. İster yaya ister atlı ister arabada olsun yaşlı olan (thamade) daima sağ tarafta, genç olan sol tarafta olur. Genç bir adım kadar geriden gider (yürüyüş halindeyken) 

2. Bir kadın bir erkek beraber yürüyorlarsa kadın daima sağ tarafta olur. Bir baba balig olmamış kızıyla beraber yürüse bile ona sağ tarafı vermek zorundadır. Bir erkek hanımıyla beraber yürüyorsa hanımı kocasının solunda yer alır. Bir erkek kız kardeşi veya annesi ile yürürse onlar her zaman sağ tarafta yer alır. Bunun faydası ise, karşıdan görenlerin gelenlerin karı-koca mı, akraba mı olduğunu hemen anlamalarıdır. 

3. İki erkek bir bayan beraber yürüyorlarsa, bayanın yaşı ne olursa olsun daima ortada yer alır. Yaşça büyük olan erkek sol tarafta genç olan erkek sağ tarafta yer alır. Böylece, genç adam herhangi bir şekilde yanlarından ayrılır veya bir görev için bir yere giderse, kadının yine sağ tarafta yer alması sağlanmış olur. Birden fazla bayan olursa yine ortada yaşlarına göre bir düzen içinde yer alırlar, erkekler yukarıda izah ettiğimiz gibi yanlarda yer alır. 

4. Üç erkek beraber gidiyorlarsa en yaşlısı ortada, orta yaş olan solda en genci de sağda yer alır. En genç olana bir görev verilir gruptan ayrılırsa en yaşlı olan yine sağda kalır ve düzen bozulmamış olur. 

5. İki kadın bir erkek beraber gidiyorsa (çocuk da olsa) erkek ortada olur. Kadının biri erkeğin annesi ise anne ortada erkek solda olur. 

6. Dört kişi beraber yürüyorsa en yaşlısı ortada onun solunda yaş itibariyle ikinci yaşlı kişi yer alır. Genç olan sağında yer alır. En genç olanı da grubun en sağında yer alır ,böylece en genç olan görev için gruptan ayrılırsa istenen düzen aynen kalır, sıra bozulmamış olur (4. Madde). Yaşça ikinci sırada olan soldaki kişi gruptan ayrılırsa, en yaşlının sağındaki genç onun yerine sola geçer düzen sağlanır. Gurup kadın erkek karışık olmadığı sürece bu düzen kadınlar için de, erkekler için de geçerlidir. 

7. Atlılarda da düzen aynıdır. Ancak misafir ve prensler için yaşa bakılmaksızın daima sağ tarafta yer verilir. Diğerleri de yaşlarına göre grupta yerlerini alırlar. Adıgeler daima ata soldan biner soldan inerler. Sadece ölüm ve acı bir haberi getirecek veya götürecek olan kişi atın sağından biner ve yine sağından iner, bu atlı gemi sağ eliyle kamçıyı da sol eliyle tutar (normal zamanda tersi doğru). Bu durumu gören herkes anlar ki bu atlı acı bir haberi getirmektedir. 

8. Yaşlı bir thamade yanında sağ tarafında genç biriyle köyüne giriyorsa bilirler ki yanındaki genç misafirdir. 

İki atlı birinin yedeğinde bir at varsa düzen değişiyor Thamade solda yedek atı tutan genç atlı sağ tarafta yer alıyor. Böylece thamade yedek attan rahatsız olmamış olur. Ayrıca Thamade attan inecek veya tekrar ata binecek olursa genç özengiyi kolayca tutar gereken hizmeti kolayca yerine getirir. 

9. Baba çocuklarıyla yürüyorsa kız çocuğu sağında, oğlan çocuğu solunda olmalı, çocuklar bir adım kadar babalarının arkasında olmalıdır. 

10. İki atlı karşılaşırsa ikisi de eyer içinde hafif doğrularak selamlaşırlar. Bir atlı bir kadınla ve bir grup kadınla karşılaşırsa kadınlara sağ tarafını vererek yavaşça yanlarına gelir eyerde doğrulur onları selamlar ve saygılı şekilde yavaşça yanlarından ayrılır. Kadınlarla konuşmak istiyorsa at üzerinde bayanla konuşmak son derece ayıp sayıldığından gruba sekiz on adım kala atından iner at yedekte yanlarına gelir, onları selamlar, atı sol elinde tutar, kadınlara sağ tarafını vererek yanaşır. 

11. Bir atlı yolda bir kadınla karşılaşırsa atından iner kadını selamlar kim olduğunu kimlerden olduğunu sormadan ata binmesini rica eder kadın yalnız başına ata binemezse yardım eder. Bayanın ayakları solda sırtı sağa dönük vaziyette eyere oturur. Kendisi atın solunda yer alır, gemi elinde tutar, kadını gideceği yere kadar götürürerek ?iyi günlerde karşılaşmak üzere hoşça kal? der ve kadına veda eder. Erkek kadının yanından beş on adım ayrılmadan ata binmez, binerse saygısızlık olur. Atın başı kadının tarafına doğru çevrilerek binilir. Kadının yanında ata kamçı vurulmaz. Kadın ata binmek istemez veya binmeyecekse atlı da atını sol elinde yedekte tutarak kadını sağ tarafına alır ve gideceği yere kadar götürür. 

12. Atlı veya atlılar savaş ve yangın gibi faaliyetler dışında köyün içinde at koşturamazlar. Atlı yaşlı bir yayaya yetişirse atından iner atı yedekte onun solunda yer alır gideceği yere kadar eşlik eder. Şayet yaşlı thamade ?sağol vazifeni yaptın yoluna devam et? derse genç atlı serbest kalır yoluna devam eder. 

Bu tip uygulamalar eskiden hiç kimsenin zoruna gitmiyor, kimseye ağır gelmiyordu. Çünkü her an bunu hayatlarının bir parçası olarak yaşıyorlar, doğal bir şekilde bu düzene uyuyorlardı. Herkes bu uygulamalara uymayı bir görev biliyordu. Gençler de bu sisteme uygun şekilde yetiştiriliyordu. Güçsüze, yaşlıya zayıfa yardım etmek gereği herkesi ilgilendiriyordu, çünkü kişinin günün birinde kendisinin de aynı duruma gelebileceği öğretiliyordu.


Çeviren: Muzaffer KALKAN (ÇURMIT)

Page 1 of 2

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
RT @gilahsteney: Bu hikayeyi daha önce de duymuştum bir dadeden çok araştırdım doğruluğunu Şorten Askerbiy'in Kazanokue Jabağı kitabında da…
BBC News Türkçe - Kafkasya'nın incisi Abhazya'da seçim zamanı: Ülke küçük, yarış büyük - Fehim Taştekin https://t.co/bjR7eWQ8gt
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı